Ana Sayfa Blog Sayfa 16

2022 ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ ÖDÜLÜ’NÜ KAZANAN MÜBERRA AYAN İLE RÖPORTAJ

Merhaba. Dedektif Dergi’nin üç yıldır düzenlediği  öykü yarışması Zehirli Kalem’in bu yılki birincisi, Müberra Selçuk Ayan’ın Dönüşüm adlı öyküsü oldu. Öncelikle, Dedektif Dergi ailesi olarak Müberra Hanım’ı bir kere daha tebrik ediyoruz.

Hoş geldiniz Müberra Hanım. Sizinle ödül törenimizde kısa da olsa sohbet etme fırsatı yakalamıştık.  O sohbet sırasında ziraat mühendisi olduğunuzdan ve yazma serüveninizden bahsetmiştiniz. Şimdi sizi daha yakından tanımak isteriz. Bize kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, öncelikle tekrar teşekkür ediyorum. 33 yaşında ve evliyim, şu anda bir bebek bekliyorum, şubat ayında oğlumu kucağıma alacağım. Söylediğiniz gibi ziraat mühendisiyim ve kamuda çalışmaktayım. Ayrıca sosyoloji 2. Sınıf öğrencisiyim. Manisa’nın Demirci isimli küçük ilçesinde yaşamaktayım. Bulunduğum yer ormanlarla çevrili, dağlık bir bölge. Bu yüzden en büyük zevklerim eşimle orman ve dağ gezileri yapmak, kitap okuyup doğanın ritmini dinlemek.

Öykü yazma yolculuğunuz nasıl başladı?

16 yaşındayken amatör bir tiyatro topluluğundaydım. Sahnede kullanmak için bir daktiloya ihtiyacımız vardı, oyuncularımızdan biri olan diş doktoru evinden kullanılmayan eski bir daktilo getirdi. Geldiği andan itibaren o daktiloya hayran kalmıştım. Oyunumuz bittikten sonra daktiloyu bana hediye etti. O gece heyecanla eve gittim ve yazmaya başladım. Sabah olduğunda yedi saat daktilo kullanmaktan tutulmuş parmaklarım ve bir öyküm vardı. İşte bu benim için bir dönüm noktasıydı, o anda kim olduğumu ve ne yapmam gerektiğini anladım. Hayatım hep çok sıradan olmuştur; hala da öyle. Ama iç dünyam bambaşka. Yazarak iç dünyamdan hayata taşıyorum.

Daha önce herhangi bir yarışmaya katılmış mıydınız? Zehirli Kalem’e katılmak fikri nasıl gelişti?

Daha önce hiçbir öykü yarışmasına katılmadım. Zehirli Kalem katıldığım ilk yarışma. Yarışma duyurusunu gördükten sonra birkaç gün aklımda sorularla gezdim: Gerçekten de okurla buluşmaya hazır mıydım?  Daha sonra mükemmeliyetçiliği bir kenara bırakıp bir yerden başlamam gerektiğini düşündüm ve bir gece aniden gelen ilhamla yazmaya başladım.

Biliyorsunuz, ben de yarışmanın jüri üyelerinden biriydim. Öykünüz benden de yüksek puan alabilen öykülerden biriydi. Öyküyü okumaya başlamadan önce “Dönüşüm” ismini gördüğümde aklıma hemen Franz Kafka’nın belki de en çok bilinen uzun öyküsü geldi.  Öykü bittiğinde gerek başlıkla yaptığınız gönderme gerekse İlhan İrem’e yaptığınız saygı duruşu beni etkiledi. Peki, öykünüzün bir esin kaynağı var mıydı?

Çocukluğumdan beri İlhan İrem hayranıyım. Onun şarkılarıyla ve hatta bazen onun felsefesiyle büyüdüm diyebilirim. Yarışmaya katılıp katılmama konusunda kararsızlık yaşadığım hafta İlhan İrem’in öldüğünü öğrendim. Müzisyen olan eşimle birlikte o gece saatlerce İlhan İrem dinledik. İşte o gece aklımda öykümün ana teması canlandı. Eşimin şaşkın bakışları eşliğinde birdenbire bilgisayarı açtım ve yazmaya başladım. Öyküm bitene kadar bir isim koymamıştım. Bittiği anda aklıma “Dönüşüm” ismi geldi. Başta kararsız kaldım, esinlenmekle özentilik arasındaki ince çizgiyi geçmek istemedim. Ama daha sonra neden olmasın diye düşündüm. Çünkü ben de, “Kafka, edebiyattır” diye düşünenlerdenim.

Polisiye türüne özel bir ilginiz var mı? Yoksa yarışma şartlarına uymak adına mı polisiye türünde yazdınız?

Evet, özel bir ilgim var. Polisiye okumak bana çok ayrı bir keyif veriyor. Okurken olayı çözmeye, suç psikolojisini anlamaya çalışmak bence çok heyecan verici. Yazdığım birçok polisiye öykü var, yukarda bahsettiğim daktiloyla ilk yazdığım da bir polisiyeydi. Bunun dışında ise bilimkurgu türünde yazmayı seviyorum.

İyi yazabilmenin sıkı bir okur olmakla doğrudanilgisi olduğunu düşünüyorum. İyi bir polisiye okuru musunuz?

Kesinlikle size katılıyorum. Ödül töreninde kısa da olsa bahsetmiştim, okuduğum tüm polisiye romanlarda yazarla inatlaşırım. Onun bir açığını bulmaya çalışırım. Saatler, olaylar…  Bazen de kendi hatalarımı başka yazarlarda fark ederim. Bence iyi bir okur olmak yazarlık yolculuğunda çok önemli ve ben iyi bir okur olduğumu düşünüyorum.

Dönüşüm adlı öykünüz soruşturma temelli bir öykü. Polisiye türlerinden hangisine kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?

Kendimi suç polisiyesine daha yakın görüyorum. Zaten bütün öykülerim soruşturma temelli cinayet öyküleridir. Fakat günümüzde bazı klişe kalıplara sıkıştığımızı hissediyorum. Polisiye denince aklımıza bir dedektif, bir cinayet, bir katil geliyor. Hatta çoğu zaman da bu seri katil oluyor. Bahse varım yarışmaya katılan öykülerin çoğunluğu tıpkı benimki gibi bir cinayet öyküsüdür. Oysaki gizemli bir hırsızlık kovalamacası da iyi bir polisiyedir. Aklımda böyle bir öykü fikri var aslında, en kısa zamanda yazmak istiyorum. İçinde ne cinayet ne katil ne de bir dedektif var.

Okuduklarınız içinde size esin veren, okurlarımıza tavsiye edeceğiniz yazarlar ya da kitaplarla ilgili kısa bir liste istesem…

Çok zor bir soru! O kadar çok etkilendiğim yazar ve kitap var ki… Elbette Kafka, George Orwell, Gabriel Garcia Marquez gibi sayamayacağım birçok yazar var. Tavsiye verebilecek biri olarak görmüyorum kendimi, ama son günlerde okuduğum ve daha önce okumadığım için kendime kızdığım Saygın Ersin’in Yedi Kartal Efsanesi ikilemesini örnek verebilirim.

Yazmak bazen planlı bir eylem, bazen de bilinçsizce içine daldığın, insanı andan koparmayı başarabilen bir savruluş oluyor. Siz nasıl yazıyorsunuz? Yazmaya başlamadan önce kurgunun krokisini çıkarır mısınız?

Ben söylediğiniz ikinci kısımda yer alıyorum. Hiçbir plan yapmadan yazmaya başlarım, kurgunun da kelimeler gibi kendiliğinden içimden dökülmesini beklerim. Ama herkesin kendine has bir tarzı olduğu gibi benim de var. Benim hikâyelerim, aklımda hep sondan başlar. Yani ilk sayfadaki ilk kelimeyi yazarken kafamda bir son vardır. Yazdıkça o sona doğru yol çatallaşır, ben içime en çok sinen gidiş yolunu seçerim.

İleriye dönük planlarınız içerisinde roman yazmak da var mı?

Elbette var, ama bunun için çok erken olduğunu düşünüyorum.

Ödül töreninde yaptığımız görüşmede heyecanınızı ve mutluluğunuzu gülen gözlerinizde okumuştum ama yine de okurlarımız için sormak isterim: Zehirli Kalem yarışmasında birinci olduğunuzu duyduğunuzda ne hissettiniz?

Evet, gerçekten çok heyecanlıydım! Öyküme güveniyordum ve derece alabileceğimi düşünüyordum, ama birincilik aklımdan geçmemişti. Çünkü bu katıldığım ilk yarışmaydı. Kendimi denemiş olmak, kendimi insanlara açmış olmak ve bunu başarmak benim için tarif edilemez bir tatmin duygusuydu. Zehirli Kalem yarışmasına katılıp birinci olmanın bana kattığı en güzel şey, ihtiyacım olan özgüven oldu. Beni daha çok yazmaya, kendimi geliştirmeye ve bundan sonra yazdıklarımı paylaşmaya teşvik etti.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Umuyorum ki Müberra Selçuk Ayan ismini daha birçok eserin altında görme şansımız olur. Yolunuz açık ve her daim aydınlık olsun.

Ben de size ve Dedektif Dergi’ye bu yarışmayı düzenlediğiniz ve bizler gibi amatör yazarlara bu yolda kendimizi sınama şansı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

SU TURHAN’IN İLK ROMANI: KOMİSER PAŞA

Münih Emniyet Müdürlüğü bünyesinde Özel Göç Büro Amirliği kurulmuş, başına da Zeki Demirbilek getirilmiştir. Roman boyunca farklı kişiler etrafında gelişen olaylar tek bir noktada birleşecektir. Bu bakımdan romanın iki isim etrafında şekillendiğini söylemek mümkündür: ilk isim cinayetlerin etrafında cereyan ettiği Gül Güzeloğlu, ikinci isim de cinayetleri çözmeye çalışan polislerin amiri Zeki Demirbilek.

Gül Güzeloğlu, Döner Delüks adında bir döner imparatorluğunun tek varisidir. Yirmi dört yaşında, güzelliğinin farkında, deli dolu, genç bir kadındır. Gece kulüplerinde çekilen fotoğraflarıyla Almanya ve Türkiye’de adından sık sık söz ettirmektedir. Süleyman Güzeloğlu, stratejik bir ortaklıkla merkezi İstanbul’da bulunan Good Döner Food şirketinin varisi ile kızını evlendirme hazırlıkları içerisindedir.  Münih’te başlayan olaylar bu bakımdan yer yer İstanbul’a da sıçrayacaktır.

Zeki Demirbilek kırklı yaşlarda, kavgaya hevesli olmasıyla efsanevi, başarılı bir komiserdir. Olaylar cereyan ettiğinde ikinci eşinden boşanma aşamasındadır. Özel hayatı oldukça çalkantılıdır. Sık sık doğduğu şehir İstanbul’u, çocukluğunu, ilk aşkı ve ilk eşi olan Selma’yı, çocuklarını düşünmektedir. Yakın arkadaşı, dert ortağı Robert Haueis de olmasa Münih’te büsbütün yalnızdır.

Eisbach deresinde yapılan bir sörf gösterisi sırasında genç bir erkek cesedi suların arasından seyircilerin gözü önünde sürüklenmektedir. Olay ile Komiser Pius Leipold ve ekibi ilgilenir. Cesedin kimliğinin belirlenmesiyle dosya Özel Göç Büro Amirliği’ne devredilir. Jale Cengiz ve Isabel Vierkant’ın da dahil olmasıyla Komiser Zeki Demirbilek ekibini tamamlamış, işe koyulmuştur. İncelemeler devam ederken benzer şekilde işlenmiş bir cinayet daha karşılarına çıkar. Maktul ilk cinayette olduğu şekilde öldürülmüştür, gövdesinde de raptiyelerle yazılmış aynı mesaj vardır. Üstelik ikinci cesedin yakınlarında başka bir ceset daha bulunmuş, böylece ‘katil kim?’ sorusu yerini ‘katili kim öldürdü?’ sorusuna bırakmıştır.

Yazar okuru alışılmışın dışında bir olay örgüsüne davet ediyor. Yalnız bir cinayet ve bir katil yok, cinayetler ve katiller var. Cinayet dosyası dallanıp budaklanmıştır. Okuyucunun kafasının karıştığı gibi komiserimiz Zeki Demirbilek de tek başına işin içinden çıkamayacaktır. Komiser Luis Leipold ve ekibi de olayın çözülmesi için geçici süreliğine Özel Göç Büro Amirliği’nde vazifelendirilirler. Böylelikle olayın aydınlatılmasında görevli polislerin sayısı da artar.

Cinayetlerin neden işlendiği, katilin neden öldürüldüğü dört bir koldan araştırılmaktadır. Araştırmalar ekibimizin karşısına Güzeloğlu ailesini çıkarır. Yapılan sorgular sırasında Süleyman Güzeloğlu’nun finans görevlisi Florian Kurt, bir tetikçi tarafından vurularak öldürülür. Tetikçi bir kişiyi daha vurmayı hedeflemişken Jale Cengiz buna engel olmayı başarır, ama kendisi vurulmuştur.

Ekibimiz ikinci katili bulmaya çalışırken üçüncü bir katille karşılaşmışlardır. Öncekilerden farkla bu kez profesyonel bir katille karşı karşıyadırlar. İçlerinden biri ağır yaralanmıştır. Üstelik Zeki Demirbilek’in oğlu da kaçırılmıştır. Olaylar iyice sarpa sarar.

Sayfaları her çevirişinizde şöyle bir duyguya kapılabilirsiniz: Sırada ne var? Roman boyunca olayların nabzı hiç düşmüyor, gerilim artarak devam ediyor. Zaman zaman “Kaç maktul var, kaç katil oldu?” gibi sorular zihninizi bulandırabiliyor. Bu bakımdan not alarak okumanızda fayda var derim.

Su Turhan’ın kaleminden 2013 yılında Almanya’da okuyucuyla buluşan Komiser Paşa, ‘Özel Göç Büro Amirliği’nin İlk Cinayet Dosyası’ alt başlığı ile yayımlanmıştır. Türkiye’de birinci baskısı Kitap Kurdu Yayıncılık tarafından Ocak 2019’da yapılan roman Ayla Akın tarafından çevirilmiştir. Aynı zamanda Komiser Paşa adlı beş kitaplık bir serinin ilk kitabıdır.

Komiser Zeki Demirbilek, Münih-İstanbul arasında bir maceraya atılırken peş peşe gelen olaylar zinciriyle okuyucusunu etkileyen bir karaktere dönüşüyor. Keyifli okumalar dilerim…

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Değerli yazarımız Hüseyin Sadıç, rahatsızlığı nedeniyle ara verdiği yazılarına yeniden başladı. Kendisine, Dedektif Dergi olarak aramıza hoş geldiniz diyor, sağlıklı günler diliyoruz.

Yeşim Sağ – Dilsiz

Yazarı tanımıyorum. Hakkında bir bilgiye de ulaşamadım. Kadına uygulanan şiddeti konu olan pek çok roman ve öykü var. Bazıları gerçekten çok iyi kurgulanmış. Tüm dünyada var olan bu şiddet ülkemizde cezasız kalması, hoş görülmesi nedeniyle artık tahammül sınırlarını aşmış bir durumda. Bu şiddeti anlatan bir roman “Dilsiz”. Kadına uygulanan şiddet. Dokunmak, dikkat çekmek istediği konu son derece önemli ve can yakıcı. Ama iyi anlatıldığı konusunda ciddi şüphelerim var ne yazık ki. Kitap 383 sayfa. İlk 90 sayfa bir sürü karakteri, geçmişleriyle birlikte tanımakla geçiyor. Elbette karakterleri tanımak bir öykünün içine girebilmek açısından önemli ama bu kurgunun içine yedirilerek ustaca yapıldığında çok değerli. Bu kitapta ise bu böyle olmadı, hatta kitabı bitirdikten sonra bunun çok da gerekli olmadığını düşündüm açıkçası. Kitabın ana konusu olan cinayetin varlığını ancak 149. sayfada öğrenebildim. Yani kitap bir anlamda 149. sayfada başladı. Karakterlerin yaratılışını sevdim ama bence kurgu son derece sorunlu. Çok farklı bir şekilde anlatılabilir ve bu son derece önemli konuya çok daha iyi dikkat çekilmesi sağlanabilirdi. Yazar kurguyu hazırlarken pek çok akıl oyunu uygulayabilir, okuyucuyu ters köşe yapmak için ilginç yollar deneyebilir. Ama bir polisiyede yazar her zaman dürüst olmalıdır. İp uçlarını verir, olayları anlatır, okurun suçluyu bulup bulamaması okuma yeteneğine bağlı olmalıdır. Yazarın “ASLA” yapmaması gereken şey ise okuru yanlış yönlendirmektir. Son derece çarpıcı bir konu, farklı bir kurguyla çok daha iyi anlatılabilirdi. Yazım hatalarına girmiyorum.

Erdal Süsem – Kusursuz Cinayet

Bazen sayfa sayısı yüzünden elinize almaya korktuğunuz kitaplar olur. Kocamandır, ürkersiniz. Ama başladığınızda nasıl aktığını, ne zaman bittiğini anlamazsınız. Pek çok böyle kitap okuma şansım oldu. Bu kitap ise sadece 234 sayfa ama gitmedi, akmadı, yürümedi. Uzun zamandan beri ilk kez bir kitabı tamamlamadan bıraktım. Dört günde ancak 86. sayfaya gelebildim. Yok, yürümüyor. Ben de daha fazla zorlayamayacağım açıkçası. “Polisiye” tanımını hak eden bir anlatım göremedim. Bazen kurgu gerektirdiği için anlatı içinde iç ses kullanılabilir. Ama çok uzun ve sıkıcı olmamak şartıyla. Ben pek sevmem bu tarz anlatımı. Bu kitapta ise 86. sayfaya dek sürekli iç ses anlatımı okudum. Daha fazla ilerleyemedim ben. Yolu açık olsun.

Kerem Kaş – Kutsal Sır

Bir önceki kitaptan bahsederken, sayfa sayısı nedeniyle okuru ürküten kitaplardan bahsetmiştim. Okumaya başlar başlamaz akıp giden, sürükleyen, nasıl bittiğini anlayamadığınız kitaplar olur bazen bunlar. Kutsal Sır” kesinlikle böyle bir kitap. 464 sayfa neredeyse bir günde bitti. Kerem Kaş daha önce “İntikam” ve “Kayıp Cesetler” adlı romanlarıyla tanıdığımız bir yazar. Akıcı, sürükleyici, polisiyeden çok macera yönü ağır basan bir roman. Kurguyu, karakterleri, anlatımı çok beğendim. Okurken arada durup Google amcaya baş vurdum. Verilen ip uçlarında yer alan tablo ve ressamlar hakkında bilgi almak zorunda kaldım. Olmazsa olmazdı. Anlatıyı hakkıyla anlayabilmek için o tabloları görmek zorunda hissettim kendimi. Yazar, tarihi gerçekleri kurguya öyle güzel yedirmiş ki. Tarih ve macera içiçe, biraz “Indiana Jones” ama çokça “Da Vinci Şifresi” tadında harika bir roman. İstanbul’un eski hanlarından birinde 570 yıldır saklanan, neredeyse binlerce yıllık bir geçmişe sahip bir sır, kutsal bir sır. Bu sırra erişmek için öldürmekten, işkence etmekten çekinmeyen iki farklı fanatik grup. Soğukkanlı, acımasız ve son derece becerikli bir katil. Bir de bu sırrın peşine çok farklı nedenlerle düşen iki üniversite öğrencisi, Murat ve Ercan. Fanatik grupların işlediği cinayetleri çözmeye çalışan Başkomiser Aydın ve yardımcısı Komiser Sefer. Başkomiser Aydın’ı canından bezdiren adam kayırmalar, soruşturma açmaktan, arama izni vermekten korkan savcılar, devletin üst makamlarına sızmış, kimliğini ustalıkla gizleyen bakanlar, bürokratlar. Okumanızı öneririm. Seveceksiniz.

Tuna Serim – Masum Cinayetler

İlginç bir roman “Masum Cinayetler”. Çok acı yaralarımıza parmak basmıyor adeta kanırtıyor. Emekli olmak üzere olan bir komiserin karşı karşıya kaldığı acımasız bir cinayetler serisi. İstanbul’un son derece zengin insanların oturduğu yalılarında peş peşe işlenen vahşi cinayetler. Kurgu güzel ama gerçekleşmesi biraz uzak ihtimal gibi. Başından beri kafamı kurcalayan bir sorunun yanıtını alamadım bir türlü. O yüzden bir ayağı eksik kaldı sanki. Ama güzel bir roman, bazen ana temadan uzaklaşıp başka alanlara girse de vurucu bir roman olmuş.

Dark Polisiye 4

Yakından tanıdığımız usta yazarlar Ercan Akbay ve Cenk Çalışır’ın yayına hazırladığı “Dark Polisiye” giderek bir klasik olma yolunda ilerliyor. 4. kitap da, tıpkı diğerleri gibi, çok iyi yazılmış, kurgusu sağlam, karakterleri gerçekçi 15 öyküden oluşuyor. Her biri diğerinden değerli 15 farklı yazarımızın okurlara kazandırdığı harika kurgular okuyacaksınız. İçlerinde tek bir vasat ya da “olmamış” denebilecek öykü yok. Öykülerin güzelliği dışında kapak tasarımı, her öykünün girişinde yer alan olağanüstü çizimler ile Türkiye’de bir ilk. Aynı zamanda bir çizgi roman sever olarak her öykünün girişinde yer alan ve adeta o öykünün bir kapağı olan çizimleri gerçekten çok sevdim. Çizimler, hatta çizimlerde öykülerle ilgili minik ip uçlarının olması gerçekten takdire değer. Daha önce okumadıysanız mutlaka serinin tamamını edinip okumanızı öneriyorum.

Michael Connelly – Korkuluk (The Scarecrow)

Michael Connelly gazeteci, bir polis muhabiri geçmişine sahip olan bir yazar. Bu yüzden adli sistemin işleyişini çok iyi biliyor. Bir gazetenin yayın, haber verme, haber kovalama sürecini de çok iyi biliyor. Bu kitapta her iki konudaki bilgi birikimini çok iyi bir şekilde kullanmış. Anlatım, ayrıntılar, bağlantılar, ipuçları, karakterler, olay örgüsü, kurgu. Hepsi mükemmel. Aynı zamanda yine çok iyi bir TV dizisi de olan, başta Bosch olmak üzere yarattığı her bir karakter muazzam inandırıcı. Jack McEvoy, Clint Eastwood’un canlandırdığı Terry McCaleb, Mickey Haller (ki çok sonradan Bosch’un kardeşi olduğunu da öğrendik), ve son yıllarda öne çıkan, Bosch ile ortak maceraları da olan Renee Ballard. Bu karakterleri bazen solo, bazen birlikte aynı maceralarda okuduk. Daha Türkçe’ye kazandırılamayan çok kitabı var ama şu ana dek yayımlananlar muhteşem öyküler. 1996’da yazılan, bizim 2000 yılında Epsilon yayınları ile okuma fırsatı bulduğumuz “Şair” (The Poet) ile tanıdığımız Jack McEvoy ile ikinci karşılaşmamız “Korkuluk” (The Scarecrow). 2009’da yazılan romana biz ancak 2023’de Nemesis Yayınlarının çevirisi ile ulaşabildik. Gazetesinden kovulan McEvoy, kapıdan çıkmadan son bir büyük haber yapmaya çalışırken, basit bir cinayet ve ırkçı tutuklama gibi görünen olay, bir anda “Şair” den beri görülen en büyük seri katil hikayesine dönüşür. Başta inanmadığı bir iddiayı kendi çıkarına kullanabileceğini düşünerek çıktığı yol, olay ilerledikçe çok farklı bir hâl alır. Yıllardır hiç azalmayan Connelly ustalığı. Bitmesin diye yavaş okumaya çalışacağınız bir roman.

Paula Hawkins – İçin İçin Yanan Ateş

Tuhaf bir kitap Paula Hawkins’in “İçin İçin Yanan Ateş” (A Slow Fire Burning) kitabı. Okurken kafamı karıştıran geçmişe gidip gelmeler, bolca (benim hiç sevmediğim) iç ses anlatıları, hesaplaşmaları vs. Kitabın başında yer alan bir teknede işlenen kanlı bir cinayet. Çok farklı şekillerde bu cinayetle ilgisi olan üç kadın. Arızalı olarak nitelendirilen Laura, ikinci bir ölümle de bir şekilde bağlantısı olan maktulün teyzesi Carla ve teknenin komşusu bir başka teknede yaşayan ve polisle de başı pek hoş olmayan gizemlli yaşlı bir kadın Miriam. Az önce bahsettiğim bu geçmişe gidip gelmeler ve bitmek bilmeyen iç sesleri bu üç kadın için ayrı ayrı okuyoruz kitap boyunca. Her şeye rağmen oldukça iyi kurgulanmış bir öykü. Sona doğru ilerledikçe sık sık karşımıza ters köşeler çıkarmış yazar. Paula Hawkins daha önce “Trendeki Kız (The Girl in the Train) ve “Karanlık Sular” (Into the Water) kitaplarıyla tanıdık. Her ikisi de gerçekten başarılı romanlardı. Bence oldukça iyi bir kitap olmasına rağmen “İçin İçin Yanan Ateş” önceki kitapların seviyesine ulaşamamış gibi görünüyor. Sabırlı okuyuculara okumalarını öneriyorum.

Simon Beckett – Huzursuz Ölüler

Simon Beckett, yazar ve serbest gazeteci olarak çalışmaya başlamadan önce bina tamircisi, çeşitli orkestralarda perküsyon sanatçısı, İspanya’da İngilizce öğretmeni olarak çalışmış, 1968 doğumlu İngiliz bir yazar. Çok ses getirmeyen dört romandan sonra 2006 yılında yazdığı “Ölümün Kimyası” (Chemistry of Dead) ile başlayan ve bir adli antropolog olan David Hunter’ın vakalarını anlattığı seriyle dünyada 21 milyon kopya baskıya ulaştı. “Huzursuz Ölüler” de yazarın bu seriye ait olan 5. Kitabı. 2017 de basılan bu kitaba biz Haziran 2022 de Yabancı Yayınları’ndan ulaşabildik. Ağır bir bıçak darbesi ile yaralanan ve ve bir polis memurunun da öldüğü son vakasından sonra Hunter tüm polis departmanlarınca dışlanmış ve artık vakalara çağrılmamaya başalamıştır. Bu durum üniversitedeki yerini de tehlikeye sokmak üzeredir. Londra yakınındaki bir sahil kasabasında bulunan ve fena halde çürümüş bir cesedin kimliğine ulaşmak için yardımda bulunmak üzere davet edilir. Başlangıçta kurbanın kimliği hemen hemen belli gibidir ve kurbanın babası bile hemen dosyayı kapatma eğilimindedir. Ancak soruşturma ilerledikçe çok farklı kişilerin olaya dahil olduğu, neredeyse yirmi yıl önce yaşanan bir kayıp vakasının olayla ilişkili olabileceği, yine yedi ay kadar önce yaşanan başka bir kayıp vakasının da aslında göründüğü gibi olmadığı gibi pek çok olgu ortaya çıkar. Daha önceki Hunter romanlarından biraz daha farklı, bir tık üst seviyede diyebileceğim, pek çok adli antropoloji ayrıntısının verildiği ama okuyucuyu asla sıkmadığı usta işi bir polisiye-gerilim romanı. Seriyi daha önce okumamış olanlar dahil, türü seven herkese öneriyorum.

KİM BU MATTHEW SCUDDER?

New York Polis Teşkilatı’ndan ayrılmış ve yanlışlıkla genç bir kızın ölümüne neden olduktan sonra ailesini terk etmiş alkolik bir eski polistir Scudder. Bir cümlede bin ah işittirir size işte böyle!

Okuyucunun karşısına ilk olarak 1976 yılında, Lawrence Block’un Babaların Günahları romanında çıkar Scudder. Onu ya çok seversiniz ya da ondan nefret edersiniz. Çok sevenler bir on dokuz romanda daha  ona katlanmayı seçebilir. Nefret edenlerinse cehenneme kadar yolu vardır. Yok, bu laf Scudder’den ziyade Spade’e ait olsa gerek! Scudder, ondan nefret edenleri muhatap almaz!

Onu seven okuyucuları olarak, Matt’in önceleri Hell’s Kitchen‘da kiralık bir otel odasında yaşadığına, hayatını lisanssız bir özel dedektif olarak sürdürdüğüne tanıklık ederiz. Çoğu zaman “arkadaşlarına iyilik yapmak” amaçlı iş alır.

İyimser değildir. Baktığı yerde güzellikten ziyade çirkinliği, düzenden çok dağınıklığı, doğallıktan fazla çürümeyi gözü seçer. Bardağın dolu tarafına pek prim vermez. 1982’de yayınlanan Ölmenin Sekiz Milyon Yolu’nda nihayet alkol bağımlılığından kurtulmaya karar vererek Adsız Alkolikler toplantılarına iştirak etmeye başlar. En yakın arkadaşı eski bir İrlandalı mafya üyesi ve yeni meyhaneci Mick Ballou’dur. Gerektiğinde acımasız bir katile dönüşebilen Ballou, Scudder’in başı sıkıştığında sığındığı güvenli limanıdır. Yalnız bu liman bazen alev alır, makineli tüfekle taranır, insanlara mezar olur.

1990’lardaki bir macerası, onu polis teşkilatındaki günlerinden kalma bir fahişe olan Elaine Mardell ile yeniden bir araya getirir ve onları kader ortağı yapar. Aynı yıllarda yolu genç bir dolandırıcı olan TJ ile kesişir. O daha sonra en yakın müttefiki, yardımcısı olacaktır. Siyahi bir genç olan TJ, dağınık görüntüsüne tezat şekilde bir görev adamı, Scudder’in sokaklardaki gözcüsü, sağa sola gönderdiği ulağıdır artık.

Lawrence Block’un aynı adlı romanından uyarlanan filmde Matthew Scudder rolünü Liam Neeson oynamıştı.

Scudder içkiyi bırakmaya and içtikten sonra ona bir daha elini sürmese de, alkolün hayatındaki rolü pek de azalmaz. Adsız Alkolikler toplantılarından zevk aldıkça katılımı artar. Katılımı arttırça aldığı zevk de öyle. Orada gece geç saatlere kadar takılır, uzun sohbetler yapar. Bu seanslar onun için bir arınma, kafa boşaltma zamanıdır. Bir diğer can dostu, Adsız Alkolikler’deki sponsoru Jim Faber için manevi babasıdır denebilir. Sıkı dostlar, pazar gecesi akşam yemeği ritüellerini pek nadir es geçer.

Scudder sevenler, 2005’teki Çiçekler Ölürken macerasının sonunda postu deldiren dedektifin hayata gözlerini yumacağını düşünüp üzülür. Neyse ki Block, o kadar da gaddar değildir. Matt’i hayranlarından koparmaya gönlü el vermez; altı sene gecikmeli de olsa onu hayata döndürür.

2014’te Mezar Taşları Arasında Gezinti serüvenindeLiam Neeson ile beyaz perdede can bulacaktır Scudder. Neeson’ın, Scudder’in o dingin başına buyrukluğunu güzel yansıttığı söylenebilir.

Matthew Scudder, duygularını saklamaz. Düz, olduğu gibidir. Basit düşünür. Düşündüğünü yapar. Sevdikleri için ciddi seviyede endişe edecek kadar iyi yüreklidir. Canını tehlikeye atacak kadar da bağlıdır onlara.

Kayıpları olur,yıkılır ama tekrar ayağa kalkar. Hayat devam eder. New York’un tekinsiz sokaklarında gezerken görürseniz onu, ya çok seversiniz ya da ondan nefret edersiniz. Severseniz maceralarını takip edin, pişman olmazsınız. Nefret ederseniz de siz bilirsiniz.

HAKAN GÜNERİ İLE RÖPORTAJ

Merhaba Hakan Bey. Dedektif Dergiye bu sohbet fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederiz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Hakan Güneri?

Öncelikle ben teşekkür ederim. Dedektif Dergi’yi takip ediyorum, takip etmeye çalışıyorum. Gerçekten çok kaliteli ve çok güzel bir süreli yayın. Benim için ufuk açıcı ve bilgilendirici oluyor. Kimdir Hakan Güneri… Hemen cevap veremediğim sorulardan birisidir bu. İnsan öncelikle kendisini ait olduğu dünya görüşü ve mesleğiyle tanımlıyor sanırım. Oradan başlayayım ben de. Ben bir tiyatro sanatçısıyım, oyunculuk, yönetmenlik ve oyun yazarlığı yapıyorum. Aynı zamanda İstanbul’da bir tiyatro ve sinema şirketinin de ortağıyım.

Neden polisiye yazıyorsunuz? Sizi polisiye yazmaya yönelten nedir?

Bu soru birkaç kere daha soruldu bana. Genelde aynı cevabı verdim. Aslında öncelikle şöyle bir itirafla başlayayım bunu cevaplamaya; Neden polisiye yazıyorsunuz sorusunun cevabı bende yok; çünkü polisiye, yazım anlamında hatta son yıllara kadar okuma anlamında da çok ilgilendiğim bir tür değildi. Hatta polisiye filmler, diziler bile ilk seçeneğim olmuyordu bir şey izlemek istediğim zaman. ‘Beni polisiye yazmaya iten ne?’ sorusunun kısa cevabını ‘tesadüf’ olarak verebilirim. Pandemi sürecinde Kanadalı bir yapım şirketine iki kısa metraj film senaryosu yazıyordum, bunlardan birincisinin adı ‘Böcek’ diğerinin adı da ‘Turan Caddesi No:25’ti. Firma ilk senaryomu kabul etti, ikinci senaryoyu reddetti. Oysa ben yazarken ikinci hikâyeyi daha çok sevmiştim. Böyle olunca da bunu  bir polisiye romana çevirme kararı aldım.

Neden ‘Turan Sokak’ ve neden ‘Eflatun’? Bu adları tercih etmenizin bir nedeni var mı?

Turan Sokak No: 25 tiyatromuzun deposu ve prova salonunun bulunduğu sokaktır. Oldukça karışık, oldukça renkli ve çok kültürlü bir yer orası; Suriyeliler de yaşar, travestiler de yaşar, gayrimeşru koşturanlar da oradadır, bizimki gibi bir başka tiyatronun deposu da oradaydı. Esnafı eskidir, yerleşiktir, dolayısıyla orayı seviyordum ben, oradaki hareketli hali seviyordum. Bir süre sonra esnafla ve insanlarla da bağlantı kuruyorsunuz tabii olarak. Onlar da bizi çok sevdiler ve zamanla pek çok hikâye dinlemeye pek çok olaya şahit olmaya başladım. Haftanın iki-üç günü baskın oluyordu zaten, polisi ve kavgası eksik olmuyordu sokakta. Sokakla ilgili bir senaryo yazma fikri daha o zamanlarda belirmişti zihnimde. Yaşadığınızı ve tanıklıklarınızı yazıyorsunuz günün sonunda. Neden Eflatun? Çok sevdiğim ‘Bir Eflatun Ölüm’ şiirinden kaynaklı olarak başkahramanıma o ismi verdim.

Turan Sokak, Suç Mahalli” üçlemenizin ilk kitabı. Suç Mahalli” projenizden bahseder misiniz?

İstanbul için bir sürü şey söylenebilir; muhteşem güzellikte bir şehir, imparatorluklara başkentlik etmiş bir şehir, sanatın, ekonominin başkenti vs. Aynı zamanda suçun da başkenti, değil mi? Yirmi milyon insanı bir kente doldurduğunuzda, ister istemez ortaya çıkabilecek olayları da göze almış oluyorsunuz. Dolayısıyla İstanbul’un genel bir bütün olarak suç mahalli olduğunu düşündüm ve üçlemeye bu ismi verdim. Kısacası ‘Suç Mahalli Üçlemesi’ bir İstanbul kitabı aslında ama başka türlü bir İstanbul’u okuyacağınız ve göreceğiniz bir kitap.

Çok akıcı, keyifli ama sert’  bir yazım diliniz ve anlatımınız var. Bu kadar sert bir dili ve anlatımı neden tercih ettiniz?

Bu bir tercih değildi aslında, öyle geldi öyle aktı gitti. Belki temelde kalem tavrım böyledir. Çok fazla oyun ve senaryo yazdım, benimle ilgili, bana ait bir durum olabilir bu.

Bu haliyle romanınızı sert polisiye türüne dahil edebilir miyiz? Yeri gelmişken sorayım, polisiyede türlerin ve alt-türlerin belirlenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Ya aslında bu benim cevaplayabileceğim bir şey değil. Daha ziyade edebi uzmanlık gerektiren bir soru olduğunu düşünüyorum. Edebi türleri, edebiyat kuramcılarının ve zamanla da okurların sınıflandıracağını düşünenlerdenim. Romanımın sert polisiye türüne girmesi konusunda da aslında pek bir şey söyleyemeyeceğim, ben içimden geldiği gibi yazdım, zamanla kendi yerini bulacaktır kanısındayım.

Şu soruyu da sormadan geçemeyeceğim. Polisiye romanda küfür şart mıdır?

‘Polisiye romanda küfür şart mıdır?’ Çok güzel bir soruymuş. Hayatın herhangi bir alanında küfür niye şart olsun ki? Tabii ki değildir lakin kendi romanımdan yola çıkarak cevap vermek isterim sorunuza. Sonuçta bu insanlar, yani hem polisler için söylüyorum hem de romanda geçen sokak çocukları, travestiler, seks işçileri -toplumun ötekileri diyelim özetle- şiddeti gündelik hayatlarını sindirmiş olarak yaşıyorlar. Benim gördüğüm bu, dolayısıyla yaşamları bu kadar şiddet yüklü ve sert olunca dilleri, seçtiği kelimeler ve olaylara verdikleri tepki de bu denli sert oluyor. Özetle hayatı bu kadar sert yaşayınca nahif ve duygu dolu cümleler, tepkiler ortaya koyamıyorsun.

Ülkemizde ve dünyada polisiye edebiyat sevilen bir tür, buna rağmen bir iki yazar dışında tanınan isim yok. Dünyadaysa durum tam tersi. Sizce bunun sebepleri nedir?

Sorduğunuz sorunun polisiye edebiyatla sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Genel olarak Türkiye’deki kitap satışlarıyla ve insanların edebiyat tüketmesi ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Aslında bu soruya dayanarak şöyle bir soru da sorulabilir; ‘Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinde kitap satışları oldukça yüksekken neden Türkiye’de bu kadar düşük? Bir de gözlemlediğim kadarıyla Türk polisiye okuyucusu, Türk polisiye yazarlarından ziyade yabancı polisiye yazarlara daha fazla teveccüh gösteriyor.

Polisiyemizin ve yazarlarımızın tanınırlığını artırmak için neler yapmalıyız?

Hemen bir yapım firması kurup birkaç Türk polisiye yazarının romanını diziye çekelim. (Gülüyor) Efendim çeşitli TikTok fenomenlerine ve Youtuber’lara paralar verip kitabımızı tanıtmaları için yalvaralım. Aaa şey de olur, henüz birinci baskısı yeni tükenmiş kitabımızın ikinci baskısına ‘100.000 adet basılmıştır’ ibaresi ekleyelim. Yok yok, yapmayalım bunları, kitap yazıp yayınlatıp insanların okumasını sağlayalım ve değer göreceği zamanları bekleyelim. İnatla yazalım ve fırsat bulduğumuz her mecrada okurla buluşmak için mesai harcayalım, yazdıklarımızı anlatıp savunalım.

Polisiye edebiyatımızın güncel sorunları sizce neler?

Alana henüz girmiş ve ilk romanı yayımlanmış, ikinci romanını da yayımlamaya hazırlanan birisi olarak bu konuda büyük büyük laflar etmek istemem. Ama genel anlamda sorunuza şöyle bir yanıt verebilirim; edebiyat büyük ölçüde kan kaybediyor, bunu anlamak için kitap satan dükkanlara girip raflara bakmanız, en çok satanlara göz gezdirmeniz yeterlidir aslında. Sorumuzun cevabı biraz oralarda yatıyor. Aynı zamanda talep ve arz konusunda bir dengesizlik olduğunu düşünüyorum. (Gülüyor) Sektörün büyük sorunlarından birisini de şair ve yazar sayısının okuyucudan fazla olması olarak değerlendiriyorum.

Hep merak edilen bir soru. Hakan Günerinin yazma ritüeli nedir?  Yazarken zorlandığınızda ya da bir bölümde takılıp kaldığınızda ne yaparsınız?

Benim bir tane ritüelim var. Oyunlarımı, senaryolarımı, roman ya da hikayelerimi, özetle her şeyi müzik dinleyerek yazıyorum. Yazmak için illa bir alana, özel bir yere ihtiyacım yok! Kulaklığım ve müzik listem olsun yeterli. Yazarken zorlandığımda ne mi yapıyorum? Ara veriyorum; durup dinlenip yeniden başlıyorum. Bir de yakınımdaki insanlarla yazdığım konu üzerine sohbet ediyorum. Fikrimce  bir roman hiçbir zaman tek bir kişi tarafından yazılamaz.

Bizde ve dünyada beğendiğiniz polisiye yazarları kimler?

Bir sürü isim var aslında hemen ilk aklıma gelenleri sayarsam, Algan Sezgintüredi, Alper Canıgüz… (Düşünüyor) Dünya’da beğendiğim yazarları söylemem daha kolay aslında; (Gülüyor) Kuzey Avrupalı pek çok polisiye yazarı diyeyim kestirme olsun.

Son olarak, üçlemenin devam kitabı olacak ‘Hotel İstanbulun çalışmaları nasıl gidiyor?

Hotel İstanbul’un yazımı çoktan bitti. Yayınevi son çalışmaları yapıyor. Şubat ayı içerisinde çıkacak. Ben şu an serinin üçüncü romanı olan ‘Rahman’ı yazıyorum.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederim Hakan Bey.

Ben teşekkür ederim, bana yer verdiğiniz için mutlu oldum. Özel ve övgüye değer bir iş yaptığınızı düşünüyorum. Sevgilerimle…

TURAN CADDESİ NO: 25

Değişen bir şey yok hiç ölüm hariç.

Aynı gökyüzü aynı keder.

Behçet Aysan

(Bir Eflatun Ölüm)

Bu sözlerle başlıyor ‘Turan Caddesi No: 25’. Fonda Müslüm çalıyor.

Hangimiz sevmedik…

Poyabir’in düzenlediği 2022 Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat Ödülleri, roman dalı adaylarından olan ‘Turan Caddesi No: 25’  tiyatro oyunları yazan ve aynı zamanda oyunculuk da yapan Hakan Güneri’nin ‘Suç Mahalli’ adını verdiği bir üçlemenin ilk kitabı olarak kaleme aldığı, akıcı bir dili, insanın kanını donduran bir duygusu ve yaşamın içinden çıkagelmiş bir doğallığı olan bir kitap.

Başka bir hayat yaşayanların, arafta kalmışların biriktirdiği öfke var Turan Caddesi’nde.

Her şey yazılabilir bir beyaz kâğıda, demiş şair; Hakan Güneri, o ak sayfaya, günümüz toplumunun yozlaşmış ahlak anlayışını ve iki yüzlü masumiyetimizi dökmüş.

Gazetecilik okumuş Mustafa, bir gazinoda zenne olarak sahneye çıkmaktadır. Dans etmeyi, beğenilmeyi seviyordur ve yaşamını Eflatun olarak sürdürmeyi seçmiştir. Henüz yirmi beş yaşındaki Eflatun annesiyle birlikte sade bir hayat yaşamaktadır. Nasıl öleceğim, sorusuyla devam eden yaşamını, bir gece yolunun kesiştiği sokak çocuklarıyla kurduğu dostluk tehlikeli bir hale sokar. Taksim sokaklarında acılarla dolu başka başka yaşamların takipçisidir artık Gazeteci ve Zenne Eflatun.

Seri romanımızın Başkomiseri Salih, (severim seri kitapları) bir intihar vakasına çağrılır. Olayı hızlıca kapatıp, aylardır üstünde çalıştığı ama bir türlü ilerleme sağlayamadığı çocuk cinayetine geri dönmek niyetindedir. Farklı cinsel yönelimleri olan insanlara karşı ön yargılı ve kişisel sorunları olan biridir. Yine de işinde profesyonel olduğunu daha, maktulün bir süre önce kanlar ve acılar içinde, sorularla ve korkularla tırmandığı dik merdivenleri adımlarken göstermeye başlar ve olay yeri inceleme polislerinin gözünden kaçmış detayları doğru analiz ederek, kendini merdivenlerden aşağı bırakan şahsın sakladığı sırlar olduğunu keşfeder.

Her intihar aslında faili meçhul bir cinayet değil midir?

Yazar Hakan Güneri sert ve cesur diliyle, aramızda yaşayan azınlıkları, göçmenleri, travestileri, küçük kızları ve de oğlanları, bu masumiyetlerinden başka hiçbir şeyi olmayan ‘Onları,’ kendilerini tanrı sanan para babalarını (Canavarları) anlatmış.

Polisiye okurlarının bir kısmı tarafından – ben de dahil – oldukça beğenilen roman bir kısım okur tarafından dedektif yönünün azlığı, hikâye örgüsünde polise pek iş düşmediği konusunda eleştiriliyor.

Bu duruma katılamayacağım. Polisiye edebiyat sadece işlenilen kanlı bir cinayeti, akla hayale gelmeyen deliller ve bir takım çetrefilli akıl oyunlarıyla çözümlenen bir bulmaca olmamalıdır. Turan Caddesi No:25’in bir üçlemenin ilk ayağı olduğunu ve yazarın ilk imzasının nefes kesen bir şekilde atıldığını göz önüne alarak devam romanlarını sabırla bekleyeceğim.

Tavsiye ederim.

KİTAP KULÜBÜ

YAZI ÇİZİ ÇEKİ KİTAP KULÜBÜ’NDE “BELLA’NIN ÖLÜMÜ”NÜ KONUŞUYORUZ

Sevgili Dedektif Dergi okurları, bu sayıdan itibaren kitap kulüplerine misafir olarak suç edebiyatına polisiyeseverlerin gözünden bakmaya çalışacağız. 43. sayımızın konuğu Yazı Çizi Çeki Kitap Kulübü. Kulübün kıymetli katılımcıları -Ayça Turgut, Beril Erbil, Işıl Erbil, Sevil Çalıkkasap, Nilgün İleri, Medine Genç, Mustafa Tokdede, Nadire Ercan, Müge Faden Mersin, Işıl Özten, Funda Akıncı, Cahide Tüzün, Hüseyin Can, Nedim Atak ve Selin Aravi- Ocak ayında Dedektif Dergi için Georges Simenon’un ünlü polisiyesi “Bella’nın Ölümü”nü okudu. Bu keyifli toplantıya konuk olduk ve sizler için kâğıda döktük.

Kitap kulüpleri, okumayı seven her yaşta kitapseverin fikirlerini ve bilgiyi paylaşabildikleri özel oluşumlar. 2017’den beri faaliyetini sürdüren Yazı, Çizi, Çeki Atölyesi katılımcıları kendilerini şöyle tanımlıyorlar.

Yazı Çizi Çeki olarak hikâyeleri dinlemeyi, anlatmayı, hayatın her alanından beslenerek yeni hikâyeler yaratmayı seviyoruz.

Sanatı, okumayı ve yazmayı hayatımızın merkezine koyduk.

Yazıyla, yazmak istediğiniz kitaplarla ya da yazdıklarınızla ilgili konularda ihtiyacınız olan editörlük, danışmanlık ve koçluk hizmetini sunuyor, yaratıcı yazarlık başta olmak üzere atölyeler düzenliyor, edebiyat kulübümüzde nitelikli edebiyatı tartışıyor, kurumunuza yönelik eğitim ve atölyeler düzenliyoruz.

Yazmak çok bireysel bir iş ve bu alanda güvenilir yol göstericilere ve iyi yol arkadaşlarına ihtiyaç var.

Farklı konularda atölyeler, topluluklar bulunduran ve hizmetler sunan oluşumun kurucusu Beril Erbil bir yazar ve editör.1982 yılında İzmir’de doğan Erbil, Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun olduktan sonra uzun bir süre perakende sektöründe çalışmış. Daha sonra Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümünde “Sosyal Bilimlerde İnsan Çalışmaları” üzerine yüksek lisansını tamamlamış.

Yazı Çizi Çeki Atölyesi’ni kurmasıyla beraber edebiyat ve yazı alanında tam zamanlı emek vermeye başlamış. Söyleşi ve yazıları Bir Gün, İzmir Life, İz Gazete başta olmak üzere çeşitli dergi, gazete ve dijital mecralarda yayımlanmış. 

Oluşumun etkin ve başarıyla süregelen kitap kulübünde yönlendiriciliği her ay farklı bir katılımcı üstleniyor. Ocak ayı yönlendiricisi Ayça Turgut toplantıyı, “Bella’nın Ölümü” başta olmak üzere yüzlerce roman ve öyküyü suç edebiyatına kazandıran ünlü polisiye yazarı Georges Simenon’u etraflıca tanıtarak başlattı. Kitabı iki farklı çeviriden okuyarak hazırlanmış olması bizi oldukça sevindirdi ve etkiledi doğrusu. Gelin yazarı bir de Ayça Hanım’ın sözleriyle tanıyalım.

“1903 yılında doğan Belçikalı yazar üretken kişiliğiyle polisiyeye çok sayıda eser vermiştir. Günde 60-80 sayfa yazı yazabilen Simenon 200 roman, 150’nin üzerinde novella ve denemelerle hızlı bir edebiyatçı olarak nitelenebilir. Aşk yaşamı da yazın hayatı kadar hızlı ve hareketli geçen yazarın kadınlar ve edebiyat dışında en sevdiği şey hiç yanından ayırmadığı piposu. Aynı pipoyu romanlarında karakterlerinin de taşıdığını görüyoruz. Simenon hayatını dört ayrı ülkede geçirmiş. 19 yaşına kadar memleketi Belçika’da kalan yazar, Paris’e yerleşerek 42 yaşına kadar orada yaşamış. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan kâğıt sıkıntısı nedeniyle kitaplarını bastırmakta zorlanan Simenon on yıl kadar yaşayacağı Amerika’ya göçmüş ancak ömrünün kalanını İsviçre’de tamamlamış. Belçikalı kimliğini hiç kaybetmeyen Simenon yazmaya ilk gençlik yıllarında bir gazetede suç haberleri yaparak başlamış. Burada edindiği tecrübe ve birikim daha sonra yazacağı romanların kaynağı olmuştur. Önceleri duygusal ağırlıklı hafif macera kitapları yazar, 1929’da tanınan karakteri Komiser Maigret’i yaratır ve 75 roman ve 28 hikâyede Maigret maceralarını kaleme alır. Yaklaşık kırk yıl boyunca yayınlanan bu dizi romanlar yazarın en çok okunan ve film senaryosuna aktarılan eserleri olmuştur.”

“Simenon klasik bir polisiye yazarı değildir. Kitaplarındaki psikolojik derinlik ve gerilim okurun ilgisini kitabın sonuna yönelik olmaktan çıkarır. Olaya, katile ve nasıl yakalandığına odaklanmayıp karakterlerin ve suçun psikolojisiyle ilgilenir. “Bella’nın Ölümü” bunun iyi bir örneği. Dili yalın kullanan yazar basit cümlelerle bile bizi gerilimli bir atmosfere sokmayı başarıyor. Kitaplarında yaşamın her köşesinden ve farklı tiplerde ne mutlak iyi ne de mutlak kötü olan sıradan insanlara rastlıyoruz. Mekân olarak kırsal ve daha küçük yerleri seçen yazar, küçücük bir trajik olayın sıradan bir hayatı nasıl değiştirebileceğini anlatıyor. Bella’nın ölümü dışında okuduğum iki kitabında İstanbul’a göndermeleri olduğunu fark ettim. Araştırınca öğrendim ki, Simenon 1933 yılında Büyükada’da sürgünde olan Bolşevik siyasetçi Lev Troçki’yi ziyaret ve röportaj amacıyla İstanbul’a gelmiş, mekanların cazibesine kapılarak bir müddet kalmış. Bu nedenle bazı eserlerinde Türk toplumunun 30’lu yıllarını yansıtmıştır.”

Kitabın çevirmeni ve Türk edebiyatının postmodern dönem yazarı Bilge Karasu üzerine de bilgi veren Ayça Hanım gruba tercüme hakkında fikirlerini sordu.

Nadire Ercan, “Bilge Karasu çevirisinde günlük hayatta kullanmadığımız bazı sözcüklerle karşılaştım, bunları ilginç buldum. Türkçeye yeni kelimeler eklenmesini olumlu ve bu eylemi yenilikçi görüyorum.”

Işıl Erbil “Bilge Karasu çevirisini akıcı buldum. Güzel bir Türkçe, yeni kelimelerin o tarihte dilimize kazandırılması çok kıymetli ancak bunlar günlük dile yerleşmemiş. Bu nedenle okurken beni kitabın akışından kopardı. Beni en çok rahatsız eden ‘Emmioğlu’ söylemi oldu. Türkçe’nin evrilmesiyle değişmiş bazı yazım kuralları olduğu gözüme çarptı. Bunun dışında temiz Türkçeyle gayet keyifli bir okuma yaptım.”

Funda Akıncı, orijinale bağlı o dönem metinlerinde bu tip yazımlar var. Bu sadece Karasu’ya ait bir özellik değil. Bazı sözcükler beni de şaşırttı. Standart dilde kullanmadığımız halk ağzı sözcükleri seçmiş.

Nilgün İleri “O dönem Türkçeyi kendine dert eden edebiyatçılar dile yeni kelimeler sunuyor ve toplumda kabul görüp görmeyeceğini izliyorlardı. Dile yerleşenler zaten kullanılıyor, diğerleri unutuluyor.”

Nedim Atak “40’lı 50’li yıllarda yazan edebiyatçılarda bugün alışkın olmadığımız kullanımları görürüz. Bilge Karasu, ilginç bir adam, çılgın bir zihne sahip. Öğrencilik yıllarımda arkadaşlarımdan hakkında çok şey dinlemiştim. Bu çevirisinde gördüğümüz kullanımları inatla yapmış sanki. Okumaya çok meraklı ve Türkçe aşığı olduğunu biliyoruz. Ancak diğer metinlerinde bu sözcükler bu kadar yoğun değil. Okurken ben de yoruldum açıkçası, ancak sözlüğe bakma ihtiyacı da duymadım. Simenon o şekilde mi yazmıştı bilmiyorum ancak Bilge Karasu, çevirisiyle romana bambaşka bir şey katmış. Değişken ruh halini çevirisine de yansıtmış. Simenon da az tuhaf biri değilmiş gerçi. Kitabın sonunu çok net anlayamadım.”

Çevirmen usta bir kalem olunca kitap ve yazarı gölgede mi kalacak acaba diye endişelenmeye başlamıştık ki Ayça Hanım ve katılımcılar Karasu çevirisinin güzelliği üstünde hemfikir oldular ve kitap hakkında konuşmaya geçildi. Bundan sonraki satırlar kitabı okumayanlar için okuma keyfini bozabilecek detaylar içerir, hatırlatalım.

Ayça Turgut “Klasik bir polisiye okumadığımızda sanırım hemfikiriz. Klasik bir polisiyede olması gereken unsurların bir kısmı bu romanda da var elbette ancak, yan karakter olmasını beklediğimiz Spencer işin odağında ve romanın anlatıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Olay olup bitmişken biz önce evinin sonra kafasının içine giriyoruz. Bu nedenle kitabı psikolojik gerilim olarak da tanımlayabiliriz.”

Nilgün İleri “Doğrusu polisiye seven biri değilim. Roman klasik bir polisiye olsaydı muhtemelen beğenmezdim. Ancak kahraman çok ilgimi çekti.”

Nedim Atak “Kitapta bir şey çok dikkatimi çekti. Neden yazar kahramana bazen Ashby bazen de Spencer olarak hitap ediyor. Bunu pek anlayamadım.”

Mustafa Tokdede “Yazar ezber bozan bir tarzda yazmış. Normalde bir polisiyede kitabın son bölümüne kadar katilin kim olduğunu merak eder ve bu nedenle kitabı okuruz. Bu romanda ise suçlu yok, suçluluk psikolojisi var. Daha çok suçlu zannedilmenin yargılanmasını okuyoruz.”

Nadire Ercan “Suç edebiyatını fazla okumuyorum ancak seyrettiğim filmlerden anladığım kadarıyla klasik polisiyede sorgulama sahneleri daha dinamik oluyor. Ayrıca karakter için romanın farklı yerlerinde başka hitaplar kullanması konusunu ben de çok düşündüm. Bence karakter antisosyal ve içe dönük olduğundan yazar ismini kullandığında daha yakın, soyadını kullandığında daha mesafeli olmak istemiş gibi geldi.”

Ayça Turgut “Kitabın başında öldürüldüğünü öğrendiğimiz Bella, aslında baş karakterimiz Spencer’ı daha yakından tanımamız için var. Öykümüz New York’un küçük bir kasabasında geçiyor. Yazar romanda orta sınıf Amerikan yaşantısını yansıtıyor. Ben Spencer karakteriyle Suç ve Ceza romanının Raskolnikov’u arasında bir benzerlik buldum. Orada da suç başta işlenmiştir. Sonrasında sayfalarca Raskolnikov’un kendi içindeki hesaplaşmalarını okuruz. Suçlu hissedişi ve vicdani hesaplaşmaları bana o romanı anımsattı. Spencer Ashby 43 yaşında, evli, çocuğu olsa iyi bir aile babası sayılabilecek sıradan bir adam. Toplumun ona bakışı böyle en azından. Zaten roman boyunca yazar toplumu ve toplum kurallarının birey üzerindeki etkisini irdeliyor.”

“Romanda Spencer’ın yaşadıkları toplamda sekiz gün sürüyor. Geri dönüşler ve iç hesaplaşmalarla zaman kavramının esnetildiğini görüyoruz. Alelade bir adamken kitap ilerledikçe aslında derinlerde farklı arzuları olan biriyle tanıştık. Romanda bazı kilit kelimeler dikkatimi çekti. Toplum, anne, büyüteç, baba, Bayan Moeller’in bacakları ve Bayan Katz. Spencer’ın hayatı bir gecede değişiyor. Olay sonrası toplumun büyüteci altında tıpkı bir böcek gibi incelemeye alınıyor. Sakin hayatı birden evine giren çıkan insanlarla hareketleniyor. Tüm kasabanın ilgisi onun üzerinde. Kahramanın Bella’nın ölü bedenini gördüğünde ilk gençlik yıllarındaki bir ana gidişi var. Arkadaşının gösterdiği pornografik bir resim onu çok utandırmış. Önce paranoyakça düşüncelere kapılıp geriliyor. Romanın ilerleyen sayfalarında şüpheler Spencer’dan uzaklaşsa da Spencer’ın eve gelen daktilo Bayan Moeller ve komşu Bayan Katz üzerine düşünceleri okur gözünde de katilin o olabileceği izlenimini yaratıyor.”

Nilgün İleri “Bense Spencer’ın önceleri kendisinden şüphelenildiğini anlamadığını ancak sorgu ilerledikçe bunu fark ettiğini düşünüyorum. 13 yaşındaki travmasını anımsaması da kendisinden emin olamamasına neden oluyor. Kız arkadaşı olmamış. Eşiyle de aralarında cinsel bir çekim yok. Bella’nın bedenini görünce yaşadığı utancı geçmişteki o anla örtüştürüyor. Utancı depreşiyor yani.”

Ayça Turgut “Roman ilerledikçe Spencer’ın üzerindeki baskı ve ilgi o kadar artıyor ki evi adeta bir cinayet müzesi haline geliyor. Çeşitli bahanelerle eve gelip olayı sorgulayanlara masum olduğunu kanıtlayabilmek için özel yaşamının dokunulmazlığını bile savunmuyor karakterimiz. Belki de mahremiyetine yapılan bu saldırıdan dolayı Spencer’ın da en gizli duyguları ortaya çıkıyor. Bella’nın odasında bulunan talaş tozu şüpheyi tekrar Spencer’a çekse de aslında tozun geçmiş bir tamirat nedeniyle orada olduğunu öğreniyoruz. Doktorun bedensel muayenesi sırasında yeniden utanç hisseden Spencer gençlik travmasını tekrar anımsıyor. Bella’nın tanıdıkları masum genç kızdan farklı bir karakterde olduğunu öğrenen Spencer okuldaki görevinden de bir süre uzaklaştırılınca ağlayacak kadar çok üzülüyor. Artık toplumun bir parçası olmaktan çıkıp dışarı itildiğini fark ediyor. Karı koca arasında konuyla ilgi konuşulmadığı için birbirinin duygularını öğrenmeleri de mümkün olmuyor. Eskisi gibi toplumun bir parçası olabilmek için kilisedeki ayine katılıyorlar ancak Spencer artık kendi de oraya ait hissetmiyor. Toplumdan ayrışarak ötekileşiyor.

Nilgün İleri “Aslında Spencer onlardan hep farklıydı ama bunu hiç sorgulamamış. Sırf annesine benzediği için Christine’le evlenmiş, neden çocuğu olmadığını bile sorgulamıyor. Bella’nın ölümüyle birlikte gözler ona çevrilince hayatını sorgulamaya başlıyor. O zaman ötekileri fark ediyor, orta sınıfın durumunu. Aynısı bizim toplumumuzda da var. Bizde de insanlar suçu ispatlanana kadar masum sayılmıyor maalesef.

Nadire Ercan “İlk bölümde Bella’nın annesi sahneye çıkıyor. İlgisiz bir anne olduğunu anlıyoruz ama olaylarla ilgisini kuramadım, sizin düşünceniz ne?”

Nilgün İleri “Ashby çifti Bella’yı hiç tanımadıkları halde evlerinde konuk ediyorlar. Genç kızın annesi Christine’in yakın arkadaşı ancak aralarında en ufak bir benzerlik yok. Bella’yı tanıyabilmemiz için annesinin gelip kendini göstermesi gerekiyordu. Anne ve etraftan duyduklarımız kanalıyla Bella’yı tanıyoruz.

Hüseyin Can “Anne cinayet zamanında orada değil, Paris’te.”

Ayça Turgut “Evet, kadın fırtına gibi gelip gidiyor. Christine’e tezat bir karakter olarak kurgulanmış. Spencer giderek yalnızlaşıyor. Yazarın burada toplum eleştirisi yaptığını görüyoruz. Spencer’ın postanede Christine’in kuzeniyle yaşadığı bir olay var, anımsarsanız.”

Nilgün İleri “Orda Spencer suçsuz olduğu için herkesin gözlerinin içine baka baka yürüyüp gidiyor. Artık Spencer’da büyük bir değişim başlıyor.”

Hüseyin Can “Katilin suçunu itirafı için vicdan muhasebesi gerekir. Ben Spencer’ın artık kendisiyle yüzleştiğini, geçmişini anımsayarak iç hesaplaşmalar yaşadığını düşünüyorum.”

Ayça Turgut “Spencer bu yaşadıklarını bir savaş ilanı olarak niteliyor ve o andan sonra daha cüretkâr bir adama dönüşüyor. İçindeki karanlık noktalar su yüzüne çıktıkça başka bir insana evrilmeye başlıyor. Evde Christine’ın yüzünü inceleyerek anne ve babasının geçmişine gidiyor Spencer, böylece büyüdüğü ortamı görüyoruz. Kadınlara karşı beslediği düşmanlığın nedenlerini öğreniyoruz. Kendinden korunmak diye bir bölüm var kitapta. Spencer kendini kendinden korumaya uğraşmış yıllarca.”

“Sonunda rahat tavırlarını tehlikeli bulduğu Bayan Moller’le buluşarak bugüne kadar kendini sakındığı bütün hareketleri sergiliyor. Gecenin sonunda arabada -yazarın dolaylı anlatımıyla- birlikte olduklarında Spencer’ın başarısızlığı ve kadının ona gülüşü kadını öldürmesine neden oluyor. Bella’nın katili belki Spencer değil ancak toplum baskısıyla yaşadıkları onu bir katile çeviriyor. Sonun daha açık ve detaylı anlatılabileceğini düşünüyorum. Barda dayak yiyip kendini cezalandırdığı bölümü çok beğendim. Sizin romanın sonuyla ilgili görüşleriniz neler?”

Nadire Özcan “Açıkçası romanın sonuyla ilgili bir sorunum olmadı. Ancak romanın gelişme kısmında sorgu sahneleri uzundu. Elbette karakteri tanımak ve yaşadığı değişimi görmek açısından bu sahneler gerekliydi.”

Hüseyin Can “Yazar romanın genelinde beklenti, toplumsal yargılama, kaygı ve kuşkuyu yerinde veriyor. Aslında katili öğrenmek beklentisiyle okuyoruz romanı. Temayı gerçekten güzel işliyor. Karakter bozuk kişiliği ve geçmişi nedeniyle suça eğilimli. Çok ustaca yazılmış. Güzel bir kitap seçimi oldu.”

Beril Erbil “Sonu bana da çabuk bitti gibi geldi. Kafasının içini çok iyi gördük. Yaşadığı o son sahne de muhtemelen çok çabuk olup bitmiştir. Olayları Spencer’ın kafasındaki hızda yaşadığımızı düşünüyorum.”

Müge Faden Mersin “Ben sonunda katilin Spencer olmamasına şaşırmıştım. Bu akşama kadar da Bella’nın katilinin belirsiz kaldığını düşünüyordum. Ancak bu akşamki toplantı fikrimi değiştirdi. Spencer Bella’yı öldürmüş olabilir. Kitabın başında Bella’yı da çok masum bir kız olarak tanımıştık. Ancak konu ilerledikçe durum değişti. Yargılarımızın yanıltıcı olabileceğini anladık. Spencer’ın da geçmişte birtakım yaralarının olduğunu gördük. Kafa sesi katil olmadığını söylüyor ama bana ‘gerçekten Bella’yı o öldürmüş olabilir mi’ diye de sordurdu.

Işıl Erbil “Bana da roman hiç bitti gibi gelmedi. Olaylar çok hızlı gelişti ve kadını tasarlayarak öldürmedi. Sorunlu bir kişilik suç işlemeye meyillidir düşüncesine katılmıyorum. Evet geçmişte yaşadığı acılar mutlaka Spencer’ı şekillendirdi. Fakat herkesin hayatında büyük veya küçük travmalar var. Hepimizin içinde iyi ve kötü var. Biz veya şartlar hangisini beslerse hayat o yöne kayıyor. Romanda toplum baskısıyla insanların belli kalıplara sıkışıp kaldığını görüyoruz. Bunun etkisiyle olaylar gelişirken hiç olmaz dediğiniz biri bile bir anda katil olabilir. Spencer’ın katil olduğunu hiç düşünmedim ama o bile sonunda öldürdü, bu hepimizin başına gelebilir. Başta bahsettiğimiz Raskolnikov’un suç nedir, katil kime denir sorgulamasına götürdü okuduklarım beni.”

Beril Erbil “Aslında şöyle diyebiliriz, insanın içinde iyi ve kötü dengededir. Bir tarafı baskılayıp yok saydıkça, bastırılanın geri dönüşü onu katil yapabiliyor. Duyguları bastırmanın da ne kadar kötü sonuçlar doğurduğunu görüyoruz.”

Nilgün İleri “Orta sınıfın toplumsal baskısının, insanları siyah ve beyaz olarak ikiye ayırışının ya iyisindir ya kötüsün fikrinin sonucunda Spencer da katil olmayı seçti. Postanede ona söylenen bir söz vardı ya ‘Yüzde on katil olma ihtimalin bile olsa elini sıkarsam bir katilin elini sıkmış olacağım’ demek ki bu durumda kimseyle tokalaşmamak gerek.

Katılımcıları vedalaşmaları için yalnız bırakmadan önce Dedektif Dergi ailesi adına bizi konuk ettikleri için teşekkür ediyor, sonraki toplantılarında keyifli okumalar ve tartışmalar diliyoruz.

Bir sonraki Kitap Kulübü yazımızda görüşmek üzere…

SİNEMA TARİHİNE GEÇMİŞ TEKİNSİZ EV TEMALI ÜÇ FİLM

Freud’a göre birey aşina olduğu bir olayı tanımlayamadığı ya da ona yabancılaşmaya başladığı anda tekinsizlik oluşur. Bunun sinemadaki en güzel örnekleri, mekânı ev olarak seçilmiş filmlerdir. Olayların yaşandığı “tekinsiz ev” sadece bir mekân değil, insana ait duyguların, iyi ve kötü deneyimlerin yansıdığı, yaşayan bir atmosfer olarak karşımıza çıkar. Bu türün  üç güzel örneğini sizler için seçtim. O zaman başlayalım

MASUMLAR

Orijinal Film Adı: The Innocents

IMDB: 7,9 / 10

Tür: Korku

Süre: 100 dk.

Renk: Siyah, beyaz

Yapım Yılı: 1961

Ülke: İngiltere

Yönetmen: Jack Clayton

Oyuncular: Deborah Kerr, Martin Stephens, Pamela Franklin, Megs Jenkins, Michael Redgrave.

1898’de Henry James tarafından yazılan “Masumlar” romanı,  defalarca tiyatro, televizyon, sinema,  bale ve operaya uyarlanmıştır.  TV uyarlamasının birinde ünlü oyuncu Ingrid Bergman oynamıştır (1959).  Ama hiçbirisi 1961 yılında usta yönetmen Jack Clayton’ın yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılan kadar etkileyici ve gerçek bir korku-gerilim olamamıştır. Hollywood yönetmenleri de konuyu çok sevmiş olmalı ki Nicole Kidman’ın filmi olan “Others (Diğerleri)” bu filmden öykünmüştür.  Film, aynı zamanda Martin Scorsee’nin de en başarılı bulduğu 11 korku filmi arasındadır.  

Filmimizin senaryosu Truman Capote (Audrey Hepburn’un meşhur filmi Breakfast at Tiffany’s’in – Çılgınlar Kraliçesi -yazarı) ve Edgar Award’a ait. Biraz yazarımız Henry James’ten de bahsetmek gerekebilir.  James metodu ve stiliyle 20. yüzyılın “bilinçakışı-stream of consciousness” hareketinin öncü yazarlarından birisidir.  Bu metodu kullanan bir yazar; karakterden kendini çeker, yani karakter düzensiz ve süssüz iç konuşmalarıyla duygu ve düşüncelerini bize yansıtır.  Düşüncesi neyse o şekliyle söyler; açıklamaz.  Dolayısıyla böyle bir romanın tonu yalındır ama kurgusu konu endişesi olmadığı için son derece karışıktır.  Capote’ya romanı senaryolaştırma teklifi gittiğinde, romanı okumadan hemen kabul eder.  Romanı okuduğunda ise hayatının şokunu yaşadığını söyler.  Capote’ya göre Henry James fantastik bir kurnazlık katmıştır romanına: kitapta konu yoktur!  Olaylar sadece gelişir ve akar.  Tüm romanda karakterler tarafından sahne edilebilecek sadece iki bölüm bulunmaktadır.  Capote’ya göre bu ufak bir çocuğun parmaklarıyla avucundaki suyun dökülmemesini sağlamasıdır- yani bir mucizedir.  Dolayısıyla romanın sahneye etkili bir şekilde aktarılması için Capote’nin senaryoya konu, karakter ve daha fazla sahne katması gerekmiştir.  Bu teknikle yazılmış bir romanı  orijinalliğini bozmadan beyaz perdeye aktarabilmek üstün bir zekâ gerektirir.  Gerçekten de filmin diyaloglarıyla muhteşem bir bilinmezlik örgüsü ortaya çıkmıştır.

Filmin konusuna gelirsek: Miles ve Flora öksüz ve yetim kalmış iki kardeştir. Tek akrabaları oldukça varlıklı olan amcalarıdır.  Gezmeyi seven, düzenli bir ev hayatı olmayan aristokrat amca, çareyi çocukların tüm bakımını üstlenecek bir dadı aramakta bulur.  Bu esnada gelişimlerine daha uygun bulduğu için çocukları Bly adında ıssız bir köyde bulunan malikânesine yerleştirir.  Flora malikânede yaşar, Miles ise şehirde yatılı okula devam etmektedir.  Malikânede sadece baş kâhya Grose, temizlikçiler ve aşçı bulunmaktadır. Bayan Giddens’ın dadı olarak ilk işi  olmasına rağmen, çocukların amcası, başvuru mektubu ve kadındanetkilenir, görevi hemen ona verir ve hiçbir konuda kendisine danışmamasını, rahatsız etmeden inisiyatif alarak ilerlemesini ister. Giddens eve yerleştikten sonra eski dadı Jessel’in intihar ederek öldüğünü öğrenir. Jessel’in evin uşağı Quins’le ilişkisi vardır ve genç adam da Jessel’in intiharından önce kaza sonucu ölmüştür. Giddens zamanla çocuklarda da bir gariplik fark etmeye başlar.  İkisi de yaşına göre oldukça olgun ve birbirlerine çok yakındır.  Sürekli fısıldaşır ve birlikte vakit geçirirler. Çok geçmeden Giddens malikânede kadın sesleri duyar.  Bir süre sonra da Jessel ve Quins’in hayaletlerini görmeye başlar.  Giddens, Kâhya Grose’tan bu çifte dair bilgiler elde ettikçe, çiftin amacının çocukların bedenini ele geçirerek yeniden bir araya gelmek olduğunu  anlar ve çocuklar için mücadele etmeye başlar.  Çocuklar ise ısrarla hiçbir şeyden haberleri olmadığını söyleyerek; hayaletleri görüyor olmalarına rağmen olayları sürekli inkâr etmektedir. Çocuklar gerçekten masum mudur? Yoksa her şeyin farkında olup ruh ve bedenlerinin ele geçirilmesine izin mi vermektedir?

Bayan Giddens’ın başvuru mektubunda amcayı etkileyen cümlesi  “Çocukları her şeyden çok severim” olmuştur.  Giddens neden çocukları her şeyden çok sever?  Çünkü çocuklar “masumiyettir”, kirlenmemiş, saf varlıklardır.  Tıpkı Giddens’ın olmak ve oldurmak istediği gibi. Malikâneye girer girmez Giddens eve âşık olur.  Evin her yanına konmuş vazolar dolusu ‘beyaz gül’ e koşar önce.  Beyaz gül neyi simgeler peki?  Beyaz gül Viktorya döneminde, el değmemiş güzellik, saflık, “masumiyet” anlamlarını sembolize eder. Giddens koyu Katolik bir kadın olduğu için eline erkek eli değmemiş, kendini erkeklerden sakınmış bir kadındır.  Saflık onda bir takıntıdır. Giddens ilk günden itibaren rahatsız edici bir şekilde çocukları izler ve onları sürekli sorularıyla boğar.  Giddens için saflığın simgesi olarak kabul ettiği çocuk kalıbı, bu çocuklara hiç uymamaktadır.  Çocukların ikisi de olgundur; çocuksu yanlarının yanında bir yetişkin gibi iltifat etmesini hatta küfretmesini de bilirler.  Kadın çocukların ruhlarının Quins ve Jessel tarafından ele geçirildiği düşüncesinden sıyrılamaz.  Bana göre, Grose’un anlattıklarını takip ettikçe bu durumun açıklaması da makuldür.  Çocuklar anne-baba şefkatine aç olduğu için zamanında onlarla ilgilenen Jessel ve Quins’le çok vakit geçirir ve ister istemez tutumları da bir yetişkin gibi olur.  Miles film boyunca Giddens’a bir yetişkin edasıyla iltifat eder.  Kadın bundan rahatsız olmuş gibi gözükse de (çünkü Miles’in içinde Quins’in barındığını düşünür), bu iltifat bir çocuk bedeninden geldiği için kendini güvende hisseder ve hatta hoşuna da gider. Zamanla çocuklar Giddens’ın deli olduğunu fark eder aslında.  Birbirleriyle sürekli fısıldanmaları da bu nedenledir belki de.  Çocukların Giddens’ın sorularına verdiği cevaplar ve diyaloglar o kadar ustaca işlenmiştir ki(Capote’nin sihri) Çocuklar gerçekten ele mi geçiriliyor yoksa Giddens tüm bunları kurguluyor mu anlayamayız

Yapımda sahnelero döneme göre farklı ve ustaca geçişler barındırıyor.  Dadı Giddens rolündeki Deborah Kerr ve çocuk oyuncuların performansı gerçekten büyüleyici.  Film “En iyi İngiliz Filmi ve En İyi Uyarlama Senaryo” dallarında BAFTA ödülü almıştır.  Yönetmen Jack Clayton’a göre film özellikle sinematografi dalında bir başyapıttır.  Fakat film gişede beklediği başarıyı elde edemez.  Oscar’a aday bile gösterilmez… Bunun nedeni aslında çok ilginç ve oldukça mantıklıdır.  Henry James denilince insanların aklına mistik, okuduktan sonra üzerinde uzun zaman düşünülen ve zamanla sonuca bağlanan kurgu romanlar gelir.  .  Oysaki film usta ve sihirli diyaloglarına rağmen, Deborah Kerr’in özenle altını çizdiği “mantıksallık” yüzünden belki de kesin bir sonuç göstermektedir: Çocukların ruhlarının kötü ruhlar tarafından kullanıldığı.  Deborah Kerr’e göreyse “Masumlar” dönemine fazla gelen bir filmdir.  Kendi biyografisinde bu filme hak ettiği değeri yeni neslin verdiğini belirtmiştir.  Kerr’e göre insanları rahatsız eden, ruhsal ve gerçek dünyanın birbirine bu kadar yakın resmedilmesidir. İnsanlar buna nasıl tepki vermesi gerektiğini bilememiştir.  Hâlbuki orijinal tekniklerle (bazı sahnelerde ekranın kenarlarının bir camdan bakıyor izlenimi yaratması için flulaştırılması gibi) bu iki dünya incelikle resmedilmiştir.

Öyle ya da böyle film klasik bir hayalet filmi değil, izleyiciyi kafasında sürekli bir soru işaretiyle heyecanlandıran ve yorumu hayal gücüne bırakan, alışılmışın dışında bir korku filmidir aslında.


PERİLİ EV

Orijinal Film Adı: The Haunting
IMDB: 
7,6 / 10

Tür: Korku, Gerilim

Süre: 1 sa. 52 dk.

Renk: Siyah, beyaz

Yapım Yılı: 1963

Ülke: ABD

Yönetmen: Robert Wise

Oyuncular: Julie Harris, Claire Bloom, Richard Johnson Russ Tamblyn, Lois Maxwell.

Guardian dergisi tarafından tüm zamanların en iyi korku- gerilim filmlerinden biri olarak gösterilen “Perili Ev” çoğu film kritikçilerine göre çok etkili olmasa da sinema tarihine düşük bütçeli paranormal filmlerin öncüsü olarak geçmiştir.

Filmin konusu: Antoloji profesörü olan Dr. Markway psişik araştırmaları için kendine geçmişi karanlık bir ev seçer: Tepedeki Ev. Doktor, titizlikle seçtiği psişik yeteneklere sahip bir grup asistanı eve, birlikte deney yapmak üzere mektupla davet eder. Bir süre sonra Tepedeki Ev bir takım paranormal aktivitelerle misafirlerini ürkütmeye başlayacaktır.

Filmin çıktığı 60’lı yıllar korku, bilim kurgu ve gerilim filmlerinin Hollywood’ta revaçta olduğu yıllardı. İngiliz sineması bu türde oldukça iyiydi. Hollywood o dönem her türlü yeniliği cesurca deniyordu. Dönemin en önemli olayı  “Sapık” filmi ile adını tarihe altın harflerle yazdıran Alfred Hitchcock’un Hollywood’a buyur edilmesiydi.  İnsanlar sinemada bıçak, kan, hayalet görüyor ve bundan hoşlanıyordu. Öyle bir dönemde bu tür bir filmle sinema izleyicisinin karşısına çıkmak büyük bir cesaret örneği diye düşünüyorum.  Filmde Nell çığlık atmadan önce bile bizi resmen uyarıyor. Hayaletleri bizzat görmüyoruz,  kan yok.  Özellikle film ilk sahnelendiğindeherkes cidden filmden etkilenmiş ve korkmuş.  Hatta etkisinden haftalarca kurtulamamış. 

Diğeryandan ev gerçekten müthiş bir oyunculuk sergilemiş. Ev o kadar etkili bir şekilde dekore edilmiş ve ışıklandırmalarla mistik bir atmosfere büründürülmüş ki, kendisi başlı başlına bir ana karakter olmuştur.

Zaten bu nedenle Nell (Julie Harris) filmin başından beri “Bu ev yaşıyor” diyor. Bu filmde de “Masumlar” filmindeki kadar olmasa da bir git-gel yaşıyoruz; “Acaba Nell yıpranmış zihniyle tüm bunları kurguluyor mu yoksa gerçekten oluyor mu?” diye.  Bu tarz malikânelerde hep dadıyla uşak ilişkiye girer,her yer aynayla kaplıdır, bakıldığı an karakterler çığlık atar.  Bu filmde de bu tarz klasik olgular bolca var.  Yine ana karakter Nell, Katolik, saf, orta yaşlı bir kız. Doktor filmin başında, ev hakkında araştırma yapmadan gelen iki kadın için “Siz masumlarsınız,” cümlesini kullanır.  Yoksa bu “Masumlar” filmine bir gönderme midir?  Nell’in de bir Katolik (İçki içmiyor, oje sürmüyor) oluşu, anne baskısı ve şiddeti yaşaması, bir sahnede.“Hiç kimsenin bir çocuğa zarar vermesine katlanamam!” deyişi bana “Masumlar” filmini çağrıştırdı.

Filmi çekici ve farklı kılan Nell’in monologları diyebilirim.  Özellikle bir sahnede Nell’in iç sesi ardı ardına konuşur, o sırada odaya giren doktorun konuşmalarını ve hareketlerini yönetmen flulaştırdığı için göremeyiz.  O yıllar için düşünülmüş çok yenilikçi bir çekim tekniğidir bu. Film, Alfred Hitchcock’un Sapık filmindeki bir sahneden – Parayı alan Marion’un arabayı kullanırken monologlarının olduğu sahne.- öykündüğü için eleştirilmiştir.    Bu filmde de Nell, Tepedeki eve giderken aynı şekilde hayallerinden bahseder bize.  Ancak Hitchcock gibi bir dâhiden etkilenmemek mümkün olmasa gerek.

Klasikler arasında olduğu için izleme listenize eklemeden geçmeyin derim.  


DEHŞET

Orijinal Film Adı: The Changeling
IMDB: 
7,2 / 10

Tür: Korku, Gerilim

Süre: 1 sa. 47 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1980

Ülke: ABD

Yönetmen: Peter Medak

Oyuncular: George C. Scott, Trish Van Devere, Melvyn Douglas

1980 yapımı “The Changeling” filmi ülkemizde 1981 yılında “Dehşet” ismiyle gösterime girmiştir. “Changeling” kelime anlamıyla perilerin değiştirdiği çocuk anlamına gelir ve bizlere baştan ipucunu vermiş olur. Macar sinemacı Peter Medak’in yönettiği filmde başrollerde sinema dünyasının efsane aktörü George C.Scott, Trish Van Devere ve sinemanın bir başka efsanesi Melvyn Douglas’ı görürüz.

George C.Scott

Amerikalı yazar Russell Hunter’ın öyküsünden uyarlanan film, korku ve polisiyenin iç içe geçtiği  en iyi tekinsiz ev örneklerinden biridir. İzleyicisine gerilimli dakikalar yaşatmak için kan ve vahşet görüntülerine ihtiyaç olmadığını bir kez daha ustaca kanıtlamıştır.  Düşmeyen temposu, merak duygusunu her zaman ayakta tutmasıyla son derece başarılı olan yapım, finaliyle de seyirciyi hayal kırıklığına uğratmıyor. 

Filmin konusuna gelirsek; müzisyen John Russell, eşi ve kızıyla bir tatile çıkar. Fakat korkunç bir trafik kazasında onlarıkaybeder. Bu trajik olayın ardından bir arkadaşının iş teklifini kabul eden John, başka şehre taşınır ve şehrin üniversitesinde müzik hocalığına başlar. Uzun süredir kullanılmayan büyük ve eski bir malikâneyi kiralayan John, ev bulma işinde ona destek sağlayan Claire isimli bir kadınla arkadaşlık etmeye başlar. Kayıplarının acısını piyano notalarıyla dindirmeye çalışan John, bir yandan da yeni hayatına adapte olmaya çalışır. Günler geçtikçe iyice yerleştiği evde tuhaf olaylar meydana gelmeye başlar. Borulardan gelen tuhaf sesler, açıklanamayan tesadüfler John’u evin bazı gizli odalarına girmeye zorlar. Bu odanın girişini güçlükle bulan John, eskimiş çocuk eşyalarını keşfettiğinde geçmiş, büyük bir sırrın içinde bulur kendini.  Yeni arkadaşı Claire’in yardımıyla bu gizemin peşinden gitmeye kararlı veren John, şehrin en güçlü adamına kadar uzanan garip olaylar zincirinde bulacaktır kendini.

Filmin yönetmeni Peter Medak bu filme kadar korku türünü denememiştir. Bu gibi doğaüstü oluşumların konu edildiği bir film yönetmen için oldukça risklidir fakat yönetmen bu işin sağlam bir kadroyla başarılı olacağına inanır. Filmin başrolünde oynaması için bol ödüllü aktör George C. Scott’u ikna eder.

Scott filmin hikâyesini yazan Russel Hunter’ın hayranıdır. Scott’ın en önemli filmleri arasında; en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandığı “Patton” (1970), Stanley Kubrik klasiği “Dr.Strangelove” (1964)ve Paul Newman’la olan unutulmaz filmi “The Hustler” (1961) sayılabilir. Oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik ve yapımcılık da yapan oyuncu, aldığı Oscar’ın dışında üç kere daha bu ödüle aday olmuştur. Claire rolünde yer alan Trish Van Devere, bu filmden sonra dünya evine girdiği Scott’ın ölümüne kadar eşi olarak kalacaktır. 1972 yapımı “One Is a Lonely Number” filmiyle Golden Globe’a aday olan Van Devere, “The Last Run” (1971) ve “The Hearse” (1980) gibi başarılı filmlerde rol almıştır.

Filmin en önemli oyuncularından olan Melvyn Douglas ise Hollywood’un altın çağına tanıklık eden efsanevi isimlerden biridir. 1964 yılında “Hud”filmiyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını alan sanatçı, 1980’de “Being There” filmiyle aynı ödülü bir kez daha almıştır. 1970 yılında“I Never Sang for My Father” filmiyle en iyi erkek oyuncu Oscar’ına aday olmuştur. 1939 yapımı Greta Garbo’lu “Ninotchka” filmi de unutulmaz filmleri arasındadır.

Melvyn Douglas Ninotchka’da Greta Garbo ile…

“The Changeling” başarısını oyuncularının gücü yanında Peter Medak’ın geniş açılı çekimlerine ve yalın anlatımına borçludur. Medak, kanlı bir korku filmi çekmek yerine filmin atmosferini borçlu olduğu “tekinsiz” ev” hissini oluşturmuş ve sonrasında gelen her sahnenin tüyler ürpertici olmasını sağlamıştır. Özellikle merdivenden yuvarlanan küçük lastik top sahnesi çok etkileyicidir.

Çevrildiği dönemde değeri çok anlaşılmasa da film, sinemanın en hatırda kalan ve yeni korku filmleri için epey şablon üreten bir öncü olmuştur. Eve davet edilen parapsikologlar, kuyuya atılan kız ve filmden ödünç alınmış birçok unsur sinema tarihi boyunca karşımıza sıklıkla çıkar.

Keyifli seyirler dilerim.

NETFLİX’DE TEKİNSİZ BİR EV: GÖZCÜ

Korku filmlerinin en büyük yardımcıları dozunda karanlık ile etkileyici görsellikse, gerilim yapımlarının de en sıkı dostları pek çok kapıya açılabilecek bilinmezlik ve temposu hiç düşmeyen olay örgüsüdür diyebiliriz. Kendisine ikinci yolu seçmiş olan “The Watcher”, yani “Gözcü”, hikâyesini hayal gücünün engin denizleri aşan motiflerinden değil, tamamen gerçek bir olaydan almıştır. Diziye ekstra cazibe katan bu detay, onu seyretmeye niyetlenen seyirciye fazladan bir doz motivasyon sunmakta cömerttir. Yapımcı koltuğunda oturduğu zamanlarda daima takdir toplayan Ryan Murphy’nin yaşanmış öyküleri ekrana yansıtma becerisinin, iyi kurgulanmış pek çok gerilim film ve dizisinden daha sarsıcı biçimde izleyicisini vurduğu herkesçe bilinir. Çünkü korku hissi uyanmadan evvel gerilimin insanları ona hazırlamasını sağlayan hipnotizma, en doğru ve inandırıcı kılığa bürünmek için arkasında dipdiri bir gerçeklik sakladığı müddetçe, seyircinin algısı en üst eşiğe çok kolay ulaşabilir.

Netflix için mini dizi formatında hazırlanan “Gözcü”, daha konforlu, daha sakin, şehrin keşmekeşinden uzak bir yaşam sürebilmek için birikimlerini New Jersey’de bir banliyö evi satın alarak değerlendiren Brannock ailesinin başına gelen tuhaf, ürkütücü ve oldukça rahatsız edici olaylar örgüsünü konu alıyor. Hem kafalarını dinlemek hem de çocuklarına kötülüklerden uzak bir yaşam sunabilmek için büyük hayallerle taşındıkları bu evde onları bekleyen kötü sürpriz, gerilim dolu bir başlangıçla izleyicileri çabucak ekrana kilitliyor. Taşınmalarından kısa bir süre sonra evlerine “Gözcü” isimli biri tarafından gönderilen ilk mektup huzurlarını kaçırıyor. Bu mektubun arkasının gelmesi ve bir yabancı tarafından izlenmekle kalmadıklarını öğrenmeleri de uzun sürmüyor. Satın aldıkları evin nesilden nesle geçen geçen gözcüler tarafından devamlı izlendiğini belirten mektup, bir adım öteye geçiyor ve onları, evde yaptıkları değişikliklerden duyduğu rahatsızlıkları belirterek açıkça tehdit ediyor. Gözcünün hedefi ise ailenin çocukları olunca, Brannocklar için yeni ve gerilim dolu bir serüven başlıyor.

Yaşadıkları kötü sürprize kayıtsız kalamayan ebeveynler, evin bir önceki sahipleriyle iletişime geçtiklerinde korkularının iki misli artmasına engel olamıyorlar ne yazık ki. Çünkü aynı şey konuştukları ailenin de başına bir defa gelmiştir. İlerleyen her gün gözcünün tehditleri ve ailesi hakkında verdiği doğru bilgiler artınca da, Brannocklar evin tamamına kamera döşemeye karar veriyorlar. Ancak bu da çare olmuyor hatta aleyhlerine gelişen durumlar peş peşe geliyor. Polisin de olaya ilgisizliği eklenince, özel dedektif tutmak son çareleri oluyor. Karşı komşuları, mahalle sakinleri, eve kamera sistemi kuran çocuk, emlakçı, kendi tuttukları dedektif, eski ev sahipleri ve hatta başvurdukları polisler derken uzayıp giden şüpheli listesiyle başları dönüyor. Upuzun ve bilinmezliklerle dolu bir yolculuğa çıkmaları zor olmuyor artık. Her bölümde ve ilerleyen her olayda ev kendine has esrarını korurken, tehdit ısrarla dışardan gelmeyi sürdürüyor.

Bu noktada “Gözcü” dikkat çekici bir farklılık sunuyor bizlere: Araç evdir fakat ev odaklı hazırlanan benzer gerilim filmlerinin aksine kötülük evin içinden değil, dışından gelip kapıyı çalar. Korku odağı evden bağımsız değildir ve her hamlesini evle ve evin içinde yaşayanlarla bağlantı kurarak yapar. Bu da, Brannock ailesi için fazla seçenek kalmadığı anlamını taşır. “Evden kaç ve evi bir an evvel sat” düşüncesi, bir noktadan sonra tek kurtuluş çareleri olur. Hatta bu aşamada evin kredisini ödemekte zorlanan aile reisi Dean bile şüpheli durumuna düşmekten kurtulamaz. Ve her yeni bölüm, gerilimi bir üst seviyeye tırmandırdığı gibi izleyicinin kafasını karıştırmakla da yetinmez, yeni “gözcü” adayları bulmanıza ve herkesten şüphe etmenize yol açar.

İşte bu açından bakıp diziye merak odaklı yaklaşınca, çok başarılı bir gerilim serüveni olarak kabul edilebilir “Gözcü.” Her karakter kendine has bir bilinmezlik yaratıp gölgede duran parçasını belli ederek, sırlarla dolu bir arka plana sahip olduğu izlenimi veriyor. Ve asla olmaz diyeceğiniz birisi, sadece bir bölüm sonra baş şüpheliye dönüşebiliyor. Hatta konu da, basit bir düzleme oturmaktan hayli uzak. Gözcünün kimliğini merak etmenin yanı sıra, o evi neden hedef aldığı ve nelerden korumaya çalıştığı sorularıyla da boğuşmaya mecbursunuz. Sürekli eklenen sürprizler arasında evin tekinsizliğini belgeleyecek bir sürü kanıt da ortaya dökülünce, soru işaretlerini hikâyenin ana ve yan karakterlerinin yüzlerinde aramaktan başka çareniz kalmıyor, dersem abartmamış olurum.

Yazımın başında Ryan Murphy demiş ve yutkunmuştum. Oyuncu kadrosu da bu ismin gölgesinde kalmayacak kadar etkileyici aslında. Hikayenin en güçlü karakterleri olan anne ve baba rollerini Bobby Cannavele ve Naomi Watts’a teslim etmek ciddi bir kurnazlık bence. Bobby Cannavale tutarsız görünümü başarıyla taşımakta zorlanmıyor hiç. Naomi Watts ise dram filmlerinde olduğu gibi gerilim dizi ve filmlerinde de hikâyeye güç ve derinlik katacak başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Her ikisi de diziye ve konuya cuk oturmuş diyebilirim. Bu ikilinin yanında, emlakçı rolündeki Jennifer Coolidge’yi ekstra başarılı buldum açıkçası. Estetikli yüz hatlarını, gizemi elinde tutmaya çalışan, kurnaz ve dost canlısı bir emlakçı olarak epey inandırıcı biçimde kullanıyor. Gerilimin içerisine biraz tuhaflık serpiştirmek istenince akla gelmesi muhtemel ikili, Margo Martindale ve Richard Kind da oldukça dikkat çekici. Dizinin içerisinde apayrı bir motif oluşturup asla gözden kaçmayan bir detay oluyorlar.

Özetle, büyük hayallerle satın aldığınız, taşındığınız evin, perili veya cinli olmadan, şeytanın istilâsına uğramadan nasıl bu kadar tehditkâr, tekinsiz ve rahatsız edici olabileceğinin en güzel ispatını yapıyor “The Watcher” (Gözcü). Sadece orijinal hikâyesini merak edenler için bile fazlasıyla izlenmeye değer. Ama ısrarla belirttiğim gibi, ters köşeleri, yüksek temposu, başarılı oyunculukları ve “puzzle” hassasiyeti ile hazırlanmış bölümleri ile basit bir merak unsuru olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Gerçek bir gerilimin inandırıcılığında katili değil ama gözcüyü aramak istiyorsanız, muhakkak izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler.

Tekinsiz Ev Olgusu Ve Casusluk

Tekinsiz Bir İstihbarat Ve Casusluk Alanı Olarak Ev

Freud, ‘tekinsizlik’ üzerine yazdığı Das Unheimlich[1] başlıklı çalışmasının başında linguistik bir analiz yapar. Makalesinin başlığını oluşturan unheimlich sözcüğünün Almanca’da sade, basit anlamına gelen heimlich ile yerli, tanıdık, bildik anlamına gelen heimisch sözcüklerinin zıt anlamlısı olduğunu ve bu bağlamda da tanıdık, bilindik, alışık olunmayanı ifade ettiğini söyler. Makalenin ve dolayısıyla da bu kelimelerin İngilizce çevirilerine baktığımızda ise heimlich sözcüğünün homely olarak çevrildiğini görürüz. İngilizce ev, yuva anlamına gelen Home ile doğrudan bir ilişkisi olan homely bildik, aşina, samimi, candan anlamına geldiği gibi bir kelime ile birlikte kullanıldığında ‘ev’ anlamına da gelebilir. Örneğin İngilizce ‘homely fare’ deyimi samimi, rahat ve mutlu bir ev hissine karşılık gelir. Freud bu linguistik açıklama ile bize tekin olanın ev/yuva, yani kendimizi en rahat, samimi ve mutlu hissettiğimiz mekan ile doğrudan ilişkisi olduğunu; zıt olanın yani tekinsizin de ev/yuva dışında kalan, yabancı olan ile ilişkilendiğini gösterir. Öte yandan Freud, aynı çalışmasında ‘tekinsiz’ olgusunun gerçekte bizim için yeni ve yabancı bir şey değil, aksine aşina olduğumuz, zihnimizde yer etmiş ancak baskı/baskılama/itaat altına alma süreci ile zihnin yabancılaşması sonucu ortaya çıktığının da altını çizer. Tekinsiz, korkutucu ve dehşet vericidir ama evin dışında oluştuğu ve eve sonradan girdiği için değil bilakis bizim için bilindik olup bir süreç sonunda bilinmeze dönüştüğü için bizi korkutur. İşte ‘tekinsiz ev’ kavramını daha da korkunç kılan budur: Tekinsizliği en umulmadık ve olmaması gereken yere, yani eve/yuvaya getirir. Bu getiriş evden tamamen bağımsız ve uzak bir yerden olabileceği gibi, Freud’a dönersek, çoğu zaman evin içinde olan ama bir şekilde gizlenmiş/bastırılmış ve sonunda bir nedenden dolayı ortaya çıkarılmış da olabilir.

Bu kısa teorik girişten sonra şu soruyu soralım kendimize: Korku ve gerilim edebiyatının en önemli alt türlerinden biri olan ‘tekinsiz ev’ olgusu ile polisiye edebiyatının alt türü olan ‘espiyonaj/casusluk’ arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?

Le Carre, en bilinen karakteri George Smiley’yi tanımlarken şöyle bir ifade kullanır:

“Evi onun (Smiley) için çok tehlikeli bir yer haline getirdim.”

Le Carre bu ifadesinde evi iki anlamda kullanır: Birincisi gerçek evdir ve Smiley evinde mutlu değildir; keza karısı Ann onu birçok kez aldatmıştır ki son aldatması Tinker, Tailor, Soldier, Spy romanının önemli yan temalarından biridir ve yıllardır İngiliz Gizli Servisi’ndeki en üst düzey köstebek olan Bill Haydon (Tailor) ile gerçekleşmiştir. Bir korku ve dehşet değil ama bir huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağı olarak gerçek evi/yuvası Smiley için tekinsizdir. İkinci anlam ise daha geniş anlamında bir dizi evi işaret eder: Bu ev önce teşkilattır, yani İngiliz Gizli Servisi (MI-6). Örneğin Soğuk Savaş yıllarında MI-6’in Sovyetler Birliği’yle ilgilenen biriminin adı Russian Houseyani ‘Rus Evi’dir ve hatta Le Carre’nin bir romanına da adını verir. Sonrasın sözü edilen ev ise teşkilatın düşmandan korumaya çalıştığı Birleşik Krallıktır; başka bir deyişle en büyük ev olan vatan. Gizli Servis’e ihanet, hem teşkilata hem de vatana ihanettir ve ihanet bu iki evi de korkutucu, dolayısıyla da tekinsiz hale getirir.

Le Carre Tinker, Tailor, Soldier, Spy romanını Soğuk Savaş tarihinin en büyük ve dramatik casusluk hikâyesi olan Cambridge Beşlisi olayından esinlenerek yazmıştır. Kısaca hatırlarsak, İngiliz Gizli Servisi’nin ve Diplomasisi’nin çok üst düzey beş yetkisilinin KGB için çalışan çift taraflı ajan oldukları ortaya çıkmış, tarihin gördüğü en kapsamlı ve büyük espiyonaj olayı olarak tarihteki yerini almıştır. Cambridge Beşlisi, bilindik, tanıdık, samimi aile bireyleridir, daha doğrusu kendilerini öyle sunmuşlardır ama arka planda evi düşmana karşı korunaksız hale getirmişlerdir. Ev aslında casusluk faaliyetleri devam ederken tekinsiz bir hale dönüşmüştür; olayın ortaya çıkmasıyla aslında hep tekinsiz bir evde yaşadıklarının ama bunun farkında olmadıklarının idrakine varınca evin diğer fertlerinin içinde düştüğü endişe ve dehşet daha da artmıştır. Nitekim Le Carre, bu olay sonrasında İngiliz Gizli Servisi’nin hiçbir zaman eskisi gibi olmadığını, herkesin birbirinden şüphelenmeye başladığını söyler. Bir kere tekinsiz olan evin bir daha o eski ‘tekin’, samimi ve rahatlatıcı yere dönüşmesi zordur; imkânsız olmasa bile eski haline gelmesi uzun zaman alır.

Le Carre’ın son romanı Silverview, istihbarat dünyasında evi bize yine tekinsiz bir yer olarak sunar. Romanın ana kahramanı Edward, hedefleri ve stratejisi doğrultusunda, üstelik ağır hasta karısına karşı casusluk yapmaktan çekinmez. Casusların dünyasında kendimizi en güvenli ve mutlu hissetmemiz gereken yer olan yuvanın dört duvarı arasında bile rahatlık yoktur.

Ev/yuva kavramının sadece dört duvar arasında çekirdek ailemizle yaşadığımız yerin ötesine geçtiği durumlar vardır. Ev/yuva, yaşadığımız evren genişledikçe genişleyen bir olgu haline dönüşür. Örneğin yaşadığımız semt/mahalle söz konusu olduğunda oturduğumuz ve dört duvarla sınırlı mekân bizim evimizken, yaşadığımız şehri düşündüğümüzde semtimiz/mahallemiz bizim için bir eve dönüşür. Ülkeler söz konusu olduğunda ise yaşadığımız/doğduğumuz şehir bizim evimizdir. Hemşerilik diye olgu vardır örneğin. Aynı köyden, kasabadan ama daha da çok şehirden olan insanları tanımlar, onları adeta birer aile üyesi olarak kabul eder. Söz konusu dünya olduğunda ise ülkemiz/vatanımız bizim evimizdir artık. Hatta yurtdışında anadilimizi konuşan biri ile karşılaştığımızda hissettiğimiz duygular anadilimizi soyut da olsa bir tür evimiz/yuvamız haline getirir. İşte bu noktada konu casusluk olduğunda büyük evimizi, yani yaşadığımız ülkemizi, daha duygusal bir şekilde ifade edersek vatanımızı, tekinsiz hale getiren bir başka politik, toplumsal ve tarihsel olgu daha vardır: İç güvenlik/iç istihbarat ve gizli polis teşkilatları.

İç güvenlik ve gizli polis teşkilatları, özellikle anti-demokratik, yoğun bir baskı ve zulümle, demir yumrukla ülkelerini yöneten totaliter rejimlere özgü kurumlardır ve basitçe kendi vatandaşları hakkında istihbarat, casusluk ve sindirme faaliyetlerinde bulunurlar. Hatta pek çok zaman doğrudan herhangi bir hukuki süreç olmadan cezaların infazında da yer alırlar. Konu casusluk olduğunda da evi tekinsiz hale getiren, Freud’un sözünü ettiği baskı/itaat altına alma süreci sonunda bireyde ve genel olarak toplumda korku, panik, yabancılaşma gibi duyguların ortaya çıkmasına neden olan asıl bu iç ‘casusluk’ ve ‘istihbarat’ faaliyetleridir.

Dünya tarihine baktığımızda 16. Yüzyıl’da Çar Korkunç İvan tarafından kurulan Oprichniki, Nazi Almanyasın’da Gestapo, Stalin dönemi Sovyetleri’ndeki NKVD,  Suriye’de veya Saddam Hüseyin dönemi Irak’ında Mukhabarat, Batista Dönemi Kübası’nda BRAC, Duvalier Dönemi Haiti’sinde MVSN, Ferdinand Marco dönemi Filipinler’inde CSU, Şah dönemi İran’ında SAVAK, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde OCRB, Kızıl Kmerler Dönemi Kamboçya’sında Santebal, Salazar Portekiz’inde PIDE, Franco dönemi İspanya’sında BSI, Arjantin’de Cunta Dönemi’nde SI gibi kurumlar, rejimin iktidarını korumak için kendi vatandaşlarına karşı yaptığı casusluk ve istihbarat faaliyetlerinin, uyguladığı baskı, zulüm, işkence ve infaz politikalarının en önemli operasyonel araçları haline gelmişlerdi. Bu örgütlerin çoğu basit ve geleneksel ama çok etkili zulüm ve işkence yöntemleriyle bilgi topluyor ve sonrasında rejim karşıtı hareketleri, muhalifleri veya öyle olduklarına inandıkları birey ve grupları şiddetle bastırıyorlardı. Demir Perde döneminde Komünist rejimler altında faaliyet gösteren bazı Gizli Polis Teşkilatları öyle sofistike ve dehşetli yöntemlere sahiplerdi ve öyle bir korku imparatorluğu kurmuşlar ve ideolojik olarak beyin yıkamayı başarmışlardı ki kardeş kardeşi, oğul babayı ‘devrim düşmanı’ olarak ihbar edebiliyordu. Bu bağlamda, ülkedeki her yer gibi çekirdek ailenin yaşadığı yuva da tekinsiz hale geliyordu; tekinsiz ev olgusu gerçek-somut anlamını buluyordu. Operasyonel olarak en geniş ve güçlü oldukları dönemde Romanya’da Çavuşesku’nun Securitate’si neredeyse her 43 Romanya vatandaşından birini istihdam ediyor veya maaşla kendisi için çalıştırıyordu. Bu rakam Doğu Almanya’nın efsanevi İç Güvenlik Bakanlığı Stassi için ise 200 bindi. O dönem ülkenin nüfusunun yaklaşık 16 milyon olduğundan hareketle oransal olarak günümüz Türkiyesi için basit bir hesap yaparsak 1 milyon’dan fazla kişinin iç istihbarat teşkilatı için ajan olarak çalıştığını ve kendi yurttaşları hakkında casusluk yaptığını düşünün. İnsan adeta gölgesinden, komşusundan, en yakın akrabasından bile korkar hale gelir. Floran Henckel von Donnersmarck tarafından yönetilen 2006 tarihli muhteşem film Das Leben der Anderen (Başkalarının Yaşamı) Stassi’nin operasyonları ve çalışma prensipleri hakkında çok iyi bilgiler verir. Stassi, 1970’lere kadar diğer örgütler gibi basitçe tırnak sökme, kaba dayak gibi fiziksel işkence yöntemleriyle istihbarat çalışmalarını yaparken o tarihten itibaren daha sofistike psikolojik yöntemler kullanarak (kişinin evine gizlice girip nesnelerin yerini değiştirmek, sürekli arayarak cevapsız çağrılar yapmak veya tehdit etmek vb.) bireyi içinde bulunduğu mekana ve ortama yabancılaştırmayı, başka bir deyişle yaşamı-mekanı onun için tekinsiz hale getirerek kendi benliğinden uzaklaştırmayı, kısaca insansızlaştırmayı amaçlar. Bu psikolojik baskılar sonucu pek çok kişinin ciddi ruhsal sorunlar yaşadığı, hatta intihara sürüklendiği bilinmektedir. Bir kaç sene önce Berlin’de DDR Müzesi’nde bir Stassi sorgulama ve hücrede tutuklu kalma deneyimi yaşamıştım. İnteraktif bir oyun bile olsa ürkütücü olan bu deneyim (örneğin bir soruyu defalarca farklı şekilde sormak ve sizden de bu soruların cevaplarını her seferinde almak; bir metni defalarca kulaklık aracılığıyla sorgulanana okumak ve bu sorgu sırasında ellerin sürekli masanın altında durması vb.) içinde bulunduğunuz ortamı ve mekânı fazlasıyla tekinsiz hale getiriyor.

Konu devlet ve vatan olduğunda totaliter bir rejimin kontrolü ve gözetimi altında yaşamak  birey ve toplum için politik, ekonomik ve toplumsal alanda da bir ‘kurumsal’ ve ‘yapısal’ tekinsizlik hali yaratıyor. Fiziksel olarak işkence görmeseniz ve gözaltına alınmasanız bile hakkında herhangi bir şüphe olması durumda kişi ‘sakıncalı’ sayılabiliyor. Bu tür rejimlerde ‘sakıncalı’ olarak mimlenen biri işsiz kalabilir ve finansal açıdan güvensiz bir döneme sürüklenebilir. Bunun üzerine beden bütünlüğü ve sağlığı ile aile bireyleri ve yakınlarının başına gelebileceklere dair yaşadığı endişe; kendi kaderi üstünde söz sahibi olamamak; sürekli ve belirsiz bir bağımlılık ve endişe hissi ile yaşamak; derin hayal kırıklığı ve en nihayetinde vatandaşlıktan atılma korkusu gibi duygular da eklendiğinde ‘büyük ev’ çok ama çok tekinsiz bir hale gelir.

Atilla İlhan adeta bir polisiye/casusluk hikâyesi gibi kurguladığı ve müthiş bir atmosfer yaratmayı başardığı Tut Ki Gecedir şiirinde “ihanet için gece müthiş bir gerekçedir” der. İstihbarat ve casusların dünyasında da ‘tekinsizlik’ için ‘ev’ adeta müthiş bir gerekçeye dönüşür.


[1] Makalenin İngilizce çevirisi ‘The Uncanny’ olarak yapılmıştır. Türkçeye de ‘tekinsizlik’ olarak çevirebiliriz.

