MÖSYÖ BOGART’IN HEDİYESİ

Mösyö Bogart kalın gür sesiyle “gaaaakk” diyerek, gagasında küçük bir çengelli iğine ile açık olan pencereye kondu. Gagasındaki çengelli iğneyi pencerenin önüne bıraktı ve Müge’nin verdiği peyniri kaptığı gibi uçarak uzaklaştı. Şile Dolunay Otelinin gözdesi olan karga, nam­-ı diğer Mösyö Bogart, otele ilk geldikleri günden beri Müge ve Gamze’nin penceresinden ayrılmaz olmuştu.

İki arkadaş, nefesle sağlıklı yaşam semineri  için Şile Dolunay Otelde kalıyorlardı.

Gamze, Müge’nin üniversiteden arkadaşıydı ve uzman psikoterapistti. Yardımcı olamadığı danışanlarını her zaman Gamze’ye yönlendirirdi.

Dolunay Oteli denize yakın, geniş ağaçlıklı bir alana kurulmuş, rengarenk küçük gül bahçeleri ile çevrili görkemli bir oteldi. Sahibesi Itır Dolunay, rahmetli eşi ile birlikte bütün birikimlerini bu otele yatırmışlar ve çok çalışıp şimdiki haline getirmişlerdi. Çocukları olmamıştı ama çalışanlarını her zaman çocukları gibi görmüşlerdi. Mösyö Bogart, Itır’a eşinden hatıraydı, onu eşi ölmeden bir sene önce otelin bahçesinde küçük bir yavruyken bulmuşlar ve bakmışlardı.

Mösyö Bogart, açık bulduğu oda pencerelerinden girip gözüne kestirdiği minik parlak süs eşyalarını alması dışında kimseye bir zararı yoktu, hatta onları bir parça Kars gravyeri karşılığında hediye olarak geri veriyordu.

“Seminerden önce gelmemiz ne iyi oldu, şu manzaranın güzelliğine bak insan burada hiç yaşlanmaz,” dedi Gamze kollarını kaldırıp açık pencereden temiz havayı içine çekerek.

“Bunun en güzel kanıtı Itır Dolunay, hiç yetmiş yaşında gösteriyor mu? Doğayla iç içe yaşamak insanın ömrüne ömür katıyor,” dedi Müge arkadaşını onaylarcasına.

“Ünlü diyetisyen karı-koca Gürkan ve Hande Tanık da burada diyet ve günlük yaşam semineri veriyor, biz de kendimize bir diyet programı hazırlatalım mı ne dersin?” dedi Gamze heyecanla.

“Kilo problemimiz yok ki bizim, neden bir diyet programı hazırlatalım? Çok şükür sağlığımız da yerinde.”

“Haklısın canım, birden coştum yine, oksijen fazla geldi galiba,” dedi Gamze gülerek.

İki arkadaş kahvaltıdan sonra yürüyüş yapmak için sahile indiler, otel sakinlerinin neredeyse tamamı sahilde yürüyüş yapıyordu. Bu  esnada yanlarına otuzlu yaşların ortalarında, uzun boylu ve atletik yapılı iki kadın yanaştı, ikisinin de tipi nerdeyse aynıydı, sanki ikiz gibiydiler.

“Günaydın! Ben Esen bu da arkadaşım Yelda, diyet ve günlük yaşam semineri için geldiniz değil mi?” dedi Esen cana yakın bir tavırla.

“Bizden de size kocaman bir günaydın! Nefesle sağlıklı yaşam semineri katılımcılarındanız, ben Müge bu da canım arkadaşım Gamze,” dedi Müge gülümseyerek.

Hep birlikte sohbet ederek yürümeye devam ettiler.

“Gördüğüm kadarıyla ikinizin de diyete ihtiyacı yok, gayet sağlıklı ve atletik bir yapınız var neden katılıyorsunuz bu seminere?” dedi Gamze merakla.