“MORGUE SOKAĞI CİNAYETİ” VE TEKİNSİZ EVLER

Edgar Allan Poe’nun 1841 yılında yayımlanmış “Morgue Sokağı Cinayeti”[1] sıklıkla ilk polisiye öykü olarak anılır ve Poe’nun bu ve takip eden iki Dupin öyküsünde polisiye türünün şablonunu ortaya koyduğu söylenir.[2] “Morgue Sokağı Cinayeti”ndeki olaylar şöyle özetlenebilir: Paris’te bir anne ve kızı vahşice öldürülmüştür ve katil kimselere görünmeden kaçmanın olası gibi durmadığı olay yerinden kaçmayı başarmıştır. Adı verilmeyen anlatıcı öykünün başında analitik düşünceye dair kafa yormaktadır ve arkadaşı C. Auguste Dupin’in bu esrarengiz cinayeti nasıl çözdüğünü anlatarak analitik düşüncenin ne olduğunu okur için örneklendirmeye çalışmaktadır. Anlatıcı tüm bunları yaparken aslında polisiyenin doğasına dair ipuçları verir. Bu anlamda “Morgue Sokağı Cinayeti” polisiye türünün özellikleri açısından önemli olsa da bu yazının odak noktası öyküdeki tekinsiz evler olacak. Dolayısıyla bu yazı “Morgue Sokağı Cinayeti”nde tekinsiz evlerin peşine düşecek ve tekinsizin nasıl yaratıldığını mercek altına alacaktır.

Öyküye odaklanmadan önce İngilizcesi “uncanny” olan ve dilimize tekinsiz olarak çevrilen bu sözcüğün anlamlarına değinmek yerinde olacaktır. Merriam Webster’a[3] göre tekinsiz insanı huzursuz eden, rahatsızlık veren gözlemler ya da gizemli durumlar anlamına gelmektedir. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud 1919 yılında yayımlanmış “The Uncanny”[4] başlıklı makalesinde tekinsizin tam olarak tanımlanamayan ancak genellikle korku uyandıran şeylerle   ilişkili olduğunu söyler. Freud tekinsizin çeşitli dillerdeki anlamını kısaca listeledikten sonra sözcüğün Almanca anlamlarına odaklanır. “Unheimlich” tekinsizin Almanca karşılığıdır ve Freud önce sözcüğün ön eksiz hali olan “heimlich”in anlamlarını listeler. Buna göre “heimlich” dilimize eve ait olma, aileden olma, yabancı olmayan, tanıdık, aşina, evcil (hayvanlar alemiyle ilintili olarak), samimi, huzurlu ve güvenli olma hissi uyandırma (rahat bir evde olabilecek nitelikte) gibi çevrilebilir. Öte yandan, sözcüğün diğer anlamı ise gizli, gizli tutulan, saklı şeklinde karşılanabilir. Freud çeşitli bağlamlarda “unheimlich”in anlamlarını da listeleyerek sözcüğün eve ait olmayan, aileden olmayan, yabancı, tanıdık olmayan, huzursuz edici, ürkütücü, korkutucu anlamlarına geldiğini gösterir.

Freud aynı zamanda Alman düşünür Friedrich Schelling’in tekinsiz için verdiği tanıma da bakar. Schelling’e göre, gizli kalması gereken şeylerin açığa çıkmasıyla tekinsizlik durumu ortaya çıkar. Freud gizli kalması gereken şeyleri bastırılan duygularla ilişkilendirir ve tekinsizi de bu bastırılmış olanın yeniden ortaya çıkmasıyla ifade eder. Bu noktada da bastırılmış olanın aslında insan için yeni bir şey olmadığını ancak bastırılan şeye insanın yabancılaştığını söyler. Freud’a göre, aşina olunan ancak yabancılaşılan bu durumun ortaya çıkması tekinsiz olarak ifade edilir. Freud pek çok insan için tekinsizliği en iyi temsil eden şeylerin ölüm, ölü bedenler, hortlaklar, ruhlar ve hayaletlerle ilgili olduğunu söyler. Animizm, büyü, büyücülük, garip tesadüfler ve istemsiz tekrarlar gibi durumlarda tekinsizliğin ortaya çıkabileceğini hatırlatır ve tekinsiz durumun sıklıkla hayal ve gerçek arasındaki sınır bulanıklaştığında belirdiğini not eder. 

Öyküye dönecek olursak, “Morgue Sokağı Cinayeti”nde anlatıcı ve Dupin’in birlikte yaşadıkları ev tekinsiz bir ev olarak değerlendirilebilir. Anlatıcı, Dupin’le bir kütüphanede tanıştıklarını, zaman içinde ortak ilgileri olan kitaplar sayesinde iyi arkadaş olduklarını ve aynı eve taşınmaya karar verdiklerini söyler. Bilindik bir aileden gelen Dupin bazı şansızlıklar yüzünden servetini kaybetmiştir. Anlatıcı, Dupin’in parasızlığını dert etmez ve evin masraflarını üstlenir. İçinde bulundukları durumu ve taşındıkları evi de şöyle anlatır: “tuttuğum ev St. Germain’in dış mahallelerinde, ıssız bir yerdeydi; zamanın aşındırdığı, çirkin, neredeyse yıkılacak, eski mi eski bir yapıydı; ne olduğunu sorup öğrenmediğimiz bazı boş inanlar yüzünden yıllarca boş kalmıştı” (s. 15). Burada bahse konu olan boş inanların ya da batıl inançların ne olduğu açıklanmasa da evin ıssız bir yerde bulunması, yıkılacak kadar eski, çirkin, bakımsız olması evle ilgili uğursuz, huzursuz edici bir atmosfer yaratır ve evin tekinsiz bir havaya bürünmesine katkı sağlar. Bu noktada Freud’un “unheimlich” yani tekinsizin anlamlarını listelerken gösterdiği gibi sözcüğün hayaletlerle ilgili olarak kullanımı akla gelir. Dolayısıyla okur ister istemez anlatıcının “boş inanlar” ile perili bir eve atıfta bulunup bulunmadığını merak eder.

Bununla birlikte evin rahat ve huzur verici olduğu da söylenemez ve aslında ev tekinsizin anlamını karşılayacak nitelikte ürkütücüdür. Şöyle ki, anlatıcı evin yerini diğer arkadaşlarından saklamıştır ve bu eve hiç konuk kabul edilmez. Dahası eve güneş ışığının girmesine de hiç izin verilmez. Anlatıcı şöyle der: “Tanrının karanlığı her zaman yeryüzünü sarmadığından, gündüzleri onu biz yaratıyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yaşlı evimizin bütün pancurlarını kapıyor, soluk, cansız ışıklar saçan bir çift şamalı fitil yakıyorduk; bu fitillerden keskin bir koku yayılıyordu. Onların ışığında ruhlarımızı hayallere bırakıyor – saatin vuruşları gerçek karanlığın geldiğini haber verene kadar okuyor, yazıyor ya da konuşuyorduk” (s. 16). Anlatıcı ve Dupin’in evinde sanki sonsuz bir gece yaşanmaktadır. Bu bir evde olması beklenen, alışılmış anlamda eve ait olan bir şey değildir aslında. Aşina olduğumuz şey gün içinde pencereleri açıp evi havalandırmak, kalın perdeleri aralayıp güneş ışığının içeri girmesine olanak sağlamaktır. Yabancı olduğumuz fikirse gün boyu evde geceyi yaşamaktır. Hep gecenin yaşandığı bu evin dış dünyaya bu denli kapalı olup dışarıdan bakanlara bu denli yabancı olması evi tekinsiz yapan öğelerden biridir.

Öyküde cinayetin işlendiği ev de tekinsiz olarak değerlendirilebilir. Öncelikle cinayetlerin işlendiği apartman huzursuz edici hislerle ilişkilendirilebilecek bir isimle anılan sokakta bulunmaktadır: Morgue Sokağı. Fransızca kökenli sözcük “Morgue” Türkçede de kökenine benzer şekilde morg olarak yazılır. Morgue Sokağı değil de Ölülerin Saklandığı Sokak dersek belki de sokağın adının tekinsizliği daha açık hale gelir. Ayrıca dört katlı apartman öldürülen anne ve kızın oturduğu dördüncü kat hariç boş ve eşyasızdır. Koca binada sadece bu iki kadın yaşamaktadır ve sorguya çekilenlerin söylediğine göre anne ve kız “son derece içe kapanık” (s. 25) bir yaşam sürmüşlerdir. Anne ve kızın altı yıldan beri yaşadıkları bu apartmana sadece birkaç kez hamal ve sekiz on kez de doktor girip çıkmıştır. Dolayısıyla bu apartman ve orada yaşayanlar mahalleli için gerçek anlamda gizemlidir.

Olayla ilgili olarak anlatılanlar da cinayetlerin işlendiği evin tekinsizliğini vurgular niteliktedir. Olay anında evden çığlıklar gelmiştir: “Çok acı çeken bir insanın (ya da insanların) çığlıklarına benzeyen, yüksek, uzun haykırışlarmış bunlar” (s. 26), “uzun, yüksek  ̶  korkunç, acıklı çığlıklarmış” (s. 27) duyulanlar. Apartmana ve orada yaşayanlara dair onca bilinmezlik içinde bu bilinmezlikleri iyice rahatsız edici hale getiren bu çığlıklar işitsel tekinsizlik işaretleridir. Sorgulananlar aynı zamanda bazı sözcüklerin de tekrar tekrar söylendiğini duymuşlardır. Sorgulananlardan biri “sacré,” “diable,” diğeri “sacré,” “diable,” “mon Dieu,” bir diğeri ise “sacré,” “mon Dieu” sözcüklerinin durmadan tekrarlandığını söylemiştir. Freud aynı şeyin sürekli tekrarlanmasının tekinsizlik durumunu ortaya çıkarabileceğini söyler. Aynı zamanda sözcükler tekrar edildiğinde “kofluk, gariplik, hatta ürkünçlük hissi verebilir” (Bennett ve Royle, s. 61)[5]. Bu durumda tekrar edilen yukarıdaki sözcükler de huzursuzluk hissi uyandırarak evin tekinsiz atmosferini pekiştirmektedir denebilir.

İşitsel tekinsizlik işaretlerinin yanı sıra bazı nesnelerin tanımlanma şekilleri de kafamızda rahatsız edici resimler oluşmasına neden olur. Dolayısıyla bu nesneler yoluyla cinayetlerin işlendiği apartman tekinsiz bir eve dönüşür. Bu bağlamda öncelikle evin bacasına odaklanmak yerinde olabilir. Bacalar genel olarak evin içindeki yaşamla ilişkilidir. Dilimizde “bacası tütmek” diye bir deyim vardır ve “ailenin yaşamı sürüp gitmek”[6] anlamında kullanılır. Yani baca yaşamdır, baca tütüyorsa işler yolundadır. Poe’nun öyküsündeki baca ise tuhaf bir ölüm ve ölüm şekliyle ilişkilidir. Sorguya çekilen tanıklar dördüncü kattaki bacaların “son derece dar olduğunu, içerisinden bir insanın geçemeyeceğini” (s. 30) söyler ama bu çok dar bacanın içinden cesetlerden biri çıkar. Anlatıcı ve Dupin’in okuduğu gazetede olay şöyle anlatılır: “Ocakta biraz fazlaca kurum olduğu görülerek baca araştırılmış, (anlatılması bile korkunç) dar deliğin epeyce yukarılarına itilmiş ve tepetaklak duran bir ceset, genç kızın cesedi dışarı çıkarılmış. Daha sıcakmış… her yanı yara bere içindeymiş; kuşkusuz bütün bunlar, bacaya sokulduğu, çıkarıldığı sırada olmuş şeylermiş” (s. 23-24). Görgü tanıklarına göre, genç kız “o kadar sıkışık bir haldeymiş” ki cesedi bacadan çıkarmak için dört kişi “bütün güçlerini harcamak zorunda kalmış” (s. 31). Buruşturulmuş bir kâğıt parçası gibi bacaya tıkıştırılmış ceset, bacanın baca olarak yarattığı etkiyi değiştirir. Herhangi bir eve sadece çatıda görsel olarak bile sıcaklık, huzur, rahatlık gibi anlamların atfedilmesini sağlayabilecek olan bu nesne şu hâlde ancak tekinsiz bir ev ile bağdaştırılabilir çünkü ilk baştaki ya da alışık olduğumuz baca algımıza yabancı, tuhaf bir baca vardır burada: Bir tür dikey mezar, bacadan mezar. Freud’un söylediği gibi tekinsiz, aşina olduğumuz şeye veya duruma yabancılaştığımız anlarda ortaya çıkar. İçinde tepetaklak duran bir ceset olan baca ise artık yabancılaştığımız bir nesnedir denebilir. Bununla birlikte, bazı eleştirmenler “klostrofobi, beklenmedik ve hoş olmayan bir biçimde sıkışıp kalmak” gibi görüntüleri tekinsizliğin “saf örneği” dedikleri canlı canlı gömülmekle de ilişkilendirirler[7]. Bacaya sokulup sıkıştırılmış cesedin hâlâ sıcak olması kadının bacaya canlı canlı gömülmüş olma ihtimalini akla getirmektedir ki bu da yine evin tekinsizliğine katkıda bulunur.     

Benzeri şekilde evin panjurları da öyküdeki tekinsiz ev etkisini yaratan bir diğer nesnedir. Cinayetin işlendiği apartmanın dış görünüşü tarif edilirken evin aşinalığı vurgulanır: “Önündeki giriş avlusu, onun bir kıyısındaki kutu gibi, sürgülü pencereli kapıcı odası ile, bildiğimiz Paris evlerindendi” (s. 35). Ancak panjurların tarifiyle birlikte apartmanın havası da değişmeye başlar. “Ön pencerelerin pancurları pek ender açılırmış, arka penceredekiler ise hep kapalıymış, sadece dördüncü kattaki o büyük arka odanın pancurları açık dururmuş” (s. 26). Panjurlar evin konforu, rahatlığı ve belli bir noktaya kadar güvenliği ile ilişkilendirilebilir. Hatta “pembe panjurlu ev” sözünde olduğu gibi ev ve ev ortamının romantik hallerini de akla getirebilir. Ancak Poe’nun öyküsünde panjurlar vahşice işlenmiş cinayetlerle yan yana kullanıldığında panjurların aşina olunan rahatlık, konfor, güvenlik ve romantik anlamlarından uzaklaştığı söylenebilir. Apartmanın dışındaki kalabalık “önüne geçilmez bir merakla kapalı pancurlara bakmakta”dır (s. 35). Merakla bakılan bu panjurlar artık bakan için aşina olunan duygudan ve durumdan bambaşka şeyler ifade etmeye başlar. Sembolik olarak kapalı panjurlar cinayetlerin gizemine atıfta bulunur denebilir. İronik bir şekilde tek açık olan panjur dördüncü kattaki cinayetlerin işlendiği büyük odanın panjurudur ve burası henüz çözülememiş bu vahşi cinayetlerin uyandırdığı korku ve tedirginliğin evin dışına taştığı yerdir ki bu da evin tekinsizliğini pekiştirmektedir. Yine sembolik düzlemde kapalı panjurlar ölüm gerçeğinin bastırılmasını ve açık panjurlar ise bu bastırılan şeyin yeniden ortaya çıkmasını temsil ediyor denebilir. Öyleyse o en derinlerde ve hep bilinen, tanıdık olan ama ötelenip bastırılan ölüm ve ölüm korkusunun bu şekilde ortaya çıkması tekinsiz bir durumdur. Şu hâlde bütün bunları içinde bulunduran bu ev açıkça tekinsiz bir evdir.

Özetleyecek olursak, “Morgue Sokağı Cinayeti”nde hem anlatıcı ve Dupin’in yaşadıkları ev hem de cinayetlerin işlendiği ev tekinsiz ev olarak değerlendirilebilir. İlk ev ıssızlığın ortasındaki konumu, görünüşü, içinde yaşayanların evi sonsuz bir gecenin ikamet ettiği ve alışık olmadığımız bir yere dönüştürmeleriyle tekinsiz bir hal alır. Cinayetlerin işlendiği ev ise evin ölüm ve ölü bedenlerle bağlantısından kaynaklı huzursuzlukla birlikte tekinsiz olur. Bu anlamda evin bulunduğu sokağın adı, evden gelen çığlıklar, evin baca ve panjurları işlevseldir. Son söz olarak denebilir ki öyküde betimlenen her iki ev de Poe’nun ustaca anlatımıyla eve ait olmayan, bir evde aşina olmadığımız ürkütücü durumlar ve öğeler yoluyla tekinsiz evler haline gelmişlerdir.

DİPNOTLAR/KAYNAKÇA


[1] Poe, Edgar Allan. “Morgue Sokağı Cinayeti.” Morgue Sokağı Cinayeti. Çev. Memet Fuat. Notos Kitap, 2016. ss. 9-64. Yazı içindeki alıntılar için bu kaynak kullanılmıştır. 

[2]Scaggs, John. Crime Fiction. Routledge, 2005, s. 19.

[3] “uncanny.” Merriam-Webster.com. Merriam-Webster, 2023. Web. 16 Ocak 2023.   

[4] Freud’un makalesinin özgün başlığı “Das Unheimliche”dir. Bu yazıda Freud’e yapılan atıflarda aşağıda adı geçen kaynak kullanılmıştır.

Freud, Sigmund. The Uncanny. Çev. David McLintock. Penguin Books, 2003. ss. 123-162. www.sas.upenn.edu/~cavitch/pdf-library/Freud_Uncanny.pdf 

[5] Bennett, Andrew ve Nicholas Royle. “Tekinsiz.” Edebiyat, Eleştiri ve Kuramına Giriş. Çev. Deniz Tekin. Ayrıntı, 2018, ss. 53-63.

[6] “bacası tütmek.” sozluk.gov.tr. Türk Dil Kurumu Sözlükleri, 2022. Web. 16 Ocak 2023.

[7] Bennett ve Royle, a.g.e., s. 57.

ALKARISI

Karanlık, rutubet kokan bir mahzende, soğuk ve ıslak taş zeminde yatıyordu. Rahminden sızan kan bacaklarının arasında küçük bir göl oluşturmuştu. Kıpkırmızı göle, demir parmaklıklı pencereden sızan ay ışığı vuruyordu. Yattığı yerden doğruldu. Bedenindeki acı artık dinmişti. Yerini, yüreğini parçalayan tanıdık bir sızı almıştı. Az evvel son çığlığıyla birlikte dünyaya armağan ettiği bebeği, yaşlı kadının kollarında sessizce yatıyordu. Ağlamıyordu… Boynu, kurak çöllerde susuz kalmış gelincik misali yana düşmüştü. Yaşlı kadın, pelte gibi sarkan bedeni bir çırpıda kirli beze sarıp sarmaladı. Ardına bile bakmadan paslı, demir kapıya yöneldi.

“Büyükanne! Büyükanne! Bebeğimi ver!”

Kadın onu duymuyordu… Onu görmüyordu… Ona bakmıyordu…

… Devamı Yeşim Yörük’ün yeni kitabı YÜZ YÜZE’de

RUHUMU ÇALDI BENDEN

-I-

Cinayet İçinde Cinayet

İlçenin arka mahallesinden haber vardı yine.

Mimli, suç cangılı arka mahalle… İnsanı, evleri, yolları, renkleriyle tam bir cümbüş… Akdeniz’in nemli, turunç kokusu doldurur sokakları. Evlerde pişen kızartma kokularına, anason rayihası karışır. Yolda yürürken bile sarhoş olur insan. Arka mahallede olay eksik olmaz hiç. Hırlaşanlar, kavga edenler, bıçağın ucuyla birbirini dürtenler, yer değiştiren eşyaların kavgası…   

Bu kez ciddi ama!  

Hafife alınacak bir şey değil! Mahallenin ortasında, yıkık dökük, viran bir evde iki ceset bulmuşlar. Kanları boşaltılmış, beyaza kesmiş bedenler… Kim görse bir durur, düşünür. Mahalle mahalle olalı böylesini görmemiştir.

En son şişçi Mustafa yaralanmıştı kendi dükkânında, hastaneye zor yetiştirilmişti. Fakat herkes sebebi biliyordu. Mustafa’nın husumetli olduğu eski karısı yaptırmıştı, nafakası düzgün gelmiyor diye Mustafa’yı kendi şişleriyle şişletmişti.

Şimdi öyle mi ama? Kimse tanımıyor bir kere mevtaları, uzaktan yakından alakaları yok mahalleyle.  

Küçük bir ilçe burası, ilçe küçük olunca polisleri de ona göre, bir Komiser var en yetkili, o kadar.

Mecburen merkezden, büyükşehirden yardım istedi onlar da.

Cinayet bürodan biri geldi yardımcısıyla birlikte. Kendini, “Başkomiser Rıfat”, yardımcısını da “Komiser Tolga” diye tanıtıp işe koyuldu hemen. Profesyonel olay yeri inceleme ekibi arkasında viraneye girdiler. Başkomiser mahallenin muhtarını çağırdı önce, evin halini sordu. Neden böyleydi, neden iki duvarı yıkık, cereyan içindeydi ev? Sahipleri kimdi bu viranenin?

“Belli bir sahibi yok amirim,” dedi Muhtar. “Çok eskiden Osman Efendi diye bir adam ailesiyle yaşarmış burada, te iki, üç göbek öteden.”

Meğer Osman Efendi’nin çocukları sahip çıkmamış eve, araziye. Öyle atıl kalmış burası. Ne belediye dokunabiliyormuş eve, ne de ahali. Bir ara geceleri ayyaşların, uyuşturucu bağımlılarının barınağı olmuş. Mahalleli gece gündüz nöbet tutup ayağını kesmiş bu tekinsiz adamların. Burası suçun kaynağı bir arka mahalle olsa da işler öyle değilmiş! Keşlerin işi yokmuş aralarında.  

Mahallede dedikodular da dolaşıyormuş evle ilgili. Geceleri sesler geldiğini söyleyenler varmış. İlk başlarda evsizlerin, keşlerin gürültüsüdür, demişler. Fakat nöbet tutmaya başladıkları günlerde seslerin sebepsiz yere çıktığı anlaşılmış. Berduşların ayağını kesmişler evden ama sesler kesilmemiş.

***

“Yolu gören kameraları inceledik mi Tolga?”

Başkomiser Rıfat, viranenin önünden geçen toz içindeki patika yolu kastediyordu. Yol en sonunda asfalt bir yola kavuşuyordu, hatta asfaltın ortasındaki göbek, evden görülebiliyordu.

“Kayıtlar elimizde amirim.”

“Ne görülüyor?”

“Amirim bu iki adam buraya zorla getirilmiş. İki kurbanı silah zoruyla, ite kaka getiren bir şahıs var. Gece 23.30 civarı…”

“Eşkâl belli mi?”

“Maalesef amirim, çekim çok kalitesiz.”

“Necmi’ye gönder de bir baksın.”

“Emredersiniz amirim. İlginç bir şey var, adamlar buraya silah zoruyla getirilmiş ama bıçak darbeleriyle öldürülmüş.”

“Silah boştu belki de.”

“Olabilir tabii amirim. Bence başlarına küt bir cisimle vurmuş katil, bayıltmış adamları, kafalarındaki yaradan bunu anlayabiliriz. Sonra da ustaca bıçak darbeleriyle girişmiş, adamların bütün kanlarını boşaltıp ölmelerini izlemiş.”

Başkomiser Rıfat, cesetlere yaklaşıp eğildi. “Bu kadar kan… Hayra alamet değil zaten,” dedi. “Otopsiden çıkan sonuçlara da bakacağız ama adam bu işi biliyormuş gibi geldi bana.”

“Evet, amirim, tıp eğitimi almış bile olabilir.”

***

Necmi, Cinayet Şube’nin göz bebeği, görünmeyeni görünür kılan sihirbazı, bilgi işlemcisi, her şeyi… O dahi çaresiz kalmıştı düşük pikselli görüntü karşısında.

“Eşkâl çıkarmamız mümkün değil başkomiserim,” dedi. “Fakat zanlının erkek ve yaklaşık bir seksen boylarında olduğunu söyleyebilirim.”

“Görüntüleri mahalleliye gösterdiniz mi? Belki tanıyan çıkar.”

“Gösterdik başkomiserim ama maalesef…”

“Tıkandık mı o zaman?” diye geçirdi içinden Başkomiser Rıfat. Fakat bunu dillendirmedi. Duygularını belli etmeyen bir yüzü vardı. Endişelendiğinde ya da sinirlendiğinde esmer yüzü bir ton daha kararırdı en fazla. Bunu da fark eden çıkmazdı.

Başkomiserin soğukkanlılığının sebebi başkaydı aslında; ekibine güveniyordu o. Mesela Necmi, “Bir şey çıkmaz bu görüntülerden!” dediyse, gerçekten çıkmazdı. Yardımcısı Tolga vardı ayrıca, ne zaman tıkanıp kalsa Hızır gibi yetişirdi.  Aslı vardı bir de, Necmi kadar olmasa da tam bir bilgisayar dahisi, internet kurduydu.

Başkomiser bunları düşünürken kapı tıklatıldı ve yarı aralık kapıda Aslı’nın kumral saçları belirdi. Beklediği olmuştu belki de, Aslı elinde bir mucizeyle gelmişti.

“Başkomiserim araştırmamı istediğiniz evle ilgili çalışmamı bitirdim.”

“Şu bizim virane yani… Ev demeye bin şahit ister. Neyse, sen dök bakalım kucağındakileri.”

Başkomiser oturduğu koltukta biraz daha dikleşip dinlemeye başladı. Aslı elindeki küçük dizüstü bilgisayardan bulduklarını okuyordu. Heyecanlıydı, sözlüye kalkmış öğrenci gibi hala ayaktaydı.

“Osman Sözen, 1964 yılında yaptırmış bu evi. Ya da kendisi yapmış. Bir gecekondu olarak, kaçak inşa edilmiş ev. 1973 belediye seçimlerinde tapusunu almış. 1982 yılına kadar da bu evde yaşamaya devam etmiş. İki oğlu varmış; Levent Sözen ve Bülent Sözen. Tahmin edin kim bunlar?”

Tolga atıldı hemen, “Bizim maktuller mi?”

“Aynen öyle başkomiserim!”

“Adamlar çocukluklarının geçtiği evde katledilmiş yani.”

“Evet, başkomiserim, öyle görünüyor.”

“Hayır, anlamadığım, mahalleli nasıl tanıyamaz bu adamları?”

“Uzun süre önce ayrılmışlar mahalleden. Ondan olmalı.”

“Olabilir. Ya da mahallelinin sakladığı bir şeyler var. Fakat hep birlikte saklanan bir sır… Bu da mantıksız geliyor.”

“Amirim,” diyerek Tolga girdi bu kez söze. “Mahalleliye göre, siz de biliyorsunuz, bu ev, bir nevi lanetli ev. Belki de ağız birliği edip burada yaşayanlarla ilgili konuşmak istemediler.”  

“Olabilir aslında Tolga, batıl inançların etkisi olabilir,” dedi Başkomiser Rıfat, sonra Aslı’ya dönüp “Ne iş yapıyormuş peki bu adamlar?” diye sordu.

“Avukatmış amirim ikisi de. Sözen Hukuk Bürosu’nun sahipleri…”

“Hangi davalara bakıyorlarmış?” diye sordu Tolga.

“Boşanma davalarına” dedi Aslı. Tolga’nın gözleri ışıldamıştı. “Amirim öfkeli bir eski koca olmasın katil?”

“Olabilir,” dedi Başkomiser Rıfat. Fakat bu olasılığın üstünde çok da durmamış gibiydi. “Haydi,” dedi, “Toplantı salonuna geçelim de şu evi, kardeşleri bir masaya yatıralım.”

***

Komiser Yardımcısı Aslı, uzun saçlarını atkuyruğu yapıp işin başına geçti. Sanki bu, en fazla bir altmışlık, minik kız bütün bilmeceyi çözecekti. Duruşu, kararlı tavırları bunu gösteriyordu. Toplantı salonundaki büyük projeksiyona diz üstü bilgisayarında bulduklarını yansıtıp anlatmaya koyuldu.

“Osman Sözen ve ailesi 1982 yılına kadar bu evde yaşamışlar. Aynı yılın sonuna doğru da köylerine taşınmışlar. Oğlanlar da üniversite için İstanbul’a yerleşmiş. 1982 yılında nahoş bir olay yaşanmış bu evde amirim. Bence gidişlerinin sebebi bu…”

“Ne yaşanmış Aslı, söylesene, çatlatma adamı!”

“Osman Sözen’in eşi Asude Sözen, yani evin annesi… Bunun bir arkadaşı kocasının zulmünden kaçıp Sözen ailesine sığınmış. Necla Torun, sığınan kadının adı… Her neyse bu kadın 1982’nin yaz aylarında Sözen Ailesi’nin yanında, misafir olarak, oğluyla birlikte yaşıyormuş. Bir sabah kadın odasında, kendi yatağında kanlar içinde ölü bulunmuş. Polis çok araştırmış olayı fakat ev sahipleriyle ilgili bir bağlantı, bir ipucu bulamamış. Osman Sözen tutuklanmış şüpheli olarak fakat o da delil yetersizliğinden serbest kalmış bir süre sonra. Birkaç yıl geçince de dosya rafa kalkmış.”

“Gördünüz mü işi,” diye atıldı Tolga. “Cinayetin içinden yine cinayet çıktı!”

“Ne yani lanetli ev mi şimdi burası hakikaten?” dedi Necmi. Heyecanlanmış gibiydi. “Filmlerde olur sanıyordum böyle şeyler.”

Başkomiser Rıfat’ın aklına mahallelinin söyledikleri gelmişti.

“Dedikodu bunlar Necmi. Somut şeylerin üzerinde durmalıyız,” dedi önce, sonra Aslı’ya dönüp “Kadının oğluna ne olmuş?” diye sordu.

“Devlet almış çocuğu.”

“Şimdi ne yapıyormuş peki?”

“İzini sürmedim amirim, isterseniz bakarım.”

“Bir an önce hallet bu işi Aslı. Bir de Necla Torun’un kocası, onun akıbeti ne olmuş bir araştır.”

İlçenin üzerine güneş batarken çıktılar karakoldan. Soruşturma devam ediyordu hem zihinlerinde hem de laboratuvarlarda. Fakat bir gerçek vardı, bu Akdeniz İlçesi’nin ölüm gibi, cinayet gibi nahoş olaylarla içli dışlı olması anlaşılamazdı. Çünkü bahar geliyordu ve turunçgillerin mayhoş, sarhoş eden kokusu doldurmuştu havayı. Kim kötülük yapardı ki bu havada? Şeytan hangi ara dadanmıştı buraya?

***

Ertesi gün Tolga bir elinde pembe, karton kapaklı bir dosya -otopsi raporları- diğer elinde de poğaçalarla Başkomiser Rıfat’ın odasına girdi. Başkomiser uykusuz görünüyordu. Tolga’yı gördüğüne şaşırmamıştı. “Gel Tolga,” dedi. Bu genç çocuk yıllardır yardımcıdan çok bir can yoldaşı olmuştu ona.

“Başkomiserim poğaçalar sıcak, önce bundan mı başlayalım yoksa raporlardan mı?” diye sordu. Sabah sabah Başkomiser’i gülümsetmeyi başarmıştı.

“Sen iki çay söyle, çaylar gelinceye kadar dosyalara bakarız. Sonra da poğaçaların işine tabii…”

“Ne düşünüyorsunuz amirim?”

“Cinayetler hakkında mı?”

“Evet.”

“Önce bir raporları inceleyelim Tolga!”

“Sizi tanıyorsam, bir ön fikriniz mutlaka vardır.”

“Yani bana kalırsa, kırk yıl önceki cinayetle, hani şu Necla Torun’un öldürülmesiyle ilgisi var bu cinayetin.”

“Nasıl bir ilgiden söz ediyorsunuz?”

“Yıllar sonra gelen intikam gibi… Kadının oğlu veya akrabaları katil olabilir.”

“Amirim bana kalırsa adamların mesleklerine odaklanmalıyız. Yani sizin fikriniz, nasıl söylesem…”

“Kitaplarda veya filmlerde olur mu diyeceksin?”

“Evet, kusura bakmıyorsunuz değil mi?”

“Yok, be Tolga! Peki, diyelim senin dediğin gibi öfkeli bir koca veya bir müvekkil olsun katil, neden bu ev? Neden başka bir yerde öldürmedi? Yani sence de o evin simgesel bir anlamı varmış gibi durmuyor mu?”

“Belki bu çevreden, yani ilçeden biri katil… Evi de biliyordu… Boş, virane bir yapı, tam da cinayetlik…”

“Haklı olabilirsin tabii Tolga! Dediğim gibi önce şu raporlara bir bakalım.”

Otopsi raporları tam da bekledikleri gibiydi. Kardeşlerin ikisi de aşırı kan kaybından ölmüştü. Doktorun dediğine göre de kesikler tam yerinden, atardamarın geçtiği yerden, atılmıştı. Bir arter kanaması söz konusuydu ve bu sayede kardeşlerin kanı kısa sürede boşalmıştı.

“Bu kan merakı da dikkat çekici,” dedi Başkomiser Rıfat. “Yani neden daha kansız bir öldürme yöntemi seçmemiş, neden bu kadar çok kan var?”

“Öfke yüzünden başkomiserim.”

“Evet, öfke, şiddet bunlar paralel gider. Pek bir şiddet yok burada, yani boyna atılan iki, üç kesik… Çok öfkeli olsa adamları delik deşik etmesi gerekmez miydi?”

“Profesyonelse gerekmez amirim. Kontrollü bir öfkesi vardı adamın belki de, daha soğukkanlı…”

“Cinayet aleti de yok elimizde!” diyerek hayıflandı Başkomiser. “Ne diyor bak burada, ucu tırtıklı bir avcı bıçağıymış muhtemel cinayet aleti. Kafalarına da bir taşla vurulmuş gibi duruyor, sert bir cisim diyor burada. Taş ya da bıçağın kabzası, her şey olabilir.”

“Parmak izi yok. DNA kalıntısı da yok. Epey profesyonelmiş katil. Planlı bir cinayet gibi…”

“Bir anda geliştiğini söylemek zor tabii Tolga…”

Odaya Aslı girdi kapıyı tıklatıp. Tolga’nın dikkati dağılmıştı bir anda, mavi, çakır gözleri kızın üzerindeydi. Başkomiser’in son sözünü bile duymamıştı. Şimdi sadece Aslı vardı sahnede. Minik, şirinlik muskası, bir o kadar da kadın, kendinden emin bir Aslı… Uzun, kumral saçlarını atkuyruğu yapmış yine. Polis üniforması tam oturmuş üzerine. Başka bir şey yakışmaz sanki bu kıza. Polislik ve bu minik kadın muazzam bir uyum içinde…

“Amirim, Necla Torun’un oğlunu ve kocasını araştırdım,” diyordu bu arada Aslı. Tolga’dan tarafa bir kere göz ucuyla bakmıştı sadece.

“Ne buldun?”

“Oğlu Özgür Torun, Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı yurtlarda büyümüş. On sekiz yaşına geldiğinde bursla üniversiteye yerleşmiş. Bir hayırsever tarafından finanse edilmiş bütün okul masrafları.”

“Ne okumuş?”

“Tıp. Şu anda Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nde Doçent…”

“Alın işte! Tıp eğitimi almış!” diyerek atıldı Tolga, amacı biraz da Aslı’nın dikkatini çekmekti elbette.

“Alanı neymiş?” diye sordu Başkomiser. Düşündüğü farklı bir şey var gibiydi.

“Psikiyatri,” dedi Aslı.

“Bu kesme biçme işini düşününce… Pek alanı değil gibi, ha, ne dersiniz?”

“Temel tıp eğitimi yeter bence amirim,” dedi Tolga.

“Haklı olabilirsin, peki ya koca?”

“1985 yılında vefat etmiş. Trafik kazası, alkollüyken bir kamyona dalmış arkadan.”

“Ne talihsiz adammış şu doçent… Neydi adı?”

“Özgür Torun, başkomiserim,” diye cevapladı Aslı. Bu ‘komiserim’ hitabı hoşuna gitmemişti Tolga’nın.

“Yani sonuçta,” diye söze girdi Başkomiser. “Adam, ilçeden altı yüz kilometre uzakta, Ankara’da yaşıyor, doğru mu?”

“Evet, amirim.”

“Adamı ilçeye bağlayan bir akraba, bir eş, dost var mı?”

“Anne, babası buralı değillermiş zaten. Babası yazın turizmde çalışan mevsimlik işçiymiş. Yani ilçeyle bir alakası yok, diyebiliriz.”

Başkomiser Rıfat, cep telefonunu çıkarıp mesleğe başladığı ilk yıllarda birlikte çalıştığı, Ankara Emniyeti’nden dostlarını aradı. Hala birkaçıyla görüşüyordu. Aramasının esas amacı Özgür Torun’u merkeze aldırmak, olay günü ve saatinde nerede olduğunu ispatlamasını sağlamaktı. Özgür Torun, her ne kadar mağdur görünse de olayla ilgisinin olmadığını kanıtlamak zorundaydı.

***

“Başkomiserim, Yusuf Duman, sorgu odasında.”

“O kim oğlum?”

“Sizin haberiniz yok mu amirim? Necmi maktullerin GSM kayıtlarını incelemiş, bu adam kardeşlere tehdit mesajları çekmiş birkaç defa.”

“İkisine de mi?”

“Evet.”

“Derdi neymiş?”

“Kardeşlerin yüklü bir borcu varmış buna galiba. Bir de anne tarafından akrabalarmış. Arazi anlaşmazlığı varmış aralarında.”

“Eşkale uyuyor mu?”

“Uyuyor amirim, siz de bir bakın isterseniz.”

Başkomiser Rıfat, “Bana söylemeden kimseyi merkeze almayın bir daha,” diyerek ayaklandı. “Önce benim bilgim olacak Tolga!”

“Başkomiserim Necmi size söylemiştir, dedim. Bir de siz meşguldünüz, Ankara’yla görüşüyordunuz.”

Başkomiser hiçbir şey söylemedi. Sorgu odası-1’e girdi. Masada kırlaşmış saçlarını karıştırıp duran bir adam oturuyordu. Büyük, kemerli bir burnu vardı, bir de iri siyah gözleri… Kamera kayıtlarını düşündü Başkomiser, eli silahlı, maktulleri ite kaka eve sokan adam olabilir miydi karşısındaki? Herkes olabilirdi aslında. Kayıttaki adam öyle belli belirsizdi ki herkese benzetilebilirdi. Hatta kendisine bile.

“Beni neden getirdiniz buraya?” dedi adam sinirle, ayağa kalkmaya yeltendi.

“Kabarma lan hemen, otur!”

“Ne istiyorsunuz benden?”

“Levent ve Bülent Sözen, bu isimleri biliyorsunherhalde.”

“Evet!”

“Öldürüldüklerini de biliyorsundur o halde.”

“Evet, duydum da benimle ne ilgisi var?”

“Sana borçları varmış, tehdit mesajları çekmişsin. Sizi öldürürüm demişsin!”

Adam bir anda yumuşamış, biraz önceki sinirinden eser kalmamıştı.

“Evet, dedim ama öylesine.”

“Ne bilelim gerçekten yapmadığını?”

Sorgunun bundan sonraki kısmı Yusuf Duman’ın yeminleriyle geçti. Arazi anlaşmazlığının tatlıya bağlandığını, çok uzun zaman önce arazisini kardeşlere sattığını söyledi. Fakat paranın büyük bir kısmını alamamıştı.

“Başkomiserim adam eczacı, bence baş şüphelimiz olmalı bu adam,” diyordu Tolga. Sorguyu dışarıdan seyretmiş ve sorgu biter bitmez Başkomiser’in odasına heyecanla girmişti.

“Neden?” diye sordu Başkomiser Rıfat.

“Amirim insan vücudundan anlıyordur bu adam bir kere. Bir de cinayetlerin çoğu, yani benim gördüğüm, ya para yüzünden ya da aşk yüzünden işlenir.”

“Nefret yüzünden işlenenleri azımsama.”

“Yani ben istatistiklerden ve tecrübelerimden bahsediyorum.”

Aslı’nın odaya girmesiyle tartışma sona erdi. Ankara’dan telefon vardı.

***

Bir zamanlar birlikte çalıştığı, şimdilerde komiser olan Tahsin –birlikte az içmemişlerdi- telefonun diğer ucundaydı.

“Başkomiserim, Özgür Torun olay gecesi eşiyle birlikte yemekteymiş.”

“Bırak şimdi başkomiseri falan Tahsin, yediğimiz haltlar buradan Ankara’ya yol olur.”

“Tamam, Rıfat, tamam… Ama özledim o günleri, söyleyeyim yani.”

“Tatil yerinde çalışan benim, yazın bir ara çık gel.”

“Ben gelirim de, gittiğimiz bütün meyhaneler burada. Sen gelsen daha iyi olacak sanki!”

“Yolumuz düşer elbet Tahsin’im.”

“Neyse ben devam edeyim o zaman.  Adam ve eşinin gittiği restoran rezervasyonla çalışıyor ve her yerde kameraları vardı. Kayıtları inceledik. Şüpheye hiç mahal yok, adam doğru söylüyor.”

“Sorguya aldınız mı?”

“Adamdan şüphelenmemizin yersiz olduğunu anladığım için ben gittim ziyaretine.”

“Ne anlattı?”

“Ona annesini, ölümünü, sonrasında yaşadıklarını sordum. Annesi bir gece vakti, o uyurken –yedi yaşında bir çocukmuş o zamanlar- hemen yanında katledilmiş. Uyandığında onu yatağında, kanlar içinde bulmuş. Tabii travma yaratmış bu durum. Yıllarca tedavi görmüş.”

“Bizim kardeşleri tanıyor mu?”

“Tanıyor, hatırlıyor da. Annesinin ölümünde parmakları olmadığını, polisin o dönemde hiçbir şey bulamadığını söyledi. Fakat hala annesinin katilinin bulunamaması… İşte içinde derin bir yaraymış o. Dediğine göre yani.”

“Madem o kadar büyük yaraymış da neden kendisi hiç araştırmamış olayı. Savcılığa, polise dosyanın yeniden açılması için neden hiç başvurmamış?”

“Başvurmuş aslında. Her defasında delil yetersizliğinden dosya yeniden kapanmış.”

“Ben o delillere baktım aslında. Kadının üzerinde herhangi bir parmak izi, DNA kalıntısı yok. Odanın bazı yerlerinde, ev ahalisinden özellikle Asude Hanım’ın, evin annesinin, parmak izleri, saç telleri çıkmış. Bu da doğal tabii… Kadının odasında, raporda yazdığı kadarıyla, kardeşlerden hiçbir iz bulunamamış. Evin babası Osman Sözen’in parmak izlerine odanın kapı kulpunda rastlanınca sorguya alınmış. Fakat adam evin doğal bir üyesi olduğundan dava açılması için yeterli bulunmamış bu kanıt.”

“Çok iyi özetledin olayı, ben de okudum bunları. Yalnız en son, Özgür Torun’u birisi aramış ve annesinin ölümüyle, kardeşlerle ilgili sorular sormuş.”

“Yani, Tahsin şimdi mi söylenir bu?”

“En iyi haberi en sona bırakayım dedim.”

“Kimmiş, adamı çatlatma gözünü seveyim.”

“Tamam, tamam. O da bir doktormuş. Sizin büyükşehirde çalışıyormuş. Devlet Hastanesi’nin Acil bölümünde…”

“Sen adını, telefonunu gönder bana, hemen bakalım.”

Başkomiser Rıfat’ın beklediği mesaj, telefonu kapattıktan saniyeler sonra geldi. Aslı’yı odasına çağırdı tekrar.

“Harun Serttaş… Bir araştır bakalım Aslı, bizim kardeşlerle bir alakası var mıymış?”

Aslı, Başkomiser’in verdiği ismi not etti hemen. Kumral saçlarını savurup arkasına döndü. Odadan çıkarken Tolga’yla çarpıştı. İkisinin de gözleri ışıldadı bu güzel tesadüf karşısında.

-II-

Ruhumu Çaldı Benden!

Kötüleri nerede görürse tanırdı. O gün, polikliniğe tesadüfen gelenler, beklenmedik misafirler de kötüydü. Bunu biliyordu çünkü canını yakmışlardı ve belki de canının bir ömür boyu yanacak olmasına sebep olmuşlardı. Biri diğerinin koluna girmiş birbirine benzeyen iki insan. Kardeştiler, bunu da biliyordu. Sağlık durumu iyi olan, iyi olmayana yardım ediyor, mükemmel kardeş rolünü oynuyordu. Muhtemelen kıç tarafında kanaması vardı sağlıksız olanın. Hekim hisleriyle anlayabiliyordu bunu. Bir de gelen kokudan tabii.

Kötülüğün kokusu nereden çıkardı ki başka?

“Abimin hemoroidi çok kötü durumda doktor!” dedi iyi kardeş rolü yapan.

Nasıl da bilmişti!

“Bir kontrol edelim,” dedi. “Sonra gerekirse hemen ameliyata alırız.”

Ameliyatlıktı adamın durumu. Daha fazla üstüne gitmek de yarayı bu şekilde bırakmak da doğru olmazdı. Ameliyathanenin hazırlanmasını istedi. Numaracı kardeşi de dışarı çıkardı hemen.

Birinin işini ameliyathanede bitirmek, “Üzgünüm, masada kaldı hasta,” demek geldi içinden. Diğerine nasıl bir kulp bulacaktı? Bu işi erteleyecekti. Mecburen!

***

Akşama doğru evine girdi; soğuk, anlamsız duvarlarla çevrili, bir sürü boş odası olan evine… Eşinden ayrıldığından beri bu koca evde tek başına yaşıyordu. Eşi giderken –o tercih etmişti gitmeyi- eşyaların çoğunu götürmüştü. Bu yüzden kullanmadığı bir sürü odası olmuştu Doktor’un.

Gülten, eşi, ruhuydu onun. Öyle hitap ederdi ona iyi günlerinde, ‘ruhum’ derdi. Şimdi gelse yine ‘ruhum’ diye çağırırdı belki, fakat Gülten, “Ben senin ruhunu bilirim, sen ruhunu işine ve şişelere satmışsın!” diye karşılık verirdi. Defalarca tekrarlanmıştı bu diyalog aslında, özellikle Gülten’in evi terk etmesinden önceki son günlerde.

Acil Tıp hekimiydi, çok çalışıyordu, çok fazla nöbete kalıyordu. Çalışmaktan, sürekli aynı işi yapmaktan bunalıyordu. Bunalımını gideren tek şey, onu katıksız bir uykuya daldıran, dinlendiren tek şey alkol oluyordu. İşi ve alkol arasında mekik dokuyordu adeta. Bu arada Gülten’e ayıracak zamanı kalmıyordu. Doktor Harun aslında, kendisi ve eşi arasında kalmıştı. Onunla vakit geçirmeyi çok istiyordu, fakat bir türlü olmuyordu. Zamanla eşi, görmezden gelindiğini düşündüğü için daha da hırçınlaştı. Tartışmalar uzadıkça uzuyordu. Birbirlerine ayırdıkları tek vakit, tartıştıkları vakitti.

En sonunda Gülten evi terk edip, Harun’u alkolü ve işiyle baş başa bırakmakta bulmuştu çareyi. Bir hafta sonra da boşanma davası açmıştı. Doktor Harun, üzerinde “Sözen Hukuk Bürosu” yazan zarfı aldığında her şeyin bittiğini anlamıştı. Mahkeme günü, saati, her şey belliydi. O güne kadar onun da sağlam bir avukat bulması gerekiyordu. Bir ara yıllık izne çıkıp bu işe odaklanmayı, Gülten’i geri almanın yollarını aramayı düşündü. Fakat erteledi sürekli bunu. İşi, alışkanlık yaratan bir dairede kalmasını, ruhsal olarak güvende kalmasını sağlıyordu. Bu dairenin dışı ise hayal kırıklığı ile sonuçlanabilecek bir mücadelenin başlangıcı demekti. Göze alamıyordu. Gözünü karartamıyordu.

Mahkeme gününe kadar olan iki aylık süre bir çırpıda tükenmişti.

Mahkemenin kendisine atadığı bir avukatla çıkmıştı hâkim karşısına. Eşinin avukatı ise Bülent Sözen’di. Sözen Hukuk Bürosu’nun küçük ortağı… Cevval bir avukattı Bülent Sözen. Kendi avukatı ise üniversiteden yeni mezun, çıtı pıtı bir kızdı. Konuşurken sesi titriyordu. Hiç şansı yoktu. Bülent Sözen, ‘Doktor Harun’un yaşam tarzı’ konulu bir nutuk çekip hâkimi bağlamayı başarmıştı. Öyle anlatmıştı ki Harun da kendisinden nefret etmişti. “Hayır, boşanmak istemiyorum,” bile diyememişti.

Tek celsede boşandılar.

Sonraki günler çok zor geçti Harun için. Artık ‘ruhu’ yoktu, ruhu olmayan bir insan nereye kadar dayanabilir, ne zamana kadar yaşayabilirdi? Onu yıkan esas şey boşanmalarından bir ay sonra Gülten’in yeni biriyle tanışıp evlenmesi olmuştu.

Belki de evlilerken tanışmıştı o adamla. Bu düşünce beynini kemiriyordu. Belki de aldatılmıştı. Hak etmişti aldatılmayı. Aldatılmak hak edilir miydi? Bunların arasında gidip geliyordu sürekli. Ruhunun kalan parçası, kendi ruhu, pişmanlık, özlem, hırs, kıskançlık gibi hislerle ıstırap çekiyordu.

Tam da o günlerde gördü kardeşleri poliklinikte. Levent ve Bülent Sözen… Kıçı hemoroidli olan Levent, ilgili kardeş rolünü oynayan, ruhunu ondan koparan ise Bülent…

Bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Bir şey kesindi. Onları öldürecekti. Istırabı diner mi bilmiyordu. Fakat odaklandığı tek şey buydu. Kötüydü onlar çünkü. Daha da kötü olabilirler miydi? Öldürmesine daha fazla gerekçe bulabilir miydi? Bu yüzden kardeşlerin geçmişini kurcalamaya karar verdi. İnternet ve bilgisayar bilgisi sonunda işine yarayacaktı.

***

Bir hacker kadar olmasa da girişin yasak olduğu veya şifreye tabi olduğu sitelere girmeyi biliyordu. Üniversite yıllarında, Bilgisayar Mühendisliği’nde okuyan bir arkadaşı sayesinde edinmişti bu marifeti. O günlerde daha çok sevmedikleri insanların sosyal medya hesaplarına girip onlara küçük, tatlı sürprizler hazırlarlardı. Arkadaşı işi giderek büyütmüş ve emniyetin veri tabanını çözmeye kadar götürmüştü. Dışarıdan bakan bir üçüncü göz gibi polisiye olayların dosyalarına, delillere, şüphelilere bakıyorlar, kendilerince çözümler bulup eğleniyorlardı. Bir nevi zekâ oyunuydu bu. Fakat asla müdahale etmiyorlardı, çünkü başlarına geleceklerin farkındaydılar.

Şimdi aynı oyunu yıllar sonra bir kez daha tekrarlayacaktı.

Karşısında açılan komut ekranına birkaç komut yazdıktan sonra emniyetin ana sayfası ekranındaydı. Arama kısmına kardeşlerin ismini yazdı hemen. Herhangi bir suç ya da sabıka dosyasına ulaşamadı. Tam da beklediği gibiydi bu. Aramayı daha da derinleştirip tanık olarak dinlendikleri, soruşturuldukları dosyalara göz attı. Kardeşler 1982 yılında evlerinde ölü bulunan Necla Torun hakkında sorguya çekilmişlerdi. Kadın üç yerinden bıçaklanarak öldürülmüştü ve evin sakinlerinden başka bir şüpheli bulamamıştı polis.

Doktor Harun’a öyle geliyordu ki adamların bu işte bir parmağı vardı. Hissediyordu, kanları belki o gün kirlenmişti. İçlerine işleyen kötülük toksini o gün yerleşmişti hücrelerine.

Biraz daha araştırınca kadının öldürüldüğü evin oturduğu şehre çok yakın, otuz beş, kırk kilometre uzaktaki bir ilçede olduğunu anladı. İlçeye ilk ziyaretini adamları yaka paça tutup oraya getirmeden bir hafta önce gerçekleştirdi.

Sonraki hafta Necla Torun üzerinde yoğunlaştırdı araştırmalarını. Kadının bir oğlu olduğunu öğrendi. Özgür Torun… Meslektaştılar, farklı olarak Özgür Torun Ankara’da çalışıyordu. Telefonla iletişime geçti hemen. Doçent olmuştu adam ve üniversitede  önemli bir mevkideydi. “Ben o işlerin üzerini kapattım. Annem bir cinayete kurban gitti evet, ama artık ben kendi hayatıma bakıyorum, kariyerime odaklanıyorum,” dedi en son. Doktor Harun, meslektaşının bu kadar duyarsız olmasını anlayamıyordu, nasıl olmuş da geçmişin üzerine bu kadar kolayca sünger çekebilmişti. Onun yapmadığı evlatlık görevini de yapacaktı.

Soruşturma dosyasında, Osman Sözen ve Asude Sözen isimleri de vardı. Fakat nüfus kayıtlarına baktığında –Nüfus Müdürlüğü’ne sızmak onun için çocuk oyuncağıydı- ikisinin de öldüğünü gördü. Geriye, tek bir isim kalmıştı: Yusuf Duman…

Yusuf, Necla Torun’un öldürüldüğü tarihlerde halası Asude Sözen’in yanında misafirdi. O zamanlar on iki yaşlarındaydı ve polis yanına bir pedagoji uzmanı alıp onun da ifadesini almıştı. Hiçbir şey duymadığını ve bilmediğini söylemişti polislere. Doktor Harun, yine de bilemezdi. Belki bir şeyler görmüştü. Adres kayıtlarına ulaştı hemen ve Yusuf Duman’ın çalıştığı hastanenin çok yakınında bir eczane işlettiğini gördü. Bu kadarı tesadüf olamazdı. Kardeşlerin kötülüklerini ispatlaması için her şey ayağına geliyordu, onu çağırıyordu adeta. Bu yüzden eczaneye bir ziyaret kaçınılmaz olmuştu.

***

Yusuf onu müşteri zannetti. “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Doktor Harun, bütün ciddiyetiyle, “Yalnız konuşabileceğimiz bir yer var mı?” diye sordu. Yusuf şaşırmıştı bu soruya, “Nasıl yani? Ne konuda?” diye sordu o da.

“Levent ve Bülent Sözen kardeşler hakkında.”

Bunu duyunca Yusuf’un yüzü allak bullak oldu.

“Arkaya geçelim o zaman,” dedi. “Sizi dinliyorum!”

Doktor Harun, bütün olayı anlattı. Kardeşlerin kadına bir kötülük yapmış olabileceğinden şüphelendiğini söyledi.

“Polis misiniz?”

“Alakası yok! Bu adamların bana bir kötülükleri dokundu. Nasıl desem, eşimi, ruhumu elimden aldı bunlar.”

“Peki, bu bilgiyle ne yapacaksınız ki?”

Güzel soru, diye düşündü Doktor Harun, çok zekiydi Yusuf ve kesinlikle bir şeyler biliyordu. Yalan söylemek zorundaydı, gözünü biraz korkutmalıydı.

“Polis yeni deliller bulmuş olayla ilgili. Fakat size henüz ulaşmadılar sanırım. Ben, ben diyorum ki polisin işini biraz kolaylaştırsak, bu adamların hak ettikleri cezayı bir an önce almalarını sağlasak.”

“Bakın, ben o yıllarda bir çocuktum daha. Herhangi bir şey görmedim.”

Doktor Harun, eğilip adamın kulağına fısıldadı.

“Yusuf, akıllı ol! Bildiklerin var belli, saklayacak olursan senin de başın yanar. Yani, polis eninde sonunda bulacaktır seni.”

Hiç beklemiyordu ama tehdidi etkili olmuştu. Yusuf bütün gördüklerini anlattı. Gece uyanmıştı seslere ve onların ne yaptığını görmüştü. Sonra gidip yorganın altına saklanmıştı ve sırrını bugüne kadar o yorganın altında tutmuştu.

Doktor Harun, haftanın geri kalanını, kötülüğü kesinleşen kardeşlere ne yapacağıyla ilgili plan yaparak geçirdi.

***

“Konuşun ulan, siz mi kıydınız kadına?”

“Söylediğiniz kadını doğru düzgün hatırlamıyoruz bile!”

“Hadi lan, kesin mavalı, sen Levent o zaman on sekiz yaşındaymışsın, Bülent sen de on yedi… Neyini hatırlamıyorsunuz?”

“Yani tamam oldu öyle bir şey ama,” dedi Levent, kıçından sorunlu olan, “Biz aklandık.”

“Bırakın şimdi bunları. Anlatın her şeyi de canınızı bağışlayayım. Bakın herhangi bir alıcı, verici yok elimde, üstümde.”

Doktor Harun gömleğini dışarı çıkarıp yukarı doğru sıyırdı. Üstünün boş olduğunu göstermeye çalışıyordu. Ceplerini de boşaltıp adamların önüne koydu.

“Bakın,” dedi, “Cep telefonum bile yok!”

“Kimsin ulan sen?” dedi bu kez Bülent. “Kadının nesisin de bu kadar üzerimize geliyorsun?”

“Kadının uzaktan bir akrabasıyım,” diye yalan söyledi Doktor Harun.

“Bize zarar vermeyeceğini nereden bilelim?”

“Bakın! Bana bakın! Bunu bilemezsiniz tabii. Ama konuşmazsanız da anında, buracıkta, iki kurşunla öldüreceğim sizi. Sizin seçiminiz!”

Sessiz bir dakika geçti.

“Tamam, her şeyi anlatacağım,” dedi Levent en sonunda.

“Abi!” diye karşı çıktı Bülent ona.

“Oğlum görmüyor musun? Adam manyak!”

“Evet, biraz öyleyim, konuşmaya başla bakalım!”

“Kadın çok güzeldi,” diye başladı Levent. “Açık, saçık giyinirdi bir de üstelik. Babamın da ağzının suyu akardı da annemden korkardı. Neyse bir gece bu Bülent şeytana uymuş, girmiş kadının odasına. Ağzını kapatıp çıkmış üstüne deyyus. Tıkırtılar gelince uyandım, daha tam uyumamıştım zaten. Her neyse kadının odasından sesler geldiğini duydum. Bülent’in elinde bir bıçak diğer eliyle de kadının ağzını kapatmış. ‘N’apıyorsun lan?’ dedim fısıltıyla. Beni görünce bıçağı bana verdi, kadına da bir tokat çarpıp bayılttı. Sonra işte malum, işini bitirdi…”

“Sonra sen, değil mi lan? Sırada bekliyordun.”

“Evet, ben de gençtim. Ben üzerindeyken kadın kendine gelmeye başladı. Telaşla boynuna sapladım bıçağı. Her şey bir anda gelişti yemin ederim. Kan revan oldu her yer. Bülent elimden bıçağı kapıp bir iki sefer daha bıçakladı kadını.”

“Sonra?”

“Sonra delilleri temizledik n’apalım?”

“Kadının üzerinde bir sürü iziniz kalmıştır. Nasıl temizlediniz hepsini ya da polis nasıl bulamadı, inanamıyorum.”

“…”

“Biliyorum sebebi ben aslında. Kriminal çok gelişmiş değil o günlerde. Bir de tam darbe zamanı, polisin aklı sağcıda, solcuda…”

“Yo, aslında biz iyi bir temizlik yaptık. Bıçağı da yok ettik.”

Levent ve Bülent’in son sözleri oldu bunlar. Doktor Harun, nerelere kesik atacağını çok iyi biliyordu.

“Bu karım için, bu o zavallı kadın için, bu da vefasız oğul için!”

PELERİNLİ KADIN

Bir Sherlock Holmes Hikâyesi

Her zamanki sabahlarımızdan biriydi. Sherlock Holmes’la birlikte karşılıklı oturmuş kahvaltımızı yapıyorduk. Daha doğrusu ben Bayan Hudson’un pişirdiği domuz pastırmalı yumurtamı bitirmeye çalışırken, bir dilim kızarmış ekmek ve köy peynirinden başka bir şey yemeyen arkadaşım, çayını yudumlayarak bugünkü gazetesini okumaktaydı.

Dayanamayıp sordum. “Lütfen söyler misin sevgili Holmes? Sabah sabah seni The Times’ın küçük ilanlar sayfasına bakmaya yönelten şey nedir?”

Başını kaldırmadan cevap verdi. “Bayan Hudson’ın saati.”

“Şu aşağıdaki antika saat mi? Yoksa onun bozulan kısmı için yeni bir parça mı arıyorsun?”

Elindeki gazeteyi masaya bırakıp arkasına yaslandı. “Evet. Fakat ona uygun parçayı bulmak, Güney Kutbu’nda papatya bulmaktan daha zor.”

“İlginç! Bildiğim kadarıyla sen o saatten hiç hoşlanmazdın. Açık konuşmam gerekirse, ikide bir çalan gongunun sesine sinir olduğunu sanıyordum. Hatta ne yalan söyleyeyim, Bayan Hudson, saatin bozulduğunu haber verdiğinde, bunun senin marifetin olduğunu düşünmüştüm.”

Holmes’ün yüzünde her zaman görmeye alışkın olmadığım muzip bir ifade belirip hemen kayboldu. “Bunu düşünmedim değil. Ama yapmadım. Ev sahibemizin o koca saati ne kadar sevdiğini biliyorum.  Bozulduğunda ne kadar üzüldüğünü de gördüm. Zaten bu yüzden onu tamir edeceğime ve eskisinden daha iyi hale getireceğime söz verdim.”

Hayretle bağırdım. “Söz mü verdin? Ama sen saat tamirinden anlamazsın ki.”

“İşte bunda yanıldın sevgili Watson. Bugüne kadar sana hiç söylemedim ama amcam bir saat uzmanıydı. Mycroft da ben de ondan çok şey öğrendik. Her neyse, bunun şu anda bir önemi yok. Bayan Hudson’ın saatinin bozulan parçasını bulmam lazım. Zavallı kadın her gün sorup duruyor.”

Güldüm. “Kendini çok yüce bir meseleye adamışsın. Sana başarılar dilemekten başka elimden hiçbir şey gelmez. Yalnız endişe ettiğim bir konu var. O da melalini avutmak uğruna, Bayan Hudson’ı, sonu hayal kırıklığıyla bitecek bir umudun peşinden sürüklemen.”

“Haklısın ama ne yapabilirim? Can sıkıntısını giderecek bir ilacın varsa bana hemen verebilirsin.  En son önüme gelen davayı biliyorsun. Scotland Yard’ın kapısındaki polis memurunun bile rahatlıkla çözebileceği basitlikteydi. Ki, onun da üzerinden haftalar geçti. Bazen, İngiltere’de doğru dürüst bir suç hiç işlenmiyor mu acaba diye düşünmeden edemiyorum.”

Uzun zamandır dişine göre bir vakayla karşılaşmayan dostumun psikolojisini anlayabiliyordum. Açıkçası, bir süredir ben de rutin mesleki faaliyetlerimin dışında kendime heyecan verici bir ilgi alanı bulamamaktan muzdariptim. Günlerim dokuz-beş arası hasta muayene edip reçete yazmakla,  akşamları ve hafta sonlarında da Holmes’ün bezgin suratını görmemek için kaçtığım Oxford Caddesi’ndeki kahvelerde ya da Kensington Bahçesi’nde vakit öldürmekle geçiyordu. Asıl korkum, bu ataletin uzayıp gitmesi sonucunda arkadaşımın soluğu White Chapel batakhanelerinde alacak olmasıydı. Bana verdiği sözden dolayı buna teşebbüs edemiyordu ama bir bağımlı bu yeknesak hayata daha ne kadar dayanabilirdi, işte orası meçhuldü.

İşin bu yanı aklıma gelince az önceki neşem söndü. Düşünceli bir tavırla masadan kalktım. Çantamı almak için odama gidecektim ki kapı açıldı, eşikte Bayan Hudson göründü. Saati mi soracak yoksa diye bir an içimden geçirdim ama elindeki gümüş tepsiyi görünce oturma odamıza farklı bir amaçla geldiğini anladım.

Buyan Hudson, tepsiyi Sherlock Holmes’a doğru uzatarak “Az önce bu telgraf size geldi Bay Holmes,” dedi.

Tepsinin ortasında katlanmış bir kağıt duruyordu.

Sherlock Holmes, bana keskin bir bakış fırlattıktan sonra telgrafı alıp okudu. Ardından kayıtsız bir tavırla kağıdı kahvaltı masasına bıraktı.

Çıkmaya hazırlanan Bayan Hudson, “Umarım iyi bir haberdir Bay Holmes,” dedi.

“Evet, Bayan Hudson. Uzun zamandır beklediğim bir haber. Akşamüstü bir konuğumuz gelecek. Teşekkür ederim, çıkabilirsiniz.”

Bayan Hudson telaşlandı. “Ah evet tabii. Masayı daha sonra toplarım. İyi günler size.” Bana döndü. “İyi günler Dr. Watson.”

“Size de iyi günler Bayan Hudson.”

Ev sahibemiz çıkınca Holmes’ün yanına gittim. “Kim bu konuk? Ne yazmış?”

Holmes istifini bozmadan kahvaltı masasında duran kağıdı işaret etti. “Telgraf orada. Okuyabilirsin.”

Hemen alıp yüksek sesle okudum.

“Saygıdeğer Bay Sherlock Holmes. Yaşamsal bir sorunla karşı karşıyayım. Kızımın hayatı size bağlı diyebilirim. Başıma gelen bu felaketin çözümü için bana yardım ederseniz çok mutlu olurum. Bugün Chelmsford’dan 14.20 trenine bineceğim. Saat 15.00’de Paddington İstasyonu’nda olmayı ümit ediyorum. Uygun görürseniz saat 16.00’da Baker Street’teki adresinizde sizinle görüşmek isterim. Saygılarımla. İmza: Harold Marsh.”

Telgrafı yeniden masaya bırakırken Holmes sordu. “Ne düşünüyorsun Watson?”

“Chelmsford’a hiç gitmedim,” dedim kapıya doğru yürüyerek. “Ama Essex kırlarını severim. Birçok kişiden harika bir sahili olduğunu da duymuştum ama bence Cornwall kıyılarından daha harika bir yer bu dünyada zor bulunur.”

“Seninle iddiaya girmeyeceğim Watson. Umarım saat dörde kadar burada olursun.”

“Elimden geleni yapacağım.”

Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Son dakikada hasta listesine eklenen Bayan Snowdon bütün hesaplarımı altüst etti. Saat dörde beş kala muayenehanemden ayrılabildim. Baker Street’te uzun zamandır Sherlock Holmes’le birlikte paylaştığımız daire fazla uzakta değildi. Yine de ancak dördü on geçe eve varmayı başardım. Üstelik her zamankinden daha hızlı yürümüş, hatta bir ara koşmuştum.

Kapıyı açan Bayan Hudson, soru sormama fırsat bırakmadan “Beklediğiniz beyefendi az önce geldi,” dedi. “Şimdi yukarıda, Bay Holmes’le birlikte.”

Şapkamı ve paltomu portmantoya aceleyle astım. Merdivenleri çıkarken Bayan Hudson arkamdan seslendi. “Çayı hazırlamıştım ama Bay Holmes, konuğunuz gittikten sonra getirmemi istedi. Sizce de bir mahzuru yoktur umarım.”

Son basamakta durup arkama dönmeden cevap verdim. “Hayır yok Bayan Hudson. Holmes’ün dediği gibi yapın.”

Odaya girdiğimde konuğumuz ayaktaydı. Belli ki tanışma merasimi henüz sona ermemişti. Beni gören Holmes “Ah, işte size sözünü ettiğim dostum ve ortağım Dr. Watson da geldi,” dedi abartılı bir tavırla. Sonra bana döndü. “Sevgili Watson. Seni Bay Harold Marsh’la tanıştırayım.”

İki adam el sıkıştık.

Harold Marsh, elli-elli beş yaşlarında, kır saçlı, uzun boylu, hafif tombul biriydi. Kırışıklarla dolu geniş bir alnı, çukura kaçmış yorgun, mavi gözleri, kavisli bir burnu vardı. Sert bakışları onu haşin, hatta zalim biri gibi gösterse de kalın dudaklarının üstünde yer alan ve mısır püskülüne benzeyen kırçıl pos bıyığıyla yuvarlak çenesi, aslında müşfik ve uysal biri olduğunu ele veriyordu. Kılık kıyafetine ve elinde sımsıkı tuttuğu Smith and Sons imzalı zarif bastonuna bakılırsa hali vakti epeyce yerinde biri olmalıydı.

Sherlock Holmes konuğumuza oturması için koltuğu işaret etti. Onun ardından biz de kendi koltuklarımıza yerleştik. Saat dördü on geçiyordu. Kış mevsiminde olduğumuz için hava erkenden kararmıştı. Dışarıdan gelen araba ve insan sesleri giderek azalıyordu.

“Evet, Bay Marsh,” dedi Holmes. “Artık sizi dinleyebiliriz. Bize sorununuzun ne olduğunu anlatın bakalım.”

Bay Marsh bir süre konuşmadı. Sağ eliyle tuttuğu bastonunu sıkı sıkı kavramış, diğer elini ise dizinin üzerine koymuştu. Şöminenin alevlerine dikilmiş olan gözlerini ağır ağır arkadaşıma doğru çevirdi ve hiç beklemediğim bir soru sordu.

“Hayaletlere inanır mısınız Bay Holmes?”

Uçlarını birleştirdiği parmaklarını çenesine dayayan arkadaşım, karşısındaki adama dikkatle bakarak “Kesinlikle hayır,” diye mırıldandı.

“Birkaç ay önce aynı soruyu bana sorsalar ben de sizin gibi karşılık verirdim,” diye sürdürdü konuşmasını Bay Marsh. “Ama şu anda bundan o kadar emin değilim. Neyse, sözü uzatmadan hikâyemi anlatmaya başlasam iyi olacak.

Hikâyem, büyük ölçüde Walton Park’la, yani yaşadığım evle ilgili. Bir yıla yakın süredir burada, kızlarımla birlikte oturuyorum. Yeni işimi Chelmsford’da kurunca, oraya yerleşmem kaçınılmaz oldu. Blackton köyü yakınlarındaki bu evi kaçırmak istemedim. Essex kırlarının ortasında güzel ve sağlam bir binaya rastlamak kolay değil. Emsallerine göre daha ucuz olduğunu öğrenince hiç düşünmeden satın aldım. Kayıtlara göre sahibi Kont William Dexter’dı ama bana mülkü satan Chelmsford’daki bir avukat oldu.

Ev, içinde küçük bir gölün de bulunduğu geniş bir arazinin güney ucuna inşa edilmişti. Çatısıyla beraber üç katlı, taş bir binaydı. Dışı gibi içi de iyi korunmuştu. Eşyaları büyük ölçüde sağlam ve bakımlıydı. Özellikle de tablolar. Hepsi ilk asıldıkları günün parlaklığıyla ışıldıyorlardı. Resimden pek anlamasam da değerli oldukları belliydi. Sadece biri, nasıl diyeyim, biraz tuhaftı. Daha doğrusu bana ürkütücü görünmüştü. Evin büyük giriş holünde asılı olandan bahsediyorum. Yüzünde meşum bir tebessüm olan siyah pelerinli, çekik gözlü, kırmızı dudaklı, esmer bir kadın resmedilmişti tabloda. Sonradan bunun Kont’un karısı Kontes Elspeth olduğunu öğrendim. Arka planda, kasvetli, bulanık bir göl manzarası vardı. Vakit de sabahın erken saatleri ya da akşam gün batışı gibi bir şeydi. Her şey tunç rengine ve kızıla boyanmıştı.

Açıkçası, ilk gördüğüm andan itibaren Kontes’in yüzündeki ifade beni rahatsız etti. Tabloda beni rahatsız eden bir şey daha vardı. Elspeth’in boynundaki kolye. Daha doğrusu kolyenin ucundaki çam kozalağına benzeyen madalyon. Büyücülerin, cadıların ya da pagan kadınların, artık ne derseniz deyin, içlerini çok özel kokuları olan otlarla doldurdukları bu madalyonlardan taktıklarını biliyordum. Bunlar vasıtasıyla başka alemlerdeki varlıklarla temas kurduklarını da. Onun hakkında bir süre sonra edindiğim bilgiler, endişelenmekte haklı olduğumu kanıtladı.   

Walton Park’a uşağım James ve aşçı olan karısı Doris’le birlikte gelmiştik ama başka hizmetkârlara da ihtiyacımız vardı. Blackton’ın oldukça büyük bir köy olması nedeniyle aradığım elemanları oradan rahatlıkla temin ederim diye düşünmüştüm. Ama umduğum gibi olmadı. İyi ücret ödememe rağmen, çalışmak için bir iki kişiden başka kimse müracaat etmedi. Sorup soruşturunca bunun, ev hakkında çıkan söylentiler yüzünden olduğunu öğrendim.

Köyden Ethel adında bir genç kız teklif ettiğim yüksek ücretin cazibesine dayanamayarak Walton Park’ta hizmetçi olarak çalışmayı kabul etmişti. Onu biraz sıkıştırınca bana bütün bildiklerini anlattı.

Söylediğine göre, köy halkı bu evde bir hayalet olduğuna inanıyormuş. Buraya gelmek istememelerinin altında yatan sebep buymuş. Yıllar önce, Kont henüz Walton Park’tayken köydeki bazı genç kızlar ortadan kaybolmuşlar. Bir köylü, kayıp kızlardan birinin çamura bulanmış elbisesini evin yakınlarında bulunca, bütün gözler Walton Park’a çevrilmiş. Zaten Kont evlendiğinden beri orada tuhaf şeyler oluyormuş. Kontesin büyücülük yaptığına dair söylentiler öteden beri varmış. Bazı köylüler onun cadı olduğunu, canlı canlı tavşan, fare, kunduz gibi hayvanları yediğini gözleriyle gördüklerini söylemeye başlayınca dedikodular giderek yayılmış. En nihayet, Chelmsford’daki Kraliyet Mahkemesi onu cadılık suçlamasıyla yargılamaya karar vermiş. Bundan kırk yıl kadar önce oluyor bunlar. Elspeth’i tutuklamak için Walton Park’a gelen askerler, her yeri aramalarına rağmen onu bulamamışlar.  Kont da bilmiyormuş nerede olduğunu. Kadın resmen ortadan kaybolmuş. O günden sonra bir daha onu hiç kimse görmemiş. Kont, selameti İngiltere’den ayrılıp gitmekte bulmuş ama dedikoduların ardı arkası kesilmemiş.  Hem resmi makamlar hem de köylüler Kontes’i aramayı sürdürmüşler. Bir avcı onun kanlı giysilerini ormanda bulduğunu haber verince Kont’un karısının intihar ettiği söylentisi yayılmış. Halkın büyük bir kısmı buna inansa da kadını evin penceresinde zaman zaman görenler olmuş. Hatta yıllar sonra bile bazı kişiler, dolunay zamanı onu bahçede dolaşırken ya da gölde yıkanırken görmüşler.  Sonunda Kontes’in öldüğüne ve hayaletinin Walton Park’ta yaşadığına inanılmaya başlanmış.

Sekiz yıl önce evde korkunç bir trajedi daha meydana gelmiş. Londralı bir banker tarafından kiralanan Walton Park’ta biri ölmüş. Olayın kaza olduğu söylenmiş ama bankerin arabacısı, evin çatısından düşen genci siyah pelerinli bir kadının aşağıya ittiğini gördüğünü iddia etmiş. Pelerinli kadın daha sonra süpürge gibi bir şeye binmiş ve uçarak göl yakınındaki ormanın karanlıklarında gözden kaybolmuş.

Bu olayın ardından Blackton’da, evin tekinsiz olduğuna dair inanç iyice pekişmiş.

Böyle şeylere inanmadığım için aslında bu konuyu daha fazla araştırmama gerek yoktu. Sadece kızlarımı düşünerek huzursuz olmuştum. Evle ilgili söylentileri duyduklarında gereksiz evhamlara kapılabilirlerdi. Özellikle fazlasıyla hassas olan büyük kızım beni endişelendiriyordu. Bundan dolayı, evin geçmişi hakkında onlara tek bir kelime dahi etmemesini Ethel’e sıkı sıkıya tembih ettim.

Daha sonra, dedikoduların doğru olup olmadığını öğrenmek için evi bana satan avukatla görüştüm. Söylentilerin bir kısmının gerçek olduğunu kabul etti. Avukatın söylediğine göre, Kont’un karısı şifalı otlara meraklı biriymiş. Bazılarını Walton Park’ın serasında yetiştirir, yabani olanlarını da ormandan toplarmış. Bu otlardan yaptığı ilaçları, merhemleri, köydeki kadınlara verir onların çeşitli hastalıklardan kurtulmalarına yardımcı olurmuş. Bu davranışı kimilerince yanlış anlaşılmış, onun büyücülükle suçlanmasına sebep olmuş. İş ciddiye binip yargılanması söz konusu olunca, kocasıyla birlikte Hindistan’a gitmiş.

Avukatın açıklaması tam beklediğim gibiydi. Şifalı otlara meraklı bir kadının cadılıkla suçlanınca ülkeyi terk etmek zorunda kalması, hikâyenin gerçek kısmını oluşturuyordu. Gerisi tamamen köy halkının muhayyilesinin ürünüydü. Büyük ihtimalle eski cadı ve büyücülük masallarının etkisiyle yenilerini yaratmışlardı.

Ona sekiz yıl önceki hadiseyi de sordum. Olayı o da doğruladı. Bankerin oğlu, iyi çekmeyen bacayı temizlemek için, büyüklerinin bütün itirazına rağmen dama çıkmış, daha sonra dengesini kaybedip aşağıya düşmüş, yirmi dört saat sonra da ölmüş. Gerçek buydu, gerisi tevatürden başka bir şey değildi.

 İçim epeyce rahatlamış bir vaziyette eve döndüğümü çok iyi hatırlıyorum. Düşünsenize, Walton Park hakkında çıkarılan ve beni fevkalade huzursuz eden dedikoduların aslı astarı yoktu. Birçok evde olabilecek bazı kötü hadiseler burada da yaşanmıştı ama bunlar olağan dışı, aklın almayacağı vakalar değillerdi. Hayalet hikâyesi de tamamen masaldı. 

Yanıldığımı ne yazık ki kısa bir süre sonra öğrendim.

Birkaç hafta sonraydı. Gece yarısı, korkunç bir çığlıkla uyandım. Koridora çıkınca Julyet’le o sırada bizde kalan Beatrice’i gördüm. Julyet, küçük kızımdır. Beatrice ise, Londra’da yaşayan dul kuzenim. Canhıraş feryatlar büyük kızım Edith’in odasından geliyordu. Fazla düşünmeden kızımın odasına girdim, onu pencerenin kenarında yerde yatarken buldum.  Yarı baygın bir haldeydi. Hemen kucağıma alıp yatağına taşıdım. Çok bitkin ve sarsılmış görünüyordu.  Kendine gelince titremeye başladı. Gözlerini iri iri açıyor, korkuyla etrafına bakınıyordu. Onu sakinleştirmeye çalışıp ne olduğunu sordum. Güçlükle konuşabildi.  Sesi o kadar zayıf çıkıyordu ki bazı kelimeleri anlayabilmek için tekrarlatmak zorunda kaldım.

Ne olduğunu anlayamadığı bir gürültü uyandırmış onu. Rüzgarda sallanan ağaç dallarının pencerenin camına çarptığını sanmış önce. Uyumaya devam edecekmiş ama midesinde bulantı hissettiği için kalkıp bir bardak su içmiş. Gürültünün devam ettiğini fark edince pencereye gidip perdeyi aralamış. Ve işte o zaman, korkudan çığlık atıp bayılmasına sebep olan siyah pelerinli kadını görmüş.

Evet, yanlış duymadınız. Siyah pelerinli bir kadın!

Onu yatıştırmak amacıyla hayal görmüş olabileceğini, pencerenin yerden en az beş metre yüksek olduğunu, bu kadar yükseğe bir kadının tırmanmasının imkansız olduğunu söyledim.  Bana verdiği cevap tüylerimi diken diken etti. Kadının pencereye tırmanmasına gerek yokmuş, çünkü uçuyormuş.

Ne kadar sarsıldığımı tahmin edebilirsiniz. Beatrice ile Julyet de şaşkınlık içindeydiler. Onlara odalarına gitmelerini söyledim. Ben bir süre daha kızımın yanında kalacak, uyumasını bekleyecektim. Hizmetkârlardan biri odadaki şömineyi yaktı, oturmam için bir koltuk getirdi.

Güya kızımın uyumasını bekleyecektim ama Edith’le birlikte ben de dalıp gitmişim. Gözlerimi açtığımda henüz sabah olmamıştı. Kızım hâla uyuyordu. Komodinin üzerindeki mum sönmüştü. Odayı sadece şöminedeki ateşin kalıntıları aydınlatmaktaydı. Başımda peydah olan ağrıyı bertaraf etmek için şakaklarımı ovalayıp arkama yaslandım. Bir anlığına gözlerimi kapatmış olmalıyım ki, açınca kadını gördüm. Siyah bir pelerin giymişti. Edith’in başucunda ayakta dikiliyor, bana kötü kötü bakarak gülümsüyordu.  Dehşet içinde kalmıştım. Sırtım buz kesmiş, elim ayağım sanki tutulmuştu. Kızıma musallat olan bu yaratıktan korunmak için ne yapabileceğimi düşünürken o, kapıya doğru yürüdü ve dışarı çıktı. Bütün gücümü toplayıp ben de arkasından  gittim.        

Koridor karanlıktı ama o masallardaki orman perileri gibi parlıyor, davetkâr bir biçimde yavaş hareket ediyordu. En sondaki kütüphanenin kapısını açtıktan sonra dönüp bana baktı. Yüzünü belli belirsiz seçebiliyordum. Oydu. Kontes Elspeth’di. Yemin ederim oydu. Kütüphaneye girmeden önce bana gülümsedi, sonra gözden kayboldu. Hızla peşinden gidip kapıyı kilitledim. Kadını kütüphaneye hapsetmiştim. Oradan hiçbir yere kaçamazdı. Pencereler demirliydi ve tek bir kapıdan başka içeriye giriş-çıkış yoktu.

Koridordaki iskemlelerden birini kapının önüne çekip oturdum. Başımın ağrısı geçmemişti ama uykum da yoktu. Saat tam altıda uşağım James merdivenlerin başında belirene kadar gözümü kırpmadan bekledim. Beni sabah sabah, üstümde sabahlığımla karşısında görünce şaşırdı. Ona kapıda durmasını ve kütüphaneden hiç kimsenin dışarı çıkmasına izin vermemesini söyledim. İsteğimi harfiyen yerine getireceğini biliyordum. Bu güvenle kütüphaneye girdim. Her yere, her köşeye, pelerinli kadının saklanabileceği her kuytuya baktım ama yoktu. Anlıyor musunuz, kadın yok olmuştu. Sanki yer yarılmış, yerin içine girmişti.

Bu durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Ruhlara, hayaletlere, büyüye inanmam.  Cadı denen kadınların aslında Hristiyan bağnazlığının kurbanı paganlar olduğundan da haberim var. Aslında, zamanında bu konuyla ilgili, birçok makale ve kitap okumuştum. Ama o gece yaşadığım olayın hiçbir mantıklı, bilimsel açıklaması yok. 

O geceden sonra zavallı kızım her gün biraz daha kötüleşti. Mide bulantıları, kalp çarpıntıları, baş dönmeleri arttı. Korkudan evin içinde dolaşamaz hale geldi. Kontes’in hayaletinin sürekli karşısına çıktığını, onu karanlığa çağırdığını söylüyor.  Birden deli gibi çığlıklar atıyor, üstünü başını parçalıyor. Yemeden içmeden kesildi, gün boyunca odasında oturuyor. Son zamanlarda artık daha fazla yaşayamayacağını söylemeye başladı. İkide bir, “Noel’den önce öleceğim,” deyip duruyor. Kendisine bir fenalık yapmasından korkuyorum. Julyet ve Beatrice onu sürekli gözetim altında tutuyorlar. Ama bu nereye kadar sürebilir ki?

Zavallı kızımı doktorlara gösterdim elbette. Hem de birkaç tanınmış uzmana. En son Doktor Finchley muayene etti. Mutlaka adını duymuşsunuzdur. Londralı, ünlü bir doktor o. Onun da teşhisi diğerlerinden çok farklı olmadı. Bana söylediğine göre Edith’in fiziki bir rahatsızlığı yoktu. Bütün sorun kafasının içindeydi. Tedavi için uygun bir kliniğe yatması gerekiyordu. Dr. Finchley’in uygun bir klinik dediği yerin aslında tımarhane olduğunu anlamışsınızdır sanırım.

En son, geçen sabah korkunç bir şey daha oldu.

Sabah, uyanır uyanmaz, son zamanlarda hep yaptığım gibi ilk iş olarak kızımın odasına gitmiştim. Hâlâ uyuduğunu görünce sessizce odadan çıkıyordum ki komodinin üzerinde bir kolye gördüm. İnanın o an gözüm karardı. Bayılacak gibi oldum. Kontesin boynundaki kolyenin aynısıydı çünkü. Çam kozalağına benzeyen madalyonu açmaya çalıştım. Açılmıyordu ama içinden nahoş bir koku yayılıyordu. Gübre ya da çöp kokusuna benzer bir şey.

Edith’i uyandırıp kolyeyi nereden bulduğunu sordum. Hiçbir yerden bulmamış. Pelerinli kadın vermiş. Yani Kontes.

Aklımı kaçırmamaya gayret ederek kolyeyi alıp giriş holüne koştum. Tablodakiyle elimdekini karşılaştırmak istiyordum. Gerçekten de benzer olup olmadıklarını kontrol edecektim.

Tablonun karşısına geçtiğim zaman dondum kaldım. Gözlerime inanamadım. Çünkü tabloda kolye yoktu. Gitmişti. Buhar olmuştu sanki. Daha doğrusu, düne kadar orada duran kolye artık benim elimdeydi.

Bay Holmes, Walton Park gerçekten lanetli bir yer mi değil mi bilmiyorum. Tek bildiğim, bu evi eline geçirmiş olan şeytani güçten kızımı korumam gerektiği. Yoksa zavallı Edith’im gözümün önünde bir mum gibi eriyip gidecek. Bu dünyada bana yardım edebilecek tek kişi sizsiniz. O yüzden size geldim. Bu lanet cadıdan kızımı kurtarmanızı istiyorum.”

Sherlock Holmes bir süre kıpırdamadan durdu. Sonra, “Sizi anlıyorum,” diye mırıldandı. “Belli ki evinize bir cadının hayaletinin dadandığını düşünüyorsunuz. Aslında cadı avcısı değilim. Hayaletleri kovmak da mesleki çalışmalarıma dahil değildir. Bu konuda medyumlar benden çok daha iyi iş çıkarırlar. Ancak, anlattığınız olay ilgimi çekti.”

Birden ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü.  Birkaç adım attıktan sonra aniden geri dönüp “Çünkü, bu kahrolası dünyada cadı, hayalet diye bir şey yok!” diye bağırdı.  “Sadece korkularımızın besleyip büyüttüğü boş inançlar var. Ve biz her zaman onlara inanmaya hazırız. Oysa onların hepsi bizim uydurduğumuz masallardan ibaret.”

Kaşları çatılan Bay Marsh da öfkeyle ayağa kalktı. “Bunu bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Ben o kadar aptal biri değilim Bay Holmes. Walton Park’ta yirmi dört saat geçirseydiniz belki sizin de fikriniz farklı olabilirdi.”

Sherlock Holmes bir kartalı andıran bakışlarını adamın yüzüne dikti. Ardından gülümseyerek ve sakin bir sesle, “Bu eşsiz deneye zevkle iştirak edeceğim,” dedi. “Davanızı üstleniyorum, hem de derhal.”

Bana döndü. “Watson, lütfen Bayan Hudson’a söyler misin? Yarın bütün gün burada olmayacağız. Gelen gazeteleri sakın atmasın.”

Bay Marsh, derin bir memnuniyetle koltuğuna tekrar oturdu.  “Ah, Bay Holmes size ne kadar minnettarım bilemezsiniz. Ücretiniz neyse bunu fazlasıyla ödeyeceğimden emin olun lütfen.”

Holmes, bu sözleri duymamış gibi yaptı. “Yarın sabah erkenden, ortağım Dr. Watson’la birlikte Walton Park’a geleceğiz. Ancak bundan kimseye söz etmeyin. Her zaman nasıl davranıyorsanız o şekilde hareket edin.”

“Hiç merak etmeyin Bay Holmes. Geleceğinizi kimse bilmeyecek.”

“Bu arada size bazı sorular sormak istiyorum. Bu olaylar tam olarak ilk ne zaman başladı?”

“Sanırım ağustos sonuydu. Henry geleli iki ay olmuştu. Oradan hatırlıyorum.

Holmes, ilgisiz bir tavırla, “Henry kim?” diye sordu.

“Chelmsford’daki bir dostumun oğlu. Uzun zamandır Güney Afrika’da yaşıyordu, yeni döndü. Zavallı çocuğun Edith’le evlenme planları vardı. Hepsi suya düştü tabii.”

“Kızınızla nişanlı mıydı?”

“Hayır ama Edith hastalanmasa nişanlanacaklardı.”

“Şu anda evinizde kaç kişi yaşıyor.?”

“Dört. Beatrice, ben ve iki kızım.”

“Hizmetkârlar?”

“Uşağım James ve karısı Doris var. James’in yardımcısı Cliff, orta hizmetçimiz Ethel ve Doris’in yardımcısı Barbra. Ha, bir de bahçeye ve arabaya bakan David.”

“Hizmetkârlar gece Walton Park’ta mı kalıyorlar?”

“Sadece James ve karısı kalıyor. Diğerleri köye dönüyorlar. David onları getirip götürüyor.”

“Son bir soru. Tam olarak ne işle meşgulsünüz? Anladığım kadarıyla toprak sahibi değilsiniz.”

Bay Marsh güldü. “Hayır, değilim. Birkaç gayrimenkul dışında Blackton köyünün civarında bir likör fabrikam var. Kazancım iyidir, merak etmeyin.”

“Pekâlâ, hepsi bu kadar Bay Marsh. Yarın sabah görüşmek üzere.”

Harold Marsh ayağa kalkıp bize veda ederken, Sherlock Holmes yeniden gürledi. “Bayan Hudson, konuğumuz ayrılıyor, lütfen ona kapıyı gösterir misiniz?”

Aşağıdan gelen telaşlı ayak seslerini işitince, ister istemez bıyık altından gülümsedim.

***

Ertesi sabah erkenden Chelmsford’daydık. Bir arabayla önce Blackton’a, oradan da Walton Park’a gittik. Yolculuğumuz on beş dakikadan biraz daha fazla sürdü. Essex kırları donuk, sert ve kasvetliydi. Bahar ve yaz aylarındaki neşeli canlılığından eser yoktu.

Eve vardığımızda bizi Bay Marsh karşıladı. Henüz kahvaltı etmediklerini, arzu edersek onlara katılabileceğimizi söyledi ama Holmes elini olmaz anlamında sallayarak bu daveti reddetti.

“Yapılacak işlerimiz var. Bir dakika bile vakit kaybetmemeliyiz. Belki daha sonra…”

İtiraz etmeye zaman bulamamıştım. Sıkı bir kahvaltının ardından işe başlamayı tercih ederdim doğrusu.

Holmes, benim ve Bay Marsh’ın bir şey demesine fırsat vermeden hızla yürüdü. Tam karşıdaki tabloyu işaret ederek “Bahsettiğiniz Kontes’in resmi bu olmalı,” dedi.

“E-evet,” diye kekeledi Bay Marsh arkasından telaşla koşturarak.

Holmes, parmaklarını resimdeki kadının boynunda gezdirdi. “Kolye tam olarak burada mıydı?”

“Evet. Aşağı yukarı.”

Holmes, birkaç adım geri çekildi, tabloyu seyretmeye başladı. Keskin bakışlarını resmin her santimetrekaresinde gezdiriyor, arada bir elini çenesine götürüyor, bazen de kafasını iki yana sallıyordu.  Aşağı yukarı on dakika süren bu durumu ben ve Bay Marsh sabırla izledik.

Resmin, gerçekten iyi bir ressam tarafından yapıldığı belliydi. Kontes’in bütün güzelliği ve esrarengiz gülümsemesi tabloya büyük bir beceriyle yansıtılmıştı.  Dikkatle bakınca, Bay Marsh’ın bize söylemediği bir ayrıntıyı keşfettim. Kadının serçe parmağında bir yüzük vardı. Işığın etkisiyle rengi kızıla dönmüştü ama ben onun gümüş olduğundan emindim.

Holmes tabloya tekrar yaklaştı, yere diz çöküp elini bu kez de İran işi olduğunu düşündüğüm kırmızı halının üzerinde gezdirdi. Büyütecini çıkardı, sağa sola bakındı. Ayağa kalktığında yüzünde memnuniyetini gösteren hafif bir gülümseme vardı.

“Kızınız kahvaltı salonunda mı?” diye sordu.

“Edith mi? Hayır. O odasından çıkmıyor. Kahvaltısını odasında yapıyor.”

Son cümlesinde Bay Marsh’ın yüzü ağlamaklı bir hal almıştı.

“Öyleyse bizi kızınızın odasına götürür müsünüz?  Ona bir iki sorum olacak. Dr. Watson da kızınızı muayene eder. Öyle değil mi Watson?”

Şaşırdığımı belli etmemeye çalışarak “Tabii, tabii,” dedim. Bunu daha önce konuşmamıştık. Konuşsaydık çantamı yanıma alırdım.

Normalde bol ışıklı olması gereken oda, perdelerin sıkı sıkıya kapatılmış olması yüzünden karanlıktı. İçerisi boğucu ve rahatsız edici bir havayla dolmuştu.  Şöminedeki ateş sönmek üzereydi. Yatakta, uçuk benizli bir genç kız yatıyordu.

Bay Marsh nazik bir sesle, “Edithciğim,” dedi. “Bay Holmes ve arkadaşı Dr. Watson bize yardım etmek için buradalar. Onlara her şeyi anlatabilirsin.”

Bu habere pek sevinmiş görünmeyen Edith ürkek bakışlarla bizi süzmeye devam etti. Yatağın kenarına yanaşıp hızlıca bir fiziksel muayene yaptım. Genç kızın kafasındaki yaralar saçları seyreldiği için rahatlıkla görülebiliyordu. Kanlı gözleri fersiz, derisi gergin ve kuruydu. Tırnaklarında morluklar vardı. Yanımda aletlerim olmadan bundan daha fazla bir muayene yapamazdım ama gördüklerim bana yeterince fikir vermişti.

Pencerenin önünde dikilen Holmes’ün yanına gittim. “İyi beslenmemekten ve yeterince temizlenmemekten dolayı cildinde ve karaciğerinde bazı sorunlar var. Ama bundan önemlisi epeydir havasız kalmış sanırım. Bu oda hep böyleyse buna şaşırmam.”

Holmes ellerini havaya kaldırdı. “Öyleyse pencereleri açalım dostum.”

Edith’in odası evin güney köşesindeydi, dolayısıyla birleşen iki duvarında pencere vardı. Önce perdeleri çektik, sonra pencereleri açtık. Soğuk ama taze hava içeriye hücum ederken, Holmes genç kıza yaklaştı ve “Bayan Edith,” dedi. “Sizi rahatsız eden şu pelerinli kadın hakkında bir şey soracağım.”

Genç kız, pelerinli kadın kelimelerini duyunca yattığı yerde iyice büzüldü.

“Bu kadın, genellikle ne zaman karşınıza çıkıyor? Gece yarısı? Sabah? Akşam üzeri?

Edith, bir süre düşündü. “Şey, genellikle sabahları. Ama gece de çıktığı oluyor.”

“Sizinle konuşuyor mu?”

“Her zaman değil.”

“Ne diyor?”

“Yanına gelmemi istiyor, birlikte gidelim diyor.”

“Nereye gideceğinizi söylüyor mu?”

“Hayır.”

“Peki, şimdi biraz dikkatle düşünün lütfen. Ağustos sonlarıydı ve geceydi. Bir ses duydunuz, yataktan kalktınız. Pencereden bakınca onu gördünüz. Hangi pencere olduğunu hatırlıyor musunuz? Tam karşınızdaki pencere mi yoksa yan tarafınızdaki pencere mi?”

“Ta…tam karşımdaki penceredeydi.”

“Daha sonra size bir kolye vermiş; onu nasıl verdiğini hatırlıyor musunuz?”

“Sabah uyandığımda yanımdaki bu komodinin üstünde duruyordu. Sonra o geldi, ayakucuma oturdu ve kolyeyi benim için bıraktığını söyledi.”

Holmes yeniden pencereye gitti. Tam karşıda iki porsuk ağacı vardı. Dalları çok geniş bir alanı kaplamıyordu ama fırtınalı havalarda cama çarpabilirlerdi. Pencerenin yerden yüksekliği konusunda Bay Marsh haklıydı. En az altı metre vardı bu yükseklik.  

Oda epeyce geniş sayılırdı. Duvarlar çuha çiçeği desenli kağıtla kaplanmıştı. Küçük kitaplıkta bir sürü roman duruyordu. Sırtlarından okuyabildiğim kadarıyla çoğu aşk romanıydı.  Bütün genç kızlar gibi Edith de romantik bir kızdı sanırım. Kitaplığın önünde pembe kadifeyle kaplı alçak bir sedir duruyordu.  Komodinlerden birinin üzerine seramik bir leğen ve ibrik konmuştu. Diğerindeyse dört kollu gümüş bir şamdan vardı.

Holmes odanın içinde her köşe bucağa dikkatle bakarak ağır ağır gezindi. Pencerenin önündeki çalışma masasına tarot kartları saçılmıştı. Onları bir araya getirip düzeltti. Eline koni biçiminde bir cisim aldı. Cismin alt tarafına hortuma benzer bir şeyin bağlı olduğunu görünce onun bir konuşma tüpü[1] olduğunu anladım. Holmes, hortumun duvara girdiği yere eğilirken, “Bunun diğer ucu nerede?” diye sordu.

Bay Marsh, “Üst katta,” dedi. “Evde birkaç odada var bunlardan.”

Holmes, koniyi kokladıktan sonra “Üst kattaki odaya bakalım,” dedi.

Hep birlikte geniş kavisli bir merdivenden üst kata çıktık. Burada birbirine paralel iki uzun koridor vardı. Odalar bu koridorun iki yanına dizilmişti. En sondaki odaya girdik.

“Bu kattaki odaları genellikle kullanmıyoruz,” diye açıkladı Bay Marsh. “Burası da kullanmadıklarımızdan biri.”

Oda, tam altındaki Edith’in yatak odasıyla aynı büyüklükteydi. Perdeler açık olduğu için içerisi aydınlıktı. Şömine boş ve temizdi. İçeride birkaç koltuk ve sehpadan başka bir eşya yoktu.  Bu yüzden fazlasıyla çıplak görünüyordu. Alt kattaki Edith’in odasından gelen konuşma tüpü yerde halının üzerinde duruyordu. Holmes ucundaki koniye birkaç kez üfledi. Tozunu almak ister gibi parmağını içinde dolaştırdı. Bu uzun ve gereksiz incelemenin ardından koniyi tekrar halıya bırakıp pencereye doğru yürüdü. Camı açtı, porsuk ağacının dallarına doğru elini uzattı. Dallardan birini yakalayıp kendine doğru çekti. Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra pencereyi kapatıp “Çok saçma,” dedi.

Ne demek ve ne yapmak istediğini anlamamıştım. Ama bunu ona sormadım. Böyle anlarda arkadaşımın bütün gücünü bir noktada toplayıp etrafında olup bitenleri anlamaya yöneldiğini biliyordum. Onun dikkatini dağıtmak istemedim. Ama o birden “Ah Watson, şunu görüyor musun?” deyip yere eğildi. Ayağa kalktığında parmaklarının ucunda taşa benzer bir nesne vardı.

“Bu ne?” diye sordum.

“Yanmış bir kömür parçası,” dedi. Ve ardından ekledi. “Çok enteresan, öyle değil mi?”

Merdivenlerden inerken kırk yaşlarında, hoş bir hanım önümüze çıktı. Bay Marsh’ın kuzeni Beatrice Sinclair’miş. Bu fırsatı kaçırmayan Holmes, Bay Marsh’a, yarım kalan kahvaltısını tamamlamak üzere kahvaltı odasına gidebileceğini söyledi.

“Yarım saat sonra biz de size katılacağız. Uşağınız sofrayı toplamasın lütfen.”

Bu iyi fikirdi işte. Merdivenleri inip çıkarken bayağı acıkmıştım.

Adam yanımızdan ayrıldıktan sonra Holmes, Bayan Sinclair’e dönerek “Pelerinli kadını siz de gördünüz mü?” diye sordu.

“Çok şükür hayır.”

“Evin içinde böyle bir varlık olduğuna inanıyor musunuz?”

“Elbette. Neden olmasın ki? Gazetelerde her gün hortlaklı evlere dair haberler var. Böyle şeylerden pek korkmam ama karşılaşırsam ne yaparım bilmiyorum.”

“Hayaletin Bayan Edith’e musallat olmasının sebebi sizce ne olabilir?”

Kadın bir an duraksadı. “Gençliği ve güzelliği herhalde.” Biraz düşündükten sonra sözlerine devam etti. “Kontes kıskanç bir kadınmış. Kocasından kıskandığı kadınlara büyü yapar, onları hasta edermiş.”

“Bunu kimden duydunuz?”

“Harold’dan değil elbette. Ağzı çok sıkıdır onun. Hele böyle konuları hiç açmaz. Ama artık olayın saklanacak, gizlenecek tarafı kalmadı. Bana David anlattı köyde kırk-elli yıl önce olanları. Cesur biri o. O olmasa Harold burada çalışacak adam bulamazdı.”

“David, şu arabacı mı?”

“Evet, bahçeye de bakıyor. Sekiz yıl önce de çalışmış burada. Kendisinin hayaletlere karşı şerbetli olduğunu söylüyor.”

“Demek, sizce gençliği ve güzelliği yüzünden Bayan Edith’e musallat oldu hayalet. Diğer yeğeniniz ablası kadar güzel değil mi?”

“Julyet mi? Ah, o da çok güzel bir kız. Ama Edith çok naif, çok duygusal, çok kırılgandır. Julyet öyle değil. O annesi gibi dayanıklı ve güçlüdür.”

“Anlamadım?”

“Ah, yoksa bilmiyor muydunuz? Edith’le Julyet’in anneleri ayrı kişiler.”

“Öyle mi?”

“Harold’un ilk karısı, Edith’i doğururken öldü. Neredeyse yirmi yıl önce. O zaman Sheffield’da oturuyorlardı. Bir yıl sonra Harold, Londra’da Audrey’le tanıştı. Kısa bir süre sonra da evlendiler. Audrey Amerikalıydı. Ailesi Pennsylvania’da otuyor ve çok zenginler. Audrey, cesur, atak ve güçlü olmasının yanı sıra çok iyi bir insandı. Edith’i kendi kızı gibi büyüttü, her şeyiyle ilgilendi. Amerika’da kadınlar bizden daha özgürler.  Bu özgürlüğün bütün alametlerini Audrey de görebilirdiniz.”

“Audrey’e ne oldu peki? O da mı öldü yoksa?”

“Maalesef. Üç yıl önce Amerika’ya giderken bindiği gemi battı.”

Araya girdim. “Hampton faciasından mı söz ediyorsunuz?”

“Evet, geminin adı oydu. Zavallıcık, evlendikten sonra sadece bir kere gitmişti ailesinin yanına. Yıllar sonra ağabeyinden bir mektup aldı. Babasının durumu ağırmış. Hem onu son defa görmek hem de babasının beklenen ölümünün ardından miras işlerini halletmek için gitti ama dönemedi.”

Holmes, “İlginç,” diye mırıldandı. “Audrey’in mirası ne oldu?”

“Vasiyetname yapmamış. Bu nedenle Amerikan kanunlarına göre servetinin yarısı Harold’a kaldı. Diğer yarısı da kızına. Julyet, yirmi birine bastığında çok zengin bir kız olacak.”

Holmes, “Anlıyorum,” diyerek ağır ağır başını salladı. Sonra birden konuyu değiştirdi.

“Bayan Sinclair, bize kütüphaneyi gösterebilir miydiniz?”

Kadın hafifçe yutkundu. “Gayet tabii Bay Holmes. Bu koridorun sonundaki kapı.”

“Birinci katta mı? Şaşırtıcı. Genellikle kütüphaneler zemin katta olur diye bilirim.”

“Haklısınız. Bu evde şaşırtıcı pek çok şey var. Üst kata yemek salonu koymuşlar örneğin. Tabii orayı kullanmıyoruz. O kattaki odaların hepsi aslında kapalı. Harold’ın söylediğine göre bodrumda gizli bir geçit bile varmış.”

Holmes’la birbirimize baktık.

Kadının hafifçe titrediğini görünce dayanamayıp sordum. “Neden Londra’ya geri dönmüyorsunuz?”

Gülümsemeye çalıştı. “Bunu ben de kendime soruyorum bazen. Ama şimdi dönemem. Bu Harold’a büyük haksızlık olur. Edith’in durumunun biraz düzelmesini bekliyorum.”

Yürüye yürüye kütüphanenin önüne gelmiştik. Beatrice, Edith’e bakmaya gideceğini söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Biz de kütüphaneye girdik.  Dışarıdan tahmin edilemeyecek kadar geniş bir yerdi burası. Raflara cilt cilt eski kitaplar dizilmişti. Şöminenin önünde yüksek arkalıklı dört koltuk vardı. Holmes, her köşeyi inceledi. Gizli bir geçit olup olmadığını araştırdı. Yoktu.

Pencerelerin dış kısmına Bay Marsh’ın dediği gibi demir çubuklar çakılmıştı. Buraya dışarıdan ne bir kimse girebilir ne de içeriden bir kimse dışarıya çıkabilirdi.

Holmes koltuklardan birine oturdu. Arkasına yaslanıp bir süre tavana baktı.

“Bu pelerinli kadın gerçekten bir hayalet olmalı.”

Güldüm. “Neden böyle dedin?”

“Etrafına baksana dostum. Bu salondan kapıyı kullanmadan dışarı çıkmak imkânsız. Oysa o gece kütüphaneye bir kadın girdi ve ortadan kayboldu. Kapıda nöbet bekleyen uşak, dışarı çıkan hiç kimseyi görmedi. Bay Marsh kütüphanenin her tarafını aramasına rağmen kadını bulamadı. Kadın adeta buhar olmuştu. Ama bu imkânsız dostum, gülünç bir biçimde imkânsız. Bu vakayı kabul edip buralara gelmemin en büyük sebebi bu işte. Burada, Bay Marsh’ın göremediği bir ipucu bulacağımdan o kadar emindim ki… Şu anda büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Ve eğer bu bulmacayı çözemezsem asla huzur bulamam.”

Holmes haklıydı. Kütüphaneden dışarıya çıkış sadece kapıdan olabilirdi. Ama kapıda bekleyen Bay Marsh ve daha sonra uşağı dışarıya çıkan birini görmemişlerdi.

“Ah, bir kilitli oda muamması ile karşı karşıya olduğumuzu şimdi anladım,” dedim. “Demek, o yüzden büyük bir hevesle bu davayı kabul ettin.”

Holmes, hâlâ düşünceliydi. Sonunda, “Neyse,” diyerek ayağa kalktı. “Buna kafa yormak için önümüzde zaman var. Şimdi gidip bir şeyler yiyelim. Biraz böbrek ve sıcak bir çay beynimizin daha fazla çalışmasını sağlar belki.”

Merdivenlere doğru yürürken Bayan Edith’in odasından biri çıktı. Görünüşe bakılırsa bu Bay Marsh’ın diğer kızı Julyet’ti. Bizi görünce zarif bir gülümsemeyle selamladı. “Sanırım siz Beatrice’in bahsettiği Londra’dan gelen dedektifler olmalısınız.”

Holmes, “Haklısınız küçük hanım,” dedi. “Bizler Londra’dan gelen dedektifleriz. Sherlock Holmes ve Doktor Watson.”

Kız hiçbir tepki göstermedi. Herhalde Holmes’ün adını ilk kez duyuyordu.

“Kahvaltı odasına mı gidiyordunuz?” diye sordum.

“Odama gidiyorum. Birazdan Henry gelecek. Onu karşılamak için hazırlanmam lazım.”

Holmes sordu bu kez. “Ablanız görüşüyor mu kendisiyle?”

Genç kız başını iki yana salladı. “Maalesef. Henry neredeyse her gün geliyor ama o odasından dışarı çıkmıyor. Onu da odasına sokmuyor. Evin içinde hayaletlerin dolaştığını söylüyor.  Tuhaf, anlaşılmaz bir korku içinde.”

“Siz korkmuyor musunuz?”

“Ben hayaletlerden korkmam.” Yumruklarını sıktı.  “Pelerinli kadın karşıma çıkarsa buna pişman olabilir. Belki de o yüzden karşıma çıkmıyor.”

Bizi selamlayıp odasına doğru yürüdü. Biz de merdivenlerden aşağıya indik.

Kahvaltı odasında Bay Marsh yalnızdı. Uzun bir masanın en başına oturmuş çayını içiyordu. Beni ve Holmes’ü görünce, merakla ayağa kalktı. “Ne yaptınız beyler? Bir gelişme var mı?”

Holmes, oturmasını işaret etti. “Kahvaltıdan sonra, Bay Marsh.”

Adam istemeye istemeye oturdu. Yüzündeki merak ifadesi hâlâ kaybolmamıştı.

Tabağımı böbrek, domuz pastırması ve yumurtayla doldurup masaya geçtim. Holmes sadece böbrek almıştı. Uşak çaylarımızı koydu. On dakika masada hiç kimse konuşmadı. Çayından son yudumunu alan Sherlock Holmes, fincanını dikkatle tabağa bıraktıktan sonra, “Dr. Finch, Edith’in halüsinasyon gördüğünden söz etti mi hiç?” diye sordu.

“Evet, etti.”

“Ona inanmadınız mı?”

“İnanmayı çok isterdim.”

“Kızınızın vücudundaki oksijen azalmış,” diye araya girdim. “Bu da halüsinasyon görmesine sebep olmuş olabilir.”

“Yani, gördüğünü iddia ettiği pelerinli kadın aslında bir hayal mi?”

Holmes omzunu silkti. “Bu mümkün.”

Bay Marsh duraksadı. “Ama o kadını ben de gördüm. Benim gördüğüm de mi hayaldi?”

Holmes dudak büktü. “Zaten bütün mesele bu.”

Kalkıp Bay Marsh’ın yanına gittim. Ondan ellerini masanın üzerine koymasını istedim.

“Ne oluyor, ben de mi hastayım yoksa?” diye telaşla mırıldandı.

Başımı sallayıp gülümsedim. “Maşallah, turp gibisiniz.”