“Biz aynı şirkette çalışıyoruz ve üst düzey yönetici olmak için daha çok yolumuz var, dış görünüş çok önemli,” dedi Yelda gözleriyle Gamze’yi süzerek.

“Kum saati tipine girmiyorsan ideal ölçülerde değilsin demektir, Gürkan Bey danışanlarını bu tipe uygun zayıflatıyor ve ona göre egzersiz veriyor. Ben on yıldır kendisiyle bu programı uyguluyorum tabii biraz estetik yardım da alıyorum,” dedi Esen arkadaşının kaldığı yerden devam ederek.

“Herkesin farklı bir vücut yapısı var, bu diyetle değiştirilemez sadece ideal vücut kilosuna kavuşması sağlanır, insanın doğuştan sahip olduğu vücut yapısını değiştirmek mümkün değil,” dedi Müge kaşlarını çatarak.

“Bunu biliyoruz ama en yakın şekli almak için de çaba harcıyoruz, her daim güzel ve çekici kalmak kolay değil. Neyse bizim seminer için hazırlanmamız gerekiyor, sizlerle tanıştığımıza memnun olduk.” dedi Esen konuşmayı keserek.

İki arkadaş, Esen ve Yelda’nın arkasından bakakalmıştı. Kimse sağlığını önemsemiyordu, en acısı da kariyer ve güzellik uğruna insanların yaşamayı ve hayatın her anının tadını çıkarmayı unutuyordu.

Yürüyüşlerini, küçük gül bahçelerini gezerek bitirmek için o tarafa doğru yöneldiler. Gül bahçelerinin etrafında gezerken Itır’a rastladılar. Başında büyük, fiyonklu hasır şapkası, elinde eldivenleri ve makası ile gülleri buduyordu, yanına gidip bir süre onunla sohbet ettiler.

Odalarına çıkmadan önce, diyetisyen Tanık çiftinin seminer salonuna bir göz atmak istediler, gazeteciler katılımcılarla kısa röportajlar yapıyordu, çok kalabalıktı neredeyse bütün İstanbul gelmişti. Katılımcılar için hazırlanan atıştırmalıklar özenle masalara dizilmişti. Tatlı yerine, kuru kayısı, üzüm, incir, kuru pasta yerine, ceviz, badem, fındık ve diyet çubuk krakerler vardı. İçecek olarak, kırmızı pancar, yeşil elma ve havuç suyu karıştırılmış olarak veriliyordu. Herkes başlama saatini heyecanla bekliyordu. Katılımcılar nihayet salona alınırken Müge ve Gamze, Tanık çiftinin satışa sunulan kitaplarından birer tane alıp odalarına çıkmak için oradan ayrıldılar.

İkisi de yorulmuşlardı duşlarını alıp balkondaki sandalyelerine kuruldular.

“Öğle yemeğinden sonra kahvelerimizi lobide içelim katılımcıların seminer hakkındaki görüşlerini çok merak ediyorum, sonra şu kum saati vücut tipine göre zayıflamak da neyin nesi hiç anlayabilmiş değilim,” dedi Gamze biraz gergin bir ses tonuyla.

“Aslında öyle bir şey yok, bu kişinin takıntılı bir ruh hali içinde olduğunun bir göstergesi biliyorsun ama yine de konuyu Hande ve Gürkan çiftine sormadan geçiştirmeyelim ne dersin? Hem danışanlarımıza da faydamız olur,” dedi Müge arkadaşını yatıştırarak.

İki arkadaş yemekten sonra lobiye geçtiler, kahvelerini yudumlarken bir yandan da dakikaları sayıyorlardı.

Nihayet seminer bitmiş katılımcılar dağılmıştı, Hande ve Gürkan çifti lobideki garsona buzlu yeşil çay siparişi verip Müge ve Gamze’nin bulunduğu koltukların yanına kuruldular.

İki arkadaş kısa bir selamlaşmadan sonra Tanık çiftini soru yağmuruna tuttular, Esen’in bahsettiği kum saati vücut tipine göre zayıflama tekniğine de özellikle açıklama getirmelerini istediler.

“Ah keşke öyle bir şey olsaydı ne güzel olurdu değil mi? Bazı danışanlarımız bize tür isteklerle geliyorlar, öncelikle bunun mümkün olmadığını anlatıyoruz çünkü biz estetik cerrahi uzmanı değiliz bu konuda ısrarcı olanları kesinlikle kabul etmiyoruz,” dedi Gürkan yüzünde hafif bir tebessümle.

“Bizim işimiz, danışanımızı sağlıklı bir şekilde istediği kiloya getirmek ve onu muhafaza etmesini sağlamak hepsi bu tabii bizim programımızı uygulayıp sonra estetik operasyonla kendini yenileyenlere de yapacak hiçbir şeyimiz yok sonuçta bu onların tercihi.” dedi Hande alaycı bir tavırla.

“Anlıyorum, ama yine de daha iyisi, daha iyi diyerek insan kendini hayli yıpratıyor, tabii gönüllü olarak. Bu yorgunluğun üstüne bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.” dedi Müge gülümseyerek.

İki arkadaş kitaplarını da imzalattıktan sonra Tanık çiftinin yanından ayrıldı.

Akşam yemeğinden sonra, havanın ılık olmasını fırsat bilip tekrar sahile indiler. Esen ve Yelda da yürüyerek onlara doğru yaklaşıyorlardı, ikisinin de sinirli olduğu her hallerinden belliydi.

“Benden bu kadar! Artık daha fazla kendimi yıpratmak istemiyorum, kimin umurunda benim burnum, saçlarım, kırışıklıklarım söyler misin? Seni bilmem ama ben özgürce yaşamayı seçiyorum! Hepinize iyi akşamlar,” dedi Yelda sert bir ses tonuyla.

Yelda hızla yanlarından uzaklaştı, Esen mahcup bir şekilde Müge ve Gamze’ye baktı ve arkadaşının arkasından gitti.

“Seminer bekledikleri gibi gitmedi her halde, baksana biri özgürlüğünü ilan etmiş,” dedi Gamze gülerek.

“Acıların en acısı kendi kendimize çektirdiğimizdir.”* dedi Müge içini çekerek.

İki arkadaş uzun bir yürüyüşten sonra odalarına çıktılar ve uzun ve yorucu bir günün ardından erkenden yataklarına gömüldüler.

Ertesi sabah uyuya kalmışlardı ve kahvaltı saati çoktan geçmişti, birlikte hem gezmek hem de yöresel kahvaltı için Şile’ye gitmeye karar verdiler.

Arabaya binmek için otoparka doğru yürürlerken etrafta koşuşturan güvenlik görevlilerini fark ettiler. Otopark, gül bahçelerinin hemen arkasında kalıyordu hepsinin o tarafa doğru gittiklerini fark ettiler.

“Neden güvenlik görevlileri gül bahçelerine doğru gidiyor acaba? Baksana otelin doktoru da orada.” dedi Müge ayaklarının ucunda yükselerek.

Gamze, arabaya çoktan binmişti inip bakmaya hiç niyeti yoktu. Karnı fena halde açtı ve daha fazla oyalanmak istemiyordu. Müge’nin, gül bahçesine doğru gittiğini görünce arabadan inmek zorunda kaldı, mecburen onu takip edecekti başka çaresi yoktu.

“Ah Müge ah! Yine merakına yenik düştün, şurada ne güzel Şile’yi gezip yöresel bir kahvaltı yapacaktık,” dedi Gamze Müge’nin arkasından bağırarak.

Gül bahçesine geldiğinde güvenlik görevlilerinin etten barikatı ile karşılaştı.