Yeniden sandalyeme oturunca “Vücuttaki oksijen azlığı tırnaklarda morarmayla kendini belli eder,” diye açıkladım. “Sizin durumunuz normal görünüyor.”

Holmes, “Bu da bizi kütüphanede sırra kadem basan kadın muammasına geri döndürür,” dedikten sonra hiç ara vermeden sordu. “Bay Henry her gün geliyor mu buraya?”

Bay Marsh duraksadı. “Evet. Hemen hemen her gün. Ama Edith için geldiğini zannetmiyorum.”

“Ya, neden geliyor peki?”

“Sanırım, Edith’in hastalığı yüzünden onunla görüşmek istememesi, koşulları biraz değiştirdi. Onun artık Julyet için buraya geldiği kanısındayım. Galiba bunu yakında bana da söyleyecek.” Ellerini iki yana açtı. “Ona hak vermiyorum diyemem. Edith’le evlenmekten vazgeçmesi çok normal. Ama Julyet’in bu durumu nasıl karşılayacağını bilmiyorum. Henry’ye hep ablasının nişanlısı gözüyle bakıyordu. Korkarım, bir süre sonra o da Edith’in akıl hastası olduğunu kabul etmek zorunda kalacak.”

“Bayan Julyet’le yanınıza gelmeden önce tanıştık. Bayağı cesur bir kızınız var.”

“Öyledir. Ablasından farklıdır onun mizacı. Ben iki kere evlendim Bay Holmes. Her iki eşim de vefat ettiler. Onlardan bana yadigâr kızlarım kaldı. İkisi de benden çok annelerine benziyorlar. İlk eşim hem bedensel hem ruhsal bakımdan zayıf, nahif, kuruntulu bir kadındı. İkinci eşimse tam tersine, zihnen ve bedenen çok güçlüydü. İş hayatımda da bana çok yardımcı oldu. Julyet, annesine çok benziyor. Onun gibi çok güzel resim yapıyor, piyano çalıyor, ata biniyor.”

“İkinci eşiniz Amerikalıymış galiba.”

Adamın gözleri buğulandı. “Evet.”

“Kızınıza iyi bir miras bırakmış.”

“Beatrice ile konuştunuz sanırım. Doğru. Audrey’in ailesi çok zengindi. Altın madenlerinden büyük paralar kazanmışlar.  Julyet’e de muazzam bir servet kaldı diyebilirim. Ama sahip olmasına üç sene var. Tabii daha önce evlenmezse.”

“Beatrice bize bodrumda bir gizli geçit olduğundan söz etti.”

“Bundan o kadar emin değilim. Julyet’le bodrumda eski mahzeni düzenlerken gördük. Daha doğrusu, örülmüş tuğlalardan oluşan bir duvar var orada. Tuğlalardan birine bağlı mekanizma harekete geçince bir girinti peydah oldu. Arkasında geçit olabilir diye düşündüm. Bu tip eski evlerde görülmedik bir şey değil. Eskiden her evde gizli bir geçit olurmuş. Ama bu gerçekten gizli bir geçit mi değil mi bilmiyorum.”

Sherlock Holmes’ün gözleri, Bay Marsh’ı dinlerken, sabit bir noktaya dikilmişti. Aniden bakışlarını adama çevirdi ve “Güzel sohbetti,” diyerek güldü. “Kahvaltı için teşekkürler. Şimdi kafam daha iyi çalışıyor. Hizmetkârlarla konuşmamız lazım Watson.”

Uçarcasına odadan çıkan Holmes’ü takip ettim.

Önce uşak James’le konuştuk. Kütüphane olayını o da teyit etti. Kapıda beklemiş, ama kimse dışarı çıkmamıştı. Köy dedikodularını ise bilmiyordu. Evle ilgili söylentileri buraya geldikten sonra öğrenmişti.

Karısı Doris’in de durumu aynıydı. Holmes, “Bayan Edith, ev hakkında çıkarılan dedikoduları kimden duymuş olabilir?” diye sorunca, Doris büyük bir açık sözlülükle,“Barbra söylemiş olabilir,” dedi. “Bana o anlattı çünkü. Gerçi mutfaktan dışarı çıktığı yok ama bir fırsatını bulmuş olabilir.”

“Bay Marsh, köyden gelen hizmetkârlara bu hikâyeyi kızlara anlatmamalarını özellikle tembih etmiş oysa,” dedim.

Doris, “Ben de onu uyarmıştım, bu konu burada kalacak, mutfağın dışına çıkmayacak diye. Ama gençler büyük sözü dinlememek için yaratılmışlar adeta. Ne derseniz tersini yapıyorlar.”

Teşekkür edip kadının yanından ayrıldık. Mutfakta havuç ve patates soymakta olan Barbra’nın yanına gittik. Ablak suratlı, beyaz tenli, yüzü sivilceli bir kızdı Barbra. Bizi görünce telaşlandı. Yemin billah ederek Doris’ten başka kimseye Kontes’le ilgili malum hikâyeyi anlatmadığını tekrarlayıp durdu. Holmes, onu epeyce sıkıştırdıysa da ifadesini değiştirmedi.

James’in yardımcısı Cliff, Kuzey Londralıydı. Chelmsford’da daha önce hiç bulunmamıştı. Dolayısıyla evin mazisi hakkında buraya gelmeden önce en ufak bir bilgisi yoktu. O yüzden onunla fazla zaman kaybetmedik.

David, kırk yaşlarında, iriyarı, güçlü bir adamdı. Patronunun uyarısına rağmen Bayan Sinclair’e Kontes’le ilgili hikâyeyi anlattığın  itirazsız kabul etti.

“Ama olaylar başladıktan, dedikoduların bir kısmı evdekiler tarafından öğrenildikten sonra anlattım Bay Holmes. Bayan Sinclair, hikâyeyi merak ediyordu. Bay Marsh ona bazı vuzuhsuz şeyler söylemiş, büsbütün meraklanmış. Geldi, sordu bana; ben de anlattım.”

Adamın açık sözlülüğü hoşuma gitmişti. Holmes de aynı fikirde olmalıydı ki David’e karşı daha dostane bir tavır takındı.

“Sekiz yıl önce de burada çalışmışsınız. O sırada bir kaza olmuş galiba.”

“Banker Meredeith’in oğlu Peter’i diyorsunuz. Evet o sırada burada çalışıyordum. Hatta olay sırasında bahçedeydim ve çocuğun düşüşünü gözlerimle gördüm.”

Holmes sevinçle bağırdı. “Ah! Demek o tanık sizdiniz.”

“Evet.”

“Yani onu siyah pelerinli bir kadının aşağıya ittiğini gördünüz, öyle mi?”

“Ben sadece ayağı takılıp aşağıya düşen birini gördüm. Polise de bu kadarını anlattım. Gerisini bizim köylüler uydurdular. Olay zaten güpegündüz oldu.  Öğleden sonraydı. İstasyona gidip Bayan Meredeith’i karşılayacaktım. Onun için arabayı hazırlıyordum. O sırada gördüm Peter’i. Damda ne işi var diye çok şaşırdım.”

“Neden dama çıkmış olabileceğini anladınız mı?”

“Açıkçası anladım diyemem. Bacanın yanındaydı. Daha doğrusu içine doğru eğilmişti. Sanki oraya bir şey bırakıyordu. Ya da alıyordu. Bir anda dengesini kaybetti ve yuvarlanmaya başladı. Sonra güm diye aşağıya düştü.”

Birkaç dakika süren bir sessizlik oldu. Holmes derin düşüncelere dalmıştı. Bense üşümeye başlamıştım. Bir ana önce eve girmekten başka bir şey düşünmüyordum. Gerçi orası da pek sıcak sayılmazdı ama dışarıda durmaktan iyiydi.

***

Oturma odasındaki şöminenin önünde ısınmaya çalışırken sordum. “Nasıl, bir ilerleme var mı?”

Holmes uzandığı koltuktan cevap verdi. “Buraya ilk geldiğimiz dakikaya göre bir hayli mesafe kaydettik. Ama mutlak bir zafer ilan etmek için henüz erken. Hâlâ bazı soru işaretleri olsa da hayalet hikâyesinin bir masal olduğu apaçık ortada. Belli ki biri Bayan Edith’i korkutup delirtmeye çalışmış ve bunda kısmen başarılı da olmuş.”

“Böyle bir kötülüğü kim yapar ki?”

“Bayan Edith’in delirmesinden menfaati olan biri.”

“Miras yüzünden kız kardeşi yapıyor desek, bu çok saçma olur, Julyet’e zaten annesinden büyük bir miras kalmış durumda. Hayır bu acımasızlığın arkasında miras olamaz.”

Holmes kurnazca sırıttı. “Bilakis sevgili dostum, pekâlâ olabilir.”

“Nasıl?”

“Anladığım kadarıyla Audrey’in ailesi çok zenginmiş. Bay Marsh’ın serveti bile solda sıfır kalıyor onun yanında. Bu durumda genç ve ihtiraslı bir erkek, evlendiğinde büyük bir mirasa konacak olan eşi mi tercih eder, yoksa ancak babası öldüğünde eline biraz para geçecek eşi mi?”

Ağzım açık bakakaldım. “Henry’den söz ediyorsun. Haklı olabilirsin. Babası onu Edith’le evlendirmek niyetindeydi. Ama Henry bir süre sonra asıl büyük mirasa konacak olan kişinin Julyet olduğunu öğrendi. Edith’den kurtulmak için de bu yola başvurdu. Güzel bir varsayım ama küçük bir kusuru var. Henry, eve girmeyi nasıl başardı ve bu küçük komedisini oynamaya nasıl fırsat buldu?”

Holmes gülerek bana baktı. “Aşağıdaki mahzende gizli bir geçitten söz edildiğini hatırlatırım sevgili Watson.”

“Yani, şimdi…”

Cümlemi tamamlayamadım. Fişek gibi koltuğundan kalkan Holmes koluma girerek “Haydi gel,” dedi. “Ethel’le konuşalım. Hizmetkârların hiçbiri Kontes’le ilgili söylentiden Edith’e bahsetmediklerine göre düğümü Ethel çözecek.”

***

Ethel’i hizmetkârlar odasında, neredeyse ateşi sönmekte olan bir mangalın başında çorap yamarken bulduk.  Bizi görünce bir an ne yapacağını bilemedi. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı, kendisinden ne öğrenmek istediğimizi sordu. O an onun bir şeyler bildiğini ve bunu açıklamak için de yanıp tutuştuğunu anladım. Nitekim, Holmes’ü dinledikten sonra “Hatamı kabul ediyorum,” demesi beni hiç şaşırtmadı.  Gördüğüm kadarıyla oldukça dürüst bir kızdı Ethel.

“Aslında çok daha önce Bay Marsh’a anlatmam gerekirdi,” dedi. “Ama işimi kaybederim diye korktum.”

Holmes, ellerini cebine sokarak kızın oturduğu taburenin etrafında minik bir tur attı. “Kontes’le ilgili masalı Bayan Edith’e anlatan sizdiniz demek. Hımmm.”

Ethel gözlerini iri iri açarak itiraz etti. “Hayır, efendim. Ne münasebet? Ben Bay Marsh’a verdiğim sözü tuttum. Bayan Edith’e bu evle ilgili hayalet hikâyesini anlatan falcı kadındı.”

Holmes da ben de hayretle ona baktık.

“Falcı kadın mı?”

“Bir dakika, bir dakika,” diyerek beni susturan Holmes, hizmetçiye döndü. “Kim bu falcı kadın?”

“Bilmiyorum. Adı Melina’ydı sanırım. Ama emin değilim.”

“Kim çağırdı onu? Bayan Edith mi?”

“Evet. Bayan Edith zaten fala meraklı biridir. Sabah akşam tarot kartlarına filan bakar. Bay Henry ile yapacağı evliliğin kendisini mutlu edip etmeyeceğini merak ediyordu. Bu falcının adresini gazeteden bulmuş galiba. Ona mektup yazdı.”

“Postaya kendisi mi götürdü yoksa hizmetkârlardan birine mi verdi?”

“Bayan Julyet’e verdi. Bay Marsh’la Chelmsford’a gidiyorlardı. O zaman verdi, postaya atması için.”

“Bu falcı ne zaman geldi? Kimse onu görmedi mi?”

“Kadını ben karşıladım. Kimsenin haberi olmadı. Evde Barbra ve Cliff’ten başka kimse yoktu. Onlar da bütün günü mutfakta geçirdiler.”

“Diğerleri nerdeydi?”

“Bay Marsh fabrikadaydı. Bayan Julyet, atıyla geziyordu. İkisi de akşam olmadan dönmezler. Bay James ve karısı her perşembe izinlidirler. O gün de günlerden perşembeydi. Falcının özellikle o gün gelmesini istemişti Bayan Edith.”

“Bayan Sinclair?” dedim. “O neredeydi?”

“Bayan Sinclair henüz Walton Park’ta değildi. Buraya birkaç gün sonra geldi.”

Holmes telaşla “Falcı ne dedi?” diye sordu.

“Çok kötü konuştu. Evde bir hayalet olduğunu, yıllar evvel bu odaya çok yakın bir yerde bir kadının başının kesildiğini, o kadının ruhunun evin içinde dolaştığını, kendisini ondan koruması gerektiğini filan söyledi. Çok şaşırdım. Onun buralı olduğunu sanmıyordum. Ama elli yıl önce bu evde olanları sanki yaşamışçasına biliyordu. Henry’yle evliliğinin sonunun hayırlı olmadığını, müstakbel kocasının kendisine tuzak kurduğunu söyledi. ‘Kendini korumazsan öleceksin’ dedi. Pelerinli Kadın onu öldürecekmiş. Bu sözler beni de çok korkuttu. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim. Ama tabii Bayan Edith benden daha çok sarsıldı.  O günden sora bir daha kendine gelemedi. Bir süre sonra hastalandı.”

“Aha, anlıyorum. Falcı kadını bana tarif edebilir misiniz?”

“Yüzünü göremedim. Siyah bir tülle kapatmıştı. Başında da yine siyah bir şapka vardı. Baştan aşağıya siyahlar içindeydi zaten. Ne şişmandı ne de zayıf, ne uzun boyluydu ne de kısa.”

“Bize bu kadın hakkında verebileceğiniz hiçbir bilgi yok mu?”

“Koyu bir aksanı vardı. Yabancıydı sanırım. Yunan olabilir ya da Rus. Sesi boğuktu. Homurdanır gibi konuşuyordu. Onun hakkında söyleyebileceğim başka bir şey yok maalesef.”

Holmes “Yazık,” diye mırıldandı. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş bir halde bir süre durdu. Sonra birden “Bu kadın, fala bakmak için ne kullanıyordu. Tarot kartları mı?”

“Hayır, hayır. Kristal bir küresi vardı. Ona bakıyordu. Her şeyi o kürede görmüş olmalı.”

Yeniden üst kata çıkan merdivenleri tırmanırken “Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordum.

“Bayan Julyet’ten falcının adresini hatırlayıp hatırlamadığını öğreneceğiz,” dedi.

“Kadının nereden geldiği çok mu önemli?”

“Watson, biraz detaylı düşünürsen, falcının gelişiyle birlikte okun da yaydan fırladığını görebilirsin. Bayan Edith’i delirten olaylar zinciri onun gelişinden sonra başlamış. İnsan düşünmeden edemiyor acaba falcı kadını buraya biri özellikle mi yolladı diye.”

“Kadını Bayan Edith çağırmış. Fala bakması için o davet etmiş.”

“Doğru ama Bayan Edith’i de biri yönlendirmiş olabilir.”

Julyet’i oturma odasında bulduk. Mektuptan söz edince hemen hatırladı.

“Chelmford’da bir sürü mektubu postaya verdim. Bahsettiğiniz mektup da onların arasındaydı. Adresi hatırlamıyorum ama mektubu Nottingham’a postaladığımı biliyorum.”

“Alıcının ünlü bir falcı olduğundan da haberiniz yoktu tabii.”

“Öyle miymiş? Edith hiç bahsetmedi bundan bana. Ben, yazıştığı yardım derneklerinden biri zannetmiştim.”

Biz konuşurken Bay Marsh içeri girdi ve Henry’nin geldiğini duyurdu. Holmes kulağıma eğilerek “Sen burada kal,” diye fısıldadı. Ben de fısıltıyla sordum. “Sen ne yapacaksın?” O da yine fısıltıyla cevap verdi. “Dama çıkacağım. O bacaya yakından bakmak istiyorum.”

Bir şey demedim. Bunun soruşturmamıza ne katkı sağlayacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Bu havada dama çıkmanın delilik olduğunu düşünmem dışında ona her zamanki gibi güveniyordum. “Dikkatli ol,” diye fısıldadım.

Holmes çıktıktan beş-on dakika sonra Henry içeri girdi. Umduğumdan daha genç buldum onu. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında olmalıydı. Son derece yakışıklı ve sevimli bir gençti. Holmes’ün sözlerini hatırlayınca duraksadım. Bu neşeli genç adamın, kız kardeşiyle evlenebilmek için Edith’in aklını kaçırmasına yol açacak planlar yapması bana çok saçma geldi. Havadan sudan konuşmamız, Beatrice’in de aramıza katılmasıyla iyice eğlenceli bir hâl aldı. Ancak aklım Sherlock Holmes’daydı. Gideli yirmi dakika olmuştu ve hâlâ ondan bir ses alabilmiş değildim. On dakika daha bekledikten sonra bir mazeret uydurup salondan dışarı çıktım. Enikonu endişelenmiştim. Umarım başına bir şey gelmemiştir diye içimden geçirerek yürürken onu gördüm. Üçüncü kata çıkan merdivenlerden aşağıya inmekteydi. Tilkinin kokusunu almış bir tazı gibi gözleri çakmak çakmak parlıyordu.

“Geri dön,” dedi. “Bodruma gideceğiz. Mahzene.”

“Gizli geçide mi bakacağız?”

Başını salladı.

“Sen ne yaptın? Bir şey bulabildin mi?” diye sordum.

“Sonra anlatırım,” dedi.

Giriş holündeki masanın üzerinde duran şamdanlardan birini alıp mumlarını yaktı. Binanın arka kısmındaki kapıdan bodruma indik. İç içe geçmiş odalardan oluşan mahzen oldukça genişti. Şarapların durduğu odaya gelince Holmes, etrafı daha iyi görmemiz için şamdanı kaldırdı. Tam önümüzdeki duvar, kahverengi tuğlalardan örülmüştü.

“İşte burası!” dedi. “Şimdi hangi tuğla mekanizmayı harekete geçiriyor onu bulmamız lazım.”

Mum alevlerinin aydınlattığı yerleri dikkatle inceledik. Ben tuğlaların hiçbirinde bir fevkaladelik göremedim. “Galiba, tek tek bakmamız gerekecek. İstersen sen o taraftan başla, ben de bu taraftan.”

Holmes, “Hayır, gerek yok,” dedi. “Sanırım onu buldum.”

Uzanıp bir tuğlaya sertçe dokundu. O dokunurken tuğlanın diğerlerine göre daha küçük olduğunu fark ettim.

Bir gürültü oldu ve duvar ağır ağır adeta geriye doğru gitti. Yan tarafta bir aralık oluşmuş, kapıya benzer bir şey meydana çıkmıştı. Elindeki şamdanı oraya doğru uzatan Holmes “Geçidin kapısını bulduk,” dedi.

Birkaç denemeden sonra kapıyı açacak mekanizmayı da çalıştırmayı başardık. Şimdi önümüzde yüksekliği ve genişliği iki metreye yakın olan, kare şeklinde bir tünel uzanıyordu. Tünelin, tavan dahil her bir yanı düzgün kesilmiş taşlarla örülüydü. Zemin ise topraktı.

“Gizli geçidi bulduk,” dedim sevinçle.

Holmes, titreyen mum alevlerini gösterdi. “Hava akımını hissediyor musun? Bu bir çıkış olduğuna delalet eder.”

Yürümeye başladık. Yirmi adım atmıştık ki Holmes durdu.

“Ne oldu?” dedim.

“Ayak izleri…”

“Hani? Nerede?”

Şamdanı yere yaklaştırdı. Önümüzdeki karışık ayak izlerini görünce “Biri buradan daha önce geçmiş,” dedim.

Holmes, düşünceli bir ifadeyle başını salladı. “Yani biri gizli geçidi keşfetmiş ve kullanmış.”

“Öyle anlaşılıyor.”

Yeniden yürümeye başladık. Artık karşıdan gelen hava akımını daha iyi fark edebiliyordum. Geçidin sonuna yaklaşıyorduk.

Holmes “Ah haa!!!” diyerek bir kez daha durdu.

“Bu sefer ne oldu?” diye sordum.

“Bak,” dedi.

Şamdanı yere doğru tutunca ayak izlerinin kaybolmuş olduğunu gördüm. “Biri buraya kadar gelmiş sonra geri dönmüş.”

“Daha sonra kendi ayak izlerimizle karıştırmamak için buraya bir işaret koymalıyız. Mendilini verir misin Watson?”

Holmes, mendilimi ayak izlerinin kesildiği yere bıraktı. Ardından tüneldeki yürüyüşümüze devam ettik. Birkaç yüz adım daha gittikten sonra serin hava akımı iyice kuvvetlendi. Ve nihayet tünelin ucunda ışık göründü.

On basamaklı taş merdiveni tırmandıktan sonra dar bir aralıktan gün yüzüne kavuştuk.

Holmes, “Tam tahmin ettiğim gibi,” dedi.

Geçit, bizi gölün kıyısına çıkarmıştı. Çıplak dallı ağaçlarla sarılmış hafif eğimli bir yamacın eteğindeydik.

Kasvetli manzaraya bakarak “Dışarıdan birinin kolayca eve girebilmesi mümkünmüş,” dedim. “Hem de kimseye görünmeden. Ama ayak izleri buraya kadar gelmiyor. Hem ayak izlerine bakılırsa dışarıdan gelen de olmamış.”

“Bu da genç Henry’yi temize çıkarır mı diyorsun?” diye sordu Holmes.

“Şey, tabii ayak izleri sonradan ortadan kaldırılmış da olabilir. Senin fikrin ne?”

Holmes cevap vermedi.  Bir açıklama yapmak istemediğinde üstüne gitmenin bir yararı olmadığını bildiğimden ben de üstelemedim.

Geçitten geldiğimiz gibi geri döndük. Mendilimle işaret bıraktığımız yere gelince Holmes beni durdurdu. Şamdanı, düzgün biçimlendirilmiş taşlara tutarak “Bir düşün Watson,” dedi. Buraya kadar gelmeye cesaret edebilen biri neden geçidin sonuna kadar gitmemiş olabilir?”

O anda aklıma hiçbir şey gelmedi.

Holmes gülümseyerek sözlerini sürdürdü. “Bu karanlıkta seni fazla zora sokmamak için cevabı ben vereyim. Geçidin sonuna kadar gitmedi, çünkü tam burada bir şey oldu. Muhtemelen bir şey gördü.”

“Ne görmüş olabilir ki?”

Alaycı bir ifadeyle bana baktı. Titreyen alevler yüzünde ürkütücü, tuhaf gölgeler oluşturuyordu.

“Başka bir geçit Watson. Başka bir geçit.”

Şamdanı duvara tuttu. “İyi bak ve farklı bir taş görürsen bana söyle.”

Cümlesini bitirir bitirmez “İşte şu!” diye bağırdım.

Gösterdiğim taş diğerlerinden daha ufak ve biraz da içe doğru gömülüydü.

“Harikasın Watson!”

Holmes’ün taşa dokunmasıyla duvarda bir kapı açıldı. Kısa bir tereddüdün ardından o önde, arkada ben, yavaşça içeriye süzüldük. Burası geçit değil, yirmi metrekare genişliğinde bir odaydı. Yan kısımda duran masaya benzer taş cisimden başka içeride hiçbir şey yoktu.

Holmes artık bitmek üzere olan mumların alevlerini taşa yaklaştırdı.

“Bu bir lahit,” dedim.

“Haklısın,” dedi. “Yardım et de üzerindeki kapağı kaldıralım.”

Mezarın üzerindeki taş kapak ağır gibi görünüyordu ama değildi.  Kolayca yana doğru ittik. Kapağın açılmasıyla birlikte lahitten nahoş kokular yükseldi. İkimiz de burunlarımızı parmaklarımızla kapatmak zorunda kaldık.

Holmes, şamdanı mezarın içine iyice yaklaştırdı. Küflenip kararmış kadife örtünün üzerindeki iskelete, kalbinin olması gereken yerde duran hançere dikkatle baktım.

“Bir kadın cesedi bu,” dedim. “Saçları hâlâ duruyor. Hançerle öldürülmüş olmalı.”

“Kontes Elspeth’in cesedi,” diye mırıldandı Holmes.

“Nereden anladın?” diye sordum.

İskeletin serçe parmağındaki yüzüğü gösterdi. “Bak yüzük hâlâ burada.”

“Onu senin de fark ettiğini bilmiyordum,” dedim.

Ters ters bana baktı.

“Evet ama kolye, o yok!” diye bağırdım.

Holmes “Kolye, Bay Marsh’da sevgili Watson,” dedi. “Şimdi hemen buradan çıkmalıyız. Mumlar erimek üzere.”

***

Holde uşak James’le karşılaştık. Akşam yemeği için hazırlıklara başlamıştı. Holmes, ona ev sahibinin nerede olduğunu sordu. Oturma odasında olduğunu öğrenince oraya yöneldik.

Bay Marsh odada yalnızdı. Gürül gürül yanan şöminenin önündeki kanepeye oturmuş viskisini yudumluyordu. Bizi görünce, karşısındaki kanepeye oturmamızı işaret etti. Viski ya da başka bir içki içip içmeyeceğimizi sordu. Sherlock Holmes istemedi. Ben, bir bardak viski alabileceğimi söyledim. Açıkçası, mahzendeki Chivas Regal’lerde gözüm kalmıştı biraz.

Bay Marsh, şöminenin üstündeki küçük çanı çaldı. İçeri giren Cliff’ten benim için bir bardak viski istedi.

Viskim gelinceye kadar hiçbir şey konuşmadık. Cliff çıktıktan sonra bir yudum aldım, fena değildi.

“Beyler,” dedi Bay Marsh. “Günlerdir süren endişelerimi bir nebze gideren, güzel bir haberim var sizlere. Bugün Henry buradaydı, biliyorsunuz. Gerçi sık sık gelir ama bugünkü gelişi çok farklıydı. Daha doğrusu siz gittikten sonra Dr. Watson, hanımlar da çıkınca onunla baş başa, erkek erkeğe konuşma fırsatı buldum. Ona açıkça kendisini Edith’e bağlı hissetmemesini, verilmiş hiçbir sözü olmadığını, ailemize gösterdiği ilgiden memnun olduğumu ama hiçbir şeye mecbur olmadığını söyledim. Bana verdiği cevap çok şaşırtıcıydı. Herkes ne düşünürse düşünsün Edith’i hâlâ çok sevdiğini, iyileştiğinde onunla evlenmek istediğini, en büyük arzusunun bu olduğunu söyledi. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Kızlara anlattım. Onlar da çok sevindiler. Bugün ilk defa Edith, kendisini biraz daha iyi hissederse Henry’yi görmek istediğini söyledi. Onun da artık bu çemberi kırması gerek. Kızımın son günlerde bir parça iyileşme belirtileri göstermesi umutlarımı daha da artırıyor. Belki o pelerinli kadın bir daha hiç karşımıza çıkmaz.”

Holmes alaycı bir ses tonuyla, “Çok sevindim,” dedi. “Henry’nin tavrı çok olumlu ve her türlü takdire şayan. Dediğiniz gibi pelerinli kadın da bir daha karşınıza çıkmazsa bütün sorunlar halledilmiş demektir.”

Bay Marsh’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. “Siz ne yaptınız? Bir gelişme kaydedebildiniz mi?”

“Evet. Size çok iyi haberlerim var. Burada işimiz bitti. Bu akşam Londra’ya geri döneceğiz.”

“Peki burası ne olacak? Kızımın durumu. Hayalet…”

“Merak etmeyin.  Hepsi bitti.”

“Buna inanamıyorum. Bu akşam yemeğe kalmayacak mısınız?”

“Hayır, Bay Marsh. Hemen Londra’ya dönmeliyiz. Faturayı size daha sonra gönderirim.”

“O halde David’e söyleyeyim, arabayı hazırlasın.”

“Buna da hiç gerek yok. Köye kadar yürüyerek gitmek istiyoruz. Oradan istasyona bir araba buluruz nasıl olsa.”

Viskimi bitiremeden dışarıya çıkmıştık bile.

“Holmes!” diye bağırdım. “Buna inanamıyorum. O kadar yolu yürüyecek miyiz şimdi?”

“Elbette dostum. Biraz bacaklarımızı çalıştırmamız lazım.”

“Spor yapmaya karşı değilim ama az sonra güneş batacak ve hava şimdiden soğuk. Köye varana kadar soğuktan donabiliriz.”

“Hiçbir şey olmaz merak etme.”

***

“Bunun bir numara olduğunu anlamam gerekirdi,” dedim ellerimi yanan odunlardan yükselen alevlere uzatarak. “Ucuz bir Sherlock Holmes numarası.”

Walton Park’ın arazisinin hemen dışındaki bir kulübedeydik. Derme çatma sığınağımızın deliklerinden sızan soğuğun etkisi, yaktığım ateş sayesinde epey azalmıştı.  Rüzgârsız, sakin bir gece olduğu için şanslıydık.

Holmes, “Merak etme bütün gece burada kalacak değiliz,” dedi. “Birazdan Walton Park’a geri döneceğiz.”

“Seninle birlikteyken şikayet etmemem gerektiğini biliyorum Holmes. Ama bu numaraya ne gerek vardı onu anlamış değilim.”

“Sevgili Watson, tahminime göre bu gece hayalet, Bayan Edith’e karşı son kozunu oynayacak. Rahat hareket edebilmesi için, malikanede olmadığımıza onu inandırmam gerekiyordu.”

“Son koz derken kastettiğin nedir?”

“Kesin bir şey söyleyemem ama bir cinayet teşebbüsü olabilir.”

“Ne diyorsun? O zaman hemen oraya gitmemiz gerekmiyor mu?”

“Gideceğiz ama hemen değil. Ev halkı saat onda odalarına çekiliyor. Hizmetkârların gidiş saati on buçuk. James’le karısı da on birde yatıyorlar. Yani bizim on birden sonra evde olmamız lazım. Ancak bu sayede hayaleti suçüstü yakalayabiliriz.”

“Anladım. Eve girmek için gizli geçidi kullanacağız. Ama fener lazım bize, o karanlıkta önümüzü nasıl görebiliriz?”

Holmes, paltosunun cebinden dört tane uzun ve kalın mum çıkardı. “Bunları aldım yanıma. Herhalde rahat rahat yeter bize.”

“Her şeyi ayarlamışsın.”

“Şimdi dinlenelim. Saat onda yola koyuluruz. İki saatten biraz daha fazla zamanımız var.”

***

Yıldızlı bir geceydi. Ayın ışığı sayesinde yolumuzu bulmamız kolay oldu. Göle vardığımızda saat on bir bile olmamıştı. Geçidin girişini bulmamızsa epey sürdü. Bunun için gölün etrafında neredeyse bir tur yapmak zorunda kaldık. Sonunda mumları yakıp geçide girmeyi başardık. Zeminde bir sürü ayak izi vardı. Bunlar, bugün bıraktığımız ayak izleriydi büyük ihtimalle. Ama aralarında başka birine ait izler de olabilirdi. Bunu ayırt etmek imkansızdı.

“Bu gece buradan biri eve girmiş olabilir,” dedim.

Holmes, “Bunu bu gece öğreneceğiz,” dedi ve yürümeye devam etti.

Geçitten çıkıp mahzene adım atınca derin bir nefes aldım. Artık daha sessiz hareket etmemiz gerekiyordu. Neredeyse ayaklarımızın ucuna basarak bodrumdan evin içine adeta süzüldük. Holdeki büyük saatin gongu on iki defa çaldı. Herkes derin uykuda olmalıydı, bir kişi hariç tabii.

İkinci kata çıktık. Holmes, bir kapının önünde durdu. Burası Edith’in odasıydı. Kapıya usulca açıp içeri girdi. Ben de arkasından girip kapıyı kapattım.

Holmes yatağa doğru yürürken, “Pencereleri aç Watson,” diye fısıldadı.

İçerde boğucu, ağır bir hava vardı. Hemen pencereleri açtım.

Holmes Edith’i uyandırmış, kız çığlık atmasın diye eliyle ağzını kapatmıştı.

“Sakin olun Bayan Edith. Size yardımcı olmak için buradayız. Bütün kabuslarınız bu gece sona erecek, bana güvenin.”

Edith fazla direnç göstermedi. Faltaşı gibi açılmış gözleri, sakinleştiğini belirten bir uysallıkla kapandı. Holmes’ün güven verici sesi onu ikna etmişti.

“Şimdi yataktan yavaşça kalkın ve pencereye gidip biraz soluklanın.”

Holmes’le birlikte, genç kızı pencereye götürdük. Birkaç kez derin derin nefes alıp verdikten sonra “Şimdi nasılsınız?” diye sordum. “Daha iyisiniz değil mi?”

Edith, alçak sesle “Evet,” dedi.

Onu kitaplığın önündeki sedire yatırdık.

Holmes, “Geceyi burada geçireceksiniz,” dedi.

Ardından çalışma masasının üzerindeki konuşma tüpünün ucundaki koniyi alıp pencereden dışarı sarkıttı. Perdeleri çekti.

Edith’in yatağına sanki yorganın altında biri yatıyormuş gibi bir görüntü verdikten sonra elbise dolabına girip beklemeye başladık. Dolap, yatağın sol tarafındaydı. Kapısını aralık bıraktığımız için odanın bu kısmını rahatlıkla görebiliyorduk.

Çok beklememiz gerekmedi. Gerekseydi oldukça rahatsız bir vaziyette uzun süre durmaktan hasta olabilirdim. Bunu dile getirdiğim sırada Holmes, neredeyse duyulamayacak kadar alçak bir sesle “Şşşşşt…” dedi.

Odanın kapısı yavaşça açıldı. İçeriye süzülen bir gölge yatağa doğru ilerledi. Birden havada metalik bir parıltı peydah oldu. Ve yorganın üzerine doğru hızla indi.

O anda Holmes’ün “Haydi…” dediğini duydum.

İkimiz aynı anda dolaptan fırladık.

Saniyeler sonra hayalet, kollarımda debeleniyordu. O kadar güçlüydü ki zor zapt ediyordum.

Bıçak yere düşmüş, cani kıskıvrak yakalanmıştı. Kollarını sımsıkı kavramıştım. Kurtulmasına imkân yoktu. Direnci iyice kırılınca onu yatağa oturtup tamamen sakinleşmesini bekledim.

Bıçağı yerden alan Holmes komodinin üzerindeki şamdanı yaktı. O zaman hayaletin yüzünü görebildim ve hayretle bağırdım. “Bayan Julyet!”

***

Walton Park güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanırken, malikanenin büyük salonunda kederli bir hava vardı. Bay Marsh bir gecede on yıl birden yaşlanmış gibiydi. Başını ellerinin arasına almış, koltukta öylece oturuyordu. Bir süre hiç kimse konuşmadı. Şöminede yanan odunların çıtırtısından başka hiçbir sesin duyulmadığı uzun bir sessizlik oldu.

Zavallı adamcağıza acımadan edemedim. Az önce hakikati öğrenmiş, hayatının en büyük şokunu yaşamıştı. Söylenenleri tam olarak anladığını sanmıyordum. Zaten Holmes de her şeyi anlatmamıştı.

Bay Marsh sonunda güç duyulur bir sesle “O şimdi nerede?” diye sordu.

Pencerenin önünde ayakta dikilen Sherlock Holmes, “Kütüphanede,” dedi. “Bu evde en güvenilir yer orası. Ne pencerelerden kaçabilir ne de kapıdan.” Elindeki anahtarı havada salladı.

“Bay Holmes, lütfen bütün bildiklerinizi anlatın. Kızımın böyle bir şey yapmış olmasını hâlâ aklım almıyor.”

Holmes, adamın karşısındaki koltuğa oturdu. “Fazla zamanım yok Bay Marsh. O yüzden evinizdeki garip olayların içyüzünü anlattıktan sonra, kararınızı bir an önce vermenizi isteyeceğim sizden.”

Bay Marsh hiç de karar verecek hâlde görünmüyordu. Buna rağmen “Devam edin lütfen,” dedi.

“Lafı uzatacak değilim. Olayı en basit ve en yalın haliyle size özetleyeceğim. Biliyorsunuz, arkadaşım Dr. Watson daha ilk görüşünde büyük kızınızda bir oksijen yetersizliği sorunu olduğunu anlamıştı. Bunun sebebi Julyet tarafından ağır ağır zehirlenmesiydi. Bu, bildiğiniz zehirlerden değil. Striknin ya da arsenik kadar öldürücü olduğu söylenemez. Ancak, aşırı derecede maruz kalınırsa kurtulma ihtimali sıfır. Sözünü ettiğim zehir, bir gaz. Elde edilmesi de çok kolay. Adı karbonmonoksit. İyi çekmeyen bir baca, rahatlıkla karbonmonoksit zehirlenmesine sebep olabilir. Soba ve şöminelerden zehirlenen insanların hikayesini gazetelerden mutlaka okumuşsunuzdur. Renksiz ve kokusuz olduğu için fark etmeden insanı zehirler. Uykuda yakalarsa, ölüm kaçınılmazdır. Karbon monoksit solunduğunda baş ağrısına, mide bulantısına yol açar. Daha ileri gidilirse, zehirlenen kişi halüsinasyonlar görmeye başlar. Tıpkı Edith gibi. Sizin gibi.”

Bay Marsh dehşetle gözlerini açtı. “Benim gibi mi?”

“Evet, o gece siz de bu zehirden nasibinizi aldınız. Ama bunda küçük kızınızın bir rolü olduğunu sanmıyorum. Bacadaki arıza yol açtı bu duruma. Fırtınada baca taşlarından birkaçı bacanın içine düşmüş. Bunun sonucunda da baca deliği tıkanmış. Şöminede  ateş yakılınca odadaki karbonmonoksit seviyesi az da olsa arttı. Öldürücü değildi ama sizin halüsinasyon görmenize sebebiyet verecek kadar yüksekti.”

“Yani, o gece kütüphanede gördüğüm kadın gerçek değil miydi?”

“Değildi.  Bilinçaltınızda Kontes Elspeth olduğu için onu gördüğünüzü sandınız. Aslında öyle biri yoktu. Tabii Julyet, bacanın kısmen tıkalı olduğundan habersizdi. Bilse, belki kendi bulduğu yöntemle ablasını zehirlemeye kalkışmazdı.”

“Kendi bulduğu yöntemle mi?”

“Konuşma tüpüyle.  Geceleri herkes uyuyunca, ablasının üstündeki odaya gidiyor ve orada yaktığı mangaldan çıkan zehirli dumanları konuşma tüpü vasıtasıyla alt kata gönderiyordu. Amacı ablasını öldürmek değildi. Zaten istese de bu yolla onu ortadan kaldıramazdı. O sadece, Bayan Edith’in halüsinasyonlar görmesini, aklını kaçırmasını sağlamak istiyordu. Ablasının aşırı duygusal ve kırılgan yapısı sayesinde emeline neredeyse ulaşmak üzereydi.

Planının ilk aşamasında Bayan Edith’i falcı numarasıyla etkiledi. Böylece evle ilgili söylentileri öğrenmesini sağladı. Pelerinli kadın ve hayalet hikâyelerinin onu korkutacağını çok iyi biliyordu. Henry’nin kötü niyetli olduğunu söyleyerek ablasının önce zihnen zehirlenmesine çanak tuttu. Zavallı Bayan Edith bütün bu masallara inandı.” 

“Ama falcı nereden biliyordu her şeyi?”

“Çünkü falcı Julyet’ten başkası değildi de ondan. Planını yaparken ablasının fal merakından yararlandı. Falcıdan söz eden, adresini bulan, mektubu postaya veren hep Julyet’ti. Aslında böyle bir falcı yoktu. Randevuyu kimsenin evde olmadığı, kendisinin de rutin ata bindiği güne denk getirmesi, bu komediyi oynaması için ona fırsat verdi. Yüzünü siyah bir tülle kapatmıştı. Sesini de biraz değiştirince ne Ethel ne de Bayan Edith onun kim olduğunu anlayabildiler.

Artık sıra doğrudan saldırıya gelmişti. O malum gece, kendi yaptığı ve üzerine bir pelerin giydirdiği bezden bir mankeni pencereden sarkıtıp ablasını korkutmaya çalıştı. Zaten istim üzerinde olan Bayan Edith’in bütün kimyası o gece bozuldu. Ve ardından her gece konuşma tüpüyle alt kata karbonmonoksit gazı vermeye başladı.”

“Aman Tanrım, neler duyuyorum. Peki ya kolye, o nasıl tablodan çıkıp Edith’in komodinine kondu?”

“Julyet’in bu çılgınca planı uygularken müthiş eğlendiğini düşünüyorum. Kolye de onun muzipliğinin bir işareti. Kızınızın resim sanatına olan ilgisi ona yardımcı oldu. Tablodaki kolyeyi, ustalıkla kazıdı. Kuru boyanın kazınması aslında o kadar zor değildir. Sonra üzerine biraz rötuş yaparak görüntüyü normalleştirdi. Halıda kurumuş yağlı boya tozlarını görünce, bunun birinin marifeti olduğunu anladım. Ama doğrusu bu ya, Julyet aklıma bile gelmedi.”

“Tamam ama kolyenin kendisi peki, o nasıl ortaya çıktı?”

“Onda biraz sizin de rolünüz var. Mahzendeki geçidi bulduğunuzda kızınız da yanınızdaydı. Sizden sonra, içinden gelen merak dürtüsü ve genlerindeki cesaretin yardımıyla geçide girdi. Ama yolun sonuna varmadan, geçitte başka bir gizli oda olduğunu anladı. Gizli odadaki lahdin kapağını kaldırınca Kontes’in cesediyle burun buruna geldi. Kolye hâlâ oradaydı. Hançer de. Kolyeyi alıp ablasına verme şeytanlığı çok hoşuna gitti. Böylece onu daha da delirtebileceğini düşündü.”

“Peki ama Julyet bunu neden yaptı? Neden ablasına zarar vermek istedi?”

“Henry yüzünden Bay Marsh. Julyet, daha ilk gördüğü an ona aşık olmuştu. Ama siz ve yakın dostunuz, Henry’nin Bayan Edith’le evlenmesi kararına varmıştınız. Görünüşe bakılırsa onlar da birbirlerinden hoşlanmışlardı.  Julyet bu evliliği engellemek için korkunç bir plan tasarladı. Dediğim gibi ablasını öldürmek istemiyordu. Sadece aradan çekilmesi onun için yeterliydi. Her şey planına uygun gelişiyordu. Henry, haftalardır yüzünü göremediği Bayan Edith’den uzaklaşmış, Julyet’e yakınlaşmıştı. Aralarındaki ilişki gün geçtikçe evliliğe daha fazla yaklaşıyordu.”

“Ama Henry dün, Edith’e bağlılığını açıkladı.”

“Bunu ben istedim kendisinden. Gerçek düşüncesi nedir bilemem ama bunu yapmak zorundaydım. Aksi takdirde Julyet’i suçüstü yakalayamazdım. Onunla ilgili bir teorim vardı ama kanıtım yoktu.

Şu andan sonra yetki sizde Bay Marsh. Polisi çağırıp çağırmamak sizin bileceğiniz bir iş. Ortada bir cinayet yok ama cinayete teşebbüs gibi ağır bir suç var. Kızınızı ister polise teslim edersiniz ister meseleyi kapatır aile içinde çözersiniz. Karar sizin.”

***

“Ne diyorsun bu işe Holmes? Sence, Bay Marsh doğru karar verdi mi?”

Chelmsford’dan Londra’ya doğru giden trendeydik. Walton Park ve Blackton köyü arkamızda kalmıştı. Tabii onlarla birlikte pelerinli kadın ve Marsh ailesi de…

“Sanırım doğru karar verdi,” diye mırıldandı Sherlock Holmes oturduğu yerden. “Olayı örtbas edip meselenin aile içinde kalmasını yeğleyebilirdi. Ama yapmadı.”

“Kızını kendi elleriyle polise teslim etmesini yadırgamadığımı söyleyemem. Ben böyle bir şeyi yapar mıydım bilemiyorum.”

“Bunun zor bir karar olduğunda haklısın. Ama unutma Julyet’in farklı bir durumu var. Birkaç yıl sonra büyük bir servetin sahibi olacak. Onun kadar kötü biri, dilediği gibi kullanacağı bir paraya sahip olunca neler yapmaz, bir düşün. Julyet şu haliyle bile çok tehlikeli bir insan. Şeytani planlar yaptı, gözünü kırpmadan ablasını öldürmeye kalkıştı. Arzularının gerçekleşmesi için hiçbir sınır tanımıyor. Annesinin mirasına sahip olduktan sonra büsbütün denetimsiz kalacaktı. Şimdi artık o mirasa asla sahip olamayacak. Ömrünün büyük kısmını akıl hastanesinde geçirecek.”

İçimi çektim. “Oysa o aynısını ablasına yapmak istiyordu.”

Holmes, hafifçe gülümseyerek başını salladı.

Birkaç dakika konuşmadık. Sonunda sessizliği bozan yine ben oldum. “Holmes, sence Kontes intihar mı etti?”

“Belki. Ama ben onu birinin öldürmüş olma ihtimalinin daha güçlü olduğu kanaatindeyim.”

“Kim öldürmüş olabilir? Askerler mi?”

“Hançerle mi? Hayır. Bence o, askerler malikâneye gelmeden çok daha önce öldürüldü.”

“Kim yaptı peki bunu? Köylüler mi?”

“Hayır. Kont öldürdü onu.”

“Bunu neden yapsın? Karısını deliler gibi seviyordu.”

“Ah bu çok doğru. Deliler gibi seviyordu. Ve aynı zamanda da kıskanıyordu. Kıskançlığının son kertesinde onu öldürdü. Tabii çok pişman oldu. Ama iş işten geçmişti. Onu gizli geçitteki lahde koydu ve herkese ortadan kaybolduğunu söyledi. Aşk, insana her türlü kötülüğü yaptıracak kadar güçlü bir duygu sevgili dostum. Neyse ki uzun sürmüyor. Yoksa dünya kötülükten geçilmezdi.”

Ona cevap vermedim. Çünkü aklım başka yerlere gitmişti. Ayaklarımı uzatıp arkama iyice yaslandım. Daha bir saatlik yolumuz vardı. Biraz kestirebilirdim. Tarih boyunca yaşanmış büyük aşkların sebep olduğu trajedileri düşünerek gözlerimi kapattım.


[1] 17. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar evlerde kullanılan ve konuşmanın uzun bir mesafe boyunca iletilebildiği bir boruyla birbirine bağlanan iki koniden oluşan cihaz.

TEKİNSİZ MALİKÂNE

Beykoz’un güneyinde çevre yolundan İstanbul’a otuz altı kilometre mesafedeki kırsal bir bölgede, dedesinden kalma malikânesinde yaşayan Zernişan, komşularıyla görüşmeyen, onlarla en küçük bir iletişimde bile bulunmaktan kaçınan biriydi. Hafta içi her gün Range Rover cipiyle Taksim’deki ofisine gitmek için yaklaşık elli dakika harcar, dokuz buçuk sularında ulaşır, orada akşama kadar çalışırdı.

Bir ay sonra kırk yaşına girecekti. Akıllı, bilgili, bakımlı, titiz, iyi eğitim almış, olgun, gürültüye pabuç bırakmayacak zeki bir kadındı. Yazılım mühendisliği okurken hackerliğe ilgi duymuş, mezuniyet sonrası birkaç şirkette çalışmıştı. Otuz yaşında kendi işini kurmuş, kurumlara yazılım hizmeti sunmaya başlamıştı. Üç yıl önce de Blockchain geliştiriciliği işine girmişti.

O bir Blockchain geliştiricisiydi ama aynı zamanda da Klasik Batı Müziği virtiözüydü. Davet edildiğinde, hobi olarak orkestralara şeflik de yapardı. Yazılım bilgisayarlığı okuduğu üniversitenin kompozisyon ve orkestra şefliği bölümünü bitirmiş, kendisini her iki dalda da geliştirmişti. 

Saat yedi civarında evine geri döndüğünde, geleceği saati bilen köpeği Aşiyan’ı pencere önünde kendisini bekler halde bulurdu. Önce yemeğini yer, ardından Aşiyan’la oynar, sonra konserlerinden birinin videosunu açıp şefliğini yaptığı orkestra karşısındaymış gibi bir saate yakın kendisinden geçercesine elindeki ahşap çubuğu sallardı.

Onu sıkılmadan, zevkle seyreden Aşiyan, bir Alman çoban köpeğiydi. Zernişan onunla 2016 yılında tanışmıştı.

O yılın iki haziran günü, öğlen vakti garip bir telefon gelmişti sekreterine. Arayan kişi amansız bir hastalığa yakalandığını ve Zernişan Hanım’la görüşmek istediğini, söylüyordu. Borçlarını ödeyebilmek için cipini satılığa çıkarmıştı. Ama bir koşulu vardı. Cipi satın alan kişi köpeğini de sahiplenecekti. Sekreteri bunu haber verdiğinde biraz şaşıran Zernişan, telefonun kendisine bağlanmasını istedi. Ahize kulağında, adamı dikkatle, sözünü kesmeden dinledikten sonra herhangi bir pazarlığa gerek duymadan isteklerini kabul ettiğini açıkladı.

Adamın verdiği cevap “ O halde uygun olduğunuzda gelin, sizi Mösyö ile tanıştırayım,”  oldu. Mösyö, köpeğinin adıydı.

Zernişan taksiyle gittiği çiftlikten satın aldığı ciple malikânesine geri döndü.  Tabii Mösyö de yanındaydı. Arabadan inince ön dönümlük bahçesinin bütün işlerini yapan bahçıvanıyla birlikte köpeğin karşısına geçip “Sahibin ölüyor Mösyö,” dedi. “Bundan böyle sahibin benim. Adın artık Aşiyan. Eski sahibin adın konusunda bir şart koşmadı. Şimdi seni sabahları yürüyüşe çıkartacak Hüseyin Efendi’yle baş başa bırakıyorum.”

O günden sonra Aşiyan, Zernişan’ın can dostu, yoldaşı oldu.

Özene bezene inşa edilmiş malikane, pahalı, gösterişli eşyalarla donatılmıştı. Zernişan, çoğu dedesinden kalma eski eşyaları zamanla başından atmış, onların yerine yurt dışından getirdiklerini koymuştu. Hafta sonlarında bütün hizmetkârlarını evlerine yollar, bir mecburiyet ya da bir konser programı olmadıkça dışarı çıkmaz, vaktinin çoğunu konser provaları yaparak ve Aşiyan’la ilgilenerek geçirirdi.

Malikane 1930-1935 yılları arasında. İtalyan ünlü bir mimar tarafından yapılmıştı. Önden bir kiliseyi andıran bina, yosun yeşili taşları, kırmızı çatısı, girişinin üzerinde iki küçük kubbesi ile çevresindeki tek tük, kimi iki, kimi tek katlı, bazıları kerpiç bazıları da betonarme olan evlerin arasında oldukça heybetli görünüyor, adeta ‘buranın kıralı benim’ diyordu. Dolmabahçe Sarayının kapılarını andıran ana kapının üstünde Arapça Bismillahirrahmanirrahim yazısı, bahçe girişinden rahatça okunacak kadar iri harflerle yazılmıştı. Ayrıca, kapıdan çatıya kadar uzanan üçgen biçiminde, buzlu cam takılı bir penceresi vardı. Üçgene benzeyen bu pencerenin tam ortasına sonradan seramikten yapılmış siyah örtülü bir Kâbe motifi oturtulmuştu.

***

Aytunç iki kasım günü ofise telefon açıp Zernişan Hanım’dan randevu istedi. Sekreteri randevuyu üç hafta sonraya verince bu aşırı yoğunluk onu şaşırttı.

Üç hafta sonra şık bir kıyafetle Zernişan’ın odasına girdiğinde bir an kendisini tarihi bir filmin setinde zannetti. Karşısındaki kadın başındaki tüylü şapkası ve yüzündeki azametli ifadesiyle o tür filmlerdeki İngiliz düşeslerine benziyordu.

Sekreteri Zernişan’a, adamın kültür bakanlığına bağlı bir birimden geldiğini söylemişti. Çıkan bir söylentiye göre saray o yıl çeşitli dallardaki sanatçılara vereceği ödüllere orkestra şefliğini de eklemişti. Zernişan o ödüle kendisinin layık görüleceği düşüncesiyle pek hevesli bir görüntü vermemek için deri koltuklardan birine oturan adamın yüzüne bakmadan hizmetkârına seslenir tonda konuştu.

“Süreniz on dakika, ne istemiştiniz?”

“Malikâneyi bir ay içerisinde boşaltmanızı.”

Aralık ayında yılın sanatçılarına verilecek ödül törenine davet edildiğini umarken, adamdan böyle şok bir söz işitmek, Zernişan’ı yedi şiddetinde bir depreme yakalanmış gibi titretti. Elindeki kalemi bırakıp çalışma masasını iki yanından sertçe kavradı.

“Bu ne cüret, nasıl böyle bir şey söylemeye cesaret edersiniz?”

Hiddetle bağırmıştı ama adam istifini bile bozmadı. Aksine, küstahça bir tavırla bacak bacak üstüne atıp gülümsedi.

“Buna mecbursunuz!”

Zernişan sol yanında duran yeşil renkli, yirminci yüzyıldan kalma, dedesinin hatırasına hürmeten kullandığı antika telefonun ahizesini kaldırıp üç kere çevirdi. Sinirden eli titriyordu. Tüm hıncını sekreterinden çıkaracağı belliydi.

“Sizi yüz kere uyardım, konusunu öğrenmeden kimselere randevu vermeyin diye…”

Sekreter  durumu açıklamaya çalıştı ama Zernişan buna izin vermedi.

“Hemen güvenliğe haber ver, bu münasebetsiz adamı derhal dışarı atsınlar!” dedikten sonra telefonu sertçe kapadı.

Oturduğu koltuğa iyice yayılan adam, “Yerinizde olsam,” dedi. “O külüstür telefonu yeniden açar ve yaşlı sekretere güvenliği çağırmamasını söylerim.”

Zernişan iyice sinirlendi. Tam ayağa kalkacaktı ki adamın ceketinin iç cebinden kimlik kartını çıkarıp masanın üzerine koyması ve parmağıyla ileriye doğru itmesi üzerine birden duraksadı. Kimliği eline alıp önünü arkasını gözden geçirdi. Yeniden telefonun ahizesini kaldırdı. Sekreterine güvenliği çağırmaktan vazgeçtiğini bildirdi.

Adam, kadının elinde tuttuğu kimliğinin gücüyle iyice küstahlaşarak bir bomba daha patlattı.

“Etraftaki insanların yaşadığınız eve, Tekinsiz Malikâne demeleri hakkında bir fikriniz var mı Virtüöz Hanım?”

Zernişan, ebeveynlerini bir trafik kazasında kaybetmesinden bu yana, hayatındaki her şey normal seyrinde ilerlerken, kendisine şok yaşatan adamın kimliğine daha bir dikkatle baktı.

 ‘Demek hakkımda araştırma yaparak gelmiş,’ diye düşünüp alt dudağını hafiften ısırdı.

“Ne münasebet, neden tekinsizmiş malikânem? Seksen yedi yıldır dimdik ayaktadır.”

“Doğru, ama yapıldığı yıldan itibaren farklı tarihlerde içinde boğularak öldürülmüş üç ceset bulunan malikâneye başka ne denir? Kaldı ki ceset sayısı daha fazla da olabilir. En doğrusu savcılığa bildirilip bodrumunuzda kazı yapılması izninin alınması…” 

Zernişan şaşkınlık ötesi bir haldeydi. Başını önüne eğip çocukluğunu hatırladı.

O yıllarda en büyük eğlencesi mutfaktaki dolaba saklanarak hizmetkârların alçak sesle kendi aralarında yaptıkları dedikoduları dinlemekti. Bu gizli dinlemeleri sırasında hizmetkârların sık sık bir hayalet tarafından öldürülen insanlardan bahsettiklerini duymuştu. Eğer bu söylentiler doğruysa onların burada olmamaları gerekirdi. Herkes hayaletlerden korkardı çünkü. Ama onlar hayalet hikayelerini birbirlerine gülerek anlatıyorlardı.

Geniş mutfakta, alçak sesle yapılan bu sohbetlerden Zernişan’ın duyduğuna göre, hayalet kırklı yıllarda evin aşçısını, altmışlı yılların başında da hizmetçi kızı boğarak öldürmüştü. Dedesinin ilk karısı Mürüvvet Hanım da hayaletin saldırısına uğramıştı. Bodruma inerken hayaletin itmesi sonucu merdivenden yuvarlanarak düşmüş ve kafasını beton zemine çarparak hayatını kaybetmişti. İkinci eşi Refika Hanım ise -ki o babaannesi oluyordu- çalışanlardan birinin ölüsünü bodrumda görünce kıyametleri koparmış, hayalet tarafından öldürülmüş olduğuna inanmayıp polise bildirmek istemiş ama kocası tarafından engellenmişti. Büyük bir korkuya kapılan kadın, selameti malikaneden kaçmakta bulmuştu. O olaydan sonra çalışanlar da malikaneyi terk etmişlerdi.

Zernişan, duyduklarının gerçek olup olmadığını  anne ve babasına sormuş, aldığı cevap ise, “Bunların hepsi uydurma, sen onlara inanma kızım,” şeklinde olmuştu. Bunun üzerine dedesine gidip aynı soruyu ona da yöneltmiş, ancak yaşlı adam torununa bir açıklama yapmak yerine hizmetkârların hepsinin işine derhal son vermeyi tercih etmişti. Zernişan, hizmetkârların birbirlerine gülerek anlattıkları bu ürkütücü hikâyelere bir anlam verememiş ama onların tekinsiz dedikleri malikaneden de hiç ayrılmamıştı.

Görüntüsü ile alaturka yaptığı iş bakımından da modern bir kadın olan Zernişan, kimlik bilgilerini edindiği kişilerin iki dakikada inciğini cıncığını ortaya dökecek bir donanıma sahipti.     

“Bakın denetçi bey,” dedi. “Masalı bırakın. Benden iyi bilirsiniz ki bir yeri boşaltmanın, terk etmenin kuralı, kaidesi, mevzuatı olur… Benim malikânem Dingo’nun ahırı değil.”

Denetçinin kılı bile kıpırdamadı.

“Biliyorum, tebligat almadınız, avukatınız aramadı, ilgili mercilerce uyarılmadınız. Hukuki işlemler başlatılmadı. Kurallar işletilmeden geldim. Şimdi, doğup büyüdüğünüz, yıllardır içinde yaşadığınız, size göre malikâne, bakanlık kayıtlarında adı konak olarak geçen yapının büyükçe bir höyüğün üzerine inşa edildiğinden, o yıllarda belediyenin binanın inşaatına ses çıkarmayıp üstelik ruhsat verdiğinden haberdar olmadığınızı söyleyemezsiniz.”

Zernişan Hanım masanın kenarında duran sürahiden bir bardak su alıp içti. Keskin gözleriyle virtüözlük yaptığı akşamlarda orkestra elemanlarına baktığı gibi dik dik bakıyordu karşısındaki adama.    

“Bir müfettişin üçüncü derecedeki sit alanlarına inşaat izni verildiğini bilmemesi ilginç!”

“İlginç tabii, birinci derece sit alanı olan bir araziye, bilirkişinin üçüncü derece rapor vermesi ilginç olmaz mı? Bu sayede höyük imara açılmış.”

“Yani, o bölgedeki tüm yapıların yıkılacağını söylüyorsunuz, doğru mu?”

“Doğru. Farkında değilsiniz galiba. Haydi görmediniz diyelim, bu konuda sizi uyaran da mı olmadı? O çevrede yapılan sondaj çalışmalarını yer altı suyu araması mı sandınız?”

Konuşmasını kesen adam, cebinden bir zarf çıkarıp masanın üstüne bıraktı, parmağıyla kadına doğru itti.

Zernişan bu işte bir bit yeniği olduğunu düşünüyordu. Birden beyninde bir şimşek çaktı.  

“Aytunç Bey, siz neden kurallar başlatılmadan geldiniz? Henüz ortada fol yok, yumurta yok.”    

Adam kurnazca gülümsedi.

“Anlaşırsak işlem başlatılmaz, elinizdeki kâğıdın ve diğer belgelerin aslı bende…”

 “Hımm, derdiniz rüşvet alıp bu işten nemalanmak. Ne kopartırsam kâr hesabıyla, çalıştığınız kurumu kullanıp… Sahi, kurumunuz ne benim ne de çevredeki insanların görüşünü sormuş…”

“Eğer beş milyon dolara anlaşırsak o görüş hiçbir zaman sorulmaz.”

Ağzından “Oha!” kelimesi çıkan Zernişan birden durdu. Malikaneyi satışa çıkarsa o kadar para eder miydi acaba? Pazarlıkla fiyatı düşürüp ödeme yapmak bahanesiyle adamı malikâneye mi davet etseydi? Ya da diğer iki yolu mu deneseydi? Birincisi, masanın sol tarafındaki çekmecesinden, bulundurma ruhsatlı tabancasını alıp nefsi müdafaa gerekçesiyle adamı alnının çatından vurmak. Fakat Aşiyan kimsesiz kalırdı. İlk sahibine söz vermişti, köpek ölünceye dek ona yarenlik edecekti. Diğer yol… Ama o riskliydi. Riskli olana karar verip cep telefonunun kamera simgesine bastı.

“Kimlik kartınızın fotoğrafını çekebilir miyim?”

Adam önce tedirgin oldu, hayır diyecekken vazgeçti. Doğru olmazdı, çünkü üzerinde denetim görevlisi yazan kimlik, bakanlığın resmi görev kartıydı.

Zernişan kartın arkalı önlü fotoğrafını net çıkmıyor bahanesiyle birkaç kez çekerken, çaktırmadan WhatsApp vasıtasıyla sekreterine gönderdi.

Görüntüsü ile alaturka, yaptığı iş bakımından da modern bir kadın olan Zernişan, kimlik bilgilerini edindiği kişilerin iki dakikada ıcığını cıcığını ortaya çıkaracak bir donanıma sahipti.     

“Bunca yıldan sonra nereden çıktı yıkım işi?”    

İki usta satranç oyuncusu gibiydiler artık. Hamlelerini ustaca oynamaları gerekiyordu.

“Baptistleri bilir misin Zernişan Hanım?”

Dedesinin din değiştirdiğini biliyordu ancak o Baptistlik denen mezhebiyle ilgili en ufak bir bilgisi yoktu.

“Gene ne saçmalıyorsunuz müfettiş bey?”

“Bakın, ödemeyi yaparsanız, konak yıkılmaz, anılarınız yaşamaya devam eder. Aynı zamanda dedenizin kendisini millete yıllarca Müslüman bir tarikatın ehli olarak yutturduğu da  duyulmamış olur, bir Baptist olduğu gerçeği gizliliğini sürdürür. En önemlisi katil olduğu bilinmez. Fakat hayır derseniz konaktan polis nezaretinde çıkmak zorunda kalırsınız.”

“Bir şekilde elde ettiğiniz devletin koltuğuna denetçi forsuyla oturup, hırsızlık yapmaktan utanmıyor musunuz?”

“Acil paraya ihtiyacı olan müşkül bir adamdan cipini satın alırken köpeğine de sahip oldunuz. Aşiyan olarak adını değiştirdiniz. Leonidas Aşiyan, dedenizin gerçek adıydı…”

Şok üstüne şok geçiren Zernişan, soldaki çekmeceyi aralayıp göz ucuyla küçük silahına baktı.

“Size iki bin dolar veririm, fazla olmaz, ama hafta sonu malikâneye tüm resmi belgelerin asıllarıyla gelir, paranızı alıp defolup gidersiniz. Anlaştık mı?”

Adam bunu kabul etmedi.

“Beni hayaletlere mi boğduracaksınız? Yemezler. Hayır, para banka hesabıma aktarılıncaya kadar burada bekleyeceğim, yok bunu yapamam derseniz, internetten bütün dünyaya yrk bir tuia dokunarak tüm bu gerçekler yayılır…”

Zernişan, pes etmiş bir halde içini çekti.

“O zaman yarım saat müsaade edin, bankamla görüşeyim; malum öğlen tatilindeyiz.”

***

Aytunç, öğlen vakti Gümüşsuyu’ndaki evine geldi. Başı ağrıyordu, koordinatöre iki saat uyuyup öyle gelirim demişti. Avcuna iki ağrı kesici hap koyup yutacağı sırada cep telefonundan bildirim uyarısı geldi

“Ah ulan Zehra hani bir daha aramayacaktın? Yapacak bir şey yok, kızın huyu bu,” diye söylene söylene cebinden telefonunu çıkardı.

İki gün önce Zehra sebepsizce sinirlenip darılmıştı. Ama mesaj Zehra’dan değildi, bilinmeyen bir numaradan gönderilmişti. Bir anlığına hayal kırıklığı yaşadı. Acaba Zehra numarasını mı değiştirmişti?

Mesajı açtı. Kurum kimlik kartıyla karşılaşınca şaşırdı. Ne oluyordu, dolandırıcılar şimdi de bu tür dümenler çevirmeye mi başlamışlardı? Kimlikteki fotoğraf kendisine ait değildi. Mesajın altında “Acele ofise gel, ben Zernişan,” yazıyordu.

Çıkardığı pantolonunu aceleyle giydi, üzerine boğazlı kazak ile kaban geçirip aşağıya indi. Taksi kısa mesafeye müşteri almazdı, koşturursa iki dakikada orada olurdu.

Ofisin bulunduğu binanın önüne geldiğinde kaldırımdaki iki kadından şapkalı olanın Zernişan, diğerinin de emekliliği yaklaşmış sekreteri olduğunu tahmin etti. Kadınlar, iki polis eşliğinde polis minibüsüne götürülen elleri kelepçeli Mesut’u seyrediyorlardı.

Brutus’un şimdiki sürümü Mesut mu oluyordu? 

Zernişan nefes nefese yanlarına gelen kişinin gerçek Aytunç olduğunu anladı. Onu ofisine kahve içmeye davet etti.

“Görüyorsunuz,” diye başladı sözlerini kahvesini yudumlarken. “Dünya ne acayip oldu, kime güveneceğiz? Aynı evi paylaştığınız arkadaşınız kimliğinizi çalıyor, üzerine kendi fotoğrafını yapıştırıp size ve bana kazık atmaya çalışıyor Ama beceremedi. Bende kül yutacak göz var mı? Yaptığım işe biraz kafa yorsaydı o cesareti kendisinde bulamazdı.”

Az önce Mesut’un yayıldığı koltukta düzgün bir biçimde oturan Aytunç “Her şey geçtiğimiz ağustos ayında anneannemin ölüm döşeğindeyken bana bir sırrını açıklamasıyla başladı,” dedi. “Sizin babaanneniz Refika Hanım, hani dedenizden korkup köşkten kaçan kadın benim anneannemdi. İlginç şeyler anlattı bana. Araştırdım. Sekreterinizden randevu aldım. Fakat ikilemde kaldım. Akraba sayılırız. Büyükannemiz aynı kişi. Ev sahibim kirayı üç kat artırınca, kuruma yeni tayin edilen iş arkadaşım Mesut’u eve almıştım, dün gece onunla Beyoğlu’nda bir meyhaneye gittik. Güya ona Zehra’yı anlatacaktım, fakat kafayı çekince ailenizin hikâyesini anlattım. Randevuya gitmeye hazır olmadığımı söyledim. Yapacağım şey doğru olur muydu olmaz mıydı kararsızdım. Vicdanım rahat değildi. Her neyse gece zom olmuş, bir patates çuvalına dönüşmüşüm. Mesut beni yatağıma yatırıp… Gerisini biliyorsunuz.”      

“Peki, ne yapmayı düşünüyorsunuz?”   

Aytunç fincanın kulpundan tuttu, orta şekerli kahvesinden bir yudum içti. Sonra, Mesut’unkine benzeyen kurnazca bir gülümsemeyle kadının yüzüne baktı.

HATA PAYI

Bu öykü gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmıştır…

Kış

Doktor Peyami, Adli Tıp’ın birinci katındaki odasından morgun önünde bekleyenleri seyrediyordu. Hükümranlığını sürdüren kış aylarına inat giydiği kısa kollu cerrahi kıyafetlerinin içinde hiç üşümüyordu. Saatine baktıktan sonra zamanın geldiğine karar verip odasından çıktı. Hızlı adımlarla alt kata inen merdivenlere yöneldi.

Birkaç şifreli otomatik kapıyı geçti. Morg İhtisas Dairesi’nin içi daha da serindi. Etrafta kimse yoktu. Koridorun ilerisinde tek bir sedye vardı yalnızca. Üzerinde de uzaktan dolu mu boş mu anlaşılmayan bir ceset torbası.

Soyunma odasına girdi. Dolaptan maske, bone, eldiven alıp taktı. Koltuğa oturup ayakkabılarını çıkardı. Bir süredir diyet yaptığından bacaklarını eskisine göre daha kolay kaldırarak, karışmasın diye üzerine adını yazdığı sarı çizmeleri geçirdi ayağına. Hazırlığını dizlerine kadar inen tek kullanımlık yeşil önlükle tamamladı.

Otopsi salonu koridorun sonundaydı. Yakından bakınca içinde küçük cüsseli birinin bulunduğu anlaşılan ceset torbasının yanından geçip otomatik kapıdan içeri girdi. Otopsi salonunda kimseyi göremeyince bir an şaşırdı. İki metal masa da boştu. Anlaşılan teknisyen gene işe geç kalmıştı.

Köşedeki masaya geçip tutanağı okumaya başladı. Beş dakika geçmemişti ki kapı açılıp Nihat girdi. “Günaydın hocam,” diye seslendi.

Doktor Peyami genç adamın yüzünde bir mahcubiyet aradı, bulamayınca öfkesini gizlemeye çalıştı. “Günaydın. Bugün rahatız galiba.”

“Evet hocam,” dedi Nihat. “Bir vaka var sadece. O da galiba soba zehirlenmesi.”

Havalar soğudu mu şaşmazdı, birkaç gün içinde tatlı uykularından uyanamayan yoksul insanların cesetleri morga gelmeye başlardı. Doktor Peyami, mesleğe başladığı ilk zamanlar uykuda ölmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışırdı. Şans mıydı böylesi bir ölüm yoksa şanssızlık mı karar veremezdi. Artık böyle şeyler pek aklına gelmiyordu.

Teknisyenin el çabukluğuyla hazırlıklarını tamamlayıp cesedi otopsi masasına aldığını gördükten sonra, “Başlayalım artık,” deyip ayaklandı. Otopsi masasındaki kız çocuğu beş ya da altı yaşlarında görünüyordu. Siyah saçlı, zayıfça bir çocuktu. Yüzünde, sanki ölmemiş de derin bir uykuya dalmış gibi masum bir ifade vardı.

Soba zehirlenmelerinde otopside bazı bulgular tespit edilebiliyordu ama bunlar kesin tanı için yeterli değildi. Bir insanın soba zehirlenmesi nedeniyle öldüğünün ispatlanması için alınan kan örneklerinde belli bir düzeyde karbon monoksit bulunması gerekiyordu.  Bu yüzden Doktor Peyami ölü lekelerinin, iç organ ve kasların parlak kırmızı bir renk alması, kanın akışkan hâle gelip renginin açılması gibi bazı destekleyici bulguları göremese de çok da üzerinde durmadı. Nasıl olsa kan tahlilinde çıkar, diye düşündü. Bir saat kadar sonra, sonradan rapora dönüştüreceği notlarını tutanakla birlikte dosyaya koyup odasına çıkarken “Sonunda bu da bitti,” dedi kendi kendine. Ama bitmemişti. Bir hafta sonra küçük kızın ablası da otopsiye getirilecekti.

İlkbahar

“Epeydir görüşemedik, değil mi?” dedi Avukat Sedat Elmas. Bürosunda oturuyorduk. Kalın çerçeveli gözlükleri bakışlarındaki anlamı çözmemi zorlaştırıyordu ama onunla konuştuğum her defasında zihninin her an öne süreceği argümanları hazırlamakla meşgul olduğuna dair bir izlenime kapılıyordum. Kız kardeşi ve babasıyla ilgili bir mesele nedeniyle tanışmamızın üzerinden çok geçmemişti. O zamandan beri bana birkaç küçük araştırma işi vermişti.

“Öyle oldu,” dedim.

“Nasıl gidiyor işleriniz?”

“Eh, fena değil.”

“Şu sıralar boş musunuz?”

“Çok meşgul olduğum söylenemez.”

“Buna sevindim. Bana bir konuda yardım edebilirsiniz belki.”

Çayımı yudumlayıp “Sizi dinliyorum,” dedim.

“Bir müvekkilim var. Zafer Toprak. Kendisinin ticari bir anlaşmazlık davasına bakıyorum aslında. Birkaç gün önce beni arayıp Emniyet’e götürüldüğünü söyledi. İki yeğeni şüpheli şekilde ölmüş bir süre önce. Yanılmıyorsam bir aydan fazla geçmiş üzerinden. Müvekkilimin abisi, polise çocuklarını kardeşinin öldürdüğünden şüphelendiğini söylemiş. Polis de ifadesini almak istemiş doğal olarak.”

“Abisi neden öyle söylemiş?”

“Uzun süredir iki kardeşin arası açıkmış. Eskiden ortaklarmış ama iflas etmişler. O zamandan beri husumetliymişler. İfade vermeden önce Zafer Bey’le konuştum. Tabii ki yapmadığını söyledi. Zaten polisin elinde saçma bir iddiadan başka bir şey yoktu. Ama polis çocukların zehirlendiği gün ne yaptığını sorunca Zafer Bey bocaladı. Hiç gereği yokken şüpheyi üzerine çekti.”

“Nasıl bocaladı Zafer Bey?”

Avukat cevap vermek yerine önce hafifçe gülümsedi. “İlk başta ben de anlam veremedim,” diye devam etti. “Sonra baş başa görüşürken açıkladı. Sizin anlayacağınız, bir sevgilisi var. Yani hassas bir konu. Özellikle de evli olduğu göz önüne alınınca.”

“Yani yeğenlerinin öldüğü gün sevgilisinin yanındaymış?”

“Evet. Aslında öldükleri gün değil. Öldükleri günlerde.”

“Anlayamadım?”

“İki yeğeni birer hafta arayla ölmüş.”

Kaşlarımı çattım. “Nasıl olmuş bu?”

“İlginizi çekti, değil mi? Bakıyorum hemen dedektif antenleriniz dikildi. Gerçekten çok garip bir olay. Soruşturma henüz iddianameye dönüşmediğinden elimde fazla bilgi yok. Öğrendiğime göre çocukların ikisi de aynı gün ve aynı saatlerde ölmüş. İlkinde cumartesi akşam vakti kızları rahatsızlanınca anne babası apar topar hastaneye koşmuşlar ama maalesef küçük kız kurtarılamamış. Ertesi hafta yine cumartesi günü aynı olaylar birebir tekrarlanmış. Bu defa da ablası ölmüş. İkisinde de annesiyle babası da rahatsızlanmışlar ama kurtulmuşlar. Tabii buna ne kadar kurtulmak denirse…”

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. İkimizin de kızlarını kaybeden anne babayı düşündüğümüz belliydi.

Biraz sonra “Benden ne istiyorsunuz?” diye sordum.

“Çocukların ölümünü araştırmanızı.” Cevap vermeyince devam etti. “Ha, Zafer Bey gerçekten suçsuz mu, diyorsunuzdur belki. Açıkçası benim de aklıma geldi, belki de yalan söylüyor diye. Gerçi sevgilisi müvekkilimi doğruladı ama şahitliğine ne kadar güvenilebilir, değil mi? Yine de içiniz rahat olsun, ikisinin de söylediklerini teyit ettim. Kadının oturduğu site, güvenlikli bir yer. Zafer Bey’in giriş çıkış saatleri belli. Hatta güvenlik kamerası görüntülerini en kötü ihtimalde lazım olursa diye aldık. Ama tabii bunları şimdilik polise sunamıyoruz.”

“Anlamadığım bir şey var,” dedim. “Madem polisin elinde bir delil yok, müvekkiliniz neden bu kadar korkuyor? Sadece bir iddia nedeniyle kimse onu katil ilan edemez.”

“Haklısınız. Mevcut durumda ceza alma ihtimali yok denecek kadar az. Zaten olay henüz kovuşturma aşamasına bile geçmedi. Ama müvekkilim daha kestirme bir çözüm istiyor. Abisiyle yaptıkları iş battıktan sonra yeni bir iş kurmuş kendisine. İşleri de iyi gidiyor. Malum, burası küçük bir şehir. Dedikodular hızlı yayılır. Davada şüpheli olarak adının geçmesi işlerine zarar verebilirmiş. Benden bu konuda yardım istedi. Benim de aklıma siz geldiniz.”

Bir süre ne diyeceğimi bilemedim.

“Karısını aldatan erkeklere benim de pek sıcak baktığım söylenemez,” dedi sanki kafamı kurcalayan mesele buymuş gibi. “Tabii tersine de. Sonuçta evlilik bir sadakat sözü. Söz verdiysen tutacaksın, tutmazsan da sonuçlarına katlanacaksın. Yani müvekkilimin yaptığını ben de savunmuyorum. Ama o da kendisi açısından haklı. Dediğim gibi ortada çocuklu bir yuva var. Sizden istediğim biraz araştırma yapmanız. Bildiğim kadarıyla çocukların kesin ölüm sebebi bile tespit edilmedi henüz. Polisin bir süre daha adım atacağını sanmıyorum bu yüzden. Yani bolca vaktimiz var.”

***

Avukatın yanından ayrıldıktan sonra meseleyi sakin kafayla düşünmek için Metafizik Kafe’ye gittim. İçerisi boştu. Her zamanki masama geçip çay eşliğinde geç kahvaltımı yaptım.

Çoğu zaman olduğu gibi Cinayet Şube’den eski arkadaşım Komiser Yüksel’den yardım alabilirdim. Ama onu gitgide yalnızca işimin düştüğü zamanlarda aramam beni rahatsız etmeye başlamıştı. Elimde telefon, uzun süre kararsız bekledim. Hâlini hatırını soran bir mesaj atmayı geçirdim aklımdan. Ama onu da yapmadım.

Kafeden çıktıktan sonra Toprak ailesini ziyaret etmeye karar verdim. Avukattan adres bilgilerini almıştım. İstiklal Mahallesi şehrin en eski yerleşim bölgelerinden biriydi. Ancak şehir kuzeydeki üniversite ve devlet hastanesine doğru büyüdüğünden, şimdilerde daha çok yoksul ailelerin mesken tuttuğu bir yer hâline gelmişti. Arabamı Fahriye Sokak’ta boş bulduğum bir yere park edip yürümeye başladım.

Sokak boyunca sıralanan, sıvaları dökülmüş, çoğu bitişik nizam, en fazla iki üç katlı binalar. Altlarında birkaç dükkân; berber, ayakkabı tamircisi, manav… İki arabanın aynı anda geçemeyeceği kadar dar, taş döşeli yol. Sokakta oynayan tek tük çocuklar… Nedense manzara bana tanıdık geldi.

Aradığım ev giriş katındaki zahireci sayılmazsa iki katlı bir binanın birinci katındaydı. En üstteki dairenin ahşap çerçeveli camları kırıktı ve uzun süredir oturulmadığı belliydi. İkinci kattakinin ise plastik çerçeveli pencerelerinde perdeler ya tamamen açıktı ya da yoktu. Kapı zilini uzun uzun çaldım ama açan olmadı.

Biraz sonra Adli Tıp’ın yolunu tuttum. Doktor Peyami’yle polislik yaptığım zamanlardan beri arkadaşlığa varmayan ancak güvene dayalı bir ilişkimiz vardı. Bir saate yakın otopsiden çıkmasını bekledikten sonra odasına girdiğimde cam kaplama duvardan dışarı bakıyordu. En son gördüğüme göre biraz zayıflamış bulsam da kafasındaki bonesi,  kısa kollu, koyu renkli cerrahi kıyafetleriyle nedense onu adli tıp uzmanından çok bir aşçıya benzetirdim hep.

Misafir koltuğuna otururken “Umarım rahatsız etmiyorumdur,” dedim.

“Yo,” dedi masasına geçerken. “Acil bir işim yok.” Yeni farkına varmış gibi elini kafasına götürüp bonesini çıkardı. Yağlı, kıvırcık saçlarını düzeltti.

Bir süre havadan sudan konuştuktan sonra iki kızın ölümünü araştırdığımdan bahsedip konuya girdim.

“Ailesi mi tuttu sizi?” diye sordu.

“Bir akrabaları,” dedim.

“Hayatımda karşılaştığım en ilginç vakalardan biri. Otopside bir gariplik olduğunu sezmiştim. Ölü muayene tutanağında soba zehirlenmesinden şüphelenildiği yazıyordu. Ama bulgular o yönde değildi. Vücudunda yaralanma belirtisi de yoktu. Doğal olarak geriye zehirlenme ya da doğal ölüm kalıyordu. Ama daha sonuçlar çıkmadan ablasının da otopsiye getirilmesi, tabiri caizse tuz biber ekti.”

“Ölüm nedenleri tespit edilebildi mi?”

“Maalesef hayır. Ölümlerine neden olabilecek bir şey bulamadık. Ne toksikolojik ne de patolojik incelemede. Böyle vakalarda otopsi raporunun sonucuna ölüm nedeninin tespit edilmesi için İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan görüş alınması gerektiğini yazıyoruz.”

“İstanbul mu?”

“Evet. Orada sebebi bilinmeyen ölümlere bakan bir birim var. Daha önce hiç duymadınız mı?”

“Hatırlayamadım. Peki, cevap geldi mi?”

Hafifçe gülümsedi. “Gelmedi. Ne zaman geleceği de belli olmaz. Çok yoğun bir yerdir.”

“Sizin fikriniz ne? Yani olayla ilgili tahmininiz?”

“Kesin bir şey söylemek zor. Travmatik ölüm olmadığı kesin. Belki de çocuklarda tanı konulmayan bir hastalık vardı.”

“Böyle bir hastalık olsa otopside anlaşılmaz mıydı?”

“Şart değil. Ölüm sonrası tanı konulan hastalıklar oluyor ama tem tersi de mümkün. Öte yandan iki olayda da ailenin tamamı hastalanmış. Bu da zehirlenme ihtimalini artırıyor.” Duraksadı. “Öyle olsa otopside çıkmaz mıydı diyeceksiniz. Cevabım aynı; çıkmayabilir. Otopside zehir incelemesi yapılması için gerekli örnekleri alıyoruz. Ama laboratuvarda sadece belli başlı zehirlere bakılıyor. Yani en yaygın rastlananlara. Var olan bütün zehirlere bakılması imkânsız çünkü. Alerji testi gibi düşünün. Binlerce alerjen var doğada ama testlerde bakılanlar en sık karşılaşılanlar.”

“O hâlde çocukların nadir karşılaşıldığı için laboratuvarda incelenmeyen bir maddeyle zehirlenmesi mümkün mü?”

Kafasını evet anlamında salladı.

“Bu durumda ne yapılabilir?”

“Zor bir durum. Diyelim ki X maddesiyle zehirlendiler. Bunu ispatlamak için aldığımız örneklerde X’in aranmasını istememiz gerekir. Ama sorun şu ki X’i bilmiyoruz.”

“Peki, İstanbul ne yapacak? Daha geniş bir zehir incelemesi mi?”

“Sanmam. Eldeki verilere, soruşturma dosyasına bakacaklar ve bir karar verecekler.” Sesi, İstanbul’dan gelecek haberden çok da ümitlenmeyin, der gibiydi.

***

Adli Tıp’tan çıktıktan sonra olayın gerçekleştiği adrese tekrar gittim. Kapıyı yine açan olmadı. Karşı kaldırıma geçip eve dikkatle baktım. İkinci kattaki camlardan bir tanesinde daha önce fark edemediğim küçük bir kâğıttaki kiralık ilanı, kapının neden açılmadığının cevabını veriyordu.

Kısa bir süre düşünüp ilandaki numarayı aradım, telefon açıldığında beklemediği bir anda sokakta kalmış birisi kadar istekli bir sesle kiralık ev aradığımı söyledim. Hattın diğer ucundaki ses ev sahibi olduğunu, alt kattaki zahireciye gelmemi söyledi.

Gözlerim istemsizce evin giriş katının üzerindeki tabelaya çevrildi. Karşıya geçip içeri girdim. Dört bir yan her boydan ve renkten çuvallarla doluydu. Burnuma buğday kokusunu andıran bir koku doldu. Sol tarafta küçük bir oda boyutunda camlı bir bölme vardı. Ellili yaşlarda bir adam camlı bölmenin girişinde dikilmiş, sırtında un çuvalıyla arka taraftan nefes nefese gelen oğluna “Pazar günü niye açmadın oğlum!” diye bağırıyordu.

“Açtım baba, açtım,” dedi uzun boylu, iri yarı, kumral genç.

“Açmışsın da öğleden sonra açmışsın be oğlum. Müşteriyi bekletmişsin. Bak adam söylendi durdu.”

“Ya baba, ne olur ne olmaz, erkenden açma, diyen sen değil misin?”

“Erkenden açma dedim de bu kadar da demedim be oğlum.”

Zahireci beni fark edince birden toparlanıp “Buyur hemşerim,” dedi.

“Az önce telefonda görüşmüştük. Üst kattaki kiralık ev için.”

Başka ne bir şey söyledi ne de sordu. Sadece, tekrar arka tarafa giden oğluna “Orhan!” diye seslendi. Beş on saniye geçmemişti ki delikanlı çuval istiflerinin arasından çıkageldi.

“Evi gösteriver, oğlum.”

Delikanlı bana bir an boş gözlerle baktı. Sonra camlı bölmeye girip anahtarı aldı, yanımdan geçerken “Gel abi, göstereyim,” dedi.

Dışarı çıktık. Dış kapıyı açarken yan binanın üst katındaki pencereden hafifçe sarkan yaşlı bir kadının merakla bize baktığını gördüm.  O sırada boş evi görmenin ne işime yarayacağını bilmiyordum. Ama olayın üzerinden yıllar geçse bile bir dedektif mutlaka suç mahallini görmeli, havasını koklamalıydı.

Sahanlık ve merdiven boşluğu basık tavanlıydı. Basamaklardan çıkarken sanki yeni işlenmiş bir cinayetle karşılaşacakmışım gibi kalbim hızlandı. Aynı zamanda sanki buraya daha önce gelmişim gibi bir hisse kapıldım. Kapıdan girince sizi sağda ahşap kapılı bir tuvalet karşılıyordu. Düz devam edince fayansları leke içinde bir banyoyla küçük bir yatak odası vardı. Sol tarafta da oturma odası büyüklüğünde bir salon ve yemek masası koyulamayacak kadar dar bir mutfak. Odalara göz atarken iki kız çocuğunun neden ve nasıl öldüklerini düşünmeye çalıştım ama boş ev hiçbir ipucu vermiyordu. Duvarlar isli, zemin tozlu, mutfak dolapları eskimişti. Dar pencerelerden pek ışık girmediğinden içim de içerisi kadar karardı, endişeye benzer tuhaf bir hisle doldum.  Rolümü inandırıcı kılmak için sağı solu iyice yokladım. Tuvalet kapısı kapanmıyordu. Delikanlı içeriden kapandığını söyledi. Tavanda geniş, sarı lekeler vardı. Adım attıkça yerdeki ahşap döşemeler gıcırdıyordu.

Aşağıya indiğimizde ferahladım. Yanımdan ayrılmadan önce zahirecinin oğluna üstüne para verseniz burada kalmam bakışı attım elimde olmadan. Sokakta dalgın hâlde dikilirken yukarıdan bir ses geldi. Başımı kaldırdım. Eve girmeden önce gördüğüm yaşlı kadın pencereden bana bakıyordu. Fısıldayarak bir şey söyledi.

“Anlayamadım teyze?” diye seslendim.

Eliyle içeri gel işareti yaptı. On saniye sonra dış kapının otomat sesi duyuldu. Biraz öncekine benzeyen merdivenlerden çıktım. Eşikte bir elini kapıda tutarak dikiliyordu. Üstünkörü örttüğü eşarbının kenarlarından beyaz saçları fırlamıştı. Üstü başı hırpaniydi. Beni baştan ayağa süzerken “Başka kiralayacak yer bulamadın mı oğlum?” dedi.

Kaşlarımı çattım. “Neden teyze?”

“Duymadın mı o evde olanları?”

“Ne olmuş ki?”

“İki çocuk öldü. Sakın kiralama. Uğursuz o ev. Perili, perili.”

“Perili mi?”

“Ya, perili. Benden söylemesi,” deyip kapattı kapıyı.

***

Ertesi gün sabah kalktıktan sonra hızlı bir kahvaltı yapıp çıktım. Dün akşamüzeri eve döndüğümde Avukat Sedat’tan ailenin yeni adresini öğrenmesini istemiştim. Toprak ailesinin yeni evi eskisine çok da uzak değildi. Bu defa yola sıfır, tek katlı, camları demir parmaklıklı, müstakil bir eve taşınmışlardı.

Kapıyı açan altmışlarındaki kadına Emniyet’ten geldiğimi söyledim.

“Ben Canan’ın annesiyim,” dedi. “Bayram evde yok, işe gitti.”

“Kızınızla görüşmem mümkün mü?”

“Bugün şart mı memur bey? Kızım pek iyi değil.”

Üstelemenin anlamı yoktu. Bayram Toprak’ın çalıştığı yeri öğrendim. Tevfikbey Caddesi’ndeki beyaz eşya mağazasına gitmem yarım saati buldu. Uzun boylu, zayıf, kırçıl saçlı bir adamdı. Kırk yaşlarında gösteriyordu. Beyaz gömleği ve ütülü pantolonuyla zinde bir izlenim bırakıyordu ancak sık sık dalgınlaşan gözleri asla kapanmayacak bir yaranın izlerini taşıyordu. Ona erkek kardeşi adına çalıştığımı açıklayamazdım. Kendimi Komiser Yüksel’in yardımcısı olarak tanıtıp çocukların ölümüyle ilgili görüşmek istediğimi söyledim. Müsait olunca mağazanın dışında konuşmaya başladık. Soruşturmada gelişme olup olmadığını sordu. Henüz İstanbul’dan yanıt gelmediğini söyleyip olayı tekrar anlatmasını rica ettim.

“Eve taşınalı daha iki hafta olmuştu,” dedi. “O gün kahvaltıdan sonra çarşıda işlerimiz vardı. Eve döndüğümüzde hava kararmıştı.”

“Saat kaçtı hatırlıyor musunuz?”

“Sekize geliyordu.”

“Sonra?”

“Ben hemen sobayı yaktım. Çocuklar televizyon izlerken Canan yemek hazırladı. Yarım saat sonra sofrayı kurduk. Daha yeni yemeğe başlamıştık ki midem bulanmaya başladı. Yediğim bir şey dokundu diye düşündüm. Canan’a söyledim. O da başım dönüyor dedi. Sonra Bengisu birden…” Devam edemedi. Gözleri yaşarmıştı.

Biraz bekleyip “Evde bir gariplik var mıydı?” diye sordum.

“Ne gibi?”

“Ne bileyim, dikkatinizi çeken bir şey olmuş muydu?”

Kısa süre düşündü. “Bir koku vardı. Nasıl desem… böyle pis bir koku, sarımsak kokusu gibi. Hatta Canan’a yemeğe sarımsak mı koydun diye sordum, koymamış.”

“Kokunun nerden geldiğini çözebildiniz mi?”

“Yok, çözemedim. Zaten çok geçmeden kızım bayılıverdi…”

“Peki, ertesi hafta neler oldu?” diye sözünü kestim.

Derin bir nefes aldı. “Gene cumartesiydi. Misafirler gittiydi, biz üçümüz kaldık evde. Nisanur koltukta uyuyakalmıştı. Biz de güya televizyon izliyoruz. Benim midem gene bulanmaya başlamıştı. Kızım birden kusmaya başladı. Çok korktuk. Koşa koşa hastaneye…” Birden sustu ve gözyaşları bendini yıkan bir sel gibi akmaya başladı yanaklarından.

Gözlerim buğulanmasın diye dişlerimi sıktım. Uzun süre bekleyip konuştum. “Kusura bakmayın. Tekrar hatırlattım size.”

“Önemli değil,” gibisinden bir şeyler söyledi.

“Son bir şey soracağım. Az önce misafirler demiştiniz ya kimdi onlar?”

“Cenazeden sonra bacanağımda kalmıştık. Eve cuma günü döndük. Ertesi gün de sağ olsun akrabalar yalnız bırakmadılar, gün boyu gelen giden oldu. Zaferler bile geldi.”

“Zaferler mi?”

“Benim küçüğüm. Normalde küsüz, görüşmüyoruz. Ama cenazeye geldi, sonrasında da uğradı. Aslında uğramazdı ya, karısının zoruyla geldi büyük ihtimal.”

“Kaçta gelmişlerdi?”

“Öğle üzeriydi galiba. Çok durmadı zaten. İşim var deyip çıktı.”

“Evde ne yaptı?”

Bir an dikkatle baktı bana. “Neden soruyorsunuz bunları?”

“Zafer Bey’den şüphelendiğinizi söylemiştiniz. O yüzden soruyorum. Acaba evde… nasıl desem… kuşkulu bir hareketi oldu mu?”

“Çok dikkat etmedim açıkçası. Muhatap olmak istemediğimden yanında da pek durmadım.”

“Kardeşinizle neden husumetlisiniz?”

“Eskiden ortaktık biz. Toptancılık yapıyorduk. Uzun süre iyi gitti işlerimiz. Sonra bozuldu. Nasıl oldu anlamadım o zamanlar. Hesap kitap işlerine o bakıyordu. Bir anda devriliverdik. İcra gelince her şeyimiz gitti, dükkân, evim, arabam. Meğerse Zafer para kaçırıyormuş. Sonradan benden çaldığı paralarla kendine hemen başka iş kurdu. Şimdi mahkemeliğiz.”

“Böyle bir şey yapmış olabilir mi? Yani yeğenlerini…”

“Kesin yapmıştır, diyemem. Elinden gelse beni diri diri gömer de yeğenlerini severdi. O kadar acımasız olacağını sanmam. Ha, beni öldürmek isterken yanlışlıkla kızlarımı öldürdüyse onu bilemem. İnşallah o yapmamıştır. O yaptıysa zaten mahkemeye bırakmam. Kendim veririm cezasını…”

***

Muhayyile Kitap Kafe’de çay içerken kafamdan Yüksel’i aramayı geçirdim. Numarasına tereddütle bakarken telefonum çalmaya başladı. Yüksel’in aradığını görünce şaşırdım.

“Biraz önce Emniyet’ten çıkarken aklıma geldin,” dedi.

“Ben de seni aramayı düşünüyordum. Hatta dün de aklımdan geçmiştin.”

“Dün mü? Saat kaç gibiydi?”

“On civarı. Neden sordun?”

“Çok tuhaf. Çünkü ben de o saatlerde bir anda ‘Hüseyin ne yapıyor acaba? Epeydir görüşemedik,’ diye düşündüm. Tam arayacaktım, başka bir iş çıktı.” Yüksel’de eskiden beri yaşamın içindeki garip tesadüflere mistik anlamlar yükleme âdeti vardı. “Gördün mü bak?” diye devam etti. “İkimiz de aynı anda birbirimizi düşünmüşüz. Bu bir işaret bence.”

“Neyin işareti?”

“Henüz bilmiyorum. Ama demek ki bana bir iyiliğin dokunacak.”

“Belki de tam tersidir.”

“Yok, yok, hissediyorum. Bana yemek ısmarlayacaksın sen.”

Güldüm.

“Neredesin?” diye sordu.

“Kitapçıda.”

“Yemek var mı orada?”

“Kitapçıda yemek ne arar?”

“Çay ve kek oluyor da yemek neden olmasın? Eminim açsındır.”

“Açım.”

“Tamam, ben de açım. O hâlde yemekler senden…”

Yakınlardaki bir pidecide buluştuk. Yüksel her zamanki gibi işiyle ilgili -personel yetersizliğine, işlerinin başlarından aştığına, suç oranlarının görülmemiş biçimde arttığına dair- dert yandıktan sonra lafı iki kızın ölümüne getirip “Sence çocuklar neden öldü?” diye fikrini almak istedim.

“Büyük ihtimalle zehirlenmişlerdir. Doğrusu tuhaf bir vaka. Bir kere olay cinayet mi o bile meçhul. Kesin olan bir şey varsa intihar olmadığı. İki kız kardeşin birer hafta arayla aynı şekilde ölmesi kaza ihtimalini de düşürüyor. Geriye cinayet kalıyor. Tamam, öldürüldüler diyelim ama nasıl? Varsayalım ki birisi onları zehirledi, peki neyle? Onu da geçtik, kim zehirledi bu çocukları? Soruların ucu bucağı yok.”

“Tek şüpheli amcaları mı?”

“Öyle. Başka gerekçesi olan yok çünkü. Çocuklardan ilki öldüğü gün akşama kadar dışarıdaymışlar. Yani ev gün boyu boş kalmış. Belki de onlar evde yokken içeri girip yemeğe ya da ne bileyim başka bir şeye zehir karıştırdı. Üstelik o günün büyük kısmında tanığı yok. Evinde ya da işyerinde değilmiş. Güya doğa yürüyüşüne gitmiş. Hem de tek başına. Hiç inandırıcı gelmedi bana ama birkaç sorun var; evden alınan numunelerde zehirli bir madde çıkmadı. Bir de adamı olay günü eve girip çıkarken kimse görmemiş. Kamera kaydı da yok. Ev ara bir sokakta. Yakınlarda, hatta evin altında birkaç iş yeri var ama hiçbirinin güvenlik kamerası evin girişini görmüyor.”

“Daha çocukların nasıl öldüğü bile belli değil.”

“Biz öyle ya da böyle topu savcıya atarız,” dedi Yüksel gülümseyerek. “Ama sen ne yaparsın bilmem.”

***

Evime dönüp televizyonun karşısındaki koltuğa uzandığımda, çocukların kasten öldürülmeleri makul değil, diye düşündüm. Kim -cani olmadıkça- iki masum çocuğu bile isteye öldürür ki? Tek ihtimal katilin, Toprak çiftine -onları çocuklarının canını alarak cezalandıracak kadar- büyük bir kin gütmesi. Bir düşünelim; böyle bir kinin nedeni ne olabilir? Diyelim ki katilin çocuğu Bayram ya da Canan Toprak’la ilişkili bir nedenle ölmüştür. Dolayısıyla katil aynı acıyı onlara yaşatmak ister. Güzel senaryo ama buna dair hiçbir ipucu yok. O hâlde katil çocukları yanlışlıkla öldürmüş olmalı. Asıl hedef çocukların anne ya da -büyük ihtimalle- babasıdır. Ama bir şekilde onlar değil çocuklar ölmüştür. Peki, böyle olacağını kestiremedi mi? Çocukların ölümü hesaba katmadığı bir hata payının eseri miydi? Yoksa baştan bütün aileyi zehirleyip öldürmeyi göze almış mıydı? Bir de ölümlerin birer hafta arayla gerçekleşmesi var. Katil, ilkinde hedefine ulaşamayıp tam bir hafta sonra yeniden mi denedi? Cinayet yöntemi şimdilik bir muamma. Peki şüpheliler? Tek katil adayı Zafer Toprak ama onun da olay saatinde başka bir yerde olduğuna dair sağlam bir tanığı var. Dur bir saniye.  Acaba Zafer Toprak siteye girdikten sonra güvenlik kamerasına yakalanmadan çıkmış olabilir mi? Bunu kontrol etsem iyi olacak, diye düşündüm kendimi uykunun kollarına bırakmadan önce.

***

Manolya Sitesi, insanın merdiven kullanmadan aşamayacağı yüksek duvarları ve otomatik kapının yanındaki büyük güvenlik kulübesiyle bir siteden çok, yüksek güvenlikli cezaevini anımsatıyordu insana. Buraya herkesin elini kolunu sallayarak giremeyeceği belliydi. Sitenin etrafını arabamla çepeçevre dolaştıktan sonra başka giriş ya da çıkışa da rastlamadım.

Avukat Sedat’ı arayıp “Siz o kamera kayıtlarını kendiniz izlediniz, değil mi?” diye sordum.

“Evet, izledim,” dedi. “Hayırdır neden sordunuz?”

“Sadece aklıma takıldı. Görüntülerde Zafer Bey açık seçik görünüyor mu? Yani arabayla girdiyse…”

“Arabayla girmemiş. Haklısınız öyle olsa şüpheli olurdu. Ama Zafer Bey arabasını site dışında bırakıp yürüyerek girmiş içeri.”

“Neden öyle yapmış?”

“Bana söylediğine göre hep böyleymiş. Çünkü otomatik kapı kumandası yokmuş kendisinde.”

“Anlıyorum.”

“Nasıl, var mı bir gelişme?”

“Henüz yok. Açıkçası ümitsizim biraz. Yine de İstanbul’dan rapor gelinceye kadar elimden geleni yapacağım.”

Günün geri kalanında peşine düşülecek bir ipucu aklıma gelmedi. Çarşıda bir restoranda karnımı doyurup uzun bir yürüyüşe çıktım. Bir süre sonra kendimi Fahriye Sokak’ta buldum. Her şey birkaç gün öncesinin aynısı gibiydi. Kiralık ilanı hâlâ duruyordu. Zahirecinin oğlu dükkânın önündeki kamyonete yükleme yapıyordu. Yan binadaki yaşlı kadını tül perdenin ardında görür gibi oldum. Elimde sigara, sokağın diğer ucuna doğru adımlamaya başladım. Yüz metre kadar ileride bir berber dükkânı vardı. Müşteri olmadığını görünce içeri girdim. Bekleme koltuğunda gazete okuyan beyaz önlüklü, sarı-kırçıl saçlı adam beni hemen buyur etti. Aynadaki görüntüme –iki haftalık sakal, dağınık saçlar- baktım, iç açıcı değildi.

“Saç mı sakal mı?” diye sordu berber.

“İkisi de,” yanıtını verdim.

“Bu mahalleden değilsin galiba.”

“Yeni taşındım.”

“İyi, komşu olduk desene.”

Biraz sonra nasıl olduğunu anlamadığım biçimde konu sağlık mevzusuna geldi. En iyisi alaturka tuvaletmiş ama illa klozet kullanılacaksa işini görürken boşaltımın kolaylığı açısından ayağının altına tabure koymak lazımmış… Bütün şampuanlar kimyasalla doluymuş, bu yüzden bebek şampuanı kullanmak şartmış, saç dökülmesi için sarımsağı dövüp… Bir süre sonra dinlemeyi bıraktım.

Ücretsiz hizmet babında verdiği nasihatleri bitirdiğinde, “Hangi eve taşındın?” diye sordu.

“Zahirecinin üstündekine.”

Berberin makas tutan eli durdu. Doğrulup aynadaki aksime baktı. “Deme ya!”

“Hayırdır neden?”

Makas tekrar ama bu defa hafiften gönülsüz işlemeye başladı. “Ya, hemşerim yanlış anlama ama o ev perili diye bilinir buralarda. Tutmadan önce sorsaydın keşke.”

“Nasıl perili?”

“Kimse uzun süre oturmaz orada. İlla başına bir şey gelir.”

“İki kız çocuğu ölmüş, onu mu diyorsun?”

“O sonuncu hadise. Öncesi var.”

“Ne olmuş öncesinde?”

“Ohoo, ne olmadı ki… Benim çocukluğum buralarda geçti. Kendimi bildim bileli oraya perili derler. Biz çocukken orada tek katlı bir ev, bahçesinde de iki mezar vardı. Evde oturan adamın ninesiyle dedesinin mezarı derlerdi. Evin sahibi olan aile başka şehre taşınırken iki mezarı kepçeyle kamyona doldurup kemiklerini memleketlerine götürmüşler. Ama ölü nereye gömülürse ruhu orada yaşarmış, bu Kur’an’da da yazar. Sonra orayı Yamakoğulları aldı. Yamakoğulları’nı bilir misin?”

“Duydum.”

“Çok varlıklı bir aileydiler. Onlar evi aldıktan sonra eskisini yıkıp yerine şimdiki o binayı diktiler. Kendileri oturmadı, kiraya verdiler. Ama o binada bir türlü hiçbir kiracı devamlı kalamadı, çünkü orada oturanlar huzur bulamazmış. Nineyle dedenin ruhu görünürmüş, kapılar pencereler açılıp kapanırmış, eşyaların yeri değişirmiş. Hatta evi yapan işçiler inşaatı bitirince hepsinin psikolojisi bozulmuş. Daha çok olaylar oldu orada. Yamakoğulları kirayı iyice ucuzlattı. Ama girenler hep on gün içinde kaçtı. Orada en uzun kalabilenler İmam Hatip öğrencileri oldu. Dedeyle nine onları hoş karşılamış. Eziyet etmemişler. İnsanlar soruyormuş öğrencilere, nasıl kalıyorsunuz diye. Biz korkmuyoruz, huzur buluyoruz orada derlermiş. Hatta ruhaniyetleri bizle namaz kılıyor derlermiş. Dedeyle nine ibadetli, inançlı kişileri severmiş. Namaz kılmayanlara eziyet ederlermiş. Böyle çok olay oldu orada. Zaten o binayı yaptıran Yamakoğulları da iflas etti. Hepsinin çoluk çocuğu dağılıp gitti. Valla sen bilirsin ama o evde rahat edebilir misin bilmem. Tabii, namazında niyazındaysan o başka.”

Cevap beklercesine aynadaki aksime baktı yeniden. “Merak etme,” dedim. “Yaşlılarla aram iyidir. Beni seveceklerine eminim.”

***

Berberden çıktıktan sonra sokakta yürümeye başladım. Bir tuhaflık daha, diye düşündüm. Demek ki iki kardeşin öldüğü evin perili olduğuna dair söylentiler sadece yaşlı kadının uydurması değilmiş.

Zahirecinin önündeki kamyonet gitmişti.  İçeri girdiğimde kendimi bir kez daha baba oğulun tartışmasının ortasında buldum. Zahirecinin arkası bana dönüktü. “Kaç çuval yükledin Orhan? Yirmi mi yirmi beş mi?” diye soruyordu tam karşısında duran oğluna.

Delikanlı “Yirmi beş olması lazım baba,” diye yanıt verirken bir hayli tereddütlü görünüyordu.

“Emin misin oğlum? Sonra müşteriye yalancı çıkmayalım.”

“Eminim baba.”

“Geçende de eminim diyordun…”

Delikanlı başını iki yana salladı. Sonra konuyu değiştirmeyi daha akıllıca bulmuş olacak ki “Baba arka taraf böceklenmiş bak, söyleyeyim,” dedi.

“Böceklenmiş mi? Nasıl olur…”

“Kaç defa dedim baba bu dükkâna bir tadilat lazım diye. Nemden oluyor nemden…”

Adam elini la havle der gibi sallayıp sol taraftaki camlı bölmeye yönelirken beni gördü. Selam verdim.

“Ne yaptın hemşerim? Tutacak mısın evi?”

“Büyük ihtimal tutacağım. Ama aklıma bir şey takıldı.”

“Valla kirayı ucuz tuttuk. Daha aşağı olmaz.”

“Yok, o değil. Bir söylenti duydum. Ev perili diyorlar?”

Bir an kaşlarını çatıp sonra gülümsedi. “Gel bir çay içelim.”

Camlı bölmeye geçtik. Beş dakika kadar sonra çaylarımız geldiğinde oğlu da soluk soluğa yanımıza oturdu.

“Kim anlattı bu peri hikâyesini?” diye sordu Zahireci, oğluna göz ucuyla bakarak.

“Az önce şu ilerideki berbere gitmiştim. O söyledi.”

“Ne dedi?”

Duyduklarımı anlattım.

“Rivayetler muhtelif. Anlatanın meşrebine göre değişir. Başka söylentiler de var. Bazıları der ki çok eskiden burada bir şehit mezarı varmış. Bu ev mezarın üzerine yapıldığı için şehidin ruhaniyeti rahatsız olmuş. O yüzden de evde oturanları rahatsız edermiş, camlar açılıp kapanıyormuş, hatta kırılıyormuş. Geceleri sesler geliyormuş.”

“Aslında böyle şeylere inanmam. Ama insanın kafasına takılıyor işte.”

Oğlu muzip bir ifadeyle söze girdi. “Ben başka bir şey daha duydum. Eskiden burada üç kişilik bir aile yaşıyormuş. Adam alkolikmiş, bir gün eve gelip karısıyla tartışmış, önce kadını sonra da kızını bıçaklamış. Tam o sırada deprem olmuş, adam depremde ölmüş. Cesetleri göçüğün altında çürümüş. Sonra ruhları yeni ev yapılınca oturanları rahatsız etmeye başlamış…”

“O hikâye tam öyle değil,” dedi Zahireci. “Bak hemşerim, yanlış anlama. Evi illa kirala diye demiyorum. Bu ev Yamakoğulları’nındı çok eskiden. Biz onlardan aldık. Yamakoğulları’nın büyük oğlu Menderes Bey bana işin aslını anlattıydı. Babaları çok eskiden buradaki eski evi yıkıp bu binayı yapmış. Adam ölünce iki oğlunun arasında miras kavgası çıkmış. Bu binayı önce paylaşamamışlar. Sonra Menderes Bey’e kalmış. Kardeşi ağabeyine kızgınlığına ev perili diye dedikodu çıkarmış. Millet de bire bin katıp anlatmaya başlayınca artık kiracılar oturamaz olmuşlar. Hatta son kiracılardan biri bizim bu dükkânda bakkalcılık yapıyormuş. Adam kafadan hastaymış, karısıyla kızını öldürünce herkes eve bağlamış. Menderes Bey de bıkmış bu durumdan. Bize o zamanın parasıyla epeyce ucuza satmıştı. Giriş katını dükkân yaptık. Üstünde annemle babam, en üst katta da biz kalacaktık. Neyse uzatmayayım, meselenin aslı bu. Peri meri yok senin anlayacağın.”

“Ama siz de artık oturmuyorsunuz sanırım? Ya da babanız?”

“Babamla annem vefat etti. Bizim durumsa farklı. O zamanlar çatıya tamir gerekiyordu. Sürekli tavandan akıntı oluyordu. Masraf çoktu, karşılayamayınca başka bir yere taşındık.”

“Bir de yakın zamanda iki çocuk ölmüş evde?”

“Doğru. Zehirlenmişler diye duyduk. Ama millete sorsan ev perili olduğundan öldü derler. Milletin ağzı torba değil ki büzesin.”

Zahirecinin anlattıkları makuldü. Soracak başka şey bulamayınca bir iki güne haber vereceğimi söyleyip ayrıldım yanlarından. Arabamı bıraktığım otoparka kadar yürümeyi gözüm yemediğinden anayola çıktım. Dolmuşu beklerken kafamı kurcalayan bir şeyler vardı. On dakika kadar sonra tam dolmuşa binecekken vazgeçip geri döndüm.

***

Kapının zilini çaldım. Çok geçmeden küçük bir odada çiçek desenli koltuklardan birine oturmuş çayımı yudumluyordum. Duvarlardan birinde çerçeveli siyah-beyaz bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta bir eliyle asker paltosunun kemerini tutan, yakışıklı, genç bir adam buğulu bakışlarıyla bizi izliyordu.

“Rahmetli kocam,” dedi Zehra teyze. “En sevdiğim fotoğrafı. Askere nişanlandıktan sonra gittiydi.”

“Allah rahmet eylesin.”

“Seni sokakta çok görüyorum bu sıralar. Yoksa tutacak mısın evi? Aman diyeyim oğlum, tutma. Başka ev mi yok.”

“Yok, tutmayacağım teyze, merak etme. Ben aslında evle ilgilenmiyorum.”

“Neyle ilgileniyorsun o zaman?”

“Polisim ben. Hani çocuklar öldü ya burada, onu araştırıyorum.”

“Allah Allah! Demek polissin? Ben de diyorum bu adamda var bir şey.”

“Hani geçen sefer ev perili dedin ya. Burada başka ölenler de olmuş galiba. Kimdi onlar?”

“Ohoo… O kadar çok ölen oldu ki hangi birini anlatayım.”

“O zaman en baştan başla.”

“Ben doğma büyüme Dereköylüyüm. Bu mahalleye evlenince taşındık. Kocam postaneciydi. O evi buralarda duymayan yoktur. Orada çok eskiden tek katlı bir ev varmış. Yeni evli bir karı koca, bir de adamın annesi oturuyorlarmış evde. Gel zaman git zaman Allah bilir neden, kaynanası geline büyü yaptırmış. Gelin büyüden dolayı delirince kocasıyla kaynanasını baltayla öldürüp bodruma atmış. Kadını deli hastanesine göndermişler, ölenleri de evin bahçesine gömmüşler. Aradan yıllar geçmiş, evi Yamakoğulları aldıktan sonra mezarlarla birlikte yıkıp bu binayı üzerine yaptırmışlar. İşte o yüzden perili bu ev. Mezarın üstüne bina yapılır mı? Yapılmaz. Ama…” diye devam etti başparmağıyla işaret parmağını birbirine sürterek, “…para tatlı tabii. Tatlı olsa ne yazar, kimse oturamamış ki evde. Anasıyla oğlunun ruhları rahatsız ediyor insanları tabii. Neyse Ahmet Yamakoğlu ölünce bina oğullarından birine kaldı. Bir aile kiraladı o evi. Karı koca, bir de kız çocuğu. Neydi kadının adı yahu? Geçmiş zaman… Hah, Hanife. Kızları ne sevimli, ne tatlı bir kızdı. Mekânları cennet olsun. Şimdi zahirecinin olduğu yerde Hanife’nin kocasının bakkalı vardı.” Yüzünü ekşitti. “Adı Serdar mı… Serkan mı öyle bir şeydi. Nasıl desem… meymenetsizin biriydi. Hanife’yi de kızını da dövüyordu. Evler bitişik ya seslerini duyardık. Ama karı kocanın arasına girilmez derler. Ben de o evde nasıl oturuyorlar diye kendi kendime sorup duruyorum. Bir gün konuştum Hanife’yle. O da biliyormuş evin perili olduğunu ama kira ucuz diye oturuyorlarmış. Aslında kocası önceden iyiymiş. Bu eve taşındıktan sonra adama bir hâller olmuş. En ufak şeyden hırgür çıkarıyormuş. Hanife ne yapsın, eli mahkûm… Bir gün gece yarısı bağırış çağırış sesleriyle uyandık. Dışarı çıkıp baktık. Mahalleli toplanmış. Kapıyı çalıyoruz, evden ses seda yok. Polisi aramış biri. Geldiler, kapıyı açtılar. Meğerse Hanife’yle kızı ölmüş. Adam yapmış dediler. Kızını bile öldürmüş, adı batasıca. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi oturup televizyon izlemiş. Bana kalırsa adamı delirten evdi. Daha doğrusu evin asıl sahipleri, yani oradaki ruhlar… İşte böyle oğlum… Yazık oldu Hanife’yla kızına. O evde kalanlar uzun yaşamıyorlar. Başkalarına da yaramadı o ev.”

“Başkaları da mı öldü?”

“Bakkalın ailesi öldükten sonra uzun süre kimse oturmadı evde. Ama ev boş değildi. Duvarlar bitişik ya. Bazı geceler yatağımda uyku tutmazdı beni. Hanife’yi duyardım. Konuşurdu.”

“Seninle mi?”

“Yok. Kendi kendine. Evin işleri bitmedi bir türlü diye söylenir dururdu. Bazen kızar, bağırırdı. Kızı çok yaramazlık yapınca. Onu da duyardım.”

“Sonra ne oldu?”

“Eve birkaç kiracı daha gelse de uzun süre boş kaldı. İki üç yıl geçtikten sonra yaşlı bir karı koca taşındı. Daha doğrusu, eskiden bakkal olan yere zahireci açıldı. Zahirecinin kendisi ikinci katta, babasıyla annesi de birinci katta oturmaya başladılar. İyi komşu olduk onlarla. Ben Nezaket’le iyi anlaşırdım, benim rahmetli de kocasıyla. Ama Allah var içim rahat değil evden dolayı. Nezaket’e bir gün sordum, o da duyuyormuş sesleri.  Evdeki eşyaların yeri değişiyormuş. Hatta bir gün oturma odasına bir bakmış, koltukta bir sürü çakıl taşı. Kocasına sormuş, o getirmedim demiş. Nereden, nasıl geldiği belli değil. Kız getirmiştir, dedim ben. Hanife’nin kızı. Keşke taşınsalardı evden… İyi hatırlıyorum. Cumartesiydi, akşamüstü camdan bakıyorum, Nezaket’le kocası ellerinde poşetlerle pazardan geliyorlardı. Biraz hoş beş ettik. Ertesi gün ikisi de hiç görünmedi. Oysa bana çaya gelecekti Nezaket. Telefon ettim açan yok. Dedim, herhâlde bir işleri çıktı. Pazartesi sabah olunca dükkânı açarken oğullarına sordum. O da ulaşamamış meğer. Meraklandı. Gidip baktı. Ölmüşler. İkisi de. Koltukta yan yanaymışlar. Televizyon da açıkmış. Kalpten dediler. Ama nasıl kalpmiş bu? İkisinin kalbi de beraber mi durmuş?”

“Gerçekten garip.”

“Zahireci Mehmet anasıyla babası ölünce evi kiraya vermek istedi ama kimse tutmadı. Bir ara o da ilgilenmeyi bırakınca ev harabeye döndü. Kapısı da bozulduğundan berduşlar mesken tuttu. Mahalleli rahatsız oldu tabii bu durumdan. Mehmet’e bari düzgün bir kapı yaptıralım da boş kalsa bile ipsiz sapsız kimseler girmesin dedik. Öyle de yaptık. Kapıyı taktırdıktan bir süre sonra nasıl olduysa kiracı geldi. Daha doğrusu iki genç. Üniversite öğrencisiymişler. Efendi çocuklardı, kimseye zararları yoktu. Başlarında ana baba yok yazık, içim acırdı. Yemek yapıp götürürdüm arada. Allah var, içim içimi yiyor, çocuklara bir şey olacak diye korkuyorum; uyarayım, dedim bir gün. Uyardım da ama güldüler bana. İnanmıyorlarmış böyle şeylere. Dediklerine göre hiç de rahatsız olmamışlar evden.” Derin bir iç çekti. “Ama çok geçmeden bir tanesi öldü. İntihar etmiş dediler. Ama ben inanmadım. Onu da ev öldürdü. Nezaket’le kocasını, Hanife’yle kızını öldürdüğü gibi. O iki yavrucağı da. Geçen ay ölenleri diyorum.”

Bir süre aklıma geleni söylemekte tereddüt ettim. “Yanlış anlama teyze ama öyle olsa diğer üniversite öğrencisinin ya da çocukların annesiyle babasının da ölmesi gerekmez miydi?” dedim sonunda.

“Allah bilir ya kalmaya devam etseler onlar da ölecekti. İster inan ister inanma oğlum, ama o ev perili.”

***

Elbette inanmamıştım evin perili ya da hayaletli olduğuna. Ama insan perili olduğu iddia edilen bir evde daha önce başka insanların da öldüklerine dair söylentilere bigâne kalamıyordu. Acaba çocukların ölümüyle öncekiler arasında bir bağlantı olabilir miydi? Mistik değil elbette, organik bir bağlantı…

Yaşlı kadının bahsettiği hadiseleri araştırmam üç haftamı aldı. Bazı soruşturmalarda yeri geldiğinde daha az olası görünen ihtimallerin de peşine düşmek gerekir. Kalkıştığım işin bir dirhem bal için bir çuval keçiboynuzu çiğnemekten farksız olduğunu biliyordum. İşin garibi o sıralarda Avukat Sedat aradı, meğerse Zafer Toprak’ın eşi kocasının kendisini aldattığını öğrenmiş. Bu durumda işi almamın gerekçesi ortadan kalkmıştı ama ben yine de devam ettim.

Önce ölen kişilerin adlarına ve ölüm tarihlerine ulaşmam gerekiyordu. Yakın tarihli olanlar için internetten yararlandım. Ancak olayların üzerinden ne kadar fazla zaman geçerse istediğim bilgileri içeren haberlere ulaşmak o kadar zorlaşıyordu. Bu durumda bütün ulusal ya da yerel gazetelerin arşivlendiği bir kütüphanede eski usul, yorucu bir tarama yapmak gerekiyordu. Ben her iki yöntemi de denedim. Neticede isim ve olay tarihlerini elde ettikten sonra haberlerde bulamayacağım ayrıntılar için Yüksel’den yardım istedim. Eski iş arkadaşım kendisini ziyaret ettiğimde soruşturma dosyalarını odada bırakıp lavaboya gitme inceliğini gösterdi, ben de gerekli yerleri fotoğrafladım. Son olarak bazı karanlıkta kalan hususlar için ölen kişilerin yakınlarıyla birkaç görüşme yaptım. Daha fazla ilerleyemeyeceğimi anladığım noktada yine de elimde -ne işime yarayacağından emin olmadığım- hatırı sayılır bir malumat birikmişti.

Yaşlı kadının bahsettiği gelinin kocasını ve kayınvalidesini öldürdüğü hadiseye dair hiçbir şey bulamamıştım ancak gazetelerde ‘Katliam gibi cinayet’, ‘Gece yarısı dehşeti’, ‘Karısını ve kızını öldürüp polisi bekledi’, ‘Caniden akıl almaz ifadeler’ gibi başlıklarla haberleştirilen perili evdeki ilk ve en eski ölüm olayı yirmi yıl kadar önce gerçekleşmişti. Karısını ve kızını vahşice öldüren Serkan Duman’ın bazı boşluklarını kafamdan doldurduğum hikâyesi insanın doğduğu şartların onun kaderini ne kadar etkilediğine dair tipik bir örnek gibiydi. Otoriter bir baba tarafından yetiştirilen, gençliğinde içine kapanık ve biraz da tuhaf diye tarif edilen, askere gittikten sonra baba ocağından daha baskıcı bir ortamda psikolojik sorunları başlayan, belki de daha doğru bir ifadeyle ayyuka çıkan, neticede çürük sayılıp erken terhis edilen, evine döndükten sonra vatani görevini tamamlayamadığı için başta babası olmak üzere yakın çevresi tarafından kişiliği daha da örselenen, gaipten sesler duymaya, başkalarının görmediği şeyleri görmeye başladığında önce hacı hoca takımından şifa umulan, iyileşmeyince yuva kurarsa düzelir inancıyla evlendirilen, maruz kaldığı baskıyı, hastalığının tahribatını bu defa karısına ve kızına yansıtan, aile içindeki kavga, gürültü ve şiddet üstü örtülecek raddeyi aşınca sonunda ‘deli doktoru’ndan medet umulan bir şizofreni hastasıydı Serkan Duman. Neyse ki ilaçlarını düzenli kullanmaya başladıktan sonra birkaç yıl boyunca kimseye zararı dokunmamış, ailesiyle sorunsuz biçimde yaşamayı başarmıştı.  Tek sorun iş meselesiydi. Doktoru hafif ve stressiz bir işte çalışmasının hastalığına iyi geleceğini söylemişti. Ancak o güne kadar girdiği işlerde dikiş tutturamamıştı. Babası, oğluna bakkal açmayı akıl etti. Mantıklı bir fikirdi; böylece kendi işinin patronu olacaktı, yapacağı iş de ağır değildi. ‘Serkan Bakkal’ adı perili eve çıktığı için kirası ucuz olan malum binada açıldı, Serkan Duman’la karısı ve küçük kızı ise üst kata taşındılar. Mahalleli, Serkan Duman’ı etliye sütlüye karışmayan, kendi hâlinde biri diye tanıdı; gerçi insani ilişkileri zayıf, davranışları biraz soğuk ve donuktu ama olsun.  Bir süre her şey yolunda gitti. Sonra Serkan Duman’ın hastalığı nüksetti; yine tuhaf sözler etmeye, garip davranışlarda bulunmaya başladı. Artık daha kolay öfkeleniyor, öfkelendiğinde de karısına ve kızına şiddet uygulamaktan geri durmuyordu. İlaçlarını bıraktığı, kontrollerine gitmediği belliydi. Ama kimse nedenini bilmiyordu. Ve sonunda o malum hadise yaşandı. Cinayet o kadar vahşiceydi ki içeriye giren polisler olay mahalline bakmakta zorlanmışlardı. Salonda elinde kanlı bıçakla oturan Serkan Duman, kan banyosundan çıkmış gibiydi. Emniyet’te ya da mahkemede verdiği ifadelerin hiçbir iler tutar yanı yoktu. Yargılama sırasında Adli Tıp’tan akıl hastalığı nedeniyle cezai sorumluluğu olmadığına dair rapor verildi ve bu nedenle cezaevine değil yüksek güvenlikli bir adli psikiyatri hastanesine gönderildi.

Perili evdeki ikinci ölüm olayı on altı yıl kadar önce hem yerel hem de ulusal basında ‘Elli beş yıllık aşkı ölüm bile ayıramadı’ temalı haberlerle verilmişti. Nezaket ve Osman Karataş’ın ölümü, nadir karşılaşıldığı için ilgi çeken ‘aynı gün ölen yaşlı çift’ hadiselerinden biriydi. Yaşlı karı koca sabah saatlerinde oğulları tarafından evlerinin salonunda ölü bulunmuş, polis ve sağlık ekipleri olay yerine sevk edilmiş, kalp ve tansiyon hastalıkları bulunmasına rağmen aynı gün -hatta belki de aynı anda- ölmeleri şüpheli görülerek cesetler otopsi yapılmak üzere Adli Tıp’a gönderilmişti.  Gazete haberlerinde yaşlı çiftin zahirecilik yapan tek oğlunun görüşüne de yer verilmişti. Mehmet Karataş babasıyla annesinin aynı günde ölecek kadar birbirlerine düşkün olduklarını ifade etmişti… Mesleğim gereği karı koca ya da sevgili olan iki insanın aynı anda hayata veda ettiği farklı ölüm şekillerine aşinaydım; bir erkeğin ayrıldığı karısını ya da sevgilisini öldürüp intihar ettiği cinayet-intihar vakalarıyla gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde sık sık karşılaşmak mümkündü. Yıllar önce Cinayet Şube’deyken şahit olduğum, aileleri evliliklerine karşı çıktığı için iki genç sevgilinin birlikte yüksekten atlamasında olduğu gibi intihar-intihar vakaları ise daha az görülürdü. Trafik kazasında birlikte ölenler de aynı anda ölen çiftlere dâhil edilebilirdi. Ama bütün bunlar baştan adli vaka kapsamına giren ölümlerdi. Kahraman çiftininki ise doğal ölümdü. En azından otopsi raporuna göre kalp damar hastalığı nedeniyle ölmüşlerdi. Zira vücutlarında travma bulgusu tespit edilmediği gibi toksikolojik incelemede de ölümlerine neden olabilecek bir maddeye rastlanmamıştı. Dolayısıyla polis soruşturması yapılmasına gerek kalmamıştı. Ama bu nasıl olmuştu? Zehra teyzenin haklı bir şekilde sorduğu gibi ikisinin de kalbi aynı anda nasıl durmuştu? İşte içinden çıkılması zor bir muamma da buydu…

Perili evdeki üçüncü ölüm olayı, fazla medyatik olmadığı için ayrıntılarını öğrenmekte en çok zorlanacağım vaka olabilirdi. Ancak Cenk Sertkaya’nın ölümü benim meslekteki son yıllarıma denk gelmişti. Soruşturma dosyasına bakınca evraklarda adımı gördüm ve raporları okudukça olayı hatırladım. Böylece Fahriye Sokak’ın ve olayların yaşandığı binanın neden bana tanıdık geldiğini de anladım. Cenk, yoksul bir aileden geliyordu. Mühendislik okumak için memleketinden ayrılmıştı. İkinci sınıfta birlikte yurtta kaldığı bir arkadaşıyla eve çıkmaya karar vermişler, kirası ucuz olduğundan ‘perili ev’i tercih etmişlerdi. İlk dönemin sonuna doğru Cenk’in ruh hâlinde bariz bir durgunluk ortaya çıktı. Ev arkadaşının ifadesine göre karşılıksız bir aşka yakalanmıştı. Melankolik tabiatı onu depresyona sürüklemişti. Derslere gitmiyor, evden pek dışarı çıkmıyordu. Arkadaşı bir hafta sonu memleketine gitmişti. Pazar akşamı döndüğünde Cenk’i yatağında cansız hâlde buldu. Soruşturmayı o zamanlar birlikte çalıştığım, bana mesleği öğreten kişi olan rahmetli Amirimle yürütmüştük. Evde bir mücadele belirtisi yoktu. Cenk’in vücudunda herhangi bir yaralanma görünmüyordu. Onu öldürmek isteyebilecek bir düşmanı da yoktu. Bize göre cinayet ihtimali düşüktü. Olay mahallinde intihar notu bulunmasa da eşyaları arasında bulduğumuz günlüğü Genç Werther’in Acıları’ndan farksızdı ve intihar etmeye niyetlendiğine dair açık ifadelerle doluydu. Odasında kullanılmış ilaç kutuları da bulmuştuk. Ne var ki otopside Cenk’in kanında zehirlenmesine neden olabilecek bir madde çıkmadı, üstelik raporda kaza, cinayet ya da intihar sonucu öldüğü hususunda tıbbi kanıt bulunmadığı belirtilmişti. Dosya böylece kapatılmıştı.

Perili evdeki son hadise olan, birer hafta arayla hayatını kaybeden iki kız kardeş de dâhil edildiğinde toplamda dört ayrı ölüm vakası ve yedi ölü vardı. Bu vakaların birbiriyle bağlantısı olup olmadığını günlerce düşündüm. Bir cinayet, bir doğal ölüm, bir muhtemel intihar, iki de muhtemel zehirlenme. Dört farklı ölüm şekli. Ölen kişilerin birbiriyle hiçbir ilişkisi yoktu. Yine de vakalar arasında bazı kısmi benzerlikler tespit edebildim. Örneğin ilki hariç bütün vakalar kış aylarında yaşanmıştı. Yine ilki hariç bütün vakaların hafta sonu -çoğunlukla da cumartesi günü- gerçekleştiği varsayılabilirdi; yaşlı çift en son cumartesi akşamüstü görülmüştü. Otopsi raporu pazartesi sabah bulunduklarında ölümlerinin üzerinden en az 36 saat geçtiğini söylüyordu. Bu da cumartesi akşamüstü eve girerken görülmelerinin üzerinden çok geçmeden öldükleri anlamına geliyordu. Cenk Sertkaya ise en son cumartesi ikindi üzeri pencerede sigara içerken görülmüştü. Otopsi raporunda ölüm zamanının, pazar akşamı 8’den önceki 12-36 saatlik zaman aralığında gerçekleşmiş olabileceği belirtiliyordu; yani Cenk cumartesi ikindi vakti ile pazar sabah sekiz arasında ölmüş demekti. Son olarak kızların da cumartesi akşamı saat sekiz civarında zehirlendikleri kesindi. İyi de bütün bunlar bana ne söylüyordu?

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım elimdeki verilerden sadra şifa bir sonuç çıkaramadım. Rahmetli Amirim, “İyi bir polis durması gereken noktayı bilen polistir,” derdi. “Bir noktada pes etmen gerektiğini bilmelisin. Bunu gurur meselesi yapamazsın. Her şeyi çözemeyeceğini baştan kabul etmelisin. Aksi takdirde soruşturma seni bir bataklık gibi içine çeker. Nasıl olduğunu anlamadan boğulursun.”

Haklıydı elbette. Ve ben o noktaya vardığımı hissediyordum. Sonunda pes ettim.

Yaz

Mesleği bırakmamla özel dedektifliğe başlamam arasında geçen yaklaşık yedi aylık sürede, tek başıma yaşadığım ve çalıştığım yıllarda dikkatli harcadığım takdirde bana uzun süre yetecek bir birikim yaptığım için geçinme derdim yoktu. Tek sorun, zamanı doldurmak meselesiydi. O günlerde, ömürlerinin çoğunda sabah işe gidip akşam eve dönmeye alıştığı için emekli olduktan sonra boşluğa düşen insanlar gibiydim. Beni günümün en azından bir kısmında oyalayacak meşgalelere gereksinim duyuyordum. Bir gün yaşadığım şehirle ilgili ‘taşrada yaşam’ temalı bir belgesel izledim. Belgeselde şehrimizdeki bir kitap kulübünden de bahsedilmişti. Kulüp üyeleri haftada bir üyelerden birinin sahip olduğu kitapçıda toplanıyor, önceden belirledikleri bir kitap hakkında sohbet ediyorlardı. Bir süre sonra kulübe ben de gitmeye başladım ve dedektifliğe başlayana dek düzenli, sonrasında ise düzensiz aralıklarla katılmaya devam ettim.

Perili ev vakasından sonraki günlerde  -bir hafta süren bir takip işi dışında- uzun süre boş kalınca kitap kulübüne yine uğradım. O hafta kulüptekilerin paranormal olaylara bilimsel bir açıklama getirdiğini ifade ettikleri bir kitap hakkında yorumlar yapıldı. İlgimi çekmediğinden konuşmalar sırasında kafam başka yerdeydi ama bir ara perili evlerden söz edilince dikkat kesildim. Ama konu birden uzaylılara kayıverdi. Toplantı bittikten sonra arada bir buluşup sohbet ettiğimiz, kulübün müdavimlerinden Feyzi Bey’le çay içmek için Metafizik Kafe’ye gittik. Feyzi Bey, altmış yaşlarındaydı. Hafiften kırçıl sakalları, çerçevesiz gözlükleri ve başından hiç çıkarmadığı safari şapkası ona sempatik bir hava verirdi. İyi bir okur olmasının yanı sıra ezber bozan görüşleriyle bende bilge bir adam izlenimi bırakırdı hep.

Biraz havadan sudan konuştuk. Konu döndü dolaştı, kulüpte okunan kitaba geldi. “Hayatımın kitaplarından biridir,” dedi Feyzi Bey.[1] “Geçen hafta ben önerdim arkadaşlara. Ama önyargıları bırakıp okumak lazım. Bilim adamları bu konulara pek girmez, ezberlerinin bozulmasından ürkerler. Oysa pek çok muamma gizli dünyamızda.”

“Perili evler gibi mi?” diye sordum.

“O kadar çok ki şaşarsın. Perili evler de bunlardan biri…”

“Geçenlerde böyle bir eve rastladım. Bir ölüm olayını araştırıyordum. Daha doğrusu iki ölüm. İki kız kardeş sebebi meçhul bir şekilde ölmüşler. Garip olan bu evle ilgili bir sürü dedikodu duydum. Lanetliymiş, kimse uzun süre oturamıyormuş. Oturanların başına kötü hadiseler geliyormuş. Hatta ölüyorlarmış. Ben açıkçası… böyle şeylere inanmam. En azından şüpheci yaklaşırım. Mantıklı bir açıklaması vardır diye düşünürüm.”

“Öyledir tabii, her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. Bildiğim kadarıyla çok eski zamanlardan beri perili ya da lanetli evlerle ilgili kayıtlar var. İnsanların çoğu bu tür evlerdeki olağandışı hadiseleri hayalet ya da ruh gibi varlıklara bağlamaya eğilimlidir. O evde birisi, genelde bir kadın, çoğunlukla acı içinde ölmüştür. Böylece ruhu hapsolur ve orada yaşayanları rahatsız eder. Böyle inanır insanlar. Senin gibi bazıları ise bu tür şeyleri insan zihninin oyunu olarak görürler. Hayaletlere inanmak saçma gelir çünkü; başka türlü de açıklayamazlar. O zaman da adamın kafasından sorunu var derler, deli derler. Oysa bütün mistik olaylara başka bir bakış açısıyla yaklaşılabilir. Aslında ne hayaletlere ve perilere gerek vardır ne de bu tür şahitliklerin sahiplerine deli gözüyle bakmaya. Belki de içinde yaşadığımız evren başka bir gerçekliğin, saklı, görünmeyen bir gerçekliğin yansıması ya da gölgesidir. Böyle bakınca bildiğimiz bütün fizik kurallarının esneyebildiği bir dünyaya kapı açılır.”

Kaşlarımı çattım. “Kuralların esneyebildiği bir dünya mı?”

“Aynen öyle. Mistik olaylar, bizim katı fizik kurallarıyla işlediğini sandığımız dünyamızdaki defolar gibidir. Gerçekliğin yansıması sırasında hesaba katmamız gereken hata paylarıdır onlar. Ben mistik evrene inanırım. Doğaüstüne. Metafiziğe. Çünkü kişisel hayatımda bunları yaşadım. Onlarca örnek verebilirim. Ama sen şimdi, hani nerede bu doğaüstü, bu gizemli vakalar, benim başıma neden gelmiyor, diye belki soruyorsundur. Kuşkularında haklısın. Zaten asıl doğaüstü, doğada ortaya çıkar, şehirde değil. İnsanın başının çaresine bakmak durumunda kalacağı doğa şartlarında yaşasaydın aynı kuşkuların yanından bile geçemezdin. Doğaya çıktığında ipleri gizli güçlerine vereceksin, ola ki aklına verirsin, hapı yuttun! Şansın varsa hayatta kalırsın. Ama uygarlığa giriş yaptığında aklı çalışır vaziyette tutacaksın, çünkü gizli güçler uyku moduna girecektir. Bu psişik vakalar hareket güçlüğü oluşturan çetin iklim şartlarında görülür daha çok. Rusya’da mesela… Hindistan’da her üç kişiden birinin tuhaf yetenekleri var. Kabile yaşamında şefler, büyücüler yetenekli kişilerden seçiliyordu. Ama tabii, psişik güçler açısından otuz kırk sene öncesinin insanlarına kıyasla çok fakiriz. Babana söyle anlatsın sana. Eski insanlar işlerini nasıl görüyorlardı sanıyorsun? Aslında şehirde bile doğaüstü durumlar fazlasıyla var. İnsanın olduğu her yerde var. Fakat şehirdeki gizemi algılayacak durumda değiliz. Algılamak için hazır olman gerekir. Benzeri durumları mutlaka sen de yaşıyorsundur, fakat algın açık değil. Eğitimin rasyonalize ettiği zihinler belli şartlanmalara girerler, bu da perdelemeler yapar, sansürler koyar. Mistik, psişik yeteneklerimizi okullarda zımparalıyorlar, insanı tüyleri yolunmuş kaz hâline getiriyorlar. Baksana ‘metafizik’ bile kafe adı olmuş şimdilerde.” İkimiz de güldük.

“Kas güzellerini bilir misin?” diye devam etti. “Hani şu, halterin altına yatıp da kas yapanları. Kim ne derse desin, çirkindirler. Kas egzersizleriyle çirkinleşen vücut gibi, okullarda da zihin egzersizleriyle ruhlar çirkinleştiriliyor. Çocukları rahat bıraksalar hepsi birer süper kahraman aslında. Bütün bunlara bir de şehir sıkıntılarını eklersen, bırak gizemi görmeyi, kendini bile çok ender görürsün. Uygarlık denen barbar yaşamda psişik yeteneklere yer yok. Bütün ihtiyaçlarımızı devretmişiz; adam olmayı okullara, sağlığı hastanelere, karnımızı doyurmayı devlete… O yetenekler nasıl olsun?”

“Aslında ben de açıklamakta zorlandığım bazı olaylar yaşıyorum. Mesela bir arkadaşımı ne zaman düşünüp arasam, onun da aynı anda beni düşündüğü ortaya çıkıyor. Bilmediğimiz bir haberleşme şekli var sanki. Ya da benim bilmediğim. Doğrusu söyledikleriniz çok ilginç. En azından farklı bir bakış açısı veriyor insana. Düşündüm de evle ilgili anlatılan olaylar diyelim ki gerçeklikteki bir defodan kaynaklanıyor. Peki ölümler? Mesela yaşlı bir karı koca aynı anda ölmüş o evde. Bir adam ilaçlarını bıraktığı için karısını ve kızını öldürmüş. Bir genç intihar etmiş. Ve iki kız kardeş muhtemelen zehirlenmişler. Hem de birer hafta arayla. Ev sanki perili değil de seri katil gibi. Bunları mistik evren teorisiyle açıklamak ne kadar mümkün?”

“Dedektif olan sensin. Bu tür muammaları çözmek senin işin. Ama sapla samanı karıştırmamak lazım. Psişik yetenekleri olan insanlar bazı gerçeklik defolarını kaldıramayıp kafayı sıyırmış, hatta bu nedenle başkalarına zarar vermiş olabilir ama ben hiçbir perili evin insan öldürdüğünü duymadım. Belki de bakış açını değiştirmen gerekiyordur. Perili evlerle ilgili ‘ya hayaletler var ya da onları görenler kafadan hastadır’ ikileminden nasıl çıkmamız gerekiyorsa, sen de kafandaki şablonların dışında başka bir ihtimal olabileceğini dikkate almalısın.”

***

Kafandaki şablonların dışında başka bir ihtimal olabileceğini dikkate almalısın.

Bu söz Feyzi Bey’den ayrıldıktan sonra uzun süre zihnimi meşgul etti. İster istemez perili evdeki ölümleri tekrar düşünmeye başladım. Ertesi gün akşamüstü ayaklarım beni o sokağa götürdü. Dükkânlar kapanmıştı, etrafta in cin top oynuyordu, yan binadaki Zehra teyze bile perdelerini sıkı sıkı çekmişti. Karşı kaldırımda dikilip gözlerimi ‘perili ev’e çevirdim. Sokağa bakan pencereleri, tekinsizce gülümseyen bir kuru kafanın göz yuvalarındaki karanlık boşlukları andırıyordu. Duvara yaslanıp sigaramı yaktım. Ne işim var burada, dedim kendi kendime. Kafandaki şablonların dışında başka bir ihtimal olabileceğini dikkate almalısın. Tekrar düşünmeye başladım. Serkan Duman’ın işlediği cinayet hem içerdiği şiddet hem de daha önce tespit ettiğim ortak özellikleri taşımamasıyla ötekilerden bariz şekilde farklıydı. Üstelik bir cinayet olduğundan, aksi düşünülemeyecek bir ölüm şekliydi. Oysa her ne kadar doğal ölüm diye raporlansa da yaşlı karı kocanın başka bir şekilde öldüklerini varsaymak hem mümkün hem de makuldü; çünkü iki insanın aynı anda kalp krizi geçirmelerindense zehirlenerek ölmeleri daha mantıklıydı. O hâlde elimde en az iki zehirlenme vakası vardı. Doktor Peyami’yle konuşmamızı hatırladım. Perili evdeki ölümler otopside tespit edilemeyen bir maddeyle gerçekleşmiş olabilir miydi? Öyle olsa bile bunu ispatlamak için X’i bilmek gerekiyordu. Yine bir çıkmaz sokaktaydım… Belki de X’i yanlış yerde, uzakta arıyordum. Oysa belki de daha yakında bir yerdeydi.

Birden içimden eve girmek geldi. Dış kapıda beni mıknatıs gibi çeken bir şey vardı sanki. Neden olmasın, diye düşündüm. Saat sekize geliyordu. Kızların ölüm saati yaklaşıyordu. Belki de aradığım cevap içerideydi. Belki de tek yapmam gereken aynı saatlerde orada beklemekti. Arkadan iteklenmişçesine gönülsüzce yürümeye başladım. Ama iki adım atmıştım ki bir şey beni durdurdu. Ne yapacağımı bilemedim. Zihnimden geçenler şifreli mesajlarmış gibi muğlaktı. Sonunda korktuğumu itiraf etmek zorunda kaldım. Ne kadar saçma, diye geçirdim içimden. Ben ne hayaletlere inanırım ne de kötücül ruhlara. O hâlde neden çekiniyorum? Ölmekten mi? Kendimi birkaç gün sonra faili meçhul bir şekilde ölü bulunmuş hayal ettim. İster istemez ürperdim. Korkumla, korktuğumu kabullenemeyen gururumun kısa süren meydan muharebesini ilki kazandı. Aynı zamanda bir tarafım bu sebepsiz korkuya yenik düştüğüm için utanç içindeydi. Böylece tekrar yürümeye başladım. Bir iki adım attıktan sonra o sinsi korku avına yavaşça dolanan bir boğa yılanı gibi bir kez daha bütün benliğimi sarınca, zahire dükkanına yöneldim. Kapalı kapıyı itince açılıverdi. Arka tarafta bir yerden gelen ışığın yeterince aydınlatamadığı dükkânın loşluğuna gözlerim alıştığında biraz ötemde genç delikanlının siluetini gördüm. Cüssesi ve tam seçemediğim yüzü nedeniyle ürpertici görünüyordu. Yanıma yaklaştığında telaşlı bir hâli vardı. “Kusura bakma abi, kapattık,” dedi.

Beni tanımadığını anlayıp müşteri gibi davrandım. “Kedi maması alacaktım.”

Eliyle alnını sildi. “Hiç vaktim yok abi ya… Kusura bakma. Yarın gelsen olur mu?”

“Yarın gelmem zor ama.”

“Abi, yarım saattir etrafı toplamakla uğraştım. Şimdi ilaçlama yapmam lazım. Sonra kız arkadaşımla buluşacağım. Daha eve gidip duş alacağım.”

“Tamam, o zaman. Ne yapalım. Hadi kolay gelsin sana.”

Arkamı dönüp çıktım. Tam yürümeye başlamıştım ki yine durdum. Bir şey olmuştu. Sanki kuyuya atılan bir taş uzun bir süre sonra cup diye bir ses çıkarmıştı. Kafamın içinde bir yer sinyal veriyordu, sisli bir yolda yanıp sönen far ışıkları gibi. Derken anladım. Hemen dükkâna geri döndüm. Ama kapısı kapalıydı. Cama vurdum. Gelen olmayınca daha da sert vurdum, nerdeyse kıracaktım camı.

Kapıyı soluk soluğa açtı. Alnı ter içindeydi. Şimdi yüzünde garip bir maske vardı. “Ne var abi!” diye homurdandı maskeyi indirip.

“Bir şey soracağım,” dedim.

“Abi vaktim yok dedim ya…”

“İlaçlama mı dedin sen az önce?”

Çattık belaya der gibi öfledi. “Evet abi, şu anda onunla meşgulüm.” Duraksadı. “Ne istiyorsun abi sen, Allah aşkına?”

“Ben polisim. Sana bazı sorular sormam lazım. Acil.”

Kaşlarını çattı. “Polis mi? Ne polisi?”

“Cinayet Şube polisi. Şu yukarıdaki…”

“Kimliğini göster abi o zaman. Nerden bileyim doğru söylediğini?”

Cebimden kartımı çıkarıp verdim.

Eldivenli eliyle tutup okudu. “Özel dedektif yazıyor burada!”

“Doğru. Eskiden Cinayet Şube’deydim. Şimdi özel çalışıyorum. Bak, çok önemli bir mevzu söz konusu. Sana birkaç soru soracağım sadece.”

Yüzümü ilgiyle inceledi. Sonunda pes etmiş gibi boynunu büktü. “Tamam sor abi, sor bakalım. Nasıl olsa gene kavga edeceğiz kız arkadaşımla…”

***

Yüksel gözlerini faltaşı gibi açmıştı. “Ne yani? Hepsi de kazayla mı zehirlendi?” Zahirecinin oğluyla konuştuktan sonra bütün taşlar yerine oturmuştu. Ertesi güne kadar bekleyemeyeceğimden Yüksel’i evinde ziyaret etmek zorunda kalmıştım. Beni uykulu gözleri ve pijamalarıyla karşılamıştı.

“Aynen öyle,” dedim. “Başka bir açıklaması yok. Her şey zahire dükkânı açıldıktan sonra başlıyor. Arada bir dükkânı ilaçlıyorlarmış. Kış aylarında nem arttığı için haftada bir yapıyorlarmış. Ve bütün ilaçlamalar cumartesi akşam dükkân kapandıktan sonra yapılıyormuş.” Kısa bir süre düşünceye daldım. “Aslında bunu daha önce de çözebilirdim. Zahirecinin oğluyla babasının tartışırlarken bazı konuşmalarına kulak misafiri olmuştum. Babası oğluna pazar sabahı dükkânı ne olur ne olmaz diye geç açmasını istiyormuş. Peki, neden böyle bir şey istesin? Sonra oğlu bir ara böceklenmeden bahsetti. Demek ki böceklenme için cumartesi akşam ilaçlama yapıyorlar da babası ondan geç açmasını istiyordu.”

“Ne diyorsun sen Allah aşkına? Hiçbir şey anlamıyorum.”

“Neyse boş ver, şu anda yapmamız gereken bir an önce savcıyla görüşmek.”

“Savcıyla mı?”

“Evet, evet… Dur bir saniye, şöyle yapalım. Önce Doktor Peyami’yle konuşalım, savcıya giderken o da gelse daha iyi olur.”

“Sakin ol. Kafamın almadığı bir şey var. Dükkândaki ilaçlama nasıl oluyor da üst kattakileri zehirliyor?”

“Onu ben de bilmiyorum. Ama bir şekilde üst kata çıkıyor olmalı. Başka bir açıklaması yok.”

“İyi de bahsettiğin yaşlı çift otopsi raporuna göre kalp hastalığı nedeniyle ölmemiş miydi?”

“Rapora göre öyle ama bu doğru değil. Onlar da kız kardeşler gibi zehirlendi. Ama otopside bu zehir tespit edilmedi çünkü rutin olarak bakılan bir madde değildi.”

“O üniversiteli delikanlı da intihar etmedi ve zehirlendi mi yani?”

“Tam üstüne bastın.”

Yüksel başını iki yana salladı. “Hayır, bir mantıksızlık var. Kız çocukları alt kattan gelen zehirle öldülerse anne babalarına neden bir şey olmadı peki?”

“Tam bilemiyorum. Ama demek ki yukarıya çıkan zehir çocukları öldürecek ama anne babalarını fazla etkilemeyecek düzeydeydi.”

“Ya diğer kiracılar?”

“Bak Yüksel, bazı şeyleri bilmiyorum dedim ya. O yüzden bir an önce dükkânda ve evde inceleme yapılmalı. Ama en makul açıklama şu; ilaçlama kış aylarında daha sık yapılıyor, demiştim. Dolayısıyla diğer aylarda zehirlenme riski azalıyordu. Bir de zehirlenmeleri için cumartesi 8 civarında evde olmaları gerekiyordu. Hem kullanılan ilacın… Dur, neydi adı?” Cebimden çıkardığım kâğıda baktım. “Phostoxin. İşte bu ilaç büyük ihtimalle havalandırmadan yukarı sızmış olmalı. Belki havalandırmada bir sorun vardır. Belki de bazen açık, bazen kapalı tutuyorlardır. Bir saniye…” Elimi alnıma vurdum. “Eve baktığımda tuvalet kapısı dışarıdan kapanmıyordu. Belki de ilaçlama yapıldığında havalandırmadan gelen zehir eve bu sayede yayılmıştı. Senin anlayacağın, zehirlenmenin gerçekleşmesi için bazı koşulların bir araya gelmesi gerekiyordu. Düşündüm de aslında bu perili ev dedikodusunun insanları evden uzak tutması iyi olmuş, yoksa daha çok kişi…”

“Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun?”

“Şimdi kafama dank etti. Bu akşam sekizde nerdeyse eve girecektim. Son anda vazgeçtim. Girseydim ben de şimdi yerde ölü yatıyor olabilirdim.”

Yüksel bir süre sessizce düşündü. Sonunda “Galiba haklısın,” dedi. “En azından araştırılması gereken bir durum olduğu kesin.”

Yüksel’in soruları bitince saatime baktım, gece yarısına geliyordu ama bekleyemeyip aradım. Telefon açılınca “Merhaba Peyami Bey, sanırım X’i buldum,” dedim.

***

Doktor Peyami’ye göre tek yapılması gereken, savcının İstanbul Adli Tıp’tan otopside alınan örneklerde ilaçlamada kullanılan maddenin aranmasını talep etmesiydi. Heyecanım makul düzeye indiğinde durumu savcıya benim değil resmi görevlilerin açıklamasının daha akıllıca olacağı kanaatine vardım. Çünkü savcıların çoğu özel dedektiflerden hazzetmezlerdi. Hele bir özel dedektifin, adli kuvvetlerin çözemediği bir vakayı -hatta vakaları- aydınlatması karşısında kendilerini küçük düşmüş hissederlerdi. Bu yüzden görüşmeye Yüksel ile Doktor Peyami gideceklerdi.

Pazartesi günü öğleye doğru onlar Adliye binasına girerlerken bana da bahçede tırnaklarımı kemirerek beklemek düştü. Bir saat kadar sonra yanıma geldiklerinde, “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var,” dedi Yüksel.

“İyiden başla.”

“Savcı çocuklar için talepte bulunacak. Kötü habere gelince, önceki ölümleri araştırmaya gerek görmedi. Biliyorsun fethi kabir yapılıp cesetlerin mezardan çıkarılması lazım. Yani bir sürü prosedür.”

“Aslında savcı da haklı,” diye araya girdi Doktor Peyami. “Fosfitle zehirlenmiş olsalar bile bunca yıl sonra tespit etmek zor olabilir.”

Yüksel elindeki kâğıdı kaldırdı. “Dükkânda ve evde inceleme yapacağız. Zahirecinin de ifadesini alacağız.”

Yarım ağız gülümsedim. “En azından çocukların ölümü aydınlanacak.”

“Dediğin çıkarsa aynı zamanda başkalarının da aynı şekilde ölmesi engellenecek,” diye ekledi Yüksel.

***

İki hafta kadar sonra telefonum çaldı. Arayan Doktor Peyami’ydi.

“Haklıymışsınız,” dedi. “Raporlar geldi. Laboratuvar incelemelerinde ikisinden de alınan örneklerde fosfit tespit edilmiş.”

“Çok şükür.”

“Ama bir gariplik var,” diye devam etti. “Adli Tıp büyük kızın fosfit gazından, küçüğün ise karbonmonoksit zehirlenmesinden öldüğüne karar vermiş.”

Bir an şimşek çarpmış gibi sarsıldım. “Nasıl yani! Ama ikisinde de fosfit var demiştiniz.”

“Önce ben de anlam veremedim. Raporları didik didik inceledim. Evet, küçük kızda da fosfit gazı çıkmış ama raporun sonucunda ölümünün karbonmonoksit zehirlenmesinden kaynaklandığının kabulü gerektiği belirtilmiş. Bir hata olmuş sanırım.”

“Hata mı? Nasıl bir hata bu!”

“Kesin bilemiyorum Hüseyin Bey. Tahminime göre bir şekilde gözden kaçmış olmalı ya da belki de küçük çocuğun raporu çoktan yazılmıştı.”

Derin bir iç çektim. Az önceki sevincimin yerini büyük bir hüsran almıştı.

“Bence hiç yoktan iyi,” diye devam etti. “Ne de olsa ihmali olanlar yargılanacak.”

Telefonu kapattıktan sonra düşüncelere daldım. Zahireci, kız çocuklarından birinin taksirle ölümüne yol açmaktan ceza alacaktı. Acaba diğer çocuğu, üniversiteli genci, hatta kendi anne babasını da kazayla öldürdüğünü kabullenebilecek miydi?

Sonraki günlerde raporun nasıl yanlış yazıldığı da aklımı uzun süre meşgul edip durdu. Sonunda Amirimin bir sözünü hatırladım; insan faktörü devreye girdiğinde hata payı kaçınılmazdır.

Sonbahar

Doktor Peyami, Adli Tıp’ın birinci katındaki odasından, morgun önüne bakıyordu. Bu defa dışarıda otopsinin bitmesini bekleyen cenaze yakınları yoktu. Havalar iyiden iyiye serinlemiş, kiloları nedeniyle kolay terleyen doktorun açık mavi cerrahi kıyafetleriyle en rahat ettiği mevsimler gelmişti. 

Saatine baktıktan sonra masasına oturdu. Birkaç aydır uğraştığı ‘Sıra Dışı Bir Kaza ile Meydana Gelen ve Ölümle Sonuçlanan Alüminyum Fosfit Zehirlenmesi’ isimli bilimsel makalenin bitmesine az kalmıştı. Uzun süredir üniversiteye geçmeyi kafasına koymuştu. Bunun için bazı girişimlerde bulunmuş, üniversite yönetimiyle arasını iyi tutmaya çalışmıştı. Tek eksiği birkaç makaleydi. Bunu da zaman içinde kapatmaya niyetliydi.

Öğleye doğru internet gazetelerine göz atarken beklediği haberin yayınlandığını görüp sevindi. Birkaç hafta önce ulusal bir gazeteden gelen bir muhabirle röportaj yapmıştı. ‘Havalandırmadan gelen sarımsak kokulu gaz öldürdü’ başlıklı haberi hevesle okumaya başladı:

Evde aniden bayılan on bir yaşındaki kız çocuklarını panikle hastaneye götüren anne babanın ilk şüphesi, çocuklarının sobadan zehirlendiği yönündeydi. Doktorların bütün müdahalesine rağmen yaşama veda eden kız çocuğunun ölüm nedeni ilk aşamada anlaşılamadı. Çünkü otopside alınan kan örneklerinde karbon monoksit zehirlenmesine dair iz bulunamadı.

Savcılık yetkilileri, çocuğun öldüğü gün yaşadığı evin alt katında ilaçlama yapıldığı bilgisine ulaşınca soruşturma yön değiştirdi. Uzmanlar ilaçlama sırasında oluşan zehirli gazların havalandırma boşluğundan çocuğun bulunduğu daireye ulaşabileceğini düşünüyordu. Ölen çocuğun evinin hemen altındaki işyerinin bir deposu vardı. Haşere ve böceklerden korunmak için ilaçlanan yer de burasıydı. Olay Yeri İnceleme ekibi burada fumigasyon denilen ilaçlama işlemi sırasında bırakılan bir ‘Phostoxin’ tableti buldu. Bunun üzerine soruşturmaya bakan savcı otopside alınan örneklerde ilaçlamada kullanılan maddenin aranmasına karar verdi. Uzmanlar ölen çocuğun iç organlarında yapılan incelemede öldürücü düzeyde fosfit maddesine rastladılar. Yani şüpheli ölümün sebebi de fosfit gazıydı.

On bir yaşındaki kız çocuğunun sıra dışı ölümünü cinayet masası polisleriyle birlikte aydınlatan Adli Tıp Uzmanı Dr. Peyami Yıldız, fosfit gazının tarım ürünleri ya da depolanmış tahılların üzerindeki böcek ve haşerelerden kurtulmak amacıyla kullanıldığını, doğal hâli renksiz ve kokusuz olsa da ilaçlama için kullanılan türevlerinin çürümüş balık ve sarımsak koktuğunu, havadaki nemle ya da midedeki asitle reaksiyona girdiğinde ölümcül fosfit gazı olarak ortaya çıkabildiğini söyledi. Ülkemizde Alüminyum fosfite çok kolay bir şekilde internet üzerinden ve doğrudan satış yöntemiyle erişebildiğini açıklayan Yıldız, gerekli tedbirler alınmadan ilaçlama yapılmasına bağlı zehirlenme hadiseleriyle karşılaşmamak için bu ilaçlamayı yapanların, daha dikkatli olması, ciddi bir eğitimden geçirilmesi gerektiğini belirtti.

Haberdeki bilgileri okuyanlar yıllarını bu işe verdiğini zannedebilirlerdi ancak hepsini çocukların fosfitle zehirlendikleri ortaya çıktıktan sonra araştırıp öğrenmişti. Zaman zaman hayıflanmaktan alamıyordu kendisini. Küçük kızın, hatta o evde daha önce ölenlerin de aynı şekilde zehirlendikleri ispatlanabilseydi, hem yazdığı makale uluslararası bir dergide yayınlanabilir -böylece akademisyenlik yolunda daha hızlı ilerleyebilir- hem de kazayla zehirlenme olayı daha çok ses getirebilirdi. Ama olsun, buna da şükür, diye geçirdi içinden.

İyice acıktığını hissedene kadar çalışmaya devam etti. Yazdığı bilimsel makale bir şeyleri değiştirir miydi? Buna pek ihtimal vermiyordu. Ama gazete haberi belki birilerinin dikkatini çeker, bu tür ölümlerin bir daha yaşanmaması için tedbir almaya yöneltirdi.

Birkaç düzeltme yapıp bilgisayarı kapattı. Odadan çıkmadan önce camdan dışarı baktı. Aşağıda bir cenaze arabası vardı. Demek ki öğleden sonra otopsi yapılacaktı. Kim bilir kim, hangi sebeple, nasıl ölmüştü? Otopsi masası daima sürprizlere gebeydi.

Başını kaldırıp uzaklara baktı. Sert esen rüzgâr ağaçların dallarındaki son yaprakları düşürüyordu. Kış kapıdaydı.


[1] Öyküdeki Feyzi Bey karakterinin diyalogları büyük ölçüde kıymetli dostum Feyzi Kavcı’nın sözlerinden yararlanılarak yazılmıştır. Kendisine teşekkür ederim.

HEKATE’NİN LANETİ!

Villa, Emirgan’da boğazı gören yüksek bir tepede inşa edilmişti. Oldukça ihtişamlı, üç katlı, dış cephesinin bir kısmı gri taşlardan oluşmuş beyaz renkli bir yapıydı. Komiser Pertev Bora, bahçesinde meyve ağaçlarının yer aldığı, çiçeklerle bezeli, yüzme havuzlu villaya girince derin bir nefes aldı. Çevresine bakındıktan sonra, herkesin hayallerini süsleyecek kadar güzel bir ev olduğunu düşündü.

Binanın kapı girişinin yanında duvara yapılmış yüzleri farklı taraflara bakan üç kadın heykeli bu yapıya mistik bir görünüm veriyordu.

Giriş katındaki salonun döşemesi pembe mermerdendi. Ortası ise mozaiklerle süslenmişti. Dikkatle bakınca kapıdaki heykellerin aynısı bu kez yere mozaiklerle işlenmişti. Komiser, bu heykellerin ne olduğunu merak etmiş; öğrenmek üzere aklının bir köşesine yazmıştı.

Salonun sağ tarafında yukarıya bir yılan gibi kıvrılarak çıkan yarı ahşap bir merdiven yer alıyordu. Komiser merdivenleri çıktı. Yukarıdan giriş katının döşemesine bakınca ortası camdan yapılmış tavandan yansıyan ışık, mozaiklere işlenmiş ellerinde meşalelerle farklı yönlere bakan üç kadını daha belirgin gösteriyordu.

İş adamı yatak odasında yerde boylu boyunca sırtüstü yatıyordu. İlk belirlemelere göre adamın ölüm nedeni zehirlenmeydi. İthalat ve ihracatçı Engin Tezkan koca evde tek başınaydı. Hizmetçisi sabah saat yedide gelmiş ve onu yatağının kenarında yerde bulmuştu. Hemen ambülansı aramış, daha sonra da eşini aramıştı. Eşi Gülsen, o gün evde yoktu. Nişantaşı’nda hasta annesini ziyarete gitmiş, gece de orada kalmıştı.

Adli tabibin ilk incelemelerine göre vücudunda herhangi bir darp izine rastlanmamıştı. Bu ya bir cinayet ya da bir intihardı. Tabii kaza sonucu ölmüş de olabilirdi. Adli tabibe göre ölüm şekli solunum yoluyla zehirlenmeye benziyordu. Vücutta kiraz rengi bir görünüm vardı ve cilt morarmaya başlamıştı. Ama gerçek neden otopside anlaşılacaktı.

Eşi Gülsen, olayı duyar duymaz gelmiş, girişteki büyük salonda hüngür hüngür ağlıyordu. Komiser yanına gelir gelmez, kırklı yaşlarındaki kadın zembereğinden boşanmış saat gibi konuşmaya başladı.

“Ben aylardır, yıllardır söylüyorum, burası lanetli bir ev diyorum, dilimde tüy bitti. Ama dinletemedim. Burayı satıp gidelim dedim. Beni dinlemedi; işte lanet sonunda ölümüne yol açtı. Ah Engin ah!”

Komiser merak etmişti. “Başınız sağ olsun hanımefendi?” dedi. Kadın, “Dostlar sağolsun!” dedikten sonra ağlamasını sürdürdü.

“Neden lanetli dediniz bu ev için?”

“Affedersiniz, siz polis misiniz?”

“Özür dilerim kendimi tanıtmayı unuttum. Cinayet Büro’dan Komiser Pertev Bora.”

“Cinayet Büro mu dediniz? Cinayetten mi şüpheleniyorsunuz?”

“Her ihtimali ele alıyoruz hanımefendi.”

“Bakın Komiser Bey, sorunuza gelirsek, çünkü bu ev konuşuyor; acayip sesler çıkarıyor. Zaten lanetli olmasaydı daha önceki sahipleri satar mıydı hiç bu güzelim evi?”

Komiser daha da meraklandı. “Nasıl sesler bunlar?” diye sordu. “Garip garip sesler geliyor evden. Özellikle geceleri, korkunç sesler işitiliyor. Tabii her zaman değil. Her zaman olsa kafayı yer insan, dayanamaz. Engin de biliyordu bunu ama rahat adamdı, pek aldırmıyordu. ‘Aman canım boş ver, sesler dışarıdan geliyordur. Yat uyu böyle lanet malet gibi saçmalıklara aldırma,’ deyip tekrar horul horul uyuyordu. Bu kadar gamsız, rahat, umursamaz bir adam görmedim. Al işte sonuç.”

Bu arada çevrede araştırma yapan komiserin yardımcısı Esin Gürler, amirine işaret ederek yanına gelmesini istedi. Komiser izin isteyerek acılı eşin yanından ayrıldı. “Komiserim, maktulün, eşiyle yani görüştüğünüz Gülsen Hanım’la araları pek iyi değilmiş. Sürekli kavga ediyorlarmış, ayrılmanın da arifesindeymişler, komşuların verdiği bilgilere göre… ‘O adamı öldürse öldürse karısı öldürmüştür,’ diyorlar. Ayrıca kadının sevgilisi varmış ama söylediklerine göre maktul de karısını aldatıyormuş. Kadınla konuşurken belki bu bilgiler de işinize yarayabilir diye düşündüm o nedenle sizi çağırdım.”

Komiser, yardımcısına teşekkür ettikten sonra tekrar Gülsen’in yanına döndü. Gülsen, evin ilk sahibi olan iş adamı Şeref Atik’in kızı Nermin Candemir’in ev hakkında bilgisi olduğunu ve ara sıra evi görmek için ziyarete geldiğini söyledi. Komiserin isteği üzerine kadının adresini ve telefon numarasını verdi. Komiser ayrıca evin girişindeki ve salondaki üç kadın heykeli hakkında bilgisi olup olmadığını da sordu.

“Onu da en iyi Nermin Hanım bilir Komiser Bey. Bunlar arkeolojiye meraklı bir aile. Özellikle evi yaptıran Şeref Bey çok meraklıymış. Benim bildiğim sadece uğursuz bir tanrıça olduğu ama ilgimi çekmediği için yanlış bir şey söylemek istemiyorum, siz en iyisi Nermin Hanım’la konuşun bu konuyu…”

“Sizden önce oturanlar ve neden sattıkları hakkında bilginiz var mı?”

“Onu da lütfen emlakçıya sorun. Bildiğim bizden önce ilk sahiplerinden burayı yalnız yaşayan dul ve zengin bir kadın almış. Ama ölünce mirasçıları satışa çıkardı; biz de onlardan aldık. Onların telefonları bende yok. Emirgan Emlak’tan Hüseyin Bey bilir. O aracılık etmişti sanırım. O kadın da bu evde ölmüş ama neden öldüğünü tam bilemiyorum. Mirasçılarının evi satabilmek için biraz ketum davrandıklarını biliyorum sadece. Dediğim gibi siz Hüseyin Bey’i bulup onunla görüşün, ayrıntıları o bilir.”

Komiser emlakçının adını ve telefonunu not ettikten sonra sadede geldi. “Kocanızla aranız nasıldı Gülsen Hanım?” diye sordu. Kadın bu soruya hazırlıklı gibiydi. “İyi olmadığını herkes bilir. Ama onu ben öldürmedim sorunuzun sonunu buraya bağlayacaksanız.”

“Neden aranız iyi değildi?”

“Geçinemiyorduk. Beni aldattı; ben de onu aldatmaya başladım. Boşanmak üzereydik zaten. Engin zor bir adamdı. Yine de üzülmedim desem yalan olur. Güzel günlerimiz de olmadığı değil. Ne olursa olsun ölmesini istemezdim. Allah rahmet eylesin!”

“Annenizde miydiniz dün gece?”

“Evet, dün sabahtan beri annemdeydim. Kendisi rahatsız olduğu için ona bakmaya gitmiştim.”

“Tanığınız var mı?”

“Elbette var. Annem var, kardeşlerim var.”

“Çocuklarınız var mı Gülsen Hanım?”

“Benim yok ama Engin’in ilk karısından iki çocuğu var, ikisi de yurt dışında yaşıyor.”

“Peki Gülsen Hanım size ulaşabileceğimiz bir adres ve telefon numarası bırakabilir misiniz? Tabii eğer burada kalmayacaksanız.”

“Elbette bırakırım, merak etmeyin. Bu evde de artık kalamam.”

Pertev komiser, yardımcısına kadının ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmasını söyledi. “Esin ayrıca Gülsen Hanım’ın ve ölen şahsın sevgililerini bulun ve onlarla da görüşün, dün neredeymişler, tanıkları var mı öğrenin. Gülsen Hanım’dan isimleri alın. Vermek istemezse zorlayın,” dedi.

“Tamam komiserim.”

***

Komiser evden ayrıldıktan sonra telefonunu çıkarıp Gülsen’in verdiği evin ilk sahibinin kızı Nermin’in numarasını tuşladı. Kendini tanıttı ve acil olarak görüşmek istediğini söyledi.

Yarım saat sonra Boğaz’ın bir diğer semtinde Bebek’te başka bir villada almıştı soluğu. Emirgan’dakinden daha mütevazı bir villaydı. Nermin, komiseri giriş kapısında karşıladı. Ellili yaşların başında, bakımlı, sarışın bir kadındı. Komiseri turuncu renkli kanepelerin olduğu sade ama şık salona buyur ettikten sonra, “Bu kadar acil olan nedir Komiser?” diye sordu, Komiser ona Engin Tezkan’ın zehirlenereköldüğünden söz etti.

“Ayy! İnanamıyorum. Gerçekten çok üzüldüm. Evin şimdi lanetli olduğuna inanacağım neredeyse,” dedi. “İnanmıyor muydunuz?” diye sordu Pertev komiser.

“Elbette inanmıyorum böyle şeylere, siz inanıyor musunuz yoksa?”

Komiser bu soruya gülümseyerek karşılık verdi. “Engin Bey’in eşi Gülsen Hanım evin lanetli olduğundan söz etti. Zaten ara sıra da evi ziyarete gidiyormuşsunuz.  Evin laneti konusunda da sizin bilginiz olduğunuzu söyledi. Ayrıca babanızın ölümünden de biraz bahsetti.”

“Evet, evi çok seviyordum ama annem satmaya mecbur etti. Yaklaşık üç buçuk yıl önce babam yaptırdı evi. Arsa babamındı. Oraya bir villa yaptırmayı düşünüyordu ve sonunda yaptırdı. Alp Aydoğan isimli bir mimarla anlaştı. Mimar bölgenin yani Emirgan’ın yapısına uygun bir ev inşa etmek istedi. Arkeoloji eğitimi de almış biriydi ayrıca. Babam da öyleydi. Hatta Yunan mitolojisine hayrandı. Babam bir araştırma yapıp Emirgan’ın antik çağlarda isminin Kiparodes* olduğunu ve başka bazıbilgiler edinmişti. Emirgan’in antik dönemde lanetli bir yer olarak anılması gibi… Mimar da araştırmasıyla bilgileri teyit etmişti.

Hatta arsada bulunan bazı sütun kalıntılar babamı ve mimarı heyecanlandırmıştı. Rivayete göre Emirgan Kiparodes iken orada üçlü bir tanrıça olan Hekate’ye adanmış bir tapınak varmış. Arsasındaki bu kalıntılar babama göre o tapınağın kalıntılarıydı. Babam buna inanıyordu. Belki de inanmak istiyordu. Hekate, üç yüzlü, eli meşaleli, büyücülüğün, cehennemin, uğursuz kavşakların, peşinden uluyan köpekleri çeken, gece vakti kara bulutlar şeklinde gökyüzünde dolaşan ejderhaların tanrıçası olarak bilinir. Büyücülüğün ve hayaletlerin gizemli tanrıçası, üç yüzlü tasvir ediliyor. Binaya girerken görmüşsünüzdür. İşte o heykel Hekate’yi temsil ediyor.”

“Girişte kapının yanında ve ana salonda yere mozaiklerle işlenmiş.”

“Bravo, görmüşsünüz.”

“Evin yapımı bir yıl sürdü. Tanrıça Hekate’den izler taşıyordu. Bu durum babamın hoşuna gidiyordu. Eseriyle gurur duyan bir sanatçı gibiydi. Çünkü mimar, babamın isteklerine uygun yapmıştı projeyi. İlk iki yıl her şey çok iyi gitti. Ama iki yılın sonunda bazı gariplikler olmaya başladı. Annem evin içinden birtakım sesler geldiğini söylemeye başlamıştı. Babam da duyduğunu söylüyordu ama bu onu korkutmak yerine heyecanlandırıyordu.  Hatta bu durum hoşuna bile gidiyordu. Kıs kıs gülerdi annem bu endişelerini söyleyince. Belki bu konuda bir şeyler biliyordu ama sadece gülüyordu. Sonra bir gün babam merdivenden inerken ayağı kaydı ve düştü. Beyin kanamasından öldü. Annem bunu evin lanetli oluşuna bağladı. Aslında bir kazaydı. Sonuçta merdiven basamaklarına yağ dökülmüş, babam da kaymıştı. Annem evin hemen satılmasını istedi. Zaten baştan beri evden hiç hazzetmemişti. Biz istemedik ama o satılmazsa, ‘Hakkımı sizlere helal etmem!’ deyip durdu. İnadı inattı. Sonunda satışa çıkarmak zorunda kaldık.”

“Sattınız mı?”

“Önce mimar Alp Bey talip oldu.”

“Yani binanın mimarı mı?”

“Evet. Ama parası yetmedi. Yüksek bir fiyattan çıkarmıştık. Sonra garip bir şey oldu. Gazetelerde lanetli evin satılığa çıkarıldığına dair bir haber okuduk.  Haberde, ‘Evin hanımı kocasının ölümünden sonra evin lanetli olduğunu inandığı için satışa çıkardı’ diye yazıyordu. Bunu gazetecilere evi ucuza kapatmak için kimin uçurduğu tahmin etmek zor değildi. Ancak Alp Bey kendisinden kaynaklanmadığına dair yeminler etti. Evi, Servet Bahçecioğlu adında dul, yaşlı, sanat tutkunu bir kadın aldı. Ama beş ay sonra evde o da babam gibi düştü, kalçasını kırdı. Yapılan ameliyata dayanamadı ve hayatını kaybetti. Yani o da evin mürüvvetini göremedi. Sonra mirasçıları evi yeniden satılığa çıkardı.”

“Sonra?”

“Mimar Alp Bey tekrar teşebbüste bulunmuş ama pahalı geldiği için yine alamamıştı. Evin uğursuz olduğuna dair haberler çıkmış, söylentiler yayılmıştı. Uzunca bir süre satılamadı. Haberler etkili oldu ve fiyatın biraz düştü. Sonunda evi Engin Tezkan adlı bir iş adamı aldı. Ben evi çok sevdiğim için ara sıra görmeye gidiyordum. Gülsen Hanım’ı da sevdim. Aradan bir yıl geçti, şimdi de siz gelip Engin Bey’in zehirlenerek öldüğünü söylüyorsunuz. Gerçekten annemin dediklerine inanacağım. ‘Hekate’nin Laneti’ derdi rahmetli annem.”

“Anneniz hayatta değil mi?”

“Evi sattıktan sekiz ay sonra kanserden kaybettik maalesef.”

“Başınız sağ olsun, peki siz hiç evdeyken birtakım garip sesler duydunuz mu?”

“Ben bir şey duymadım. Erkek kardeşim de eşim de duymadı; sadece annem ve babam duyuyorlardı. Artık her ne hikmetse…”

“Anlıyorum, mimarın telefonu var mı sizde?”

“Alp Bey artık Türkiye’de yaşamıyor. Londra’ya yerleşmişti bildiğim kadarıyla. Yani evin peşini bırakmıştı anlayacağınız.”

***

Komiser Emirgan Emlak’a gitti ve Gülsen’in adını verdiği emlakçı Hüseyin ile görüştü. Emlakçı, Nermin ile Gülsen’in anlattıklarını onayladı. Servet Hanım’a en yakın kişi olan yeğeni Melike’nin de telefonunu verdi. Melike de komisere farklı şeyler anlatmadı. O da teyzesinin evin içinde birtakım sesler duyduğunu söyledi. Hatta sesler o kadar korkunçmuş ki, Servet Hanım bir gece bütün ışıkları yakmış, polisi aramış ve evde arama yaptırmış. Ama hiçbir şey bulamamışlar. Bu sesleri birkaç kere daha duymuş. Sesler oldukça ürkütücüymüş. Servet Hanım bu gizemi çözmek için karar vermişken o talihsiz kaza meydana gelmiş ve on beş gün sonra da hayata gözlerini yummuş.

“Evin lanetli olduğunu biliyorduk ama teyzem inanmazdı öyle şeylere… ‘Saçmalamayın, bunlar zırva şeyler, hayalet falan öyle şeyler olmaz. Bu işte olsa olsa başka bir bit yeniği vardır,’ diyordu. Satmasını istedik ama satmaya yanaşmıyordu,” dedi Melike.

Komisere göre artık evde birtakım seslerin duyulduğu kesinlik kazanmıştı. Komiser ertesi gün Sarıyer Belediyesi’ne giderek evin projesine baktı. Ancak gözüne çarpan farklı bir şey göremedi. Belediyedeki mimarlara da danıştı, onlar da dikkate değer herhangi bir şey bulamadılar. Evin inşaat mühendisliğini yapan Yusuf Bartın’ı buldu. Mühendis, “Valla komiserim ben sadece mühendis olarak bir kere inşaatın yapım aşamasında, bir de inşaatın bitiminde kontrolünü yaptım ve imzamı attım. Benim işim doğrusunu söylemek gerekirse biraz formaliteden ibaretti. Ancak asıl evi yapan, her şeyiyle ilgilenen mimar Alp Aydoğan’dır. Siz onunla görüşmelisiniz. Onun bir de çok iyi bir ustası vardı. Adem Hazar’dı adı. Ancak o evi bitirdikten altı ay sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetti,” dedi.

Komiser Pertev, evin hanımı Gülsen’den nezaketen izin alıp bir gece evde kalarak bazı gözlemler yapmak istediğini söyledi. Gülsen de bunu kabul etti. Pertev akşam saat altı gibi gelip incelemeye başladı. Kapıdan girer girmez içine bir kasvet çöktü. Evin içini gezdi. İç duvarlar genellikle koyu renklere boyanmıştı. Belki de insanın içine kasvet çökmesine neden olan bu koyuluktu. Tavandaki aydınlatma penceresinden gelen ışığın dışında, evin pek ışık aldığı söylenemezdi. Pencereler genellikle normalden küçük yapılmıştı. Bunun nedeni de kışlık olarak da kullanılacağı için, kuzey rüzgarlarının getirdiği soğuğa karşı biraz daha ısı tasarrufu sağlamak olsa gerekti. Ancak oldukça modern, hem tabandan hem tavandan kurulmuş olan aydınlatma sistemi vardı. Yine de seçilen ışık, loş ve gün ışığı rengindeydi.

Duvarda evin mistik konseptine uygun monte edilmiş meşaleler, cadı heykelcikleri yer alıyordu. Yine konsepte uygun Hekate’yi simgeleyen irili ufaklı anahtar zinciri, köpek, siyah dişi kurt,kurbağa bibloları ve heykelcikleri çeşitli yerlere serpiştirilmişti.

Komiser kitaplıktan tanrıça Hekate’nin detaylı şekilde anlatıldığı bir kitap buldu, salondaki geniş rahat kanepeye oturup okumaya başladı.

“Hekate, ay ve geceyle ilişkilendirilmiş bakire tanrıçadır. Türkiye’de Muğla’nin Yatağan ilçesine bağlı Turgut beldesinde bulunan Lagina Antik Kenti, tanrıçanın başlıca kült merkezidir. Perses ve Asteria’nın kızıdır. Ay ve gecenin dışında ölüler, yeraltı ve büyücülükle ilişkilendirilmiştir. Korkuyla karışık bir saygı uyandırır. Mitolojide çok ön planda olmayan Hekate’ye, özellikle erken Hristiyanlık döneminde birçok olumsuz anlam yüklenmiştir. Günümüzde Neopaganizm’de sevilen bir tanrıçadır.

Özellikle Karyalılar tarafından sevilen tanrıça, Anadolu ya da Trakya kökenlidir. Tanrıça, Artemis ve Apollon ile anne tarafından kuzendir. Baş tanrı Zeus, dünyayı, kendisi gökyüzünü, kardeşleri Poseidon denizleri, Hades ise yeraltını alacak şekilde paylaştırır ama tanrıça Hekate’ye ise bu üç alanda da yetki verir. Mitolojide Persephone’nin kaçırılışı efsanesinin bazı varyasyonlarında yer alır.

Hekate’nin alanı ay, yeraltı ve büyücülük olarak bilinir.  Başlıca sembolleri, köpek, ay ve meşale, görünüşü genelde üç yüzlü şekilde betimlenir.”

Komiser, kitaplıktan Hekate’yi anlatan bir başka daha kitap aldı. Ona da göz attı.

“Hekate en çok büyü, büyücülük, gece, ışık, hayaletler ve ay tanrıçasıydı. Ayrıca, giriş yollarının tanrıçası ve koruyucusuydu. Kavşaklarla güçlü bir şekilde ilişkiliydi. Yeraltı dünyasından fiziksel dünyaya kolaylıkla geçebilen bir eşik tanrıçası olarak tasvir edilmiştir. Sınırsızlığı, bir tanrıça olarak konumu arasında hareket edebildiği babası ve mitolojisinden kaynaklanıyordu. Bu benzersiz özelliği; ‘kavşakların müdavimi’ gibi unvanları almasını sağlamıştır. Sınırlar, kapılar ve giriş yolları ile ilişkilendirildiği için Hekate koruyucu bir rol üstlenmiştir. Evlere, şehirlere geçişe izin veren yerleri gözetlediği için bir tür koruyucu gibi davranmıştır. Yunanca ‘geri çevirmek’ kelimesinden gelen ‘apotropaik büyü’, kötülüğü uzaklaştırdığı savunulan büyüdür.

Hekate’nin en iyi hayvan arkadaşlarından biri ve en sık birlikte tasvir edildiği siyah bir köpekti.  Hekate, daha çok bir ‘büyü tanrıçası’ olarak hatırlanır. Onun büyü ile olan ilişkisi, aynı zamanda bir yeraltı tanrıçası olarak tanımlanmasına da bağlıdır. Yaşam ve ölüm arasındaki sınırda hareket etmek, Hekate’nin hem hayaletlerle, hem de büyücülükle olan bağlantısını açıklamaktadır. Dünya ve yeraltı dünyası arasındaki sınırdan kimin geçtiğini kontrol etmek, ona ruhları çağırmak ve ölüleri diriltmek için eşsiz bir güç vermiştir.

Yunan mitolojisindeki en ünlü cadı, bilgisini Hekate’den almıştır. Onun, Hekate’den şifalı bitkiler ve büyü öğrendiği söylenmektedir…”

Komiser gömüldüğü kanepede Hekate’nin bu ürpertici mitolojik öyküsünü okurken saat ona geliyordu. Ev sessizdi. Dışarıda rüzgârın uğultusu duyuluyordu; gökyüzünde çakan şimşekler evin içini ürkütücü bir şekilde aydınlatıyordu. “Tam da gecesini bulmuşum; bir korku filmi platosu gibi bu ev,” dedi komiser içinden. Üst kattan hızla çarpan bir kapı sesi duyulunca komiser istemsizce yerinden sıçradı. Yine yukarıdan bir yerlerden hışırtılar gelmeye başladı. Komiser ürkmüştü. Hemen gayri ihtiyari silahına sarıldı vedikkatlice her yeri kontrol ederek yukarı çıktı. Odalardan birinin kapısı açıktı. Kapıya yaklaştı ve odaya göz gezdirdi. Bir pencere açık kalmıştı. Perdeler rüzgârda savruluyor ve içeri yağmur damlaları giriyordu. Pencereyi kapatırkenince yağmur damlaları yüzüne kırbaç gibi vurarak canını acıttı. Tam o arada bir gümbürtü daha koptu; komiser yine irkilmişti. “Galiba bu evin büyülü ve lanetli olduğuna ben de inanmaya başlayacağım,” diye mırıldandı.

Merdivenlerden inerken sanki bir yerden  birinin ağlama sesi geliyordu. Sonra güçlü bir köpek havlaması duyuldu. Ses bu sefer en üst kattan geliyordu. Tam üst kata çıkmaya hazırlanırken alt katın salonundaki meşaleler yanıp sönmeye başladı. Tuhaf bir durumdu. Bu ev ya gerçekten lanetliydi ya da birisi veya birileri bu evin lanetli, hayaletli olduğuna inandırmak için bir sistem kurmuştu. “Hayalet, paranormal zırvalıklar olmayacağına göre bu eve birileri bir şeyler yapmış. Ortama ürkütücü bir hava verilmeye çalışılmış. Bu ya bir oyunya da başka bir nedeni var. Bir oyunsa çok pahalıya ve cana mal olduğu kesin,” diye düşündü.

Komiser artık evden gitme vaktinin geldiğini düşündü. Zehirli gaz aklına gelince daha da ürktü. Bu evde daha fazla kalamazdı. Sistem her neyse ya otomatik olarak ya da birileri tarafından harekete geçirilmişti. Burada kalmak  tehlikeli olabilirdi. Pertev’e göre bu ev ciddi anlamda incelenmeli, anormal hareketlerin nasıl olduğu ortaya çıkarılmalıydı. Bahçeye çıktı. Dış kapıdan çıkarken yanından hızla siyah bir otomobil  geçti. Komiser park ettiği aracına bindi, sahile indi. Aracın camını araladı ve boğaz havasını ciğerlerine çekti. Düşüncelerinde, kurgulanmış bir ev fikri ağır basıyordu.

***

Ertesi sabah büroda bir toplantı yaptı. Arkadaşları komisere gece evde neler yaşadığını sordular merak içinde. Komiser tek tek anlattı. Herkes ilgiyle dinliyordu.

“Sence nedir bu olayların sebebi?” diye sordu bir dedektif.

“Evde birtakım gizli ses düzeneği  kurmuşlar sanırım. Korkutma üzerine kurgulamışlar evi. Lunaparklardaki korku tünellerini düşünün. Ama onun gibi değil de daha çok ürkütücü sesler duyulan bir korku tüneli. Tabii ışıkların yanıp sönmesi, ürkütücü sembollerin evde yer alması olaya biraz daha heyecan ve gizem katıyor hiç kuşkusuz. Yani bir tür lanetli ev havası verilmiş. Lanet ve hayalet gibi saçmalıklara inanmadığım için aklıma gelen tek seçenek bu. Böyle şeylere inanan biri için o ev gerçekten lanetli, uğursuz bir ev sayılabilir. Bence işin düğümü evin mimarında bitiyor. Onu bulup sorabilseydik, lanetin sırrını, evin gizemini çözebilirdik.”

Yardımcısı Esin, Gülsen ve Engin’in sevgililerini bulmuş, onlarla görüşmüş ama her ikisi de iş adamı öldüğü sırada şehir dışında olduklarını söylemişlerdi. Esin bunu tanık ifadelerine dayanarak da teyit etmişti. Maktulün karısı Gülsen’in de annesinde olduğu tanıklarla doğrulanmıştı. Adli Tıp’tan gelen rapora göre de iş adamının ölümü gece saat ikiyle üç arasında gerçekleşmişti. Ölümün karbonmonoksit zehirlenmesinden olduğu anlaşılmıştı. Ancak daha önce evde yapılan araştırmada tesisatlardan herhangi bir gaz sızıntısına rastlanmadığı da saptanmıştı.

Esin, “Bence katil Gülsen komiserim. Amacı çok belli. Kocasını öldürüp mirasına konmak ve sevgilisiyle gününü gün etmek için sevmediği adamı öldürdü. Gece bir vakit herkes uykudayken habersizce annesinin evinden ayrılıp kendi evine gelmiş, kocasını zehirleyerek öldürmüş, sonra tekrar geldiği gibi annesine gitmiş olabilir. Bence bunun başka bir izahı yok,” dedi.

Bir başkası, “İntihar da olabilir, adamın işleri pek iyi gitmiyormuş,” diye araya girdi.

Komiser, başkomisere evde detaylı inceleme yapılması gerektiğini söyledi. Ancak savcılık evde detaylı arama yapılmasına gerek olmadığına karar vererek izin vermedi ve dosya intihar olarak rafa kaldırıldı. Başkomiser de işlerin yoğunluğunu bahane ederek Pertev Komiser’i bu dosyayla ilgilenmemesi konusunda uyardı.

İş adamının bu gazı nasıl soluduğu ve zehirlendiği sır olarak kaldı. Ölümün, henüz tespit edilemeyen bir yerden büyük olasılıkla doğal gaz sızıntısından kaynaklanmış olabileceği ileri sürüldü ve daha fazla araştırmaya gerek olmadığına karar verildi. Yeni bir gelişme olduğu takdirde yeniden dosyanın ele alınacağı kaydedildi.

***

Altı ay sonra aynı evde yeni bir zehirlenme vakası meydana gelince Komiser Pertev Bora, hemen soluğu Emirgan’da aldı. Bu kez zehirlenen uzun zamandır evi satın almak isteyen mimar Alp Aydoğan’dı. Mimar ölmemiş son anda kurtulmuştu, hastaneye kaldırılmış tedavisine başlanmıştı. Hayati tehlikeyi de atlatmıştı.

Komiser mimardan bilgi alamayacağını öğrenince evin satışıyla ilgili konuşmak için Gülsen’i aradı. Bu arada hastanedeki mimarın tek bir yakını vardı. O da kuzeni Cahit Aydoğan’dı. Ama o da olayla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını söyledi. Çünkü mimar ambülansı kendisi arayıp zehirlendiğini bildirmişti. Kuzeni ise olayı öğrenince hastaneye sonradan gelmişti.

Gülsen evi satışa çıkardığında iki alıcının kıyasıya yarıştığını ve bu rekabet sonucunda evin fiyatının daha da arttığını, kendisi için bunun sevindirici olduğunu anlattı Komiser’e. Alp’in evde zehirlendiğini öğrenince de çok üzüldü.

“Eve iki kişi talip oldu Komiser Bey. Biri hiç tahmin etmezdim ama Nermin Hanım, diğeri de evin mimarı Alp Bey. Nermin Hanım çok istiyordu evi almayı, hatta bana epey baskı yaptı ama sonunda parayı daha çok veren Alp Bey’e satmak zorunda kaldım. Nermin Hanım çok bozuldu ama yapacak bir şey yoktu.”

Komiser, Nermin’le görüşmek yerine Maslak’ta kardeşi Murat Atik’in bulunduğu işyerine gitti. Elektrik ve elektronik malzemeler üreten bir şirketin baş ofisiydi burası. Şirketin genel müdürlüğünü Murat yapıyordu. Babası ölünce işin başına o geçmişti. Komiseri biraz beklettikten sonra odasına buyur etti. Murat, kırk yaşlarında, güler yüzlü, yakışıklı biriydi.

“Buyurun komiserim ne öğrenmek istemiştiniz?”

“Ablanız Nermin Hamın’ın sizin eski evi satın almak istediğini biliyor muydunuz?”

“Evet. Affedersiniz ama bunu neden Nermin’e sormuyorsunuz, öğrenebilir miyim?”

“Nermin Hanım’la daha önce görüştüm. Kendisi bana oldukça yararlı bilgiler verdi. Ama bir de sizin ağzınızdan duymak istiyorum,” dedi komiser ve daha önce Nermin’in verdiği bilgileri özetledi.

“Benimle konuşarak Nermin’in bilgilerini teyit etmek istiyorsunuz anlaşılan, değil mi?”

“Aynen öyle. Evi satın alan mimar Alp bir gün önce zehirlendi. O nedenle yeniden bu lanetli ev dosyasına geri döndük. Ablanız da o evi satın almak istemiş ama alamamış. Sizinle de konuşmak istedim.”

“Anlıyorum. Ablamın evle ilgili verdiği bilgiler doğru. Nermin o evi çok seviyordu ve babam ölünce epey ilgilenmişti o evle. Evdeki seslere gelince, o gizem babamla birlikte mezara gitti.”

“Babanızın işi miydi sizce?”

“Valla babam biraz muzip bir adamdı. O evdeki sesler de onun yaptığı muzipliklerden biri olabilir. Mimarı da elektronikten anlayan biriydi; sanırım onların yani babamla mimarın bir tür oyunuydu bu… Eğleniyordu babam. Ama annem ve evin sonraki sahipleri lanetli olduğuna inanmışlardı.”

“Babanız hiç konuşmuyor muydu konu açıldığında?”

“Babam gizemi severdi, sadece gülüp eğlenirdi bizimle. Ortaya çıkmasını istemiyordu. Böylece evin şöhreti yayılıyordu. Kısaca babamın evde kurduğu bir düzendi. Biz üstüne fazla gitmedik. Nermin babamın ölümünden sonra epey araştırdı. Sonra işin ucunu bıraktı. Babam çılgınlık yapmayı seven biriydi. Evin o haliyle ilgi çekeceğini, tam tersine fiyatının artabileceğini   düşündüğümüz için fazla kurcalamadık doğrusu. Nermin bu konuyla ilgili fazla bilgi vermek istemiyordu. Annem satmak istiyordu. Babamın ölümünden evin lanetini sorumlu tutuyordu. Uğursuz olduğunu düşünüyordu ve karşı çıkmamıza rağmen zorla sattırdı. Nermin çok üzülmüştü. Çünkü o evle ilgili birtakım projeleri vardı. Otele dönüştürmek gibi… Sanırım mimar Alp’in de böyle bir arzusu vardı hatırlayabildiğim kadarıyla. Nermin, babam hayattayken eve pek gelmezdi. Çünkü babamla araları iyi değildi.”

“Neden?”

“Ailevi bir sorun ama nasıl olsa öğrenirsiniz, o yüzden anlatmakta bir sakınca yoktur sanırım.”

“Lütfen!”

“Biz baba tarafından üvey kardeşiz Nermin’le. Babam onun annesine deli gibi aşık olmuş, üstelik evliyken ve Nermin küçük bir kızken. Nermin’in babası muhterem bir insanmış ama annesi de babama aşık olmuş. Babam ilk karısından o da kocasından ayrılıp evlenmişler. Ancak Nermin’in babası bunu hazmedememiş, çok üzülmüş. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra hastalanmış ve ölmüş. Nermin bu olayı unutmamış, annesini suçlamış. Ama annesi onu ikna etmiş bir şekilde. Sonra ben doğmuşum. Yani Nermin’le annemiz bir. Babam onu kızı gibi sevip bağrına bastı. Kendi oğlundan yani benden ayrı tutmadı. Ama Nermin hep mesafeliydi. Annesiyle babasını ayırdığı için babamdan hep kaçtı; hiçbir zaman onu sevemedi.”

“Ne iş yapıyor ablanız?”

“Nermin babamı sevmemesine rağmen çok tuhaftır ki babamın mesleğiniseçti. Yani Elektrik Elektronik Mühendisliği okudu. Kocasıyla da aynı fakültede tanışıp evlendiler. Karı koca meslektaşlar. Babam onların şirket kurmalarına büyük destek verdi. Akıllı bina tasarımı yapan bir şirket. Ama Nermin çalışmıyor, daha çok işleri kocası Şükrü eniştem yürütüyor, şimdi işin başında o var. Karısının bir dediğini iki etmez .ne derse onu yapar…Karısına deli gibi aşıktır.”

“Mimarla babanız nasıl tanışmışlar?”

“Sanırım Emirgan’ın anlatıldığı bir konferansta tanışmışlar Alp Bey’le babam. Mimar antik çağda Emirgan’ın nasıl bir yer olduğunu anlatmış, Tanrıça Hekate adına yapılan tapınaktan falan söz etmiş. Babam da arsasındaki kalıntılardan yola çıkarak ‘Tapınak benim arsamda olabilir,’ demiş mimara. Böylece aralarında bir iletişim ağı kurulmuş. Sonra babam Alp Bey’e evi yapması için tam yetki vermiş. Oturup birlikte planlarını yapmışlar. Sonra Alp Bey, babam vefat edince bu evi almayı çok istedi ama parası yetmedi. Amacı bir otel yapmaktı. Adını da Hekate Oteli koyacaktı. Özellikle İngiliz turistleri çekmek istiyordu. İngilizler hayalet öykülerine bayılır ve inanırlar da.”

“Çok yardımcı oldunuz Murat Bey, teşekkür ederim. Yarın sabah evde detaylı bir arama yapılacak. Belki bu aramada bir şeyler tespit edebiliriz.”

Komiser ayrıldıktan sonra yardımcısı Esin’i aradı. “Esin yanına Selçuk’u da al ve evi kimselere çaktırmadan gözetleyin, kim giriyor kim çıkıyor izleyin. Eğer gece eve birileri girerse takip edin, belki suç üstü yakalayabiliriz,” diyerek talimat verdi ve sonra hastaneye gitti. Pertev, Murat Atik’in, yarın evin aranacağı bilgisini ablasına vereceğini tahmin ediyordu. Eğer ablası bu işin içindeyse onu uyaracağını düşünüyordu. Bu bir yemdi; eğer işin içinde ablası varsa belki yemi yutabilirdi. Yardımcısına eve gelecek kişinin ismini de vermişti. “Bu Nermin Hanım olabilir, dikkatli olun,” demişti.

Mimar Alp’in kendine gelmesini umdu. Doktorlarla görüştü ve fazla rahatsızlık vermemek koşuluyla mimarla konuşabileceğini öğrendi. Mimar yoğun bakımdan çıkarılıp tek kişilik odaya alınmıştı. Zayıf, uzun boylu, kırk yaşlarında biriydi. İyi görünüyordu. Geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra konuya girdi.

“Siz bu evde neler yaptınız Alp Bey?”

“Bakın komiser evin ilk sahibi Şeref Bey evde bir düzen kurulmasını istedi. Yani eve mistik ama uğursuz bir atmosfer verilmesini istedi. İlgi çekmeyi seven biriydi Şeref Bey.

Şakacı ve muzip bir adamdı. Emirgan’ın antik çağlarda büyücülük merkezi olması, Hekate Tapınağı falan bunlar onu etkiledi. Mitolojiye hayrandı. Kendisi arkeoloji okumuş ama yarım bırakmak zorunda kalmış.İçinde bir ukde olarak kalmış arkeoloji. Bu nedenle hemen aklına bir fikir gelmiş. ‘Öyle bir ev yapalım ki korku evi olsun. Ama aramızda kalsın, sen elektronikten anlıyorsun ben de elektrik, elektronik malzemeleri üreten bir adamım. Sen iste ben malzeme vereyim, hemen işe koyulalım. Dediğim gibi bu ikimizin arasında sır olarak kalacak’ dedi. Ben de bunun üzerine evin bazı duvarlarının içine bir ses sistemi yerleştirdim. Yani tamamen uzaktan kumandalı elektronik bir sistem kurduk. Uzaktan kumandayla evde istediğiniz sesi verip istediğiniz ışık ayarlamasını yapabiliyordunuz. Ancak Şeref Bey talihsiz bir kaza sonucu ölünce eve ben talip oldum ama ne yazık ki çok pahalı olduğu için alamadım. Şimdi fırsat doğdu aldım ama az kalsın ben de ölüyordum.”

“Peki Şeref Bey’in evde kaza sonucu ölümü, yine ondan sonraki sahibi Servet Hanım’ın da kaza geçirmesi, Engin Bey’in gazla ölümü… Ve siz, şansınız varmış ki kurtuldunuz, ölebilirdiniz de… Bunları nasıl açıklayabilirsiniz?”

“Valla hiç bilmiyorum. Doğrusunu isterseniz belki eve başkaları da bir sistem kurmuş olabilir; ya da sonradan Şeref Bey’in kendisi bunu yapmış olabilir. Bir kere evden sızan bir gaz var. Bu sanırım uzaktan kumanda ayarlıolabilir. Yani birileri bu eve gelenleri kaçırmak, zarar vermek, hatta öldürmek istiyor sanki.”

“Bunu kim yapar?”

“Hiçbir fikrim yok, kimseyi suçlayamam. Bu sizin işiniz Komiserim.”

“Belki de siz yaptınız, kendinizi de şüphe çekmemek için zehirlemiş olabilirsiniz.”

“Ben yapmadım Komiserim. Ben bu ölümlerin bazılarında yurt dışında yaşıyordum. Belki bu evi isteyen başkaları da vardır. Eğer evin içindeki öldürücü sistem bulunabilirse kimin yaptığı da ortaya çıkabilir. Kullandığı malzemeler ele verebilir suçluyu.”

“Şeref Bey’in ölümünde de bir sistem işleme geçmiş olabilir mi? Bunu izah edebilir misiniz?”

“Olabilir. Merdiven basamaklarına iyi bakmak lazım, belki kazaya yol açmak için yağ akıtan bir sistem kurulmuş olabilir. Evden birisi yapmış da olabilir. Ona zarar vermek isteyen, hatta öldürmek isteyen birisi. Tam merdivenden ineceği sırada uzaktan kumandanın düğmesine basmıştır. Basamaklardan sızan yağın üzerine basan Şeref Bey de pekâlâ kazaya uğramış olabilir. Biz sadece korkutmak üzerine bir sistem kurduk, öldürmek üzerine değil.”

“Peki Nermin Hanım yapmış olabilir mi?”

“Bildiğim kadarıyla Şeref Bey onun üvey babasıydı. Nermin’in gerçek babasını Şeref Bey’in öldürdüğü veya öldürttüğü ya da ölümüne bir şekilde sebep olduğu söylenmişti. İntikam amacıyla olabilir.”

“Gazetelere evin lanetli olduğu haberlerini kimin sızdırdığı konusunda bilginiz var mı?

“Ben sızdırmadım. Fiyat düşürmek için benim yaptığımı, evi lanetli gibi gösterdiğimi iddia ettiler ama ben değildim. Kim yaptı bilmiyorum. Ama Atik ailesinin çevresi geniştir; birileri uçurmuştur bilgiyi. Bu çok anormal bir durum değil. Sonuçta sosyetik bir aile, dedikodusu çoktur böylelerinin.”

“Peki sizin bu evi almak istemenizin nedeni nedir Alp Bey?”

“Şeref Bey’in zevk için yaptığı işi ben ticari olarak yapmayı düşünmüştüm. Tek neden buydu. İngilizlerle aram iyidir. Böyle hayaletli evleri severler. Bu ev onlar için biçilmiş kaftan. Eğer sağ salim buradan çıkarsam bu hayalimi gerçekleştirmek niyetindeyim hala.”

***

Komiser, “Size iyi şanslar,” diyerek mimarın yanından ayrıldığında pek ikna olmamış, yine de anlattıklarını samimi bulmuştu. Aracıyla emniyete  giderken saat yediye geliyordu. Hava kararmıştı. Tam binaya girerken telefonu çaldı. Arayan yardımcısı Esin’di. Sesi heyecanlı geliyordu.

“Suçluyu yakaladık Komiserim.”

“Ne, nasıl?”

“Komiserim sizin söylediğiniz gibi Nermin’i bekliyorduk ama bir erkek geldi. Yüzü maskeliydi. İçeri girdi. Üst kata çıkıp doğruca yatak odasına gitti. Biz de sessizce arkasından izledik. Yatak odasındaki  abajurun içinden ince bir boruya bağlı ve gaz sızdıran bir sistem kurmuşlar. Kıskıvrak yakaladık zanlıyı suç üstü.”

“Kimi yakaladınız Esin?”

“Adı Şükrü Candemir Komiserim; Nermin Hanım’ın kocası…”

Böylece olayın faili bulunmuştu. Nermin’i çok sevdiği için, bütün bu sistemi, yani insanları evden kaçırmaya, korkutmaya, öldürmeye yarayan sistemi Şükrü kurmuştu. İfadesinde Nermin’in bütün bunlardan haberi olmadığını söylemişti. Basamaklara yağ akıtan bir sistem kurduğunu, Şeref Bey ölünce anlaşılmaması için sonradan düzeneği ortadan kaldırdığını anlatmıştı. Aynı şekilde Servet Hanım’ın da ölümüne neden olduğunu, iş adamı Engin Tezkan’ı ise gazla boğarak öldürdüğünü, kapıları ve pencereleri açmaması için onları kumandayla kilitleyen sistem kurduğunu tek tek itiraf etmişti. Son olarak mimar Alp Aydoğan’ı da öldürme teşebbüssünde bulunduğunu söylemişti.

“Şeref Bey’i karımın intikamını almak için öldürdüm. Diğerlerini de karım evi çok istediği için onları ürkütmek, kaçırmak için…”

***

Mimar sonunda hayalini gerçekleştirmiş Hekate’nin Oteli’ni hizmete açmıştı. Bir İngiliz turist üst kattan heyecanla aşağıya iniyordu. “Tavan arasında evin bir planını buldum. Belki ilginizi çeker,” dediği anda birden bir cızırtı koptu; ayağı kaydı ve merdivenlerden yuvarlandı. Neyse ki kazayı basit sıyrıklarla ucuz atlatmıştı, önemli bir şeyi yoktu.

Her şeye rağmen Hekate’nin laneti devam ediyordu!

* Giovanni Scognamillo – İstanbul Gizemleri – Büyüler, Yatırlar, İnançlar –  Altın Kitaplar, Sayfa 33.

GÜNEŞ ALTINDA

Genellikle müstakil evlerde rast gelirdi böyle tuhaflıklara. Şehrin göbeğinde, önünden vızır vızır arabaların gelip geçtiği, oldukça yüksek bir apartmanın ikinci katından imdat çağrısı aldığı daha evvel hiç olmamıştı. İçeride onu neyin beklediğini az çok tahmin ettiği için, apartman girişinden itibaren burnuna çalınan rahatsız edici havayı parçalarına ayırarak kokluyordu. Yirmi yıl öncesinin modası mermer zemin en az iki haftadır su görmüyor olmalıydı. Asansörlerle şaka olmayacağını çok iyi bildiğinden, rüzgârın kapının altından bırakıp kaçtığı yaprakları çiğneyerek usul usul çıkmıştı merdivenleri.

Birinci kat, birbirine yüz yüze bakan iki dairenin önünde üçer dörder çift ayakkabıları ile oldukça sıradan gözüküyordu. Dışarı taşan kısa perdeden çocuk sesleri burada gayet normal bir yaşamın hüküm sürdüğüne ilk delildi. Oyalanmadan çağrıldığı yere, ikinci kata çıktı. Üç numaralı dairenin önünde durmadan evvel karşı komşularını kontrol etmek âdetiydi. Bir göz attı dört numaraya. Temiz paspas, derin bir sessizlik ve çelik kapı. Üç günlük sakallarını avuçlayan Tuğrul, hoşlanmamıştı karşısında kıyamet koptuğu halde, mükemmel görünmeyi başarabilen bu evdeki sakinlikten. Yüzünü çevirdi, üzerinde üç yazan zili hafifçe ezip bir adım geri çekildi.

Kapıyı açan kadının yüzündeki endişe, karşısında Tuğrul’u gördüğü an dağılıvermişti. “Tuğrul Bey?” Kafasını kibarca sallayan adam “Meral Hanım?” diye karşılık verince, kapı ardına kadar açıldı. “Buyurun. Hoş geldiniz. Selim. Gelir misin hayatım? Tuğrul Bey geldi.” İçeri girer girmez yüzünde patlayan güneş ışığının tesiriyle gözlerini kısan Tuğrul, ona uzanan eli güçlükle sıkmıştı. “Hoş geldiniz Tuğrul Bey.” Adamın kemikli ve sert ellerinden kurtulur kurtulmaz, “Çok güneş var. Rahatsız olmuyor musunuz?” diye sordu ve hemen arkasından “Hoş bulduk,” demeyi akıl edebildi. Sonra ev sahiplerini takip edip oturma odasına geçti ve ona gösterilen çekyata yerleşti. Odadaki perdeler, evi güneşe maruz bırakmak için sözleşerek sonuna kadar açılmıştı. Direkt güneş alan bu evin tüm odalarının da aynı şekilde olduğunu tahmin etmekte zorlanmamıştı Tuğrul. Gözlerini kısarak adama bakarken beklediği cevabı kucağında buluvermişti: “Mecburen açıyoruz. Karanlıktan çok korkuyor kızımız. Söylemiştim telefonda. Söylememiş miydim yoksa?”

Tepkisiz kalan Tuğrul hızla etrafı kolaçan etti. Etraf dağınık değildi. Rahatsız edici kötü bir koku da yoktu. “Kızınız…” diye söze başlayacakken annesiyle içeri giren küçük kızı görünce duraksadı. On yaşında olduğu söylenen kız, çekinerek gelmişti Tuğrul’un yanına. “Merhaba!” dedi adam sesini olabildiğince yumuşatarak. Kızın elini tutmaya çalıştı, ürken çocuk derhal bir iki adım geri çekildi. Sonra daha kararlı biçimde uzandı onun ellerine, sıkıca kavradı parmaklarını. Gözlerini usulca kapatan adam görmeye ara vermiş, sadece kızdan ona geçen enerjiyi hissediyor ve odadaki derin sessizlikte yolunu bulmaya çalışıyordu artık. Küçük kızın direnmeyi bırakması, onu kıskaca alan yabancıya çabuk teslim olması oldukça manidardı.

Kapalı duran gözleri yerinden kıpırdamadan açılmıştı. Şimdi evi siyaha boyanmış, koyu gölgelerin duvarları istila ettiği haliyle görüyordu Tuğrul. Kimsecikler yoktu etrafta. Yerinden kalktı, minik adımlarla yürümeye başladı. Bulunduğu odadan çıkar çıkmaz onu karşılayan dar, uzun koridor sayesinde siyahın tam ortasına düşmüş gibiydi. Çekingen adımları tüylü yolluğun pürüz dolu teniyle boğuşa dursun, ellerini duvarın soğuk yüzeyine dokundurarak yürüyordu. Bir, iki. Sonra durdu, tekrar sayarak adımladı. Bir, iki. Yalnızlığını bölmeye hevesli ılık bir nefes gıdım gıdım büyüyerek saçlarının arasından girdi. Sonra yukarı tırmandı, kulaklarını çevreleyip içeri sızdı. Ürpermişti ama beklediği bir durumdu bu keyifsiz serinliğin derisine ulaşması. Yürümeye devam etti. Hiçbir şey göremediği için el yordamıyla koridorun sağındaki ilk kapıya güçlükle ulaştı. Bir ses vardı, adeta ikiye bölüyordu bulunduğu yeri. Öncesi ve bir adım sonrası. Derin nefes aldı, ezdi kapının mandalını, içeri girdi.

Tül perdenin tek başına korumaya geçtiği yatak odası, ay ışığının dalgalar halinde yayılıp mobilyaların üzerini örtmesine engel olamamıştı. Gözlerini eşyalardan uzaklaştırıp doğruca perdenin kenarda topak olan kısmına dikmişti Tuğrul. İnce, uzun boylu, genç bir kadın duruyordu, göz göz geldiler. Boynundaki morluk ve buz kesmiş teni olmasa, rahatça güzel diye nitelendirebileceği birisiydi bu. Gözlerini kadından ayırmadan içeri girdi. “Kimsin sen?” Kadın konuşmak yerine, görüntüsünü daha net ve anlaşılır kılacak biçimde yaklaştı. Çenesinin altından başlayan morluklar, patlak dudağı, kolundaki jilet izleri ve buz beyazı gözleri de belirgin olmuştu böylelikle. “Ne işin var bu evde? Ne istiyorsun bu insanlardan?”

Biraz daha yaklaşan kadının soğuk nefesi buram buram vuruyordu artık Tuğrul’un yüzüne. “Konuş. Ne istiyorsun o küçük kızdan?” diye bağıran adama doğru uzatmıştı ellerini kadın. Tuğrul olabildiğince sakin kaldı, bekledi. Kadının buz kesmiş ellerini yanaklarında hissedince hafif titrese de, kontrolü elden bırakmadı. Sivri uçlu tırnaklar derisini zorlarken, üzerine çiğ yağmışçasına beyazlamış gözlerin yüzüne dokunmasına karşılık vermekte zorlandı. Yanağının acısıyla dişlerini sıktı ve can havliyle tekrar etti: “Ne istiyorsun söyle!”

Kadın, Tuğrul bağırınca usulca çekti ellerini. Arkasını döndü, pencereye doğru seğirtti. Arkasından geldiğini bildiğinden, yüzünü dönmeye yeltenmedi. Uzun tırnaklarını cama üç dört defa vurup aşağıyı işaret etti. Merakla kafasını cama uzatan Tuğrul, “Ne var orada?” diye sordu ama yanıt alamadığı gibi genç kadının birden kaybolduğunu fark etti. İstemsizce boşluğa bırakılan uzun bir nefes dışında sesine verilecek karşılık kalmamıştı.

Odadan çıkınca yeniden karanlığın içinde kaybolan Tuğrul, bu kez duvarlardan destek almadan yönünü tayin etmişti. Hemen bitişiğindeki kapı, o dokunmadan aralanmıştı. Bir yanıp bir sönen, titrek floresan ışığı altında yarım yamalak gördüğü kadarıyla küçük odaydı burası. Neredeyse odanın tamamını dolduran yatağın üzerinde yine genç bir kadın, dizleri üzerinde oturmuştu ve gözlerini tam karşı duvara dikmişti. İçeri giren Tuğrul’u fark etmemişti bile. Beyaz duvara biriyle konuşuyormuş gibi alçak tonda mırıldanıyordu. Yaklaştı Tuğrul ve kadının yüzünü kuşatan irili ufaklı yaraları fark etti. Bıçak kesiğini andıran, ince, uzun sıyrıklardı bunlar ve yüzünden aşağıya doğru devam ediyorlardı. Biraz daha sokulunca kadının solgun yüzünü, az evvel yan odada gördüğü kadınınkine çok benzetti.

İyice yaklaştı, eğildi. Kulağını hipnotize olmuş gibi karşıya bakan kadının dudaklarına dayadı. Nefesi buz gibi soğuktu ve ceset kadar ağır kokuyordu. “Ma, vi, ne, gün, te, ma, ya, ne…” Kadının yosun kaplamış kadar yeşil olan ellerini tuttu. Dışarı fışkıran damarları üzerine avuç içlerinin sıcaklığını cömertçe bıraktı ve sordu: “Ne diyorsun? Bir şey anlamıyorum.” Kadın kafasını oynatmadan Tuğrul’un saçlarına yapışmıştı. Beklenmedik bir güçle kendine doğru çekip sivri dişlerini kulaklarına dokundurdu: “Ma-vi, Ne…, Gün-eş-te, Ya-tı…”

Tuğrul’u bırakıp sustu kadın. Yatağa boylu boyunca uzanıp hareketsiz kalınca, mecburen odadan çıkmak zorunda kalmıştı adam da. Dışarda karanlık, yine onu cömert biçimde kollarına almak için bekliyordu. Kapının olduğu yönden koşarak gelen yaralı yüzlü bir adam ise denklemi çoktan bozmuştu. Avazı çıktığı kadar bağırır gibi açmıştı ağzını ama sesi duyulmuyordu. Panikleyen Tuğrul, adamın elinde tuttuğu bıçağı fark edince ne yapacağını bilememişti. Adam yaklaştıkça yarası soğukluğunu kaybetti, kan ve irin karıştı yüzüne, çenesinden aşağıya doğru aktı. Kendini kurtarmak isteyen Tuğrul’un, ilk gördüğü kapıya düşünmeden kendini atmak dışında yapabileceği bir şey yoktu.

Bu sefer girdiği oda mutfaktı. İki penceresi de rüzgârı içeri buyur ettiğinden olsa gerek, peçeteler havada uçuyor, masa örtüsü sallanıyor, mutfak bezleri oradan oraya savruluyordu. İçeri hızla göz gezdirip bir hortlak da burada bulacağını düşünmüştü ama in cin top oynuyordu bu sefer. Tam rahat bir nefes alacakken arkasını dayadığı kapı akıl almaz bir güçle ittirildi. Direnemeyen Tuğrul mutfak masasının önüne düşmüştü. İçeri koridorda koşan yüzü yaralı adam girdi. Elindeki bıçağın ışıltısı bile gözlerindeki parıltının yanında sönük kalıyordu. “Kimsin sen?” Ancak bunu sorabilmişti Tuğrul. Yere eğilip Tuğrul’u saçlarından çekerek ayağa kaldıran adam konuştu: “Bu evin eski sahibi.” Sonra bıçak Tuğrul’un göğsünün tam ortasına girdi, çıktı. Burada sona eriyordu her şey. Karanlık beyaza koşuyor, tüm siyahlar güneşe teslim oluyordu.

Küçük kız aniden yere düşünce Tuğrul’un ellerinden de kurtulmuştu. Panikle koşan annesi kızını kaldırdı, Tuğrul gözlerini açtı. “Yavrum iyi misin? Bitanem. Bir şeyin yok ya?” Adam kızının toparlanmasına yardımcı olurken, bir gözüyle Tuğrul’un bitap düşmüş hâlini süzüyordu. Onun için de endişelenmişti. “Siz… İyi misiniz?” dedi, fazlasını soramadı. Ama kendine çabuk gelen Tuğrul’un zihninde parçalar çoktan birleşmişti. “İyiyim. Merak etmeyin beni.” Doğruldu, kızını kucağına alıp oturan kadın ile yanı başına sokulan adamın gözlerinde dinlendi sırasıyla. Sonra kısa bir öksürükle boğazını temizleyip konuşmaya başladı: “Bu evin eski sahiplerinden bir adam, sanırım tam burada iki kadını öldürmüş. Kadınlar kardeş olabilir, çok benziyorlardı birbirlerine. Kızınızın gördüğü hortlaklar onlar olmalı.”

Adam itiraz etmeye hazırdı: “İyi de, bu evi biz yaşlı bir amcadan aldık. O adam katil falan değil. Gayet babacan, torun torba sahibi birisi.” Tuğrul iki eliyle başını sıktı, her sahneyi tekrar yaşamaya çalıştı. “Ölen kızlardan biri Mavi, diğeri Ne ile başlayan biri olabilir. Bilemiyorum. Güneşte yatıyor gibi bir şey deyip aşağıyı işaret ettiler. Bahçeyi.” Kadın derhal yerinden fırladı. “Mavi nergis. Hatırladın mı?” diye sordu kocasına dönüp. “Hatırladım tabii.” Cevap bekleyen Tuğrul’un yüzünde almışlardı soluğu: “Mavi nergis vardı bahçede, biz evi aldığımızda. Rengine şaşırıp sormuştuk. Adam da çocuklar boyadı demişti. Sonra söküldü gitti o nergis. Ya da kurudu, hatırlamıyorum.”

Çenesini tatlı tatlı okşayan Tuğrul için sorun çözülmüştü. “Demek ki onun altına gömdüler cesetleri. Katilimiz de muhtemelen o babacan adamın oğlu. Genç, çok güçlü biriydi. Yüzünde yara vardı, gördüm.” Karı koca aynı anda kafalarını sallamış ve tek bir noktayı işaret etmişlerdi. “Cenk bu. Karşı dairede oturuyorlar.”

Birkaç ay sonra yapılan araştırmalar sonucu anlaşıldı ki; iki genç kadın, bu dairede tecavüze uğrayıp öldürüldükten sonra bahçeye gömülmüşlerdi. Cesetleri yıllarca bulunamamıştı. Kayıp iki kız kardeşin dosyası çözümsüz kalmıştı yıllarca. Ta ki Tuğrul bu evdeki hortlaklarla bağlantıya geçinceye dek. Babacan amcanın bu evde hiç oturmadığı, oğlunun da burayı işkence evi olarak kullandığı ortaya çıkmıştı. Artık herkes huzurluydu, küçük kız ne hayalet ne de hortlak görüyordu. Ve dahası evin perdeleri gerektiği zaman kapanıyor, odalar çıplak güneşe asla teslim olmuyordu. Güneşin altında siyah tamamen kaybolmuştu.