“Günaydın efendim, buraya girişi iptal ettik ne zaman açacağımıza dair size kesin bir bilgi veremem. İsterseniz diğer gül bahçelerinde istirahat edebilirsiniz, anlayışınız için teşekkür ederim!” dedi yanlarına gelen güvenlik müdürü.

Müge, güvenliği aşamamıştı ortada ciddi bir sorun vardı bunu hissedebiliyordu, geri dönerken güvenlik müdürünün telefon konuşmasına kulak misafiri oldu.

“Şile’ye gitmiyoruz! Burada bir şeyler atıştırırız hatta hemen lobideki kafeterya gidebiliriz canım, hadi acele et biraz.” dedi Müge, ona henüz yetişmiş olan Gamze’nin yanından hızla geçerek.

“Dur dur! Dur bir dakika neler olduğunu anlatmayacak mısın? Neden Şile’ye gitmiyoruz? Geçerli bir sebep bulsan iyi olur yoksa ben giderim ona göre,” dedi Gamze durup Müge’nin arkasından bağırarak.

Müge kafeteryada, otelin giriş kapısını görecek şekilde bir masa seçti ve oturdu, Gamze de onun arkasından soluk soluğa masaya yerleşti.

“Gül bahçesinde bir ceset var! Kimin olduğunu anlayamadım, İstanbul Emniyeti’nden ekiplerin gelmesini bekliyorlar, tabii biz de bekliyoruz,” dedi Müge fısıldayarak.

“Biz niye bekliyoruz? Bizim bununla bir ilgimiz yok ki hadi ama Müge ciddi olamazsın,” dedi Gamze sinirlenerek.

Gamze, Müge’yi ikna edemeyeceğini anlayınca çaresiz onunla birlikte polislerin gelmesini beklemeye başladı.

Otelin güvenlik müdürü, kapıda hazır vaziyette ekiplerin gelmesini bekliyordu, çok geçmeden ekip arabaları otelin kapısında arka arkaya dizildiler. İlk ekip arabasından inen sivil kıyafetli dedektif kapıdan içeri girmeden güvenlik müdürü hemen dışarı çıktı ve onları gül bahçesine doğru yönlendirdi.

Müge, olanları anlayabilmek için otelin gül bahçesine açılan kapısından dışarı çıktı ve mümkün olduğunca olay mahalline yakın bir yere konuşlandı.

Kriminal ekip, olay mahallini çevirmişti, etraf polislerin gelmesiyle daha da kalabalık olmuştu. Müge’yi gören bir polis memuru onu uyardı ve hemen uzaklaşmasını istedi,  o da çaresiz tekrar kafeteryaya döndü.

Öğlen yemeği saati gelmişti ama Müge gitmemekte kararlıydı, arkadaşıyla bunun tartışmasını yaparken bahçe tarafından Itır ve Başkomiser Namık Keskin’in gelmekte olduğunu gördü.

“Itır Hanımla birlikte yürüyen Başkomiser Namık Keskin değil mi? Evet evet o, kaplan gözü taşından yapılma tespihi ve deri ceketinden tanıdım, demek cinayet masası amiri olmuş hadi hayırlısı!” dedi Müge kendi sorusuna yine kendisi cevap vererek.

Itır ve Namık’ın içeri girdikleri sırada diyetisyen Hande Tanık resepsiyon görevlisi ile tartışıyordu.

“Hande Hanım sakin olun lütfen! Bakın Itır Hanım da geliyor zaten.”

“Size kocamı gördünüz mü diye basit bir soru sordum, bunun cevabını otel sahibinden bekliyorsanız neden resepsiyon görevlisi oldunuz?” dedi Hande bağırarak.

Itır, Namık’ın yanından ayrılarak Hande’nin yanına gitti ona bir anne şefkatiyle sarılarak sakinleştirdi ve birlikte koltuklardan birine oturdular.

Müge de bu durumu fırsat bilip Namık’ın yanına gitti.