ESKİ EVİN LANETİ

Şahsi doktorum, son zamanlarda sıklıkla artan göğüs ağrılarım ve çabuk yorulma, nefessiz kalma gibi şikayetlerimden ötürü kardiyolog arkadaşına yönlendirene kadar Almanya Stuttgart’ta, kendi halimde, işimde gücümde, mutlu mesut yaşıyor, kendi yağımda kavrulup gidiyordum. Bu arada adım Metin Türkoğlu. Doğma büyüme buralıyım. Rahmetli babam Almanya’ya gelen ilk kuşaktan. İlk işçi kafilesiyle buraya gelip yerleşmişler. Ben ve üç kardeşim burada doğmuşuz.

Maddi durumumuz gayet yerinde sayılır. Benim gibi burada doğmuş bir Türk ortağımla birlikte kurup büyüttüğümüz on beş yıllık bir güvenlik şirketimiz var. İkimiz de bu işe güvenlik görevlisi olarak başladık. Allah yürü ya kulum deyince, biz de bugünlere geldik. Evlilik çağına girdiğimde, yakınlarım bana Türkiye’den hayırlı bir kısmet buldular, ben de fazla uzatmadan evlendim. Şansıma, eşim üniversite mezunu, kültürlü, okumuş, Alman dilini iyi bilen bir hanımdı. Birbirimize çabuk alıştık. Buraya adapte olmakta zorlanmadı. Çok geçmeden bir turizm acentasında işe başladı. Sık sık Türkiye’ye turist kafilesi götürüp getiriyorlar.

Bu süreçte iki oğlumuz doğdu. Büyük olanı Kurthan, diğeri Kurtbey. İkisi de okuyup meslek sahibi oldular. Özlerini asla unutturmadım, babam beni nasıl Türk kültürü ile yetiştirdiyse ben de onları aynı şekilde yetiştirdim. Her yıllık izinde çoluk çocuk Türkiye’ye geldik. Tatillerimizi memleketimizde, eş dost akraba ziyaretleri ile geçirdik. Rahmetli babamın en büyük isteğiydi. Emekli olduktan sonra Türkiye’ye dönüp bahçeli bir ev satın almak istiyordu. Ani bir kalp kriziyle kaybettiğimizde onun hayali de bana kaldı. Çocuklarıma sık sık tembihlerdim. Ola ki ben de yapamadan ölür gidersem, size vasiyetimdir, derdim.

Başta da dediğim gibi, kalp doktorunun tetkiklerinin nihayetinde üç damarımda yüzde doksan oranında tıkanıklık tespit edildi. Anjiyo yapıldı, tıkalı damarlarıma stent takıldı. Bundan sonraki hayatım için kendimi fazla yormamam, strese sokmamam, ani hareketlerden kaçınmam, mümkünse daha hafif bir yaşam geçirmem salık verildi. Mesleğimden ötürü dedikleri benim için biraz zordu. Yine de bilhassa şahsi doktorumun ısrarları ile uzun bir süre işten uzaklaşıp kendimi dinlenmeye bıraktım.

Elli yaşında emeklilik bana göre değildi. Daha önümde yapacak bir sürü iş varken. Hem böyle hareketsiz yaşam yağ, kilo olarak geri dönüyordu. Bütün gün yaptığım evin içinde televizyon izleyip, kitap okumak, bir şeyler atıştırmaktan ibaretti. Böyle evde ne yapacağımı bilmez halde dolandığım bir gün, hayatımda da bir değişiklik, hareket olması bakımından, işlerimin büyük bir bölümünü ortağıma devrettim. Kendime memleketten babamın hayalini kurduğu bahçeli bir ev almaya karar verdim. Bu fikrimi evvela eşimle paylaştım. O da önce ev işini halledelim, sonrasına öyle bakarız diyerek, memleketteki akrabalarına satılık ev varsa aramaları yönünde haber saldı. Kısa sürede tam tariflerime uygun bir ev buldukları haberi geldi. Eşim evin bulunduğu dönem memleketteydi zaten. Ben de ilk uçakla evi görmek için memlekete uçtum.

Havaalanında beni eşimle kuzeni karşıladılar. Birlikte kuzeninin evine geçtik. Uçak yolculuğunun yorgunluğunu üzerimden attıktan sonra, karnımı doyurup, önce baba evine gittim. Sadece izne geldiğim zamanlar ben ilgilendiğimden, anahtarları bende olan dairede rahmetli annemle babamın hatıraları içinde bir süre vakit geçirdim. Ardından sözünü ettikleri eve bakalım dedik.

Ev, Ermeni tehciri zamanında el değiştirmiş, oldukça eski bir binaydı. Ama yaşına nazaran çok sağlamdı. Vakti zamanında tek katlı bir binaymış. Şaraphane olarak kullanılıyormuş. Tehcirden sonra yerleştirilen aile, bir süre sonra ikinci katı yaptırmış. Yapan usta çok marifetliymiş. Binanın estetiğiyle mimarisine uygun olarak, birebir ikinci katı yapmış. Bana aktarıldığına göre ev bugüne dek bir kaç kez el değiştirmiş. İki katın da tavan yüksekliği üç metreydi. Yan taraftan yapılan ahşap merdiven sayesinde iki kat iki ayrı daire olarak kullanılırken bir süre sonra merdiven içeri alınmış, böylece bina dubleks hale getirilmiş. İyi de yapılmış.

Evin iki katında da ayrı ayrı tuvalet ve banyo vardı. Mutfak alt kattaydı. Alt katta bir yemek odası, bir oturma odasıyla bir de yatak odası vardı. Üst katta iki tane yatak odası, geniş bir balkonla oldukça ferah bir oturma odası vardı. İkinci katta bahçe tarafta küçük bir oda daha vardı, orayı da kendim için çalışma odası şeklinde dizayn edebilirdim. Birinci katın arka tarafında bahçeye açılan bir kapı bulunuyordu. Evin içinden rahatlıkla bahçeye geçilebiliyordu. Ön tarafta ilk girişteki kapının üzerinde beyaz renkte kanatlarını açmış kartal heykeli, sonra evle arasında geniş bir boşluk vardı. Ayrıca yan taraftan da bahçeye geçiş vardı. Binaya doğalgaz döşenmişti. Ben evi beğenmiştim. Biraz tadilat yapılarak daha güzel hale getirilebilirdi. Evin tadilat yasağı olmadığını da öğrenincesatın aldım. Yapılmasını istediğim her şeyi kalem kalem yazdırdım.

İki ay kadar sonra eve yerleştim. Tadilatı, boyası, mobilyaları, bahçe düzenlemesi, yandaki bahçe kapısına otomatik garaj kapısıyla her şey istediğim gibi yapılmıştı. Evin konumu da çok güzeldi. Hemen yakınında semt pazarı vardı. Bankalara çok yakındı. Kalan bir kaç parça eşyayı kamyonetle getirdiklerinde kapı önüne çıktığım zaman komşulardan biri hoşgeldin, deyince, hoşbuldum, diyerek, bu kısa boylu, esmer, ince bıyıklı adama nezaketen tanışmak için elimi uzattım. 

“Buralı değilsin herhalde beyim?” diye sordu elimi sıkarken, diğer elimi de elinin arasına alarak.

“Yok, buralıyım,” dedim, “Aslında daha aşağıdan, çayırlıktanım. Babam zamanında yurtdışına gidip yerleşmiş, biz orada doğup büyüdük, burada da bir yerimiz olsun diye geldik işte. Ben Metin bu arada. Metin Türkoğlu.”

“Hayırlı olsun o zaman Metin bey. Ben de Mustafa. Ben de doğma büyüme buralıyım. Benim de babam mübadelede buraya yerleşmiş. Huzurla oturursun inşallah.”

“Sağolasın Mustafa bey komşum. İnşallah.”

“Aldığın evi, yani burayı araştırdın mı peki hiç beyim?”

“Yok, hayır, niye ki?”

“Ne bileyim, beş – altı senedir öyle duruyordu da. Satılık tabelası bile eskidi. Pek soranı olmayan bir evdir. Biraz kötü bir şöhreti vardır. Lanetli dediklerinden yani. Cinli minli derler. Kimse evin geçmişiyle ilgili bir şey anlatmadı mı almadan önce size?”

“Kimse bişey demedi. Neymiş ki laneti? Bu devirde lanet mi olurmuş?”

“Valla orasını bilmem ben beyim. Ama gerçek olan bir şey varsa bahçesindeki incir ağacında iki kişi kendini astı. Evde farklı zamanlarda üç cinayet işlendi. Üç harfliler musallat olmuş bu eve. Öyle derler etrafta. O yüzden uzun zamandır buraya kimse yanaşmıyordu.”

“İlginçmiş doğrusu. Benim öyle batıl inançlarım yoktur. Hem evin laneti olmaz. Lanet insanın içindedir, kendindedir. Sen içini ferah tut komşum. Ben evin lanetini kovdum. Çardak da yaptırdım bahçeye bir güzel, çay içmeye beklerim bir gün.”

“Sağ ol komşum, sen hele bir iyice yerleş de, konu komşu mahallenin erkekleri geliriz elbet ziyaretine çayını içmeye. Namaz vaktidir, ezan yaklaştı. Bana müsaade.”

“Güle güle. Allah kabul etsin komşum.”

Yirmi birinci yüzyılda hala bu tür şehir efsanelerine inananlar vardı demek ki. Gülüp geçtim tabii. Daha sonraki günler aynı şeyleri kapı önünde rastladığım diğer komşulardan da duyduğumdan ister istemez psikolojik olarak etkilendiğimi hissedince evi bana bulan eşimin kuzeniyle buluşup işin aslını astarını sordum. O da biraz kaçamak sözlerle, böyle şeyleri kafama takmamamı, geçmişte böyle olayların yaşandığını ama bunların evle alakası olmadığını söyledi. Büyütecek, abartacak bir durum yoktu. “Ben de öyle düşünüyorum zaten,” dedim. Eşimin kuzeninin sanki evi almadan bunları bildiği, bu sebeple evi aslında bana verdikleri fiyattan çok daha ucuza kapattığı hissine kapıldım. Evden üç beş komisyon elde etmek için yapmış olabileceğini düşündüm. Hem dediğim gibi böyle batıl inançlarım olmadığından, hem de ev gerçekten hoşuma gittiği için üstelemedim.

Bahçeyle ilgilenmek, toprak kokusu, ağaçlar, çiçekler, yeşillik, bünyeme de zihnime de iyi gelmişti. Hem bedenen, hem de zihnen dinlendikçe, kendimi rahatlamış hissediyordum. Bir süre daha burada kalmaya karar verdim. Ortağımı arayarak, işlerle ilgilenmesini, bana ihtiyacı olmadıkça aramamasını söyledim. Eşim de Almanya’daydı. O da bu ara gelemeyeceğini söyleyince al işte dedim kendi kendime, bir süre tek başına kafanı dinle.

O gece yatak odasındaki televizyonda komedi programı izleyip, ardından haberlere baktım. Yatmadan önce ilaçlarımı içip gece lambası aydınlığında uyumaya geçtim. Dağlardan tepelere, denizlerden okyanuslara savruldum uykumda. Hayatım boyunca bir gecede hiç bu kadar çok ve üstelik karmaşık rüyalar gördüğümü hatırlamıyorum. Çocukluğuma da gittim, yirmili yaşlarıma da, geçen seneye de. Ama sabah kalktığımda kafam kazan gibiydi, hiç bir şey hatırlamıyordum. Bütün gün bahçede yorulduğuma verdim bu kadar çok rüya görmeyi. Aynı karmaşık rüyalar ertesi akşam da, ondan sonraki akşam da devam etti.

Çok inançlı biri sayılmam. Bu karmaşık rüyalar bütün gün bünyemi sarsıyordu, zihnimi meşgul ediyordu. Ertesi gece yatmadan bildiğim duaları okudum. Başucuma bir tane Kuran koydum. Gece yine rüyalar gördüm. Fakat bu geceki rüyalar öncekiler gibi karmaşık değildi. Ortağım rüyaların başrolündeydi. Güya benden habersiz, gizlice paravan bir şirket kurmuş, ortak olduğumuz şirketin paralarını peyderpey o şirket üzerinden kendi zimmetine geçiriyordu. Üstelik, şirketin muhasebecisi de bu işin içindeydi. Bütün sahtekarlıkları sahne sahne yukarıdan izliyordum. Dolandırıcılığın nasıl yapıldığını, nerede, hangi dosyalarda, nasıl muhafaza edildiğini, arkamdan çevrilen dolapları, senelerdir nasıl aptal yerine konulduğumu rüyamda birebir görmüştüm. Uyandığımda hepsini hatırlıyordum. Zangır zangır titriyordum. Kalbimin sıkıştığını hissettim. Bir bardak suyla hemen ilaçlarımı aldım. Kardeşim gibi güvendiğim insanın böyle bir hainlik yapabileceğine ihtimal dahi vermiyordum. Bütün gün kafamda bin tane düşünce dolandı. O gece yine aynı şeyleri gördüm. Ciddiye almam gerekip gerekmediğine, ortağıma sorup sormamaya karar veremiyordum. En sonunda kendi yöntemlerimle öğrenmeye karar verdim. 

Ertesi gün, ilk uçakla Almanya’ya uçtum. Şirkete geçip, rüyamda gördüğüm bütün dosyaları tek tek buldum, inceledim. Hepsi doğruydu. Kardeşimden çok sevdiğim, yıllarca sırt sırta çalıştığım, ekmeğimi bölüştüğüm, en güvendiğim insan tarafından dolandırılmıştım. Yüzüme gülüp, arkamdan kuyumu kazmıştı. Öyle güveniyordum ki, ruhum bile duymamıştı. Şirketin avukatı ortağımın yeğeniydi, ona anlatamazdım. Kendime başka bir avukat tuttum. Bütün evrakları, bilgi, belgeleri önüne koydum. Her şeyi tek tek inceledi. Bu kadar bilgiyi nereden, nasıl öğrendiğimi sordu doğal olarak. Rüyada gördüğümü söylemedim, mantıklı bir izah yapmam gerekiyordu. Ortağımdan şüphelenince bir süredir takip ettiğimden, araştırmalarım sonucunda bunlara ulaştığımdan bahsettim. Elimizin çok sağlam olduğunu, açılacak davayı yüzde yüz kazanacağımızı, ortağımın öncelikle şirketten uzaklaştırılacağını, bütün yetkilerini kaybedeceğini, daha sonra da neyi var neyi yok elinden alacağımızı söyledi. Gerekli vekâletnameyi imzalayıp yurda döndüm.

Bir kaç akşam rüyasız geçen derin, huzurlu uykularımdan sonra, haberci rüyalarım geri döndü. Bu defa başrolde karımla kuzeni vardı. Meğer bunlar eskiden  sevgiliymişler. Biz evlensek de ilişkileri yıllardır devam etmiş. Eşimin seyahat acentasında iş bulması onlar için bulunmaz bir fırsat olmuş. Türkiye’ye her gelişinde buluşuyorlarmış. Zaten kuzeni de yurtdışına geldiğinde akraba olduklarından bizim evde buluşmaları haliyle ben dahil kimsenin dikkatini çekmiyordu. Sonraki akşam çocukları gördüm rüyamda. Benden çok eşimin kuzenine benziyorlardı. Kafamı dinlemeye, kendimi bulmaya geldiğim memleketimde rüyalar yüzünden huzurum kalmamıştı. Uykularım kaçtı. Uyumamak için gece geç saatlere kadar oturmaya başladım. Ama gözümü kapadığım anda hep aynı şeyleri görüyordum. Bu evde kesinlikle normal olmayan bir şeyler vardı. Bunu artık anlamıştım. Bir kaç gün ne yapmam gerektiğine karar veremedim. Evi satıp, hiç bir şey olmamış gibi eski hayatıma dönmeyi dahi ciddi ciddi düşündüm. Ama yapamadım. Yapamazdım. Bunu kendime yediremedim.

Kararımı verince yine ilk uçakla Almanya’ya gittim. Çocuklardan, rahatsızlığımdan dolayı lazım olma ihtimaline karşı diyerek kan örneği aldırıp, özel bir klinikte gizlice DNA testi yaptırdım. Beklemek doğum sancısı gibiydi. Geçmek bilmeyen zaman sonunda elimde tuttuğum sonuçlar beynimden vurulmama yetti. Çocukların ikisi de benden çıkmadığı gibi ayrıca yaptırdığım testte kısır olduğumu öğrenmiştim. Yıkıldım. Bu kadarını beklemiyordum. Meğer bunca sene tamamen yalan bir hayatı yaşamışım. Kim bilir, bu evi almasaydım, belki de hiç bir şey öğrenemeden ölüp gidecektim. Geri döndüm.

Eşim o gün memlekete geliyordu. Akşama güzel bir sofra hazırladım. Kuzenini de bize yemeğe davet ettim. Memnuniyetle kabul etti. Oturma odasının iki köşesine kablosuz bağlantılı iki tane küçük gizli kamera yerleştirdim. Mesleğim güvenlik olduğundan bu tür işlemleri yurtdışında çok sık yapardık. Çalışma odası olarak dizayn ettiğim ikinci kattaki arka odaya diz üstü bilgisayarımı koyup, önceden belirlediğim şifreli internet adresine görüntü kaydının depolanması için uzaktan erişim sağladım. Cep telefonumdan gireceğim şifreyle kaydı başlatacak, görüntüler uzak bellekte depolanacaktı. İlişkilerini kendilerine itiraf ettirmem şarttı. Her şey hazırdı.

Akşam güzel bir yemek yedik, şaraplarımızı yudumladık. Her şey yolunda gidiyordu. Keyifler yerindeydi. Alkol bünyeleri gevşetmişti. Bugüne dek fark etmediğim şekilde eşimle kuzeninin birbirlerine bakışlarını, el şakalarını yakalıyor, bundan içten içe rahatsız oluyordum. Kıskançlık değildi hissettiğim. Sanırım güvenlik işinde bazı duygularım körelmişti. Öfkem de yoktu. Adını koyamadığım bir huzursuzluktu sadece. İlerleyen saatlerde, onlara bir sürprizim olduğunu söylediğimde ikisi de merakla yüzüme bakıyorlardı. Oturma odasında televizyonun karşısında yan yana oturuyorlardı. Önlerindeki sehpalarda meyve, çerez tabakları, şarap kadehleri vardı. Askıdaki ceketimin cebinden içinde DNA sonuçlarıyla benim doktor raporumun olduğu zarfı alıp önlerindeki sehpaya koydum.

Önce boş gözlerle bana baktılar, bu ne gibisinden.

“Açın, bakın lütfen, sürpriz,” dedim.

İkisi birlikte zarfa uzandılar, içindeki kağıtları çıkardılar. Birinde benim baba olmadığım, diğerinde kısır olduğum yazıyordu. Eşimin yüzünün düştüğünü ve elinin titrediğini görebiliyordum. Eşim girdi önce söze.

“Ne demek oluyor bu? Açıklar mısın lütfen?”

“Evet enişte hayırdır, bilmece gibisin?”

“Bence siz açıklayacaksınız. Ben sizi dinliyorum, raporlar önünüzde, ne olduklarını biliyorsunuz,” diyerek ellerimi birbirine kenetleyip karşılarına geçtim oturdum. Gözlerimi ikisinin gözlerine diktim.

İlk çözülen eşim oldu.

“Söyleyecek bir şeyim yok,” dedi.

“Çocuklara da mı söyleyecek bir şeyin yok,” dedim. “Bunca yıl. Nasıl saklamayı başardınız böyle bir şeyi çok merak ediyorum. Hem benden hem de çocuklardan. Artık her şeyi biliyorlar, onlara anlatırsın artık büyük aşkını,” diye zarf attım. Oysa çocukların dünyadan haberleri yoktu.

“Allah kahretsin. Ne dememi bekliyorsun. Her şeyi öğrenmişsin işte. Ne yazıyorsa bu raporda doğru. Çocuklar senden değil. Boşanalım.”

“Bu kadar kolay yani senin için her şey,” dedim, “Boşanalım, ha, boşanalım, siz, ikiniz, bunu bana nasıl yapabildiniz? Gözümün içine baka baka? Bunca sene? Benden ne kötülük gördünüz? Sen bu ihanetinin bedelini ağır ödeyeceksin. Seni sürüm sürüm süründüreceğim. Bütün aleme rezil olacaksın. Ya sen? Sana ne demeli?” 

“Biz çocukluktan beri birbirimizi seviyoruz. Siz evlenince birbirimizden uzak durmaya çalıştık ama yapamadık.”

“Bundan sonra nasıl yapacaksınız acaba?”

“Babaları olduğumu söyleyeceğim onlara. Anlayacaklarına eminim.”

“Kapa çeneni sen.”

Eşime döndüm. Öfkeyle gözümü gözlerine diktim.

“Çocukların yüzüne nasıl bakacaksın bu saatten sonra,” diyerek yerimden kalktım.

Bir saat sonra polis ekipleri bir bankta oturmuş sigara içerken gelip aldılar beni. Metin Türkoğlu sen misin, dedi yanıma park eden sivil aracın içinden başını uzatan kirli sakallı biri. Evet benim, dememle, ne olduğunu anlayamadan araçtan aşağı inip ters kelepçe taktılar. Gözaltındasın, dediler. Suçum ne diye sorduğumda, “Merkezde öğrenirsin,” dediler. Sivil ekip otosuna bindirdiklerinde, “Ben bir şey yapmadım, neden beni götürüyorsunuz?Bir yere kaçacak değilim, şu kelepçeyi çıkartır mısınız!” diye inledim acıyla. “Hep öyle derler zaten,” dedi kilolu, kısa boylu bir sivil polis, ön koltuktan arkaya kafasını çevirip. “Yemin ederim ben bir şey yapmadım,” dedim, “Bir saattir burada oturuyorum, sigara içip denizi seyrediyorum.” Beni dinleyen yoktu. Telsizden, “Şüpheli şahsı aldık, sağlık kontrolüne götürüyoruz,” diye anons geçti memur. Suçumu da bilmiyordum.

Hastaneden emniyete geçtik. Üzerimde ne var ne yok alıp bir poşete koydular. Telefonumu, saatimi, yüzüğümü, kolyemi, künyemi, cüzdanımı. Savcı beyin talimatıyla sabaha kadar gözaltındaymışım. “İyi ama benim bir suçum yok ki,” dedim ısrarla. Beni hala dinleyen yoktu. İşlemleri yapan resmi kıyafetli memur, “Karınla kuzenini öldürmüşsün, daha ne yapacaksın,” dedi. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Emniyetin alt katında nezarethaneye ne ara götürdüler, demir kapıyı arkamdan ne zaman kapattılar bilmiyorum.

“Allah kurtarsın hemşerim, sen niye buradasın?” dedi arkamdan biri. Beni diplerden çekip aldı bu ses.

Benden başka biri daha olduğunu o ana kadar fark etmemiştim. Dönüp baktım. Tahta bankta kıvrılmış yatıyordu. Üzerinde eski bir battaniye vardı.

“Valla ben iki gecedir buradayım hemşerim, hırsızlıktan aldılar güya ama ellerinde bence bir şey yok, bekliyorum işte öyle, ben de bilmiyorum ne olacak, geceleri burası baya soğuk oluyor, vermek isterdim ama kusura bakma başka battaniye yok.”

“Önemli değil,” dedim aldırmaz bir tavırla. “Karımla dostunu öldürmüşüm ben de, yani cinayetten buradayım.” Ayak ucuna oturdum adamın.

Bunu dememle birlikte birden kıvrıldığı yerden toparlandı. Battaniyeyi ortaya bıraktı.

“Anlıyorum abi, sıkma canını, yaptıysan hak etmişlerdir mutlaka. Buyur şöyle geç sayın abim,” diyerek bizim hırsız bir anda çark etmişti az önceki tavrından.

Adamın demin kıvrıldığı yere ben geçtim, battaniyeyi de üzerime örttü.Yattığım yerde, nasıl olur, yapsam ben yapardım, ben de yapmadığıma göre başka kim böyle bir şey yapabilir diye düşünürken bir de baktım sabah olmuş. Sabah, parmak izlerim alındı, eşyalarım imza karşılığı geri teslim edildi. İki polis eşliğinde ellerim kelepçeli olarak beni savcının talimatıyla direk savcılığa, nöbetçi savcının karşısına çıkardılar. Nöbetçi savcı, olayın intihara da benzediğini ancak intihar süsü verilmiş cinayet şüphesi üstünde durduklarını, en büyük şüphelinin ben olduğumu anlattı. Savcıya derdimi güzelce anlattım. Olay akşamı evde onlarla birlikte olduğumu kabul ettiğimi ancak kimseyi öldürmediğimi, bunu yapmayı istediğimi, ancak yapmadığımı söyledim. İzin verdikleri takdirde, cep telefonumdan bağlanarak, eğer internet bağlantısına sahip bir bilgisayar sağlanırsa görüntüleri izleyebileceğimizi, böylece katilin ya da katillerin de kim olduğunu bulabileceğimizi anlattım. Dediklerim savcının pek kafasına yatmamış olsa da, mesleğimden ötürü istediklerimi yerine getirdiler. Her şey yolunda gitmiş, görüntüler iki kamera tarafından tamamen kaydedilmişti. Açıp izlemeye başladık.

Benim masaya zarfı bırakmamla başlıyordu kayıt. Bu kısımlarda zaten ben vardım. Asıl bomba ben evden çıktıktan sonra başlıyordu.

“Sana kaç kere dedim, boşanayım diye, bu evliliği daha fazla sürdürmek istemiyorum, sen de çocukların senden olduğunu söylemelisin diye defalarca söyledim sana, dinlemedin beni. Yok daha vakti var, yok ben şimdi boşanamam, vakti var, zamanı var, diye diye hep seni bekledim, hep senin keyfinden boşanamadım. Şimdi ben ne yapacağım, çocuklarımın yüzüne nasıl bakacağım, hepsi senin suçun.”

“Neden benim suçum oluyormuş? Sen demedin mi kocamdan kurtulalım diye? Al işte, bu evi boşuna mı aldırdım? Ne kadar uğraştığımı biliyor musun bu evi bulana kadar? Tam planlarımıza uygun bir ev. Daha önceden cinayetler işlenmiş, insanlar kendini öldürmüş, lanetli, perili, cinli bir ev. Komşulara da üç beş kuruş verip aynı şeyleri söylettirdiğimiz zaman iyice psikolojisi bozulacaktı, dediğim de olmadı mı? Oldu. Kapıma kadar geldi, kafası karışmıştı.”

“Dedi de ne oldu? Nereden öğrendi ilişkimizi? Çocukları? Bütün bunları bunca sene sonra kimden öğrendi? Kim söyledi? İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sırrı bu adam nasıl öğrenebilir? Aklım almıyor ya. Durup dururken adama gökten mi indi? Tövbe tövbe?”

“Ne bileyim ben? Bu hesapta yoktu. Tam ikinci aşamaya geçecekken. Evde gece tuhaf tuhaf sesler,  gürültüler duyacaktı, ses sistemini hazırlatmıştım, siz şimdi birlikte yurtdışına çıkınca elemanlara kurduracaktım hepsini. Kafayı yiyecekti, delirtecektim, ya tımarhaneye ya da kalpten öbür tarafa gidecekti.” 

“Olmadı işte. Şimdi temizle yaptığın işi.”

“Birlikte yaptık. Ben değilim tek suçlu. Kendini bu işin içinden sıyıramazsın. Kaç yıldır birlikteyiz. Sensiz yaşayamam ölürüm beni bırakma ne olur, diyen kimdi?”

“Sıçayım aklıma da kalbime de. Güvendim sana ben.”

“Güvendin de ikimiz için yaptım ben de ne yaptıysam. Neye sıçarsan sıç şimdi, bana ne, daha da karışmıyorum. Kendin hallet kendin temizle bu meseleyi.”

“Hadi ya, öyle işler bu hale geldikten sonra ben yokum kendin hallet demek var mı erkeklikte paşam. Yaparken iyi, yakalanınca bak başının çaresine. Yok öyle yağma.”

“Neyse. Çok gerildik. Buluruz elbet bunun da bir çaresini, tamam tamam sen sakin ol.”

“Ne sakin olması ya ne sakin olması, bittim ben anlıyor musun, bittim bittim. Adım lekelendi, kötü kadın diyecekler bana yarın. Kimsenin yüzüne bakamayacağım. Sen erkeksin, sana bir şey olmayacak tabi.”

“Benim için de kolay değil. Ben nasıl bakacağım karımın yüzüne, çocuklarımın yüzüne.”

“Aynı şey değil. Ben bu utançla yaşayamam. Hepsi senin suçun. Ben yaşamazsam sen de yaşamayacaksın.”

“Anlamadım. Bu ne demek oluyor şimdi? Aklından ne geçiyor?”

Odanın içine açık pencerelerden giren bir rüzgar kadehleri, çerez tabaklarını titretti, eşim, yan tarafındaki el çantasından ona aldığım üzerine kayıtlı taşıma ve bulundurma ruhsatlı altın renkli küçük tabancayı çıkardı. Gözleri boş ve tuhaf bakıyordu.

“Hayır,” dedi, kuzeni. “Böyle bir saçmalık yapmayacaksın. Bu işi çözeceğiz, sana söz veriyorum. Koy o silahı yerine şimdi.”

“Kusura bakma,” dedi eşim. “Böyle bitmesini istemezdim.”

Yakın mesafeden adamın kafasına sıktı. Adam pelte gibi yığıldı kanepede. Sonra elindeki tabancayı iki eliyle tutarak çenesinin altına tuttu, ateşledi. Hepsi belki de otuz saniye sürmüştü.

ALİ, AYŞE’Yİ SEVİYOR

Tavşan kanı misali üç ince belli çayı masaya bırakan garson ocağa geri dönerken Tan, dumanı üstünde tüten bardakları isteksiz gözlerle süzdü.  Sarı çizgileri olan bardağın yeteri kadar iyi yıkandığından şüpheliydi. Bu izbe mahalle kahvesinde oturmak fikrini veren Tunay olmuştu. Sabahtan beri sokaklardaydılar. Genç adam üşüyen bedenini çayının sıcaklığında ısıtmak istermiş gibi küçük bardağı iki koca eliyle sarmalamıştı. Tan kendi bardağına uzanırken kahvehanenin içine göz gezdirdi.

Vakit öğleden sonrayı bulmuş olmasına rağmen mekânda sadece dört müşteri vardı. Onlar da oynadıkları hararetli oyunun taşlarından başka şeyle ilgilenmiyorlardır. Bir kuru selamla içeri giren, boş tarafa geçerek pencere önündeki bir masaya kurulan, üç demli çay istemekten başkaca laf etmeyen üç yabancı adamla ilgilenecekmiş gibi de görünmüyorlardı.

“Elimizde ne var, bir üstünden geçelim mi?” diye soran kardeşine döndü. Mete çayını çoktan bitirmiş, ilerideki ocak kısmına bakıyordu. Tan, kardeşinin yiyecek bir şeyler bakındığına yemin edebilirdi. Çayını küçük yudumlarla içmeyi tercih eden Tunay başladı söze.

“Ayşe Yiğit. Yirmi beş yaşındaki maktulümüz henüz iki aylık evliymiş.”

Bu, sık başvurdukları bir yöntemdi. Dosyaları hakkında edindikleri bilgileri tekrar ederek gözden kaçırdıkları bir ufak ipucu ararlardı. Konuşmasına, bir dosya sayfasından okurmuş gibi ahenkli ve son derece alçak bir ses tonuyla devam etti Tunay.

“Sağ şakağından giren bir kurşun almış canını. Olay iki gün önce, saat on otuzda meydana gelmiş. Komşu kadın polisi arayıp üst kattan gelen bir el silah sesi duyduğunu söylemiş. Ayşe Yiğit yatağının ayak ucunda, yerde cansız yatıyormuş. Kocasının ruhsatlı silahı yeni gelinin hemen yanında duruyormuş. Kuyumcu olan adam, sabah dokuz itibariyle eve beş yüz metre mesafedeki dükkânındaymış.

“Adli tıp doktoru, güçlü intihar şüphesi yazmış raporuna. Evde bir dağınıklık, maktulün bedeninde arbede yaşandığını gösteren herhangi bir iz yokmuş. Aile henüz kızlarının intiharını kabullenememişken, olaydan yirmi dört saat sonra, o ana kadar gözaltında tutulan dul eş, karakoldaki ifade işlemlerini bitirip çıktıktan hemen sonra ortadan kaybolmuş.

“Ailelerin şüphesi ve şikâyeti, mahalleden komşuları olan Ali Selvi’nin kızlarını öldürdüğü ve Damat Bey’i de öldürmek amaçlı kaçırdığı yönünde olmuş. Dul eş verdiği ifadede karısının baba mirası olan yüklü bir meblağ altını, düğünden sonra Ali Selvi’ye verdiğini yakın zamanda öğrendiğini söylemiş. Zira Ali Selvi, Ayşe Yiğit’in düğününden bir hafta sonra teslim olduğu asker ocağından, maktulün ölümünden on iki saat önce firar etmiş. Son olarak incelemeler sırasında cinayet silahında parmak izi bulunamazken, maktulün elinde de barut kalıntısına rastlanmamış.”

Tunay çayından son yudumu da içip bardakla vedalaştı, arkasına yaslandı.

“Kısaca, yüklü miktarda parasını kaptıran bir yeni gelin kurbanımız, iki kaçak şüphelimiz var.”

“Ali, Ayşe’yi seviyor.”

Bakışlarını camdan dışarı dikmiş olan Tan’ın sesi de arkadaşı gibi alçaktı. Mete gülümsedi.

“Şarkı sözü gibi cinayet öyle mi?”

“Duvar yazısı,” diye mırıldandı Tan.  Kahvehanenin önünden geçen yolun karşı tarafında yükselmiş eski bir duvara sabitlediği gözleri dalgın, kaygı doluydu. “Mahallemizde bir duvarda yazıyordu.”

Mete şaşkın bir merakla süzdü ağabeyini.

“Sahi mi? Ben bunun bir şehir efsanesi olduğunu sanırdım. Hangi duvarda yazıyordu? Ben neden hiç hatırlamıyorum?”

Tan gözlerinde yerleşen güçlü bir acıyla baktı kardeşine.

“Hakkı Paşa’yı arayalım. Onun yol göstermesine ihtiyacımız var.”

Tunay bu laf değiştirmenin hızlı bir kaçış olduğunu düşünüyordu. Tan’ın canından bile değerli kardeşinden sakladığı bir sırrı olduğundan şüpheleniyordu bir süredir. Can yakan bir sır. Konunun değişmesine yardımcı oldu.

“Tan, adam izinde. Rahatsız etmeyelim. Dönüşte de emekliliğe ayrılacak. Sen bizim başkomiserimiz olacaksın. Ne yapmayı düşünüyorsun? Başımız her sıkıştığında Hakkı Paşa’ya mı koşacağız?”

Tan bakışlarını soğumaya terk ettiği çayına indirdi. Girdiği başkomiserlik sınavının sonucu bugün yarın açıklanacaktı. Ve Hakkı Paşa, akıl hocası, ağabeyi, bu yaşında bile eksikliğini hâlâ yoğun hissettiği babasının yerine koyduğu amiri artık bırakmakta kararlıydı. Sıkıntıyla cama döndü, aniden doğruldu ve ekibinin soran bakışları altında kapıya yürüdü.

***

“Delikanlı! Baksana!”

Poşetindeki iki ekmeği sallayarak yürüyen çocuk on üç-on dört yaşlarındaydı.  Döndü, önce karşısında dikilen adamı, sonra kahvehaneden çıkan diğer ikisini süzdü. Tan, çocuğa iyice yaklaşmıştı.

“Sen bu mahalleden misin?”

“Öyleyim diye biliyorum.”

Biraz ukalaydı sanki, atletik bir zayıflığa sahip oğlan. Bu mahalleden olmadıklarını iyi bildiği üç adamı süzmeye devam ediyordu.

“Ali Selvi’yi tanıyor musun sen?”

“Siz polis misiniz?”

“Önce biz sorduk.”

Çocuk diklenir gibi konuşan Mete’ye döndü.

“Böyle iri olduğunuz için mi polis yaptılar sizi?”

İri polis bu alayla sorulan sorunun altında yatan imayı sezmiş ama anlayamamıştı. Çocukla inatlaşır gibi sırıttı.

“Yok. Biz böyle iri olduğumuz için polis olduk.”

Cevaptan hoşlanmıştı sanki çocuk, gülümsedi.

“Ben de polis olacağım. Ama sizin gibisinden değil. Emniyet Müdürü olacağım ben.”

Mete çocukla çocuk olmaktan hiç çekinmeden sırıtmaya devam etti.

“Bizim gibisinden değil demek? Sen nasıl Emniyet Müdürü olunuyor, biliyor musun?”

Çocuk konuşurken hep kafasını kaldırmak zorunda kaldığı adama kibirle gülüyordu.

“Evet, biliyorum. Çok çalışarak.”

Tan bu fazla bilmiş çocuktan hoşlanmıştı. Sesine saygılı bir hava katarak konuştu.

“Madem birkaç seneye müdürümüz olacaksın, şimdiden bize yol göstermeye ne dersin? Ali Selvi’yi son günlerde gördün mü?”

“Ayşe ablayı onun öldürdüğünü mü düşünüyorsunuz? Elbette… Her zaman en kolayın peşinden gidersiniz. Bütün büyükler böyledir. Ayşe abla kuyumcunun oğluyla evlenince, Ali ağabey askere gitti. Bir daha geri dönmeyeceğini söylemiş. Mahallenin erkekleri, Ali ağabeyin sevdiği kızı başkasına kaptırmayı gururuna yediremediği için kaçtığını, kadınlar ise bütün bu olanların o uğursuz ev yüzünden başlarına geldiğini söylüyorlar. Ama bence Ali ağabey gitme kararını, Ayşe abla yeni hayatını yaşarken kendisiyle karşılaşıp rahatsız olmasın diye verdi. Siz ne dersiniz?”

Çocuğun çıkarımları koca adamlara mantıklı gelmişti. Tunay sokuldu bu akıllı delikanlıya.

“Henüz kimseyi katil ilan etmedik. Olayı soruşturuyoruz. Ali ağabeyinle mutlaka konuşmalıyız. Sevdiği kadının öldüğünü duyunca mahalleye gelmiş olmalı, değil mi? Sence onu nerede bulabiliriz?”

Ekmek poşetine baktı çocuk. Düşünüyor gibiydi. Kaldırdı kafasını, omuzlarını silkti.

“Benim işim eve ekmek yetiştirmek, bu sorulara cevap bulmak değil. Henüz. Polis olan sizsiniz. Burada, mahalleden olduğundan bile emin olmadığınız bir çocukla çene çalacağınıza, gidip işinizi yapın. Filmlerde maktul ve şüpheli yakınlarıyla konuşuyor polisler. Böyle yaparak başlayabilirsiniz mesela.” Durdu geleceğin Emniyet Müdürü. Bir şeylere karar vermekte zorlanıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. “Ali ağabey, Ayşe ablayı çok seviyordu. Onun yanında olmak istemiştir.”

Şimdiki zamanın üç polisi, hızlı adımlarla uzaklaşan çocuğun peşinden bakakalmışlardı.

“Bize mezarlığa gitmemizi mi söyledi bu çocuk?”

Tan şaşkın şaşkın kafasını kaşıyan kardeşine baktı.  

“Resmen işimizi öğretti velet bize.” Yakın geleceğin başkomiseri biraz kızgın, biraz küskün devam etti. “Bu Ali’yle Ayşe’nin ortak arkadaşlarını bulalım.”

***

Levent, polislerin geri çevirdiği sigara paketinden bir dal çekip, ağır hareketlerle yaktı ve derin bir nefesle ciğerlerine doldurduğu zehirli dumanı burnundan dışarıya saldı.

“Bu yaşananlar bana bir rüyaymış gibi geliyor.” Sesi gerçekten üzgün, görünüşü ağır bir yük yüklenmiş gibi yorgundu. “Ayşe’nin öldüğünü öğrendiğimden beri nefesim sıkışıyor. Daha bir hafta önce görmüştüm onu.” Sigara tutan elini kalbinin üstüne götürdü adam. “Sanki gelip bağrıma oturdu Ayşe’nin acısı.”

“Ali ailesini hiç aramamış. Yakın arkadaşmışsınız. Sizinle de temasa geçmedi mi?”

Levent sigarasını tüttürmeye devam ederek baktı Tan’a.

“Ben de buna şaşırıyorum ya. Aramadı beni. Askerden firar ettiğini duyduğumdan beri elim hep telefonumda. Arar diye bekliyorum, inanın. Başka kimi arayacak? Ama aramıyor.”

“Ayşe evlendikten sonra gitmiş askere. Geri gelmeyeceğini söylemiş. Sizce Ayşe’ye ya da kocasına…”

“Ali, Ayşe’yi çok seviyordu. Yani, bunu basit bir aşk cinayeti olarak düşünemezsiniz. Biz birlikte büyüdük. Arkadaştan çok öte, kardeşten daha yakındık. Ali, Ayşe’nin öldüğünü öğrendiyse yapacaklarını tahmin bile edemiyorum. Ama…”

“Ama?” diyerek tekrarladı adamın sıkıntılı lafını Mete.

Levent sigarasını küllüğe bastırdı, yenisini yaktı.

“Ali, Ayşe ölmeden önce firar etmiş askerden.”

Ekibi düşündüren ayrıntı da tam olarak buydu zaten. Ali asker ocağından firar ettikten sonra Ayşe ölmüş, kocası ortadan kaybolmuştu. Yine de Ali’nin İstanbul’a döndüğüne dair bir kanıt yoktu ellerinde. En azından resmi yolları kullanmamıştı asker firarisi Ali Selvi.

Tunay ellerini ceplerine soktu. Maktul ve şüpheli şahsın ortak arkadaşları olan genç adamın çalıştığı iş hanının sigara içme alanı olarak belirlediği bölümdeki güçlü hava akımı içini üşütmüştü. İnsan burada biraz zehir solumak uğruna kolayca zatürre olabilirdi. Buna rağmen Levent adındaki genç adamın şakaklarında oluşan terleri fark ediyordu. Henüz yirmili yaşlarının ortalarındaki genç adam, erkenden sahip olduğu fazla kiloların ve sağlıksız yaşamın verdiği fiziki sıkıntılardan mı, yoksa arkadaşının beklenmedik ölümünün ruhsal sarsıntısı sebebiyle mi olduğu bilinmeyen gözle görülür bir huzursuzluk içindeydi.

“Bu uğursuz ev hikâyesi nedir?”

Levent üşüyormuş gibi elleri ceplerinde oturan polise baktı.

“Kim anlattı bunu size?” Sesi gerilmiş, sanki üstündeki stres bir kat daha artmıştı. “Boş laf, kocakarı söylentileri.”

Tunay ciddiyetini hiç bozmadı. Bu adamda onu rahatsız eden bir gerginlik vardı.

“Merak ettim. Anlat sen.”

Levent bu ciddiyetin sıkıntısıyla biraz daha terledi. Bir sigara daha yaktı.

“Bizim mahallede eski bir ev vardır. Çok eski. Konak gibi bir şeymiş. Bizim nesil içinde kimsenin yaşadığını hatırlamaz. Boş bir harabeydi her zaman. Aslını astarını kimsenin bilmediği, kulaktan kulağa yayılan bir hikâyesi var. Çok genç yaşta dul kalan bir kadın, biricik kızına düğün hediyesi olarak yaptırmış konağı. Çift bu evde yaşamaya başlamış. Ama çok geçmeden yeni gelin intihar etmiş. Derler ki gelinin annesi zengin bir kadınmış. Adam kızla parası için evlenmiş ve başka kadınlarla görüşmeye devam etmiş. Zavallı kız çok sevdiği kocasının sadakatsizliğini öğrenince kıymış canına. Tek evladını kaybeden anne beddua etmiş. ‘Benim masum kızımın can verdiği bu konak, sevdiğine aşk sözleri veren sadakatsiz eşlere lanet getirsin,’ diye.”

Tunay bu tutarsız hikâyeden hoşlanmadığını düşündü.

“Bu bedduanın Ali ve Ayşe’yle ne ilgisi var?”

Levent bir an için dikkatle süzdü, diğer ikilinin aksine hep uzak bakan polisi.

“Hepimiz o yaşlardan geçtik. Yani, bilirsiniz… Eski metruk bir ev. Uğursuz diye adı çıkmış, kimse gelip geçmez yakınından bile. Gizli buluşmalar için harika bir mekân değil mi?”

“Ali, Ayşe’ye o evde mi itiraf etti aşkını?” diye soran Mete’ye döndü genç adam. Sıkıntıyla sigara paketine uzandı.

“Yalnızca Ali mi? Ben de karıma o evde aşkımı ilan etmiştim. Çok heyecanlıydık o yıllarda. Çok gençtik…” Tombul yanakları aşktan mıdır, pişmanlıktan mıdır bilinmez, al al olmuştu. “Bilirsisiniz işte,” dedi tekrar. “Bu ergen duyguların bir ömür boyu sürecek ölümsüz aşklar olduğunu sanırız. On dokuzumuzda evlenmek zorunda kaldık. Altı ay sonra ilk kızımı kucağıma aldım. İkincisi de bugün yarın doğacak. Evin uğursuzluğunu bilmem ama orada yaşadığımız gençlik hülyaları erken ve düşünülmeden yapılan bir evliliği fatura olarak kesti bana.”

“Ali sadakatsiz miydi?”

Alev alev terledi Levent. Nefesi kesilerek baktı karşısında oturan ve buz gibi duran polise.

“Onların hikâyesinde sadakatsiz olan taraf Ayşe’ydi. Babası, Ali’yle evlenmesine razı gelmedi. Çünkü kızını, eski dostu oğluna istiyordu. Kuyumcunun oğluyla evlenmesi için baskı yaptı Ayşe’ye. Ali ile kaçarlarsa bir daha yüzüne bakmayacağını, hakkını helal etmeyeceğini, anasını bile görmesine müsaadesi olmayacağını falan söylemiş. Ayşe mecburen boyun eğdi. Ali aldı başını gitti.”

***

Geldikleri yer, yüksek taş duvarların arkasında kalmış, bakımsız birkaç meyve ağacının arasında saklanan, tümüyle ahşap görünümlü eski bir konaktı. Akşam iyice çökmüştü. Sokak lambalarının loş ışıkları, esen rüzgârın yardımıyla uzun yıllar önce solmuş beyaz boyanın üzerinde esrarlı gölgeler şekillendiriyordu. Camları kırık pencerelerden uçuşan yırtık perdeler de olsa, gerçek bir uğursuz hatta hayaletli ev olabilirdi bu konak.

Tunay lanetli konağın adresini Levent’ten istemiş, ekip arkadaşlarına danışmaya gerek görmeden doğruca adrese sürmüştü arabayı. Şimdi konağın arka bahçe kapısının olduğu duvarı kendilerine siper almışlar, hiçbir ışığın olmadığı pencereleri gözlüyorlardı.

“Neden geldik buraya?”

Tan’ın tedirgin sorusunu düşündü Tunay.

“Gelecekteki Emniyet Müdürümüzün talimatlarına uyuyoruz. Ne demişti? Ali, Ayşe’nin yanında olmak isteyecektir.”

“En güzel saatleri burada geçmiştir elbette. Yine de bu eve böyle girmek bana pek doğru gelmiyor. İçerideyse silahlı ve tehlikeli olabilir.”

Mete ayıplar gibi baktı ağabeyine.

“Seni korkutan asıl şeyi söylesene. Yoksa nişanlına sadık değil misin?”

“Saçma sapan konuşma Mete!”

Mete çenesini kapamak yerine biraz daha yüklendi.

“Dur bir dakika. Senin ilk aşkın benim. Bana mı sadakatsizsin yoksa?”

Tunay eski demir kapıya doğru temkinli bir adım atıyordu ki Tan kardeşinin bunaltan sorularından kaçar gibi yapıştı görev arkadaşının koluna.

“Önce kafandan geçen şeyi anlat.”

Genç adam durdu, ekip amirine baktı, duvarın kuytusuna geri çekildi.

“Sanırım nerede hata yaptığımızı buldum. Baştan beri Ali’nin peşine düştük. Levent ne dedi? ‘Bu bir aşk cinayeti değil.’ Ayşe’nin ortadan kaybolan mirasını hatırlayın.”

Mete dudağını kemirdi.

“Ben baba eline bakarken karımın parayı eski sevgilisine verdiğini öğrensem biraz bozulurdum doğrusu.”

Tan dikkatle ikiliyi izliyordu.

“Neden buradayız peki? Gidip damatla ilgili araştırma yapmamız gerekmiyor mu?”

Tunay demir kapıya baktı.

“Damat Bey de mahalleden. Kimsenin gelip geçmediği bu yeri biliyordur. Sevgililer için uygun olan bu ortam, ideal bir saklanma alanı da olabilir.”

***

Eski demir kapıyı sessizce açıp bahçeye girmeyi başarmışlardı. Duvar dibindeki sokak lambası yollarını yeteri kadar aydınlatıyordu. Elleri silahlarında, gözleri ölüm karanlığındaki binada yavaş hareketlerle ilerlediler. Ne kadar eski olduğu bilinmeyen, muhtemelen kulaktan kulağa şekillenmiş bir uğursuzluk hikâyesinin peşinde, bir o kadar tutarsız bir varsayımla evi kontrol etmeye karar vermişlerdi. Tunay bu harabe yerde, karısını bir anlık cinnet hâlinde öldüren kocayı saklanırken bulabileceklerini düşünüyordu.

Peki ama Ali neredeydi? Ayşe, baba mirasını çocukluk aşkına, birlikte büyüdükleri mahalleyi terk etsin diye mi vermişti? Bu bahtsız âşıklar geçekten hikâyenin masum yüzü müydüler?

Çocukluk arkadaşı, kardeşten öte Levent’e ecel terleri döktüren sıkıntı ne içindi?

İki kanatlı ahşap kapı kilitli değildi ama filmlerden bir sahneyi aratmayacak kadar uğursuz bir gıcırtıyla açıldı. Kapıdan içeri dolan ay ışığının gölgeleri arasında önlerindeki geniş alanın boş bir salon olduğunu görebiliyorlardı. Tan küçük bir el feneri yakıp köşeleri de kontrol ettikten sonra girdiler lanetli konağa. Birbirlerinden uzakta, birbirlerini kollayarak ilerliyorlardı.

Üst kata çıkan olmazsa olmaz konak merdivenleri, sağ tarafa giden açık bir kapı vardı. Ve ölümcül bir sessizlik.

Ayrılmalılar mıydı? Birlikte mi kalmalıydılar? Karar veremiyordu Tan. Bu sabah ellerine tutuşturulan acil dosyadaki her şey iradesi dışında gelişiyordu. O hep ‘Hakkı Paşa’yı aramalıyım,’ diye düşünürken, uğursuz bir çekimin etkisiyle sonunda kendini huzursuz hissettiği bu yerde bulmuştu.

Kardeşinin hareketlendiğini fark etti. Tunay üst kat merdivenlerine hamle yaparken Mete merdiven arkasına kalan boşluğa doğru adım atmıştı. Tunay’ın fikrini değiştirip Mete’nin yanına gittiğini gördü. Polisler merdiven altında gizlenmiş küçük bir kiler kapsının önünde hareketsiz duruyorlardı.

Mete işaret parmağını dudağına götürüp ağabeyinin de sessiz olmasını sağladı. Aşağı kattan güçlükle duyulan anlamsız bir ses geliyordu. Belki de kırık camlardan içeri dolan rüzgârın salladığı bir eşya sebep oluyordu bu kazıma sesine. Evet, kesik kesik gelen bu ses, ayakları altındaki ahşap zeminin kazınması idi.

Silahlarını ellerine aldılar. Mete kapı kolunu tuttu, kararmış bakır tokmağı çevirdi, kilitliydi. Güçlü eliyle zorladı, geniş omuzuyla sessiz olmaya dikkat ederek yüklendi, açamadı. Durdular, dikkat kesilerek ortamı dinlediler. Aşağıdan gelen ses de kesilmişti. Tan izin bekler gibi bakan kardeşini sadece gözleriyle onayladı. İki polis siper alırken Mete tek bir omuz darbesiyle eski ama beklenmedik kadar sağlam kapıyı kırarak açtı, hızlıca duvara yaslanıp, bekledi.

Hâlâ hiçbir ses yoktu. Tan’ın fenerinin aydınlattığı kapı girişinden alt kata inen merdivenler görünüyordu. Ötesi zifiri karanlıktı.

Hiçbir ses yoktu.

Tunay derin bir nefes alıp silahını çenesinin hizasına kaldırdı, iki adım attı.  Bu basamaklardan inilecek, diğer merdivenlerden yukarı çıkılacak, bu rüzgârlı, dolunaylı ve soğuk gecede masum bir âşığın canı ve yüreği evlat acısıyla yanmış bir annenin bedduasıyla lanetlenmiş evin her köşesi kontrol edilecekti.

Yine de bir an için tereddüt etti. Aklından geçen delice kuşkuyla durakladı, düşündü.

O sadık bir âşık mıydı?

Yeni ilişkisinde, evet sadık kalmıştı. Ama daha önceleri…

Yeniden derin bir nefes aldı. İkinci adımını atacaktı ki omuzundan tutan elle dondu kaldı. Bütün bendeni ürperdi, buz gibi soğuk terler döktüğünü fark etti.

Korkuyordu.

Arkasında olduklarını bildiği iki kardeşe güveni tamdı. Peki, onu bu kadar tedirgin eden şey neydi?

Ayşe aşk yeminleri ettiği sevgilisinden vazgeçtiği için mi ölmüştü?

Korkuyordu.

Görmediği, inanmadığı ve bilmediği bir şeyden korkuyordu.

Yavaş bir hareketle döndü, Tan’la göz göze geldi. Aşağıdan gelen tanıdık sese kulak verdiler.

Sanki biri tırnaklarıyla ahşap zemini kazıyordu. Sanki biri onlara sesini duyurmaya çalışıyordu. Sanki biri yardım istiyordu.

Hızlandılar.

***

Polis projektörlerinin cömertçe aydınlattığı alan eski konağın geniş kileriydi. Kırık dökük sandalyeler, küflenmiş, çürümüş halılar, toprak küpler arasında belki de bu eşyalara yapıldığı gibi yavaşça yok olmaya terk edilmiş, elleri, ayakları, ağzı bağlı hâlde buldukları adam ise dün akşam saatlerinden beri kayıp olan dul eşten başkası değildi.

Adam dövülmüştü. Çok fena dövülmüştü. Ağzı gözü patlamış, burnu, çenesi, dişleri ve başka birçok kemiği bilerek, istenerek kırılmıştı. Yine de tatlı candan vazgeçememiş, ölüm korkusuyla gayret etmiş ve üst kattan gelen sesleri duyunca bir umutla yerleri kazımaya başlamıştı.

Mete destek çağırırken Tan adamın ağzına tıkılmış bez parçalarını çıkartmış, kanlı tükürükler arasında almıştı itirafı.

“Ayşe’yi ben öldürdüm!” diye böğürüyordu dul eş. “Alın beni,” diye yalvararak ağlıyordu aynı zamanda. “O manyak Ali beni buraya canlı canlı gömdü. Farelere yem olacağımı söyledi.”

Sağlık ekibi gelinceye kadar korkunun vücuda pompaladığı adrenalinle konuşmayı sürdürmüştü eli kanlı katil eş.

“Benim kumar borcum vardı. Hesaplarda çok açık vermiştim. Babamın öğrenmesi an meselesiydi,” diye inliyordu. “Ayşe’nin babası, kızının payına düşen miras bedelini yıllar önce ayırmış, miktarı altına çevirip eski dostu olan babamın kasasına emanet etmişti. Ayşe’nin altınlarının düşüncesi kanıma zehir gibi işliyordu. Şeytanı aratmayacak bir plan yaptım. Babama Ayşe’yi çok beğendiğimi, evlenmek istediğimi söyledim. Bayıla bayıla istediler kızı. Babası göbek atarak verdi Ayşe’yi eski dostunun oğluna. Kızın sevdiği varmış, çocukluk aşkı olduklarını bütün mahalle biliyormuş. Ne babası dinledi ne ben umursadım. Planım hazırdı ve taviz vermeyecektim.

“Zaten çok kısa nişanlı kaldığımız günlerde başladım Ayşe’ye kendi işimi kurmak yolundaki planlarımdan bahsetmeye.  Babamdan ayrı bir hesabımız olmasını istediğimi, çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek için yatırımlar yaptığımı falan anlatıyordum. Baba evinde para işleriyle hiç ilgisi olmayan, yüreği zaten aşk acısıyla yaralı karım, aklı erdiğince destek oluyordu bana. Mirası olan parayı istedim, hiç itiraz etmedi. Miktarın ne olduğundan haberi bile yoktu.

“Bu parayla borçlarımı ödemiştim. Bütün sıkıntılarım son bulmuştu. Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Babam banka kasasındaki açığı fark etmiş. Çalışanlardan biri kulağına fısıldamış olmalı. ‘Ayşe aldı parasını,’ dedim. Kızın kendi mirası olduğu için karışmaya hakkımız olmadığını söyledim. Gitmiş eski dostu, şimdiki dünürüne anlatmış. Babası gelip Ayşe’ye parayı ne yaptığını sormuş.

“Ayşe gerçeği, yani parayı benim iş yapmak için aldığımı söylememi istiyordu. Bir öncekinden daha pis bir plan yaptım. Ağabeyine gittim, gizli kalmasını istermiş gibi utana sıkıla, Ayşe’nin parayı Ali’ye verdiğini, benim de bunu yeni öğrendiğimi anlattım. Ertesi sabah Ali’nin firar haberi mahalleye ateş gibi düştü. Kayınçomun Ali’yi arayıp paraları soracağını hiç hesap etmemiştim. Ama böylesi de işime gelirdi.

“Evim dükkâna çok yakındı. Ortadan kaybolduğumu kimse fark etmeden gittim, Ayşe’yi vurdum, işime geri döndüm. Ne Ayşe anladı ne olup bittiğini, ne beni kimse gördü. Ali tutuklanacak, Ayşe gerçeği anlatamayacağı için de ben yakayı sıyıracaktım. Yine öyle olmadı. Karakoldan çıktığım an karşımda buldum Ali’yi. Silahlıydı. Beni buraya getirdi. İstanbul’a gelince Ayşe’ye koşar sandığım Ali, Ayşe’nin ağabeyinin karşına dikilmiş, ondan öğrenmiş kızın öldüğünü.”

Tunay uzaklaşan ambulansın ardından bakarken kanlı salyalar ve gözyaşları arasında anlatılan hikâyeyi düşünüyordu. Ali ve Ayşe’nin başına gelen uğursuzluğun sebebi insanoğlunun para hırsından başka şey değildi. Yanındaki ağaçtan destek alıp, tepelerinde gümüş bir tepsi gibi parlamaya devam eden dolunaya baktı. Ağaçların kuru dalları rüzgârda sallanmaya devam ediyor, bir anda sessizleşen konak avlusu yine eski ürpertici hâline bürünüyordu.

“Ali birliğine teslim olmuş,” diyerek yaklaşan Mete’ye baktı. “Savcı Bey, Ayşe’nin ağabeyinin bilgisine başvurulmak üzere alınmasını emretti.”

Gürbüz oğlanın yüzünde bir dosyayı daha başarıyla ve sağ salim çözmüş olmanın beklenen rahatlığı yoktu. Gözlerini Tunay’ın elini dayadığı ağaca dikmişti. Tunay da baktı aynı noktaya. Bıçakla çizilmiş bir kalp içine kazınmış iki harf vardı burada: A. A.

İçi ezildi genç polisin. Bu acı aşk, bu ağacın gövdesinde yaşamaya devam edecekti bir süre daha.

“Levent,” diye soludu sonunda Mete. “Şu çok sigara içen çocukluk arkadaşı. Biz ayrıldıktan hemen sonra kalp krizi geçirmiş. Kurtaramamışlar.”

TESADÜFLER

Daha bilindik yerlere bütçesi yetmeyen orta direk ailelerin on günü geçemeyen tatilleri için tercih ettikleri, daha doğrusu anca edebildikleri bir sahil kasabasıydı Hoşyalı. Uzunluğu için uzun denilemeyecek kumsal boyunca omuz omuza vermiş birkaç butik otel dışında turistlere hitap edecek bir yanı da yoktu zaten. Antik dönemden bu yana sayısız kültürü harmanlamış bu topraklarda onlarca tarihi yapı bırakmış medeniyetlerden bir tanesi bile Hoşyalı’yı değil bir tapınak, bir gözetleme kulesi yapmaya dahi layık görmemiş olmalıydı. Çevre kasabalar ve ilçelerde atılan her iki adımdan biri antik bir taşa denk gelirken hem de…

Otel ışıklarının yarıdan çoğunun söndüğü, yılın en güzel zamanıydı. Aylardan Ekim’di. Üç beş paralı ve onlarca kıt kanaat tatil yapan ziyaretçinin geride bıraktıklarıyla kesesini şişirmiş esnafın yüzü gülüyordu. Buralarda esnafın yüzü yılda iki kez gülerdi zaten. Biri şehir kaçkınlarının akını başlarken biri de o kaçkınlar tüm kaçıklıklarını ve gürültülerini arabalarına yükleyip giderken. Esnaf eşleri, “Düşünsene Arap ve Rus turistler gelse bir de…” diye başlayan hayalleri günlerce dinlerdi ve bu hayal olmadık hayalleri kurdurur yüzlere kocaman gülüşler kondururdu.

CAHİT

Gümüşçü Cahit dükkânın kepengini indirdiği sırada bu hayalin değil, ömrünün tek gerçeğiyle yaşayabileceklerini hayal etmenin sarhoşluğuyla gülümsüyordu. Biraz da Şirince şarabının katkısı vardı bu gülümsemede. Böğürtlen tadı damağında hoş bir lezzet, kafasında küçük bir parça duman bırakmıştı. İki gecedir o dumanın arkasına saklanıyor ve doğru olanın ne olduğunu bulmaya çalışıyordu. Her şarkıda bir çift kahverengi göz nağmelerden dökülüp kadehine doluyor ve uzun tırnaklı ellerin hayali onu şaraptan daha çok sarhoş ediyor, mantıklı düşünmesini engelliyordu. O elleri bir daha bırakmamak için her şeyi yapmaya hazır hissediyordu kendisini.

Kepenk kapanıp kilidin sesi geceden kalma sessizliğin son saatinde bir yırtık oluşturduğunda saatine baktı Cahit: 04.17. “Sevimsiz Sevim uyanmaz inşallah,” diye mırıldandı kendi kendine. Babası öldüğünden beri kasabanın en zengini olan karısının kurumuyla, afrası tafrasıyla uğraşarak böğürtlenin tadını bozmak ve Nesrin Sipahi’nin sesini kulaklarından silmek istemiyordu. Arnavut kaldırımlı sokakta attığı adımlar beyninde dönen plakta çalan “Kalbe Dolan O İlk Bakış” şarkısının ezgisine tempo tutuyordu. Şarkı daha ilk nakaratı devirmeden evinin bahçe kapısını itti.

Tek sıra halinde dizilmiş dükkanların sırtında kalan, karşılıklı evlerin oluşturduğu sokağın en başındaki harabeye üstünkörü baktı. Hoşyalı’nın adını aldığı bu yalı artık hiç de hoş görünmüyordu.

Rivayete göre zamanında bir Osmanlı paşası inzivaya çekilmek istemiş, kimselerin ayak basmadığı bu yere bir yalı yaptırmıştı. Birkaç sene kimsesizliğin ortasında yaşadıktan sonra iyice kafayı sıyırmış olmalıydı ki kendini asmıştı. Yakınları gelip yalının kapısına kilidi vurmuştu. Uzun yıllar o kilide dokunan olmamış ama yalının ihtişamlı varlığı başka hanelerin de birer ikişer belirmesini sağlamıştı. Cahit çocukken yalının Rum asıllı bir aile tarafından pansiyon olarak işletildiğini hayal meyal hatırlıyordu. Nedenini kimsenin bilmediği bir şekilde bu ailenin erkeği önce karısını sonra pansiyonda kalan müşterileri ve en son da kendisini vurunca, Hoşyalı’nın meşhur yalısının adı tümden uğursuza çıktı, kimseler sahip çıkmadı yalıya. Sonrası ise talan, hırsızlık…

Artık tüm ihtişamını kaybetmiş yalının hizasındaki ikinci evin kapısına anahtarını usulca soktu. Anahtarın bir tur dönüşü sırasında kulağına bir ses çalındı. Yorgun, anlık, derinden ve hayalle gerçek arasında sıkışmış bir ses. Evinin aralanmış kapısından içeriye adım atmadan önce sokağı kontrol etti ve sessizliğin sesiyle çarpık bir gülümseme belirdi yüzünde. Aynı sessizliği evin içinde bulmayı umarak eve girdi, üst kattaki yatak odasına çıkmadan kendini sofadaki sedire bırakıverdi.

Gümüşçü Cahit için yeni gün iki saat sonra sokaktan gelen kamyon homurtusuna eklenmiş kadın dırdırıyla başladı. Sevim tepesine dikilmiş, iki elini de beline koymuş söyleniyordu.

“Kalk artık, ırgatlar geldi, dışarıdalar. Amcam mı durmalı başlarında sen mi? Yoksa o üç kağıtçı kâhyaya mı güveneyim? Neden sahiplenmiyorsun bu işi anlamıyorum.”

Gözlerini yeniden kapatan Cahit, “Çünkü evlenirken öyle anlaştık. Zeytin işine bulaşmam, zanaatkar adamım ben, çiftçi değil. Kaç kere diyeceğim bunu sana?”

“Zanaatkâr mı? En son ne zaman bir şeyi kendin tasarladın acaba? Gelen malı satmak dışında bir iş mi yapıyorsun?”

“İki üç güne kadar yine İstanbul’a gideceğim zaten. Malzeme alacağım.”

Sevim, nefret ettiği şehrin adını duyunca aldığı nefesi hızla burnundan bıraktı.

Çıkan ses yüzünden ters ters bakan Cahit, “Bırak da uyuyayım azıcık,” dedi sırtını dönerek.

Karısı, “Kalk, yatağa yat o zaman. Ayak altında…” diyerek dürtse de Cahit aldırmadı.

“Burası daha rahat,” dedi kinayeyle.

“Yatağını beğenmiyorsan eve de gelme Cahit. Kimin koynundan çıkıp geldiysen oraya git,” deyip kapıyı çarptı Sevim. Cahit’in, arkasından “Yine saçmalıyorsun,” diye bağırdığını duymadı. Cahit ise yeniden gözlerini yummayacaktı, aklında başka bir plan vardı: Yolunda gitmeyen bir planı yoluna sokmak.

NESRİN

Bir zamanlar bir pencere olduğuna emin olduğu dikdörtgen açıklığa çakılmış tahtaların arasında kalan boşluktan sızan incecik ışık huzmesi beton zeminde belirdiğinde yeni bir günün başladığını anladı Nesrin. Bu rutubetli mahzene kapatılışının üçüncü sabahıydı. İlk gün en zorlu geçen gün olmuştu. Kim tarafından, neden kaçırıldığını bilmiyordu.  Kaldığı otelden akşam saatlerinde çıkıp onu havaalanına kadar götürecek taksiciyle buluşacağı noktaya yürümeye başladığını hatırlıyordu. Otel için çalışan taksiciler vardı ama onlar havaalanına gitmek için çok para istemişlerdi. Nesrin de kasabaya geldiği ilk gün tesadüfen tanıştığı bir taksiciyi ayarlamıştı. Adam, “Abla otelin önünden alamam, arkadaşlara ayıp olur,” diyerek bir buluşma yeri belirlemişti. Otelden çok da uzak olmayan noktaya hızlıca yürüyordu Nesrin. Sonrasında ise bir elin suratına kapandığını, kurtulmaya çalıştığını hatırlıyordu o kadar, bayılmıştı. Gözlerini açtığında kendini bu karanlık mahzende bulmuştu. Sabun ve naftalin kokulu çarşafların üzerinde uyandığında ilk işi ayağa kalkmak oldu. Sendelediği anda şıkırdayan zincirin sesini duydu ve ayak bileğinden bir zincirle bağlandığını o zaman fark etti. Zincirin gitmesine elverdiği son noktaya kadar zemini elleriyle yokladı. Bir demir parçası, bir taş, bir çivi bile olsa işe yarayacak bir şey aradı; yok, bulamadı. Zincirden kurtulmak için gösterdiği çabanın tek sonucu bileğinde ve parmak uçlarında açılan yaralar olmuştu. Ağladı, bağırdı, çırpındı ve yine ağladı. Nafile…

Akşam, saati kestiremediği bir vakitte demir kapının aralandığını duydu. İçeriye sızan fener ışığı gözlerini kamaştırdı. Yüzüne maske geçirmiş biri onun için biraz su ve üç sandviç bıraktı. Zincirlerin el verdiği en uzak mesafeye Nesrin için bırakılan lazımlığın içindekileri bir kovaya boşalttı.

Nesrin, maskeli kişinin konuşması için peş peşe sorular sordu, yalvardı, küfretti, ağladı, karşısındakine saldırmaya çalıştı. Nafile…

Ertesi gün akşam saatlerine kadar yine yalnızdı. Sürekli uyumuştu. Mahzenin rutubetli havası yüzünden olduğunu düşündü. Demir kapının sesi yeniden duyulduğunda bu kez uslu durmaya kararlıydı. Dikkatlice maskeli kişiyi incelemeye çalıştı ancak fenerin ışığı gözlerini aldığından pek bir şey göremedi. Su ve yemek tabağı bırakılıncaya kadar hiç konuşmadı. Lazımlık boşaltılırken kibarca teşekkür etti. Maskeli kişi yine cevap vermedi, sırtını dönüp çıktı. Ancak bu kez, kısa bir süre sonra geri döndü ve Nesrin’e çok yaklaşmamaya özen göstererek yatağının üstüne bir torba attı. Nesrin tedirgin bir biçimde torbayı açtığında torbada tentürdiyot, sargı bezi ve pamuğun olduğunu gördü. Maskeli kişi elinde tuttuğu feneri birkaç kez sallayınca Nesrin bileklerine pansuman yapmasının beklendiğini anladı. İşi biter bitmez fener yön değiştirdi. Maskeli kişiye gitmemesi, konuşması için yalvarsa da nafileydi.

Bu üçüncü sabahta, tabaktaki ikinci sandviçi yerken akşama kadar yine kimsenin yanına uğramayacağını, biliyordu. Bağırmasının, ağlamasının da bir işe yaramadığını öğrenmişti. Sürekli uyumak, uyumak, uyumak istiyordu. Sandviç ya da suya ilaç katılıyor olabilir miydi? Yediğini ya da içtiğini karanlıkta incelemesi mümkün değildi. “Rutubettendir,” dedi kendi kendine, başı da ağrıyordu. Tek umudu onu almaya gelecek olan taksicinin kendisini bulamadığı için ortalığı ayağa kaldırmış olmasıydı. İki gün sonra kocası da onu bulmak için yollara düşerdi zaten.  Belki de çoktan düşmüştü bile.

SEVİM

Arabanın arka koltuğuna oturdu ve ön koltukta oturan amcasının işle ilgili açıklamalarını konuşmadan dinlemeye başladı Sevim. Amcasını duyuyor ama aslında ne dediğini hiç anlamıyordu. Uykusuzluktan yorgun düşen bedeni neyse de aklı karmakarışıktı. Bu ara aklını işe verebilecek gibi değildi, lakin vermek zorundaydı. Zeytin hasadı zamanıydı. İşler rayına oturana kadar, ırgat ağasının getirdiği adamların nasıl çalıştığını, kâhyanın kaşla göz arası hangi ırgat kıza sarktığını, amcasının yine arkasından dolap çevirmeye kalkıp kalkmadığını kendi gözüyle görmeliydi.

Her şeyi ve herkesi kontrol altında tutmak zorunda kalarak büyümüştü. Tek ağabeyi denizde boğulmuştu. Anası üzüntüsünden yataklara düşmüş, babası teselliyi rakı kadehinde arar olmuştu. Babasını düşüp kaldığı kaldırımlardan toplamak, hasta bir anaya bakmak, ailesinin emek emek büyüttüğü zeytinlikleri çara çakala kaptırmadan elde tutmak için ne mücadeleler verdiğini bir kendi bilirdi bir de Allah. Çar çakal takımının en başında da amcası vardı. Eğer babasının ölümünden sonra tırnaklarını göstermemiş ve her işi, kasabalının saygıyla karışık korku beslediği kayınbiraderine devretmekle tehdit etmemiş olsa amcası çoktan malın mülkün üstüne otururdu. Yaşadığı sürece babasına asalak olmuş bu adamı bir süredir de kendisi taşımak zorunda kalmış, düşmanını yakın tut anlayışını sürdürmüştü.

Zorlu geçen gençliğinin tek hayaliydi çocukluk aşkı Cahit’le evlenmek, tutunduğu tek umut. Cahit onu kurtaracaktı. Rahat ettirecekti, hiç içmeyecekti, gözü ondan başkasını görmeyecekti, ona dört çocuk anası olmayı tattıracaktı. İlkokul sıralarından beri tanıdığı Sevim de zerrece gönlü olmayan, aklı fikri İstanbul’da olan ve bir gün çok ünlü bir tasarımcı olacağını hayal eden Cahit bu evliliğe ikna edilene kadar Sevim’in yaşı otuzu geçmişti. Tesadüfen öğrendiği bir derdi çözmek onun da derdini çözmüştü. Parayla pek çok düğüm çözülebiliyordu ancak daha ilk günden anlamıştı ki evliliği satın almak iyi bir fikir değildi.

Kasabanın görüp görebileceği en şaşalı düğünü yapmışlardı. Kalabalığın son halaylarını çektiği sırada çekildiği zifaf odasında beklerken heyecandan titriyordu Sevim. Cahit odaya yalpalayarak girip “Yorgunum uyuyacağım ben, sen de uyu,” dediğinde heyecan yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Üç yıllık evlilik süresince yaşayacağı yegâne duyguya yani…

Şimdi farklı bir his daha vardı içinde. Hem elini çabuk tutmalı hem de aceleyle yanlış bir şey yapmamalıydı. Arabanın arka koltuğunda oturan Sevim bir elini karnına koydu ve diğer elinin yumruğunu sıktı, “Mantıklı düşünmek ve bir çözüm bulmak zorundayım,” diye mırıldandı. Amcasının, “Ne çözümü?” diye sorması üzerine de “Şu zeytin satışı konusunda işte…” diye kaçamak bir cevap verdi. Bu öncekilere benzemiyordu, ilk defa bu kadar öfke hissediyordu ve olacaklardan korkuyordu.

NECATİ

Arabasının yönünü denize doğru çevirdi Necati. Yan koltuğun altında duran siyah poşetten bir şişe çıkardı. Radyodaki neşeli şarkının yerine bir türkü açtı. Musa Eroğlu, “Geçtim dünya üzerinden/ Ömür bir nefes derinden/ Bak feleğin çemberinden/ Yolun sonu görünüyor…” derken gözlerinde biriken yaşları alelacele sildi. Issızda olduğunu biliyor olmasına rağmen ağladığını gören olup olmadığını kontrol etmek için etrafa bakındı.

İkinize de lanet olsun,” diye bağırdı ve ikinci şişeyi açtı.

Evliliklerinin dokuzuncu ayıydı. Birlikte balayına bile gitmemişlerken karısı karşısına geçip onsuz bir tatile ihtiyacı olduğunu söylediği anda anlamıştı: O herif için terk edilecekti. Sesini çıkarmadı önce. Otuzunu geçmiş ve bunca sene tek başına yaşamış bir kadını durduramazdı. Dönüp dönmeyeceğini görmek istedi. Otelde geçirdiği her gün telefonda konuştuğu eşine korkularından hiç bahsetmedi, hiçbir şey yokmuş gibi davrandı, kadını sıkboğaz etmedi. Beşinci günün sonunda karısına yedinci telefon aramasında ulaşabildi. Kadın denize inerken telefonu odada bıraktığını söylüyordu ama içindeki kurt ona başka şeyler fısıldıyordu. Telefonu kapatır kapatmaz bir çanta hazırladı ve yola düştü. Aldatılıyorsa gözüyle görmek istiyordu ve Hoşyalı’ya ulaştığı sabah karısını denizde tek başına yüzerken gördü. Öğleden sonra otelin kafesinde kitap okurken izledi, akşam yemeğini tek başına yediğini gördüğünde bir rahatlama geldi. Peşinden geldiğini fark ederse karısının çok kızacağını düşündüğünden karısına hiç görünmeden İstanbul’a dönmeye tam karar vermişti ki adamı otele girerken gördü. Evlenmeden hemen önce, tesadüfen karısının yastığının altında bulduğu fotoğrafta gördüğü adamı… İşte o lanet adamla karısını diz dize gördüğü anda bir plan yaptı, bunu onlara ödetecekti.

Size ne yapsam az!” diyerek boşalan ikinci şişeyi de arka koltuğa fırlattı. Akşam olur olmaz adamın dükkanına gitmeye ve tenhada adamı tartaklamaya karar verdi. Karısı için başka planları vardı.

BEKİR

Zeytinliğin bir köşesinde kendi yer sofrasını kurmuş olan Bekir, ırgatların sandviçlerini dağıtan Sevim’i izliyordu. Bugün sandviçlerin içinde didiklenmiş tavuk eti vardı. Irgatların yemeklerini yıllardır eşi ve kızı hazırlardı. Bu sayede yemek için ayrılacak para ele gitmemiş oluyordu. Bekir’in sofrasında ise yine eşinin hazırladığı ona özel sefer tasları ışıldıyordu. Ekmek yemesi yasak olan Bekir memnuniyetsiz bir ifadeyle çatalını börülceye sapladı.

Neredeyse yetmiş yaşına gelmişti ama onu gören en fazla elli veya elli beş yaşında olduğunu söylerdi. Bu dış görünüşünü sağlıklı beslenmesine yorsa da herkes bilirdi ki bu gençliğin yegâne sebebi gamsızlığıydı. Kendini hiç kimse ya da hiçbir şey için yormazdı Bekir. Fütursuzluğu yüzünden ailesinin onu soktuğu işlerde dikiş tutturamamıştı. Kalfalık yapsın diye kasabadaki tek eczacının yanına verildiğinde askerden yeni dönmüştü. Eczacı ile yaka paça kavga etmesinin üzerine ağabeyi onu yanına almıştı. O gün bugündür yaptığı tek iş, zeytinlikte çalışacak ırgatlara işi öğretmek ve ırgatları gözetlemekti, o kadar. Ancak Bekir’e göre durum hiç de böyle değildi. Ağabeyi için gençliğini bu kasabada çürütmüş, ona yardım etmek için didinip durmuş ama bir türlü yaranamamıştı. Ağabeyi işleri kızına devretmişti. Kadın kısmına mal mülk emanet edilir miydi? Hem onca zeytinlikten bir tanesini onun üstüne yapsa ne olurdu ki? Bunları düşünüp kinlenirdi. Hele şu iki senedir kini daha da artmıştı. Sevim’i istediği gibi eğip bükemiyordu. Yıllarca ağabeyinden kaçırdığı paraların onda birini bile kaçıramaz olmuştu.

Börülcenin sonunu sıyıran Bekir kendi kendine, “Hakkım olanı vereydi ben de bu yaşta bu yollara başvurmak zorunda kalmazdım,” dedi.

MASKELİ KİŞİ

Bu akşam geç kalmıştı, farkındaydı. Sesleri uzaktan duymuştu ve sokağa döndüğü anda siniri bozulmuştu. Sokakta düğün vardı. Düğün yemeği için masalar tam da içi sağlam ama dışarıdan her an çökecek gibi duran tekinsiz evin kapısının önüne kurulmuştu. “Lanet olsun böyle tesadüfe!” diye homurdandı. Dikkat çekmeden bahçeye sızması mümkün olmayacaktı. Sanki tüm kasaba düğüne gelmişti. Kalabalık onu huzursuz ediyordu.

Düğün sofrasına ilişti. Karnının açlığını da o an fark etti ve kendisine getirilen düğün yemeğinden yemeye başladı. Sohbetlere katılır gibi yaptı, sorulan sorulara geçiştirme cevaplar verdi. Ortadaki tabakta kalan son üç parça böreği etraftakilere göstermeden bir peçeteye sardı.

Bu işin sonu nereye varacak?” diye düşündü. Kadın havaalanına ulaşırsa belki de her şey bitecek, mahvolacaktı. Gideceğini duyar duymaz aklına gelen ilk şey bu gidişi bir şekilde durdurması gerektiğiydi. Akşama kadar tüm hazırlığını yapmış, kaçırma işini planlamıştı ancak ötesini düşünmemişti. Şimdi ise ne yapacağını hiç bilmiyordu. Daha ne kadar böyle devam edebileceğini de. Öngörebildiği iki seçeneği vardı: ya kadını kurtaran kahraman olup bu işe bir son vermek ya da kendini bu işten sıyırmak için kadını öldürmek ki bu düşünce bile kanını dondurmaya yetiyordu. 

Açılmamış ayranlardan birini almak için uzanırken yalının bahçesini çevreleyen duvarlardan kısmen yıkık olan cephede bir karartı gördü. Biri yalının bahçesine atlıyordu. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Kadın bağırsa da düğünün sesini bastıramazdı ama yalıya çok yaklaşan biri sesini duyabilirdi. Eğer uyanıksa… Uyku ilacının dozunu artırmakla belki de en doğru kararı vermişti. Davulcuya ters ters baktı, adam ne olduğunu anlamadan davula vurmaya devam etti.

Bu kadar kişinin arasında bahçeye girip duruma müdahale etmek çok riskliydi. Tek çaresi hiçbir şey yapmadan neler olacağını beklemekti.

NESRİN

Nesrin daldığı derin uykudan davul sesiyle uyandı. Uyandı ama on davul da çalsa yine uyuyabileceğini düşünüyordu. Başını kaldırmakta zorlanıyordu. Ayak bileğindeki yara mikrop kapmış olmalıydı, bileği zonkluyordu. Sabunlu çarşafların kokusunu artık alamıyordu. İçerisi küf ve idrar kokuyordu. Zorlukla ayağa kalktı. Zincirin izin verdiği son noktaya kadar yürüdü. Her adımda ayak bileğinden tüm vücuduna bir sancı yayılıyordu. Tüm gücüyle bağırdı, bağırdı ama sesi kendisine bile çok güçsüz gelmişti. Pes etti. Boşalan su şişelerini tahtaların çakıldığı pencereye doğru fırlatmaya başladı. Kimi tahtalardan kimi duvardan sekip geri döndü. Çıkarabildiği ses umutsuzluğun yankısı oldu. Olduğu yere, yarı toprak yarı beton zemine oturup kaldı. Ağlamaya başladı.

Tüm bunları hak ettim ben. Kalkıp buralara kadar gelmenin, Necati’nin güvenine ihanet etmenin bedeli bu. Allah’ım sana sığınıyorum, sen neler yaşadığımı biliyorsun.”

Necati’yi sevmemişti Nesrin. O tüm ömrünce sadece bir kişiyi sevmişti: Cahit’i. Aynı üniversiteye gitmişlerdi Cahit’le. O iki yıllık bir bölümde okurken Nesrin dört yıllıktaydı. İki yıl boyunca deli dolu bir aşk yaşamışlar, Cahit memleketine döndükten sonra bile uzak mesafe ilişkisine dönen aşklarından vazgeçmemişlerdi. Birbirleri için yaratıldıklarına inanıyorlardı. Cahit, Nesrin’i ailesinden geriye kalan son fertlerle tanıştırmak istiyordu. Nesrin, Hoşyalı’ya geldiğinde aşkları ilk darbesini yedi. Cahit’in ağabeyi ve yengesi Nesrin’e çok kötü davrandılar. İstenmediğini belli etmek için ellerinden gelen her türlü aşağılamayı sergilediler. Cahit, çok sevip saydığı ağabeyinin baskısına direndi. İkinci darbe Nesrin’in Elazığ’a atanmasıyla yaşandı. İşsiz, güçsüz Cahit neredeyse iki yıl Nesrin’i göremedi. O yaz ne olursa olsun Hoşyalı’ya gitmeye karar vermişti ki haberi başkasından duydu Nesrin. Cahit evleniyordu, bu haberle yıkıldı. Affedemedi Cahit’i ve bütün irtibatı kesti. Telefonlarına çıkmadı. Hayata küstü.

“Oysa Necati tüm bunları bile bile beni kabul etmişti. Neden bu bana yetmedi? Küllenen bir aşkı yeniden canlandırmanın ne alemi vardı?” diye düşünüyordu artık.  “Kahretsin!” diye bağırdı Nesrin. Ağlamaktan sesi çatallanmıştı.

Evliliğinin ikinci haftasındayken Cahit’le yeniden karşılaşmamış olsalar belki de tüm bunlar yaşanmayacaktı. Milyonlarca insanın yaşadığı İstanbul’da burun buruna gelmişlerdi. İkisi de donup kalmışlar, sonra dakikalarca sarılmışlardı. Nesrin’in tüm kini, öfkesi o sarılmayla sanki yok olmuştu. Bir yerde oturdular. Cahit ondan binlerce kez özür diledi. Ağabeyinin zor durumda kaldığını, Sevim’le evlenerek ağabeyinin borçlarını kapattıklarını ve karısını hiç sevmediğini anlattı. Birkaç saatliğine Türk filmi tadında bir kavuşma yaşadılar ve mecburiyetle gerçek hayata döndüler. Ancak söndü sanılan ateş yeniden canlanmıştı bir kere. Sık sık telefonlaşmaya başladılar. Cahit, İstanbul’a yeniden geldiğinde bir otel odasında buluştular. O gün bir daha ayrılamayacaklarını hissettiler ve gizli gizli buluşmaya devam ettiler.

Hoşyalı’da geçirdikleri zaman ise hem çok tutkulu hem de acı gerçekleri yüzlerine vurur gibiydi. Hele de Cahit’in karısıyla yüzleşmek… O gün otel odasına kadar gelen kadının isteğine ayak direse ve aşkına sahip çıksa da bu işin olmayacağını biliyordu. Doğacak bir bebeği babasından ayıramazdı. Cahit’e çok kızmıştı. Kendini aldatılmış hissettirmişti bebek haberi.  Sevim’e söz verdiği üzere bu bilgiyi Cahit’e söylememiş, sadece gitmek istediğini, daha fazla kocasını aldatamayacağını söylemişti. Oysa Necati umurunda bile değildi. Cahit ise ona inanmış görünmüyordu. “Beni sevdiğini ve asla başkasını sevemeyeceğini biliyorum. Çünkü ben de senden başkasını sevemedim,” demişti. Bu sözün üzerine Cahit’le yeniden sevişmişlerdi ki bu büyük hataydı.

Acaba Cahit kaçırıldığını öğrenmiş miydi? Polise haber vermiş olabilir miydi? Yoksa terk edildiğini düşünüp kaderine razı mı gelmişti?

Nesrin’i daldığı maziden çıkaran demir kapının ardından gelen sesler oldu. Seslere kulak kabartan kadın için karanlık mahzene bir umut ışığı doldu. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

KÜBRA VE MEHMET

Kübra kasabanın en havalı kızlarından biriydi. İncecik beline kadar inen dalgalı saçlarını savurarak bir yürürdü ki kasabanın ne kadar delikanlısı varsa hepsinin yüreğini hoplatır, rüyalarını süslerdi. Ama onun gözü sadece bir kişiyi görüyordu.

Düğünde Mehmet ve Kübra’nın arasındaki kaçamak bakışmalar ve işaretleşmeleri kimse fark etmedi. Küçük yerlerin dedikodusu büyük olur. Gençlerin dedikoduya fırsat vermeye hiç niyeti yoktu. Çıkacak en ufak bir laf evlenme hayallerinin suya düşmesine sebep olurdu. Kübra’dan gelen mesajı bir kere daha okuyan Mehmet bu çağrıya cevap verirse büyük risk alacaklarını biliyordu ama gençlik mantık dinlemez. Usulca kalktı yerinden ve giydiği seksi elbisenin içinde oldukça tahrik edici görünen Kübra’nın peşinden yalıya gitti. Yalının arka tarafındaki kırık pencereden içeriye girdi. Karanlıktı. Gençler kavuşur kavuşmaz tutkuyla öpüşmeye başladılar. Mehmet cep telefonunun fenerini açtı ve kızın yüzüne tuttu. Kübra’nın elinden tutup onu yalının ahşap merdivenlerinden bodruma doğru sürükledi. Kübra’nın her kıvrımını görmek için can atarken fener ışığını kimsenin görmesini istemiyordu.  

Yalının her odasını avucunun içi gibi bilirdi Mehmet. Efkarlandığında ailesinden gizli içmeye de buraya gelirdi, Kübra’yla buluşmaya da. Hoşyalı’ya adını veren bu virane onların aşk yuvasıydı. Kübra’nın bedenine oturan elbisesinin askısını indirip omuzundan öpmeye başladığında Kübra kıkırdadı. Kız gerilmişti, kıkırdamalar gülüşmeye dönmüştü ki bir ses duydular. Derinden gelen bir ses. İkisinin de kanı çekildi bir anda. Kübra bir çığlık attı.

“Buranın hayaletli olduğunu söylerler,” dedi.

Mehmet hayaletlere inanmazdı. Elini Kübra’nın ağzına kapatıp sesi dinledi. Demir kapının ardından bir kadının yardım çağrısı geliyordu. Kübra da telefonunun fenerini açtı ve yavaşça kapıyı araladıklarında dehşete düştüler. Mehmet, kız arkadaşına gitmesini söyleyince zincire bağlanmış, perişan hâldeki kadın yalvarmaya başladı. Kadını tek başına kurtaramayacağını anlayan Mehmet, yardım getireceğini söyleyerek kadını ardında bıraktı. Geri döndüğünde yanında onlarca kişi vardı.

Zavallı kadını kurtarmak için seferber olan kasaba halkını gelen jandarma ekibi dağıttı. Askerlerin başındaki rütbeli, “Şimdi her yerde parmak ve ayak izleriniz var,” diye bağırarak herkesi azarlıyordu. Mehmet jandarmaya bilgi verirken ailesine görünmeden sigara içmek için yalıya girdiğini söyledi. Kübra’nın adı hiçbir kayıtta yer almadı.

HOŞYALI

Düğün için toplanmış halk düğünü çoktan unutmuştu. Haber tüm kasabaya ışık hızıyla yayılmış, düğüne katılmayanlar bile yalının önüne akın etmişti. Sakinliği ve renksizliğiyle bilinen hayatlarına bir heyecan gelmişti. Davulcu bile, bir tesadüf eseri esir tutulduğu mahzenden kurtarılan kadını izlemeye durmuştu. Herkes bir yandan konuşuyor, kadının kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. 

Sevim, Bekir amcasının koluna yapışmıştı. Kadının yanına koşmakla, tüm kasaba halkına ve karısına rezil olmak arasında tercih yapmaya çalışan Cahit ise onların arkasına gizlenmişti.  Üçü de bakışlarını bir dakika olsun kadının üzerinden ayırmamıştı. Sağlık ekiplerinden müsaade isteyen jandarma kadının kendisini kaçıranı tanıyıp tanımadığını öğrenmeye çalışıyorken kalabalığın içinden biri insanları yararak koşmaya başladı.

Necati karısının perişan hâlini görünce sendeledi. Kadının üzerine kapanıp ağlamaya başladı. Alkol kokuyordu. Nesrin kocasını görünce şaşırdı. Adama o ana kadar sarılmadığı kadar kuvvetle ve sevgiyle sarıldı. Necati o sarılışla tüm kırgınlığını, kıskançlığını ve öfkesini bir kenara bıraktı. Sevgilisi için kaçtığını düşündüğü karısının kaçırıldığına sevindi bile.

Sevim, kadını görür görmez kim olduğunu anladı. Günlerdir kalbine bir bıçak gibi saplanan acı yerini acımaya bıraktı. Bu kadının başına bela olacağına eminken kadının böyle bir belaya bulaşacağını asla tahmin edemezdi. Cahit’in önceki kaçamaklarına benzemiyordu bu kadın. Evet, bir kasabada kesesi en dolu olanın bilgi ağı da geniş olurdu. Evlendikleri günden beri Cahit’in onlarca kaçamağı olmuştu ancak bu kadının farkını kocasının mutlu yüz ifadesinden çözmüştü Sevim. Karnındaki iki aylık bebeğin mutluluğunu bile paylaşamamıştı kocasıyla. Aldırmasını isterse diye korkmuştu. Bakışlarını Cahit’e çevirdi ve Cahit’in suratına yayılmış buz gibi ifadeyi daha önce ne zaman gördüğünü hatırladı: ilk kavgalarında kocasına tokat attığında. Cahit yine tokat yemiş gibi bakıyordu.

Bekir, Cahit’in sevgilisini tanıyordu. Günler önce, zeytinlikten dönerken kadını Cahit’le birlikte görmüş, ırgatlardan ayrılıp onları gizlice izlemişti. Cahit kadının yanında mahcup bir ifadeyle, toy bir delikanlı gibi oturuyor ve hayranlıkla kadını seyrediyordu. İşte bu tesadüf uyanıklığıyla meşhur Bekir’e aradığı fırsatı vermişti. Bu alelade bir kaçamak değildi, bu aşktı ve Sevim’in kontrolü yitirmesini sağlayacak tek şey de kocasının onu terk etmesi olurdu. Hem boşanırlarsa Cahit’in ağabeyinin bir hükmü de kalmazdı. Bekir bu ateşi harlamak için yememiş içmemiş ertesi sabah Cahit’in dükkânında almıştı soluğu. Ona yalandan bir aşk hikâyesi uydurmuş, ömrünün bu uğurda heba olduğundan bahsetmişti. Vurdumduymaz hâllerinin hayatın ona vurduğu bu sille yüzünden olduğunu söylemişti. Sevmediği biriyle evli kalmanın, çocuk sahibi olmanın ne büyük eziyet olduğuna vurgular yaparak güya damatla dertleşmişti. Cahit’in peş peşe yaktığı sigaralar da onu istediği gibi manipüle edebildiğinin göstergesi olmuştu. Olmuştu olmasına da kadının Cahit’i bırakmak isteyeceğini hiç hesaba katmamıştı.

Cahit, sevdiği yegâne kadından gözlerini ayıramıyordu. Yalının bahçesine kurulan spot ışıkların parlaklığı kadının ne kadar zor zamanlar geçirdiğini gözler önüne seriyordu. O ipek saçlar tozdan ve kirden birbirine dolanmıştı, güzel yüzü çökmüş adeta yaşlanmıştı. Cahit kendini çok aciz ve kötü hissetti önce. Nesrin bu işin olmayacağını, artık başkalarına karşı sorumlu olduklarını söylediğinde öfkelenmemişti, tatili bitmeden gitmek istediğinde de… Her şeyi düzeltebileceğine inanıyordu. Bir çözüm olduğuna, Nesrin’i kalmaya ikna edeceğine ve sonsuza kadar mutlu olacaklarına… Ama Necati’nin kollarına sığınan Nesrin’i izledikçe büyük bir öfke duymaya başladı. Sevdiği kadını kurtaran o olmalıydı, Nesrin onun kollarına sığınmalıydı. Aşkları sonu mutlu biten bir roman olmalıydı. Herkesi ve olabilecekleri umursamadan sevdiği kadına doğru yürümeye başladı. Onu durduran ve geri dönüp kaçmaya başlamasına yol açan ise beyazlar içindeki bir adamın elinde tuttuğu ve her şeyin bittiğini Cahit’e ifade etmeye yeten delil torbası oldu.

Cahit sevdiği kadına, onu kapattığı mahzende acı çekmesin diye uyku ilacı katılmış suları hazırlarken eldiven kullanmamıştı.

ÇATLAKLI EV

Neden yattığımı hatırlamıyorum ama tavandaki çatlakları gördüğüme göre yatar pozisyonda olmalıyım. Kuşa benziyor çatlak. Gagası bile var, daha önce hiç görmemiştim. Çatlaklı ev, duvarlarından sesler gelen tuhaf ev. ‘Lanetli.’ Öyle demişti biz taşınırken alt kattaki komşu. Cadı gibi bir şeydi zaten, gözleri bir tuhaf bakıyor, ağzından hiç düzgün laf çıkmıyordu. Çok kızmıştı karşı komşum Türkân teyze. “ Saçmalama Hasibe? Ne laneti, ne biçim konuşuyorsun öyle?” diye paylamıştı kadını, oysa o hiç aldırmamış, “ Niye saçma olsun Türkân abla?” deyip bana ve anneme dönmüş, kendine göre belki gerçek, belki değil bir hikâye anlatmaya koyulmuştu. Oysa bizim çok da umurumuzda değildi söyledikleri. Derdimiz nikâha kadar evi yerleştirip oturulacak hâle getirmekti.

Sigaradan kalınlaşmış sesiyle, “Buraya hep yeni evliler taşındı, aynı sizin gibi,” diye anlatmaya başladı alt kat komşumuz. Biz, benim çeyizlerimle dolu kolileri açmak için eğilip doğrulurken o da nereye gitsek peşimizden geliyordu.

“İlk gelenler üç ay oturdu, oturmadı. Vallahi komşum, oğlanın babası kadar edepsiz bir adam görmedim daha önce. Zavallı kızı döve döve hastanelik etti kaç kere. Ne kendisi buradan çıkardı ne de karısı. Oğlan zaten pısırığın tekiydi, zavallı kız az çekmedi. En sonunda bir gün hem kadın hem adam, kör olasıcalar, kızın üzerine yürümüşler yine, kız da n’apsın? Elindeki ekmek bıçağını geçirivermiş kaynanasına. Yukarı bir çıktım ki her yer polis kaynıyor. Kızcağızı attılar hapse, o mendebura hiçbir şey olmadı, bir ay yattı hastanede, çıktı. Olan, buranın ev sahibine oldu. Bütün parkeler kan olmuş, hemen temizlenmediğinden ahşap iyice çekmiş kanı, çıkmadı lekesi. Hepsini söktürüp yeniden yaptırdı. Günlerce kan koktu bu oda. Ay ne kadar kötü oluyor anlatamam, benim evden bile duyulurdu. Neyse cancağızım, daha sonra tutanlar da yeni evliydi, tıpkı sizin gibi. Hoş, siz daha evli değilsiniz ama burada oturacağınız zaman yeni evli olacaksınız. Ay! Lafı ne kadar uzattım, onlara da yaramadı bu ev sizin anlayacağınız. İki sene ya durdular ya durmadılar, kız karnı büyüyünce hamileyim sanmış şaşkın, meğer hastalıkmış içinde büyüyen. Altı ay içinde gencecik kadın, ağzından burnundan kan gele gele giriverdi mezara. Yine kan oldu yani evin her yeri. Aman komşum, evlerden ırak olsun, pek zor valla genç ölümü. Anası babası perişan oldu, kocası deliye döndü. Onun için diyorum, insaniyet namına; bak kızım, başka ev bulursanız hemen çıkın buradan, sizin de başınıza kötü bir şey gelmesin. Ben biliyorum bu evin neden böyle lanetli olduğunu da, şimdi Türkân abla iyice kızar, söylemeyeyim artık.”

“E, bu kadarını söyledin, onu da söyle de bilelim madem, böyle yarım bırakma,” dedi annem kadına. Sesindeki ince alayı ya anlamadı ya da anlamazlıktan gelip iştahla başladı anlatmaya Hasibe. Bu arada Türkân teyze hakikaten kızdı, bir iki kendi kendine söylendi fakat kadının aldırmadığını görünce evine geçti. ‘Bari duymayayım,’ dedi herhâlde kadın.

“Buranın sahibi bu daireyi kardeşinden gasp etmiş. Miras düşmüş onlara burası ama büyük olan, yani sizin ev sahibiniz Latif Bey, allem kallem edip bir numaralar çekmiş, kardeşini borçlu çıkarıp konuvermiş evin üzerine. Meğerse anaları, bu evde küçük kardeşin oturmasını vasiyet etmişmiş. Hani, onun olmasın ama o ikamet etsin, kira filan da vermesin istemiş kadın. Küçük oğlanın pek durumu yokmuş sizin anlayacağınız fakat bu Latif Bey evi böyle yalan dolanla alınca küçük kardeşi borçların altından kalkamamış. Hapse filan girmeyi de kendine yedirememiş, atıvermiş kendini trenin altına. İşte böyle, o yüzden bu evde oturanlar iflah olmuyor, adamın ahı var bu evin üzerinde, benden söylemesi…”

“Yeter artık Hasibe! İç kararttın vallahi, senin evinde işin yok mu? Rahat bırak insanları.” Geldiğini görmemiştik Türkân teyzenin, hepimiz şaşırdık. Kadının suratından daha fazla dedikoduya müsaade etmeyeceği belliydi. Bir hışımla girmişti içeriye. Hasibe, yaşlı kadınla mücadele etmektense burnunu büküp, “İyi madem, hadi hoş geldiniz,” deyip kıvrılıverdi merdivenlerden alt kata. O gidince Türkân teyze, anneme ve bana dönüp, “Siz Hasibe’ye bakmayın, olayları büyütmeye pek meraklıdır. Anlattıkları hep dedikodu, aldırmayın,” dedi. Aldırmamıştık zaten. Birkaç kötü olay üst üste denk gelmişti o kadar. Birkaç dakikada söylenenleri unutup çeyiz yerleştirmeye devam ettik.

Şimdi düşünüyorum da, belki de unutmamalıydık, belki de aldırmalıydım Hasibe’nin söylediklerine. Sebep belki de bu evdi gerçekten. Yoksa bu kadar güzel başlayan bir şey, böylesine kalpten yaşanan sevgi…

Şöyle bir baktığımda anlamsız geliyor tüm bu yaşadıklarım. Böyle olmamalıydı, hiç böyle hayal etmemiştim hayatımı. Babam sebep bunlara, onun bana olan katıksız güveni beni bu noktaya getirdi. Yok canım, şimdi ne diye alıyorum adamcağızın günahını durup dururken? O da annem de bana yardımcı olmak için çırpınmaktan başka ne yaptılar bugüne kadar? Nasıl sevinmişlerdi üniversiteyi kazandığımda. Sebep bu ev, muhakkak bu lanetli ev beni bu hâle getiren. Hasibe haklıydı, onu dinlemeli, bu evi tutmamalıydık. Susadım, bugün hiç su içmedim galiba.

Tembel bir öğrenciydim ben lisedeyken. Ders çalışmaktansa gülüp eğlenmeyi daha çok severdim. Zavallı babacığım, benim bir yeri tutturabileceğimi hiç ummuyormuş demek ki İşletme Fakültesi’ni kazanınca o kadar sevindi. Dünyanın en önemli okulunu kazandığımı sanmıştım.

“Hangisine gideceksiniz? Burada iki tane üniversite var,” demişti bizi getiren otobüsün muavini.  Anadolu Üniversitesini bölüp kırpıntılarından üçüncü bir üniversite çıkarmamışlardı henüz. Bursa’dan geliyorduk ve yabancı olmanın çekingenliğiyle sormuştu babam, okula nasıl gidebileceğimizi. İçinden kocaman bir nehir geçen bir kent Eskişehir. En azından dört sene burada olacağım. Heyecandan kıpır kıpır yüreğim, eğitim güzel de, ya yaşayacağım macera? O hepsinden harika olacak. Tek başıma olacağım bir kere. Her şeye ben karar vereceğim. Ne yiyeceğim, ne zaman yiyeceğim, ne giyeceğim ve gece ne zaman döneceğim, kaçta yatıp kaçta kalkacağım, hepsi benim kararım olacak. Özgürüm. Üniversiteyi kazandım ve özgürüm artık.

Babamın, “Anadolu Üniversitesi,” diyen gururlu sesini duyduğumda aklım bambaşka yerlerdeydi. Yurt olmamıştı fakat apartlar var demişti bir akrabamız. Onun oğlu da okumuş burada, oradan biliyor. Elimizde adresler, kocaman bir bavul ve annemin ne olur ne olmaz, yanınızda bulunsun diye elimize tutuşturduğu bir yiyecek çantası ile düşmüştük yollara babamla. Böyle söyleyince de sanki günlerce yolculuk yapmışız gibi oldu. Alt tarafı iki saatlik bir otobüs yolculuğu yaptığımız, yolda mola bile vermedi otobüs.

Otogarın önünden bindiğimiz taksiyle doğruca okula gittik. Gerçekten çok güzel bir kampüs alanı var Anadolu Üniversitesi’nin. “ODTÜ’ye benziyor,” dedi babam. Kendisi, övünmek gibi olmasın, bir dönem orada okumuş, sonra yapamayıp öğretmenliğe girmiş.  Okul güzeldi de dersler nasıldı bakalım. Dikkatli olmalı, rehavete kapılmamalıydım. Önceliğim hep derslerim olmalıydı. Okulu gezerken babam yanımda konuşup duruyordu. Hani derler ya bir kulağımdan giriyor ötekinden çıkıyor diye, tam o hâldeydim. Babacığım bana öğütler vermeye çalışırken ben nasıl arkadaş edineceğim konusunda dertlenmekle meşguldüm. Kalabalıktı okul, kayıt zamanıydı. Benim gibi yanında biriyle gelenler olduğu gibi yalnızlar da vardı, hatta çoğunluktaydılar. Melisa, canım arkadaşım, onunla ilk kez orada karşılaştık. Babam kaydı nerede yaptıracağımızı öğrenmek için gördüğü ilk güvenlikçi ile konuşurken usulca yanıma yaklaştı.

“Siz de mi kayıt için geldiniz?”

“Evet, İşletme Bölümü’ne.”

“Ben de. Aynı bölümdeyiz demek. Benim adım Melisa.”

“Ben de Dila, çok memnun oldum. Yalnız mısın?”

“Tek geldim…”  Konuşacaktı belki daha ama babam geldi. Kayıt yaptırılacak yeri öğrenmişti. Melisa’ya meraklı gözlerle baktı. Onları tanıştırdım. Bu derli toplu kız babamın da hoşuna gitmişti, onu da yanımıza aldık ve kayıt yaptırmaya birlikte gittik. O andan sonra yanımızdan hiç ayrılmadı Melisa. Dört yıl boyunca da hep yanımda olacaktı.

Onu da dinlemedim. Kimseyi dinlemedim, sanırım mantıksız olan bu. Ben öyle biri değilim aslında, insanları dinlerim ama bunda dinlemedim. Çok susadım ben, su içmeliyim, içim yanıyor. Belki bir şeyler de yerim. Karnım acıktı.

Bu uğursuz evin beni ferahlatan tek yeri Porsuk’u gören mutfak penceresi. Porsuk, şehrin ortasından salına salına geçen nehir. Boyuna takılan kolyeler gibi renk renk köprülerle süslenmiş, üzerinde gondollar yüzen nehir. Melisa, ben ve babam apart bulmaya gitmeden önce bu güzel nehrin kenarında bir kafede oturduk. Melisa da ilk defa geliyordu Eskişehir’e. Üçümüz de manzaraya hayran kalmıştık. Sanırım o an hayatımın kalanını bu şehirde geçirmeyi ilk defa diledim.

Şehrin üç köşesinde üç ayrı üniversite var ama öğrencinin kalbi, şehrin merkezinde Bağlar denilen semtle Adalar denilen nehir kenarında atıyor. Benim de dört yıl boyunca günlerim hep buralarda geçti. Kalabalık bir arkadaş grubum vardı, Anadolu Üniversitesi’ninse bir sürü kulübü. Ben içlerinden dans kulübünü seçtim. Çocukluğumdan beri çok severim dans etmeyi. Babaannem, “Bu kız göbek ata ata dansöz olacak sonunda başımıza,” derdi. Bana kalsa olurdum fakat mümkün mü? Koskoca Karakacak ailesinin kızı dansöz olacak; görülmüş şey değil. Dansöz olamayacağım kesindi ama bu dans edemeyeceğim anlamına gelmiyordu. İlk seneki acemiliğim geçince kulübün içinde sivrildim. Birbirinden zorlu üç gösteri hazırladık ve hepsinde dans ettim. Bachata benim en başarılı olduğum danstı. Dominik Cumhuriyeti’nden kalkıp bizim güzel Eskişehir’imize kadar yayılmış bu dans beni adeta büyülüyordu. Aşk ve tutkunun vücut bulmuş hâliydi, erkek ve kadın müziğin o nefes kesen ritimleriyle bir bütün oluyor ve sihirli bir şeye dönüşüp uçuşuyorlardı. Bense adeta aşkın içinde kayboluyordum. Turnelere de gidiyorduk. Çok eğleniyorduk dersem haksızlık yapmış olurum; çok değil, acayip eğleniyorduk. Bachata ile kanım kaynıyordu ama babama söz vermiştim, derslerimi aksatamazdım. Şimdi düşününce nasıl yaptığıma akıl erdiremiyorum ama hepsine yetişiyordum bir şekilde. Of! Ne yesem acaba? Çok acıktım.

Biz daha ilk seneden itibaren üç arkadaş birlikte ev tuttuk. Melisa, Sinem ve ben. Üçümüz mezun olduğumuz son güne kadar birbirimizden hiç ayrılmadık. Sonra mezun olduk ve hepimiz kendi hayatlarımıza gidip kaybolduk. Neyse, şimdi bunu düşünmek istemiyorum. Ben onlara baktıkça evin çatlakları büyüyor sanki, üstüme üstüme geliyor ev. Başka şey düşünmeliyim. “Başka şeyler düşün Dila, öğrencilik yılları güzeldi. Orada kal.”

Şunu hatırladım bak şimdi. Ben biraz kurnazdım galiba, derslere oturup kendim hiç çalışmazdım. Çalışkan arkadaşlarım vardı çünkü. Genellikle sınavlardan bir hafta önce bir kafe bulur, orada takılmaya başlardık. Eskişehir’de kafeden bol ne var? Hep üst katları olur bu kafelerin, çıkardık üst kata, sererdik defterleri kitapları. Benim o güzel çalışkan arkadaşlarım hem kendileri çalışır hem de bana anlatırlardı.  Çok arkadaşım vardı benim, danstan, okuldan, arkadaşlarımın arkadaşlarından. Şimdi neredeler? Ne oldu o hayata bilmiyorum. Mantıklı gelmiyor, bazı şeyler oturmuyor yerine. Böyle olmamalıydı. Bu evin alttan alta insanı çürüten bir yapısı var. Rutubet de yok ama beni çürüttü. Duvarları, kapıları hatta pencereleri bile hiç dost olmadı benimle, hiç şöyle candan bir evlik yapmadı bana. Beni sevmedi bu ev. Dünden kalma dolma olmalı dolapta. Alıp yemeliyim. Karnım çok aç, yemem lazım. Dolma nerede? Allah Allah, gözümün önünde dolmalar uçuşuyor ama dolmanın kendisi nerede?