“Merhaba Namık amirim, sizi tekrar görmek ne güzel,” dedi Müge gülümseyerek.

“Ooooo Müge kardeşim! Memlekete hoş geldin, Kanada polisi ile çalışmalar nasıl gidiyor?” dedi Namık espriyle.

“Bakıyorum Levent her şeyden haberdar ediyor sizi, bu arada hayırlı olsun cinayet masası amiri olmuşsunuz.”

“Hiçbir şey kaçmıyor gözünden teşekkür ederim, sen şimdi meraktan çatlamadan ben söyleyeyim ünlü diyetisyen Gürkan Tanık kalbinden bıçaklanmış olarak gül bahçesindeki bankın üstünde bulunmuş ve onu bulan da Itır Hanım,” dedi Namık.

“Aman Tanrım! Daha dün akşamüstü seminerinden sonra burada sohbet etmiştik çok üzüldüm! Eşinin haberi yok sanırım.”

“Haberi yok ama şimdi olacak neyse sen buradan ayrılma, ben Hande Hanımla konuştuktan sonra tekrar geleceğim anlaştık mı?” dedi Namık Müge’nin omzuna hafifçe vurarak.

Müge, merakla bekleyen Gamze’nin yanına döndü olan biteni anlatırken Hande’nin acı çığlıkları oteli inletiyordu.

Görevli memurlar otelde olan herkesin ifadesini alıyorlardı, kriminal ve teknik ekip hummalı bir şekilde araştırmalarını sürdürüyordu. Olayı çok çabuk basına sızmıştı, gazeteciler oteli dört bir yandan sarmıştı adeta.

Namık’ın dönmesi iki saati bulmuştu, Müge hemen demli bir çay söyledi ve onu arkadaşı Gamze ile tanıştırdı.

“Hadi adamı öldürdün niye cesedinin yanına ejderha figürlü bir kum saati bırakırsın, ne anlatmaya çalışıyorsun? Bir de güllerin dibinde bulduğumuz küpe var tabii.” dedi Namık demli çayını yudumlarken.

“Kum saati mi? Gürkan Bey aksini iddia etse de bazı danışanları kum saati vücut tipine takmış durumda dün bu tipe uygun zayıflamak isteyen iki danışanıyla sohbet etmiştik isimleri de Esen ve Yelda. Acaba istediğini elde edemeyen bir danışanının kurbanı mı oldu?” dedi Müge merakla.

“Hande Hanımın dediğine göre, eşiyle gül bahçesine hava almaya çıkmışlar yorgun oldukları için erken kalkmak istemişler tam kalktıkları sırada Esen ve Yelda isimli bu iki danışan yanlarına gelmişler, Hande Hanım izin isteyip odasına çıkmış ve uyku ilacını alıp yatmış.”Dedi Namık tespihinin tanelerini bir bir çekerek.

“Sizce katil onlar mı?” dedi Gamze korku dolu gözlerle.

“Adli tabibin ilk bulgularına göre maktul gece saat 22.00 ila 23.30 civarında öldürülmüş, Hande Hanım saat 21.45 de odasına çıktığını iddia ediyor çünkü en geç saat 22.00 de ilacını alması gerekiyormuş. Bu durumda maktulu en son gören kişiler Esen ve Yelda, görevli arkadaşlar kendilerini merkeze aldılar bakalım hangi hikâyeyi anlatacaklar.” dedi Namık derin bir nefes alarak.

“Seminerden sonra tekrar sahilde Esen ve Yelda’ya rastladık, aralarında bir sürtüşme yaşadıkları belliydi çünkü Yelda çok kızgın görünüyordu. Daha fazla kendini yıpratmak istemediğini, kimsenin ne saçıyla, ne kırışıklıklarıyla ne de vücut yapısıyla ilgilenmediğini ve artık özgürce yaşamak istediğini söyledi, sonra da çekip gitti tabii Esen de arkasından.” dedi Müge.