Okulun son yılı dans festivalini biz düzenledik. Pek çok üniversiteden gruplar geldi. Üç gün boyunca müzik ve dans şehrin her yerindeydi. Onu o festivalde tanıdım. Pırıl pırıl üniforması, sıcacık bakan gözleri, etrafına yaydığı o güven enerjisiyle beni alıverdi kendimden. Bachata’nın etkisi miydi bilmiyorum ama âşık olduğumu anladığımda daha iki gündür tanışıyorduk. O da beni sevdi, eminim sevdi, sevmemiş olamaz. Sevmese böyle olmazdı, sevmese biz olmazdık. Dolma, neredesin? Seni yiyeceğim dolma…

“Çok acele karar veriyorsun,” dedi Melisa. Endişelendiği zaman hep kaşlarını çatar, iki kaşının arası derin bir oyukla kısılırdı.

“Yapma kaşlarını öyle, yüzün kırış kırış olacak,” dedim gülerek.

“Dalga geçme Dila, burada ciddi bir şey konuşuyorum. Anlıyorum, arkadaşsınız, ona âşık oldun, birlikte iyisiniz fakat evlenmek ne ya? Daha okul bitmedi!”

“Bitti sayılır, şunun şurasında bir ay var yok. Mezun olduğumu biliyorum.”

“Peki, Bachata ne olacak? Hani İstanbul’daki dans okuluna gidecektin, Anadolu Ateşi’ne girecektin, bir sürü hayallerin vardı, onlara ne oldu?”

“Yandı bitti, kül oldu gittiii! Aşk ateşinde eridi hepsi canımın içi. Zaten benim dans okuluna filan gitmeme babam asla izin vermezdi ki Melisa. Hayal kuruyordum sadece bir tanem. Ben artık Ersin’le olmak istiyorum. Onunla bir hayat kurmak, onunla yaşlanmak istiyorum.”

“Yaşlanmayı düşünmek için biraz erken değil mi? Daha yirmi üç yaşındasın.”

Her zaman olduğu gibi yine haklıydı Melisa, daha yirmi üç yaşındaydım fakat Ersin, “Evlenelim,” dediği zaman o kadar mutlu olmuştum ki anlatamam. Belki dans ederken biraz… Tamam tamam, itiraf ediyorum dans ederken de çok mutluydum ama bu başkaydı. Bir yuva kuracaktık, bir evimiz olacaktı. Sadece benim ve Ersin’in yaşayacağı bir ev. Kendi zevkimize göre döşeyecektik evimizi. Elimizle seçecektik mobilyalarımızı. Şöyle modaya uygun, minimalist, İskandinav tipi. Renkli koltuklar, sarı mesela ya da toz mavisi, yere şu kıvırcık tüylü halılardan sereceğiz, eskitilmiş ahşaptan yemek odası, pencerelerde de stor perde. Hayal etmesi bile içimi bir hoş ediyor, çok güzel olacaktı, emindim, çok emindim. Neyse, dolma yoksa biz de ekmek yeriz. Biraz da peynir, olur olur, güzel olur.

Her şey bir hayal perdesinin arkasında yaşandı bitti sanki. Mezuniyet balosunun olduğu hafta sonu Ersin’in abisi ve yengesi ile tanıştım. Çok tatlı insanlar, beni de çok sevdiler. Yaz sonunda romantik bir düğünle evlenip balayına çıkmıştık bile. Evimizi İskandinav mobilyalarla döşeyememiştim ama olsun, kayınvalidemin bir akrabasından almıştık mobilyalarımızı. Ödemesi kolay olacaktı. Yere de Ersin’in annesinin evinden getirdiği bir halıyı serdik ama düğünde o kadar çok eğlendik ki. Ersin’e ikimiz Bachata yapalım dedim ama o bu dansı biraz edepsizce buluyor, bu düşüncesine çok güldük. Biz de “Seni seviyorum,” şarkısı eşliğinde vals yaptık. Neden bilmiyorum ama ne zaman bu şarkıyı duysam mideme bir kramp giriyor.  

Çok çalışıyor Ersin. Polis sonuçta, çok çalışması normal. Bazı geceler ya hiç gelmiyor ya da geç saatlerde geliyor. Ben iş arıyorum, aynı zamanda KPSS’ye hazırlanıyorum. Temizlik hastası oldum çıktım. Evde can sıkıntısından ha bire cam siliyorum, yer siliyorum. Haftada bir kayınvalidemlere gidiyoruz, onun dışında görüştüğümüz kimse yok. Mezuniyetten sonra arkadaşlarımın çoğu gitti Eskişehir’den. Burada kalanlarla ise ben görüşmüyorum. Ev işleri, yemek, çamaşır derken zaman bulamıyorum, bir de sınava hazırlanıyorum. Hem Ersin de pek hoşlanmıyor yanımda o olmadan gezmemden. Haklı, ben de onun bensiz gezmesini istemem doğrusu. Bachata mı ne oldu? Yapıyorum canım! Evde kimse olmadığı zaman müziği açıp bir güzel dans ediyorum kendi kendime sonra da çok gülüyorum hâlime.  Bachata tek kişilik bir dans değil ki. Ekmeği yemeliyim. Çıtır çıtır taze ekmek, arasına peynir, mis gibi kokar, çok severim.

Galiba evlendikten dokuz, on ay kadar sonraydı, inanmayacaksınız ama kocamın beni ne kadar çok sevdiğine bir kez daha tanık oldum. Daha önceden bilmiyor muydun, diyeceksiniz. Biliyordum fakat o gün bana sarılınca, hele o acıyan başımı ovalayıp göğsüne yaslayınca, “Pişman,” dedim kendi kendime. Bursa’ya gitmek istemiştim. Kuzenim evleniyor, ben de bulunmak istiyorum düğünde. Çok ısrar ettim, başının etini yedim Ersin’in, sonunda kızdırmayı başardım. Tokadı yedim tabii. O şiddetle kafamı dolaba çarptım, çok acıdı.

Çok acıdı, hiç bu kadar acı hissetmemiştim daha önce. Sanki kalbim yırtıldı, içim kanadı ama beni seviyor, seviyor beni. Öf nereden geldi bu anı şimdi aklıma? Acıdıysa acıdı. Hem bu ev, işte bu ev gülmüştü bana o zaman. Nefret ediyorum bu lanetli evden. Karnım aç benim. Canım çok fena tatlı çekiyor, puding olacaktı, puding yapacağım ben, inşallah süt vardır dolapta.

Kolumun kırıldığı gece karşı komşudan rica ettim beni hastaneye götürmesini. Kemiğin kırılırken çıkardığı sesi duydunuz mu hiç? Çok tuhaf, sanki bir dal kırılıyor gibi. O gece de benim kol kemiğimle birlikte sanki yeryüzündeki tüm ağaçların dalları kırıldı. Vallahi abartmıyorum, seslerini duydum, acılarını hissettim. Şimdi ne zaman kırık bir ağaç dalı görsem aynı acıyı yeniden duyuyorum. “Biliyorum,” diye seslenmek istiyorum ağaca. “Canının ne kadar çok acıdığını biliyorum.”

Ersin, ben yere düştükten sonra hep yaptığı gibi kapıyı çarpıp çıktı gitti. Komşudan yardım istememe de kızacak eminim fakat kolum o kadar acıyor, o kadar acıyordu ki kımıldatamıyordum. Duramadım, çaldım kapılarını. Karşı komşum Türkân teyze ile Arif amca sağ olsunlar, arabalarıyla götürdüler beni Tıp Fakültesi’ne. Sabaha kadar başımda beklediler. Kolum alçıya alınıp eve dönerken Türkân teyze şefkat dolu bir sesle, “Kızım bu kırık nasıl oldu? Bak biz bazı sesler duyuyoruz sizden. Çok rahatsız oluyoruz, eğer bir sıkıntın varsa bize söyleyebilirsin,” dedi.

“Yok bir sıkıntım,” dedim. Hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Öyle utandım ki ufacık kaldım sanki arabada. Yüzlerine bile bakamadım teşekkür ederken. Kapıyı açtığımda Ersin evdeydi. Onu görünce Arif amca da benimle girdi içeri. Düştüğümü, kolumu kırdığımı ve beni nasıl hastaneye götürdüklerini anlattı. Ersin bir teşekkür bile etmedi adama, sadece, “İyi,” dedi. O zaman daha çok utandım. Keşke gelmeseydi eve. Bu ev, bu kötü ev hiç olmasa keşke.

Ersin seviyor diye alıştım muzlu pudinge. Ben kakaolusunu severdim oysa. Her şey, her şeyim onunla değişti zaten. Canım o kadar çok bir şeyler yemek istiyor ki sanki kırk yıl aç kalmış gibiyim.  Şu fotoğraftan gülümseyen gelinlikli kız benim. Ben aslında başka bir model beğenmiştim, omuzlarımı açıkta bırakan, ama annemle kayınvalidem ille de bu olsun diye ısrar ettiler, ben de onları kıramadım, kabul ettim. Ersin nasıl da yakışıklı. Yanımda fidan gibi duruyor. Her zaman çok yakışıklıydı benim kocam. Bürolarının kıdemli amirleri yeniden evlenmeye karar verince çok sevinmişti. O düğüne giderken lacivert takım elbisenin içinde nasıl da havalıydı. Kocaman kır düğünü yaptı İhsan abi, ben beş aylık hamileydim o düğünde. Ya, bir bebek bekliyorum. Bu çok heyecanlı bir şeymiş, söylerlerdi de inanmazdım. Ersin mi? O da heyecanlıdır herhâlde. Bana bir şey söylemiyor, çok çalıştığından eve sinirli geliyor akşamları. Her şey düzgün olsun istiyor. Yemek onun sevdiği olacak, televizyonda spor programı izlenecek, her şey o ne derse öyle olacak, aman neyse, bir bebek bekliyorum artık, çocuk doğunca değişecektir eminim. Sonuçta bebek sadece benim değil ki. Ben anne olacaksam o da baba olacak. Bu her şeyi değiştirip güzelleştirecek işte. Kolaymış böyle düşünmek. Hep kolayına kaçmışım zaten. Tıpkı şu hazır pudingler gibi. Aç paketi, dök tencereye, koy sütü, karıştır. Nasıl yapacağım diye düşünmen gerekmiyor.

İhsan abinin düğününde üç yıldır evli olduğum kocamın, mesaiye kalmasını gerektirecek bir işi olmadığını öğrendim. Meğer benim kocam sekiz, beş saatleri arasında çalışan masa başı memuruymuş. Bunu Ersin’e soramadım. Geceleri gelmiyor ya çoğu zaman, ben onu işte sanıyordum hani? Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum artık. Soramadım, yani soramam çünkü hamileyim. Allah korusun, tekmesi karnıma filan gelir, çocuğuma bir şey olursa kendimi affedemem sonra.

Arkadaşı Okan’ın hanımı çok tatlı bir kadın, bizi onlara çağırdı. Gitmeyiz tabii, nereye gittik ki şimdiye kadar, ama o ne bilsin, iyi niyetle çağırdı kadın. O da ev kadınıymış ama kocası izin günlerinde evin ve çocukların bütün yükünü alıp onu özgür bırakıyormuş. O da arkadaşlarıyla buluşuyor ya da ailesinin yanına gidiyor, bir şeyler yapıyormuş işte. İki çocukları var bu arada. Çocuklarını çok seviyormuş Okan, sık sık onları gezmeye, tatile götürüyormuş, akşamları da hep evdeymiş. “Genellikle televizyon karşısında uyuyakalıyor ama ben fındık fıstık getirip uyandırıyorum,” diyor gülerek anlatırken Okan’ın karısı. Üstelik Okan, bir Yunus polis. İşlerinin ne kadar ağır olduğunu anlata anlata bitiremedi hanımı. Ersin gibi masa başı polisi değilmiş yani. Her gün bir sürü suçluyla karşı karşıya geliyormuş sokaklarda. İşi bitti mi soluğu doğruca evinde alırmış. Onlarsız hiçbir şey yapmazmış. Biraz çok mu konuşuyor bu kadın, başım ağrıdı. Şimdi de birlikte seyrettikleri filmlerden dizilerden bahsediyor. Biz daha hiç birlikte televizyon seyretmedik desem yeridir. Evliliğimizin ilk aylarında belki ama inanın onu bile hatırlamıyorum artık. Ersin evde olduğu zamanlarda spor programı seyreder, bense genellikle odamda olurum. Onu rahatsız etmem. Tavandaki çatlak iyice büyüdü. Sıva yaptırmak lazım. Ne yaptıracağım ya sıva filan. Kötü bir ev zaten, çatlaklı, lanetli. Pis kokuyor, kan kokuyor, ne kadar temizlesem çıkmıyor koku. Yedim mi pudingi ben? Hatırlamıyorum. Yedimse de doymadı karnım. Hâlâ çok açım.

Hamile olduğumu öğrenince, annem yanıma geldi. Birkaç gün kaldı benimle. Neyse, Ersin pek bir şey demedi, bir iki homurdandı o kadar. Sırtımdaki bereleri görünce annem anladı, çok üzüldü. Ben, beni de alıp gitmeye kalkacak filan zannettim fakat o, “Evlilik hayatı, olur böyle şeyler, fazla üzerinde durma,” dedi.  “Kıskanır erkek kısmı, huysuz olur, hem vurmak için mutlaka el gerekmez kızım, dille de pekâlâ vurulabilir kadına. Baban pek ustadır bu işte. Elini de dilini de pek güzel kullanır yeri geldiğinde. Sabret, geçer inşallah.”

Babam, benim pamuk kalpli babacığım? Yok canım, olmaz öyle şey, inanmam. Kaynar kaynar yiyeceğim seni puding, ocaktan iner inmez, daha dumanın tüterken yiyeceğim, yakarsan yak. Tahammülüm kalmadı artık.

Hamile kalınca benim KPSS hayal oldu, zaten çalışmamı istemiyordu Ersin, ona da gün doğdu. Çocuk için alınması gereken şeyler var, bunu ona söylediğimde bu işle annemlerin ilgilenmeleri gerektiğini söyledi. “Torunları değil mi, yapacaklar tabii,” dedi. Şaka yapıyor sandım. “O zaman seninkiler de yaparlar artık, ama biz neler alacağız?” dedim gülerek. Cevap kapıyı vurup dışarı çıkması oldu. Allah’ım, kime ne diyeceğimi bilemiyorum, bebek karnımda altı aylık oldu ve ben daha hiçbir şey hazırlayamadım. Geçen gün eltim geldi, kendi çocuklarının eski bebeklik eşyalarını getirmiş. “ Bunlar böyledir Dilacığım, bir şey yapmazlar, aklın varsa yün filan bul da kendin ör bir şeyler. Annene de söyle bolca bez alsın yoksa almaz bunlar, kalırsın ortada,” dedi. Almadı Ersin gerçekten. Çocuğu için hiçbir şeye özenmedi. Yatağını babam aldı, üstünü başını annem. Neredeyse bir yıllık bez getirdiler Bursa’dan, ben de bana verdiği harçlıktan artırıp aldığım yünlerle birkaç şey ördüm. Bebek doğduktan sonra takılan birkaç altını bozdurup bebek arabası almak istedim, sonucu kızımın yanında yaralarım berelerimle ağlaya ağlaya geçirdiğim üç gün oldu. Öyle ya, benim elim kolum var, çocuğumu taşımaya yaramayacaklarsa ne işe yararlar değil mi?

Kızım var benim, İpek’im. İpek gibi teni, ipek gibi saçları olduğu için İpek dedim ona. Ersin, ismine hiç karışmadı. Belki erkek olsa bu konuda bir fikri olurdu ama kız olunca bir şey demedi. Kızım doğunca yalnızlığım biraz olsun geçer sandım fakat öyle olmuyormuş. Şimdi kızımla birlikte yalnızım artık. Dünya yüzünde sadece ikimiz var gibiyiz. Doğumdan sonra arada bir geldiği eve neredeyse hiç uğramaz oldu Ersin. Masraflarımız var. Kirayı ve faturaları ödüyor sanıyordum ama elektriğimiz kesilince anladım ki ödemiyormuş. Ev sahibini aradım korka korka, üç aydır kiranın da yatmadığını öğrendim. Babam imdadıma yetişti. Onlara her şeyi anlattım. Bursa’ya gelmemi istiyorlar ama ben burada kalmak istiyorum. Annemin anlattıklarından sonra babamla aynı evde yaşamak düşüncesi, ne bileyim korkutuyor beni. İlk zamanlar annem yardım ediyordu fakat Bursa’ya dönmeyeceğim deyince o da yardımı kesti. Babam izin vermiyormuş. Birkaç kez kayınvalidemle konuştum. Bana sadaka verir gibi market alışverişi yapıp geldi. Eltim geliyor arada, her gelişinde iki kilo süt getiriyor. Anlamıyorlar, benim süte ya da sadakaya ihtiyacım yok. Benim çalışmaya ve kızımla kendime bakmaya ihtiyacım var. İş bulurum, ne iş olursa yaparım ama çocuğumu bırakacak kimsem yok. Evdeki lüzumsuz eşyalardan bazılarını spotçulara sattım. O kadar az para ettiler ki. Benim aç kalmam önemli değil, İpek ne olacak? Ona süt lazım, mama lazım, bez lazım.

Ne bu böyle ya? Ne var ne yok bütün hayatım aklıma hücum ediyor sanki. Evet, ne olmuş yani? Kızım oldu ve kocam eve gelmiyor. Onun gelmeyişine üzüldüğümü sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir an bile üzülmedim. Ben Ersin’i onunla evlendiğim gün kaybetmiştim zaten. Evlendiğim adamın, benim sevdiğim adam olmadığını, bana hayvanlar gibi saldırıp gözümün yaşına bakmadığı zaman kaybetmiştim. Açlığım, tokluğum, hiçbir ihtiyacım onu ilgilendirmediği zaman kaybetmiştim. Kendinden başka kimseyi sevmediğini anladığımda kaybetmiştim. Şiddeti, insan vücudunda büyük bir zevkle kullandığını gördüğümde kaybetmiştim ve işte o zaman o da beni kaybetti aslında. Kalbimi, sevgimi, ona olan inancımı. Hâlâ buradaysam kızım için, evet kızım için. Bütün duvarlardan sesler geliyor. Bu çıtırtılar kulaklarımı tırmalıyor. “İstediğin kadar çıtırda pis ev! Korkmuyorum senden!” Midem kazınıyor süt mü içsem?

Annem, babamdan saklı biraz para göndermiş. O parayla İpek’i Türkân teyzeye bırakıp pazara çıktım. Pazarda karşılaştığım İhsan abi, “Çok üzüldüm Dila, bir de çocuk olmuş. Keşke bir daha deneseydiniz çocuk için,” dedi.

“Neyi deneyeceğiz abi?”

“Evliliğinizi tabii. Boşanmasaydınız keşke,”

“Biz boşanmadık ki…”

Benden çok şaşırdı İhsan abi. Gıyabımda görülen mahkemede bulunmuş adam. Şiddetli geçimsizlikten, çocuğumun doğduğu günlerde boşayıvermiş beni Ersin meğerse. Bana sormadan, haber bile vermeden, beni kandırarak ve sahtekârlıkla. Beynimden vurulmuşa döndüm. Pazarı filan bırakıp doğruca Doktorlar Caddesi’ne gittim. Gördüğüm ilk avukat yazıhanesine girip hâlimi anlattım. Nasıl olduysa şansım bu sefer yüzüme güldü iyi bir kadın çıktı avukat. Sinir krizi geçirmenin eşiğindeydim, beni oturtup sakinleştirdi. Bilgisayardan benim nüfus kayıtlarıma girip gerçekten boşanmış olup olmadığımı araştırdı. Boşanmıştım. Hem de hiçbir şeysiz, ne bir nafaka, ne bir hak, hiçbir şey yok. Bunun nasıl olabileceğine aklım ermiyor ama Avukat Hanım’ın dediğine göre her şey sahte olarak düzenlenmiş. Sahte bir şahit, sahte bir vekâletname, sahte bir dilekçe ile namussuz bir avukat tek celsede işi bitirmiş. Hemen bir itiraz dilekçesi hazırladık ve suç duyurusunda bulunduk fakat uyardı beni iyi kalpli avukat. Uzun bir süreç olabilirmiş.

Eve geldiğimde başım dönüyordu, yatıp saatlerce uyumuşum. Ne İpek geldi aklıma ne de boşanma, sadece uyudum. Geç vakit kapının sesine uyandım. Türkân teyze kucağında ağlayan İpek’le duruyordu karşımda. Elinde de bir tas çorba.

“Ben yedirdim ama sen biraz daha ver istersen. Durmuyor artık, çok ağladı kızım, sen nerelerdeydin?”

İpek’i aldım, çorbayı aldım, yarım yamalak bir teşekkür edip kapıyı kapattım. Kafam sünger gibi, ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. İpek ağlıyor, ben ağlıyorum, sonunda zavallı çocuğum ağlaya ağlaya uyudu, ben de sızmışım tekrar. Sabah Türkân teyze yine geldi, gece İpek’in sesini duymuşlar, merak etmiş sağ olsun. Ona her şeyi anlattım; çok üzüldü, çok şaşırdı kadın. Onun verdiği akılla annemi aradım, gelip İpek’i almasını istedim. “Babanın suyuna git,” demişti Türkân teyze. “Gider kalırsın biraz Bursa’da. İşini bulup hayatını düzenleyince de ayrılırsın yanlarından. Bağlayacak hâlleri yok ya seni.”

Babama, dediklerini yapacağımı, Bursa’ya geleceğimi söyledim ancak önce şu işleri halletmem gerekiyordu. Annem ertesi günü gelip götürdü İpek’i. En azından onun için kaygılanmam gerekmiyor artık. Bir yandan evi topluyorum, bir yandan Avukat Hanım’a gidip geliyorum. Dava açmaya karar verdik. Bu işin peşini bırakmayacağım.

Dün gece Ersin’in sesiyle uyandım, geldi zannettim ama rüyaydı herhâlde. Geçen gün de sanki mutfakta dolabı karıştırıyormuş gibi geldi. Evin her yerinden sesler geliyor; çıtırtılar, insan sesleri, bazen sanki bir karanlık beni yutacakmış gibi oluyor, koşup pencereyi açıyorum. Lanetli evin laneti kusmaya başladı artık.  Dün duş alırken kırmızı akıyor gibi geldi su. Deliriyor muyum ben yarabbim?

Çok açım ben ya! Açlıktan midem ağrıyor, çok ağrıyor midem. Bir şeyler yemeliyim.

Şu fotoğraflar, en çok bu fotoğraflara kızıyorum.  Bunları toplamak zorunda mıyım? Hepsinde gülmüşüm sanki gülünecek bir şey varmış gibi. Yakacağım bunların hepsini. Bir de utanmadan gelmiş, bana onu nasıl mahkemeye verirmişim diye hesap soruyor. Gerçekten geldi değil mi o? Yine hayal görmedim yani ben? Geldi geldi, yanağımın acısı bile geldi diyor bak, kolumdaki morluklar bacağımdaki şiş geldiğini söylüyor. Boşanmış benden paşam, bitmiş o iş. Bir kuruş bile alamazmışım ondan.

“Bana vermeyeceksin zaten kızına vereceksin,” dedim.

“Ne malum benim kızım olduğu?” demesin mi?

“Sen ne diyorsun?” diye bağırdım. “O senin kızın, bunu sen de biliyorsun!”

Karşımda gülüyor, tuhaf tuhaf konuşuyor. Söyledikleri hakaret desem değil, alay desem değil, ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum.

“Bana bak Dila, senden boşandım, seni de çocuğunu da görmek istemiyorum, defol git hayatımdan yoksa seni doğduğuna pişman ederim!”

Bir yandan söyleniyor, bir yandan üzerime yürüyordu. Sonunda gövdesiyle duvar arasına sıkıştırdı beni. Kolumu sıkıyor, kolum çok acıyor. “ Neden evlendin benimle? Bunları bana neden yapıyorsun?”

“O zaman öyleydi, şimdi böyle, anladın mı? İstemiyorum artık seni. Bıktım senden! Beni kafalamak için peydahladığın o kızını da al ve defol!”

“O senin de kızın.”

“Benim değil dersem ne yapacaksın?”

“Nasıl diyebilirsin? İspatlaman lazım, DNA diye bir şey var.”

“Ohoo! Onlar sonuçlanıncaya kadar ben seni Eskişehir’e de, Bursa’ya da rezil ederim. Bütün arkadaşlarımla yattı, derim. Zaten eskiden de edepsiz edepsiz dans ediyordu, derim. O manyak baban seni n’apar bir düşünsene, alır mı evine seni? Sokaklara düşersin kızım, ben de gelir seni vurur, namusumu temizlerim. Eninde sonunda olacak olan o. ”

“Ben senin namusun filan değilim, anladın mı? Anladın mı dedim? Ben senin hiçbir şeyin değilim. Namus kim sen kimsin? Sen erkek misin ki namusun olsun? Bir kızın var senin, bir kızın. Namustan bahsediyor bir de. Sen neredesin ha? Neredesin?  Benim namusum asıl senin elinde kirlendi, benim insanlığımı kirlettin sen…”

Ne kadar bağırdım hatırlamıyorum, bağırmaktan sesim kısıldı. O bana vuruyordu durmadan, daha şiddetle, daha şiddetle. Ben de bağırıyordum daha çok, daha çok.  O vurdu ben bağırdım, o vurdu ben…

Bunlar gerçekten oldu mu? Benim bozulan beynimin halüsinasyonları mı? Algılayamıyorum. Gitti herhâlde Ersin. Onu görmüyorum, sesini de duymuyorum. Gördüğüm tek şey tavandaki çatlak, o da git gide bulanıklaşıyor sanki. Karnım çok aç, bir şeyler yemeliyim. Gözüm kararıyor açlıktan, sanki içim çekiliyor.

“Dila! Ne oldu burada kızım? Kapı açıktı ardına kadar, kavga mı ettiniz? Dila, bu kanlar ne?  Dila, Dila!”

Türkân teyze mi o? Neden ağlıyor ki? Türkân teyze, ağlama. Bak, havada uçuyorum ben. İnanamıyorum ama ayaklarım yerden kesildi gerçekten. Etrafımda tuhaf bir telaş var. Ne takıyor koluma bu kadın? Müzik sesi geliyor bir yerlerden. Tanıyorum bu sesi, Bachata bu. Karnım çok aç ve içimde Bachata çalıyor. Müziği dinlemek istiyorum, beni rahat bırakın. Müzik beni doyurur. Bırakın müziği dinleyeyim. Bırakın artık beni, gideyim bu evden.

***

“Kadını karnından iki kere vurmuş Amirim, şimdi ambulansa alındı, hastaneye götürüyorlar.”

“Mermileri buldunuz mu? Bilinci açık mıydı? Bir şey söyledi mi?”

“Karnım aç gibi bir şey söyledi fakat tam anlaşılmadı. Komşu onu bulana kadar kaç saat kalmış böyle bilmiyoruz. Mermilerin kalibresi bizim kullandıklarımızla aynı. Kocası polismiş zaten.”

“Koskoca apartmanda kimse silah sesini duymamış mı? Şu kana bak yahu! Kadının bütün kanı akmış parkelerin üzerine, bu kadar zaman kimse bir şey görmemiş mi?”

“Birisi sesi duymuş ama yolda lastik patladı zannetmiş.”

“Yaşayacak mı ne dersin?”

“Şimdi gelen mesaja göre maalesef Amirim. Yolda kaybetmiş hayatını.”

KURGAN

Kimi yere kış yakışmaz. Ege’den, Trakya’dan herhangi bir yer seçin, eğer oraya kışı yakıştırıyorsanız tahminen çocukluğunuzda hiç oralarda bulunmadınız demektir. Kutlukhan, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Kampüsü’nden bindiği 303A’nın arka sıralarından birinde cama alnını dayamış dışarıyı izliyordu. Silivri’ye yaklaştıkça otobüsün ön camına yapışan sivrisinekler gibi hayaline onlarca çocukluk anısı çarpıyor, kısa süre can çekişip ölüyorlardı.

Özellikle bir anı aklından çıkmıyordu. Günübirlik gittikleri Edirne’de babasıyla yağlı güreşleri izleyeceklerdi. Uzun bir araba yolculuğu yaptıklarını ve yol boyunca babasının eski Türk destanlarını anlattığını hatırlıyordu. O gün çok keyiflenmişti. Babası, yaşı küçük olmasına rağmen öne oturmasına izin vermiş, o da sıcak yaz gününde araladığı camdan yolculuk boyunca yüzüne çarpan rüzgârın tadını çıkarmıştı. Vardıklarında karınları acıkmış, oğlak eti yemişlerdi. Kutlukhan, daha önce hiç tatmadığı bu etin, içinde yarattığı havai fişek fabrikası yangınına benzer patlamalara kulak asmamış, babasını uyarıp onu tuvalete götürmesini istememişti. Babası bu isteğe kızacak değildi ama hayran hayran onu dinlerken, güreşi ve çok sevdiği Koca Yusuf’u anlatışını bölmek istememişti, ta ki bacaklarından süzülen necasetin kesif kokusunu babası duyana dek.

Alnını otobüsün camından geri çekti. Yüzünde yıllar öncesinden gelen bu utanma, hayal kırıklığı arası şaşkın ifadeyle emlakçıyla buluşacağı yere varmak üzere olduğunu anımsadı. Sonraki durağı kaçırmadan inmek üzere ayağa kalktı.

***

“Hoş geldin kadam,” dedi işini ciddiye aldığı üzerindeki takım elbiseden belli olan emlakçı. Önündeki koşu bülteninin üzerine ucuz tükenmez kalemi bırakmadan son bir safkanı işaretledi.

“Otobüslerde çok yorulmadın inşallah! Arabayı servise vermeyeydim alırdım seni Kumburgaz civarından ama artık başka zamana kaldı. Açsan otur sana bir tost ısmarlayayım.”

“Sağ ol. Kahvaltı ettim,” dedi Kutlukhan çenesini kaşıyarak. “Beni nasıl tanıdın?”  

“WhatsApp’taki fotoğrafının aynısısın işte.” Gülerken göbeği zıplıyordu. “Hem de kahveye buralarda kaç kişi elinde kitapla girer ki kadam?” Kutlukhan, elinde tuttuğu “Kök Tengri’nin Çocukları” isimli kitabı göstererek gülümsedi.

“Ayaklarına kara sular inecek bugün ona göre! Tam aradığın gibi, şahane üç tane evim var. Senin ev olayını bugün hallediyoruz, bak söz,” dedi kalan çayından son yudumunu alıp oturduğu masadan kalkarken. Koşu bültenini katlayıp ceketinin cebine koydu. Emlakçı hesabı öderken daha fazla sigara dumanına maruz kalmak istemedi, dışarı attı kendini Kutlukhan. Arkadaşına, yoklama için yerine imza atmasını hatırlatmayı unuttuğu aklına geldi. Ders başlamak üzereydi. Telefonunu çıkarırken düşürünce kendine galiz bir küfür savurdu.

Telefonu almak için eğilince, yıpranmış ayakkabılarıyla birinin yanı başında durduğunu fark etti.

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”  

Kalkarken önce adamın yırtık pantolonunu sonra da saç sakal karışmış yüzünü gördü.

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”

Bir adım geri sıçradı. Kahveden içeri bakındı. Emlakçı hesabı ödemiş geliyordu. Tuttuğu nefesini bırakıp başını çevirince meczubun arkasını dönmüş konuşarak uzaklaşmakta olduğunu gördü.

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”

***

Allah’ım bu son ev düzgün çıksın ne olur? Açlıktan bayılacağım. Çenesi bir dakika durmadı. Yetmez gibi bir de parfümünden burnumun direği kırıldı. Bundan önce gösterdiği iki yer de birbirinden rezaletti. Evlerin o kadar albenisi yok ki bana son gösterdiği yer için “Diriliş Ertuğrul’un bir bölümü buranın arkasındaki ormanlık alanda çekildi.” dedi. Ertuğrul rolünü bana verselerdi yine de o evde bir saniye durmazdım.

Burası da dışarıdan bakınca en az kırk yıllık! İnşallah içi yenilenmiştir. En azından benzinciye yakın, gece acıkırsam bir şeyler alabilirim. Komşu evler de boş görünüyor, yalnız olacağız belli.

“Kadam burası aslında bir tatil sitesi. Yazın hep dolar buralar. Ama kışın gördüğün gibi in cin top oynuyor.” Kutlukhan, emlakçının gülünce göbeğinin hipnotize edici zıplamalarına bakmaktan kendini alamıyordu.

“İnsanlık hâli ya! Gece acil bir durum oldu, hemen ileride -bak buradan görünüyor- site bekçisinin evi var. Oraya gidebilirsin. Bütün gece sokak sokak dolaşırlar. Düdüklerini işitirsin, dersin güvendeyim.”

Kutlukhan, emlakçının bir an önce susmasını ve nihayet evin içine girmeyi diledi. Evi görür görmez açlığını unuttu. İçerisi hiç de fena değildi.

Şömine var ama ısınmaya yetmez. Olsun, soba kurarım sonuçta baca var. Mobilyalar eski ama sağlam duruyor. Çalışma masası bile var. Evin arka tarafı boş tarla, deniz bile görünüyor. Bir tek şu yükseklik -tepe mi desem- var manzarayı bölen.   

“Burayı çalışma odan yaparsın. Demlersin çayını, alırsın kucağına kitabını. İşte deniz karşında! Gel keyfim gel.”

“Bu tepe nedir?”

“O mu?” dedi emlakçı. Bunu iki kısa öksürük izledi. “Ona kurgan mı ne derlermiş. Bir çeşit mezarmış.”

“Kurganın ne olduğunu biliyoruz herhâlde. Tarih okuyoruz o kadar. Kiminmiş? Niye böyle üzeri açık kalmış?”  

“Beş bin yıl önce Orta Asya’dan gelen büyük bir Türk komutanına ait olduğunu söylerler. Sürüsüne bereket adam geldi zamanında buraya, kazdılar da kazdılar. Neler neler çıkardılar, hepsini de götürdüler. Ta ki…” cebinden çıkardı sigarayı yaktı emlakçı.

“Ta ki ne? En heyecanlı yerinde kesiyorsun.”

“Celallenme kadam. Boş ver sonrasını, sen beğendin mi burayı? Tutuyor musun? Yapacağız mı seni Silivri’nin İlber Hoca’sı?”

“Okul burada zaten, mecbur olacağız. Daha düşünmeye gerek yok. Gösterdiğin evler içinde en aklıma yatanı burası oldu.”

“Haydi, hayırlı olsun diyelim mi o zaman?” dedi emlakçı dış kapıya doğru hızlı hızlı yürürken. “Sözleşmeyi senin adına mı babanın adına mı hazırlayayım? Telefonda öyle bir şey dediydin?”

“Benim adıma.” dedi Kutlukhan omzunu silkerek. “Babamı rahatsız etmeye değmez şimdi.”

“Peki o zaman haftaya gel, sözleşmeyi imzalar anahtarını teslim ederim.” Kapıyı açıp çıkıyordu ki Kutlukhan koluna yapıştı.

“Ne oldu kurgana? Lafını bitirmedin.”

“Kadam sen de ne meraklı turşucu çıktın. Kazı yapılırken mezar odasını bulduklarında kapısında bir uyarı varmış. Kafasından atıyor bu adam da deme ama bu uyarıları dinlemezseniz ölürsünüz gibi bir şeyler yazıyormuş. Bunlar dinlememiş girmiş tabii. İlk giren üç işçi aynı gün aniden ölünce tüm ekiptekiler işi bırakmış, kaçmış gitmiş. Şimdi bunu anlattım diye bu evden de vazgeçme bak!”

“Yok,” dedi Kutlukhan sırıtarak. “Eve şimdi daha da ısındım.”

***

Ne gündü ama? Bütün gün koşturmaktan ne denizin ne de kurganın tadını çıkarabildim. Bir şöyle ayaklarımı uzatamadım. Neyse yarın ders yok zaten. Geçerim içeri, açarım laptopu. Denize nazır tarihi bir gizemi araştırma… Bu evde hayallerim gerçek olacak, bunu hissediyorum. Bakarsın yaptığım araştırmanın sonucunda bir yazı hazırlarım, gazetede yayınlanır. Babam pazar sabahı açıyor gazetesini, karşısında oğlu. Bu gürültü de nereden geliyor?

Kutlukhan yatağından kalkıp dışardan gelen sesi anlamak için salona geçti. Pencereden dışarı bakındı.  Düşük tempoda bir davul sesi vardı. Yakından geliyordu ama dışarıda karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. Pencerenin önünden zil takılı asasıyla birinin geçtiğini gördü. Üzerinde onlarca püskülü olan bir cübbe, yüzünde ürkütücü bir maske vardı. Gözlerini ovuşturdu. Yeniden bakındı, bir daha göremedi. Damarlarında dolaşan adrenalin uykusunu kaçırmıştı. Mutfaktan bir bıçak aldı ama sonra kendi haline güldü. “Yok ya, bir hayaldi,” dedi. Bıçağı mutfak masasının üzerine bıraktı. Kapı çaldı.

Kapıyı açmasıyla davul sesinin nereden geldiğini anladı. Karşısında aşağı yukarı on kişi dizilmişti. Davulun temposu arttı. Kapının hemen önünde, Kutlukhan’ın bir kaç metre uzağında eğilmiş iki kişi dizleriyle bastırdıkları mor kınalı iki koyunun boynuna bıçağı vurdu. Loş sokak aydınlatmasının altında siyah kan sessizce boşaldı. Tempo arttı ve biraz önce gördüğü maskeli yaşlı adamın aslında bir şaman olduğunu anladı. Asasını sallayarak davula eşlik ediyordu. Kutlukhan ürperen tüyleri ve kocaman açtığı gözleriyle kurban edilen hayvanlara kitlenmişti. Onu kendine getiren ise karşısına dikilmiş gruptan ellili yaşlarındaki adam oldu. Tüm ses kesildi.

“Selam sana ey kutlu kişi!” O da şaman gibi cübbe giymişti. Kır saçlarıyla babacan birine benziyordu. Yüzündeki samimi gülümseme Kutlukhan’ın cevap vermesini kolaylaştırdı.

“Selam,” diyebildi.  

“Seni ürküttük, kusurumuza bakma ama böyle olmalı. Tam saatinde, tam yerinde.”

“Nedir tam saatinde tam yerinde olan?”

“Sen Kutlukhan’sın, bize müjdelenen komutansın. Beş bin yıl sonra yuvana geri döndün. Şükürler olsun!” Kır saçlının iki eli havadaydı.

“Ne? Nasıl?”

“Oturduğun evin hemen arkasında bir kurgan var. Ne demek bilir misin?”

“Bilirim,” dedi. “Mezar demek.” Kır saçlı kolunu Kutlukhan’ın omzuna attı. Birlikte evin arka tarafına doğru yürüdüler.

“Bizim buralara bir kaç yıl önce yabancı alimler geldi. Hemen senin evin arkasını kazıp bu kurganı buldular. Bizim kahveden tanıdık birkaç arkadaş da kazıda çalıştı. Alimler konuşurken içinde büyük bir Türk komutanının mezarının olduğunu öğrenmişler.”

Kutlukhan, gecenin bir yarısı evin arkasında, kurgan olduğunu bildiği tepenin karşısında tanımadığı bir adamı, üşümesine aldırış etmeden pür dikkat dinliyordu.

“Bu komutan büyük zaferler kazanmış, her zaferinden yüklüce altınlarla dönmüş. Öldüğünde de buraya altınlarıyla birlikte gömülmüş. Mezarın korunması için de büyücüler çağırılıp tılsımlar yapılmış.”

“Tılsımlar mı?” dudağını büktü Kutlukhan.

“Evet tılsımlar. Ben de inanmadım başta, hatta bu bahsettiğim kahvedeki arkadaşlar da inanmamış. Altın olduğunu duyunca kazılar devam ederken bir gece buluşup gizlice kurgana inmişler. Kapısına tılsım mılsım dinlemeyip kazma kürek girişmişler. Bir anda dolu başlamasın mı! Kafam kadar taneler bunların üzerine yağmış. Bunlar da kaçışmış. Bir tanesi kaçarken bakmadan yola atlayınca arabanın biri bunu biçmiş. Diğer ikisi de on beş gün içinde peş peşe öldü gitti. Yalnız bir arkadaşımız sağ kaldı. O da kurganın kapısına dokunmadım diye yemin billah etti.”

“O nerede şimdi?”

“Bana bunları anlattıktan sonra tası tarağı topladı gitti. Bir daha da görmedim. Yalnız gitmeden önce son bir şey söyledi. Kurganın kapısının üzerinde senin adın yazıyormuş ve tılsımı sadece sen bozabilirmişsin.”

“Ben mi?” dedi Kutlukhan.

“Sen ya.”

“Peki nasıl?”

“Şu sorunun cevabını bulman lâzım: ‘Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.’”

Kutlukhan boş gözlerle kır saçlı adama bakıyordu.

“Şimdi düşünme bunun cevabını. Bizim yardımımız olmadan bulamazsın. Önce zihnini açmalıyız. Aslında neler neler başarabilirsin ama bir çok kabiliyetin engellenmiş durumda. İzin ver, yarın gece bu saatlerde gelelim, evinin altından kurgana bir tünel kazalım. Biz oranın kapısına gelene kadar zaten sen cevabı bulmuş olacaksın. Hatta sadece cevabı bulmakla kalmayacaksın, Silivri’miz de kudretli komutanına geri kavuşmuş olacak.”

***

“Dersi kaçırdın oğlum, hoca yoklama aldı. Niye söylemedin bana yetişemeyeceğini? Yerine atardım imzanı.“

“Önemli değil oğlum, hallederiz bir şekilde.” Kutlukhan, omzuyla sıkıştırdığı telefonu diğer kulağına alıp omleti için yumurtasını çırpmaya devam etti.  

“Asıl dün akşam olanları anlatayım da dinle.”

“Kesin yine rüyanda atın üzerinde kelle biçiyordun. Yaralı hâlinle sana güvenen askerlerini bu sefer needen kurtardın?”

“Hayır be oğlum! Bir dinle beni.” Tavada çift sarılı yumurtasını hazırlamayı tamamladığında dün gece olan biteni anlatmayı bitirmişti. Tavayı mutfak masasının üzerine bıraktı.

“Adama yarın gelin diyemedim. ‘Düşüneceğim,’ dedim. Sen ne diyorsun? Gelsinler mi?”

“Gelsinler işte ne olacak? Sallamıyorlarsa hem havadan para gelir hem de komutan olacaksın baksana. Geriye ordunu bulması kaldı.” Arkadaşının martıları andıran gülüşüne başka zaman olsa aldırmazdı.  

 “Gülme lan! Ben de yüzde yüz inanmadım adamın anlattıklarına ama oğlum bir düşünsene, babam bana bu ismi niye koydu?”

“Kutlukhan, her baba oğluna bir isim koyar. Ya adını Satılmış koysaydı ne yapacaktın?”

Önünde duran yumurtasına çatal sürmemişti. Çayını koymak için ayağa kalktı.

“Zevzekçe konuşma, neden bahsettiğimi biliyorsun. Hayatım Türk tarihi ile geçti. Buna bu kadar takıntılı olmam, hep daha fazlasını öğrenme arzum içimde bir yerlerde saklı bir gerçeğin olabileceğini ve bir gün ortaya çıkacağını söylüyor bana. İşin parasında değilim, bu dünyaya gelmemin bir amacı olmalı sonuçta.” Çayı bardağına doldururken taşırdı.

“Onu bunu bilmem. Dostun olarak kendini fazla kaptırma derim. Eğer adamlardan çekiniyorsan gelirim yanına, söylemen yeter.”

“Yok sağ ol,” dedi masaya yeniden döndüğünde. “Sadece eve çok zarar verirler mi, o kafamı kurcalıyor. Ev sahibine ne derim sonra?” Yumurtasından ilk çatalını aldı, hemen ardından kopardığı ekmeği ağzına tıkıştırdı.

“Ne mi diyeceksin? Ben Kutlukhan! Beş bin yıl öncesinden ordumla geldim. Evinizi biraz dağıttık kusura bakmayın.”

***

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.” Aklımdan çıkmıyor. Yapamıyorum. Adam bana düşünme dedi ama yok, olmuyor. Bundan başka bir şey düşünemiyorum. Dağa çıkan iki kişi olsa… Kapı çaldı. Hava kararmak üzere. Onlar olmalı.

Kapıyı açtığında  iki kişi taşıdıkları bir şeyle müsaade isteyerek yanından geçti. Arkalarından kır saçlı yetişti.

“Bu çadırı salona kuralım diyorum. Rahat edersin değil mi?”

“Nasıl?”

“Bu çadırı senin için getirdik, sorunun cevabını düşünmeye başlamadın değil mi? Çok tehlikeli.”

“Hayır tabii,” dedi. Başlamak ne kelime, neredeyse sonuna geldim.

“İyi o zaman. Şimdi öncelikle sana getirdiğim şamanlara özel bu çayı içmen lazım. Ardından çadıra girip uzanacaksın. Cevap seni bulacak, hiç meraklanma.”

“Ne çayı?” Çayı sabah kahvaltıda bile içmem ki ben!

“Ayahuasca çayı. Şamanların ayinlerden önce içtiği, beynindeki bütün engelleri kaldıracak olan çay. Türk atalarımızın yüzyıllardır içtiği çay tabii ki.”

Bu çayı biliyorum, şamanlar ayinlerden önce içiyor. İnternette herkes bu çayın peşinde. Pahalı olmalı. Benim için bu çayı hazırlamaları olayı ne kadar ciddiye aldıklarını gösterir.

“Şuraya, pencerenin hemen önüne kursun arkadaşlar çadırı. Ben de size çayı hazırlamanız için mutfağın yerini göstereyim.”

***

Korktuğum gibi değil, tadı güzel. Derinden patates kokusu alıyorum. Çadır için pek özenmemişler. Alelade. Çay ne zaman etkisini gösterir?  

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”

Unut şunu. Az sabret, çay etkisini göstersin, beyninin tüm engelleri kalkacak. Babama anlatınca başta kızacak ama sonra her zamanki gibi yapıştırır “Hey maşallah!”ı.

“Güzel. Yudum, yudum iç kutlu dost. Çayın içinde dimetiltriptamin (DMT) diye doğum ve ölüm anında salgılanan bir madde var. Senin için zorlayıcı bir tecrübe olacak belki ama sonunda ödül büyük! Kendini yeniden keşfedeceksin!”

“Sorunun cevabını düşünmeye başlayayım mı?”

“Acele etme. Çadırı senin için kurduk. Gir, uzan içinde. Rahatla. Merak etme, cevap sana gelecek.”

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Benimki de soru. Çadırın içi nedense huzur verdi. Bu koydukları manzara resminden olabilir.

“Sen bizim uyandırdığımız ilk komutan değilsin. Şimdi gözlerini kapa ve sorunun cevabını düşünmeye başla.”

***

Ne kadar zaman geçti? Bitti mi? Bu kadar mıydı? Cevap… Cevap yok aklımda. Bulamadım. Sıkıldım bu çadırdan. Hava almalıyım. Açılsana pencere! Oh dünya varmış! Başım dönüyor, biraz da ağrıyor.

Şunlar! Doğru mu görüyorum? Kurban edilen iki mor kınalı koyun değil mi? Mor kınalar… Neden birer file dönüştü. Filler beni ezecek mi? Her şey çok renkli. Çayın etkisinde miyim hâlâ? Yoksa öldüm mü? “Dağa çıkar dört kollu…” tabut mu o çıkan? Ölmem mi gerekiyordu? Su içmeliyim. Evin tüm ışıkları yanıyor. Bu adamlar da kim? Ne taşıyorlar o kovaların içinde? Yakından bakmalıyım. Bu… Bu kırmızı sıvı? Kan mı? Kovalarla bodrumumdan kan mı çıkıyor? Ben öldüm mü?   

***

“Uyan hadi arkadaşım! Uyan da balığa çıkalım.”

Kutlukhan, gözlerini açtı, olup biteni anlamaya çalışırken gözü çadırın olduğu yere ilişti. Çadır yoktu. Etrafına şöyle bir bakındı, adamlardan hiç bir iz yoktu. Onların yerini bir kaç polis memuru almıştı. Her şey bir rüya mıydı?

“Önce bir kalk ayağa.” Kutlukhan’ın başı dönüyordu. “Tamam şimdi seni şuraya bir oturtalım. Belli ki dün gece iyi partilemişsin.”

“Partilemek mi? Memur bey neler oldu bilmiyorum? Evimde ne arıyorsunuz?”

“Ne mi oldu? Dün gece burada uyuşturucu partisi vermişsin.” Elinde tuttuğu çay bardağını gösteriyordu.

“Amirim o çayı bana şey hazırlardı…” Kutlukhan eliyle acı bir ifade beliren yüzünü kapamıştı.

“Kim hazırladı Kutlukhan? Adını bile bilmiyorsun ama evine alıyorsun?” O an Kutlukhan kır saçlının adını hatırlamadığını fark etti.

“Ne çayıydı bari onu hatırlıyor musun?”

“Ayahuasca çayı memur bey. Türk şamanlarının ayinden önce içtikleri çay.”

“Sadece Güney Amerika’da yetişen çayı hangi Türk şamanları içiyormuş? O çayın satışı da bulundurulması da yasak bir kere.”

Kutlukhan yere bakar vaziyette ellerini önde birleştirmişti. Memurun arkasında duran kovaya gözü ilişince tüyleri ürperdi.

“Memur bey o kovada ne vardı?”

“Sen onu bunu bırak da, bu adamlar ne deyip de gecenin bir yarısı evine girdi.”

 “Evin arkasında beş bin yıl öncesine ait bir Türk komutanının kurganı var. Şimdi soracaksınız kurgan nedir diye, izah edeyim memur bey bir çeşit mezar demek.”

Memur, Kutlukhan konuşurken arkasını dönüp çoktan kapıya gelmişti: “Hadi, göster bakalım şu kurganı.”

Birlikte evin arka tarafında geçtiklerinde Kutlukhan es vermeden Türk tarihiyle ilgili her şeyi anlatmaya koyuldu. Memur sabırla dinledi. Elini omzuna koydu.

“Oğlum, üniversitede okuyan adamsın. Hiç mi anlamadın adamların niyetini?”

Kutlukhan üzerinden henüz atamadığı gecenin yorgunluğunu ve ölmeyi istetecek kadar yoğun baş ağrısını bir kenara bırakıp tekrar sordu: “Memur bey, kovada taşıdıkları kan mıydı? Bodrumumda bir cinayet mi işlendi?”

Memur önce boş gözlerle baktı. Sonra elleri belinde gülmeye başladı.

“Geçmiş karşıma bir de cinayet diyor. Bak baştan başlayalım. Ben sorayım sen hızlıca cevapla.” Olur anlamında başını salladı Kutlukhan.

“Beş bin yıl önce, buralarda Türk mü vardı?” Yanakları kızaran Kutlukhan’ın alnında boncuk boncuk ter damlaları belirdi. Cevap veremedi.

“Adını sanını sormadığın, katil mi tecavüzcü mü bilmediğin adamları gece yarısı evine alıyorsun, içinde ne olduğu belli olmayan çayı içiyorsun ve olanlardan hiç şüphelenmiyorsun. Çünkü?”

Kutlukhan’ın iki eli karşıdan bakana, yenişemeyen iki güreşçiyi anımsatıyordu. Bir elinin tersiyle alnında biriken damlaları sildi. Cevap veremedi.

“Uzatmayacağım. Evine gelen adamlar, birkaç ay önce yine senin gibi bir öğrenciyi bulup evine girmişler. Aynı numarayı çekmişler. Ona da sen komutansın, aslansın, kaplansın demişler. Size bu evleri bulan emlakçı da sanırım bu işin içinde ama onunla sonra görüşeceğim.”

Kutlukhan en azından bu utanç verici gerçeğin memur tarafından bilinmesinden dolayı rahatlamıştı. Aksi hâlde kendi ağzından dökülen kelimeler acı verirdi.  

“O çocuk da tarihe meraklıymış. Belki de okuldan arkadaşın olabilir. Neyse, evin arkasında kurgan var diye onu da kandırmışlar. Senin ayahuasca zannettiğin civardan topladıkları sinek mantarlarının çayını ona da içirmişler. Fincandaki kokudan anladım sana da ondan içirdiklerini. Dün gece  gördüğün tüm hayaller, kurduğun paranoyaların sebebi o çaydı. Seni bayıltıp rahat rahat yandaki benzin istasyonun yakıt deposunu soymuşlar. Sabah benzin istasyonunun sahibi kontrolde fark edip bizi aradı. Buraya gelince bir de deponun arkasındaki evin kapısının açık olduğunu görünce anladık dün gece buradalarmış.”

“Yani?” dedi Kutlukhan gözleri kurgan sandığı tepeciğe dalmış hâlde. “Kovanın içindekiler kırmızıydı ama. Akaryakıtın rengi farklı değil mi?”

“Üreticiler, kanunen kendi yakıtını bir renk maddesi kullanarak diğer şirketlerin ürünlerinden ayırmak zorunda. Marker dedikleri bir madde içine kattıkları. Yani kan değildi senin o gördüğün kovanın içinde olan şey, akaryakıttı. Göz göre göre litrelerce çaldılar ve buna sen okumuş cahilliğinle çanak tuttun. Helal olsun sana!”

Kutlukhan, gözlerine birikmiş yaşlar düşmesin diye çenesini yukarı kaldırdı. Dışarda tepenin hemen arkasından geçen iki mor kınalı koyunu gördü. Cebinde sıkı sıkı tuttuğu telefonu durmaksızın çalıyordu. İçindeki havai fişek fabrikasında çıkan yangınlara benzer hissi bir yerlerden anımsadı ve memurdan izin istedi.

“Tuvalete gitmem gerek memur bey.”

OZAN ILGIN 13: TARİKAT

Sultanat Duvarı ile ikiye bölünmüş olan şehrim, dünyadaki fakirlik ve zenginliğin birbirinden yüksek duvarlarla ayrılmasının bir yansımasını yaşamaktaydı. Dünyada sadece o ailede doğduğu için kraliyet yatlarında yolculuk edip, armalı ceketleri olan okullara giden çocuklar vardı. Ve dünyada sadece o ailede doğmadığı için şehrin -gecekondu-getto-çadır şehir-artık ne dersen de o isimli mahallesinde yarı aç yarı tok, üstü başı kir pas içinde uykuya dalmak zorunda kalan çocuklar vardı. Buna kader diyen 40 yaş üstü insanlar bu dünyadan gidinceye ve bu zihniyet değişinceye dek savaşmak biz 40 yaş altındakilerin boynunun borcuydu. Ve şehrimdeki o Sultanat Duvarı yerle bir olup zengin-fakir demeden herkes aynı okullara, aynı kafelere, aynı caddelere, aynı eğlence yerlerine eşit bir şekilde gidemedikçe bana dur durak ve huzur yoktu.

Yapamasam bile uğrunda öleceğim bir sebebim vardı artık. Karınca misali en azından yönüm belli olsundu.

***

Balık baştan kokuyordu. Canım şehrimde herkesin söylediği ve yaptığı farklıydı. Vali-Başkan İkram Papazoğlu muhafazakâr, mütedeyyin ve mütevazı bir lider portresi çizerek kendini seçtirmiş, sonra da Belediye Bilişim-Bel-Bil Kulesi’nde havyar yerken viskisini yudumlayan bir israf canavarına dönüşmüştü. Fakir dostu olacağım demişti, biz de bunu yemiştik. Halbuki fakirin dostu olmazdı. Bir dahakine ülkede fakir kalmayacak diyen lidere oy vermememiz gerekiyordu. Acaba eyalet-şehirde bir daha adil bir seçim olacak mıydı?

***

Ben vatan’dı, millet’ti, Sultanat’tı diyerek kendi dertlerimle kavrulurken muhalif kadın rap’çi 3KSİK3T3K’in M32AR isimli şarkısı Youtube’da patladı. Bu sefer Tacirüddin tarikatının sözde lideri Hacettin Efendi’nin 6 yaşındaki kızını, 29 yaşında bir adamla bile isteye evlendirmesi ve kız 15 yaşına gelince imam nikâhı, 18’ine girince de resmi nikah kıyması sonucu kızın çocuk yaşta cinsellikle tanışarak tacize ve tecavüze uğramasına göz yumması üzerine patlatmıştı şarkıyı.

M32AR

Altı yaşındaki kız çocuğunun olması gereken yer ana okulu veya kreş

Nasıl alladın pulladın da 29 yaşındaki eşşek kadar adamın koynuna yolladın bre kalleş

Kızının saçlarına takması gerekirken rengârenk kurdele

Utanmamış bir de evlendirmiş kızı tarikat lideri geçinen hergele

Bıkmadınız yıllardır, yeter biz kadınlara çektirdiğiniz çile

Aklınız fikriniz uçkurunuzda tarikat denen mikrop yuvalarında gücü yeten yetene

Kime indiği fark etmez ilahi dediğiniz sözleri hep çarpıttınız

Hangi dinden din adamı olursanız olun güç ve para geçince elinize göz göre göre sapıttınız

Postu serdiğiniz arazilerden sizi kimler kazıyacak

Sopası yok ki Tanrı’nın ille de gözünüzü mü çıkaracak

Doymak bilmez açlığınızı hangi bankaların rezervleri doyuracak

Siz altı yaşında taciz ve tecavüz edin diye mi analar bu kızları doğuracak

Adalete teslim edilse de yedirmeyiz diyerek içinizdeki pislikleri savundunuz

Biat etmeyen bir gazeteci her şeyi ortaya çıkardı diye hırsınızdan kudurdunuz

Tepenize yumruk gibi inecek birileri inşallah size kendi mezarınızı kazdıracak

Yoksa oy devşirme uğruna bu devranın adamları sizi iyice azdıracak

***

Sultanat eyalet-şehri bu skandalla çalkalanırken Papazoğlu’na hizmet eden medya her zamanki gibi “Saksağanın kuyruğu suya değdi mi, değmedi mi?” şeklinde uyduruk bir gündemle dikkatleri başka yöne çekmişti. Sultanatmak Cami ile yüzyıllardır karşı karşıya duran ve 1934’ten beri müze olan eski kilise Hayasomya, cami olarak ibadete açılsın mı açılmasın mı, idi bütün dertleri. Papazoğlu sonunda çıkıp mantıklı şeyler söyleyebildi:

 “Sultanatmak camisini dolduramayacaksın, Hayasomya’yı dolduralım diyeceksin. Büyük Cami’lıca tepesine cami yaptık. En az iki tane Hayasomya eder. Dış mihrakların oyunlarına gelmeyelim.”

Artık hem vali hem belediye başkanlığını bünyesinde toplamış olan İkram Papazoğlu’nun bu açıklamaları, tartışmaları biraz olsun durulttu. Fakat adalete teslim edilmek üzere gözaltına alınan Tacirüddin Tarikatı lideri Hacettin Efendi salıverildi ve serbest kalır kalmaz Sultanat’tan kaçacağı iddia edildi.

***

Henüz bu haber son dakika olarak ekranlara düşmeden Amirim Hayri Kozak’tan gelen mesaj hiç şaşırtmadı. “Ozan, Hacettin gerçekten kaçmış. Yanına ortağın Hüsnü’yü de al, bul o şerefsizi. Gizli görevdesiniz, haberin olsun.”

***

Maalesef yıllar önce bu Tacirüddin tarikatıyla benim de yolum kesişmişti. Bu görevi ya bir süre onların yurdunda kaldığım için vermişlerdi ya da Osteogenesis Imperfecta’dan mustarip 35 yaşında bir kadını kimyasallarla güçlü bir kadın polise çevirmiş olan sistem, sadece harcadığı paraların karşılığını almak istiyordu o kadar.

Güçlerimi yaratan sistemin benim güçlerimden, beni yok etmeyi isteyecek kadar korktuğunun farkındaydım. Artık Başkan İkram Papazoğlu’nun yarattığı korku eyalet-şehrinde hain bir muhaliftim. Çünkü Papazoğlu hayati idamesini, kendisine karşı olan tüm bireysel veya kitlesel oluşumları düşman ilan etmekle sağlayabilir hale gelmişti. Bu da Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK olarak boynumuza geçirilen yuların her geçen gün daha çok sıkılacağı anlamına gelmekteydi.

İki seçeneğim vardı. Ya bu deveyi sonuna kadar güdecektim ve yolun sonu göründüğü anda devenin o bir tutam ot uğruna yardan yuvarlanışını seyredecektim. Ya da pılımı pırtımı, benim gibi kimyasallarla güçlendirilip polis köpeği yapılmış köpeğim Çakır’ı ve anneannem Cilmaya’yı alıp bu diyardan gidecektim.

Bu eyalet-şehir, kurucusu olan Mustafa Kâmil Atasult’un dediği gibi geldikleri gibi gidecek olanlara değil, memleketine âşık olan gençlere kalacaktı. Yönetimler geçiciydi ama Sultanat Eyalet-Şehri bakiydi. Adaletin tecelli etmesine katkıda bulunmak için teçhizatımı ve silahlarımı aldım ve kanımın son damlasına kadar savaşmak üzere ayaklarımı yere sağlamca bastım.

***

“Nükleer savaş veya bir pandemi sonrası, sadece bir sırt çantası dolusu eşyayla hayatta kalma mücadelesi verdiğim bir yaşantım olmalıydı. Sadece takip, avcılık ve silah kullanma becerileri yüksek kişilerin hayatta kaldığı, kelimenin tam anlamıyla her koyunun kendi bacağından asıldığı, hiçbir aile kavramının kalmadığı bir dünyada yaşamalıydım; özgürlük, eşitlik veya kardeşlik gibi hiç kimsenin asla elde edemeyeceği hayallerin peşinden koşmadığı ama kapitalizm-din-devlet-para dörtlüsünün tamamen çöktüğü, sadece biraz benzin ve su için insanların birbirinin boğazını kestiği bir dünyada. Kimsenin ‘Allah size uzun ömür versin’ diye lüzumsuz dileklerde bulunmadığı, uzun yaşayabilmenin imkânsız hatta gereksiz olduğu ve o uzun olmasını bile istemediğimiz ömrü tüketirken gereksiz filmler izlemek, gereksiz şarkılar dinlemek, gereksiz kitaplar okumak, gereksiz insanlarla tanışmak, gereksiz okullara gitmek ve gereksiz insanlara oy vermek zorunda kalınmadığı, erken ölen için sevinilen ideal bir dünyada. Kimsenin çocuk yapacağım diye uğraşmadığı ezkaza dünyaya gelen veletlerin de kendi başlarının çaresine bakarak hayatta kalmak zorunda olduklarını bildikleri bir dünyada. Bir nevi John Lennon hayali gibi: Imagine no posessions. Düşünsene, sahiplik duygumuz yok. Hiçbir şey bizim değil. Hiçbir alete ait ruhsatımız ve hiçbir yere ait tapumuz yok. Kimliğimiz bile yok. Kolumuzda ismimizin yazılı olduğu bir dövme var o kadar.”

Hüsnü ve ben Sultanat’ın arka mahallelerinde kaldırılmadık taş altı bırakmadan gezerken aklımdan geçenleri söylüyordum. Hüsnü ise cevaben “Şu anda da benzer bir durumda yaşamıyor muyuz zaten Ozan? Hiç dostumuz yok. Yalnızız ve hayatta kalma mücadelesi veriyoruz işte!” diyordu.

***

Bu tarikat meselesi hayatımın yıllar öncesine ait karanlık bir dönemiydi. Ben henüz 17 yaşındayken anneannem Cilmaya da hastalıktan mustaripken, o zamanki SSOK onu almış ve testlere tabi tutmaya başlamıştı. Bana hastaneye yatırıldığını söylemişlerdi. Dedem de vefat edince bana sahip çıkacak kimsem kalmamıştı. O.I. hastalığım yüzünden beni Cinci Hoca’nın bilmem kaçıncı göbekten torunu olduğunu iddia eden bir adamın kurduğu bu tarikatın yatılı yurduna gönderdiler.

Burada bir-iki hafta tedavi görecek ve sonra evime gönderilecektim. Ama bir yıl kadar kaldım, nedenini bilmiyorum. Zaten o döneme ait tüm hatıralarım karanlık. Bana ne gibi ilaçlar veriyorlardıysa artık, çoğunluk kafam dumanlı gezdiğim için orayı hayal meyal hatırlıyorum.  Çığlık çığlığa bağırdığımı hatırlıyorum bir gece. Gerisi kocaman bir boşluk. O boşluğu dolduran kocaman bir varlık varmış. İnsanın geçmişiyle ilgili karanlık bölgeleri aydınlatması için kendi içinde bazı şeyleri patlatarak yakması gerekiyormuş meğer.

***

Biz o delik senin bu delik benim Hacettin Efendi’nin izini sürerken Sultanat’ta 21 Mart muhtar seçimleri yapıldı. Papazoğlu’nun lideri olduğu Sade Vatandaş Partisi- SEVAP, Sultanat da dahil büyük eyaletlerin muhtarlıklarını Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP’a kaptırdı. Hemen harekete geçen SEVAP, Sultanat muhtarlığı için seçimler yenilensin diye seçim sonuçlarını daha seçimin olduğu gece yeminler ederek açıklayan Vallahi Seçim Kurulu – VSK’ya baş vurdu. VSK seçimlerin üç ay sonra yani haziran ayında tekrarlanması kararını aldı.

***

Savdi Akrepistan Krallığı’na peşkeş çekilen koskoca arazinin etrafına inşa edilen Sultanat Duvarı, şehrimde zenginlerle fakirleri bir bıçak misali ayırmıştı ama suça azmettiren ve suçlu arasında köprü görevini görmeye başlamıştı. Savdilerin finans sıkıntısı çektikleri için şimdilik durdurdukları onlarca çok katlı binadan oluşan MERKEZ-SULTANAT projesi, duvarda açılan gediklerden içeri sızan torbacısından kadın satıcısına, silah tüccarından hacker’ına kadar pek çok yeraltı insanına yardım ve yataklık etmekteydi. Hacettin Efendi de gemiden kaçan fareler gibi kafasını bu deliklerden birine sokmuş olmalıydı. Onu enselememiz için izleri takip etmemiz yeterliydi.

Sultanat Duvarı’nın içindeki polis ve askerden arındırılmış yasadışılığın yasa haline geldiği, kara paranın cirit attığı, ahlaksızlığın kol gezdiği bölgede, 17 Megabit Şadiye’nin VIP mercedes vito minibüslerine rastladığımızda hiç şaşırmadık. Demek ki içeride sadece bir takım çapulcunun pazarladığı ilaç, uyuşturucu ve seks yoktu. Anlaşılan artık Sultanat Duvarı’nın içinde, bir gecede akıl almaz yüksek meblağlar harcayabilenler için de saklı ve yasak güzellikler sunuluyordu.

17 Megabit Şadiye, gençlik yıllarında toy bir sokak kızıyken Kozak Hayri’den çok çekmiş, onun yüzünden kendini sürekli kodeste bulmuştu ama Kozak Hayri’ye yanık olduğunu hiçbir zaman saklamamıştı. Sonradan zenginleyince, işine geldiği zaman polisi bilgilendiren, işine gelmediği zaman bu bilgileri kendine saklayan yarı muhbir yarı iş insanı olarak gemisini yürütmeye başlamıştı. Hal böyle olunca en etkili elemanlarından biri olan Jewel Cevriye’ye bir göz kırptı ve kadının bize duvarın içindeki mahallelerde olan bitenlerle ilgili bilgi vermesini sağladı. Böylece bit yeniğinin yerini tespit ettik. Zaten Tacirüddin tarikatı lideri de kenar kıyı bir yerde evlenememiş yoksul kızlara koca, bebeği olmayan fakir kadınlara muska veya çulsuzlara cin çıkarma hizmeti verecek değildi ya! VIP din tüccarının elbette VIP müşterileri olacaktı!

“Dün gece de aynı sana benzeyen cılız bir kız gelip sordu burada dönen işleri Ozan.” diye lafını bitirdi Jewel Cevriye.

Dün mü? Aynı bana benzeyen cılız bir kız mı? Şaşırmış ve merak etmiştim. Benden başka kim bu şerefsizin peşine düşmeye cesaret edebilirdi ki?

***

Jewel Cevriye’den öğrendiğimiz Hacettin’in yeni ve gizli dergâhını takibe aldık. Artık her gecemizi Sultanat Duvarı’nın içinde kalan bölgede geçiriyorduk. Sanki Arnold Schwarzenegger’ın Total Recall filminde Mars gezegenindeki sokaklarda gezer gibiydik. Sultanat halkının elinden alınan, eskiden benim ve Hüsnü’nün de evlerimizi barındıran şehrin doğu yakası, artık her türlü yasadışı alış ve verişin hayat bulduğu yer üstünde bir yeraltı şehrine dönüşmüştü.

“Bu duvarları yapıp MERKEZ-SULTANAT diye hiç bitmeyecek bir projeye başlıyor gibi görünmelerinin sebebi buymuş Ozan. Şehirde -güya- polis ve askerin egemenliği dışında kalan bir bölge oluşturarak Sultanat’ı bir kara para cenneti haline getirmek!”

“Haklısın Hüsnü.”

Bu kadar büyük boyutta ticaret, Piizişleri Bakanı Solomon Sert ve dahi Vali-Başkan Papazoğlu’nun haberi olmadan döndürülemezdi. Savdilere bu arazinin peşkeş çekilmesindeki ilk amaç bu olmalıydı. Güya Savdi askerinin hükmü altında olduğu için Sultanat askeri ve polisi de bu bölgeye giremiyordu. Aslında her şey bir danışıklı dövüştü.

Hüsnü ve beni, Hacettin Efendi’nin peşine keyiflerinden salmamışlardı. 3KSİK3T3K’in rap şarkısı sosyal medyada patlayıp da olay ayyuka çıkmasaydı Tacirüddin tarikatındaki çocuk tacizi olayı da sümen altı edilecekler listesine ekleniverecekti.

***

Dergâhı takip etmeye başlamamızın üçüncü haftasıydı. Haziran ayında Sultanat muhtar seçimleri yeniden yapıldı. CEVAP partisi Sultanat muhtarlığını ikinci kez kazandı. Papazoğlu iki kez üst üste yenilmenin hırsıyla muhtarlığa ait ödenekleri kıstı. Onun için vatandaşın hizmet alıp alamaması önemli değildi. O, politikayı futbol maçları gibi yönetiyordu. Skor ne olursa olsun önemli olan kazanmaktı. Günümüzde ise futbolun tek kazananı vardı: O da en çok parayı verendi.

Papazoğlu’nun seçimleri tekrarlatmasına rağmen ikinci hezimetini yaşadığı gece Tacirüddin tarikatının yeni dergâhına baskın planladık. Yanıma Hüsnü’yle beraber Çakır’ı da aldım. Plan, Çakır ve benim güçlü hallerimize geçmemiz, içeri girip ortalığı duman etmemiz ve Hacettin’i alıp çıkmamızdı. Yani aslında plan filan yoktu. Yine doğaçlama yapacaktım.

Sultanat Duvarı’nın içindeki güya rezidans yapılmak üzere inşa edilip yarıda bırakılmış çok katlı bir binanın zemin katından gizli kapılarla geçilen dergâha ulaştığımda beş metre uzağımdaki bir başka gizli kapıdan cılız bir kızın girdiğini gördüm. İkimiz aynı anda su balesi yapan bir ekip gibi senkronize hareketlerle sivillere ve bu üç kağıtçıdan medet ummaya gelmiş mazlumlara zerre zarar vermeden dergâh tezgahının içinde yer alan adamları derdest ettik. Tarikat liderinin müşterilerini kabul ettiği makamından ellerinde ağır makinelilerle korumalar fırlayınca işin rengi değişti. İki adam bana tıpatıp benzeyen cılız kızın kollarına girdiğinde kız ayağını yere öyle bir vurdu ki yer sarsıntısı yüzünden hepimiz yerlere yapıştık. Bu sarsıntıyla cılız halinden güçlü haline geçen kız, akabinde beni düştüğüm yerden tek eliyle kaldırıp duvara fırlattı ve beni de güçlü halime getirdi. İkimiz aynı anda bağırdık:

“OSTEOGENESİS IMPERFECTA!”

Aynı bana benzeyen cılız bir kız mı? Merak ettiğim kişi bu olmalıydı. Benden başka kim bu şerefsizin peşine düşmeye cesaret edebilirdi ki? Tıpkı benim kadar güçlü birisi. Gurur ve önyargı. Sahi, bir insanın uzak durması gereken günah sayısı kaçtı?

O da aynı hastalıktan mustaripti ve benim gibi güçlü hale getirilmişti. Üstelik benim güçlü halime nasıl geçiş yaptığımı da biliyordu. Eğer dostum olmazsa düşmanım olmasını asla istemeyeceğim biri vardı karşımda.

Hüsnü’ye Çakır’ı alıp güvenli bir mesafede beklemesi için işaret çaktım. Dost mu düşman mı olduğunu bilmediğim bu savaşçıyla tek başıma karşılaşmam gerekiyordu. Sonraki olaylar göz açıp kapayıncaya kadar oldu ve bitti. Kız, eli makineli tüfekli korumaları adeta ikişer ikişer kelepçeleyerek hakladıktan sonra Hacettin Efendi’yi yere yatırdı. Adam bildiği tüm duaları bu sefer inanarak ve yalvararak ederken, artık cılız olmayan kız, ayağıyla adamın kafasını yere bastırdı. Az önce diğer adamları etkisiz hale getirirken dergâhın duvarından kaptığı kabzası yakut kakmalı hançeri adamın göğsüne dayadı. Sonra yavaş yavaş hiç acele etmeden anlatmaya başladı.

“Hani sen! Ozan Ilgın! Kimsesiz bir kıza sahip çıkmakla ona sahip olmayı ayırt edemeyen bu şerefsizlerin dergâhına yatılı verilmiştin ama çoğunlukla kafan dumanlı olduğu için hiçbir şey hatırlamıyordun ya! O kaldığın bir yıl içinde başına gelenleri sana anlatayım. Kendi çıkarları için kullandığı dinden dualarla canı kurtulsun diye nafile yalvaran bu pislik sana tecavüz etti. Üstelik seni ilaçlarla uyuşturmuşlarken. Karşı koymaya bile fırsatın yokken. Sonra sen hamile kaldın. Seni o halde salamazlardı. Güya bir iki hafta tedavi olacak, sonra evine gönderilecektin. Ama bir yıl kaldın orada. Anneannen Cilmaya da hastaydı o dönem, gelip seni alamadı.

“Sen kimsin? Bunları nereden biliyorsun?”

“Sus! Sözümü kesme! Sonra sen o çocuğu doğurdun. Bu şerefsizin öz kızını. Sonra da sana verilen ilaçlar kesildi ve evine gönderildin. Sultanat’ın arka sokaklarında söylediklerin var ya! Hani sadece bir sırt çantası dolusu eşyayla hayatta kalma mücadelesi vermek istermişsin. Sadece takip, avcılık ve silah kullanma becerilerin yüksek olduğu için hayatta kalabilmek istermişsin. Kelimenin tam anlamıyla her koyunun kendi bacağından asıldığı, hiçbir aile kavramının kalmadığı bir dünyada. Özgürlük, eşitlik veya kardeşlik gibi hiç kimsenin asla elde edemeyeceği hayallerin peşinden koşmadım ama kapitalizm-din-devlet-para dörtlüsünün tamamen çöktüğü sadece biraz benzin ve su için insanların birbirinin boğazını kestiği bir dünya. İşte ben öyle bir dünyaya doğdum. Uzun yaşayabilmem imkânsız hatta gereksiz. Uzun olmasını istemediğim ömrü tüketirken gereksiz filmler izlemedim, gereksiz şarkılar dinlemedim, gereksiz kitaplar okumadım, gereksiz insanlarla tanışmadım, gereksiz okullara gitmedim. Kimsenin çocuk yapacağım diye uğraşmadığı, ezkaza dünyaya gelen benim gibi veletlerin de kendi başlarının çaresine bakarak hayatta kalmak zorunda olduklarını bildikleri bu dünyaydı bu. Evet, sahiplik duygum yok. Hiçbir şey benim değil. Hiçbir alete ait ruhsatım ve hiçbir yere ait tapum yok. Kimliğim bile yok. Kolumdaki dövmede bir isim yazılı. Annemin ismi.”

Kız, kolundaki uzun kollu tişörtü sıyırdı. Sol bileğinin biraz üzerindeki dövme açığa çıktı:

OZAN ILGIN

“Aklım saralı şu ana kadar yaşadığım her dakikayı bu an’ı hayali ederek geçirdim. Kendisini hiç tanımadığım, beni hiç arayamamuş çünkü doğduğumdan bile bihaber olan anneme yani sana tecavüz eden bu adamı öldürdüğüm an’a.”

Nasıl yani? Sen? Sen? Benim kızım? Olamaz! Çocuk doğurmadım ki ben! Olamaz! Sen? Sen kaç yaşındasın ki?”

“Sen 35 yaşındasın, bense 18. Basit matematik. Tecavüze uğradığında reşit bile değildin! O yüzden örtbas ederek yaptılar bu işi. Çok cılız olduğun için hamile olduğunu hemen anlamadılar. Sonrasında ise çok geçti. Senin kafanı dumanlaya dumanlaya seni uyuşturdular. Neyse ki ben geri zekâlı olmadım.”

“O ZAMAN BU ADAMI BENİM ÖLDÜRMEM LAZIM!” diye gürledim.

Hassiktir lan! Tecavüz mü? Bu orospu çocuğu bana tecavüz mü etmiş? Delirmiştim. Duymuyor, görmüyor, nefes alamıyordum. Bu adam! Bu kız! Ben! Ben anne mi olmuştum? Tecavüz mü? Öldürmeli miydim? Yoksa bacak arasında sallandırdığı o pis aletini kesip boğazına mı tıkmalıydım? Peki bu vicdana sığar mıydı? Ya kanuna? Peki tecavüz vicdana sığar mıydı? Allah’ım ben ne yapacaktım?

“DUUUR! HAAYIIIIIR! ELİNİ KANA BULAMA! BEN KANUNU TEMSİLEN BURDAYKIM!’ SEN DAHA ÇOK GENÇSİN! DEĞMEZ BİR ŞEREFSİZ İÇİN KATİL OLMAYA DUUUUR!”

Yine de bir itki, içimdeki adaletin kanun önünde tecelli etmesi gerektiğini yineleyip duran bir iç ses beni bulunduğum yerden kaldırdı ve Hacettin’in kalbine dayanmış olan hançeri tutmamı sağladı. Böylece genç kızın hançeri adama saplamasına engel olacaktım, tabii eğer kızın yerinde başka biri olsaydı. Ama o da en az benim kadar güçlüydü. İyi de o? O kimdi?

“Ben Lilith! 18 yaşındayım ve suç işlemeye de günah işlemeye de iyilik yapmaya da salahiyetim tam. Bugüne kadar kimseden izin almadım! Bugün de almayacağım!”

Bunu söylediği anda kendini ellerimle tuttuğum hançerin üzerine bıraktı. O sırada Hüsnü’nün elinden kurtulmuş olan Çakır da kızın üzerine çullandı. Amacının kızı durdurmak olduğunu anladığım köpeğim artık bir cinayete ortaktı.

“Kutsal olduğunu iddia ettiği hançerle ölmek! Bir İblis için ne güzel bir ölüm değil mi Çakır! Bak köpeğin de benle aynı fikirde!

Lilith ve Çakır adamın üzerinden tek hamlede kalktıklarında adamın göğsüne saplanan hançerden fışkıran kanlar yüzüme sıçradı. Başka zaman olsa böyle bir şeyi yapanın boğazına yapışmış olması gereken Çakır, kızın dizlerinin dibine eğildi ve başını okşamasına izin verdi.

“Senle bir derdim olmadığını anladın değil mi güzel Çakır! Hem sen de bilirsin ki İblis, insanın içindeki kötülükleri açığa çıkarmak ve dünya döndükçe insanı ayartmak için yemin etmişti. Bu adam kendi içindeki kötülükleri masum ve sahipsiz kız çocuklarında tatbik etti. O yüzden İblis’ten daha beter bir yaratıktı! Geber aşağılık yaratık!”

Adam ağzından burnundan gelen kıpkırmızı kanla iki kere hıçkırdı ve birtakım kelimeleri söylerken cümlesini bitiremeden öldü.

“Bundan sonra ya benimlesin ya da düşmanımsın Ozan Ilgın! Evet biyolojik annemsin ama ben hep kendi kendime hayatta kaldım. Ya SSOK’tan ayrılır bana katılırsın ya da ensende soluğumu hissederken yaşamaya alışırsın.”

Siren sesleri Sultanat Duvarı’nın içinde yankılanırken beni ellerimde kanlı hançerle bıraktı ve gitti.

***

Hacettin Efendi’nin cenazesi Tacirüddin tarikatı için bir gövde gösterisi oldu. Papazoğlu ve Solomon Sert, cenazede en önde saf tutmayı ihmal etmediler. Biz uzvu kopunca yerine yenisini uzatabilen sürüngenler gibiydi bu adamlar. Biri gidince yerini hemen diğeri dolduruyordu.

15 Haziran günü Tulsa Tulslarındır Özel Kuvvetler- TTOK yasadışı örgütünün hapisteki örgütbaşı Goodman Vanjör’ün erkek kardeşini eyaletin resmi TV kanalı SRT’ye çıkarıp konuşturdular. Papazoğlu işine gelince Tulslar’ın bu oluşumundan oy alabilmek için faydalanıyor, işine gelmediği anda da tekrar terör örgütü olduğunu hatırlayarak yerden yere vuruyordu.

Ehmet Davidsson, SEVAP’tan eyalet valisi seçilmişken, etkisiz eleman haline getirilmek istendiği için valilikten ve parti liderliğinden istifa etmişti. 10 Aralık’ta  Back To the Future Partisini-BTTFP kurdu. 

Papazoğlu’nun “Yan tarafta Sultanatmak camisini dolduramayacaksın, Hayasomya’yı dolduralım diyeceksin. Dış mihrakların oyunlarına gelmeyelim.” sözlerinden 1 sene sonra 27 Mayıs’ta Sultanat’ın Fiizans İmparatorluğu’ndan alınışının beş yüz bilmem kaçıncı yıl dönümü sebebiyle  Hayasomya’da dualar edildi. 9 Temmuz’da Hayasomya’nın 1934 tarihli müze olma kararı iptal edildi. Tekrar ibadete açılarak cami yapıldı. 14 gün sonra Dizaynet İşleri Başkanı elinde kılıçla ilk cuma namazını kıldırdı. İyilik, doğruluk ve ahlakı savunan bir dine ait bir ibadet töreninde bulundurulması gereken en son şey bir kılıçtı.

***

Aynı anda hem tecavüze uğradığımı hem o adamın pis bir din tüccarı olduğunu hem bu tecavüzden hamile kaldığımı ve bir kız çocuğu doğurduğumu öğrenmiştim. Kızıma kavuşamadan onun tarafından terk edilmiştim. Doğurduğumu bile bilmediğim kızım, babası olduğunu bile bilmediğim bir adamı ben engel olamadan gözlerimin önünde öldürmüştü. Şu anda sadece SSOK tarafından aranmıyordu, suç Savdi Akrepistan özerk bölgesinde işlendiği için olay uluslararası boyut kazanmıştı.  Suçluları Tel Tel Döken Polisler-TELTELPOL’ün kırmızı bültenle arananlar listesinde 19 yaşındaki Perulu Gomez’den sonra aranan en genç kişi olmuştu.

Lilith’e göre hayat kısasa kısastan ibaretti. Göze göze dişe diş, tecavüze karşıysa can. Ben ne anneannemden böyle görmüş ne de böyle eğitilmiştim. Eğer herkes kana kan ilkesiyle yaşasaydı dünya yaşanmaz bir yer olurdu. Peki dünya bu haliyle yaşanabilir bir yer miydi? Kim birilerinin VIP -Very Important Person- olduğuna karar veriyordu? Çok önemli kişiler yani ÇÖK’ler tüyü bitmemiş yetimin parasına çökenler miydi? Peki parası olmayanlar daha mı az önemliydi? Dertleri içine sığmayanlar onlardı. Hayatta umudu kalmayanlar onlardı. Sürüne sürüne yaşayanlar onlardı. Yakarsa dünyayı garipler yakardı.

Bütün bunlar, benim gibi süper güçleri olan bir kadın için bile çok fazlaydı. Hazmedebilmem için kafamı boşaltmam ya da doldurmam gerekiyordu. Bu iş, üç beş mavi kutu ile çözülecek iş değildi. Bi’ lodos lazımdı şimdi bana, bi’ kürek bi’ kayık ve zulada birkaç şişe yakut lazımdı ki yer gök kırmızıya bulansın. Daha ellerimin yakut renkli kanı kurumadan başım tekrar belaya girecekti.

DEVAM EDECEK

Dedektif Dergi Yazarlarının 2022 Değerlendirmesi

YEŞİM YÖRÜK

2022 yılında okuduğum polisiye kitaplar arasında en beğendiklerim, Gencoy Sümer’in Bir Ölüm Kalım Meselesi, Funda Menekşe’nin Korona Günlerinde Cinayet, Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz’ın Kör Kanun, Verda Pars’ın Ölüm Fısıldar Geceye, Søren Sveistrup’un Kestane Adam kitaplarıydı. Osman Aysu’nun Sır adlı romanı, usta yazarın kullandığı edebi dil ve üslubun şahaneliğine rağmen kurgusuyla beni etkileyemeyen, beğenmediğim romanlardan biri olarak kaldı.

Polisiye dizilerden en beğendiklerim Unbelievable, How To Get Away With Murder, Inside Man ve Deadwind dizileri oldu. Gerçek bir seri katilin hayat hikayesinden uyarlanan Dahmer dizisi, sergilenen muhteşem oyunculuklara rağmen içerdiği şiddet, canilik ve gerilim yüzünden ne yazık ki benden geçer not alamadı. Ayrıca 2022 yılında dokuzuncu sezonu yayınlanan Blacklist dizisinde yapılan radikal değişiklikler son sezondan keyif almamı engelledi. Polisiye filmler arasında en beğendiğim Enola Holmes – 2 oldu. 2020 yılında sinemalara gelen Knives Out’un devam filmi olan Glass Onion ise beğenmediğim filmler arasına girdi.

2022 yılının en önemli polisiye olaylarından biri Dedektif Dergi’nin Türkiye Dergiler Birliği tarafından yılın polisiye dergisi seçilmesiydi. Bir diğer önemli olay da yazar Ayşe Erbulak’ın, Norveç’in Trondheim şehrinde yapılan geleneksel Trondheim Polisiye Festivali’nde, ülkemizi ilk ve tek Türk polisiye yazarı olarak temsil etmiş olmasıydı.


RAMAZAN ATLEN

2022’de başta Ayrıksı Kitap, Mylos Kitap, Alfa Yayınları olmak üzere bazı yayınevlerinin polisiye serilerini sıralı basmaya devam etmeleri ve müstakil ya da derleme polisiye öykü kitaplarının sayılarının gittikçe artması sevindiriciydi. Okuduğum romanlar arasında Levent Bakaç’ın SIRR-I Müphem’i doğrudan polisiye sayılmasa da içerdiği gizem ve absürd anlatımıyla, Gencoy Sümer’in Mavi Kolye’si Agatha Christie’nin meşhur bir romanındaki sürprizden haberdar olanların bile çözmekte zorlanacakları muammasıyla, Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek’in ortaklaşa kaleme aldıkları Kavgaz polis soruşturması tarzı polisiyelerdeki çıtayı bir hayli yükseltmesiyle dikkate değer çalışmalardı. 2022’de beni sevindiren gelişmelerden bir diğeri hak ettiği kadar okunmadığını düşündüğüm İnsanlık Hali’nin (Reha Avkıran) Kristal Kelepçe en iyi öykü kitabı ödülü almasıydı. Bunların dışında keyifle okuduğum polisiye / gizem / suç kitaplarından bazıları şunlardı; Şeytanın Çırağı (Şiro Hamao), Şibumi (Trevanian), Çaylak (Nihal Orhan), Korona Günlerinde Cinayet (Funda Menekşe), Cehennem Çiçeği (Alper Canıgüz), Piramit (Henning Mankell), Bir Dizi Ölü Adam (Lawrence Block). Bu yıl çok fazla film ya da dizi izleyemedim. İzlediklerim arasında Knives Out (Bıçaklar Çekildi) en çok keyif aldığım polisiye film oldu. 2022 kişisel tarihimde ilk kitabımın yayınlandığı, düzenli çeviri yapmaya başladığım yıl olarak kayda geçti. 2023’te nitelikli polisiyeler okumayı, hayalimdeki romanı yazmayı diliyorum, bir de Agatha Christie’nin hak ettiği yayınevinden yayınlanmasını


MURAT YÜKSEL

2022 yılında okuduğum, yıl içinde veya öncesinde yayınlanmış polisiye tarzındaki kitaplardan roman türünde yabancı olarak en beğendiğim kitap Mermer Adam oldu. Grange 2.Dünya Savaşı yıllarını perspektifine çok güzel oturtmuş. Yerli romanlarda ise en severek okuduğum kitap 2022 yılında okuduklarımı baz aldığımda Elçin Poyrazlar’ın Kayıp Yüz romanı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kapalı oda cinayetleri türündeki en beğendiğim roman ise Gencoy Sümer’in Feneryolu Cinayetleri kitabı oldu. Bu sene bende hayal kırıklığı yaratan roman ise (okumayı kendime zulüm sayarak yarım bıraktığım onlarca kitabı saymazsam) Sahte Sultan oldu. Mahfi Eğilmez’in bilgisini ya da yazarlığını tartışacak değilim ama Sahte Sultan hem isimlerdeki tek harfli kısaltmalar, hem gereksiz bilgi yığını ile beklentilerimin çok altında kaldı. Öykü kitaplarında en sevdiğim kitap bu yıl Reha Avkıran’ın İnsanlık Hali oldu. Derleme yani kolektif öykü kitaplarında ise Dark Dedektif – 1 derlemesinden başkasını düşünemiyorum. Bunun dışında Emrah Serbes’in Behzat Ç’nin genelde Ot ve Kafa’da yayınlanmış öykülerinden oluşan yeni kitabı Çekiç ve Gül de dikkate değer kitaplardan oldu. Beğenmediğim polisiye öykü kitaplarını da yarıda bıraktığım için bu konuda isim vermek istemiyorum. Geçen yılın dikkate değer, severek izlediğim televizyon olayları bana göre polisiye ve suç temalı yapımlarda; yerli dizi olarak Behzat Ç.’nin Çekiç ve Gül dizisiyle dönüşü ve mini dizi Mezarlık oldu. Yabancı dizilerde Dahmer, yabancı filmlerde Enola Holmes 2’yi sayabilirim. Türk filmlerinde ise komedi polisiye suç tarzındaki Hazine’yi söyleyebilirim ama bunun filmde Çağlar Çorumlu’nun oynaması ile alakası yoktur desem de inanmayınız. Yılın polisiye olayları ise kuşkusuz Zehirli Kalem  Öykü Yarışması ve Kristal Kelepçe Ödülleri oldu. 

Hayatımızda polisiye hiç eksik olmasın. 


NURHAN IŞKIN

Geçen yılın bence en iyi yerli polisiye romanlarının başında Orçun Yenilmez’in Derin Şüphe’si  yer alıyor. Yabancılardaysa en çok Nora Roberts’in Gölge Ölüm adlı eserini beğendim.

2022’nin en önemli polisiye edebiyat olayına gelince… Bana göre en önemli olay, Dedektif Dergi’nin yeniden dijital yayına dönmesi oldu.


DİNÇER BATIRBEK

2022 yılında, çeşitli nedenlerle daha önce hiçbir yapıtını okuyamadığım bazı yabancı polisiye ustalarıyla tanışma fırsatı buldum. Bunlar arasında “keşke daha önceden okusaydım” diye hayıflanarak diğer kitaplarının da peşine düştüğüm Jo Nesbo ve Robert Bryndza gibi yazarların yanı sıra, beni pek heyecanlandırmadıkları için bundan sonra kendilerinden uzak durma kararı aldığım Michael Connelly, John Dickson Carr ve Javier Sierra gibileri de oldu. Yine bir diğer önemli isim olan Jean-Christophe Grangé’nin Son Av adlı romanı da, ne yazık ki bende düş kırıklığı yarattı.

Yerli polisiye yazarlarımızın öykü seçkilerinden oluşan Dark Polisiye serisi ve Ölümün Kıyısında, geçtiğimiz yıl severek okuduğum yerli kitaplar arasında yer aldı.

Beyazperdede Emin Alper’in politik bir polisiye olarak tanımlayabileceğim bol ödüllü Kurak Günler filmini, beyazcamda ise Oriol Paolo’nun son filmi Çarpık Çizgiler ile Finlandiya yapımı Deadwind dizisinin 3. sezonunu beğenerek izledim.

POYABİR tarafından düzenlenen Kristal Kelepçe Ödülleri ile Dedektif Dergi tarafından verilen Zehirli Kalem Ödülü’nün, Türk polisiyesi açısından yılın en önemli olayları olduğunu ve nitelikli yapıtların özendirilmesine yönelik kurumsallaşmış ve saygın referanslar haline geldiklerini düşünüyorum.


UMUT KAYGISIZ

Bence 2022 yılının en dikkat çekici polisiye olayı, “Yılan” lakaplı seri katil Charles Sobhraj’ın ileri yaşı ve sağlık durumu sebebiyle tahliye edilmesi ve Fransa’ya dönmesiydi. Yaşanan onca şeyden sonra hâlâ masum olduğunu rahatça söylemesi ve tipik seri katil profillerinden ciddi biçimde ayrışan olaylara imza atması onun hikâyesini ciddi biçimde ilginç kılıyor. Charles Sobhraj’ı anlatan ve “The Serpent”, yani “Yılan” ismiyle uyarlanan dizi de oldukça başarılı.

Bunun dışında, 2022 yılında izlediğim en heyecan verici ve güçlü kurguya sahip yapım bence “Mare of Easttown”. Polisiye sevenler için ganimet diyebileceğim türden bir dizi. Bu senenin hayal kırıklığı ise “Bıçaklar Çekildi 2: Gizemli Bir Serüven” oldu. Serinin ilk filmini çok beğenmiş ve Agatha Christie kitaplarından ciddi esintiler bulmuştum. Ancak ikinci film beklentilerimin çok altında kaldı. Kitap olarak da favori yazarlarımdan olan Jo Nesbo’nun “Polis” isimli romanı, defalarca okuyabileceğim kitaplar arasındaki yerini aldı. Kesinlikle tavsiye ederim.


ORÇUN YENİLMEZ

Yerli roman olarak Kavgaz-Çantacı’yı beğendim. Kurgusal açıdan sıradan bir konu olsa da gayet güzel işlenmiş. Devamı geleceğinin sinyallerini vermişlerdi. Şu sıra çalışmalar da devam ediyormuş. ilk romanda baş karakteri güçlü bir şekilde işlenmişti.

Geçen yıl basılmış yabancı polisiye roman okumadım. Asimov’un Robot Serisi bu kategoriye girer mi bilmiyorum ama Çelik Mağaralar muazzam bir yapıttı. Kurgu açısından kusursuz buldum. Gözlük çerçevesi gibi küçük detaylardan bahseden Asimov’un olayı çözümleme sürecinde ufak ayrıntılara ne kadar önem verdiğini ve sonuca bağlama şekli inanılmazdı. 2022 yılında en keyif aldığım eserlerden biri olduğunu söyleyebilirim.

2022 yılında ekonomik şartlara rağmen başta Dedektif Dergi bünyesinde bulunan yazarların, ağırlıklı olarak Herdem Yayınevi’nden olmak üzere, okurlara farklı tatlar sunan eserler yayınlamaları oldu. Umarım bu süreç daha nitelikli projeler ile devam eder ve Türk polisiye edebiyatı hak ettiği ilgiyi görür. Diğer yandan fazla film izleme şansım olmadı ancak Dahmer’i beğendiğini söyleyebilirim.


KEREM KAŞ

Bana göre yılın en önemli olayı kağıt fiyatlarındaki muazzam artış ve sonunda bu zammın kitap fiyatlarına da -maalesef- yansıması oldu. Artık insanlar kitap almakta çok ama çok zorlanıyorlar. Bu durum çözülür mü, çözülürse nasıl çözülebilir bilemiyorum ama çözüm şart.

Yılın Romanı kategorisinde açıkçası beni etkileyen ve heyecanlandıran yerli-yabancı bir roman olmadı. Bu sene fazla kitap okuyamadığım için de olabilir, belki de ben kaçırmışımdır. Daha çok Türk  polisiye kitaplar okumaya gayret ettim. Sinemada da beni etkileyen bir eser olmadı maalesef. O kadar beklediğimiz Nil’de Ölüm bile bence fiyaskoydu. 

Buna rağmen 2022 yılı benim için bayağı verimli oldu. Zehirli Kalem Öykü Yarışmasında 8.oldum. Dark Polisiye-2 ve Dark Polisiye-4’te birer öyküm yayınlandı. Ayrıca Aralık ayında yeni romanım çıktı.


BÜLENT TUNGA YILMAZ

Bir polisiye değil; 2022 yılının en öne çıkan romanı bence Ahmet Büke’nin Deli İbrahim Divanı oldu. 

Paul Vidich, The Matchmaker – Soğuk Savaşı, doğduğu ve en sert olarak geçtiği yere, Berlin’e götüren, müthiş bir atmosfer yaratan ama aynı zamanda duygusal düzeyde de çok etkileyici olan bir espiyonage romanı.

Tam anlamıyla bir polisiye değil ama bir cinayet ve onu araştıran bir dedektif ve zanlı şüphelisi olan bir kadın arasındaki aşk etrafında türler arası müthiş bir yapıt ortaya koyan Park-Chan Wook’un Decision to Make filmi bence polisiyeye getirdiği farklı ve derin yorum ile senenin ön plana çıkan filmleri arasındaydı. 


AYŞE ERBULAK

Perinin Ölümü 2022’nin bence en iyi polisiye kitabıdır. Tuna Kiremitçi tertemiz bir polisiye roman yazmış Hiç kafa karıştırmadan, anlaşılmaz olmadan, temiz bir polisiye okuduk. Eğer jürisinde olduğum “Kristal Kelepçe”ye katılsaydı hiç tartışmasız en yüksek puanı bu kitaba verirdim.

Wallender serisinin 2022’de çıkan 9. ve 10. ciltleri bana göre en iyi yabancı polisiye kitaplar. Eğer okurlar bu kitaplar için; “Onlar zaten eski kitaplar 2022 de yeniden basıldılar” der ve kabul etmezlerse; Bir Sürüngenin Anıları-Silje O. Ulstein diyeceğim. Hem anlatımı hem kurgusu hem de ters köşesi ile 2022’nin en iyi yabancı polisiye kitabıdır benim için.

Benim için yılın en önemli olayı ise, Norveç’te Polisiye Festivali’nde “Trondheim Krimfestival” onca İskandinav polisiye yazarın arasında bulunan tek Türk yazar olmamdır.


SELİN BAK

Geçen yılın bence en iyi yerli romanı Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz’dan Kör Kanun’du.

En iyi yabancı romanı  ise, Wallander’in nasıl bildiğimiz Wallander olduğunu bize gösteren Henning Mankell’in Piramit ve Diğer Wallander Maceraları oldu.

Geçen yılın en önemli  polisiye olayı da bence  Ayşe Erbulak’ın Norveç Polisiye Festivali’ne katılan ilk ve tek Türk olması diyebilirim. 


GENCOY SÜMER

Geçen yıl okuduğum polisiye romanların çoğu iyiydi. Yerli polisiyelerde Süleyman Baş’ın Kan Rüyayı Bozar romanı bir adım öne çıktı.  Yabancılarda ise Richard Osman’ın Perşembe Günü Cinayet Kulübünü ve Dorothy L. Sayers’in Bu Kimin Cesedi’ni beğendim.

2022’de izlediğim polisiye dizilerin önemli bir bölümü sabun köpüğünden farksızdı. Genellikle aynı senaristin elinden çıkmış gibiydiler. Bununla birlikte aralarında beğendiklerim de oldu. Katil kim tarzında ve polisiye edebiyata göndermelerle dolu Saksağan Cinayetleri (Magpie Murders) bunların başında geliyor. Sağlam bir cinayet entrikasını anlatan Lincoln Lawyer da fena değildi.

Edebiyatımıza yeni yazarlar kazandıran Zehirli Kalem ödülünün gördüğü büyük ilgi benim için bu yılın en önemli olaylarından biriydi. Diğeri ise Ayşe Erbulak’ın Norveç’teki polisiye festivaline (Trondheim Krimfestival) katılması oldu.


ESRA GÜREL ŞEN

2022 yılı çokça çalıştığım, yazdığım, okuduğum, seyrettiğim ve gezdiğim bir yıl oldu benim için. Bir değerlendirme yapmak istersem kitaplardan başlayabilirim sanırım.  Elbette önceliğim her zaman olduğu gibi polisiyeler. Bu kadar geç kaldığıma üzülerek okuduğum Henning Mankell romanlarını ilk sıraya hiç düşünmeden koyabilirim. Daha önce dizisini çok severek izlemiştim fakat romanları okurken aldığım keyfi diziyi izlerken almadığımı fark ettim. Çünkü dizide kahramanımız dedektif Kurt Walander’in kişiliği bence yeterince yansıtılamamış. Oysa İsveç’in soğuk iklimine yakışır sakin ve nispeten depresif kişiliğiyle hiçbir çözüme yaklaşamıyormuş gibi görünen, uzak hatta zaman zaman ilgisiz ve isteksiz dedektifimizin, kişiliğinin bu özelliklerini ve dikkatinden kaçmayan küçük ayrıntıları nasıl kullanarak olayları çözdüğünü şaşırarak okuyoruz. Elbette bu kurguyu yaratan yazara da hayranlık duyuyoruz. Seyrettiğim film ve diziler içinde en çok İzlanda yapımı Trapped ve Entrapped’i beğendiğim. Sanırım soğuk ülkelerin durgun yapılı insanlarının olaylara bakış açılarını görmeyi seviyorum. Türk yazarlardan sevgili Gencoy Sümer’in Bir Ölüm Kalım Meselesi ve sevgili dedektifimiz Percule Hoirot’u hemen yazmalıyım. Aile Sırrından sonra tekrar onunla birlikte olmak çok güzeldi. Elbette sevgili Yeşim Yörük ‘ün kitapları Kelimelerin Efendisi ve Birtakım Cinayetleri, Orçun Yenilmez’ in Derin Şüphesini büyük bir zevkle okudum. Ahmet Ümit’in Sultanı Öldürmek isimli romanını okurken neden bilmiyorum bence iki kitabın gerek anlatım dili ve konuları itibarıyla hiç alakaları yok ama aklıma hep Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı geldi. Ahmet Ümit’ten bahsetmişken bu sene onun ilginç bir kitabını okudum. Masallara duyduğum ilgi ve masalcı olma arzum sanırım beni buna itti. Kitabın adı Masal Masal İçinde. Yazarımız annesinden dinlediği masalları derleyip okuyucusuna aktarmış. Bence çok güzellerdi. “Polisiye ile ilgisi yok niye yazdın?” diyebilirsiniz fakat bence pek çok masal içinde fazlasıyla polisiye ve suç ögesi taşır. Örneğin kraliçenin Pamuk Prensese zehirli elma yedirmesi başlı başına bir cinayettir. Türk polisiye dizileri içinde bu sene en çok Mezarlık isimli diziyi beğendim. Baş dedektifin bir kadın olması da beni çok memnun etti. Bu yıl uzun bir aradan sonra tekrar yurt dışına çıktım. İsviçre, Fransa ve Almaya üçgeninde dolaştım. Hiçbir şeye özenmedim insanların gözlerindeki huzura özendiğim kadar. Gelecek kaygısı olmadan ve karın doyurma telaşına kapılmadan da bizim hiç düşünmediğimiz sorunlar için kaygılanabiliyormuş insanlar onu gördüm. Örneğin mülteci sorunu ve hakları gibi. Bizim de böyle bir kaygımız var elbette fakat bizimki başka biçimde. Neyse filmlere dönersek son izlediğim suç ve adalet temalı olarak düşünebileceğim film Kurak Günler. Ülkemizin içinde bulunduğu ahlaki ortamı siyasete değinmeden metaforlar ve bir suç hikâyesi üzerinden anlatan film vermek istediği mesajında bence çok başarılı. Film belirli ya da içleri rahatlatan bir sonla bitmiyor ve insan “Son ne? Ne olacak?” sorusuyla çıkıyor filmden. Bu soru daha sonra “Sonumuz ne olacak?” sorusuna evriliyor. Film güzel ve mesajını da veriyor fakat yarattığı karamsarlığa ve umutsuzluğa katılmadığımı söylemeliyim. İnsan her yerde iyi ve kötü haliyle var. Önemli olan iyiliğe dair umutları ve çabaları canlı tutabilmek. Yaşam enerjimiz bence buna bağlı. İnsan bunu başardığı için bugün hâlâ varlığını sürdürüyor eğer başaramasaydı pek çok canlı türünde olduğu gibi şimdiye kadar zamanın içinde çoktan yok olur giderdi.  Herkese bol kitaplı, filmli, umutlu ve bol gülümsemeli bir yıl diliyorum. “Yaşasın!” dediğiniz günler diğerlerinden çok olsun.

OZAN ILGIN BÖLÜM 8: TİCARET

Sultanat Şehri’ni batı ve doğu yakası olarak ikiye bölen Burgaziçi Nehri’nin, aynı adı taşıyan tek köprüsü, biri zenginlik diğeri fakirlikle damgalanmış iki yakayı bir araya getiremediği gibi bazen de kötü işlere sahne oluyordu. Köprünün fakir olan doğu yakası ayağının dibinde infaz edilen mafya babası Topal Kadir’e ait beş anahtarı protez ayağındaki gizli bölmede bulmuş ve sağlama almıştım. Ama Kozak Hayri amirimin bu delilleri sakladığı iddiasıyla Madenekon Terör Örgütü üyeliğiyle suçlanarak tutuklanmasına engel olamamıştım.

Altı yerinden kurşunlanarak öldürülen bu adamın sakladığı anahtarların bende olduğunu öğrendiklerinde evimi aradılar, bulamayınca ateşe verdiler. O zamanki amirim Solomon Sert, “Demek SSOK’a ait delilleri evinde sakladın, bulamadılar ve evini yaktılar!” diye beni gözaltına aldırmıştı.

Anahtar 1

Mafyaya ait anahtarlardan ilki Tünelsultanat’ın kilitli demir kapısının anahtarıydı. Varlığı gizli tutulan bu tünelin anahtarının mafyanın elinde olması beni hiç şaşırtmadı. Tünel elbette sadece polis ve asker tarafından değil, mafya tarafından da yasadışı ticaret amacıyla kullanılıyor olmalıydı. Belediye başkanı İkram Papazoğlu’nun pişkin cümleleri burnuma pis kokular gelmesine sebep oldu.

“Bu tünelden vatandaşların ve pek çok bürokratın haberi yok Ozan!”

Anahtar 2

Yırtık dondan çıkar gibi sürekli karşıma çıkan mafya babası Nuri Körleğene ve yol arkadaşı Chedot Woodpecker’in terk edilmiş bir depoda kurdukları tuzağa düşmüşken karşıma tuhaf bir araç çıktı. Cilmaya, ben ve Çakır o araca atladığımızda can havliyle elimde kalan dört anahtarı da denedim. İkinci anahtar aracın kontağını çevirdi.

Beraber çalışmaya başladığımız hacker ekibinin başı Siber Can, mafyaya ait bu tuhaf aracın havada helikopter ve jet gibi gidebildiği gibi denizde de yüzebildiğini tespit etti. Aracın motorunun gizli bir yerinde bir kısaltmaya rastlandı: WADAC. Bu harfler War And Defence Administration Company’nin kısaltmasıydı. Mukim Gottgabe‘nin yönettiği WADAC, uluslararası alanda savunma ve danışmanlık hizmetleri veren bir kuruluştu. Bu kuruluş aynı zamanda SSOK birlikleri için de silah ve mühimmat üretiyordu.

Geriye ne işe yaradığını bulmam gereken üç anahtar daha kalmıştı.

***

Hem mahalleden kankalarım hem meslektaşım olan Ramazan ve Hüsnü’yle beraber, şehrin en iyi hacker ekibi olan Siber Can, Tilki Baki ve Haypatya ile farmakoloji dehası Tekin Tanker’i mafyanın gözünden uzakta çalışabilmeleri için mahallemizdeki eski transformatör fabrikasına yerleştirmiştik. Sultanat Şehri’ni halktan biri olduğu için halkla iç içe yöneteceğini söyleyen ve büyük bir tantanayla seçilen İkram Papazoğlu, inşası hala devam eden Belediye Bilişim ve Enformasyon- Bel-Bil Kulesi ismini verdiği belediye binasının yedinci katında, halktan giderek uzaklaşmaya devam ediyordu. Hayri Kozak, Sultanat Özel Kuvvetler- SSOK amirliğine yeniden atanmıştı. Solomon Sert ise, başına getirildiğim Ar-Ge Laboratuvarı’nda kontrol altında tutulmam için gölge bir amir olarak tepemdeydi.

***

Amirim Hayri Kozak, beni özel görev koduyla odasına çağırdı. Bir Osteogenesis Imperfecta hastasıyken yüz binlerce dolar harcanarak verilen onca ilacın sonucunda süper kadın polis olan benim etimden sütümden posamı çıkarana kadar faydalanacaklardı elbette.

“Gizli görevle Baramoviç denen Urus oligarçın yatına bineceksin. Alitalia kıyısındaki Denedik şehri açıklarında demirleyecek olan yatta çeşitli ülkelerden kumar tutkunları toplanacak. Toplantıya milyon dolarlık değil milyar dolarlık adamlar katılacak.”

“Oooo James Bond’çuluk desenize amirim! Le Chiffre ile kumar da oynayacak mıyım?”

“Bu işin şakası yok Ozan. Yata en kadınsı haline bürünüp davetli olarak bineceksin. Ne kadar dekolte kıyafetin varsa al ve üç saat sonra Burgaziçi Limanı’nda ol. Baramoviç SSOK’tan koruma için adam istedi. Papazoğlu ise koruma görevine tek başına seni göndermeye karar verdi. Biraz tek başına on kişi gücünde olduğun için biraz da oligarça senin üzerinden biyoteknolojide ne kadar ileri olduğumuzu göstermek için. Adama hem koruma olacaksın hem ‘bal tuzağı’ olarak kullanacağız seni. Bu sayede üretimine yeni başladığımız çok pahalı bir nükleer elementin satışını bağlayacaksın.”

“Ben ve dekolte kıyafetler mi?  Bu şehirdeki kadınsı denebilecek en son kişi benim amirim! Bond kızı Halle Berry gibi denizden çıkış sahnesi mi çekeceksiniz? Lady Godiva veya Bo Derek gibi çıplak ata mı bindireceksiniz? Raquel Welch gibi hapishanede duvara mı asacaksınız beni?  Şişme kadın göndereceğinize bizim ucube Ozan’ı gönderelim diye mi düşündünüz? Şişme halime bir de zodiac bot fonksiyonu ekleyin tam olsun. Gemi batarsa adamı yüze yüze getiririm size.”

Kozak Hayri beni susturdu.

“Bu da diğerleri gibi bir görev. Her şey ayarlandı. Hadi marş marş!”

Haydaaa! Bir anda iş adamının yanında güzel giyinip toplantıya katılacak pretty woman mertebesine yükselmiştim iyi mi? İyi de benim hiç öyle askılı, yırtmaçlı elbisem filan yoktu ki! Ulan benim hiç elbisem yoktu ki!

Cilmaya’nın gizli bir gardırobu olduğu aklımın ucundan geçmezdi. Siyah satenden, sarı ipekliden, mor taftadan elbiseler, mink bolerolar, bordo kadifeden pelerinler, turkuaz kaşe mantolar, kırmızı stilettolar gözümün önüne saçıldı. “Ben de bir zamanlar gençtim yahu!” diye güldü Cilmaya. “Yakından bak. Bunların hepsi sen SSOK’a katılmadan ve ben emekli olmadan önceki Ar-Ge laboratuvarı ürünleridir. Askılı, siyah saten elbise paraşüt olur mesela. Sarı, ipekli tuvaletin +80/–40 derece arası sıcaklıklarda koruyucu özelliği vardır. Hepsinin marifetlerini göstereceğim ben sana. Hadi hazırlan sen.”

Çantama Cilmaya’nın en marifetli ‘Bond kızı’ kıyafetlerini doldurduktan sonra şoförüm kılığında beni iskeleye götüren Ramazan üzerimdeki çiçekli elbiseyi görünce pis pis sırıttı.

“Hadi len ordan! Her zamanki Ozan’ım işte! Ne sırıtıp duruyorsun? Hem Denedik’i görcem.”

“Denedik mi? Orası da neresi?”

“Oğlum var ya işte, hani kanal açmışlar şehrin her yerine ama şehri su basmış, olmayınca da Denedik koymuşlar ya şehrin adını! Çizme şeklindeki Alitalia yarımadasında. Hadi bas gaza, geç kalmayalım.”

***

Gizli görevle yatına bineceğim Orman Rakadyeviç Baramoviç, Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi- KKKP tarafından yönetilen kuzeydeki büyük ülkeden gelen dolar milyarderi bir iş adamıydı. Öyle ufak meblağlarla çalışan küçük şirketlere göz ucuyla bile bakmayan ve devletlerle iş yürüten bu tarz iş adamları oligarç diye anılıyorlardı.

Baramoviç, Anglosakson eyalet-şehri prömiyer futbol liginin yıldız takımlarından biri olan Çhelsiğ futbol kulübünün de sahibiydi. Kulübü satılığa çıkardığına göre paraya sıkışık olmalıydı. 340 milyon avroya mal olduğu tahmin edilen, Eclipse isimli 162,5 metre uzunluğuyla dünyanın ikinci en uzun yatının sahibi paraya sıkışık olabilir miydi? Adam, Londrun’da açık artırmayla satışa çıkarılan 850 gram trüf siyah mantarını 28 bin sterlin vererek satın almıştı. Benimki de laftı.

***

Bu arada Hatai ve Edene eyalet-şehirlerinde Sultanat İstihbarat Ajansı (SIA)’na ait tırların komşu ülke Muriye’ye giderken sıvacılar tarafından durdurulduğu haberi Sultanat şehrini sallamıştı. Eyalet-şehir Düşişleri Bakanı Echmed Davidoff bu tırların içinde Sult milletinin kardeş milleti Sultmenlere götürülen insanî yardım malzemesi olduğunu söyledi. Milliyetçi Vatandaş Partisi- MEVAP başkanı Etat LeJardin “SIA tırları, İkram Papazoğlu’nun partisi olan Sade Vatandaş Partisi –SEVAP’ın elinde patlamıştır” dedi.

İkram Papazoğlu ise içinde insanî yardım malzemesi mi yoksa Muriye’deki tehlikeli gruplara silah yardımı mı götürdüğü belirlenemeyen kamyonlar için 18-26 Kasım operasyonlarından sonra arasının iyice soğumuş olduğu Quiri cemaatini sorumlu tuttu.

Bu olayın üzerinden iki ay geçmişti ki Mazeri iş adamı Bheza Zhabbar, pahalı lacivert takım elbisesiyle sanki devlet erkânından biriymiş gibi Sult bayrağı altında SULTV’ye çıktı ve gözümüzün içine bakarak 18 Kasım’da gözaltına alınmasının hata olduğunu, kendisinin Sultanat eyalet-şehri ile Sult milletinin yararından başka hiçbir şeyi gözetmeyen halısever iş adamından başka bir şey olmadığını açıkladı.

18-26 Kasım gözaltı olaylarında hedefteki eski üç bakanın Supreme Couch’a gönderilip gönderilmemesiyle ilgili Sultanat Eyalet Meclis’i oylaması yapılacağı duyuruldu. Bu oylamanın sonucu olarak SEVAP 9 hayır, CEVAP 4 evet, MEVAP 1 evet, HEWAP 1 boş oy attı.  Ve oy çoğunluğuyla Supreme Couch’a gönderilmekten son anda kurtulan üç bakanın gülerek sandığa oy attıkları görüntü medyaya yansıdı.

***

Kapitalist Birleşik Devletleri -KABD‘nin Kalifornia eyaletinde üretilen sentetik Kaliforniyum maddesi nükleer reaktörlerin başlatılmasında kullanılıyordu ve dünyanın en pahalı ikinci maddesiydi. Gramı yaklaşık 95 milyon dolardan alıcı bulan bu maddeye benzer bir element üretmek üzere kolları sıvayan Vatan Millet Sakarya Üniversitesi Biyoteknoloji bölümü profesörleri sonunda şehrimizin ismini taşıyan Sultanatyum isimli maddeyi üretmeyi başarmışlardı. Amirimin yeni üretmeye başladığımız çok pahalı nükleer element dediği işte buydu. Atom numarası 119 olan Sultanatyum, hem Kaliforniyum’un yerine kullanılabilsin hem de yüksek fiyatlardan satılarak eyalet-şehir ekonomisine katkıda bulunsun diye üretilmişti. Başkan beni Baramoviç’in yanına bu maddeyi satabilmem için göndermişti.

***

Burgaziçi Limanı’ndan, Kuğu Gölü Balesi’nden meşhur Kuğu Teması’nı çalan bir oda orkestrası eşliğinde bindiğim Eclipse’e yat demek hakaret olurdu, keza kendisi beş katlı minik bir gemicikti. Yatın kendisi XXXL olduğundan İngilizcedeki ‘lux’ kelimesi bile bu yatı tanımlarken ‘luxxxxx’ diye yazılıyor olmalıydı. Savarona’yı yapan Blohm&Voss firması tarafından inşa edilmişti. Zaten sonradan kaptandan öğreneceğim üzere kırk metre ve üzeri olan yatlara ‘süperyat’ deniyordu. Süperyatta, sinema, bowling, kahvaltı ve yemek salonları, disko, kütüphane, yedi jakuzi, iki yüzme havuzu, iki helikopter pisti, 7/24 hizmet veren spa, unisex kuaför ve kumarhane vardı. Jetskiler, rüzgâr sörfü ve dalış ekipmanları da güvertedeki yerini almıştı. Misafirlerine hizmet vermek ve yatı opere etmek için kaptan da dahil yetmiş kişilik bir mürettebat yatta hazır bulunuyordu. Süperyatın güvenlik için füze tespit sistemi, füze rampası ve radar sistemleriyle donatılmış olduğunu görünce Baramoviç’in nasıl bir paranoyak olduğunu anladım.

Güvertesinde kumarhane olan bir süperyatın dünyanın en büyük kumarbazlarının ilgisini çekmemesi mümkün değildi. Biz Burgaziçi Nehri’nden ayrılıp Pakdeniz sularında seyretmeye başlayınca yanımızda kibrit kutusu gibi görünen bir yattan gelen üç misafir, ne denli büyük çapta bir kumar partisi döneceğinin habercisiydi. Meşhur Frenk ikili Mösyö DuPain ve Mösyö LaMort ile Anglosaksonların ismi kumar tutkusuyla anılan David Shrapnel gemiye buyur edildiler. Ertesi gün Alitalyan bandıralı başka bir yattan Don Baggio’yu güvertemizde ağırlamaktan şeref duyduk. Sonraki gün German Noti Scumacher’le Spanyol Antonio Zubizaretta’nın da aramıza katılmasıyla şampiyonlar ligi ilk on birimiz sahaya çıkmaya hazırdı.

***

Bu kumar tutkunu oligarçlarla ve diğer misafirlerle beraber Denedik, Kotar, Dublörnik demeden gezmeye başladım. Venetian Macao Oteli damgası taşıyan kumar masalarında, dünyadaki açlığı veya kıtlığı bitirebilecek miktarda avronun Schwyz bankalarında o hesaptan o hesaba fütursuzca transferine şahit oldum. Fakat şahit olduklarım bununla kalmayacaktı. Bir akşam en alt güvertede gezen mürettebattan birini Ramazan’a benzettim. Ertesi gün aynı adamı daha net gördüğümde bundan emin oldum. Demek Ramazan şoförüm numarasıyla beni yata getirirken kendisinin gizliden de gizli bir görevi vardı. Ve bundan benim haberim yoktu. Vay be! En yakın arkadaşı tarafından satılmak demek böyle bir şeydi.

Neyse ki kimseye güvenmediğim ve Cilmaya’yı tehlikeye düşürmek istemediğimden mafyaya ait son üç anahtarı yanıma almıştım. Anahtarları boynuma asamazdım, görünen oydu ki artık odamda da saklayamazdım. Çünkü Ramazan’ın neyin peşinde olduğunu bilmiyordum. Denedik’te kıyıya yanaştığımızda anahtarları Banca d’Italia bankasının Denedik şubesinde parmak iziyle açılan kasalarından birine kilitledim. Böylece anahtarları sağlama aldım. Bu ortamda kendimi de sağlama almam gerekiyordu.   

***

Ben gizli görevdeyken Sultanat’ta seçim zamanı geldi. CEVAP ve MEVAP partileri bu seçimlerde Papazoğlunun karşısına Neetin Sen İnsanoğlu isimli kişiyi ortak aday olarak çıkarttılar. Fakat Papazoğlu tanınmayan bu aday karşısında yüzde ellinin üzerinde oy alarak tekrar belediye başkanı seçildi. HEWAP adayı, Sultanat şehrinin azınlık halkı olan Tuls kökenli Selocan Çakmaktaş ,ise yüzde ona yakın oy alarak tüm Sultanat’ı şaşırttı.

Başkan, seçimlerde ortalığın karışabileceği ihtimaline karşılık sımsıkı yönetim ilan etti. Çünkü Bel-Bil Kulesi’nin yedinci katındaki Viktorya tarzında yeni döşettiği odasını başkasına devretmeye hiç niyeti yoktu. Seçim sonrası kuleden yaptığı konuşmada “Sadece bana oy veren Sultların değil, tüm Sultanat nüfusu olan 27 milyonun belediye başkanı olacağım,” dedi.

***

Kumar oynamak için birleşmiş milletler, kumar keyfine ara verdiklerinde Baramoviç’i Sultanatyum satın alması için ikna ettim. Şansım o kadar yaver gitti ki Alitalyan, German, Anglosakson, Spanyol ve Frenk beyler de benim Sultanat adına pazarladığım nükleer elementle ilgilenmişlerdi. Bu bilgiyi Sultanat’a ulaştırdım. Üniversiteden her bir ülkeye numune gönderildi. Elementin denenmesi ve onaylanmasından sonra gelsin avrocuklar, gitsin Burgaziçi Nehri’nin doğu yakasındaki yoksulluk olacaktı.

Gönderilen numuneler kabul gördü. Ürün satılmış, Sultbank’ta ismime açılan bir hesaba 60 milyon avro yatmıştı. Yattan inip eşeğe binme zamanım gelmişti. Süperyat Eclipse, Akdeniz’de Sultanat Şehri’ne doğru seyrederken olanlar oldu. Tüm oligarçların telefonlarına aynı anda mesajlar yağmaya başladı. Mükemmel çalışan numunelerin aksine Sultanatyum elementinin her biri 10 milyon avro karşılığı gönderilen 1’er gramları fos çıkmıştı. Alitalyanlar, Anglosaksonlar, Frenkler, Spanyollar ve Germanları aynı anda kızdırmıştım.

Birden tepemizde helikopterler peyda oldu. Urusları da kızdırdığımı sanıyorken Baramoviç beni uçarcasına yatın en alt güvertesine kaçırdı. Tam Ramazan’ı bulmak için hamle yapıyordum ki Baramoviç artık çok geç manasında bir işaretle beni engelledi. Demek mürettebat içinde SSOK’tan biri daha olduğunu biliyordu. Nasıl bir komplonun içine düşmüştüm acaba?

Her biri ultra silahlarla donatılmış helikopterler kendi ülkelerinin oligarçlarını aldıktan sonra süperyatı yaylım ateşine tuttular. Kuvvetli kadın moduma geçsem bile o anda beş helikopterden atılan füzelerle başa çıkabilmem mümkün değildi.

Patlamalardan yayılan alevlerin arasında en alt güvertede gizli bir kapağı açan Baramoviç beni adeta içeri fırlattı. Zavallı 340 milyon avroluk yat tepemizde moleküllerine ayrılırken yatın altına gizlenmiş olan denizaltında bulduk kendimizi. Böylesi zengin ve ultra paranoyak bir adamın herhangi bir durumda kaçabilmek için bir B planı olduğuna emindim. Fakat yatın altına gizlemiş bir denizaltı mı? Bu benim hayal gücümü bile aşmıştı.

***

Baramoviç’in denizaltısı Sultanat karasularına girdi. Urus Oligarç inmeden önce bana sarı renkli bir toz paketi verdi. Sonra anlattı. Limanda Vuvuzüella eyalet-şehrinden gelmiş bir yük gemisi vardı. Bu gemide bu sarı tozdan yani, Erythroxylum kochumenii isimli bitkinin yapraklarının ekstraksiyonu ile elde edilen kochain isimli maddeden beş ton yük vardı. Tüm bu süperyat numaraları, James Bond’çuluk ve Sultanatyum satışı hikâyeleri, diğer oligarçların haberi olmadan geminin Sultanat’a yanaşması ve yükünü indirebilmesi içindi. Tabii ki hikâye burada bitmeyecekti.

Limana yanaştığımız zaman, Sultanat Şehri Bahriye Kuvvetleri-SSBK‘den bir bot gelip denizaltıdan beni aldı. Botla beni almaya gelenlerin arasında Ramazan’ı görünce “Yaşıyorsun!” diye bağırdım. Fakat Ramazan gülümsemedi ve bileklerime kelepçeyi geçiriverdi. Peşimden denizaltıdan inen Baramoviç’in de arkamızdaki araca bindirildiğini gördüm. Fakat onun elleri kelepçeli değildi.

***

Bana kalırsa bu mesele artık Kaçakçılık ve Ergen Suçlarla Mücadele- KEM birimlerinin işiydi. Bu sarı tozun içeriğinde Tebaine isimli maddeden de bol miktarda olduğu çıkacaktı ortaya. TV’lerdeki haberlerle uyuşturulamayan tebaayı uyuşturmak amaçlı kullanılacaktı.

Bana kalmadı elbette. Bu gemideki yüke ödenen 60 milyon avro, süperyattaki kumarbazlardan sahte Sultanatyum satışı ile elde edilmişti. Her ne hikmetse eyaletin kolaylık olsun diye ismime açtırdığını düşündüğüm hesaptan, Vuvuzüellalı sarı toz satıcılarının Schwyz bankalarındaki hesabına benim talimatımla aktarılmıştı. Uzun lafın kısası eyalet-şehir limanında yakalanan beş ton kochain benimdi!

***

Anladım, Ramazan ve Baramoviç bu işin içindelerdi de başka kimler vardı acaba? Yatın her halükârda saldırıya uğrayacağını bilen Urus oligarç, yatın altına denizaltıyı boşuna yaptırmamıştı.  Biz yattan kaçarken duyduğum helikopterlerden biri de tahminen Papazoğlu tarafından Ramazan’ı almak üzere gönderilmişti. Bunlar buz dağının görünmeyen kısmıydı. Bense dikkat dağıtmak için gönderilmiş bir kuklaydım. Günün sonunda zimmete para geçirme, uyuşturucu ticareti ve tabii ki vatan hainliği suçlamasıyla tutuklanmıştım.

***

O eski halimden eser yoktu şimdi. Beni düşman bellemiş adamlarla savaşmak hiç gücüme gitmemişti ama beraber dayak attığım, beraber dayak yediğim, beraber ağladığım, güldüğüm, sarhoş olduğum ve canımı emanet ettiğim kankalarımdan biri olan Ramazan’ın ihaneti çok canımı yakmıştı. Hapiste, aklımdan tek şey geçiyordu. Elime geçecek ilk ateşli silahla ya kendimi ya da Ramazan’ı öldürmem lazımdı. İkisinden biri olmadan yoluma devam edemezdim.

Gün doğmadan neler doğar, bir gece yarısı bulunduğum hücrenin kilidi açıldı. İçeri giren polisler kafama çuvalı geçirdikten sonra bir iğne yaptılar. Gerisini hatırlamıyorum.

***

Üzerimde yata binerken giydiğim çiçekli elbise ve yanımda minik bir çantayla, bir otelin lobisinde gözümü açtım. Şaşkın gözlerle etrafa bakıp nerede olduğumu anlamaya çalışırken çantadaki telefona bir mesaj geldi.

Denetik’tesin. Banca d’Italia, 2.451,8 ton altınla dünyanın üçüncü büyük altın rezervine sahiptir. Bu altının bir tonu da benim. Güzel seçim Ozan. Şimdi oradaki bir özel kasada payın olan parayı ve kaçabilmen için gerekli evrak ve pasaportu bulacaksın. Sen tutuklandın, limandaki toza el kondu ve bil bakalım ne oldu? Hiçbir zaman SSOK delil deposuna girmedi. Bölünüp satılmak üzere dağıtıldı. Ben bu alavereden çok para kazandım ve kazanacağım da. Ama sen ihanete uğradın ve ben hainleri sevmem. Bu parayla kaç ve kendine yeni bir hayat kur.

O. R. Baramoviç.

Elbette bu mesaj az sonra kendini imha edecekti. Bana kaderimin bir oyunu muydu ki, bir oligarç tarafından hapisten kaçırıldıktan sonra dünyanın en güzel şehirlerinden birindeki bir otele baygın olarak bırakılmıştım. Bu alavereden çok para kazanmışmış da hainleri sevmezmişmiş de! Ulan pis oligarç! Sen para kazanacaksın diye ben neden memleketimden, mesleğimden, anneannemden ve canım köpeğim Çakır’ımdan uzakta kaçak bir hayat sürecekmişim ki! Koşarak bankaya gittim. Daha önce kasaya koyduğum anahtarları alabilmem için parmak izim yeterliydi. Baramoviç’in bana ayırttığı parayı almayı da hiç mi hiç düşünmüyordum.

İlk kasayı parmak izimle açıp mafyaya ait anahtarları aldıktan sonra kasa dairesine gelen görevli elimdekileri görünce o heyecanlı Alitalyanca diliyle elini kolunu sallayarak hızlı hızlı bir şeyler anlatmaya başladı. “Kuella kiave ela nostra kiave! Nostra kiave!”

Anahtar 3

Ne diyor bu kadın diye telefona tercüme ettirirdim, bizim anahtar deyip dururmuş. Baramoviç’in benim için kiraladığı diğer kasanın numarasıyla çıktı geldi. Benim kiraladığım kasanın tam yanındaki kasayı da Baramoviç kiralamıştı. Demek adam yattan inince beni takip ettirmişti ve üstelik bankada da adamları vardı. “Eee, benim de bankada bir ton altınım olsa…” diye düşünecektim ki, kadın benim salak salak bakmama dayanamayıp elimdeki üç anahtardan birini kasaya yerleştirdi.

Ta Denedik’te, tonlarca altın saklanan çok zengin bir bankaya ait kasanın anahtarının mafyada bulunuyor olması da bu saatten sonra beni şaşırtmazdı. “Hayat bu işte,” dedim. “Yaşamak için bir neden ararken ölmek için bulursun. Kasadaki pasaport ve paraları kaçmak için değil dönmek için alırsın.”

Kasadan Sultanat’a dönecek kadar para ve arandığım için gümrükten geçmeme yarayacak o sahte pasaportu aldım. Anahtarı, umarım bana bir daha lazım olmaz diyerek banka görevlisi kadına bıraktım. Elimde kim bilir neyi açacak ya da kilitleyecek olan iki anahtar daha kalmıştı. Sahte pasaportu arandığı yerden kaçmak için değil de oraya geri dönmek için kullanan ilk geri zekâlı ben olmalıydım.

***

Sultanat’a sahte pasaportla sıkıntısız giriş yaptım. İlk iş mahalleye gidip Ramazan’ı buldum. Hayri Kozak amirime de sorulacak iki sorum vardı. Ama o sırasını bekleyecekti.

“Neden?” diye sordum şerefsizi kıskıvrak yakalayıp ormanlık bir alana götürdüğümde.

“Neden ha neden? Şu fani dünyada aynı şişeden bira içebildiğin tek kadındım ben! Neden ihanet ettin bana?”

“Asıl sen neden o aptal süper-kahramanlardan biriymişsin gibi davranıyorsun ki Ozan? Kahraman değilsin, mehdi değilsin, peygamber değilsin, sadece vücuduna saçma sapan şeyler zerk edilerek aşırı güçlendirilmiş bir ucubesin! Dünyayı kurtaran adam filmini oynamayı bırak artık! Baksana adam bile değilsin!”

“Adamlıktan bahsetmişken bir hain olarak adam kelimesini cümle içinde kullanman sence de ironik değil mi Ramazan?”

“Neymiş empatiymiş, merhametmiş, daha güzel, daha adil, sevgi dolu bir dünya içinmiş, barış için, insanlık için, kardeşlik içinmiş! Sana ne Sultanat şehrinden veya Sult halkının geleceğinden!”

“Batmadı lan hâlâ bu dünya! Sana inat batmadı lan!”

“Yanlış taraftasın Ozan. Hep yanlış tarafta oldun. Hep muhalefettesin. Güçlüden yana olaydın, paradan yana olaydın bu şehri beraber yönetebilirdik. Polis gücünü arkana alırdın ve sırtın yere gelmezdi.”

“Sen benim sırtımı yere getirdiğini mi sanıyorsun! Alçak! Kaça sattın lan bunca yıllık dostluğumuzu? Sırf hatırın için seni öldürmeyeceğim, Fizan’a sürdüreceğim, sittin sene dönemeyeceksin ve akıllanacaksın dememi bekliyorsun değil mi? Ama “Adam değilsin,” dedin ya çok üzdün beni. Bende taşak yok ama taşaklarından kavrayıp seni yere vurmama engel değil bu!”

Dediğim gibi yaptım. Yerde kıvranan Ramazan’a üç el ateş ettim. Üçünü de alnının ortasına isabet ettirdim.

“Daha dur, gökten üç elma düşecek,” dedim. “Ve ben üçünü de siktir edeceğim.”

Devam edecek…

OZAN ILGIN BÖLÜM 7: RÜŞVET

Gündüz hayta gibi geziyor, gece sabaha kadar bir motoru tak-sök bitiriyordum. Yanı başımda ise en sadık dostum, köpeğim Çakır. Bizi terk eden babamdan hayır çıkmayınca dedem Ozan koymuş adımı. Bana lakap takılmasına sebep olacak bir isim daha koymuş maalesef: Tangsuk. ‘Mucize, şaşırtıcı olay, olağanüstü şey’ demekmiş Türkçede. Benim gibi bir doğuştan eziğe böyle isim koyarsan, olsa olsa arkadaşları tak-sök diye dalga geçerler. Hele motorcunun yanına çırak olarak girerse, bu tak-sök lafı yapışır kalır üzerine. Uzun lafın kısası Tak-sök Ozan derlerdi bana mahallede.

Ben Tangsuk Ozan Ilgın.  Sultanat Şehri’nde yaşıyorum. Eskiden bir imparatorluğun başkentiymiş. Bana lütfedilen ya da lanetim olan Osteogenesis Imperfecta hastalığı yüzünden kimsenin umurunda olmayan bir kadınken üstün yetenekli bir polis olarak SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetleri’ne katıldım. Çünkü bu hastalık yüzünden kırılgan olan kemiklerim şekil değiştirerek olağanüstü güçlü kadın halime geçmemi sağladı.

***

Arkadaşlarla kahvede, Madenekon Terör Örgütü üyeliği suçundan tutuklanan Amirim Kozak Hayri’nin suçsuz bulunarak mesleğe geri dönüşünü ve benim SSOK AR-GE Laboratuvarı’nın başına getirilişimi kutluyorduk.  Kahvedekiler birden televizyona bakakaldılar.

“Niye Yeşilçam filminde gecekondusunu zengin müteahhide kaptırmış Tarık Akan gibi bakıyorsunuz lan yeşil yeşil?” diye sorduğumda günlerden 18 Kasım Salı günüydü ve SULTV canlı yayınındaki haberler şöyleydi:

Polisler, AŞEBEK’ten Sorumlu Bakan Ruling Donating’in, Devre ve Şehircilik bakanı Manborn Flagger’ın, Kekonomi Bakanı Victor Cascade’in, Sultbank Genel Müdürü Soliman Lion’ın, Mazeri İş Adamı Bheza Zhabbar’ın evlerine eş zamanlı baskınlar yapmışlardı. Görevi kötüye kullanma ve rüşvet soruşturması kapsamında bu kişileri göz altına alıyorlardı.

Telefonlarımıza göreve çağrıldığımızı bildiren mesajlar düşmeden polis kankalarım Ramazan ve Hüsnü’yle SSOK binasında hazır ola geçtik. Kozak Hayri, tutuklandığında bile görmediğimiz kadar endişeli gözlerle hepimizi süzdü. “Bundan sonra her şeye hazırlıklı olun.”

***

Biraz başa sarayım. Madenekon Terör Örgütü davasında askerlerle, aralarında profesörler, gazeteciler ve iş adamları da bulunan sivil kişiler tutuklanmıştı.  Madenekon’dan sonra patlayan Varyoz davasında ise özel yetkili sıvacılar, aralarında emekli generaller ve muvazzaf subayların da bulunduğu 69 askeri gözaltına almıştı.

Bunların ardından, eyalet-şehir, 18 Kasım sabahı gerçekleşen üç eyalet-bakanı, bir banka müdürü, bir de Mazeri halısever iş adamı’nın gözaltına alınma operasyonuyla çalkalandı.

Her şey Kapitalist Birleşik Devletleri – KABD’nin güneydoğu komşumuz Ayren Eyalet-Şehri’ne nüktedan silahlar yüzünden ambargo uygulamasıyla başladı. Bu ambargo,  Ayren’den satın alınacak petrol ve doğalgaz gibi ürünler için para yerine eyalet-şehirlerin kendi ürettikleri malları takas etmelerini öngörüyordu. Örneğin Sultanat Şehri’nin satın aldığı petrol ve doğalgaza ait ödemeler bir eyalet bankası olan Sultbank’a yatırılacak ve karşılığında Ayren’e Sultanat’ta ürettiğimiz ürünlerden ihraç edecektik.

Mazeri kökenli ama Ayren pasaportu taşıyan halısever iş adamı Bheza Zhabbar dünyaca meşhur Ayren halıları ticaretini Sultanat Şehri’ne taşıyınca işler değişti. Çünkü ambargoya takılan Zhabbar, sattığı halılar karşılığında Sultanat’ta üretilen malları ithal etmek istemiyor, parayı KABD doları olarak nakit istiyordu. Sultanat ve Ayren arasında mekik dokuyan Zhabbar, meşhur kadın assolistimiz Ebrar Gecedeş’le evlenince kendisine Sultanat vatandaşlığı verilmişti. Hatta iki eyalet-şehir arasındaki ticaretten elde ettiği kârlardan Sultanat Genellikle Evlere Yardım Vakfı-SULTGEY’e bağış bile yapmıştı.

 ***

Kozak Amirim sanki olacakları öngörmüştü. Daha olanlar hazmedilemeden 26 Kasım sabahı bir operasyon daha patladı. Bu sefer hedefte Belediye Başkanı İkram Papazoğlu’nun Patent Draporogue isimli bir iş adamıyla nişanlı kızı Hilâl Papazoğlu vardı. Hilâl, Sult gençliğini muhacim medeniyetler seviyesine getirmek amacıyla kurulmuş SULTGEY’in yöneticisiydi.

***

Bheza Zharrab gibi iş insanları, dünyaca ünlü Ayren halıları veya mücevherlerden oluşan lüks malların ticaretinin geliriyle SULTGEY gibi vakıflara bağışlarda bulunurlardı. Bu eyalet-şehirlerarası ticarette bir gelenek gibiydi. SULTGEY aldığı bu bağışları Hilal Papazoğlu’nun titiz yönetimiyle adaletli olarak dağıtmakta çok başarılıydı. Harcamaların şeffaflığından şüphe eden işgüzar bir sıvacı tarafından hazırlanan dosyada bu iş insanlarının aldığı ihalelerle ilgili ihaleye kesat karıştırmak ve rüşvet suçları vardı. Ayrıca eyalet-şehrin en çok okunan gazetesi SULTMORNING ve TV kanalı SULTV’nin satın alınması için iş adamlarından toplanarak bir küvette biriktirilen para da dosyanın konusuydu. SULTMORNING ve SULTV’nin satışı sonrası ana akım medya el değiştirmişti. Medya şirketlerini Hilâl Papazoğlu’nun iş adamı nişanlısının ağabeyi olan David Draporogue yönetecekti.

Küvette toplanan paralar yüzünden bundan sonra muhalifler tarafından “küvet medyası” olarak anılacak bir medya imparatorluğu doğdu.

18 Kasım sabahı gözaltına alınan kişilerin evinden, buzdolabı kutuları dolusu KABD dolarları ve halı sayma makineleri çıktı.

***

İkram Papazoğlu en güvendiği adamlarından biri olan Solomon Sert’i SSOK amirliğinden almıştı ama bana olan garezi yüzünden, sorumluluğunu bana verdiği SSOK Ar-Ge biriminin başına üst yetkili olarak Sert’i atamıştı.  Resmi olarak Hayri Kozak’a bağlıydım. Solomon Sert ise gayriresmî olarak attığım her adımdan haberdar olacaktı. Birisi buzdağının görünen yüzü diğeri suyun derinliklerinde kalan kısmı idi. Deep-devlet diye boşuna demiyorlarmış, diye düşündüm. Çünkü devletçilik dipsiz bir kuyu gibiydi. Savaşta insana altı ok saplansa, en derine giden ok bu olabilirdi.

Gelgelelim 18 Kasım gününden sonra İkram Papazoğlu çok hızlı hareket etti. Eyalet-şehir güvenlik müdürü ve polislerini bir hafta içinde değiştirdi. Ve 26 Kasım gününe gelindiğinde Piizişleri Bakanı’na “Sıvacılığın emrine uymayın!” emrini verdirdiği için, başta kızı ve kendisi olmak üzere tüm avenesiyle birlikte operasyonlardan sıyrık almadan kurtulabildi.

Bu olaylar, Quiri cemaatiyle beraber aynı yollarda yürüyen ve aynı yağmurlarda ıslanan İkram Papazoğlu’nun, cemaatle yollarını ayıracağına dair işaret fişeği oldu.

Olaylardan sonra üç bakana el çektirildi. Birisi istifa etti. İkram Papazoğlu emniyet teşkilatının yapısını değiştirmek üzere düğmeye bastı.

***

Belediye Başkanı Papazoğlu, 26 Kasım’ın ertesi günü beni huzuruna çağırttı. Belediye başkanlığı binası, ortadaki kocaman iç avluya bakan balkonlar halindeki katlardan oluşuyordu. Binanın katları daralarak Babil Kulesi gibi yükselirken, inşası da Barselona’daki yüzyıllardır bitirilemeyen o meşhur kilise gibi hâlâ devam ediyordu. Papazoğlu kendisine yerin yedi kat üstünde cennet gibi bir makam odası inşa ettirmişti ama sinirinden yerin yedi kat altındaki cehennemde yaşıyor gibiydi.  “Böbürlenme Padişahım senden büyük Allah var…” sözünü ise hepten unutmuşa benziyordu.

Seni Ar-Ge laboratuvarının başına getirdim ama ne araştırmadan ne geliştirmeden anlıyorsun Ozan! Anasını satayım ben bu işin! Adamlar tabii ki hazırlarlar hakkımızda her türlü iftira içeren dosyayı! Bize bilgi lazım, bilişim lazım, teknoloji lazım Ozan! Tepeden atlamayla güçlü olabilen bir kadın ve dandik köpeğinden çok daha fazlası lazım bize! Bilgiye herkesten önce erişebilmem için gerekli ekibi kurmadan gözüme görünme!”

Başkanın yanından çıkınca Ramazan ve Hüsnü’ye tek cümle söyledim.

Bana buraların en iyi hacker’ını bulun.

***

Ben en iyi hacker’ı sorduktan üç gün sonra Ramazan ve Hüsnü SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’nda bittiler.

“Sana lazım olan hacker’ın adı Siber Can. Bu gece yarısı ekibiyle beraber laboratuvara gelecek.”

Gece yarısı olduğunda, SSOK binasındaki Ar-Ge Laboratuvarı’nın gizli hangar girişinde 1996 model siyah bir Porsche 911 Carrera belirdi. İçinde üç kişi vardı. Şoför koltuğundan simsiyah giyinmiş, gözlerine kalem çekmiş, genç, zayıf, uzun boylu, kulakları küpe dolu, burnu ve kaşları piercing’li bir adam indi. Adamın V yaka siyah tişörtünden, göğsünden boynuna uzanarak ağzından fışkırttığı alevlerle tüm boğazını dağlayan bir ejderha dövmesi görünüyordu. Mermer bir Yunan heykeli kadar yakışıklı ve yapılı bir adam Porsche’nin ön sağ koltuğundan inince araba adeta havaya kalktı. Arabanın arka koltuğuna büzüşmüş diğer erkek de indiği zaman, bir motosiklet sesi yankılandı.

Porsche’yi takip eden ve kulaklarımızı 1300 cc’lik motorunun sesiyle dolduran Kawazaki Z1300’den bir genç kadın indi. Kendinden emin edasıyla kaskını çıkarınca at kuyruğu saçları şampuan reklamlarındaki gibi ahenkle dans etti. Kırmızı kapüşonlu svet-şörtün altına kırmızı kadife pantolon ve kırmızı botlar giymiş, uzun boylu genç kadın, can yakıcı bir kırmızıya boyanmış saçlarına adeta ağızlarından salyalar akarak bakan Ramazan ve Hüsnü’yü görünce dayanamadı.

“Oha bu ne lan? Hiç kırmızı saçlı kız görmediniz mi? Nereye düştük abi biz?”

“Abi yok! Abi yok! O ne öyle esnaf lokantası gibi! Siber de. Can de. Ya da Siber Can de. Patron de. Ama abi deme bana Haypatya!”

Haypatya SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’nı beğenmez gözlerle süzdükten sonra ukala ukala sordu. “Patron eyalet-şehir topraklarındayız. Bu işe bulaşmak istediğine emin misin?”

“Üç şeyi unutmayın demiştim ben size. Hatırladınız mı? Bir, benim arabamı benden başka kimse kullanamaz. İki, kafama yatmayan adamlarla hayatta iş yapmam…”

“Peki Ozan denen O.I. hastası bir kadınla bu bomboş hangardan ibaret SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’nda gizli gizli çalışmak kafana yattı mı abi?”

“Sence?”

‘Ozan denen kadın’ olarak duruma el koymam gerekiyordu. Çakır’la beraber hangarın asma katındaki bürodan çıktım. “Sakin olun gençler. Vahşi batıdaki gibi birbirinize silah çekmenize gerek yok. Hepimiz aynı amaç için buradayız. Biz sizin hacker’lık yeteneklerinize ihtiyaç duyduk, siz de bizim kas gücümüze…”

“Dedi, elindeki silahla kendini güçlü sanan devletin maşası ve maaşlı polisi!” diyerek kahkaha attı Haypatya. Aynı anda Ramazan’a uçan tekme atarak silahını elinden almış ve silahı Hüsnü’ye doğrultmuştu. Çakır ve ben asma kattan atlayarak güçlü halimize geçtik. Ben Siber Can’ı ve yanındaki yakışıklıyı kıskıvrak yakalarken, Çakır kırmızı başlıklı kızın boynuna çöktü.

Tanışma esnasında içeriz diye 7/24 açık bir üçüncü nesil kahveciye gitmiş Cilmaya, kahvelerle geri döndüğünde ortama şöyle bir baktı.

“Demek tanıştınız…” Hangarın aydınlık köşesindeki toplantı masasına gidip kahveleri masaya dizerken birbirimize silah doğrultmuş olmamızı umursamadan bizi masaya davet etti.

“Siber Can’ın unutmamanız gereken üçüncü kaidesi şudur: iş görüşmelerinde asla alkol almaz. O yüzden kahve alıp geldim size. Hadi gelin de soğumasın.”

Cilmaya’nın ‘cool’ tavrından etkilenen herkes üzerini silkeleyip sessizce masanın etrafına yerleşti. Siber Can Cilmaya’ya iltifat etmeden duramadı.

“Şaşırttınız beni Cilmaya. Sizin de Ozan gibi Osteogenesis Imperfecta’dan mustarip olduğunuzu ve gücünüzü bundan aldığınızı biliyordum ama zekânızı ve hazırcevaplığınızı şimdi öğrendim.”

Benim yatıştırıcı bir kelam etmem gerekiyordu.

“Arkadaşlar dert büyük düşman bir. Şimdi birlik olma zamanı. Bu neslini siktiğimin kahvelerinin kaç yıl hatırı var bilmiyorum ama hadi içelim güzelleşelim.”

Herkes sakinleşip kahvelerini yudumlamaya başlayınca Siber Can ekibini tanıştırdı.

“Tanıştırayım, bu Tilki Baki, motorla gelen Haypatya’dır. Benden size tavsiye sakın isminin anlamını sormayın. Tilki Baki klavye ve fare kullanımının Michael Schumacher’i ise Haypatya da Ayrton Senna’sıdır. Bu Adonis Kazım. Ekibin kas gücü ve lojistik planlayıcısı. Aynı zamanda benim erkek arkadaşım.”

Hüsnü sormakta gecikmedi.

“Siz yani eeee…”

“Evet eşcinseliz. Söyleyebilirsin. Söylemek seni de eşcinsel yapmaz. Siz hepiniz heteroseksüelsiniz sanırım. Şimdi herkes herkesin cinsel eğilimlerini öğrendiyse, işimize bakabiliriz değil mi?”

***

Polis kankalarımla ben mahalleye genelde üniformamızla dönmezdik. Fakat 18-26 Kasım arasındaki olağanüstü günlerde öyle inanılmaz delilleri oradan oraya taşıdık ki eve canımız çıkmış halde varıyorduk. Üniformayla bizi evlerimize doğru yürürken gören Veteriner Mahmut Abi bağırarak mahalleliye soruvermişti.

“Bu bizim tak-sök değil mi?”

“Tak-sök mü kaldı ulan! Ben artık kahraman bir polisim!”

Anlaşılan cılız bir tamirci çırağıyken takılan lakabım peşimi bırakmıyordu. Tak-sök lafı bütün gece kafamda çınladı durdu.

Tak-sök? Bi’ dakika lan? Nasıl kahramanlık bu benimkisi?  Yüksek bir yer bulacağım da atlayacağım da güçlü halime geleceğim. Sokarım lan böyle kahramanlığa! Bak diğer kahraman kadın ve adamlara! Hulk zaten kocaman. Ironman’in demir takım elbisesi var. Batman kendine Batmobil yaptıracak kadar zengin. Thor başka gezegenden tanrı, Süperman zaten uzaylı. Wonderwoman’ın kamçısı var. Bende ne var? Sevenin Allah’ı var misali Osteogenesis Imperfecta hastalığımdan mütevellit kırılıp kırılıp düzelen bir beden! O da atlayacak zıplayacak yüksek yer bulursam eğer! Beni kandırmış bu pezevenkler!

***

Ertesi gün Ar-Ge biriminin gizli hangarına yerleşmiş olan Siber’in yanında aldım soluğu.

“Bana yüksekten atlamadan ya da saatte yüz seksen kilometreyle çarpışmadan güçlenen bir beden lazım Siber Can. Tak-sök, bir şeyler yap bana.”

“Aklımda başka bir fikir var. Hiçbir şey takıp sökmeden güçlendirmemiz lazım seni. Şimdi birini çağıracağım buraya. Tekin Tanker. Vatan Millet Sultanat Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Bölümü başkanıdır.”

“Farma ne?”

“Boş ver orasını. Çılgın profesördür. Kimya, botanik, genetik, yapay zekâ ne ararsan bilir. Derdimizi ona anlatalım, bakalım ne diyecek?”

***

Tekin Tanker, ender bulunan bitkiler üzerine araştırmalar yapan ender bulunan bir beyindi. Hatta araştırmaları o kadar ilginç ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştı ki, verilerini saklamak için Siber Can’dan yardım almıştı. Ozan’ın Osteogenesis Imperfecta olayını ve kırılarak güçlenen bedenini duyduğunda çok ilgilendi. Ozan’ı muayene ettikten sonra kafasını kaşıyarak biraz düşündü.

“Elimde bir formül var Ozan. Ama sana göre uyarlamam lazım. Siberciğim, şu malzemeleri bulmanı istiyorum senden. Dikkat et öyle köşedeki aktarda bulabileceğin şeyler değil.”

“Köşedeki aktarda bulabileceklerimizle çalışan bir adamla işim olmaz zaten! Görelim bakalım şu imkânsızlar listesini…”

“Mandragora autumnalis, Amorphallus titanum, Atropa belladona, Digitalis purpurea ve Leiurus abdullahbayrami.”

“Ooo Mandrake de denilen adamotu, Titan Arum olarak bilinen ceset çiçeği, güzelavratotu ve yüksükotu ve ölümcül zehirli sarı akrep! Neler geçiriyorsunuz aklınızdan çok merak ediyorum hocam!”

Sanki yabancı bir dilde konuşuyorlardı ama Siber Can Türkçelerini söyleyince kafamda bir ışık yandı.

“Bu kadar zahmete gerek yoktu, kafama sıkar giderdim ben yahu!”

***

Prof. Tanker, %33,3 Mandrake, %22,2 Titan Arum, %11,1 güzelavratotu %25,74 yüksükotu ve %6,66 akrep zehri katarak elde ettiği sprey serumu sonunda bitirip deneme aşamasına geçebileceğimizi söyledi. Bir yandan çocuk gibi sevinirken bir yandan da kafamdan rakamları topluyordum.

“Kaptan Amerika’nın serumu gibi! Ben de süper kahramanlardan hangisini saymadım diyordum! Ama bir dakika! Maddelerin toplamı %99 etti sayın profesörüm. %1’i nerede?”

“O da bende saklı kalsın Ozan,” diyen Tekin Tanker sprey serumu önce Çakır üzerinde denemek istedi ama izin vermedim.

“Profesör sen ilim insanısın, bana bir şey olursa sen vicdan azabı çekmezsin. Ama ben Çakır’a bir şey olursa yaşayamam. Önce benim üzerimde deneyeceksen bu işte varım.”

Ar-Ge Laboratuvarı’nda bu sprey serumu denemek üzere toplandığımızda polis telsizinden acil kodlu bir yer bildirimi yapıldı. Daha denenmemiş serumu profesörün elinden kapıp koşa koşa gittiğimde gördüm ki Cilmaya ve Çakır’ı da bu terk edilmiş depoya çağırmışlardı.

Burada Nuri Körleğene’nin adamlarıyla karşılaşınca anonsun tuzak olduğunu anladık. Mafya babası elimde bulunan gizli anahtarları almak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Bu katakulliye kanmış olduğum için kendi kendime kızarken bağırdım.

“Alçak Körleğene! Telsizden anons geçip tuzak kurmak da tam sana göre zaten!”

“Alçak malçak! İşe yaradı ya sen ona bak! Al işte, üçümüz de buradayız. Umarım geçen seferki gibi bir B planın vardır Ozan!”

“Ahahahahha! Var elbet! Bu seferki sadece B planı değil. A, B, C, D, E, K vitaminleri de var içinde! %100 bitkisel ve akrepsel!”

Elimdeki sprey serumdan iki fıs çektim. Bedenim ani bir titreme ile yere yığıldı. İki saniye sonra yere yığılmış bedenim, üç metre boyunda devasa ve güçlü bir savaşçı olarak ayağa kalktı. Yaydığım koku yüzünden bayılmasın diye Cilmaya’ya bir maske fırlattım. Çakır için yapılmış özel maskeyi takmadan önce Çakır’ı duvara fırlatıp onu da güçlü köpek moduna getirdim.

“Sağ kolunun cesedinden bulduğumuz beş anahtar için evimi yakan bu şerefsiz Köleğene’nin her an peşimde olduğunu biliyordum ama bu işe ha bire seni de karıştırması canıma tak etti Cilmaya! Neredesin lan Körleğene? Kendin gelsene er meydanına! Sicilibozukya’dan adam mı çağırdın şimdi de?”

Bir yandan üzerimize ateş açan mafya bozuntusu adamları püskürtürken bir yandan da depodan çıkış yolları arıyordum.

“Doğru ya er meydanı dedim! Korkak şerefsizlerin saklandığı delik demedim! Merak etme er ya da geç geçeceksin elime!”

Bütün o bitkilerden elde edilen gücü kullandım. Titan Arum’un iriliği, kokusu, Atropa belladona’ya adını veren tanrı Atropos’un öldürme gücü ve boyun eğmezliği, Digitalis’in kalbime verdiği güç, Mandrake’den gelen hipnotik güçle neredeyse bir ordu adamı alt ettim.

En sonunda tankla dev kamyon karışımı bir savaş aracı tarafından sıkıştırıldık. Aracın içindekileri bir görüşte tanıdım. Nuri Körleğene en cevval adamlarından biri olan Chedot Woodpecker’i yanına almış sırıtarak üzerimize doğru geliyordu. Biz yaklaşan dev araçtan kaçarken, sensörlü ışıklar yanarak deponun karanlık yerlerini de aydınlattı. Birden arkamızda Star Wars’daki Millenium Falcon’un minyatürüne benzeyen bir araç aydınlandı. Cilmaya bağırdı.

“Anahtarlar Ozan! Anahtarları dene!”

Cilmaya, Çakır ve ben uzay gemisi şeklindeki, araca bindik. Elimdeki anahtarları denedim. İkinci anahtar aracın kontağını çalıştırdı.

Aracın kokpitindeki tüm düğmelere basmam sonucu araçtan çıkan uzantılar aracın bir helikopter gibi hareket etmesini sağladı. Meğer araç hem yüzebilen hem helikopter gibi kalkış yapabilen hem de jet gibi hızlı gidebilen bir araçtı.

Nuri Körleğene bize körlemeden ateş ederken ben Matrix’teki Trinity’nin helikopter pilotluğu öğrendiği hızla savaş aracını öğreniyordum. İkisi de zırhlı olan aracın birbirlerine attıkları bombalar havada patlarken bina başımıza yıkıldı. Sonunda aracı uçan moda getirebildim. En son diğer araçla birlikte kaçan Nuri Körleğene ile göz göze geldiğimizi hatırlıyorum. Suç ve dövüş arkadaşı Chedot Woodpecker’i yıkıntılar arasında bırakmıştı.

Çatışmanın en önemli kuralı arkada ölü ya da diri adam bırakmamaktı. Körleğene yaralı arkadaşını bırakıp kaçarak nasıl bir adam olduğunu belli etti. Yıkıntılar arasında baygın yatan Chedot’ı Cilmaya da gördü ve gözleriyle yapacağım hamlemi onayladığını bildiren işaretini çaktı.  “Neden bütün şerefsizler seni buluyor ki?”

Aracı yere indirdim. Chedot Woodpecker’i sırtlandım. Tam o sırada gözlerini yarım açarak bir şeyler mırıldandı.

“Ne varsa senin gibi kırk yaş altı kardeşlerimde var Ozan. Bu iyiliğini unutmayacağım…” dediğini duydum. Sonra tekrar bayıldı. Tuhaf aracı gizleyip çağırdığım ambulansa yaralı adamı bindirdikten sonra Sultanat Eyalet Hastanesi’ne yolladım.

***

Tüm bu hengâmeden sonra mahalleye döndüğümüzde Siber Can, Profesör Tekin Tanker, Ramazan ve Hüsnü’yü bizim evde telaşlı telaşlı bekleşirken bulduk.

“Sana ulaşamadık Ozan. Haberler kötü.”

Meğer mafyanın adamları bizi telefon/telsiz bağlantımızı yok etmek için alet konmuş o depoda oyalarken, bir kısım şerefsiz Tekin hocanın laboratuvarını havaya uçurmuşlar, Siber Can’ın hacker’lık işlerini yürüttüğü depoyu yakmışlardı. Hepsi ve ekipmanları bizim eve sığamayacağına göre aklıma ilk gelen şeyi söyledim.

“Yürüyün, eski transformatör fabrikasını üs yapacağız.”

Siber Can kendince teşekkür etti. “Ne demiştin Ozan? Dert büyük düşman bir. Meğer düşman bir değil çokmuş. Ama bundan sonra biz de kalabalığız. Birliğimizden doğacak kuvvetle yıkılmamalıyız!”

***

Mafyaya ait tuhaf aracı inceleyince motorunun gizli bir yerinde bir kısaltmaya rastladık: WADAC. Siber Can,WADAC’ın  War And Defence Administration Company’nin kısaltması olduğunu keşfetti. Mukim Gottgabe isimli bir şahsın yöneticiliğini yaptığı WADAC, uluslararası alanda savunma ve danışmanlık hizmetleri veren bir kuruluştu. Bu kuruluş aynı zamanda SSOK birlikleri için de silah ve mühimmat üretiyordu. Deep-devlet artık ne kadar derin olduğunu kestiremediğimiz şapkasından, tavşan yerine değişik savaş araçları üreten bir firma çıkarmıştı.

SSOK eski belediye başkanlarından İronhand’in simgesi olan şapka gibi bu şapkanın da marifetleri bununla sınırlı kalmayacaktı. Üç ay sonra, tarihler 20 Şubat’ı gösterdiğinde, Hatai ve Edene eyalet-şehirlerinde Sultanat İstihbarat Ajansı (SIA)’na ait tırların komşu ülke Muriye’ye giderken sıvacılar tarafından durdurulduğu haberi geldi.

OZAN ILGIN BÖLÜM 6: DİRENİŞ

Ben polisim. Özel kuvvetler polisi. Ortağım Teğmen Âdem’den bahsetmiştim, Cillian Murphy mavisi gözlerinden, Jason Mamoa kaslarından ve Tom Hardy gülüşünden. Cılız bir ucubeyken müthiş bir amazona dönüşebilen benim gibi bir kadınla bu Âdem arasında bir kıvılcım olacak mı diye merak ediyorsunuz. Ama iş arkadaşım o benim. Böyle ilişkiler insanların işlerindeki performanslarını düşürür. Hele Teğmen Âdem gibi, şerefsizlerin peşinden koşan bir polis iseniz, asla yapmamanız gereken şeyler listesinde, iş arkadaşlarınızla aşk meşk vardır. ‘Büyük lokma ye, büyük konuşma,’ demiş büyüklerimiz.

Ben, Tangsuk Ozan Ilgın. Adına Osteogenesis İmperfecta denilen kırılgan kemikleri yüzünden yirmi beş yaşına kadar fare gibi deliklerde saklanarak yaşamış ama yine kırılgan kemikleri sayesinde güçlü bir kahramana dönüşebilen mucize kadın.

***

Mafya babası Nuri Körleğene, infaz edilen adamı Topal Kadri’nin protez bacağına beş anahtar saklamıştı ve biz onları bulmuştuk. Kadri’nin mezarı başında yakalanan amirim Kozak Hayri hapse girmişti. Evimde sakladığımı sandıkları anahtarları arayıp bulamayınca evi ateşe vermişlerdi. Yangında Anneannem Cilmaya yaralandı ve hastaneye kaldırıldı.

Yanan evimiz, Sultanatmak’a bisikletle gelmiş Muriyeli gençler tarafından yeniden inşa edildi. Fakat Nuri Körleğene’nin adamları Cilmaya’yı hastaneden kaçırdılar. Barut gibiydim. Hırsımı bir şeylerden almam lazımdı.

Yeni evimizin özel kuvvetler tarafından imal edilen dış kapısı arızalandı. Teğmen Âdem, SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetler AR-GE Laboratuvarı’nın şefi olduğu için ona rica ettim. Gelip kapıyı tamir etti. İşi bittiğinde “Aç mısın?” dedim. Salona buyur ettim. Evde, polis arkadaşlar ve konu komşu tarafından hediye edilen açılmadık koliler dağınık bir şekilde beni bekliyordu. Cilmayamı kurtarmadan bana o evi düzeltmek haramdı.  Âdem aklımdan geçenleri okumuş olacak ki yanıma oturdu. “Üzülme. Bulacağız o aşağılık herifleri ve Cilmaya’nın intikamını alacağız.”

Elimden telefonu aldı. Lenny Kravitz’ten I belong to you şarkısını açtı. Yüzümü ona döndüğümde dudaklarını dudaklarıma kilitledi. Ne kadar öyle kaldık bilemiyorum. Gözyaşlarımı sildi. Artık dudaklarımızdaki kilit açılmış, dillerimiz bir sınır kapısı yıkılmış da birbirini yıllardır görmeyen iki âşık gibi birbirine dolanmıştı.

Büyük konuşma demişti büyüklerimiz. Büyük demişken şarkıdaki ‘onun aşkı bana ekstralarge’ lafını o güne kadar anlamamışım meğer. Çünkü Âdem beni kucağına alıyor. Sonra tarifsiz uzuyor bacakların diyor ya şair, güzel diyor. En son yatakta onun teri ve benim sıvılarımda serbest yüzdüğümüzü hatırlıyorum.

***

Jhezi Parkı, şehrin zengin ve fiyakalı kesimi olan Batı Yakası’ndaki Maxim Meydanı’nın kıyısındaydı. Gökdelenlerin arasında yeşil kalmış son bölge olan bu parktaki ağaçların bir kısmı, belediyece yapılmak istenen Popçu Kışlası nedeni ile kesilecek diye eylem başlatmışlardı. İkimiz de aynı anda telefonlarımıza gelen biplemelerle yataktan fırladık. Eylemde asayişi sağlamak üzere acil göreve çağrılıyorduk. Motorlarımıza atlayıp Jhezi Parkı’na giderken, şehrin fakir kesimi olan Doğu Yakası meydanından geçtik. Parktaki eyleme destek veren bir grup gence müdahale eden SSOK polislerinin yakalarındaki mavi kokartlardan üçüncü timin elemanları olduklarını anladım.

Biz motosikletlerimizle rüzgâr gibi karşıya geçip görev yerine vardığımızda, bu mavi kokartlı polisler çoktan gelmiş, silah kuşanıyorlardı.  Âdem’e sordum. Omuz silkti. Bu şehirdeki en hızlı polisler bizim gibi kırmızı kokartlı birinci tim polisleri değildi ya. Ama kurt bir kere içime düşmüştü.

***

Üçüncü timin nasıl bizden önce Maxim Meydanı’nda bittiğini merak edip adamları izlemeye koyuldum. Mavi kokartlı üçüncü tim ilk gece bizimle nöbet tutmuştu. Bu sırada Doğu Yakası’nda Jhezi’ye destek verenler arttı. Doğu Yakası’nda görevli polis kankalarım Ramazan ve Hüsnü’den oraya turuncu kokartlı ikinci timin gönderildiğini öğrendim.

Jhezi Parkı’nda nöbet değişimi zamanı geldi. On dakika içinde mavi kokartlı adamların yerini turuncu kokartlı adamlar aldı. Doğu Yakası’ndan Batı Yakası’na, tek köprü olan Burgaziçi Köprüsü’nden geçerek son hız gelmek bile otuz iki dakikamızı alıyordu. Bu adamlar ya ışınlanmayı icat etmişlerdi ya da karşıdan karşıya geçmek için kimsenin bilmediği bir kısa yol biliyorlardı. Her halükârda bu işte bir dalavere vardı.

Ertesi sabah, nöbet değişimine yakın, polislerin birdenbire meydana çıktıkları alt geçidin girişinde mevzilendim. Bir de ne göreyim? Burgaziçi Nehri’nin altında, sadece SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetleri’ne bağlı bazı birimlerin bildiği ve geçebildiği bir tünel vardı. Anlaşılan bütün polisler eşitti ama bazı polisler daha eşitti. Çünkü kimse bize bu tünelden bahsetmemişti. Adamlar zzzzt diye Jhezi Parkı’ndaki gençlere destek veren Doğu Yakalı gençlerin protestolarında bitiyorlardı. Sonra tekrar zzzzt diye Batı Yakası’nda bitip buradakileri copluyorlardı.

Tam tünelin ağzındayken bir sesle irkildim. Eşeğin sevmediği ot gibi burnumda biten amirim Solomon Sert’in sesiydi bu.

“Demek yüzyılın keşfini yaptın ha?

“Emredin Amirim!”

“Yok canım ne emri. Önden buyurun. Keşfettiğin gibi, bu tünelden vatandaşların ve pek çok bürokratın haberi yok Ozan. Eyalet-şehir içinde eyalet-şehir, nehir içinde tünel: Tünelsultanat bu!”

Nutkum tutulmuştu. Tabii ki amirime karşı gelemezdim. Hele ki gizli gizli parka gelmiş olan Belediye Başkanı Papazoğlu’nu gördükten sonra bulunduğum yere çakıldım kaldım. Papazoğlu, Solomon Sert’ten lafı aldı:

“Her şeyin azı kıymetlidir. İstesek nehri köprülerle donatırız ama o zaman karşıdan karşıya geçmek basit bir şey olur. Ama sana bir müjdem olacak. Halka daha fazla karşıdan karşıya geçme eziyeti yaşatmamamız lazım. Önceleri karşı çıkıyordum ama eğer şehrimize ikinci bir köprünün yapılması elzem hale gelmişse, bunun benim başkanlık dönemimde yapılması gerekir. Değil mi arkadaşlar?

Papazoğlu’nun Burgaziçi Nehri’ne yapılacak ikinci köprü için planlar yaptırdığı iddiaları vardı. Fakat yeni Belediye Başkanı “İkinci köprü Sultanat Şehri için cinayettir. Şehrin ormanlarının imara açılarak yok edilmesinden başka bir işe yaramayacaktır,” sözleriyle rant amaçlı ellerini ovuşturan iş adamlarını hayal kırıklığına uğratmıştı.

Demek ki iş adamlarıyla el sıkışarak onları bu hayal kırıklıklarından kurtarmak istiyordu. Ormanlar imara açılsındı. Nehrin altındaki tünel halktan saklansındı. Memleketin ve milletin geleceği mi önemliydi, iş adamlarının kâr etmesi mi? Her söyleneni söylendiği anda alkışlayacak kapasitede pek çok insan vardı. Yola devam etmek için onlardan alınan oy yeter de artardı.

“Değil mi arkadaşlar?”

Başkan bunu söyledikten sonra maiyetindeki müteahhit Veli Danaoğlu’nun elini sıktı. Gülünce gözlerinin içi hain bir parıltı ile parladı. Tekrar bana seslenmesiyle hayatın beni ağlatan acı gerçeklerinden sıyrılarak Başkan’a döndüm.

“Sen ve akıllı köpeğin 29 Mart günü yani yarın Burgaziçi Nehri’ne yapılacak ikinci köprünün temel atma töreninde benim yakın korumam olacaksınız,” dedi İkram Papazoğlu.

Amirim olacak Solomon Sert kulağıma yanaşıp fısıldadı. “Eğer o köpeğin bir daha bana dokunacak olursa onu pişirip sana yedirmekten zevk duyacağımı bilmeni isterim.” 

Demek Çakır’ın üzerine atlayıp yere yıktığı andaki cam gibi parlayan mavi gözlerini ve gösterdiği dişlerini unutmamıştı. Solomon Sert, aptal da olsa, boynunun bu kadar yakınında dişlerini gösteren bir köpeğin neler yapabileceğini anlamıştı.

İKİNCİ KÖPRÜNÜN TEMELLERİ GÖRKEMLİ BİR TÖRENLE ATILDI

(CENAH gazetesi)

Başkan ve üç-beş müteahhit güle oynaya ikinci köprünün temel atma törenini yaparlarken, Jhezi direnişi, iki-üç gün içinde Sultanatmak eyalet-şehri tarihindeki en geniş çaplı sivil direnişe dönüştü. Şu anki asıl meselem Cilmaya’yı bulmak olması gerekirken amirim Solomon Sert, Âdem ve beni temel atma töreni sonrası Jhezi parkındaki güçlerin başına vermişti. Emir demiri kesti. Ama Ramazan ve Hüsnü imdadıma yetiştiler.

“Sen merak etme Ozan. Cilmaya’yı bulacağız.”

***

Jhezi’de direnen gençler için neler demediler ki? Yoksa aşk yasaklanmış mıydı halka açık yerlerde? Gençler direniş için çadır kurdular. “Çadırlarda sevişiyorlar,” dediler. Evet seviştiler. Seviştik. Önceleri bir park için direnen birkaç kişiyken, sonra yüzleri, binleri buldular. Önceleri amaç sadece iyilik güzellikti. Sonraları hazır ortalık karışmışken bundan faydalanalım diyen kötü amaçlı gruplar geldi. Gündüzleri kamu malını, artık aralarına vandalların girdiği ve at izinin it izine karıştığı gruplardan korumaya çalışırken, geceleri, hormonlarına direnemeyen kendimizi birbirimizden korumaya çalışıyorduk.

Bu arada bizim sokaklarımızda büyümüş, bizim imam-hatip lisemizde okumuş, toprak arsamızda futbol oynayarak buraların tozunu yutmuş dediğimiz %50’den fazla oy alarak SEVAP –Sade Vatandaş Partisi’nden Belediye Başkanı seçtiğimiz İkram Papazoğlu, güvendiğimiz dağ idi. Ne yazık ki, güvendiğimiz dağlara karlar yağdı.

Papazoğlu gençler için neler demedi ki?

Bu şehri üç beş çapulcuya mı bırakacağız?

Sokaktaki insanların kendisine oy vermeyenler olduğu savıyla, oy verenleri kastederek şöyle dedi:

Sultanatmak’ın yüzde ellisini zor tutuyorum!

Doğu Yakası’ndan yani toplumun ezilen, fakir ve hor görülen kesiminden yükselen biri olarak ılımlı, İslamcı ve herkesi kucaklayıcı diye oy verdiğimiz adam, çalımlı, israfçı ve ayrıştırıcı çıkmıştı. Ya hepimizi kucaklama işini gelecek bir zamana ertelemişti ya da bu kucaklama işini yanlış anlamıştı. Şimdilik eyalet-şehirdeki yangına körükle gitmeyi yeğliyordu. Bakalım daha sonraki yıllarda körükle gideceği başka hangi yangınlar çıkaracaktı?

***

Nöbetlerimizin ve nöbet geçirten sevişmelerimizin arasında, Ramazan ve Hüsnü Cilmaya’nın nerede tutulduğunu öğrenmişlerdi.

32 kamu binası ve 131 polis aracının kullanılamaz hale geldiği, 216 iş yeri ve 51 aracın tahrip edildiği, 40 belediye otobüsü ve 25 otobüs durağının yakıldığı olayların doksan beşinci günü, eyalet-şehir hükümeti direnişi tamamen sonlandırmaya karar verdi. Elindeki tüm asker ve polis gücünü meydana yığdı. Pek çok kişi gözaltına alındı ve tahrip olmuş meydan terk edildi. Güzel bir amaç için başlayan direniş, adını tarihe altın harflerle yazdırabilecekken, muktedirin asla alttan almaması sonucu ona karşı bir öfke krizine dönüşmüştü.

Âdem ve ben meydandaki nöbeti yeni gelen ekiplere devrettikten sonra Cilmaya’nın hapis tutulduğu binaya doğru yola çıktık. Peşimize düştüklerini fark ettiğimizde çok geç kalmıştık. Birden aracımızın elektrik sistemi kilitlendi, farlar söndü. “Uzaktan müdahale ediyorlar!” diye bağırdı Âdem. Ya arabayı şarampole yuvarlayacaktık ya da durdurup arkadan gelenlerle çatışacaktık. Arabadan kendimi atıp güçlü kadın halime dönecektim ki üzerime atılan bir ağla dertop olup kaldım. Etki yoksa tepki de yok. Cılız halimle kötü adamlara yakalanmıştım. Âdem’i de saniyeler içinde etkisiz hale getirdikten sonra ikimizin başına birer çuval geçirip bir minibüse bindirdiler. Cilmaya’nın yanına götüreceklerini düşündüm. Tehdit ve işkenceyle bende olduğunu sandıkları anahtarları almak isteyeceklerdi. En iyi senaryoyla anahtarların bende olmadığını söylediğim zaman hepimizi öldüreceklerdi.

***

Gözümü pis kokulu, loş bir depoda açtım. Hep böyle olur zaten. Ne olur kötü adamlar, kaçırdıkları insanlara mis gibi aydınlatılmış, tertemiz yerlerde işkence etseler? Teğmen ve ben tavandan geçen borulara el bileklerimizden zincirlenmiştik. Ayaklarım yerden bir on santim yukarıda sallandığım için kollarımı artık hissetmiyordum. Demek ki ertesi gün olmuştu ve ben yaklaşık 24 saattir bu haldeydim. Kendimi atacağım bir yükseklik veya yakınımda çarpabileceğim bir duvar olmadığı için güçlü kadın halime geçemiyordum. Gözlerim karanlığa alışınca etrafta Cilmaya’yı aradım, yoktu. Sevinmeli miydim, üzülmeli miydim bilemedim. Bizi onun yanına getirmemiş olmaları tesadüf müydü? Yoksa başka başka planları mı vardı? Uyandığımı fark etmiş olmalılar ki bileklerimdeki zincirlere elektrik verdiler. Tekrar bayılmışım.

Kötü adamlar gelip birer kova suyla bizi ayılttılar. “Serbest kalacaksınız. Solomon Sert öyle emretti,” dediler. Solomon Sert mi? Öyle mi emretti? N’oluyordu lan burada?

Benden önce Âdem’i çözdüler. Âdem bana doğru yanaştı. İçimden, ‘o da beni çözecek şimdi canımın içi,’ dediğim anda gelip suratıma bir yumruk patlattı.

“Duramadın merakından değil mi? Yok neden hızlı gelmişlermiş? Yok mavi kokartlı adamlar yok turuncu adamlar! Nerde lan anahtarların orijinalleri! Adi karı seni!”

Patlayan dudağımdan akan kanları dilimle temizledim. Hayır, sinirlenmedim. Sadece ‘Oha! Şerefsizin biriymiş lan bu! Hiç sevişmeseymişim keşke!’ dedim içimden.

Topal Kadri’den edindiğimiz mafyaya ait beş anahtarı Teğmen Âdem’e vermiştim. Daha doğrusu verir gibi yapmıştım. Hayri Kozak amirim, “Bir işin içinde başka bir iş varsa, kendinden başkasına güvenmeyeceksin Ozan!” demişti bir zamanlar. Hep haklı çıkardı, yine haklı çıkmıştı. Anahtarların sahtelerini teğmene teslim edip, orijinallerini Çakır’ın tüylerinin arasına gizlemiştim.

Müsaadenizle ilk paragraftaki cümlemi virgülü kaldırarak düzelteceğim: Hele Teğmen Âdem gibi, şerefsizlerin peşinden koşan bir polis iseniz, asla yapmamanız gereken şeyler listesinde iş arkadaşlarınızla aşk meşk vardır değil; hele Teğmen Âdem gibi şerefsizlerin peşinden koşan bir polis iseniz, asla yapmamanız gereken şeyler arasında, bu şerefsizlerin gül yüzüne kanmak vardır. Çünkü rüzgârgülü gibidir bu adamlar, rüzgâr nereden eserse o tarafa dönerler.

İç yüzünü öğrendiğiniz düşmanınızı öldürmek için hamle yapmak, iç yüzünü bilmediğiniz o adamla hâlâ sevişmeye devam etmekten iyidir. Zincirle kollarınız tavana bağlanmış olarak yerden on santim yukarıda sallandırılmıyorsanız tabii ki. Ama her şey hallolur. Sırayla. Kendimi tüm gücümle yukarı çekip iki bacağımla Âdem’e çifte savurmaya kalktım. Atik davrandı piç, kaçtı.

“Bu dünyada erkeklere güvenilmez diyen sen değil miydin? Benim ne farkım vardı da bana güvendin? Baban çektir olup gitti. Ramazan ve Hüsnü yıllarca seni saf mahalle çocuğuyuz diye kandırdılar. Eski amirin Kozak Hayri tutuklandı, seni yalnız bıraktı. Yeni amirin seni sattı.  Ahahahhaa!”

Teğmen Âdem’in histerik çığlıkları bitmeden hapsolduğumuz deponun demir kapısı büyük bir gümlemeyle patladı. Önden Cilmaya ve Kozak Hayri, ardından Ramazan, Hüsnü ve Çakır içeri daldılar. Kankalarım be! Kızıyorum, sövüyorum filan ama seviyorum lan bu çocukları! Bir dakika bir dakika! Kozak Hayri amirim? Hapisten mi kaçmış?

Demek Ramazan ve Hüsnü benim için Cilmaya’nın yerini tespit etmekle kalmamış, onu kurtarmak için plan da yapmışlardı. İnsanın kimle sevişeceğine hormonları karar veriyordu ama kanka olacağı zaman Allah’tan akıl ve mantığı devreye giriyordu. Akıl ve mantığın kısa devre yaptığı anlar mı? İşte başımıza ne geliyorsa o anlarda geliyordu.

Patlayan kapıdan girer girmez Âdem’e uçan tekme atan Cilmaya cevabı da yapıştırdı:

“Kim dedi ki sana güvendi diye! Bak işte ne varsa kadınlarda var değil mi güzel gözlü Çakırım?”

O sırada Çakır, Teğmen Âdem’i yere yapıştırmış, boğazına dişlerini geçirmek üzereydi. Bir insan, Teğmen Âdem kadar hain de olsa, boynunun bu kadar yakınında dişlerini gösteren bir köpeğin neler yapabileceğini anlardı.

Hiç acele etmeden, “Gel kızım,” dedim. “Yapma. Isırdığına değmez.” Tabii içimden. Gerisini bağırdım:

Neden siz erkekler hep böylesiniz ha! Neden hep önce yeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelik’ten, sonra yeni bir ten yeni bir ihanet bilirim üstelik’e geçiş yaptırıyorsunuz bize? Erkek olmak kolay da insan olmak bu kadar mı zor? Allah belanı versin senin Âdem! Çakır! Bırak kızım sen de şunu! Değmez diyorum her seferinde! Keşke değse de gebertebilsek hepsini bunların! Ama bize yakışmaz!

Dönüp eski amirim Kozak Hayri’yi kucakladım. O sırada Ramazan ve Hüsnü, Âdem’i ve diğer adamları etkisiz hale getirmişlerdi. “Hadi yürüyün. Daha yapacak çok işimiz var,” dedi amirim.

Beni hapsettikleri binadan çıktık. Hızlıca oradan uzaklaşmamız gerekiyordu. Birden aklıma tünel geldi. “Beni takip edin!” dedim.  Ben hepimizi alt geçide sürüklerken amirim arkadan seslendi. “Umarım bir B planın vardır Ozan!”

Hep beraber şehri ikiye bölen nehrin altındaki gizli tünelden ilerlemeye başladık. Köstebek gibi karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışmak bütün yön duygumuzu alt üst etmişti.

“Yanınızda patlayıcı vardı ama kalem pille çalışan bir el feneri yok öyle mi!” diye sitem ettim arkadaşlarıma. Neyse ki yön sezgileri güçlü olan biri vardı aramızda. Üstelik tüyleri de bir şeyler saklamak için yeterince kabarık olan köpeğim Çakır, kilitli demir bir kapının önüne geldiğimizi el yordamıyla anladığımızda kafasıyla elime sürtündü. Çakır’ın tüylerinin arasına gizlediğim ve ne işe yarıyor acaba diye merak ettiğim o gizemli anahtarları denemenin zamanı gelmişti.

Hislerimiz beni ve Çakır’ı yanıltmamıştı. Şehrin altında bu kadar gizli ve önemli bir tünel varken, bu tünelin anahtarının mafyanın elinde olması beni hiç şaşırtmadı. Bu tünel elbette sadece polis ve asker tarafından değil, mafya tarafından da yasadışı ticaret amacıyla kullanılıyor olmalıydı.

Biyolojide hücreler arası sıvı akışının, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama doğru olması gibi, para ve gücün akışı da hep az paralı ortamdan çok paralı ortama doğru oluyordu. Azı olan azla yetinirken, çoğu olan aza sahip olanın elindekini de istiyordu. Fakirin üç-beş kuruşundan fazlasıyla vergisini alan sistem, zorla kazandığı ekmek parasını da kumara veya yasadışı maddelere harcasın diye dekolteyle taçlandırdığı kucağını açmış bekliyordu.

Anahtarlardan üçüncüsü demir kapının kilidini açtı. “Bingo! B planım buydu işte amirim. Bendeki anahtarlardan biri, bu şerefsizlerin halktan gizleyerek nehrin altına açtığı ama faydalanması için hayasızca mafyanın emrine sunduğu bu tünelin anahtarıymış!”

Kozak Hayri’nin Cyvilry Cezaevi’nde yatarken öğrendiğine göre muktedirler, tüneli hem kendi pis işleri hem de mafyanın uyuşturucu işleri için kullanıyorlardı. Bu arada bana evimi yakanların görüntüsünü getiren kedi Basti’nin, bir başka eyalet-şehir olan Piiztanbul’da faaliyet gösteren Tilda Ahırkapı isimli bir dedektifin kedisi olduğunu da öğrenmişti.

Demir kapıdan geçip tünelin Doğu Yakası ucundan çıktığımız anda SSOK’ten bir anons geçildi. Ramazan ve Hüsnü ve ben kulaklıklarımıza inanamadık. Solomon Sert, Ozan Ilgın adlı kadın polisi kaçırıp tutsak eden Teğmen Âdem’in yakalanıp vurulduğunu bildirdi. Kadın polisin sağlığı iyiydi. Kontrol için hastaneye kaldırılmıştı!

Polis şefinin böyle basit bir olayı anons geçmesi hiç duyulmadık bir şeydi. Kozak Hayri ile birbirimize baktık. Bu demekti ki günah keçisi ilan ettikleri Teğmeni harcamışlardı. Solomon Sert arkamızdan gönderdiği adamlarından tünelden geçebildiğimizi öğrendiği için mafyaya ait anahtarların bende olduğunu biliyordu. Bu gizli geçidin anahtarının neden mafyanın elinde olduğunu sormayayım diye bana zeytin dalı teklif ediyordu. Ve şikâyetçi olmamam karşılığında ben de ona öteki anahtarları teslim edecektim. “Şimdilik bu sahte dalı kabul etmekten başka çaren yok Ozan,” dedi Hayri amirim. “Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.”

Kozak Hayri’nin lafını dinleyerek ağzıma çalınan bir parmak balı kabul ettim. Bu bal Teğmen Âdem’in yerine SSOK AR-GE Laboratuvarı’nın başına getirilmem oldu. Hapisten kaçışını sorgulamadan, Kozak Hayri’ye iade-i itibar yapıp hakkındaki Madenekon Suç Örgütü üyeliğiyle ilgili sahte suçlamaları düşürdüler. Cilmaya’yı kaçırıp anahtarlar için beni tehdit eden Nuri Körleğene bu sefer anahtarlar için teklif gönderdi. Fakat benim kalan dört anahtarı açık artırmada şerefsizlere teslim etmek gibi bir niyetim yoktu.

***

Solomon Sert bana kaçırılma ve dayak yeme sürecimden sonra iyileşmem için bir hafta izin verdi. Olaylar durulup mahallede sahte terfiimi kutlamak için sabah sabah arkadaşlarla kahvede buluşmuş, ince belli bardaklarda mis gibi çaylarımızı yudumluyorduk.

“Günün anlam ve önemi için konuşma yapmayacak mısın Ozan?” diye sordu Ramazan.

“Güçlüler ekmek arası döner yiyebilsinler diye merada otlayan koyunlarız biz oğlum. Biz kim konuşmak kim? Biz, sen mi benden daha çok ot yedin, seninki mi daha tazeydi diyerek otları paylaşamazken, güçlüler aramızdan birilerini kesiyorlar, etinden döner yapıp yiyorlar. Bize de diyorlar ki, ‘Ssiz ot obursunuz, ot yiyin. Çünkü ot sağlıklı! Merak etmeyin, kesip yediğimiz arkadaşınız da cennete gitti!’”

Ben önüne mikrofon konmuş devlet erkânı gibi boş boş konuşurken, kahvedekiler öylece televizyona bakakalmışlardı.

“Niye Yeşilçam filminde gecekondusunu müteahhide kaptırmış Tarık Akan gibi bakıyorsunuz lan yeşil yeşil?”

Günlerden 18 Kasım Salı günüydü. Ve kankalarımın canlı yayında izlemeye başladığı olaylar şöyleydi:

Polisler,  AŞEBEK’ten Sorumlu Bakan Ruling Donating’in, Devre ve Şehircilik bakanı Manborn Flagger’ın, Kekonomi Bakanı Victor Cascade’in, Sultbank Genel Müdürü Soliman Lion’ın ve Mazeri İş Adamı Bheza Zhabbar’ın evlerine eş zamanlı baskınlar yapmışlardı. Görevi kötüye kullanma ve rüşvet soruşturması kapsamında bu kişileri gözaltına alıyorlardı.

Devam Edecek…

OZAN ILGIN BÖLÜM 5: REFERANDUM

Ben, Tangsuk Ozan Ilgın. Adına Osteogenesis İmperfecta denilen kırılgan kemikleri yüzünden yirmi beş yaşına kadar fare gibi deliklerde saklanarak yaşamış ama yine kırılgan kemikleri sayesinde güçlü bir kahramana dönüşebilen mucize kadın.

 Sultanat Şehri’nde yaşıyorum. Eskiden bir imparatorluğun başkentiymiş. İsminin nereden geldiğini sorarsanız, nice sultanları atmış sırtından bu şehir, tıpkı ehlileştirilemeyen kara yağız kır yeleli bir at gibi. O yüzden şehrin adı Sultanat Şehri kalmış. Kocaman bir camimiz var imparatorluk zamanından kalan: Sultanatmak Cami.

Bana lütfedilen ya da lanetim olan bu hastalık yüzünden kimsenin umurunda olmayan cılız bir kadınken üstün yetenekli bir özel kuvvetler polisine dönüştüm. SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetler’e gireli şunun şurasında bir sene oldu olmadı. Amirim Hayri Kozak gözümün önünde haksız yere tutuklandı ve Madenekon Terör Örgütü’ne üye olmaktan hüküm giydi. Gözaltılar, şehrin çeşitli yerlerinde gömülü mühimmatlar havada uçuştu. Ne izi ne izine karıştı belli bile olmadı.  

Madenekon davalarının kökeni, 2001 yılındaki bir otomobil dolandırıcılığı soruşturması kapsamında verilen savcılık ifadesine kadar uzanmaktaydı. İddia edilen Madenekon Örgütü soruşturması ilk kez Meraniye’de bir gecekonduda 27 el bombası bulunması sonucunda başladı. İlk duruşması Cyvilry Cezaevi’ndeki duruşma salonunda görülen davalarda 400 civarında sanık Madenekon üyesi olmakla suçlandı.

İçerisinde subaylar, emniyetçiler, profesörler, gazeteciler ve iş adamlarının olduğu küçük birimlerin, Madenekon’un içindeki çeteler olduğu iddia edildi.

20 Ocak günü CENAH gazetesinde çıkan manşet gündemi tekrar alaşağı etti:

SULTANATMAK CAMİİ BOMBALANACAKTI

“SSOK 2. Ordu Komutanı’nın 2003 yılındaki darbe planlarını ele geçirdik.” diyen Cenah’ın iddialarına göre 29’u general 182 subayın katıldığı bir toplantıda kararlaştırılan ‘darbe’ planının adı VARYOZ olarak isimlendirilmişti.

Özel yetkili sıvacılar, yaklaşık bir aylık incelemeden sonra 22 Şubat günü aralarında emekli generaller ve muvazzaf subayların da bulunduğu 69 askeri gözaltına aldı.

***

Toz-duman durulur gibi olduğu zaman büyük bir çoğunlukla seçilmiş Belediye Başkanımız İkram Papazoğlu eyalet-şehir anayasası değişikliğini gündeme getirdi. Anayasa değişikliği ile KSYK -Kadılar ve Sıvacılar Yüksek Kurulu dediğimiz şehrin kanun uygulayıcı kurulunda ve yasanın uygulanıp uygulanmadığına bakan Anıyaşa Mahkemesi üyelerinde değişiklikler planlanıyordu. Yeni anayasa ayrıca, Sultanatmak Şehri’ni on yıl geriye götüren kudetalardan biri olan 12 Ekim kudetası sorumlularının yargılanmasına engel olan yasa değişikliğini içeriyordu.

Başkan İkram Papazoğlu referandumda EVET oyu istemek için yaptığı mitinglerden birinde halka şöyle seslenmişti:

“12 Ekim ile yüzleşmek için, 12 Ekim’den sorumlu olanların üzerindeki dokunulmazlık zırhını kaldırmak için ‘Evet’ diyoruz. Bu eyalet-şehirde bir daha kudeta yaşanmaması, halkın geleceğinin karartılmaması için, demokrasinin kesintiye uğramaması için ‘Evet’ diyoruz. Büyük Sultanat, güçlü Sultanat, itibarlı Sultanat için ‘Evet’ diyoruz.”

***

Eyalet-şehrimiz bir yandan Madenekon ve Varyoz davalarına sahne olurken bir yandan da anayasa değişikliği referandumu için kampanyalarla coşuyordu. Muhalifler her zamanki körlükleriyle ‘Belediye başkanı Papazoğlu neye evet derse ben ona hayır derim’ mantığı ile hareket ediyorlardı. Yandaşlar ise ‘Başkan neye evet derse ben ona evet derim’ diye biat ederken hayatlarından memnundular. Sonuçta ne şehrin gökdelenlerinin bulunduğu Batı Yakası’nda ne de gecekondularla süslü Doğu Yakası’nda değişen bir şey yoktu.

Referandum için oy kampanyaları devam ederken, artık belediye başkanı ile yan yana yürümeyi bırakmış ve kol kola girmiş olan Quiri cemaatinin Transilvanya’da yaşayan lideri Ferguson Quiri’den ilginç bir çıkış geldi.

“Mezbahadakilere bile evet oyu kullandırmak lazım.”

Güya evet oyunun, ülkenin geleceği için ne kadar elzem olduğunu anlatmaya çalışmıştı ama sanki oylarda sahtecilik yapmayı teşvik ediyormuş gibi tepkilerle karşılaştı. Muhalefetin bu sözü ayyuka çıkartması üzerine yandaşlar başka bir slogan üreterek kendilerini haklı çıkartmaya çalıştılar.

PEKMEZ AMA EVET

Bense şehrin fakir kesimi olan Doğu Kıyısı’ndaki mahallemde bütün bu pekmez’lerden, ama’lardan, evet’lerden uzak, huzuru Hacı Necati Bakkal’dan bira istihkakımı almakta buluyordum.  Verilecek bir oyum vardı, o hakkım da SSOK’un, dikkatlerin dağılmaması için görevli personelin oy vermesini yasaklaması yüzünden elimden alınmıştı. Kankalarım Ramazan ve Hüsnü ile hep cumartesi akşamları takılırken, bu sefer, pazar günü referandumda görevli olduğumuz için bira seansımızı perşembe akşamına çekmiştik. Necati Bakkal Amca oğluna söz geçiremiyordu ya, bana söylemeden edemedi. 

“Kızım gel etme, eyleme, içme! Mübarek cuma akşamı çarpılacaksın!”

Gülmemek için kendimi zor tutarak bakkaldan dışarı çıktım. Düşünsenize Hacı Necati Bakkal Amca, benim gibi çarpılarak düzelen birini çarpılmakla korkutmaya çalışıyordu. Kendisi kankam Ramazan’ın babası olmasa iki çift laf ederdim ama Hacı Bakkal Amca’da suç yoktu ki. Aslında o iyi niyetliydi. İyi niyetli olmayan, güzelliklerle dolu diyerek övdükleri bir dini, insanları korkutarak yaymaya çalışanlardı. Ve sanırım perşembe gecelerini “mübarek” ilan etmelerinin sebebi, “mübarek olmayan” cuma ve cumartesi akşamlarında tüm dünya ile senkronize olarak içip coşup eğlenebilmek istemeleriydi. Ne de olsa şişelerce içki tüketilen o büyük büyük otellerin, büyük büyük kulüplerin sahiplerinin hepsi, içkiyi haram kılan dinin son derece mütedeyyin (miş gibi görünen) savunucuları idi. Velhasıl iş büyük büyük paralar kazanmaya gelince, içkiyi galonla, uyuşturucuyu tonla satmaktan dolayı kimseye günah yazılmıyordu.

Benim içinse sadece perşembe geceleri değil, her gün mübarekti. O yüzden sıkıntı yoktu.

***

“Size söylemem gereken bir şey var Amirim,” diyerek odasına daldım. Solomon Sert, her zamanki gibi kafasını masasındaki çok önemli evrakından kaldırmadan eliyle dur işareti yaparak beni susturdu.

“Memurlar amirlerine bir şey söylemezler. Ancak emredilen görevleri yerine getirirler Ozan!” dedi. “Demek Hayri Kozak amirin sana bunu öğretemeden hapse girmiş!”

Sinirden kıpkırmızı olmama rağmen sustum. Tanıdığım en mert adam olan Hayri Kozak amirime laf eden bari esastan bir adam olsaydı, içim yanmayacaktı. Fakat Madenekon Terör Örgütü üyeliği ile suçlanarak SSOK Özel Kuvvetler Birliği Amirliğinden haksız olarak alınan Kozak Hayri amirimin üzerine basarak yükselen bu adamdan zerre kadar hazzetmiyordum. O da bana bayılmıyordu anlaşılan.

“Bu ayın sonunda anayasa değişikliği için yapılacak referandumda asayişi sağlamak üzere görev alacaksınız. Sen ve arkadaşların Doğu Yakası’ndaki tüm sandıklardan sorumlusunuz. Şimdi çekilebilirsin.”

***

Referandumdan önceki hafta beş kişilik bisikletli bir genç grubu bizim mahalleye geldi. Komşu Tulsa şehrinin de güneyindeki Muriye ülkesinden gelen gençlerdi bunlar. Yanlarında çadırları ve bisikletleri ile kalacak bir karış toprak arayıp duruyorlardı.

“Gençler,” dedim. “Sizin aradığınız şeyi ben anladım ama onu şehrin fakir yakası olan bu Doğu Yakası’nda bulamazsınız. Öyle kamp alanı filan yoktur buralarda. Batı Yakası’nda ise trafik ve gökdelenlerden nefes alamazsınız. Gelin ben sizi bizim evin bahçesinde misafir edeyim birkaç akşam.”

Gençler bu davete çok sevindiler. Ne de olsa komşu idik ve meşhur Sult misafirperverliğimizi göstermemiz gerekiyordu. Bir baktım Cilmaya belim ağrıyor filan demeden eline oklavayı almış katmerli çörek yapmaya başlamış. “Yahu Cilmaya! Yalvarsak yapmazsın şunu bize, kilo alacaksınız formunuzu korumanız lazım dersin. Bu Muriyelilere neden yaparsın?” diye gülüştük Ramazan, ben ve Hüsnü.

“Baksanıza onlar pedal çevirerek spor yapıyorlar her gün. Sizin gibi ha babam yiyip de babam bira içmiyorlar ki!” diye cevabı yapıştırdı Cilmaya.

“Ya bisikletle spor mu olur Allasen anneanne? Muriye kadar uzak yeden bisikletle gelmek de neymiş?” diye güldüm. “Spor dediğin topla yapılır hem, değil mi koçum?” diyerek Muriyeli arkadaşlardan birine sordum dilimizi anlamayacağını düşünerek.

“Spor her türlü yapılabilir. Toplu veya topsuz. Maksat spor olsun,” diyerek güldü kırık Sultçesi ile. Meğer üniversitede Sult Dili ve Edebiyatı okurlarmış da dillerini geliştirmeye Sultanatmak eyalet-şehrine gelmişler.

“Siz çok yanlış sulardasınız oğlum ya!” dedim gençlere. “Bırak edebiyatını yapmayı, biz dilimizi zor konuşuyoruz. Ama geyik yapmakta üstümüze yoktur haa!” dediğimde bütün mahalle gülmekten kırılırken Sultçe bilen gençler ne dediğimi diğerlerine çevirmek için cebelleşiyorlardı.

***

Sultanat Şehri’ni batı ve doğu yakası olarak ikiye bölen Burgaziçi Nehri’nin üzerindeki tek köprü, Burgaziçi Köprüsü, zenginlik ve fakirlikle damgalanmış iki yakayı bir araya getirmeye yetmediği gibi bazen de kötü işlere sahne oluyordu. Köprünün Doğu Yakası ayağının dibinde infaz edilen mafya babası Topal Kadir lakaplı Kadir Yılmaz, yasadışı TTOK -Tulsa Tulslarındır Özel Kuvvetleri’nin başı olan Goodman Vanjör’ün sağ kolu idi. Fakat hakkında daha önce tutuklama kararı çıkartılmış Topal’ın cenazesi, çözüm süreci nedeniyle baş tacı edilmişti.

İpuçlarından yola çıkarak Topal Kadir’in mezarından protez ayağında sakladığı beş anahtarı bulmuş ve sağlama almıştım. Ama Kozak Hayri amirimin SSOK’tan delil saklamaktan yola çıkılıp Madenekon Terör Örgütü üyeliği ile suçlanarak tutuklanmasına engel olamamıştım.

Altı yerinden kurşunlanarak köprü dibinde infaz edilen bu adamın sakladığı anahtarlar eminim ki çok önemliydi. Mafyanın adamları kayıp anahtarların benim saklamış olabileceğimi düşünmüşlerdi. Nereden mi anladım?

***

Referandumun olacağı pazar günü sabahın üçünde başlayan mesaimiz oy verme süresi boyunca olaysız geçti. Oy verme işlemi tamamlanıp oylar sayılırken, Doğu Yakası’nda seçim sonrası asayiş için son kolaçanlarımızı ediyorduk. Telsizden bir yangın anonsu geldi. Topal Kadir’in anahtarlarının ne kadar önemli olduğunu çok acı bir şekilde öğrendim. Çünkü telsizde yangın çıktığı belirtilen adresteki ev, benim evimdi.

Jet hızıyla evimin sokağına vardığımda Cilmaya’nın olay yerine ilk intikal eden polis arkadaşlar tarafından evden çıkartılmış olduğunu öğrendim. İlk tahminlere göre, Cilmaya henüz güçlü kadın pozisyonuna geçemeden dumandan bayılmış ve ateş sıçradığı için yüzünün sağ tarafı yanmıştı.

Cilmaya’yı yüzündeki yanıklarla hastaneye kaldırılırken görünce kendimi yerden yere attım. Bir çuval halime dönüyordum, bir güçlü kadın halime, sonra bir normal halime. Derken canım köpeğim Çakır, içinde kapalı kaldığı polis aracının camını patlatarak imdadıma yetişti. Üzerime atlayarak beni durdurdu. Bana kendince, “Böyle kendine eziyet ederek kimseyi yakalayamazsın. Kendine gel ve suçluları yakalamak için düşünmeye başla!” diyordu. Sakinleştim ve üstümü başımı silkeleyip ayağa kalktım.

Çakır haklıydı. Beni iki dakikada rehabilite ettikten sonra, koşarak ambulansa bindirilen anneannemin yanına atladı. “Deli köpek!” dedim içimden, hırsımdan gözyaşlarıma engel olamayarak. Sırası mıydı şimdi benim gibi kocaman görevlere verilmiş kahramanlıklar yapacak bir kadının fare gibi hüngür hüngür olay yerinde ağlaması? Siliyordum gözlerimi kurusun diye ama bahar seli gibi boşalarak geliyordu. İçindeki üç kuruşluk eşyamızla dedemden kalma evimizin yok olmasına yandığım gibi alt kattaki kiracılarımız olan kankam Ramazan’ın ailesinin ve Muriyeli gençlerin benim yüzümden her şeylerini kaybetmiş olmasına ayrıca kahrolmuştum.

Olay yerini, olay yeri inceleme ekibinden önce incelemeye alan Teğmen Âdem yerlerde erimiş balmumunu bulmakta gecikmedi. Keser Nuri’nin adamlarından daha doğrusu kadınlarından biri olan İkarus İkra’nın işi olduğunu söyledi. Pekikimdi bu İkarus İkra?

“O da senin gibi bir SSOK projesi. Balmumundan kanatları var ve uçabiliyor.”

“Demek benden başka ucubeler de var bu dünyada ha? Vay be!  Ve bunların bazıları kötü adamlara hizmet ediyor öyle mi? Oooh ne âlâ!” diyerek kapı önünde yanmadan kalmış tek şey olan Çakır’ın su tenekesine okkalı bir tekme attım. Su tenekesi o sırada makam arasından inmekte olan amirim Solomon Sert’in önüne bomba gibi düştü. Bu nemrut adamın sırça köşkünden kalkıp ta benim evime gelmesi pek hayra alamet değildi.

“Demek üç günlük seyisliğin var, kırk yıllık at bokueşeliyorsun Ozan! SSOK’a ait delilleri evinde sakladın, bulamadılar ve evi yaktılar!” diye çemkirdi Solomon Sert.

“SSOK’a ait delilleri tabii ki evimde saklamadım amirim. Bulamadıkları için evimi yaktılar. Aradıklarını bulsalardı da yakarlardı bu şeref…” dememe kalmadan “Atın şu düşük çeneli karıyı içeri de amirine cevap vermek neymiş öğrensin!” diye kükredi amir olunca zalimlik katsayısı daha da yükselmiş adam.

Önümde iki seçenek vardı. Ya orada hemen güçlü kadın moduma geçecektim ve tüm SSOK hayatımı bitirip beni tutuklamak için hamle yapan mesai arkadaşlarımı devirecektim. Yani bundan sonraki hayatımı “Ferman Padişahın dağlar bizimdir” diyerek devam ettirecektim. Ya da içimdeki kine vites küçülterek motor freni yaptırıp uslu bir çocuk gibi beni gözaltına almalarına müsaade edecektim. Ben ikinci seçeneğini seçtim. Ne de olsa henüz elimde isyan bayrağını dalgalandıracak kadar bilgi ve belge yoktu. Hem zaten aklı başında hiçbir savcı evi yanmış bir özel kuvvetler mensubuna, evinde delil saklamaktan dava açmazdı.

Nitekim öyle de oldu. Solomon Sert’in siniri geçsin diye yirmi dört saat gözaltında tutulduktan sonra salıverildim. Başım öne eğilmeyecekti evet ama aldırmadan edemeyeceğim bir belânın tam ortasındaydım artık.

***

Salıverilmemden üç gün sonra Ramazan, ben ve Hüsnü mahallede kara kara düşünerek otururken siyah-beyaz şişko bir erkek kedi geldi yanımıza. Çakır, kediye hamle yapmak için yekindi. Gözlerim köpeğimin bulut mavisi gözlerine değince derdimi anlatmış olmalıyım ki vazgeçti. Kedi önce ürkek, sonra çekingen, sonra daha cana yakın adımlarla yanımıza yanaştı. Dürümlerimizden birer lokma verdik, yedi. Sonra her gece gelmeye başladı. Tekrar yemek yedi, bize yavaş yavaş alıştı. Kucağıma gelip sevdirdiği üçüncü akşam, boynunda minicik bir kesenin içinde bir flash-bellek taşıdığını keşfettim. Belleğin içinden isminin Basti olduğunu öğrendiğim bu kedinin, İngiltere başbakanının konutunda, başbakan ve onun kedisi ile çekilmiş fotoğraflarıyla, bu olayla ilgili atılan tivitlerin ekran görüntüleri çıktı.  Ayrıca evimizin yandığı gece sokağın karşı geçesinden çekilmiş görüntüler vardı. Kedinin ta İngilterelere gitmiş, hele hele başbakanlık konutuna girmiş olmasına mı şaşayım yoksa evimizi yakanları somut delillerle adalete değil de bizzat bana teslim etmesine mi şaşayım, bilememiştim.

Asıl muamma şuydu. Basti isimli bu siyah-beyaz kediyle, flash-bellekteki görüntüleri bana kim göndermişti?

Flash-bellekteki görüntülerden İkarus İkra ve yanında iki kadının evime gizlice girip ortalığı talan ettikten sonra evi ateşe verdiklerini öğrendim. Cilmaya ve alt kat kiracımız olan Ramazan’ın annesi o akşam başka bir komşunun evine misafirliğe gitmişlerdi. Görüntülerden Cilmaya’nın dumandan bayılmadığını, aniden eve gelip şerefsiz hırsızları görünce Ramazan’ın annesini bir hamle ile karşı kaldırıma fırlatarak İkarus İkra ile dövüştüğünü ama İkarus’un Cilmaya’ya ateş sıçratıp yanmasına sebep olduğunu da gördüm.

Onların neyin peşinde olduklarını biliyordum ama madem bunu aileme zarar vererek yapmışlardı, ben de ölümüne onların peşindeydim.

***

İkarus ikra’nın kim ve nerede olduğuyla ilgili detaylı bilgileri gizli ve güvenli bir numaradan beni arayan eski amirim verdi. İkarus, benim gibi bir SSOK projesi iken Nuri Körleğene’nin adamları tarafından daha çok para verilerek kandırılmıştı. Sultanat Şehri’nin mafya babası Nuri Körleğene’nin ise yükselen değer olan Quiri cemaati ile pek bir sıkı fıkı ilişkileri vardı. Kozak Hayri, Cyvilry cezaevinde haksız yere yattığı hapislikten şikâyet etmek yerine benim için endişeleniyordu. “Beni merak etme Ozan. Sen kendine dikkat et…”

Şehrin Batı Yakası’nın Burgaziçi Köprüsü’nü gören manzaralı bir mahallesinde, iki katlı eski evler yıkılmış ve yerine yapılan muhteşem villalar başta mafya olmak üzere yeni yetme zenginler tarafından anında kapılmıştı.

Kozak amirimden adresi almıştım bir kere. İkarus İkra’yı, diğer suçlu arkadaşları ile birlikte kaldığı, henüz bahçe düzenlenmesi tamamlanmadığı için bahçesinde bir inşaat konteynırı olan villada yalnız yakalamam zor olmadı.

Düşmanım villanın bahçesinde güneşleniyordu. Bir solukta yanında bittim. Kinim ve hırsım o kadar büyüktü ki düşmanıma kendimi savunmasız bırakacak kadar yaklaşmamam gerektiğini unutmuştum.

“Evime gelip yangın çıkaran namussuz sendin değil mi?”

İkarus İkra attığı uçan tekme ile elimdeki telefonumu fırlattı. Havada uçan telefon civarda bulunan camları açık Volkswagen Amarok’un ön camından içeri düşerken bluetooth’tan arabaya bağlanıp AC/DC’den ‘Highway to Hell’i bangır bangır çalmaya başlayınca hiç şaşırmadım. İkarus İkra müziği duyunca kahkahalara boğuldu.

“Ahahahaha! Telefonun azizliğine bak! Cehenneme otoban! Ama keşke İbrahim Tatlıses’ten Acı Gerçekler’i çalmaya başlasaydı! Seni öldüreceğim, acı gerçeğini yani! Ahahahha!”

Sonrasında Batman vs Süperman, Godzilla vs Kong, Optimus Prime vs  Megatron ve Ironman vs Teğmen Rhodes (hani şu Queen’den ‘Another one bites the dust’ın çaldığı) dövüş sahnelerinin en kral hareketlerini gözünüzün önüne getiriniz. Ve bu görüntülere AC/DC’nin solisti Brian Johnson’ın I’m going to highway to hell diye bağırmasını eklemeyi de unutmayınız.

“Sen ne salak kahramansın ya! Balmumu kanatlar da neymiş!” diyerek bağırdığımı hatırlıyorum en son.

Allah’tan Teğmen Âdem kıyasıya dövüş sahnemizin son saniyelerinde yetişti de iki kuvvetli kadın kahraman birbirimizi öldürmeden ayrıldık. Tabii evimi barkımı yaktığı, ailemden yadigâr her şeyi yok ettiği için ben onu öldürmeliydim, o beni değil. Kalbimdeki derdime derman olacak tek şey buydu; intikam! Maalesef Teğmen, olay yerinde bulduğu balmumuna yaptığı incelemede, bunların artık yanmama özelliği getirilmiş kanatlar olduğunu bana söyleyebilecek kadar erken gelememişti. O bunu bana açıklayamadan, Ramazan’ın bana fırlattığı Zippo çakmağı gözlerimin önünden ağır çekimde uçarken tutmuş ve az önce İkarus İkra’yı tekmeleyerek içine soktuğum bahçedeki şantiye konteynırına orada bulduğum bir bidon benzini boşaltmıştım. Zippo çakmakla benzinin havada kalan zerreciklerini tutuşturduğumda konteynır, Bruce Willis’in Die Hard 2’deki uçak patlatma sahnesine benzer bir sahneyle havaya uçtu. Fakat İkarus İkra balmumu kanatlarından bir kozanın içine sarılmış olarak yangından yürüyerek çıktı.

Ben “Hay ebesini siktiğimin İkarusu! Bu ne yaaaa!” diye dövünürken, Teğmen Âdem, bütün bu tantanayı çıkaranın ben olduğum öğrenilmesin diye beni Suzuki İnazuma motorumun terkisine atıp fırtına gibi oradan uzaklaştırdı. Tabii Ramazan ve Hüsnü’nün olay yerine ilk gelenler olması durumunu SSOK’tan kimse yemedi. Bu da benim başımın Solomon Sert ile tekrar belâya gireceği anlamına geliyordu.

***

Oylamanın sonucu belli olup İkram Papazoğlu ezici miktarda yetmez ama evet’le referandumu kazandığı için belediye başkanı ve adamları galibiyet rüzgârına kendilerini öyle bir kaptırdılar ki, Solomon Sert bana olan garezini unuttu. Aslında unutmadı da rafa kaldırdı diyelim. Yeni anayasa paketiyle yargı ve Anıyaşa Mahkemesi’ne yapılan reformlar sonucu yargının Quiri cemaatinin eline geçtiğini söylemek saflık olmazdı.

“Oğlum bu referandumdan sonra sandıktan ne çıktı? Ben anlamadım. Sen anladıysan bana anlat.” dedi Hüsnü.

“KSYK- Kadı ve Sıvacılar Yüksek Kurulu’nun adı KSK- Kadı ve Sıvacılar Kurulu olarak değiştirildi.” dedim.

“Yani?”

“Kuruldan yüksek kelimesini attılar.”

“Ne oldu?”

“Demek ki alçaldılar.”

***

Ramazan ve Hüsnü ile mahalleye döndüğümde gözlerime inanamadım. Sult misafirperverliğimiz yüzünden sahip oldukları her şey olan bisikletleri ve çadırlarını da kaybeden Muriyeli gençler hiç yakınmadan yanan evimizi yeniden inşa etmek için kolları sıvamışlardı. Bir de baktım bu aile terbiyesi almış gençler, bizim bahçedeki yangın molozunu temizlemiş, bahçeye temel için çukur bile kazmışlardı.

“Ulan!” dedim içimden. Bir bisiklet ve bir çadırlarından başka hiçbir şeyi olmayan çocuklar kalkmış bizim yanan evi yeniden inşa etmek için amelelik yapıyorlar. Dilin, dinin, ırkın insana düşman olmak için bahane edilmediği başka paralel ya da dikey veyahut teğet bir evren var mı acaba? Eğer varsa beni neden orada yaratmadın da bu hayatı tespih yapıp sallayanların şehrinde yarattın ki? Neyse… Bir teselli ver diyerek ağladığımız günlerin yüzü suyu hürmetine insanlık ölmedi demek için bana bu Muriyeli gençleri gönderdin değil mi?

Telefonum çalınca monologuma son verdim. Cilmaya’nın yattığı hastaneden arıyorlardı. Doktorların izin vermemesine rağmen Cilmaya kendi isteğiyle imza vererek hastaneden çıkmıştı. İçimden “Var bu işte bir bokluk…” diye geçirdim. Kulaklarımı tırmalayan motor sesi gelip önümde durdu. Nuri’nin adamlarından İkarus İkra ve arkasında Fitne Fücur Fitnat bir taşa sarılı kâğıdı adeta kafama fırlatıp kahkahalarla gazlayıp defolup gittiler. Mesaj kısa ve netti:

CİLMAYA ELİMDE. 5 ANAHTARI DA GETİR. YOKSA KARIŞMAM.

NURİ KÖRLEĞENE

OZAN ILGIN BÖLÜM 4: İHANET

İkram Papazoğlu şehrimizdeki belediye başkanlığı seçimlerinden SEVAP- Sade Vatandaş Partisi’nden aday olarak galip çıkmıştı. İlk icraatı Sultanat Şehri’nin AŞEBEK- Avrupa Şehir Beraberliği Komitesi’ne üyelik kabulü işlemlerini hızlandırmak oldu. Uyum yasaları gereği SSÖK- Sultanat Şehri Özel Kuvvetler ismimiz SSOK olarak değiştirildi çünkü Avrupa dilinde “ö” harfi yoktu.

Ramazan, Hüsnü ve ben Tangsuk Ozan Ilgın, artık ismi SSOK olmuş kuvvetlerin Organize Suçlarla Mücadele Birimi’ne atanmıştık. Ve anlaşılan oydu ki mavi gözlü köpeğim Çakır’a da benim gibi ilaçlarla, kemoterapilerle müdahale edilmiş ve o da kırılan kemiklerinden yeniden doğan güçlü bir köpeğe dönüştürülerek ekibe katılmıştı.

Tekelci Necati Bakkal’dan biralarımızı almış, cumartesi akşamı keyfimizi yaparken Amirimiz Hayri Kozak’tan üçümüze de aynı mesaj geldi:

MERANİYE’DE BİR GECEKONDUDA 37 TANE EL BOMBASI BULUNDU. Askeriyenin MADENEKON kudeta planı açığa çıkmış. Gözaltılar başladı. DERHAL SSOK BİNASINA.

***

Meraniye semtinde bir gecekonduda gömülü bulunan el bombaları haberi tüm şehre bomba gibi düşmüştü. Bir gazetecinin spor çantası dolusu evrakı bir gazeteye teslim etmesi sonucu, bu evrakların ışığında bir kudeta planı yapıldığı bilgisi Belediye Başkanı’na bildirildi. Yeni atanan polis şefi, başkanlıktan saat be saat yağan yeni emirler ve gözaltına alınacak kişiler listesini Hayri Kozak vasıtasıyla bizlere dağıtıyordu. İlk bir hafta durup dinlenmeden polis-asker, rütbeli-rütbesiz demeden insanları gözaltına aldık. Sultanat Şehri’nin önceden nokta vuruşu şeklinde belirtilen yerlerini kazdık ve her seferinde ya kat kat naylonlara sarılmış dolarlara ya da ülkeye yasadışı yollardan sokulmuş kasa kasa kayıtsız mühimmata denk geldik. Tüm deliller tereyağından kıl çeker gibi kucağımıza düşüyordu. İyi de hepsi kocaman kocaman okullarda okumuş veya kocaman kocaman rütbelere gelmiş bu adamlar, her şeyi gömüp sonra gömdükleri yerleri de haritalarda işaretleyip bütün o evrakları bir arada tutacak kadar nasıl salak olabilmişlerdi? Benim işim sorgulamak değildi. Sorgulamamaktı. İşimi yapmalıydım.

***

Madenekon terör örgütü üyeliği suçundan içeri alınanlar liste liste gazetelerin baş sayfalarında yayınlanırken Belediye Başkanı şehirdeki tansiyonu düşürmek için otelciler birliği ile bir toplantı düzenlemeye karar verdi. Bunun için, 1950’lerde yabancı sermaye ile kurulmuş, Burgaziçi nehri manzaralı ve Sultanat Şehri’nin ikonik binalarından biri haline gelmiş Milton Burgazphorus otelini seçmişti. Bu, Milton’un temsil ettiği zenginlik ve seçkinlik imajını sevenleri memnun etse de eyalet-şehirde markanın keyfini süremeyen ve ekmeğini taştan çıkarmak zorunda olan pek çok butik otel vardı. Karşı hamle Başkan İkram Papazoğlu’nun hiç hazırlıklı olmadığı bir anda geldi.

“Başkanım bacasız sanayi dediniz bizim için! Bizlere krediler verdiniz! İşlerimizi ilerletmek için imkân tanınacak dediniz! Ama krediler elimizde patladı.  Doğu Yakası’ndakilerin Batı Yakası’na geçmesini izne ve evraka tabi tuttunuz. Artık dayanamaz olduk. Vallahi bacamız tütmüyor.

“Sen bunları demek için mi geldin buraya! Bacanı da al git! Bacanı da al git! “

Etrafındaki herkes hayretlerle ılımlı Başkan Papazoğlu’na bakakalmışken, ben görevim gereği butik otel sahibini Milton’un balo salonundan uzaklaştırdım. Telsizden amirime ne yapacağımı sordum. “Sal adamı gitsin!” dedi Kozak Hayri. “Ne yapabilirsin ki? Bacayı mı tutuklayacaksın adamı mı?”

Otelin arka kapısında adamla birer sigara içtik. “Senin hiç suçun yok.” dedi bana. “Bilir misin köpeğin boynuna neden tasma takıp bağlarlar? Önce bağlarlar, sonra serbest bırakırlar. Köpek o tasma boynunda olduğu sürece kaçamayacağını sanır. Aslında sahibini ısırıp parçalayamayacağından değil. Sadece minnetten. Aklında olsun hiç kimseye haksızlığa karşı gelemeyecek kadar minnet duyma sakın.” dedi ve çekti, gitti.

Sigaramı bitirip içeri girdiğimde Başkan, Milton Oteli’nin sahiplerine şehre yaptıkları büyük katkılardan dolayı bilmem ne plaketi veriyor ve kalabalık salon alkıştan yıkılıyordu.

***

Bizim mahalle, ortasından geçen Burgaziçi Nehri ile iki yakaya ayrılan Sultanat Şehri’nin Doğu Yakası sınırındaydı. Bizden sonrası Tuls’ların yaşadığı şehrin Tulsa isimli bölgesiydi. Bizim mahalle birazcık da tampon bölge gibiydi. Tuls’lar ve Sult’lar istedikleri gibi gelir gider, kimse de kimsenin hangi kökenden olduğunu pek umursamazdı. Fakirlik bir kere insanın üzerine yapıştı mı, bakkalından alışveriş edenin kim olduğuna, kömürünü kömürlüğe taşıyanın kökenine pek bakmıyordu insanlar. Hayatlarını idame ettirmek tek gayretleri idi. Ama insanın biraz biti kanlandı mı, insanlığını şöyle bir yana koyup kibirle doldurmaya başlıyordu kalbini. Ben senden daha üstünüm. Neden? Gözlerim mavi. Neden? Tenim daha beyaz. Neden? Çünkü ben anadilim olarak Sultçe konuşuyorum. Neden? Çünkü ben senden daha batıda doğdum! Ya sen bırak bu teraneleri de artık benim param var ve seni ezmek istiyorum desene birader!

Sult’lar ve Tuls’lar yüzyıllardır böyle yaşayıp gidiyorduk ama her daim bizi ayrı düşürmek için yara kaşıyan birileri olurdu. Biz ilkokuldayken iki çocuk çetesi arasında sudan sebeplerle bir kavga çıkmıştı. Teneffüste karşı çeteyi epeyi korkutup sınıflarına kaçırtmıştık. Öğlen teneffüsü bitmek üzereydi, herkes hırsını almış, öğrenci kavgası ne kadar olur ise o kadar kavga etmiş, derslere dağılacaktı ki okul müdürü yanımızda bitti. İçeri kaçmış öteki çete üyelerine seslendi. “Hadi ne duruyorsunuz dışarı çıksanıza! Bakın bu hıyarlar bir yere kaçamaz! Gelin de kavga görelim!” demesin mi!

Sonra müstahdem Ali amca elinde sapanlarla geldi. “Gerilla savaşı istiyorum çocuklar sizden haberiniz olsun. Bu sapanlar için de 15’er lira yazdım her birinize.”

Lan oğlum, savaşacak olan da bizlerdik, savaşın parasını minnacık harçlıklarımızdan ödeyecek olan da! Bu nasıl işti anlamamıştık. Anlamasak da o küçücük boylarımızla yeterince galeyana gelen bizler, diğer çete ile kıyasıya dövüşecektik ki anneannem Cilmaya bahçe kapısında belirdi. Hepimizin elinden sapanları topladığı gibi müdürün ayağının dibine attı. Bir kibritle hepsini ateşe verdi.

“Hiç utanman yok değil mi senin!” diye bağırdığında zaten biz çil yavrusu gibi sınıflarımıza dağılmıştık. Müdürün başını önüne eğip, hatta kuyruğunu arka bacaklarının arasına kıstırıp odasına gittiğini ilk defa o zaman görmüştüm. Meğer sapan işinin arkasında o varmış. Okulda para edecek her şeyden kâr ettiği gibi kantindeki satışların kârı da onun cebine giriyordu. Ve dahi sapanların parası da. Eğer borç yazabilselerdi tabii.

“15 öğrenci sizde olsa, 15 de karşıda 30. 30 çarpı 15 eşittir 450 lira. Nereden baksan 3 büyük parası! Savaş ganimeti!” diye hesapladı Hüsnü.

“Bu şehrin içler dışlar çarpımı hiçbir zaman iyi bir şeye eşit olmadı Hüsnü. İç güçlerle dış güçler hep bize karşı oldu!” dedim ben de.

***

Belediye başkanı İkram Papazoğlu Sult’larla Tuls’ların arasındaki kavga nihayet bitsin diye barış ve kardeşlik süreci başlattı.

“Barış ve kardeşlik mi? Savaş ve düşmanlıktan para kazananların tekerine çomak sokulacak desene! Merak etme oyalarlar oyalarlar bizi. Sonra da bunlar laf dinlemiyor, bunlardan bi bok olmaz derler, çıkarlar işin içinden.”

Bizim mahallede oturan Kaportacı Tuls Vedat neden bu kadar ümitsiz bakıyordu ki olaya? Her şey gibi bu süreçte de bir hayır vardır diye düşünüyordum ben. Lakin Tuls Vedat’ı ikna etmek mümkün değildi.

“Oğlum görmüyor musunuz, adamlar Bob Marley gibi ‘Everything’s gonna be alright’ diyerek geldiler. Şimdi Müslüm Baba gibi ‘İtirazım var bu zalim kadere’ modunda takılıyorlar. Nasıl yani? İnsan hem muktedir hem mağdur nasıl olabilir ki?”

***

Mahallede yeni bitirilen imam-hatip lisesine yine bizim mahallede yetişmiş Pir Hüseyin lakaplı bir ağabeyimiz, otuz yaş gibi genç yaşına rağmen müdür olarak atandı. Sevindik, gurur duyduk. Çiçek ve çikolatamızı yaptırdık tebrike gideceğiz ki Hüsnü birden duruma ayıldı. “Oğlum çiçek neyse de çikolata başka bir şey içindi lan! Müdür görmeye değil kız görmeye giderken alınmıyor muydu o?”

“E o zaman ne alıp gidicez lan müdür görmeye?”

“Çiçek tamam. Buket olmaz. Saksı olur. Çikolata yerine de viski olur oğlum. Pir Hüseyin içkinin de piridir. Sever.” dedi Ramazan.

Kaptık Chivas’ımızı soluğu Pir Hüseyin’in makam odasında aldık.

“Selamın aleyküm Pir Hüseyin ağabey.  Hayırlı olsun.”

“Aleyküm selam kardeşlerim. Yalnız bana artık Pir Hüseyin demezseniz sevinirim.”

“Neden?  Alevî-Bektaşî geleneğinin bizim mahalledeki en güzel temsilcisine neden pir demeyelim ki?”

“Şey ben ayrıldım Alevî dergâhından. Başka cema_yani dergâha yani eeee başka yere geçtim artık. Sünni oldum ben de sizin gibi.”

“Oğlum sen Sünni değil ki suni olmuşsun.”

“Alevîliğin Yezid’lik olduğunu anladım sonunda.”

“Oooo paşam bir-iki okula gittin, bir de üniversite bitirdin diye koskoca mezhebi tu-kaka edecek bilgiler öğrendin demek. Neyse. Biz saksıyı bırakalım. Viskiyi geri alalım. Anlaşılan bu da Quiri cemaatine katılmış. Ziyan eder canım şişeyi.”

“Siz de gelin arkadaşlar. Herkese kapımız açık. Akşamları camide toplanıyoruz.”

“Hangi camide? Bizim Muharrem Hoca’nın haberi var mı bundan?”

“Yeni mescit yaptık okulun bahçesine. Oraya beklerim.”

“Hayırlı uğurlu olsun arkadaşlar yeni müdürünüz. Benden paso. Bir daha kimseye tebrike filan gitmem bu son.”

***

Pir Hüseyin’in tavrı çok canımı sıkmıştı.

“Oğlum biz neyi unuttuk biliyor musun? Bunlar her şey çok güzel olacak dedikleri zaman ‘kimin için?’ diye sormayı unuttuk.”

“Neden ki Ozan?”

“Bizim gibi beynamazlara akşam sohbetimiz var gelin derken Mevlana’lığa soyunmasında ama 1500 yıllık Alevîlik mezhebi için Yezid’lik demesinde bir iki yüzlülük sezmedin mi sen de Ramazan?”

“Beynamaz derken bence kendi adına konuş. Ben namaza başladım.”

“Hayırlı olsun kardeş. Bize de bir gün kader güler, güler inşallah değil mi!”

***

Hüsnü haberler ve TV’deki yorumcuların hep aynı şeyleri söylemesinden şikâyet eder olmuştu. “Bir sefer söylediler anlamadık. Hadi ikinci sefer söylediler yine anlamadık. Ama artık her gece her gece Doğu Yakası’nın okumuş ama dindar kızlarına plazalarda iş vermediler. Hatta dindar kızları okullara almadılar. Başlarını açtırdılar. Haksızlık ettiler sözleri bitmek bilmiyor be Ozan. Bu arada ‘tüm haksızlıklara son veriyoruz. Biz ezilenin yanındayız’ diyorlardı. Bankalarda, Sultanat-Telefon-Telgraf- STT gibi devlet kurumlarında filan hep mahallemizde okumuş ama iş bulamayan kapalı kız arkadaşlarımız iş bulmaya başladı. Hani daha neyin meselesini yaparlar ki TV’lerde bunlar?”

Mahalleden bir başka arkadaşım Şükran da STT’de işe girmişti.

“Senin adına çok sevindim Şükran. Sen de benim gibi evlenmemek için bu yirmi beş yaşına kadar direndin değil mi?”

“Önce kendi ekmeğimi elime alayım dedim Ozan. Babamın transformatör fabrikasından kazandığı üç kuruşun birini alıp da nasıl çeyizime harcardım ki? İki kardeşim okuyor biliyorsun. Annem desen öyle hasta evde.”

“E hadi hayırlı olsun tekrar. Şu kargoyu gönderecektim.” dediğim anda telefonumdaki bipleme her zamanki gibi hayra alamet değildi.

***

Ramazan, Hüsnü ve ben, Burgaziçi Köprüsü’nün Doğu Yakası ayağındaki bataklık bölgeye vardığımızda bir yasadışı örgüt liderinin sağ kolu olduğu bilinen Topal Kadir namlı Kadir Yılmaz ölmek üzereydi. Sayabildiğim kadarıyla göğsünden dört, sağ kolundan iki kurşun yemiş olan adamın yanına diz çöktüm. Bir mafya pisliği de olsa herkes ölmeden önce son bir söz söylemeyi hak etmiyor muydu? Üstelik bu birbirini öldüren adamlar, Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka alacak kimse yoktur diye ahkam keserlerdi kalabalıklara karşı. Ama işte Topal Kadri artık kullanamadığı elinde tuttuğu Glock 19’uyla silahlı ama savunmasız bir halde kim bilir hangi adamlarının ihaneti sonucu ölmek üzere dizlerimin dibinde yatıyordu. Ambulansın sesleri uzaktan duyulmuştu ki son sözlerini söyledi:

Bacak, çekmece ve ince bıyıklı adam…

Madem barış ve kardeşlik süreci başlamıştı, neden Tuls’ların mafyası sayılabilecek yasadışı bir silahlı kuvvet olan TTOK -Tulsa Tulslarındır Özel Kuvvetleri’nin başı olan Goodman Vanjör isimli adamın sağ kolu vurularak köprü dibinde öldürülmüştü ki?

Bu işe, akşamları yastığıma başımı huzur içinde koyacağım bir şehrim ve mahallem olsun diye girmemiş miydim? İyi de bana neydi ki? Su yolunda kırılmış bir su testisi için uykularımı kaçırıyordum. Solumdan sağıma, o partiden o partiye ışık hızıyla dönebilen bir şehir-vekili hızıyla döndüm ve uykuya daldım. 

Bacak, çekmece ve ince bıyıklı adam…

Bacak, çekmece ve ince bıyıklı adam…

Yahu ben bacak ve çekmeceyi nerede görmüştüm?

***

Ertesi gün Topal Kadir’in cenazesi vardı. Normalde mafya hariç kimsenin değer vermeyeceği, bir ayağı kim bilir hangi masumu bombalarken kopup protez takılmış olan adam, ölünce badem gözlü olmuştu. Eyalet-şehrin şu anki konjonktürü mafya olduğu dahi bilinse tüm Tuls’lara azami saygıyı gerektiriyordu. Yoksa barış ve kardeşlik sürecine harcanan çabalar boşa giderdi. Velhasıl cenaze için Sultanat Şehri’ni Tulsa bölgesinden ayıran Aburcubur Sınır Kapısı’ndan otobüslerle gelen silahsızlanmış TTOK üyeleri Topal Kadir’in cenazesinde boy gösterdiler.

“Amirim at izini it izine karıştırmıyor muyuz şu an? Hem biliyor musunuz ben bu adamın ölmeden önceki son sözlerinde ne demek istediğini çözdüm.”

Adamın bacak, çekmece ve ince bıyıklı adam lafını, cenazede adamın protez bacağıyla gömülmeyi vasiyet ettiğini öğrendiğimde çözüvermiştim. Çünkü vasiyet çok tesadüfi bir şekilde ölümünden bir gün önce yazılmıştı. Bu ne demekti? Ya öldürüleceğini biliyordu ya da bir gün öncesinin tarihi ile düzenlenmiş sahte vasiyet önümüze gerçek diye konmuştu.

“Dur Ozan şu cenaze bitene kadar sabret.” dedi amirim. “Ortalık hem çok kalabalık hem çok karışık. Haklısın at izini it izine karıştırdık. Ama adamlar inlerinden başlarını çıkardılar ve dostluk için buradalar. Bir kıvılcım ortalığı tozu dumana boğmaya yeter. Hele hayırlısıyla cenazeyi kaldıralım. Bu gece yarısı Ramazan, Hüsnü ve senle mezarlıkta buluşalım tamam mı koçum?”

***

Ne demişti İngilizce konuşan milletlerin ataları: once a şerefsiz always a şerefsiz. Ziya Paşa’nın deyimi ile Bed asla necabet verir mi hiç üniforma? Zerduz palan vursan eşek yine eşektir! Günümüze uyarlayarak anlatayım:

Kozak Hayri amirimin muhbir olarak tuttuğu ikizler Habil ile Kabil ikili oynamışlardı. Ayrıca, ikiz kız kardeşleriyle evlenebilmek için birbirini öldüren iki erkek kardeşin ismini taşıyan adamlardan ne bekliyorduk ki? Bir kere şerefsizlik yapıp tetikçilere maşa olan ikizleri avucuna aldığını sanan Hayri Kozak amirim, amirlik hayatının hatasını yapmıştı. Polislik demedim bakın. Amirlik hayatı dedim. Çünkü küçük rütbede iseniz hatanız belki su götürürdü ya da en fazla işten atılırdınız. Ama büyük rütbeli iseniz direkt kelleniz giderdi. Velhasıl bizim ikili şerefsizler daha çok para ödeyene doğru dümen kırmışlar ve el alemi bize gammazladıkları gibi bizi de mezarlığa kadar takip edip ihbar etmişlerdi. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlardan korkun. Hangi taraftan olurlarsa olsunlar.

Peki ne vardı Bacak, çekmece ve ince bıyıklı adam’da?

Bu kelimelerinden yola çıkarak Salvador Dali’nin Yanan Zürafa tablosunu hatırladım. Tabloda ön plandaki kadının bacağından çıkan çekmecelerden dolayı kafamda bir ışık yanmıştı. Tam biz mezarlıkta gömülü adamın protezini elimize almıştı ki ortalık bayram yeri gibi aydınlandı. Birden tepemizde helikopterler bitti. Komiser Hayri çok hızlı düşündü. “Siz kaçın Ozan. Sen içeri girersen biz sana yardım edemeyiz.”

Jet hızıyla Ramazan, Hüsnü ve protez bacağı sepetli motosikletime fırlattığım gibi mezarlığı terk ettim. Amirim, emre itaatsizlikten veya üstlerine bildirmeden iş yapmaktan ceza alır çıkar diye düşünmüştüm. Teşkilat onun gibi akıllı ve tecrübeli bir polisi kaybetmeyi göze alamazdı.

Yanılmışım. Yeni atanan polis şefinin, Hayri Kozak’ın da diğer tüm gözaltılar gibi Madenekon Terör Örgütü adına gizli operasyon yapmaktan dolayı içeri atıldığını basına açıklarken gözlerinin içi gülüyordu. O anda anlamıştım. Mesele şehrimizi kudeta planı yapan bir örgütten temizlemek değildi. Mesele başkaydı.

***

Hüsnü’nün ne demek istediğini geç de olsa anlamıştım. TV’ler ben ya da Hüsnü gibi ortalama bir zekâ ile uğraşmıyorlardı. Bir şeyi her gün tekrarlayıp dillerine dolayarak bundan mağduriyet, mağduriyetten de oy devşiriyorlardı. Madenekon davası ile askeriyede tasfiyeler sürerken, gözaltına aldıkları yüksek rütbelilerin yerine alttan gelen kadrolar yerleştiriliyordu. Basit bir hücredeki sıvı yoğunluğu kuralıydı bu.

Malum vücudumuzun yüzde altmışı suydu. Bir hücreden ne kadar sıvı çıkarsa o kadar sıvı çeri girmeliydi. Hücreye çıkandan fazla sıvı girerse hücre patlar, daha azı girerse hücre küçülür, büzüşür, faaliyet gösteremezdi.

Böylece şehrin bütün hücreleri sıvı değiştirmeye başlamıştı. Askeriye ile başlayan tasfiyeler, gazetecilik, akademik kadrolar, milli eğitim, yargı ve polis teşkilatında da yavaş ama kararlı adımlarla devam ediyordu.

Benim hücrelerim için tercihim, genelde biradaki %5 alkol veya %40 alkolü olan rakının sulandırıldıktan sonra mis gibi anason kokulu beyaz renkli haliydi. Onların tercihi, üzerine %5 birlik ve beraberlik sosu damlatılmış, %95 kendi çıkarını düşünen ve kendinden olanla dayanışma içeren dindarlıktı. E nasıl olsa ‘kimsenin hayatına herkes karışamaz’dı. Doğruydu.

Acaba hücrelerimize dolan bu sıvının kaynağı nereden geliyordu?

***

İlk görüş gününde Cyvilry Cezaevi’ne  Hayri amirimle görüşmeye gittim.

“Ama amirim bu adamların kürsülerde dediği hiçbir şeye inanmayacak mıyız yani? Meydanlarda verdikleri sözlere?”

“Yapılan ya da yapılmayan şey kimin işine yarıyor ona bak Ozan. Kim para kazanıyor kim kaybediyor? Kimin ekmeğine yağ sürülüyor? Ondan sonra karar ver. Kimse kendi canını veya ailesinin geleceğini tehlikeye atıp rakipleri tarafından yok edilme riskini alarak bu politik oyunların içine babasının hayrı, hele hele senin benim hayrım için girmez. Bu yüzyıllardan beridir ve gelmiş geçmiş her medeniyette böyledir. Herkesin ceketinin doymak bilmeyen bir iç cebi vardır ve dışarıdan görünmez. Biz buz dağının üzerini görürüz ama suyun altında neler oluyor herkes bilmez. Hastaneler, okullar, yollar, köprüler vesaire hep buzdağını var etmek için yapılır. İster inan ister inanma.”

“Ama siz rakipleri tarafından yok edilme tehlikesine rağmen kendi canını riske atanlardandınız Amirim!”

“İyi de bak şu an neredeyim. Çamur at izi kalsın. Bakalım ne zaman temizlenecek bu çamur üzerimizden. Ne demiştin sen gözaltılar boyunca? Tüm deliller tereyağından kıl çeker gibi kucağımıza düşüyordu değil mi? Şimdi git ve bir daha beni ziyarete gelme. Haberleşmek için başka yollar bulacağım.”

***

Elimizde bir hayduta ait protez bir bacak ve hapse atılmış bir amirle kalmıştık. Yeni atanan polis şefi Hayri Amirimin yerine hemen kendi kafasına uyan bir Başkomiser atamakta gecikmemişti.

Solomon Sert isimli bu şahsın daha gelir gelmez tüm tefrişatını değiştirdiği Hayri amirimin eski odasında, ben, Ramazan, Hüsnü, Teğmen Âdem ve köpeğim Çakır hazır ol’da bekliyorduk. Adam önündeki dosyadan bir şey okur gibi yapıyor, kafasını kaldırıp bize bakmayarak kendince bizi aşağılıyordu. Sonra lütfedip kafasını kaldırdı ve dudak bükerek sordu.

“Bu muymuş yüzbinlerce dolar harcayarak özel kuvvetlere aldıkları güçlü kadın ve köpeği?”

Kalktı. Kocaman makam masasının arkasından dolandı yanıma geldi. İki eliyle kollarımdan tuttu ve beni geri itti.

 Solomon Sert ve ben eğer köpek olsaydık, daha ilk karşılaşmamızda hemen birbirimizin boğazına dalar ve birimiz sağ kalana kadar diğerini boğazlardık. Ne yazık ki ikimiz de, hislerimizi anında ve bu kadar açık belli etmememiz öğretilen insanlardık. Ama köpeğim Çakır iyi ki öyle değildi.

Teğmen Adem’in “Amirim yapmayı_” demesine kalmadan Çakır adamın üzerine atladı ve yere yıktı. Cam gibi parlayan mavi gözlerini adamın öfke saçan kahverengi gözlerine dikmişti. Hırlamıyordu. Sadece diş gösteriyordu. Bir insan, Solomon Sert kadar aptal da olsa, boynunun bu kadar yakınında dişlerini gösteren bir köpeğin neler yapabileceğini anlardı.

Hiç acele etmeden “Gel kızım.” dedim. “Yapma. Isırdığına değmez.” Tabii içimden.

***

SSOK Ar-Ge biriminden Teğmen Âdem’i mahalleye çağırdık. Topal Kadri’nin mezarından çıkardığımız protez bacağın sırrını, ustama yardım etmek için boş zamanlarımda takıldığım motosiklet tamircisinde çözmeyi başardık. Sonunda açabildiğimiz protez bacaktaki 5 adet minik çekmeceden 5 adet irili ufaklı anahtar çıkmıştı.

“N’apıcaz ulan bu anahtarları?”

“Ne bileyim Ozan? Zincire dizip beşi bir yerde diye boynuna asarsın belki!” diye güldü Ramazan.

“Siktir git lan!” diye yumruğu yapıştırdım Ramazan’ın karnına.

Aramızda tek gülmeyen ve sinirlenmeyen Teğmen Adem’di. Bizi ciddiyete davet eden mimiksiz yüzü ile son sözü söyledi.

“Bırakın soytarılığı! Şimdilik bunlar aramızda kalacak. Zira birbirimizden başka güvenecek kimsemiz kalmadı.”

Devam Edecek…

OZAN ILGIN BÖLÜM 3: GALİBİYET

Bir eyalet-şehir olan Sultanat Şehri’nin S.S.Ö.K. (Sultanat Şehri Özel Kuvvetler) Organize Suçlarla Mücadele Birimi’ne atandığımda amirim Hayri Kozak’ın verdiği silah, rozet ve polis üniformasını kabul etmedim. Ne kemiklerimin doğuştan kırılgan olmasını ne de kırılıp kırılıp yeniden kaynayınca ultra-güçlü bir kadına dönüşmeyi ben istememiştim. Tek istediğim 1980’lerden kalma adetleriyle hâlâ komşusu açken tok uyuyamayan insanların yaşadığı mahallemde anneannem Cilmaya,  kankalarım Ramazan, Hüsnü ve mavi gözlü köpeğim Çakır’la mutlu mesut yaşayıp gitmekti.  Ama SSÖK’te polis olduklarını yeni öğrendiğim Ramazan ve Hüsnü şehrimizde belediye başkanlığı seçiminin olduğu gün telaşla kapıma gelip “Ozan, İkram Papazoğlu seçimleri kazanıyor fakat öteki aday İmelik  Çekçek’in adamları arıza çıkarıyorlar. Batı Yakası’nda seçim kuruluna giden araçları durduruyorlarmış.” dediklerinde dayanamadım. Halkın sesini duyurmak için tek şansı olan demokratik seçimlerde bile seçim çuvallarını çalmaya çalışanlar, seçime mafyayı dahil edenler ve böylece huzur kaçıran birileri vardı. Birileri de, kendi çıkarına düzen sağlamak isteyenlerin ve düzülen hep aynıyken düzen olmaya çalışanların tekerine çomak sokmalıydı. İşte o çomak ben olacaktım. Ben, Tangsuk Ozan Ilgın. Adına Osteogenesis İmperfecta denilen kırılgan kemikleri yüzünden yirmi beş yaşına kadar fare gibi deliklerde saklanarak yaşamış ama yine kırılgan kemikleri sayesinde güçlü bir kahramana dönüşebilen mucize kadın.

***

SEVAP-Sade Vatandaş Partisi adayı İkram Papazoğlu ve CEVAP-Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi adayı İmelik  Çekçek arasında belediye başkanlığı seçimleri kıyasıya çekişmeli idi. Biri “SEVAP’A OY VERMEK SEVAPTIR!” sloganı ile yeri göğü inletmişken, diğeri “DİNİ ALET EDENLERE GEÇİT YOK! CUMHURİYET VAZGEÇİLMEZİMİZDİR!” diyerek miting alanlarını doldurmuştu. Her kim kazanırsa kazansın, haklının ve ezilenin tarafında olacağına inanıyordum. Cilmaya ise yaşının verdiği tecrübeyle temkinli yaklaşıyordu olaya. “Dur hele bakalım. Neler neler gördük biz! Ağızlarında kuşla gelip ağzımla kuş tuttum deseler inanmam ben bu politikacılara!”

***

Seçimlerde yolsuzluk yapmaya çalışanlara müdahale etmek için motosikletime atladım. Şehrin bizim mahallenin de bulunduğu Doğu Yakası ile gökdelenlerin süslediği zengin kesimi olan Batı Yakası’nı birbirinden ayıran Burgaziçi Nehri’nin üzerindeki tek köprü olan Burgaziçi Köprüsü’nden geçtim. Yüzyıllardır birbirine bakan Sultanatmak Cami ve Hayasomya Müzesi’nin ortasındaki Sultanatmak Meydanı’nda, telsizden plakası verilen bir minibüsü durdurdum. Kendi icadım olan mobil kaynak makinesi ile kapıları kaynattım. Beraber bir ekip oluşturduğumuz Ramazan ve Hüsnü’ye konum attım. Diğer minibüse doğru yola çıktım. İkinci minibüsteki adamlar beni görünce kahkahalarla güldüler.

“Sadece seni mi yolladı koskoca SSÖK teşkilatı?”

Adamların içinde bulunduğu minibüsün kaputuna yumruğumu vurunca, minibüsün önü yere yapışırken arkası havaya kalktı ve minibüs kaplumbağa gibi ters döndü. Kapılara birer tekme savurdum. Kaynakla mühürlemeye gerek kalmadı. Minibüsün içinde artık gülmeyi bırakmış olan hıyarlara orta parmak işareti yapıp şu cevabı verdim.

“Evet sadece beni yolladı koskoca SSÖK teşkilatı! Var mı bir itirazınız?”

Ben oyları çalmaya çalışanları tek tek yakalarken, yavaş yavaş seçim tablosu da ortaya çıkıyordu. Minibüslerden kurtardığımız oy çuvallarından çıkan oylarla İkram Papazoğlu seçimi kazandı. Hiç şaşırmamıştık.

***

Seçimlerin ertesi günü SSÖK binasında toplandık. Kozak Hayri kocaman bir gülümseme ile karşıladı beni.

“N’oldu tek bir kahraman dünyayı değiştiremez zırvalarına? Duydum ki tek başına avlamışsın bütün keklikleri!”

“Estağfurullah amirim. Ben yordum, Ramazan, Hüsnü ve ekipteki diğer arkadaşlar peşimden gelip yakaladılar adi şerefsizleri. Seçimlere hile karışacak dendiği zaman dayanamadım. Hani ne kaldı ki elimizde milli irademizden başka?

“Görevi kabul ettiğine göre_”

“Evet görevi kabul ettiğime göre bana biraz James Bond zamazingoları hazırlasalar iyi olur diyecektim. Ya da özel kuvvetlere Batman’deki Morgan Freeman’ın yönettiği gibi bir ar-ge birimi açmalıyız. Naçizane fikrim olarak yani…”

Hayri Kozak çok sabırlı adamdı. Benim gibi bir çalçeneyi bile sabırla dinledi.

“Sözümü kesmeseydin ben de sana bunu diyecektim. Neyse, belediye başkanı tarafından yeni atanan polis şefi ile tanışmaya gideceğim. Çocuklar siz Ozan’ı sözünü ettiği ar-ge birimine götürürsünüz!”

Ramazan ve Hüsnü’nün peşine düştüğümde yukarı aşağı ve ileri geri giden asansörlerden başka ne numaraları olabilir ki diye dudak büküyordum. SSÖK binasının yerin altındaki 27. katında asansörden indik. Kısa bir koridorun sonunda hangar kapağı gibi kapılar açıldığında içeride kaynak makinesi ve kaynak kaskı ile çalışmakta olan polis üniformalı bir adam, çömeldiği yerden ayağa kalkıp bizi karşıladı. Adamın ayak ucundan baş ucuna doğru gözlerimi yukarı kaldırmam on saniyemi aldı. (Bazı yerlerde duraklamış olabilirim.) Öyle iri öyle sağlam bir adamdı ki şu anda kocaman bir kadın halinde olan ben, güvercin yanındaki serçe kadar kalmıştım yanında. Davudî sesiyle “Hoş geldiniz beyler!” diye gürledi. “Ve bayanlar!” derken başındaki kaskı çıkardı. Ortalık, İsa’nın Katolik kiliselerindeki vitraylara nakşedilmiş haleli tasvirine gökten ilahi bir ışık hüzmesi düşmüş gibi aydınlandı.

Adamın, Cillian Murphy mavisi gözlerine, Jason Mamoa vücut yapısına ve Tom Hardy gülüşüne bakakalmıştım. İçimden “Allahım bunu erkek diye yarattıysan bizim Ramazan ve Hüsnü’ye ne diye aynı sıfatı verdin?” dedim. Tıpkı Nataşa’yı gördükten sonra “Karım Hatçe beni 30 yıldır ‘kadınım’ diye kandırıyor Hâkim Bey!” diyen Temel gibiydim. Ama isyanım başka bir hâkime idi.

Göğün yedi kat üzerindeki isyanımı çarçabuk yatıştırıp, yerin yirmi yedi kat dibindeki bu hangara yumuşak iniş yaptım. Baktım ki bana sesleniyorlar, ne dediklerini duymamış ama “evet” demiş buldum kendimi.

“Yaaa!” dedi o yakışıklı beyefendi. “Demek daha önce buna benzer ekipmanları bir arada görmüştünüz!”

“Yok yani, anca rüyamda görmüşümdür.” diye sırıttım.

“Ben Teğmen Âdem” dedi. “Siz de…”

Havva olsam iyiydi bu koşullarda…” diye geçirdim içimden sözünü keserken. “Ben de Ozan Ilgın.” dediğimde Teğmen Âdem çoktan hangardaki her türlü kara-hava-deniz taşıtının da aralarında bulunduğu ekipmanı tanıtmaya başlamıştı.

***

Kozak Hayri yeni atanan polis şefi ile görüşmesinden harika haberlerle döndü. “Belediye Başkanı sizi görmek istiyor gençler.”

“Allah Allah! Daha dün bir bugün iki. Neden ki?”

“SSÖK’ün seçim sırasında çuval çuval oyların çalınmasına engel olduğunu öğrendiği zaman bu işin kimlerin başarısı olduğunu sordu. Ben de isimlerinizi verdim. Sizi kısa bir teşekkür için önümüzdeki hafta belediye binasına çağırıyor.”

***

Amirimle beraber, Belediye Başkanı ile randevumuza kamufle olmak amaçlı cılız halimle gitmem gerektiğine karar verdik. “Sana gülebilirler.” dedi. “Ama moralini bozma sakın. Bir de o mavi gözlü köpeğini de getir. Hayvan sever olmak iyidir.”

Belediye başkanlığı binası, ortadaki kocaman bir iç avluya balkonlar halinde daralarak yükselen katlardan oluşuyordu. Hayatımda ilk defa böyle bir bina görüyordum. Binanın katları daralarak Babil’in kulesi gibi yükselirken, binanın inşası da Barselona’daki yüzyıllardır bitirilemeyen o meşhur kilise gibi hâlâ devam ediyordu.

Bir halısaha büyüklüğündeki iç avlu, bizi görmeye gelmiş insanlar ve gazetecilerle hıncahınç doluydu. Yoksa bu kısa bir teşekkür olmayacak mıydı?

Başkan 7. kattaki odasından avluya bakan balkonuna çıktı ve bizi de o kata çağırttı. Şimdi tamamen dolu bir salona seslenen boksör eskileri gibi kollarımızı havaya kaldırmış, Başkan’ın övgü dolu sözlerini dinliyorduk. Çakır ise yanımda oturmuş sakin tavırlarla olan biteni izliyordu. Tabii ki gazetecilerin kinayeli soruları bitmek bilmiyordu.

“İşte! Bu genç polisler gafillerin oy çalmalarına engel olarak, çuval çuval oyları seçim merkezine taşınmasını sağlayarak bugün burada olmamızı sağlayan gençlerdir! Bu gençler gibi vatanını milletini seven polis ve asker gücümüz sayesinde hep halkın ve haklının yanında olacağız! Bu gençler adaletin yerini bulmasında canla başla çalışmışlardır! Seçim bizim için bir amaç değildir, araçtır.”

Alkışlar.

Yahu ben liseyi zar zor bitirmiş bir insandım. Başkan, amaç’tı araç’tı ne demek istiyordu, anlamamıştım.

“Artık amacımıza ulaşmak için elimizden geleni yapacağız. İlk işimiz Avrupa Şehir Beraberliği Komitesi’nce gerekli görülen düzenlemeleri yapıp şehrimiz için üyelik tarihi almaktır.”

Alkışlar.

“Sayın Başkan bu yanınızdaki cılız kadınla uyuz köpeği mi yeni SSÖK birliklerine atanan kişi?”

“Şaka mı bu Sayın Başkanım?”

“Başkanım, çuval çuval oyları araçları devirerek mi yoksa hırsızları ısırarak mı yakaladılar?”

Ahahahhaahah. Kahkahalar.

Zaten yeterince utangaçtım, yer yarılaydı da yerin dibine gireydim diye düşünüyordum. Birden kalabalığın arasında bir tuhaflık gözüme çarptı. Krem rengi uzun pardösülü, güneş gözlüklü ve kasketli bir adamın iki elinin de sürekli cebinde olduğunu ve cebinden çıkardığı akrep dövmeli sağ elini arada çok kısa süreyle kulağına götürdüğünü fark ettim. Çok aksiyon filmi izlemenin faydaları. Uzun pardösü. Kasket. İç mekânda güneş gözlüğü. Kulaklık. Casus. Ya da tetikçi.

Fazla düşünmedim. Aslında düşündüm. Balkondan aşağı yedi kat boyunca düşerken, “İnşallah özel kuvvetlerin kulaklıkları böyle salak salak elini kulağına götürmeden konuşulacak şekilde tasarlanmıştır!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Düşünmek hızlı. Ama düşmek daha hızlı.

Yerdeyim. Yerdeyiz. Peşimden Çakır’ın da atlayacağını nerden bileyim? Musa’nın Kızıldeniz’i ikiye yarması gibi açılan kalabalık. Çığlıklar. Patates çuvalı haline gelişim. Çakır’ın patates çuvalı haline gelişi. Sonra güçlü kadın moduna geçişim. Çakır’ın güçlü kocaman bir köpek moduna geçişi. Pardösülü adamı yakalamam filan hepsi beş saniye sürdü. En son baktığımda Çakır kendine uyuz köpek diyen Cenah gazetesi muhabirini yere yatırmış, üzerinde hırlıyor.

“Gel kızım!” dedim. “Isırdığına değmez.”

Kozak Hayri’ye yanaştım. “Hayvan sever olmak iyidir, değil mi Amirim? Ne zaman söyleyecektiniz bana Çakır’ın da deneklerinizden biri olduğunu?” Gözlerimden akan yaşları sildim. Çakır’la beraber belediye binasını terk ettim.

Alkışlar, plaketler, teşekkürler kısmını kaçırmıştım ama yakaladığım adamın uzun pardösüsünün cebinden Uzi çıkmıştı.

Yalnız Başkan’a, “Çalınan oylar sizin değil, diğer adayın da olsa yine aynı hassasiyetle görevimi yapardım. Ben siz başkan seçilesiniz diye uğraşmadım. Sadece haksızlığa engel oldum.” demem gerekiyordu. Demedim. Diyemedim. Kalabalığın tezahüratları esnasında deseydim de kimse duymazdı zaten. Keşke deseydim. Yoksa demeli miydim?

***

Başkan Papazoğlu’nun ilk icraatı Sultanat Şehri’nin AŞEBEK- Avrupa Şehir Beraberliği Komitesi’ne üyelik kabulü işlemlerini hızlandırmak oldu. Şehrimiz AŞEBEK’e katılmak için daha önce başvurmuş fakat beklemeye alınmıştı. Bu komiteye katılmamız, şehrimizde yaşayan herkesin doğu yakalı batı yakalı denmeden, yani zengin fakir ayrılmadan Avrupa’da gezebilmesini, iş bulabilmesini sağlayacaktı. Başkan Papazoğlu eyalet-şehir olan Sultanat Şehri için bir bakanlık sistemi kurarak Ruling Donating’i AŞEBEK’ten Sorumlu Eyalet Bakanı olarak atadı.

AŞEBEK’e üyeliğimizi hızlandırmak için eski başkanların ertelediklerini yaparak art arda AŞEBEK uyum yasaları çıkardı. Bunlardan biri bizim özel kuvvetleri doğrudan etkiledi. SSÖK ismi yıllardan beridir polisler arasında ES-ES olarak kısaltılmıştı. ES-ES yani S.S. Almanya’nın II. Dünya Savaşı öncesi kurduğu  Schutzstaffel birliklerinin de kısaltmasıydı. İlk kurulduğunda polis görevi yapan silahlı parti militanlarından oluşuyordu. Fakat daha sonra Madolf Mitler’in kişisel korumalığını yapmak için görevlendirilmişlerdi. Hiç düşünülmeden takılmış bu kısa ismin tarih sayfalarına ismini utanç içinde yazdırmış bu faşist birlikleri çağrıştırması kimsenin umurunda olmadı.

Zaten Ramazan, Hüsnü ve ben de işi makaraya vurur hale gelmiştik.

“Düşünsene! Adamların New York’ta NYPD- EN VAY Pİ Dİ diye bağırışı bile havalı oğlum. Bi de bize bak! SE SE ÖĞ KE geldi! Eller yukarı!

“Bir de CSI’i düşün. Sİ ES AY nerdeeeee OYİ-Olay Yeri İnceleme nerde! Bi kere biz başta dilden sonra dinden kaybetmişiz oğlum! Almazlar bunlar bizi AŞEBEK’e ben sana diyeyim.”

“Niye öyle diyorsun ki Hüsnü? Papazoğlu çok azimli bu konuda. Her alanda ılımlı olacağız bundan sonra. Dilde de dinde de ılımlı olacağız. Herkes anadilinde eğitim filan alabilecek. Alacaklar bizi merak etme sen.” diye cevap vermiştim ben.

Derken AŞEBEK uyum yasaları gereği SSÖK ismimiz SSOK olarak değiştirildi. Neymiş onların dilinde Ö harfi yokmuş!

“Onlar ‘Kes kö se’ derken var biz ‘Özel Kuvvetler’ derken yok! Bu nasıl iş lan anasını sattığımın!”

“Sen SE SE ÖĞ KE diye dalga geçerken al sana şimdi SSOK olduk, mutlu musun? Suçlulara söylersin SSOK bunu nerene sokarsan sok diye artık!”

***

Mahallemizde daha önce, Kuyumcu Hilmi, Tekelci Bakkal Necati ve benim çalıştığım motosiklet tamircisi soyulmuştu. Habil ve Kabil isimli zayıf uzun boylu ve omuzlarına dökülecek kadar uzun sarı saçlı birbirinin tıpatıp aynısı ikiz serseriler bu sebepten tutuklanmışlardı. Bu gençleri hırsızlık suçu için maşa olarak kullanan iki tetikçinin salıverilmesi haberi kimseyi şaşırtmadı tabii ki. Batı Yakası’nın trilyon değerindeki arsalarına kurulmuş pahalı markaları satan AVM’lerin sigortacılığı dururken, kim Doğu Yakası’ndaki kıçı kırık iki tane dükkânın hırsızlık ve gasptan dolayı oluşan kayıplarını karşılamaya tenezzül ederdi ki?

Tek tesellimiz seçimlerde İkram Papazoğlu gibi Doğu Yakası’nda yani bizim buralarda, bizler gibi yetişmiş birinin şehrin belediye başkanlığına seçilmiş olması idi. İmam-hatip mezunu belediye başkanına soyadı yüzünden “Papazın oğlundan imam mı olur, hatip mi?” diyerek yüklenseler de Papazoğlu, “Dedem yıllar önce babasız kalınca kendisine babalık eden bir papaza saygısından bu soyadını almış.” diye açıklama yapmıştı. Tüm dinlere eşit derecede saygılı olduklarını, eyalet-şehrin laik olmasının dinsizlik değil aksine herkesin kendi dinini icra etmesi için başlarında bekleyen sessiz bir muhafız olduğunu belirterek yüreklere su serpmişti.

Şehrin Doğu Yakası ve Batı Yakası’nı birbirinden ayıran ya da birleştiren tek bir köprü olması son zamanlarda artan nüfus için büyük sıkıntı idi. İkinci bir köprü yapılacağı ve hatta Papazoğlu’nun bu köprü planlarıyla belediye başkanlığına geldiği iddiaları vardı. Fakat yeni belediye başkanı “2. köprü Sultanat Şehri için cinayettir. Şehrin güneyindeki ormanların imara açılarak yok edilmesinden başka bir işe yaramayacaktır.” sözleriyle rant amaçlı ellerini ovuşturan pek çok iş adamını hayal kırıklığına uğratmıştı.

***

SSOK’te sabah mesaisi başlamıştı. Mahallede hırsızlık yapan tetikçiler salıverildikleri gibi sırra kadem basmışlardı. “Neden hırsızları salıverdik amirim?” diye sordum merakıma yenik düşüp.

“Ozan bak. Biz küçük adamlarla ilgilenmiyoruz. Bunlar gibi yüzlercesi var. İkisi gider, beşi gelir yerine. Bizim asıl ilgilendiğimiz organize suçu işleyen küçük fareler değil, bu suçu organize edenler. Yani en baştakiler.”

Sonra zayıf uzun boylu ve omuzlarına dökülecek kadar uzun sarı saçlı iki genci içeri çağırdığında acaba ben akşamdan rakıyı fazla mı kaçırdım da çift görüyorum diye düşündüm. Çünkü gençler iki yumurta gibi birbirine benziyorlardı. Muhtemelen aynı yumurtanın ikizleriydi.

“Bunlar Habil ve Kabil. Bu ikiz serseriler bundan sonra sizin muhbiriniz olacaklar.” dedi Kozak Hayri.

“Serserilerin lafına bakıp da iş mi yapacağız?”

“Boğaları kısırlaştırmak için ne yaparlar bilir misin Ozan? Hayalarını kıstırırlar. Hayvanın sahibi hayalarını sıkıca bir iple bağlar ve kansız kalan organ sonunda kangren olup düşer. Bir erkeği elde tutmak için hayalarından avuçlamak lazım. Bu ne demek? Erkeğin erkekliğinin yani özgürlüğünden de önemli bir şeyinin gitmesi demek. Hayalarını kaptıran erkek özgür de olsa artık bir boka yaramaz. Ben de onları böyle kaptım. Eğer dediğimizden bir milim saparlarsa doğru kodese gideceklerini ikisi de iyi biliyorlar.”

Ses çıkaramadım. Adam haklıydı. Taşak önemliydi. Taşaklı olmak daha önemliydi. Hele hele kadınların haya gibi bir organları olmadığına göre (acaba) onları elde tutmak için nerelerinin avuçlandığını merak ettimse de çenemi tuttum.

Birkaç hafta içinde ikizler iyi birer istihbaratçı olduklarını ispatlayacaklardı. İkiz oldukları için herkes ikisini birbirine karıştırıyor, The Prestige filmindeki Christian Bale gibi biri bir yerdeyken öteki başka yere onun gibi gidebiliyor, bu da her deliğe girebilmelerini sağlıyordu. Kozak Hayri oğlanların tam ense köklerine iki ayrı dövme yaptırmıştı. Gençleri birbirinden ancak öyle ayırıyorduk.

Çingeneye paye verdin mi derler ya, erkekliğin fıtratındandır. Eğer daha önce kimsenin umursamadığı iki serseriysen ve üstün başın da azıcık façalı kıyafetler gördüyse hemen kadınlara yamuk yapmaya başlarsın. Tabii malum yerleri Kozak Hayri tarafından avuçlanmış bu delikanlılar, kadın olmama rağmen benim onlardan daha taşaklı olduğumu unutmuşlardı. Bir seferinde bunlardan birini iki akşam üst üste aynı kızla sarmaş dolaş gördüm. Ufak bir ense şaplağı ile anladım ki bir önceki akşam Habil, bir sonraki akşam Kabil idi kızla buluşan. Durum anlaşılmıştı. Orada bozuntuya vermedim ama meseleyi aklımın bir köşesine çok pis yazdım.

***

Ben bir cumartesi akşamı klasiği olarak Tekelci Bakkal Necati Amca’dan biraları aldıktan sonra Ramazan ve Hüsnü ile buluştuk. Habil ve Kabil’in aynı kişiymiş gibi kandırarak gezdikleri kızı aradım. İki dakikaya geldi. Sonra ikizleri haftalık raporlarını vermeleri için yanımıza çağırdım.

Kız birbirine tıpatıp benzeyen iki genci görünce oturduğu yerden fırladı. Habil’e bir tokat yapıştırdı.

“Bu size yeter. Çünkü ikiniz bir adam bile etmiyorsunuz!” diyerek uzaklaştı.

“Oğlum ezildiniz lan kızın lafının altında! Eşşoğlueşşekler! Azıcık insan olun! Bir daha herhangi bir kızla tek kişiymiş gibi buluştuğunuzu duyarsam_”

“Gözünü seveyim abi. Bir daha olmaz abi!”

“Abi ne lan tipine tükürdüğüm? Bırak yalakalığı da öt bakalım neler duydunuz?”

“Quiri cemaatinin sohbet evleri giderek çoğalıyor. Keser Nuri’nin adamları da takılıyorlar bu evlere abla.”

“Abi-abla yok! Amirim diyeceksiniz! Bildiğimiz Keser Nuri’nin adamları mı? İşine gelmeyen adamları keserle doğradığı için bu lakabı almış Nuri? Sultanat Şehri’nin tüm pis işlerinden sorumlu meşhur mafya babası Nuri Körleğene?

“Aynen öyle amirim.”

“O dini sohbetler edilen yerlere mi takılıyorlar? Oğlum bunlar Allahsız kitapsız adamlar! Ne işleri olur ki dinden, imandan bahsedilen evlerde?”

Ramazan araya girdi.

“Allahsızlar ama kitapsız değiller Ozan. Her işi kitabına nasıl uydururlar öyle olsa? Hem bu Quiri cemaatinin sohbet evleri yükselen değer artık. İkram Papazoğlu da çok kıymet veriyor onların başlarına. Kendisi Transilvanya’da. Ferguson Quiri. Zaten seçim günü oyları çalarken yakaladığımız gençlerin yarısı da onlardanmış.”

“İyi de sizce mantıksız değil mi? Kimin için çalışıyor bunlar? Önce bir taraf için oyları çalıp çöpe atmak için uğraşıyorsun sonra beceremeyince diğer tarafla can ciğer kuzu sarması oluyorsun.”

“Gemisini yürüten kaptan diye bir şey duymadın mı sen Ozan?”

“Ulan bu şehir ne zaman ‘dön baba dönelim’cilerle doldu lan? Nerede o eski sözünün eri politikacılar ve din adamları?”

“Biri din adamı mı dedi?”

Yanımıza gelen mahalle camisinin emektar hocası Muharrem Hoca idi.

“Hayırdır hocam bu akşam Sultansaray-Sultanbahçe maçı var. Sen nasıl oldu da kaçırdın bu derbiyi?”

Muharrem Hoca Ramazan’a cevabı yapıştırdı. 

“Maçların SRT 1 kanalından bedava yayınlandığı günleri özlüyorum ben. Uydurdular bir DİGİSULT. Neymiş? Maçları satın alacakmışız? Bana parayla maç izleten takıma taraftar filan olmam ben!”

“Yaşşaaa be Hocam!”

Mavi gözlü köpeğim Çakır dizimin dibinde yatıyordu. Belediye binasındaki yedinci kattan atladıktan sonra onun da benim gibi ilaçlarla deney yapılarak güçlü bir köpeğe dönüştürüldüğünü öğrenmiştim. “Ne istediniz lan şu masum hayvancağızdan?”

Hoca gözlerime dolan yaşları fark etmiş olmalıydı.

“N’oldu Ozan? Karadeniz’de gemilerin mi battı? Sesin çıkmıyor senin…”

Elimin tersiyle çaktırmadan gözlerimi sildim. Konuyu değiştirmem gerekiyordu. Zaten kafam öteki meseleye takılmıştı. Bizim gençler hocayı ezmeyelim diye konuyu taca atmışlardı ama ben topu doksana takmaya niyetliydim.

“Ben lafı dolandırmayı sevmem Hocam. Şu Quiri cemaatinden bahsediyorduk da. Yoksa siz de mi onlara katıldınız?”

Hoca saniye sektirmeden cevap verdi:

“Yok evladım. Adam hacı mı olur varmakla Mekke’ye, eşek derviş mi olur taş çekmeyle tekkeye? Ne verirsen elinle o gider seninle. Tilki kışın üşüyünce yaza çıkarken saray yapıcın dermiş.” dedi ve gitti.

“Ne dedi oğlum bu?”

Hüsnü’nün kafası karışmıştı.

“Ozan’ın gol sandığı topu kalesinden çıkardığı gibi getirip bizim kaleye attı.” dedi Ramazan. Haklıydı.

Üçümüzün de telefonları titreşti. Hayri Kozak üçümüze birden aynı mesajı atmıştı.

MERANİYE’DE BİR GECEKONDUDA 37 TANE EL BOMBASI BULUNDU. Askeriyenin MADENEKON kudeta planı açığa çıkmış. Gözaltılar başladı. DERHAL SSOK BİNASINA.

*1.bölüm: OI (Ozan Ilgın) BAŞLANGIÇ

 2.bölüm: OII TANIŞMA

Devam Edecek…

OZAN ILGIN BÖLÜM 2: TANIŞMA

İsmim Tangsuk Ozan ılgın. Anneannemin adı Cilmaya. Düşmanımın başına vermesin diyeceğiniz bir hastalığım var. Osteogenesis Imperfecta: yaygın osteoporoz ve buna bağlı kemiklerde frajilite, kırıklar ve deformitelerle karşımıza çıkan kalıtsal bir hastalık.

Kemiklerde frajilite. Yani çok hassasım. Kemiklerde deformite. Cam gibi kırılganım. Gencim güzelim diyeceğim ama değilim. Güzel görünmek istiyorum. Aynaya bakınca, Pretty Woman filminde o kırmızı elbisesi ile operaya gidecek olan Julia Roberts’ın, Richard Gere boynuna pahalı gerdanlığı takarkenki hali kadar muhteşem bir kadın görmek istiyorum. Oysa aynada tek görebildiğim, zayıftan da cılız, Jean Valjean’ıyla henüz karşılaşmamış Cosette gibi zavallı bir genç kadın. Bir Sindrella. Sindrella’nın bile bir umudu var. Camdan bir pabuç. Benim o da yok. Daha doğrusu düne kadar yoktu.  Kemiklerim gibi camdan olan kalbimi kırmayacak üç dostum, Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan, sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü ve mavi gözlü köpeğim Çakır ile, erkeklerle kızlar hangi kâğıt ve bilgisayar oyunlarında buluşurlarsa öyle geçiriyorduk günlerimizi. Sonra ben anneannem Cilmayamdan bana geçen bu hastalığın aslında bana bahşedilmiş bir hediye olduğunu öğrendim. Tıpkı rahmetli dedemin bana verdiği ismim gibi: Tangsuk, olağanüstü olay ve mucize demekti.

Mahallemize dadanan hırsızları yakalamaya çalışırken yaptığım motosiklet kazasından sonra eve getirildiğimde, hastaneden çıkarken bana ne içirdilerse, hiçbir yerim ağrımıyordu. “Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!” dedi Cilmaya büyük bir sevinçle. Bense ağrısız bir hayat nasıl olur ki acaba, diye düşünürken balkona çıktığımda ıslak zeminde ayağım kaydı. İkinci kattan bahçeye düştüm.

Şansa bak!  KIRIKLAR. DEFORMİTE. Tekrar patates çuvalı haline gelen bedenim çabucak toparlandı.

DEFORMİTE SONRASI REFORMASYON. Yani yeniden oluşum:

Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!’

Üzerimdeki üç beden büyük siyah kot pantolon ve dedemden kalma siyah deri ceketim nedense büyük gelmiyordu artık. Hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktım, tekrar yukarı çıktım. Aynaya baktığımda bir çığlık attım: O gün hırsızları yakalayan geniş omuzlu buzağı yalamış saçlı iri yarı kadın ta karşımda dikiliyordu!

***

Ben Sultanat Şehri’nde yaşıyorum. Eskiden bir imparatorluğun başkentiymiş. İsminin nereden geldiğini sorarsanız uzun hikâye diyeceğim ama değil. Nice sultanları atmış sırtından bu şehir, tıpkı ehlileştirilemeyen kara yağız kır yeleli bir at gibi. O yüzden şehrin adı Sultanat Şehri kalmış. Kocaman bir camimiz var imparatorluk zamanından kalan: Sultanatmak Cami. Önceden Sultanahmak Cami imiş adı. Eskilere hürmeten değiştirmişler. Bizim buralarda eskilere hürmette kusur edilmez. Ama eskilerin hatalarından ders almaya gelince kimse o limana yanaşmaz.

Bir de bizden çok çok öncekilerden kalma Hayasomya Cami’miz var. O artık bir müze. Eskiden kilise olan ama zafer kazananın kibri yüzünden dört minare dikilerek camiye çevrilmiş bir yapı için en akıllıca karar bence.

Sultanat Şehri bir eyalet-şehir. Valimizi, belediye başkanımızı hep kendimiz seçeriz. Bize özerksiniz diyorlar. Şehrin Doğu Yakası’ndan Batı Yakası’nı ayıran Burgaziçi nehrinin batısında oturanlar. Biz Doğu Yakası’ndakiler fakirlikte, okulsuzlukta, öğretmensizlikte, çete kavgalarında bir serseri kurşuna hedef olup geberip gitmekte özerkiz evet. Kimse karışmaz bize bu konularda. Yeter ki Batı yakasını derya olmuş dertlerimizle meşgul etmeyelim. Tahmin edebileceğiniz gibi biz bu şehrin beyaz zencileriyiz. Batı Yakası ise zevkte, sefada, israfta, har vurup harman savurmakta, yetim hakkı yerken elde ettiği zenginliği fütursuzca harcamakta ama bunları intizardan tasarruf edemeyiz diye kamufle etmekte özerkler. Bu konularda da onlara kimse karışamaz.

Şehri birbirine bağlayan tek köprüden geçerken kolluk kuvvetlerine geçerli bir bahane veya kimlik sunamazsanız karşıya bile geçemediğiniz bu koduğumun distopyasında belediye başkanlığı seçimleri var gene. Ama belki bu sefer ‘Bizi neden yoruyorsun?’ diye serzenişte bulunduğumuz hayat bizi yormaz ve biraz bizden yana olur. Hani fazla bir şey de istediğimiz yok. Batı Yakası’nın artıklarını değil de taze sebze ve meyve getirseydi kabzımallar, öğretmenlerimiz işsiz gezeceklerine öğretmensiz okullara atansalardı ve birazcık da biz mutlu olalım yeterdi. Bakalım bunu bize reva görecekler miydi?

***

Kemiklerimi kırarak patates çuvalı halimden Wonder Woman’la Catwoman arası bir süper güçlü kadına   dönüşebildiğimi tüm mahalleye açık ettiğimin ertesi günü, bir taksi gelip Cilmaya ile beni evden aldı. Sonradan öğrenecektim ki bu taksi görünümlü araçlardan pek çok vardı ve özel kuvvetlerin böyle gizli görevleri sessizce yürütmesine yarıyorlardı. Şehrin Doğu Yakası ile Batı Yakası’nı birbirine bağlayan tek köprü olan Burgaziçi Köprüsü’nden karşıdan karşıya geçerken, yoksulluğu arkamızda bırakıp ultra modern zenginliğe adım attık. Köprüden geçerken aracın şoförünün kolluk kuvvetlerine gösterdiği havalı kimlikle bahanesiz karşıya geçebildiğimiz zaman arka koltukta hindi gibi kubardım. Demek ki dedim içimden, zenginler köprülerden böyle hesap vermeden geçtikçe, dinin herkes için ön gördüğü sırat köprüsünün sadece fakirlere mahsus olacağını düşünüp kendi aralarında eğleniyorlar. Öyle ya, böyle düşünmeseler hemen hemen tüm inanışların, günahların en büyüğü addettiği kul hakkını suyuna ekmek bana bana yemezlerdi herhalde.

Taksi bizi S.S.Ö.K. – Sultanat Şehri Özel Kuvvetler binasına götürdü. Cilmaya ile beni orada, şakaklarındaki hafif kırlaşmış saçlarından 40’lı yaşlarını sürdüğünü tahmin ettiğim geniş omuzlu kapı gibi bir polis amiri karşıladı.

“Ben Komiser Hayri Kozak.” dedi. Benimle vatan, millet ve savunma konularında kısa ama çarpıcı bir konuşma yaptı. Hani sanırsınız karşısında ben yani o kırık kemikli zayıf kız değil de Top Gun’ı birincilikle bitirmiş Iceman’ı canlandıran 1.82 boyundaki Val Kilmer var! Emin olmak için dönüp arkama filan baktım. Hayır, kimse yoktu. Evet, Komiser bütün bunları bana anlatıyordu.

Sonra bana rozet, silah, üniforma ve bedenimin dağılıp sonra tekrar toparlanmasına sebep olan kazada kullandığım Suzuki Inazuma’nın anahtarlarını teslim etti. Kabul etmedim.

“Siz beni ne zannediyorsunuz? O bir sürü kahramanın olduğu hikâyelerde bile dünyanın daha güzel bir yer olduğunu gördünüz mü hiç? Beni kahramancılık oynayayım diye piyasaya salacaksınız. Ondan sonra tavşana kaç tazıya tut diyeceksiniz. Kusura bakmayın ama hiç işim olmaz. Hem tek başına bir kişinin dünyayı değiştirdiği nerede görülmüş ki?”

“Tek başına olmayacaksın.”

“Cilmayamı mı katacaksınız yanıma? Komik olmayın. Ne kadar güçlü de olsa o benim anneannem. Onu hiçbiriniz için tehlikeye atmam.”

“Hayır Cilmaya ile değil. Bu arkadaşlarla bir ekip olacaksınız.”

O anda düşüp bayılmadıysam bir daha bayılmam herhalde. Çocukluğumdan beri burnumuzun yemyeşil sümüğünü çeke çeke toprak arsalarda misket oynadığımız Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan ve Sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü, Robocop kıyafetleri içince vıjjt diye açılıp kapanan kapıdan içeri girmesinler mi! O her zamanki sünepe hallerinden ve bakışlarından da eser yok! İkisi de tıraş olmuş, saçları askeri nizam kesilmiş ve çakı gibi dimdik ‘hazır ol’da karşımdalar!

“Ama ama… Bunlar bizim Ramazan’la bi.. bi… Bizim Hüsnü?” diye kekelemişim.

Cilmaya şaşkınlığımı gidermeye çalıştı.

“Sen doğduğun andan itibaren her şey planlandı Ozancığım. Kader değil bunlar artık. Gerçek.”

Sonra Komiser Hayri aldı eline sazı.

“Öyle bir gerçek ki planlama ve gerçekleşmesi için yüzbinlerce dolar harcandı. Senin durumunda olan kişilerin güven problemi yaşadıklarını bildiğimiz için sonradan ekip olacakları kişileri etrafındakilerden seçeriz hep. Etrafında öyle kimse yoksa, ekip olabileceği kişileri arkadaş olarak hayatına sokarız. Seninkinde ilk seçeneği kullandık.”

“Yani hiç arkadaşım olmasaydı bana arkadaş kakalayacaktınız öyle mi?”

“Bu yıllardır işleyen bir projedir ve sen de bu projeye dahilsin. Kimseye ayrıcalıklı davranılmaz burada!”

“Ne demek ayrıcalık yahu! Derdime derman olacaksınız diye geldim. Siz beni bir ucubeye çevirdiniz! Şimdi de kalkmış sen bir projesin bilmem ne! Bir de kemiklerim ellerimin üzerinden fırlayacak olsa dişi Wolverine olup çıkacağım! Bu durumda siz de Türk Doktor Xavier olacaksınız!”

“Şaka değil bu hanımefendi! Bu gerçek hayat! Hele ki bir DC çizgi romanı hiç değil!”

“X-men DC’nin değil Marvel’ındır bir kere! Gerçek hayatmış!”

“……….”

O günden sonra amirim olacağını iddia eden Komiser Hayri Kozak ya da polisler arasındaki deyimle Kozak Hayri sinirinden kapıyı çarpıp çıktı demek isterdim ama kapılar vıjjt diye kayarak açılıyordu. Açılan kapıdan YDS botlarını özel plastik zeminde gıcırdata gıcırdata çıktı Komiser. Cilmaya suratı kıpkırmızı bir halde bir köşeden bana bakıyordu. O da sinirlenmişti ama henüz durumun ciddiyetini idrak edemediğimi anladığından fazla bir şey diyemiyordu.

Amirin yolladığı bir alt rütbe polis bizi, Dark Knight Rises’da Morgan Freeman’la Marion Cotillard’ı yerin dibine indiren asansörlü oda gibi bir şeyin içine bindirdi. Dikey olarak aşağı doğru ilerlerken iyiydi de asansör-odanın kabini yatay ilerlemeye başlayınca gözlerimi kapattım. Midem de bulanmıştı ama gözlerimi kapamamın asıl nedeni artık olanların bir rüya olduğuna kanaat getirmiş olmamdı. “Yok devenin tenis ayakkabısı! Kesin rüya olmalı lan bunlar! Gözlerimi açacağım ve o Suzuki ile çöp bidonlarına çarptığım ‘square ona’a geri döneceğim. Bedenimde yüzlerce kırık çıkık ve kanlar içinde yerde yatıyor olacağım ve her şey tekrar eskisi gibi çok berbat ama çok güzel olacak.” diye düşünüyordum.

Ama öyle olmadı. Anasını sattığımın şu boktan dünyasında gökten yağmur yerine hangi mücevher yağmıştı da fakirin bağına düşmüştü ki zaten. Babam tarafından terk edilmek bende, annemi erken yaşta kaybetmek bende, dedeme doyamadan toprağa vermek bende, çirkinlik-fakirlik-zayıflık bende, kimsenin umurunda olmayan bir şehrin Allah’ın unuttuğu bir mahallesinde kıçı kırık bir motosiklet tamircisi olmak bende. Tangsuk ismimden dolayı ‘Tak-sök’ diye lakap takılması bende! Şimdi de burnu boktan kurtulmayanların burnunu boktan kurtarmak bende! Benim suçum her neyse!

Silaha, rozete, bana uzatılan özel kıyafetlere hele hele Ramazan ve Hüsnü’ye ikinci kere bile dönüp bakmadan terk ettim S.S.Ö.K. binasını. Soktuğumun işi diye de küfrettim, sanki yapabilirmişim gibi. Sokmayı yani. Ne yapayım benim bildiğim ve genele hitap eden tüm küfürler erkeklerin yapmayı sevdiği ve yapabildiği şeylerdi.

Sultanat Şehri’nin iki yakasını bir araya getirmekten çok uzak olan o köprüden tekrar geçtim. Burgaziçi Nehri, şehrin doğu ve batı yakalarında yaşayanlar arasındaki gelir ve gider uçurumunu iyiden iyiye artırmaktan başka bir işe yaramıyordu gözümde. Halbuki o sadece bin yıllar önce kaynağından çağlayarak bu topraklara bolluk bereket getirmiş ve insanların etrafında yerleşip bu güzel şehri kurmalarını sağlamış bir su yoluydu. Nehrin Doğu Yakası’ndaki komşuları aç yatarken Batı Yakası’ndakilerin kusana kadar yiyip-içip sıçmaları onun suçu muydu?

Köprüden geçerken Batı Yakası’ndaki bir denizaltının periskobu gibi yüksek binalarla nefes almaya çalışan teknoloji devi şirketlerin gece gündüz hiç bitmeyen uğultusundan, kuş sesleri, inek böğürmeleri, kuzu melemeleriyle silah patlamalarının aynı anda duyulduğu şehrin Doğu Yakası’na adım atarken sürekli düşündüm.

Bu dünyanın, hadi onu bırak bu şehrin, hadi onu da bırak benim mahallemin kötülerini enselemede, benim gibi kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan ne idüğü belirsiz bir kişiye bel bağladılarsa demek ki hakikaten ümitsiz bir haldelerdi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. İnsan benim gibi yirmi beş yaşına kadar görünmezmiş gibi yaşayınca birdenbire podyuma çıkıp kırmızı halı üzerinde topuklu ayakkabılarla ‘cat walk’ yürüyüşüne geçemiyordu. Öyle bir dünya yoktu. Bende bu şans varken tüm o spot ışıkları beni gösterdiği o an, eminim ya açık kalmış bir fermuarla ya boyasız ayakkabılarla ya dişimde kocaman bir maydanozla ya da hepsiyle birden görüntülenir ve aptal aptal sırıtarak yakalanırdım kameralara.

***

Sonunda belediye başkanlığı seçimleri gelip çatmıştı. Halkın ve haklının yanında olacağını iddia eden belediye başkan adayı İkram Papazoğlu bayraklarla şarkılarla türkülerle arkasına Doğu Yakası’nın desteğini de alarak gümbür gümbür geliyordu. Ezelden beridir Batı Yakası’ndaki zenginlerin içinden çıkagelmiş belediye başkanları hep biz doğu yakalılara sözler verir fakat koltuğa oturunca şehri, sanki bu şehrin sadece tek yakası varmış gibi yönetirlerdi. Doğu Yakası’na polislik yapması için kendi adamlarından birini polis şefliğine atar, ondan sonra da “Yesin birbirini itler!” diyerek kendi keyiflerine bakarlardı.

Şimdi belki de yıllardır hiç olmayan olacak ve bizim gezdiğimiz sokaklarda büyümüş, bizim buradaki imam-hatip lisesinde okumuş, toprak arsamızda futbol onayarak buraların tozunu yutmuş bir kişi bütün şehri yönetecekti. Gururluyduk, mutluyduk.

***

Akşam olup da Ramazan ve Hüsnü mahalleye geldiklerinde konvoy yapan arabaların seçim tantanası yeni bitmişti. Ucuz hoparlörlerden gelen lüzumsuz gürültüye son verdikleri zaman kafamı dinlemek için tekelci bakkalın önünde yere çökmüş, üçüncü dal sigaramın eşliğinde ikinci biramı yuvarlıyordum. Mavi gözlü köpeğim Çakır her zamanki gibi efkârımı hissetmiş ve başını kucağıma dayayıp bir seni seviyorum kısa mesajı göndermişti.

Bizim ikili artık makyaj ve peruk olduğunu bildiğim saçlı sakallı ve pejmürde halleri ile gelip yanıma çöktüler. Sanki Batı Yakası’ndan onca yolu metrominibüs ile gelmişler gibi bir halleri vardı. Ama artık biliyordum ki S.S.Ö.K’ne ait araçtan mahallenin girişine kadar arka koltukta kurularak getirilmiş ve mahalleye girdikten sonra of çok yorulduk pozlarına girmişlerdi.

Gelip yanıma çöktüler. Eskiden olduğu gibi cinsiyetlerimizi saf dışı bırakarak, insanca itişe kakışa, şakalaşarak (kabule deyim bazen hayvanlaşabiliyorlardı!) geçireceğimiz bir cumartesi akşamı olmalıydı bu. Ama klişe cümle ile ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’tı. Hele ben onları merkezde o polis kıyafetleriyle gördükten sonra asla.

“Şimdi siz transformatör fabrikasında da çalışmıyorsunuz öyle mi?

Sessizlik.

Camdan olan kemiklerim gibi camdan kalbimi kırmayacak dediğim üç dostumdan ikisi kalbimi kırmıştı.

“Bundan sonra erkek ya da dişi insan milletine asla güvenmemeyi öğrettiniz bana ulan! Aferin size!”

Sessizlik.

“Oğlum beni yıllarca her gün Doğu Yakası Erkek Lisesi’ne gidiyoruz diye kandırdınız mı lan?”

“Bizi ilkokuldan sonra eğitime aldılar Tak-sök. Ama sana yemin billah sen motosiklet ile kaza yapana kadar senle ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Sadece özel kuvvetler için eğitildiğimizi, çok gizli olduğunu ve zamanı gelince bize bunu açıklayacaklarını söylediler. N’apalım biliyorsun, biz de garibanız. Çenemizi tuttuk, görevimizi yaptık.”

İkisi de başlarını önlerine eğmiş, sanki benden işledikleri bu büyük günah için af diliyorlardı.

“Yavru köpek duruşuyla durmayın öyle be! Kilise papazı değilim ki günahlarınızı affedeyim! Görevinizmiş! Pabucumun polisleri sizi! Kandırdınız ulan beni! Şu fani dünyada aynı şişeden bira içebildiğiniz tek kadını kandırdınız!

“Oğlum biz seni kadın gibi görmedik ki hiç!”

“Allah belanı versin Ramazan! Özrün bile kabahatinden büyük Ramazan!”

“Ya öyle değil. Yanlış anlama. Yanlış hisler düşünmedik hiç senin hakkında. Değil mi lan? Sen de konuşsana Hüsnü!”

“Neden? Benim diğer kızlar gibi giderim yok diye mi? Halbuki size yetmez ama nefes alsın yeter değil miydi ulan?”

“Ya Tak-sök yaaaa!”

“Şu it diye aşağıladığınız köpek bile sizden daha sadık biliyorsunuz değil mi?”

Biraz daha sessizlik. Mavili kutudaki birayı tepeme dikip kutuyu da ayağımın altında ezdikten sonra en yakın iki arkadaşımın kafalarını ezmek isteğim biraz azalmıştı. Çakır ayağa kalktı, silkelendi. Çakırca “Hadi eve gidelim.” demekti bu.

“Hadi len kalkın. Bizim evde devam edelim içmeye. Cilmaya merak eder. Zaten onu da S.S.Ö.K. binasında bıraktım çıktım öyle. Yarın seçim var memlekette. Polisler damlar şimdi buralara.”

Lafımın üzerine Ramazan ve Hüsnü’nün bellerinin arkasındaki silahlarına davranmalarına bakıp gülmeye başladım.

“Oha lan polisler şimdiden damlamışlar! Yıkılın karşımdan pabucumun polisleri sizi!” dediğimde dayanamayıp hepimiz kahkahalara boğulduk.

***

Bir gece önce neredeyse sabaha kadar içtiğimiz için seçim günü öğleden sonraya kadar uyuyacaktım ki sabah 11 civarı kapı deli gibi çalındı. Gelenler tabii ki Ramazan ve Hüsnü idi.

“Lan bi uyku uyutmadınız eşşoğ_”

“Ozan dur. Durum ciddi. Adamımız İkram Papazoğlu seçimleri kazanıyor fakat öteki aday İmelik  Çekçek’in adamları sandıklarda arıza çıkarıyorlar. Duyduğumuza göre Batı Yakası’nda seçim kuruluna giden sandık yüklü araçları durduruyorlarmış.”

“Nasıl yani?”

“Mafyayı olaylara dahil etmiş şerefsizler. Artık bize bir mucize lazım.”

“Mucize benim göbek adım ulan. Tangsuk ne demek? Mucize demek! Bir dakik bir dakika durun. İyi de ben adamlara hangi sıfatla müdahale edeceğim?”

Ramazan cebinden silah, rozet ve motosiklet anahtarından oluşan emanetleri çıkardı, bana uzattı. Hüsnü de arkasında sakladığı poşeti verdi. Elbette poşetin içinde bana verilen Robocop kıyafetleri vardı.

“Var ya ben sizin! Oha ben sizin! Neyse hadi yürüyün!”

Üniformamı giydim. Silah ve rozeti cebime tıktıktan sonra ikinci katın balkonundan aşağı atladım. Patates çuvalı halimden güçlü kadın halime geçiş yaptım ve Suzuki motoruma atladım.

Görünüşe bakılırsa artık köprüden bahanesiz geçecektim.

DeVaM eDeCeK…

OZAN ILGIN BÖLÜM 1: BAŞLANGIÇ

Kendimi bildim bileli hastayım. Hiç, bir yerlerim ağrımadan uyandığımı bilmem. Bir sabah bacaklarım ağrır, diğer sabah kollarım. Ağrılarım özellikle sırtımın müdavimidir. Onlarca röntgen filmi, onlarca tetkik ve yüzlerce ilaç uygulandıktan sonra doktorların ‘Bu ağrıların psikolojik’ deyip eve göndermeleri kısmından bahsetmeyeceğim bile.

Babamı hiç görmedim. Evli kaldığı on üç aydan sonra ‘Belçika’da iş buldum.’ diye çekip gittiği andan itibaren annem de görmedi. Abartmaya gerek yok. Küskün veya kırgın değilim. Aile kurmaya meyli olmadan evlendirilen klasik erkek tipi işte. Hata evlendiren kişide, yani hata sistemde. Evlendiren kişi olan dedeme kızamam, o da ben küçükken ölmüş. Annem de ondan birkaç yıl sonra bir fabrika yangınında yitmiş.

Anneannemle ben varız. Adı Cilmaya, Türk mitolojisindeki efsanevi kanatlı atın adıymış. Romatizma yüzünden kıvrım kıvrım parmak kemikleriyle, doğalgazdan önce yıllar yılı odun kömür taşımış, artık ayar tutmayan beliyle, pamuk gibi bembeyaz saçları, şeker gibi pespembe yüzüyle ne de kanatlı at olur ya kadıncağızdan! İsim işte, kim koyduysa yaşlılığını düşünememiş demek ki. ‘İnsan için üç önemli şey vardır kızım.’ der bana. ‘Aile, para ve aşk. Dikkat et, bir insan bunlardan hangisi hakkında en az konuşursa, o meseleden bir derdi vardır.’ Hayata kin duymadan yaşamayı bana o öğretti. O yüzden hastalığımı fazla dert etmeden gündelik telaşlarla uğraşıyorum.

Bizim mahallenin bulunduğu semtte bir transformatör fabrikası var. Mahalledeki gençlerin çoğu orada çalışıyor. Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan ve sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü bunlardan ikisi. Bunlar aynı zamanda benim kankalarım.  Mahallede 19-30 yaş aralığında olup da fabrikada çalışmayan bir tek ben varım. Çünkü çalışanların hepsi erkek, ben değilim. Benim de tam olarak ne olduğum belli değil gerçi. Önce kortizon iğneleriyle şişen vücudum, kemoterapi iğneleriyle iğneden ipliğe dönünce, üzerime üç beden büyük gelen siyah kot pantolonum ve dedemden kalan siyah deri ceket üzerimden dökülse de hiç istifimi bozmadan aynılarını gitmeye devam ettim. Pantolon düşmesin diye belime sıkı bir kemer takıp, zaten kısacık olan simsiyah saçlarıma siyah bir kasket geçirdim mi, kadın mı erkek mi olduğum belli olmadan gezinirken kendimi mutlu sayıyorum.

Bir motosiklet tamircisinde çalışıyorum. Motor sevgisi bana ne babamdan ne dedemden geçti. İlkokulu bitirdiğim yaz, tamircinin önünden geçiyordum. Usta işinin ehli olduğu için, dükkanına şehrin her yerinden çok iyi motorlar gelirdi. Dört zamanlı, su soğutmalı, dört silindirli 1043cc hacimli Kawasaki Z1000R’yi görünce dükkânın önünde kalakalmışım. Usta, ağzı bir karış açık, Kawasaki motora bakıp duran beni yanına çağırdı. Motorun az önce saydığım özelliklerini bana o gün, o söyledi. Söyleyiş o söyleyiş, bir daha ayıramadı beni oradan.

Anneannem geçimimizi sağlamak için evde dikiş diker, sökük tamir eder. Bir de dedemden kalma evin alt katından gelen kira var. Bakkal Necati ve ailesi kiracımız. Dolayısıyla Ramazan ve ben ayrılmaz ikiliyiz. Hüsnü’yü de alınca aramıza Voltran’ı oluşturuyoruz. Geçinip gidiyoruz işte.

Hastalıklar, gündelik telaşlar derken, bu sıralar tek telaşım mavi gözlü köpeğim Çakır idi. Onu sokaktan bulmuştum, daha doğrusu o beni buldu. Hayvancağız bir deri bir kemikti. Zayıflığımdan dolayı bana yaftayı yapıştırmak için fırsat kollayan mahalleli ‘Senin gibi birine de bunun gibi bir kemik torbası yakışırdı zaten!’ dedikçe sinirlenmiş, ona daha çok bağlanmıştım. O da bana bağlanmıştı. Benle olan ilişkisini anlatmaya kelimeler yetmez ama anneanneme ve arkadaşlarıma da müthiş bir bağlılık duyuyordu. Ama diğer insanlara asla yanaşmıyor, sevmeye kalkışanların bile yanından hızla uzaklaşıyordu. ‘Boşa geçirecek vaktim yok.’ diyordu sanki hayata Çakır. ‘Sokak köpeği olarak geçirdiğim yılları gerçek sevgiyle telafi etmem lazım.’

Çakır bahçe duvarından aşarken sol arka ayağını incitmiş. Mahalledeki veterinere götürdüm. Köpeğin ayağını tutarken benim kolumun da filmini çekmiş Veteriner Mahmut: “Çakır’ın ayağında bir şey yok ama senin kolun kırık!” dedi bana.

***

Bundan beş sene önce, ben yirmi yaşında iken bu ağrılarıma kemik kanseri teşhisi kondu. Hatırlıyorum, üzüleceğime sevinmiştim. Çünkü en azından bir tedavi uygulanacaktı. Boşuna verilen ağrı kesici iğneler ve artık günde üç öğün değil, neredeyse üç kutu yuttuğum haplardan sonra işe yarar bir ilaç zerk edeceklerdi bedenime. Ameliyat öncesi kemoterapi yani ilaç tedavisi üç ay sürdü. Sonra kendilerince başarılı dedikleri ama benim ağrılarıma zerre fayda etmeyen bir ameliyat takip etti. Peşinden bir yıl ilaç ve ışın tedavisi devam etti. Saç dökülme oranı yüzde yüz, iyileşme oranı yüzde sıfır. ‘Fark etmez sen böyle de güzelsin…’ diyordu anneannem ama o yavrusuna pamuk yavrum diyen kirpi idi.

Adını bile doğru düzgün telaffuz edemediğim bir sürü ilaç verdiler bana. Hani evlat olsa sevilmez diye bir laf var ya, insan çaresiz olmasa değil vücuduna enjekte edilmesi, rafının önünden geçmeyeceği ilaçlardı bunlar. Mesela hamileysen yandın çünkü bebek için öldürücü etkililerdi. Hani kimse çocuk yapalım demezdi benim gibi bir kemik torbasına ama durum buydu. Toksik etkiliydi hepsi. Türkçesi bildiğin zehir. Eee, zehirli bir şey yersen vücudunun ilk tepkisi ne olur? Ölmekten önceki yani? Kusmak! Kus babam kus. Elalem ciklet paketi taşır cebinde, benim cepte mide bulantısı ilaçları.

Sağ olsun ustam, akıl ve fikir kaynağım İbrahim Usta çok destek oldu o günlerde. Günlerce işe gidemedim. Ama azıcık iyileşince sabahlara kadar çalışıyordum. İşte gece çalışma olayı o zamanlardan kaldı bende. Gündüz hayta gibi geziyor, gece sabaha kadar bir motoru tak-sök bitiriyorum. Yanı başımda ise en sadık dostum Çakır.

Bu arada adım Ozan Ilgın. Ben üç aylıkken defolup giden babamdan hayır çıkmayınca dedem koymuş adımı: ‘Kadın ozan da olur, neden olmasın?’ diyerek. Ama bana takılan lakapların bir yenisine sebep olacak bir isim daha koymuş ki akıllara zarar: Tangsuk. ‘Mucize, şaşırtıcı olay, olağanüstü şey’ demekmiş Türkçede. Benim gibi bir doğuştan eziğe mucize diye isim koyarsan, olsa olsa arkadaşları Tangsuk’la tak-sök diye dalga geçerler. Hele motorcunun yanına çırak olarak girerse, bu tak-sök lafı yapışır kalır üzerine. Uzun lafın kısası Tak-sök Ozan derler bana mahallede.

Kemoterapi işi bitti. Saçlarım uzadı. ‘Yedi-sekiz ay ömrü var.’ dediler, aradan beş yıl geçti. Hala ölmedim. Bundan sonra ne olur bilmem ama o kadar ilaçtan sonra kanserden ölmem herhalde.

***

Veteriner Mahmut’un bana kolun kırık dediği gün, Çakır’ı kucaklayıp ustamdan ödünç aldığım kamyonetin kasasından indirmiştim. Kolum kırık olamazdı. Kahvenin önünde toplanmış arkadaşları görünce “Hey millet! Veteriner Mahmut Ağabey bana kolun kırık dedi az önce. Ben de kendine bilek güreşi teklif ettim. Hadi bakalım el mi yaman bey mi yaman?” diye seslendim. Nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Ama yendim adamı. Kendimi The Fly-Sinek filminde yanlışlıkla bir sinekle beraber ışınlanma makinesine girdikten sonra sinekle insan DNA’sının birleşmesi sonucu aşırı güçlü bir insana dönüşen Seth Brundle gibi hissettim. Veteriner Mahmut şaşkın, ‘Ulan kırık değilse neydi o zaman o röntgendeki?’ diye kafasını kaşıyarak kahveden çıkarken ben, ‘Amaaan! Baytar adam ne anlar insan kolunun kırığından!’ dediğimde, kahvedekiler makaraları koyuverdiler. Ben de boş verdim gitti. Keşke boş vermeseydim. Ya da iyi ki boş vermişim. Şu dünyada amaçsız hiçbir şey yoktur.

Eve gelince Cilmayama anlattım olayı gülerek. Anneannem gülümsedi sadece. Ben de komik bulmadı herhalde diye umursamadım. Anneannemin ben uyuyunca bir yere telefon edip ‘Başlangıç!’ dediğini duymadım tabii ki. Duysam da başlangıcı durduramazdım.

***

O hafta mahalleye bir hırsız çetesi dadandı. İlk önce Kuyumcu Hilmi’yi soyduklarında kimse bu işin devamının geleceğini tahmin etmedi. Bir adam kuyumcu soyduktan sonra başka hangi dükkânı soymak isterdi ki? Ertesi gece yan dükkandaki Necati’nin bakkal dükkanına sıra geldi. Sonra da azıttılar, transformatör fabrikasına girdiler. İşin ilginç yanı kuyumcudan sonrakilerde çalınacak bir şey bulamadıkları için, dükkanları darmaduman ediyorlardı. Maksat hırsızlık yapıp aç karınlarını doyurmak değil, zarar vermekti. Halbuki, her mesleğin olduğu gibi hırsızlığın da bir raconu vardır.

O akşam ben Çakır ile beraber sakin sakin, 2014 model mavi renkli Suzuki Inazuma F motorun arka fren diskindeki arızayı çözmeye çalışıyordum. Fren hiç dikiş tutmuyordu. Bir motosiklet için bu intihar demekti.

Tamirci dükkanının zaten derme çatma olan kapısı tekmeyle açıldığında, frendeki aksaklığı bulmuş, fren diskini değiştirmek üzereydim ki, dört tane adam yüzlerinde siyah kar maskeleri, ellerinde bilek kalınlığında sopalar iki-üç metre uzağımda dikildiler. Çakır, kötü niyetin kokusunu alınca, yanımdan ok gibi fırlayarak adamlardan birinin bacağına yapıştığında, köpeğin kafasına sopayı indiren adama hiçbir şey yapamadım. Diğeri beni kıskıvrak yakalayıp başımdan hiç çıkarmadığım siyah kasket düştüğünde “Karıymış lan bu!” diye bağırdığında da hiçbir şey yapamadım. İçlerinden en iri yarı olanı “Karıya da benzese bari! Yürü lan işimize bakalım biz!” diyerek sopasıyla tezgahların altını üstüne getirdiğinde bile hiçbir şey yapamadım. Benim gibi kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan sinek sıklet şekilsiz bir yaratık, Çakır için gözünden iki damla yaş akıtmaktan başka ne yapabilirdi ki?

Adamlar ortalığı talan edip, beni bırakmazdan önce haftalığım olan 250 lirayı da cebimden alıp siktir olup gidince, Çakır’ın nabzını kontrol ettim. Çılgına dönüp hemen Inazuma’ya atladım. Frenin diskini henüz değiştirmemiş olmam umurumda mıydı sanki? Bu, eğer olacaksa, en güzel intihardı.

Kapı aralığından, adi hırsızların, eski kasa beyaz bir 3.16 BMW’ye doluştuklarını gördüm. Koşarlarken ikisinin ayağında fosforlu ‘N’ harfi olan ayakkabılardan olduğunu fark ettim. Mahalleye yeni taşınan ikiz serserilerden başka bu ayakkabıdan giyen yoktu. “Yurt dışından fosforlusunu getirttik!” diye de hava atmışlardı. “Al sana hava!” dedim içimden! Beş dakika sonra peşlerindeydim. Eğer belediye refüjdeki çimleri bu akşam haddinden fazla sulamasaydı, kovalamaca devam edecekti. Asfalta taşan sulara saatte 150 kilometre hızla girdiğimde motorun kontrolünü tamamen yitirdim. Fren yapınca 187 kiloluk motor bir tarafa fırladı, ben bir tarafa fırladım. Sakin bir gölün üzerinde seken büyük yassı bir taş gibi, yerden zıplayınca kaç kere yere çarptım sayan olmadı. Hızını alamayan motor, benim üzerimden de geçip gittiği zaman, zaten şekilsiz olan bedenim bir patates çuvalı gibi kaldırımda hareketsiz yatıyordu.

Beyaz BMW de şaşkınlıktan refüje çarpıp durmuştu. Bu şaşkınlık anında kaldırımın benim sürüklendiğim köşesinden siyah kot pantolon ve deri ceket giymiş bir kadın yola fırladı. Rocky 4 filmindeki Rus boksör Ivan Drago’nun karısı Ludmilla’yı canlandıran  Brigitte Nielsen gibi iri yarı yapılı kadının siyah kısa saçları buzağı yalamış gibi geriye taranmıştı. Bütün olan biteni seyretmiş olmalı ki, daha kafalarındaki kar maskelerini çıkaramamış olan adi hırsızların doluştuğu beyaz BMW’ye üç adımda varıp ön kaputa, ben diyeyim Hulk, siz deyin Iron-man gibi bir yumruk vurdu. Arabanın motorundan dumanlar fışkırdı. Adi hırsızlar arabayı fareler gibi teker teker terk etmeye başlayacaklardı ama o Wonder Woman gibi kadın nasıl yaptı nasıl etti, en irilerinin ağzını burnunu bir dirsek darbesiyle dağıttı. İkincisinin kolunu arkasından kıstırıp ön kolundaki kemikleri kırdı. Diğer ikisinin kafalarını tokuşturduktan sonda belinden hızla çıkardığı deri kemerle kıskıvrak bağlayıp boş çuval gibi yere bıraktı. Olay yerine gelen yetişen özel kuvvetlere ait polisler, görgü tanıklarının hayretler içinde o iri yarı tuhaf kadını alkışlamaları ve kahraman ilan etmelerine kulak asmadı. Kadını tutuklayıp ekip arabasına bindirdiler.

Bana gelince, ben gözümü hastanede açtım. Ya da öyle sanmıştım.

***

İyileşip mahalleye gelince herkes etrafımı sardı tabii ki: “Hadi hadi baştan anlat şunu!” “Oğlum kaçıncı anlatışım? Bak hepiniz iyi dinleyin tamam mı! Allahıma son bu!” “Tamaaam!”

“Şimdi ben gözümü bir açtım, damarlarımda serumlar filan. Hastanedeyim ya. Ama bu farklı biraz. Şehirdeki tüm hastanelerde yattım, hepsini gözüm kapalı bilirim. Kapıda silahlı nöbetçi filan var. Ben n’oluyor demeden aynı anneannem gibi beyaz saçlı pembe tenli ama 30 yaş daha genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde Ninjalar gibi siyah kıyafetler var, belinden Batman zamazingoları sallanıyor. Peşinden de Robocop kılıklı uzun boylu, bir adam içeri daldı. Ben gözümü kapadım. Dinlemeye başladım…”

“Yaaaaa! Ulan biz de olanları anlatacak sanmıştık! Rüya görmüş onu anlatıyor! Yok anneannesi Ninja kıyafetliymiş de! Yok Robocop gelmiş de! Hadi oğlum yaylanın bizimle kafa buluyor bu kız yahu!”

***

Mahalle, hırsızlıktan tutuklananların buraya yeni taşınan ikiz serserilerle, iki tane tetikçi bozuntusu adam çıkması sebebiyle çalkalanıyordu. Transformatör fabrikasının eski ortaklarından biri, fabrika patronu Dündar Bey’le olan husumeti yüzünden mahalleye hırsız gibi dadanmaları, sonra da fabrikayı talan etmeleri için adamlara para vermiş, fakat kaza geçirdiğim akşam o geniş omuzlu, buzağı yalamış saçlı iri yarı kadının mucize gibi ortaya çıkması bütün planlarını alt üst etmişti.

***

Eğer beni dinleselerdi anlatacaklarımın devamı da vardı…

“Şimdi ben gözümü bir açtım, damarlarımda serumlar filan. Hastanedeyim ya. Ama bu farklı biraz. Şehirdeki tüm hastanelerde yattım, hepsini gözüm kapalı bilirim. Kapıda silahlı nöbetçi filan var. Ben n’oluyor demeden aynı anneannem gibi beyaz saçlı pembe tenli ama 30 yaş daha genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde Ninjalar gibi siyah kıyafetlervar , belinden Batman zamazingoları sallanıyor. Peşinden de Robocop kılıklı uzun boylu, bir adam içeri daldı. Ben gözümü kapadım. Dinlemeye başladım:

“Ona yapacağınız testlerin hepsini bana yaptınız zaten!” dedi genç Cilmaya. “Kızı rahat bırakın. Nasıl olsa o da Osteogenesis Imperfecta olmasının bedelini size hizmet ederek ödeyecek. Bırakın evinde kendine gelsin. Bir yere kaçacak hali yok ya!”

“Onu nasıl yetiştirdiniz! Buraya getirirlerken adamlarıma etmediği küfür kalmamış!” diye söylendi Robocop kılıklı polis.

“Çocukluğundan beri hastalığıyla damgalanmış, bu yüzden kendini toplumdan dışlanmış hisseden bir kız çocuğunu nasıl yetiştirmek gerekirse öyle yetiştirdim!” diyerek odadan çıktı genç Cilmaya.

Yatağımdan kalktım. Gizlice hastane koridorunda süzülüp internete bağlı bir bilgisayar bulunca hemen yazdım: Osteo-ne? Osteogene? Neydi lan bu? Google beni tamamladı. Osteogenesis Imperfecta: Tip 1 kollajenin yapı veya sentez bozukluğuna bağlı olarak gelişen, çocuklarda yaygın osteoporoz ve buna bağlı kemiklerde frajilite, kırıklar ve deformitelerle karşımıza çıkan kalıtsal bir bağ dokusu hastalığıdır.

Kemiklerde frajilite ne lan? HASSASİYET. Imperfecta’nın kelime anlamı MÜKEMMEL OLMAYAN.

KIRIKLAR.

DEFORMİTE. Deformite ne? Şekil bozukluğu.

Bende mi? Deveye demişler neren doğru? Önce gülmek istedim. Sonra ağlamak. Kemik kırıkları ve şekil bozukluğu varmış bende. Ağlarken uyuyakalmışım.

***

Hırsızlık olayından bir hafta sonra, transformatör fabrikasının sahibi Dündar Bey mahalleye teşrif etti. O gece hırsızları kıskıvrak yakalayan iri yarı tuhaf kadını tanıyan var mı diye sağa sola soruyordu.

Mavi Suzuki motosiklete bindim. Mahallelinin ayaküstü toplandığı sokağın başına kadar geriledim, geriledim. Ne yapıyor bu deli dercesine herkes beni izlemeye başladı. Sonra, frenini nihayet tamir edebildiğim Suzuki Inazuma’nın Japonca’da yıldırım manasına gelen isminin hakkını verircesine hızlanarak boş arsanın kıyısında yan yana duran üç çöp konteynırına motorla adeta daldım. Motor konteynırlara takılı kaldı, bedenim arsanın ortasına fırladı. Zaten şekilsiz olan bedenim tekrar bir patates çuvalı halini aldığında arsanın ortasında hareketsiz yatıyordum.

Mahalleli şaşkınlıktan ağzı bir karış açık olan biteni izlerken yardıma bile gelemediler. ‘Tak-sök…’ diye fısıldadı bazıları. Anlaşılan cenazem pek şenlikli olacaktı.

***

Mezarlık mahallenin arkasında bulunan küçük çaplı ormanın kıyısında idi. En yakın arkadaşlarım onların ailesi ve tabii ki erkeklerden bir iki adım arkada zavallı anneannem musalla taşındaki tabutun etrafında dikiliyorlardı.

Halbuki cesedimi yıkamak üzere gasilhaneye getirdiklerinden beri patates çuvalı misali o mermer masanın üzerinde yatmaktaydım. Nasıl olmuştu da ölüyü ikindi namazına müteakip toprağa vereceklerken tabuta koymayı unutmuşlardı acaba?

Dışarıda Mahalle camimizin hocası olan Muharrem Hoca son olarak “Nasıl bilirdiniz?” diye sorar, kalabalık tüm ahaliden hep bir ağızdan gümbür gümbür bir “İyi bilirdik…” nağmesi yükselirken, patates çuvalına benzeyen bedenim mermer masanın üzerinde saniyeler içinde doğruldu.

Cilmaya olacakları bildiği için dışarıdaki cemaatten ayrılıp çaktırmadan gasilhaneye girmişti. “Giysilerini getirdim.” dedi. “Hadi giy şunları da göster onlara kim olduğunu!”

Kırık dökük bedenimin içinde bulunduğu derinin altında bir şeyler olmaya başladı. Kemiklerim önce kırıldı sonra yer değiştirdi ve tekrar birbirine kaynadı. Ama bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar oldu.

Zayıf bedenimi saklamak için giydiğim üç beden büyük siyah kot pantolon ve dedemden kalma siyah deri ceketimin içi doldu. Uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı bir kadın olarak ayaklandım. Siyah kısa saçlarımı ıslattığım ellerimle geriye yatırıp ağır ağır adımlarla mahallelinin yanına geldim.tabutumu tek yumrukta parçalayıp yere attım.

Cenaze namazımı kılan mahalleli hep bir ağızdan “Tak-sök!?” deyiverdi.  Kankam Ramazan “Aha işte o kadın! İyi de Tak-sök nerede? Tabut neden boş?” diye bağırmaya başladığında millet namazı niyazı filan unuttu. Muharrem Hoca oracığa düştü, bayıldı.

 1 hafta önce…

Hırsızları yakalamak için yaptığım kazadan sonra eve getirildiğimde, hastaneden çıkarken bana ne içirdilerse, hiçbir yerim ağrımıyordu. “Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!” dedi Cilmaya büyük bir sevinçle. Bense ağrısız bir hayat nasıl olur ki acaba, diye düşünürken balkona çıktığımda ıslak zeminde ayağım kaydı. İkinci kattan bahçeye düştüm.

Şansa bak!  KIRIKLAR. DEFORMİTE. Tekrar patates çuvalı haline gelen bedenim çabucak toparlandı.

DEFORMİTE SONRASI REFORMASYON. Yani yeniden oluşum:

Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!’

Üzerimdeki üç beden büyük siyah kot pantolon ve dedemden kalma siyah deri ceketim nedense büyük gelmiyordu artık. Hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktım, tekrar yukarı çıktım. Aynaya baktığımda bir çığlık attım: O gün hırsızları yakalayan geniş omuzlu buzağı yalamış saçlı iri yarı kadın ta karşımda dikiliyordu!

“Demek o zehirli ilaçları benim vücuduma zerk etmelerine bunun için göz yumdun! Güya güçlü kuvvetli ama kocaman bir ucubeye dönüşebileyim diye! Üstelik ben bütün bunlardan bihaberken! Kim verdi sana bu hakkı!”

“Kız torunum olduğunu öğrendiğim gün bu hakkı bana sen verdin! Başka çarem yoktu! Ya o ilaçları sonuna kadar alarak tüm ağrı eşiklerini aşıp güçlü halde çıkacaktın bu işten, ya da ömrünün sonuna kadar kendini saklamak için üç beden büyük erkek kıyafeti giyinen o ezik kız olarak kalacaktın!”

“İyi de ben memnundum o ezik halimden! Bir kere de olsa bana sorabilirdin!”

“Soramazdım çünkü bana da kimse sormadı!” dedi Cilmaya ve gözlerimin önünde önce bir çuval gibi yere yığılan bedeninde sürekli hareket halindeki iskeletinin şeklini saniyeler içinde değiştirerek, benim hastane sandığım aslında polisin özel kuvvetlerine ait olan binada gördüğüm Ninja kıyafetli genç Cilmaya  haline geliverdi.

“Bak kızım. Bu güç senin her zaman içindeydi ve patlayacağı anı bekliyordu. Bunun adı Osteogenesis_”

“Biliyorum! Osteogenesis Imperfecta! MÜKEMMEL OLMAYAN. KIRIKLAR. DEFORMİTE. Bir dakika… O ve I! Ozan Ilgın! İsmimin baş harfleri! Demek dedem de biliyordu!”

“Tabii ki güzel evladım, Tangsuk ismini sana neden koydu sanıyorsun? Ömrün boyunca seninle tak-sök diye dalga geçsinler diye mi? Tangsuk mucize demektir. Sen mucizenin ta kendisisin…”

Kılınamayan cenaze namazımdan sonra…

Bütün mahalleli “O kadın!” dedikleri kişinin ben, yani Tak-sök Ozan olduğumu nihayet anlamıştı. Etrafıma toplanmış binlerce soru yağmuruna tutarken o sırada Hoca için çağrılmış ambulansın peşine takılıp gelmiş mahalle karakoluna ait polis aracından amirin anonsu duyuldu: “Tak-sök ne yahu? Yok mu bu kadının bir adı?”

Çalıştığım motosiklet tamirhanesindeki hırsızlık esnasında başından yaralanan ama ustam tarafından veterinere taşınarak tedavi ettirilen Çakır, cenazem için getirilip bağlandığı ağaç dalından beni görür görmez kurtulup soluğu yanı başımda aldı. Sadık dostum sevincinden üzerime artlar ve yüzümü yalarken ben cevap verdim:

“Benim adım Tangsuk Ozan Ilgın Amirim. Bundan sonra bana tak-sök, köpeğime de kemik torbası diyecek olanın alnını karışlarım!”

DeVaM EdEcEk…

CEZA ALMAMIŞ BİR PEDOFİLİ VAKASININ GERÇEK HİKAYESİ:A FRIEND OF THE FAMILY

0

Dizinin künyesi: A Friend of the Family

Başroller: Jake Lacy,Colin Hanks, Lio Tipton

Sezon: 1 sezon, 9 bölüm, 2022  

Yazan: Nick Antosca

Uyarlandığı kitap: Stolen Innocence- The Jan Broberg Story

Yayınlandığı platform: Peacock (Dünyada) beINCONNECT (Türkiye’de)

IMDb puanı: 7.4

Gülmeyin. Şaşırmayın. Aman sakın ha kınamayın. 1970’lerin sonu. Star Wars filmleri ve UFO haberleri havada uçuşuyor. 12 yaşında bir kız çocuğu 38 yaşında bir adam tarafından alıkonuluyor. Sonra “Uzaylılar tarafından sana ve bana bir görev verildi. Bu görev şu: sen 16 yaşına girinceye kadar seninle bir bebek yapmamız gerekiyor. Eğer bu görevi zamanında yerine getiremezsek sıra ortanca kız kardeşine gelecek. Başarısız olduğun için de küçük kız kardeşin ve senin ruhun buharlaştırılacak.” diyerek kandırıyor.

Gelelim dizinin adının neden “A Friend of the Family” olduğuna. Neden ‘çocuk tacizcisi’ ya da ‘pedofili’ filan değil?

Çünkü bu pedofili adam bir aile dostu. Her şey Mormon kilisesine devam eden iki ailenin kilisede tanışmasıyla başlıyor. Ailelerden biri oraya yeni taşınır. 3 erkek çocuk ve bir kız bebeği olan Robert Berchtold’un (pedofili suçlusu adam) ailesi, 3 kız çocuğu olan Bob Broberg’in ailesiyle kısa sürede içli dışlı olur. Robert, iki babanın da isminin kısaltılmışı Bob olduğu için kendine kısaca “B” denmesini ister. (Bundan sonra yazıda bu kişi ‘B’ diye geçecektir.)Sonra da Broberg ailesinin karı-koca ve çocukları dahil tüm fertlerine kendini aşırı sevdirmeyi başarır. Ama bu başarının altında adamın gizli ajandası yatmaktadır.

B, kendi 4 çocuğu ve kolayca kontrol ve manipüle ettiği karısının haricinde en çok diğer ailenin 12 yaşındaki en büyük kızları Jan Broberg’le (pedofili mağduru) vakit geçirir. Sonunda bir gün kızı at binmeye götürme bahanesiyle okulundan alır ve karısından habersiz edindiği karavana bindirerek kızı resmen kaçırır.

Olayların herhangi bir 2000’li yıllar çocuk tacizinden farklı gelişimi işte burada başlar. B, 12 yaşındaki kıza, uzaylıların olduğunu iddia ettiği bir ses kaydını, beyin yıkama yöntemiyle tekrar tekrar dinlettirir. En az babası kadar sevdiği ve güvendiği bu adamla bir karavanda kısılıp kaldığını sanan Jan, ses kaydında dinlediği yalanları gerçek sanır ve B’ye sığınır. Çünkü buradaki en önemli ayrıntı, adamın kıza, kendisinin de mağdur olduğu yalanıyla yaklaşmasıdır.  Öte yandan yine çok güvendikleri aile dostu olan B’nin kızlarıyla birlikte sırra kadem basmasına ne tepki vereceklerini bilemeyen Brobergler, adamın karısının “O Jan’ı çok seviyor, asla onun kılına bile zarar vermez” şeklindeki telkinlerine kanarlar. Kızla adamın kayboluşlarının 4. gününe kadar polise bile haber vermezler. Olayın 4. günüyse olay artık FBI’a intikal eder.

Hikâye gerçekten yaşanmış olduğu için diziyi izlerken adamın her suçlamadan, her durumdan kendini temize çıkarabilmesini tırnaklarınızı yiyerek izliyorsunuz. Ayrıca mutfağa gidip kocaman bir bıçak alıp ekrandan o lanet olası adamı bıçaklayamadığınız için içiniz yanıyor. İnsanı katil edebilecek denli soğukkanlı, zeki, her planda polisten veya kızın ailesinden bir adım önde olan bu pedofil adam aynı zamanda psikolojik tedavi de görmüştür. Belli ki işe yaramamıştır.

Tıpkı B’nin psikoloğundan aldığı bilgiyi aileyle paylaşan FBI ajanının “pedofili” kelimesini ilk defa duymuş olması gibi, sadece polisler değil tüm dünya da bu kötülüğün ne denli yaygın olduğunu henüz bilememektedir. Yabancılardan gelebilecek kötülüklere hazırlıklı olsalar da kendi halinde yaşayan ve kendilerini tövbekâr ve inançlı insanlar olarak tanımlayan bu Mormon toplumunun mensupları, komşu ailenin babasından gelebilecek bu seviyede bir kötülüğe karşı hazırlıksız yakalanmışlardır.

Nitekim B, 12 yaşındaki Jan’i karavanında 37 gün alıkoyduktan sonra, Jan, sağ salim ve cinsel olarak taciz veya tecavüze uğramamış yani bakire olarajeve döner. Kızda herhangi bir saldırı veya taciz izine rastlanmadığı için dönemin kanunlarına göre, mahkemede B’nin avukatının karşısında hiç şansı yoktur.

Ama aynı B, Mormon kilisesindeki papazlara kızı uyutarak onunla kısıtlı cinsel birliktelik yaşadığını ve uyuyan kızın bedenini mastürbasyon amacıyla kullandığını itiraf ettiğinde sadece kiliseden aforoz edilme cezası alacaktır. Üstelik papazlardan birinin reşit olmayan kızına da uygunsuz tekliflerde bulunmuştur. FBI ajanı papazdan bu bilgileri dehşet içinde öğrendiği zaman, neden bu durumu polise intikal ettirmediklerini sorar. Papazın “Ama tövbe etmişti” şeklindeki naif cevabı izleyenleri ekranın karşısında sinir krizi geçirtmeye yetecektir.

Benim için hikâyenin kırılma noktası budur. Amerika gibi laiklik ve demokrasiyle yönetilen bir ülkede bile, bir çocuk tacizcisine, dini anlamda sadece kiliseden aforoz ederek ceza verebileceklerini sanan saf ve dünyadan bihaber insanlar yaşıyorsa bu, insanların neden inanışlarına göre cezalandırılamayacağına güzel bir örnektir. Çünkü Mormon inanışına göre aforoz etmek yeterken, başka inanışa göre 40 falaka atılabilir, bir diğer inanışa göre o yetişkinin kızı taciz eden organı kesilebilir. İşte bu yüzden kanunlar, neye inanırsa inansın ya da inanmasın, tüm insanları eşit kılar.

Dünyanın pek çok ülkesinde akıl baliğ olma yaşı 18’dir. 18 yaş altı bir kişiyle (cinsiyetten bağımsız olarak) yetişkin bir kişinin (cinsiyetten bağımsız olarak) herhangi cinsel bir etkileşimde bulunması pedofilidir. Daha netleştirirsek pedofili, 16 yaş öncesi bir çocuk ve en az bundan 5 yaş büyük olan bir yetişkinin arasında geçen cinsel aktivite olarak değerlendirilmiştir.

1977’den bu yana dünyada her türlü algıda roket hızında değişmeler oldu. O yüzden yazının başında ‘gülmeyin, şaşırmayın, kınamayın’ dedim. Şimdi 12 yaş kız ya da erkek bir çocuğu ‘Uzaylılar bize şöyle şöyle bir görev verdi’ diyerek kandıramazsınız. Çocukların çoğu bunu dediğiniz zaman gülmekten kırılır. Kalan yarısı da Google’a ‘Uzaylılar bize ne görev verebilir?’ yazıp size başka fikirlerle dönebilir. Çocuklar daha küçükken öğretilen ‘benim bedenime kimse elleyemez’ mottosuyla büyüyorlar artık.  Bırakın yabancılardan yiyecek almayı, iyi niyetle çocuğunu sevmeye kalkışan olursa ‘çocuğuma dokunamazsınız’ diyen anneler ve ‘bana bu kadar yakın duramazsın’ diyen gençlerle karşılaşmak mümkün. Ve iyi ki böyleler. Eş dost akraba aile arkadaşı da olsa yetişkin bir erkek 12 yaşında bir kızla ortadan kaybolursa artık kimse polise haber vermek için 4 gün beklemez. Herkesin kişisel sınırları belli ve o sınırları yanlışlıkla da olsa bilerek de olsa aşan kişiler kanunlarla belirlenmiş cezalara maruz kalıyor.

Buna rağmen günümüzde taciz ve tecavüz suçları bitti mi? Maalesef hayır. Jan Broberg bir vakıf kurarak mağdur kadınlara ve ailelerine yardım etmeye çalışıyor. Gençler ve çocuklar onun gibi yaşanılanlar üzerinden 28 yıl geçtikten sonra (1977-2005) mahkemede pedofili suçlusunun yüzüne tüm hissettiklerini haykırmak zorunda kalmasınlar diye.

Robert Berchtold Jan Broberg’le yüzleştiği bu mahkemeden kısa bir süre sonra intihar etmiş. Spoiler değil gerçek hayat olduğu için bu bilgiyi verebilirim. Ama onun kendine geç de olsa verdiği bu ceza, Jan’den sonra hayatını kararttığı ve Jan gibi bunu anlatıp içindeki acıyı paylaşarak rahatlayamayan pek çok kadına en ufak bir teselli olmamıştır. Keşke Jan’in vakasında kesin bulgular olsaydı da onu kaçırdığı için çıktığı ilk mahkemede tutuklanabilseydi. O zaman pek çok başka kadının da hayatını karartmamış olacaktı.