“Bu da bir ipucu bizim için, bakalım kalbine saplanan bıçak, kum saati ve küpenin laboratuar incelemesinden ne çıkacak, güvenlik kameralarının görüntüleri de elimizde, otopsi raporunu da aldık mı tamamdır.” dedi Namık elini masaya vurarak.

Namık, bütün araştırmalarını tamamlayan ekibini gönderdikten sonra otelde kaldı.  Itır ve güvenlik müdürü ile tekrar otelin çevresini gezdi ve akşam yemeğinden sonra ayrıldı.

Müge ve Gamze yorgun argın odalarına çıktılar.

“Esen ve Yelda’nın katil olabileceğine inanıyor musun?” dedi Gamze kollarını kavuşturup Müge’ye bakarak.

“İnanmıyorum tabii çünkü bu kanıtlanmadı, ifadelerinde ne dediklerini de bilmiyoruz henüz çok erken, şimdi hiçbir şey düşünmeden bir güzel uykumuzu alalım.” dedi Müge arkadaşına sarılarak.

Ertesi sabah mösyö Bogart gagasında küçük parlak bir nesne ile açık olan pencereye kondu, gagasındaki nesneyi bıraktı ve “gaaaakk” diye seslendi. Müge, dolapta hazır bulundurduğu Kars gravyerini çıkarıp ona uzattı, hiç beklemeden peyniri kaptığı gibi yine “gaaaakk” diyerek pencereden uçup gitti. Müge, hediyesini çok merak ediyordu,  pencerenin pervazına bıraktığı nesneye heyecanla baktı. Mösyö Bogart bu sefer bir küpe getirmişti, Müge kanıt olarak tutulan küpenin bir eşi olabilir diye onu poşetinden çıkardığı kağıt bir mendille dikkatlice aldı.

“Ne diyorsun? Bu polisin bulduğu küpenin diğer eşi olabilir mi?” dedi Gamze.

“Bilmiyorum, belki de yine penceresi açık bir oda buldu ve gözüne kestirdiğini aldı getirdi ama bundan kesinlikle emin olamayız.” dedi Müge avuncunda mendile sarılı küpeye bakarak.

Müge, Namık’ı aradı olanları anlattı ardından iki arkadaş lobiye indiler. Namık, küpeyi aldı ve cebinden çıkardığı kilitli poşete yerleştirdi.

“Şu karga kardeş de olmasa ne olurdu halimiz!” dedi Namık kahkahayla gülerek.

Müge ve Gamze’nin şaşkın bakışları arasında hep birlikte Itır’ın ofisine gittiler. Ofise girdiklerinde Itır, çalışma masasından kalktı, yerini Namık’a bıraktı ve Hande’nin yanına oturdu. Kısa bir selamlaşmadan sonra Namık hemen konuya girdi.

“Hande Hanım, eşinizin otopsi ve bulduğumuz delillerin laboratuar sonuçları elimize ulaştı. Otopsi raporunda bıçağın açtığı yara izine göre, eşiniz otururken katilin arkadan yaklaşarak bıçakladığı ve sağ elini kullandığı doğrultusunda ayrıca bıçağın herhangi bir özelliği yok sıradan her yerde satılan mutfak bıçaklarından ve üzerinde parmak izine rastlanmadı. Olay mahallinde bulduğumuz kum saatinden alınan parmak izleri eşinizin danışanı Esen Hanıma ait, küpe için şansımız yaver gitmedi çünkü güllerin dibindeki gübre ve içindeki kimyasallar dokuların özelliğini yitirmesine sebep olmuş. Esen ve Yelda’nın merkezde alınan ifadeleri doğrultusunda evlerinde yapılan aramalarda küpenin eşine rastlanmadı. Teknik ekibin sabaha kadar özverili çalışmaları sayesinde güvenlik kameralarının kayıtları titizlikle incelendi. Siz dediğiniz saatte odanıza çıkmışsınız, Esen ve Yelda da tam saat 22.00 de eşinizin yanından ayrılmış. Dikkatimizi çeken saat 22.15 de asansörden, sarışın uzun saçlı, üzerinde siyah eşofman bulunan, spor ayakkabısı giymiş bir kadının inip gül bahçelerinin olduğu tarafa doğru gitmesi ve saat tam 22.45 de aynı taraftan geri dönüp tekrar asansöre binmesi bu konuya tekrar geri döneceğim.” dedi Namık.

Namık, kamera kayıtlarından siyah eşofmanlı sarışın kadının görüntülerini gösterdi ve tekrar konuya geri döndü.

“Itır Hanım eşinizin cesedini bulduktan sonra olay mahallinden hiç ayrılmayarak bize çok yardımcı oldu çünkü eşinizi ve sizi yakından tanıyordu. Eşinizin mali kayıtlarında yapılan araştırma sonucunda iştah kabartan servetinin yanında hayat sigortası da hayli yüksek tam 2 milyon dolar ve öldükten sonra bunların hepsi size kalıyor öyle değil mi Hande Hanım?” dedi Namık sert bir ses tonuyla.

“Elbette bana kalıyor ama bu benim eşimi öldürdüğüm anlamına gelmiyor, kum saatinde Esen’in parmak izi var, küpe de bana ait değil, zaten doku tanımlaması da yapılamadı biraz önce siz söylediniz.” dedi Hande pişkin bir tavırla.

Namık, Müge’nin getirdiği küpenin diğer eşini Hande’ye gösterdi.

“Itır Hanım, beraber çekildiğiniz eski resimleri karıştırınca bu resmi buldu ve bana verdi bakın küpelerin kulağınızda olduğunu göreceksiniz ayrıca bu küpeleri eşiniz size özel olarak yaptırdı biraz araştırınca kuyumcuyu bulmak hiç zor olmadı.” dedi Namık resmi Hande’ye uzatarak.

“Bravo size! Sıradakini görelim,” dedi Hande alaycı bir tavırla.

“Kamera kayıtlarını defalarca izledik ve siyah eşofmanlı sarışın kadının siz olduğunu da tespit ettik, yakından büyütülmüş görüntülerde taktığınız peruk ve eşofmanlar sizi çok iyi gizlemiş olabilir ama şu anda kolunuzda olan Embarador Temple marka saati ve evlilik yüzüğünüz sizi hemen ele veriyor. Görevli arkadaşlar şu anda odanız ve evinizi arıyorlar bakalım daha neler bulacağız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim keşke attığınız o acı çığlığın üstünde biraz daha çalışsaydınız,” dedi Namık acıyan gözlerle Hande’ye bakıp.

Namık, kapıda bekleyen memurları çağırdı ve Hande’yi merkeze götürmelerini söyledi.

“Her zaman Gürkan’ı çok sevdin ona öz oğlun gibi değer verdin ama onu senden aldım ihtiyar cadı!” dedi Hande elleri kelepçeli götürülürken.

Itır, gözlerinde yaşlarla Hande’nin arkasından bakakalmıştı.

“Kum saatinin sırrını hala çözemedim ben,” dedi Gamze.

“Esen, seminerin olduğu gün çantasını kaybetmiş ve otel güvenliğine bildirmiş ama kimse bulamamış tesadüf gül bahçesinde yanlarına gittiklerinde Hande, ona çantasını seminer salonunda bulduğunu söylemiş ve geri vermiş. Bu da bizim önemli ipuçlarımızda biri oldu tabii,” dedi Namık.

Itır’ın ricası üzerine hep birlikte gül bahçelerine gittiler banklara oturdular ve gül kokuları arasında çaylarını yudumlarlarken mösyö Bogart Namık’ın tespihini kaptığı gibi “gaaaakk” diyerek havalandı.

 

*Sofokles

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum