Ana Sayfa Blog Sayfa 15

BAYRAMLIK ÇİKOLATALAR

Merdivenleri silmeyi henüz bitirmişti. Aniden çalan zille yerinden sıçradı. Ömürlerinde özgürlükle ilk kez tanışan tutsaklar gibi küçük bedenler, saniyeler içinde ve şaşılası bir hızla açılan kapılardan sel olup dışarı akmaya başladı. Merdivenler yüzlerce adımın yüküyle az önce kendilerini pirüpak eden Bayram’a “kurtar bizi” der gibi gıcırdadılar. Çocuklardan kimi karnını bir an önce doyurma telaşıyla kantine giderken kimi diğerlerini itekleyerek bahçeye koştu. Sadık hocanın gür ve duyanı yerine çivileyen sesi onları birkaç saniyeliğine yavaşlatsa da görüş menzilinden çıkar çıkmaz aynı hoyratlıkla bağırmaya ve koşmaya devam ettiler. Sadık Hoca Bayram’a işaret edip onu yanına çağırdı.

“Aslanım şunları bizim odaya bırakıver!” dedi elindeki dosyaları uzatarak. Bayram topal ayağını sürüyerek öğretmenler odasına yürürken heyecandan terlediğini hissetti. Kapıyı ürkekçe tıklatıp başını içeri uzattı. Kadın tam da onu görmeyi umduğu yerde, pencerenin önünde durmuş uzun ve boyalı tırnaklarıyla tuttuğu sigarasından derin nefesler çekiyordu içine. Bayram hafifçe öksürdüyse de kadın onu fark etmedi. Ama Bayram onun yüzündeki çizgilere, boyuna, kilosuna, en çok hangi elbisesinin yakıştığına kadar her şeyini ezbere bilirdi. Çok olmamıştı bu okula geleli gerçi ama geçen sömestr onu bahçede ilk gördüğü günden beri kalbine söz geçiremez olmuştu. Sabahları işe gelirken isyan eden yorgun bedeni Nihal’den sonra adeta kanatlanmaya başlamıştı. Ellerinin titremesi fark edilmesin diye birbirine kenetleyip kapının önünde beklemeye devam etti.

“Bir isteğiniz var mı Nihal Hanım?” dedi utanarak. Nihal başını çevirmeye gerek duymadan “İstemem,” der gibi elini salladı. Sonra sigarasını yarısı suyla dolu bardağa atıp söndürdü ve camı kapatıp rengi artık beyazdan griye dönen tülü çekerek sandalyesine oturdu. Başını kaldırınca Bayram’ın hala kapıda dikildiğini gördü. Asabi bir sesle;

“Bayram gidebilirsin, bir şey gerekirse çağırırız!” dedi. Zavallı adam bu sesle kendine geldi odadaki diğer iki kadını fark edip toparlandı. Kadınlar birbirlerine gözdevirip kıkırdayınca Bayram utançla bacağını sürüyüp odadan çıktı.

“Ayol bu sana sırılsıklam âşık!” dedi Füsun Hanım. Nihal sanki hiç farkında değilmiş gibi şaşırmış numarası yapıp;

“Yok, daha neler!” dedi.

“Bak buraya yazıyorum, yakında bir yüzükle önünde diz çökmezse ben de bir şey bilmiyorum!” diye dönüp destek ister gibi Saadet Hanım’a baktı Füsun. Saadet Hanım Füsun’un bu neşeli gülüşüne biraz da içerleyerek yarım bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bu Nihal’i de ne kadar büyütüyorlardı gözlerinde böyle. Hayır, güzel bir şey olsa tamamdı da. İki tutam sarı saç, iki tane yeşil göz insanı güzel yapmaya yetiyorsa aynısı kendisinde de vardı ama kırk yaşında hala bekârdı, bu erkekleri anlamak gerçekten mümkün değildi.

Nihal bu kez kıkırdayıp;

“Âlemsin Füsun Hocam!” diyerek masanın üstündeki kitabına uzandı. Sayfaların arasından kurumuş bir gül ve pembe renkli, simli bir ayraç düştü.

“Ooo gizli bir hayranımız var demek! Vallahi ben boşa konuşmuyorum bu ay gazetenin ekinde havada aşk kokusu var yazıyordu. Sahi sizin burcunuz neydi?” Nihal ayracı ve gülü eline alıp güldü,

“Yengeç!” dedi.

“Yengeç mi kesinlikle aşk kapınızı çok yakında çalacak benden söylemesi!” dedi Füsun bir kahkaha patlatıp.

Bayram çocukların gürültüsünden nefret etmesine rağmen bahçeye çıkıp bir banka oturdu. Nihal şimdiye kadar ayracı ve gülü görmüş olmalıydı. Keşke şu anda orada olsaydı. Zaten kadının kendisine bakarken gözlerindeki aşk dolu kıvılcımları fark etmemek için insanın kör olması lazımdı. Her karşılaşmalarında iliklerine kadar hissediyordu bunu. Odadaki diğer kadınlardan utanmıştı muhtemelen. Kendisi nasıl fark edememişti ki onları, daha temkinli olmalıydı. Derin bir nefes alarak kalktı ve çay içmek için içeri girdi.

Paydos zili çalıp okul boşalmaya başladığında Bayram az önce tuvalette suyla yatıştırdığı saçlarını eliyle tekrar kontrol etti ve Nihal’i beklemeye başladı. Kadın, yanında tarihçi Harun Bey’le merdivenlerden inerken adamın söylediği bir şeye kahkahalarla gülüyordu. Bayram’ın yanından geçerken adamın öksürdüğünü, bir adım öne çıktığını fark etmedi bile. Harun Bey de Nihal’in ağzının içine girecekmiş gibi sırnaşık bir ifadeyle gülmeye devam ediyordu. Onlar kapıdan çıkarken Bayram kalbinin tam ortasına saplanan ağrıyı geçirmek ister gibi eliyle göğsünü sıvazladı.

Ertesi gün Müdür Bey, Bayram’a Harun Hoca’nın yerine derse girmesi için Cemal Bey’i çağırmasını söyledi. Adam işe gelmeyeceğini bildirmek için haber bile vermemişti. Telefonunu da açmıyordu üstelik. Bayram burnundan soluyan Müdür Bey’e tamam anlamında başını salladı, öğretmenler odasına yürüdü. İçeri baktığında Cemal Bey’in elinde tuttuğu iki fincan çayla Nihal’in yanına oturduğunu gördü. Sonra da cebinden çıkardığı çikolatayı kadına uzattığını!

“Ay bunu sevdiğimi nereden bildiniz?” diye küçük bir çığlık attı Nihal. Cemal Bey bundan cesaret alıp sandalyesini biraz daha yaklaştırdı kadına. Bayram o sırada öksürerek Müdür Bey’in onu çağırdığını söyledi. Cemal Bey ‘şimdi sırası mıydı?’ diye ters ters bakıp kalktı ve odadan çıktı. Bayram Nihal’e gözlerini dikmiş bakarken kadın çayından bir yudum alıp telefonuna uzandı.

“Bir isteğiniz var mı Nihal Hanım?” diye sordu. Kadının cevap vermesini bekledi birkaç saniye ama Nihal muhtemelen seyrettiği bir şeye dalmıştı. Cevap alamayınca Bayram da odadan çıktı. En kısa zamanda bir telefon almalıydı. Belli ki yüz yüze konuşmaya utanıyordu.

Bir hafta sonra Bayram, bahçedeki yaprakları süpürürken Nihal’in yüzünde güller açarak kapıdan girdiğini gördü. Hatta kadın Bayram’ı görünce gülümseyip selam bile verdi. Bayram az kalsın kalp krizi geçirecekti. Kadın kırıta kırıta öğretmenler odasına çıktığında Bayram da arkasından seğirtti. Nihal içeri girer girmez sağ elini odada bulunan arkadaşlarına gösterip kıkırdadı. Diğerleri hem şaşkınlık hem hasetle kadının parmağındaki kocaman taşlı yüzüğe baktılar.

İki gün sonra Müdür Bey yüzü allak bullak öğretmenler odasına girdi.

“Harun Bey evine giderken saldırıya uğrayıp ölmüş arkadaşlar başımız sağ olsun, cenazesi yarın!” dedi. Herkes haberin şaşkınlığıyla bir müddet konuşamadı. Müdür Bey çıktıktan sonra soran gözlerin yerini ‘nasıl olmuş, kim saldırmış?’ sorularının uğultusu aldı.

Öğretmenler son görevlerini yerine getirmek için camii avlusunda toplandıklarında hala şaşkınlıklarını üstlerinden atamamışlardı. Cemal Bey yine Nihal’in yanındaydı, kadına bir mendil uzatmış sonra da elini teselli etmek için omzuna atmıştı. Bayram onları uzaktan izlerken öfkeyle sıktığı yumruklarını kimsenin görmemesi için paltosunun cebine sakladı. Neyse ki az sonra namaz için toplanmaya başladıklarında adam da Nihal’i bırakmak zorunda kaldı.

Pazartesi günü okula giren polisleri ilk gören Bayram oldu. Karşılayıp hemen Müdür Bey’in odasına çıkardı. Kapıda durup konuşulanlara kulak kabarttığında Cemal Bey’in beşinci kattaki evinin balkonundan düşüp öldüğünü duydu. Kapı zorlanmadığına göre onu iten muhtemelen tanıdığı biriydi, okulda düşmanı olabilecek birileri var mıydı? Bayram cebindeki anahtarlara dokundu, onları bir an önce bir yerlere atması gerektiğini hatırlattı kendine. İnsan anahtarlarını öyle uluorta yerde bırakmamalıydı.

“Zavallı Cemal Bey!” dedi öğretmenler odasına doğru yürürken, adam televizyon seyrederken birden Bayram’ı karşısında görünce nasıl da şaşırmıştı. Neyse ki Cemal ufak tefekti, Harun gibi zorlamamıştı onu. Diğer cebindeki çikolataya dokununca mutlulukla gülümsedi. Bu kez içerisi kalabalıktı şimdi durduk yere Nihal’i utandırmak istemedi, daha birlikte yaşayacakları çok güzel günleri olacaktı nasıl olsa.

“Kim bu şanslı beyefendi?” diye sordu okulun en yaşlı öğretmenlerinden Cavidan Hanım.

“Sağlık Lisesinin müdürü Arif Bey!” dedi Nihal. Herkes ne kadar ani olduğundan Nihal’in hiç renk vermediğinden bahsederken, Bayram kapının önünde cebinde günlerdir taşıdığı çikolatalarla öylece kalakaldı. Sessizce merdivenleri inerken gözlerindeki yaşı elinin tersiyle sildi. Bahçeye çıktığında derin bir nefes alıp elindeki çikolatayı çöp kutusuna attı ve Sağlık Lisesinin yolunu tuttu.

KATİLİMİ BULUN

Telsiz cızırtıyla çalışmaya başladığında Unkapanı’ndan Eminönü’ne doğru yol alıyorduk. Gelen bilgiye göre Gülhane Parkı’nda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştu. Olaya acil müdahale için bizi yönlendirmişlerdi.

Aracın sirenini açıp trafiği yara yara on dakika içinde olay yerine ulaştık. Unkapanı, Eminönü, Sirkeci’deki trafik yoğunluğunu gözünüzün önüne getirirseniz bu söylediğimin ne büyük bir marifet olduğunu anlarsınız. Tabii, Hasan’ın sürüş ustalığını da hesaba katmak lazım. Olay yerine vardığımızda ortalık ana baba günüydü. Eminim çok uzun zamandır bu kadar çok polis arabası Gülhane Parkı’na peş peşe dalmamıştır. Parkın girişinde sirenler, polis arabalarından yansıyan ışıklar ve vatandaşın ilgisi ile tam curcunanın hâkim olduğu bir karmaşa vardı. Neyse ki turizm polisi anında olaya müdahale edip cesedin bulunduğu bölgeyi boşaltmıştı.

Ceset bir ağaca yaslanmış, yeşilliğin üzerinde oturur vaziyetteydi. Üzeri gazete kâğıtları ile örtülmüştü. Bizimle birlikte olay yeri inceleme ekibinin gelmesi bekleniyordu.

Hasan’ın çevre kontrolü yapmasını fırsat bilip olay yerini gözlemledim. Sultanahmet Meydanı tarafındaki ana kapıdan girilince sağ tarafta, yaklaşık yüz elli metre içeride, bahçenin doğu sınırını gösteren Topkapı Sarayı ile parkı ayıran duvarların önündeki ağaçların altında duran ceset, orta yaşlı bir kadına aitti. Başörtüsü, geçmişin masumiyetini hatırlatan biçimde çenesinin altından bağlanmıştı. Sımsıkı topladığı beyaz saçlarının uç kısımları görünüyordu. Açıklı koyulu desenleriyle kahverengi başörtüsü, sütlü kahverengi mantosu ile şık denemese de uyumlu sayılırdı. Ayakkabıları da mantosu ve elbisesine uygun şekilde koyu kahverengiydi. Kadının yüzünde, yanındaki oksijen tüpüne hortumla bağlantılı bir solunun maskesi vardı.

Olay yeri ekibi geldiğinde biz çoktan etrafı kolaçan etmiş, görgü tanığı var mı diye araştırmaya başlamıştık. Parkın ana kapısından girince hafif bir meyille bu noktaya kadar ağır ağır tırmanarak varılıyordu. Ağaçlar yolun üst tarafındaydı. Cesedin bulunduğu yer, parkın girişi de dahil olmak üzere iç kısımlara kadar geniş bir alana hâkimdi.

Yalnızca bir görgü tanığı bulabilmiştik. Hiç kimsenin dikkat etmediği bu yaşlı kadını fark eden bir kişi olmuştu. O kişi de parka girdiği sırada yaşlı kadının taksiden zar zor indiğini görüp yardım eden amatör bir fotoğrafçıydı. Yirmi beş yaşında genç bir adamdı. Kadın ağır aksak yürürken torbalarını taşımış, zaman zaman kadının bastonu ile ağır ağır yürümesini beklemiş, ağacın dibinde çimenliğe otururken yardımcı olmuştu. Hepsi bu kadardı. Kadını bırakıp Gülhane Parkı’nın kuzey tarafından Boğaz manzarasını fotoğraflamak için uzaklaşmıştı. Şüpheyle yaklaştığımızı görünce fotoğraf makinesinde çektiği resimleri göstererek bizi masum olduğuna ikna etmeye çalıştı. Kamera görüntülerine bakınca söylediklerinin doğru olduğunu gördük. Parkın içinde yeterli sayıda kamera vardı ve genel olarak her alan kayıt altındaydı. Kamera görüntülerinden kadının yanına gelen başka biri olmadığı anlaşılıyordu. Saatler sonra aynı fotoğrafçı, kadının duruşundaki garipliği fark edip polisi aramıştı.

Katil cinayet işlediği yere bir kere daha gelir diye bir laf vardır. Fotoğrafçının yeniden kadının yanına gelmiş olması ilginçti. GBT sorgusu yaptık, sıkıştırdık ama adamın ölen kadınla bir bağını bulamadık. Tesadüf gibi duruyordu. Yine de ortada şüpheli bir ölüm varsa tesadüfleri göz ardı etmemek gerekir.

Kameradaki kaydı izledik. Kadın ağacın altında bir süre oturuyordu. Huzurlu bir hali vardı. Sonra torbasından oksijen tüpünü çıkardı. Ama hemen takmadı. Hareketlerinden dua ettiğini anladık. “Amin” deyip ellerini yüzüne sürdükten sonra solunum maskesini yüzüne yerleştirdi. Birkaç dakika geçmeden başı önce arkaya sonra da yana doğru düştü. Tam yetmiş beş dakika sonra fotoğrafçı yeniden kadının yanına geldi.

Kadında akciğer yetmezliği varmış. Bu nedenle yanında daima çanta içinde küçük bir oksijen tüpü taşıyormuş. Oksijen tüpünden maskeye giden hava yoluna bağlanan zehirli gaz kapsülü sayesinde herkesin gözü önünde, kimsenin dikkatini çekmeden hayata gözlerini yummuş.

Cebinden, içinde biraz para, kimlik kartı, banka atm kartı ve katlanmış bir kağıda büyük harflerle yazılmış bir not olan bir cüzdan çıkmıştı. Notun üzerinde “KATİLİMİ BULUN” yazıyordu. İşte bu noktada biz devreye girmiştik. Cinayet Bürosu olarak işi aldık almasına da tüm görüntülerde kadının kendi rızasıyla ölmeyi seçtiği apaçık görünüyordu. Bu noktada zamanı geriye doğru sarmaya başladık. Bindiği taksiyi bulduk. Eyüp taksi durağından çağrılmıştı. Taksici evinin önüne çıkmış olan yaşlı kadını alıp Gülhane Parkı’na götürmüştü. Ona inmesinde yardımcı olmuş, kadın şüphe uyandıracak hiçbir hareket yapmadan taksinin parasını ödeyip uzaklaşmıştı. Taksici kadını tanımıyordu.

Kadının kim olduğunu daha detaylı araştırmaya giriştik. Taksinin kadını aldığı sokağa gittik. Mahallesinde komşuları ile konuştuk. Hikâyesini öğrendik. Suç ile suçlunun bağını kurmaya çalıştık.

Kadının evinin bulunduğu sokağa girdiğimizde, dikkatimizi ilk çeken eski mahalle havası olmuştu. Solmuş sarı renkler ile beton soğukluğunda çıplak sıvasız duvarların egemen olduğu iki katlı eski binalardan oluşan bir sokaktı. Sokağın sonu sert şekilde aşağı doğru meylediyordu. Bulunduğumuz yerden Haliç’in karşı kıyısı görülüyordu. Sokağa girdiğimiz andan itibaren kaldırımın kenarında oynayan iki küçük çocuk ve camdan uzanarak meraklı bakışlarıyla bizi izleyen kırk yaşlarındaki şişmanca bir kadın dikkatimi çekti. Eve gitmek yerine bu kadına yöneldim. Saçları parlak bakır sarısı rengindeydi. Akşam güneşi kafasının parlak bir meşale gibi parlamasına neden oluyordu.

Kimliğimi gösterdim, dikkatlice baktı. “Armağan Tezer,” diye ismimi yüzüme söyledi. Sonra uzun uzun anlatmaya başladı. Söylediğine göre, eski komşulardan kimse kalmamış; sokağın en eskisi ölen kadınla kendisiymiş. O da beş yıldır burada oturuyormuş. Sokağın Wikipedia’sı gibi herkes ve her şey hakkında bilgi sahibiydi. Anlattıklarına eklemeler, abartılar, kendine göre eğip bükmeler yapıyor olsa bile kendisinden yaşlı kadın hakkında çok şey öğrenme imkanımız oldu.

Merhumenin adı Nuriye Akdağ’dı. Elli dört yaşında ve duldu. Urfa kütüğüne kayıtlı olan kadının nüfus kayıtlarında birinci derece akrabası olarak yalnızca bir erkek kardeşi görünüyordu. Bunları resmi kaynaklardan öğrendik. Gerisini ise komşu anlattı.

Vakti zamanında Nuriye’nin babası, erkek çocuk istiyormuş. Kızı olup cezaevine düşünce, uğursuzluğu Nuriye’den bilmiş. “Çıkınca ilk iş, bu kızı evereceğim,” diyormuş. Henüz on beş yaşındayken babası tarafından cezaevi arkadaşı ile evlendirilmiş. Cezaevindeki arkadaşı, karısını öldürmekten ceza aldığı için hapis yatıyormuş. Karısı boşanmak istemiş, “Sen benim namusumsun,” demiş ve kadını öldürmüş. Babası da “Namusuna bu kadar düşkün adama ben kızımı gözümü kapalı veririm,” demiş. Önce babası çıkmış cezaevinden, üç ay sonra da kocası olacak Bekir. Evlendiklerinde Bekir kırk yaşındaymış. Aile arasında küçük bir çengi ile kız evlendirilmiş. Nikahtan sonra kocası, genç Nuriye’yi aldığı gibi İstanbul’a götürmüş.

Komşusunun dediğine göre Nuriye’de gerçekten de bir uğursuzluk varmış. Kızla beraber uğursuzluğun bir kısmı İstanbul’a kadar gelmiş. Bekir, genç karısını annesinin yanına yerleştirmiş. “Sakın,” demiş, “Benim iznim olmadan dışarı çıkmayacak.” Bekir’in evi küçük, kutu gibi bir evmiş. Evi dayanılır kılan tek şey üst katındaki tek oda olan yatak odasından denizin görünüyor olmasıymış. O pencerenin önünde durup ağaçların üzerinden uzun uzun denize bakarmış Nuriye.

İstanbul’a geldikten on beş gün sonra ilk dayağını yemiş. Kayınvalidesi ile pazara gittiği için akşam Bekir, insan içine çıkamayacak şekilde dövmüş Nuriye’yi. İki yıl kadar böyle devam etmiş. Pencereden bakmak dışında sokağı görmemiş bir daha. İki yıl sonra hamile kalmış. Hamileyken de çok çile çekmiş. Kocası sürekli, “Kız olursa bedelini ödersin,” deyip durmuş. “Kız doğurursan ikinizi de gömerim,” dermiş.

Doğacak kızını göremeden bir çatışmada öldürülmüş.

Bekir ölünce Urfa’dan kardeşi gelmiş İstanbul’a. Ömer, Bekir’in kardeşiymiş. Ömer gelene kadar da kendisinden haberi yokmuş Nuriye’nin. Gelmiş gelmesine ama Nuriye tam Bekir’den kurtuldum derken bakmış ki Ömer ondan beter. Doğuma iki ayı varmış ama Ömer umursamadan Nuriye’yi taciz ediyormuş. Kadın korkudan bebeğini erken doğurmuş. Çocuk doğum sırasında ölmüş. Doğumunda ne bir ebe ne bir hemşire bulunmuş. Kulakları işitmeyen kayınvalidesi üst katta çığlıklar atan Nuriye’yi duymamış bile. Kendi başına doğum yapmak zorunda kalmış. Çocuk ölmüş, kendisi mucize eseri kurtulmuş.

Ömer, kadın başına ortada kalmasın diye nikahlanmış Nuriye’yle. Nuriye, Ömer’in tacizlerinden kurtulmak istediğinden evlenmek için diretmiş. Evlendiklerinde o on sekiz Ömer ise otuz dokuz yaşındaymış. Abisi kapının dışına çıkartmazken Ömer çalış diye dövermiş. Kadıncağız nereden bulacak İstanbul’da işi? Kocası bir fabrikada bir iş bulmuş kendisine. Fabrikanın önüne kadar götürür; akşam olunca fabrikanın kapısından alırmış onu. Kendisi de çalışmazmış. Kazandığı ne varsa elinden alıp bir köle gibi sömürmüş karısını. Nuriye yediği dayaklardan mı, çaresizlikten mi bilinmez, yıllar geçtikçe susmuş, daha çok susmuş.

Bu defa da Ömer hapse girmiş. Seksenli yılların sonuymuş. Ömer hapse girdiğinde oradan çıkamayacağını düşünmüyormuş ama içerde olduğu yedinci yılın ortalarına doğru cenazesi çıkabilmiş cezaevinden. Nuriye bir kez daha dul kalmış. İkinci kez dul kaldığında henüz otuz yaşında değilmiş. Urfa’ya dönmeyi istemiş. Annesine mektup yazmış. “Annen öldü, baban dönmeni istemiyor,” diye mektup gelmiş abisinin kumasından. Mektuba cevabı kuma vermiş çünkü evde doğru dürüst okumayı bilen bir o varmış.

Başında kulakları duymayan, gözlerinde katarakt olduğu için dünyayı buğulu gören bir kaynana kalmış. Başlarını soktukları ev eski kocasından kalmışmış da oradan yana şansları yaver gitmiş. Sonraki yıllarda çalışmaya devam etmiş. Tacizler, sarkıntılıklar hayatından hiç eksik olmamış. Alt mahalledeki caminin yaşlı müezzininden, fabrikada ustabaşına kadar tüm erkekler sanki kadın olmasını burnundan getirmek için bir araya gelmişler. Komşu kadının dediğine göre çok çekmiş. Erkeklerden çektiği kadar kayınvalidesinden de çok çekmiş. Yaşlı kadına felç geldiğinde ne yapacağını bilemeden, sabahları kaynanasını yatağında bırakıp gidermiş. Akşamları geldiğinde kıpırdamadan yatan kadını bir de temizlemekle uğraşırmış. “Vicdanlı kadındı,” diyor komşusu. “Senelerce yaşlı kadına baktı. Kimseyle oynaşmadı. Yaşadığı bir hayatsa bile kendi hayatını yaşayamadı. Ya kaçtı ya saklandı ya da hayatta kalabilmek için kıt kanaat idare etti.”

Nuriye otuz beş yaşına geldiğinde avantaj emeklilik için başvurmuş. Bu başvuru sayesinde görmüş ki son birkaç yıl dışında baştan beri sigortası yatmıyormuş. Kocası denen mendebur, fabrika ile anlaşıp Nuriye’yi sigortasız gösterip daha çok ücret alıyormuş. Kocası öldükten birkaç yıl sonra işini değiştirme cesareti gösterince sigortası başlamış. Akranları emekli olurken o neredeyse baştan başlamak zorunda kalmış. İş yerinde kolu kırılınca işten çıkartılmış, bir daha da işe girememiş. Eli kolu iyileşince evlere temizliğe gider olmuş. Hayatındaki başka bir fasıl da böyle başlamış.

Temizliğe gittiği evlerin birinde ev sahibi olan adam kendisini hırsızlık yaptığı iftirasıyla tehdit etmiş. O adam iki defa da tecavüz etmiş kendisine. Yok, suçlu değilmiş; hırsızlık yapmamış elbette. Adam ilk defasında evde onu bayıltıp tecavüz etmiş. Ardından Nuriye işten ayrılmış. Adam Nuriye’nin peşini bırakmamış ve evine kadar gelip kendisinin çıplak fotoğraflarını gösterip bir kez daha Nuriye’nin kendi evinde onunla birlikte olmak istediğinde Nuriye adamın kolunu dirseğinden bileğine kadar bıçakla boydan boya kesmiş. Nihayet bu delilik hâli sayesinde kendisini bu adamdan kurtarmış. 

Sonunda kayınvalide de hakkın rahmetine kavuşmuş. Yapayalnız kalmış. Çocukluğunda yaşadığı çiftliği, köydeki evini aklına getirip ağladığı çok olurmuş. Evinin ikinci katına çıkıp Haliç’i izleyip uzun uzun düşündüğü de olurmuş. Geçmişini bırakıp geleceği düşündüğünde delirmenin işe yaramadığının farkına varırmış. Yemez içmez kenarına para biriktirirmiş. Komşusuna “Ben yaşlanamam, yaşlanmadan ölürüm,” dermiş. Covid ilk çıktığında şiddetli hastalanmış. Komşuları hastaneye kaldırmışlar. Tam otuz altı gün hastanede yatmış. Hastaneden taburcu olurken doktor ciğerlerinin iflas ettiğini, bundan sonraki hayatını oksijen maskeli bir hava tüpü ile yaşamak zorunda olduğunu söylemiş.

Artık çalışamayacağı için işi gücü bırakmış. Yine de evde atölyelereel işleri yapıp ekmeğini kazanmaya çalışırmış. Ne yazık ki eline geçen para hayatını sürdürmesine yetmez, biriktirdiği paralardan harcarmış. Bunları anlatan komşu kadın, “Bunu da pek kimse bilmez,” diye önemli bir sır paylaşır gibi paylaştı. “Nuriye Abla ile aram iyiydi, benden başkasına böyle bir şey söylemezdi,” diye de altını çizdi.

Kadının çileli hayatını dinlerken ekiptekiler gelmiş, çoktan evin kapısını açmışlardı. Kadını pencerede bırakıp eve doğru türüdüm. İçerisi tertemiz, pırıl pırıldı. Sade ve temiz bir girişi vardı. Hiçbir şey ne fazla ne de eksikti. Çok uzun zaman önce boyanmış olan duvarlar, sürekli silinerek tertemiz tutulduğunu belli edecek şekilde pürüzsüzdü. Daha evin girişindeki basamaklarda kesif bir ceset kokusu burnuma geldi. Mutfak kapısının önündeki sahanlıkta boylu boyunca yatan bir erkek cesedi ile karşılaştık. Maktulün yaklaşık iki gün önce öldüğü sonradan anlaşıldı. Kalbine saplanmış siyah plastik saplı, büyük bir kasap bıçağı dimdik duruyordu. Maktulün gözleri açıktı. Korku ve şaşkınlık, feri kaçmış gözlerinde ilk anki kadar dehşetli şekilde görünüyordu. Elindeki sopa, avcunun içinde hâlâ ilk anda tuttuğu gibiydi. Onu bırakmaya fırsatı olmadan ölüp gitmişti. Elli yaşlarında, bıyıkları sarma tütün kullanmaktan sararmış, başı ortasından kelleşmiş, göz altları torbalanmış orta yaşlı bir adamdı. Üstünde açık yeşil gömleğin üzerine giyilmiş koyu nefti yeşil bir yelek, onun üstünde de aynı renkte bir ceket vardı.

Kimliği cebindeydi. Adam Nuriye’nin erkek kardeşiydi. Babası ölmüş, ölürken de oğluna vasiyet etmiş. “Bu uğursuz kadına hiçbir şey vermeyeceksin” dediği herkesçe biliniyormuş. Yıllar geçince unutulmuş. Oğul, babadan kalma yerleri satmak istediğinde Nuriye’nin pay sahibi olduğunu fark etmişler. O güne kadar varlığını umursamayan kardeşi, sonunda kalkıp ablasının ayağına kadar gelmiş. Urfa’dan İstanbul’a gelmeden önce herkese, “Hakkı olmayanı alamaz,” diyormuş ablası için. “Ne emeği var? Bu toprağın çilesini biz çektik, anamın babamın çilesini biz çektik,” diyormuş. “İmzayı atacak, ben de onun başına bela olmayacağım,” diye celalleniyormuş durup durup. Cebinde bir feragatname ile Nuriye’nin kapısına dayanmış.

Bundan sonrasını kimse bilmiyor. Delillerden yola çıkarak, ağabeyin elinde tuttuğu sopa ile ablasını darp edeceğini düşünüyoruz. Silah yok, patlama sesi yok, her şey sessizlik içinde olup bitmiş. Kimse bir şey duymamış, kimse bir şey görmemiş. Nuriye intihar edene dek, yani iki gün boyunca ceset burada boylu boyunca kalmış. Bu arada tüm vicdan muhasebesini yapıp hapse giremeyeceğini düşünen Nuriye, yemek masasının üzerinde bir kâğıda kurşun kalemle “Ne babamın, ne kocamın, ne kardeşimin, ne de başka birinin beni bir kez daha öldürmesine izin vermeyeceğim,” yazmış. Yazmış yazmasına da yazı yazıldıktan sonra silgi ile silinmiş. İzleri kâğıdın üzerinde kalmıştı. Kâğıttan silinse de Nuriye’nin aklından silinmemişti anlaşılan.

Gördük ki bir defterden koparıldığı belli olan bu beyaz çizgisiz kağıdın alt kısmından yırtılan kağıt parçası, Nuriye’nin cebinden çıkan ve üzerinde “KATİLİMİ BULUN” yazıan kâğıt parçasından başkası değildi.

4. ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI BAŞLIYOR

0

Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl olduğu gibi bu yıl da “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemiştir.

Ödüle katılmak için son başvuru tarihi 15/Ağustos/2023’dür.

Konu serbesttir. Ancak, öyküler  polisiye türünde olmak zorundadır. Gizem ve suç unsurlarını içermeli ve mutlaka mantıklı bir sonuca bağlanmalıdır. Bu özellikleri taşıyan noire ve gerilim tarzında yazılmış öykülerle de ödüle başvurulabilir.

Oykülerde kelime sayısı 3.500 kelimeyi geçmemelidir.

Türkiye içinde ya da dışında yaşayan ve 18 yaşını tamamlamış herkes, Türkçe yazmak koşuluyla bu yarışmaya katılabilirler.

Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem Ödülü’nün yanı sıra, 2.500 TL para ödülü verilecektir.

Ayrıca dereceye giren öyküler bir kitapta toplanarak yayımlanacaktır.

Seçici Kurul üyeleri: Gamze Yayık, Ramazan Atlen, Reha Avkıran, Hüseyin Sadıç, Emel Aslan ve Cem Çeboğlu.

Ödül hakkında geniş bilgi almak için burayı tıklayınız.

2020, 2021 ve 2022 yıllarında yapılan Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışmas’ında dereceye giren öykülerin yer aldığı kitaplar.

RAFLARDAKİ YENİ KİTAPLAR

KUSURSUZ KALINTILAR

Yazarı: Helen Fields

Yayınevi: Salon Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 464

Polisiye edebiyatın önemli isimlerinden İngiliz yazar Helen Fields’ın Detective Inspector (DI) Luc Callanach serisinin son kitabı “Kusursuz Kalıntılar” geçtiğimiz günlerde Salon Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Polis müfettişi dedektif Luc Callanach yeni çalışma ortamına tam adımını atmıştır ki kayıp Elaine vakası ile yüz yüze gelir ve işler sarpasarıp cinayet soruşturmasına dönerek ortalık kızışır.İnterpol’deki kariyer vadeden görevinden ayrıldıktan sonra yeni ekibine kendini ispatlama derdindedir. Anlar ki Edinburgh, Lyon’a çok uzaktır ve Elaine’nin katili ayak izlerini titizlikle yok etmektedir.

Çok geçmeden başka bir kadın kapısının önünden ustaca kaçırılır ve Callanach kendini zamanla yarışırken bulur. Ya da o öyle sanıyor…Kaçırılan kadınların gerçek yazgısı onun tahmin edemeyeceği kadar karmakarışık.

Akıcı olay örgüsü ve ivmesini asla kaybetmeyen anlatısıyla Helen Fields bizi güçlü bir kitabıyla daha tanıştırıyor. Serinin bu muhteşem kitabını mutlaka okuma listenize ekleyin.


ŞİFRE

Yazarı: Camilla Lackberg

Yayınevi: Doğan Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 640

İsveç polisiyesinin kraliçesi Camilla Lackberg ve Mentalist Henrik Fexeus tarafından ortaklaşa kaleme alınmış Mina ve Vincent serisinin ilk kitabı “Şifre” sürükleyici hikâyesiyle okurlarıyla buluştu.

Sihirbaz kutusunda, kılıçlarla delik deşik edilerek öldürülmüş bir kadın cesedi bulunur. Müfettiş Mina, bir mentalist ve beden dili ustası olan Vincent’ın yardımıyla yaptığı araştırmalar sonucunda intihar ettiği düşünülen başka bir kadının da aynı katilin kurbanı olduğunu anlar. Çok geçmeden katilin tarzının her biri başarısız illüzyon numarasıymış gibi görünen cinayet sahneleri yaratmak olduğu anlaşılır. Vincent ve Mina, katilin cesetlerde bıraktığı şifreyi çözerek sonuca ulaşmaya çalışır. Peki, başarılı olabilecekler mi?

Gerilim dozu yüksek olan roman yer yer uzun karakter betimlemeleriyle bölünse de başarılı olay örgüsüyle türünün hakkını vermiş. Serinin devam kitabını heyecanla bekleyeceğinize eminim.


ÖLÜ LAGÜN

Yazar: Michael Dibdin

Yayınevi: Alfa Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023         

Sayfa Sayısı: 456

Konusu İtalya’da geçen suç serisinin ana karakteri Aurelio Zen’i kurgulayanİngiliz polisiye yazarı Michael Dibdin’den “Bir Komiser Zen Macerası”, serinin 4. kitabı “Ölü Lagün” ile devam ediyor.

Amerikalı milyoner Ivan Durridge ortadan kaybolunca Aurelio Zen soruşturmayı yürütmek üzere Venedik’e döner ve bir kez daha elini taşın altına sokar. Ancak olaylar hiç de göründüğü gibi değildir; nitekim burası yürüyen ya da içi doldurulan cesetlerle takım elbiseli iskeletlerin dünyası. Zen bu yeni karanlıkta kendini gizemli ağlarla sarmalanmış halde bulduğunda ne hissedecek ve hangi yollara başvuracaktır? 

Yazarın dili, anlatımı her zamanki gibi oldukça akıcı. Romanın heyecan dozu yüksek. Zen okuyucusuna adil davranıyor ve her bir ipucu sizi yavaş yavaş gizemi aydınlatmaya götürüyor. Polisiyeseverlerin bir çırpıda okuyacağı sürükleyici bir roman.


Solgun Mavi Gözler

Yazarı: Louis Bayard

Yayın evi: Koridor Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 512

Özellikle son dönemde tarihi gizem kitaplarıyla adından sıkça bahsettiren Amerikalı yazar Louis Bayard’ın son romanı “Solgun Mavi Gözler” oldukça dikkat çekti. Roman, Ocak 2023’te aynı isimle filme uyarlanmıştı. Filmin başrolünde ünlü oyuncu Christian Bale yer alıyor.

1830’da dünyanın en eski ve en ünlü askeri akademisi West Point’te bir ekim akşamının sakinliği, genç bir öğrencinin ağaca asılmış bir ipten sallanan bedeninin bulunmasıyla paramparça olur. Ertesi sabah, çok daha korkunç bir gerçek gün yüzüne çıkar. Birisi ölü adamın kalbini yerinden çıkarmıştır. New York’un kıdemli dedektifi Augustus Landor, inceleme yapması için akademiye çağrılır. Bu tür bir skandal okula telafisi imkânsız bir zarar verebileceği için Landor’dan soruşturmayı büyük bir gizlilik içinde yürütmesi istenir. Ancak dedektif hiç ummadığı biriyle işbirliği yapar: aynı akademide öğrenciliğini sürdüren, puslu geçmişi her konuştuğunda değişen, dünyaya adını Edgar Allan Poe olarak duyuracak biri.

Detaycı bir dedektifle kıvrak zekâya sahip bir şairden gizemini son sayfaya kadar koruyan melankolik bir polisiye. Gizem dolu, film tadındaki bu melankolik polisiyeyi elinizden bırakamayacaksınız.


İblis’i Öldür

Yazarı: Timur Soykan

Yayın evi: Kırmızı Kedi

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 272

“İblis neden hep kazanır biliyor musun? Çünkü o hepinizin içinde. Kötü olman bile gerekmiyor. Sadece boyun eğmen yeter. Sen teslim olurken yüreği elinde direnen kahramandan nefret ettin. Sana aşağılık bir korkak olduğunu gösterdiği için… Hayatın kendine söylediğin yalanlarla tatlı tatlı akıp geçeceğini zannediyorsun ya… Çok yanılıyorsun. Gerçeklerden kurtulman hiç kolay olmayacak. Sözde huzurlu yuvanda inşa ettiğin sahtekârlık yakanı bırakmayacak. Pişman öleceksin. Bir izbede çürümeyi tercih edeceksin. Sıcak evin mideni bulandıracak çünkü temelinde gerçeğe tecavüzler var. İsyansız ömür tüketmiş ruhun zavallı bir halde tükenecek. Çünkü bunu hak ettin…”

Gazeteci-yazar Timur Soykan’dan temposu hiç düşmeyen, soluk soluğa bir politik polisiye İblis’i Öldür. Tarikat-ticaret-siyaset ağının neredeyse tüm birimlerine yayıldığı emniyet teşkilatında, biri emekliliğine gün sayan, diğeri sistemle sorunlu ve delifişek iki komiserin, gerilim dolu hayatta kalma ve gerçeklerle yüzleşme hikâyesi… Film tadında ve son sayfasına kadar elinizden bırakamayacağınız bu romanı mutlaka okuma listenize ekleyin.


Yusuf ile Elif

Yazarı: Osman Aysu

Yayın evi: Dark İstanbul

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 465

Osman Aysu’nun maharetli kalemi bu kez okurlarına  1830’lu yılların çalkantılı İstanbul’unda başlayan masalsı bir aşk öyküsü sunuyor. 31. Osmanlı Padişahı Abdülmecit, babası II. Mahmud’un Osmanlı’da başlattığı aydınlanma hareketlerini devam ettirerek Tanzimat Fermanı’nı yürürlüğe sokmuş; bu adım ilerleme yanlılarınca coşkuyla karşılanırken, muhafazakâr kesim için büyük bir günah olarak addedilmiştir. Bu karmaşa döneminde kimin kiminle yol tuttuğu, kimin kime kumpas kurduğu alenen bilinememektedir. Elif ’in ilk görüşte aşkla başlayan ve içereceği çilelerle Kerem ile Aslı’nın, Ferhat ile Şirin’in destansı sevdalarına evrilecek serüveni böyle bir ortamda filizlenir.

Osman Aysu, tarihteki gerçek kişilerle kurgu karakterleri ustaca bir araya getirdiği bu romanında, Osmanlı’nın en çalkantılı dönemlerinden birinde yaşananları da yarı belgesel tarzda okuruna aktarıyor. Abdülmecit’in yanında ve karşısında duranların bağlılık ve darbe çatışmaları, Osmanlı’nın büyük yaralar almasına sebep olan savaşlar, dönemin İstanbul’uyla Selanik’indeki günlük yaşantıya dair kesitler ve bütün güçlüklere karşın yok edilemeyen büyük bir aşk bu kitabın sayfalarından okurunun zihnine ulaşıyor.


THE ADSIZ

Yazarı: Selin Şafak

Yayınevi: Mythos Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 485

Kimliksiz, ailesiz, köksüz, dahilikle delilik sınırlarında gezen proje çocuk; küfürbaz, asosyal, tütünkeş, hiperaktif, narsist ve kadın düşkünü; tuhaf istihbarat subayı;  ADSIZ…Arayışın yolu, sözün dimağı, aklın fikri, ayağın tongası, kaderin sillesi, mananın hiçliği gibi pus gibi dumanlı adam; dört tarafı puşt zulasıyla çevrili kırık oğlan;

Kirpi gibi dikenli, dokunduğunu kanatan kıldan köprünün ayyaş cambazı…

Seferin hayırlı, yeni adın kutlu olsun Adsız kahraman!

Türk polisiye edebiyatına ilk romanıyla güzel bir giriş yapan Selin Şafak’ın yalın dili, muhteşem olay örgüleri ve gerilim dozu yüksek anlatımıyla daha çok konuşulacağa benziyor.


ÇATI KATI-TÜNELDEN ÖNCEKİ BEYAZ EV

Yazarı: Işıl Işık

Yayınevi: Yediveren Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 320

“Tünelden Önceki Beyaz Ev” serisinin başarılı yazarı Işıl Işık’ın Beyaz Ev üçlemesinin final kitabı “Çatı Katı” ile hikâye sona yaklaşırken kendinizi  soluk soluğa bir uluslararası bir soruşturmanın içinde bulacak, öte yandan Beyaz Ev’deki gizemli olaylarla korku ve gerilime şahit olmaya devam edeceksiniz.

Tüm ülkenin gündemine oturan ve büyük sırlarla dolu Beyaz Ev soruşturmasını yürüten Başkomiser Emris, kendisine ulaşan yeni delillerin ardından araştırmayı derinleştirmeye başlar ve İnterpol’ün desteğiyle yurt dışına taşır. Beyaz Ev’in yeni sahibi Eren ve daha önce Beyaz Ev ile bağlantılı cinayetleri çözen Atlas, Demir, Ala üçlüsünün de dâhil olduğu özel bir ekip kurar.

Daha önce ortadan kaybolan Arden’i bulmak, soruşturmanın devamı ve uluslararası suç örgütünün deşifre edilmesi için kilit rol oynamaktadır. Ancak Arden’den hiçbir iz yoktur. Başkomiser Emris, Arden’i bulmak için uğraşırken; Eren içinse eski sevgilisi Arden’e yaklaşmak, kendi içinde büyük iç çatışmalara neden olacaktır.

Tünelden Önceki Beyaz Ev serisinin başarılı yazarı Işıl Işık’tan her bölümünde ayrı bir heyecan ve merak duyacağınız yeni bir polisiye roman.

Okuma listenize almanız gereken keyifli bir polisiye roman.

İyi okumalar dilerim.

BU SAYININ YAZARLARI

Tony Hillerman

Amerikalı yazar ve gazeteci Tony Hillerman, 27 Mayıs 1925’te Oklahoma’da doğdu.

Hillerman, romanlarının çoğunu Navajo Yerli Amerikanlarının yaşadığı güneybatı Amerika’da geçen polisiye türünde yazdı. İlk romanı “The Blessing Way”, 1970 yılında yayınlandı ve bu eseriyle Edgar Ödülü’ne aday gösterildi. Ancak Hillerman’ın en ünlü karakterleri, Navajo polisi Joe Leaphorn ve Jim Chee, “People of Darkness” (1980) adlı romanında ortaya çıktı.

Hillerman, Leaphorn ve Chee karakterlerini birçok kitabında kullanarak onları okuyuculara tanıttı. Yazar, Navajo kültürüne ve geleneklerine büyük saygı duyduğu için romanlarında yerli Amerikan kültürünü ayrıntılı bir şekilde işledi. Hillerman’ın romanları, polisiye türünde farklı bir yaklaşım sunarak, okuyuculara güneybatı Amerika’nın kültür ve coğrafyasını keşfetme fırsatı sundu.

Hillerman’ın çalışmaları birçok ödül kazandı ve New York Times’ın en çok satanlar listesinde yer aldı. Yazar, aynı zamanda Navajo Dil ve Kültür Merkezi’nde profesörlük yaptı ve Navajo kültürünün korunmasına katkıda bulundu.

Tony Hillerman, 26 Ekim 2008’de Albuquerque, New Mexico’da hayatını kaybettiğinde, Amerikan polisiye edebiyatının önemli bir parçası haline gelmiş ve okuyucusu tarafından büyük takdir toplamıştı.


Tana French

Tana French, Amerikalı-İrlandalı bir yazar ve tiyatro oyuncusudur. 10 Mayıs 1973’te Vermont, Burlington’da Elena Hvostoff-Lombardi ve David French çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, kaynak yönetimi konusunda çalışan bir ekonomistti ve çocukluğunda İrlanda, İtalya, ABD ve Malavi gibi birçok ülkede yaşadı. French yüksek öğrenimini Trinity College Dublin’de aldıktan sonra, oyunculuk eğitimini tamamladı.

French, çocukluğundan beri hem yazmaya hem de oyunculuğa büyük ilgi duydu. Ancak daha çok oyunculuk üzerine odaklandı. Çocukluğunda gizem ve polisiye romanlar okuyarak büyüdü. Trinity’de profesyonel bir oyuncu olarak eğitim aldı ve tiyatro, film ve seslendirme alanlarında çalıştı.

Otuzlu yaşlarının sonunda, yazma tutkusu yeniden alevlenen French, oyunculukla meşgulken vakit bulduğu aralarda ilk romanını yazmaya başladı. 2007 yılında yayınlanan psikolojik gizem romanı In the Woods ile uluslararası övgü topladı. Publishers Weekly, romanı ve baş kahramanları hakkında “Ryan ve Maddox empatik ve kusurlu kahramanlar. Ortaklıkları ve dostlukları kuvvetli. Cinayete kurban gitmiş çocukların ve baskı altında travmaya maruz kalmış çocukların izini sürerlerken, polis prosedürü ile psikolojik gerilim arasındaki çizgide ustalıkla yürüyorlar,” diye yazdı. İkinci romanı The Likeness, The New York Times Best Seller listesinde aylarca kaldı.

Yazarın ilk altı romanı, Dublin Murder Squad serisine aittir. The Trespasser’dan sonra İrlanda’da geçen iki tekil roman daha yayınlasa da, yazarın akıllarda en çok kalan In the Woods ve The Likeness romanlarıdır. Bu eserlerden uyarlanan Dublin Murders, sekiz bölümlük dizi olarak 2019’da BBC One’da yayınlandı.

2008’de En İyi İlk Roman Edgar Ödülü’nü kazanan French, son otuz üç yılını geçirdiği Dublin’de yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.


Jeffery Deaver

Amerikalı polisiye yazarı Jeffery Deaver, 6 Mayıs 1950’de Glen Ellyn, Illinois’de doğdu. Gazetecilik bölümünden lisans derecesi ile mezun olduktan sonra, Fordham Üniversitesi’nde hukuk okudu. Gazetecilik ve hukuk alanlarında çalıştıktan sonra yazarlık kariyerine başladı.

Deaver, British Crime Writers’ Association’dan Steel Dagger ve Short Story Dagger ödüllerinin yanı sıra Nero Wolfe Ödülü’nü kazandı. Ayrıca üç kez Ellery Queen Okuyucu Ödülü’nü almayı başardı. Thumping Good Read Ödülü’nün de sahibi olan yazarın kitapları The New York Times, The Times, Corriere della Sera, The Sydney Morning Herald ve Los Angeles Times gibi dünya çapındaki en çok satanlar listesinde yer aldı.

En popüler serisi, kurgusal dedektifleri Lincoln Rhyme ve Amelia Sachs’ın yer aldığı seridir. Deaver’ın 2001 kitabı The Blue Nowhere, sosyal mühendislik kullanarak cinayet işleyen suçlu hackerları ve siber suç birimini konu almaktadır. Kitapta, triode tüpü olarak da bilinen Audion’un mucidi Lee de Forest’a kredi verilir.

Deaver, The Best American Mystery Stories 2009’u düzenledi ve üç romanı film olarak uyarlandı. A Maiden’s Grave, Dead Silence olarak televizyonda 1997’de yayınlandı. Onu takiben 1999’da The Bone Collector ve ardından 2010’da The Devil’s Teardrop televizyon filmi olarak yayınlandı. Lincoln Rhyme: Hunt for the Bone Collector isimli televizyon dizisine de uyarlanan The Bone Collector romanından kimi eleştirmenler Deaver’ın en başarılı eseri olarak bahsederler.

Deaver, on beş farklı yazarın birlikte kaleme aldığı ve Alfred Molina tarafından derlenen on yedi bölümlük seri gerilim romanı The Chopin Manuscript’in karakterlerini yarattı. Bu eser, 25 Eylül-13 Kasım 2007 tarihleri arasında Audible.com’da yayınlanmasının ardından ve baskı halinde de okuyucunun beğenisine sunuldu.

Deaver, bir James Bond romanı yazmak için seçildi ve 2011’de Carte Blanche’yi yazdı. Raymond Benson’dan sonra Bond romanı yazan ikinci Amerikalı yazar olma onurunu elde eden Deaver, son dönemde “The Never Game” adlı romanından uyarlanan bir televizyon dizisi üzerinde çalışıyor. 2023 yılı içerisinde yayınlanacak olan dizi hayranları tarafından merakla bekleniyor.

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜ’NDE BU AY

Dedektif Dergi olarak Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü’ne konuk olduk ve üyelerle Sue Grafton’un ünlü polisiye serisinin ilk kitabı Ateşin A’sı üzerine konuştuk.

Bu keyifli toplantıya geçmeden önce sizlere kısaca Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü hakkında bilgi verelim.

İzmir Dayanışma Akademisi (İDA) İzmir’deki “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzalayan ve üniversitelerinden ihraç edilen akademisyenlerce kurulmuş bir platformdur. Ancak İDA sadece Barış Akademisyenleri ile sınırlı olmayıp Türkiye’de barışa katkı sağlamayı amaçlayan sendika, meslek odası/birliğin bileşenidir.

İDA, bilimsel toplantılar, konferanslar ve çeşitli akademik faaliyetler düzenler; yerel ve ulusal düzeyde akademik özerklik mücadeleleri ile yerel ve ulusal meselelere bilimsel araştırma ve eleştirel düşünce temelinde müdahale etmeye çalışır. Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü de İDA’nın faaliyetlerinden biri.

Polisiyesever okurlar her ayın ilk salı günü İzmir Dayanışma Akademisi Derneği’nin Alsancak, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki ofisinde toplanıyor. Titizlikle seçip okudukları romanları Dr. Aydın Arı’nın demlediği çayın keyfine vararak konuşuyor.

Kulübün yürütücüsü Dr. Aydın Arı.

“1 Kasım 2022’deki ilk buluşmada Ernest Mandel’in Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Bir Tarihi ve Siegfried Kracauer’in Polisiye Roman: Felsefi Bir İnceleme’si ile Emel Uzun’un Kadın Dedektifler Çağından yola çıktık. 6 Aralık 2022’deki ikinci buluşmamızda Dan Kavanagh’ın Çulsuzlar’ı ile Mehmet Murat Somer’in Peygamber Cinayetleri’ni konuştuk. 3 Ocak 2023 Salı akşamı Donna Leon’un Commisario Brunetti serisinin ilk kitabı Operada Cinayet’i konuştuk. Okurken Cecilia Bartoli dinlemiştik,” diyor kulübün yürütücüsü Dr. Aydın Arı.  

Kulüpte sadece polisiye edebiyat okunmuyor elbette. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi, 2018 Genel Kurulu’ndan sonra etkinlikler düzenlemeye karar verdiğinde yola “Bir kitap kulübü kuralım,” diye çıkmamış. Üyelerden birinin babası 20. yüzyılın başına ait İzmir polisiyeleri yazan Suphi Varım olunca onun Sokratis’in Oyunları romanına dikkat kesilmiş, yazarı konuk etmişler ve kulüp fikri gelişmiş. Moderatörlüğü yürüten iktisat doktoru Aydın Arı’nın da dediği gibi aldıkları eğitim, edebiyat listelerini etkilemiş: “Aramızda çok sıkı edebiyat okurları var ama sosyal bilimler eğitiminden gelen insanlarız. Esere doğal olarak buradan bakıyoruz.” diyor Arı verdiği bir röportajda.

Elli üyeden yirmi beş kadarı aktif ve toplantılara şehir dışı üyelerin online katılımı da mümkün…

Dedektif Dergi’nin misafiri olduğu bu ayki toplantının katılımcıları Nalan Arman, Necmettin Özdemir, Zekiye Yılmaz, Onur Yıldırım, Mehmet Sait Öneri, İshak Kocabıyık ve Aysel Eltayeb oldu.

Dr. Aydın Arı, konuşmaya Ateşin A’sı romanının karakterlerini bir uygulama yardımıyla çizdiği karakter şeması üzerinden anlatarak başlıyor.

Dr. Aydın Arı: Karakterimiz California eyaletinde özel dedektiflik yapan otuz iki yaşında, iki kere boşanmış bir kadın; Kinsey Millhone. Nick Fife tarafından tutuluyor. Nick, eşi Lawrence öldürülünce tutuklanmış ve suçlu bulunarak sekiz yıl hapis yatmış. Çıkınca davayı araştırmak üzere kahramanımıza geliyor. Romanda karakter sayısı fazla ve ilişkiler karışık olduğundan konuşulacak çok şey var.”

Nalan Arman: Başta olay bir aşk cinayeti gibi görünüyor. Sonra cinayetlerin ana sebebinin para olduğunu görüyoruz.

Dr. Aydın Arı: Aslında ilk cinayet oldukça basit bir vaka ancak Dedektif Kinsey polisiyelerin alameti farikalarından biri de bu sanırım; dedektif işin içine girince konunun farklı boyutları ortaya çıkıyor. Polisiye edebiyatta bunu başaran nefis örneklerinden biri bu roman.

Necmettin Özdemir: Dedektif Kinsey inatçı biri, alacağı parayı hesaplıyor ama işi çözebilmek için de tüm engellemelere rağmen inatla çalışıyor.

Dr. Aydın Arı: Bütün polisiyelerde var tabii ama Amerikan polisiyelerinde bunu bariz görüyoruz, dedektif olayın içine girdikçe farklı şeyler ortaya çıkıyor.

Nalan Arman: Hatta romanda dedektif olayları araştırdıkça iki kişi daha ölüyor.

Dr. Aydın Arı: Okuduğum Dedektif Kinsey polisiyelerinde bu tür olayları hep görüyoruz. Tek cinayetle kalmıyor, ikincil bazen üçüncül vakalar yaşanıyor. Bunların bir kısmı da dedektifi hedef alan suçlar. Ama önce Dedektif Kinsey’i konuşmalıyız. Kinsey şahsına münhasır bir karakter çünkü.

Necmettin Özdemir: Eski polis, otoriteyi sevmiyor. Basit, sıradan işleri de takip ediyor.

Zekiye Yılmaz: Kinsey,yaşam tarzını da karakterine uygun olarak basit tutuyor. İnsan ilişkileri, kadın-erkek ilişkileri üzerine epey kafa yormuş. Açıkça söylemese de cinsiyetçi olmadığını düşünüyorum. Erkek düşmanı değil ama bir duruşu var.

Dr. Aydın Arı: Diğer kitaplarını okuduğumuzda geçmiş ilişkileriyle ilgili travmaları olduğunu görüyoruz. Sıkı bir kadın. Sürekli koşuyor, minyon fakat güçlü biri.

Zekiye Yılmaz: Satır arasında kalmıştı ama bu cinsiyetçilikle ilgili bir şey eklemek isterim. Türcü ve yaşçı olmadığını da anlıyoruz. Bir duruşu var. Paragöz, mal düşkünü değil.

Onur Yıldırım: Libby’nin oğlunun yanına karavanına gittiğinde yaş konusuna aldırmıyor mesela.

Necmettin Özdemir: Ben romana biraz önyargıyla başladım. Hesaplı, kitaplı kurgulanmış bir Amerikan polisiyesi bekledim. Elbette Amerikan ögeleri vardı, ancak şu hoşuma gitti; bizim öğretim üyesi arkadaşlar çok yapar bunu, felsefi bir konuyu sayfalarca yazarlar örneğin. Yazar uzun uzun anlatabileceği halde bazen bir cümlede gerekeni söyleyebilmiş. Mekân kurgu bir Amerikan kasabası. Yazar mekâna, insana ve yaşama ilişkin çok doğal tanımlamalar yapabiliyor. Fastfood konusu mesela, kahramanımız mahallesindeki lokantaya gidiyor. Lokantanın sahibi Roza güçlü bir karakter. Roman boyunca da karşımıza çıkıyor. Diğer kitaplarda da var bu karakter.

 Nalan Arman: Kahraman hayat felsefesini kısa cümlelerle ifade ediyor dedik ya az önce. Bir cümle not almıştım. Şöyle diyor yazar “İyi bir dedektifin temel karakteristiği ağır doğa ve sonsuz bir sabırdır. Toplum bilmeyerek asırlardır kadınları buna hazırlamıştır.” Bu cümle çok etkiledi beni.

Dr. Aydın Arı: Ataerkil toplum kadını dedektif olmaya zorluyor diyor.

Necmettin Özdemir: Başka bir romanında doğa severleri, kampçıları eleştiren esprili cümleleri vardı. Ne anlıyorlar bu otun çöpün arasında diyor. Rahatça evlerinde oturmayı tercih etmemelerine şaşıyor. Kinsey çok doğal ve hayata durduğu yerden bakıyor.

Zekiye Yılmaz Uzun cümleler yerine yaşantısıyla gösteriyor hayat felsefesini. Evi de öyle büyük bir ev değil. Sade küçük bir ev ve orayı çok seviyor.

Dr. Aydın Arı: Eşyalara bağımlı değil, o haliyle Amerikan hayat tarzından uzak. Düzgün ve sade yaşıyor.

Zekiye Yılmaz: Daha önce okuduğumuz romanlar da ben diliyle yazılmıştı. Polisiye edebiyata çok aşina değilim. Genelde ben dili mi kullanılır?

Dr. Aydın Arı: Genellikle böyle. Gerçi değişebilir. Avrupa polisiyesinde tanrısal bakış vs. olabilir ama Amerikan polisiyeleri genelde böyle. Olayları dedektif anlatıyor. Farklı örnekleri de var tabii. Dedektif aslında hem raporunu yazıyor hem de okuyucuya hikayesini anlatıyor. Cervantes’ten beri standart bu. Don Kişot’u bir dedektif hikayesi olarak okumaya kalksak aynı şeyi görürüz. Standart bu ama saptığı durumlar da var. Bu, yazarın hikâyeyi nasıl anlatmak istediğiyle alakalı.

Mehmet Sait Öneri: Kinsey Millhone’un dünyası orta sınıf. Romanın anlatısında iletişim engelleri yok. Yazar bir asilzade anlatmadığı için dedektifimiz gidip sıradan vatandaşlarla rahatça iletişim kuruyor ve olayların arkasına geçerken görünmez kurallar ve sorunlarla karşılaşmıyor. Bildiği bir yüzeyde rahatça hareket ediyor kahraman. Sadece insanların saklı tuttuğu şeyler var, onlar da zaman içinde açığa çıkıyor zaten. Grafton yan karakterle de bizi o gerçeklerden bir müddet uzak tutuyor.

Zekiye Yılmaz: Bilmediği bir dünyayı anlatmaya başlasaydı sürekli açıklamalar yapmak zorunda kalırdı. Çünkü kendi dışında bir şeylerden bahsetmesi gerekecekti.

Nalan Arman: Sigortacılıkla ilgili işleri de o nedenle mi araya sokuyor acaba? Ek bir hikâye o, farklı.

Dr. Aydın Arı: Bunlar romana gerçeklik duygusunu veriyor aslında. Bu karakter hayali değil, gerçek hayatta ufak tefek işler yaparak para kazanıyor diye düşünüyoruz. Dedektifin hikayesinin büyük kısmı filmlerdekinin aksine masa başında rapor yazıp bürokratik işlemleri takip ederek geçer. Birtakım kanıtları doğrulamak için sağa sola telefon etmesi gerekir. Sigorta meselesinde de kadını gözetlemesi karaktere bir gerçeklik hissi veriyor. Bu açıdan karakterler iyi çizilmiş. Bu romanlar Amerikan polisiyesinin ustalık eserleri. Kurguda atlama yok, karakterler arası ilişkilerde, kanıtların toplanmasında, saklanmasında, uç uca eklemlenmesinde hata yok. Usta işi bir polisiye olmuş.

Nalan Arman: Bazı cümleler okuma sırasında beni rahatsız etti. Sanıyorum çeviri nedeniyle.

Necmettin Özdemir: Çevirmenin türü sevmesi ve türe aşina olması gerekli. Sadece dile hâkim olmak yetmiyor.  Polisiyenin de bir argosu, kendine has şeyleri var. Çeviride bundan kaynaklı sıkıntılar vardı. Yayınevleri de çevirmen seçme konusunda bu hassasiyeti göstermiyor.

Dr. Aydın Arı: Polisiye için söylenen “Eğlencelik,” sözü var ya hani. Mike Hammer’dan esinlenerek kendi romanlarını yazan Kemal Tahir’den beri okuması kolay, oku-eğlen-geç denilen, hatta editörden bile geçmeden yayınlanan, çaba harcanmamış işler çok. Özellikle 70’ler ve 80’lerde basılmış inanılmaz çeviri hataları ve özensizlikler içeren romanlar var. Şimdilerde daha dikkat ediliyor tabii en azından redaktör denetiminden geçiriyorlar.

Necmettin Özdemir: Ateşin A’sı 1982’de basılmış. Yazarın Y harfindeki romanı 2017 yılında basılmış. Zaten yazar seriyi tamamlayamadan aynı yıl vefat etmiş.

Aydın Arı: Tüm seriyi okuyamadım henüz ama seri ilerledikçe Machintosh ve IBM bilgisayarların gelişimini görüyoruz. Dedektifimiz kendine bilgisayar alıyor. 90’lı yıllarda okuduğumda aklımda kalan şey bilgisayar teknolojisinin gelişimi olmuştu.

Mehmet Sait Öneri: Benim dikkatimi çeken şu oldu; yazar kahramanlarını kurarken mutlaka mesleklerini anlatıyor.  Diğer yazarlardan farklı bu durum. Genelde olayın akışında ne kadar gerekliyse o kadar girilir meslek durumuna. Yararı yoksa atlanır geçilir. Karakteri yaratmaktır önemli olan. Ama Sue Grafton mesleklerini Gwen örneğinde olduğu gibi çok büyük bir zevkle anlatıyor. Bu bana çok farklı geldi.

Onur Yıldırım: Betimlemeleri yoğun. Cinayet detaylarından çok kişileri anlatıyor. Örneğin sekreteri görünce “Bu adama ancak böyle bir sekreter yakışır zaten,” dedirtiyor karakterimize.

Dr. Aydın Arı: Bu romanın bir edebiyat eseri olduğunda hem fikir olduğumuza göre elbette karşısına çıkan tipi tanımlıyor yazar. Aksi edebi anlamda tatsız olabilirdi. Olaydaki karakterlerin çoğu beyaz yakalı. Beyaz ve orta sınıf. Mekân kurgu ama California’da bu tür kasabalar var. Otoyollarla kentlere ulaşan sahil kasabaları bunlar.

Necmettin Özdemir: Yazar romanda bu yolları anlatmayı da seviyor. Sanayiden uzak bir yer. Kaliforniya ABD’nin ekonomik anlamda zengin bir eyaleti. Sahil şeridinde zenginlerin olması normal. Yazar sınıfsal farkı çok da önemsemiyor.

Mehmet Sait Öneri: Kaliforniya iklimi Anadolu’ya benzediği için Ermeniler tarafından tercih edilen bir eyalet. Orada Ermeni lobisi güçlüdür.

İshak Kocabıyık: Bu romanda beni en çok sarsan Kinsey’in katille yatması oldu. Aslında bu hareketi katili bulmak için mi yaptı bilemiyorum.

Dr. Aydın Arı: Diğer romanlarda da dedektifimiz Kinsey Millhone’un erkeklerle ilişkilerinin sorunlu olduğunu görüyoruz. Düzenli bir sevgilisi yok. İlişkilerinde arıza çıkıyor.

Nalan Arman: Aslında Charlie suçlarını örtbas etmek için kadınlarla yakınlaşıyor. Zimmetine para geçirdiği ortaya çıkmasın diye Liby Glass ile de yakınlaşmıştı. Cinayeti örtbas etmek için de Kinsey’le ilişkiye giriyor. Adam cinselliğini çıkarı için kullanıyor. Bu konuda da usta biri.

Necmettin Özdemir: Yazarın ilk kitabı olduğu için romanın sonu zorlama olmamış mı size göre de? Sondaki kaçış, takip sahneleri bana romana oturmamış gibi geldi. Serinin diğer kitaplarında böyle bir şey dikkatimi çekmemişti. Bu romanın sonunu fazla abartılı buldum.

Dr. Aydın Arı: Bende de aynı duyguyu yarattığını anımsıyorum. Romanın son sahil sahnesindeki kaçma kovalamayı gerçekçi çizebilmek için ayrıntılı anlatmalıydı. Ama bu da romanı sarkıtabilirdi. Finalde klasiktir ya, son bölümde katile her şeyi itiraf ettirilip anlattırılır. Bu romanda katilin motivasyonunu kendi ağzından duymadık.

Nalan Arman: Size katılıyorum. Katil kendini çekici ve iyi gösteren bir tipti ya son sahnede bile bu şekilde dedektifimizi ikna etmeye uğraştı. Sezse de ısrarla inkâr ediyordu Kinsey ancak kasap bıçağını görünce niyeti anlayabildi.

Dr. Aydın Arı: Amerikan polisiyelerinin büyük bir kısmı filme de uyarlanır ya belki de senaryoya uygun olsun diye son sahneye bir kaçma kovalama eklemiştir yazar. İlk kitabı olduğu için henüz amatör olduğunu söyleyebiliriz.

Onur Yıldırım: Şunu not almışım; Kinsey, Charlie’le birlikte olduktan sonra “Her şey çok güzel ama hala şüpheli listemden silmedim” diyor.

Necmettin Özdemir: Roman boyunca polislerle ortak çalışması, iletişimi yok dedektifimizin. Olayın çözümünde polisten hiç yardım almıyor.

Onur Yıldırım: Kinsey komiserle ilk görüştüğünde zaten ortak çalışma mevzuunu kapattı. Çünkü kadını tutuklayıp içeri atan da bu komisermiş. Evrak da vermiyor Kinsey’e.

Necmettin Özdemir: Bu tip maceralarda polisle özel dedektif arasında olayı çözme konusundaki çekişme hep vardır ve normaldir. Burada çizilen polis tipi çok gerçek.

Nalan Arman: Komiser, Kinsey’in kapanmış bir davayı zorlamasını gereksiz buluyor.

Dr. Aydın Arı: Aslında burada Komiser, Nick Five’ı Kinsey’e ilk yönlendiren kişi olduğu için önemli. “Bu dava için biz bir şey yapamayız, bu tür çözümsüz olaylara o bakar,” diyor. Bu aslında bir tür klişe. Komiser Dolan bir tek burada işe yarıyor.

Onur Yıldırım: Adam yanlış bir tutuklama yapmış, hatası ortaya çıkacağı için davanın kurcalanmasını istemiyor. Orası küçük bir şehir, herkes birbirini tanıyor.

Dr. Aydın Arı: Sonuç olarak; Sue Grafton, Kinsey karakterini bütün seri boyunca canlı tutarak büyük bir iş başarmış. Kadın yazar, kadın dedektif karakter ikilisine iyi bir örnek. Serinin bir kısmını okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, karakterimiz seri boyunca büyük bir gelişim gösteriyor. Bu polisiyenin güzel taraflarından biri de şu; 1967’de başlıyor ilk macera, seri biterken 11 Eylül saldırılarını görüyoruz. Seri boyunca hem karakterin hem de dünyanın gelişimini takip edebiliyoruz.

Nalan Arman: Tabii yazarın gelişimini de…

Dr. Aydın Arı: Yazarın değişmeyen özellikleri de var. Bağımsız bir kadın karakter, hikayelerin hep beyaz Amerikalılarla ilgili oluşu gibi. Her romanda cinayet var ancak cinayetler hep orta sınıf beyaz yakalıların işledikleri türden suçlarla ilişkili.

Mehmet Sait Öneri: Hiçbir cinayetin nedeni Shakespeariyen değil yani.

Necmettin Özdemir: Kitaba önyargıyla başlamıştım ancak, ana karakter dışında yan karakterlerin de güçlü yazıldığını ve seri boyunca tekrar rastladığımız Roza gibi bazı karakterlerin de geliştiğini gördüm. O sebeple keyifle okunacak bir roman olduğunu düşünüyorum.

Aysel Eltayeb: Kitabı bir Amerikan filmi izliyormuşum gibi okudum. Amerikan hayatını gördüm aslında. Hakikaten de tüketim toplumu, yiyip içtiler sürekli. Kinsey’in fit olmak için rutinleri var. Disiplinli. İlişki konusunda talihsiz, burada da gidip katille ilişkiye girmesi bahtsızlık oldu.

Dr. Aydın Arı: Amerikan edebiyat sektörüne bağlı olarak Amerikan polisiyesinde de editoryal denetim o kadar güçlü ki romanlarda sıradan redaksiyon hataları başta olmak üzere hataya izin vermiyorlar. Roman piyasaya çıktığında eleştirmenler tarafından yerle bir edilmesine izin vermeyecek bir şekilde denetleyen bir sistemleri var. Kitaplar yüz bin basılıyor, doğal olarak basit dahi olsa hata içermesine asla izin vermiyorlar. Polisiye gibi spesifik ürünlerde de o türün gerekliliklerini sağlamayan metinleri endüstriyel yapı baştan eliyor. Bu nedenle endüstride yer bulabilmek de hiç kolay değil. Bu haliyle durum bizden çok farklı.

Onur Yıldırım: Kadın dedektif hikayesi anlamında keyifle okumalık, güzel bir roman serisi olmuş.

Kulüp üyeleri romandan yola çıkarak Amerikan polisiyesi ve suç üzerine tatlı bir sohbete dalarken biz de bir sonraki toplantıda buluşmak üzere müsaade istiyoruz. Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü’ne bu verimli toplantı için teşekkür ediyor, tüm Dedektif Dergi okurlarına keyifli okumalar diliyoruz.

POLİSİYE EKRANI

Poker Face (2023)

IMDb: 8.0

Knives Out film serisinin senaristi/yönetmeni Rian Johnson’ın hazırladığı suç ve gerilim dizisi Poker Face, 26 Ocak’ta başladığı 10 bölümlük sezonunu 9 Mart’ta tamamladı. NBCUniversal’ın dijital platformu Peacock’ta yayınlanıyor ve 2. sezon onayını aldı.

Bölümlük bir antoloji drama olan Poker Face’in başrolünde Natasha Lyonne (Russian Doll, Orange is the New Black) yer alıyor. Geniş konuk oyuncu kadrosunda Adrien Brody, Benjamin Bratt, Charles Melton, Cherry Jones, Chloë Sevigny, David Castañeda, Ellen Barkin, Jameela Jamil, Joseph Gordon-Levitt, Judith Light, Luis Guzman, Nick Nolte, Ron Perlman, S. Epatha Merkerson, Simon Helberg, Stephanie Hsu ve Tim Meadows gibi isimler de bulunuyor.

Dizinin konu ise kısaca şöyle; otel/gazino olarak işletilen bir yerde çalışan ve hizmet işlerine bakan Charlie Cale, aynı zamanda kendisine yalan söylendiğini anlama gücüne sahip birisidir. Oteli işleten Sterling Frost Jr., kendi otel odasında kumar grubu kuran önemli bir müşterinin ayağını yeniden gazinoya çekmek için Charlie’yi görevlendirir. Amacı gecenin kötü geçmesiyle adamın uğursuzluk hissine kapılmasıdır.

İşler elbette planlandığı gibi gitmez, ortalık fena karışır ve Charlie, peşindekilerden kurtulmak için kaçmaya başlar. Böylece başlayan yol hikâyesinde Charlie, sık sık kendisini bir cinayetin ya da kötü bir olayın içinde bulur. “Kim yaptı?” veya “Nasıl oldu?” sorularının cevabını bulmak için verdiği mücadele ise hem zekâsından hem de özel gücünden destek almaktan geçer.


Four Lives (2022)

IMDb: 7.4

Gerçek hayattan uyarlama bir suç draması olan Four Lives, 3-4-5 Ocak tarihlerinde BBC One kanalında ekrana gelen bir mini dizi. Üç bölümden oluşan dizinin senaryosunu Neil McKay (The Moorside, See No Evil) kaleme aldı, bölümleri David Blair (Accused) yönetti.

Memet Ali Alabora’yı da kadrosunda bulundurmasıyla dikkat çeken Four Lives’ta Sheridan Smith, Stephen Merchant, Jaime Winstone, Samuel Barnett, Rufus Jones, Robert Emms, Daniel Ryan, Stephanie Hyam ve Leanne Best gibi oyuncular rol alıyor.

“The Grindr Killer” olarak da bilinen Stephen Port, 2014-2015 yılları arasında aktif olan bir seri katil. Bilindiği kadarıyla dört erkeği öldürdü ve birden fazla erkeğe tecavüz etti. Adını buradan alan Four Lives ise bu dört kişinin ölümünü, polisin soruşturmasını ve devamında gelen mahkeme aşamasını ağırlıklı olarak kurbanların aileleri ve arkadaşları üzerinden anlatıyor. Metropolitan Polis Teşkilatı’nın araştırmasından ve ilerlemesinden memnun kalmayan aileler, neler olduğunu öğrenmek için kendi savaşlarını vermeye başlıyor.

Memet Ali Alabora, ilk kurban Anthony Walgate’in annesi Sarah Sak’ın Türkiye’den gelme yeni eşi Sami Sak karakterini canlandırıyor. Bölümler de diğer ailelere göre Sarah’nın (Smith) bakış açısına daha fazla vakit ayırıyor.

Proje aşamasında “The Barking Murders” ismiyle bilinen Four Lives, polis teşkilatının içine işlemiş görev bilmezlik, homofobi ve dar bakış açısını da kendisine konu ediniyor.


Decision to Leave (2022)

IMDb: 7.3

Decision to Leave (Heojil Kyolshim / Ayrılık Kararı), suç ve dramanın yanı sıra gerilimi ve romantizmi bir araya getiren Güney Kore yapımı bir film. Türkiye’deki ilk gösterimini Ekim 2022’de Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Hali hazırda MUBİ Türkiye üzerinden izlenebilir durumda.

Cannes’da Park Chan-wook’a En İyi Yönetmen kategorisinde ödül getiren ve Palme d’Or için yarışan film, Altın Küre’de ve BAFTA’da Dili İngilizce Olmayan Film kategorisinde aday oldu. Başrollerinde Tang Wei ve Park Hae-il’in yer aldığı Decision to Leave, bu yılın Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film kategorisinde ülkesini temsil ederek kısa listeye de kaldı.

Filmin konusu ise şöyle; Güney Kore’de bir iş insanı, şehirden uzakta dağlık bir alanda düşerek hayatını kaybeder. Bunun bir cinayet mi, yoksa intihar mı olduğuna dair şüpheler vardır. Dürüst bir polis olan Dedektif Hae-joon, merhumun yakınlarıyla, özellikle asıl şüpheli olan karısı Seo-Rae ile görüşür. Hae-joon adamın karısından şüphelense dahi soruşturma ilerledikçe ikisi arasında beklenmedik bir yakınlık oluşur ve kendisini bir arzu ve aldatmaca ağının içinde bulur.

Yönetmen Park Chan-wook, film için Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün birlikte kaleme aldığı Martin Beck polisiye roman serisinden esinlendiğini ve “Ya Martin Beck şüpheliye âşık olursa?” sorusuyla başladığını açıkladı. Edgar Allan Poe ödüllü serinin kitapları Türkiye’de Ayrıksı Kitap tarafından yayımlanıyor.


Promising Young Woman (2020)

IMDb: 7.5

Ocak 2020’de Sundance Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Promising Young Woman, daha çok oyunculuk kariyeriyle öne çıkan Emerald Fennell’in (The Crown, Call the Midwife, Killing Eve) ilk uzun metraj filmi olarak izleyiciyle buluşan bir gerilim ve suç draması.

Carey Mulligan’ın başını çektiği kadrosunda Bo Burnham, Alison Brie, Clancy Brown, Chris Lowell, Jennifer Coolidge, Laverne Cox ve Connie Britton da bulunuyor. Film, Netflix Türkiye’nin kütüphanesinde de yer alıyor.

En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu (Mulligan), En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu kategorilerinde de Oscar’a aday olan Promising Young Woman, En İyi Özgün Senaryo kategorisinde kazanarak ödülü Fennell’e getirdi. Ayrıca En İyi İngiliz Filmi ve En İyi Özgün Senaryo dallarında BAFTA ödüllerini kazandı.

Promising Young Woman (Yetenekli Genç Kadın) geçmişindeki trajik bir olayın izlerini taşıyan genç bir kadının intikam arayışını konu ediniyor.

Tıp fakültesini bırakmak zorunda kalan Cassie, ailesiyle birlikte yaşamakta ve bir kahve dükkânında çalışmaktadır. Dışarıdan görünenin aksine ikinci bir hayatı da olan Cassie, zekâsını ve kurnazlığını kullanarak geceleri yolunun kesiştiği erkeklerden intikam almakta ve geçmişinde kalan yanlışları düzeltmek için kendince bir şans kovalamaktadır.

BARBARA NADEL’LE RÖPORTAJ

Merhaba Barbara. Dedektif Dergi’ye bir röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederim. Öncelikle sizi biraz yakından tanımak isteriz. Bize kendinizden  söz edebilir misiniz?

Merhaba Dedektif Dergi. Adım Barbara Nadel, İngilizim ve doğduğum yer olan Londra’nın hemen dışında yaşıyorum. Çocukken Londra’nın East End olarak bilinen çok hareketli bir bölgesinde yaşadım. İstanbullular için bu muhtemelen Tarlabaşı ile eşdeğerdir. Çok çeşitli ve arkadaş canlısı bir yerdi ama aynı zamanda tehlikeli de olabiliyordu. Büyüdüğümde psikoloji okudum ve uzun yıllar akıl sağlığı sorunları yüzünden suç işlemiş insanlarla çalıştım. Evliyim ve çizgi roman yazarı olan bir oğlum var. Yazmaya İngiltere’de bir adli psikiyatri biriminde çalışırken başladım ve böylece polisiye yazmaya başlamadan önce cinayet işlemiş insanlarla tanışmış oldum.

Yazmaya neden ve nasıl başladınız?

Bir psikiyatri biriminde çalışmak insanı her türlü deneyime açık hale getiriyor. Açıkçası duygusal destek almamız gerekiyordu, ancak bazılarınızın bildiği gibi sağlık hizmetlerimiz uzun yıllardır yetersiz finanse ediliyor ve bu nedenle hastalarımıza verebileceğimiz yardımın bir sınırı vardı. Bize korkunç suçlar işlemiş insanlar geliyordu. Bazen ne yaptıklarını biliyorlardı ama çoğu zaman bilmiyorlardı. Hiçbir çözüm yoktu. İşten sonra rahatlamak için yazıyordum. Polisiye romanlarda iyiler her zaman kazanır ve her şeyin bir çözümü vardır. Benim dünyam bunun tam tersiydi. Yazmak beni daha iyi hissettiriyordu, sanki bir çeşit kontrolüm varmış gibi hissetmemi sağlıyordu.

Barbara Nadel

Peki, İstanbul’da geçen ve dedektifi Türk olan bir polisiye serisi  yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

İkmen, Türkiye’ye, özellikle de İstanbul’a yaptığım sık seyahatlerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. İstanbul’u her zaman sevmişimdir ve yirmi yıl önce yazmaya başladığımda, şehirde geçen polisiye romanların neden bu kadar az olduğunu anlayamamıştım. Bu yüzden kendi romanımı yazmaya karar verdim. Ayrıca insanların iyiliği hakkında bir noktaya değinmek istedim. Adli hizmetler, tıpkı polis gibi, iyi insanlarla doludur. Ancak insanlar her zaman kötülere – acımasız ve yozlaşmış olanlara – odaklanır. İkmen iyi olduğu için kahramandır, tıpkı psikiyatride çalışan pek çok meslektaşım gibi.

Neden İstanbul? Romanlarınıza mekan olarak neden İstanbul’u tercih ettiniz?

İstanbul, tıpkı Londra gibi, ya seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz bir şehir. Ben seviyorum. Buranın çılgın koşuşturmasını, ses, görüntü ve his patlamasını seviyorum. İstanbul, hepsi aynı anda var olan katman katman bir tarihe sahip. İstanbulluların, bazen Türkiye’nin diğer kısımlarında yaşayanlar tarafından mesafeli olmakla, kendilerini bir şekilde özel görmekle eleştirildiklerini biliyorum. Ama bunu anlıyor ve anlayışla karşılıyorum. Londralılar da böyle tanımlanıyorlar.

Türkiye, Türkler ve İstanbul hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Hiçbir şey ya da hiç kimse hakkında yeterince bilgi sahibi olabileceğimizi düşünmüyorum.

Yine de bir bilginiz var ama öyle değil mi? Bunu nasıl edindiniz?

Yapabileceğiniz tek şey araştırmak  ve böylece hatalardan kaçınmaya çalışmaktır. Ben her zaman araştırıyor, insanlarla konuşuyorum ve asla bilgimin mükemmel olduğunu varsaymıyorum. Bunun bir hata olduğunu düşünüyorum.

Sizin İstanbul’a büyük bir hayranlık ve sevgi duyduğunuzu biliyorum.  Londra’yla kıyaslandığında, İstanbul aşırı düzensiz, kontrolsüz büyüyen ve kalabalık bir şehir. Sizi İstanbul’a aşık eden şey ne? Pierre Loti’nin betimlediği büyüleyici mistik havası mı yoksa daha başka şeyler mi?

İstanbul’a ilk gittiğimde Pierre Loti hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tarih ve kültür katmanlarıydı çünkü Londra’nın yüzyıllar boyunca göçmenlerin yerleştiği bir bölgesinde büyüdüm. Okuldaki arkadaşlarım çoğunlukla Müslüman ve Hindulardı – 1970’lerdi ve bu yüzden çoğu Pakistan, Bangladeş ve Hindistan’dan geliyordu. Ancak ailem gibi bazı eski göçmenler de vardı ve bu nedenle farklı insanların uzun süredir bir arada yaşadığı yerlerde kendimi otomatik olarak evimde hissediyorum. Bu da mimari tarzları, inanç sistemlerini ve hikâyeleri beraberinde getiriyor. Özellikle Beyoğlu tam bana göre bir yerdi. Geldiğim Londra’nın kaotik bölgesine benzer biçimde, hayat, renk ve ancak bir yerde çok uzun süre farklı türden insanlar yaşadığında ortaya çıkan belirli bir sihirle doluydu. İnsanlar her zaman binalarında, yemeklerinde, mitlerinde kendilerinden parçalar bırakırlar. Bu, uygulayıcıları arasında gazeteciler, edebi kurgu yazarları ve okültist ve çizgi roman yazarı Alan Moore’un da bulunduğu Psikocoğrafya olarak bilinen edebi bir ekolün özüdür.

İstanbul dışında Türkiye’nin başka hangi şehirlerine gittiniz? Gittiğiniz yerlerde sizi en çok etkileyen ne oldu?

Gittiğim diğer Türk şehirleri arasında Ankara, İzmir, Antalya, Konya, Kayseri, Şanlıurfa, Gaziantep ve Mardin bulunuyor. Bu yerlerin hepsinin kendine özgü bir çekiciliği ve tadı var. Tabii ki ben daha az gezilen sokakları ve tarihleriyle ilgileniyorum. Bazı arkadaşlarımla bir keresinde Gaziantep’te, hepsi de sanatla uğraşan son derece eklektik bir grup insan tarafından kafe/bar olarak kullanılan küçük ve eski bir ev bulduk. Urfa’da duvarlarında freskler, yerde eski bir radyo ve çürümeye yüz tutmuş olsa da süslü Fransız mobilyaları olan bir konağa girdim. Sanki içinde yaşayanlar yeni gitmiş gibiydi. Belki de verdiği hüzünden[1]  etkilenmişimdir.

Eskiden yabancılara Türkiye’de en çok neleri beğendiniz diye sorduğumuzda şiş kebap, baklava ve Boğaziçi gibi standart cevaplar alırdık.  Eminim daha sonraki yıllarda buna döner de eklenmiştir. Siz Türkiye’de en çok neleri beğeniyorsunuz?  Özellikle yiyecek ve içecek söz konusu olduğunda.

En çok sevdiğim şey İstanbul sokaklarında yürümek. Bunu çok yapıyorum ve artık yürüyemeyecek hale gelene kadar yürüyorum. Görülecek, araştırılacak ve deneyimlenecek çok şey var. Bir yazar olarak bilmediğim bir şeyi keşfetmek benim için en heyecan verici şeylerden biri. Küçük camilerin, kiliselerin ve sinagogların izini sürmek için saatler harcayabilirim. Ayrıca antika ve ikinci el dükkanlarında takılmayı ve çoktan gitmiş insanların eşyalarına bakmayı da seviyorum. Fotoğraflar bazen beni hüzünlendiriyor – birinin çoktan ölmüş büyükannesinin, Arabistan’da savaşa gitmeden önce Osmanlı askeri üniformasını giyen bir atanın görüntüleri… Yiyecek ve içecek konusunda ise çok iyi bir gurme değilim. İkmen gibi ben de iyi bir Türk kahvesini -orta şekerli- ayranı ve eskiden içtiğim rakıyı severim. Buz gibi badem, kokoreç, balık sandviç ve turşu severim – çünkü sık sık hareket halindeyim. Tatlıya çok düşkünüm ve her türlü baklavayı, profiterolü ve kaymaklı her şeyi çok severim.

Barbara Nadel’in Türkiye’de yayınlanan ilk Çetin İkmen romanının yeni baskısı.

Türkçeye çevrilmiş kitaplarınızı bulmak çok zor. Ancak yeni bir baskının yapıldığı müjdesini geçenlerde aldık. Diğer kitaplarınızın da yeni baskıları yapılacak mı? Ve yeni baskıların yapılması neden bu kadar gecikti?

İngiliz yazarların kitaplarının yabancı hakları burada can sıkıcı bir konu. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde yabancı haklardan elde ettiğimiz kazançlar düştü. Bu kısmen dünya çapındaki ekonomik gerilemeden, kısmen de Brexit’ten kaynaklanıyor. Brexit hakkında ne düşündüğümü size kibarca söyleyemem ve bu yüzden söylemeyeceğim! Ama sanırım tahmin edebilirsiniz. Ancak serim, Perseus Yayinevi tarafından satın alındığında çok memnun oldum ve ilk kitaptan daha fazlasını yayınlayacaklarına inanıyorum.

Dizi film projesi nasıl ortaya çıktı? Senaryoya bir katkınız oldu mu? Dizi film ne zaman gösterime hazır olacak ve hangi televizyon platformunda gösterilecek?

Yıllar boyunca birçok televizyon ve film şirketiyle İkmen kitapları hakkında görüşmeler yaptım. Her seferinde bir sonuç çıkmadı. Sonra 2019’un sonunda Viacom/Miramax ile Kuzey Londra’da bir toplantıya çağrıldım. Bir TV dizisi yapmak istiyorlardı ve bu yüzden bir sözleşme imzalandı, ancak daha sonra Covid 19 virüsü araya girdi ve bu nedenle dizi 2022’ye kadar çekilmedi. Dizide danışmanlık yaptım ama senaryo yazmadım. Sonunda dizinin adı olan “Türk Dedektif” Viacom, Miramax ve Ay Yapım tarafından üretildi. Bu yıl içinde Paramount+ kanalında gösterime girecek. Çetin İkmen’in başrolünde Haluk Bilginer var ve kendisi mükemmel.

Çetin İkmen romanlarını İstanbul’da mı yazdınız? Yazma ortamınızı ve varsa ritüellerinizi anlatır mısınız?

Kitaplarım kısmen İstanbul’da kısmen de İngiltere’deki ofisimde yazılıyor. Artık tam zamanlı bir yazar olduğum için elimden geldiğince sabah 9 akşam 5 programına uymaya çalışıyorum. Ağır aile yükümlülüklerim var, bu yüzden bazen kendimi geceleri ve hafta sonları yazarken buluyorum. Gerçek bir ritüelim yok ama masamın üzerinde her zaman bir kobra heykelim var.

25. İkmen Polisiyeniz “Double Illusion” bu röportaj yayınlandığında piyasaya çıkmış olacak. Son yirmi dört yılda 25 İkmen polisiyesi yazdınız. Ayrıca Francis Hancock ve Hakim & Arnold polisiye serileriniz de bu dönemde yazıldı. Kıskanılacak bir verimlilik! Bu kadar çok sayıda roman yazmayı nasıl başarıyorsunuz? Bu işin sırrını bize söyleyebilir misiniz?

Kolayca fikir üretebilmem dışında üretkenliğimin gerçek bir sırrı yok. Bir psikolog olarak tüm zihin durumlarını büyüleyici buluyorum, sadece suçlu olanları değil.

Çetin İkmen dışında Francis Hancock ve Hakim & Arnold serileriniz de var. Onlardan biraz söz edebilir misiniz? Farklı bir seriye neden gerek duydunuz? Tema olarak bu seriler arasında ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler var?

Francis Hancock serisini yazmaya babamın ölümünden hemen sonra başladım. Babam 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış ve çocukken Londra’nın Blitz olarak bilinen halı bombardımanına tanık olmuştu. Kendisinin ve ailesinin o döneme ait pek çok etkileyici hikayesi vardı ve bunların çoğu atlı bir süvari olan büyükbabamla ilgiliydi. İşinin bir parçası olarak büyükbabam yerel bir cenaze levazımatçısı için atlara bakıyordu ve bu da Hancock hikayelerinin temelini oluşturuyordu. Hakim ve Arnold hikayeleri, Londra’nın modern Doğu Yakası’ndaki bir özel dedektiflik bürosuyla ilgilidir. Lee Arnold beyaz, eski bir polis memurudur ve iş ortağı Mümtaz Hakim de psikoloji eğitimi almış Asyalı bir İngiliz kadındır. Birlikte Londra’nın kozmopolit Doğu Yakası’nda işlenen suçları çözerler.

Romanlarınızın konusunu nasıl belirliyorsunuz? Olay örgüsünü  nasıl oluşturuyorsunuz? Önceden bir taslak ve plan oluşturuyor musunuz?

Ben plan yapmadan çalışıyorum. Bir fikrim var, kimin, nasıl ve neden öldürüleceğini biliyorum. Sonra İkmen’in işini yapmasına izin veriyorum ve sadece onun eylemlerini ve düşünce süreçlerini belgeliyorum. Kulağa biraz çılgınca geldiğini farkındayım ama bazılarımız bu şekilde çalışıyor. Yaptığımız, karakterlerimizi somutlaştırmak ve onlarla konuşmak. Plan yapmaya çalıştım ve bunu yapanlara büyük hayranlık duyuyorum ama benim için işe yaramıyor.

İngiltere, polisiye edebiyat alanında çok verimli ve geleneklere sahip bir ülke. Dünyadaki bütün polisiye yazarlarının İngiliz polisiye edebiyatından etkilendiği bir gerçek. Sizin etkilendiğiniz İngiliz polisiye yazarları kimler?

Sanırım beni en çok etkileyen İngiliz polisiye yazarı Müfettiş Morse serisini yazan Colin Dexter’dır. Kitapları ve TV dizisini ve Morse’un bir insan olarak karmaşıklığını çok sevdim. Dexter karakterlerini gerçekten ‘canlı’ kılıyordu ve benim de yapmak istediğim buydu.

Kendinizi hangi polisiye geleneğinin devamı olarak görüyorsunuz? Bir başka deyişle, romanlarınızı polisiyenin hangi türüne dahil edebiliriz? Cozy, hard boiled, whodunnit, thriller, noire ve buna benzer diğerleri…?

Gerçekten bilmiyorum. Kitaplarım ‘polisiye’ olarak listeleniyor ama bence onlarda bundan daha fazlası var. İkmen’in kendisi ve şehrinin doğası nedeniyle, büyülü gerçekçiliğin birkaç ipucundan daha fazlasına sahipler. İngiliz sihirbaz Derren Brown gibi, meydana gelen olaylar ne kadar garip ve görünüşte mucizevi olursa olsun, sonunda her zaman mantıklı bir açıklamaları vardır – olmadıkları zamanlar hariç.

Çetin İkmen romanlarına İngiltere’de ilgi nasıl? İngiliz okuru, İstanbul/Türkiye merkezli polisiye romanlarınıza ilgi duyuyor mu? Özellikle, ilk Çetin İkmen romanınıza aldığınız tepkileri öğrenmek isterdim.

İngiltere’de İkmen’e ve Türkiye’de geçen polisiyelere ilgi duyanların sayısı benim başladığım döneme göre daha fazla. Sanırım bunun nedeni artık daha fazla İngiliz’in Türkiye’ye gitmiş olması ve birçoğunun Türkiye’ye aşık olması.

Türkiye’de, okurların ve yazarların en çok etkilendiği  İngiliz polisiye yazarlarının başında Agatha Christie gelir. Agatha Christie polisiyeleri hakkında sizin ne düşündüğünüzü öğrenmek isterim.

Agatha Christie romanları, İngiliz polisiye romanının ‘Altın Çağı’ olarak bilinen döneme aittir. Ben onun kitaplarını okuyarak büyüdüm ve onları seviyorum. Ancak işçi sınıfı kökenli bir yazar olarak, orta ve üst sınıftan gelen karakterlerin bazı tutumlarını zaman zaman rahatsız edici buluyorum.

Feurbach  ünlü bir sözünde[2], farklı sosyal sınıflardan gelen bireylerin aynı şeylere farklı bakış açıları olduğunu öne sürer. Bunu akılda tutarak, Agatha Christie’nin yazım tarzının ve dilinin üst sınıfa özgü olması anlaşılabilir. İşçi sınıfı kökenli bir yazar olmanızın romanlarınızdaki olaylara ve karakterlere bakış açınıza nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz?

İşçi sınıfı yazarları, karakterlerinin günlük yaşamlarına çok daha fazla odaklanırlar. Bunların çoğu kirayı ödeyecek kadar para kazanmayı, işini ve dürüstlüğünü korumaya çalışmayı içerir – ki bu genellikle çok zordur. Bu yüzden pek çok işçi sınıfı insanı kendini suça bulaşmış bulur. Birisi size reddedemeyeceğiniz bir teklifte bulunur. Ben bunu hiç yapmadım ama yapan insanlar tanıyorum ve onları tamamen anlıyorum. Yoksulluk ihtimali karakterlerimin çoğu için asla uzak değildir, tıpkı benim için asla uzak olmadığı gibi. Aç kalmayı, ev sahibinizin sizi sokağa atacağından korkmayı ya da çocuklarınızı besleyebilmek için tek paltonuzu satmak zorunda kalmayı asla unutmuyorsunuz. Hayatımda uzun bir yol kat ettim ama asla kendimi rahat bırakamam çünkü yoksulluk her zaman bir sonraki köşede. Çetin İkmen bunu çok iyi biliyor.

Bugünlerde Agatha Christie ile ilgili güncel bir konu var. Agatha Christie’nin bazı kitaplarındaki bazı kelimeler “güncelleştiriliyor”. Başka yazarların eserlerine de uygulanan bu düzeltmeler hakkındaki fikriniz nedir? Sizce bu düzeltmeler yapılmalı mı?

Bu zor bir soru. Agatha Christie’nin karakterlerinin çoğu ırkçı ve sınıfçı görüşleri nedeniyle beni rahatsız etse de, o zamanlar egemen sınıfların çoğu böyleydi ve bunu kabul etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Düzeltme yapma konusuna gelince, emin değilim. Bazı insanların neden bunu yapmak isteyebileceğini anlayabiliyorum, ancak diğerlerinin neden istemediğini de anlayabiliyorum. Şahsen ben önceki çağlara ait pek çok kitapta ifade edilen bazı görüşleri kültürel açıdan saldırgan buluyorum ancak bunun olduğunu da kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

İngiltere’de polisiye yazarı olmanın kolaylıkları ya da zorlukları neler?  Bir roman yazdığınızda bunun basılması için hangi süreçlerden geçmesi gerekiyor? Sizin yazar olmanız, kitaplarınızın basılması kolay bir süreç miydi? Yoksa oldukça zor ve zahmetli mi oldu?

Adil olmak gerekirse çok fazla avantaj yok. Burada rekabet çok şiddetli ve yayıncılık sektörü çok çetin. Sadece son zamanlarda işçi sınıfından ve etnik çeşitlilikten insanlar kitaplarını burada yayınlanmayı başardılar. Burası şimdi bile eşit bir oyun alanı değil. Yirmi  yıl önce yazarlığa başladığımda yayıncılıkta benim gibi olan kimseyi tanımıyordum. Farklı konuşuyordum, kimseyi tanımıyordum ve çoğu yazarın gittiği pek çok etkinliğe gitmeye param yetmiyordu. Yayınlanmaya başlamam on yılımı aldı. Ancak yazarların ajansları olduğunu keşfettiğimde, ilk İkmen kitabımı yorum yapmadan bana geri postalamaktan başka bir şey yapan olmadı. Bir menajer bulduğumda işler değişti çünkü nihayet yanımda yayıncılarla da konuşabilen ve onların sistemlerini bilen biri vardı. Burada yayıncılık hâlâ zor, özellikle de benim gibi insanların ancak hayal edebileceği rakamlara ulaşan ünlülerin kitaplarıyla birlikte.

Türk polisiye yazarlarının kitaplarını okudunuz mu? Okuduklarınız arasında beğendikleriniz var mı?

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası’nı, Mehmet Murad Somer’in Hop-Çiki-Yaya serisini ve Esmahan Aykol’un Kati Hirschel serisini çok seviyorum. Ve tam olarak bir suç romanı olmasa da Elif Şafak’ın Bu Garip Dünyada 10 Dakika 38 Saniye’si.

Türkiye’de ne kadar kalacaksınız?

İstanbul’a yeni geldim ve çok yakında, belki de yaz bitmeden geri dönmeyi umuyorum.

Dedektif Dergi okurlarına son olarak ne söylemek istersiniz?

Tüm polisiye roman hayranlarına söylediğim gibi, kocaman bir ‘teşekkür ederim’. Siz olmasaydınız benim gibi yazarların bir işi olmazdı ve bunun anlamı çok büyük. Ayrıca, eğer siz de yazmaya hevesliyseniz, devam edin. Bu zor ve hayal kırıklığına uğramak çok kolay. Ancak sizin sesiniz de en çok satan yazarların sesleri kadar önemli. Edebiyatın taze gözlere ve taze anlayışlara ihtiyacı var.


[1] Barbara Nadel, burada “hüzün” kelimesini Türkçe olarak kullanıyor.

[2]Sarayda yaşayanlarla kulübede yaşayanlar, aynı şeyler hakkında farklı düşünürler.”

INTERVIEW WITH BARBARA NADEL

Hello, Barbara. Thank you very much for agreeing to give an interview to Detective Magazine. First of all, we would like to get to know you a little better. Can you tell us about yourself?

Hello Detective Magazine. My name is Barbara Nadel, I am British and live just outside London which was where I was born. As a child I lived in a very vibrant part of London known as the East End. For Istanbullus this is probably equivilent to Tarlabasi. It was very diverse and friendly but it could also be dangerous too. When I grew up I studied psychology and worked for many years with people who had committed crimes as a result of their mental health problems. I am married and have one son who is a comic book writer. I started writing myself when I was working in a psychiatric forensic unit here in the UK and so I had met people who had murdered before I took to writing crime fiction.

Why and how did you start writing?

Working in a psychiatric unit opens a person up to all sorts of experiences. Strictly we were supposed to receive emotional support, but as some of you may know, our health service has been underfunded for many years and so there was a limit to what help we could give our patients. People came to us who had committed terrible offences. Sometimes they knew what they had done, but often they didn’t. There was no solution. I wrote after work, to relax. In crime fiction, the good guys always win and there are solutions to everything. My world was the reverse of that. Writing made me feel better, as if I had some sort of control.

Barbara Nadel

How did you come up with the idea of writing a detective series set in Istanbul with a Turkish detective?

Ikmen came about as a result of my frequent travels in Turkey, particularly in Istanbul. I have always loved it and when I started writing, over 20 years ago now, I couldn’t understand why there were so few crime novels set in the city. So I decided to write my own. I also wanted to make a point about the goodness of people. Forensic services, like the police, is full of good people. But it is always the bad ones – those who are brutal and corrupt – that people concentrate on. Ikmen is heroic because he is good, just like so many of my colleagues in psychiatry.

Why Istanbul? Why did you choose Istanbul as the setting for your novel?

Istanbul, like London, is a city you either love or hate. I love it. I love the crazy hustle and bustle of the place, the explosion of sound, sight and sensation. Istanbul has layer upon layer of history, all existing concurrently. I know that Istanbullus are sometimes criticised by other Turkish people for being aloof, for thinking themselves special in some way. But I understand and relate to that. Londoners too are described like this.

Do you think you know enough about Turkey, Turks and Istanbul?

I don’t think you can ever know enough about anything or anyone.

But you do have information, don’t you? How did you get it?

All you can do is perform research so that you try to avoid mistakes. I am always researching and talking to people and I never assume that my knowledge is perfect. I think that’s a mistake.

I know that you have a great admiration and love for Istanbul. Compared to London, Istanbul is  an extremely disorderly, uncontrolled, and crowded city. What is it it that made you fall in love with Istanbul? Is it the enchanting mystical atmosphere described by Pierre Loti, or is it something else?

When I first went to Istanbul I didn’t know anything about Pierre Loti. What I did know about was layers of history and culture because I was brought up in an area of London where immigrants had settled for many centuries. My friends at school were mainly Muslims and Hindus – this was the 1970s and so most came from Pakistan, Bangladesh and India. But there were still some former immigrants, like my family, and so I automatically feel at home in places where different people have co-existed for a long time. With that comes architectural styles, belief systems and stories. Beyoglu particularly was my kind of place. Like the chaotic part of London from which I come, it was full of life, colour and a certain magic that only happens when a place has been inhabited by different types of people for a very long time. People always leave bits of themselves behind – in their buildings, their food, their myths. This is the essence of a literary school known as Psychogeography whose practitioners include journalists, literary fiction authors and the occultist and comic book writer, Alan Moore.

Which other cities in Turkey have you travelled to besides Istanbul? What impressed you the most in the places you visited?

Other Turkish cities I have been to include, Ankara, İzmir, Antalya, Konya, Kayseri, Şanlıurfa, Gaziantep and Mardin. All of these places have their own particular appeal and flavour. Of course being me I am attracted to their less travelled streets and their histories. Some friends and I once found a tiny ancient house in Gaziantep which was being used as a cafe/bar by a hugely eclectic group of people all involved in the arts. In Urfa I wandered into a mansion with frescos on the walls, an ancient radio on the floor and ornate, if rotting, French furniture. It was as if the occupants had just left. Maybe I am affected by “hüzün[1]”?

In the past, when we used to ask foreigners what they liked the most in Turkey, we used to get standard answers such as shish kebab, baklava and Bosphorus. I am sure that in later years, döner was added to this list. What do you like the most in Turkey, especially when it comes to food and drink?

The thing I like most is walking the Istanbul streets. I do it a lot and I walk until I can walk no more. There’s so much to see, investigate and experience. As a writer the discovery of something with which I am unfamiliar is one of the most exciting things for me. I can spend hours tracking down small mosques, churches and synagogues. I also like hanging out in antique and second hand shops looking at the possessions of people long gone. The photographs sometimes make me sad – images of someone’s long dead grandmother, an ancestor wearing his Ottoman army uniform prior to going to war in Arabia. As for food and drink, I am not a great gourmet. Rather like Ikmen, I like a good Turkish coffee – medium sweet – ayran and, back in the days when I used to drink, raki. I like ice cold almonds, kokorec, fish sandwiches and pickles – because I’m often on the move. I have a very sweet tooth and enjoy every kind of baklava, profiteroles and anything with kaymak.

A new edition of Barbara Nadel’s first Çetin Ikmen novel published in Turkiye.

It is very difficult to find your books translated into Turkish. However, we recently received the good news that a new edition has been published. Will there be new editions of your other books? And why has the new edition been delayed so long?

Foreign rights to British authors books is a vexed issue here. In the past few years our earnings from foreign rights have dropped. This is in part due to a world-wide economic downturn and partly because of Brexit. I cannot, politely, tell you what I think about Brexit and so I won’t! But I think you can guess. However I was very pleased when my series was picked up by Perseus Yayınevi and I believe they are going to publish more than the first book.

How did the series film project come about? Did you have any contribution to the script? When will the series film be ready for release and on which television platform will it be shown?

Over the years I had had many meetings with many TV and film companies about the Ikmen books. It had always come to nothing. Then at the end of 2019 I was called to a meeting in north London with Viacom/Miramax. They wanted to make a TV series and so a contract was signed but then the Covid 19 virus intervened and so the show wasn’t filmed until 2022. I was a consultant on the series but didn’t write the scripts. In the end The Turkish Detective, which is the series title was produced by Viacom, Miramax and Ay Yapım. It will be screened on Paramount + later this year. It stars Haluk Bilginer at Cetin Ikmen and he is excellent.

Did you write Çetin Ikmen novels in Istanbul? Can you tell us about your writing environment and rituals, if any?

My books are written partly in Istanbul and partly in my office here in the UK. Now I am a full-time writer I try to keep to a 9am to 5pm schedule whenever I can. I have heavy family commitments so sometimes I find myself writing at night and at weekends. I don’t have any actual rituals as such, but I do always have my statue of a cobra on my desk.

Barbara Nadel’s latest novel Double Illusion.

Your 25th Ikmen detective novel “Double Illusion” will be on the market when this interview is published. You have written 25 Ikmen detective novels in the last 24 years. Your Francis Hancock and Hakim & Arnold detective series were also written during this period. An enviable productivity! How do you manage to write so many novels? Can you tell us the secret of this work?

There’s no real secret to my productivity except for the fact that I find having ideas easy. As a psychologist I find all states of mind fascinating, not just criminal ones.

Besides Çetin Ikmen, you also have Francis Hancock and Hakim & Arnold series. Could you tell us a little about them? Why did you need a different series? What are the differences or similarities between these series in terms of theme?

I began writing the Francis Hancock series just after my father died. He had lived through World War 2 and, as a child, witnessed the carpet bombing of London known as the Blitz. He and his family had many fascinating stories from that time, many of them involving  my grandfather who was a horseman. As part of his job, my grandfather looked after horses for a local undertaker and this was the basis for the Hancock stories. The Hakim and Arnold stories concern a private detective agency in the modern East End of London. Lee Arnold is a white ex-police officer and his business partner Mumtaz Hakim is a British Asian woman who has a degree in psychology. Together they solve crimes in the melting pot that is London’s East End.

How do you determine the plot of your novels? How do you create the plot? Do you create a draft and a plan beforehand?

I am famously a non-planner. I have an idea, I know who will be killed, how and why. Then I let Ikmen do his job and I simply document his actions and thought processes. I know that sounds a bit crazy but some of us do work like this. Embodying and talking to our characters. I’ve tried to plan and I admire those who do enormously, but it doesn’t work for me.

England is a country with a very productive tradition in the field of detective literature. It is a fact that all crime writers in the world are influenced by British crime literature. Who are the British crime writers you are influenced by?

I guess the UK crime writer who has influenced me the most is Colin Dexter, who wrote the Inspector Morse series. I loved the books and the TV series and the complexity of Morse as a person. Dexter really made his characters ‘live’ and that was what I wanted to do too.

Which crime fiction tradition do you see yourself as a continuation of? In other words, to which genre of crime fiction can we include your novels? Cosy, hard boiled, whodunit, thriller, noire and so on…?

I really don’t know. My books are listed as ‘police procedural’ but I think they’re more than that. Because of the nature of Ikmen himself and his city, there are more than a few hints of magical realism. Like British magician Derren Brown, however strange and apparently miraculous the events that happen are, they always have a logical explanation in the end – except when they don’t.

How is the interest in Cetin Ikmen novels in the UK? Are British readers interested in your crime novels centred in Istanbul/Turkey? In particular, I would like to know the reaction to your first Çetin Ikmen novel.

More people in the UK are interested in Ikmen and in mysteries set in Turkey than they were when I started. This is I believe because more British people have been to Turkey now and many of them have fallen in love with it.

In Turkey, Agatha Christie is one of the most influential British crime writers among readers and writers. I would like to know what you think about Agatha Christie detective novels.

Agatha Christie novels come from what is known as the ‘Golden Age’ of British crime fiction. I grew up reading her books and love them. But as a writer from a working class background I do find some of the attitudes of the overwhelmingly middle and upper class characters does grate at times.

In Feurbach’s famous quote[2], he suggests that individuals from different social classes have different perspectives on the same things. With this in mind, it is understandable that Agatha Christie’s writing style and language are specific to the upper class. As a writer with a working-class background, how do you think it has contributed to your perspective on the events and characters in your novels?

Working class writers focus much more on the day to day lives of their characters. Much of that involves just making enough money to pay the rent, trying to keep your job and your integrity – which is often very difficult. That’s why a lot of working class people find themselves involved in crime. Someone makes you an offer you literally cannot refuse. I have never done this myself, but I know people who have and I totally understand them. The prospect of poverty is never far away for most of my characters, just like it is never far away for me. You never forget being hungry, being afraid that your landlord will throw you out on the street or having to sell your only coat in order to be able to feed your children. I have come a long way in my life but I can never allow myself to become too comfortable because poverty is always around the next corner. Cetin Ikmen knows this very well.

There is a current issue about Agatha Christie these days. Some words in some of Agatha Christie’s books are being “updated”. What is your opinion about these corrections, which are also applied to the works of other authors? Do you think these corrections should be made?

This is a hard questions. Much as many of Agatha Christie’s characters may grate on me because of their often racist and classist views, that was how a lot of the ruling classes were then and I think it’s important to acknowledge that. As for making corrections, I’m not sure. I can see why some people might want to do this, but I can also see why others may not. Personally I do find some of the views expressed in a lot of books from previous ages culturally offensive but I also think we need to acknowledge that happened.

What are some of the advantages or difficulties of being a crime writer in the UK?  When you write a novel, what processes does it have to go through to be published? Was it an easy process for you to become a writer and to get your books published? Or was it quite difficult and labourious?

There are not a lot of advantages to be fair. Competition is fierce here and the publishing industry is tough. Only in very recent times have working class and ethnically diverse people managed to get published here and even now it is not a level playing field. When I started 20 years ago, I knew nobody in publishing who was like me. I spoke differently, I didn’t know anyone and I couldn’t afford to go to a lot of the events most writers went to. Getting published took me ten years. It was only when I discovered that authors had agents that anyone did anything except mail my first Ikmen book back at me without comment. When I found an agent things changed as I finally had someone on my side who could also speak to publishers and knew their systems. Publishing here remains tough especially with the coming of books by celebrities which sell in numbers people like me can only dream about.

Have you read books by Turkish crime writers? Do you have any favourites among the ones you have read?

I love Ahmet Umit’s A Memento for Istanbul, Mehmet Murad Somer’s Hop-Ciki-Yaya series and Esmahan Aykol’s Kati Hirschel series. And, although not specifically a crime novel, Elif Safak’s 10 Minutes 38 Seconds in this Strange World.

How long will you stay in Turkey?

I’ve just been in Istanbul and hope to come back very soon, maybe before the end of the summer.

Finally, what would you like to say to the readers of Detective Magazine?

As I say to all crime fiction fans, a big ‘thank you’. Without you, authors like me wouldn’t have a job and that means a lot. Also, if you have ambitions to write yourselves, keep going. It’s hard and it’s easy to become disillusioned. But your voices are just as important as the voices of bestseller authors. Literature needs fresh eyes and fresh insights.


[1] Barbara Nadel uses the word “sadness” here in Turkish.

[2] “Those who live in a palace and those who live in a hut think differently about the same things.”

TÜRK DEDEKTİF

   

TÜRK DEDEKTİF – BİR ÇETİN İKMEN POLİSİYESİ

BARBARA NADEL

PERSEUS YAYINEVİ

ÇEVİRMEN: MEHMET HARMANCI

355 SAYFA

 İngiliz yazar Barbara Nadel’in Türk kültürüne olan derin tutkusu ve bu topraklar hakkındaki geniş bilgisi, günümüz İstanbul’unda geçen sürükleyici bir suç dramasında ortaya çıkıyor. Nadel İngiliz olabilir ama yirmi beş yılı aşkın süredir Türkiye’yi ziyaret ediyor ve bizi iyi tanıyor. Romanın mekanı, tarih, kültür, manzaralar, kokular,  eski dar sokaklar, araba kornalarıyla birçok sesin uğultusundan oluşan, zengin bir şekilde dokunmuş, süslü bir duvar halısı gibi. Bana biraz Donna Leon, bir miktar da Michael Dibdin tadı verdi.

     Çetin İkmen’i tanımıyor olabilirsiniz, ben de yeni tanıştım ama dünyada pek çok seveni var. Sınırsız içki ve zincirleme sigara içen, sekiz çocuk babası (dokuzuncusu yakında dünyaya gelecek çünkü eşi mütemadiyen hamile) ve “ateist, anarşist, entelektüel züppe ve çapkın” olarak tanımlanan bir adamın oğlu. Babası da Çetin İkmen ve ailesiyle yaşadığı için çok ilginç bir ev ortamı var. Romanın pek yakında Haluk Bilginer’in başrolünde oynadığı bir TV dizisi olarak ekrana uyarlanacağını da haber vereyim. Haluk Bilginer’e söz söylemek ne haddime ama umarım senaristler romanın hakkını verirler. Genelde kitap uyarlamaları hayal kırıklığı oluyor çünkü.

     Nadel, okuyucularını meraklandırmak konusunda çok iyi bir iş çıkarmış. Yazarın İstanbul’u tanımlama şekli de çok yaratıcı. Hikâyeye hem gerçeklik hem de biraz egzotik bir dokunuş katmış. Komiser İkmen gizemleri çözmek, kariyerinde ilerlemek için çok çalışan ve hayatını kontrol altında tutan basmakalıp polislerden oldukça farklı resmedilmiş. Diğer suç kurgularındaki kahramanlarla karşılaştırıldığında bu hiç de basit bir hayat değil. Bununla birlikte, karakterin en ilginç özelliği etrafındaki her şeyi dengeleyebilmesi ve işine odaklanabilmesi.

     Robert Cornelius İstanbul’da Londra Dil Okulu’nda çalışan İngiliz bir öğretmendir.Sevgilisi Natalia’yı, Balat’ın eski Yahudi mahallesinde koşarken görünce şaşırır.1918 devriminde İstanbul’a göçen bir Rus Yahudisi, yaşlı Leonid Meyer evinde korkunç şekilde öldürülmüştür. Evin duvarında yaşlı adamın kanıyla çizilmiş bir gamalı haç vardır. Antisemitizm kokusu mu o? Ancak Komiser Çetin İkmen, bunun ırkçı bir saldırı olduğuna inanmaz. Kanıtlar, İkmen ve genç yardımcısı Süleyman’ı cinayetten kısa bir süre sonra Meyer’in dairesinin dışında görülen öğretmen Robert Cornelius ve Nazi sempatizanı olduğu bilinen emekli iş adamı Reinhold Smits’e götürür. Ancak bu iki kişiyi birbirine bağlayan başka bir bağlantı daha vardır; doksan yaşındaki Rus göçmen Maria Gülcü; uğruna öldürmeye değer bir sırrı olduğunu sanan dul bir kadın…

     İkmen, olayı bir an önce çözmesi için baskı altındadır. Ancak kurnaz komiser, gözde zanlı İngiliz Robert Cornelius’un katil olmadığını düşünmektedir. Kurbanın öldürülme şekli katilin kişisel bir nedeni olduğunu göstermektedir. İkmen tüm ipuçlarını ve kanıtları bir araya getirmeden asla rahat etmeyecektir. Genç meslektaşı Süleyman’la birlikte bizi, şehrin en kötü mahallelerinin arka sokaklarında, genelevlerinde ve barlarında, her biri farklı bir çılgınlık veya saplantıdan musdarip, farklı milliyetten zanlıyla heyecanlı bir soruşturmaya sürükler.

     Romanda Rus Devrimi’ne ve Nazi Almanya’sına da selam çakan yazar, okuyucuyu iç içe geçmiş olay örgüsüyle uyanık ve meşgul tutuyor. Barbara Nadel karakter oluşturmada başarılı ve bu kitaptaki karakterlerin çoğu, Patricia Highsmith’in Tom Ripley’iyle grup terapisine girmeye hak kazanacak kadar kötü. Türk Dedektif 1 renkli, çok katmanlı anlatımıve  hikayesiyle çarpıcı bir kitap. Komiser İkmen, sevilen yabancı polisler Aureilo Zen ve Guido Brunetti’nin saflarına katılacak kadar sevilesi.

ÖLÜMCÜL KADIN

“Güzel miydi, diye soruyorsanız bilmiyorum. Öyle bir havası vardı ki bunu güzellik kelimesiyle tanımlayamam. Kusursuz bir yüz ya da göz kamaştıran hatları değildi mesele. Öyleleriyle çevrili etrafımız. O başka türlüydü. Büyülüydü, evet, tek kelimeyle büyülü.”

“Size büyü yaptı yani?”

Giray Karagüz, başını ellerinin arasına alıp ciğerlerinde biriken soluğu olanca gücüyle dışarıya verdi. Yüzünü bir anlığına aynalı cama doğru çevirdi. Aynanın ardında her kim varsa ipini çekmeye hazırdı. Çekilecek bir ip kaldıysa…

“İlk nerede karşılaştınız?” diye sordu bu kez Savcı.

Giray Karagüz öfkesine hâkim olmaya çalışarak “Daha önce anlattığım gibi, bir organizasyonda tanıştık. Hepsi yazılı ifademde var,” diye cevap verdi.

“Yazılı ifadenizi okudum. Bahsettiğiniz tüm adreslere bakıldı. Kadını tanıyan kimseye rastlanmadı. Otelde kaydı yok. Evi olarak söylediğiniz adres ise boş. Ev sahibi yurt dışında yaşayan yaşlı bir kadın çıktı. Evini kimseye kiralamadığını söylüyor. İşte bu yüzden baştan başlayacağız. Tüm olanı biteni bir de bana anlatacaksınız.”

Aslında bunu bekliyordu Giray, şaşırmadı. Üç gün önce ömrünün en şaşırtıcı sabahına uyanmıştı. Mükemmel ve şehvet dolu bir gecenin kanlı sabahında zorla uyandırılmıştı hatta. Gözlerini açıp karşısında polisleri görmesiyle aynı anda hissetmişti tenine bulaşan kanı. Odaya toplananlardan yükselen uğultular, bağrışlar, hatta ince bir çığlığın bulandırdığı idrak mekanizması gördüğü manzarayla tamamen allak bullak oldu. Yataktan nasıl sıyrıldığını, etrafa dağılmış kıyafetlerini giyerken ona çevrilmiş bakışlardan utandığı için elinin ayağına dolaşmasını, yerdeki bir kadehe basmasıyla kesilen ayağının acısını hayal meyal hatırlıyordu. Parmaklıklar ardına gelene kadar her şey ışık hızıyla yaşanmıştı sanki.

“Kadınlara hitaben bir organizasyondu. Xiaros Otelin toplantı salonundaydık. Girişimci bir grup kadından destek istediğim bir konuşma yapıyordum. Onlarca bakımlı, zengin ve coşkulu kadının alkışları ile coştukça coşmuştum ki gözüm ona takıldı. Arka taraflarda bir masada tek başına oturuyordu. Işıltılı, mor bir elbise giymişti. Siyah saçlarını tek yana toplamış, bir omzunu açıkta bırakmıştı. Herkes alkışlarken o uzun tırnaklarını ritmik bir şekilde masaya vurarak oturuyor, bakışlarını hiç kaçırmadan beni izliyordu. Dikkat edin dinliyordu demiyorum, izliyordu. Bakışlarının beni delip içimden geçtiğini hissettim. Sanki söylediğim her şey bir palavraymış gibi alaycı bir biçimde gülümsüyordu. Bazen tek kaşını havaya kaldırıp indiriyor, ardından göz kapakları ağır ağır kapanıp açılıyordu. Konuşmaya devam ediyor olsam da o bakışa kilitlenip kaldım. Konuşma bitip kürsüden inmemle kadınlar etrafımı sardı. Tebrik edenler, elimi sıkanlar hatta boynuma sarılanlar oldu. Korumaların ara ara oluşturduğu boşluktan onun oturduğu tarafa baktığımda onu yerinde göremedim. Büyük hayal kırıklığı yarattı bu bende. Çünkü koca salonda tanışmak istediğim tek kadın oydu.”

“İfadenize göre bir kere de bağış yemeğinde karşılaşmışsınız. Kamera kayıtlarına ulaştık; kayıtlar aynı salonda olduğunuzu doğruluyor ama yan yana olduğunuz bir kare bile yok. Kampanyanıza yüklü miktarda bağış yaptığını belirtmişsiniz. Hesapları inceledik. Böyle bir transferin izine rastlamadık.”

Giray Karagüz dişi ile dudakları arasında, “O aracı oldu sadece,” dedi. Savcı söyleneni anlamak için öne doğru eğilse de ısrarcı olmadı ve devam etmesini işaret etti eliyle.

Savcının karşısında sakinliğini korumaya çalışan adam, bileğine geçirilen kelepçeden geriye kalan izi ovaladı bir süre. Olanları aklında tartmaya çalışırken gözleri boşlukta takılı kaldı. Yaşanılanları aklı almıyordu. “Xiaros’tan sonraki günlerde nerede konuşma yapacak olsam oradaydı. Bir görünüp bir kayboluyordu. Bir türlü kim olduğunu öğrenememiştim. Gittiğim her yerde gözüm onu arar olmuştu. Üç hafta sonraydı parti liderimiz bağışçılara yemek vermek istedi. Hem teşekkür bahanesi hem de bağışları artırmak için bir teşvik olacağını düşünmüştü,” dedi. Çok geçmişte kalan bir olayı anımsamaya çalışır gibi kaşlarını çatarak konuşmaya devam etti Giray Karagüz.

“Yemek başladıktan kısa bir süre sonra girdi salona. İncecik topuklarından çıkan ritmik sesi beynime kazımak ister gibi, salına salına ve yüzünde yine aynı alaycı tebessümle direkt masamıza doğru yürümeye başladı, fakat durmadı, geçip gitti yanımızdan. Vücuduna oturan siyah bir elbise giymişti bu kez. Saçlarını topuz yapmıştı. Beyaz bir ceket omuzlarındaydı. Topuklu ayakkabısı zarif bileklerini iyice ortaya çıkarmıştı. Ona bakarken ağzımdaki lokmayı çiğnemeyi bile unuttum. Yanımda oturan eşim masanın altından bacağıma vurmasa kendimi iyiden iyiye aptal durumuna düşürebilirdim. Ne yapıp edip kadınla tanışmalıydım. Eşimin göz hapsinden kurtulduğum ilk anda korumalarımdan en güvendiğime, Kemal’in kulağına bu isteğimi fısıldadım. ‘Bir ortam yarat bize,’ dedim. Kemal isteklerimi hiç sorgulamazdı. Keşke sorgulasaydı…”

Giray Karayüz’ün ağzından çıkan kallavi küfür konuşmasının bir süre duraksamasına sebep oldu. Savcı, başını iki yana sallamış ama müdahale etmemişti. Bu soruşturma, tıpkı karşısındaki için olduğu kadar onun için de hayat memat meselesiydi. Çok ince bir çizgi vardı arada. Daha soruşturmanın başındayken o çizgiyi aşmak istemiyor, tedbirli olmaya çalışıyordu. Tüm deliller adamın aleyhinde olsa bile…

Savcı, önündeki dosyayı karıştırırken “Sizi Kemal mi tanıştırmıştı?” diye sordu.

“Tanıştırmak diyemem. Yemek salonunun arka kapısından çıkmamı söyledi Kemal. Sanki bir ihtiyaç molasına çıkar gibi çıktım salondan. Rana kapının hemen ardında beni bekliyordu. Kamera kayıtlarına bakarsanız aynı esnada onun da salonda olmadığını görürsünüz zaten.”

Savcı, deneyimsiz olsa bu noktada, “Zaten baktık ve siz salondan çıkarken kadının diğer kapıdan salona girdiğini ve masalardan birine oturduğunu gördük,” derdi ama meslekte yeterince deneyimli olduğu için sustu. Adamın devam etmesi için başıyla onaylar gibi yaptı.

“Rana… Kendini Rana Mara Goranov olarak tanıttı ve ona Rana diye seslenebileceğimi belirtti. Kibar bir biçimde, öpmem için elini uzattı. Bizim çevremizde görmeye alışkın olmadığımız, Avrupai bir havası vardı. Söylediğine göre kocası zengin bir Bulgar’dı ve seçim kampanyamıza destek vermek istiyordu. Onun da evli oluşu işi daha heyecanlı hâle getirmişti.”

“Bir Bulgar size neden destek verir diye sorgulamadınız mı hiç?” 

“Sordum bunu. Hem de o ilk konuşmamızda sordum. Rana’nın cevabı netti: ‘Çünkü ben Türk’üm ve öyle istiyorum.’ Beni dinlediğini ve kadınlara yönelik planlarımdan bahsettiğim konuşmamdan çok etkilendiğini söyledi bana. Başımı döndürecek bir biçimde okşadı gururumu. Sayın Savcım ben aptal bir adam değilim. Hele çapkın… Nasıl oldu bilmiyorum, Rana’nın çekimine kapıldım. Bu yaşımda âşık oldum.  Şimdi tüm bu yaşadıklarım bir yana onu kaybettiğimi düşünmek… Delirecek gibi oluyorum.”

Savcı, Rana Mara Goranov adının gerçek bir isim olmadığını biliyordu. Kadına dair herhangi bir kimlik bulamasalar da bu adın sahte olduğunu resmi makamlara da onaylatmışlardı. Kadın kameralara dört yerde yakalanmıştı. İlki, bahsedildiği gibi Xiaros’ta değildi. Hatta kadının o salonda olduğuna dair kamera görüntüsü bulamamışlardı. Garsonlardan biri benzer bir tarif vermişti ama ifadesinde kadını bordo elbiseli olarak tasvir etmişti.

Bahsi geçen bağış yemeği kadının kameralara boy gösterdiği ilk yerdi. Denildiği gibi salona geç girmiş, belediye başkan adayının oturduğu masaya doğru yürümüş ve sonra arkalarda bir masaya oturmuştu. Konuşmaların yapıldığı kürsüye çevrilen spot ışıklarının gerisinde kalan loşlukta yüzü çok net seçilmese de güzel bir kadın olduğu çok belliydi. Basına ait kamera görüntülerinden birinde bir ara salondan çıkarken görülüyordu. Kadının arkasından da Kemal Eralemdar çıkıyordu. Ancak kısa bir süre sonra kadın, masasına yakın bir kapıdan yeniden içeriye giriyor ve başkan adayının salonda olmadığı süre boyunca oturup yemek yiyordu. Bu görüntü, başkan adayının ifadesiyle ciddi anlamda çelişiyordu. Çelişkiler bundan ibaret değildi.

Savcı’yı daldığı düşüncelerden ana döndüren Giray Karagüz’ün su isteği oldu. Başıyla aynalı cama doğru bir işaret yapmasından kısa bir süre sonra bir memur hazır su şişesiyle sorgu odasına girdi.

Giray Karagüz şişedeki suyu bir seferde yarıya indirdi. Şişenin kapağını yavaş yavaş kapatırken “Onu yeniden görmek için can atıyordum. Düşünmem gereken onca mesele varken güne onu düşünerek başlıyordum. Saçlarının olağanüstü parlaklığını, bakışlarındaki derinliği… Konuşurken arada ısırdığı dolgun dudaklarını öpmek arzusunu bastıramıyordum. Kemal, akıllılık edip Rana’nın telefonunu almıştı. Aramam için teşvik etti beni, yapamadım. Dördüncü günün sonunda daha fazla tutamadım kendimi ve Kemal’e arattım. Onu yemeğe davet etmek istediğimi söylemesini istedim. Bunun mümkün olmadığını söyleyerek reddetti. Çok bozulmuştum. Şahsi telefonumdan mesaj attım. Bir süre cevap vermesini bekledim, vermedi. Tam da eski bir milletvekili ile toplantıdayken aradı. Numarasını ekranda gördüğüm anda toplantı umurumda olmadı. Dışarıya attım kendimi. Sesi buğuluydu. Nefesi telefondan çıkıp yüzüme çarpıyormuş gibiydi. ‘Çok fazla konuşamam, eşimin adamı her an peşimde. Yarın gece saat onda verdiğim adreste olun lütfen,’ deyip kapattı.”

“Ağva’daki taş ev…” dedi Savcı.

“Evet, 21 Kasım gecesi buluştuk. Oraya ulaştığımızda neden orayı seçtiğini anlamıştım. Etrafta in cin top oynuyordu adeta. Böyle ıssız bir yerde, sırf benimle buluşabilmek için bir ev kiraladığını duyduğumda şaşırdım. ‘İkimizi de tehlikeye atamam. Eşim çok güçlü bir adamdır. Sizin de basından uzak olmanız en doğrusu olur,’ dediğinde çok akıllı bir kadın olduğunu anlamıştım. Güzel bir sofra kurulmuştu. Alkol aldık. Aslında ben içmem. Hatta Rana’ya kadar ağzıma içki sürmemiştim, ama ona hayır demek mümkün değildi. Sonrasında onunla birlikte olduk diye düşünüyorsunuz ama olmadık. Ben ne kadar istesem de o kedinin fareyle oynadığı gibi oynadı benimle. İstiyordu ama yapmayacağını da belli ediyordu. Hem söyledikleriyle hem davranışlarıyla. Kocasını aldatmak istemiyor ama benden uzak da duramıyordu. Aramızdaki çekimi anlatmam mümkün değil.  Seçimden konuştuk, rakiplerimi konuştuk, hayatımdan konuştuk. Şimdi düşünüyorum da o taş evde beş kere buluştuk ve hiçbirinde onunla ilgili bir kelime bile konuşmadık. Eşinin zengin ve yaşlı bir adam olduğu, onu mutlu edemediği dışında hiçbir şey. Sanırım bir süre o da direndi bu aşka.”

Savcı o esnada, kadının kameralara yakalandığı ikinci anın fotoğrafına bakıyordu. Şile yolunda bir MOBESE görüntüsüydü bu. 11 Aralık sabah saatlerinde peş peşe iki araç ışıkta duruyordu. Kameraya ayan beyan yakalanan Giray Karagüz arkadaki araçtan önceki araca el sallıyordu ama öndeki araçta, yüzü çok net seçilmeyen kadın tepki vermiyordu. İfadeye göre aşk yuvalarına giderlerken yolda karşılaşmışlardı. Görüntüdeki araç Giray’ın iddialarına göre kadının aracıydı ama yapılan araştırma aracın sahte bir kimlikle kiralandığını gösteriyordu. Sahte kimlik, offshore hesaplar, gizemli bir kadın, kadına ait olduğu söylenen telefon hattının kapatılması Savcı’nın kafasını karıştırıyordu. Cinayetle ilgili tüm deliller başkan adayını işaret etse de ortada bir bit yeniği vardı. Kadının kimliğini bulmaları şarttı. Savcı, biraz ara vereceğini söyleyerek sorgu odasından çıktı.

“Ufacık da olsa bir ipucu yakalar mıyım diye bir saattir aşk hikâyesi dinliyorum. Kadının kimliğine dair hâlâ bir bilgi yok mu?” diye sordu Başkomiser Zafer’e. Zafer başını iki yana salladı.

“Maalesef yok. Tuttuğu söylediği evin yakınlarında ne kadar kamera varsa inceledik. Siz de gördünüz komşu villadan gelen kayıtları: Bir gece vakti plakası kapalı bir araç eve yanaşıyor. Yüksek duvarların ardına geçiyor. Tahminen eşya indiriyor sonrası tam bir muamma. Sırra kadem basıyorlar. Kamerayı fark etmiş olacaklar ki sprey boya ile boyamışlar.  Taş evin sahibinin hiçbir şeyden haberi yok. Issızda yıllardır boş olan bir ev… Olay Yeri evde toplu iğne başı kadar bile olsa her alanı didik didik taradı. Yok böyle bir temizlik Sayın Savcım.”

“Bunların hepsi bana bu işin organize olduğunu söylemeye yetiyor da gel gör ki bu hiçbir şey ifade etmeyecek mahkemede. Adamın doğru söylediğini kanıtlayacak hiçbir net delil yok. Avukatlarının da eli kolu bağlı. Eğer kadının kimliğine, adamla olan bağına dair bir iz bulamazsak, gerçekten dediği gibi masum olsa bile hayatı kaydı adamın. Yapabileceğim hiçbir şey yok, iddianameyi eldeki delillere göre yazmam gerekir.” 

Başkomiser Zafer, Savcı’nın haklı olduğunun farkındaydı. Öyle berbat bir durumun içinde kalmıştı ki, bir yandan basının diğer yandan farklı görüşlerdeki siyasetçilerin baskısı yüzünden delirmek üzereydi. Belediye seçimlerinin en güçlü adaylarından biriydi Giray Karagüz. Temiz geçmişi, saygın duruşuyla tanınan ve sevilen bir doktordu. Seçime girdiği ilçede belediye başkanı olmak demek gelecekte tüm şehrin, hatta sonrasında belki ülkenin başına geçebilmek demekti.

Olay yeri olan otele isimsiz bir ihbar üzerine giden ilk ekip önce kapıyı çalmıştı. Cevap veren olmayınca da kapıyı görevlilere açtırmıştı. Polisler maktulün yanında, maktulün kanının içinde baygın gibi yatan adamı ilk anda tanıyamamıştı. Tanısalar, hemen gerekli önlemi alır ve kapıdaki kalabalığı dağıtırlardı belki. Zafer bu görevin başına getirilene kadar basın epey malzeme toplamıştı. Ülke gündemi bu olayla çalkalanıyordu. Gazete başlıkları adamın ailesi için utanç vericiydi. Giray Karagüz’ün eşi, kalp spazmı geçirdiği için hastaneye kaldırılmıştı.

Maktul 32 yaşındaydı. Maktulün kalbine saplanmış neşterde ve odanın her yerinde Giray Karagüz’ün parmak izlerine rastlanmıştı. Oda bir zevk gecesinin izleriyle doluydu. Alkolle birlikte uyuşturucunun da bu geceye eşlik ettiğine dair izler… Giray Karagüz’ün kanında da uyuşturucuya rastlanmıştı ki kendisi kesinlikle uyuşturucu madde kullanmadığını iddia ediyordu.  Cinsel ilişkiye dair izler de mevcuttu; Giray Karagüz eşini aldattığını hiç inkâr etmemişti. İtiraf ettiklerinin doğruluğunu ise kanıtlayamıyordu.

Savcı sorgu odasına döndüğünde elinde iki şişe su vardı. Birini başkan adayının önüne koydu. “Otele gelişinizle devam edelim,” dedi.

Giray Karagüz yirmi bir yıllık meslek hayatı boyunca yüzlerce kalp ameliyatı yapmıştı. Birinde bile elleri titrememiş, en ufak bir heyecan belirtisi göstermemişti. Ancak bu beyaz odada alnında terler birikmeye başlamıştı ve elleri titriyordu. Kanında uyuşturucu bulunduğunu söylemişlerdi. Vücudunun bu yabancı maddeyi atmak telaşından mıydı bu titremeler yoksa başına geleceklerden korkudan mıydı kendisi de emin olamıyordu.

“O gece saat yine onda Rana ile buluşacaktık. Tam yola koyulacakken aradı beni. Sesinde bir gariplik vardı. Korkuyor gibiydi. Taş evin deşifre olduğunu düşünüyordu. Buluşmanın riskli olacağını söylüyordu. ‘Ben de kaldığım otelden ayrılamam birkaç gün,’ deyince beynimden vurulmuşa döndüm. Zaten bir haftadır seçim yüzünden yollardaydım, yorgundum ve onun özleminden delirmek üzereydim. Ona çok ihtiyacım olduğunu söyleyince, ‘Benden haber bekle, bir saate kalmadan seni yeniden arayacağım. Buraya bir ayar vermem lazım’ dedi.”

“Kaldığı otele yani.”

“Evet, ülkeye geldiğinden beri o otelde kalıyordu. Kocasının adamı da…”

“Anladım. Peki 405 numaralı odayı tutmanızı Rana Mara Goranov mu istemişti? Otel kayıtlarında, bulunduğunuz odanın yanındaki 405 numaralı oda Kemal Eralemdar adına kayıtlıydı.”

“Rana’nın şoförü, koruması, her ne haltsa işte otelin barına iner inmez aramıştı beni Rana. ‘Hemen 405’i tut. Arada kapı var. Kimseye görünmeden benim odaya geçebilirsin. Ama Kemal de otele gelsin. Ne olur ne olmaz bizimki belki kapıya dayanır, bilmiyorum işte. Güvende hissetmeliyiz sevgilim,’ dedi telefonda. Bana ilk defa sevgilim diyordu. Çok düşünmedim detayları. Bir an önce o beyaz tenin kokusuyla sarhoş olmak istedim. Çok utanıyorum yaptıklarımdan ama aşk böyle bir şey olmalı, düşünmüyorsun, yapıyorsun sadece.”

Savcı, sudan bir yudum aldı. Boynunu iki yana yatırıp çıtırdattı. “Otele gelişiniz, odaya girdiğiniz ana geri dönelim,” dedi.

“Kemal’le 405’e girdik. Kemal’e dikkatli olmasını, her an otelden ayrılacakmışız gibi tetikte olmasını söyledim. Diyorum ya sorgulamazdı beni. Hem de gizliliğe önem veren Rana’yı çok takdir ediyordu. Bizim aşkımızı bilen tek kişiydi. Kemal’den ayrılır ayrılmaz Rana’yı kollarıma aldım. Birlikte olduk. Alkol aldık, yeniden birlikte olduk.”

“Kemal 405’te mi kaldı?”

Savcı’nın sorusu üzerine Giray Karagüz gözlerini kapattı. Sinirleri o kadar yıpranmıştı ki göz kapakları altında biriken gözyaşları gözlerini açmasıyla birlikte yanaklarına süzüldü.

“Her şey mükemmeldi. Sadece bir kadeh içki içtim, yemin ediyorum başka hiçbir şey… Ben kimseyi öldürmedim. Sadece sevdiğim kadınla… Tüm bunlar bir komplo. Birileri… Bence Rana’nın kocası bizi öğrendi. İntikam almak istedi ve suçu benim üzerime yıkmaya çalışıyor. Bana inanmak zorundasınız. Tek niyetleri beni bitirmek. Kocasının adını bilmiyorum ama siz bulursunuz değil mi? Bunu kim yaptı, Rana’ya ne olduğunu bilmek istiyorum.”

Giray Karagüz daha fazla konuşabilecek gibi değildi. Sinir krizi geçirmek üzereydi. Avukatı kısa bir ara vermenin iyi olacağını söyleyince Savcı bu teklifi kabul etti ve ofisine dönerken ellerini iki yana açıp Zafer Başkomiser’e ne demek istediğini sessizce anlatmış oldu.

Zafer, ofisine çekilmiş ve kapıyı kilitleyip bir sigara yakmıştı. Tüm hayatı boyunca siyasete zerre bulaşmadan bulunduğu yere kadar gelmişti. Bugün de bir taraf olmak niyetinde değildi. Bu sebeple siyasi baskılara boyun eğmeyecekti ama kalbinde bir ses bu olayda Giray Karagüz’ün tarafındaydı. Adamın hikâyesini kanıtlayacak, kimliği meçhul kadını tanıyan bir tane bile şahit yoktu.

Kamera kayıtları Giray Karagüz ve Kemal Eralemdar’ın otele birlikte geldiklerini, 405 numaralı odanın olduğu kata çıktıklarını gösteriyordu. Koridorlarda otel politikası sebebiyle kamera yoktu. Sadece her katta asansörü gösteren bir kamera bulunuyordu ki o kamera da iki adamın birlikte ve gülüşerek asansörden indiğini doğruluyordu. Başkan adayının henüz bilmediği şeylerden biri 403 numaralı odanın da Kemal’in adına kayıtlı olduğuydu. İşte bu nokta işleri karışıyordu. Otelin neredeyse bir aylık kamera kayıtları incelenmişti. Gizemli kadının otele girişini ya da çıkışını gösteren bir kayıt bulamamışlardı memurlar. Odada parmak izleri vardı ama karşılaştırabilecekleri bir iz olmadığından bir işe yaramıyorlardı.

Giray Karagüz’ün gizemli sevgilisiyle aşk gecesi hikâyesi burada patlıyor yerini gözle görünen bulgular alıyordu: otopside maktulün kanında da uyuşturucu bulunması, maktuldeki zorla cinsel ilişki bulguları, profesyonel bir elden çıkan tek neşter darbesiyle gerçekleşen cinayet, mobil cihazların sinyal takibi sonucunda iki ismin de sürekli aynı konumlarda bulunduğunun belirlenmesi, Kemal Eralemdar’ın Ağva’da da otel kayıtlarının bulunması…

Zafer ikinci sigarayı söndürdükten sonra bilgisayarını açtı. Karşısına çıkan ilk gazete başlığına tıkladı. “Başkan adayının, korumasıyla yaşadığı yasak ilişkinin sonu ölümle bitti. İki erkeğin arasındaki bu sıra dışı aşkla ilgili detaylar mide bulandırıyor.” diyordu haber. “Hay ben sizin midenize…” diyen Zafer, haberin devamında kendi adına da rastlayınca sinirlendi ve bilgisayarı kapattı.

Savcı, profesyonel bir psikolojik değerlendirme talep etmişti. Şüphelinin akli dengesinin yerinde olup olmadığı tespit edilsin istiyordu. Yaşadığı eşcinsel ilişkiyi, toplum baskısı yüzünden hayalinde geliştirdiği bir sevgiliyle örtmeye çalıştığından şüpheleniyordu. Sevgilisi olduğunu iddia ettiği kadınla fiziki hiçbir bağlantısı yoktu. Onunla, aşk yuvasında olduğunu söylediği günlerden birinde kadının otomobili ve kadın ufak çaplı bir kazayla MOBESE’ye takılmıştı. Ayaküstü parayla kapatılan kaza tutanaklara geçmemişti ama kayıtlarda alenen görünüyordu ki kadın o sırada şehrin neredeyse diğer ucundaydı. Giray Karagüz ise iddialarında o kadar ısrarcıydı ve o kadar gerçekçi anlatıyordu ki Savcı ne diyeceğini bilemiyordu. Kadının kimliği tespit edilebilirse böyle bir ilişkinin olup olmadığı da bulunabilirdi ama kadın sırra kadem basmıştı.

Kadının dördüncü ve en net kamera görüntüsüne ait fotoğrafa uzun uzun baktı Zafer. Yüzünün neredeyse yarısını kapatan güneş gözlüğünün altında, iri ve ıslakmış gibi duran dudaklarla biçimli bir çene görünüyordu. Cinayetin işlendiği otelin karşısındaki bir kafenin güvenlik kamerası görüntülerini onlarca kez izlemişti Zafer. Kadının otomobilini kullanan iri yarı bir adam, kimliği belirsizdi, otomobilden iniyor, kadının kapısını açtıktan sonra yeniden otomobile binip uzaklaşıyordu. Kadın bir süre otelin karşısındaki kafede oturuyor ve sonra yeniden onu almaya gelen aynı otomobile binip gidiyordu. Bu süreçte gözlüğünü hiç çıkarmamıştı. Bu görüntüde dikkati çeken tek şey maktul Kemal Eralemdar’ın kafeye gelip kadına bir zarf vermesiydi. Kadın, zarfı alırken sanki Kemal’in elini okşuyor gibiydi. Görüntüler büyütülmüş ve defalarca izlenmişti. Anlık temasa bir anlam mı yükleniyordu yoksa kadınla Kemal arasında bir bağ mı vardı bilemiyorlardı. Kadın ortalarda yoktu, Kemal morgda yatıyordu. Giray hiçbir şey kanıtlayamıyordu. Zarfta ne olduğu ise bir başka bilinmez olarak dosyaya işlenmişti.    

Zafer günlerdir gecesini gündüzüne katmış, evin yolunu unutmuştu. Eve gidip bir duş almaya karar verdi. Emniyet’ten çıkıp otomobili Yadigâr’a bindi. Kırmızı ışıkta beklerken parlak kızıl saçlı bir kadın aracının önünden geçti. Işık henüz yeşile dönmeden aynı kadın yeniden aracın önünden geçtiğinde Zafer bunun dejavu olduğunu düşündü önce. Kadının ardından bakınca yolun diğer tarafında iki kadını birden gördü. Aynı boyda, aynı parlaklıkta saçlar ve neredeyse aynı tarzda giyinmiş iki kadın birbirine sarılıyordu. Zafer gülümsedi. “Aynı parlaklıkta saçlar… Peruk… İki kadın…” dedi ve kahkaha attı. Bu bilginin ne işe yarayacağını henüz bilmese de bir gizem çözülmüştü en azından. Giray Karagüz’ün güzel sevgilisi hayal ürünü değildi. 403 numaralı odada buldukları sarı uzun naylon ip de bir kıyafetten gelmiyordu. Bir peruktan düşmüştü.  

Ertesi gün Başkomiser Zafer tüm kamera kayıtlarını istetti. Giray Karagüz’ün 21 Kasım tarihinden önce konuşma yaptığı meydanları bile inceledi. Her birinde aynı siyah saçlı kadını tespit edebilmişti. Bağış yemeğinde salondan çıkan ve salona girip yemeğe devam eden kadınların aynı boyda olmadığını da… Her şekilde yüzünü gizlemeyi başaran bu iki kadından birinin cinayet gecesinde sarı bir peruk takmış hâlini, otelin arkasındaki caddeyi gösteren kamera kayıtlarından birinde tespit eden de Zafer olmuştu. Kadının izbandut gibi şoförü de valizleri taşıyan bir çalışan kılığında otele giriyordu. Hem de maktulle şüpheliden hemen sonra. Tüm bu detayları gözden kaçıran memurlara bir ton azarı çeken Zafer ne bir isim ne adres bulabilmişti ama peşinden koşacakları ilk ipucunu 405 numaralı odada bulmuşlardı: Kısmi de olsa bir parmak izi onları başka bir davanın aranan zanlısı olan Admir Olek’e bağlamıştı. Yani sadece bir görüntüde gördükleri ve Rana Mara Goranov’un şoförü olarak bildikleri adama. Admir Olek bir tetikçiydi ve kabarık bir suç dosyası vardı.

Zafer Başkomiser emniyetin farklı birimlerindeki dostlarıyla uzun telefon görüşmeleri yaptı. Dosyalar masasına yığılmıştı. Admir Olek ve Rana Mara Goranov olarak bildikleri kadının fotoğrafları, kılık değiştirebilecekleri bilgisiyle birlikte tüm havalimanlarına ve sınır kapılarına ulaştırılmıştı.

Altıncı günde beklenen haber geldi. Admir Olek, boş görünen bir tırın dorsesindeki gizli bir bölmede ülkeden çıkmaya çalışırken Aziziye Dereköy Sınır Kapısı’nda yakalanmıştı.

Hüseyin Komiser, Admir Olek’in alındığı sorgu odasından çıkar çıkmaz Zafer’e bilgi vermeye koştu.

“Adam elimde kalacak vallahi. Tek kelime etmedi. Ne kadınla ilgili ne suçlarıyla… Konuşmuyor.”

Zafer bunu bekliyordu. Bulgar mafyası ile bağlantısı olan bir tetikçinin konuşması ölüm fermanını kendi eliyle imzalamasına eşdeğerdi. “Bir tetikçiyi değil, bir babayı sorgularız o halde,” dedi Zafer. Hüseyin’in boş bakışlarıyla karşılaşınca masasındaki dosya yığınının arasından bir dosyayı eline aldı ve Hüseyin’e peşinden gelmesini söyledi.

Admir Olek, kızının fotoğrafları masaya saçıldığında olduğu yerde kıpırdandı. Sonra başını başka yöne çevirdi. Zafer, “Ya şimdi konuşursun, ben de bir şekilde sana ve ailene koruma sağlarım ya da susmaya devam edersin ben de hakkındaki tüm suçlamaları kabul ettiğini ve patronların hakkında da itirafçı olacağını tüm birimlere duyururum. Tabii bu duyum nerelere kadar ulaşır, ulaştığı yerlerdekiler de ailene neler yapar orasını bilemem,” deyince Olek’in gözbebekleri irileşti.

“Gözlerinden okunuyor ki dilimizi oldukça iyi biliyorsun. Haydi başlayalım,” dedi Zafer. Yirmi dakikası ikna turlarıyla geçen iki saatlik sorguya Savcı da dahil olmuştu. Cinayetle ilgisini itiraf eden Olek, Organize Suçlarla Mücadele ekiplerine teslim edilmişti.

Giray Karagüz, yeniden aynalı odaya götürüldüğü düşüncesiyle parmaklıkların ardından çıkarken on beş gün önceki adama hiç benzemiyordu. Başkan adayı doktorun omuzları çökmüş, yüzüne on yaş eklenmişti neredeyse.

Zafer Başkomiser’in odasına alındığında avukatı da onu orada bekliyordu. Avukat yüzüne yayılmış gülümsemeyle karşıladı Giray Karagüz’ü. “Geçmiş olsun, hepsi bitti. Hakkınızdaki tüm suçlamalar düştü,” dediğinde adamcağız şaşırdı. Ömrünce kurtulamayacağı bir pisliğe bulaştığını düşünüyordu.

İlk sorusu, “Ya Rana? Onu da mı öldürdüler yoksa?” oldu.

Şaşkın bir âşıkla uğraşmaya zerre niyeti olmayan Zafer gülmemek için kendini zor tuttu. “Olan biteni avukatınız size açıklar artık. Geçmiş olsun,” diyerek adamları yolcu ettikten sonra içinde tuttuğu cılız kahkahayı dışarıya bıraktı. Aynı esnada karşısındaki masada oturan polis memuru Selim, izinden dönen ekip arkadaşı Sevcan’a Admir Olek’in ifadesi okuyordu.

Ben bana emredileni yaptım. Kadını Türkiye’ye getirdim. Buradaki bağlantılarımın yardımıyla adamın konuşma yapacağı yerlere soktum. Bana söylenilen kadını korumam ve o ne derse yapmam gerektiğiydi. Yemin ediyorum kadını ilk defa görmüştüm. Tüm planı o yaptı. Adamı kendisine âşık etti. İstediği gibi yönlendirdi. Seçim kampanyası üzerinden kara para aklayacak bazı kişilerle adamı tanıştırdı. Onlara güvenmesini sağladı. Giray Karagüz’ü parmağında oynattı anlayacağınız. Cazibesiyle Kemal’i de bu dümenin içine soktu.  Tüm plan kara para aklamak ve kabak Giray’ın ya da kurmaylarından birinin  başına patlamadan önce hiç var olmamışçasına ortadan yok olmaktı. Giray ne derse desin kadınla ilişkisini kanıtlayamayacaktı. Kadın, onunla olduğu tüm gizli buluşmalar sırasında farklı yerlerde olduğunu kanıtlamak için dublör kullanıyordu. Sonra işin seyri değişti. Adamdan ve aynı zamanda bize bilgi uçuran Kemal’den kurtulmamız gerektiğini söyledi. Nedenini bilmiyorum. Tüm anketlerde önde görünen Giray Karagüz için bu seçimi kazanmamalı, diyordu. Otel planını o yaptı. Ben sadece bana söyleneni yaptım. Sonra tezgâhı hazırladık. Kadın, Giray’la işi biter bitmez bana haber uçurdu. Beni odaya aldığında Giray Karagüz bebekler gibi uyuyordu. 405’e kadının odasından geçtim. Beni birden karşısında gören Kemal’in karşı koyma fırsatı olmadı. Onu bayılttım. Uyuşturucuyu ben enjekte ettim. Kıyafetlerini çıkardık ve odaya saçtık. Uyuşturulmuş bir adamı (bip) bile izledi. Kadın, Kemal’i öldürdüğümden ve Giray’ı işaret edecek delilleri istediği gibi yerleştirdiğimden emin olana kadar odadan çıkmadı.

Sevcan elini ağzına kapatmış, hayretler içinde kalmıştı. “Yani bir de adama tecavüz mü etmiş?” diye sormuştu.

“Kızım bipledik, yine de soruyorsun. Aynen öyle yapmış işte,” dedi Selim.

“Ya diğer kadın? Hani şu dublör dediği, onu buldunuz mu?”

“Öldürülmüş. Kimliği belirsiz bir kadının cesedini bulmuşlardı on yedi gün önce. Bu olayda bahsedilen kadın olabileceğinden şüpheleniyorlar.”

Sevcan, “Of!” dedi. “Ben de izne çıkacak zamanı bulmuşum. Peki bu Goranov’dan haber yok mu? Olek bilmiyor mu nerede olduğunu?”

“Bulgar tetikçi, kadını bir daha görmediğini söylüyor. Bak, kadınla ilgili ne demiş okuyayım: ‘O, bu hayatta tanıdığım en tehlikeli insan. Bir melek kadar saf görünüşlü şeytan. Hakkındaki söylentilerin ne kadarı doğru bilmiyorum ama çocukluktan itibaren sırf bu tip politik komplolar ve suikastlar için yetiştirilmiş. En az yedi dili, ana dili gibi konuştuğu söyleniyor. Ancak hangi milletten olduğu bilen yok. Şimdi dünyanın hangi ülkesini karıştırmaya gitmiştir, şu an nasıl görünüyordur kim bilir?’”

Tüm olayı baştan sona dinleyen Sevcan elini saçlarına götürdü ve at kuyruğu şeklinde topladığı saç tutamını omzunun gerisine savurdu. “Ne kadınlar var. Bu, hayatımda duyduğum en manyakça plan,” dedi. Selim’in, “Giray Karagüz ismini siyaset arenasında bir daha duymayız sanırım. Adamın istikbâli yok oldu. Kendini aklasa da insanlar bu olayı asla unutmayacaklar,” dediğini duyan Zafer, bu olayda kendini Rana Mara Goranov olarak tanıtan ve gerçek ismini kimsenin bilmediği kadının fotoğrafına uzun uzun baktı. İstihbarattan gelen diğer fotoğrafların olduğu dosyaya koydu ve dosyayı kapattı. Dosyanın üzerinde “фатална жена (Ölümcül Kadın)” yazıyordu.

SARI DOSYA

KADIN

Bugün işe gelmedi. Mesaimi ofisteki boş masasına, bir türlü ilerlemek bilmeyen saate bakarak bitirdim. Bir ara evrak imzalatmak bahanesiyle müdürün odasına girip laf arasında hastalandığını öğrendim. Personel işlerindeki kızdan adresini almam zor olmadı. İki abi, bir babayla büyüdüm ben, her duruma uygun bir bahanem, bir yalanım vardır. İş arkadaşlarım öğlen yemeği için yemekhaneye koşturunca sinsice ofisine süzüldüm. Her daim düzenli ve temiz tuttuğu masasında ona dair bir şeyler bulmayı umuyordum doğrusu. Bir seneyi aşkın süredir sessizce gözlüyorum bu garip adamı. Adı, soyadı, telefon numarası ve şu an elimde olan adresi dışında hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu durum, içimdeki meraklı kediyi daha da kışkırtıyor. Kilitli çekmeceleri zorladım, fayda etmedi. Çöp kutusu boş. “Kimsin sen?” diye mırıldandım kendi dağınık masama dönerken.

İşten çıktığımda hava henüz aydınlıktı. Şehrin is kokusu yağmura karışıp üstüme siniyordu. Taksiden evin olduğu sokağın başında indim.  Onunla karşılaşmadan önce heyecanım yatışsın diye biraz yürümeliydim. Hayatım boyunca hiç şemsiyem olmadı. Yağmurda ıslanmayı severim. Apartman girişindeki lekeli aynada yansımam üşümüş ve yorgun görünüyordu. Bunun onda uyandıracağı merhamet duygusunu düşünerek keyiflendim. Zile uzanmam biraz zaman aldı. Tarif edemediğim bir his gelip ruhumu sıktı, elime yapıştı. Dönüp gitmek duygusu o kadar güçlüydü ki buna kendim de şaşırdım.

Zili çalıp ellerimi ceplerime sakladım. Hafifçe sağa sola sallanarak gözetleme deliğine diktim bakışlarımı. Kapı açılırken gıcırdadı. İfadesiz yüzüne hızlıca “Geçmiş olsun! İşe gelmeyince merak ettim. Adresini arkadaşlardan aldım. Şemsiye de almamışım yanıma, baya ıslandım,” diyerek saçlarımı düzelttim.

Beni isteksiz buyur ettiğini anlamamış gibi yaparak evin sıcak koynuna sokuldum usulca. İkram önerisini yılların alışkanlığıyla “Cezvede ağır ateşte pişmiş, az şekerli bir kahve,” diyerek cevapladım. Ağzımdan çıkıveren bu samimi, detaylı arzuyu “Zahmet olmazsa!” diyerek yumuşatmaya çalıştım. Kulağım mutfaktan gelen tıkırtılarda, eski usul döşenmiş geniş salonu incelemeye başladım. Burası baba evi olmalıydı. Eşyalar eski olmasına rağmen çok temiz ve düzenliydi. Ağır kadife perdeler muntazam çekilmiş, yıllanmış tablolar az sonra kapıdan anne babası girecekmiş gibi hazır olda bekliyordu. Konsolun benekli aynasında hızlıca rujumu tazeledim. Kendimi sağı solu karıştırmamak için zor tutuyordum.

Yaklaşan ayak seslerini duyunca en yakındaki koltuğa oturdum. Keyfim yerindeydi, uzun süredir olmayı hayal ettiğim yerdeydim. Yüzümdeki sırıtmayı saklamakta güçlük çekiyordum. Onun yüzündeyse az sonra kusacak gibi bir ifade vardı. Kahvemi uzatmak için yanıma geldiğinde “İyi görünmüyorsun,” diyerek kadınsı bir refleksle alnına uzandım. Gözlerindeki dehşet, kendini geri çekişi beni şok etti. “Benden hoşlanmıyor olabilir mi? Yoksa çirkin miyim? Kaldırımda yürürken bana çevrilen, iş yerinde beni gözleriyle soyup soyup giydiren onca erkek gözü yanılıyor olamaz. Onlar yanılsa bana bakarken kıskançlıkla kısılan onca kadın gözü yanılmaz.” Havada asılı kalan elimi kurumaya yüz tutmuş saçlarıma götürerek oyalandım.

Art arda ofisteki havadisleri sıralayıp arada ona sorular soruyordum. Kısa cevapları ve uzayan sessizlik odadaki gereksizliğimi sorgulamama neden oluyordu. Kahvem daha da acılaşıyor, bitirmekte zorlanıyordum. Salonun dekoruna hiç uymayan metal dosya dolabını işaret ederek sordum. “Yoksa eve iş mi getiriyorsun?”

“Polisiye kitap çalışmalarım,” derken bariton sesindeki kaygı içimdeki kedinin tüylerini ürpertti. Bir dolap dolusu yazı. Hepsi de onun kafasının içinden çıkıp kaleminden kağıtlara dökülmüş. Bir sayfasını okumak için bile o an canımı verebilirdim. Kalkıp dosyalara dokundum. Rafta, onları tek tek iterken büyük bir metanetle saklamaya çalıştığı tedirginliği içimdeki şeytanları kışkırtıyordu.

Ağzımda kalan acı kahve tadından kurtulmak için bir bardak soğuk su istedim. Tabii zahmet olmazsa… Çantamı koluma takıp kapıya yakın bekledim. Yüzünde saklayamadığı bir memnuniyet ifadesiyle geldi. Gidiyor olmam onu sevindirdi, ne yazık! Oysa biraz sıcak davransa geceyi birlikte geçirebilirdik. Sabah kollarını kıvırdığım gömleğinin içinde ona kahvaltı hazırlar, belki hazır bahanelerimden biriyle müdüre o gün işe gelemeyeceğimi bildirirdim.

Apartmandan çıkıp karşı kaldırımdan penceresine baktım. Perdeler içeriyi görmeme engel oluyordu. Tatminkâr ziyaretim içimdeki meraklı kediyi şimdilik avuttu. Yarın hakkında daha fazla şey öğrenmiş olacağım genç adam, iyi geceler.

ADAM

Gözetleme deliğinden uzun, karanlık siluetin göründüğünde güneş batmak üzere. Ellerini cebine sokarak heyecanını bastırmaya çalışsan da hafifçe sağa sola sallanışın gerginliğini ele veriyor. Kilidi açmakta geciktiğim her saniye eminim için içini kemirmiş, aklındaki her olasılığı tekrar tekrar gözden geçirmişsindir. Kapı açılırken gıcırdıyor, ifadesiz yüzümü gördüğünde, sevinmiş gibi yapıyorsun. İçeri buyur edilmeyeceğin kaygısıyla, ıslak saçlarını düzeltip şemsiyeni almamana hayıflanıyorsun. Üşümüş zavallı bir kedi gibi görünmen beni yapmamı istemeyeceğin şeylere tahrik ediyor, farkında değilsin. Belki de farkındasın…

“Sıcak bir şeyler?” teklifimi en uğraştırıcı ikramı seçerek cevaplıyorsun. Cezvede kısık ateşte pişecek az şekerli bir kahve. Bu sana babadan kalma evimin klasik döşenmiş salonunu uzun uzun incelemen için yeterli zamanı tanır. Mutfakta biraz oyalanıyorum ki istediğin olsun.

Döndüğümde üçlü koltukta rahatça oturuyorsun. Suratında sahte bir gülümseme. Rujunu tazelemişsin. Ofiste beni etkilemek için çırpındığın anlarda yaptığın gibi dudaklarını büzerek konuşuyorsun. Bu seni daha da itici kılıyor. Yüzümde beliren tiksintiyi, o gün işe gelmeyişime bahane ettiğim hastalığıma yoruyorsun. Ateşimi sorup alnıma uzanıyorsun. Yapma! Kadınlara dokunmam yasak, bilmiyorsun.

Gözlerin, etrafı bir ajan hassaslığıyla incelerken kahven bitmek bilmiyor. Ağzımdan almaya çalıştığın özellerimi, sindikleri köşelerinden çıkaramadıkça sol gözündeki öfke seğirmesi bir görünüp bir kayboluyor. Anlık da olsa kendi hamurumdan birini görmenin heyecanını yaşatıyorsun bana. Bela, gelip ofiste sana takılan diğer adların yanına ekleniyor. Abartılı sözlerle beni merak edişini, adresimi nasıl bulduğunu, gelip gelmemekte nasıl kararsız kaldığını anlatıyorsun. Monoloğundan sıkılınca kalkıp tam da gitmemen gereken yere, dosya dolabıma yaklaşıyorsun. Yükselen nabzımı duyamazsın ama odadaki gerilim, kadın hislerinin algılayacağı kadar yüksek.

“Polisiye kitap çalışmalarım,” yanıtıma sağ kaşını havaya kaldırarak cevap veriyorsun. Dosyaları parmağının ucuyla bir bir iterek tepkimi gözlüyorsun. Benden başka kimsenin el sürmediği sayfalar hışırdayarak kaçmaya çalışıyor senden. Sessizlik, gereksizliğin gibi uzuyor.

“Gitmeden önce bir bardak soğuk su alabilir miyim?” diyerek beni mutfağa yolluyorsun yeniden. Döndüğümde çantanı koluna takmış ayaktasın. Yüzüme yayılan memnuniyet seni üzüyor mu? Gidişin seni ilk kurbanım olmaktan kurtarıyor oysa, sevinmelisin.

Dosyaların birinden çıkıp gelecek ölüm, esmer boynuna dolanıp seni nefessiz kılabilir. Boğulurken yerinden fırlayan gözlerin hatıra olarak bir cam kavanozda şaşkınca bakınabilir etrafa. Üçüncü sayfada, tanınmaz halde bulunan o kadın cesedi olabilirsin. Hızlıca iç suyunu, içimdeki şeytanı uyandırma!

Kapıyı örtüp uzaklaşmanı perdenin arkasından izlemeye gidiyorum. Karşı kaldırımda tam sokak lambasının altında durup çarpık bir gülümsemeyle pencereye kaldırıyorsun bakışlarını. Nedir seni keyiflendiren? Çantanın askısını düzeltip yürüyorsun, yağmurdaki yansımana sertçe basa basa. Topuk seslerin yürek çarpıntıma eşlik ediyor. İşte o an çantanın kenarından bana ait olanı görüyorum. İçinde detaylı cinayet planlarımdan biri olan sarı bir dosya.     

ÖLÜ ODASI

Tutunduğum dik merdivenin tırabzanı sallanıyordu, ses çıkarmamaya gayret ederek ağır adımlarla tırmandım. Merdivenin bitimindeki odanın kapısı bir parmak aralıktı, ayağımla yavaşça ittim. Hemen arkamdan biri geliyordu. Ona aldırış etmedim. Odada duvara monte edilmiş gece lambasının sarı ışığı divanın üzerindeki kabarıklığı fark etmemi sağladı.

Orada biri yatıyordu. Dönüp arkamdaki gence baktım. Elimi prize uzatmıştım, lambayı yakmak için.

“Yakma!” dedi genç.  

Odada hafif bir ölü kokusu vardı. Bitişik odadan kısık sesli bir radyo ‘dede efendilerin’ makamından, kadın korosunun söylediği Türk sanat müziği icra ediyor gibiydi. Kulak verince ağıt yaktıkları anlaşıldı. Ölüyü bulunduğum boş odanın divanının üzerine beyaz bir kefene sarıp uzatmışlar, yanındaki odada ağlayıp sızlanıyorlardı. Geri dönüp onların olduğu kalabalık odaya girdim, genç muhafızım beni takibe devam ediyordu.

Kimse yüzüme bakmadı. Daha doğrusu ilgisiz davrandılar. Örtüsüz tahta masanın yanı başındaki sandalyeye oturdum. Bir su bardağı, bir de sürahi duruyordu üzerinde. Su sürahinin dibindeydi. Aynı bardaktan içmiş olmalılardı. Şimdi bu kadın-erkek topluluğu, ölü kokusunun kaçınılmaz biçimde ağırlaşacağı, bir süre sonra dayanılmaz hale geleceği odada sabaha kadar usul usul ağlayacak, ağıtlar yakacak, Kuran tilavet edecek, sessiz sessiz oturacak, gün ağardığında da mezarlığa mı gideceklerdi?

En iyisi ‘Merhumun ruhuna el fatiha’ deyip kalkıp gitmekti. Nereye gidecektim? Hem kefene sarılı ölünün merhum olduğu ne malum, merhume de olabilirdi. Bir süre sonra şekerlemem başlar, başım sağına veya soluna devrilebilir oturduğum sandalyeden yere düşebilirdim. Son zamanlarda bu durumu sık sık yaşıyordum. Pencerenin tamamını kapatan, tavandan tabana kadife bir perde vardı. Kalkıp perdeyi, pencereyi açmayı düşündüm. O an üç yaşlı kadın oturdukları yerden sağlarına sollarına devrile devrile, “Oyyy biz öleydik de, sen sağ kalaydın Fadimeee” diye tekrardan ağıt yakmaya başladılar. Bunlar parayla mı tutulmuştular? Halay çeken folklorcular gibi uyum içerisinde sallanıp, şaşırmadan aynı sözleri tekrar ediyorlardı.  

Demek ölen kişi Fadime isimli bir kadınmış. Kim bu Fadime, hem benim burada ne işim var? Perdeyi, pencereyi açmak bana düşmez. Ağıt bitene dek gözlerimi kırpıştırarak Fadime’nin kim olduğunu çözmeye çalıştım, isim de ağıttaki sözler de bir çağrışım yapmadı.

Sonunda sandalyeden kalktım. Aynı genç bu kez arkamdan gelmek yerine koluma girdi, yukarı çıktığım dik merdivenden beni yavaşça aşağı indirdi. Binanın altında bir mağaza vardı, bir konfeksiyon mağazası ve gecenin on buçuğunda açıktı. Bir tuhaflık vardı. Tuhaflık bende miydi, merdivenlerde mi, insanlarda mı, anlamadım? Belki de tuhaflık ölüdeydi. Koluma girip beni aşağı indiren delikanlı mağazadan geniş, döşemesi kırmızı bir sandalye çıkardı, kaldırıma bıraktı. Oturdum. Sokak lambalarının kaldırıma vuran ışıkları tıpkı bir şelalenin altındaki taşlar gibi parıldıyorlardı. Sokakta kadınların ağıtları dışında başka ses duyulmuyordu. Sonra onlara bir kedinin miyavlaması eşlik etti.

Beni sandalyeye oturtan genç elime bir bardak çay tutuşturdu. Çay şekersizdi. “Bir tane şeker alabilir miyim?” dedim. Bıyıkları yeni terlemiş genç, “Olmaz” dedi, mağazaya girdi.

Biraz sonra polis sirenlerinin sesleri duyuldu. İki araç hızla gelip, direksiyonlarını kaldırıma doğru kırıp önümde fren yaptılar. Araçlardan biri beyaz bir otomobildi, öteki de beyazdı ama o minibüstü.

Minibüsten inen polislerden biri elimdeki çay bardağını altındaki tabağıyla alıp diğer bir polise verdi, sonra sağ kalçasına takılı kelepçeyi çıkarttı.

“Kollarını uzat!”

Birini öldürmüş de karakola telefon açıp ‘gelin beni alın’ demişim gibi.

Hiçbir şey düşünemez haldeydim. O an bir şey düşünemiyordum. Sanki beni uzaydan indirip bilmediğim bir yere getirip oturtmuşlardı.

Ne oluyor, ne yapılıyor, bileklerime neden kelepçe takılıyordu?

Dahası beni kaldırıma neden oturtmuştu delikanlı?

Yaşamaktan zevk alıp almadığımın farkında değildim. Ama şu kesin, kelepçeden dolayı heyecanlanmıştım, terlemeye başladım şubatın o soğuğunda.

Beni aceleyle minibüse soktuklarında koronun konseri bitmiş, solo şarkıya geçilmişti.

“Seni, sesini, gözlerinin rengini unutabilsem…”

Müzeyyen Senar’ın sesinden dinlediğim şarkıyı benden başka işiten yok gibiydi. Bir kara göz gözlerime ışıl ışıl bakmaya başladı, şarkı tüm benliğimi esir almayı sürdürürken. Kadının ellerini tutmak için ellerimi uzattığım esnada mağazadan fırlayan iki kişi kadının ve şarkının ortadan yok olmasına sebep oldu.

Telaşlı oldukları besbelli erkekten biri iri yarı, kalın bıyıklı, kocaman burunlu elli yaşlarında bir adamdı, diğeri on altı, on yedi yaşlarında, saçları uzun, kapkara gözlü, muhafızlığımı yapan gençti.

İri yarı olan minibüsün açık kapısının önünde durdu, garip hareketlerle bana bakıp görevlerini ‘başarıyla gerçekleştirmiş’ polislere bir yanlışlıktan bahsetti ve uzun bir izahatta bulundu.

“O katil değil, o eniştem, kız kardeşim Fadime’nin kocası, aha bu da oğlu. Kendisi Alzheimer hastası, ağır olanından! Niye geciktiniz ki, bir saati geçti. Aile hekimini çağırdık, sağ olsun on dakikada geldi, ölmüş dedi. Görevi değilmiş, adli tabip görmeliymiş, merhumeyi kefene sarıp yatırdık. Adli işlem için olay yeri ekibine haber etmeyecek misiniz? Olay olalı iki saat oldu. Neyse, mağazaya gelin. Biz kapkaççıyı yakalayıp bodruma indirip bağladık. E biraz benzettik. Fadime çantasını vermemek için kapkaççıyla çekişmiş, düşüp kafası kaldırım taşına değmiş… Bacımı kaldırımda o halde bekletemezdik…”           

BAŞ AĞRISI

Susuzluktan öleceğim galiba. Dilim damağım kurudu. Midem kazınıyor. Karnımdaki deli sancılar kafamı zorluyor. Ayaklarım gitme diyor artık, dur bir yerde, taşıyamayacağım seni daha fazla. Gövdeme ağır geliyorum. Değdi mi diye soruyor beynim, gecenin siyahından sabahın bu ayaz saatine kadar kendini sokaklarda harap etmene? Değdi mi o sıcak yataktayken sen kan çanağı gözlerinle böyle deli divane? Hemen de arabeske bağla zaten. Bu kadar sene üniversite oku, güzel bir şirkette herkesin hayalini kuracağı bir mevkide güzel bir maaşla çalış ama içindeki arabesk ruhu sakın öldürme. Aferin sana. Zaten bu arabeskliğinle kaybettin. Kaybetmek mi? Kaybetmedim ben. Zinhar! Asıl o beni kaybederse büyük hata eder. Hayatının hatasını yapar. Tartışmış olabiliriz, kavga da ettik evet ama hatasını elbet anlayacak. Bu gecenin sabahında kazanan ben olacağım. Benim gibisini nereden bulacak bir daha?

Ben olmasam o, çalıştığım şirkete adımını dahi atamazdı. İş görüşmesine geldiği gün, utangaç tavırlarına daha ilk görüşte kapılmasaydım, insan kaynakları müdürü arkadaşıma kısa mesajla onu işe almasını rica eder miydim? Hatta yetinmeyip iş görüşmesinde olduklarını bilmiyormuş gibi çat kapı arkadaşımın odasına dalarak görüşmeye dâhil olup hiç tanımadığım halde eski bir tanıdık gibi hoş geldin diyerek rolümü de gayet hakkıyla oynayıp kendisine referans yazılır mıydım? Ben olmasam kocaman bir hiçti. Bunu bilmeyecek kadar aptal olamaz herhalde. Bu yaptığıma daha sonraları ne çok gülmüştük. O gün utancımdan başımı kaldırıp sana teşekkür bile edememiştim demişti.

Peki, kendisini yönetici asistanlığına öneren kimdi? Önceki yönetici asistanı evlenip gider gitmez, o kadroya allem edip kallem edip onu yerleştirmedim mi? Sıradan bir büro sekreterinden yönetici asistanlığına dikey geçiş. Kimin sayesinde? Tabii ki benim! Sevgilim olmasının bütün avantajlarını kullandırdım ona. Jet hızında. Hepi topu altı ay içerisinde. Sonra ne oldu?

Yok, dayanamayacağım, karnım çok fena, utanmasam kıvrılıp ağlayacağım şuracıkta. Başım da hem ağrıyor, hem de bir acayip dönüyor zaten. Her şey üstüme üstüme geliyor, kusacağım sanki de mide boş arkadaş, ne çıkacak ki. Ne oldu bana böyle? Açık bir dükkân, bir bakkal, bir büfe, ne bileyim bir market bulmam lazım. Evden çıkarken aldığım hap kutusundan bir tane daha içsem. Midem delinmesin sonra? İki tane içtim zaten geceden bu yana.

Yönetici sekreterliği yaramadı benimkine. Haftasında kavgalara başladık. O âşık olduğum hanım hanımcık, utangaç kız gitti, yerine bambaşka biri geldi. Hiç tanımamışım sanki. Ben kavgalara alışık bir tip değilim ki. Yapımda yok kavga etmek, tartışmak. Alttan aldıkça, peki hayatım, tamam canım dedikçe daha fazla üstüme geldi. Anladım ki mesele ya da çözülmeyecek bir sorun yoktu aramızda. Onun bütün derdi, tek amacı kavga etmekti. Kavga etmek, tartışmak, ayrı odalarda yatmak ve hatta benim ondan ayrılmamı sağlamak. Yer miyim ben. Kaçın kurasıyım. Sahip çıktım bize. Sahip çıktım ilişkimize. Onca emeği bir kalemde silip atmak kolay mı öyle.

Yine de, bir birimizi daha fazla yıpratmamak, bir bakıma da ilişkimizi dinlendirmek adına bir hafta sonu için ailemin yanına gittim. İstedim ki geldiğimde özlesin, kollarıma atlasın. Çünkü bu kısacık zaman diliminde bile ben onu çok özlemiştim. İki günü zor geçirdim desem yeridir. Geldiğimde karşılaştığım manzaraysa benim için tam anlamıyla hayal kırıklığıydı; karşımda bambaşka birini buldum. Saçlarını kestirmiş, boyatmış, giyim tarzı dahi gözüme farklı geldi. Kollarıma atılmasını beklerken kuru bir “Hoş geldin, geç kalıyorum, ben çıktım”la savuşturdu beni. Bir şeylerin ters gittiği kesindi ama çözemiyordum. Aramızdaki iletişimsizliğin, sorunun kaynağını bulamıyordum. Çözmeye çalıştıkça daha fazla düğümleniyorduk.

Daha geldiğim sabahın akşamı yine durup dururken kavga çıkardı. Geceyi arkadaşında geçireceğini söyledi. Yeni geldiğimi, baş başa kalmak istediğimi, bu arkadaşın nereden çıktığını, kim olduğunu, sorunca asabileşti, “Ne zamandır hesap sormaya başladık, sen kimsin, kocam mı oldun, kölen miyim, sanki kırk yıllık yoldan mı geldin?” şeklinde yüksek perdeden bağırışlardan ibaret anlamsız bir kısır döngüye girdik. Biz hayat arkadaşıyız, neredeyse bir yıldır birlikteyiz, bu kadarını isteme, bu kadarını bilme hakkım var desem de fayda etmedi, bak giderimler, bak bir daha yüzümü dahi göremezsinler, yok ben özgür bir kadınımlar, yok haddini aşıyorsunlar havada uçuştu. Bir sonuç çıkmayacağını anladığımda ceketimi aldım, tartışmamak için kapıyı çarpıp çıktım.

Oysa ne güzel hayallerim vardı o geceye dair. Birbirimizi özlediğimizi düşünerek planlar yapmıştım. Birlikte önce güzel bir film seyrederiz diyerekten akşam işten gelirken bir poşet dolusu meyve almıştım. Çerez paketleri, kuru yemişler, içecekler. Sonrasında uzun zamandır düşlediğim romantik bir gece geçireceğimize inanmıştım. Kâbusa döndü her şey bir anda. Gece geldiğimde yoktu.

Şu markete gireyim, dış kapısı rüzgârda açılıp kapanıyor, kesin açıktır, ışığı da yanıyor. Hele şükür. Daha fazla dayanamayacaktım. Kahretsin, hem ışıkları yanıyor, hem de kapalı. Dış kapısı açık ya, iç kapıyı da ben zorlasam. Sabah ayazı da çıktı. Yok, daha fazla yürüyemeyeceğim. Kapının aralığında duracağım. Çöküp dinleneceğim biraz burada. Belki açılır kapı, insafa gelir. Belli mi olur? Açılmaz mı? Hiç mi umut yok?

Benim ailemin yanına gittiğim hafta sonu benimki yine arkadaşında kalmış. O da pazartesi sabahı gelmiş. Söylemese de evin halinden fark ettim. Bıraktığım gibiydi her şey. Ertesi gün akşamüstü kapıcı da hafta sonu neredeydiniz abi, yengeyle tatile mi gittiniz deyince kuşkum kalmadı. Çünkü evde olsa mutlaka kapıcıya siparişler verirdi, dışarıdan bir şeyler getirtirdi. Açmadım tabi konuyu. Kavgadan bıkmıştım çünkü. Ama içim içimi yiyordu. Nerede kalmıştı, kimin yanındaydı. Kimdi bu benden saklama gereği duyduğu gizemli arkadaş?

Aşkımızın ilk zamanları ne kadar mutluyduk. Her şey ne kadar güzeldi. El ele, diz dizeydik. Birlikte sinemaya gidiyorduk, tiyatroları takip ediyorduk, konserleri kaçırmıyorduk. Hep gözümün içine bakıyordu. Dibimden ayrılmıyordu. Bütün arkadaşlarımla, dostlarımla, çevremle tanıştırdım, her ortamıma soktum, bütün şehri ona karış karış ezberlettim. Bir ömür hep böyle geçecek sanıyordum. İşe alıştıkça, insanlarla kaynaştıkça, daha çok insan tanıdıkça ve patronun asistanı olduktan sonra kişilik değiştirmeye başladı. Önceleri yeni işine adapte olmaya çalışmasına vermiştim ama zaman da geçse bizim cephede iyiye giden bir şey olmadı. Aramızdaki uçurum git gide açıldı. Belki de içinde sakladığı gerçek kişiliğini istediği pozisyonu elde ettikten sonra gün yüzüne çıkardı. Nihayetinde bana ihtiyacı kalmadığını da düşünüyor olabilirdi. Ya da hepsi benim kuruntularımdı. Bilmiyorum.

Yine bir gün, ben bugün işe gitmeyeceğim, rahatsızım, izin aldım deyince, peki, dedim, ben de kalayım, sana bakayım, hayır dedi, ben bütün gün dinlenip yatarım, sen git, yarına bir şeyim kalmaz. Üstelemenin manası yoktu, biliyordum, dışarı çıkınca ben de şirketi arayıp acil bir işim çıktığını, geç geleceğimi söyledim. Bir saat kadar arabada pusuya yatıp bekledikten sonra benimki süslenip püslenmiş, sanki çok önemli bir davete katılacakmış gibi günün o saatine göre çok açık ama bir o kadar şık bir kıyafet giymiş, ayağında bir metre yüksek topuklularla binanın önüne indi. Pek beklemeden lüks bir araç gelerek benimkini aldıktan sonra gittiler.

Köşede, arabamın içinde, şaşkın bir halde gidenlerin ardından bakıyordum. Gözlerime inanamadım. İlk şaşkınlığımı üzerimden attıktan sonra hemen peşlerine düştüm. Aradaki mesafeyi koruyarak takibe başladım. Bir süre sonra şehrin en lüks otellerinden birinin otoparkından giriş yaptılar. Aracımı dışarıda bir yere park ederek ben de otele girdim. Bekleme salonunun resepsiyona bakan uzak köşesinde bir yere oturup elime aldığım bir derginin ardına gizlendim. Çok geçmeden benimki, yanında büyük patron ile birlikte sarmaş dolaş resepsiyona geçtiler, oda anahtarını alıp asansöre gittiler.

O gün akşama kadar otelin önünde aracın içinde içki ve sigarayla vakit öldürdüm. Akşama doğru aynı araçla çıkış yaptılar. Ben de ters istikamete, şirkete geçtim. Birçok şeye hazırlıklıydım aslında ama sevdiğim kadının beni patronumla aldatacağını aklımın ucundan dahi geçirmemiştim. Çünkü sevgilimi o mevkie ben getirmiştim. Çünkü büyük patron nereden baksan altmış yaşlarında, uzun boylu, kel, üstelik yağ tulumu diyebileceğim kadar şişman bir adamdı. Dev irisi gibi biriydi. Yan yana hayal bile edilemeyecek iki insan akşama kadar karşımdaki otelde bir odada kim bilir neler yapmışlar, gözümün içine baka baka beni aldatmışlardı.

Aklımdan bin bir çeşit intikam planı geçirdim. Her ikisinin de yaptıklarını yüzlerine vuracaktım. Suratlarına tükürecektim. Bunu bana nasıl yaparsınız diyecektim. Sevgilime gizlice çektiğim fotoğraflarını gösterip yüzüme gülüp başkasıyla, üstelik evli biriyle, hem de baban yaşında bir adamla nasıl yatarsın diyecektim. Sen nesin, diye soracaktım. Planların hepsinin ortak noktası en sonunda ikisini de temizleyecektim. Kafamda kurduğum türlü çeşit planlarla eve yollandım. Zil zurna sarhoştum. Evin yolunu o kafayla kaza yapmadan nasıl bulduğumu, ceketimin cebindeki ruhsatsız silahla rambo bıçağını nereden kimden hangi ara satın aldığımı dahi hatırlamıyorum.

Evde beni öyle keyifli, öyle neşeli karşıladı ki. Boynuma öyle aşkla atladı ki. Kapıdan doğruca yatak odasına geçtik. Doyumsuz olduğunu o gece anladım. Sanki sabah hastayım diyerek beni suratsız evden gönderen o değilmiş gibiydi. Sanki akşama kadar yataktan çıkmamış olan o değilmiş gibi sabaha dek seviştik. Aklı başında değil gibiydi. Enerji içeceği ya da viagra türü bir hap almış gibiydi. Kesinlikle normal bir insan enerjisi değildi.

O gün uzun zamandır olmadığım kadar mutlu olduğumdan, yaşamadığım hisleri yaşadığımdan kafamdaki bütün planları, bütün sorunları, aldatılmanın dayanılmaz acısını, hepsini o hazla, o zevk dalgasıyla arka odalara attım, zevk bulutlarında yüzmekten hiç bir şey diyemedim. Aramız da sonraki bir kaç gün oldukça iyiydi. İşten birlikte çıktık, akşam birlikte yemek yedik. Ardından her şey eskiye döndü, kavgalar yine başladı. “Bu hafta sonu anneme gideceğim, pazar akşamı dönerim,” dedi. “Nereden esti,” dedim, “sen bir yıldır annenin babanın adını ağzına bile almıyordun.” Kızdı. “Aldım işte, özledim, özleyemez miyim, buna da mı yasak koyacaksınız sayın gardiyan, iki gün yüzüne güldüm diye hemen götün mü kalktı yine, kimsin lan sen,” diye bağırmaya başlayınca yine bir kaç gündür ağrımayan başımın ağrıyacağını fark edip aslında vitamin ilacı şişesi olan ama bitince alması kolaylık olsun diye içine sürekli kullandığım ağrı kesici haplarımı koyduğum kutuyu cebime atıp ne halin varsa gör diyerek ceketimi giyip çıktım evden. Bir saat kadar sonra ufak bir bavulla evden çıktı. Ben yine belli etmeden peşine takıldım. Kapı önüne iner inmez sarı ticari taksi ayaklarının önünde bitiverdi. Bavulu bagaja atıp, karanlığa karışırlarken ben yine takibe koyuldum. Taksi benimkini yazlık semtte iki katlı bir villada bıraktı. Peşinden de bizim büyük patron aynı binaya giriş yaptı. Kafama giren balyoz gibi ağrı bütün vücudumda müthiş titremelere sebebiyet verince bir tane hap içtim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir zaman sonra titremelerim geçti, müthiş bir rahatlama, ardından terleme, karnımda tarifsiz bir sancı, ne yapacağımı bilememe duygusu.

Aklıma gelen ilk şey, peşlerinden içeriye girip, nereden bulduğumu hala hatırlamadığım, torpido gözünde sakladığım on dörtlüyle ikisini de vurup namusumu temizlemek oldu. Öyle ya. Bunca zamandır aynı evi paylaştığım, evlenmeyi düşündüğüm, sevdiğim kadındı o benim. Namusum olması için illa ki bir kâğıt parçasına ihtiyacım yoktu. Zaten bütün şirket ikimizi evlenecek biliyordu. Aksi bir durumu kimseye asla açıklayamazdım. Ne diyecektim? “Kendi ellerimle patronuma peşkeş çektim sevgilimi. O kadar genişim işte.”  Düşündükçe afakanlar bastı. Torpido gözünü açtım, silahın soğuk demirini hissetmek sanki bir nebze cesaret verdi. Belime sıkıştırıp kendimi arabadan dışarı attım. Bahçe kapısından geçip eve yaklaştım. Kahkahalar dışarıya taşıyordu. Kulaklarımda istemediğim uğultular, titremelerim, kafamda patlarcasına bir baş ağrısı tekrarlayınca cebimdeki kutudan bir tane daha hap attım. Duvara yaslandım. Bilincimi yitirmişim sanırım. Kendime geldiğimde silah elimdeydi. Duvara yaslanmış, olduğum yere çökmüşüm. Ne kadar zamandır bu haldeydim hatırlamıyorum. Kan ter içinde kalmışım. Kafamı çevirdiğimde kapının hafif aralık olduğu sızan ışıktan anlaşılıyordu. İçerideki ses kesilmişti. Titremem geçmiş, sarhoşluk benzeri kafamda dönmeler, halüsinasyona benzer şekiller görmeler almıştı yerini. Olduğum yere kustum. Tabancayı belime sıkıştırıp uzaklaştım.

Pısırık falan değilim. Sadece tartışmayı sevmiyorum. Kötü bir aile ortamında büyümedim, sevgi dolu, sevgi pıtırcığı insanlar arasında bu yaşıma geldim. Benim ailemde kimse kimseye sesini yükseltmez, kavgalar tartışmalar yaşanmazdı. Silahı bile askerde elime almamak için yazıcı olmuştum. Şimdi halime bak. Belimde külhanbeyi gibi silah taşıyordum. Sahi, ne yapıyordum ben? Gerçekten adam mı öldürecektim bununla? Kavga bile etmeyi beceremeyen ben mi yapacaktı bunu? Hemen en yakındaki çöp konteynırına attım silahı. Sonra da o sokak senin, bu cadde benim, kafamı toparlayacağım derken sabahı ettim. Aptal kafam, arabayı da orada unuttum.

Şimdi de böyle marketin kapısı önünde rüzgârdan kendimi korumaya çalışırken bir yandan da dinlenme peşindeyim. Mideme kramplar giriyor, karnıma sancılar saplanıyor. Gözümün önünde olmayacak şeyler görüyorum artık. Böyle iki büklüm daha çok üşümeye başladım, rüzgâr alttan alttan daha çok vuruyor, kapı rüzgârda sallandıkça soğuk iliklerime işliyor. Nerede olduğumu bilirsem, arabamın olduğu yeri bulmam daha kolay olur. Daha eve uğrayıp duş alıp üstümü değiştirmem lazım, bu kafayla bir de işe gideceğim. Birileri geçse nerede olduğumu sorardım. Sabahın köründe kim geçer ki buralardan. Bir taksi bulsam bari.

Hassiktir. Lan. Utanmazlara bak sen. Nasıl ya? Şimdi de arsızca karşıdan geliyorlar. Güle eğlene. Şunlara bak. Tü Allah belanızı versin sizin. Ne zamandır peşimdeler acaba? Bıçak. Bıçak olacaktı ceketimde sanki geçen günden kalma. Hah. Bittiniz lan siz.

“Hemşerim iyi misin, yardıma ihtiyacın var mı? Kötü görünüyorsun, ambulans falan çağıralım mı ister misin?”

“Ambulansınızı da s.kerim lan sizin, sizi de, yavşaklar, nasıl yaparsınız lan bunu bana söyleyin, ne yaptım lan ben size ne yaptımmmm!!”

“Ayyy, deli mi ne ayol, bulaşma Kenan, gel, uzak dur, bıçağı silahı falan vardır üstünde, gel gidelim, sorunlu galiba…”

“Çekiştirme Aysun, dur, bakalım derdi neymiş. Hop, kardeşim, naapıyorsun, sok o bıçağı yerine, bak biz yardım etmek için durduk sana.”

“Ne yardımı lan ne yardımı, sevdiğim kadını elimden almak mı yardım? Bu mu adamlık?”

“Ne sevdiğin kadını, tanıyor musun Aysun sen bu adamı?”

“Yok ayol ne tanıycam Allahın delisi işte sarhoş ne dediğini bilmiyor, uyma şuna.”

“Ne Aysun’u be, Hülya’sın sen, sen de patronum Halil. Bana bu adiliği yapmayacaktın patron. Yapmayacaktın ulannnnnn…”

***

“Ne olmuş burada böyle çocuklar?”

“Amirim, zanlının adı Esat Deniz. Yirmi yedi yaşında. Yıldırım Yatırım’da yatırım danışmanı olarak çalışıyormuş. Sabah beş sıralarında yoldan yürüyerek geçen bir erkek bir kadın otuz yaşlarında iki kişiye marketin önünde bıçakla saldırıp öldürmüş. Boğuşma sırasında kendisi de yaralanmış. Maktuller sevgiliymiş. Sanırım o saatte yakındaki hastanenin acilinden geliyorlarmış. Olayı araştırıyoruz. Zanlının cebinde vitamin kutusu içinde uyuşturucu haplar bulunmuş. Olaydan önce uyuşturucu hap aldığından şüpheleniyoruz. Hal ve davranışları, konuşmaları da bunu doğruluyor. Dediğine göre kutunun içinde ağrı kesici hap varmış, sürekli başı ağrıdığı için taşıması ve çıkartması kolay olsun diye ağrı kesicileri kendisi vitamin kutusuna boşaltmış. Uyuşturucu olmasına imkân yokmuş, ağrı kesici olduğuna eminmiş, çünkü başı ağrıdıkça geceden bu yana iki tane içmiş.”

“Kendisi ilk ifadesinde saldırdığı kişilerin gece yazlık eve kadar takip ettiği sevgilisi ve patronu olduklarını söylemiş. Onların yazlıkta buluştuklarını görünce üzüntüden sabaha kadar yürümüş, yorulunca bu marketin kapısında oturmuş dinlenmeye başlamış. Marketin kapısında çökmüş beklerken kadınla adamın kendisine doğru gülerek geldiklerini görünce şuurunu kaybetmiş. “Cinnet getirmiş olmalıyım,” diyor. “Ben karıncayı bile incitemem,” diyor. Aklına takılan, kendisini o marketin köşesinde nasıl bulduklarını anlayamamış. “Demek ki onlar da beni takip etti sabaha kadar,” diyor. Maktullerden erkek olanı özel güvenlik görevlisiymiş ama işsizmiş, kadınsa Mavi Pavyon’da çalışıyormuş. Kimlikleri burada. Adamın anlattıklarıyla gerçeğin alakası yok yani, aralarında farklı bir mesele olup olmadığını, birbirlerini başka bir yerden tanıyıp tanımadıklarına bakıyoruz. Bahsettiği yazlık eve de bir ekip gönderdik. Orada da bir kadınla bir erkek cesedi bulmuşlar. Yatakta silahla vurulmuşlar. İkisi de çıplakmış. Silah evin az ilerisindeki çöp konteynırında bulunmuş. Parmak izi için incelemeye gönderildi. Zanlıdan da kan ve idrar aldık tahlile gönderdik. Ama dediğim gibi haplanmış, bu dünyada değil, kafayı yemiş amirim.”

AGORA MEYHANESİ

Sami temizlik görevini bitirmişti. Bugün izinli olan Mahmut’un bütün işi kendisine kalmış deyim yerindeyse canı çıkmıştı. Ekim ayının bu son günlerin de Agora Meyhanesi sakinliğini korusa da yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekmeyi başarıyordu. Balat’ın en eski meyhanelerinden olan Agora, Rum Kaptan Asteri’nin 1890 yılında yaptırıp  sattığı ucuz şaraplarıyla ün saldığı dönemi bitirmiş, 132 yıl sonra pahalı meyhanelerle yarışır hale gelmişti.

Agora, meydan anlamına geliyordu. Bu ismi tuhaf bulan Sami yine de başka bir isimle bu tarihi mekânı bağdaştıramıyordu. Tüm bu düşünceler eşliğinde meyhaneden çıktı. Saat gece yarısı üç olmuş, rüzgâr iliklerine kadar işlemişti. Hafif çiseleyen yağmur hızını artıracak gibi görünüyordu. Montunun yakasını kaldırıp ellerini ceplerine soktu. Biran önce eve gidip yatmak istiyordu, yarın pazardı. Öğlene kadar uyuyacağı fikri içinde bir şeylerin kıpırdamasına sebep oldu. Akşamüstü ise ayrılmaya karar verdiği nişanlısı Hande ile sinemaya gideceklerdi.

Gök gürleyince olduğu yerde zıpladı. Çocukluğundan kalma bu korkuyu hala yenememiş, her gök gürültüsünde sığınacak bir yer arama dürtüsüne şimdi olduğu gibi engel olamamıştı. İlk gördüğü dar sokakta ki cumbalı evin altına sığındı. Birkaç dakika durup kalp atışının normale dönmesini bekleyecekti. Ani çakan şimşekle tüm sokak aydınlandı. Ağzından çıkan küfre engel olamadı. Panik atağı artıyordu. Şerefsiz babasını hiç tanımamış kendini bir başına büyütmeye çalışan annesini böyle bir gecede kaybetmişti. Sokaklarda büyümeye çalışırken Balat Çıfıtçı Çarşısı esnaflarından olan Rum Hristo Bey onu evlatlık almış ve büyütmüştü. Korktuğu zaman yaptığı gibi geçmişe doğru süzülmeye başladı. Zihni bir şekilde bu oyunu geliştirmiş ve korkusundan uzaklaşmasını daha on iki yaşında keşfetmesini sağlamıştı. Merdivenli Yokuş’ta Hristo babadan kalma evine gitmek için sadece on dakikaya ihtiyacı vardı fakat yerinden kıpırdayamıyordu. Kendi kendini azarladı. Korkusunun geçmesi için derin nefesler alıp, Hristo baba ile olan ilişkisini düşünmeye başladı. Yeryüzünde baba tarifini sonuna kadar hak eden bu adamı anmak sinirlerinin sakinleşmesini sağladı. Ani bir fren sesi ile bulunduğu yerden başını sokağın sonuna doğru çevirdi. Şimşek çakınca arabadan bir şeyi çöpün yanına bırakan simsiyah giyinmiş birini gördü. Panikle cumbanın altına doğru geriledi. Yine de bakmaya devam etti. Yerde çöp gibi fırlatılan şeyin kıpırdadığına yemin edebilirdi. Arabadan inen kişi yere doğru çömeldi. Sami nefes alamıyordu. Tam o anda yanan bir alev muhtemelen çakmak yerde yatan hayvan mı insan mı olduğunu kestiremediği varlığın üzerine atıldı ve alev ışık topu gibi parladı. Gök gürlüyor şimşek çakıyordu. Sami gözlerini kapatmış ne yapacağını bilmez bir halde yere çökmüştü. Kendine gelmesini sağlayan arabanın güçlü motor sesini duyunca gözlerini açtı. Araç gitmişti. Beyninin salgıladığı adrenalinle bilinçsiz bir şekilde koşmaya başladı. Yağmur hızını artırmış görüş mesafesini düşürmüştü. Yine de koşmaya devam etti. Alev topunun yanına yaklaştığında gözlerine inanamadı. Yerde yanmakta olan kadını görünce gırtlağı yırtılırcasına bağırdı. Hemen ıslak montunu çıkarıp kadının üzerine attı. Onu söndürmeye çalışıyordu. Bilinçsiz bir biçimde kadını çöpün yanından çekti. Anormal bir durum vardı. Kadın hafif hafif kıpırdanıyor muydu yoksa zihni ona oyun mu oynuyordu bilemedi. Bildiği şey kadının hiç sesinin çıkmamasıydı. Yoksa bir insan yanarken çığlık atmaz mıydı? Sami montunun ve yağmurun yardımı ile alevleri söndürmeyi başardı. Kadının yüzü ve kıyafetleri yanmıştı. Keskin bir et kokusu midesinin bulanmasına sebep olunca bir adım geri çekilip akşam yediği ne varsa hepsini boşalttı. Kendini toparlamaya çalıştı. Gördüklerinin gerçek olmamasını dilerken ağladığını fark etmedi. Cep telefonunu çıkarıp 112’yi aradı. Zorlukla olanları anlattı. Hattı açık tutuyor ama karşı tarafın söylediklerini artık algılayamıyordu. Sami kadının başucunda durdu. Yıllar önce terk ettiği Tanrı’ya yalvarmaya, dua etmeye başladı. Kadının yanmış bileğini zorlukla tuttu. Nabzını hissetmiyordu.

Açık olan cep telefonunu ağzına yaklaştırıp “Ne olur çabuk olun! Kadının nabzı atmıyor! Kıyafetleri etine yapışmış! Üzerinden dumanlar tütüyor! Acele edin yalvarırım acele edin! Bir daha aynı şeyleri yaşamak istemiyorum! Kadını kurtarın onun sonu da annem gibi olmasın! Beni duyuyor musunuz? “ dedikten sonra kadının yanında yere oturdu. Elini tutmak istiyor fakat onu inciteceği düşüncesini zihninden kovamıyordu. Yağmur yağıyor, gök gürlüyor, şimşek çakıyor, Balat sanki bu iki kurban için gözyaşı döküyordu.

Üç gündür süren soruşturmada Başkomiser Aylin Türkoğlu ve ekibi bir arpa boyu ilerleyememişlerdi. Yanarak ölen kurban Maria Pankratis Torman İstanbul Fatih’te Rum bir ailenin kızı olarak dünyaya gözlerini açmış, anne ve babasının boşanması ile babası Hristo’nun yanında büyümüştü. Sessiz kendi halinde bir gençlik dönemi geçiren Maria yirmi iki yıl önce lise aşkı olan Vefa Torman ile evlenmiş ve Marmaris’e yerleşmişti. Resim yapmayı seven bu kadını tanıyan herkes onun sanatsever olarak tanımlamıştı. Biyolojik olarak çocuğu olmamış fakat bir kız çocuğu evlat edinmişti. Kurbanı bulan Sami ile aynı evde büyümüş ve ona can yoldaşı olmuştu. Sami olay anında kurbanı tanıyamamış sonrasında ise hastaneye kaldırılmıştı. Ağır bir travma yaşıyor doktorlar şu aşamada cinayet masasının onunla görüşmesine izin vermiyordu.

Komiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan, Hristo’nun iş ortağının oğlu Leonidas ile görüşmek için Çıfıtçı Çarşına doğru ilerliyorlardı. Sinan, “Komiserim bu adamı hiç gözüm tutmadı,” dedi. “Yıllarca hem Sami’ye hem de Maria’ya dükkânın hisselerini satmaları için baskı yapmış. Bütün esnaf adamdan yaka silkiyor. İlk görüşmemizde bir göbek atmadığı kaldı. Maria ve Sami hakkında hiç iyi şeyler söylemedi. Maria ölürse Sami’den hisseleri daha kolay alacağını düşünmüş olabilir.”

“Karar vermekte acele etme,” dedi Aylin. “Tamam, adam kılın teki ama bunca yıl sonra neden cinayet işlesin? Artı adam olay gecesi şehir dışında olduğunu kanıtladı. Hem çoğul hisse Maria ve Sami’ye ait. Maria öldü ama Sami hayatta onunla konuşmadan peşin karar verme.”

“İyi de Komiserim adam bilet alıp gitmemiş olabilir. Oğlu Andreas ile nasıl bakıştıkları sizin de dikkatinizi çekmişti. Bu ikisi bence bir şeyler çeviriyor. Bence Leonidas’ı Emniyete alalım. O çabuk çözülecek bir adam. Oğlu ise daha ketum. Hem gözdağı vermiş oluruz.”

“Of Sinan of! Oğlum sen beni hiç mi dinlemiyorsun? Diyelim ki Leonidas yalan söylüyor iyi de adamın ehliyeti yok, arabası yok kurbanı oraya nasıl götürdü? Hem sakladıkları her ne ise bu cinayetle değil Sami ile ilgili. Dikkatini çekmedi mi? Konu Sami’ye gelince Andreas’ın yüzün küçümseme ve tiksintyle doldu. Onların asıl kini Hristo’ya. Sami’yi evlat edinmesinden duydukları rahatsızlığı gizleme ihtiyacı duymuyorlar.  Adam ölüp gitmiş onlar otuz küsur sene öncesinin hesabını tutuyorlar. Leonidas burada doğmasına rağmen İstanbul’a hâlâ Konstantiniyye diyor. Onların derdi başka. “

“Neyin öfkesi bu yahu? İstanbul fethedileli kaç asır geçmiş adamlar neyin peşinde? Biz de o zaman Selçuklu döneminden, Cumhuriyet dönemine kadar bizim olan toprakların derdine düşelim.”

“Bu canım vatanın kıymetini bildik onlar kaldı Sinan! Cinlerim tepemde zaten sen de üzerime gelme! Bir bak etrafına millet olarak neye nasıl sahip çıkıyoruz. Ama sorsan hepimiz milliyetçiyiz. Vatan, bayrak, ezan millet her şeyden üstün. Peki, sen bu saydıklarıma saygı duyan, hak, hukuk, adalet gözetenleri görüyor musun? Onlar ne kadar azınlıkta farkında mısın? Geçmiş yıllarda bir şehidimiz olduğunda veya bir kadın, çocuk taciz veya tecavüze uğrayıp öldürüldüğünde insanlar nasıl tepki veriyordu? Son yıllarda uğradığımız değişime bak! Artık kimse kimseyi umursamıyor. Şehit varsa küçük bir haberle geçiştiriliyor. Kadın cinayetlerinde o indirim, bu indirim, yok erkekliğimle dalga geçti, yok beni tahrik etti… Daha sayayım mı? Nerede o Türk milletinin merhameti, vicdanı! Şöyle bir etrafına bak. Sokak ortasında kadın öldürülüyor bir babayiğit çıkıp da müdahale etmiyor. Neden? Çünkü adalet sistemine güvenmiyor. Bak üç gündür soruşturmadayız. Suçluyu gözaltına alırız, hâkim karşısına çıkar. İki ağlar, hop indirimi kapar! Of Sinan of! Şüpheliden buralara nasıl geldim ben? Bırakalım Rumlar hayal pilavı yemeye devam etsin. Türk’ün ayranı kabarmaya görsün.  Bırakalım bu konuları da işimize dönelim. Sen Patolog Doktor Zeynep’i ara. Otopsi raporlarını bugün istiyorum,

.Arabayı park ettikten ve Sinan’ın telefon görüşmesini bitirmesini bekledikten sonra Hristo ve Leonidas’ın ortak olduğu kuyumcu dükkânından içeri girdiler. İki müşterinin işleri bitene kadar beklediler.

Andreas onların gelişinden duyduğu rahatsızlığı saklama gereği duymadan “Size daha kaç kez söyleyeceğim bizim Maria’nın ölümüyle ilgimiz yok. Müşterilerimiz sizden rahatsız oluyor. Bizi bırakıp katilin peşine düşseniz daha hayırlı bir iş yapmış olurunuz,” dedi. Bir yandan da az önce müşterilerine çıkardığı bileklikleri tezgâhın üzerinden toplamaya bailamıştı. Küçücük dükkânın hem vitrini hem de içerisi altın takılarla doluydu. Özel bir bölümde sergilenen ve vitrin camında Satılık Değildir yazan zümrüt, yakut, safir taşlarının yansıması gökkuşağını andırıyordu. 

Aylin “Neden bu kadar rahatsız oluyorsun?” dedi. “Birkaç soru soracağız. Eğer cevap vermezsen seni soruşturmayı engellemekten gözaltına alırım. Anlıyor musun?”

“Ben haklarımı biliyorum. Hiç bir şey yapamazsın!”

“Sinan, arkadaşı alıyoruz.”

O anda arka bölmeden Leonidas’ın sesi geldi. “Komiser Hanım, bu kadar sertliğin ne lüzumu var? Siz de biliyorsunuz Maria bizim ailemizden biriydi. Andreas’ın acısı çok büyük. Sizden biraz anlayış bekliyoruz. ”

“Eğer Maria ailenizden bir olsaydı eminim oğlunuz böyle davranmazdı,” diyen Aylin, tezgâhın arkasında duran Andreas’ın karşısına dikildi.

“Maria ile en son ne zaman görüştünüz?”

“Hatırlamıyorum.”

“Ben size biraz yardım edeyim. Kurbanın cep telefonu ölmeden önceki gün tam yirmi iki kez aramışsın. Mesaj atmışsın. Onunla konuşacağın önemli konu neydi?”

“Madem bu kadarını çözdünüz o halde mesajımı da okumuşsunuzdur.”

“Ben sizin ağzınızdan tekrar duymak istiyorum. “

“Kolyeden bahsettim. Oldu mu şimdi?”

Bunu dedikten sonra cam tezgâhın üzerini silmeye başladı.

Leonidas, “Hangi kolyeden bahsediyorsunuz?” diye sordu

“Şu sizin paha biçemediğiniz ve Hristo’nun annesinden yadigâr kalan kolyeden.”

“İyi de Komiser Hanım bunun bizimle ne ilgisi var?” 

Aylin soruyu duymazdan geldi. “Maria’ya attığınız mesajda kolyenin sizin hakkınız olduğunu eğer vermezse sonuçlarına katlanacağını yazmışsınız. Alabildiniz mi kolyeyi? Ya da şöyle mi sormalıyım? Maria’yı öldürdüğünüze değdi mi şu paha biçilemez kolye?”

“Ne öldürmesi? Onu öldürmediğimi biliyorsunuz. Eğer hakkımda ufak bir deliliniz olsaydı şimdiye kadar beni tutuklamış olurdunuz. Hem kolye konusu sizi hiç ilgilendirmiyor. Şimdi sorularınız bittiyse bizi rahat bırakın.”

Leonidas oğlunun söylediklerine bir anlam verememişti, şaşırmıştı.

Andreas bakışlarını ondan kaçırarak “Baba artık eve gidip dinlenmelisin,” dedi.

“Benim dinlenmeye ihtiyacım yok. Bana bunak muamelesi yapma. Sana kaç kez söyledim. Hristo’nun annesinden kalan o kolye Maria’ya, ondan sonra da kızı Eftelya’ya ait olacak diye. O kolyenin bizim aile mirasımızla hiç ilgisi yok! Bunu o olmayan beynine sok artık!”

“Nasıl yok ha, nasıl yok baba? Dedem Hristo amcanın annesine âşık olduğu için yapmadı mı o kolyeyi? Sonra o kadın gidip Hristo amcamın babası ile evlenmedi mi? Yıllarca dedeme kolyeyi ölmeden önce vereceğini söylememiş miydi? Verdi mi? Hayır! Şimdi sen bana o kolyenin bizim aile mirasımıza ait olmadığını söyleyip durma! Biraz cesaretli olsan o kolye şimdi aile mirasımızı sergilediğimiz şu vitrinde olurdu! Sana şunu da söyleyeyim ucunda ölümde olsa o kolyeyi alacağım!”

Leonidas oğlunun söyledikleri karşısında başını öne eğdi. Andreas ise sanki Aylin ve Sinan orada yokmuş gibi konuşuyordu. “Ben senin kadar ödlek değilim. Maria öldü. Kocası olacak sümsükle konuştum. Bana öyle bir kolyeden haberi olmadığını söyledi. Ben yutar mıyım? Aklınca kurnazlık yapıyor! Sami puştuna sor diyor. Tanrım beni bu gerizekalılar ordusu ile sınıyor. Sami ve kolye? İki dünya bir araya gelir, onlar gelemezler. Ama o sümsük Vefa benim neler yapacağımı bilmiyor! Bak o kolyeyi nasıl ortaya çıkaracağım sen görürsün baba! Annem ölmeden önce bir dakika bile olsa o kolyeyi boynuna takacağım. Buna sen değil hiç kimse engel olamayacak!”

“Ne yapacaksınız? Onları da Maria gibi öldürecek misiniz?”

Soru Aylin’den gelmişti.

Andreas öfkeli bakışlarını ona çevirdi. “Ben kimseyi öldürmedim öldürmem de! Siz beni değil o sümsük kocası ve sonradan kardeşi olan Sami denen kanı bozuğu sorgulayın. İki kuruş uğruna ailesini terk etmiş. Pekâlâ, Maria’yı da o öldürmüştür. Hristo amcaya hasta yatağında evini miras bırakması için boş kâğıda imza attırmış, tüm mal varlığını kendi üzerine almış. Maria ise avcunu yalamış! Siz gidin o şeytanla uğraşın! Hoş Maria’nın da ondan aşağı kalır yanı yok ya! Gitti bir kâfirle evlendi. Bir de utanmadan her geldiğinde buradaki Aya Yorgi Kilisesinin ayinine katılıyor!”

“Adreas Bey bakıyorum Maria’nın yedi şeceresini biliyorsunuz. Ona olan öfkeniz de malum. Maria’nın öldürüldüğü gece neredeydiniz?”

“Evimde sıcak yatağımda uyuyordum. Onda alacağım varken ne bok yemeye onu öldüreyim? Bu size mantıklı geliyor mu? O kolyenin üzerinde bulunan on iki Mavi Elmas taşının bir tanesinin fiyatı hakkında bilginiz var mı? Ben söyleyeyim. 100 karatlık elmasın karatı 3.93 Milyon Dolar. Siz olsanız bu paha biçilemeyen kolyeyi almadan birini öldürür müsünüz? Eğer Maria’yı öldürecek olsam önce kolyeyi alırdım! Bunun için de onu öldürmez farklı yollar denerdim. Sonuçta hiçbir şey özgürlüğümden daha değerli değil. Ben sadece bizim olanı geri istiyordum! Bunda anlaşılmayacak ne var?”

“Biraz önce Sami’nin mirası haksız yollardan elde ettiğini söylediniz? Madem bu kadar zengin neden Agora Meyhanesi’nde çalışıyor?”

“Çünkü Hristo amca meyhanenin ortağıydı. Sami denen üçkâğıtçı o kadar hırslı ki başka bir elemana para vermektense tuvaletteki pisliği bile elleri ile alır.”

Emniyete döndüklerinde Sedat ve Emir onları bekliyordu. Aylin su ısıtıcısına su koyup, telefonuna bir göz attı. Nişanlısı Hakan akşam bir açılışa davetli olduklarının bilgisini vermişti. Aylin’in yüzü kızardı. Bu adamın nasıl olup da bir mesajı ile midesinde kelebekler uçuşturduğunu düşünürken fark etmeden tebessüm etti.

Emir. “Oo, Komiserim yüzünüzde güller açtı,” diyerek pis pis sırıttı.

Aylin, “Bana bak Emir, şimdi ben senin yüzünde öyle güller açtırırım ki iki gün sonra mora dönerler,” dedikten sonra kupalara kahve koydu.

Emir, “Sustum komiserim, güller sizin yüzünüze yakışır,” dedi. Ardından, Aylin’in doldurduğu kupaları odada bulunan ekip arkadaşlarına verdi.

Aylin panonun önüne geçti. Düşünüyordu. Sinirlenince hep yaptığı gibi önce sağ elini başının üzerinde bir şey varmış gibi boşlukta salladı. Sonra, bir ileri bir geri yürümeye başladı. Bir dakika sonra durup kahvesinden bir yudum aldı. Kupayı masasının üzerine bıraktı.

“Arkadaşlar, başlamadan önce Sami Eroğlu hakkında bilgi istiyorum. Bir de Agora Meyhanesi’nin diğer ortağı Hermes ile görüş Sedat. Emir sen de Maria’nın eşi Vefa ve kızı Eftalya ile tekrar görüşeceksin. Sebebi ise Leonidas’ın oğlu Andreas’ın anlattıkları. Ortada bir cinayet ve paha biçilmez bir kolye var.  Andreas çok öfkeli ama onda cinayet işleyecek göz yok. Maria hakkında iyi şeyler söylemiyor ama bu onu katil yapmaz. Elimizde onu suçlayacak herhangi bir delil yok. Adam çok kinci ve tek derdi dedesinden kalan kolye. Biz soruşturmayı derinleştireceğiz. Sinan sen benimle geliyorsun. Önce Adli Tıp’a sonra Sami’nin yattığı hastaneye gidiyoruz. Emir, Sedat öğrendiğiniz en ufak bir bilgide beni arayın.”

Herkes çıkınca Sinan kupaları topladı, yıkamaya götürdü. Aylin fırsattan istifade Hakan’ı aradı. Ona çok yoğun olduğunu işini erken bitirmeye çalışacağını söyledi. Panoya astığı notlara bugün öğrendiklerini de ekledi. Sinan kapıda görününce ceketini alıp çıktı.

Adlı Tıp binasına geldiklerinde Kriminoloji Profil Uzmanı Enver Bey ile karşılaşıp ayaküstü konuştular. Patolog Doktor Zeynep’in odasına gittiklerinde onun otopside olduğunu yardımcısı Emre’den öğrendiler. Bu odayı Aylin hiç sevmiyordu. Her yerinden ölüm ve amonyak kokusu yayılıyordu. Zeynep odaya girdi ve Aylin’i kucakladı.

“Ben de seni arayacaktım canım. Maria Torman’ın otopsi raporlarını bildirecektim ama acil bir vaka geldi. Gerçi böylesi daha iyi oldu. Arasaydım görüşemeyecektik. Ne iyi yaptınız uğramakla.”. Aylin. “Vaka ilginçleşiyor Zeynep,” dedi. “Ortada dönen suçlamalar var. O yüzden elle tutulur bilgiler ver.”

Zeynep, masasının üzerinden bir dosya çekip açtı

 “Tahmininden daha çok bilgi alacağın kesin Aylin. Kurbanın vücudu sağ eli hariç üçüncü derecede yanmış. Sağ elin iç kısmında boğuşma anında birkaç saç teli kalmış. Toksikoloji raporu biraz önce geldi. Kurbanın kanında Atropin maddesine rastlanmış. Mide içinde ise halk dilinde Güzelavrat Otu olarak bilinen ve oldukça zehirli olan bitkinin yaprakları ve meyve kalıntılarına rastladık. Ölüm saati yaklaşık gece bir ile dört arası. Kurban bırakıldığı yerde değil daha öncesinde öldürülmüş. Boğazında lezyon yok, ciğerlerinde, solunum yollarında is yok, ama ciğerlerinde ciddi hasar var. Kurban yanarak değil nefes yolu kapatılarak öldürülmüş. Saç telinin üstünde durmak istiyorum. Uzunluğu yirmi  santimetre. Boya işlemi görmüş. Rengi siyah. Saç kurbana ait değil. Biliyorsun her bir saç telinin kökü, ince bir hücre ve saç kılıfı ile kaplıdır. Doğal yoldan dökülen saçlar bu kılıfı geride bırakırken zorla çekilmiş saçların üzerinde kılıfları da olur. Elimizde ki saç tellerinde kılıflar mevcut ve kurbanın DNA’sı ile eşleşmedi. Araştırmamız devam ediyor. Bugün bitmeden onun da sonucunu alırız. Kurban katili ile mücadele etmiş ama kanında bulunan zehirden dolayı başarılı olamamış. Boğulurken letarji, yani yaşam işlevleri aşırı yavaşlamış ve derin patolojik uyku durumuna geçmiş. O yüzden katili ile çok savaşamamış. Toksikoloji raporundaki zehir miktarına göre ölümü hızla gerçekleşmiş. Bir de kurbanın boynundaki kolyeden parmak izi almayı başardık. Onun sonucu henüz gelmedi.”

Dosyada bulunan fotoğraflardan birkaç tane çıkarıp Aylin’in önüne bıraktı.

“Dikkatini üç numaralı fotoğrafa yoğunlaştır Aylin. Kurbanın saç bulduğumuz avuç içinde kan izi vardı. Bunun önce kurbana ait olduğunu düşündüm ama yaptığımız incelemeler sonucu yanıldığımızı anladım.”

“Zeynep, kurbanın avucunda saç ve kan izi nasıl kalmış? Bütün vücudu yanan bir insanın eli nasıl yanmaz?”

“Tahminime göre kurban zehirlendiğini anladı. Hareketlerinin yavaşladığı, midesi bulandığı ve muhtemelen halüsinasyon gördüğü için bir şeylerin ters gittiğinin farkına vardı. Katil de tam o anda saldırdı. Hareketleri ne kadar yavaş olursa olsun hayatı için savaştı ve saç telini kopardı. Tırnak dipleri temizdi.  Bilinçsiz bir şekilde katile vurduğunu düşünüyorum. En iyi varsayım yüzüne vurmuş olması ki böyle olduğunu düşünürsek boğuşma anında kan avuç içine damlamıştır belki kıyafetlerine de damlamıştır ama kurbanın giysileri yandığı için başka kan örneği alamadık. Diğer sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Ya katil dikkatsiz davrandı sağ elin yanmadığını fark etmedi. Ya da kurbanı bulan kişi onu söndürmeye çalıştığı için sağ el yanmadı. Başka bir açıklaması olamaz Aylin.”

“Parmak izi, DNA sonuçları için ekibini hızlandır Zeynep. Bu kadın bu şekilde ölmeyi hak etmedi. Katili biran önce yakalamak istiyorum. Bu alelade işlenmiş bir cinayet değil. Katil tüm öfkesini kurbana yansıtmış. Öldürdüğü yetmez gibi bir de yakmaya çalışmış. O piç kurusu dışarıda özgürce dolaşırken kurban morgun buzdolabında yatıyor. Elde ettiğin en ufak bilgide saat kaç olursa olsun beni ara. Sana kolay gelsin.”

Özel hastanenin danışma bölümünden bilgi aldıktan sonra Sami’nin doktoru ile görüşüp kısa süreliğine izin almayı başarmışlardı. Hasta odasına girdiklerinde Sami’yi pencere tarafına dönmüş, cenin pozisyonunda yatar halde buldular. Aylin kendilerini tanıttığı halde adam tepkisiz kalmayı tercih etti. Doktorun söylediğine göre Sami ağır bir şok geçirmiş, yıllar önce yaşadığı travmalar nüksetmişti. Verilen ağır ilaçların etkisindeydi.

Aylin, “Sami Bey sizin bilgilerinize ihtiyacımız var,” dedi. “Lütfen bize yardımcı olun. Bulduğunuz kurbanın kim olduğunu size arkadaşlarım bildirmişti. Yaptığımız araştırmalar henüz sonuç vermedi. Maria’nın katili dışarıda özgürce dolaşırken siz burada, o morgda yatıyor.”

Dikkatle Sami’yi baktı. Ufak da olsa bir kıpırtı bekliyordu. Ama adam hiçbir tepkide bulunmadı.

Sinan pencere kenarına geçip şansını denedi. “Sami Bey acınızın ne kadar derin olduğunu biliyoruz ama bize bildiklerinizi anlatmak zorundasınız.”

Sonuç yine başarısızdı.Adam yatağının içinde daha da küçülerek gözlerini kapattı.

Aylin, “Bakın Sami Bey,” dedi. “Hristo Bey’in ortağı Leonidas’ın oğlu Andreas’ın sizin hakkınızda anlattıkları sizi şüpheli listemize eklememize sebep oldu. Maria için değilse bile kendinizi aklamak için bizimle konuşmak zorundasınız.”

Sami ilk kez hareket etti. Yüzünü pencereden Aylin’e doğru çevirerek “Siz ne diyorsunuz?” diye mırıldandı.

Aylin adama ulaşmıştı. Bundan sonra sorularını daha dikkatli sormalıydı.

“Sami Bey. O gece neler oldu? Bize en küçük detayı da vererek anlatın lütfen. Bunun sizin için ne kadar zor olduğunu biliyorum ama eğer katili yakalamamızı istiyorsanız buna mecbursunuz. Şimdi, o gece ne gördünüz?”

“Tam olarak hatırlamıyorum. Yağmur yağıyordu. Gök gürlüyor, şimşek çakıyordu. Ben gök gürültüsünden korkarım. Annem, Maria’nın öldüğü gece gibi bir gecede yanarak öldü.” Durdu. Boş ve siyah saydam gözler ile bir Aylin’e bir Sinan’a baktı. Garip bir nefes aldı. “Ben babamı hiç tanımadım. Annemi bir başına bırakıp gitmiş. Bir gece oturduğumuz ev yandı. Annem beni dışarı çıkardı ama kedimiz Pamuk’u almak için içeri girdiğinde ev çöktü. Yağmur yağıyor, gök gürlüyor, şimşek çakıyordu.” Bir kez daha durdu. Gözünden akan yaşları sildi. Yatağın içinde doğrulup oturdu. Bakışlarını yeniden pencereye doğru çevirdi ve fısıltı halinde konuşmaya devam etti.

“Çok korkmuştum. Mahalleli, itfaiyeciler, polis ve ambulans gelmiş, ortalık yangınla beraber aydınlanmıştı. Bana bakan kimse yoktu. Gecenin herhangi bir saatiydi. O kadar korkmuştum ki, yürümeye başladım. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Sabah ezanı okununca Azize Teodosia Manastırı olarak yapılan ama camiye çevrilen Gül Camii’nin içine girdim. Beni kimse görmedi. O caminin bölmeleri var. Sabah namaza gelen yaşlılar ile imam çıkıp gitti. Öğlen saatine kadar orada uyudum. Caminin kapısı açılınca oradan da kaçtım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Akşama kadar yürüdüm durdum. Çıfıtçı Çarşı bölgesinde günlerce gezdim. Hristo amcanın dikkatini çekmişim. Beni yetiştirme yurduna götürmek isteyen görevlilere evlatlık alacağını söyledi ve dediğini yaptı. Ben Maria ile beraber büyüdüm. O benim için dünya üzerindeki en kutsal varlıktı.”

Başını öne eğip hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

Sinan ona yaklaşıp omuzuna elini koyunca ürktü.

“Ben,” dedi. “Ben ne anlatacağımı bilmiyorum. Onun öldüğüne inanamıyorum.”

“Sami Bey, Maria’nın düşmanı var mıydı?”

“Leonidas amca, Karısı Helene ve Andreas onu hiç sevmezlerdi. Hele Müslüman olan Vefa ile evlendikten sonra Hristo baba ile ortaklıklarını bozmaya çalıştılar ama Hristo babanın ömrü yetmedi. Sonrasında ise Maria, ben, Vefa ve Eftalya onların en büyük düşmanları haline geldik. Maria bana defalarca ortaklığı bozmamı söyledi ama ben yanaşmadım. Hristo babanın çoğul hissesini üç kuruşa onlara veremezdim.”

“Siz tüm mirası almışsınız. Bu nasıl oldu?”

“Maria evlendikten sonra eşi Vefa hiçbir şey istemedi. Maria sadece annesinin birkaç takısını aldı. Vefa beş yıldızlı otel zinciri sahibi. Maria babası sağ iken vasiyetinden gönüllü çıktı. Hristo babanın avukatı bu söylediklerimi teyit eder size.”

“Leonidas ve Andreas, Maria ile en son ne zaman görüştüler bilginiz var mı?”

“Maria onların hiç biri ile görüşmüyordu.”

“O gece neler gördünüz Sami Bey?”

“Ortağı olduğum Agora Meyhanesi temizlikçisi o gece izinliydi. Onun yerine ben yaptım temizliği. Sonra çıktım. Yağmur yağıyordu. Evim yakın olduğu için yürümeye başladım. Ama gök gürleyince panik atak geçireceğimi anlayıp bir evin cumbasının altına sığındım.”

Nefes alış verişi sıklaşmaya başlamıştı.

Aylin, “İyi misiniz?” diye sordu ama Sami onu duymuyor gibiydi.

“Bir araba sesi duydum. Sokağın başında ani fren yaptı. Tam göremiyordum ama yine de o tarafa bakıyordum. Arabadan inen kişi bir şeyi çöpün yanına bıraktı. Karanlıktı. Ama bıraktığı şey sanki hareket etmişti. Bense yerimden kıpırdayamıyordum. Arabadan inen kişi bıraktığı şeyin yanına diz çöktü. Gök gürlüyor şimşek çakıyordu. Elinde tuttuğu şeyin çakmak olduğunu yanan alevden anladım. Nefesimi tutup gözlerimi kapattım. Arabanın motor sesini duyunca gözlerimi açtım. Yerdeki şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama yanmaya başlamıştı. Bilinçsizce o tarafa doğru koştum. Kadının yani Maria’nın yanına geldiğimde yüzü yanmıştı. Montumu çıkardım. Onu çöpün yanından çektim. Yağmur hızını artırmıştı. Montumla onu söndürmeye çalıştım ve 112’yi aradım. Başka da bir şey görmedim Komiserim. Sonra arkadaşlarınız geldi. Ben ise olanların farkında değildim. Beni ambulansa aldıklarını hatırlıyorum ve üç gündür buradayım.”

Cümlesini bitirmişti ki kapı vuruldu. İçeri giren kadın Aylin ve Sinan’a aldırış etmeden yatağın yanına yaklaştı ve abartılı bir şekilde, “Hayatım şükür kendine gelmişsin. Kaç gündür ne haldeyim bilemezsin,” dedikten sonra Sami’ye sarılıp öptü.

Sami tepkisizdi. Sadece. “Hande, misafirlerim var. İyiyim ben,” diyebildi.

“Misafirlerin benden daha önemli değil herhalde aşkım.”

“Bize biraz müsaade et. Maria’nın katilini arayan Başkomiser Aylin ve yardımcısı Sinan şu an herkesten daha önemli benim için. Sen istersen dışarıda bekle.”

Kadın, dişlerinin arasından sinirli bir tavırla “Dirisi bir dert ölüsü bir dert,” diye adeta tısladı.

Aylin, Sinan’a başı ile işaret verdi.

Sinan, “Hande Hanım sizi biraz dışarı alayım, buyurun,” dedi.

“Hiçbir yere gitmiyorum,” diye diretti kadın. “Sami benim nişanlım. Burada bulunmaya hakkım var.”

“Hande, senin yanında konuşmak istemiyorum,” diye fısıldadı Sami.

“Benden gizli ne söyleyeceksin ki? Aramızda gizli saklı mı var?”

“Hande Hanım lütfen yardımcımla dışarı çıkın. Beni zor kullanmak durumunda bırakmayın.”

“Siz ne diyorsunuz?”

“Dışarı lütfen.”

Hande bu kez boyun eğmek zorunda kaldı. Sinan’la birlikte dışarı çıktı.

Aylin. “Sami Bey, kaldığımız yerden devam edelim,” dedi. “Arabanın plakasını, markasını görebildiniz mi?”

“Yüksek bir arabaydı. Cip gibi ama emin değilim.”

“Araçtan inen kişiyi tarif edebilir misiniz?”

“Dediğim gibi emin değilim. Siyah giyinmişti.”

“Acele etmeyin. Size önemsiz gelen en ufak bir detay bizi katile götürebilir.”

“Aramızda bayağı mesafe vardı. O sebepten ne desem yanlış olur.”

“İyice düşünün. Biraz önce yerde yatan nesne yani Maria hareket etti dediniz ama o oraya bırakıldığında canlı değilmiş. Uzak bir mesafede olduğunuzu söylediniz ama Maria’nın hareket ettiğini gördüm dediniz. O yüzden o geceye tekrar dönün. Arabadan inen kişinin fiziksel özelliklerini hatırlamaya çalışın.”

“Gerçekten hatırlamıyorum. Yağmur o kadar şiddetliydi ki gözümün önünü zor görüyordum.”

“Ama nasılsa Maria’nın kıpırdadığını gördüğünüzü söylediniz.”

“Yanılmış olabilirim.”

“Sizi o gece meyhaneden çıkarken gören oldu mu?”

“En son ben çıktım. Hem ne demek istiyorsunuz?”

“Sami Bey annenizin yandığı evde gece yarısı yanmıştı değil mi?”

“Bunun konumuzla ne ilgisi var?”

“Siz soruma cevap verin.”

“Evet.”

“Anneniz babanız hakkında size ne söyledi?”

“Anlamadım.”

“Anneniz ve babanız evli miydi?”

“Hayır değillerdi? Tüm bu soruların anlamı ne?”

“Sizden DNA örneği almak istiyorum.”

“Maria’yı benim öldürdüğümü mü düşünüyorsunuz?”

“Sami Bey Mavi Elmas Kolye hakkında ne biliyorsunuz?”

“Babaannemin yani Hristo babanın annesinin kolyesi hakkında mı?”

“Evet.”

“Andreas’ın söylediği zırvalıklardan başka bir şey bilmiyorum. O kolyenin Maria’da olduğunu düşünüyordu ama Maria’da öyle bir kolye yoktu.”

“Sizler kolyeyi hiç görmediniz mi?”

“Hayır görmedik.”

“Hristo Bey size bu kolyeden hiç bahsetti mi?”

“Ölmeden önce onu gömdüğünü söylemişti ama ben ve Maria ona inanmamıştık. Durun bir dakika bu gerçek olabilir mi? Hristo babam neden böyle bir şey yapsın ki?”

Bu soruyu kendi kendine sormuştu. Zihninde bir şeyleri yerine oturtmaya çalıştığı yüzünden belli oluyordu. Birden ayağa kalkıp, dolaba doğru yürüdü. Kıyafetlerini alıp Aylin’e aldırış etmeden giyinmeye başladı.

“Komiserim galiba kolyenin nerede olduğunu biliyorum. Benimle evime gelmelisiniz.”

Adamın birdenbire ayaklanması Aylin’i şaşırttı ama ses etmedi. Doktorun tüm ısrarına rağmen hastaneden ayrıldılar. Sinan, Hande’nin Sami ile gitmek istemesini engellemek için ifadesini almak üzere Emniyete götürdü.

Aylin ve Sami Balat’taki Merdivenli Yokuş’a geldiklerinde ikindi vakti olmuştu. Sami evin kapısının kilitli olmadığını görünce içeriye birinin girmiş olabileceğini söyledi. Aylin silahını çıkarıp önden içeri daldı. Ev talan edilmiş neredeyse bütün eşyalar ortalığa savrulmuştu. Sami’ye hiçbir şeye dokunmamasını söyledi. Onu mutfakta bir sandalyeye oturttuktan sonra Olay Yeri İnceleme ekibini aradı. Bulacakları bir parmak izi onları katile götürebilirdi.

Sami, Aylin’in aramaları bitince “Komiserim size bir şey göstermek istiyorum,” dedi. “Sanırım Mavi Elmas Kolye’nin nerede olduğunu biliyorum. Benimle Hristo babanın odasına gelmeniz lazım.”

Aylin, “Hiçbir şeye çıplak elle dokunma,” dedi. Cebinden çıkardığı lateks eldivenleri giymesi için ona uzattı. Sami önde o arkada Hristo Bey’in odasına girdiler. Bütün dolaplar boşaltılmış yatak ve komodin ters çevrilmişti. Sami, odanın penceresinin önünde kapağı açık dolabın önünde durdu. Sandığa benzer bir şey vardı dolabın içinde. Tahta kapağı açılıp yere fırlatılmıştı. Sami derin ve boş olan taş duvarlarla örülmüş yere girdi.

“Biliyor musunuz Komiserim, eskiden evlerde banyo yokken insanlar odalarının bir köşesine içinde banyo yapabilecekleri bu yerleri yaparlarmış. Şimdi ismini unuttum ama Hristo babanın dedesinden kalan bu evin bu bölümünü dedesi yaptırmış.” 

Bir taraftan da eli ile duvarın sağ üst köşesini yokluyordu. Bir taşı alıp yere bıraktı.

“Buraya gelen bu gizli bölmeyi bilmiyordur. Burayı ben ve Maria biliyorduk. Evde saklambaç oynayıp buraya saklanıyorduk. Hristo baba ise bizi burada yakaladığı gün çok kızmıştı. Daha sonra ise ben merakıma yenik düşüp taşı bulmuştum. İçinde örümcek görünce çocuk aklımla korkmuş bir daha da buraya girmemiştim.”

Elini taşı çıkardığı bölmenin içine soktu. Elini geri çıkardığında parmaklarının arasında bir yemeni duruyordu. Yemeniyi açınca, içinde Mavi Elmas Kolye ile birlikte bir kimlik buldular. Kimliği gören  Sami dizlerinin üstüne yere çöktü. Kolyeyi unutmuş gibiydi. Aylin ona doğru yaklaştı, düzenli nefes alıp vermesi için telkinde bulundu.

Olay Yeri Ekibi içeri girdiğinde Aylin, Patolog Doktor Zeynep’ten son bilgileri alıyordu. Sami’yi gelen ekibin gözetiminde bırakıp hızlıca evden dışarı çıktı. Leodinas’ın kuyumcu dükkânına girdi.

Andreas’tan  babasının evde olduğunu öğrenince adresi aldı. Uzak değildi.  

Kapıyı açan kadın altmış yaşlarındaydı ama dinç ve çevik görünüyordu.  Aylin kemerinde takılı olan rozetini gösterdikten sonra hiçbir şey demeden içeri girdi.

Leonidas onu görünce şaşırdı. Kibar olmaya çalışarak “Hayırdır Komiserim?” dedi.

“Önce eşinizle tanışmak istiyorum.”

Leonidas’ın bu isteğe bir anlam veremediği yüzünden anlaşılıyordu.

Kapıyı açan kadın, “Adım Agnes,” dedi.

“Agnes Hanım üç gün önce gece yarısı neredeydiniz?” diye sordu Aylin.

“Şehir dışındaydım,” diye cevap verdi.

“Maria’nın ölümü hakkında size birkaç sorum olacak.”

“Zavallı yavrucak. Çok üzüldüm. Kızcağız elimizde büyüdü. Kim ona bu kötülüğü yapmış olabilir ki?”

“Yıllar önce bir evi yakan dikkatsizliği yüzünden olay yerinde parmak izi bırakan ve Maria’nın kolyesini çıplak eli ile tutan katil tabii ki.”

“Bütün bunlarla bizim ne ilgimiz var? Leonidas bir şeyler yapsana.”

“Agnes Hanım. Beş yıl önce bir trafik kazasına karışmışsınız ve arkadaşlarım sizin parmak izinize ve kan grubunuzu dosyaya ve veri tabanımıza eklemiş. Bakın şu Allah’ın işine ki üç gün önce Maria’nın kolyesinin üzerinde de sizin parmak izinize rastlanmış. DNA analizinin sonucu da bir iki saate çıkar. Bir de dikkatimi çekti. Bu botanik ile ilgili kitaplar size mi ait? Ah ne saçma bir soru sordum. Siz bir biyologsunuz elbette ki size ait. Şimdi ya bana olanları anlatırsınız ya da sizi çifte cinayet sucundan gözaltına alırım.”

“Çifte cinayet mi? Siz ne diyorsunuz Komiserim. Agnes’i ne ile suçluyorsunuz?”

“Bundan neredeyse kırk yıl önce hamile bıraktığın Fatma’nın evini yakıp oğlun Sami’nin sağ kurtulduğu suçtan bahsediyorum Leonidas Bey. Mavi Elmas Kolye’yi bulduk. Dostunuz Hristo’nun kolyeyle birlikte sakladığı oğlunuz Sami’nin kimliğini de arkadaşlarımız inceleyecekler. Şimdi ikiniz de oturun ve hikâyeyi baştan anlatın.”

“Ben bir şey yapmadım,” diye inledi Leonidas.

Agnes’in gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi irileşti. “Asıl her şeyi yapan sensin! Yıllar önceki ihanetin yetmezmiş gibi Hristo’nun annesinin bana düğünde taktığı Mavi Elmas Kolye’yi oğluna vermesi için Hristo’ya geri verdin. Şimdi kalkmış bir şey yapmadığını söylüyorsun. Sen Sami’nin oğlun olduğunu yıllardır biliyordun değil mi? O piçi Hristo evlat edindiğinde anlamalıydım bunu. O kadının evini yaktığımda o piç de yanmalıydı. Ama gel gör ki sağ kurtuldu.”

Leonidas “Elbette biliyordum,” diye inledi. “Oğlumu ortada mı bıraksaydım?”

Agnes nefret dolu gözlerini ona dikip transa girmiş gibi bağırdı. “Bırakmadın da ne oldu? O zevzek Maria bana söylemedi mi sanıyorsun? Maria senin Sami’nin babası olduğunu ona söyleyeceğim tehdidimi duyunca Mavi Elmas Kolye’yi aramaya başladı ama sonra vazgeçti. Babasının emaneti olduğunu ona ihanet edemeyeceğini zırvalayıp durdu. Ben de onu üç gün önce evinde ziyaret ettim. Hani şu İstanbul’a geldikçe kaldığı evinde. Ona güzel bir akşam yemeği aldığımı söyledim. Bu kız hep salaktı öyle de kaldı. Hiç sorgulamadan hazır yemeklerin arasında saklama kabında benim yaptığım roka salatasını da çıkarıp masaya koydu ve yemeye başladı. Ona beni kandırdığını söylediğimde inkâr etti. Mavi Elmas Kolyenin yerini bilmediği için kutsal ne varsa onun üzerine yemin edip beni tehdit etti. Hazırladığım salatadaki Güzel Avrat Otu etkisini göstermeye başlayınca oturduğu sandalyeden yere düştü. Sürtük baygın hali ile saçımı çekip dudağımı patlattı. Salon koltuğunun üstünde duran yastık ile onu boğmak kolay oldu. Zaten bir avuç canı vardı. O da çabucak çıktı. Evinde parmak izi olacak ne varsa temizledim. Yağmur yağıyordu. Sokalar ıssızdı. Gece yarısından sonra onu çarşafa sararken kolyesine parmağım takıldı ama umursamadım ve bir üst mahalledeki çöp bidonunun yanına götürdüm. Ondan iz kalmasın diye arabada bulunan benzin bidonundan üzerine benzin döktüm. Onu yakmak çok kolay oldu. Ertesi gün arabanın döşemeleri dâhil her şeyini yıkattım. Böylece ihanetinin bedelini ödedi. Şimdi sen kalkıp bana ben bir şey yapmadım deme! Asıl her şeyin suçlusu sensin. Bir piç kurusunu Andreas ve benden üstün tuttun. Dua et karşıma çıkmasın. Tanrı şahidimdir onu da geberteceğim.”

Aylin Agnes ve Leonidas’ı zorlanmadan emniyete götürüp gözaltı sürecini başlattı. Soruşturmanın takibi için Sedat’ı görevlendirdi.

İstanbul yağmurlu bir akşama kucak açmıştı.

Ortaköy’deki evine geldiğinde hemen duşa girdi. Çıktığında ise Hakan’ı kendisini izlerken buldu. Birbirlerine özlemle sarıldılar. Dudakları buluştu. Elbiselerini giyerken Hakan her zamanki gibi onu izliyordu.

Aylin, “Bir gün beni izlerken kıçına kurşunu yiyeceksin,” diyerek gülümsedi.

Hakan, “Nefesim de, nefessizliğimde senin elinden olsun. Hadi biraz acele et. Yoksa evden çıkamayacağız, aşkım” dedi.

Aylin’in siyah saçlarını toplayışını seyrediyordu. Onun Cinayet Masası Komiseri olmasına hâlâ alışamamıştı. Korku ile içini çekti…

GERÇEĞİ PERDELEYEN BİR SIR

Gecenin son, sabahın ilk dakikalarıydı. Yaz etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Hayatın ışıltısı güneşin doğuşuyla artarken müşterilerini bekleyen otellerin hummalı çalışmaları son sürat devam etmekteydi, bazıları hazırlıklarını çoktan tamamlamıştı.

Fadik Otel yaza hazırdı. Sezonun ilk müşterilerini karşılamanın heyecanı, butik otelin az sayıdaki personelinin gözlerinden okunuyordu. Şık giyimli çalışanlar, otelin önüne yanaşan minibüsü coşkuyla izlediler. Araçtan inenleri, uzaktan akrabaları gelmişçesine içten bir sıcaklıkla karşıladılar.

Çantalar lobiye taşındı. Müşteriler sıcak sabah güneşinin altında beklemeye başladılar. Derken, yanlarına siyah takım elbisesiyle oldukça şık görünen genç bir adam geldi.

“Merhabalar efendim, ben Adil. Otelin resepsiyon görevlisiyim. Aynı zamanda da sahibiyim. Otelimize hoş geldiniz. Kurumumuz, basit ve sade tarzıyla müşteri memnuniyetini esas alan bir misyona sahiptir. Size en iyi tatil imkanını sunmak tek gayemizdir.”

Kafilenin arasından uzun, kır saçlarını atkuyruğu yapmış pembe gözlüklü bir adam sıcak bir tebessümle karşılık verdi. “Merhabalar Adil Bey. Ben Necdet.” Ardından yanındakileri sırayla işaret ederek, “Karım Sıdıka, oğlum Orçun.” Sesine hafif bir resmiyet ekleyerek devam etti, “Bunlar da kendi sektörlerinde tanınan komşularımız.” Sözlerinin tesirini artırmak istercesine otel sahibinin gözlerinin içine bakıyordu. “Anlarsınız ya, kameralardan, mikrofonlardan uzak… Kısacası, dikkat çekmeden kafamızı dinlemek istiyoruz. Sizi gazetemizin genel yayın yönetmeni Atilla Bey tavsiye etti.”

Adil, memnun etmesi zor konuklarla karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Neyse ki bu konuda uzmandı. Nice ünlü isim sessiz sedasız tatil yapıp otelden memnun ayrılmıştı. Dik duruşuyla kendinden emin görünüyordu.

Sıcak ve kibar bir ses tonuyla “Necdet Bey tekrardan hoş geldiniz,” dedi. “Sizinle tanıştığıma memnun oldum. Köşe yazılarınızı her hafta severek okuyorum. İçiniz rahat olsun. Atilla Bey yıllardır buraya gelir ve memnun kalır. Kurumumuz, sizin gibi halka mal olmuş insanların gizlice tatil yapmak için bizlere gelmesine alışkın, merak etmeyin.”

İlerleyen yaşını giyim tarzıyla saklamaya çalışan bir adam, Adil Bey’e yaklaşarak elini uzattı. Şen şakrak söze girdi. “Merhabalar efendim. Ben meşhur yemek eleştirmeni Saygın. Bu da kızım Melahat.” Ardından muzipçe sırıtarak “Açıkçası yemeklerinizi çok merak ediyorum. Beğenirsem belki bir yazımda buradan bahsederim,” deyip göz kırptı.

Adil, Melahat’tan gözlerini alamıyordu. Boyundan bağlamalı, tiril tiril, diz üstüne kadar uzanan, omzu açık, mavi bir elbise giymişti. Elbisesiyle göz rengi uyum içindeydi. Saçları omuzlarına dökülüyordu. Saygın Bey’in bir cevap beklediğini fark etmese böyle bir güzelliğe saatlerce bakabilirdi. Bozuntuya vermeden şıklığını destekleyen güzel bir sesle konuştu.  “Sizi gördüğüme çok mutlu oldum Saygın Bey. Televizyon programlarınızı asla kaçırmam.”

Duyduklarından hoşnut görünen adam, kızına döndü. Adil onların hemen arkasındaki adamı bir yerlerden tanıyordu ama nereden olduğunu çıkarmakta zorlanıyordu. Adama yaklaştığı sırada hatırladı. Bebeksi yüzü, ipeksi saçları, serseri duruşuyla genç kızların hayran olduğu, son zamanlarda yıldızı parlayan pop yıldızı, Bilal. Adama hayranlıkla bakarken kelimeler ağzından dökülüverdi.

“Bilal Bey ve kıymetli eşi Saadet hanım. Sizler de hoş geldiniz. Bilal Bey son şarkınız çok güzel. Sabah akşam severek dinliyoruz. Bir ara sizden dinler miyiz?”

Bilal gülümseyerek “Neden olmasın?” diye karşılık verdi. Muhabbeti kısa kesmek istediği  bakışlarından anlaşılıyordu.

Misafirler odaları hazır olunca dinlenmeye çekildiler.

Adil’in ayağına büyük bir fırsat gelmişti. Misafirlerinin memnuniyeti onun için en büyük reklamdı. Hele biri gazeteci, biri yeme-içme yazarı, biri de pop yıldızıysa… Keyfine diyecek yoktu.

***

Tatilciler akşam yemeklerini yerken, Adil, masaların arasında geziniyor, onlarla sohbet ediyordu.

Bilal ve Saadet çiftinin tartıştığını gördü. Kadın pek öfkeliydi.Sımsıkı tuttuğu biftek bıçağı ile tabağındaki eti küçük paçalara ayırmaya çalışıyordu. Fırsatını bulduğunda da kocasına fırça atmayı ihmal etmiyordu.

Adil, çiftin yanından hızla geçerek Saygın’la kızının yanına geldi. Onları selamladı.

“Merhabalar efendim. Otelimizdeki ilk gününüz nasıl geçti? Yemeklerimizi nasıl buldunuz?”

Saygın Bey, elindeki şarap kadehini salladı. “Adil Bey, otelinizin konumu muazzam. Yemekler de takdire şayan ama içkileriniz zayıf.. Size liste çıkarayım da içki menünüzü zenginleştirin.”

“Çok memnun olurum efendim. Sizin gibi dünyayı gezen bir gurmeden fikir almak müessesemizi onurlandırır.”

Umduğu cevabı alan Saygın Bey, otel sahibini karşısına oturtup içecekler üzerine konuşmaya başladı. Konuştukça konuşuyordu. Bu konuda engin bir bilgi birikimine sahip olduğunu göstermeye çalışıyordu âdeta. Otel sahibi ise söylenenleri anladığını bildiren baş hareketleri ve mimiklerle karşılık veriyor, hocasını can kulağıyla dinleyen bir öğrenci gibi görünüyordu.

Sohbetten sıkılan Melahat, babasından izin isteyerek yanlarından ayrıldı. Yemeklerini bitirip bar tezgahının önünde oturmuş bir şeyler içen Bilal, Saadet ve Sıdıka’ya katıldı.

Saygın, yaşlılığından dem vurup artık yatması gerektiğini söyleyince Adil ona odasına kadar eşlik etti. Ardından kendi işlerine döndü.

Barda konuklar kendilerini müziğe kaptırmış, eğleniyordu. Bilal mikrofonu eline alıp şarkı söyledi,  kadınlar da ona eşlik ettiler. Bu arada bardakların biri boşalıp biri doluyordu.

Melahat içkiyi fazla kaçırdığını düşündü. Kendini iyi hissetmiyordu. İzin isteyerek aralarından ayrıldı. Merdivenleri tırabzanlara tutunarak güç bela çıktı. Odasının kapısını açtığı sırada kalan tüm enerjisi bitmişti. Gözü kararıyordu, kapıya tutunamadı, kendisini sert zemine bıraktı.

***

Selahattin, günün ilk ışıklarıyla işe başlamıştı. Türkü mırıldanarak koridorları süpürüyordu. Patronu Adil, denetime başlamadan işini bitirmesi lazımdı. Özenle ve bir o kadar da seri bir şekilde çalışırken koridorun ucundaki oda kapısının açık olduğunu fark etti. Müşteri mahremiyetine dikkat etmesi gerektiğini bildiğinden ilgilenmedi.

Odanın önüne gelince kendisine engel olamadı, içeri baktı. Bir an ne yapacağını bilemedi, kafasını toparladığında patronunu aradı.

Adil, soluğu çağrıldığı odada aldı. Resepsiyondan buraya koşmamış uçmuştu sanki. Yerde yatan Melahat’i uyandırmaya çalıştı. Fayda etmeyince sakinliğini korumaya çalışarak elini boynuna doğru götürdü, şah damarına dokundu. Nabzı atmıyordu.

Gürültüyü duyan Saygın, yatağında doğruldu. Kızının yatağı boştu, yatak örtüsüne hiç dokunulmadığı belliydi. Telaşla kalktı.

Otel sahibi kafasını kaldırınca tepesinde dikilen Saygın’ı gördü. Kelimelere gerek yoktu. Kimsenin dile getirmek istemediği o sözcüğü, görüntü ayan beyan söylüyordu. Ölümün soğukluğu soludukları havadan girip ciğerlerine dolmuştu.

Saygın, donup kalmış gibiydi. Kalbinin sıkıştığını hissediyordu, nefes almakta zorlanıyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama kelimeler dudaklarından dökülmüyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Önce birkaç kuru öksürük çıktı ağzından, sonra bayıldı.

Gözlerini açtığında öyle bir feryat etti ki yürekleri burkan bu ses koridorlar boyunca inledi. “Kızım!..”

Otel çalışanları ve diğer tatilciler koridora toplanmışlardı. Adil, önce ambulansı ardından jandarmayı aradı. Kalabalığı dağıtmaya çalışsa da başarılı olamadı. Otelinde tam anlamıyla bir kaos yaşanıyordu. Jandarma gelene kadar insanları sakinleştirmeye çalıştı.

Jandarma gelince ortalık biraz öncekinin aksine sessizliğe büründü. İnsanlar cesedin olduğu odadan uzaklaştırıldı, koridor boşaltıldı.

Neye uğradığını şaşıran tatilciler ve çalışanlar lobide toplanmışlardı.Haber sosyal medyaya sızmıştı bile. Basın mensupları otelin önünde bir bir belirmeye başlamıştı. Saygın sürekli fenalaşıyor kendine geldiğinde ağlıyor, muhabirlerin soruları karşısında öfkeleniyordu. Komşusu Necdet ve oğlu Orçun ise basın mensuplarını uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Saadet ile Sıdıka, birbirlerine sarılmış ağlaşıyorlardı. Bilal, yaşlı adamın koltuğunun yanına çökmüş, onunla beraber göz yaşı döküyordu.

Adil de çalışanları da çok üzgündü. Sezona böyle bir olayla başlamaları büyük şanssızlıktı. Fadik Otel’in adına leke sürülmüştü.

***

Jandarma, gerekli incelemeleri yapıyor, kimsenin dışarı çıkmasına izin vermeyip olayı aydınlatmaya çalışıyordu.

Necdet, komşularını getirdiği otelde yaşanan olay için kendini suçlu hissediyordu. Canı sıkkın etrafa bakınırken oğlu Orçun yanına geldi. “Baba benimle iki dakika odaya gelsene.”

Onun, lüzumsuz şeylerle kendisini meşgul edeceğini düşünse de oflayıp puflayarak yavaş adımlarla odaya geçti. Oğlu kapıyı kapatıp kilitleyince ne diyeceğini merak etmeye başladı.

Orçun lafı eveleyip gevelemeden bir çırpıda söyledi. “Baba, Melahat abla aşırı dozdan ölmüş.”

“Ne demek aşırı doz oğlum? Melahat uyuşturucu mu kullanıyordu?”

Orçun, cam kenarındaki berjerleri işaret etti. “Şöyle geçelim, baba. Konuşmamız gerekenler var.”

Sakinleşmesi için babasına bir bardak su uzattı, karşısına oturdu. “Uyuşturucu kullandığını sanmıyorum. Öyle bir durum olsa hemen anlardım.”

Suyu tek dikişte içen adam derin bir nefes aldı.”O zaman ne diye bilip bilmeden konuşuyorsun?” Sesi biraz öfkeliydi.

Oğlu söylediğinin arkasında duran bir kararlılıkla devam etti. “Anlasana baba. Birisi aşırı doz uyuşturucu vererek Melahat ablayı öldürmüş.”

“Baştan öyle desene be oğlum!”

Orçun dudaklarına imalı bir tebessüm dokundurarak gülümsedi.”Baba ya! Sen nasıl yılların cinayet muhabirisin? Sen zaten biliyorsun diye hemen konuya girmiştim.”

Necdet, bu konuda gerçekten de hiçbir şey bilmiyordu. Böyle bir şeyden şüphelenmemişti bile. Düşüncelere daldı. Oğlu, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş, istikbali parlak, çiçeği burnunda bir doktordu. Bir bildiği olmasa böyle konuşmazdı. Haklı olabilirdi. Kendini toparladı, duygusallığı bir kenara bırakmalıydı. Düşüncelerini Orçun’un sesi böldü.

“Kargaşa sırasında cesedi biraz inceleme imkânı buldum. Kolunda veya görebildiğim bir yerinde iğne izi yoktu. Muhtemelen hapla öldürüldü.”

Oğlunun anlattıklarını ciddiye almaya başlamıştı. Ayağa kalktı. “Oğlum desene iş ayağıma geldi.” Dolabındaki çantasından not defteriyle kalemini çıkardı. Tekrar yerine oturdu. “İyi de böyle bir şeyi kim yapmış olabilir?”

Orçun da aynı sorunun cevabını babasından bekleyen bir yüz ifadesi takınmıştı. Kısa bir sessizliğin ardından bir ipucu yakalayabilmenin heyecanıyla “O kadarını bilemem,” dedi. “Dün gece Melahat abla, Saygın amcanın yanından ayrılıp bara geçti. Annem, Bilal abi ve Saadet ablayla birlikte oturdular. Barmen sürekli Melahat ablaya kur yaptı ama o hiç yüz vermedi.”

“Ne yani? Barmen kendisine yüz vermedi diye mi öldürdü kızı?”

“Bilmiyorum, baba.”

“Eee… O zaman ne diye bana bunları anlatıyorsun?”

“Anlatıyorum çünkü sen bir cinayet muhabirisin. Ben de doktorum. Anlasana baba. El ele vererek bu cinayeti çözebiliriz.”

Kendisini bir anda polisiye bir romanın kahramanı gibi hisseden Necdet, düşünceli bir sesle mırıldandı. “Yapabilir miyiz dersin?”

“Neden olmasın?”

Oğlunun güven verici tavrı, karar vermesini kolaylaştırdı. Bu cinayeti çözeceklerdi.

***

Baba oğul kafa kafaya vermiş, cinayet olduğundan şüphelendikleri olayı nasıl araştıracaklarını düşünüyorlardı.

“Kimseyi şu an için suçlayamayız baba. Ama barmen en büyük şüphelimiz.”

“Bence dün gece barda kim varsa şüpheli.”

Orçun, babasına endişeyle baktı. “Ne yani baba? Birbirimizden hatta annemden de mi şüphelenmeliyiz?”

Necdet, oğlunun omzunu sıvazlayarak onu rahatlatmaya çalıştı. “Sakin ol oğlum. Biz, birbirimizi tanıyoruz. Teoride şüpheli olabiliriz ama pratikte ailemin bu cinayetle bir alakası olduğunu  düşünmüyorum.”

“Peki, o zaman araştırmaya nereden başlamalıyız?”

“Şu barmenden başlamaya ne dersin?”

“Tamam ama… Polis gibi gidip adamla konuşamayız ki. Nasıl araştıracağız? Cinayeti çözelim derken başımız belaya girmesin.”

Necdet, çantasından çıkardığı beyaz eldivenleri eline geçirdi.

“İyi ki belki lazım olur diye sakladığım eldivenlerimi yanımda getirmişim. Haberin nereden geleceği hiç belli olmuyor. Al, sen de tak şu eldivenlerden.”

Oğlunun kendisine aval aval baktığını görünce açıklama yapma ihtiyacı hissetti,”Oğlum, gidip adamla konuşacak halimiz yok. Odasına gizlice girip araştırma yapacağız.”

Orçun’un bakışlarında anladığını belirten bir emare yoktu. “Baba ne araştırması? Odasına girip ne arayacağız?”

“Aklını çalıştırsana biraz. Sen aşırı doz uyuşturucudan öldüğünü söylemedin mi? Cesette iğne izi de yokmuş. Geriye bir ihtimal kalıyor. Barmenin odasında Melahat’i aşırı dozdan öldüren uyuşturucuyu bulmak.”

“İyi de baba, nasıl gireceğiz barmenin odasına? Jandarma her yerde.”

“Sen kapıda gözcülük yaparsın. Ben odaya girer, araştırırım. Şayet gelen olursa ıslık çalarsın. Ben de durumu anlar, kendimi kurtarırım. Dışarıda olduğun için kimse senden şüphelenmez. Soran olursa,’Otelden dışarı çıkamıyoruz, sıkıldım, dolaşıyorum,’ dersin. Anladın mı?”

“Valla bravo, baba. İki dakikada plan yapıp bahaneyi nasıl buldun?”

Necdet, ellerini yana açarak bilmiş bilmiş gülümsedi. “Ne sandın oğlum? Yılların cinayet muhabiriyim. Polisiye film izler, roman okurum ve cinayet bürosundan polislerle takılmak da cabası. Bırak olsun o kadar.”

Orçun önemli bir konuyu atladıklarını fark etmişti. “Baba her yerde kamera vardır. Şimdilik çıkar şu eldivenleri. Önce otelin kameraları nerede bir bakalım. Sonra barmen ve diğer çalışanların odalarının yerlerini öğrenelim.”

“Haklısın oğlum. O zaman, otelde geziyormuş gibi yaparak kamera ve çalışanların odalarının nerede olduğunu tespit edelim. Sonra ikinci aşamaya geçeriz.”

Ne yapacaklarına karar veren ikili odadan çıktı.

***

Otelin her yerini dolaştılar. Çatı katındaki odaların önüne geldiklerinde Adil’i bir jandarmayla tartışırken buldular. Kavgaya müdahil olmak istemediklerinden kapısı aralık duran katçı  odasına girdiler. Ama konuşulanları duyamadılar.Sadece aralıktan izlemekle yetindiler.

Adil, jandarmaya hararetle bir şeyler anlattı. Jandarma sinirlenmiş gibiydi. Sesler yükseldi. Ama  uzun sürmemişti. Jandarma gidince Adil de merdivenlere yöneldi. Gizlendikleri yerden çıkan baba oğul, otel sahibinin peşine takıldılar.

Adil, onları fark edince durup bekledi.

Necdet, “Merhaba, Adil Bey,” dedi. “Tatil yaparken başımıza gelenlere bakın. Nedir vaziyet? Bir gelişme var mı?”

Yapmacık bir tebessüm Adil’in yüzünde bir anlığına belirip kayboldu. Canı ne kadar sıkkın olsa da müşterilerine karşı nezaketini korumaya çalışıyordu. “Ne diyeceğimi bilemiyorum Necdet Bey. Otelimizde bugün yaşananlar daha önce hiç karşılaşmadığımız olağanüstü şeyler. Jandarma incelemelerini sürdürüyor. Melahat Hanım’ın ölümünü şüpheli bulmuşlar. Benden kamera kayıtlarını istediler ama çatı katının kameraları çalışmıyor. Orada çalışanlar kalıyor diye önemsemeyip yaptırmamıştım. Bu yüzden az önce komutan bana kızdı. Herkesi sorguluyorlar. Sizinle de yakında konuşurlar.”

Baba oğul aradıklarını bulmuşlardı. Adil’e çaktırmadan birbirlerine bakarak bıyık altından güldüler. Necdet, adamın haline üzülmüştü. Otelin sahibi diye olayların sorumlusu olarak onu görmemesi gerektiğini düşündü. Teskin edici bir ses tonuyla “Sakin olun Adil Bey,” dedi. “Bu olay yüzünden kimse otelinizi kötüleyemez. Olacağı varsa her yerde oluyor.”

Necdet’in sözleri yangına bir fiske su serpmek gibiydi, Adil’i ferahlatmadı. Canı sıkkın bir sesle, “Böyle düşünmenize sevindim, Necdet Bey,” dedi. “Keşke herkes sizin gibi düşünse.”

***

Çatı katındaki oda kapılarının üzerinde çalışanların adları yazıyordu. Kendilerini şanslı hisseden baba oğul vakit kaybetmeden işe koyuldular. Önceden anlaştıkları gibi Orçun, gelen giden var mı diye gözcülük yaptı. Babası da cüzdanındanki  kartlardan birini çıkarıp barmenin kaldığı odanın kapısını açmaya çalıştı. Biraz uğraştıktan sonra kapı açılıverdi.Temkinli adımlarla içeri giren Necdet Bey, odayı incelemeye başladı. Ortalık dağınık ve kirliydi. Halıda kadın ayakkabısı izleri vardı. Genç ve bekar bir adamın çapkınlık kanıtlarını bulmanın keyfiyle hınzırca gülümsedi.

Gardırobu açıp düzenini bozmamaya dikkat ederek giysilerin aralarını, altlarını, ceplerini kontrol etti. Dolap ve çekmecelerden bir sonuç alamayınca etrafa bakındı. En son yatağı incelerken yastık kılıfının içerisinde haplarla dolu bir torba buldu. Telefonuyla fotoğrafını çekti. Yeniden aldığı yere koyup yatağı eski haline getirdi.

İşini bitirmiş çıkmaya niyetlenirken oğlunun ıslık çaldığını duydu.

“Başka bir şey bulamamış gibi Ada Sahillerinde Bekliyorum şarkısını çalıyor. Nerden aklına geldiyse…” diye düşündü.

Alelacele balkona çıktı. İçeri giren barmen balkon camına denk gelen perde aralığından görünüyordu. Diğer bir otel çalışanı Selahattin de barmenin hemen ardından odaya girmişti. Necdet’in merakı, yakalanma riskinden baskındı. Yerinden kıpırdamadan içeriyi izlemeyi sürdürdü. Gençler bir anda yumruk yumruğa kavga etmeye başladılar. Onları, arkalarından odaya giren Adil  ayırdı. Ne konuştukları ise duyulmuyordu.

Selahattin ve Adil odadan çıktıktan sonra barmen, balkona yöneldi. Saklanacak bir yer arayan Necdet, panik içerisinde çatıya tırmanmaktan başka çare bulamadı. Kendisini takip eden yoktu ama dikkatli yürümezse aşağıya düşüp kafasını gözünü yarabilir, sakatlanabilirdi. Etraftan biri onu damda görürse bunu izah etmesi de kolay olmazdı. Bir an önce aşağıya inmeliydi. Kendi odasının balkonunun üzerine geldiğini anlayınca -balkon demirine astığı mayosunu tanımıştı- bütün cesaretini toplayıp saçağa tutunarak aşağıya atladı.

Duyduğu ses üzerine balkona çıkan hanımı Sıdıka, karşısında Necdet’i görünce şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutuyordu. “Canım benim, balkonda mıydın? Hiç haberim yoktu. Ses duyunca korktum.”

Arkasından oğlu  da koşarak balkona geldi. “Baba ne yaptın, yakalayabildin mi kediyi?”

“Yok, oğlum yetişemedim. Ada sahillerine kaçmış kedi. Ben de yaşlandım artık, hızlı hareket edemiyorum”

Konuşulanlardan hiçbir şey anlamayan Sıdıka, imalı imalı baktı.             

Babasının imdadına yetişen yine Orçun oldu, “Bakma öyle anne. Çatıdan kedi sesi geliyordu. Babam tatilcilerden birinin kedisi çatıda mahsur kalmış olmalı diye çatıya çıktıydı.”

Kadın “Size ne milletin kedisinden canım!” diye çıkıştı. “Sizin işlerinize aklım ermiyor vallahi” diye söylenerek içeri girdi.

Annesinin uzaklaştığından emin olunca Orçun babasına sarıldı. “Şükür iyisin, baba. Çok korktum.”

Baba-oğul, rahat konuşabilecekleri bir yer aradılar kendilerine. Bahçede yürüyüş yapmaya karar verdiler. Böylece dikkat çekmeyeceklerini düşündüler.

Orçun, merakından çatlamak üzereydi. “Bir şey bulabildin mi baba?”

“Bunları buldum oğlum.”

Cebinden telefonunu çıkardı. Çektiği fotoğrafları gösterdi.

Orçun, fotoğrafları büyğterek inceledi. “Bu haplar çok tehlikeli. Aşırı doza sebebiyet vermesi muhtemel.”

“Demek ki doğru tahmin etmişsin. Jandarma yakında arama yapar diye hapları almadım. Olduğu yerde bırakıp fotoğraflarını çektim.”

İkisi de düşüncelere dalmıştı. Bir süre konuşmadan yürümeye devam ettiler. Kendince çıkarımını ilk dile getiren Orçun oldu.

“Demek ki barmen, Melahat ablayı kandırıp hap verdi. Daha önce hiç kullanmadığından Melahat abla alışkın değildi. Az bir dozu bile ölmesine sebep oldu.”

Bu varsayım Necdet’in kafasına yatmadı. “Oğlum bu kadar basit bir cinayet olamaz. Böylesine ünlü bir adamın kızını öldürmek için daha ciddi sebepler olmalı.”

“Baba, belki de barmen ve Melahat abla önceden tanışıyorlardı.”

“Sanmıyorum. Dediğin gibi olsa ilk konuşmalarında daha samimi görünürlerdi. Bunu anlayacak kadar insan sarrafıyım ben.”

Konuşmalarını barmeni yaka paça götüren iki jandarmanın otel binasından çıkması böldü.

Orçun kısık sesle “Anlaşılan hapı buldular.”

Necdet, oğluna cevap veremedi. Çünkü bir jandarma subayı yanların gelmiş ve sorgulanmaları için onları lobiye davet etmişti.

Baba-oğul, subayın ardından lobiye doğru ilerlediler.

***

Oldukça sert geçen sorgunun ardından Orçun,  kendisini havuz başına attı. Ortalıkta kimse yoktu. Bir tatilci gibi değil de Karadeniz’de gemileri batmış bir iş adamı gibi şezlongun ucuna çöktü, düşüncelere daldı.

Onun peşinden sorgudan çıkan Necdet, oğlunun yanındaki boş şezlonga oturdu.”Neler anlattın jandarmaya?”

Genç doktor, sorgunun gerginliğini daha üzerinden atamamıştı. “Olay yerinde edindiğim izlenimleri anlattım. Sana söylediklerimi onlara da söyledim.”

Karmaşık bir olay beklerken basitçe sona eren cinayet, Necdet’i hayal kırıklığına uğratmıştı.

“Neyse, en azından katil bulundu. Haber haberdir, yazımı hazırlayıp gazeteye yollayayım. Ne de olsa Saygın Bey’in rahmetli kızı. Haber değeri var.”

“Baba, içimden bir ses durumun hâlâ net olmadığını söylüyor.”

“Dediğin gibi olsa bile ne yapabiliriz ki?”

Yakından tanıdıkları birinin, çıktıkları tatilde bir cinayete kurban gitmesi ikisini de derinden sarsmıştı. Orçun metanetli davranmaya çalışarak, “Haklısın, hiçbir şey yapamayız. Saygın amcaya destek olup toparlanalım. Tatilin devam edilecek hali kalmadı,”dedi.

Kalktılar.

***

Kızının acısıyla yüreği yanan yaşlı adam, odasındaki yatağa uzanmış kendisine sakinleştirici veren hemşireye tahammül etmeye çalışıyordu. Necdet ve Orçun’u görünce ayağa kalkmak istedi.

“Rahatsız olmayın Saygın Bey. Uzanın lütfen. Biz yabancı değiliz,” dedi Necdet.

Göz yaşlarını tutamayan adam, “Ah kızım… Benim dünya güzelim… Artık yok. Ben onun yokluğuna nasıl dayanırım?” diye dövünmeye başladı.

Necdet, adamın başucuna gitti, elini tuttu. Teselli olur umuduyla, “Ölüm hayatın bir gerçeği Saygın Bey. Bir gün hepimizin kapısını çalacak,” dedi.

“Necdet, değerli dostum. Söyle bana benim kızım böyle mi ölecekti? Gencecik yaşında…”

Necdet, bu sözler karşısında susmayı tercih etti. Bu esnada hemşire kız işini bitirmiş, odadan çıkmıştı. Bir süre kimse konuşmadı. Yaşlı adam ağlamaya ara vermiş, boş boş bakıyordu.

Babasının arkasında üzgün üzgün dikilen Orçun, “Başın sağ olsun Saygın amca,” dedi. “Melahat ablayı hepimiz çok severdik. Acımız büyük.”

Zar zor konuşan yaşlı adam, “Sağ ol evladım. Varlığınız bana güç veriyor,” dedi.

Necdet, bu kasvetli ortamda daha fazla kalmak istemiyordu. Ayağa kalktı. Saygın Bey’in de kızının öldüğü bu odada daha fazla kalmasını doğru bulmuyordu. Konuyu açtı, “Tatilin tadı kalmadı, gidelim diyoruz. Biz buraya, senin toparlanmana yardım etmeye geldik. Hem bu odada kalman doğru mu Saygın Bey?”

Yaşlı adam, Necdet’in sözlerine öfkelenmişti. Harap görüntüsüyle çelişen gür sesi odada yankılandı,”Ne demek toparlanıp gidelim? Yok, öyle yağma. Sen cinayet muhabiri değil misin? Oğlun da doktor. Kızımın ne şekilde öldüğünü benden daha iyi biliyorsunuzdur. Hem olay aydınlanana kadar jandarma kimseyi bir yere salmaz.”

“Bakın Saygın Bey. Acınız büyük, başınız sağ olsun. Evlat acısı çok zordur. Ateş düştüğü yeri yakar. Ne kadar üzgün olsanız da başa gelince elden ne gelir? Lütfen kendinize dikkat edin,” dedi.

Adamın öfkesi geçmemişti. “Bana bak Necdet. Beni deli etme! Kızımı birisi öldürdü. Benim kızım uyuşturucu falan kullanmazdı. O barmen yaptıysa cezasını çekecek ama olayın detaylıca araştırılması gerekiyor.Oldu bittiye getirilecek bir iş değil bu, kızım bu dünyadan genç yaşta göçüp gitti. Bu yüzden hiçbir yere gitmiyorum. Bu odadan da çıkmıyorum!”

Necdet, yaşlı adamın sert tavrını acısına verdi. Kendisinden beklenmeyecek bir sakinlikle karşıladı. “Ne deseniz haklısınız Saygın Bey. Olay sonuçlanana kadar buradayız o hâlde.”

Yaşlı adamın artık kendilerini umursamadığını gören baba-oğul odadan çıktılar.

Odalarına geçtiklerinde masaya bırakılmış, üzerinde otel banyosundaki küçük şampuanlardan bulunan kâğıdı gördüler. Orçun kağıda bakıp,“Annem not bırakmış. Jandarma sorgulamak için annemi çağırmış,” dedi.

Necdet, durumdan memnundu. Pencere önündeki berjerlerden birine oturdu, önüne sehpa yerleştirmişti. Not defterini ve kalemini çıkardı.

“Oğlum, annen yok madem,seninle seslice düşünüp olan biteni mukayese edelim. Öncelikle otel çalışanlarından başlayalım. Adil Bey, otelin hem sahibi hem de çalışanı. Dün akşam göz önündeydi. Bizim, otelinden memnun olmamız için koşturdu durdu. Melahat ile alıp veremediği bir durum var mı bilemiyoruz.Tartışan personelini ayırmaya çalışması kafamı karıştırdı.”

 “Dün gece barmenin Melahat abla ile yakınlaşmaya çalıştığını annemle Saadet abla da fark etmişler. Kendi aralarında konuşurlarken duydum. Melahat ablayı barmen öldürmüş olabilir.”

“Bu bana mantıksız geliyor. Bir kız yüz vermedi diye kim cinayet işleyip hayatını karartır ki?”

“Aklı başında bir insanın mantığıyla düşününce çok haklısın ama barmenin yüz bulamayınca öfkeden aklını kaybetmesi de olası. Gazetelere bu tür cinayet haberlerini kim bilir kaç kere yazmışsındır. Bu arada, barmenin adı İzzettin’miş. Herkes ona kısaca ‘İzo’ dermiş. Öğrendiğim kadarıyla Selahattin’in akrabasıymış.”

“Aferin oğlum, bu detay işimize yarayabilir. Şimdi elimizdeki bilgileri kısaca toparlıyorum. Barmen İzzettin, Melahat’a asıldı ama yüz bulamadı. Selahattin, İzzettin’in akrabası.” Notlarını aldı, kalemini yazdığı isimler üstünde gezdirirken aklından geçenleri  dile getirdi. “Cinayeti İzzettin ile Selahattin beraber işlemiş olmasın?”

Aynı şey Orçun’un da aklına gelmişti, “Olasılıklar arasında tutulmalı bence baba. Sabah koridorları temizlerken cesedi Selahattin bulmuş. Sabah temizlik, akşam lokantada garsonluk yapıyor. Olayın neresinde bilemiyorum ama İzzettin’le kavga ettiklerini, Adil Bey’in onları ayırdığını söylemiştin.”

“Adil Bey de mi bu işin içinde acaba?”

“Hiç sanmıyorum. Adam otelinin adı lekelendi diye üzülmekten helâk oldu.”

“Otel çalışanları hakkındaki fikirlerimizi not aldım. Biraz da bizim tarafı konuşalım.”

“O zaman dün akşam yaşananları ben özetleyeyim baba.”

“Dün akşam üç aile kendi masalarında yemeklerini yedi. Annemle ben bara geçerken sen maç izlemeye lobiye gittin. Bilal abi ve Saadet ablalarla barda buluştuk. Kız arkadaşımdan telefon gelince ben yanlarından uzaklaştım, yine de onları görebilecek mesafedeydim. Otel sahibi Adil Bey, Saygın amcayla muhabbete dalınca Melahat abla da annemlere katıldı. Barmen verdikçe bunlar içti. Bir süre sonra Saygın amcayı odasına çıkarken gördüm. Selahattin de lobiyi temizliyordu.”

“Bravo. Dün akşamı güzel özetledin, hepsini not aldım.”

Aldığı notlara göz gezdirdi. Kendisini tıkanmış gibi hissediyordu. Kalemi defterin arasına bıraktı.

Orçun babasının aklından geçenleri okumuş gibi sordu. “Seni düşündüren ne baba?”

“Araştırmaya nasıl devam edelim? Saygın Bey’in kızını öldürecek hali yok. Biz ve komşularımızın böyle bir şey yapmayacağını düşünürsek geriye Adil Bey, İzzettin ve Selahattin kalıyor.”

“İnan baba, ne yapacağımızı ben de bilemiyorum.”

Orçun’un konuşması Necdet’in telefonundan gelen mesaj bildirim sesiyle kesildi.

Okuduğu mesajın etkisiyle ne yapacağını şaşıran gazeteci, kendisine merakla bakan oğluna açıklama yapma gereği hissetti. “Bilal Bey mesaj atmış. Bana yarın çok önemli bir şey açıklayacakmış.”

 “Sakın cinayeti işlediğini itiraf etmesin?”

“Yok, artık daha neler? Neden böyle bir şey yapsın? Yıllardır tanıdığımız insanlar.”

Sıdıka odaya girince susmak zorunda kaldılar.

***

Sabahın taze ışığı etrafı aydınlatıyor, aralık kalan pencereden giren rüzgar tül perdeyi dalgalandırıyordu. Üzerinden sıyrılıp yere düşen yorganı uykulu haliyle yeni fark eden Orçun  ürpererek yatağından kalktı. Yan odada uyuyan anne ve babasını rahatsız etmemeye dikkat ederek açık kalmış camı kapattı.

Otelin arka tarafında harika bir orman vardı. Orçun bir süre bu manzarayı seyretti. Tel örgülerle çevrili aynı zamanda otopark olarak da kullanılan arka bahçeye bakınca gözlerine inanamadı. Araçların arasında yerde biri yatıyordu. Yüzü görünmüyordu ama kıyafetinden Bilal olduğu belliydi.  Telaşla aşağıya indi. Yanılmamıştı. Yerde yatan Bilal’di ve kalbine saplanmış bıçak yüzünden artık nefes almıyordu. Süratle geri döndü. Lobide kimse yoktu. Sessizce odasına çıkıp babasını uyandırdı.

Necdet’le birlikte Sıdıka da yataktan kalktı. Orçun ikisini pencereye çağırıp otoparktaki cesedi gösterdi. Onlar da çok şaşırdılar. Sıdıka eliyle ağzını kapatarak bir çığlık attı. Orçun korku içindeki annesine sarılarak onu teskin etmeye çalıştı.

Babasının kendisini topladığını görünce “İş iyice sarpa sardı baba,” dedi. “Bilal abi bıçaklanmış. Sana önemli bir şey söyleyeceği mesajını atmamış mıydı?”

Sıdıka, oğlunun sözlerinden dolayı duyduğu hayreti gizlemeye gerek duymadı. “Neler oluyor? Baba oğul, benden ne saklıyorsunuz?”

“Anne. Biz babamla, Melahat ablanın ölümünü kendi çapımızda araştırıyoruz. Dün akşam Bilal abi  babama mesaj attı. Seninle önemli bir konu hakkında konuşmamız lazım, diye ama sabahına ölmüş. Biri onu kalbinden bıçaklamış.”

Kadın, korku dolu bakışlarını sırayla kocasının ve oğlunun üzerinde gezdirdi. “Bana bakın! Sizin bu olaylarda bir parmağınız yok değil mi?”

Necdet, karısının sorusunu öfkeyle cevapladı. “Saçmalama hanım!”

“Ne demek o zaman şimdi bu?”

Orçun araya girdi. “Anne, baba sakin olun. Bağırarak daha çok dikkat çekiyoruz. Hiçbirimizin bu olaylarda bir parmağı yok, diye düşünelim hepimiz. Anne, sen de bir şey çaktırma. Babamla ben, bu cinayeti çözeceğiz. İş barmeni de aştı.”

Necdet’in yüzü allak bullaktı. “Haklısın oğlum. Adil Bey ve Selahattin’i araştırmak lazım.”

Orçun biraz sakinleşmişti. “Olayı çözmek istiyorsak izimizi belli etmeden araştırmamız lazım. Cesedi bizden başka gören yok hâlâ. Aşağıya inip Adil Bey’i bulalım. Jandarmaya haber versin.”

Sıdıka, tedirgindi. “Oğlum, siz karışmasanız? İşi jandarmaya bıraksanız?”

Necdet, çoktan hazırlanmıştı. Oğlunu da peşine takarak odadan çıktı.

***

Arka bahçe ana baba günüydü.  Kalbinden bıçaklanmış ceset, yere sırtüstü uzanmıştı. Sevilen şarkıların sahibi Bilal bu dünyadan göçüp gitmişti. Jandarma olay yerini bantla çevirmiş, etrafta kuş uçurmuyordu.

Necdet, olay yerinin fotoğraflarını çekiyordu. Gazeteci kimliğini kullanarak cesede yaklaşmaya çalışıyor, bir yandan da etrafı inceliyordu. Orçun, babasının yanında durumu anlamaya çalışıyordu.

Necdet’in dikkatini bahçedeki ayakkabı izleri çekmişti. Bu izlerden birini hatırlıyor ama bir türlü çıkaramıyordu. Hatırlamaya çalışırken oğlu bir anda seslendi. “Kalbine tek hamlede girmiş bıçak. Bu iş kolayca yapılamaz, baba. Katil, zavallıya yaklaşarak gafil avlamış.”              

Necdet, derin düşüncelere dalmıştı. Aklına gelenler huzursuz olmasına sebep oldu.

“Cesedin yanındaki ayakkabı izlerinin konumu bence cinayetle alakalı. sanırım her iki cinayeti de çözdüm. Jandarma subayıyla konuşmaya gidiyorum.”

***

Necdet, jandarma subayına düşüncesini anlattı.

Haklı olduğu, birkaç gün sonra ortaya çıkınca sorguyu izlemeye davet edildi. Gazeteye yazacağı haber için bu önemliydi.

Sorgu odasında zanlı ve jandarma komutanı Cemal, karşılıklı oturuyorlardı.

Cinayet dosyasıyla ilgilenen komutan, kanıtların verdiği güvenle konuşmaya başladı.

“Melahat Hanım’ı ve Bilal Bey’i öldürdüğünüzü biliyoruz Saadet Hanım. Bu konuda elimizde güçlü deliller var. Barmenin odasındaki ayakkabı izleri ile eşiniz Bilal Bey’in öldürüldüğü olay yerindeki ayakkabı izleri, sizin ayakkabınızla birebir örtüşüyor. Ayrıca ayakkabınızda bulunan kalıntılar, barmenin odasındaki halınin lifleri ve kocanızın öldürüldüğü olay yerindeki çamur izleriyle tamamen eşleşti. Barmenin odasında bulunan hap dolu poşette de parmak izlerinizi bırakmışsınız ne yazık ki. Bence artık uzatmayın ve suçunuzu itiraf edin.”

Kadın’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu, “Evet, kocam Bilal’i ve Melahat’i ben öldürdüm,” dedi. Gözyaşlarını elleriyle silmeye çalışıp anlatmaya başladı. “Son zamanlarda aramız hiç iyi değildi, sürekli tartışıyorduk. Bir süre önce tesadüf eseri Bilal ile Melahat’in bir ilişkisi olduğunu öğrendim. Bilal’e bunu bir türlü konduramadım. Eşimi takip etmeye başladım.. Gizli gizli buluştular. Onları çifte kumrular gibi görünce çıldırdım. Bunu yanlarına bırakmamak için yemin ettim. Kocam bunu bana yapamazdı. Ünlü olmasını bile ben sağlamıştım. Çektiği ilk klibin parasını babamdan kalan daireyi satıp ödedim. Karşılığı bu muydu?”

Sözcükler boğazında düğümleniyordu. Bir süre sessizce ağladı. Kendini topladığında devam etti. “Tatilde, kullandığım uyuşturuculardan verip Melahat’i öldürmeye, suçu da bir bahaneyle oradaki birilerine atmaya karar vermiştim. Otele geldiğimizde çalışanlarla tanışıp planımı uyguladım. Akşam barda sohbet sırasında Melahat’in içkisine hapı attım. Çatı katındaki kameraların bozuk olduğunu öğlen oteli gezerken öğrenmiştim. Gece, barmen çalışacağından odasının boş olacağını biliyordum. Melahat sarhoş olup uyumaya gideceğini söylediğinde ben de barmenin odasına girip bulduğunuz hapları elbiselerinin arasına sakladım. İntikamımı almıştım.  Ama Bilal rahat durmadı. Dün akşam otelin arka bahçesinde Melahat’i sevdiğini, bu ölümü kaldıramayacağını, bir dostuna bunu anlatıp benden de ayrılacağını söyledi. O anda kendimi kaybettim. Çantamda taşıdığım bıçağı kuvvetle sapladım.”

Komutan, “Çantanda bıçağın ne işi vardı?” diye sordu.

Burnunu çeke çeke ağlayan Saadet Hanım, “Melahat’i öldürmek içimi soğutmamıştı,” dedi. “Bilal’i de öldürüp intikamımı tamamen alma isteği içimi kemiriyordu. Bu yüzden akşam yemeği sırasında bulduğum biftek bıçağını çantama koyup fırsatını bekledim.”

“O fırsat da ayağınıza geldi tabii,” dedi komutan.

Sorgu bitmişti.

Necdet ve komşuları iki ölü, bir tutuklu olmak üzere üç eksikle otelden ayrıldılar.

Adil, olayın kendileri ile bir bağının olmamasından memnundu ama böyle bir olayın kendi otelinde cereyan etmesinden müteessirdi. Kendisine ve çalışanlarına iki günlüğüne izin verdi.

Necdet, cenazelerin defnedilmesinin ardından ofisine çekilip  haber metnini yazdı. Oğlu ile beraber yanlış ipuçları peşinde koşmalarına esef etti. Gerçeği görememişler, suçu otel çalışanlarında aramışlardı. Komşularını da değerlendirmeye almışlardı ama Melahat ile Bilal arasında gizli bir aşk yaşanması, gerçeği perdelemişti. Kimse bu sırrı bilmiyordu, Saadet dışında.

Sorgu sonrası hazırladığı seri cinayet haberinin başlığını da atıp yazısını tamamladı:

“Gerçeği Perdeleyen Bir Sır.”

KARANLIKTA BİR ÇIĞLIK

Yağmur dineceğe benzemiyordu.

Sancar Solgun bir vakitler aman vermez kırkikindilerin hükmünü yürüttüğü Orta Anadolu kasabasında adamakıllı ıslanıp zatürreeye yakalandı yakalanalı orta yaş korkularının da etkisiyle sağlığını gün geçtikçe daha ziyade önemsiyor, mecbur kalmadıkça penceresini ve kapısını ıslak sokaklara açmıyor, burnunu dışarı çıkarmaktan sakınıyordu. Bahçede durmaz, ister kuru toprak ister çamur olsun çizmesiz basmaz, ağaçların gölgesinden sıvışır, hafifçe bir rüzgâra bile itimat edip altında oturmaz, üç adım yürüyüp terlese sırtına kalın havlu sokuşturmadan rahat etmezdi. Gençliğinde başı açık ve şemsiyesiz gezerek meydan okuduğu iklim tanrısının çengeline görünmez iplerle ve en zayıf tarafından yakalanmanın pişmanlığı, derin kederi ve yıkılmaz zannettiği güvendiği dağların kumdan kaleler gibi yıkıldığını görmekle özgüveninin sarsılması onu ürkek, evhamlı, tuhaf birine çevirmişti.

Fakat bu yağmur o yağmurlardan bambaşka, insana nefes aldırmayan, dur durak bilmeyen cinsten bir afetti. Gök delinmiş, yer tufan; tespihböcekleri gibi tortop olup sağa sola kaçışan insan evlatlarının sığındığı saçakları merhametsizce söküp savuran fırtınayla kol kola girip önüne ne çıkarsa yutup büyüyen bir canavar mıydı? Dünyanın fıtratını bozarak bin bir nimeti zehirlerken daldığı zevk ve sefa çukurunda gitgide körleşmiş, imdat çığlıklarına ve sağduyulu nasihatlere sağırlaşmış, kötürüm ruhuyla ortalıkta çalımla dolaşan androidlerin üstüne indirilmiş bir bela, bir ceza mıydı yoksa? Yavaşlıyor, hızlanıyor, inceliyor, kalınlaşıyor, mırıldanıyor, bağırıyordu.

Eve kapanmak ölüme davetiye yollamaktı, göğüs kafesini kendi elleriyle yersiz bir kahramanlık gösterisiyle açıp kalbini sivri bıçağın soğuk gezintisinden damlayacak kan damlalarıyla sonsuza kadar uyutmaya razı olmaktı. Asla! Bile bile lades yok. Yağmurluğunu gardırobun üstündeki yüklükten çıkardı, yer yer delinmiş, sararmıştı. İdare ederdi. Fener, çakmak, aslan başlı Mardin işi baston da tamamdı, başına hasırdan örülmüş Çinli balıkçı şapkasını geçirdi.

Bu koni biçimli başlıkla yağmura eyvallahı olmazdı. Aysel’den adı kalmış cismi unutulmuş bir doğum gününden yadigâr. Zavallı kızcağız. Onu mutlu edemedim diye iç geçirdi. Gün yüzü görmedi benimle, ayaklar altında kalası benimle.

Otomobili bahçe duvarının hemen yanındaydı, arkasındaki doğalgaz kutusu geri gitmesine mani olacaktı fakat tam önüne dip dibe park edilmiş eski bir Chevrolet’e kaportayı sürtmeden çıkması da imkânsız görünüyordu. Çaresiz, vurdu geçti. Dönüşte sahibini arayıp bulur, hesaplaşıp helalleşirdi. Göz gözü görmüyordu, mazurdu, bir not yazsa bu yağmur yağışta nereye bırakacaktı? Hem onca boş yer varken arabasını getirip ne diye burnunun ucuna sokmuştu ki?

Arkadaşı Müjdat’ın ölümünün neredeyse seneidevriyesi yaklaşıyordu ama en yakınındakilere anlatmaya utandığı yahut tenezzül etmeyip soğuk vücuduyla beraber toprağın koynunda sonsuz uykuya sakladığı sır neydi, kimsenin umurunda olmamış, Dâhiliye Doktoru’nun mahkeme heyetinin kovuşturmaya gerek duymadan rafa kaldırdığı dosyada güpegündüz ihmal edildiği su götürmeyen şüpheli vedası, Sancar Solgun’un dikkatinden kaçmamıştı. Aile saadetini tehlikeye atıp gecesini gündüzüne katarak olayın peşini bırakmayan Dedektif’in başına gelmedik terslik, kaza, felaket kalmamış; zavallı, onca güzel yılın ardından tekrar gergin, sıkı ve her an yutulmaya hazır bir yalnızlık ağına terk edilmişti. Aysel bavulunu toplayıp Eskişehir’deki annesinin yanına dönmüştü; bencil, vefasız kocası burnu iyice sürtülüp akıllanana kadar evine geri adım atmayacaktı, yemini yemindi. Bir kadın büyük konuşmuşsa erkeğe düşen artık o sözü edilmeyecek olan büyük lokmadan hisse kapmaktır ancak. Sancar da öyle yaptı, içine ağladı ve içine itti diline dolanan kelimelerini. Hatanın daniskası ondaydı. Kıskançlığın azı eşler arasındaki sevgiyi, arzuyu pekiştirir ama fazlası… Ateş kazanında kaynayıp fokurdayan su, kadınla erkek arasında acı tatlı nice hatırayı, nice gönül okşayan sözü, nice heves ve hayali yakar geçerdi.

Bunları düşünüp geçmişe saplanmanın sırası değildi şimdi. Yağmur dinecek gibi değildi. Görüş mesafesi on metreden ileri gitmiyordu, silecekler ağır yükten gıcırdıyor, araba sanki denizde yüzüyormuşçasına zorlanıp yalpalıyordu. Kazara cam açılacak olsa boğulmak işten değildi. Yaşamaksa yaşıyordu, arkasından bir dua bile okuyamadığı biricik arkadaşı için son görevini yerine getirmeden pisipisine can vermemeye de kararlıydı. Bunu sağ salim başarır başarmaz Aysel’le arasını iyileştirip düzeltmek için bir hal çaresi bulurdu. Sonra, söz verecekti, şehri bir daha gelmemek üzere terk edecek; bir göl kenarında el yordamıyla kotardığı tuğladan kulübesinde biricik eşi ve boy boy çocuklarıyla sabahlayacak, akşamları ne acil bir iş ne acı bir ölüm onu ailesinden asla ayıramayacaktı.

Kağnı hızında, arada bir sağa çekip hava yatışınca devam ederek bayağı yol kat etti. Beş on dakikadır arkasında seyreden beyaz Skoda nasıl olduysa ortadan kaybolmuş; dedektif, takip edilmediğinden emin olunca rahatlamıştı.

Sancar Solgun; Doktor Müjdat’ın Başıbüyük’teki evine varıncaya değin akla karayı seçti. Bavyera’nın karanlık ormanlarını aratmayan uzun, iğne yapraklı sık ağaçların arasından süzülürken üstüne düşen gölgelerin ağırlığı âdeta kalbine çöküyordu. Kelle koltukta, gecenin dar boğazına doğru uzayan yolculuk dedektifi iliklerine kadar ürpertmiş, bir müddet aklında ‘Acaba Aysel haklı mıydı, gerçekten aileme karşı mesafeli ve duyarsız, arkadaş çevreme daha sıcak ve fedakâr mı davranıyorum?’ sorusu yankılanmıştı. Malikâne gibi geniş bir araziye yayılmış, çevresine sıra sıra dikilmiş pek çok egzotik ağacın koruduğu evin bahçe kapısı demirden, soğuk, kilitli ve paslı karşısındaydı. Yağmurun ateşi düşmüştü, mırıldanıyordu. Dedektif otomobilini dikkat çekmeyecek şekilde az ötede bir kuytuya bıraktı. Telefonunu yanına almadı. Etrafı dolaştı; duvarları yosun bağlamış, nice zamandır insan yüzü görmemiş binanın yorgun hatları iyiden iyiye belirginleşmişti. Çaresiz, duvardan atlayacaktı. Yaşlı kurt seni, dedi gülümseyerek, evlendin evleneli odadan odaya adım atmaya üşeniyordun, mutfağa kazara girsen bir makarna haşlamakla yorulup hemen havlu atıyordun. Şimdi süper kahramanların geninden doğmuş gibi uslu durmak bilmiyorsun. Allah’tan Aysel görmüyordu, içeri girmeyi becerdiğinde üstü başı çamur içinde, saçı başı dağınık vaziyetteydi. Balıkçı şapkasını nerede düşürdüyse bulamadı. İç kapıya giden patika yol çiniyle döşenmişti. Su birikintilerini fark etmeyip yalpalayınca az kalsın yüzükoyun yere düşecekti. Kahretsin! Bir sigara yaksa, içine duman duman çekseydi. Ama nikotinle yolunu ayıralı aylar geçmişti. Evden çıkarken yanına aldığı çakmağı ceplerinde bulamadı. Düşürmüş mü, arabaya mı bırakmıştı? Geri dönecek cesareti yoktu, ne kadar hızlı davranırsa o kadar iyi ederdi. Yağmur tekrar bastırmadan, gün doğmadan sorularının cevabını elde etmeliydi. Sundurmayla iç kapının kesiştiği taraftaki kameranın ışığı yanmıyordu. Başka kamera varsa muhtemelen ya iptal edilmişti ya da bakımsızlıktan çoktan işe yaramaz hâldeydi. Yine de tedbiri elden bırakmadı; başını önüne eğip paltosuna gömülerek kapıya doğru bir hamle yaptı. ‘Olay yeri girilmez’ yazısının altından eğilerek geçeceği sırada plastik şerit çürük bir ip gibi kopuverdi. İlk korkuyu atlatır atlatmaz, gülümseyerek ‘koskoca konuta daldın, bundan mı endişeleneceksin?’ diye kendisiyle alay etti. Sanki sesi işitilmiş gibi yankılanarak gerisin geri dedektife döndü. Ama tuhaf, anlaşılmaz bir yabancı lisanda ve dostane olmayan bir tınıdaydı. Ardından, mühürlü kapı, Sancar Solgun’un hafifçe dokunuşuyla sinir bozucu şekilde gıcırdayarak aralandı. Salonun ışıkları art arda gürültüyle yandı, Sancar Solgun tepesinde ışıldayan dev avizenin altında küçülmüş, gözünü alan aydınlıkla suçüstü yakalanmış gibi şaşkın ve aciz kalakalmıştı. Neler oluyordu böyle?

Mahkeme zaptında ‘doktorun eve giren hırsızla boğuşup yaralandığı, yaralı olarak can havliyle sokağa fırladığı, emekli bir özel dedektifin otomobilinin önüne atlayarak âdeta intihar ettiği, ambulans intikal etmeden olay yerinde öldüğü, sürücünün ne hız yaptığı ne de alkollü olduğu, dolayısıyla masum olduğunun anlaşıldığı’ bilgisi geçiyordu. Yatak odasından banyoya, oradan koridoru aşıp bina kapısına, oradan merdivenleri takip ederek dış kapıya kadar seçilen kan lekelerinin adli tıpta Müjdat’a ait olduğu da teyit edilmişti. Hırsız sabaha kavuşmadan saklandığı gecekonduda kıskıvrak yakalanmış; haneye tecavüz, gasp, adam yaralamaya teşebbüs suçlarından defalarca ceza alıp iyi hal indiriminden yararlanarak kısa sürede çıktığı deliğine gerisin geri yollanmıştı. Dosya kapanmış, adalet tecelli etmişti.

Fakat Sancar Solgun ikna olmamıştı. Müjdat iyi çocuktu; tanıdı tanıyalı üstünden atamadığı çekingenliği, mahcup tebessümü ile çok insanın gönlüne taht kurmuştu. Mesleğini severek yapıyordu, geç bulup erken kaybettiği eşine kördüğüm gibi sadık, Ortaçağ şövalyeleri gibi savaşta olmasa da aşk hayatında iflah olmaz bir romantikti. Doğum gününü, tanıştıkları günü, evlilik yıldönümünü unutmaz, unutturmazdı. Kaç kere Sancar’ı telefonla arayarak; çocuklar gibi şen, güle oynaya, ağzı kulaklarında akıl danışmıştı. İlla çiçek olacaktı, illa şaşırtacaktı eşini. Sancar ona göre dümdüz, sürprizsiz bir adamdı. Sıkıcıydı üstelik. Dedektiflikte arpa boyu yol almamış, yükselmemiş; tam tersine, uzaktan eğitimlerle kâğıt üstünde hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan fuzuli bilgileri ve suya sabuna dokunmayan kartondan gizemli havalar takınan sahte dedektiflerin meydanı sarmasıyla işleri günden güne azalmıştı. Attan inip eşeğe binenler gibi azın da azına razı olmuş, sonunda kendi derdinin peşine düşmüş, Aysel’le evliliği bu talihsiz serüvende Sancar’ı çöküşten kurtaramasa da bir süreliğine alıkoymuştu.

Oysaki Müjdat tıp fakültesini dereceyle bitirir bitirmez dönemin hatırı sayılır tüccarlarından babası Osman Babür’ün tevessülü ile bir özel hastaneye kapağı atmış; fedakârca çalışkanlığı, hastalarıyla kurduğu ünsiyeti, bilgi ve becerisini devamlı surette arttırma gayretiyle boş vakitlerini okuyup araştırmaya ayırmış, yıldızı hep parlamış, hep gözde, kıymetli bir hekim olarak bilinip sevilmişti.

Koskoca dâhiliye uzmanı cinayet mi işlemişti yani? Çocuk sayılacak yaşta bir genç kıza musallat olacaktı, öyle mi?

Sancar Solgun polis baskısı altında verilmiş çarpık ifadelere; fazla resmî, soğuk ve kötü bir Türkçeyle karalanmış tutanaklara, yoldan çevrilmiş gibi yabancı ve tutuk, marazlı şahitlere kansaydı bu dikenli kuyuda ne işi vardı?

Kapı da kapanmış, evin üst katına çıkan merdivenlere gözü takılan dedektifin dizleri titremeye başlamıştı. Burnunun direğini sızlatan tuhaf, keskin kokuyu hissettiğinde görünmez bir el tarafından hipnotize edilmiş gibi sersem, hissiyattan yoksun, ahşap basamaklardan yukarı çıkıyordu. Tepesindeki lambalar yanıp sönüyordu. Aydınlıkla karanlığın kavgasının tam ortasında hangi tarafta olduğundan habersiz yürüyordu. Dimağı canlıydı hâlâ; dili dönmese de zihninde düşünceler birbirini kovalıyor, burada ne aradığını, aradığı hakikatle çıplak ve vasıtasız olarak yüzleştiğinde ne yapacağını kendine soruyordu. Ayağının altında döşemeler gıcırdadıkça irkiliyor, geri dönüp kaçmak istiyor, adımları ileri gitmiyor ama yerine çakılıp kalıyordu da. Gölgesini duvarda görünce küçük dilini yutacaktı neredeyse. Lambalar tekrar yanınca simsiyah resimler dedektifin gözlerini yuvalarından uğrattı. Gotik tablolar, Goya, Munch’un Çığlık’ı üstüne üstüne geliyordu sanki. Aynalar dantelli örtülerle kapatılmış, salona açılan bazı kapıların önüne eşyalardan set çekilmişti. Geceleri aynada kendini uzun uzun seyretmenin sakıncalarını az çok biliyordu; gizli sırlardan bahseden cifir kitaplarında, ezoterik metinlerde okumuş, karanlıkta kendi aksini görmenin uğursuzluğuna ikna olmuştu. Buna rağmen içindeki dürtüye yenilip konsolun üstündeki büyükçe aynaya gelişigüzel atılmış ince tülü hafiften araladı. Yoktu! Hiçbir görüntü canlanmamıştı aynada! Ne Sancar Solgun ne de çevresindeki nesneler, kocaman bir hiç. Boşluk. Ama insanı ve mahlûkatı yutacakmış gibi kaynayıp fokurdayan ve gittikçe büyüyen bir sessizlik… Midesi bulanıyordu artık, başı dönmedolap gibi tatlı bir sarhoşlukla dönüyordu. Tutunacak bir dal yok muydu? Bastonu nereye gitmişti? Arkasına baktığında az önce geçtiği ahşap merdiveni göremedi. Bastığı zemin boşlukta sallanıyordu. Duvara sırtını verdi, sanki yanıyordu.

Göz gözü görmeyen karanlıkta ayağına takılan bir şeyle maddi dünyaya döndü. Kedi kadar iri, yapış yapış bir lağım faresi karnı yarılmış önünde yatıyordu. Kolunu yüzüne siper edinerek uzun uzun baktı. Bakmaktan kendini alamıyordu. Gözlerinde gömülü bir keder yanıp sönüyordu. Kim öldürmüştü? Açlık mı, havasızlık mıydı katili? Dizlerinin üstüne çöktü, elleri iki yanına düştü bitkinlikten. Genzi yanıyor, akciğerleri tıkanmış gibi boğuk boğuk öksürüyordu; adlandırmadığı bir güç onu burada tutmuş bırakmıyor, omuzlarına abanıyordu. Aniden Doktor Müjdat göz alıcı bir ışık hâlesiyle çepeçevre kuşatılmış şekilde capcanlı belirdi karşısında; ince, uzun, gencecikti. Dedektife yaklaşırken sendeliyordu, beyaz önlüğü sırılsıklam kana bulanmıştı! Merhamet isteyen yaralı bir kuş gibi titriyordu. İri bir üzüm salkımı gibi Sancar’ın kucağına yığılıverdi, çırpındı, duruldu sonra, hafifledi. Bulanıklaştı sonra, görünmezleşti. Ayak parmakları ve topuğunun izi laminat parkeye halka halka yayılmış, dedektif kan damlalarına basmadan ne ileri ne geri gidemeyeceğini dehşetle anlamıştı. Yerinden doğrulmak isterken dengesini kaybetti, kulakları uğuldamaya, tepesindeki lambalar dönmeye, ayağının altı sarsılmaya başladı. Sanki bütün kapılar pencereler ardına kadar açılmış, dünyanın bütün rüzgârları yılan gibi tıslayıp homurdanarak içeriyi doldurmuştu. Her şey havada uçuşmaya başladı: paspaslar, kilimler, çerçeveler, içine tuhaf görüntülerin hapsedildiği kırık aynalar, karanlığı emen tuhaf egzotik bitkilerden saçılan çiçekler, Uzakdoğu mangalarından kopmuş sayfalar, ilaç kutuları… Sancar Solgun kimin öfkesini üstüne çektiğini soruyordu kendine, neyin cezasıydı bu? Başını bir masanın altına sokmuş cenin vaziyetinde fırtınanın nabzının düşmesini bekliyor, dualar mırıldanıyordu. Bildiğinden değil, kimi imdada çağırdığının şuurunda olmadan, aklına ne gelirse dilinin ucuyla yalvarıyordu.

Nedense o an Aysel’in babasının sırtından vurulduğu,  garajla beraber o canım fıstık yeşili tosbağa otomobilin yanıp kül olduğu, nemli bir bankta oturup yakındaki caminin minaresinden yükselen çıplak sesli ezana kulak verdikleri gün canlanıverdi gözünde. İçi titreyerek hatırladı başını göğsüne yaslamış kızcağızın pembe dudaklarından dökülenleri. ‘Beni hiç bırakmayacaksın, söz ver.’ diyordu, ‘annem de babam da sen olacaksın, beni elimden tutup kavgasız, savaşsız, riyasız, yalansız uzaklara götüreceksin. Sana güvenmek istiyorum Sancar.’ diyordu. Yuvasız, yaralı serçe âdeta bir kuzguna sığınmış, dedektifin soğuk kalbini oyarak ortaya hassas bir ruh çıkarmıştı. Sancar Solgun; genç kızın yaprak gibi narin, yumuşak parmaklarını avucuna alıp yemin ederek gönlünü yapmış, içini rahatlatmıştı.

Şu an son dileğini sorsalar Aysel’i zihninden silmek, boğulup gidecekse de dünya denen derin çukurda tek başına boğulmak isterdi. Üç günlük hayatın iki günü kaçmalarla kovalamalarla heba olmuş, kalan gününde henüz çiçeklenmemiş bir aşkın kırık hatıraları dedektifin elini kolunu bağlamıştı. Gövdesinden yaralanmış, su alan gemiyle daha fazla ilerlese önünde sonunda batacak, onca yolu yüzerek karaya geri dönmek istese başaramadan denizin dibini boylayıp köpek balıklarına yem olacaktı.

Alnına dökülen ıslak perçemini elinin tersiyle geri itti. Neye benziyordu, yüzü nasıl bir hâl almıştı şu an? Şakakları zonkluyordu, çene kemiği etine batıyordu. Titreyen parmaklarına baktı. ‘Bunlar bana mı ait? Ne kadar soluk, şişkin, acınası vaziyetteyim!’ diye iç geçirdi. Dili damağı kurumuştu. Yerinden doğruldu, mutfağı bulmalıydı. Gerginlik, korku, endişe kanında glikoz bırakmamıştı. Midesi cadı kazanı gibi çalkalanıyordu. Boğazı tıkanmak üzereydi, öksürse de atamıyordu ciğerlerine inen ağırlığı.

Doktor Müjdat’ın çalışma odasında Sancar tatsız bir sürprizle karşılaştı: Bir köpek, simsiyah, duvar dibinde her an saldırıya geçecekmiş gibi gerilmiş kaslı bacaklarıyla ve parçalamaya hazır korkunç sivri dişleriyle gözleri dedektifin üstünde, bekliyordu. Kulaklarını dikmiş, davetsiz misafirden çıkacak en ufak sese dikkat kesilmişti. Hayvanın hırlaması bile yetmişti dedektifi yerine mıhlamaya. Ayakları geri geri gidiyor, köpeğin dikkatini bir şekilde dağıtarak kaçma fırsatını kolluyordu. Oysaki burada birçok bilgi elde edebilirdi, Doktor Müjdat’ın sırlı dünyasına açılan kapıdan içeri girebilirdi. Kitaplar, ajandalar, büro tipi geniş ceviz masanın üzerinde duran biblolar, dolmakalemler, belki de sümenaltındaki belgeler… Cane Corso cinsinden; yabancılara karşı saldırganlığıyla, sahibine sadakatiyle bilinen tam bir köpek azmanı olan hayvan Sancar Solgun’a yaklaşıp bacaklarına kadar sokuldu. Simsiyah parlak gözlerini yakından gören dedektif korkudan düşüp bayılacaktı. Ama hayvanın burnu kımıldıyor, besbelli onu koklayarak dost mu düşman mı ayırt etme talimi yapıyordu. Dedektif sırtından ta kabaatlerine kadar inen ter damlalarını hissediyor, ecel saatinin gelip çattığını kabullenerek yelkenleri suya indiriyordu. Ya herrü ya merrü diyerek, olanca metanetiyle ölümüne koşan Kaptan Ahap gibi dev hayvana doğru eğildi, terli avuçlarıyla tereddütlü ama bir yandan boş vermişçesine başına dokundu. Kara belada en küçük bir kıpırtı yoktu, tepkisiz ve soğuk kalakalmıştı. Hırıltısı dinmiş, kasları gevşemiş, sükûnet bulmuştu. Küçüldü, dedektifin ayaklarının ucuna kıvrılıp yattı, çok geçmeden uyudu.

Köpeğin huy değiştirmesi nasıl mümkün olmuştu? Dedektifi tanısaydı daha baştan dişini göstermez, yanına koşar sırnaşırdı. Loş odada yere uzanmış kapkara gölge, insanda yaşama sevinci bırakmıyordu. Hayvan uyanıp bir kere havladı mı ayvayı yediğinin resmidir. Böyle bir hayvanın ne akla ne hileye ihtiyacı vardır, çenesine gömülü tuttuğunu koparan canavar dişleri onu canlı cansız her türlü tehlikeden korumaya yeter. Sancar Solgun bu hakikatin bilincinde, elini çabuk tutarak rafları karıştırmaya başladı. Gürültü etmeden, ayak altındaki hayvanı huylandırıp ürkütmeden. Ne var ki kişioğlu küçük, önemsiz hatalardan kaçtıkça daha büyüğünün kucağına düşüyordu. Bir kitabı dikkatsizce yere düşürdü, onu almak üzere uzanırken masanın üstündeki kalem kutusunu devirdi. Kalemleri, uçları, fırçaları toplayayım derken az kalsın köpeğin kafasına basıyordu. Üstünden zorlukla atlayabildi ama ayakkabısı boynuna çarpmıştı bir kere. Cane Corso hiç hareket etmedi, nefes alıp vermedi bile. Karnının altından çinilere yayılan bir kan tabakası Sancar Solgun’un gözlerini yerinden uğrattı. Vurulmuştu ama ne zaman? Kim tarafından? Kulağının aşağısında sapında beyaz tüy bulunan ince bir okun marifetiyle susturulmuş, zehirlenerek öldürülmüştü. Hemen elini çekti, geri adım attı. Tam kapıya yönelmişti ki maskeli bir adamla burun buruna geldi. Adam, karanlıkta iki alev topu gibi yanan gözleriyle Sancar Solgun’un arkasındaki kitaplığa bakıyor, onu görmüyordu. Aceleci ve sabırsızdı. Küfürler ederken ağzından tükürük saçıyordu. Dedektif odanın ortasında avuçları açık donakalmıştı. Olanlara anlam veremiyordu. Bu hırsız kılıklı herifin Müjdat’la alakası neydi, burada ne arıyordu? Adam çekmeceleri kaldırıp boşaltırken, masanın üstündekileri öfkeyle yere çalarken, sandalyeyi hınçla cama fırlatıp ana avrat söverken dedektifi ter basıyor, sıra ona gelecek diye ürküp saklanacak delik arıyordu. Hırsızın attığı sevinç narasıyla yüreği yerinden hopladı, doktor her ne sırrı varsa ele vermişti sonunda. Kolunun altına sıkıştırdığı dosyayla yanından geçerek odadan fırlayan adamın bir ayağının aksadığını fark etti dedektif. Sol tarafına ağırlık vererek yürüyor, Sancar Solgun’un aklına birini getiriyordu. Yok, deli saçmasıydı bu. Olamazdı. O kadar da değildi. Zihnine üşüşen fikirlerin içinde bulunduğu hassas ve zorlayıcı durumdan peydahlanmış birer evhamdan ibaret olduğunu söyledi kendi kendine. Hırsız uzaklaşmış, merdivenleri yarılamıştı. Sancar Solgun duvar diplerine sürtünerek peşi sıra giderken adamı aşağıda Doktor Müjdat görmüş, bağırmaya başlamıştı. Bu saatte beyaz önlüğüyle mesaiden dönüyor olamazdı, o halde neden gecikmişti? Villada hizmetçi namına kimse görünmüyordu, dul bir adama yardım edecek tek kişi varsa o da biricik dostu Sancar’dı. Ama onun aklı almıyordu: Hırsızı tüm teferruatıyla dipdiri görmesine rağmen o farkında değildi, uyuyor veya başka bir zaman diliminde yaşıyor gibiydi. Ama Müjdat Bey’in hırsızı, adı her neyse, burada, evinde, kötü niyetle içeri girip kaçacağı esnada tesadüf sonucu suçüstü yakaladığı açıktı. Birdenbire tabanından sımsıkı kavradığı şamdanla kar maskelinin üstüne çullanan doktor, dostunun gözü önünde ilk defa yumruğunu sıkıp kavgaya dalarak onu şaşırtmış, hayatı boyunca bir karınca bile incitmeyen dâhiliye uzmanı kendisinden umulmayan bir çeviklikle rakibini devirmiş, alaşağı etmiş, avucunda tuttuğu gümüş eşyayla başına art arda darbeler indirmişti. Kanlar içinde debelenen adam az sonra doktorun hışmından kaçamayacağını anlamış gibi sürünerek bir berjer koltuğa tutunup sırtını vermiş, başı boynuna düşmüş kalmıştı. Yüzünü açtı, Sancar Solgun gördüğüne inanamadı. Haklı çıktığına sevinmemiş, tersine afallamış ve dünyası başına yıkılmıştı. Doktor sakindi, şaşkınlığın esamesi okunmuyordu çehresinde. Düşmanını tanımanın rahatlığıyla kalbi yatışmış, nabız atışları düzene girmişti. Başı dikti, vücudu deminki mücadelenin yorgunluğundan sıyrılmıştı. Beriki sersemce laflar ediyordu, patlamış dudaklarının arasından kırık bir diş çenesindeki kıllara takılıp kalmıştı. Kafasını sağa sola sallayıp kurtulayım derken sarsıntıdan canı yanıyordu. Merdivenlerin bittiği yerde Selçuklu motifleriyle bezenmiş kilimin üstüne saçılmış kâğıtlara sürünerek de olsa bir ulaşabilseydi, bunun için ihtiyaç duyduğu takatten mahrumdu, kemikleri sızlıyor, başı kaya gibi ağırlaşmış omuzlarına batıyordu. Doktor kendinden emin, kıyafetinin tozunu almış, o tarafa yönelmiş gidiyordu.

‘O belgelerde ne var Allah aşkına?’ diye kendini tutamayıp seslendi Sancar Solgun. Cevap yerine, şu perişan vaziyette bile en küçük bir pişmanlık göstermeyen hırsızın arsız kahkahası salonda yankılandı. Hırsız değildi tabii, dedektif onu Müjdat’ın ortağı, dispanserin genç üroloji hekimi olarak iyi kötü tanıyordu.

‘Yolun sonu göründü doktor!’ diyerek sırıttı. ‘Yakında tüm Türkiye senin sahtekârın teki olduğunu öğrenecek. Irz düşmanı doktor bozuntusu, seni…’

Dâhiliye uzmanı dolaptan bir şişe çıkardı, bir yudum içti. Camda gördüğü yanağındaki morluğa dokundu, saçlarını ve yakasını düzeltti. İş arkadaşını ciddiye almıyordu, mesele derin ve dallı budaklıydı. Mide bulandırıcı ve insanlıktan çıkmış şantajcı biri için üzülmeye değmezdi. İftiralarıyla daha sonra adalet önünde hesap verecek, kuyruksuz yalan ve iftiralarının cezasını dört duvar arasında çürüyerek ödeyecekti.

Sadece şunu söyledi Doktor Müjdat: ‘O masum kızcağıza karşı duyduğun şeyi aşk mı sanıyorsun sen? Asla! Senin gibiler sevmek bilmez, sevemez, hayvanî dürtülerin, şehvetin esiri olmuş zavallının tekisin sen!’

Müjdat Bey’in sırtını dönmesini fırsat bilen hırsız yerinden doğrulup ayağa kalkmaya uğraşıyordu. Sürünerek yanına sokuldu, bacaklarına yapışıp timsah gözyaşları dökerek ‘Affet beni Müjdat, ben ettim sen etme!’ diye yalvarmaya başladı. Sancar Solgun, doktorun merhamete gelip aldanmasını asla tahmin etmiyordu, onu uyarmak amacıyla gizlendiği yerden fırlayacakken korktuğu başına geldi: Adam, Müjdat’ın beline sarılmış içli içli ağlarken arka cebinden çıkardığı sustalıyı tıpkı bir akrebin sakladığı zehirli iğnesi gibi kaşla göz arasında çıkarıp arkadaşının karın boşluğuna saplamıştı. Dedektif geç kalmıştı, bağırıp çağırması kâr etmedi. Müjdat, meşhurların doktoru, aldığı ölümcül darbeyle yüz üstü düşmüştü.

Geçmişe dönüp düzeltmek istediğiniz hatalarınız oldu mu? Olmuştur, daha olacaktır da. Ama bir yanlışı silerken henüz yaşanmamış gelecekte hangi doğruyu feda edeceksiniz? Sancar Solgun’un başarısızlığı aslında onun için öğretici bir tecrübe, katı ve uzlaşmaz kibrine indirilmiş sert bir tokat kabilinden unutulmaz bir ders olmuştu. Dostunu darağacından indirememişti. Gerçeğin sıcağı ve soğuğu buydu. Gözlerinin önünde çırılçıplak şahit olduğu cinayete mani olmak şöyle dursun tepki bile verememişti.

Çünkü orada değildi, oraya gidememişti. Genç üroloji doktoru dedektifi görmemiş, varlığından bile haberdar olmamış; meslektaşının odasını karıştırırken de işine yarayan belgeleri çalıp kaçarken de koca evde yalnızdı, tanıksız ve rahattı. Doktor Müjdat’ı bıçaklarken de öyle; soğukkanlı, merhametsiz, buz gibi duygusuz.

Sancar Solgun bahçe duvarından atlayıp villadan uzaklaşırken ağaçların arasından gözünü alan farlarıyla aniden yola fırlayarak uzaklaşan otomobilinin arkasından bakakaldı. Şoför koltuğunda kendisi vardı.

Yüz metre gitti gitmedi, önüne çıkan bir karaltıya çarpıp savrulan arabasını yol kenarında zorlukla durdurabildi. Müjdat Babür cansız vücuduyla toprak yola sereserpe uzanmış, bakışlarını yıldızlara sabitlemiş yatıyordu.

Aysel, Eskişehir’den döndüğü günün akşamında dedektifi kapıda yakaladı: Balıkçı şapkasını takmış, bastonunu kavramış, paltosuna bürünmüştü; karısının yokluğundan pek etkilenmemiş gibi, gidişi ve dönüşü arasında fark yokmuş ya da her şey suyunda ve olağan akışındaymış gibi sadece tebessüm ederek yanından sıyrılarak dışarı çıktı.

Yağmur duracak gibi değildi.

KÖRDÜĞÜM

.1.

Kapana yakalanan fareyi öldüren

nefessizlik değil umutsuzluktur.

Anonim.

Sabaha karşı 04:37’de, nedense zınk diye uyanıverdi. Beyniyle boynu arasındaki alanda yüzlerce başıboş at, sanki bir şeylerden ürkmüş gibi çılgınca sağa sola koşturuyorlardı. Gece, hep gittiği Sahir’in meyhanesinde, yolluktan sonraki o son dubleyi içmemek için çok direnmiş ama her zamanki gibi başaramamıştı. “Alkoliksin oğlum sen,” demişti Baba Ruşen, haklıydı. Kanının her damlası “Alkol, alkol!” diye inledikçe elleri titremeye başlıyor, gözleri kan çanağına dönüyordu. İşte o zaman “Bir yudum, sırf rahatlamak için,” diye başlayan macera gecenin sabahla birleşmeye yüz tuttuğu saatlerde en az bir buçuk litreye dayanıyor, sonrasınıysa hiç hatırlamıyordu. Genellikle çocuklar arabaya yükler, eve getirir, yatağa yatırıp sessizce çıkarlardı. Kim kaldırır, kim üzerini örter hiç bilmezdi. Allahları var, ertesi gün hiçbiri bundan bahsetmez, utandırmak şöyle dursun unutmuş gibi davranırlardı. Vehbi amirin ses çıkartmama nedeniyse, elindeki en iyi cinayet komiseri olmasındandı. Zaman zaman, “Nerenle içiyorsun oğlum bu zıkkımı?” diye serzenişte bulunur, beyninin çoktan iflas etmiş olması gerekirken, bürodakilere taş çıkartan zekasına hayranlığını gizleyemezdi.

Belki biraz daha uykusu kalmıştır ümidiyle yastık, yorganla yaptığı savaşı beş dakikada kaybedip yataktan kalktı; buz gibi suyun altına girdi. Yine havlu almayı unutmuştu. Altı ay öncesine kadar havlu düşünmesi hiç gerekmemişti tabii. O zaman Nurten vardı. Duş kabininden çıktığında mis gibi yumuşatıcı kokan banyo havlusunu çamaşır makinasının üzerinde bulmaya alışmıştı. Ne ara girer ne ara bırakıp çıkar anlamazdı ama hep o lanet alışkanlığın devamıydı bu unutkanlık. Şimdi temiz havlu kalıp kalmadığını bile bilmiyordu. Üzerinden süzülen sulara aldırmadan dolabı açtı, gelişigüzel tıkılmış gibi duran havluların arasından birini çekti, önce iyice uzamış siyah saçlarını ve hafif kırçıllı sakalını kuruladı, havluyu beline sardı. Yatağın kenarına, komidinin üzerinde duran Nurten ve çocukların mutlu göründüğü son fotoğrafı görecek şekilde oturdu. Ne vardı şimdi sabahın kör karanlığında uyanacak? Nazlı ile Emrah’ı bu kadar aklına düşürecek ne vardı? Nedendi bu saatte perişanlığını yüzüne vurması yukarıdakinin? O mu gidin demişti sanki? Bir gece, hatta sabaha karşı, yine darmadağın geldiğinde onları, onlara ait irili ufaklı izleri bulamamıştı. Sadece bu fotoğrafı inadına bırakmıştı Nurten, biliyordu. Bayılırdı acıtmaya. “Yıllardır beni sevdiğini söylemedin…” demişti bir keresinde, “…sanırım kotanı işin için kullanıyorsun, anlaşılan ben küme düştüm.” “Gereksiz kuruntu,” diye cevap verse de acımıştı içi, bir şeyler kopar gibi olmuştu. Hatırlıyordu. İlk kontrolsüz içkisini o gece içmiş, hep dozunda içen bir akşamcıyken meyhane gecelerini birdenbire cehenneme çevirmişti. Sonra… Sonrası gelmişti işte. Bugün burada, bu evde yalnızdı. Şu fotoğraf dışında esamesi okunmuyordu evliliğinin. Ne Nurten, ne de Nazlı’yla Emrah. Hiçbiri yoktu. Sadece yalnızlığı ve hücrelerini gitgide eriten alkol vardı.

Çay yapıp camın kenarındaki berjere oturduğunda hava daha aydınlanmamıştı. Hoş, berjer de berjerliğini kaybetmek üzereydi zaten. Son altı ayda üzerindeki sigara yanıkları kat be kat artmıştı. İş nedeniyle Sahir’e gidemediği geceler genellikle bunun üzerinde uyuyakalırdı. Üzerine rakısını koyduğu sehpada bu kez çayı ve Nazlı’nın eskisi dizüstü bilgisayarı duruyordu. Kafasına vura vura kullanmayı öğretmiş hatta mail adresi bile aldırmıştı babasına. “Ben kim teknoloji kim?” dedikçe “Bu teknoloji değil hayatın gereği baba, mektup yahu, bildiğin mektup,” deyip kabul ettirmişti. Nurten’in düzeni, intizamı, disiplini değil de çocuklarının bilmişliği, her gün biraz daha büyümeleriydi özlediği.

“Yemin ederim beş dakikada bırakırım,” demişti Baba Ruşen’e, “Yeter ki dönsünler”.

Market promosyonları, banka dekontları ve mağaza duyuruları dışında ilk kez bir mektubu vardı e-posta kutusunda. Şaşkındı.  [email protected] adresinden gönderilmişti. Komiser Sedat Konuk diye başladığına göre, gönderen adını da e-posta adresini de biliyordu. Uzunca bir süre “sahracolu”nun ne olduğunu çözmeye çalıştı. Nokta ve çengellerin kullanılmadığı bir dünyaya alışması gerçekten zordu. Değerli Komiserle yapılan girişi takip eden satırlarsa  ilginçti ve belki de onun için yeni bir olayın başlangıcıydı.

“Değerli Komiser,

Size bu mektubu, vicdanımın artık beni dayanılmaz bir noktaya getirmesi sebebiyle yazıyorum. Sakın yanlış anlamayın lütfen bu bir itiraf değil, tanık olduğum bir durumun izahıdır. Kimliğimi de o sebeple saklı tutmak gereği duydum, lakin okuyunca da anlayacağınız gibi mühim olan mektubu yazan değil mektupta yazılan mevzudur.

Geçen ay vefat eden ünlü deterjan kralı Mahmut Çevik Ersoy’u hatırlıyorsunuzdur. Bir iş merkezinin asansöründe geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiş olduğunu zaten bütün gazete ve televizyonlar haber yaptı. İşte mevzu tam da bu noktada başlamaktadır. Şöyle ki, meşhur Ersoy deterjanlarının sahibi, ünlü iş adamı Mahmut Çevik Ersoy’un vefat sebebi kalp krizi değil cinayettir.

Şimdi gelelim bunun nasıl gerçekleştiğine; Mahmut Çevik Ersoy’un sahibi olduğu ve oğlu Cem Ersoy ve kızı Nahide Ersoy’la birlikte yönettiği Ersoy Deterjan A.Ş, vakadan beş ay önce kolonya pazarına girmeye karar verdi. Bu konu, bizzat Mahmut Bey’in fikri olduğu için de her nevi üretim, çeşitlilik, tanıtım ve pazarlama mevzularını kendi üstlendi. Ersoy Kolonyaları’nın tanıtım ve reklam işleri için Par Reklam şirketiyle bir ön görüşme yaptı ve kendilerine bir ay müddet verdi. Reklam şirketi için Ersoy Kolonyaları işi bulunmaz bir nimetti zira peşinden deterjan reklamlarının gelmesi muhtemeldi. Bu sebeple şirket işi sıkı tuttu ve basın ilanlarından televizyonlara, internet mecrasına varana kadar detaylı bir kampanya hazırladı.

Geçen ay, yani 8 Mayıs’ta, yani Mahmut Bey’in vefat ettiği gün, Par Reklam’ın Maslak’daki iş merkezinin 12. katında bulunan yönetim ofisinde sunum yapıldı. Netice mi, netice vahimdi. Mahmut Çevik Ersoy kampanyayı beğenmedi. Ancak kibarlığını bozmadan bir hafta mühlet verdi reklam şirketine ve geldiği gibi çıkıp asansöre bindi. Sizin de bildiğiniz gibi o asansörün son durağı iş merkezinin zemin katı değil ahiretti.

Vaka nedense önce mahdum Cem Ersoy’a bildirildi. Gelen özel bir ambulans müteveffayı alıp derhal oturduğu İstanbul’un Çatalca ilçesi Adli Tabipliği’ne götürdü. Adli Tabibin verdiği kalp krizi raporuyla da ertesi gün öğle namazında gömülme işi tamamlandı ve vaka kapandı. Velhasıl kimse Mahmut Bey’in bel hizasındaki iğne izini sormamış, bu ize sebep olan iğnenin içinde ne olduğunu araştırmamıştı. Zaten apar topar defnedilişinin sebebi de buydu. Dağ gibi adam fevkalade bir komploya kurban gitmişti.

Niyetim kimseyi suçlamak değil elbette ancak ortada vahim bir suç ve bu vahim suçu işleyen bir suçlu olduğu gün gibi aşikâr. Yalnız benim vicdanımın değil, rahmetli Mahmut Çevik Ersoy’un ruhunun da rahata ermesi için bu vakayı aydınlatacağınıza itikadım namütenahidir.

Derin saygılarımla kolaylıklar dilerim.

“IP numarasından yerini tespit ettik komiserim,” diye bağırdı Orhan.

Yardımcısıydı Sedat Komiserin. Yardımcıdan öte sağ koluydu. Sadece polis olarak değil, arkasını toplayan bir kardeş olarak da önemliydi. Sedat’ın dizüstü bilgisayarını kapmış, on beş dakika sonra da araştırma sonucuyla yanında bitivermişti.

“Neredeymiş?”

“Mecidiyeköy.”

Burunlarının dibiydi. Eser’i de yanlarına alıp yola koyulmaları birkaç dakika sürdü. Genç, pırıl pırıl bir memurdu Eser. Sedat onu kendi gençliğine benzetirdi. Üçü de sivil aracın içinden hemen karşılarındaki “Cezve İnternet Cafe” yazılı dükkâna bakıyorlardı.

“Buradan mı yollamış?” diye sordu Sedat, “İçeride kamera yoksa bulamayacağız demektir.”

Yoktu da. “Yeniliyoruz,” demişti sahibi. E-postayı yollayan kişi, kimliği açığa çıkmasın diye özellikle mi burayı seçmişti yoksa tesadüf müydü bilinmez ama yoktu işte. Sedat’ın gözü iki dükkân ötedeki züccaciyenin girişindeki kameraya takıldı.

“Şunun dün 18.15-19.00 arası kayıtlarını kopyala bakalım,” dedi Eser’e, “E-postada kullandığı dile bakılırsa kerli ferli birini arıyoruz.”

Zıpkın gibi fırladı arabadan Eser. Ufak tefek de olsa kendisine iş verilmesine bayılıyordu. Sedat’ınsa önce gidip Vehbi Amir’e durumu anlatması, soruşturma izni alması gerekiyordu. Bu izin Vehbi Amir’in, e-postayı ciddiye alıp almamasına bağlıydı.

“Muhtemelen almayacak,” diye fikrini açıkladı Orhan.

Son zamanlarda cinayet bürosunun işi başından aşkındı. Her ekip üç dört vakaya bakıyordu.

“Bak güzel kardeşim…” diye parladı Vehbi Canlı, “İçip sıçıp bir köşede gebermek istiyorsan geber, şeyimde bile değil ama toplu intihar diyorsan orada duracaksın. Ekibini götürmek ne demek ulan, hele o tüyü bitmemiş gariban… neydi adı?”

“Eser.”

“Ne boksa, o çocuğu niye götürüyorsun anlamıyorum ki!”

“Anca beraber kanca…”

“Siktirme ulan ancanı da kancanı da. Bir daha duymayacağım Sedat. İçeceksen yalnız iç, gebereceksen yalnız geber, benim elemanlarımı rahat bırak. Zaten elimde adam yok. Derdin küfelik olduktan sonra kendini taşıtmaksa söyle o Sahir denen dallamaya sana iki adam ayarlasın. Çık git işine bak şimdi.”

“Amirim.”

“Ne var?”

Çok işitmişti bu azarları Sedat. Zaten son zamanlarda önce fırça yemeden konuya bir türlü gelemiyorlardı. Cebinden bir gün önce gelen e-postanın basılı halini çıkartıp uzattı.

“Ne bu?”

“Bu sabah geldi.”

Okudu Vehbi. Zaman zaman sakin, zaman zaman da şaşırarak okudu.

“Kim bunu yazan?”

“Kimliğini gizlemiş ama ciddiye alsak iyi olur gibime geliyor.”

       Durdu, kafasını pencereye çevirdi. Bu “düşünüyor” demekti. Arkasından genellikle olumsuz bir yanıt gelirdi. Bu sefer öyle olmadı.

“Önce doğrulatın bu ihbarı,” dedi Vehbi. “Ama sakın aileye falan bulaşmayın, sessiz sedasız anlaşıldı mı?”

“Anladım amirim.”

“Tosbağa Nizam işi ne oldu?”

“Aldık amirim, bu akşama kadar öttürürüz, elimde sadece Fikirtepe’de bulduğumuz ceset var.”

“Onu da boşlama. Bugünlerde milletin cinayet damarı kabardı. Hızlı olun biraz, hızlı!”

“Anlaşıldı amirim.”

Çıktı Sedat. İnceden bir baş ağrısı sol taraftan yoklamaya başlamıştı bile. Cebinden bir Majezik çıkartıp susuz yuttu ve Orhan’ın bakışlarındaki merakı giderdi.

“Tamam dedi.”

“Vallaha mı?”

“Eser geldi mi?”

“Görüntüleri flash-diske aktarmış, az sonra burada olur.”

1.70 boylarında, göbekli, fötr şapkalı, takım elbiseli bir adamdı Cezve İnternet Cafe’ye giren. Kameranın saati 18:17’yi gösteriyordu. 18:46’da da çıkış yapmıştı. Maalesef yüzü görünmüyordu. Şapka engellediği gibi kamera tarafına da hiç bakmamıştı. E-postanın gönderildiği saat 18:44 olduğuna göre muhtemelen oydu. Bir an Eser’le göz göze geldi Sedat. “Sen mi söyledin lan Sahir’in meyhanesine gittiğimizi?” diyecekti, vazgeçti.

“Bize başka görüntü lazım, dedi, git bak bakalım adamın yüzünün göründüğü bir kamera bulabilecek misin?”

İkiletmedi Eser. Bilgisayara takılı flash-diski alıp uzaklaştı.

“Sen Sodacı Celal’l bilir misin,” diye sordu Orhan’a, cevabı beklemeden masanın üzerindeki telefonunu aldı, kısa bir aramadan sonra tuşladı.

Telefonda karşısına çıkan Sodacı Celal eski mesai arkadaşıydı. Günde en az beş şişe soda içtiği için bu lakabı takmışlardı. O, Nurten, Celal ve karısı Ruhat, haftanın en az üç günü beraber olurlardı. Ruhat, Nurten’in aksine hiç susmaz, Celal’i, cinayet bürosundan ayrılmaya zorlardı. Emrah daha yeni doğmuş, Ruhat ise  üçüncü çocuğuna hamileydi. Cinayet bürosuyla mutluluğun aynı potada bulunmasının imkansızlığını hepsi biliyordu. Daha bebek doğmadan Ruhat ne yaptı etti Celal’i ikna etti. “Çatalca’da rahat ederiz, kayınço ev ayarlayacak,” demişti dilekçesini vermeden hemen önce. Telefondaki sesi yorgun gibi geldi Sedat’a. Oysa iyiydi Celal. Yasa çıkarsa ciddi ciddi emekli olmayı ve kayınçosunun satış müdürü olduğu tesiste güvenlik müdürü olarak çalışmayı düşünüyordu. Kısa bir özet geçti Sedat. Gelen e-postadan, Mahmut Çevik Ersoy’dan bahsetti. Ersoy ailesinin, Çatalca’nın üçte birinin sahibi olduğunu söyledi Celal. Cinayetle ilgili en ufak bir söylenti dahi olmamıştı oralarda. Cem ve Nahide Ersoy’u tanıyordu. Zaten onları tanımayan yoktu.

“Kısa bir araştırma isteyeceğim kardeşim senden,” dedi Sedat.

Merhum Mahmut Çevik Ersoy apar topar Çatalca Adli Tıp birimine götürüldüğüne göre otopsiyi yapan doktor da bu komplonun içinde olmalıydı.

“Otopsi raporu, doktorun kimliği ve halen çalışıp çalışmadığı önemli,” diye devam etti.

Kısa bir bekleyiş oldu hatta. Belli ki Celal duyduklarını sindirmeye çalışıyordu.

“Bence saçma bir ihbar,” diye konuştu.

“Olabilir,” dedi Sedat, “Doktorla konuşursak anlarız zaten, hem belki birer tek atarız fena mı olur?”

“Bak ona hayır demem,” diye cevap verdi Celal, sesi ilk defa durulaşmış, belli ki keyfi yerine gelmişti.

Anlatacak, dertleşecek, belki de ağlayacak çok şey birikmişti aralarında. Hem Nurten’in Ruhat’la bağlantıyı kopartmadığına emindi Sedat. Sadece Nurten değil çocuklar da telefonlarına cevap vermiyorlardı. Zaten en çok koyan da bu iletişimsizlikti. Hayatında ne bir ses ne de nefes vardı. Bazen “mutsuzum ulan” diye ağlayacak bir dost olmalıydı insanın yanıbaşında.

Çatalca daha şimdiden sıcaktan kavruluyordu. İlçenin girişindeki tabelanın yanından geçerken, “Haziranda böyleyse Ağustosta ne olur kim bilir?” diye düşündü Sedat. Celal’le konuşalı üç gün olmuştu. Konuşmanın ertesi günü bir trafik kamerasında fötr şapkalı adamın yüzünü bulmuşlar, sonraki gün ise Celal tekrar aramıştı. Sesinde bu kez şaşkınlık vardı.

“Senin doktor otopsinin ertesi günü izne ayrılmış, izindeyken de istifasını vermiş ve ortadan kaybolmuş  ama kardeşinden kaçar mı, kaçmaz, Yalıköy diye bir köy var, buraya yakın, birlikte gider alırız ifadesini,” demişti.

Orhan ve Eser’i, fötr şapkalı adamı bulmaları için İstanbul’da bırakan Sedat, Çatalca Emniyet Müdürlüğünün girişinde Celal’le buluştu. Etrafta resmi, sivil bir sürü insan olmasa göz yaşlarını tutamayacaklarını ikisi de biliyordu. Asayiş Büro Amiri olmuştu Celal. Sade döşenmiş odasında kahve içiyorlardı.

“Bu dediğin doğruysa Çatalca alt üst olur.”

“Sence?” diye sordu Sedat.

“Doktor buralarda olsaydı sıkıntı yoktu da, baksana kaçmış herif, diye cevapladı Celal.

Bu kaçış suçluluktan mıydı değil miydi, bunu öğrenmek için 45-50 dakika bir yol yapmaları gerekmişti. Evet, Ruhat iyiydi. Celal cinayet bürosundan ayrılıp ailecek buraya gelince daha da iyi olmuştu. Bildiği kadarıyla karısı, Nurten’le görüşmüyordu. Saklıyor gibi geldi Sedat’a. “Haklı olabilirsin,” dedi Celal, “Nurten söyleme diye tembih ettiyse”.

Kendisi zaman zaman sıkılıyordu tabii. İstanbul’un keşmekeşine alıştıktan sonra Çatalca fazla sakin geliyordu. Emniyet Müdürü ve Sağlık Müdürü kafa adamlardı. Çıktığı zamanlarda genellikle onlarla takılıyordu. Gidecek mekan açısından çok zengin değildi ilçe. Yol boyunca çoğunlukla böylesi havadan sudan konuşmuşlardı. Yalıköy sahilde, tatlı bir tatil bölgesiydi. Küçücük köy yazları ana-baba günü oluyordu. Tatilciler şimdiden kampları, pansiyonları, yazlık evleri doldurmaya başlamışlardı.

“Hemen sahildeymiş,” dedi Celal doktorun evi için.

Sedat 18 numarayı ararken, sahildeki kalabalığı fark ettiler. Küçük teknelerin sıra sıra dizili olduğu bir çekek yeriydi yoğunluğun merkezi. Arabayı, köy meydanı gibi görünen yere park edip çıktılar. Kalabalığın hemen dışında bir jandarma aracı duruyordu. Celal, kimliğini çıkartıp arabanın yanında bekleyen jandarma erine yaklaştı.

“Kolay gelsin birader, hayırdır?”

“Birini öldürmüşler komiserim.”

İnsanların arasından geçtiklerinde ilk göze çarpan, “Jandarma Olay Yeri” şeridinin hemen kenarında, diz çökmüş ağlayan otuz yaşlarında bir erkekti. Şeridin dibinde duran jandarmaya da kimliklerini gösterip diğer tarafa geçtiler. Çekek yerine bağlı teknelerin arasındaki küçük sandalda, brandayla örtülmüş bir ceset ve başında üçüncü jandarma duruyordu.

“Kolay gelsin astsubayım,” dedi Celal, “Ne olmuş burada?

“Bıçaklamışlar Başkomiserim,” diye cevap verdi astsubay.

Sedat, mesleği gereği brandaya yaklaştı, kalabalığa sırtını dönerek hafifçe kaldırdı. Maktulün kalbi, göğsü ve karnı delik deşikti.

“Kimliği belli mi?” diye sordu Celal.

“Şuradaki gencin babasıymış,” diyerek şeridin hemen dışında diz çökmüş ağlayan delikanlıyı işaret etti astsubay, “Oğuz Kalan’mış adı.”

Suratı değişti Celal’in. “Hassiktir.”

Ne oldu?” diye doğruldu Sedat, “Tanıyor musun?”

“Bizim doktor,” dedi Celal, eski Çatalca Adli Tabibi, aradığımız adam.”

*   *   *

.2.

Hades, kurbanını hemen öldürmez. Üç hakkı

vardır ve bir kerede bıraktığı hiç görülmemiştir.

Zeus Öğretisi

Huzursuz huzursuz, odasında pencereyle kapı arasında, belki ellinci turuydu Vehbi Cansız’ın. Tayin olduğundan beri bu denli sessiz kaldığı hiç görülmemişti. İlla küfür edecek bir sebep bulur, cümlelerin arasında boşluk bırakmaktan nefret ederdi. Birazdan Cumhuriyet Savcısı Kemal Tekser gelecekti. Kısaca dosyaya bakacak ve büyük olasılıkla “Bu kadar mı?” diye soracaktı. Suya sabuna dokunmayan adamdı Savcı. Elde sürüyle delil dahi olsa hep bir fazlasını talep ederdi. Hele söz konusu Ersoy Deterjan ise üç, hatta beş fazlasını. Dönemin dokunulmazlarındandı Ersoy Şirketler Gurubu. Mahmut Bey’in cenazesinde kimler kimler yoktu ki? O kadronun onda biri bile sınır ilçelerinde sonsuza dek görev yapmaya yeterdi. Tenis maçı seyreder gibi takip ediyordu Sedat, Vehbi’yi. Ara sıra seyretmekten vazgeçse bile sonra tekrar yakalıyor seyre devam ediyordu. Birden tam karşısında duruverdi Vehbi. Gözünü Sedat’ın gözlerine dikti. Açık kahverengi, parıldayan göz bebeklerinin içinde tedirginliğin daniskası okunuyordu.

“Yok olmaz,” dedi, “Göreceksin reddedecek, niye senin gazına geldim bilmem ki? Bırakalım Çatalca katili bulsun, o zaman gireriz gerekirse.”

Birden doğruldu, kalktı Sedat. “Haklısınız,” deyip kapıya doğru yürüdü.

“Dur bakalım dur dur, nereye?”diye önüne geçti Vehbi. “Ne oldu şimdi, neden vazgeçtin, daha demin soruşturma açılması gerekir diye kıçını yırtan sen değil miydin?”

“Şimdilik his,” dedi sakince Sedat. “Bağlantı olduğuna eminim ama kanıtlayamam.”

“İyi bok yersin,” dedi Vehbi sinirle, “Ben de bu yüzden gaza geldim zaten, senin hislerin hep doğru çıkar. Ama bundan Savcı Kemal’in haberi yok işte, bütün sorun da burada.”

Kapı önce tıklatıldı. ‘Haydi bakalım’ der gibi baktı Vehbi Sedat’a. İki metreyi aşkın boyu ve iri cüssesiyle bir korumayı andıran Kemal Tekser, her zaman olduğu gibi yüzündeki aptal gülüşle odaya girdi,

“Cinayetin duayenleri,” diye kükredi, “Söylediniz mi benim az şekerliyi?”

Vehbi bir an savcının elini sıkmakla, telefona uzanıp kahve söylemek arasında tereddüt geçirse de önce el sıkmayı yeğledi.

“Hemen Savcım.”

Oturdu Kemal. Elinde, sabah bir memurla gönderdikleri dosya vardı. Havaya kaldırdı. “Bu doğru mu yahu?”

Sedat’a baktı Vehbi. ‘Sıra sende’ demekti bu bakışın anlamı.

“Doğru olmamasını ummakla beraber iş o tarafa doğru gidiyor savcım,” diye politik bir cevap verdi Sedat.

“Ha daha yoldayız yani,” deyip kendi esprisine kendi güldü Savcı.

Kapı tekrar tıklatıldı. Bir tepsideki üç fincanla Çaycı Mesut girdi, sessizce kahveleri dağıttı. Savcının olduğu odada felsefi cümleler kurmamayı öğrenmişti. Geldiği gibi sessizce çıktı. Önce küçük bardaktaki suyu tek dikişte içti Kemal Savcı. “Sana bu mektubu gönderen, kilit oymuş gibi duruyor, aldınız mı?” diye sordu.

O sırada çınladı Sedat’ın telefonu. Mail uygulamasının üzerindeki 1 rakamını gördü.

“Az kaldı Savcım,” dedi, “Belki de şimdi.”

Vehbi ve Savcının şaşkın bakışları arasında uygulamayı açtı, hızla ve sessizce okudu.

“Yanlış yaptınız Komiserim. Size, bulmanız gereken kişinin ben olmadığımı anlatmaya çalışmıştım ama inatla benim peşime düştünüz. Hayatım tehlikede… Sayenizde. Ümit Yazacaklı.”

“Adını yazmış,” dedi dehşetle, “İzninizle ben IP numarasından yerini öğreneyim, inşallah geç kalmamışızdır.”

Orhan, Eser ve arkalarındaki resmi araçla Cihangir’e vardıklarında, İstanbul’da iş çıkış trafiği kendini göstermeye başlamıştı. Ümit Yazacaklı’nın kullandığı bilgisayar, beş katlı eski bir Cihangir binasından sinyal veriyordu. Resmi polisler binanın girişinde önlem alırken Sedat ve diğerleri, zilin üzerinde yazan isim nedeniyle hızla yedi numaraya çıktılar. Kapı aralıktı. Sedat’ın, göğsündeki kılftan tabancasını çıkartmasıyla Orhan da beline davrandı. Zil sesine cevap gelmemişti. Kapıyı dikkatle açan Sedat içeri seslendi. “Polis!… Ümit Bey orada mısınız?”

Tahmin ettikleri manzarayla salon girişinde karşılaştılar. Güvenlik kameralarında yüzünü gördükleri Ümit Yazacaklı iki koltuğun arasında, sırtına aldığı çok sayıda bıçak darbeleriyle, kanlar içinde yüzükoyun yatıyordu. Orhan ve Eser evin iç kısımlarına doğru dikkatle ilerlerken Sedat, maktule yaklaştı, parmağını boynuna koydu. Ölmüştü. Salonun bir köşesinde bulunan çalışma masasına yürüdü, kapağı açık olan dizüstü bilgisayarı uyandırdı. Ekranda maktulün kendisine gönderdiği e-posta duruyordu. Suçluluk değildi duyduğu. Yetişemediği için kendine kızıyordu. Katil muhtemelen, o postayı gönderdikten hemen sonra gelmişti. Onlar yoldayken işini bitirmiş ve çıkmıştı.

‘İlk posta geldikten sonra daha fazla üzerinde durmalıydım’ diye düşündü. Bu olayın bir de iyi tarafı vardı. Ellerinde artık soruşturulacak bir cinayet ve her şeyden önemlisi belki de deterjan kralı Mahmut Çevik Ersoy’un ölüm nedenine ulaşmak için sağlam bir ipucu vardı.

“Bizden hep bir adım öndeler,” dedi Orhan koridordan salona girerken.

İçeride kimse yoktu. Eser, Emniyetin santralını ararken, Sedat masa üzerinde duran ahşap kutuda Ümit Yazacaklı’nın kartvizitlerini buldu. Ümit Yazacaklı-Par Reklam-Chef Art Director yazmaktaydı kartta. Aradıkları kapı ardına kadar açıktı artık.

“11 ve 12.kat,” dedi iş merkezinin resepsiyonundaki, adının Ela olduğu göğsündeki kartta yazan sarışın, genç kadın.

Hayır, 8 Mayısta görevli değildi ama olayı arkadaşlarından duymuştu.

“Öldüğünü ertesi gün gazetelerden öğrendik, üzüldük tabii,” dedi.

“Ziyaretçi defteri tutuyor musunuz?” diye sordu Sedat.

“Burası bir iş merkezi,” diye cevap verdi Ela. “Biz sadece misafirin geldiği şirkete bilgi veririz, onay gelirse de çıkacakları katı söyleriz.”

“Peki kamera?” diye sordu Sedat, “Kayıtlar ne kadar süreyle saklanır?”

“Sizi güvenlik amirimizle görüştüreyim,” dedi Ela, “Kameralar onun sorumluluğundadır.”

İçi sıkılmıştı Sedat’ın. Sık yaşıyordu bu duyguyu. İnsanlar onunla değil kimliğiyle konuşuyorlardı. Hatta sadece konuşurken değil önemserken, saygı ya da korku duyarken de kişiliğini değil kimliğini önemsiyorlardı. Görünmez oluyordu sanki. Tamam çok yakışıklı sayılmazdı, karizmatik de değildi -ne demekse?- ama vardı, oradaydı, sesiyle, kokusuyla ama her şeyden önemlisi kişiliği ve incinmeye müsait duygularıyla vardı işte. Yalnız Nurten görebilmişti onun içini. Kırk iki yıllık hayatında sadece Nurten, sadece bir kişi… Hoş şimdi o da yoktu. Şimdi sadece gümüş rengi, parlak bir rozetten ibaretti ve mutsuzdu, alabildiğine mutsuz…

“Abi girmeyecek misin?” diyen sesini duydu Orhan’ın.

Güvenlik Amiri yazılı kapının önündeydiler.

“O güne ait kayıtları özellikle sakladım,” dedi altmışlarındaki adam.

Önce binaya girişini gösterdi Mahmut Çevik Ersoy’un. Lobideki kameranın saati 09:53’ü gösteriyordu. Yalnızdı. Resepsiyonun hemen arkasında bulunan diğer kameradan sakin ve kararlı hâli belli oluyordu. 09:55’de asansöre biniyordu. Görüntü atlıyor ve 11:13’e geliyordu. Lobideki iki asansörden sağ taraftakinin kapısı açılır açılmaz gençten bir erkek telaşla asansörden çıkıp muhtemelen yardım istiyordu. Resepsiyondaki esmer kadın, hemen karşısındaki güvenlik elemanı ve lobide bulunan biri takım elbiseli iki erkek daha hızla asansöre doğru koşuyorlardı. Mahmut Çevik Ersoy’un yatar vaziyette asansörden çıkartılışı sırasında genç erkek dışında asansörde iki kişi daha olduğu görülüyordu. Resepsiyonist kadın telaşla resepsiyona doğru koşarken lobideki adamlardan biri onu durduruyor, cebinden telefonunu çıkartıyor ve muhtemelen 112’yi arıyordu. Sağlık ekibinin gelişi sırasında saat 11:28’i gösteriyordu. Ekibin çalışmasından, telaşından ve sedyedeki pozisyondan, deterjan kralının halen yaşadığı anlaşılıyordu. Sonrası sedyeyle çıkartılış ve ambulansa alma görüntüleriydi.

“Tamamını istiyorum,” dedi Sedat, “Hatta 9:30 le 11.40 arasındaki tüm görüntüleri, tüm kameraları, içerideki, dışarıdaki, kesintisiz.”

“Hay hay,” dedi güvenlik amiri, “On dakika içinde hepsi hazır Komiserim.”

Sıradan bir asansördü bindikleri. On ikinci kata çıkıyorlardı.

“İyi de,” dedi Orhan, “Bildiğim, çevrede üç-dört tane hastane varken neden Çatalca’ya götürdüler?”

“Ben de onu düşünüyordum,” diye cevap verdi Sedat. “Ambulanslar en yakındaki devlet hastanelerine götürmek üzere talimat almazlar mı?”

“Burnuma pis kokular geliyor,” diye fikir beyan etti Orhan.

“Dur bakalım,” dedi Sedat, “Anlayacağız nasıl olsa.”

Mine Par Taylan otuz-otuz beş yaşlarında düzgün fizikli, şık giyimli, çekici bir kadındı. Dev gibi odasını nefis bir parfüm kokusu kaplamıştı. Şef art direktörlerinin öldüğünü duyunca elindeki kahve fincanını dökecek gibi oldu, gözleri nemlendi.

“Allahım bu… bu… inanamıyorum, nasıl olmuş?”

“Öldürülmüş,” dedi Sedat.

Kadın şaşkındı. “Niye?  Kim, neden öldürsün Ümit ağabeyi? Dünyanın en iyi, en kibar insanıydı o, bu şirketin duayenlerindendi.”

“Bulacağız.  Siz yakın mıydınız? Yani size dertlerini, sıkıntılarını anlatır mıydı?”

“Anlamadım, ölümünün dertleriyle ne ilgisi var?”

İhbar mektuplarından söz etmenin ne zamanı ne de sırasıydı. Ancak Sedat, vicdanen sıkışan birinin, içindekileri üstü kapalı da olsa dökeceği bir sırdaşa ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.

“Kendiniz söylediniz, iyi, kibar ve düşmanı olmayan biriymiş. Böyle bir adam oturduğu evde öldürülüyorsa, katil de bunu hırsızlık için yapmadıysa, illa Ümit Bey’in de bildiği bir nedeni vardır. Bu durumda kaygılı, sıkıntılı görünebilir, hatta bu kaygılarını biriyle de paylaşmış olabilr.

Durdu Mine. Hak vermişti belli ki. “Furkan Bey, metin yazarıdır, aşağı yukarı aynı yaştalar. Birlikte çalışırlardı, dışarı da birlikte çıkarlardı.”

“Peki başka? Ümit Bey evli miydi, evinden pek anlayamadık.”

“Hayır. Ümit ağabey, nasıl söyleyeyim, kadınlardan çok…”

Sustu. Anladı Sedat. Orhan’la gözgöze geldi.

“Furkan Bey ile mi?” diye sordu.

Mine başını sallamakla yetindi.

Furkan Çakır, metin yazarları içinde odası olan tek kişiydi. Odanın içindeki eşya ve aksesuarlar avaz avaz, ince ruhlu biri olduğunu bağırıyordu. Sabahki cinayetten onun da haberi yoktu. Duyunca Mine Hanım’ın en az beş katı acıyla karşıladı durumu. Onun çığlıklarına ajansın diğer elemanları da toplanmış, böylelikle herkes Ümit Yazacaklı’nın ölümünden haberdar olmuştu. Furkan Çakır birkaç kişinin yardımı, bileklerinin kolonyayla ovulması ve iç yakan teselli cümleleriyle ancak yarım saatte toparlanabildi.

“Kim yapmış,” diye sordu ağlayan bir sesle.

“Araştırıyoruz,” dedi Sedat, “Bunun için de yardımınız lazım.”

“Ben… ben nasıl yardım edebilirim ki?”

“Son zamanlardaki ruh halinden bahsederek. Bir sıkıntısı, bir tedirginliği var mıydı?”

Durdu Furkan Çakır. Gözlerini daha sık kırpmasından, söylemekle söylememek arasında tereddüt geçirdiği anlaşılıyordu.

“Gece,” dedi birden bire. “On bir gibi bana geldi. Suratı allak bullaktı. ‘Ne oluyor’ diye sordum, cevap vermedi. Ne kadar uğraştıysam da rahatlatamadım.”

“Bir şey anlatmadı mı?”

“Hayır, sadece giderken, yani bire geliyordu, sarıldı öptü, ‘kendine iyi bak’ dedi. Korktum, ‘ne demek bu’ dedim, ‘öyle’ dedi, gitti.” Ağlamaya başladı Furkan. “Meğer vedalaşıyormuş benimle,” dedi hıçkırarak.

“Peki daha öncesi? Tedirginlik, sıkıntı, tavırlarında değişiklik?..”

Derin nefes aldı Furkan Çakır. Belli ki bu konuda da anlatacakları vardı. Yine müdahale etmeden bekledi Sedat. Cevap geleceğinden emindi.

“23’ü doğum günümdü. Onun evinin yakınlarında bir bara gitmiştik. Epeyce içtik, garip konuşmaya başladı.”

“Nasıl garip, ne anlattı mesela?”

“Tedirgindi, ‘bir mevzuyu bilsen, bildiklerin seni rahatsız etse ne yapardın’ diye sordu bana. Şaşırdım. Benimle ilgili birileri bir şeyler yumurtladı diye düşündüm, şeyyy biz…

“Biliyorum Furkan Bey, lütfen devam edin,” diyerek adamı rahatlattı Sedat.

“Sordum tabii, ‘seninle ilgili değil’ dedi, yemin billah etti. ‘Bildiklerim bana çok ağır geliyordu’ dedi. ‘Hani birisiyle paylaşmazsan çatlayacak gibi olursun ya o derece’.

“Paylaştı mı sizinle?”

Maalesef. Sinir etti beni, bana söylemeyecekse kime söyleyecek diye kızdım. Söylerse beni de tehlikeye atarmış, hiç istemezmiş falan filan, saçma sapan konuşmalar. Doğum günümü zehir etti, zaten o geceden sonra küstüm ona, ‘anlatana kadar konuşmayacağım senle’ dedim.”

“Konuşmadınız mı?”

“Yok yahu, mümkün mü? Ama ben de sormadım açıkçası, isterse anlatır diye düşündüm. Zaten onun tedirginliği de zamanla kayboldu, üstelemedim bir daha.”

Sedat, kendisine yazdığı mektubun, Ümit Yazacaklı’yı biraz olsun rahatlattığını anlamıştı. Kalktı. O kalkınca Orhan da telaşla doğruldu gömüldüğü deri koltuktan.

“Sizinle bir daha konuşmak isterim,” dedi Sedat.

“Tabii,” dedi Furkan. “Ne zaman isterseniz.”

Odadan çıktıklarında ajansta, içeri girdikleri keyifli ortamdan eser kalmamıştı. Ortada, bir katilden öte bir komplo vardı ve bu komplo şu ana kadar üç kişinin ölümüne neden olmuştu. Aklına gelenden ötürü başı ağrımaya başladı Sedat’ın. Katil ya da katiller, komplo açığa çıkmasın diye acımasızca cinayet işleyebildiklerine göre polis molis dinlemez, soruşturmada ilerlemeleri halinde pekâlâ onları da öldürebilirlerdi. Maslak’ın deli trafiğine çıktıklarında aklında cevap bekleyen sorular vardı Sedat’ın. Kim, neden ve nereye kadar? Zira büyük resme bakınca bunun bir cinayetler silsilesi değil bir savaş olduğu çok açıktı, savaşların en vahşisi, iktidar savaşı.

*   *   *

.3.

Siyah, her renge dönüşür, beyaz hariç.

Ve beyaz her renge dönüşür, siyah dahil.

Erebus.

“Oğuz Kalan, Oğuz Kalan değilmiş,” dedi telefondaki ses.

Bir an kendine gelmekte zorlandı Sedat. Kaçta geldiğini ve nasıl yattığını hatırlamadığı gecelerden birinin sabahıydı yine. Akşamüzeri aklına aniden geliveren cümleyi bahane edip içmişti bu kez, ‘Katil ya da katiller, komplo açığa çıkmasın diye acımasızca cinayet işleyebildiklerine göre polis molis dinlemez, soruşturmada ilerlemeleri halinde pekâlâ bizi de öldürebilirler’ diye düşünmüş, hafiften başı sızlamaya, gözleri sulanmaya başlamış ve Orhan’la birlikte soluğu Sahir’in Meyhanesinde almışlardı. Bu kez Eser yoktu yanlarında. “Sen gelmeyeceksin,” demişti Sedat. Eser bozulmuş ama çaktırmamaya çalışmıştı. “İyi oldu,” demişti Orhan, “Belki akıllanır.”

“Kimsin?” diye söylendi kimliği belirsiz numaraya.

“Celal ben,” dedi ses, “Çatalca’dan.”

Zınk diye kendine geldi Sedat. “Celal.”

“Nihayet. Duydun mu sen benim dediğimi?”

“Bir daha de bakayım.”

“Oğlum, doktoru Yalıköy sahilde ölü bulduk ya, herif sahteymiş, doktor moktor değilmiş yani.”

“Şunu doğru dürüst anlatsana, ne demek doktor değilmiş, neymiş peki?”

“Anlattı Celal. Aslında iki haberi vardı. İlki el yapımı patlayıcı, ikincisi ise resmen atom bombasıydı. Yaklaşık beş aydır Çatalca Adli Tıp Kurumunda Adli Tabip olarak otopsilere katılan Doktor Oğuz Kalan sahteydi. Gerçek Oğuz Kalan on bir yıl önce Van’da ölmüştü. Onun kimliğiyle doktorculuk oynayan şahsın adı Hikmet Taşralı’ydı. Kim olduğunu, hangi bağlantılarla oraya geldiğini ve Mahmut Çevik Ersoy’un yakın ya da uzak çevresiyle ilişkili olup olmadığını araştırıyorlardı. Celal sırf bu tezgah için oraya yerleştirildiğini düşünürken Sedat, bu durumu kurgulayanların, adamın sahte olduğunu öğrenince bir taşla iki kuş vurduklarını düşünüyordu. Asıl ikinci haber gerçekten de atom bombasıydı. Sahte doktorun Çatalca’da hâlâ boşaltmadığı evinde yapılan detaylı aramalarda, bir kağıda yazılı adres ve şifrenin üzerine gitmişler, özel bir laboratuarda birtakım kan örnekleri bulmuşlardı. Örneklerden biri Mahmut Çevik Ersoy’a aitti ve üzerindeki tarihten, otopsi sırasında alındığı belli oluyordu.

“Bil bakalım maktul neden ölmüş?” diye keyifle sordu Celal.

“Zehirlenmiş mi?”

“Yüksek dozda insülin. Adamın şeker hastalığı falan yokmuş, buradaki bir doktor arkadaşla konuştum, bu denli yüksek doz, şeker hastalığı olmayan kişilerde bir saat içinde ölüme yol açarmış.”

“Yani asansörde insülin mi zerk etmişler adama?”

“Aynen kardeşim, sen haklıydın, bal gibi cinayet bu.”

“Harikasın sen, bulduklarını yollar mısın bana?”

“Kurye yola çıktı bile, sana mı getirsin Emniyete mi?”

***

Amir Vehbi, Cumhuriyet Savcısı Kemal Tekser, Sedat ve Orhan, Vehbi’nin yuvarlak masası etrafında oturmaktaydılar. Sedat’ın az önce yaptığı geniş sunumun yanısıra önlerindeki dosyalarda bulunan, Yalıköy, Maslak ve Cihangir’deki cinayetlere ait bilgi ve deliller hem savcıyı hem de amiri oldukça etkilemiş olmakla beraber her ikisinin de gözleri hâlâ Sedat’ın üzerindeydi.

“Görüşünü söylemeyecek misin?” diye sordu Vehbi.

“Açık değil mi amirim,” diye cevap verdi Sedat. “Ersoy Deterjan’da kanlı bir iktidar savaşı yaşanmış. Bizim de araya girmemizle cinayetlerin sayısı üçe çıkmış. Kaldı ki daha henüz Ersoy ailesine dokunmadık bile.”

“Dokunalım o zaman,” diye konuştu Savcı.

Yüzünde, emin olmanın keskin ifadesini arasa da bulamadı Sedat. Savcılık kariyeri boyunca suya sabuna dokunmadan mesleğini sürdüren Kemal Tekser için bu karar fazla ağırdı. O da çok iyi biliyordu ki Ersoy hanedanına bulaşmak, bakanlara, milletvekillerine hedef olmak demekti. Bu soruşturmanın sonunda ya hanedan ya da kendileri bitecekti. Söyleyemese de vücut dili bu tedirginliği yeterince anlatıyordu.

“Tek bir ricam var,” dedi aynı tedirginlikle, “Her şey belgelere ve delillere dayansın. Tahmin, içgüdü, önsezi gibi havada fikirler istemiyorum. Mümkündür ki Yalıköy ve Cihangir cinayetleri tetikçilere kalacak ama Mahmut Çevik Ersoy’un öldürülmesi bu zincirin anahtarı. Önceliği ona verin, ben ne gerekiyorsa yapacağım.”

Kararlılıkla korku aynı kefede iki dost olmuşlardı Savcı Kemal Tekser’in içinde. Sedat ve ekibinden yana kuşkusu yoktu ancak karşısındakiler ağır toplardı. Doğruyu yanlışa, hatayı gerekliliğe, siyahı beyaza çevirmekte uzmanlardı ve mutlaka bu komplonun açığa çıkması halinde bir “B” planları vardı.

***

Çatalca’daki Ersoy Çiftliği dev bir arazinin içindeydi. Çiftlik girişinden malikane tarzı yapıya yaklaşık beş kilometrelik, etrafı ağaçlarla kaplı, Arnavut kaldırımı taşla döşenmiş bir yoldan ulaşılıyordu. Yolun sağında ve solunda ekili araziler, atlar, büyük ve küçükbaş hayvanlar ve sayamadıkları kadar insan, disiplin içinde, arılar gibi çalışıyorlardı. Özellikle hafta sonunu seçmişti Sedat. Bir önceki akşam Celal’le konuşup verilen kararları anlatmış, sabah altıda yola çıkıp Çatalca Emniyetinde buluşmuşlardı. Emniyetin hemen karşısındaki büyük pastane tenhaydı.

“Sahte doktorun aileyle bağlantısını henüz bulamadık,” diye başlamıştı söze çayını içerken Celal. “Adam tam da atama beklenirken gelmiş. Adli Tabip kadrosu iki aydır boştaymış, otopsi için cesetler İstanbul’a gönderiliyormuş. Kimse de kurcalamamış sahte mi gerçek mi diye.”

Alaycı gülümsemişti Sedat. Son zamanlarda böyle vakalarla sık karşılaşılmaya başlanmıştı. Basına yansıyan komiklikler sistemin nasıl işlediği hakkında yeterince bilgi veriyordu.

“Zor olacak biliyorsun değil mi?” diye bitirmişti konuşmasını Celal.

“Biliyorum,” demişti Sedat. “Onun için burayı tercih ettim ya zaten.”

“Anlamamıştı Celal, kaşları çatık, konuşmanın devamını beklemişti.

“Bu keşif, neyi yıkacağımızı görmek için sevgili kardeşim,” diye devam etmişti Sedat.

Şimdi burada, dev çiftliğin Arnavut kaldırımı taşlı yolunda ilerlerken, soruşturmanın kariyerini nasıl etkileyeceğini düşünüyordu. Orhan ve Eser’in heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Yol boyunca onları sakinleştirmeye çalışmış ama becerememişti. Yaklaşık beş kilometrelik yol nihayet bitmiş, farklı bir kapıdan girilen özel bahçenin önüne gelmişlerdi. Sedat, kapıdaki güvenlik kulübesinden çıkan genç güvenlik elemanına kimliğini göstererek kendisini tanıttı. Bahçenin uzak bir köşesinde ikisi kız üç çocuk oyun oynuyorlar, iki kadın diğer taraftaki geniş kameriyenin altındaki masayı kuruyorlardı. Saray yavrusunun dev kapısının önündeki çakıllı bölmede ikisi jip, dört lüks araç  duruyordu.

Araçların arkasına park edip arabadan indiler. Yola da, bahçeye de, eve de hayran olmamak mümkün değildi. Elli yaşlarında  spor giyimli bir adam tarafından içeri alındılar ve doğruca çalışma odasına getirildiler. Adam kendini İbrahim Ersoy olarak tanıttı. Aile ağacında Mahmut Çevik Ersoy’un kardeşi olarak görülüyordu.

“Hoş geldiniz çocuklar,” diye lakayıt bir karşılama şekli, suratında sahte olduğu avaz avaz bağıran üzgün bir ifade vardı. ‘O güne kadar niye bu adama dikkat etmedik’ diye düşündü Sedat. Çalışma odası, buram buram Mahmut Çevik Ersoy kokuyordu. Ciddi, kültür dolu ve klasikti. Evin arkasındaki araziye bakan pencere önünde oldukça geniş ancak mükemmel bir işçilikle yapılmış çalışma masası konmuştu. Diğer üç duvar kitaplıktı. İlk ziyaretçileri, kahvelerinin yarısına geldiklerinde teşrif etti. Veliaht prens Cem Ersoy’u hem basında çıkan fotoğraflardan hem de güvenlik kamerasına takılan görüntülerinden tanıyorlardı. Eser, birkaç internet sitesinde bulduğu fotoğrafları getirdiğinde hemen hatırlamıştı Sedat. Maslak’ta, Par Reklam’ın bulunduğu iş merkezinin asansöründen baygın çıkartılan Mahmut Çevik Ersoy’un yanına ilk gelen takım elbiseli adam Cem Ersoy’du. Tam oturmak üzereydiler ki kapı tekrar açıldı. Nahide Ersoy bütün çekiciliğiyle odaya girdi. Cem’den iki yaş büyüktü. İbrahim ve Cem gibi sıcak davranmadı prenses. Buz gibi bir “Hoşgeldiniz,” dedi ve ellerini bile sıkmadan rahmetli babasının çalışma koltuğuna yerleşti. Belli ki çiftlikte ilk kez polis görüyorlardı. Rahat değildiler ama bu rahatsızlıklarını güçleriyle kapatacak kadar şımarık oldukları tavırlarından belliydi.

“Size nasıl yardımcı olabiliriz beyler?” diye lafa girdi Nahide.

“Başınız sağ olsun,” dedi Sedat. “Babanız bu ülke için önemli bir değerdi.”

“Geçti bitti,” diye acımasız bir cevap verdi Nahide Ersoy. “İçişleri Bakanımız taziyesiyle bizleri yeterince onurlandırdı.”

Bu bir göz gözdağı vermeydi. ‘İçişleri Bakanı bizden yana, siz kim oluyorsunuz’ demekti. Sedat ve Orhan için beklenen bir tavırdı.

“O, o zamandı,” diye aynı tavırla konuştu Sedat. Sesine belirgin bir umursamazlık hakimdi. “Hak verirsiniz ki şartlar hep aynı kalmıyor.”

Cem, ablasına minicik bir bakış attı. Prens zayıf halkaydı. İbrahim ise masanın hemen arkasındaki pencerenin kenarına dayanmış, lakayıt tavrını sürdürüyordu.

“Ne demek bu?” diyerek kaşlarını çattı Nahide.

“Babanızın bir cinayete kurban gittiğinden haberinizin olmadığı belli.”

Sedat adeta üzerlerine ateş etmişti. Film olsaydı mutlaka bu cümlenin üzerine sert bir ses efekti yakışırdı. İki kardeş yumruk yemiş gibi yerlerinde sarsıldılar. Sedat için bu tek raundluk bir maçtı. Yumruğun yeterince sert olup olmadığını anlamak için iyi bir gözlemci olmaya gerek yoktu.

“Dağıldılar, dedi Orhan.”

“Zafer kazanmış gibi girmişlerdi Gayrettepe Emniyetine. Konuşulanları dinleyen Vehbi Amir gaza gelmiş, kahve ısmarlamıştı. “Harika oynuyorlar,” demişti Sedat, kardeşler için. Nahide renk vermemeye çalışsa da Cem sinirlenmişti bir de. “Babamı öldüren orospu çocuklarını bul Başkomiser,” diye hiddet gösterisi bile yapmıştı. Tesadüfen değil babasının araması üzerine geldiğini söylemişti iş merkezine. “Toplantıdan şimdi çıktım, yakındaysan beni al da konuşalım,” demişti rahmetli.

“Şimdi sırada ne var?” diye sordu Vehbi.

“Yarın üçünü de buraya almak istiyorum izninizle,” dedi Sedat. “Kardeşlerden biri mutlaka çözülecektir.”

“Bana kalırsa ikisi de,” diye araya girdi Orhan.

“Desenize kıyamet kopacak,” dedi Vehbi. “Yine de temkinli olmaya devam, bu işten alnınızın akıyla çıkın, bir gece Sahir benden.”

“Küfenizle gelin ama,” diye güldü Sedat ve kalktı.

Kapının hemen önünde Eser bekliyordu. Elinde Sedat’ın içeri girerken almadığı cep telefonu vardı. “Celal Başkomiserim aradı.”

“Bana güzel bir çay al lan,” diye çıkıştı Sedat telefonu alırken. “Ağzımı leş gibi yaptı bu kahve, alışamadım şu boka.”

İkinci çalışta açtı Celal. Çiftliğin alışveriş işlerini yöneten adam, Çatalca Emniyetinden bir polisin arkadaşıydı. Dedikodu mahiyetinde bir görüşme yaptırmış ama işe yarar pek bir şey öğrenememişti. Mahmut Çevik Ersoy’un çocuklarıyla arası gayet iyiydi ona göre. Cem’i daha çok sevmekle beraber iş konusunda Nahide’ye daha çok güveniyordu.

“Bu durum Cem’i kızdırmış olabilir mi?” diye sordu Sedat.

“Cem, annesi Zuhal Ersoy ve Cem’in karısı Şule arasında son zamanlarda sert tartışmalar oluyormuş  ama mahiyeti konusunda bir bilgi yok.”

“Ya amca?”

Orada durumlar daha karışıktı. Amca yıllar sonra ilk kez ağabeyinin vefatının ardından ortaya çıkmıştı. “Beş yıldır orada çalışıyorum, daha önce bir kez bile görmedim,” demişti adam. İbrahim Ersoy’un ne iş yaptığı, bunca yıldır nerede olduğu bilinmiyordu. Anlaşılan amca hakkında daha derin bir araştırma yapılacaktı.

“Peki ya Nahide?” diye sordu Sedat.

“Adamın söylediğine göre tam bir despotmuş.  Mahmut Bey ölmeden önce de çiftliği o çekip çevirirmiş. Çalışanlar Mahmut Bey’den çok ondan korkarlarmış.”

“Bizim sahtekar doktorla ilgili bir gelişme var mı?”

“Aileyle hiç bir bağlantısına rastlayamadık. Galiba sen haklısın, muhtemelen durumunu öğrenip açığa çıkartmakla tehdit ettiler, o da ne istendiyse yaptı.”

Celal’den daha fazla yararlanamayacaklarını anlamıştı Sedat. Şimdi sıra bizde diye düşünürken Eser bir elinde çay bardağı, diğer elinde, üzerinde yazılar olan bir dosya kağıdıyla yanlarına geldi. Trafikten, kendisi gibi çaylak bir arkadaşı aramıştı.

“Bu plaka Komiserim,” dedi oturuken. “Cinayetten sonra iş merkezine gelen ambulansın plakası. Bakanlığın kayıtlarında ne 112’ye ne de özel bir kuruluşa ait bu plakada bir ambulans varmış.”

“Ha siktir, o da mı sahteymiş,” diye tepki gösterdi Orhan.

“Aferin lan,” dedi Sedat ve Orhan’a döndü. “Sen sormadın mı oğlum neden Çatalca’ya götürmüşler diye, al işte sahteymiş, gerçek ambulans Maslak’taki adamı Çatalca’ya götürmezmiş. Celal’in doktor arkadaşı, ‘Yüksek dozda insülin bir saatte öldürür.’ dememiş miydi, o bir saati yolda geçirip adamın ölüsünü sahte doktora teslim etmişer işte.”

“Oha,” dedi Orhan. “Tezgaha bak.”

“Şu asansördekiler,” dedi Sedat. “Kimlermiş, sonuç belli oldu mu?”

“Bir de o vardı değil mi?” diye yakındı Orhan. Hemen cep telefonuna sarıldı.

İyi polisti ama dağınıktı biraz. Defalarca, not tutmasını istemişti Sedat ondan ama Orhan nedense aklına fazla güveniyor, böyle çetrefilli vakalarda bazen ipin ucunu kaçırıyordu.

Vehbi Amir oda kapısından sinirle kafasını uzatıp “Sedat!” diye bağırdı.

Aynı anda Eser, Furkan Çakır’ın geldiğini haber verdi. Sedat maktul Ümit Yazacaklı’nın sevgilisini çağırtmış, Ersoy ailesini sorgulamadan önce bir kez daha görüşmek istemişti.

“Bakan aradı,” dedi Vehbi.

Belli ki aile, İçişleri Bakanını durumdan haberdar etmişti.

“Değil gazete, en ücra haber sitesinde dahi tek kelime okursa hepimizi yakarmış. Bu iş bitene kadar ağzımızı sıkı tutacakmışız”.

“Ya bizden değil de sırf ortalığı karıştırmak için aileden haber uçururlarsa,” diye kaygısını belirtti Sedat.

“O zaman sıçarız,” dedi Vehbi ve ekledi, “Gözünü seveyim çabuk bitir bu işi.”    

Furkan Çakır, şirketteki haline göre daha toparlanmış ama bu kadar kısa zamanda neredeyse beş yaş yaşlanmıştı. Onu sorgu odasının kasvetli ortamına sokmak doğru değildi belki ama konuşacak başka sakin bir yer de yoktu. “Beş dakika,” demişti Sedat, Eser’e. “Beş dakika sonra üç numaraya al.” Bu süre içinde iş merkezinde olayın gerçekleştiği gün, lobide ve asansörde bulunanların fotoğraflarını masaya yaymıştı.

“Ersoy Deterjan, Mahmut Çevik Ersoy… tanıyor musunuz?” diye sordu.

“Tanımaz mıyım?” diye cevap verdi Furkan. “Kampanyasını ben hazırlamıştım, zavallı adam, Allah rahmet eylesin.”

Gözü, önünde dizili fotoğraflardaydı Furkan Çakır’ın.

“Ümit Bey geçen hafta bana bir e-posta yolladı, kalp krizi teşhisiyle gömülen Mahmut Çevik beyin bir cinayet sonucu öldüğünü ihbar etti.”

“Anlamadım, Ümit size mail mi attı?”

Dosyasının içindeki e-postayı Furkan’ın önüne sürdü Sedat. Furkan merakla okumaya başladı. Bitirdiğinde yüzü allak bullaktı.

“Bana anlatmaya çalıştığı buydu işte. ‘Bildiklerim ağır geliyor’ demişti. Biliyordunuz… biliyordunuz ve yardım etmediniz ona.”

“Yetişemedik, haklısınız. İhbarın doğruluğunu öğrenmemiz gerekiyordu ama katilini bulacağız. Biliyorum acınızı hafifletmeyecek. Şimdi sizden daha detaylı düşünmenizi rica ediyorum. O gece, 23’ünde, doğum gününüzde, garip garip konuştu demiştiniz, unuttuğunuz bir şey var mı, hatırlamaya çalışın lütfen.”

Birden durdu Furkan. Gözleri bir fotoğrafa takılmıştı. Kilitlenmiş bir halde sordu. “Bunlar… Bunlar kim?”

“Mahmut Bey öldüğü sırada lobideki kişiler.”

Furkan, parmağını fotoğraftaki genç adamın üzerine koydu. Asansörden çıkarak yardım isteyen kişiydi işaret ettiği.

“Bu adam, o gece, gittiğimiz bardaydı. Oradaydı, bana bakıyor zannettim. Hatta Ümit öyle garip konuşunca ‘adamla bakıştığımı düşündü herhalde’ dedim kendi kendime.”

“Emin misiniz?”

“Evet eminim ama niye, anlamıyorum.”

“Ben anlıyorum. Belli ki Ümit Bey o gece size anlatamadıklarını başka birine anlatmış.

“Lütfen açık konuşun,” diye üsteledi Furkan.

Ama Sedat için konuşma bitmişti. Ümit Yazacaklı’nın cinayeti nereden bildiğini belki hiç öğrenemeyeceklerdi ama onun ve sahte doktorun bildikleri, ölümlerine sebep olmuştu. Hem de Mahmut Çevik Ersoy’u öldüren aynı tetikçi tarafından öldürülmüşlerdi. Ümit tarafını anlayabiliyordu Sedat. Zavallı adam tedirginliğini ajanstan biriyle paylaşmış, o biri de Ersoy’lara haber uçurmuştu. Buraya kadar garip olan bir durum yoktu ama ya sahte doktor? Furkan’ı yolcu ettikten sonra amiri tarafından arandığında onu da çözdü. Bir önceki arama kaydında Celal’in adı vardı. Ne demişti, “Çiftliğin alışveriş işlerini yöneten adam, Çatalca Emniyetinden bir polisin arkadaşı.” Dışarıda olduğu gibi Emniyette de söylentiler çabuk yayılırdı. Belli ki iki arkadaş, Celal tarafından organize edilen sohbetten önce de haberleşmişler, polis memuru, Adli Tabip olarak bilinen sahte doktorun arandığını çiftliğin alışveriş işlerine bakan arkadaşına söylemişti. Şimdi önemli olan, 3 cinayetin faili olarak düşündüğü adamı bulmak ve onu kimin azmettirdiğini öğrenmekti.

*   *   *

.4.

Güç sarhoşluğu alkol sarhoşluğundan daha tehlikelidir.

Olduğun yerle duracağın yeri bilmektir erdem.

Sophokles / Kral Oidipus

“Müvekkilimin burada ne işi var?” diye çıkıştı avukat.

“Bunun hesabını vereceksin Başkomiser,” diye parladı Nahide Ersoy.

Sedat sakindi. Yanındaki Orhan’la gözgöze geldiler. Amirin odasındaydılar. Ne Vehbi ne de Savcı Kemal Tekser, içeri girmeye cesaret edebilmişlerdi. Konuşmayı burada yapmak savcının fikriydi. “Misafir ettik,” diyebilmek ama öncelikle kendini kurtarabilmek için tercih etmişti bu mekanı.

“Farkındaysanız babanız öldürüldü,” dedi Sedat. “Sizi suçlamak için değil, bildiklerinizi öğrenmek için davet ettik. Bu bizim görevimiz. Babanızın katilini bulmayı en az bizim kadar sizin de istediğinizi düşünüyorum, haksız mıyım?”

Sahte kibarlık gösterisinden daha şimdiden başına ağrılar girmişti Sedat’ın ama talimat kesindi. “Lütfen iyi davran, bir sorun çıkmasın,” diye defalarca tembih etmişlerdi hem Vehbi Amir hem de Savcı.

“Bu konuşmayı hafta sonu evde de yapabilirdik,” dedi Nahide.

“Bazen zaman gerekir,” diye cevap verdi Sedat. “İnsanın babası öldürülünce hazmetmeye ihtiyacı olur.”

Biraz olsun yumuşamıştı genç kadın. Tıpkı evine polislerin gelişi gibi, burada olmak da rahatsız ediciydi onlar için.

“Ne soracaksanız sorun da bitsin bu iş.”

“Babanızı kim, niye öldürmek istemiş olabilir?”

“Babam herhalde şu iş dünyasında düşmanı olmayan tek iş insanıydı. Aklıma kimse gelmiyor.”

“Aradığımız bir düşman değil Nahide Hanım.”

Nahide şaşırdı. Kaşlarını merakla çatarak  avukata baktı, döndü. “Ne yani, dostları öldürdü demeyeceksiniz herhalde.”

“Onun yerinde olmak isteyenlerden bahsediyorum,” dedi Sedat.

Bu kez avukat parladı. “Ne demek istiyorsunuz?”

“Yapma avukat,” dedi Sedat. “Dünyanın nasıl işlediğini sana ben öğretecek değilim bu saatten sonra. Herkes yukarı bakar çünkü hedef yukarısıdır. O nedenle biz düşman aramayız, kimlerin gözü yukarıda, onları buluruz.”

“Her şey kuralına göre Komiser, diye araya girdi Nahide. “Ersoy, bir aile şirketidir yani babadan çocuklarına geçer. Kastettiğiniz bizsek yukarı bakmamıza gerek yok, zaten bizler de yukarıdayız.”

Akıllı kadındı Nahide. Futbol deyimiyle sert gelen topu göğsünde yumuşatmış ve Sedat’a geri vermişti.

“Haberim var,” dedi Sedat. “Sizin ve kardeşinizin ne kadar yukarıda olduğunuzun farkındayım ama ya amcanız, İbrahim Ersoy, o nerede?”

“İbrahim Bey de ailedendir, hatırlatırım,” dedi avukat.

Nahide’nin avukata bakışı bu kez sert oldu. Sedat’ın beklediği de buydu. Nahide’nin yumuşak karnını bulduğuna inanıyordu.

“Amcanızı evde gören olmamış, yıllardır ne rahmetliyle, ne sizle ne de ailenin diğer fertleriyle görüşmemiş. Birden bire ağabeyi ölünce ortaya çıkmış. Bu durumda hâlâ o aile dediğiniz yapının içinde mi sizce?”

“Bunu ona soracaksınız bana değil.”

“Soracağım tabii. Yalnız hatırlatmak istedim, kendisi yasal varis. Yani artık o da en az sizler kadar yukarıda.”

“Bittiyse gidebilir miyim?”

Sinirliydi Nahide. Gerçeği pekâlâ biliyordu. Belki babası için olduğu kadar amcası için de planları vardı. Yaşananlar gerçekten iktidar savaşıysa kimsenin yeri sağlam değildi. Üstelik amcaya “Dağdan gelip bağdakini kovamazsın,” demek çok daha kolaydı.Hep yaptığı gibi ne el sıktı, ne gülümsedi ne de baktı Nahide Ersoy. Suratı beş karış çıktı odadan.

“Yoo ben görüşüyorum,” dedi Sedat’ın sorusu karşısında Cem.

Cem’in, İbrahim Ersoy’la görüştüğünü itiraf etmesi avukatı şaşırtmıştı. Kendisini her ne kadar sert ve olgun göstermeye çalışsa da saflığı her halinden belli oluyordu genç adamın. Sedat’ın zayıf halka nitelendirmesi doğruydu. Ürkek prens daha odaya girerken vücut dili “Korkuyorum,” diye bağırıyordu.

“İlk ne zaman görüştünüz?” diye sordu Sedat.

“İbrahim Ersoy, Ersoy ailesinin önemli bir ferdidir, kaldı ki soruşturmayla ne ilgisi var anlayamadım,” diye araya girdi avukat.

“Sadece İbrahim bey değil, buraya gelen herkes, Nahide hanım, Cem bey, hepsi şüpheli konumunda, bunu sen benden iyi bilirsin avukat.”

“Şüpheli ne ya?” diye atıldı Cem. “Bi…bilgi almak için dediler.”

Zayıf halka zokayı yutmuştu. Sedat’ın derdi Cem’in korkusunu iki, üç katına çıkartmaktı.

“Prosedür icabı Cem Bey,” diye sakinleştirmeye çalıştı avukat ama Sedat’ın son istediği şeydi Cem’in sakinleşmesi.

“İlk ne zaman görüştünüz?”

“3… 3 ay… yani babam ölmeden önce,” diye titrek bir sesle konuştu Cem.

“O mu sizi aradı?”

“Evet.”

“Ailede başka kimseyle görüşüyor muydu, mesela babanız, anneniz?”

“Hayır, kimseye bahsetmememi istedi benden. Tek bana güveniyormuş.”

“Ne için?”

“Gelmek istiyordu artık. Bizim bir aile olduğumuzu söylüyordu.”

“Nasıl bir yardım istedi sizden?”

“Babamla konuşmamı istedi benden, ‘Seni sever,’ dedi.

“Konuştunuz mu?”

“Ha…hayır… konuşacaktım ama babam…”

“Peki, o güne gelelim. Babanız, toplantı bitince sizi çağırmış, o civarda olduğunuzu biliyor muydu?”

“Hayır.”

“Niye oradaydınız?”

Sustu Cem, başını eğdi.

“Müvekkilim buna cevap vermek istemiyor,” diye imdadına yetişti avukat.

Ama Sedat pes etmedi.

-Cem Bey, eviniz Çatalca’da, fabrika İkitelli’de ama siz Maslak’tasınız. Babanız toplantıdan çıkar çıkmaz sizi arıyor. Diyelim oyalandı, beş dakika sürdü aşağı inmesi. Binaya giriş saatinize bakarsak, babanızın aramasından tam 3 dakika 48 saniye sonra iş merkezinde olmuşsunuz. Kusura bakmayın ama cevap vermek zorundasınız, kapıda mı bekliyordunuz, neden?”    

O sırada sorgu odasının kapısı açıldı, Eser aralıktan kafasını uzattı. Orhan kalktı kapıya gitti, döndü, Sedat’a yaklaştı, kulağına eğildi.

Adli Tıp Kurumu, İstanbul binası otoparkına giren sivil araçta Sedat, Orhan ve Eser birlikteydiler. Gayrettepe’den İkitelli’ye kadar, Sedat ve Orhan az önce yaptıkları sorgulamayı kafalarında tartmakla meşgul oldukları  ve Eser de onlara uyduğu için sessiz kalmışlardı. Girişin hemen önündeki ambulans, buluşacakları ekibin geldiğini gösteriyordu. Üçlü, araçlarından inerlerken açılan sürgülü kapıdan çıkan Sedat yaşlarında, zayıf, kara kuru bir adam da onlara yaklaşmaya başladı.

“Vaaay Mavi-Yeşil!” diye seslendi Sedat. “Hiç yaklaşma bana oğlum, hepiniz hayırsız çıktınız yeminlen.”

Sarıldılar, tanıttı Sedat. “Komiser Cengiz Oruç, Şile Emniyetinden, tanıdım tanıyalı maviyle yeşilin iç içe geçtiği bir yerde yaşamayı hayal ettiği için lakabı Mavi-yeşil kaldı. Bu hayırsız da Sodacı Celal gibi sınıf arkadaşım. Biri Çatalca’da aha bu da Şile’de rakı balığın dibine vururken biz İstanbul’da sürünüyoruz, bir gün bile demiyorlar ki ‘Gel, oturalım, içelim, muhabbet edelim,’ diye.

“Ulan geldin de git mi dedik? Şile senin köpeğin olsun oğlum.”

Bu kez gülüşerek sarıldılar.

“N’aber devrem?” dedi Sedat.

İçeri girdiler.

Sedat’la Cengiz’in bir araya gelme nedeni bir cinayetti. Şile girişinde, Karadeniz’e dökülen Pot deresinde, ana yoldaki köprünün hemen altında, sazlıklara sarılı halde bulunmuştu ceset. Cengiz, Orhan’ın sisteme yüklediği fotoğraflardan cesedi tanımıştı. Maktul Mahmut Çevik Ersoy’un baygın çıkartıldığı asansörde yardım isteyen genç adamdı şu an önlerinde yatan. O da sahte doktor Hikmet Taşralı ve reklamcı Ümit Yazacaklı gibi birçok yerinden bıçaklanmıştı. Adli Tıp Uzmanının öngörüsüne göre yaklaşık kırk sekiz saattir suyun içindeydi. Sedat’ın gözü, maktulün belinde eskiden oluşmuş bir kurşun yarasına takıldı. İyi bilirdi kurşun yarasının yıllar sonra nasıl göründüğünü zira o da taşıyordu aynı yaradan bir tane. Üzerinden kimlik çıkmamış ama iktidar savaşında ölü sayısı dörde çıkmıştı. Mahmut Çevik Ersoy’un bulunduğu asansörde, Ümit Yazacaklı’nın, son gecesinde gittiği barda tespit edilen ve muhtemelen sahte doktoru da öldüren, üç kişinin katili tetikçi bu kez kendisi kurban olmuştu.

Telefonun alarmı sekizde çaldığında, henüz uyuyalı bir saat olmuştu. Önce biraz daha uyumayı düşündü Sedat ama on birde Çatalca’da, Ersoy Çiftliği’nde olacağını hatırlayınca zorla doğruldu ve soğuk suyun altına attı kendini. Bu kez eve nasıl geldiğini hatırlıyordu. Orhan ve Eser’i, tetikçinin kimliğini bulmaları için seferber ettikten sonra Cengiz’le Sahir’in Meyhanesine gitmişler ama Cengiz, Şile’ye döneceği için fazla içmemiş, on ikiye doğru kalkmışlardı. Söz almıştı Mavi-Yeşil, bir dahaki buluşma Sedat, Celal ve Cengiz üçlüsüyle Şile Limanı’nda yapılacak, gerekirse kalınacaktı.

Geceyi yanık delikleriyle dolu berjerinde çocuklarını düşünerek geçirmişti Sedat. Hayır, aramamıştı. Rakıya devam ettiği için sesindeki çatallaşmadan, o sesi fark edip daha beter kızmalarından korkmuştu. Hoş zaten arasa da açmayacaklarını biliyordu. Berjerde geçen gecelerin hepsinde olduğu gibi yine arabaya atlayıp kapılarına dayanmak gelmişti içinden ve hepsinde olduğu gibi yine yapamamıştı. Oysa on dakikalık yoldu. Kapı açılacak ve karşılarında babalarını göreceklerdi. Asıl korkutan belki de buydu. Gitmelerinden önceki son gece ikisine de dakikalarca sarılıp üstlerini örtmüştü. Anılarında kalan, yüzlerindeki o masum, tatlı gülümsemenin yerini asık suratların, niye geldin sorularının alması canını çok yakacaktı, biliyordu.

“Çatalca’ya gitmeden önce Emniyete gelin Başkomiserim, çok önemli,” yazıyordu Orhan’ın whatsapp mesajında.

Gitti Sedat. “Ne var?” diye aramadan, sormadan gitti. İçinde, bu vakanın çözümüne çok yaklaştıklarına dair beliren umudu yerle bir etmemek için, değil aramak, merak dahi etmedi. Çatalca biraz daha ertelenebilirdi.

*   *   *

“Senden haber bekliyoruz,” demişti Sodacı Celal. “Yakınlarda olacağız, çaldırman yeter.”

İki gün gecikmeyle koyulmuşlardı yola. Elde ettikleri bilgiler inanılır gibi değildi. İpin ucunu bulunca gerisi çorap söküğü gibi gelmişti. Yine de “Kuşları ürkütmeyelim,” demişti Savcı. Ersoy Çiftliği’nin aileye mahsus bölümünde, daha önceki gelişlerinde masa hazırlanan kameriyede bu kez Sedat ve Orhan için çay servisi yapılmıştı. Bahçedeki çiçeklerin bakımını yapan bahçıvan ve girişteki güvenlik elemanının gözleri üzerlerinde gibi geldi Sedat’a. Evin orta katındaki tül perdelerin sallantısından, meraklı gözlerin sadece bahçıvan ve güvenlikçiyle sınırlı kalmadığı belli oluyordu.  

“Bu zenginlerin hayata bakışlarını hiç anlamıyorum,” dedi Orhan.

Sedat, elindeki dosyadan kafasını kaldırıp anlamamış gibi baktı.

“E, baksana Komiserim,” diye devam etti yardımcısı. “Ben zengin olsam ailemle nereye tatile gideyim, akşam hangi meyhanede kafa çekeyim diye düşünürüm. Bunlar, şirketi nasıl ele geçireyim, bu sefer kimi öldüreyim diye düşünüyorlar. Yok arkadaş, derlerdi de inanmazdım, bu para denen illet hakikaten bozuyor insanı.”

Gülümsedi Sedat. Bizim ufkumuz da bu kadar oğlum.” Kafasını gökyüzüne kaldırdı. “Onun için bize değil de bunlara veriyor zaten.”

Cem oldukça şıktı. Beyaz ayakkabı, pantolon, ceket ve içine giydiği siyah keten gömlekle gerçekten de tam bir prens gibiydi. İlk gün yaşadığı tedirginliğini üzerinden attığı her halinden belli oluyordu. Kendine güveni de gelmiş olacaktı ki bu kez avukatı yoktu yanında.

“Gecikme için özür dilerim, nerede kalmıştık,” diye söze başladı Sedat.

“Siz soruyordunuz, ben cevap veriyordum,” dedi Cem.

“Pekala… Maslak demiştik… Oraya, babanızın çağrısı üzerine gitmediniz değil mi?”

“Yoo bunu söylemiştim, babam aradı, çıkışta karşılamamı istedi.”

“Doğru ya, ama sıkıntı şu ki, aradıktan üç buçuk dakika sonra iş merkezinde olduğunuza göre ya çağıracağını biliyordunuz ya da zaten çağırmasa bile onu karşılayacaktınız.”

“Evet konuşacaktım.”

“Amcanız mı istedi konuşmanızı, yoksa anneniz mi?”

Gözlerini kıstı Cem. Bu soruyu beklemediği açıktı. “Ne… ne demek o?”

“Babanız evden çıkarken siz de aşağı yukarı aynı dakikalarda fabrikadan çıkmışsınız. Telefon kayıtlarınızda çıkmadan hemen önce amcanızla bir görüşme kaydı var. Ne dedi amcanız, babanızın Maslak’a gittiğini mi haber verdi?

Şaşkınlığı daha da arttı Cem’in. “Benim… benim telefon kayıtlarımı mı incelediniz?”

“Tabii ki,” diye sakince cevap verdi Sedat. “Bir önceki konuşmamızda avukatınıza da söyledim, benim için bu ailede herkes şüpheli konumunda.  “Şimdi soruma cevap verin, amcanız size babanızın Maslak’a gitmek üzere yola çıktığını mı söyledi?”

“Evet, babamla konuşacağımı o da biliyordu, haber verdi.”

“Amcanıza da anneniz haber verdi herhalde öyle değil mi?”

“Anlamıyorum, ne var bunda?”

“Burada yok ama, babanız asansörden baygın çıkartıldığında, güvenlik kameralarında telefon ettiğiniz görülüyor. Biz 112’yi aradığınızı düşünmüştük ama siz yine amcanızı aramışsınız. Benim yerimde olsanız bu durum size de garip gelmez mi?”

“Şey…yani heyecandan herhalde, telefonumdaki son numarayı çevirmişim.”

“Ve o sayede de sahte bir ambulans yakındaki bir hastane yerine Çatalca’ya götürdüğü için, babanız zaman kaybından vefat etti.”

Cem’in suratı allak bullak oldu bir anda. Sahte ambulanstan haberi yokmuş gibi görünüyordu. “Ben…yemin ederim bilmiyordum.”

“Şimdi tekrar soruyorum Cem Ersoy, fabrikadan çıkarken amcanızla ne konuştunuz, bu kez lütfen doğruyu söyleyin yoksa buradan doğru savcılığa sevk ederim sizi, derdinizi savcıya  anlatırsınız artık.”

“’Baban… keyifsizmiş,’ dedi, annem söylemiş, ‘Şimdi bu reklamcılar da canını sıkar adamın, gerek duyarsan hemen beni arıyorsun,’ dedi.”

“Anlaşıldı,” dedi Sedat.

Suçlayıcı bakışı yüzünden Cem, başını kaldırıp bakamaz hale gelmişti. Belli ki söylediklerinin planı nasıl etkileyeceğini düşünüyordu.

“Bitti mi? diye sordu.

“Bitti,” dedi Sedat.

Kalktı, bir iki adım attı.

“Cem Bey,” diye seslendi Sedat arkasından. “Son bir soru, Nahide Hanım, öz ablanız değil, doğru mu?”

“E…evet.”

“Zuhal Hanım, anneniz, babanızla konuşmanızı, şirketin başına sizin geçmeniz için mi istiyordu? Bu yüzden mi tartışıyordunuz?”

“Ben…ben, orayı hak etmiştim.”

“Teşekkür ederim, gidebilirsiniz. Orhan sen de git İbrahim Bey’i getir bakalım.”

Orhan da kalktı. Sedat, İbrahim’le Cem’in konuşmalarını istemiyordu. Zeki adamdı İbrahim. Varsa, “B” planını devreye sokması soruşturmayı gereksiz yere uzatabilirdi. Tam bir prens gibi gelen Cem’in, süngüsü düşmüş düşman askeri gibi bitkin uzaklaşmasını seyrederken telefonu titredi. Gözlerine inanamadı bir an. Ekranda Nazlı yazıyordu. “Kızım,” diye mırıldandı. Eli ayağına dolaştı, telefonu açtı.

“Nazlı?”

Cevap yoktu ama telefon da kapanmamıştı.

“Nazlı, kızım,” dedi tekrar.

O anda evin kapısından çıkan Orhan ve İbrahim Ersoy’u gördü. Son kez seslendi kızına. Bu kez telefon kapandı. Muhtemelen nabzı en az yüz yirmi atıyordu. Yanlış mı aramıştı yoksa konuşmaya cesareti mi yoktu Nazlı’nın?

“Önce Özel Kuvvetler, ardından İstihbarat Teşkilatı,” diye söze başladı İbrahim Ersoy.

Masaya oturur oturmaz tetikçi olarak bildikleri son maktulun fotoğrafını önüne sürmüştü Sedat. “Oğuz Serhat,” demişti ve “Tanıyor musunuz?” diye sormuştu. Belli ki uzatmak yerine doğrudan itiraf etmesini istiyordu. Kafasının içinde binlerce tilkinin dolaştığına inandığı şüpheliler için uyguladığı taktikti bu. Bir an durmuştu İbrahim. Komiserin, sondan başa doğru gelmesini beklemiyordu. Sonra döküldü. İçinde tuttuklarından rahatsızlık duyar gibi kustu her şeyi. Öyle ya, öz ailesinden iki tür intikam alabilirdi. Ya birlikte çıkar ya da birlikte batarlardı. Sedat’ın sondan başa gelişi, zorunlu olarak ikinci yolu seçtirmişti.

“Askerimdi benim,” diye devam etti. “Ben istihbarata geçerken onu da hastaneye kaldırdılar. Yaşadıklarını kaldıramamıştı. Yine aynı zamanlarda ben istihbarattan uzaklaştırıldım, o da taburcu oldu.”

“Siz mi görevlendirdiniz Oğuz Serhat’ı, Mahmut Çevik Ersoy’u öldürmesi için?”

“Hayır.”

Kesin ve net cevaptı. “Evet,” deseydi bu soruşturma o an orada bitecekti. Ya o meşhur B planını devreye sokmuştu İbrahim Ersoy ya da işin ucu başka taraflara gidiyordu. Kaşları çatıldı Sedat’ın.

“Siz görevlendirmediyseniz kim yaptı bu işi?”

Birkaç saniye durdu İbrahim. Bir sigara yaktı, sanki son kezmiş gibi eve baktı uzun uzun, kahvesinden iri bir yudum içti.

“Bu eve tam beş buçuk yıl gelmedim ben. Trabzon’da, ıssız bir yaylada, eğri büğrü bir yayla evine mahkum etti beni ağabeyim olacak adam. Doğru, saklanmam gerekiyordu. İstihbaratta bir operasyon öncesi açığa çıktım. Operasyonun patladığı yetmiyormuş gibi ölüm tehditleri de almaya başladım. Görevden uzaklaştırıldım. Beş parasızdım. Yardım istedim. Yurt dışına yolla beni dedim. İstese yapardı, yapmadı. Trabzon’daki ilk günlerimde Cem aradı. Üniversiteyi bitirmişti. Şirkete yeni yeni ısınıyordu. Ağabeyim, Cem’i severdi ama o kadar. Onun gözbebeği Nahide’ydi. Bunları anlattı. Biliyorsunuz herhalde, Cem’le Nahide’nin anneleri farklıdır. Rahmetli Cavidan yengem Nahide’yi doğururken öldü. Zuhal ikinci karısıydı ve ona göre iktidara Cem Sultan gelmeliydi. Sonra üç-beş  günde bir konuşur olduk Cem’le. Yengemin, karısı Şule’nin baskıları bunaltıyordu çocuğu. İnanın o zamana kadar şirketin hiçbir mevkiinde gözüm olmadı. Aklıma bile gelmezdi ama zaten ağabeyime bilenmiştim, zavallı çocuğun anlattıkları daha da sinirimi bozuyordu. Defalarca İstanbul’a gidip ‘Ne halt ediyorsun sen?’ diye karşısına dikilmek geliyordu  içimden ama yolda bile bok yoluna gitme ihtimalim vardı. Ha, Nahide’yi sevmediğim için mi, kesinlikle hayır, belki Cem’den daha iyi yapacak bu işi bilemem ama ağabeyimin iki çocuğunu böyle acımasızca ayırması, hatta birbirine düşürmesi deli ediyordu beni. Sonra… Zuhal aradı. “Yardımına ihtiyacım var,” dedi. Ağabeyim kafasındakileri dökmüş, şirketin başına Nahide’yi geçirme kararını, yönetim kurulu toplantısında resmen açıklamıştı. Cem’le konuştum. Yıkılmıştı çocuk. Tahmin ediyordu ama hep bir umut vardı içinde. Deli gibi çalışıyordu. Olmadı. Bizim eski tayfayla konuştum. Beni tehdit eden grubun büyük kısmı çökertilmişti. İstanbul’a geldim, Zuhal’le buluştuk. “Korkutmak istiyorum Mahmut’u, belki yumuşar, fikir değiştirir,” dedi. Ailesini işlerine karıştırmazdı ama dışarıdan baskı görürse belki tırsardı. Oğuz geldi aklıma. Gözü kara çocuktu. Tanıştırdım. Dediğimden çıkmazdı Oğuz. “Yengen ne istiyorsa benim isteğimmiş gibi düşün,” dedim. Sonrası malum. Durduramadım. Ne Oğuz’u ne de Zuhal’i durduramadım. Size bir şey söyleyeyim mi, durdurmak için çok da çaba sarfetmedim. Nasıl olsa bir yerde bitecekti. Toz, duman havada kalmaz, illa ki berraklaşır gökyüzü. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.

*   *   *

.5.

Leoparın kuyruğunu tutma, tutarsan da bırakma.

Zimbabwe Atasözü

Sigara yanıklarıyla delik deşik olmuş berjerde oturanı inanmaz gözlerle seyrediyordu Sedat. Bambaşka bir boyuta geçmişti sanki.

Evet, haftalar alan korku seansları, Ersoy İmparatorluğu nezdinde cinayetlerle kana bulanan iktidar savaşları, caniler, masumlar, yitip giden canlar geride kalmıştı artık. Zuhal Ersoy hiç zorluk çıkartmamış, her şeyi bir çırpıda itiraf etmişti. “Önce oğlum,” demişti, onun için yapmayacağı şey yoktu. Kocasının ölümüne son anda karar vermişti zira son gece uzun uzun konuşmuş, Mahmut Çevik Ersoy’un, verdiği karardan dönme ihtimali olmadığına iyice kanaat getirmişti. Ambulansı da o ayarlamış, Oğuz’un, bayıldı mesajı üzerine göndermişti. Sonrası… sonrasından o da pişmandı. Ona göre masum bir cinayetin, kanlı bir kurtuluş savaşına dönmesini beklemiyordu. “Bazen frene basmakta geç kaldığınızı anlamazsınız,” demişti, “her şey bitip araba durduğunda size kalan sadece geride bıraktıklarınızı saymak olur. Kanın bize sıçramamasını sağlamam gerekiyordu ama o kadar çoktu ki sıçramaması mümkün olmadı”. Tek bir soru kalmıştı geriye: Tetikçiyi kim öldürdü? Ne İbrahim ne de Zuhal bu cinayeti kabul etmemişlerdi. Hoş zaten her ikisinin de cinayete azmettirmek suçlarından yargı önüne çıkartılacakları kesindi. Varsın onu da Şile Emniyeti ve Mavi-yeşil Cengiz bulsundu.

“Sigaraya başlamışsın,” dedi Sedat.

Yoo rakı içmiyordu. Her ikisinin de önünde, mis kokulu birer latte vardı.

“Sayenizde,” diye cevap verdi Nazlı. “Bundan sonra belki sen içkiyi, ben de sigarayı bırakırım, ne dersin?”

SÜHEYLA

“Bir ayda bu altıncı cinayet Başkomiserim. Bir adım bile ilerleyemeden yeni bir kurbanla karşılaşıyoruz. Nasıl çıkacağız bu işin içinden?” dedim, Olay Yeri İnceleme ekibinin itinayla gerdiği sarı şeridin altından bir yılan gibi sıyrılırken. Sıkıntılı bir ses tonuyla yanıt verdi Başkomiserim.

“Bilmiyorum Ferit… Altı kadını öldürüyor ve ardında tek bir delil bırakmıyor. Nasıl çözeceğiz bu işi, onu nasıl bulacağız, inan ben de bilmiyorum.”

Son bir aydır gecemiz gündüzümüz Kurdeleli Katil’i aramakla geçiyordu. Tamamı yirmilerinin ortalarında ve bekâr olan beş kurbanın dış görünüşleri, sosyal statüleri, iş ve arkadaş çevreleri, aile hayatları birbirinden çok farklıydı fakat beşini adeta bir göbek bağıyla birbirine bağlayan ortak bir özellikleri vardı. Hepsi hayatlarının bir döneminde aynı yetiştirme yurdunda büyümüşlerdi.

Her cinayetten sonra yolların bu yetimhaneye çıkmasıyla orada günler süren detaylı bir soruşturma yürütmüştük. Soruşturmalarda kurbanların on beş, on altı yaşlarındayken çeşitli ailelere evlatlık verildiklerini öğrenmiştik. Genç kadınların evlatlık verildikleri ailelerden ve arkadaş çevrelerinden sorgulamadığımız kimse kalmamıştı. Elbette içlerinde şüphelendiğimiz kişiler olmuştu. Fakat ne yazık ki  yapılan araştırmalar sonucu, kısa zamanda  bütün şüpheliler aklanmıştı. Bizi katile götürecek en ufak bir delil dahi bulamamıştık. Parmak izi yoktu, kamera kaydı yoktu, görgü tanığı ve ne yazık ki katile dair hiçbir iz yoktu.

Katilin kurbanlarını aynı yetimhanede büyümüş olan kızlardan seçmesinin bir sebebi olmalıydı. Yetimhanenin eski müdürü bundan dört sene önce kalp krizi geçirerek ölmüştü ve yeni müdürün genç kızlar hakkında verebileceği bilgiler, arşivde eskimeye yüz tutmuş dosyalardan okuduklarıyla sınırlıydı.

Kurbanların hepsi kendi evlerinde, boğazları kırmızı bir kurdele ile sıkılarak öldürülmüşlerdi. Katil, kurbanlarını öldürdükten sonra aynı kurdele ile özenli bir fiyonk yapıp kadınların boyunlarına paha biçilmez bir gerdanlık gibi takmıştı.

Selma Özen, Gülay Serçe ve Defne Poyraz cinayetlerinin soruşturmaları neredeyse iç içe geçmişken cinayetler bir süreliğine durmuştu. Tam, katil öldürmekten vazgeçti, diye düşünürken aynı evin içinde iki cesetle birden karşılaşmamızla, bu mendeburdan kolay kolay kurtulamayacağımızı anlamıştık. Buse ile Şeyma Ferhat kardeştiler ve aynı diğerleri gibi yaşadıkları evde öldürülmüşlerdi.

Altıncı ve son kurbansa ne evinde ne de kurdele ile boğularak öldürülmüştü. Denizde boğulmuştu. Bu sabah kıyıya vuran cesedi balıkçılar bulmuştu. Bu cinayetin de aynı katilin işi olduğu, boynuna bağlanmış kırmızı kurdeleden belliydi. Diğer cinayetlerden bir farkı daha vardı; bu sefer genç kadının boynunda sıkılma izi yoktu.

Maktulün arka cebinde üniversite kartını bulduk. Adı Süheyla Derin’di. Yirmi iki  yaşındaydı. Diğer kurbanlardan yaşça daha gençti ve onlarla aynı yetiştirme yurdunda kalmış olma ihtimali yüksekti.

Olay yerini çepeçevre sarmış olan kalabalıktan, cinayete ışık tutacak bir bilgi alamadık. Civardaki MOBESE’ler incelenecekti tabii fakat ceset bambaşka bir yerden bu kıyıya sürüklenmiş de olabilirdi. Bu kız denizde yüzerken boğulmuş olamazdı. Belli ki zorla veya isteyerek katille birlikte denize açılmışlardı. Balıkçılardan, İstanbul şehrinde kayık ve benzeri deniz araçları kiralayan birkaç kişinin adlarını ve adreslerini öğrendik.

Ceset otopsi için Adli Tıp’a götürülür götürülmez Emniyet’e döndük. Bizim Gülten beş dakika içinde kızın hayat hikâyesinin dökümünü çıkardı bize. Genç kız tam da tahmin ettiğimiz gibi kimsesizdi ve diğerleriyle aynı yurtta büyümüştü. “Katilin o yerle bir alıp veremediği olmalı Başkomiserim,” dedi Gülten. Orası belliydi de neydi şu kör olasıca katilin bu yetimhaneyle derdi?

İşe nereden başlayacağımıza karar veremedik bir süre. Ben önce üniversiteye gidip arkadaşlarıyla görüşelim dedim fakat Başkomiser Bahadır kızın büyüdüğü yetimhaneyle işe başlamak istedi. Bir aydır o yetimhanenin bütün duvarlarını ezberlemiştik oysa. Oradan pek bir şey çıkmaz gibi geliyordu bana.

***

Yetimhane müdürü kim bilir kaçıncı kez yine bir cinayet soruşturması yüzünden kapısına geldiğimiz için çok şaşkındı. Burada sorgulanmayan bir kişi bile kalmamıştı. Diğer maktulleri yetimhanenin emektarlarından Nurten Hanım’dan başka tanıyan yoktu fakat Süheyla’yı herkes tanıyordu. Yetimhaneden ayrıldığından beri haftada iki gün oraya gider ve kendisi gibi kimsesiz çocuklara ders verirdi. Süheyla çalışkanlığı ve yardımseverliğiyle hem Müdür Bey’in hem de çocukların gönüllerini kazanmayı başarmıştı. Müdürden Süheyla’nınkiyle beraber onunla aynı yıllarda yetimhanede kalmış olan kişilerin dosyalarını da alıp, soluğu yetimhanenin demirbaşı Nurten Hanım’ın yanında aldık.

Nurten Hanım, Süheyla’nın ölüm haberiyle adeta yıkıldı. Diğer kurbanları da tanıyordu fakat Süheyla’nın yeri gönlünde bambaşkaydı. Kendiliğinden akan gözyaşlarını elinin tersiyle silerken, “Ah Başkomiserim, içim yanıyor. Evladım gibiydi Süheyla benim. On üç yaşındaydı buraya getirildiğinde. Çok sessiz bir yavrucaktı. Geleni gideni de yoktu. Bir görseydiniz hâlini. Çok yalnız ve içine kapanıktı,” dedi.

Nurten Hanım’ın daha önceki sorgularda anlattığına göre öldürülen beş kadın o zamanlar birbirlerinden hiç ayrılmayan sıkı dostlardı. Başkomiserim Süheyla’nın bu gruba ait olup olmadığını sordu.

“Süheyla onlardan yaşça küçüktü Başkomiserim. Zaten o yetimhaneye geldikten kısa bir süre sonra diğerleri evlatlık verildiler. Çok fazla bir arada olamadılar yani. Tanırlardı birbirlerini muhakkak ama her çocuk kendi yaşıtlarıyla takılırdı. Hoş, Süheyla kendi yaşıtlarıyla oynamayı da sevmezdi ya… Etrafına ördüğü duvarı aşmak hiç kolay değildi. Yetimhanede tek konuştuğu kişi bendim desem yeridir. Belki de bu huyundan dolayı hiç kimse evlat edinmek istemedi onu.”

“Peki, eski müdür Hamdi Bey ile arası nasıldı?” diye sordu Başkomiserim.

“Süheyla’nın varlığıyla yokluğu birdi zaten Başkomiserim. Müdür Bey’le ne sorunu olacaktı yavrucağızın? Zaten Hamdi Müdürüm iyi insandı rahmetli. Çocukları severdi. Çocuklar da onu severlerdi. Baba derlerdi ona.”

Süheyla yetimhanede kaldığı süre boyunca hiçbir çocukla yakın arkadaşlık kurmamıştı. Nurten Hanım’ın da birçok kez tekrarladığı gibi içine kapanık bir çocuktu. On üç yaşından on sekiz yaşına kadar burada kalmıştı. Başkomiser Bahadır’dan önce davranıp “Yetimhaneden ayrılınca nereye gittiğini biliyor musun?” dedim. Başkomiserim, sözünü kesip ortaya atlamama pek takılmışa benzemiyordu. Zaten o, kendi başarılarıyla övünüp altındakileri ezen bir Başkomiser olmamıştı hiçbir zaman.

“Süheyla buradan ayrıldığında liseyi yeni bitirmişti ve üniversite sınavını kazanmıştı.  Doğrudan, kazandığı üniversitenin kız öğrenci yurduna yerleşti. Devlet burs vermişti. Geçimini sağlamak için de öğrencilere ders veriyordu. O sıralar iki üç ay hiç uğramadı buraya.  Yetimhaneden ayrıldıktan sonra ilk kez Hamdi Müdür’ün cenazesinde görmüştüm onu. Sitem etmiştim hatta ‘Unuttun bizi,’ diye. Yavrucuğum ellerime sarılıp af diledi. O günden sonra da haftada iki gün geldi buraya. Üniversite yaramıştı yavrucuğuma. O çekingen, içine kapanık kız gitmiş, yerine neşeli bir genç kız gelmişti.”

“Demek sık sık görüşüyordunuz?” dedim, soruşturmayı ele geçirmiş Komiser ses tonuyla. “En son ne zaman gördün Süheyla’yı?”  Nurten Hanım, patronun kim olduğunu hatırlatmak ister gibi yanıtını Başkomiser Bahadır’a dönerek verdi.

“Son aylarda dersleri çok yoğunlaşmıştı. Finalleri mi ne varmış. Yetimhaneye gelemiyordu. Sık sık telefonla görüşüyorduk. Bir kere de ben gitmiştim kaldığı yurda. En son geçen ay geldi. Kuş gibi uçuyordu mutluluktan.”

Bu sefer ben sustum, Başkomiserim aldı sazı eline. “Belki de bu kadar mutlu olmasının sebebi bir gönül ilişkisi olabilir. Böyle konulardan bahsetmez miydi?” dedi.

“Bildiğim biri yoktu. Varsa da benim haberim yoktu,” dedi Nurten Hanım, ardından bir süre hatırlamak istediği bir ayrıntıyı düşünür gibi kaşlarını çatıp düşüncelere daldı. Uzun bekleyişin ardından, “Çok güzel, çok iyi yürekli bir genç kızdır Süheyla’m, vardır mutlaka bir sevdiği, bir seveni,” diye ekledi. “Vardır,” dedikten sonra Süheyla’nın ardından hâlâ yaşıyormuş gibi konuştuğunu fark edip hüzünlendi. Konuşmaya başladığı andan beri yanaklarından süzülen yaşlar, bluzunun yakalarını sırılsıklam etmişti.

“Tamam Nurten Hanım, sen şimdi bana Süheyla’nın kaldığı kız öğrenci yurdunun adresini ver. Sonradan aklına bir şey gelirse de telefonumu biliyorsun. Saat kaç olursa olsun ara beni.”

***

Süheyla Derin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiydi. Ben Süheyla’nın arkadaşlarını kampüsün kalabalık kafeteryasında bir araya toplarken Başkomiserim derslerine giren hocalarıyla görüştü. Süheyla, yetimhanede olduğu gibi üniversitede de çok sevilen bir öğrenciydi. Örnek bir öğrenci olmasının dışında yardımseverdi de. Kendinden küçük sınıflardaki öğrencilere gönüllü dersler veriyordu. En son dört gün önce derslere girmişti.

Kafeteryada ağlaşan, ayılıp bayılan, katile küfürler savuran gençleri sakinleştirmek kolay olmadı. Sonunda herkesi bir araya toplamayı başarabildim. Gençler şaşkın ve üzgündüler fakat arkadaşlarının katilini bulmamız için ellerinden geleni yapacağa benziyorlardı. Başkomiserimin göz hareketiyle ilk söze ben girdim.

“Süheyla ile en yakın hanginiz ise sorularımı ilk ona yöneltmek istiyorum gençler. Şimdi, sakinleştiğinize göre kime soru sormalıyım?”

Gençlerin arasından mavi gözlü, sarı, kıvırcık saçlı bir kız, burnunu çekerek elini kaldırdı. Adının Hülya olduğunu söyledi.

“Evet Hülya, anlat bakalım! Son günlerde Süheyla’nın hareketlerinde bir tuhaflık var mıydı? Birinden korktuğundan, tehdit edildiğinden bahsetmiş miydi?” dedim. O esnada Başkomiserim kollarını birleştirmiş, öğrencisini sözlüye kaldırmış öğretmen edasıyla bana bakıyordu. Ona çok şey borçluydum ve her geçen gün tam istediği gibi bir Komiser olabilmek için büyük çaba harcıyordum. Beni, ederse Başkomiser Bahadır adam edecekti, buna emindim.

“Hayır Komiserim. Gayet normaldi hareketleri. Aksine çok neşeliydi. Dört gün önce okul çıkışı birlikte alışverişe çıktık. Biraz kilo aldığı için kıyafetleri dar geliyormuş. Gün boyu o mağaza senin bu mağaza benim dolaştık. Yemek yedik beraber. Akşam olunca o yurda döndü, ben de evime. Ertesi gün okulda yoktu. Telefonlarıma da cevap vermedi. Bütün gün ulaşamayınca, yurttaki oda arkadaşını aradım. O gün benden ayrıldıktan sonra yurda dönmemiş. Yurt müdürünü aramış ve ona geceyi çok hasta olan bir arkadaşının yanında geçireceğini söylemiş. Bildiğim kadarıyla hasta olan bir arkadaşımız yoktu. Bu işte bir tuhaflık vardı. Yalan söylediği çok açıktı fakat onun gibi yalandan nefret eden bir kızın neden yurt müdürünü bu şekilde kandırdığını anlayamamıştım. Başına bir dert mi açıldı acaba diye düşündüm. Her gün defalarca telefon ettim. Telefonu kapalıydı. İyice endişelendim. Bugün de ondan bir ses çıkmazsa polise gitmeyi düşünüyordum,” dedi Hülya, ağlamaklı gözlerle etrafını süzerken.

“Daha önce böyle ortadan kayboluyor muydu? Dört gündür ondan haber alamadığın hâlde polise haber vermediğine göre alışık olduğun bir durum bu sanırım. Bizden sakladığın bir şey var gibi geldi bana,” dedim bir kaşımı kaldırarak. Sesimdeki imayı anında anladı. Belli zeki kızdı bu Hülya.

“Ne demek istiyorsunuz siz Komiserim? Elbette şimdiye kadar hiç ortadan kaybolmak gibi huyları yoktu. Ben polise haber verecektim fakat belki benimle görüşmek istemiyordur, belki birkaç gün kafasını dinlemek istemiştir diye bekledim.”

“Seninle neden görüşmek istemesin? Yakın arkadaş değil misiniz?”

“Öyleyiz Komiserim. Dört gün önce birlikteydik, demiştim ya. İşte o günün sonunda biraz tartışmıştık. Aslında tartışma denmez, ben bir konuda fikrimi söylemiştim, o benimle aynı fikirde değildi.”

“Neydi o aynı fikirde olmadığınız konu?”

“Ailesi… Kimsesiz olduğunu biliyorsunuzdur. Bir süredir ona ailesini bulması için baskı yapıyordum. Sürekli, ‘Koskoca dünyada yapayalnız mı kalacaksın? İzin ver yardım edeyim, aileni birlikte bulalım,’ diyordum. Ama o bunu asla kabul etmiyordu. Süheyla’ya göre onu istemeyen bir aile, hiç olmasın daha iyiydi. Daha on günlük bir bebekken çöp kutusunun yanında bulmuşlar Süheyla’yı. Bu yüzden kaldığı yetimhanelerde ailesi hakkında hiçbir bilgi yoktu. Fakat benim bir arkadaşım bu konularda uzmandır. İğnenin deliğinde olsalar, bulur çıkarır kayıp kişileri. İşte dört gün önceki konuşmamızda ondan yardım istemeyi önerdim. ‘Sana daha kaç kere söyleyeceğim? Ailemi falan bulmak istemiyorum ben, tamam mı? Bu ısrarından vazgeçmezsen bir daha seninle konuşmayacağım,’ diyerek kalkıp gitti. O yüzden telefonlarımı açmadığını sandım. Hatta yurt arkadaşına orada olmadığını söylemesini özellikle tembihlemiş olabileceğini düşündüm. Bu yüzden de üzerine gitmedim. İnanıyorsunuz bana, değil mi Komiserim?”

Hülya ürkek bakışlarını bir bana bir Başkomiser Bahadır’a döndürürken, Başkomiserim genç kızı daha fazla sıkboğaz etmeme izin vermedi. “Tamam kızım, tamam… İnanıyoruz sana,” dedi. Ardından delikanlılara dönüp, “İçinizde Süheyla ile sevgili olan var mı gençler?” diye sordu.

Kirpi gibi dikilmiş saçlarına bir kutu jöle boca ettiği her hâlinden belli olan genç, tam karşısındaki sandalyede oturan, Tarık Akan’ın gençliğini andıran, uzun boylu delikanlıya dikti gözlerini ve “Ahmet… Sana diyor!” dedi. Bunu duyan Ahmet gözlerini kısarak can alıcı bir bakış attı arkadaşına. Delikanlı, Ahmet’in delici bakışlarıyla sandalyesinde doğrulup hazır ol vaziyetine geçti. Uzun bir süre onun gözüne gözükmemesi gerektiğini düşünüyor olmalıydı.

“O, yıllar önceydi Başkomiserim. Üniversiteye yeni başlamıştık daha. Birkaç ay çıktık sadece, o kadar. Sonra anlaşamadık, ayrıldık. Benim şimdi başka bir kız arkadaşım var. Ayrıldıktan sonra çok iyi arkadaş olduk Süheyla’yla. Vallahi ben öldürmedim onu. Vallahi… Siz de bir şey söylesenize yahu.”

Ahmet konuşurken gözlerini kocaman açmış, tek tek arkadaşlarına bakıyordu. Zavallı genç, cinayet şüphelisi olarak görülmekten korkmuş görünüyordu.

Başkomiserim, “Tamam Ahmet, sana hiç kimse katil olduğunu söylemiyor. Sakin ol biraz…” derken kafeteryanın garsonlarından biri yanımızda bitti. “Bir şey içmek ister misiniz Başkomiserim?” dedi. O da masadaki öğrenciler gibi üzgün görünüyordu. Malum, üniversitede Süheyla’nın ölüm haberini almayan kalmamıştı. Bizden ses çıkmayınca, “Müessesemizin ikramıdır,” dedi genç garson.

“Yok oğlum, sağ ol… Görev başındayız şimdi. Bir şey içecek hâlimiz yok!”

Oysa bir çay iyi giderdi. Hatta bir tosta da hayır demezdim. Sabahın köründen beri boğazımdan tek bir kırıntı geçmemişti. Açlıktan bayılmak üzereydim. Yine de Başkomiserimin sözünün üzerine söz söylemedim. Zaten bu adam ne zaman yiyip içiyor, ne zaman uyuyordu, onu da bilmiyordum ya. Bütün gün ağzına bir damla su bile koyduğunu görmemiştim. Görev aşkı böyle bir şeydi galiba…

“Nasıl olmuş Başkomiserim?” diye sordu çekingen tavırlı garson. “Ne, nasıl olmuş oğlum?” diye tersledi Başkomiserim onu.

“Süheyla diyorum, nasıl öldürülmüş?”

Başkomiserim delikanlıya şöyle bir alıcı gözle baktıktan sonra sorusuna soruyla karşılık verdi.

“Sen Süheyla’yı tanıyor musun?”

“Ben bu okuldaki herkesi tanırım Başkomiserim. Hem Süheyla gibi bir kızı kim tanımaz? O, bu okulun en iyi yürekli kızıydı,” dedi adının Levent olduğunu öğrendiğimiz garson. Sonra da diğer öğrencilere dönüp devam etti konuşmaya. “İşte, hepsinin yüzü burada. Hangisi bir gün olsun bana hâlimi hatırımı sormuş? Hangisi bir derdim var mı diye ilgilenmiş? Ya da beni insan yerine koyup bir selam vermiş? Soruyorum, hangisi? Ben onlar için çay kahve taşıyan bir garsonum sadece. Ama Süheyla öyle mi? Selam vermeden yanımdan geçmez. İlle de ‘Nasılsın?’  diye sorar. ‘Bir ihtiyacın var mı?’ der. Adımla hitap eder bana. Bunlar gibi, ‘Hey, hişt!’ diye çağırmaz. Bu üniversitenin ne hademesine ne garsonuna ne temizlikçisine bir gün olsun aşağılar gözle baktığını görmedim. Böyle bir kızı kim tanımaz Başkomiserim?”

“Âşık mısın sen bu Süheyla’ya?”

Başkomiserimin sorusuyla cereyan çarpmış gibi geri çekildi garson Levent. “Estağfurullah Başkomiserim, ben haddimi bilirim. Hiç öyle şey olur mu? Her iyi yürekli insana âşık mı olacağız? Yok öyle bir şey. Ben sadece çok üzüldüm Süheyla’nın öldürülmesine. Zavallı kız, kimsesizliğin acısıyla büyümüş zaten. Kim, ne istemiş ondan, onu bilemedim. O yüzden ağzımın ayarı kaçtı biraz. Siz benim cüretimi hoş görün, üzüntüme verin,” dedi. Sonra Süheyla’nın arkadaşlarına dönüp “Siz de affedin arkadaşlar. Niyetim sizleri kırmak değildi,” dedi. Gençler bu güne kadar doğru dürüst yüzüne bakmadıkları garsondan yedikleri ayardan sonra ona daha iyi davranırlar mıydı bilmiyorum ama şimdilik pişman görünüyorlardı.

Başkomiserim, garson Levent’e de birkaç soru yöneltti. Her ne kadar Süheyla kendisine samimi ve sıcak davranışlarda bulunmuş olsa da Levent’le karşılıklı uzun uzun konuşmuşluğu yoktu. O yüzden bir düşmanı var mıydı, bir sevdiği var mıydı ya da son günlerde peşinde olan, onu rahatsız eden biri var mıydı bunu bilmiyordu doğal olarak. Başkomiser Bahadır, Levent’e de diğerlerine yaptığı gibi tahmini cinayet saatinde nerede olduğunu sorduğunda, kendisinden şüphe edildiğini anlayan delikanlı biraz tedirgin oldu gibi geldi bana. O vakitte, geceleri kapısında bekçilik ettiği kulüpte olduğunu söyledikten sonra şüphelerim dağıldı.

Garsonun ardından yine Süheyla’nın arkadaşlarına döndü Başkomiserim. “Peki, Süheyla’nın bir sevgilisi olup olmadığını bilen var mı? Üniversiteden başka bir genç olabilir, belki de dışarıdan biri…” dedi. Delikanlılar, Süheyla’nın gönül işleriyle ilgilenmiyor gibiydiler. Hülya, onun en yakın arkadaşı sıfatıyla başını sağa sola sallamakla yetindi. Ancak Hülya’nın yanında oturan genç kızın anlatacakları var gibiydi. “Ben Süheyla’yı bir gece sinemadan dönerken sahilde bir bankta biriyle otururken görmüştüm,” dedi tedirgin bir ses tonuyla.

Adının Hatice olduğunu söyleyen kızın sözleri Hülya’yı şaşkına çevirdi. Daha Başkomiserim ağzını açamadan, Hülya soruyu yapıştırıverdi. Belli ki en yakın arkadaşından böyle bir detayı saklayan Süheyla’ya içerlemişti.

“Ne zaman gördün?”

“Çok oluyor. Üç ay falan olmuştur. Siz hiç fark etmemiş olamazsınız arkadaşlar. Biriniz bile anlamadı mı son günlerde Süheyla’nın nasıl mutlu olduğunu? Güzelliğine de epey düşkün olmuştu. Sen de mi anlamadın Hülya?”

“Her zamanki Süheyla’ydı işte. Kafanda kuruyorsun bence sen. Hem gece görmüşsün. Yanılmışsındır… Benzetmişsindir… Süheyla’nın bir sevgilisi olacak da benim haberim olmayacak. O bir kere imkânsız.” İmkânsız kelimesini öyle bastırarak söylemişti ki, Hatice bile kendinden şüphe etmiş gibiydi.

Bu sefer ben atladım ortaya. Uzun süredir sessiz kalmanın ve de susuzluğun etkisiyle dilim damağıma yapışmıştı. “Tamam arkadaşlar, aranızda konuşmayın lütfen. Hatice, nasıl biriydi Süheyla’nın yanında gördüğün adam?” dedim.

“Yok Komiserim, yüzünü göremedim. Arkası dönüktü. Bir bankta oturuyorlardı. Kolunu Süheyla’nın omuzuna atmıştı,” dedi Hatice. Süheyla’nın yanındaki adamın onun sevgilisi olduğuna karar vermiş olmasına, omuza atılmış bir kol sebepti.

“Peki, Süheyla’ya sormadın mı işin iç yüzünü?”

“Sandığınız kadar samimi değilim ben Süheyla’yla. Ne ona ne de bir başkasına bu konudan bahsettim. Sevgilisi olup olmadığı beni ilgilendirmezdi zaten.”

Başkomiser Bahadır sevgili meselesine son noktayı koyarak, “Şimdi Süheyla’yı sevenleri bırakalım da sevmeyenlere geçelim isterseniz. Bir düşmanı var mıydı?” diye sordu. Soruyu üzerine alınan yok gibiydi. Birbirlerine bakışıp dudak bükmekten başka bir şey yapan yok sanıyordum ki kızıl saçlı, çilli bir kız sanki bir şeyler söylemek ister gibi sandalyesinde kıpırdandı. Bu ayrıntı benim gibi Başkomiser Bahadır’ın da gözünden kaçmamıştı. Bu sefer soruyu genç kıza doğru bakarak yineleyince, cevabımızı aldık.

“Okulda onu sevmeyen yoktur sanırım. Fakat dışarıda bir düşmanı olabilir.”

“Nasıl yani?” dedi Başkomiserim, “Ona düşmanlık besleyen birini mi tanıyorsun?”

“Elbette öyle birini tanımıyorum. Sadece iki hafta önce Süheyla’nın kaldığı yurdun sokağında, bir inşaatın içinde onu birine bağırırken gördüm. Ben de iki sokak ötedeki bir apartmanda oturuyorum. Okul çıkışı eve gidiyordum. O yolu pek kullanmam aslında. Yıllardır bir türlü tamamlanamayan o inşaatın önünden geçmekten pek hoşlanmam. İnşaatın ikinci katından bağrışmalar geliyordu. Süheyla’yı çerçevesiz pencere boşluğundan görebiliyordum ama bağırdığı kişiyi göremedim. Ne dediği duyulmuyordu ama Süheyla çok sinirli görünüyordu.”

***

Neredeyse akşam olmak üzereydi. Başkomiserim beni şaşırtarak bugünlük çok yorulduğunu ve Emniyet’e döneceğini söyledi. Süheyla’nın kaldığı Kız Öğrenci Yurdu’na gitme işi bana kalmıştı. Fakat önce bir lokantaya girip karnımı doyurmadan şuradan şuraya gitmeye niyetim yoktu. Öyle de yaptım. Karnımı doyurup üçüncü çayı da mideye yolladıktan sonra kafam çalışmaya başladı sanki. Şimdi soruşturmaya kaldığım yerden devam edebilirdim.

Kız Öğrenci Yurdu’nun müdüründen öğrendiğime göre Süheyla üç gün önce akşam saatlerinde telefonla aramış ve yurda gelemeyeceğini haber vermişti. Gerekçe olarak da üniversite arkadaşı Hülya’nın sözlerini tekrarlamıştı. Hasta bir arkadaşına destek olmak için izin istemişti. Aslında Müdür Bey, öğrencilerin geceyi dışarıda geçirmelerine asla izin vermezdi fakat Süheyla’yı çok sevdiği ve ona güvendiği için izni gözü kapalı vermişti. Güzel huylu, herkesle çok iyi geçinen, yardımsever bir kızdı Süheyla. Şimdiye kadar yalan söylediğine hiç şahit olmamıştı. Onun öldürülmüş olduğuna inanmak istemiyordu. Zavallı kız, kimsesiz büyüyerek zaten bu hayata bir-sıfır yenik başlamıştı. Tüm zorluklara rağmen okumuştu ve çok yakında mesleğini eline alacaktı. Pırıl pırıl bir genç kızdı.

Müdürün odasından çıktıktan sonra Süheyla’nın odasına girdim. Tüm yurttakiler gibi oda arkadaşı da Süheyla’nın öldürüldüğünü öğrenmiş, yatağının kenarına oturmuş, ağlıyordu. Süheyla ile hiçbir zaman çok yakın olmamışlardı fakat iyi anlaşıyorlardı. Ağlamaktan, sorduğum sorulara cevap vermekte zorlanan genç kızı, sesime otoriter bir hava katarak tekrar uyardım. Deminden beri sümük sesiyle hıçkırık sesinden başka bir ses çıkmıyordu kızdan.

“Bize yardım etmek istiyorsan, Süheyla hakkında bildiğin her şeyi anlatmalısın Merve. O yüzden lütfen kendine gel ve sorularıma cevap ver! Süheyla’nın bir düşmanı var mıydı?”

Sesim istediğim kadar otoriter çıkmamış olsa da Merve sonunda ağlamayı kesti ve cevap verdi.

“Yoktu Komiserim… O çok iyi yürekli biriydi. Ona kim, neden düşman olsun ki?”

“Çok yakın olmadığınızı söylemiştin. Belki senden gizlemiştir. Son zamanlarda hâlinde tavrında bir gariplik sezdin mi?”

“Çok yakın değildik, demedim Komiserim. Yakın arkadaş değildik, dedim. Aynı odada yaşıyorduk. Elbette odamızı olduğu gibi birçok şeyi de paylaşıyorduk. Yeri geldiğinde dertleşiyorduk, yeri geldiğinde gülüşüyor, eğleniyorduk. Yeri geldiğinde de birbirimizin sırlarını saklıyorduk.”

“Sır derken, neyi kastediyorsun?”

“Aynı odada yaşayınca iki insanın birbirinden bir şeyler saklaması imkânsızlaşıyor. İlk tanıştığımızda Süheyla az konuşan, samimiyetten hiç hazzetmeyen, sessiz sedasız bir kızdı. Yetimhanede büyümüş olmasındandı belki, bilmiyorum. Hepimizden güçlüydü. Güç deyince, bilek gücünü kast etmiyorum. Ruhen güçlüydü. Kaya gibi dimdikti. İlk gün bu hâlini çok yadırgamıştım. Burnu düşse yere eğilip almaz, diye geçirmiştim aklımdan. Sonra onu tanıdıkça, bu hâlinin kendisini korumak için oluşturduğu bir kalkan olduğunu anladım. Kabuğunu kırmayı başaranlar için o çok tatlı bir kızdı. Zamanla onu içine çekildiği kabuğundan çıkardım. Yine çok samimi değildik fakat artık arkadaştık. Ne kötü değil mi Komiserim? Daha bir hafta önce, ‘Biliyor musun Merve, dünya hiç de sandığım kadar kötü bir yer değilmiş,’ demişti. Hayatı boyunca kim bilir ne kötülüklerle karşılaşmıştı. Düşünmek bile istememiştim o an. ‘Son günlerde hâlinde bir tuhaflık sezdin mi?’ diye sordunuz. Evet, sezdim… Fakat bu kötü anlamda bir tuhaflık değildi. Çok neşeliydi. Onu ilk kez şarkı söylerken duyuyordum. Sevgi böceği gibi bir şey olmuştu. Yüzü hep gülüyordu. Zaten çok güzel bir kızdı ama son zamanlarda daha da bakımlıydı. Üstelik kimselerin kıramadığı prensiplerinden vazgeçmeye başlamıştı.”

“Nasıl yani?”

“Şöyle Komiserim… Süheyla kurallara uymaya daha çocuk yaşlarda alışmış biriydi. Yetimhane kurallarıyla başlayan bir hayata doğmuştu ne de olsa. Yurdun nizamları da harfiyen uyduğu, uymayanları sık sık uyardığı kuralların başında gelirdi. Asla yurda yabancı birini getirmezdi. Yurda son giriş saatini bir saniye dahi aşmazdı. Diğer genç kızlar gibi geceleri gizlice yurttan kaçıp sabaha karşı gizlice dönmezdi. Fakat son zamanlarda, asla, dediği bütün kuralları çiğnemeye başlamıştı. Hemen her gece yurttan gizlice çıkıyor, bazen iki saat sonra bazense sabaha karşı dönüyordu. Bunu anlayacağımın farkındaydı fakat suçunu ifşa etmeyeceğimden de emindi. Bir süre bu konu hakkında hiç konuşmadık. Sonunda dayanamayıp sormaya başladım. Her defasında eften püften bahanelerle beni geçiştirdi. O söylememekte direniyordu ancak ben ondaki bu büyük değişikliğin sebebinin bir erkek olduğunu tahmin ediyordum.”

“Ona bunu sormadın mı?”

“Elbette sordum fakat cevap alamadım…”

Merve’yle konuşmam bittikten sonra Süheyla’nın özel eşyalarını inceledim. İçlerinde ölümüne ışık tutacak bir kanıt yoktu. Merve de üniversitedeki arkadaşı gibi onun bir sevgilisi olduğundan şüpheleniyordu fakat eşyalarının arasında buna işaret eden hiçbir iz yoktu.

Tam Kız Öğrenci Yurdu’ndan elim boş olarak ayrılmaya hazırlanırken kapıda beni daha yarım saat önce sorguladığım temizlikçi kadın bekliyordu. Bana anlatacak bir şeyi daha varmış. Zaten on dakikada yedi sülalesini anlatmış fakat cinayete ışık tutacak bir cümle bile kurmamıştı. Daha anlatacak neyi olabilirdi? Kolumdan tutup beni yurttan dışarı çıkardı. Bahçedeki çınar ağacının altına atılmış birkaç sandalye ve masanın yanına geldik. “Otur evladım, otur,” dedi. “Eyvah,” dedim içimden. “Şimdi hangi akrabasının evden kaçan hayırsız kızını anlatacak acaba?” Söze başladığında sesi fısıltıdan biraz yüksek çıkıyordu. Aynı zamanda sesine, karşısındakine devlet sırrı verecekmiş gibi bir gizem katmıştı.

“Valla Komiser Bey evladım, işine yarar mı yaramaz mı bilmem ama Süheyla hakkında bir diyeceğim daha var sana. Ama bak, kimseleri de zan altında bırakmak istemem. Belki de sahiden tanımıyordur,” dedi. Sözlerinden hiçbir şey anlamamıştım. İş devlet sırrı olmaktan çıkmış, kainat sırrına dönmüştü sanki. “Anlat artık Hacer Hanım,” dedim. Kızdığımı anlamış gibiydi. Neredeyse omuzlarıyla aynı hizada duran başını yukarı doğru uzatıp gelen giden var mı diye tekrar kontrol etti. Kulaklarını dışarıda bırakıp ensesinden fiyonk yaptığı başörtüsünü sağa sola çekiştirdi. Artık sabrım taşmak üzereydi. Yine de sabrın sonu selâmettir, deyip bekledim. İyi ki de beklemişim.

“İki ay kadar önceydi Komiser Bey evladım. Aşağı yolun başında Süheyla’yı bir adamla konuşurken gördüm. Yurt için pazar alışverişine çıkmıştım. Elim kolum dolu geri dönerken bir köşede soluklanayım dedim. O sıra fark ettim Süheyla’yı. Karşısında bir adam dikiliyordu. Uzun uzun konuştular. Ne konuştuklarını duyamadım. Sonra baktım bunların sohbeti bitmeyecek, aldım başımı döndüm yurda. Ee, temizlik bende, yemek bende, ütü bende, bulaşık yalaşık, ne ararsan bende. Süheyla’yı beklersem iş güç kalacak. Ama meraktan da öldüm tabii. Bizim bi’ Şerife abla vardı, onun da kızı böyle sokak ortasında adamlarla konuşurdu. Sonra kızcağızın başına ne işler geldi, bir bilsen evladım.”

“Konuyu dağıtma yine Hacer Hanım, sonrasını anlat!”

“Tamam tamam, affet… Sonra yarım saat içinde Süheyla da geldi yurda. Hemen çektim kenara, ağzını aradım. Sonuçta bu kızların hepsi bize emanetler burada. Göz göre göre de akıllarının çelinmesini istemem. Şerife ablanın kızı gibi kötü yollara düşmesine izin veremem. Ay, affet evladım ya. Tamam, konuya dönüyorum… Dedim, böyleyken böyle… ‘Kim o herif?’ dedim. ‘Yok Hacer abla,’ dedi. ‘Ne sevgilisi? Eski bir tanıdığım sadece, sen yanlış anlamışsın,’ dedi. Ben yer miyim? Uzaktan bakınca hiç de eski tanıdığı gibi görünmüyordu. Bal gibi de sevgilisiydi.”

“Tarif edebilir misin bana şu sevgili mi tanıdık mı her kimse onu?”

“Valla işte uzun boyluydu sanki. İri yarıydı, esmerdi. Ama orta boylu da olabilir. Bizim Süheyla pek ufak tefek kızdır, onun yanında dikilen dev gibi görünür insana. Sakalı vardı ama öyle çok sakal değil, üç dört günlük gibi. Gözlüklüydü, üstü başı temiz paktı.”

***

Akşam olmakla kalmamış gece bile olmuştu fakat Başkomiser Bahadır’ın odasında gün henüz bitmemişti. Başka zaman olsa eve gitmek için sabırsızlanır, dırdır eder, Başkomiserimin sinirini bozardım fakat bu sefer ben bile başımı Adli Tıp’tan gelen rapora gömmüş, Süheyla’nın akıbetinin ayrıntılarını inceliyordum. Bu cinayetler böyle devam ederse biz evin yolunu unutacak gibiydik zaten. Polis memuru Gülten’in buna hiç itirazı yoktu galiba. O, gün boyunca sorguladığımız kişilerin alibilerini araştırma işine koyulmuştu bile. Malum, her ‘şuradaydım’ diyen o dediği yerde olmayabiliyordu. İşin en can sıkıcı yanı ise bir ay boyunca sorguladığımız kişilerin içlerinden, olay anında nerede olduğunu kanıtlayamayan bir kişi bile çıkmamış olmasıydı.

Adli Tıp raporuna göre genç kız, diğer maktullerde de olduğu gibi cinsel bir istismara maruz kalmamıştı. Vücudunda boğuşma ve darbe izi yoktu. Üç gün önce ölmüş olduğu tahmin ediliyordu. Ölüm sebebi malum, denizde boğulmaydı. Toksikoloji raporuna göre kanında herhangi bir uyuşturucuya rastlanmamıştı. Otopsinin en can alıcı bulgusu ise Süheyla’nın dört haftalık hamile olmasıydı. Zavallı genç kadına böyle bir ölümü reva gören katil, acaba bu detayı biliyor muydu? Gencecik bir kadın karnında bebeği ile ölümün kollarına atılmıştı. Sinirlerim bu duruma daha ne kadar dayanırdı, bilmiyordum.

Bilgisayarında on parmak bir şeyler tıkırdatan Gülten, Başkomiser Bahadır’a döndü. Sanki aklına o anda takılmış gibi saçlarını parmak uçlarıyla karıştırarak, “Sizce katil son kurbanı neden farklı bir şekilde öldürdü Başkomiserim? Acaba hamile olduğunu bildiği için mi? Belki de katil başka biridir. Kurdeleli Katil’i taklit ederek cinayeti onun üzerine yıkmak istemiş olabilir. Sonuçta sağ olsun medya, cinayetlerin bütün ayrıntılarını döktü ortaya.”

“Bilmiyorum Gülten. Diğer cinayetlerden farklı yönleri var tabii. Kim bilir belki de senin dediğin gibidir. Göreceğiz…”

Bense yetimhanede takılıp kalmıştım. Bu cinayetler orayla bağlantılı gibi geliyordu bana. Tamam, orada çalışan ve yaşayan herkes aklanmıştı. Zaten şüphe ettiğimiz iki temizlikçi kadın, bir aşçı, yetimhane müdürü ve emektar Nurten Hanım’dan başka kimse yoktu. Oradaki kimsesiz çocuklardan şüphe edecek hâlimiz de yoktu. Buna adım gibi emindim, bu kızlar sırf orada büyüdükleri için öldürülüyorlardı. En acısı da bu konuda alınabilecek hiçbir önlem yoktu. O yetimhanede büyüyen herkesi uyarabilmemiz de koruyabilmemiz de imkânsızdı.

“Eminim katil kurbanlarını eskiden tanıyor Başkomiserim. Maktullerin evlerinin kapılarında hiç zorlama yoktu. Kapıyı kurbanlar kendileri açmışlar belli ki. Onlara güven veren biri olmalı. Aklıma gelen bir şey daha var. Son maktulde cinayetin şekli değiştiğine göre belki de katil cinayetlerinin sonuna geldiğini anlatmak istiyordur? Olamaz mı?” diyerek başka bir çıkarım yaptı Gülten.

“Umarım sonuna gelmiştir Gülten, umarım… Neyse, şimdi bugün neler öğrendik, bir üzerinden geçelim. Okuldaki bir arkadaşının söylediğine göre Süheyla’nın sevgilisi varmış, ki Adli Tıp raporuna göre yüzde yüz bir sevgilisi var. Ferit de Kız Öğrenci Yurdu’ndan buna benzer şeyler öğrenmiş. Ayrıca bir de düşmanı olabilirmiş. Şu boş inşaatta tartıştığı kişi… Ortadan kaybolduğu akşam yurdu arayıp izin istemiş. Gülten, telefon kayıtlarını inceleme işi sende! Bak, bu işi verdim diye diğer işini savsaklama. O elindeki listede adı yazan herkesin alibilerini teyit ettireceksin. Bir de şu Süheyla ile aynı zamanda yetimhanede büyümüş kızların dosyalarını da incele ve mümkünse onlara ulaşmaya çalış. Ferit, sen şu Hacer Hanım’ı Emniyet’e çağır da bir robot resim çizdirsin. Tabii iki ay önce, sadece bir kez gördüğü bir adamı tarif edebilecek mi, bilmiyorum. Göreceğiz… Maktulün hamile olduğundan hiç kimsenin haberi yok belli ki. Bunu ima eden kimse çıkmadı. Siz şimdilik sorguladığınız kişilere hamilelik meselesinden bahsetmeyin. Özellikle de basına karşı ağzınızı sıkı tutun. Hadi bakalım, şimdi herkes evine. Ferit, sabahleyin erkenden seni evinden alırım, kayıkçıları bir dolaşalım. Vakit kalırsa diğer kurbanların aileleri ile de görüşürüz. Küçük bir ihtimal ama belki içlerinde Süheyla’yı tanıyan çıkar.”

***

Başkomiser Bahadır, İstanbul’un gürültülü sabah trafiğinde aracını ağır adımlarla sürmeye çalışırken benim yan koltukta esnemekten ağzım yarılacak gibiydi. Başkomiserimin gülmemek için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum.

“Ne o Ferit? Gece beşik mi salladın? Yoksa yine sözümü dinlemeyip gece kulüplerinde mi sabahladın? Valla bu sefer seni annenin hışmından ben bile kurtaramam. Aklını başına topla. Koca adam oldun artık. Baban rahmetli olduğundan beri evin erkeği sensin. Böyle sorumsuz davranırsan anneciğine de yazık edersin.”

“Yok valla Başkomiserim, Emniyet’ten doğruca eve gittim. Anneme sorun inanmazsanız,” dedim hâlâ esnemekten açık duran ağzımın ucuyla.

“Yeter oğlum, esneme artık. Direksiyonda uyuyup kalacağım senin yüzünden,” diyecekken “Ya Başkomiserim,” diye sözünü kestim. “Neden sabahın köründe gidiyoruz biz bu kayıkçılara?”

“Feriiit!” demesiyle koltuğuma gömülüp aradığımız istikamete varana kadar sesimi çıkarmadım. Hatta bir ara uykuya bile dalmış olabilirim.

Balıkçılardan aldığımız dört adresin ilk üçünden elimiz boş ayrıldık. Sonuncu adrese vardığımızda vakit öğlene dayanmıştı. Aracı kıyıya park ettik. Daha arabadan inmemiştik ki yanımıza koşarak bir delikanlı geldi. Günün bu saatinde gelen müşteriden memnun olmuşa benziyordu. Açık duran pencereden başını uzattı.

“Buy’run abi! Tekne mi lazım?”

“Sen mi bakıyorsun buraya? Patronun yok mu?” dedi Başkomiserim.

“Yok abi, akşama doğru gelir o. Bu saatte müşteri olmaz pek zaten.”

Sırıtınca sararmış dişleri ortaya çıkan genç, meraklı gözlerle bir bana bir Başkomiserime bakıyordu. Belki de siftah yapacak olmanın sevinciyle, “Buy’run abim, teknelerimiz şehrin en sağlam tekneleridir,” dedi. Sevinci kısa sürdü ne yazık ki.

“Biz tekne kiralamaya gelmedik oğlum.”

Delikanlının peşimizi bırakmaya niyeti yok gibiydi. “Sandal vereyim abi?” diye ısrar etti.

Başkomiserimle aynı anda araçtan inerken “Biz Cinayet Büro’dan geliyoruz kardeş,” dedim. Cinayet Büro sözünü duyan gencin yüzünü endişe bulutları kapladı.  İki elini iki yana açıp, “Cinayet mi? Ne diyonuz abi siz?” dedi. Nasırlı elleri, çocuk yaşından beri çalıştığının ispatı gibiydi. “Aman diyeyim polis abi! Bizim ne işimiz olur cinayetle falan?” diye ekledikten sonra sanki başından aşağı bir kazan kaynar su dökülmüş gibi “Hiii!” dedi. “Yoksa Güldane yenge patronu mu doğradı? Anlamış mı o sarışın karıya gittiğini?”

Başkomiserim, “Ne diyorsun oğlum sen?” der demez, delikanlı pot kırmış gibi iki eliyle ağzını kapattı. Allah’tan çabuk toparlandı ve “Ne bileyim Başkomiserim, ben ne dediğimi biliyor muyum?” deyip konuyu alelacele kapattı. Belli ki Güldane diye bir kadın kocasını doğrama planları yapıyordu. Henüz ortada bir cinayet olmadığına göre Güldane Hanım’ın kıskançlık cinayeti planlarına fazla takılmadık.

Başkomiser Bahadır, “Adın ne senin?” diyerek asıl konuya doğru bir adım attı.

“Mustafa, Başkomiserim.”

“Tamam Mustafa, söyle bakalım, buradan kiralanan deniz araçlarının kayıtlarını tutuyor musunuz?”

“Tutmaz mıyız? Patron canıma okur, tutmazsam.”

“Güvenlik kameranız var mı peki?”

“Var Başkomiserim, var da…”

“Eee?”

“Biz onu tamir ettirmeye bıktık, o bozulmaya bıkmadı. Bir haftadır bozuk yine. Patron sağ olsun, hiç hazzetmez fuzuli masraftan.”

“Güvenlik kamerası fuzuli masraf mı yani?”

“Ne bileyim ben, Başkomiser Bey abim? Kamera çalışmıyor ama defterde kayıtlar var.”

Mustafa soluklanmadan Başkomiserimin sorularını yanıtlarken ben Süheyla’nın yurttaki odasından aldığım fotoğrafını Mustafa’ya uzattım. “Şu fotoğrafa bir bak bakalım Mustafa,” dedim. “Bu kızı tanıyor musun?”

“Birkaç gün önce bir adamla beraber geldi buraya. Bir kayık kiraladılar Başkomiserim. Sarmaş dolaştılar. Ayıptır söylemesi, dudak dudağa öpüştüler bile.”

“Nasıl bir adamdı bu? Tarif et bakalım!”

“Valla Başkomiserim, bir kere eli yüzü düzgün bir adamdı. Uzun boyluydu. Kolları Arnot Şıvazinger’in kolları gibiydi. Böyle, kaslı kaslıydı… Esmerdi sanki… Ya da kumral da olabilir, tam hatırlamıyorum o kadarını.”

“Gözlüğü var mıydı?”

“Valla… Yoktu sanki… Bilemedim şimdi…”

“Sakalı var mıydı?”

“Ha yok, sakallı değildi. Sahi, niye arıyonuz siz bu adamla kadını Başkomiserim? Cinayet Büro’dan geliyorsanız kesin bu işin içinde bir cinayet vardır. Kim kimi öldürmüş? Kadın mı adamı haklamış? Yoksa adam mı kıymış kızcağıza?”

Mustafa yine konuyu dağıtmak üzereydi. Başkomiserim ona aldırmadan başka bir soru sordu.

“Peki, kayığı geri getiren oldu mu?”

Mustafa’nın yüzü, filmin en heyecanlı yerinde reklam çıkmış gibi hayal kırıklığına uğramış bir hâl aldı. Koskoca Cinayet Büro Başkomiserinin kendisine hesap vermeyeceğini anlamış gibiydi.

“Yok Başkomiserim, kayık geri gelmedi. Adamın adı Fatih Gür’dü. Kaydederken o adı vermişti yani… Ehliyetini de rehin bırakmıştı. Telefon numarası ve adres de vermişti. Kayık gelmeyince aradık tabii hemen. Kullanılmıyor, diyordu telefondaki ses. Verdiği adrese gittik, kapı duvar. Adreste bir Fatih Gür oturuyormuş ama bundan iki yıl önce sizlere ömür, dediler. Bir araştırdık ki ehliyet de sahte.”

“Polise gitmediniz mi?”

“Yok, gitmedik abi.”

“Neden, polisten bir çekinceniz mi var?”

“Yok abi, ne çekincemiz olacak polisten? Patronun çekindiği tek kişi vardır, o da Güldane yenge. ‘Boş ver, kırık dökük bir kayık için polisle uğraşamam,’ dedi. Acısını da benden çıkardı tabii. Haftalığımdan kesti p*zevenk. Affedersin Başkomiser Bey abi.”

***

“Sizce şu Güldane Hanım kocasını sahiden doğrar mı Başkomiserim?”

“Başlatma Güldane’ne Ferit! Sen hâlâ orada mısın? Boş konuşmayı bırak da git bak bakalım bitmiş mi MOBESE kayıtlarının incelenmesi.”

“Emredersiniz Başkomiserim.”

Bütün sabah o kayıkçı senin bu kayıkçı benim dolaşmıştık ama sonunda en azından Süheyla’nın sevgilisi olacak adama yaklaşmayı başarmıştık. Mustafa’nın tarif ettiği adamın eşkâli, Kız Öğrenci Yurdu’ndaki Hacer Hanım’ın verdiği eşkâle uyuyordu. Bu adam Süheyla’nın katili miydi yoksa gizemli sevgilisi mi, bunu ancak adamı bulunca öğrenecektik. Mustafa ve Hacer Hanım bugün Emniyet’e gelip robot resimleri çizdirdiklerinde, nasıl birini aradığımız ortaya çıkacaktı nasılsa.

Kayıkçılardan sonra gittiğimiz diğer maktullerin aileleri ile görüşmelerimiz çok kısa sürmüştü. İlk kurban Selma Özen’in annesi hariç içlerinde Süheyla’yı tanıyan çıkmamıştı. Üvey kızı öldürülmeden birkaç hafta önce onu kızının evinde görmüştü. Daha önce hiç görmediği bu genç kızın Selma’yla bir süre aynı yetimhanede kaldığını da o gün öğrenmişti. Kızlar tesadüfen karşılaşmışlardı. O sırada Süheyla ufak bir baygınlık geçirince Selma onu kendi evine getirmişti. Sonradan annesine söylediğine göre aslında Süheyla’yı hiç hatırlayamamış fakat onu kırmamak için bunu belli etmemişti. Daha fazla da söyleyecek sözü yoktu. Diğer maktullerin aileleriyle boşu boşuna vakit harcamıştık anlayacağınız.

Başkomiserimin emriyle bir koşu Bilişim’e gidip Süheyla’nın cesedinin bulunduğu güzergâhın MOBESE raporunu aldım. Cinayet Büro’ya döndüğümde Gülten, Başkomiserime bir şeyler anlatıyordu. Anlatırken çok ciddi görünmesine rağmen gözlerinin içi gülüyordu. Yine kendisine verilen görevi en hızlı biçimde yerine getirmiş olmalıydı. Zira bu bakışı çok iyi tanıyordum.

“Kız Öğrenci Yurdu’nun telefon kayıtlarının incelenmesi bitti Başkomiserim. Süheyla o gece yurt müdürünü bir cep telefonundan aramış. Telefon, Fatih Gür adında birinin üzerine kayıtlı. Fakat böyle biri yok. Adam iki yıl önce ölmüş. Aramanın yapıldığı güzergâhı belirlemek, tahmin edersiniz ki uzun sürecek. Süheyla’nın cep telefonu numarasını üniversite arkadaşlarından almıştınız. Onu da araştırdık. En son kaybolduğu gece sinyal alınmış telefonundan. Sinyalin alındığı güzergâhı da henüz bilmiyoruz. Arama kayıtlarının son altı aylık dökümü elimizde. Ancak aradığı ya da onu arayan yabancı bir numara yok. Yakın arkadaşları, yetimhanedeki Nurten Hanım, yurttaki oda arkadaşı… Ha, bir iki sefer de üniversitedeki kafeteryayı aramış. Fakat sevgiliye dair hiçbir iz yok.”

“Sevgili işi hallolmak üzere,” dedim Gülten’in sözü biter bitmez. “Bilişim’den dönerken giriş katta Mustafa’yla Hacer Hanım’ı gördüm. Şu anda robot resimler çiziliyor olmalı.”

Gülten, kendisinden rol çalıyor olmama aldırmamış gibi görünse de bana laf sokmayı ihmal etmedi, sağ olsun.

“Ressamımız kaç saattir onları bekliyor. Daha yeni mi geldiler?”

Başkomiserim, aramızdaki görünmez çekişmeyi sezmiş gibi acilen konuyu değiştirdi.

“Neyse neyse, sen devam et Gülten! Yetimhanede Süheyla’yla aynı zamanda büyümüş kızlar ne oldu?”

“Kızların hepsine ulaştım Başkomiserim. İçlerinden biri çok önemli bir bilgi verdi. Süheyla ile aynı yaşlarda bir genç kız. Hemen hemen aynı zamanda yetimhaneden ayrılmışlar. Nadiren de olsa görüşüyorlarmış. İki hafta önce bir alışveriş merkezinde tesadüfen karşılaşmışlar. Süheyla’nın yanında bir delikanlı varmış. Kızı görünce koşarak ayrılmış oradan. Kız, Süheyla’ya adamın kim olduğunu sorunca, tanımadığını sadece saati sorduğunu söylemiş. Bahsettiğim alışveriş merkezinin o güne ait güvenlik kamerası kayıtları yarın sabah elimize ulaşırmış. O zaman robot resimle falan da uğraşmak zorunda kalmayız.”

“Ne mutlu sana!” dememek için zor tuttum kendimi. Bu kız ne diye ikide bir bana kendimi eksik hissettirmeye çalışıyordu acaba? Polis memurluğundan terfi etmek niyetinde olduğunu anlıyordum ama hiç insan bunun için mesai arkadaşını gömer mi? Ben yan tarafta arpacı kumrusu gibi Gülten’in sergilediği bu kindar davranışların sebebini düşünürken Başkomiserim beni gömmesine yardım edercesine, sorguladığımız tanıkların alibilerinin teyit edilip edilmediğini sordu. O işi daha bitirememişti Allah’tan.

“Yarın sabaha o da hazır olacak Başkomiserim. Sadece iki tanık kaldı, onların da tahmini cinayet saatinde nerede olduklarını teyit ettirdiğimde liste tamamlanacak.”

“İyi… Ferit! Sen ne yaptın? Aldın mı Bilişim’den MOBESE kayıtlarının raporunu?”

“Aldım Başkomiserim, işte burada… Fakat baştan söyleyeyim, kayıtlar fos çıktı. Bilişim uzmanları sadece cesedin bulunduğu güzergâhı değil, Kız Öğrenci Yurdu’nun, üniversitenin ve yetimhanenin civarında bulunan görüntüleri de incelemişler. Süheyla, öldürülmeden önceki sabah yurttan tek başına çıkarken görülüyor, üniversiteye girerken tekrar görüntüleniyor fakat çıkarken bir görüntüsüne rastlanmıyor. Ondan sonra da hiçbir kayıtta Süheyla’ya dair bir iz bulunamıyor. MOBESE’ler yine bize düşman kesilmiş Başkomiserim. Hiç ayrıntı vermemişler.”

Daha sözümü yeni bitirmiştim ki polis memuru Hasan girdi içeriye. Elinde Hacer Hanım’la Mustafa’nın çizdirdiği robot resimler vardı. Masaya bırakırken resimlerdeki şahsın Emniyet’in sisteminde kayıtlı olmadığını söyledi. Geldiği gibi hızla çıktı gitti odadan. Başkomiser Bahadır resimleri alıp panoya iliştirdi. Karşısına geçtik ve seyretmeye başladık. Bu adam bana bir yerlerden tanıdık geliyordu ama bir türlü çıkaramamıştım. Başkomiserim de aynı durumdaydı. “Anlaşıldı çocuklar, bugünlük pilimiz bitti. Kafam çalışmıyor resmen. Hadi dağılalım. Sabah ola hayrola,” dedi. Bir ay olmuştu ve biz hiçbir sabaha hayırla uyanmamıştık. Belki ertesi sabah sahiden de Başkomiserimin dediği gibi olurdu.

***

Bütün gece sabaha kadar ve yolda Emniyet’e gelene dek robot resimdeki adamı nereden tanıdığımı düşündüm durdum. Bulamadım tabii… Belki de tanımıyordum ve beynim bana bir oyun oynuyordu. O resimleri düşünerek boşa zaman harcadığımı biliyordum üstelik. Nasıl olsa Gülten’in bahsettiği şu alışveriş merkezinden gelecek olan görüntülerde adamı ayan beyan görecektik. Öyleyse neden takmıştım bu robot resimlere bu kadar? Sanırım tek derdim, Gülten’den önce şahsı teşhis etmekti.

Cinayet Büro’ya ilk giren ben oldum. Arkamdan Gülten ve en son da Başkomiserim geldiler. Gülten’in kucağı doluydu. Yememiş içmemiş, uyumamış gezmemiş, tanık listesinin alibilerini teyit etme işini bitirmişti. Başkomiserimin önüne bir dosya koydu ve “Bir kişi hariç herkes nerede olduğu konusunda doğruyu söylemiş Başkomiserim,” dedi.

“Hastiiir, baş şüphelimizi bulduk o zaman!” dedim, gayriihtiyari. Olay saatinde nerede olduğunu kanıtlayamayan tanıktan şüphe etmek, polisliğin şanındandı. Gülten de Başkomiserim de tuhaf tuhaf yüzüme baktılar. O an karar verdim; bazen angutun teki gibi davranıyordum. Genç kızların beni beğenmemesinin ilk ve tek sebebi de bu angutluğumdu kesin. Neyse, hicran yaralarımı açmayayım şimdi.

“Kimmiş peki bu tanık?” diye sordu Başkomiserim, angutluğuma hiç aldırış etmeden.

“Levent Sergen, Başkomiserim!”

“Levent mi? Kimdi ya bu Levent?” diye sormuş bulundum. Sormaz olaydım. Panter gibi atladı Gülten. Eline beni aşağılayacak bir fırsat geçmişti ya, kaçırsa şaşardım zaten.

“Şu kafeteryadaki garson delikanlı, Ferit Komiserim. Sorguladığın adamı hatırlamıyor olamazsın herhâlde?”

“İki gündür kaç kişiyi sorguladık biz, haberin var mı senin? Öyle senin gibi bilgisayarın önünde otururken almıyoruz biz maaşımızı cicim,” dedim. Der demez de pişman oldum ettiğim söze. Kızcağız fena bozuldu ama çaktırmadı. O ara elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırmıştım ki Başkomiserim yetişti imdadıma.

“Tamam, bırakın şimdi didişmeyi! Ferit, neredeyim demişti bu delikanlı olay gününde?”

“Geceleri çalıştığı bir gece kulübü varmış. Adı neydi?”

“Karbar,” dedi Gülten, biraz kırgın bir ses tonuyla. “Hah,” dedim, “çok yaşa Gülten! Karbar,  Başkomiserim.”

“İyi ya, çağırın bakalım şu Levent’i de ona soralım işin aslını. Ee, alışveriş merkezinden görüntüler gelecekti…”

“Geldi Başkomiserim. Bilişim biriminde… Öğlene kalmaz aradığımızı bulurlar.”

Ne öğleni, bir saat geçmemişti ki görüntülerin Süheylalı bölümleri elimize ulaşmıştı. Bizim Bilişim uzmanları işlerinin ehlidirler, sağ olsunlar. Daha şu Levent denen delikanlıyı almaya bile gidememiştim. Bizim çaycı Kemalettin abinin karısı sabah sabah bize poğaça yapıp yollamış. O poğaçalardan yemeden şuradan şuraya gitmeyeceğimi bilen Başkomiserim de “Hadi hadi, otur önce karnını doyur, kaçmıyor ya Levent,” demişti. Canıma minnet, deyip çökmüştüm poğaçaların başına. Son lokmamı çiğnerken geldi görüntüler. Gülten bir çırpıda yerleştiriverdi CD’yi bilgisayara. Sonunda şu meçhul adamla tanışma şerefine nail olacaktık.

Görüntüler, alışveriş merkezinin çeşitli bölümlerinde, Süheyla’nın bulunduğu anların derlemesinden oluşuyordu. Süheyla birçok karede yanında bir adamla el ele görünüyordu fakat kamera açıları adamın yüzünün tam olarak seçilmesine olanak vermiyordu. Bir bölümde yüzünü yandan görebilmiş olsak da bu, eşkâl belirlemede pek işimize yarayacak gibi değildi. En son giriş çıkış kapısını kaydeden kameranın görüntülerinde Süheyla arkadaşıyla karşılaşıyordu. Adam da tam o esnada Süheyla’nın yanından sıvışıyordu. Oradan hızla kaçıyordu ama bu sefer kameranın açısından kaçamamıştı. Kim olduğu ayan beyan görülüyordu. Biraz şaşkın fakat hiç olmazsa bir adım bari ilerleyebilmiş olmaktan memnun bir hâlde ekrana bakakaldık. Adamı bulmamız hiç vaktimizi almayacaktı zira bir taşla iki kuş vurmuş sayılırdık.

Her şey aklıma gelirdi de üniversite kafeteryasının garsonu Levent’le Süheyla’nın sevgili olacakları hiç aklıma gelmezdi. Arkadaşlarının bu aşkı bilmemelerinin nedeni de böylece açıklanmış oluyordu. Sınıf ve statü farkının aşklarına engel olacağını düşünmüş olmalıydılar. Levent’in gizemli sevgili olduğu kesindi, bilmediğimiz neden cinayet saatinde nerede olduğu konusunda yalan söylediğiydi. Bunu da kendisi açıklayacaktı.

Apar topar Emniyet’e getirilen genç garson başına gelene pek de şaşırmışa benzemiyordu. Suskunluğunun neyin ispatı olduğu belli değildi. Ne Süheyla’nın sevgilisi olduğunu itiraf etmişti ne de katili olduğunu. Karşımızda öylece, sessiz sedasız oturuyordu. Başkomiser Bahadır’ın da benim de sabrımız taşmak üzereydi.

“Konuşsana oğlum,” dedi Başkomiserim, kim bilir kaçıncı kez. “Süheyla Derin’i sen mi öldürdün?”

Sessizlik… Sessizlik… Ve yine sessizlik. Kafayı yemek üzereydim. “Niye konuşmuyorsun be adam!” diye böğürdüm. Başkomiserim bile yerinden sıçrarken o kılını dahi kıpırdatmadı. “Konuş yoksa ben seni konuşturmasını iyi bilirim!” diye devam ettim böğürmeye. Bir şey yapacağımdan değildi ya, maksat zanlıyı yola getirmek. Yok, bu böyle avazım çıktığı kadar bağırmakla olmayacaktı. Bu adamın konuşması ve altı genç kadını neden öldürdüğünü anlatması gerekti. Taktik değiştirdim. En muhlis sesimle, “Süheyla dört haftalık hamileymiş, bunu biliyor muydun?” dedim.

Levent’in yüzü adeta çarpıldı. Bu acı gerçeği bilmediği her hâlinden belliydi.

Uzun bir sessizliğin ardından, “Ben öldürdüm…” dedi.

“Hah şöyle!” diyerek iki elini semaya kaldırdı Başkomiserim. “Peki, ya diğer kızları? Selma Özen, Gülay Serçe, Defne Poyraz, Buse ve Şeyma Ferhat… Onları da sen öldürdün, değil mi? Neden kıydın o gencecik kızlara? Onları da sevgi sözleriyle mi kandırdın? Onlarla da sevgili oldun, sana güvenmelerini sağladın ve sonra rahatça öldürdün, öyle değil mi?”

“Ben onları tanımıyordum bile. Ben sadece Süheyla’yı öldürdüm. Bir tek Süheyla’yı sevdim. Nefesim gibi sevdim onu, gözüm gibi sevdim, acı çekerek sevdim.”

“Çok sevdiğin için mi öldürdün?”

“Çok sevmek mi? Süheyla benim dünyamdı. Ben ona taptım…”

Aklım almıyordu. Bu nasıl sevmekti? İnsan bu kadar çok sevdiği birini neden öldürürdü? Kendimi kaybetmeme ramak kalmıştı. Belki de Süheyla ondan ayrılmak istemişti ve bu cani herif bu ülkenin erkeklerinin yarısı gibi “Ya benimsin ya kara toprağın,” deyip kızcağızı öldürmüştü. Suçunu örtbas etmek için de Kurdeleli Katil’i taklit etmişti. Ya da hepsini o öldürmüştü… Kafam kazan gibiydi. “Madem o kadar çok seviyordun, neden öldürdün o zaman be adam, neden?” diye bağırdım.

“Onu durdurmam gerekti…”

“Ne demek şimdi bu? Süheyla gidecekti ve sen onu durdurmak istedin, doğru mu anladım?” dedi Başkomiserim.

“Hayır Başkomiserim, Süheyla’nın cinayetlerini durdurmak için öldürdüm onu…”

Daha fazla dayanamadım. “Hah, bir bu eksikti. Şimdi de kıçını kurtarmak için öldürdüğün kıza iftira at. Nasılsa kalkıp kendini savunamaz. İyi taktik be Levent.” dedim sessizce. Bu sefer bağıracak hâlim kalmamıştı.

“Yemin ederim onu durdurmak için öldürdüm. Taptığım kadının daha fazla elini kana bulamasına seyirci kalamazdım. Beni dinlemiyordu. Durmadı, durmayacaktı! Ona hayatı zindan edenlerden intikamını alana kadar durmayacaktı. Ölmeliydi…”

“Başkomiserim, Allah canımı alsın ki ben bu işten hiçbir şey anlamadım,” dedim. Sahiden de anlamamıştım. İşaret parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yaptı Başkomiserim. “Şu işi baştan anlat Levent! Yoksa altı cinayetten yargılanmanı kimseler engelleyemez,” dedi. O anda Levent’in gözlerindeki acıyı daha iyi görebildim. Kaç cinayetten yargılanacağı umurunda değildi.

“Her şey iki ay önce üniversitenin kafeteryasında Süheyla’yla çarpışmamla başladı. İlk görüşte aşka hiç inanmazdım o güne kadar. Aslında aşka inanmazdım. O günden sonra gecem gündüzüm Süheyla oldu. İnanmadığım aşkın pençesine düşmüştüm. Üstelik karşılıksız bir aşktı benimki. Aşkların en acısı… Benim onu sevmeye hakkım olmadığını düşünüyordum. Sonuçta o, üniversitede hukuk okuyan dünyalar güzeli bir kızdı, bense o üniversitenin kafeteryasında çalışan, orta ikiden terk bir garson… Davul bile dengi dengine çalar derler ya, işte o misal. Nereden bilebilirdim ki Süheyla’nın da bana tutulduğunu? Tamam, bana çok iyi davranıyordu, beni arkadaşlarına karşı koruyup kolluyordu, selam veriyor, hatırımı soruyordu ama bunları bana acıdığı için de yapıyor olabilirdi. Ya da belki de filmlerdeki gibi arkadaşlarıyla girdiği bir iddianın parçasıydım sadece. Aklıma bin türlü olasılık gelmişti de bana âşık olacağı gelmemişti. Rüya sanmıştım önceleri ama gerçekti, Süheyla da bana âşık olmuştu. O günden sonra Süheyla’yla dolu geçmeye başladı günlerim. Her geçen gün daha da bağlanıyorduk birbirimize. O herkesten farklıydı. Gözlerinde hep bir hüzün vardı. Büyük bir acının pençesinde kıvrandığını, yaralı olduğunu seziyordum fakat cesaret edip soramıyordum. Bir gece ben sormadan kendisi anlattı başına gelenleri. Kaderi daha doğmadan önce kötü yazılmıştı Süheyla’mın. Hayatı çocuk yuvalarında, yetiştirme yurtlarında geçmişti. Kimsesizliği daha küçücük yaşında acı çekmeyi öğretmişti ona. On üç yaşındayken getirildiği yetimhanedeyse daha büyük acılarla boğuşmak zorunda kalmıştı. Kendisine şefkatle, sevgiyle yaklaşan yurt müdürünün ona yaptıklarından sonra sevdiğimin ruhu bir gecede yaşlanmıştı. Defalarca, defalarca tecavüz etmişti Süheyla’ma o adi herif.”

Levent cüssesinden beklenmeyecek şekilde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Nasıl yapar Başkomiserim? Küçücük bir çocuğa nasıl bu acıyı çektirir? Aklım almıyor,” dedi, boğuk bir sesle. Başkomiserim bakışlarındaki çaresizliği saklamak için Levent’le göz göze gelmemeye çalışıyordu. Benim de aklım almıyordu. Böyle bir vahşeti aklı alacak tek kişi olmamalıydı, şu tekerine tükürdüğüm dünyasında.

“Alışamadığı, anlayamadığı bir şey daha vardı. Baba dediği müdürün ona yaptıklarından çok, abla dediği kızların onu her gece allayıp pullayıp, saçlarına kırmızı kurdeleler bağlayıp, gelin gibi hazırlayıp kendi elleriyle müdüre götürmeleri yakmıştı Süheyla’mın canını. ‘Bunu neden yapıyorlardı hâlâ bilmiyorum. Belki müdür baba onlara dokunmasın diyeydi, belki rahat bir uyku uyuyabilmek için beni kurban etmeleri gerekiyordu, belki korkuyorlardı, belki haklıydılar, belki de sadece kötüydüler, bilmiyorum,’ demişti kollarımda ağlarken. Büyük sırrını da o gece anlatmıştı. O savunmasız ve çaresiz çocuk sonunda büyümüş ve hayatını cehenneme çeviren o heriften intikamını almıştı. Herkes, kendisine utanmadan ‘baba’ dedirten o şerefsiz müdürün kalp krizinden öldüğünü sanıyordu. Fakat o, son nefesini Süheyla’mın kollarında vermişti. Hiç yadırgamadım, biliyor musun Başkomiserim. Benim Süheyla’m o pisliğin katili değildi çünkü o sapık benim Süheyla’mın çocukluğunun katiliydi. Bundan böyle ben vardım. Onu her türlü kötülükten koruyacaktım. Sevgimle yaralı sevdiğimi iyileştirecektim. Ama olmadı, onun yaraları benim sevgimle sarılamayacak kadar büyüktü. Keşke o kadınla hiç karşılaşmasaydı. Ne olduysa ondan sonra oldu. Yetimhaneden tanıyormuş o kadını. Adı Selma’ymış. ‘Beni de, bana çektirdiği acıları da hatırlamadı,’ derken gözleri öfke saçıyordu. Kafaya koymuştu, tıpkı müdüre yaptığı gibi ona acı çektiren herkesten intikamını alacaktı. ‘Nefes alamıyorum, görmüyor musun?’ diyordu. ‘Genç kızlığımı cehenneme çeviren şeytanları yok etmeden nefes alamayacağım!’ Döktüğüm dilin haddi hesabı yoktu. Dinletemedim… Sonunda, yeter ki mutlu olsun, dedim. Yeter ki nefes alsın, dedim. Yeter ki yanımda kalsın, beni terk etmesin, dedim ve sustum… Sustum fakat günden güne Süheyla’mı kaybettiğimin farkındaydım. Durmuyordu çünkü… Bir türlü içindeki yangın sönmüyordu. O artık benim Süheyla’m değildi. Yüzü eskisinden daha çok gülüyordu, gözlerinin içi güneş gibi parlıyordu, mutluydu fakat o artık benim tanıdığım Süheyla gibi bakmıyordu. Önümde iki yol vardı: Ya sevdiğim kadını polise ihbar edecek ve ömrünün geri kalanını demir parmaklıklar ardında geçirmesine göz yumacaktım ya da onu öldürecektim. Başka çarem yoktu. Onu öldürmeseydim, durmayacaktı…”

İçim şişmişti adeta. Bu nasıl bir işti böyle? Bu adam doğruyu mu anlatıyordu? Yoksa kendisini kurtarmak için suçunu Süheyla’yı mı yüklemek derdindeydi? Bu perişan hâli rol olabilir miydi? Gözlerindeki acı yalan olabilir miydi? Daha fazla dayanamadım. “Doğru söylediğine inanmıyorum Levent!” dedim. Üstelik inanıp inanmadığımı bile bilmiyordum. “Üniversitenin kafeteryasında bize neler söylediğini hatırlıyor musun?” dedim, daha çok kendimi ikna etmeye çalışarak. “Aşkından yanıp tutuştuğu kadını öldürmek zorunda kalmış birinden çok, kıçını kurtarmaya çalışan adi bir katil gibi yalanlarını art arda sıralamıştın. Onun sevgilisi olduğunu bizden saklamak için elinden geleni yapmıştın. Mertçe söylesen ilk senden şüpheleneceğimizi çok iyi biliyordun. Bir de kalkmış aşktan bahsediyorsun. Ona olan aşkını kanundan kaçarak mı ispat edecektin? Seri cinayetlerinle bağlantısı olduğunu düşündürmek için boynuna kırmızı kurdele bağlamak da aşkının göstergesi miydi? Hiç sanmıyorum. Eğer anlattıkların doğru olsaydı ve sen söylediğin gibi Süheyla’ya deliler gibi âşık olsaydın, onu adalete teslim etmeye bile razı gelirdin fakat onu öldüremezdin. Bu anlattıklarına kimse inanmaz. Sen utanmadan, işlediğin cinayetleri ölmüş bir kadının üzerine yükleyecek kadar adi bir katilsin çünkü…”

“Önemi yok Komiserim,” dedi. “Süheyla’m yok artık. Hiçbir zaman da olmayacak. Ilık nefesi yok, yanağındaki gamzesi yok, saçlarından yayılan yasemin kokusu yok. En önemlisi de daha doğmadan katili olduğum evlâdım yok. Sen ya da bir başkası bana inanmış, inanmamış ne fark eder? On cinayetten de yargılansam, bundan böyle benim için hayatın hiçbir önemi yok.”

OZAN ILGIN 14: DÜŞMAN

Ben Ozan Ilgın. Babamı hiç görmedim. Annemle evli kaldığı on üç aydan sonra ‘Belçika’da iş buldum.’ diye çekip gittiği andan itibaren annem de görmedi. Annem de ondan birkaç yıl sonra bir fabrika yangınında yitmiş. Anneannem Cilmaya ve mavi gözlü Sibirya kurdu köpeğim Çakır’la beraber yaşıyorum.


Otuz beş yaşında bir Osteogenesis Imperfecta hastasıyım. Ve 18 yaşında bir kızım olduğunu yeni öğrendim. Matematiksel ve fiziksel olarak mümkündü bu elbet. Peki ya duygusal ve psikolojik olarak mümkün müydü? Lilith isimli kızımı, 17 yıl önce, Tacirüddin Tarikatı’nın yurdunda kaldığım hayatımın o karanlık yılında doğurduğumu öğrendiğim zaman dünyam başıma yıkıldı. Üstelik bu bebek, tarikat liderinin ben çeşitli uyuşturucuların etkisindeyken bana tecavüzü sonucu hamile kalmamdan dolayı doğmuştu. Peki bunları nereden öğrendim? On yaşına kadar tarikatın elinde büyütülmüş ve sonra kaçıp sokaklarda hayatta kalma mücadelesi vermiş olan kızım Lilith’ten!

***

“Demek koyun Dolly gibi kendini kopyalamışsın!” dedi anneannem Cilmaya tıpkı bana benzeyen bir kızım olduğunu öğrendiğinde. Cilmaya da O.I. hastalığından mustaripti ve o da benim gibi çeşitli ilaçlarla bu hastalığı avantaja çevirtmeyi başaran Sultanat Şehri Özel Kuvvetler – SSOK için süper güçlü kadın polis olarak çalışmıştı.

“Kopyalama şakası bir yana, Lilith, sen ve ben kadar şanslı değilmiş Ozan. On yaşında tarikattan kaçtıktan sonra deneme-yanılma yöntemiyle öğrenmiş O.I. olduğunu. Sonraki beş yıl boyunca kemikleri kırıla kırıla acılar çeke çeke şimdiki güçlü haline ulaşmış. Shaman Dyra isimli bir bilge adam onu sokaklardan almış ve yardım etmiş Lilith’e. Sana ve bana uygulanan kimyasallar yerine bitkisel ilaçlarla güçlendirmiş kızı bu adam.”

“Demek bu Shaman Dyra denen adam SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’ndaki tüm personelden daha bilgeymiş ki biz kimyasallarla acı çekerken o otla çöpü kaynatıp içirerek kızı güçlü hale getirmiş.”

“Öyle deme Ozan. Fitoterapi diye koskoca bilim dalı var.”

“Peki sen nereden öğrendin tüm bunları?”

“Lilith bana geldi. Annesi olarak seni hâlâ affetmemiş ama nesil atladığı için bana düşman değilmiş, öyle dedi.”

“Uyuşturulduğum ve tecavüze uğradığım, üstelik hamile kaldığım ve çocuğum doğurtulup elimden alındığı için özür dilediğimi söyle kendisine. Zaten yeterince azılı düşmanım var. Bir de kendi kanımı taşıyan düşmana hiç lüzum yok inan. Bir daha buluşunca hanımefendiye söyle de sakın bulunduğu yerden su yüzüne çıkmasın. Suçluları Tel Tel Döken Polisler – TELTELPOL tarafından kırmızı bültenle aranıyor. Anında tepelerler onu.”

***

Sultanat Eyalet-Şehri’nin sıvılaşmış zemininde at izi it izine karışmıştı. Hem valiliği hem belediye başkanlığını bünyesinde toplamış olarak şehri yöneten İkram Papazoğlu, tüm ipleri elinde tutuyordu. Montesquieu’nün birbirinden ayrılması gerektiğini söylediği yasama, yürütme ve yargı güçlerini, tüm dünyanın gözünün içine baka baka aynı potada eritmiş ve kapısında tek kilidi olan bin bir odalı bir saraya hapsetmişti. Kapının anahtarlarını da belindeki anahtarlığa takmıştı. Halbuki Montesquieu’nün dediğine göre, devlet içinde despotizmin hüküm sürmemesi için bu güçlerin devletin farklı organlarına emanet edilmesi gerekiyordu. Papazoğlu, Sade Vatandaş Partisi – SEVAP liderliğiyle beraber partili vali-başkanlığı eyalet-şehir sınırlarından içeri sokmuştu. Tüm karpuzları kendi koltuğunda taşımaya çalıştığı için şehrin yürür haldeki aksamının aşırı yüklenmeden dolayı elektrik arızası verip kilitlenmesine sebep oluyordu.  Şehirde vali-başkandan karar çıkmadan kuş uçamıyor, uçan kuş da konamıyordu.

Mart ayında Papazoğlu Sultanat Sözleşmesi’ni iptal etti. Uzun ismi “Kadınlara Yönelik Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Evropa Konseyi Sözleşmesi” olan sözleşme içeriğinde, Papazoğlu’nun başında bulunduğu sağcı parti SEVAP’ın hiç hazzetmediği LGBTİ vatandaşları da içeren maddeleri konu etmişti.

Aynı gün Papazoğlu, Sultanat Canım Ne İsterse Onu Yapmaya Mecbur Bankası-SCMB başkanını görevden aldı. Evropa ülkelerine de kafa tutarak tüm dünyayla itidalli ve nezaketle yürüttüğümüz stratejik ilişkilerimize turp sıkıyordu. “Eyy Evropa siz gerçek anlamda faşistsiniz. Siz gerçek anlamda Germanya’daki Nasyonal sosyalistlerin devamısınız!” diyordu.

***

Keser dönüyor, sap dönüyor, gün geliyor ama devran dönmüyordu. Gün oluyor harman oluyor ama bıçak kemiğe dayanmıyordu. Sabır taşı çatlamıyor, İsmail’e koç filan inmiyordu. İnsanlar bıkkınlık içinde işlerine, gençler ümitsizlik içinde okullarına gidiyorlar; çocuklar sabahtan akşama kadar beyin hücrelerini öldüren YouTube videoları izliyorlardı. Sultanat Eyalet-Şehri, bir Emir Kusturica filmi gibi, içindeyken tamamen gerçekçi gibi gelen ama bir adım dışarı çıkıldığında absürt bir distopya olduğu anlaşılan bir piyese sahne oluyordu. Bu distopyanın, hayatından bezmek üzere olan bir süper kahramanı vardı; o da maalesef bendim. Senaryonun bir de ‘kötü adam’ı vardı. Ve o, sahneye çıkmak için sırasını bekliyordu.

Kasım ayında Papazoğlu’nun damadı Patent Draporogue, Pleasury ve Fiance Bakanlığı’ndan bir Instagram fotosu ile istifa etti. Vali-başkan, damadının yerine kendisi için kullanışlı başka bir ismi bakanlığa getirdi.

Tam o günlerde gazetelerde sekiz sütuna manşet olan bir haber çıktı. Bir Sult ilaç firması tarafından, katarakt ameliyatı olması gerekenleri bu dertten kurtaracak bir göz damlası bulunmuştu. Bir Nefes Sıhhat Bakanlığı’ndan ilaç ruhsatı alınır alınmaz üretime geçilecek ve bu dertten mustarip tüm Sultanat vatandaşları dertlerine deva bulacaklardı.

İlacın ruhsatı alındı ve üretimine başlandı. Artık raflarda yerini alması için sayılı günler vardı. Tüm katarakt hastaları göz doktorlarının önünde kuyruklar oluşturdular. Muayene olduktan sonra doktorun verdiği rapor ve yazdığı reçeteyle bu ilacı Sultanat Qürekle İlaç Verme Kurumu – SQK ile anlaşmalı eczanelerden ücretsiz alabileceklerdi. Çünkü her Sultanat vatandaşının ister işçi olsun ister işveren, ister öğrenci olsun ister ev hanımı, ödediği sigorta primleri sayesinde ufak katkı payları karşılığı tüm sağlık giderleri SQK tarafından karşılanıyordu. Sanatsız, şiirsiz, tiyatrosuz, müziksiz, şarkısız ve resimsiz kalmış bu eyalet-şehrin hayat damarlarını ilaçlarla doldurabilen bir kurumu vardı çok şükür.

Vatandaşların SQK ile anlaşmalı eczanelere gidip piyasaya çıkması beklenen ilacı almalarından bir gece önce, eyalet-şehir çapında yayın yapan tüm kanallar, prime-time programlarının yayınlandığı saatte hack’lenerek aynı videoyu yayınlamaya başladı. Videoda Saw – Testere filmindeki kukla, ertesi gün eczanelerden dağılacak binlerce kutu ilacın bir damlasının bile kullananları kör edeceğini iddia ediyordu.

Video önce bir heyecan yaratmadı. Fakat bu kuklanın maskesini giyip gözüne sözde o göz damlasını damlattıktan sonra Şener Şen’in Arabesk filminde ‘Allah’ım kör et beni’ şarkısı eşliğinde aniden kör oluşunu taklit eden gençler video üzerine video çekerek sosyal medyayı salladılar. Bunun eyalet-şehrimizin istikbaline, sağlık sektörüne ve hatta bekasına dış güçler tarafından yapılmış bir sabotaj olduğunu iddia eden sağcılarla “Biz ne acılar çektik, bizi körlükle korkutamazlar!” diyen solcular ilk defa bir konuda birleşerek Körlük’ünkitabını yazmışJose Saramago’yu  mezarında ters çevirdiler. Gidip o damlalardan doktora yazdıracak ve korkmadan gözlerine damlatacaklardı.  Böylece bu ülkenin yerel ve ulusal ilk göz damlası olan katarakt ilacı üzerinden Sultanat’a oynanan oyunlar son bulacaktı.

Sultanat Eyalet-Şehri, göz damlası üzerinden göz göre göre bir infiale sürükleniyordu. İlacı üreten şirket Sultanat kökenli olsa da çok uluslu bir şirket olduğu için direkt olarak Bir Nefes Sıhhat Bakanlığı’na bağlı değildi. Şirketin Çirkef Executive  Officer – ÇEO’su olan Madam Köri de milyar dolarlardan aldığı güç yüzünden uzlaşılmaz bir kişilikti. Bu sebeple ilacın imali uluslararası bir krize neden olmadan durdurulamazdı.

SSOK yine görev başındaydı. Piizişleri Bakanı Solomon Sert tarafından amirimiz kozak Hayri’ye verilen emir netti:

“Ozan’ı gönderin, o damlaların bir tanesinin bile raflara konmasına engel olsun.”

***

Haydaaaaaa! Ben güçlü olabilirdim, aynı anda on kişiyle dövüşebilirdim. Ama uçmam uçamam dedim. Kaçmam kaçamam dedim. Ne Clark Kent’tim ne Superman’dim.

Ne de Gotham şehrinde kozmetik ürünlerin içine insanları güldürerek delirten bir kimyasal madde koyup herkesin kendisi gibi sırıtmasını isteyen kötü adam Joker’le savaşmak zorunda kalan Batman’dim.

Adam tutuklardım, makineliyle ateş ederdim, bazuka kullanırdım ama ilaçtan ne anlardım? Organize işlerdi bunlar. Başımıza işlerdi bunlar. Seni beni dinlemezdi, Sultanat’ı fişlerdi bunlar.

Siz siz olun bir süper kahraman çıksın da memleketinizi içinde bulunduğu zor durumdan kurtarsın diye beklemeyin. Sonra o memleketinizi yönetmekle mükellef geri zekâlılar, o kahramana bel bağlayınca askerde de sivilde de yan gelip yatarlar. “Ozan’ı gönderin de o damlaların bir tanesinin bile raflara konmasına engel olsun!” Ozan kadar taş düşsün başınıza lan!

***

Ortağım Hüsnü dahil on sağlam SSOK polisiyle beraber zırhlı araca binerek Sult İlaç Sanayi’nin ÇEO’su ve daha pek çok fabrikanın patroniçesi Madam Köri’nin ofisine doğru yola çıktık. Yolda iki adet MS plakalı siyah VIP mersedes minibüs önümüzü kesince zırhlı aracın içindeki arkadaşlarıma seslendim.

“Durun! Davranmayın silahlarınıza! Bu MS plakalı minibüsler müttefikimiz olan 17 Megabit Şadiye’ye aittir. Bakalım derdi neymiş?”

Şehrin tüm lüks lojistik ve fantastik ihtiyaçlarını karşılayan VIP minibüs filosu sahibesi Şadiye’nin sağ kolu olan Jewel Cevriye, minibüslerden birinden inerek SSOK’a ait zırhlı aracın kapısına geldi. Cevriye son zamanlarda Küffar El-Faraşî’yle olan yakın ilişkisiyle sosyete gazetelerinde boy göstermişti. Faraşî, hem eyalet-şehrimizin tam ortasında Savdi Akrepistan Krallığı’na peşkeş çekilen kupon araziye yapılacak olan MERKEZ-SULTANAT projesinin başı hem de krallığın Beton ve İnşaat bakanıydı. Topuklularla neredeyse 1.90 boyunda olan, üç dil konuşabilen ve her ortamda oturup kalkmayı bilen Cevriye’nin bal tuzağına yakalanan Faraşî, kadının bir dediğini iki etmez hale gelmişti.  Böylece Faraşî’yi Elvis Presley’in Las Vegas’taki ilk konserinde taktığı pırlanta işlemeli E harfinden tokası olan kemeri alması için ikna etmiş, sonra kemeri, üzerinde El-Faraşî’nin parmak izleriyle beraber 17 Megabit Şadiye’ye teslim etmişti.  Şimdi Şadiye, internette kime satıldığı ayan beyan ortada olan kemer sayesinde, Faraşî’nin kendi kişisel zevkleri uğruna milyon dolarlar harcadığının delilini koz olarak elinde tutuyordu.

Savdi Akrepistan Kralı Yaman Bir Abdülcanbaz El-Savud’un en güvendiği adamlarından birine karşı olan koz demek, bu petrol zengini ülkeye karşı koz demekti.

Cevriye Ozan’a durumu açıkladı:

“Patronum 17 Megabit Şadiye de sizinle Madam Köri’ye gelmek ister. Madam’ın ona yıllar öncesinden tahsil edilmemiş bir iyilik borcu varmış ama artık zamanı gelmiş. Kendisi öyle dedi.”

Elçiye zeval olmazdı ve Şadiye’nin teklifini kabul etmekten başka çaremiz yoktu. Müttefikimiz de olsa bu kadının sadece toplumun iyiliği için parmağını kımıldatacağına inancım ne kadar azsa, bu işten nalıncı keseri gibi kendi çıkarına bir şeyler yontacağına dair inancım da o kadar tamdı. Olsundu.
‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ kuralı devredeydi.

***

Sanayi imparatoriçesi Madam Köri bizi, ağzında sigarasıyla, koyu bordo vinleks kumaştan imal edilmiş kıdemli yönetici arkası düğmeli duvar panosu önündeki yüksek arkalıklı koltuğuna yaslanmış olarak karşıladı. Şadiye’yi görünce gözlerinin içi parladı. Bizimle hiç muhatap olmadan direkt onunla konuşmaya başladı.

“Çok eskiden Şadiye isminde salak bir kadının kocası, karısına benim mafya tarafından kaçırıldığımı söylemişti de gelip beni kurtarma bahanesiyle o zamanlar basit bir depodan ibaret olan tekstil atölyemde koynuma girmişti. Sabaha kadar yerdeki kumaş rulolarının üzerinde hem sevişip hem gülmüştük o salak kadına.”

“Çok eskiden kocam olacak pezevenk, Madam Köri isimli tekstil atölyesi sahibi bir kadını mafyanın elinden kurtarmaya gittiğini söyleyip sabaha kadar eve gelmemişti. Ben de üzülüp ertesi gün o kadına kakaolu kek yapıp götürmüştüm ve geçmiş olsun demiştim.”

“Kek güzeldi.”

“Annem yapmıştı. Hadi biz işimize bakalım.”

***

Madam Köri pazarlığın bir yerinde ilaçları piyasadan çekerse 14 milyon dolar zarar edeceğini ve bunu kimin karşılayacağını sorunca hepimiz sus pus olduk. Benim cüzdanımda 14 milyon dolar yoktu. Diğer SSOK elemanlarında da olduğunu sanmıyordum. Evet olmaz olsun’du cüzdanımda milyonlar ama kalbimdeki sevgin bu devirde para etmiyordu. Zenginlik, mal, mülk, para bu işe yarıyordu. Sultanat’ta bir iş parayla olmuyorsa, çok parayla oluyordu. 

Bir ara Baramoviç isimli bir Urus oligarçın süperyatında sahte Sultanatyum satışından dolayı hesabıma epey para yatırılmıştı. Hatta bu sebeple neredeyse vatan hainliği suçundan darağacını boylayacakken direkten dönmüştüm. Bileydim kötü gün için 3-5 milyon doları $hitcoin denen Sultanat kripto parasına yatırırdım. Ama bugünlerin geleceğini nereden bilebilirdim? Tabii şehirdeki herkes benim kadar salak değildi. Şadiye elindeki kartları açık ettiğinde kaz gelecek yerden tavuğu esirgemediğini çoktan anlamıştım.

17 Megabit Şadiye, Madam Köri ile pazarlığa oturmuşken telsizden bir anons geçildi. Tuğçe Tırpan isimli bir eczacı SSOK binasına gelip ilacın halkın eline geçmesinin nasıl engelleneceğine dair bir fikri olduğunu söylemişti. Eczacı kadının anlattıkları amirim Kozak Hayri’ye mantıklı gelmiş olmalı ki bizi merkeze çağırdı.

Eczacı Tuğçe şöyle diyordu: “Malum Sultanat’ta tüm ilaçlar eyalet-şehir tarafından ödenir. Vatandaş buna o kadar alışkındır ki ilaç kategorisine girmeyen gıda takviyeleri piyasaya çıkınca neden bunları da ödemiyor diye çok kazan kaldırdılar. Demem o ki, ilacı raftan kaldırtmak için çaba sarf edip çok uluslu bir şirketle papaz olacağımıza veya Madam Köri gibi bir Çirkef Executive Officer’la asılsız koşullarda anlaşma yapacağımıza ilacı SQK ödemesinden çıkaralım. Böylece çok pahalı olan bu ilacı ceplerinden para vererek almaları gerekir. İnanın videolarda hamaset dolu cümlelerle efelenenlerin hiçbiri ‘Bu göz damlası parayla satılacak’ denince cebinden para verip almayacaktır. Bizim halkımız domatese patatese para verir ama ilaca gelince cebinden beş kuruş çıksın istemez.”

Eczacı kadının söyledikleri gayet mantıklıydı. Yapılacaklar, SQK’ya bildirildi. İlaç SQK ödemesinden çıkarıldı ve ertesi gün raflarda yerini alan ilaçtan kimse kendi parasıyla satın almadı.

Kriz kısa süreli de olsa çözülmüştü. Ama yine de ilacın toplatılması gerekiyordu.

***

Sultanat Eyalet Laboratuvarı’nda SSOK eliyle toplattırdığımız ilaçların analizi sonucu, içlerinde sadece ve sadece distile su olduğu tespit edildi. Sonucu Madam Köri’ye teslim etmek görevi bizzat bana verilmişti. Bu duruma dair şaşkınlığımı kendisine ilettiğimde verdiği cevaplar daha da ilginçti.

“Ama su aside dönmez ki Madam Köri! Başka moleküller lazım.”

“Haklısın ama o kimya.”

“Peki bu ne?”

Madam Köri gülerek cevapladı.

“Bu simya.”

“Yani?”

“Yani göz boyama. İçine sadece su koydurduğum bir tır dolusu göz damlasıyla hem 14 milyon dolar kazandım hem de Şadiye’nin elindeki önemli bir kozu elde ettim.”

“Bir taşla…”

“Çok kuş! Yıllar önce kocasını ayarttığım için Şadiye’ye bir iyilik borçluydum. Gerçi üç-beş sene sonra adamı kendi elleriyle öldürdü ama olsun. Bizde söz sözdür. Tabii ki yapacağım bu iyilik ona değil bana yaramalıydı. Kapıma gelip benden o ilaçları durdurmamı isteyeceğini biliyordum. Bu iyilik kısmıydı. Küffar El-Faraşî’nin Jewel Cevriye’ye aldığı Elvis kemerinin onda olduğunu biliyordum, Şadiye’nin 14 milyon dolarının olmadığını da. Bana yarayan kısmı ise kemerle paramı ödemesiydi. Sonra da adamı bu kemerle tehdit ettikten sonra elde edeceklerimizi kırışmayı önerdi. Tabii ona evet dedim ama benden zırnık koparamayacağından haberi yok.”

“Peki göz damlasıyla ilgili bütün o sosyal medya şarlatanlıkları?”

“Rakibimin her zaman bir adım önünde olan ben, pekâlâ o videoları birilerine çektirip viral olmalarını sağlamış olabilirim değil mi? Ah Ozancığım! Seni güçlü bir polis yapmışlar ama şu geri zekâna biraz daha IQ eklememişler yahu!”

Madam Köri bunu dedikten sonra yüzüne çabucak bir gaz maskesi geçirdi.

“Birazdan havadan burnuna dolacak olan bizzat Sultanat İlaç Sanayi İmalatı % 100 yerel ve ulusal nano-partiküller sayesinde artık ayın elemanı duvarını süsleyen dandik bir fotoğraftan ibaret olacaksın. Çünkü en yüksek yerdeki amirlerin bu partiküllerle tüm güçlerini sıfırlamamı istediler! Bittin sen Ozancığım!”

Tavandaki yangın muslukları ani bir tıslamayla çalışmaya başlayınca sıvı buharını içime çektim. Nefes almayı bırakmama rağmen bir patates çuvalı gibi yere yığıldım. Bittim dedim içimden, okeye bile dönemeden bittim ben.

Yattığım yerden içinde bulunduğumuz büronun kapısının tekmeyle açıldığını gördüm. Fırtına gibi içeri giren Lilith, taktığı gaz maskesi yüzünden boğuk çıkan sesiyle sanki aklımdan geçenleri okudu:

“Ben bitti demeden bitmez ulan! Çifte giderken okey atmadan bu oyun bitmez! Al işte, çift okey de sende Ozan!”

Lilith bunları dediği anda Cilmaya da içeri daldı. İkisi de güçlü kadın hallerini bürünmüşlerdi. Madam Köri’nin havaya saldığı nano-zamazingolardan etkilenmesin diye kendileriyle beraber peşlerinden gelen canım köpeğim Çakır’a bile gaz maskesi takmışlardı. Çakır, kötü adamı ilk turda devirme arzusuyla Madam Köri’nin üzerine çullandı.

Cilmaya ve Lilith, Madam’ı derdest edip beni de bir sedyeyle binadan çıkardıktan hemen sonra Madam, şehrin yarısını patlatabilecek güçte C4 patlayıcısını harekete geçirecek uygulamaya akıllı saatinden erişti. Çakır, kadının bileğinden kavrayarak saati bir diş darbesiyle parçaladı. Ama eyalet-şehrin en büyük ilaç fabrikası olan Sultanat İlaç Sanayi, göz açıp kapayıncaya kadar ardı ardına gelen patlamalarla yok oldu. Patlamaların etkisiyle sedyeden yuvarlandım. Toz-duman biraz aralanınca yıkıntıların arasından simsiyah Ninja kıyafetleriyle süzülen Cevriye’yi gördüm. Madam Köri’ye kaptırdıkları Elvis kemerini beline dolayarak tıpkı bir kedi gibi sessizce kayıplara karıştı.

Çakır, kadının saatini parçalamasaydı Madam Köri’ye ait diğer fabrikalar da şehrin yarısıyla beraber patlayacaktı. Bu hırslı kadın bana geri zekâlı diye hakaret etmişti ama bir köpeğin IQ’suna yenilmişti.

***

Sultanat şehrinde üst düzey yönetimde olan birilerinin güçlerimden korkması sonucu alelade bir polise çevrilmem için suratıma nano-partikül püskürtülmüş ve bu iş için de kişisel çıkarları için eyalet-şehrin vatandaşlarının sağlığını tehlikeye atan Madam Köri kullanılmıştı. Kullanışlılığı bitince tutuklanmıştı. SEVAP lideri Papazoğlu’nun beraber yürüdüğü insanlara yaptığı temel işlemdi bu: işine gelmediği zaman yolundan çekilmesini sağlamak.

***

Gözlerimi açtığımda başucumda bekleyen Lilith ve Cilmaya’yı gördüm. Nerede olduğumu bilmiyordum ama iki kadın uyandığımı görünce sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. İncir çekirdeğini doldurmayan konuşmalarından asıl amaçlarının konuşmak istedikleri önemli konuya girizgâh yapmak olduğunu anladım. Lilith, Cimyaya’ya laf atıyordu.

“Biliyor musun Uruslar Moldova’da tarlalara radyasyon veriyormuş!”

“Şimdi mi?”

“Yok 1960’larda filan.”

“E geri zekâlılar mıymış?”

“Yok o zaman göre ileri zekâlılarmış. Ama radyasyonun etkilerinden bihaberlermiş zavallılar. Tohumlara filan da vermişler. Fazla ürün almak için.”

“Urus kızları o yüzden böyle sarışın upuzun doğa harikaları olmasın!”

“Öyle olsa o kadar radyasyona Caponlar da sarışın mavi gözlü olurdu yahu!”

“Siz Urusları, Caponları bırakın da sadede gelin bakalım. Neredeyiz? Güvende miyiz?

Cilmaya başucuma yanaşıp cevap verdi.

“Dr. Streç Film’i hatırlarsın, hani bizim gemiden kurtulmamıza yardım eden adam. Onun malikanesindeyiz.”

“Benim Madam Köri tarafından nano-partiküllere maruz bırakılacağımı nereden öğrendiniz de gelip kadının bürosunu bastınız bakalım?”

“Şadiye, Madam’ın yanına adam yerleştirmiş. Son anda ondan öğrendik.”

Tam o sırada Dr. Streç Film bulunduğumuz odaya girdi.

“Oooo Ozan! Bakıyorum da uyanmışsın! Sana son haberleri vereyim: SEVAP Genel Merkezi personelinden bir genç, lüks arabasında kochain çekerken yakalanmış ama powder şekeri olduğunu iddia etmiş. Ahhahahahahah! Bunlar iyice gemi azıya aldılar. Durun bakalım daha neler göreceğiz bu SEVAP partili gençlerden! Ahahahaha!”

Dr. Streç Film geldiği gibi gülerek odadan çıkarken Cilmaya devam etti.

“İkram Papazoğlu’nun vali-başkanlığından da önce Deep Devlet tarafından finanse edilen bir adam varmış. Kullanışlılığı bitince Evropa’ya gönderilmiş. Oralarda palazlanınca Sultalat’ta bazı kişilerle iletişime geçmiş. Şehre dönmek istiyormuş. Bu arada bu adam Lilith’e yardım eden Shaman Dyra ile de irtibat halindeymiş.”

“Fitoterapi diye bir bilim dalı vardı değil mi Cilmayacığım? Ben kemoterapi ilaçlarıyla bu hale getirilirken üç beş ot çöple bu iş olmaz dediğimde inanmamıştın bana!”

Lilith duruma açıklık getirdi:

“O.I. hastalığım yüzünden ağrılar içinde kıvrandığım zamanlarda Shaman Dyra’nın bana ilaç temin eden torbacıları vardı. Meğer o torbacılara malzeme sağlayan da bu adammış.”

Artık sormamın zamanı gelmişti.

“Kimmiş bu herif? Adı neymiş?”

“Kerberose Rose.”

“Genetik bir hastalığın taşıyıcısı olduğu için kullanışlı imiş bir zamanlar. Ama sonra bir kadınla 13 ay evli kaldıktan soran Belçika’da iş buldum diyerek kadını ve kızını terk etmiş. Ve genetik hastalığı da…”

“Osteogenesis Imperfecta imiş!  Taşıdığı baskın gen nedeniyle çocuklarının da O.I. olması garantiymiş değil mi?”

Lilith ve Cilmaya başlarını önlerine eğmişlerdi. Nice sonra Cilmaya konuşabildi.

“Bu adam…”

Lilith devam etti.

“Hepimizin ortak düşmanı!”

Ve ben tamamladım.

Çünkü bu adam benim babam!

KİM OLMAK İSTERSEN

Akıllı bir adamdı Mert. İşinde gücünde, hesabını kitabını bilen ve monoton günleri asla sahipsiz bırakmayan, fırsat buldukça hayata da dokunabilen birisiydi. Hiçbir şeyi kadere bağlamaz, çalışıp didinmeden elde edebileceği şeylerin varlığına asla inanmazdı. Etrafını saran onca güzel kadına rağmen, ısrarla inkar ederdi hoş, beğenilesi bir adam olduğunu. Ona göre bu, mütevazilik değil, bilakis kendini doğru yerde konumlandırıp görebilmekti. Belki telaşa çok az kapıldığı için, belki de her gün çok daha güçlü birisi olabilmek gayesiyle çılgıncasına savaştığı için, elinden kayıp giden insanların hesabını tutamamıştı. Bir gün çok anlamsız biçimde rutin kalıplarının dışına çıktı, bilinçaltının sesini dinleyesi tuttu ve hayatının orta yerine bir delik açtı. İçini boşaltmak istediği kalbinde kısa süreli oynanmış bir kumar gibiydi bu. Mert kazandığını sandı önceleri çünkü karşılaştığı kadınlar kaybettiklerine inanmaya dünden razıydılar. Ama kazanmanın tarifi, sahip oldukça hep bir fazlasını istemekle asla doymayacak, kör ruhlu bir bedenin hangar gibi midesiydi.

Mert’in hayatındaki üç kadın aşağıdaki gibi. Değerli okuyucu, kadınlardan bir tanesini seçip yola öyle devam etmelisiniz. Sonunda yaşamak, ölmek, öldürmek veya suya sabuna bile dokunmamak ihtimalleri duruyor.

OYLUM:        

Özür dilemek için yaşama. Tok sesin, iyi giyimli hallerin, ıslak saçların ve yusyuvarlak gözlerin alet olmasın buna. Bana her gün, beni çok sevdiğini de söylemene gerek yok. Senden böyle bir şey istediğimi hiç hatırlamıyorum. Güzel cümlelerin ve öldürülmüş bir buket çiçeğin bana iyi geldiğini sana kim söyledi? Kesinlikle ben değil. Bir mesaj çekince, “Günün nasıl geçti?” diye sorunca ve kapının önüne spor arabayı dayayınca, kendini dört dörtlük erkek kategorisine rahatça koyabilmene sebep olan kişiler utansın. Şimdi gidiyorum. Bu masadan kalkıp, içine tıkılı kaldığım evden çıkıp, dirsek çürüttüğüm ofisi arkamda bırakıp, haftada iki defa beni götürdüğün şık restoranı hiç hatırlamamak üzere gidiyorum. Sadece herhangi bir şeyi paylaşabileceğim, karşıma çıkacak ilk kişiye doğru gidiyorum.      

GÜLÇİN:

Dünyada hiçbir şey, yalnız kalınca ne yapacağını şaşıran ve önünü arkasını toplamayı beceremeyen bir erkekten daha itici olamaz. O kurşungeçirmez zırhlarının, hayatlarındaki kadın ortadan kalkınca delik deşik olduğunu görürsünüz ve o dakikadan itibaren, hayranlıkla seyrettiğiniz adam küçülür, küçülür, un ufak olur. Düne kadar aynı şirkette çalışmamızın avantajı olarak gözlerimi üzerinden ayıramadığım, nişanlımı düşünmeye ara verip uzaktan uzağa seyrettiğim adam, şimdi beni her şeyden çok arzuladığını haykırıyor. Peki ben ne yapıyorum? Maaşı gibi hayalleri de sınırlı olan, uysal nişanlımı düşünüyorum. Cazibeli bölüm müdürü, üzerimdeki tesirini çoktan kaybetti sanırım. Üzgünüm. Parası ve hediyeleri, an itibariyle beni heyecanlandırmaya yetmiyor.

ASLI:

Uyumak istiyor. Bana gelip sadece huzurlu bir uyku çekmek istediğini söylüyor en masum haliyle. Bu tavırlarını, düşük enerjiyle oynadığı oyunları çok iyi bilirim. Küçük bir çocuğa, hatta ev kedisine benzer. Sokulur, sürtünür, göstereceğin her türlü merhameti sevine sevine kabul eder. Kadınların annelik damarına dokunup yakınlaşmakta üstüne yoktur onun. Şimdi yine sevgilisiz kaldım diyemediği için, koşarak çaldığı ilk kapı benimkisi. Keşke dürüst olsa, açık açık söylese. O değil ama ben her zaman dürüstüm. Eski sevgilime kucak açmaya hiç niyetim yok. Hayatımda yeni birisi var diye bahane üretmeye yeltenmeyeceğim bile çünkü dediğim gibi, onda olmayan şey bende var. Dürüstüm. Rahatça “Telefon edebilirsin, mesaj çekebilirsin, sosyal medyada beni takip edebilirsin. Ama bu eve asla giremezsin” diyebildim ona. Israr edemedi, telefonu kapattı. Ben de gülümsedim. Farkında olmadan bana çok iyi gelen bir şey yaptı. Sevgili olduğumuz zaman hiçbir işe yaramamıştı ama şimdi gerçekten faydası dokundu bana.

Tam şu an, üç kadından bir tanesini seçmiş olmanız gerekiyor, oyuna ve yazıya devam edebilmek için.

MERT

Ben aslında şiddet yanlısı birisi değilim. Birisine vurmak şöyle dursun, insanlarla sözlü olarak tartışmayı bile sevmem. Ama nasıl oldu bilmiyorum, sinirden kontrolümü kaybetmişim. Kısa süreli bir öfke nöbeti sırasında Oylum’a vurdum. Bağırdı. Hem de o kadar fena bağırdı ki, bütün siteyi çınlatmış olabilir cırtlak sesi. Sinirim bir kat daha attı, tekrar vurdum. Susması için, öfkemi atmak için veya bunu hak ettiğini düşündüğüm için. Hiçbir fikrim yok. Kimliğimi yere düşürdüm, epey dövmüşüm Oylum’u. Dudağı ve burnu kan içindeydi. Sakinleyip, kendimden utandığımda ise çoktan çekip gitmişti. Haklıydı. Tartışmada haksız olsa bile, artık çok haklıydı. Ben de kendimi suçlayarak öfkemle ve manasız şiddetimle başa çıkamayacağımın farkındaydım. Çünkü eski sevgilim Aslı’yı da dövmüştüm. Demek ki defalarca kendimle yüzleşsem de değişemiyordum. Onlar da değişmiyordu, değişmemeleri çok daha iyiydi zaten. Ses çıkarmayıp sineye çekerlerse, şiddetin dozunu arttırabilirdim. Ben aslında en çok kendimden korkuyordum.

Sevdiğiniz kadın özrünüzü kabul etmediği zaman yapmanız gereken en mantıklı şey, ondan ikinci kez özür dilemektir. Eğer ikinci özür de işe yaramazsa ve kendinizi hala çok kötü hissediyorsanız önünüzde iki olasılık kalmış demektir. Ya üçüncü kez özür dilersiniz ya da kötü gözükmeye son vermek için, araya başka bir kadın alıp kafanızı rahatlatırsınız. Ben öyle yaptım. Telefonlarıma çıkmayan Oylum’un kapısına dayanmak durumu daha da tatsız bir şekle sokabilirdi. O yüzden önce eski sevgilim Aslı’yı aradım, hem de terslenmeyi göze alarak. Anlayışla karşıladı, beni dinledi. Herhalde beş dakikaya yakın konuşmuşumdur, hiç kesmedi sözlerimi. Sonra ben sustuğumda “Hayır” dedi. İncinmedim. Gayet iyi tanıyorum onu. Üzerine gidip ısrar edersem inatlaşır benimle. Ama kendi kabuğuma çekilip boynumu bükersem, dayanamaz. Telefonu kapatırken, elimde bir ihtimal daha kaldığını, o da olmazsa, gönül rahatlığıyla Aslı’nın evine gidebileceğimi düşünmüştüm.

İşyerindeki odamın kapısı kısa bir koridora açılıyor. O koridor, iki duvarın ve karşılıklı bakışan dört odanın öpüşmesine engel oluyor. İşte bu sebepten içi burulan odalardan bir tanesinde çalışan Gülçin, her fırsatta bana yakınlaşmaya çalışan, çok hem de çok güzel bir kadın. Daha bu sabah askılı elbisesini gözlerimin içerisine sokarak gelip geçti odamın önünden. Aralık duran kapımı ittirdi, gülümseyerek bana selam verdi. Sanırım yanlış gündü, çok kötü görünüyor olmalıydım ki, ayaküstü sohbet etmeye yeltenmedi, çabucak gitti. Ama kafamı toplayınca, aklıma ilk üşüşen de yine o olmuştu. Sudan bir sebep bulup, yanına gittiğimde pek pas vermedi. Ama ben yine de kaşla göz arasında ona sordum: “Akşam bir şeyler içelim mi? Müsait misin?” Biraz şaşırdı, beklemiyordu. Dudaklarını büzüp bana kız arkadaşımı sormak istedi gözleriyle. Nasıl baktıysam artık, yanıtı hemen almış gibiydi. “Maalesef nişanlımla Tonedos’a gideceğiz” dedi. Aslında bu hem “Hayır” hem de “Evet” demekti benim için. Gerçek bir “Hayır” cevabı olsaydı, Tonedos’un ismini asla ve asla zikretmezdi. Kadınları az çok tanıdığımı düşünüyordum.

İşin sırrı kadınların gözlerinde konuşlanabilmekteydi. Kısa süreli çapkın bakışlarımla dans etmeye gönüllü olmayan bir kadın bile, ısrar ve tutku yüklü göz darbelerim karşısında mutlaka titrer. O da öyle oldu. O sert, delici bakışlarını nişanlısının yüzünde tutmaya gayret ederken, göz ucuyla karşı masasında onu boydan boya inceleyen kişiyi, yani beni kontrol etmeye çalışıyordu. Tonedos çok nezih, dolgun menülü, elit bir mekandı. Yani Gülçin’in vasat ekonomik durumlu nişanlısının ancak sınırlarını zorlayarak gelebileceği bir yerdi. O yüzden üstünlüğü elime geçirmem zor değildi. Onların rezervasyon yaptırdığı ve çekinerek oturduğu masanın tam karşısına, garsonların ve müşteri yöneticisinin özel ilgileri ile yerleştirilmiştim. Sonra onlar bir başlangıç, bir de ana yemek söyledi tabi. Şarap açtırmaktan çekindiler, kadeh söyleme acemiliğini gösterdiler. Kadehlerin yarımın altında olacağını da bilmiyorlardı. Bense masamı Gülçin’i etkilemek için, onun gözünün içine sokarcasına bol bahşiş dağıtarak donatmıştım. Niyetim belliydi, o da anlamıştı. Sadece kalbinin üzerine giydiği şeyin kalın bir zırh, en azından bir palto olduğunu göstermek istiyordu bana. Oysa ben gayet iyi biliyordum, bana karşı kalbini transparan bir tişörtle örttüğünü.

Çiğ bakışlarım o gece Gülçin’in kafasını bulandırmak için birebirdi. Kalbimdeki oyuk, dudağımda kalan şarabın kekremsi tadı ve nefesim burnuma vurdukça içime dolan terk edilmiş adam yalnızlığı… Hepsinin birleşimi, Gülçin’in nişanlısına attığı boş bakışların arkasına gizlenen şehvetti. Bana “Hayır” demeyi marifet saydığını biliyordum. O yüzden o kocaman “Hayır” a itiraz etmek yerine, onu aramızda görünür bıraktım ve lavaboya kalktığı an, derhal yerimden kalkıp arkasından gittim. Tam bayanlar tuvaletinin önünde seslendim ona. “Bir dakika.” Dönüp baktı. Öyle gülümseyerek değil, tedirgin olmuş gibi, varlığım ona rahatsızlık vermiş gibi. “Efendim? Burada ne işiniz var?” Sanki bilmiyordu. Az evvel masada ufalanan bakışları, titreyen dudakları bir kez daha iş başındaydı. Yaklaştım. Cebimden Oylum için aldığım pırlanta kolyeyi çıkartıp ona uzattım. Fazla söze gerek yoktu. “Bunu sana aldım” dedim. Kutuyu sorgusuz sualsiz açtı ama açarken de “Neden?” diye sordu. Sonra kolyeyi görünce gülümsedi ama bir kez daha sordu: “İyi de neden? Ben bunu kabul edemem. Çok pahalı ve nedensiz bir hediye bu.”

Ağzı kulaklarındaydı. Bana aynı gün içerisinde ikinci kez “Hayır” derken bu kadar gülümsemesi hiç normal değildi. Kızaran yüzüne nefesimi yaklaştırdım ve öldürücü darbeyi indirdim: “Seni istiyorum. Hem de hemen şimdi, burada.” Özgüvenim, şımarıklık duygumla olması gerekenden çok erken yeknesak olduğu için, Gülçin yelkenleri suya indirmiş bir kadın durumundan derhal vazgeçmişti. Gülen gözleri soldu, kaşları çatıldı. Kolyeyi sert biçimde avcuma tutuştururken yanağıma indirdiği tokat, Oylum’un beni terk etmesinden daha çok canımı yakmıştı o an. Olduğum yerde kaldım. “Sen iğrenç bir herifsin. Ne sandın beni? Fahişen gibi mi gözüküyorum oradan bakılınca?” Öfke saçan gözlerini, koridoru çınlatan tiz sesiyle buluşturdu ve bir kez daha üzerime kustu: “Defol git buradan. Gecemizi mahvetmeye hakkın yok. Sevgilinin yanına git yoksa senin için fena olur.” Lavaboya girdi. Arkasından birkaç defa seslenip özür dileme girişiminde bulunduysam da yanıma gelen garsonun anlam arayan yüz ifadesi geceyi orada bırakmam gerektiğini anımsatmıştı. Özür diledim garsondan ve berbat hissederek hesabı ödeyip uzaklaştım oradan.

“Bana gözünle gördüğün değil, içine sığmayan güneşi anlatır mısın?” diye yazdım ve derhal mesajı gönderdim Aslı’ya. Sabah beni kolayca reddettiğini unutmamıştım, intikamım acı olacaktı. Yufka yüreğine usulca sokulup, bozuk moralimi onun mis kokulu teninde sakinleştirmek boynumun borcuydu artık. İki şeye dayanamazdı Aslı. Mağdur, çaresiz bir erkek veya ağzı iyi laf yapan, edebiyat düşkünü bir çapkın olmalıydım onun karşısında. İlk şık işe yaramadığına göre, ikincisini denemekte geç kalmamalıydım. Mesajıma gelecek yanıtı beklerken direksiyonu hiç düşünmeden kırmıştım Aslı’nın oturduğu semte doğru. Üç dakika geçmeden gelen cevap, süre olarak normaldi, içerik olarak beni şaşırtsa da: “Sana güneşi anlatmıştım, sen de dinlemiştin. Tekrar etmemi gerektirecek bir neden yok. Çöpe atılacak zaman ise hiç yok. Üzgünüm. Başka kapıya.”

Bir gün için yenilebilecek maksimum tokat sayısı nedir bilmiyorum ama farklı kadınlar tarafından serseme döndürülecek kadar darbe yemeye devam ediyordum. Ve her geri çevriliş, beni daha da hırslandırıyordu. Pes etmek yerine, yazmaya devam ettim: “O halde benim gözlerimi alıp etrafına bir bak. Gecenin ortasında diz çökmüş yıldızları seyretmek gibi seni düşlemek. Sen uyurken uyumamak. Uyanma diye sessiz sedasız seni sevmek. Ve sonra sırf bana gözlerimi açtır diye, dudaklarımı çenene doğru eğmek. Hepsi? Hiçbiri? Ortası yok bunun.” İnadını kıracağıma o kadar inanmıştım ki, karşımdaki kişi eski sevgilim olmaktan da çıkmıştı. Onunla yazışırken, onu hayatımdaki tüm kadınların yerine koyabiliyordum kolayca. Hem Oylum’du hem Gülçin’di hem de Aslı. Hatta ismini hatırlamakta zorlanacağım diğer kadınlar da olabilirdi. Yolumu değiştirmedim. Belki ısrar etmeyi sevdiğimden belki Oylum da bu tarafta oturduğundandı bu inadım. Ama telefonum ikinci kez acı acı bağırıncaya kadar, ne kadar keyifsiz olursam olayım, o an için yapmak istediğim şeyi yapıyordum sadece.

“Seninle konuşmak, yolda yürürken yerde on kuruş bulmak gibi. Ki ben hayatta eğilip almam o on kuruşu. Bilmem anlatabildim mi?” Sinirden direksiyonu yumruklamıştım ama derin nefes alıp, aklıma ilk gelen cevabı şak diye yapıştırmaktan da geri kalmamıştım: “Bir zamanlar çarşıya, pazara, her yere, cüzdanındaki o on kuruşla çıkardın. Bilmem hatırladın mı?” Mesajı yolladıktan sonra önümde aniden duran arabanın fren sesiyle irkilmiştim. Öfke damarlarımdan beynime yürümüştü çabucak. Kornayı, insanların kulak zarını yırtmak için köklemiştim. Etraftan bağıranlar, suratıma bakıp küfredenler ve hiç çekinmeden el hareketi yapanlar… Evet, hepsinin toplamı gibiydi bu gece benim için. İçimdeki şiddet deniz misali hafif hafif kabarıyordu. Yeni mesaj gelinceye kadar dizginleyebilmiştim ben o denizi. Sonra… Okudum: “Türk Lirasından altı sıfır atıldı, ben de seni çöpe attım. Artık yazma, yoksa engellerim seni.” O an gidip saçlarından sürüye sürüye onu yatağa atmak istemiştim. Yatağa attıktan sonra da asla öpmeyecektim onu. Çünkü bu sözlerini burnundan getirmenin en iyi yolu, onu aşağılamak olurdu. Hiçbir değeri olmayan, basit bir paçavra gibi hissetmesi için elimden geleni yapmaya hazırdım. Ama bugün, kesinlikle o gün değildi. Beni engellememesi için sineye çektim hakaretini ve arayı biraz soğutup, intikamımı tadına vara vara almaya karar verdim.

Başa dönmüştüm şimdi. Ruhumda açtığı delik ve yüzüme sürdüğü mide bulandırıcı leke ile gurur duyabilirdi Oylum. Ona uyguladığım şiddet, beni düşük profilli bir insan bozuntusuna dönüştürmüştü. Kimsenin beni ayıplamasına fırsat vermeyecek kadar utanmıştım kendimden. Ama bu duygudan daha kötüsü, zaman zaman yaptığım şeyi haklı bulabilecek nedenler sıralayan bir beyne sahip olmamdı. Neden yapıyordum bunu? Cevap yoktu. Çok değil, yaklaşık beş dakika önce başka bir kadına daha beterini yapmaya meyil edecek kadar çabuk ikna etmiştim kendimi. Demek ki soruyu sormak marifet sayılmazdı. Cevabı bulmaya, yani Oylum’un yanına gitmeliydim. Hiç tereddüt etmeden sağa çevirmiştim direksiyonu. Evi sadece iki sokak uzaktaydı. Sadece iki. Bir ve iki.

Bir ve iki. Asansör ikinci katta durdu. Anahtarı değiştirecek vakti olmamıştır diye düşünmeme rağmen, gerekli inceliği göstererek kapıyı çalmayı yeğlemiştim. Hala çat kapı içeri girecek kadar yüzsüz değildim netice itibariyle. Ve kabalık şu an ihtiyacım olan en son şeydi. Dürbünde bir göz belirdi ve hemen akabinde onun sesi: “Şu an görüşmek istemiyorum Mert. Lütfen…” Yapmacık, süslü şeyleri oldum olası sevmiyorum. Şu kullandığı kısa boylu cümlenin bana nasıl yapmacık geldiğini ona anlatmadan önce, beynime hücum eden kanı dizginlemem gerekiyordu. Dişlerimi sıktım, ağzımın içinde bıraktığım kelimelerden upuzun bir kolye yaptım. Sonra ona hayal edemeyeceği bu kolyeyi sürprizli biçimde hediye etmek için, tekrar kibar davrandım: “Böyle olmadı. Baksana biraz konuşabilir miyiz? Hatamı tamir edemem biliyorum ama belki özür dileyebilirim.” İstesem bile, köprüyü geçebilecek kadar dahi nazik olmayı beceremiyordum, olmamıştı yine. Bunu fark ettiğimde zaten çok geç kalmıştım, derhal cevap verdi sesini olabildiğince yükselterek: “Belki mi? İstemem Mert. Sen de kalsın. Özrünü istemiyorum, boş ver.” Farkında olmadan kapısına bir yumruk atmışım. Artık “galiba” demeyeceğim, kesinlikle öfke sorunum var benim. “Bak, konuşmak istiyorum. Lütfen aç kapıyı. Sinirleniyorum. Bir kere dinle beni, sonra gideceğim. Söz veriyorum.”

Bütün karizmamı tek bir çığlıkla imha etmesine seyirci kalmam, tam da bu sırada olmuştu. Yine kendimde olmadan, birkaç defa zile basmışım, birkaç defa da kapıyı yumruklamışım. Önce söz vermemle alakalı birkaç kötü cümle sarf etti. Sonra çığlık atmaya başladı. O bağırınca fark ettim kapısını hiç durmadan dövdüğümü. Sanırım ben o kişi, yani kendini çok beğenen Mert değildim. Kendime dışardan bakmayı acilen öğrenmem gerekiyordu. Durdum ve olduğum yerde kaldım. Nefesim ikiye bölününceye kadar sessizliğimi korudum. Bağırmayı bıraktı, ikimiz de sessizdik artık. Tek bir cümle, ona sarılıp veda etmekten çok daha geçerli olacaktı. Ve kuracağım bu cümlenin özür dilemekle alakalı olmamasının, onu çok daha anlamlı kılacağını biliyordum. “Her neyse. Bir daha karşına çıkmayacağım. Beni gönül rahatlığıyla unutabilirsin. İyi geceler.”

Sonra gerçekten gittim. Bu kez iki ve bir. Apartmandan dışarı çıktığımda soluğuma yapışan o şeyin, hayatın ta kendisi olabileceğini düşünüp var gücümle içime çektim. Ama yanılmıştım. Çünkü sahip olduğum hayat, hayal ettiğim kadar büyük değildi. Karşı kaldırıma bekleyen eski bir arabanın kıpırdayan farları gözlerimi almıştı. Beni çağırıyordu yanına ve ben de kaçıp gitme şansımın hiç olmadığını anlayacak kadar zeki birisiydim. Yaklaştım. Camın arkasından yüzüme yansıyan gülümsemenin sahibi Gülçin’den başkası değildi. Direksiyon koltuğunda oturan nişanlısı ile birlikte gayet keyifli gözüküyorlardı. Şaşırdım ve ağızlarından dökülecekleri merakla bekledim. Şaka değil, gerçekten bekledim. Gülçin “Özür dilerim” dedi. Anlamadığımı kestirmeden ifade etmek için gözlerimi yuvasından dışarı çıkartarak baktım. Sonra nişanlısı yüzüme üflediği sigara dumanının arkasından, “Hayatımda gördüğüm en pis, en aşağılık herifsin” dedi. Ben de yüzsüzlükten mi yoksa korkudan mı bilinmez, “Evet. Bunu biliyorum” dedim. Tuhaftı. Aslında korkmamıştım. Gerçekten onlara katıldığım için böyle söylemiş bile olabilirim. Sonra arabanın penceresi kapandı, bana gözleriyle veda eder gibi son bir kez anlamlı biçimde baktılar ve hareket ettiler. Onlar giderken el sallamak isterdim ama yapamadım.

Arkamdan sessizce uzanan gizemli bir el, böbreklerime defalarca bıçak soktu çıkardı. Kim olduğunu fark edemedim. Yere düşüşüm, vücudumdan fışkıran kanların hızına ayak uydurmuştu. Ölmek, upuzun bir cümleyi heceleyerek söylemeye kalkışmak gibiymiş. O an anladığım şey buydu. Ve hemen sonra aklımda beliren en bilge düşünce, hayatına kâbus gibi çöktüğüm kadınlardan özür dilemekten yorgun düşen nefesime hızlandırılmış kurs uygulamaktı. “Önce kendinden özür dile. Ve evvela kendi özrünü bağışlamayı dene. Sen kendini bağışlayamazsan, yarın nefes alman için geçerli bir sebebin olmayacak demektir.” Bunu düşünmem birkaç saniye sürmüştü, evet. Sonra yanıt verdim: “Hayır. Seni affetmem adil olmaz.” Ve ikna olunca derhal nefes almayı bıraktım. Her şey siyaha boyandı, belki de özüme döndü. Kendimi bulmuştum.

GANGSTERLER DÖNEMİ-1

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “Prohibition” dönemi 1919’dan 1933’e kadar Amerika suç tarihinin altın çağıydı. ABD Anayasası Değişikliği doğrultusunda ülke çapında alkolün satılması, üretilmesi ile taşınmasının yasak olduğu bir dönem… Bu dönemin tanımlayıcı içki yasağı “Prohibition”‘un yanı sıra “The Noble Experiment” olarak da bilinir. Alkol karşıtı hareketin oldukça kuvvetli baskısı altında 18 Aralık 1917’de ABD Senatosu on sekizinci anayasa değişikliğini teklif etti. Otuz altı eyalet tarafından onaylanmasının ardından 16 Ocak 1919’da değişiklik onaylandı, bir sene sonra da yürürlüğe girdi. Bazı eyaletler daha önceden içki yasakları uygulamasını başlatmışlardı. Yaygın olarak Volstead Act ismi ile tanınan National Prohibition Act, Başkan Woodrow Wilson’un vetosuna rağmen 28 Ekim 1919’da ABD Kongresince kabul edildi. Bu yasa yasaklanan içkileri belirledi. Alkol artık yasak olmasına rağmen yasayı uygulamak için alınan önlemler zayıftı.  Bu yüzden, alkolün yasadışı üretilmesi ile dağıtılması hızlı bir şekilde yayıldı.  ABD’nin her köşesini denetleyebilmek için hükümetin ne vasıtası ne de isteği vardı. Polisler de dahil olmak üzere yolsuzluk her yerde hızla yaygınlaştı.

I. Dünya Savaşı esnasında John Edgar Hoover, araştırma bürosu (Bureau of Investigation) kurumunun başına geçti. Bu kurum 1924’de yaşanan birtakım skandallar sonrası köklü bir değişime uğradı. Büroya bağlı ülke çapında dört yüze yakın memur görev yapmaktaydı. Hoover’in kurumu profesyonelleştirme ve büyütme çabası neticesinde iç değişim ile birlikte isim değişikliğine de gidildi ve Federal Bureau of Investigation, yani F.B.I. kuruldu.

F.B.I.’ın kurucusu J. Edgar Hoover

Organize suç büyürken, bireysel katiller de türemekteydi. Martha Wise, akrabaları genç sevgilisi ile olan ilişkisine karşı çıkınca, çareyi onları zehirlemekte buldu. Gözaltı esnasında itiraflar da geldi ve Martha idam cezasına çarptırıldı. Pennsylvania’da yaşayan Stella Williamson’ın ölümü ardından ortaya çıkan gerçekler ile gündemi meşgul etti. Ölümünün ardından evinde 5 bebeğe ait olduğu anlaşılan ceset kalıntıları bulundu. Ancak sır dolu keşifler bununla sınırlı değildi.

10 Kasım 1925’te gece evine dönmekte olan Frank Hall isimli kadın, evinin önünde arkadan saldırıya uğradı. Kafasına ve yüzüne defalarca darbe almasına rağmen ölmedi ama ağır yaralandı. Ancak aynı şekilde saldırıya uğrayan kadınlar onun kadar şanslı değildi. Yaklaşık iki hafta boyunca saldırılar devam etti. Polisin verdiği eşgal doğrultusunda gazetelerde çok korkunç görünümlü bir adamın resmi yayınlandı. Ancak saldırılar başladığı gibi aniden bitti ve kimse bu saldırganın kimliğini öğrenemedi.

Diğer bir “canavara” geçelim… 20 Şubat 1926’da San Fransisco’da altmış yaşındaki Clara Newman’ın cesedi odalarını kiraya verdiği evin çatı katında bulundu. Tecavüze uğramış ve boğularak öldürülmüştü. Katili bulunamadı, ancak bir yıl boyunca, buna benzer 22 cinayet işlendi. Cinayetlerin Philadelphia, Detroit gibi farklı şehirlerde, hatta Winnipeg-Kanada’da işlenmiş olması olayın çözümünü zorlaştırıyordu. Çoğu kurban tıpkı ilk kurban gibi oda kiralayan ev sahibeleriydi. Ölümleri de aynı şekilde gerçekleşmişti. Tecavüze uğrayan kurbanlar boğularak öldürüldükten sonra evlerinin bir köşesine ya da yataklarının altına tıkıştırılmıştı. Yine Kanada’da aynı bölgede on dört yaşındaki bir kız ve evli bir kadının cesedi yatağın altında bulundu. Cinayetlerin işlendiği dönemde, bir berber şüpheli bir kişiyi polise bildirdi. Şüphelenmesine sebebiyet veren olay ise, saçını kestirmeye gelen yabancının, saç tellerinde kurumuş kan olmasıydı. Berberin verdiği tarife göre Earle Leonard Nelson isimli kişi tutuklandı. Asla cinayetleri itiraf etmedi, ancak jüri üyeleri farklı düşünüyorlardı. Yargılamanın sonunda  Earle suçlu bulunarak idam edildi.

Earle Leonard Nelson’un geniş alnı ve geniş çene yapısı, Lombroso’nun suçluların fiziksel özellikleri ile ilgili yapımış olduğu analizleri tasdikler gibiydi.

Seri katiller arasında kolayca unutulmayacaklar listesinde yer alan bir diğer cani de Carl Panzram’dı. On sekiz yıllık cinayet serisi 31 ülke ve 2 kıtaya dağıldı. Carl ilk kez henüz sekiz  yaşında sarhoş olma sebebiyle tutuklandı. Hayatı hiç de kolay geçmedi. Otobiyografisinde kendisini şöyle tanımlamaktaydı: “ Alçak bir ruhun bedene bürünmüş hali”.

Panzram nefretle dolu karakterini ailesinden ve gardiyanlardan gördüğü şiddete bağlıyordu. Dinî unsurların kendisine küçüklüğünden itibaren dayatılmasını yine ayrı bir sebep olarak gösteriyordu. Kurbanlarına tecavüz ediyor, uzun işkenceler yapıyor ardından öldürüyordu.  Batı Afrika’da altı Afrikalıyı avcılıkta yardımcı olmaları için para karşılığı tuttu. Çok geçmeden asıl avların kendileri olduğu anlaşıldığında çok geçti. Carl, altı Afrikalıyı adeta avlayarak öldürdü ve cesetlerini timsahlara yem olarak attı. Onun için öldürmek bir eğlenceydi. Yirmi bir kişiyi öldürdüğünü itiraf eden Carl, 1000’den fazla erkeğe de işkence yaptı. İdam cezasını duyunca hiçbir şekilde itiraz etmedi. Eğer kendisinin yaşamasına izin verirlerse öldürmeye devam edeceğini ısrarla tekrarladı. 1930’da dileği gerçekleşti ve asıldı.

Panzram olayı Amerika tarihinin en büyük travmalarından birisi ile çakışıyordu. Ekim 1929’da Amerika’nın istikrarlı ekonomisi çöktü. 5.000’e yakın banka kapanmak zorunda kaldı. Birçok işyeri iflasını bildirdi. İki yıllık sürede işçi istihdamı %30 geriledi. Büyük Bunalım Avrupa’ya da sıçradı. İşsizlik oranı kısa sürede %20’lere çıktı. Kapitalist sistem tenkit edilmeye başlanırken, siyasi nasyonalizm büyümeye başladı. Aileler evlerini kaybedip, arabalarında yaşamaya başladılar. Arabaları yoksa turist kamplarına akın ettiler. Yeni suçlar türemeye başladı. Motorize soyguncular, bankalara saldırılar gerçekleştirmeye başladılar. Jesse James-vârî asiler tekrar türedi.

Kötü gidiş, farklı dinamiklerin hareketlenmesine yol açtı. Sevgililer Günü Katliamı olarak anılan olay, 14 şubat 1929 tarihinde, çalıntı bir polis arabası ve çalıntı üniformalarla mafya lideri Bugs Moran’ın adamlarının çalıştığı depoya baskın yapan ünlü mafya babası Al Capone’un adamları, içerdeki 7 kişiyi duvara dizip öldürdüler. Chicago’da yaşanan bu olay, suç komisyonunu harekete geçirdi. Nisan 1930’da gangsterler resmen Public Enemy (halk düşmanı) ilan edildiler. 28 kişilik listenin ilk sırasında Alfphonso “Scarface” Capone yer almaktaydı.

O dönemin önemli olaylarının merkezinde Herman Drenth (asıl ismi Harry F. Powers) vardı. 1931’de Clarksuburg, West Virginia’daki bir evden kötü kokuların gelmesinin ardından yetkililer çağrıldı. Yapılan araştırmada ikisi kadın, üçü çocuk olmak üzere 5 tane çürümeye yüz tutmuş ceset bulundu. Polis, araştırmaları tamamlamadan, mobilyacı Drenth’i kayıp bir kişi hakkında sorgulamak üzere tutuklamıştı. Tutuklama esnasında Drenth’in çıkar uğruna evlenen bir psikopat olduğunu polisler bilmiyordu. Yani her şey tamamen bir tesadüften ibaretti.

Herman Drenth ya da asıl ismiyle Harry F. Powers.

Harry Powers takma adıyla iş seyahatlerine çıkan Herman, dul ve bekar kadınlarla tanışıp, evlenme vaadiyle evine getirmeye ikna ederdi. Hepsinin sonu aynıydı. Herman’ın evinin bodrum katında, kendisinin inşa ettiği bir gaz odası vardı. Kurbanları gaz odasında yavaş yavaş ölürlerken, Herman ölümlerini odanın içerisini bir camın arkasından gözetlemekteydi. Kesinleşmiş beş kurbanı vardır. Ancak bu rakamın elli civarında olduğu da söylenmektedir.

Sevgililer Günü Katliamında kullanılan silahların analizini yapan Calvin Goddard, başarılı bir şekilde doğru tespitlerde bulundu. Bu tespit ulusal anlamda suç araştırma laboratuvarlarının kurulmasına vesile oldu. İlk laboratuvar, bir iş adamı tarafından ticarî amaçlı kuruldu. Goddard 1932’de F.B.I. laboratuvar uzmanlarını adlî araştırma teknikleri konusunda eğitmeye başladı. O ana kadar F.B.I.  labaratuvarlarında sadece mikroskop ve helixometer vardı. Parmak izi analizi ile ilgili de gelişmeler gerçekleşirken, suç araştırma ile ilgili bilimsel çalışmalar modern bir hal alma yolunda emin adımlar atıyordu.

POLİSİYE EDEBİYATTA DENEYSEL BİR ROMAN GİRİŞİMİ

“Deneysel edebiyat, teknik ve stil açısından yeniliklere büyük ölçüde vurgu yapan ve bunlarla karakterize olan edebiyat türü, yazındır,” diyor Vikipedi. Postmodernist çizgide yazılmış romanlarına farklı bakış açıları, teknikler, dil ve biçimler ekleyip edebi ögelerle oynayan Cortazar, Calvino, Stein ve Cummings gibi yazarlar günümüzde deneysel edebiyatın güçlü kalemleridir.  Türkçe karşılığı “Potansiyel Edebiyat İşçiliği” anlamına gelen OULİPO grubu da Fransa’da bilimdeki (özellikle matematik) gelişmeleri edebi eserlerle buluşturarak yine deneysel edebiyata hizmet veriyorlar. Grubu oluşturan on bir matematikçi, fizik ve edebiyatçı dilin anlam ve anlatım olanaklarını zorlayarak deneysel bağlamda birçok kural ve – başta lipogram olmak üzere- teknik belirlemişler, bu kural ve tekniklerin uygulandığı eserler üretmişlerdir. Elbette deneysel edebiyatta uygulanan her yenilik kabul görmek durumunda değil. Ancak bu cesur girişimler tıpkı bilimde olduğu gibi sanatta da yenilikler yaratmayı hedeflemekte.

Peki polisiye edebiyatta (kimileri hala edebiyat kısmını sorgulasa da) mevcut kalıpları zorlamak, yeni arayışlar içine girip farklı üsluplar yakalamak mümkün müdür? Bizler Sevim Burak, Leyla Erbil, Oğuz Atay’ın eserlerinde başardığını polisiye/suç öykü ve romanlarında başarabilir miyiz?

Bu soruya olumlu ve edebiyat severleri umutlandıran yanıtı İtalyan polisiyesinin iki usta ismi Andrea Camilleri ve Carlo Lucerelli, yazımı beş yılı aşan Kırmızı Balık Cinayeti (Acqua in Bocca) romanıyla veriyor.

Andrea Camilleri (1925- 2019) Carlo Lucerelli (1960)

Camilleri, kurgusal karakteriKomiser Salvo Montalbano ile polisiye okurlarının gönlüne taht kurmuş, İtalya’nın üvey evladı gibi görülen Sicilya’nın sosyal, tarihsel ve politik unsurlarını toplumsal gerçekçilik bağlamında metinlerine aktarmıştır. Sicilya Adası’nın yakın dönem tarihini, sosyolojik yapısını, kültürünü, dil özelliklerini, yarattığı kendine has polisiye anlatı biçimiyle bu derece başarılı aktarması aslında kendi coğrafyasını iyi tanıyışından ve edebiyatının gücünden kaynaklanır.

1960 doğumlu Lucerelli ise İtalya’nın yakın tarihindeki cinayetler üstüne yazılmış, gerçek hikâyelerden oluşan on iki eserle ödüller almış bir yazar ve televizyoncu.

Bu iki güçlü kalem 2005 yılında bir belgesel çekimi için Roma’da bir araya gelmiş. Editör Daniele di Gennaro kitabın son sözünde çekimler sırasında yazarları yakından gözlemlediğini ve uyumlu hallerinden etkilendiğini anlatıyor. Gennaro teknik bir nedenle verilen arada yazarlara şu soruyu yöneltmiş; “Karakterleriniz Salvo Montalbano ve Grazia Negro, önlerinde duran bir ceset karşısında nasıl davranırlardı? Bu soruşturmayı birlikte nasıl yürütürlerdi?”

Camilleri ve Lucerelli

İşte Kırmızı Balık Cinayeti romanının doğuşuna vesile olan soru bu olmuş. O ortamda hızlıca başlayan kurgu tam beş sene boyunca yazarların karşılıklı e-postayla yazışması, titiz düzenlemeler ve bolca eğlenceyle tamamlanmış. Aralarındaki yaş farkının kırk yılı aşması uyumlarını bozmamış, aksine iki rakip satranç oyuncusu gibi ince eleyip sık dokuyarak oluşturdukları deliller, raporlar, fotoğraflar ve mektuplarla ortaya sıra dışı bir metin çıkarmayı başarmışlar.

Klasik polisiyelerde bir anlatıcının ağzından dinlediğimiz hikâye, Kırmızı Balık Cinayeti’nde bize iki komiserin birbirlerine farklı şekillerde yolladığı mektuplar ve pusulalar aracılığıyla aktarılıyor. Olay yerini, cinayetin işlenişini, delilleri, görgü tanığı ifadelerini bu mektuplara iliştirilen belgeler, kartvizitler, hatta el ilanları üzerinden öğreniyoruz. Bu açıdan romanın formu da polisiye adına yeni… Benzeri bir girişimi 2019 basımı “Bence Katil Öldürdü” romanıyla Kurtcebe Turgul’da görmüştüm.  Turgul’un bu eseri bolca resim, döneme ait ek bilgi, şarkı sözü vs. ile bezenmiş oldukça sıra dışı ve ilgi çekici bir romandı. O kitaba da başka bir yazıda etraflıca yer vermekte fayda görüyorum.

Kırmızı Balık Cinayeti’ne dönersek, yazarlar hem yazım sırasında kendilerine hem metnin içinde kahramanlarına Jaz ezgileri dinletiyor. Başka bir sanat dalından alınan bu destek romanı elbette daha güçlü kılıyor. Lucerelli müziğin kendisine deneysel işler yapmada yardımcı olduğunu, Camilleri ise yazarken boş ve dolu ritimlerin hikâyenin nefesini tanımladığını söylüyor.

Ekip, farklı yazarlara ait iki kurgu karakterin bir cinayet vakasını nasıl anlatacaklarına dair epey kafa yorduktan sonra Camilleri’nin eşinin önerisi sorunu çözmüş. 1936 yılında yayımlanan Miami’de Esrarengiz bir Cinayet romanını örnek alarak uzun zamana yayılmış bir yazı serüvenine başlanmış. Eserin yazarı Dennis Wheatley rapor, fotoğraf ve mektup örneklerini metin içinde az da olsa kullanarak dönemine göre epeyce farklı bir girişimde bulunmuş. Camilleri ve Lucerelli araya giren pek çok film ve roman projesine rağmen Kırmızı Balık Cinayeti’ni 2010 yılında okuyucusuyla buluşturmayı başarmış. Kaçma- kovalama sahneleri de dahil maceranın tamamını mektuplardan öğrendiğimiz roman, kısa ve bir çırpıda okunabilecek kadar akıcı. Okuma keyfini kaçırmamak adına vakayla ilgili detaylara hiç girmiyorum.

Her iki yazarın hem İtalyan hem de dünya edebiyatına yadsınamaz katkısı bu deneysel metinle daha da büyümüş. Her ne kadar uçuk kaçık bulduğumuz, bazen okumakta bazen de anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz girişimler çoğunlukta olsa da yazı sanatının ilerlemesi ve çağın gereklerini karşılaması adına son söz olarak şunu söyleyelim, “Yazmaya ve denemeye devam!”

İŞARET

Eğitimci yazarlar camiasına yeni katılan bir isim Onur Dikenova. Herdem Polisiye’den  okura sunulan İşaret, 2023 yılının ilk polisiye romanlarından biris ve Onur Dikenova’nın da ilk kitabı.

İşaret, bir ilk roman olsa da Dedektif Dergi okurları için Onur Dikenova bildik bir isim. Yazarın polisiye öyküleri dergimizin sayfalarında çoktandır okurlarla buluşuyor ve bu başarılı hikayeler oldukça yoğun bir ilgi görüyorlar.

Yeni olay yerimiz bir çocuk parkı.

Polisiye yazarı hikayesini anlatmaya başlamışsa birileri ya ölmüştür ya da ölmek üzeredir.  Sırtından bıçaklanmış bir adam yatıyor parkın orta yerinde. Ekibimiz sabahın erken saatlerinde görev başında. Yürüyüş yapan üç kadın bulmuşlar cesedi. Maktul mahallede kasapmış.

Ekibimiz rutin araştırma ve soruşturma sürecine koyuluyor ve kısa sürede olayların karmaşık bir hal aldığını görüyor. İlk eşi, on sene önce geride on yaşında bir evlat bırakarak intihar etmiş olan maktul kasap Mennan’ın ikinci eşine şiddet uygulamaktan daha başka suçlara da bulaştığını öğreniyor polisler. İşin içine uyuşturucu mafyası, Narkotik Şube de girince, kovalamacalar, çatışmalar, gece operasyonları ile hareketli bir hikâye sunuluyor okura. Ve adım adım yürütülen zorlu araştırmalar sonucu ortaya çıkartılan katilin kimliğiyle okura ters köşe yapmayı ihmal etmiyor Onur Dikenova.

‘Karakterler o kadar inandırıcı ki yaşanmış bir olayın içine çekilmiş gibi oluyorsunuz. Polisiye roman türünde yeni bir yazar doğuyor,’ demiş Mario Levi.

Karakterlerin inandırıcılığı ya da doğallığı konusunda ben de usta yazar Mario Levi’ye katılıyorum. Cinayet polislerinin hastalıklı ruhlarını, sorunlu aile hayatlarını okuduk yıllarca. Onur Dikenova bu sağlıksız gidişata dur demek istemiş olacak. Başkomiserimizin evde yemek yapan, kapıyı açan ‘hoş geldin,’ diyen bir eşi, okulda kavga eden, mahcup olmayı bilen başını önüne eğip özür dileyen çocukları var. Gergin anlarda sergilediği ağır ve uzlaşmacı tavırlarıyla olgun bir karaktere sahip olduğu anlaşılan kahramanımızın ekibi de inandırıcı kişiliklerden oluşuyor. Başkomiserine ‘baba,’ diyen fiyakalı Komiser Kudret büronun gözdesi olsa da ekibe yeni katılan genç polis de ilk andan itibaren ben buradayım diyor.  

Bir de Çiçek kızımız var. Çok çalışıyor. Yakışıklı Kudret’e yanakları kızararak bakıyor, azıcık da laf mı taşıyor ne?

İşaret’in temiz ve akıcı dili, duraklamayan aksiyonu keyifli bir okuma vaat ediyor okura. Ve fonda Mahzuni çalıyor.

‘Adam olamadın Zevzek. Beni bilemedin Zevzek.’

Şimdilerde, İşaret’in devam kitabı olan Şikâyet için hazırlanan Onur Dikenova okurlara şu soruyu soruyor. ‘Hangimiz bir işaret için beklemedik ki bu hayatta? Kimimiz hayallerimize ulaşmak kimimiz iyi bir insan olabilmek için?’

Samimi itirafım, bu soruyu çok düşündüm. İşareti bilemedim ama hayallerimize ulaşmak için de iyi bir insan olabilmek için de en önemli faktör yine insandır bence. Yaşadığımız toplum, konuştuğumuz insanlar, içinde bulunduğumuz ortam yönlendirir hayallerimizi de kişiliğimizi de.

Ben insana güvenmem. Onur Dikenova’nın ikinci kitabını Şikayet’i beklerken fonda Mahzuni kalsın.

Bizim sürümüz kurtsuz, koyunumuz yarasız olmaz.

Keyifli okumalar.

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Andrew Mayne – Natüralist (The Naturalist)

“Natüralist”, yazar Andrew Mayne’ın okuduğum ilk kitabı. Yaptığım araştırmada detaylı biyografisine ulaşamadım açıkçası. Asıl mesleği sihirbazlık gibi görünüyor. Hatta David Copperfield ile çalışmışlığı da var. Aynı zamanda bir TV programının yıldızı ve ve çok satan bir yazar. Edgar ödüllerinde de bir adaylığı var. “Natüralist” ilginç bir roman. Bilişsel bilim ve Biyoloji profesörü Theo Cray kahramanımız. Vahşi şekilde parçalanmış cesetlerin bulunduğu bir davaya bir öğrencisiyle beraber önce bir şüpheli olarak dahil olan Profesör, gerek olay yerine gerekse bulunanlara farklı bir şekilde bakmaktadır. Onun işi polislerden, olayı araştıran dedektiflerden farklı bir bakış açısıyla bakmak ve görünmeyeni fark etmektir. Tüm kanıtlar olayların vahşi bir ayı saldırısı olduğunu gösterirkenTheo, görülmemiş derecede saldırgan ve etkili bir seri katilin izlerini görmektedir. Kendi geliştirdiği bir bilgisayar programıyla olay yeri ve kanıtları yorumlamadazekice bir yol izleyen Theo, aynı zamanda hem kendisini hem de sevdiklerini tehlikeye atmaktadır. Bahsedilen bilim dallarına çok uzak olmama ve anlatılan yöntemlerin mümkün olup olamayacağını bilmememe rağmen bir polisiye roman olarak bana son derece inandırıcı ve heyecanlı geldi. Ben beğendim. Öneririm.

Andrew Mayne – Aynadan İçeri (Looking Glass)

Bilişsel bilimci ve Biyolog Theo Cray’in ikinci öyküsü. Bu kez umutsuzluk içinde, küçük oğlunun ortadan kaybolmasının üzerinden dokuz yıl geçmiş bir babanın başvurusu üzerine olayı araştırmaya başlıyor. Hiçbir ipucu, doğru dürüst tutulmuş bir polis raporu bile olmadan neredeyse imkânsız bir soruşturmanın içinde buluyor kendini. Eşeledikçe daha önce kimsenin bulamadığı, bulsa da umursamadığı birtakım buluntularla çok farklı bir durum içinde kalıyor Theo. Tesadüfen gördüğü bir çizim ve bir çocuğun ifadesinin ardından “Oyuncakçı” diye bir kimliğe ulaşıyor. Tıpkı ilk romanda olduğu gibi kanun kuvvetlerinin inanılmaz aymazlığı karşısında çaresiz kaldığını düşünüyor ama sonrasında inanmak istemeyeceği kadar kötücül bir komployu farkediyor. Bu kez sadece kendisine inanmayan polis ve dedektifler değil aynı zamanda devlet çarkı içinde yer alan inanılmaz bir gizli örgüt ile de savaşmak zorunda kalıyor. İlk kitabı aşan bir anlatım ustalığı ve bir sonraki sayfayı çevirmek için okuru sabırsızlandıran bir kurgu diyebilirim. Öneririm.

Andrew Mayne – Cinayet Teorisi (Murder Theory)

Bilişsel bilimci ve Biyolog Theo Cray’in üçüncü öyküsü. Bir önceki kitabının faili olan Oyuncakçı’nın önceki cinayet ve kurbanlarının kalıntılarını gömdüğü alan için FBI tarafından yardımı istenir. Göz altına alınan kişi kendi halinde, hiçbir şiddet geçmişi olmayan bir adli tıp uzmanıdır. Olay henüz araştırılırken yine şiddet geçmişi olmayan bir fail oldukça vahşi bir başka cinayet işler. İpuçlarını takip edip kendine özgü düşünme tarzıyla yorumlayan Theo hiç beklemediği bir sonuca ulaşır. Acaba bu kez karşısında bir seri katil değil de, seri katil yaratma çabasında olan bir bilim insanı mı vardır? Gerçekten çok zekice yazılmış, bilimin ve çılgınlığın bir araya geldiğinde nelere yol açabileceğini neredeyse gözümüze sokan bir kurgu. Theo Cray katili yemlemek için yine yasaların kenarından dolanarak, hatta bazen bilerek ve isteyerek kuralları çiğneyip  daha önce hiçbir kitapta benzerini okumadığım bir yönteme baş vuruyor. Okuduğunuzdan pişman olmayacağınız çok yaratıcı ve aynı zamanda bilgilendirici bir kurgu. Serinin dördüncü romanı da var ancak henüz dilimize kazandırılmadı. Öneririm.

Erkan Aksu – Cam Tabut Cinayetleri

Pınar Başkomiser ve ekibinin ikinci macerası “Cam Tabut Cinayetleri. İlk roman, “Pembe Panter Cinayetleri”ni Aralık 2022’de okumuş ve kendimce değerlendirmiştim. Her iki kitap da gerek kurgu, gerek karakter oluşumları açısından oldukça başarılı. Başkomiser Pınar, kitabın en başında  yanında bir ceset ve elinde ateşlenmiş bir tabanca bularak uyanıyor. Daha bu muamma çözülmeden şehrin değişik yerlerinde cam bir tabut içinde sergilenen ve her biri yedi parçaya bölünmüş cesetler art arda bulunuyor. Ceset parçalarının yanında ayrıca ısırılmış bir elma, bir maske ve üzerinde isim yazan bir not var. Oldukça baş döndürücü bir çalışma gerçekleştiriyor Pınar Başkomiser ve ekibi. Bu arada ekibe oldukça başarılı üç yeni karakter katılıyor. Ekibin eski iki üyesi arasında bir önceki romanda yaşanan dehşet verici olaylar yüzünden bir gerilim var. Tüm bunlar ustaca  aktarılıyor okuyucuya. Şimdi de birkaç küçük eleştiri. Ben daha ilk cinayetdeki olay yerinde verilmek istenen mesajı çözdüm. Ekibin bu sonuca ulaşması biraz zaman aldı. Şüphelilerden biriyle çalışan bir maktulün bilgisayarı neden hemen incelemeye alınmadı ayrı bir soru. Son olarak da bir tanık/şüphelinin ifadesi mutlaka polis tarafından sorgulanmalı, araştırılmalıydı. Bu ifadenin doğru ya da yanlış olması tesadüfen öğrenilmemeliydi. Her şeye rağmen başarılı bir roman ve öneriyorum. Üçüncü kitabı da sabırsızlıkla bekliyorum.

Nuray Karadağ –Cesetlerden Hallice

Yeni bir kahraman daha kazandı polisiye edebiyatımız. Başkomiser Ayışığı. Oldukça başarılı olduğunu düşündüğüm bir ilk roman. Yazar 1972, Malatya doğumlu. Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya devam ediyor. Daha önce bir edebiyat öğretmeninin yazdığı kitaba başlayıp çok ağır ve ağdalı bir dil kullanıldığı için bitirememiştim. Cesetlerden Hallice öyle değil. Basit ve anlaşılır bir dili var. Yazar ip uçlarını saklamadan kitap boyunca okura verip Ayışığı Başkomiser ile soruşturmaya ortak ediyor. Bir okul müdürü, şube müdürü ve eğitim müdürü aynı şekilde, tek bir bıçak darbesiyle ve farklı semboller iliştirilerek öldürülüyorlar. Başkomiser Ayışığı ve Komiser Cıvan uzun süre herhangi bir ipucu bulamadan koşturup duruyorlar. Fakat kurbanları dikkatlice araştırdıklarında aslında onların da pek masum olmadıkları ve ölüm nedenlerinin geçmişlerinde yaptıkları bazı şeyler olabileceği ihtimali ortaya çıkıyor. Kitabın dilini, yaratılan karakterleri oldukça sevdim. Karakterler oldukça gerçekçi.Kitap boyunca bir yandan polis soruşturmasını izliyor bir yandan da ülkemizin önemli yaralarıyla ilgili oldukça isabetli değerlendirmeleri görüyoruz. Özellikle kadına uygulanan şiddet, eğitimin yozlaştırılması ve içinin boşaltılması gibi çok ağır sorunlarımızdan bahsediliyor kurgu boyunca. Nuray Hanım da bir öğretmen olduğu için eğitim sorunlarına farklı bir duyarlılıkla yaklaşmış. Seçilen kişi isimleri çok ilginç. Olaylara mekan olan şehir özellikle ve ustaca gizlenmiş ama dayanamayıp birkaç küçük ipucunu takip ederek ben neresi olduğunu buldum. Okumanızı öneririm.

M. Sait Güven – Pabuç Hikayesi

Mehmet Sait Güven 1974, Erzurum doğumlu. Edebiyat okumuş. Değişik dönemlerde köşe yazarlığı, editoryal danışmanlık, senaryo yazarlığı yapmış. Yirmi bir yıldır edebiyat öğretmeni olarak çalışıyor. “Pabuç Hikayesi” yazarın okuduğum ilk eseri. Dört yüz sayfa ve Herdem Kitap etiketiyle 2022’de çıkmış.

Bir iş hanının tavanında Filistin askısıyla asılmış ve korkunç işkencelerle öldürülmüş bir cesedin bulunmasıyla başlıyor kitap. Başkomiser Buğra Kayıgil ve ekibi olayı araştırmaya başlıyor, soruşturma ilerledikçe kendilerini 12 Eylül darbe öncesi ve sonrasında yaşanan karanlık olayların içinde buluyorlar. Olayı farklı bir yönden araştıran gazeteci Melike Örnek ile bir noktada Başkomiser Buğra’nın yolu kesişiyor. Araştırma ilerledikçe karşılarına çıkarılan engeller yollarını tıkar,uğradıkları saldırılar da hayatlarını tehlikeye sokmaktadır. Dokuz saat gibi bir sürede, neredeyse hiç bırakmadan, bir oturuşta bitirdim kitabı. 12 Eylül’ün o karanlık günlerinde henüz bir ortaokul öğrencisiydim. O gün banyodaki odunlu termosifonumuzda babamın kitapları yaktığını hatırlıyorum. Yıllar geçtikçe öğrendik aslında neler olduğunu, ne acılar çekildiğini, o güne nasıl ilmek ilmek hazırlanarak gelindiğini. Yitirilen canlar, ihanetler, işkenceler, insan onurunu yok eden korkunç cezalar. Dünyanın en korkunç yerlerinden biri seçilen Diyarbakır ve Mamak Cezaevi’nde yaşanan ve çok sonra ortaya çıkan dehşet verici olaylar. “Pabuç Hikayesi” bir belgesel gibi o günleri anlatırken aynı zamanda müthiş akıcı ve gerçekçi bir kurguya imza atmış. Öykü gerçekten dantel gibi işlenmiş, boşluk yok, gereksiz bir anlatım yok. Elinize aldığınızda bırakamayacağınız bir roman olmuş. Öneririm.

Sema Fener – Hastanede Cinayet

Bu romanyazarın okuduğum ilk kitabı. Bir kitabı daha var ancak henüz ulaşamadım. YazarınMimar Sinan Üniversitesi, Sinema Televizyon Merkezi’nde öğretim üyesi oduğu söyleniyor. Ancak üniversitenin akademik kadro bölümünde ismine ulaşamadım. Sinema ve teknolojisi ile ilgili yayınlanmış kitapları var. Sanıyorum “Hastanede Cinayet” ilk polisiye romanı. Onkoloji bölümünün “başarısı” ile ünlenmiş lüks bir hastanede, çalışan Medikal Onkoloji Uzmanı Doktor Aysel İnan’ın vahşice öldürülmesiyle başlıyor olaylar zinciri. Olayı soruşturmakla görevlendirilen Cinayet Büro Başkomiseri Altan ve ekibi hızla olaya el koyar. Soruşturma ilerledikçe  kısıtlı doktor maaşıyla gücünün yetmeyeceği bir yaşam süren Aysel’in farklı ilişkileri ortaya çıkar. Cesetler art arda gelmeye başladıkça olayın rengi değişir. Ülkemizde özellikle kanser hastalarını hedef alan birtakım örgütlerin olduğu bilinen bir gerçek. Sema Fener, olayların çok da derinine inmeden ama ana hatlarını da gayet güzel özetleyerek bu sorunu, cinayet kurgusunun içine gayet güzel yerleştirmiş. Karakter tablosu kalabalık olmasına rağmen okur gayet kolay takip edilebiliyor. Okuması kolay ve akıcı. Öneririm.

Ferhat Ünlü – Bir Gölgenin İntikamı

Avukat Timuçin evinin banyosunda boğazı bir gitar teliyle sıkılmış olarak ölü bulunur. Ünlü bir fotoğraf sanatçısının bir eserinden esinlenen bir poz verdirilmiştir ölü bedenine. Çocukluk arkadaşları Savaş, Ercan ve eşi Aysun mahvolurlar. Başkomiser Murat cinayeti çözmek için büyük çaba sarfetmektedir. Bu çabayı yeterli bulmayan Savaş ve Ercan da bir yandan kendi araştırmalarını yürütmektedirler. Öykünün kısaca konusu böyle. Gerek kullanılan anlatım dili, gerekse uzun uzun yazılmış suç, seri katiller ve psikoloji tartışmaları kendimi konunun içinde hissetmemi son derece zorlaştırdı. Bir noktada tahmin ettim katilin kim olduğunu. Katil yakalandıktan sonra  bu kez mahkeme sürecinin ve kendi iç çatışmalarının uzun uzun anlatılması zevk almamı engelledi diyebilirim. Okuması zor bir kitap. En azından benim için öyle oldu.

Nuray Karadağ – Kelle Koltukta

“Cesetlerden Hallice”den sonra Başkomiser Ayışığı’nın 2. macerası “Kelle Koltukta”. Talihsiz Başkomiserimizin sürgün gittiği yeni görev yerinde de başı dertten kurtulmuyor. Peşpeşe meydana gelen ve tüm çalışmalara rağmen hiçbir ip ucu bulunamayan altı kayıp vakası delirtiyor cevval Başkomiserimizi. Üstelik bir yandan da özel hayatındaki çalkantılarla uğraşıyor. İlk kitapta sevmiştim Ayışığı Başkomiseri. Daha da sevdim. Sade dili, başarılı kurgusu ve gerçekçi karakterleriyle okunması gereken bir roman olmayı hak ediyor. Ülkemizde özellikle Başkomiserimizin sürgüne gittiği bölgede yoğun yaşanan, göz yumulan kadın cinayetleri, çocuk istismarları, özellikle kadına yönelik şiddet, tarikat-cemaat yobazlığı, liyakatsiz, torpilli yöneticiler ve çalışanların toplumaverdikleri zararları kurguya son derece başarılı bir şekilde yedirmiş Nuray Karadağ. Okurken zaman zaman öfkeye kapılıp dişlerinizi sıkmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Yazarın en sevdiğim özelliklerinden biri karakterlere verdiği muhteşem isimler. Asla olayların geçtiği yerlerin adını açıklamıyor ama biraz dikkatli bir okur bunu hemen anlıyor elbette. Kurgunun ana konusu yaşanan kayıp vakalarının araştırılması. Ancak konu içinde konu gibi adeta bir suç kolajı okuyorsunuz kitap boyunca. Ben kurguyu tekniği, karakterleri de sevdim. Muhtemelen devam kitabı başka bir ilimizde geçecek. Öneririm.

Sema Fener – Cinayet Malikanesi

Yazarın okuduğum ikinci kitabı “Cinayet Malikanesi”. Atmosfer ve kurgu neden bilmiyorum çok tanıdık geldi. Farklı bir versiyonunu bir öykü olarak okudum sanıyorum ancak bir türlü anımsayamadım. Kurgu, atmosfer, karakterler ve anlatım tarzı Agatha Christiegibi. Bir yandan Covid salgını, bir yandan kötü hava koşulları nedeniyle ana karadan izole olmuş bir ada. Bir anne, üç kızı, eşleri ve torunu, bir de torunun kız arkadaşı kocaman bir malikanede mahsur kalırlar. Kızlardan biri kocasını yıllar önce kaybetmiştir. Son derece baskın karakterli büyük hanım  üzüm bağlarını bir eğitim vakfına bağışlamaya karar verir ve elbette tüm çocuklar miras kaygısına düşer. Zaten uzun zaman sonra bir araya gelmelerinin tek nedeni annelerini bu kararından caymaya razı etmektir. Derken önce torun, sonra da kocalardan biri ortadan kaybolur. Adada iki deneyimsiz polisten başka bir emniyet gücü de yoktur. Yüz altmış sayfalık kitabın 122. sayfasındaasıl kahramanımız olacağı anlaşılan Komiser Melisa ile tanışıyoruz. Her büyük ailede olduğu gibi Arın ailesinin de geçmişinde gömülü cesetleri var elbette. Bunların bir kısmı açığa çıktı ama kitap benim kafamda pek çok soru işareti bırakarak bitti. Anlaşılan bir devam kitabı bekleyeceğiz. Bir an olay doğa-üstüne bağlanıp bitecek gibi geldi ama galiba öyle olmayacak. Bekleyip görelim.

Zehirli Kalem Öyküleri 3: Dönüşüm – Hazırlayan: Gencoy Sümer

Dedektif Dergi, Türk Polisiye Edebiyatına büyük katkılarda bulunmaya devam ediyor. Üç yıldır “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adıyla düzenlenen yarışma, edebiyatımıza pek çok genç ve yeni yetenek kazandırmaya devam ediyor. “Dönüşüm” 2022’deki yarışmada dereceye giren on yedi öyküyü içeriyor. Her birinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Elbette kaçınılmaz olarak aksayan yerleri de yok değil. Örneğin “Küvetteki” isimli öyküde küvette bulunan cesedin olay yerine gelen Komiser tarafından dokunulup boynunun bulunduğu konumun değiştirilmesi, küvette bulunan suyun boşaltılması bana bir hata gibi geldi. Bildiğim kadarıyla Adli Tıp sorumlusu ya da OYİ gelmeden cesetle ve olay yeriyle kimsenin teması olmaması gerekir. En çok dikkatimi çeken öyküler ise şöyle: “Keklik Hoca’yı Kim Öldürdü” son derece hoş bir öyküydü. “Peri Padişahının Kızı” ise alt metni çok güçlü, Harry Potter tadında bir cinayet öyküsü. Son olarak da “Bir Nefeslik Hayat” isimli öyküyü okuduğunuzda burnunuzun üzerine bir yumruk yemiş gibi olacaksınız. Bu değerli seçkinin hazırlanmasında emeği geçen, başta Sayın Gencoy Sümer olmak üzere herkese teşekkürler. Türk Polisiye Edebiyatımız için çok değerli bir iş. Serinin diğer iki kitabı olan “Elenor’un Kırmızı Beresi” ve “Ölümün Kıyısında” ile birlikte “Dönüşüm”ü okumanızı öneririm.

Önay Yılmaz – Matematik Cinayetleri

Ortaokulda tek bilinmeyenli denklemlere gelinceye kadar çok iyiydim.Excel’de formül yazabilecek kadar dört işleme hakimim ama işin içine K, C, Y, X, Z falan girince benim kayış kopuyor. O yüzden Önay Yılmaz’ın kitabını biraz da tedirgin olarak aldım elime. Korktuğum gibi olmadı. Önay Bey okuyucuyu hiç sıkmadan son derece akıcı bir anlatımla matematik ve polisiyeyi birleştirmeyi başarmış. Matematik Profesörü Kemal Yıldırım ölümcül bir hastalığa yakalanan karısını, doğal ölümüne kısa bir zaman kala vahşi bir cinayetle kaybeder. Çok sevdiği karısı Selma ölümünden sonra yerine getirilmek üzere bazı görevler vermiştir kocasına. Her adımda çözülecek bir problem, o problemin sonucunda ortaya çıkan şifrenin çözümüyle de yeni bir görev ve rota. Görevlerin tamamlanmasıyla  büyük ödüle kavuşacaktır Kemal Yıldırım. Bir yandan görevleri yerine getirmeye çalışırken bir yandan da eşini öldürenlerin peşine düşmekten geri kalmaz. Emekliliğine kısa bir süre kalan Komiser Kerem Ilgaz da ip uçlarının peşindedir. Roman boyunca matematik profesörü Kemal Yıldırım’la beraber Avrupa’nın değişik mekanlarında dolaşıyor, tarih boyunca yaşamış ünlü matematikçiler hakkında kısa bilgiler alıyor, problem çözüyor ve bir yandan da katil avlıyoruz. Kurgu  alışıldık değil ve son derece akıcı. Gerek kurgusu, gerekse karakterleriyle son derece “polisiye” bir roman. Hele son bölümlerde yaptığı birden fazla ters köşeyle okuma zevkini daha da arttırıyor. Okumanızı öneririm.

Onur Dikenova – İşaret

Aslen bir teknik öğretmen olan yazarın ilk romanı “İşaret”. Sıradan bir cinayet vakası olaylar ilerledikçe farklı boyutlara evriliyor. Pek sevilmeyen mahalle kasabı, sokak ortasında sırtından bıçaklanmış olarak bulunur. Cinayet silahı yok, görgü tanığı yok, ipucu yok. Başkomiser Bülent Doğu ve ekibi; Sadık, Kudret, Çiçek tüm güçlerini vakayı çözmeye harcarlar. Ama soruşturma ilerledikçe iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Yalın anlatımı ve gerçekçi karakterleriyle inandırıcı bir kurgu. Çetrefilli anlatım yöntemlerine başvurmadan gerçek bir polis işini anlatıyor, bir cinayet dosyasının adım adım nasıl oluşturduğunu anlatmış yazar. Bu arada yurdum insanının bazı hoş özelliklerini de yedirmiş konunun içine. Örneğin; Başkomiserimiz bir tanığı sorgulamaya giderken yolda rastladığı bir inşaatta çalışan iş makinelerini diğer vatandaşlarla birlikte izlemekten kendini alamıyor. Bir dönem ortalığı kasıp kavuran meşhur Tanzim Satış tezgahlarını, soğan, patates fiyatlarını anmadan geçmemiş. İstanbul Hava Limanı’nın yapılış şeklini eleştiriyor bir karakterimiz ama sonra “O kadar da fena  değil” diyerek fikir değiştiriyor. Adli Tıp ve Olay Yeri İnceleme yöntemleri üzerinde biraz daha durulsaydı daha iyi olabilirdi. Örneğin cinayet silahı bir bıçaksa günümüz teknolojisiyle maddi olarak elde olmasa da yara incelenerek neredeyse kusursuz bir şekilde biçimi ortaya çıkarılabiliyor. Bir sonraki kitabının adını da vererek bitirmiş romanını yazar. Kolay okunan ve vakit ayırdığınıza değecek bir kitap. Öneririm.

Alper Kaya – 50 Maddede Polisiye Edebiyat

Polisiye okumayı seven herkes için çok değerli ve mutlaka kütüphanelerinde olması gereken bir başucu kitabı geldi. “50 Maddede Polisiye Edebiyat”. Kitapta, adından da anlaşılacağı gibi, elli kısa bölümde polisiye edebiyatın başlangıcından bugüne çok güzel bir derleme yapılmış. Polisiye edebiyatın doğuşu, gelişimi, çok merak edilen türleri, farklı ülkelerde nasıl doğup geliştiği ve bugün ne durumda olduğu hakkında çok net ve öz bilgiler bir araya getirilmiş. Sıkılmadan, akıcı bir şekilde okunabilecek başarılı bir mini antoloji var karşımızda. Polisiye edebiyat denince akla ilk gelen isim, üstad Erol Üyepazarcı’nın bıraktığı yerden bayrağı devralmış Alper Kaya. Bu arada bulup alma şansı olanlar için de Erol Üyapazarcı’nın “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes!” isimli eserini de mutlaka okumanızı salık veririm. Öneririm.

KURGUSAL DEDEKTİFLER

Chester Gould tarafından yaratılan, sert ve zeki polis dedektifi Tracy, ilk defa 4 Ekim 1931’de Detroit Mirror gazetesinde yayınlanan çizgi romanla hayat bulur. Gould’un yazıp çizdiği bu seri, 1977’ye kadar devam eder. Gould’dan bayrağı başka sanatçılar ve yazarlar devralsa da Tracy’nin namı korunur, hatta yürür. Tom De Haven, Gould’un Dick Tracy’sini “Aşırı derecede komik, Amerikan, Gotik” olarak över. Brian Walker ise onu “Korkunç bir şekilde eğlenceli bir adam” olarak tanımlayıp “Şiddet ve acı dolu sürükleyici hikayelerle dolu” olduğunu ekler.

Peki gerçekten kim bu Dick Tracy? Sarı trençkotu, çekici bakışları, sert yumrukları, acımasız tavırları…

Emil Trueheart’ün cinayetini aydınlatmak ve öç almak için polis memuru olan bir genç, Tracy. Emil, Tracy’nin sevgilisi Tess’in babası olur. Tracy, Chicago’da, bir orta batı şehrinde yaşar. Mafyanın egemen olduğu karanlık sokaklarda gezinir. O sokaklarda bir serseri çevirseniz onun için “Aşağılık biridir” demekten geri durmaz. Ancak sıkıştırırsanız onun “Sivil kıyafetli, karşı konulmaz bir dedektif” olduğunu da kabul eder. Başlarda bir fötr şapka, koyu bir takım elbise, beyaz bir gömlek ve bir kravat ile dolaşır. 1930’larda, Prohibition dönemi gangsterleri, soyguncuları, yolsuz politikacıları ve suçluları savunma mafya tipli avukatları karşısına alır. Tracy, suçluları takip etmek konusunda pek maharetlidir. Onlarla yüzleşmekten asla çekinmez, gerektiğinde acımasız davranır. Sonradan türeyen düşmanları, Pruneface, Flyface, the Mole, Wormy, the Blank, Laffy ve Rhodent gibi iğrenç fizyonomileri olan grotesk kötülere karşı mücadele eder. Tracy, ilk ortağı olan komik Pat Patton ve sonraları profesyonel bir dedektif olan Sam Catchem’den Yardım alır. Onunla anılan diğer önemli karakterler Junior Tracy, B.O. Plenty, Gravel Gertie, Sparkle Plenty, kadın polis Lizz ve Diet Smith de mücadelesinde onu yalnız bırakmazlar.

Ralph Byrd, Dick Tracy’yi, film serilerinde, birkaç polisiye filmde ve bir televizyon dizisinde (1950-53) canlandırır. Karakter, radyo dizilerinde ve çizgi romanlarda da yer alır ve Dick Tracy’nin oyuncaklarını ve malzemeleri satmak için kullanılır. Amerikan film endüstrisini yeterince beslememiş olacak ki, Warren Beatty’nin başrolünde olduğu Dick Tracy (1990) filminde, Al Pacino, Dustin Hoffman ve Madonna gibi birçok ünlü oyuncu yer alır. Tracy artık bir şöhrettir. Sarı trençkotu, acımasız tavırları ile…

Warren Beaty, Dick Tracy rolünde.

Tracy, yıllar geçse de, sarı trençkotu, çekici bakışları, sert yumrukları, acımasız tavırlarıyla hatırlanır. Şiddet ve acı dolu hikayelerin kahramanıdır. Onu ararsanız, bir gece yarısı, karanlık Chicago sokaklarını aydınlatmaya çalışan bir sokak lambası altında bulabilirsiniz. Düşünceli ama her an tetiktedir.

Evet, Dick Tracy denince ilk olarak onun sarı şapkalı ve sarı trençkotlu karizmatik görüntüsü akla gelir. Gözükara bir polistir Tracy. Sarı trençkotunu savurarak apartmanların yangın merdivenlerine tırmanır. Tavan camlarını kırıp suçluların ortasına atlayıverir. Ahlaksız tekliflere rağmen, ahlakından asla ödün vermez. Adli tıp bilimindeki en son gelişmelerden ve döneminin teknolojik araçlarından yardım alır. Kendisini tanıtmak için üç kelime seçilecek olsa, “Cesur, ısrarcı ve adil” denebilir. Dick Tracy’nin çenesi köşeli olduğu kadar serttir de. Nice yumruklara maruz kalıp kırılmamıştır. Tracy, titizdir. Titiz insanlara saygı duyar. Aynı titizlikte bir adalet sistemi olmasının hayalini kurar. Hayali gerçek olmadığından sisteme alaycı yaklaşır. Kötü adamları köşeye sıkıştırdığında kaçmalarına izin vermez. Gerektiğinde adaletin ta kendisi oluverir. Suçluların cezasını olay yerinde keser.

POLİSİYE MASASI

CİNAYET MÂLİKÂNESİ-SEMA FENER

Sema Fener’in yeni kitabı ne yazık ki oldukça kötü bir polisiye örneği.

Açıkçası birkaç saat içerisinde bitirdiğim Cinayet Malikânesi, radyo tiyatrosu havası veren  hafif, kolay, hızlı tüketilebilir yapısı sebebiyle ilk başlarda hoşlanıp hoşlanmama konusunda kararsız kaldığım bir çalışma oldu öncelikle. Bunun yerini kitaptaki bir çok karakterin atışmalarını içeren bol diyaloglu yapısı sebebiyle sempati duymaya başladığım bir noktaya geldi, ancak özellikle dedektifimiz Melisa’nın olduğu son 40 sayfada ve özellikle yüzleşme bölümlerinde kitap bir felakete dönüştü. Bu kadar kötü olmamalıydı, Hastanede Cinayet adlı kitabında yazar çok çok daha iyi bir dünya kurmuştu. Bu çalışma ise geri atılmış sekiz on adım gibi düşünülebilir.

Yazarın bir çok karakteri konuşturup onlar arasında iğneleyici, zorlayıcı, komik diyaloglar sürdürmesi, kitabın büyük bölümünde esere kendince -biraz iyimserlikle- bir hız ve dinamiklik veriyor. Bu hız konusunda ayrıca bir şeyler söylemek gerek: hızlı akış iyi kullanılıyorsa etkili olabilir. Kurgu sahibinin hangi olayları ne şekilde anlatacağı, neleri es geçip neleri ortaya koyacağını belirlemesine uygun şekilde anlatımdaki bu hız çok iyi sonuçlar doğurabilir. Ancak Sema Fener’in hatası şu: büyük çoğunluğu atışmalara ve az bir gizeme dayalı 120 sayfanın ardından 40 sayfada hem cinayetlerin çözümü, hem efsane, hem fantastik vd şeyler bir arada hem de yeni bir karakterle beraber verilecekse buna okurun adapte olup olmayacağı da hesaplanmış olmalı. Bir şey sırf ilginç geldiği için anlatılmamalı. Bir şey öncelikle gerçek olduğu için anlatılmalı. Bu kitaptaki gibi doğa üstü şeylerin de kendi gerçekliği var, olmasa senelerce Stephen King nasıl okuyabilirdik? Esas mesele işte bu doğal ya da doğa üstü gerçekliğin kurgulanmasında yatıyor, burada da esas mesele hız değil, işte bu gerçeklik duygusu. Burada bütün kitap boyunca karşımıza çıkan hızda vites atılıyor, ve 40 sayfada yazılan her şeyin gerçekliğine eyvallah dememiz isteniyor. Yazarın kitabın son satırlarında Melisa karakteri üzerinden ikinci kitaba da gönderme yapması bu kitabın zayıflığını ortadan kaldırmıyor.

Polisiye hikâyeler anlatılması kolay olduğu için ya da öyle olduğu kabul edildiği için seçilen eserler mi , merak ediyorum. Birileri cinayet işliyor, birileri de bunu çözmeye çalışıyor. Cinayet her türlü şekilde olmuş olabilir. Türlerin birbirine karışmışlığını taşıyabilen bir kurguda bu çatının sağlamlığının garantisi bence yazarın kalem gücünde saklı. İyi yazamamak her yazar için çok önemli bir kusur. Kolay üretmek, hayal edebilmek, ilginç şeyler yakalamak, evet; ama peki ya yazabilmek? Bunca edebiyat eseri arasında polisiyenin gerçek edebiyatın üvey evladı görmesinin sebebi biraz da bu mu yoksa? Ancak bu sözleri söylerken polisiye edebiyatın büyük eserlerini okumamış bir okur olarak söylüyorum. Bakışım eksik, kusurlu olabilir.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Sema Fener eğer yazacaksa bir sonraki devam kitabında belki bu kitapta çok eksik kalmış; çok imkânsız, çok fantastik ögeleri kullanarak hikâyesini kurtarabilir. Ancak şu andaki hâliyle Cinayet Malikânesi, yazarın bir önceki polisiye kitabı Hastanede Cinayet’in durduğu yerin oldukça uzağında ve gerilerde duran bir çalışma diyebilirim.


ELİF GÜMÜŞ -SESSİZ

Elif Gümüş’ün romanı Sessiz yazarının dengeli bir şekilde kurabildiği hikâyesi ve karakterleri sebebiyle iyi bir ilk roman olmayı başarıyor diyebiliriz. Sonay Başkomiserin karakterine yazarın duyduğu sempati, hem bu karakteri hem diğer karakterleri anlatırken seçtiği anlatım tarzında kendini belli ediyor: hisseden, duyan karakterler yaratmaya çalışıyor yazar. İlk romanını yazan birisi için  Başkomiser Sonay oldukça iyi bir karakter diyebiliriz. Tek itirazım kitabın sonlarında yer alan güneydoğu tecrübeleri ve bazı sırlarla ilgili olabilir. Bu tür ifşaların etkili olabilmesi için buna hazırlanmış olmamız gerek, bu anlamda aslında bu bilgi geçiştirilmiş oluyor. Örneğin kitaptan bu kısım çıkarılsa bir eksiklik hissedilmesi zor.

Yazarın öncelikli önemli özellikleri onun lehine: atmosfer kurabilmek, karakterleri konuşturabilmek, olay örgüsü kurabilmek, merak ettirebilmek. Suçun çözümlenmesi, yüzleşme gibi konuların artık polisiye klişesi olmanın ötesinde nasıl anlatılabileceğini yazarların düşünmesi gerekiyor. Bu kitapta finale dek süren cinayetler, olaylar, başkomiser Sonay ve ekibinin kitap boyunca  oldukça iyi bir şekilde yürüttüğü soruşturmaya rağmen, finalde katille yaşanan yüzleşmeyle beklenen türden bir gerilim ve heyecan yaratabiliyor mu? Bu cinayetleri işleyen insan bu mu? Belki bu kısım uzatılabilir, ve katile kendini anlatma fırsatı verilebilirdi.  Neyi neden yaptığını anlatması da değil, sadece konuşması, ve bu konuşmanın katile vereceği o alan kitabın finale dek olan kısmını daha iyi dengeleyebilirdi. Bu anlamda finalin biraz hızlı sona erdiği söylenebilir. Cinayetlerini bu kadar ayrıntılı plânlayan bir katilin finalde bu kadar az konuşmasının sebebi karakterin egzantrikliğinden kaynaklı görünmüyor. Ancak bu kusurlar esere fazla zarar vermiyor.  

Elif Gümüş’ün yeni kitaplarının çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Üç seneye yakın bir zaman geçtiğine göre yeni kitabın eli kulağındadır belki de.


ÖNAY YILMAZ- ÖĞLEDEN SONRA CİNAYETLERİ

Yazardan okuduğum bu ilk kitap bir öykü kitabı. Edebi üslûbunun yokluğunu aratmayacak bir çalışma bu. Çünkü Önay Yılmaz ilgi çekici konular, karakterler kurgulayabilen bir yazar gibi geldi bana. Önceden basılmış bir çok kitabı olduğu için yazıya olan hakimiyeti şaşırtmıyor, ancak bu üslûbun edebi bir derinliğe çok da iltifat etmediğini söylemek isterim. İlk başlarda bu üslûbun kolaycılık anlamına geldiğini düşündüm, ancak öyküleri okudukça yazarın seçiminin doğru olduğuna karar verdim.

Önay Yılmaz da bir çok Türk polisiye yazarı gibi cinayetleri, katilleri anlatırken önceliği anlatmaya veriyor. Edebiyatın söze, ifadeye önem veren, bunu talep eden kıyılarından uzaklarda bir yerlerde geziniyor bu yazarlar, çoğunlukla. En azından benim okuduğum bir çok yazarda bunu görebiliyorum. Ancak bir kitabın tamamını okuduğumuzda seçilen hikâyeleri, bu hikâyelerin özelliklerini düşündüğümüzde kitapla ilgili ve yazarla ilgili bazı sonuçlara varabiliyoruz.

Öğleden Sonra Cinayetleri’nde Önay Yılmaz, kitabının teşekkür kısmında yazdığı gibi, ilk kez öykü yazan bir yazar olarak zorlandığını söylüyor. Ancak aslında zorlanmak değil bu. Bence buradaki esas mesele, yazarın roman olabilecek konuları bir hikâyeye dönüştürmüş olması. Ve bu da hikâyeleri daha ilginç hale getiriyor. Kitaptaki dokuz hikâyenin sıralanışı da bence oldukça iyi, son dört hikâye oldukça iyiydi. Bununla beraber bazı hikâyelerde yazarın final kısımlarında ya da hikâyeyi bitirmek anlamında tam bir vuruculuk yaratamadığını da söylemek gerek (ki hikâyeler böyle bitmek zorunda mı, o da ayrı bir mesele). Örneğin ilginç konusuna rağmen Gemideki Ölümler ve son dört hikâyeden birisi olan Teleskoptaki Yüz, final kısımlarında gereken enerjiyle bitemiyorlar.

Kendi adıma kitabın son hikâyesi Doğuştan Katil, özellikle Dut Reçeli, ve bu ikisinden bir kaç tık geride kalacak şekilde Gemideki Ölümler, Benim Hayalet adlı hikâyeler oldukça iyiydi diyebilirim.

Kitabın tamamında yazarın kullandığı akıcı, sade, edebi bir dil arayışı olmadığını belli eden anlatım tarzı ilk başlarda olumsuz bir özellik gibi göründüyse de hikâyelerin tamamını bir arada düşündüğümüzde bence kitaba oturan, hikâyeleri birbirine bağlayan bir öge olarak doğru bir seçim gibi geliyor bana.


DARK POLİSİYE/DÖRDÜNCÜ KİTAP

Neredeyse tamamı çok iyi hikâyelerden oluşan Dark Polisiye Dördüncü Kitap, okumaktan büyük keyif aldığım bir kitap oldu. Neden? Çünkü çalışmalarını takip etmem gereken yeni isimlerle tanışmış oldum.

Kitaptaki 15 hikâyede artık anlatımları sorunlu olmayan, ritmi teklemeyen, bazıları zaten anlatma ustası olmuş yazarların yanı sıra en azından benim ilk kez okuduğum ya da yazmaya yeni başlamış yazarların da hikâyeleri var. Eserlerini okumam gereken Ercan Akbay’ın kitabın genelindeki polisiye havanın dışına taşan öyküsü hariç bütün hikâyeler aynı yerlerde dolaşıyorlar. Üst üste okurken gördüğüm şeylerden biri başkomiserlerin, yardımcılarının ya da komiserlerin öyle ya da böyle birbirini andırmaları, birbirlerine benzemeleri. Bu hikâyeleri tek bir yazar da yazabilir miydi? Çoğu için bu mümkün diyebiliriz. Bu anlamda birbirinden çok ayrılmış, yazarının çok fazla imzasını taşıyan hikâyeler belki yok, ya da varsa da o yazarları daha çok okumadığım için ben bunu fark edemiyorum. Ama genel anlamda gördüğüm şey, rahat ve konforlu bir alanda yazarların güzel polisiye denemeleri yaptığı. Bu kitapta yanyana gelmiş hikâyeler ne olursa olsun art arda okunduklarında çok güzel bir polisiye melodisi koyuyorlar ortaya. Yani ortaya çıkan lezzet, enfes.

Birkaç öneri söylemek isterim: Can Sertaç Saatçıoğlu’nun hikâyesi daha uzun olmalıydı, merak duygusu daha çok kaşınsa hikâye daha da güzel olabilirdi. Bu haliyle de güzel, ama. Ayşe Erbulak’ın sayısını tam hatırlamıyorum ama galiba birden fazla hikâyesini okumuş ama iyi bulmamıştım. Bu kitaptaki hikâyesi oldukça iyiydi, ve bence Can Sertaç Saatçıoğlu’nun hikâyesi gibi daha uzun olabilirdi.

Geri kalan bütün hikâyeler için istisnasız güzel şeyler söylemek gerek. Hepsi iyi, bazısı oldukça iyi hikâyeler bunlar. Kendi adıma kitabın gerçek zirvesi Mehmet Berk Yaltırık’ın muazzam hikâyesi Fetbaz Neriman. Ancak onun hemen ensesinde Dinçer Batırbek’in Boğazkesen hikâyesi yer alıyor. Armağan Tunaboylu, çok sevdiğim Çağatay Yaşmut ve yeni yazarımız Selin Bak, Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz, Funda Menekşe, Yeşim Yörük, Kerem Kaç, Tolga Yazıcı, Gürsoy Uysal, ve Ayşen Gencer de güzel ve çok güzel hikâyelerle kitaba katkıda bulunmuş. Büyük bir keyifle okudum, okurken anlatım bozuklukları, anlatamama sorunları, kurgulama sıkıntıları ile karşılaşmamak güzeldi.
Kitabı mutlaka öneririm.


REHA AVKIRAN – İNSANLIK HÂLİ

Reha Avkıran’ın kitabı dört dörtlük.

2022-2023 artık Türk polisiyesi okuma senesine döndü benim için. Kötü örneklerin yanı sıra iyi ve çok iyi örnekler okuyarak sürdürüyorum bu senenin okumalarını. Bir yandan da Sevil Atasoy’un suçla ilgili çeşitli olay ve vaka notlarının bulunduğu kitaplarından birisini okumaya devam ediyorum. Ancak kitaba günlerdir ara verdim; çünkü orada okuduklarım beni hakikaten çok rahatsız etti.

Bugüne dek okuyup da en çok etkilendiğim polisiye kitap 1997’de okuduğum Amerikan Sapığı kitabı olmuştu. 80’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde bu kitabın gerçek edebiyat olup olmadığına dair tartışmaların yapıldığını söyleyen haberler okuduğumu hatırlıyorum. Amerikan Sapığı cinayet anlatımlarında öylesine uç noktalara gidiyordu ki o güne dek öyle bir şey okumamıştım, bir çok insan gibi. Bir kaç yıl önce de Joyce Carol Oates’un Zombi adlı kitabına sadece 20-30 sayfa kadar dayanabildim. Bu kitap da Amerikan Sapığı gibi cinayetleri, öldürme anlarını hem vahşet hem de aşırı ayrıntıyla doldurup, okuması ve hayâl etmesi insanın zihnine pislik görüntüleri, imajları bırakacak bir kitaptı. Çöpe attığım ilk kitap bu oldu. Sevil Atasoy’un kitabında da bu iki kitaptakine benzer uç ve vahşet, gaddarlık dolu cinayet örnekleri var. Günlerce çocuk bedenlerine tecavüz edip onları yiyen insanlardan söz edebilen bir kitap. Burası benim asla temas etmek istemediğim, uzanmak istemediğim bir nokta. Bunları okumak ya da bilmek istemiyorum kesinlikle.

Bu açıdan Reha Avkıran’ın İnsanlık Hâli adlı bu kitabı benim Türk polisiyesini neden sevdiğimi gösteren çok iyi bir örnek aslında. Çünkü benim okuduğum Türk polisiyesi örneklerinde katiller, suçlular bir “insanlık hâli”nden muzdaripler, ya da onlar bu hâlin çelmesiyle tepe takla düşmüş insanlar. Burada kader elinde kaygan bir urganla kement atıyor gibi, ve hem şanssızlık bedbahtlık yüzünden hem de insanlık hâlimizle düşüp yuvarlandığımız ya da yaya kaldığımız insan olma gayretimizin aldığı ya da bizim ona vurduğumuz darbeleri anlatır gibi Türk polisiyesi örnekleri. Şu an için belki fazlasıyla iyimser ve rahat bir noktadan konuşuyorum. Okuduğum kitaplar arasında sadece Çağatay Yaşmut’un bir kaç öyküsünde daha ürkütücü bir yola sapan bir kalemin izlerini gördüm. Bunun dışında okuduğum bütün polisiye kitaplardaki ölüler, diriler, suçlular, maktuller hep işte bu “insanlık hâli”nin mağduru, hepsi aynı yerde toplaşıp gözünü göğe dikip de semavi bir çare bekler gibiler. Onlar öldürürken ve ölürken de bu “hâl”in içinde bir nevi kardeş gibiler. Çünkü onlar insanlar. Sevil Atasoy’un anlattığı vakalar ya da korkunç gaddarlıklarla suçlar işleyen, öldürüp katleden insanların öykülerinde bir şekilde bir yarış ve bir iddia görüyorum. İnsan olmayı bırakmış, veya insan olmalarına engel olunmuş bu canlıların öyküleri beni ürkütüyor ve onları anlamama, anlamaya gayret etmeme vesile olacak herhangi bir sebep göremiyorum.

İşte Reha Avkıran’ın kitabı kitapla aynı adı taşıyan öyküsünde olmasa bile kitabın adında kendi okuduğum Türk polisiyesi kitaplarında görebildiğimi düşündüğüm ve bende bir şekilde bir empati duygusu oluşturan bir yerden sürdürüyor öykülerini. Bu öyküler okunmayı, dikkate alınmayı hak ediyor. İşte bu sebeple mutlaka öneriyorum kitabı.

Polisiye Romanda Ezberler Bozulacak

Daha önce kurgu dışı kitapları ile tanınan yazar ve eğitimci Çağlayan Babacan, masumları katleden bir katil ile mücadele eden ama polis olmayan ana karakterlerin maceralarını anlattığı ve Rubens’in tablosundan esinlenerek ismini verdiği ilk romanı “Masumların Katli” nden iki yıl sonra ikinci romanı “Arabulucu” ile okurlarıyla yeniden buluştu. Bu vesilesiyle Umberto Eco’dan alıntılayarak  “canı roman yazmak isteyen” ve sonuçta da ezberleri bozan bir polisiye ortaya çıkartan eğitimci ve yazar Çağlayan Babacan ile yeni romanını ve yazıya dair her şeyi konuştuk…

Daha önce “Öğretmenler İçin Beden Dili”, “Ayna Ayna Söyle Bana” ve “Maskeleri Düşürmek” adlı kurgu dışı kitapları ile tanındınız, ardından ilk romanınız Masumların Katli sonrasında da Arabulucu geldi. Romana geçiş serüveninizden bahseder misiniz?

Aslında hep oradaydım, romanların yanında. Belki biliyorsunuz, lisans eğitimimi Türk Dili ve Edebiyatı alanında yaptım. Türk ve Dünya edebiyatından birçok değerli örneği ders olarak okudum. Ama fakülteye girmeden önce de ilkokuldan itibaren kurgu hep okuduğum bir alandı. Ortalamanın çok üstünde roman okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama sorunuzun spesifik cevabı şu olur; 2015 yılıydı, bir taraftan kurgu dışı eserler yazıp profesyonel eğitimler verirken artık roman yazmaya kesin karar vermiştim. Belki benim bile fark etmediğim ama zihnimde çekirdek halindeki bir düşüncenin durdurulamaz şekilde sürgün vermesi de olabilir. Aslında kendinden emin bir yazar gibi, size buğulu gözlerle bakıp “Bir sabah kalktım ve roman yazmaya karar verdim” demeliyim. Umberto Eco yirminci yüzyılın en çarpıcı düşünürlerinden biridir. Böyle bir araştırmacı bilim insanının roman yazacağı kaç kişinin aklına gelirdi? 1983 yılında, Gülün Adı ile ilgili bir röportajında şöyle der: “Bir roman yazdım, çünkü canım roman yazmak istiyordu.”

Arabulucu bir polisiye roman ama klasik bir polisiye de değil. Ezber bozan bir polisiye… Psikolojik gerilim de var, daha başka izler de var. Yazarı Arabulucu’yu nasıl tanımlıyor?

Arabulucu ile eş zamanlı yazdığım ama Arabulucudan önce bitip yayımlanan bir kitabım var: Öğretmenler İçin Müzakere Sanatı. Bu kitabı yazarken sadece müzakere temelli kitapları değil, profesyonel müzakereci ve sorgu uzmanlarını kitaplarını okudum. Sözün büyüsü beni çok etkiledi. Konfüçyüs’ün deyişiydi sanırım, kelimelerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız. Freud da başlangıçta söz ve büyünün aynı şey olduğunu ifade eder. Özellikle FBI’da çalışan müzakere uzmanlarının hatıralarını okuduğumda ve Waco, Muhteşem Münazaracılar, The Negotiator, 12 Öfkeli Adam gibi müzakereyi anlatan filmleri izlediğimde kesinlikle böyle bir kahramanın olduğu bir roman yazmak lazım, dedim. İstanbul Emniyetindeki müzakere uzmanlarıyla uzun bir röportaj yaptım. Aklımdakileri sordum, inanılmaz hikâyeler dinledim. Bütün bu bilgiler Arabulucu romanın arka planını oluşturdu. Ama bu bilgileri bir kurgu temelinde anlatmak için güçlü bir hikâyeniz olmalı. Onu da bulduğuma inanıyorum.

Arabulucu, Psikolojiden sanata, edebiyattan tarihe ve Türkiye’nin gündemindeki tarikatlar sorunundan, mitolojiye kadar pek çok alanı kapsayan geniş bir bilgi birikiminin izleri var. Bu kurgu nasıl ortaya çıktı ve kitabı yazmanız ne kadar sürdü?

Kitap 47 bölümden oluşuyor, Mardin’in plaka kodu 47 olduğu için baştan böyle bir kararım vardı. Çünkü kitaptaki bütün düğümler de Mardin’de. Şifreli bir şey oldu yani. Kitabın ilk sekiz bölümünü yazdım ve sizin de bildiğiniz gibi ağır bir kaza geçirdim. Aylarca sürecek tedavim için Ankara’da  FTR hastanesine yattım. Yani her şey alt üst oldu. Kazadan üç ay kadar sonra İstanbul’dan bilgisayarımı istedim. Hafta içi hastanede fizik tedavi görüyor hafta sonları ağabeyim veya ablamın evine evci çıkıyordum. Kitabın birçok bölümünü hastanede boş kaldığımda deftere yazıp hafta sonu bilgisayara geçiriyordum. Söylediğiniz alanlarla ilgili ihtiyacım olan kitapları da hastanede okuyordum. Mesela Joseph Campbell’in 4 ciltlik mitoloji serisini hastanede bitirdim. Taburcu olup döndüm, Bir buçuk ay kadar sonra pandemiden dolayı karantina başladı. Ben de yazmaya devam ettim. O yılın sonuna doğru bitti. Ama işin zor kısmı başladı, ince düzeltmeler. Yani kitabı yazmaya başladıktan yaklaşık 16-17 ay sonra bitirebildim.

Türkiye’deki polisiyeyi nasıl görüyorsunuz?

Poyabir’in aktif üyesiyim. Ve yaşayan birçok yazarla da değişik platformlarda görüşüyorum. Bence çok hızlı gelişiyor ve yazar dostlarımız çok güzel işler çıkarıyor. Akla ilk gelen “Hakan Muhafız”, “Sıcak Kafa”, “İyi Adamın 10 Günü” “Daha” gibi senaryolara kaynaklık eden kaliteli kitaplar yazılıyor. 221B, Dedektif Dergi gibi süreli yayınlar var.  Bu durumun çok daha hızlı biçimde gelişeceğine inanıyorum. 

Polisiye edebiyatta ya da sinemada daha çok gerçek polisler özellikle cinayet masası polisleri ana karakter olur. Neden bir müzakere timi amiri ana karakteriniz oldu?

Reklamcı Vic Pulkinghorne’ın der ki “Eğer birileri sizin yaptığınıza çok benzer bir şey yapıyorsa ikinizin başı da belada demektir.” Polisiye yazan birçok insan var, hikâyenin benzerlerinden ayrılan kategori dışı bir farklılığı olmalı. Siyah Levi’s reklamında dediği gibi “ Herkes aynı yöne gidiyorsa sen tersine git.” Masumların Katli’nde de benzer yolu seçmiştim. Bir öğretmen ve bir avukat suçun peşine düşüyordu.

Arabulucu’nun ana karakteri müzakere tim amiri Komiser Talat ve ana karakter kadar etkili ikinci bir karakter Veritas. Kim bunlar? Bu karakterleri yazarken kendinizden ya da tanıdığınız birilerinden etkilendiniz mi?

Sizi temin ederim bilinçli olarak, kendim ya da bir başkasından etkilenmedim. Ama Komiser Talat’a, Nelson DeMille’in “John Corey”’i; Veritas’a ünlü televizyon dizisi Komiser Columbo esin kaynağı oldu diyebilirim.

Arabulucu’da da tıpkı Masumların Katli’nin kurgusu gibi şaşırtıcı ve sürprizlerle dolu öğeler mevcut. Yazmaya başlamadan önce öykünün tüm detaylarını planlıyor musunuz, yoksa yazarken mi oturuyor bazı şeyler?

Önce iyi fikir bulmam gerektiğine inananlardanım. Ve tabi kitabın finali… Eğer yazacağınız romanın finalini bilmiyorsanız başınız büyük belada demektir. Bunlar tamamsa karakterler ve yan hikâyeler… Bunların sonrasında sözünü ettiğiniz planlama geliyor. Sonra yazmaya başlıyorum. Tabi dönüp düzeltme yapıyorum. Çıkardığım ve eklediğim epeyce şey olabiliyor. Yazmadan önce hikâyenin arka planını oluşturacak en az 20-30 kitap okuyup notlar çıkartıyorum ayrıca. Kullanmasanız bile elinizde malzeme bol olmalı, çünkü yol uzun.

Kitaba gelen tepkiler nasıl?

Kitap ocak ayının sonunda çıktı. Tepkiler yeni yeni geliyor. Ve çok olumlu… Masumların Katli çok güçlü bir hikâyeydi bence ama Arabulucu’nun daha etkili olduğunu söylüyorlar. Bu da beni çok mutlu ediyor.

Bundan sonraki çalışmalarınız için hazırlığınız var mı? Yeni kitap ne zaman çıkacak?

Hali hazırda yarısına geldiğim ve yaz sonunda bitirmeyi planladığım bir polisiye romanım var. Şamanizm’i odağına koyduğum çok güzel bir hikâye… Yazarken heyecanlandığım oluyor, eve gidip bilgisayarımın başına oturmak istiyorum. Planladığım gibi giderse 2024’de üçüncü roman geliyor. 

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

İKİ KEZ ÖLEN ADAM

Yazarı: Richard Osman

Çevirmen: Cengiz Yücel

Yayınevi: Bilgi Yayınevi

İlk Yayımlanma Tarihi: Aralık2022

Sayfa sayısı: 360

Richard Osman’a “Yılın yazarı” ödülü kazandıran Perşembe Günü Cinayet Kulübü’nün devam kitabı İki Kez Ölen Adam geçtiğimiz yılın son ayında raflarda yerini aldı.

Serinin ilk romanından tanıdığımız dört sevimli ihtiyar dedektif: Ron, Elizabeth, İbrahim ve Joyce bu sefer son derece esrarengiz bir macerayla çıkıyorlar karşımıza. Her perşembe günü bir araya gelerek çözülemeyen cinayetleri açıklığa kavuşturan kulübün başkanı Elizabeth’e yıllar önce öldüğünü gözleriyle gördüğü eski eşinden bir mektup gelir. Adam ölmemiştir! Çalınan yirmi milyon dolar değerinde elmasın peşinde farklı mafya grupları olduğunu öğrenen dedektifler kendilerini yeni bir olayın içinde bulur. İhtiyarlar elmasların ve katillerin peşine düşmeye kararlıdır.

Polisiye ve mizah karışımı olarak ilerleyen kitapta maceranın  hız kesmemesi ve karakterler arasında ustaca yazılmış esprili diyaloglar oldukça etkileyici.

Polisiyede mizah arayanlar için keyifli bir seri.


EMANET VAKTİ

Yazarı: Ömer Toprak

Yayınevi: Ritim Yayınları

İlk Yayımlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 360

Aziz Aslan… İşinde oldukça başarılı bir cerrah… Fit görünen,  muhteşem bir zekaya sahip usta bir satranç oyuncusu… Ailesi, yaşantısı, imkanları ile çoğu kişinin yerinde olmak isteyeceği biri… Bu madalyonun bir yüzü… Diğer yüzünde ise yetiştirme yurdunda çok acılar çekmiş, yaşadıkları yüzünden bir intikam makinesine dönüşmüş, kurduğu imparatorlukla kurbanlarını teker teker avlayan bir seri katil var… Ve gün geliyor, tam bir gizlilik içinde faaliyet gösteren bu imparatorlukta hüküm süren Aziz Aslan, kendi intikamının peşine düşmüş modern bir Haşhaşi’nin komplosuna maruz kalıyor. İntikamın öznesiyken nesnesi durumuna düşüyor. Böylece iki intikam makinesinin çarpıştığı ve zekaların yarıştığı bir meydan savaşı başlıyor… Kazananın son ana kadar gölgede kaldığı bu savaş, aynı zamanda Aziz Aslan’ın yetiştirme yurdunda kaldığı yılların da ötesine uzanan büyük acısının intikamını alması için büyük bir fırsat! (Tanıtım bülteninden)


KUKLACI

Yazarı: Eray Akgül

Yayınevi: Ayyıldız Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 85

İlk romanı “Uyumak İçin” ile kurgudaki başarısını kanıtlamış Türk polisiye edebiyatının taze yazarı Eray Akgül’den sürükleyici bir roman daha: “Kuklacı” Herkesin içinde açığa çıkmaya çalışan bir katil vardır. Ve bunu kuş tüyü bir zindanda tutmaya çalışan bir sessiz güç; vicdan. Bazıları kendi vicdanın esiri olur, bazıları başkasının vicdanına sahip çıkar. Bir intikam öyküsünün peşinde İzzet başkomiser ve ekibi. Geçmişin izleri nereye kadar insanın peşinden koşar? Nerede yorulur? Neleri göze alır? “Herkes hasret bir damla aydınlığa, benim de payım var bu karanlıkta.” (Tanıtım Bülteninden)


BİR POLİS HAFİYESİNİN HARİKULADE MACERALARI

Yazarı: Alev Can

Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

İlk Yayımlanma Tarihi: 2022

“Bir Polis Hafiyesinin Harikulâde Maceraları”, yazarın Alev Can takma adıyla, 1928 yılında okuyucuyla buluşturduğu iki polisiye öyküden oluşan eserdir. İlginçtir ki yazar hakkında yeterli bilgi yoktur. Fakat yazar dönemine göre oldukça çağdaş ve gerilim dozu yüksek öyküler hediye etmiştir bizlere. Osmanlı dönemini konu edinen bu öyküler, Osmanlı gündelik yaşantısı içerisinde Sherlock Holmes benzeri bir polis hafiyesi olan Raif Cenap Bey’in maceralarını anlatıyor. Kitabın bu baskısında Osmanlıca kelimelerin Türkçesi de yer alıyor ve okuma hızını kesinlikle etkilemiyor. Türk polisiyesinin ilkleriyle başlamak için keyifli bir deneyim.


ŞAİR

Yazarı: Michael Connelly

Çevirmen: Demet Altınyeleklioğlu

Yayın evi: Nemesis Kitap

İlk Yayımlanma Tarihi: 2023

Cinayet haberleri yazarı gazeteci Jack McEvoy, ikizi ve cinayet masası dedektifi Sean’un intiharıyla derinden sarsılır. Sean’un böyle bir şey yapmayacağını düşünen Jack, olayı araştırdığında bunun intihar değil, bir cinayet olduğunu anlayacaktır. Araştırması sırasında farklı eyaletlerdeki cinayet masası dedektiflerinin de  intihar süsü verilerekcinayete kurban gittiğini fark eder. Katilin geride bıraktığı en önemli  delil, Edgar Allan Poe’nun şiirlerinden aldığı dizelerdir. Amansız seri katilin sıradaki hedefi ise Jack McEvoy’dan başkası değildir!

Kitapta cinsel tacize uğrayan çocuklar ve psikolojilerine dair rahatsız edici ve kan donduran konular ele alınmış.

Ters köşeleri sevenler için güzel bir roman.


İZ CİNAYET

Yazarı: Asma Azreug

Yayınevi: Librum Kitap

İlk Yayımlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 120

İz, intihara teşebbüs etmiştir ve yoğun bakımdadır. Artık ondan ümit kesilmişken uyanır. Ancak hafızasını tamamen kaybetmiştir. Başına ne geldiğini ve kim olduğunu hatırlamaya çalışır. Annesinin intihar ettiği gün öldürüldüğünü ve şüphelinin kendisi olduğunu öğrenince dehşete düşer. Öldürmediğini içten içe hissetse de tüm detaylar onu hedef göstermektedir. O geceyi hatırlamaya ve ipuçlarını birleştirmeye çalışır. Çevresinde o kadar çok sır vardır ki kendini aklaması çok zor olacaktır.

Romanınsağlam olay örgüsü,ve sürükleyici dili yalın  anlatımına  zenginlik katıyor.

Ters köşeler barındıran bu heyecanlı deneyimi sizin de tatmanızı öneririm.


DÖRT MEVSİM HAZAN

Yazarı: Bayram Recber

Yayınevi: Sır Kitap

İlk Yayımlanma Tarihi: Aralık2022

Bayram Recber’in son romanı “Dört Mevsim Hazan” Türk polisiye edebiyatına zenginlik katmaya devam ediyor.

Kitapta hayatta yaşanabilecek hatalar, sorunlar, acılar ile mücadele azmi, vatan sevgisi ve cesaret gibi duygular çarpıcı bir dille anlatılmış. Sabrın sınırlarını zorlayan olaylar, “Güven, yaşam ve ölüm” temalarını iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir çalışmayla sunuluyor okuyucuya. Duygulanmak, üzülmek, acaba devamında ne olacak deyip merak etmek ve kitabı sonuna kadar elinden düşürmemek garanti. (Tanıtım Bülteninden)


SONDAN BAŞLIYORUZ

Yazarı: Chris Whitaker

Çevirmen: Emre Ülgen Dal

Yayınevi: Domingo Yayınevi

İlk Yayımlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 364

“Sondan Başlıyoruz” İngiliz Polisiye Yazarlar Birliği’nin (CWA) her yıl en iyi polisiye romana verdiği Altın Hançer Ödülü’ne 2021 yılında layık görülmüş. Yayımlandığı günden itibaren okurlar tarafından çokça sevilen kitap, tam tamına yirmi sekiz farklı dile çevrilmiştir.

Duchess Day Radle on üç yaşında bir genç kızdır ve tek amacı beş yaşındaki erkek kardeşi Robin’i korumaktır. Anneleri Star  kendisine bile bakamayan uyuşturucu ve alkol bağımlısı biridir. Duchess, kendi deyimiyle bir ‘’kanun kaçağıdır’ ve kardeşi Robin için yapamayacağı şey yoktur. Fakat onu yalnız bırakmamak için bir yerde durması gerektiğini de bilir. Tam otuz yıl önce Star’ın beş yaşındaki kız kardeşi Sissy, genç Vincent tarafından yanlışlıkla öldürülmüştür. Vincent en yakın arkadaşı Walk’un ifadesiyle hapse yollanır. Tahliye olan Vincent kasabaya döndüğünde Walk’un,  polis şefi olduğunu görür. Vincent bu sefer de kendini bir cinayetin içerisinde bulur. Üstelik bu kez kurban yıllar önce ölümüne sebep olduğu Sissy’nin ablası Star’dır. Walk yıllar önce yaptığı hatayı bir daha yapmamak adına olayın üzerine dikkatlice eğilmeye karar verir.

Yazarın dili oldukça  ağdalı. Ancak karakterler öyle ustaca resmedilmiş ki adeta bir film seyrediyor hissiyatı veriyor okuyucusuna.

Keyifli okumalar dilerim.

BU SAYININ YAZARLARI

Cornell Woolrich

Amerikalı roman ve kısa hikaye yazarı Cornell George Hopley Woolrich, 4 Aralık 1903’te New York’ta doğdu. Columbia Üniversitesi’ndeki eğitimini 1926 yılında yayınlanan ilk romanı “Cover Charge” üzerine yoğunlaşmasından ötürü tamamlayamadı. “Jazz Age” romanları arasında yer alan bu romanını yazarken, F. Scott Fitzgerald’ın eserlerinden ilham aldı. İkinci kısa hikayesi olan “Children of the Ritz”, Woolrich’e College Humor ve First National Pictures tarafından düzenlenen bir yarışmada on bin dolar ödül kazandırdı. Bu başarısıyla, First National Pictures için Hollywood’da bir senaryo yazarı olarak çalışmaya başladı. Vitagraph stüdyosunun kurucularından J. Stuart Blackton’ın yirmi bir yaşındaki kızı Violet Virginia Blackton ile evlendi, ancak bu birliktelik kısa sürdü.

Hayatını roman yazarı olarak sürdürmeyi düşünen Woolrich, “Jazz Age” romanları arasında yer alan altı roman yayımladıysa da başarılı olamadı. Aynı türe ait yedinci romanı olan “I Love You, Paris” içinse yayıncı dahi bulamadı ve bu nedenle romanını çöpe attı.

1930’lu yılların sonunda polisiye türüne ilgisi artıp dedektif romanları yazmaya karar veren Woolrich’in üretkenliği arttı ve bu türde nihayet başarıyı yakaladı. Kısa sürede adından söz ettiren yazar, yirmi yıl içinde yirmi eser verdi. Bu romanların bazılarını William Irish takma adıyla yayımlamayı tercih etti.  

Annesinin 1957’de vefatından sonra, psikolojik ve fiziksel olarak hızlı bir düşüşe giren Woolrich, alkolik oldu. Altmış yaşındayken gözleri zayıflayan, yalnızlık çeken, alkolizme kapılan ve kendi kendine düşmanlık duygusuna giren Woolrich, türeyen ayak enfeksiyonunu ihmal etti ve sağlığını yitirdi. Geçirdiği ameliyattan sonra tekerlekli sandalyeyle yaşamını sürdürdü, başka eser de üretemedi.

François Truffaut, 1968 ve 1969 yıllarında sırasıyla Woolrich’in The Bride Wore Black ve Waltz into Darkness adlı romanlarını sinemaya uyarladı.

25 Eylül 1968’de hayata gözlerini yuman Woolrich’in yarım kalan son romanı, ölümünden yirmi yıl sonra ünlü yazar Lawrence Block tarafından tamamlanarak Into the Night adıyla 1987’de yayımlandı. 

Laura Lippman

Amerikalı gazeteci ve polisiye roman yazarı Laura Lippman, yazar bir babanın ve okul kütüphanecisi bir annenin kızı olarak 31 Ocak 1959’da Atlanta’da dünyaya geldi, Columbia’da büyüdü. Orta öğrenimini Maryland’de sürdüren Lippman, San Antonio Light ve The Baltimore Sun gazetelerinde muhabirlik yaptı.

Laura Lippman muhabirlikten özel dedektifliğe geçiş yapan Tess Monaghan isimli kurgusal karakteriyle tanınmaya başladı. Lippman’ın çalışmaları Agatha, Anthony, Edgar, Nero, Gumshoe ve Shamus ödüllerini kazandı. What the Dead Know (2007) isimli kitabı ile New York Times‘ın En Çok Satanlar listesine girdi. Aynı eseri Crime Writer’s Association Dagger Ödülü’ne de aday oldu. Tess Monaghan romanlarına ek olarak, Lippman’ın Every Secret Thing adlı romanı, Diane Lane’in başrol oynadığı 2014 yapımı bir filme uyarlandı. Lady in the Lake romanı da televizyon dizisine adapte edildi.

Yazarlık kariyerinin yanında, Baltimore’un hemen dışında, Towson, Maryland’deki Goucher College’da ders veren Lippman, bir başka eski Baltimore Sun muhabiri ve HBO dizisi The Wire‘ın yaratıcısı ve sorumlu yapımcısı olan David Simon ile evli. Bundandır ki, The Wire‘ın ilk sezonunun sekizinci bölümünde Bunk karakterinin elinde Lippman’ın In a Strange City kitabının görülmesi tesadüfi değildi. Lippman, The Wire‘ın son sezonunun ilk bölümünde de Baltimore Sun haber merkezinde çalışan bir muhabir olarak karşımıza çıkmıştı.

On ikisi Tess Monaghan serisinden olmak üzere toplam yirmi dört kitabı bulunan başarılı yazara, halihazırda yaşadığı Federal Hill’in South Baltimore semtinde, sık sık yazı yazdığı  Spoons kahve dükkanında rastlamak mümkün.

Alan Furst

Tarihi casus romanlarıyla ünlü Amerikalı yazar Alan Furst, 20 Şubat 1941’de New York’ta doğdu ve Manhattan’ın Yukarı Batı Yakası’nda büyüdü. Özellikle 1988’den bu yana, romanlarının çoğunun geçtiği İkinci Dünya Savaşı Doğu Avrupa’sını mercek altına aldı. Bunun sebebi ailesinin köklerinin Polonya, Letonya ve Rusya’dan gelmesidir.

Furst, orta öğrenimini Horace Mann Okulu’nda tamamladıktan sonra, 1962’de Oberlin Koleji’nden üniversite, 1967’de de Penn State’den master diploması aldı. Bir süreliğine ders aldığı Columbia Üniversitesi’nde, daha sonra yanında çalışacağı Margaret Mead ile tanıştı.

Furst, tam zamanlı bir romancı olmadan önce reklamcılıkla uğraştı, dergilere makaleler yazdı. Özellikle Esquire ve International Herald Tribune için köşe yazarlığı yaptı.

İlk romanları (1976–1983) sınırlı bir başarı elde ettiyse de, yazarlığın peşini bırakmayan Furst, 1988 yılında Esquire için yazdığı Night Soldiers isimli yazı dizisiyle ilgi odağı oldu.

The New York Times‘ta yazan romancı Justin Cartwright, Long Island, Sag Harbor’da yaşayan Furst’ün “bir Avrupa duyarlılığı benimsediğini” söyler. Bunda Furst’un bir süre Montpellier Üniversitesi’nde ders vermesinin ve daha sonra da tüm romanlarında önemli bir yere sahip olan ve “medeniyetin kalbi” dediği şehir olan Paris’te uzun yıllar yaşamasının payı vardır.

2011’de Oklahoma, Tulsa’daki Tulsa Library Trust, seçkin yazarların çalışmalarını onurlandırmak için her yıl verdiği Helmerich Edebiyat Ödülü‘nü Furst’e takdim etti.

Seksen bir yaşındaki başarılı yazarın, on beşi Night Soldiers serisinden olmak üzere, okuyucu ile buluşturduğu on dokuz romanı bulunmaktadır.

POLİSİYE EKRANI

The Chemistry of Death (2023)

IMDb: 7.1

The Chemistry of Death, Simon Beckett’in kaleme aldığı roman serisinden uyarlanan bir polisiye drama dizisi. Dizi, prömiyerini 12 Ocak 2023’te ABD merkezli dijital yayın platformu Paramount’ta yaptı. Yayınlanan sezonu altı bölümden oluşuyor.

Başrolde Penny Dreadful’da canlandırdığı Victor Frankestein karakteriyle tanınan, Stephen King uyarlaması Mr. Mercedes dizisinin başrollerinden birisini de üstlenen Harry Treadaway yer alıyor. Kendisine Samuel Anderson, Jefferson Hall, Jeanne Goursaud, Katie Leung ve Nick Blood gibi isimler eşlik ediyor.

Beckett’in yönetici yapımcı olarak da dâhil olduğu projenin senaryosunu Sukey Fisher yazdı; bölümleri Richard Clark yönetti. Dr. David Hunter’ın başkahraman olduğu roman serisinin ilk dört kitabı ülkemizde İthaki Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Dizinin adı serideki ilk romanın isminden geliyor.

Konusu kısaca şöyle; adli tıp antropoloğu Dr. David Hunter, kişisel bir trajedinin ardından polis danışmanı olarak devam ettirdiği kariyerine ve geride bırakmak istediği geçmişine sırtını döner. İngiliz kırsalının sakinliğine sığınma düşüncesiyle bir kasabada pratisyen hekim olarak yeni bir hayata başlar. Ancak ormanda tuhaf şekilde parçalanmış genç bir kadının bedeni bulununca, istemese dahi kendisini olayın içinde bulur ve bütün uzmanlığını konuşturmak zorunda kalır. Çünkü kısa zaman sonra başka bir kadının daha kaybolması küçük kasabadaki herkesi zan altında bırakır.


Truth Be Told (2019)

IMDb: 7.1

Truth Be Told, Kathleen Barber’in 2017’de piyasaya çıkan “Are You Sleeping” adlı romanından uyarlanan bir suç draması. Dizi, dijital platformların rekabetine dâhil olan Apple’ın kurduğu Apple TV+’ın ekrana getirdiği ilk dizilerden biri olarak 6 Aralık 2019’da yayınlanmaya başladı. Şimdilerde 3. sezonuyla izleyiciyle buluşmaya devam ediyor.

Reese Witherspoon’un kurduğu Hello Sunshine’ın yapımcısı olduğu diziyi The Good Wife, Justified, Harper’s Island ve Women’s Murder Club gibi yapımlarla bilinen Nichelle Tramble Spellman hazırlıyor. Açılış müziği BAFTA ödüllü John Paesano tarafından bestelendi ve Lakeshore Records tarafından ekranla buluştuğu gün yayınlandı.

Antoloji özelliğindeki Truth Be Told’un ana karakteri San Francisco’lu bir gazeteci olan Poppy Parnell. Gerçek suç üzerine bir podcast hazırlamaya başlayan Poppy’nin ilk durağı 1999’da gerçekleşen bir cinayet olur. Stanford’ta görevli Profesör Chuck Buhrman’ı öldürmekle suçlanan Warren Cave, genç yaşında hapse gönderilmiştir ve kimseyi suçsuz olduğuna inandıramamıştır. Hatta Poppy de Cave’in hapse düşmesine sebep olan soruşturmaya o vakit yardım edenlerdendir. Ancak ortaya çıkan yeni bir kanıt suçsuzluğuna işaret edince Poppy, yıllar önce gerçekte neler olduğunu öğrenmek üzere zorlu bir mücadeleye atılır.

Octavia Spencer’ın Poppy’yi canlandırdığı dizide Mekhi Phifer, Ron Cephas Jones, Tracie Thoms ve Michael Beach gibi ana kadro oyuncularının yanı sıra Aaron Paul, Kate Hudson ve Gabriel Union gibi sezonluk başrol oyuncuları da rol alıyor.


The Good Nurse (2022)

IMDb: 6.8

A War, Another Round ve A Hijacking gibi filmlerdeki yönetmenliğiyle bilinen Tobias Lindholm’un yönetmenliğini üstlendiği 2022 yapımı bir suç draması. Charles Graeber imzalı, 2013’te piyasaya çıkan aynı adlı kitaptan uyarlanan film, gerçek hayatta yaşanan olaylara dayanıyor. 26 Ekim 2022 itibarıyla Netflix’te izleyiciyle buluştu.

Krysty Wilson-Cairns’in senaryosunu kaleme aldığı The Good Nurse’ün başrollerini Eddie Redmayne ve Jessica Chastain paylaşıyor. Oyuncu kadrosunda Nnamdi Asomugha, Kim Dickens ve Noah Emmerich gibi isimler de bulunuyor. Film, Redmayne’e Altın Küre ve BAFTA adaylığı kazandırdı.

Konusu ise kısaca şöyle; Amy Loughren, New Jersey’deki bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde çalışan, işi başından aşkın, çocuklarını tek başına büyüten bir hemşiredir. Bir yandan kendi sağlık sorunlarıyla da uğraşırken Charles Cullen yeni iş arkadaşı olarak hayatına dâhil olur. Üstelik kısa sürede iyi anlaştığı Charles’tan evde ve işte destek almaya da başlar. Ancak bir hastanın beklenmedik ölümüyle Amy, Charlie’nin hiç de göründüğü gibi olmadığından şüphelenir ve şüphelerinin peşine düşer.


Death on the Nile (2022)

IMDb: 6.1

Polisiye romanların kraliçesi Agatha Christie’nin 1937’de okuyucuyla buluşan, dilimizde bilinen ismiyle “Nil’de Ölüm” romanının film uyarlaması.

Christie’nin “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” romanından uyarlama, 2017 yapımı Murder on the Orient Express’te olduğu gibi Kenneth Branagh yönetmenliği üstlendi, Michael Green ise senaryoyu kaleme aldı. Branagh, Christie’nin birçok romanında yer verdiği ünlü karakteri Hercule Poirot olarak başrolü de üstlendi.

Aynı roman, daha önce 1978’de de film olarak uyarlanmış ve Poirot’ya Peter Ustinov hayat vermişti. İngiltere’de ITV kanalının yayınladığı Poirot dizisinin 9. sezonunun 3. bölümü olarak 2003’te TV’ye de uyarlandı. Hercule Poirot’yu canlandıran ise dizinin başrol oyuncusu David Suchet’ti.

Vizyon tarihi ilk olarak Ekim 2020 olarak açıklanan Death on the Nile, COVID-19 salgını ve başrol oyuncularından Armie Hammer hakkındaki bazı taciz/yamyamlık iddiaları nedeniyle birkaç kez ertelendi; nihayetinde 11 Şubat 2022’de izleyiciyle buluştu. Dijitalde ise Disney+ Türkiye’de yayınlandı.

Branagh’a önceki filmde canlandırdığı Bouc karakterini tekrar eden Tom Bateman’ın yanı sıra Hammer, Gal Gadot, Annette Bening, Russell Brand, Ali Fazal, Dawn French, Rose Leslie, Emma Mackey, Sophie Okonedo, Jennifer Saunders ve Letitia Wright eşlik etti.

Belçikalı dedektif Hercule Poirot’nun Mısır tatili, mükemmel görünen bir çiftin huzurlu balayı trajik şekilde yarıda kesilince bir katil arayışına dönüşür. Uçsuz bucaksız çöllerde ve görkemli Giza piramitlerinin manzarasında geçen bu tutku ve kıskançlık hikâyesinde Poirot, nefret etmek için herkesin içten içte bir sebebinin bulunduğu Linnet Doyle’u kimin öldürdüğünü bulmak için ünlü gri hücrelerine kullanır ve şeytani bir karmaşaya dalar.

Branagh’lı Hercule Poirot, Agatha Christie’nin “Elmayı Yılan Isırdı” adlı romanının film uyarlamasıyla yakında bir kez daha ekranda olacak. A Haunting in Venice’in gösterim tarihi 15 Eylül 2023 olarak duyuruldu.

SUPHİ VARIM SÖYLEŞİSİ: BİR POLİSİYE MEKANI OLARAK TARİHÎ İZMİR

İzmir, Türk edebiyatına pek çok ünlü sanatçı yetiştirmiş, her devriyle romanlara, öykülere başka sanat eserlerine mekân olmayı başarmış bir şehir.

21 Ocak günü Alsancak semtinin Gazi Kadınlar Sokağı’na girdiğimde heyecanlıydım. Dinleyicisi olacağım söyleşi, Pusula Sahaf desteğiyle tarihi neredeyse yüz yılı aşmış Mülkiyeliler Birliği Lokali’ndeydi.2011 yılında Konak Belediyesi’nce restorasyonu tamamlanan bina sokaktaki diğer tarihi yapılarla zaman açısından uyumluydu, bu da bende Suphi Varım polisiyelerinin nahif dedektifi Sokratis Eliseos’un her an bir yerden çıkıvereceği hissini uyandırdı.  Ayrıca romanlarını zevkle okuduğum yazar Suphi Varım ile tanışacağım ve sohbet etme imkânı bulacağım için de tatlı bir telaş yaşamaktaydım.

Neden roman kahramanı bir Rum?

Söyleşinin sunumunu İzmir Dayanışma Akademisi’nin Nahoş Cinayet: Suç Edebiyat Kulübü yürütücüsü Dr. Aydın Arı yaptı. Suphi Varım ve polisiye romanları hakkındaki kısa ama özenli sunumun ardından yazara yönlendirilen ilk soru “Neden mekân olarak İzmir’i seçtiniz ve neden roman kahramanınız bir Rum?” oldu. Yazar çok uluslu, ticari ve ekonomik anlamda hareketli yapısı, renkli sosyal hayatı bakımından dönemin İzmir’inin bir polisiyeye çok uygun düştüğünü söyledi. 1900’lerin başındaki İzmir’de Türk mahalleleri ve Türk nüfusun yaşamına dair kaynaklar ya yok ya da eksikti. Ermeni, Rum ve Yahudilere dairse çokça fotoğraf, anı, kartpostal, edebi metinler, mektup ve benzeri doküman bulunuşunun ana karakter seçimini bu yönde etkilediğini anlattı.  Ayrıca ‘Gayrı Müslimlerin öldürme kavramı üzerine Türklerden farklı bir rasyonel düşüncede olduğu gerçeği de var. Cinayet batılılara özgü bir olaydır. O rasyonel düşünce, soğukkanlılık, planlama ve suçtan sıyrılmayı hesaplama yeteneği onlarda var. Türklerde durum pek böyle değil. Benim tercihim batı tipi, gotik bir havası olan mekanlar -binalar, sokaklar, faytonlar, lando arabaların dolaştığı ıssız sokaklar- Varım 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı İngiliz polisiyesi hayranı olduğunu, yazarken de bu temaları o dönemin İzmir’inde bulduğunu belirtti. “Farklı kültürel gruplarda sınıf çatışmasını çok iyi gördüğünüz için ve o dönemde romanların altyapısında, ekonomik ve siyasi bir zemin oluşturma imkânı bulunduğu için ve tabii ben tarihe çok meraklı olduğum için olayı bu çerçevede kurguladım.”

Modern polisiye romanlarda seri katiller, işkence sahneleri, kanlı cinayetler üzerine yoğunlaşıldığını ancak suçluları bu cürümleri işlemeye iten toplumsal faktörleri irdelemeden yüzeysel nedenlere dayandırıldığını söyleyen yazar toplumsal olgudan uzaklaşarak suça yaklaşılmasından rahatsız olduğunu belirtti. İnsanın doğuştan suçlu olduğu görüşüne katılmadığını, toplumsal yapının ve sosyoekonomik nedenlerin insanı şekillendirip bir kısmını suçluya dönüştürdüğünü anlattı.

Söyleşiden bir an…

Dönemin İzmir’i sorulduğunda “İzmir’de o dönem eşitsiz gelişme kuralları işliyor. Dışa açık, yabancı sermaye girişi fazla, buna bağlı olarak da kapitalist bir gelişme modeli var İzmir’in. Milli iktisat politikalarının devreye girmesiyle gelişme daha da hızlanıyor. Böyle bir ortam polisiye roman yazmak için idealdir.  Olaya tarihsel materyalizm açısından yaklaşırsanız birçok şeyi yakalarsınız.”

İzmir tarihine olan merakı ve araştırmacı karakterinin yazdığı romanlarda mekân ve konulara başarıyla yansıdığını gördüğümüz Varım, bugün romanlarına mekân olan pek çok yerin özellikle büyük İzmir yangınından sonra artık ayakta olmadığını söyledi. Kurguda kullandığı mekanların bir kısmı hayali olsa da çoğu sokak, bina ve kurum -isimleri değiştiyse de- dönemin gerçek tarihinden alınmıştır. Kurgusal mekanlarını gerçek mekanlar içine ustalıkla yerleştiren yazar bugün modern mimaride artık kullanılmayan detayların süslediği evleri, sokakları başarıyla tasvir ederek kanlı canlı, hareketli ve gerçekçi bir İzmir’i önümüze seriyor. Sırf bu sebeple bile Suphi Varım romanı okumak o döneme bir zaman yolculuğu yapmak gibi. Söyleşi boyunca bahsettiği tarihi mekanlar (Kordelya, Cafe de Paris, Al Hamra birahanesi, İtalyan Kız Okulu, Kramer Oteli gibi) ve olaylar romanlarındaki atmosferi daha net algılamamızı sağlıyor.

İzmir’in tekinsiz mekanları

Olaylara mekân olan tekinsiz yerleri nasıl kurguladığı sorulduğunda yazar dönemin Buca’sı üzerinden örnekleme yaparak yanıtladı. “Zamanında Buca çok tekinsiz bir yer mesela. Paradiso İstasyonu’nda iniyorsunuz, Buca’nın ana yerleşim yeri Komenler Mahallesi denilen yer. Bugün ki Şirinyer parkı civarı. Oraya ulaşmak için böyle ağaçlık tuhaf yollardan, metruk binalar arasından geçmeniz gerekiyor. Adam İngiliz, Buca’da evi var. Yazları geliyor oraya. Romanda içinde kimsenin olmadığı evlerin etrafında dolaşıyorsunuz. Sokak lambası falan yok, evlerde gaz lambaları yanıyor. Buca’da bağlar vardır, kiliseler, tekinsiz yerler bunlar. Kilise özellikle gerilim filmlerinde korku veren bir mekân olarak kullanılır. Ben de buraları kullandım.”

Varım’a özellikle Sokratis polisiyelerinde kullandığı dil soruldu. “Diyaloglarda Smernika kullanıyorum mesela, bir İzmir lehçesidir. İçinde biraz Rumca, Ermenice, Latino, İspanyolca, İtalyanca ve tabii Türkçe kelimeler vardır. Halk arasında kullanılır, enteresandır. Onları diyaloglarda sıkça kullanırım. Mekân olarak neden İzmir’i seçtiğim sorusunun bir başka cevabı da bu.”

Dönem romanı yazmada dilin önemini vurgulayan yazar kullanılan kelime ve terimlerin tarihe uygun olmasına dikkat ettiğini belirtti. Roman gerçekliğini sağlamak adına kullandığı dilin genç okurlarca anlaşılmasının zor olabileceğini ancak romanın atmosferini yansıtmak maksadıyla kullanılması gerektiğini anlattı. “Dönem diline hakim olmadan oraya nüfuz edemezsiniz. En azından diyaloglarda bunu kullanmak zaruridir.”

DNA analizi ve MOBESE

O zamanlarda cinayet çözümlemede adli tıp biliminin henüz kullanılmadığına dikkat çeken Varım, “Güncel polisiyelerde roman boyunca olay anlatılır, sonunda bir DNA analizi, MOBESE’den alınan bir görüntü olayı çözer. Klasik polisiyeci olduğumdan bu bana tatsız tuzsuz geliyor. Ancak benim romanlarımda bunlar yok, bunları okumaktan da yazmaktan da hoşlanmıyorum. Benim dedektifim ipucu yakalamak, kanıt sağlamak için gidip insanlarla konuşuyor. Bunun için de ofisinden çıkarıp Frenk mahallesine, trenle Buca’ya, vapurla Kordelya’ya göndereceksiniz. Çeşmenin, hanın, sinemanın yanından geçecek. Yani ne kadar araştırma yaparsanız kentsel yapıyı o derece gerçekçi yansıtıyorsunuz. Bu romana bir renk, çeşni katıyor.”

Tarihi dokümana nasıl ulaştığı ve bunları biriktirip biriktirmediği sorusunu Varım şöyle yanıtladı.

“Antikacı dostlarımın dükkanlarından ediniyorum. İnternette çok fazla bilgi, belge var. İzmir tarihine ilişkin buradan göç etmiş kişilerin anı kitapları ve fotoğraf arşivleri var. Bunları biriktireyim gibi bir hobim yok.”

 Bir katılımcıdan gelen “Polisiye romanda zeka faktörü gerekli midir? Romanlarınızda buna dikkat eder misiniz?” sorusuna yazar “Sokratis karakterim ortalama zekaya sahip bir arkadaş. Çok sakardır, ateş edemez, birini takip etse koşarken kapaklanır yere düşer. Damdan dama atlayamaz. Aslında çok normal bir karakter, karısından çekinir mesela. Ben bu karakteri özellikle böyle yarattım. Çünkü polisiye romanlardaki süper karakterleri gerçekçi bulmam, okumayı da sevmem. Amerikan kara romanında dedektifler normal zekalıdır ve vakayı daha çok kaba kuvvetle, silahla çözümler. Zaten bu romanlarda katilin düşünüp taşındığı, suçu planladığı yoktur. Genelde örgütlü suç ve mafya faktörü konu edilir. Klasik polisiyelerde kahraman olayı elbette zekasıyla çözer. Sherlock Holmes, Hercule Poirot gibi zeki dedektif türü hiç şiddete bulaşmaz, tabii içinde abartılar da vardır. Yani bunlar metodik çalışarak suçluya ulaşırlar. Günümüzde teknolojik gelişmeler nedeniyle artık çok fazla klasik polisiye yazılmıyor. Geleneksel polisiyede suçlu romanın başından itibaren kişiler arasındadır. Güncel polisiyede ise çoğu zaman romanın sonunda bir adli tıp verisi yahut kamera görüntüsüyle ortaya çıkar. Post modern edebiyatta artık üç dört karakterle bir roman ortaya çıkabiliyor. Temalar benzer, bunalımlı, insan ilişkileri sorunlu karakterlerin içsel dünyası üzerine kurulu. Şablon aynı. İtiraf edeyim ben post modern edebiyatı sevmiyorum.”

Sokratis veda mı ediyor?

Söyleşinin ilerleyen dakikalarında dönemin İzmir’inde gayrı Müslimlerin ilginç sosyal faaliyetleri üzerine bilgiler veren Varım “O dönemlerde İngiliz ve Rum kadınların ortak toplantıları vardı. Nargile içerlerdi. Yine o dönemlerde ruhlarla temas meselesi çok meşhurdu. Viktorya dönemi İngiltere’si sanayi devrimiyle değişti. Bir tarafta makineleşme ve pozitif düşüncenin yaygınlaşması diğer yanda metafizik olayların gelişen bilim yoluyla incelenmesi söz konusu. Bunun edebiyattaki sonu Mary Shelley’nin Frankenstein romanı. Dönemi temsil etmesi açısından önemli bir romandır. O yıllarda ruhsal araştırmalar için özel dernekler kuruluyor. İzmir’de de var. Spiritüel metinler okunuyor, toplantılar yapılıyor. Ben de bunları uydurmadım, anılardan öğrendim. Bu gerçekleri romanlarımda kullandım doğal olarak.”

Söyleşi sonunda Suphi Varım Sokratis karakterinin serinin onuncu kitabıyla bize veda edeceğini açıkladı. Bildiğiniz üzere Sokratis’in emekliliğe dair en büyük hayali polisiye kitaplar yazmaktı. Varım fazla detay vermese de seriyi sonlandırarak kahramanımızı dinlenmeye gönderiyor belli ki. İleriki projeleri sorulduğunda günümüzde geçen bir roman yazmayı planlamadığını aklında iki farklı dönem polisiyesi olduğunu ve bunun için araştırmalar yaptığını belirtti. Dr. Aydın Arı’nın son sorusu “Romanlarınız sinema sekanslarına uygun yazılmış, senaryoya uyarlanabilmesi mümkün metinler. Böyle bir proje var mı?” oldu.

“Genelde yazarken sinema ve çizgi romana uygun olması mantığıyla giderim. Bölümlerim kısadır. Ancak mekanlarımın çoğu artık yok ve tekrar oluşturulması büyük paralar gerektirir. Şu anki dizi ve sinema sektörü başka konulara para harcıyor. Belki ilerde sanal gerçeklik teknolojisiyle falan bu mümkün olabilir, bilemiyorum.”

Bu keyifli söyleşi sonrası yazardan imza alma ve kısa bir sohbet etme fırsatı bulan katılımcılar ve tabii ki bendeniz tarihi binadan memnuniyetle ayrıldık.

Son olarak içten ve ufuk açıcı sözleriyle bizi bilgilendiren Suphi Varım’a, detaylı bilgileri bizimle paylaşıp akıcı bir sunum yapan Dr. Aydın Arı’ya, tarihi mekânın kapılarını biz polisiye severlere açan İzmir Mülkiyeliler Derneği yetkililerine teşekkür etmek isterim.

İzmirli polisiyeseverlere de aylık tekrarlanan kitap kulübü toplantılarına katılmalarını salık veriyorum.

Tarihi neredeyse yüz yılı aşmış Mülkiyeliler Birliği Lokali
Suphi Varım ve Gamze Yayık

ULUSLARARASI SUÇ

I.Dünya Savaşı 186 milyar dolara ve 10 milyon insanın canına mal olmuştu. Birçok ülke bu savaşın neticesinde ekonomik açıdan sarsıldı. Rusya’da iç savaş başladı. Almanya’da enflasyon alıp başını gitti. İtalya’da faşizm her gün büyüyordu. Hayatta kalma mücadelesi insanları çok zorluyordu. Fransa’da Antoinette Scieri yaşlı insanları, zehirleyerek, paralarını gasp ediyordu. 1924 ile 1929 arasında yaşanacak olan üç ayrı cinayet olayı Almanya’yı derinden sarsacaktı. Goerg Grossmann olayı üç yıl geride kalmışken, yeni cinayetler zinciri fazla bekletmedi.

“Münsterberg Katili” Karl Denke, pansiyonunda konaklayan misafirleri ve evsiz insanları öldürmekten zevk alıyordu. Kurbanlarını ise asit banyosunda yok ediyordu. Aynı zamanda kurbanlarının kilolarını not alarak kayıt altında tutuyordu. Evinin arka bahçesinde kovalarca kan boşalttığını kimsenin fark etmemiş olması ise çok tuhaftı.

1924’te tutuklandığında 31 kişinin etini yediğini itiraf etti. Hapishanede intihar ederek öldükten sonra, polis araştırmaya devam etti ve korkunç detaylar gün yüzüne çıktı. Parmak gibi çeşitli uzuvlar, insan derisinden yapılmış cüzdanlar ve nice dehşet keşifler yapıldı.

Hannover Vampiri

Aynı yıl “Hannover Vampiri” Fritz Haarmann işlediği korkunç cinayetler yüzünden tutuklandı. IQ seviyesi düşüktü. Mesleği kasaplıktı ve akıl hastanesi geçmişi vardı. Sokakta tanıştığı erkekleri yemek vaadiyle evine götürüp, onlara tecavüz edip ardından öldürüyordu. Bir müddet sonra erkek fahişe olan Hans Graf ile işbirliği yaparak, kurbanlarını daha kolay bulmaya başladı.

Yaklaşık 5 yıllık bir süreçte birlikte elli civarında erkek, bu ikilinin kurbanları oldu. Kanalizasyonda bulunan kemikler sayesinde izleri keşfedildi ve tutuklandılar. Haarmann’ın daha önceden de tutuklandığı ortaya çıktı. İlkinde serbest kalan Fritz bu sefer serbest bırakılmamak üzere tutuklandı ve her şeyi itiraf etti.

“Hannover Vampiri” Fritz Haarmann

İtirafı esnasında, kurbanlarını kontrolü kaybetmeme konusunda uyardığını söyleyerek kendince mazeretler sundu. Onları asla öldürmek istemediğini ama cinsel birleşim esnasında öldürmenin onun için bir tür durdurulamaz haz olduğunu söyledi. İtiraf içerisinde inanılmaz detaylar vardı. Örneğin sevişirken kurbanlarının boyun kısmını neredeyse kafaları gövdeden ayrılıncaya dek ısırarak kemirdiğini belirtti. Öldürdükten sonra iç organlarını çıkartıp etlerini kemiklerinden ayırıp bir kısmını yedikten sonra kalanını yatağının altında sakladığını, kalan etleri kasap dükkanında bilgisiz müşterilerine sattığını soğukkanlı bir şekilde itiraf etti. Kemikleri ise kanalizasyona atmıştı. Yaptığı kötülüklerden nefret ettiğini ama içindeki şehveti freneleyemediğini iddia ediyordu.

İtirafları idam cezası için yeterliydi ve 1925’te infaz edildi. Savunma avukatları psikolojik analiz talep etseler de bu istek yargıç tarafından “bu mahkeme salonunda psikolojiye yer yok” diyerek reddedildi. Giyotin ile idam edilen Haarmann, keskin giyotin aşağıya düşmeden önce “bugün benim düğünüm” diye haykırdı. Gerçeklerin gazeteye yansımasıyla birlikte, insanlar uzun süre, yedikleri etin insan eti olup olmadığından şüphe ettiler.

Düsseldorf Canavarı

O dönem Almanya seri katillerin en çok türediği ülke haline dönüşmüştü. Buna en büyük neden, I. Dünya Savaşı sonrası ülkece bir bunalımın yaşanmasıydı. Sadece birkaç yıl sonra yeni bir seri katil olayı patlak verdi. “Düsseldorf Canavarı/Vampiri” olarak adlandırılacak katilin izi, sekiz yaşında bir kız çocuğunun çıplak cesedinin bulunmasıyla sürülmeye başlandı. On üç kez bıçaklanan küçük kız, ardından yakılmaya çalışılmış, ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Yaklaşık bir hafta sonra, yine aynı bölgede, bu sefer 45 yaşındaki bir adamın cesedi bulundu. Bu sefer yirmi bıçak darbesi tespit edildi. Altı ay sessizlik yaşandı. Ardından iki kız çocuğunun daha cesedi bulundu. Beş  yaşındaki kurban boğazlanmış ve gırtlağı kesilmişti. On dört yaşındaki kurban da boğazlanmış ve kafası kesilmişti. Haftalarca başka saldırılar da oldu ama tüm kurbanlar yaralanarak kurtulmayı başardı. Yine bir gece, genç bir kız saldırıya uğrayarak, önce tecavüze uğradı ve ardından bir çekiç ile dövülerek öldürüldü. Altı hafta sonra altı yaşındaki bir çocuk kaçırıldı ve yerel bir gazeteye bir zarf ulaştı. Zarfın içerisinde bir mektup ve cesedi tarif eden bir harita vardı. Ceset bulunduğunda otuz altı kez bıçaklandığı anlaşıldı. Ayrıca mektupta yedi aydır kayıp olan başka bir kadının cesedine işaret ediliyordu.

Şehir halkı panik halindeydi. Tıpkı Jack the Ripper olayında olduğu gibi, gazetelere her gün katile ait olduğu iddia edilen sahte mektuplar ulaşıyordu. Gazetede yayınlanan seri katil haberlerinin toplumu olumsuz etkilediğine dair tartışmalar başladı.

Peter Kürten

Ardından genç bir kadın, bir adamın makasla saldırısına uğradığını ve tecavüze uğradıktan sonra sağ kurtulduğunu ihbar etti. Saldırganın evi tespit edildi ve sağ kurtulan kadın ile birlikte adamın yaşadığı eve gidildi. Adamın adı Peter Kürten’di. Marangoz olan Kürten eşi ile birlikte yaşamaktaydı.

Tutuklanmanın ardından itiraf da geldi. İtirafında sayısız girişim ve toplamda 13 cinayetten bahsetti. Hatta ilk cinayetini altı yaşında işlediğini itiraf etti. Kurbanlarını öldürdükten sonra kanlarını içmekten büyük zevk aldığını belirtti. Ayrıca 1913’de, Köln’de on yaşındaki bir kız çocuğunu da öldürdüğünü itiraf etti. Kızı gırtlakladıktan sonra, büyük bir bıçak ile boğazını kestiğini ve o anda yüzüne fışkıran kanın orgazm olmasına sebep verdiğini anlattı. Yakalanma esnasında beline bağlı olan kadın çorabı tespit edildi. Çoraplar kurbanlarından bir tanesine aitti.

İlk duruşmada, savunmanın getirdiği bir psikolog, Kürten’in deli olduğunu belirtse de, jüri buna kulak asmadı. Kürten 1931’de 9 kişiyi öldürmekten ötürü giyotin ile idam cezasına çarptırıldı. Giyotin ile öldürülmenin kendisini heyecanlandırdığını söyleyen Kürten, ölürken kendi kanının damlamasını duymanın hazların en büyüğü olacağını belirtti. Bu durum, sapkınlığının boyutunu göstermekteydi.

Psikiyatrist Karl Berg, seri katiller hakkında ilk kez analizler yaparken, Peter Kürten hakkında belki de bilinen en meşhur analize imza atmıştır. Peter Kürten olayında dikkat çeken diğer bir ayrıntı ise cinayetlerini gazeteden takip etmesidir. Berg’e göre gazetede yayınlanan haberler de tetikleyici bir faktör olmuştu. Bir sonraki cinayetini işlerken daha vahşice detayların yayınlanması için, cinayetlerini ona göre işliyordu. Amacı, dünyanın gelmiş geçmiş en vahşi seri katili olmaktı. Ayrıca hayatında yaşamış olduğu mutsuzlukların intikamını almak istiyordu.

Katiller Bölgesi Ve Nagyrev’in Melekleri

Almanya’da kısa sürede 4 kasabın işlediği cinayetler Avrupa’daki tek örnek değildi. Macaristan’da bu görevi kadınlar üstlenmekteydi. Nagyrev kasabasında yaşanacak cinayet zincirleri, seri katil listelerine kadın katilleri eklemeye devam edecekti. Savaş sonrası geri dönen bazı erkeklerin zaman zaman nehirde sürüklenen cesetlerine rastlanmaya başlandı. Bölge katiller bölgesi olarak adlandırıldı. Zehirlendiklerini iddia eden insanlar çoğalınca, yetkililer bu olayın peşine düştü ve kısa sürede Julia Fazekas ve yardımcısı Susannah Olah’ın izine rastladı. Zehir karışımı hazırlarken yakalanan ikilinin korkunç hikâyesi herkesi şoke edecekti.

Nagyrev’in Melekleri (!)

Erkekler savaşa gidince, kadınlar geride kaldı ve kamplara gönderildiler. Savaş bitince ise erkekler bir bir geri dönseler de kadınların yaşadığı travmalar peşlerini bırakmadı. Normal yaşantılarına dönmekte zorlanan kadınların imdadına Julia Fazekas yetişti. Kaynattığı arsenik zehrini sinek kağıdına işleyen Julia, bu ürününü eşlerinden, akrabalarından hatta çocuklarından kurtulmaya çalışan kadınlara satmaktaydı. Yardımcısı Susannah’ın ise farklı bir meziyeti vardı. 1914’te tespit edilen ilk cinayet ile birlikte on beş yıllık bir seri ortaya çıktı. Bu on beş senede yüzden fazla kişi öldürülmüştü. Fazekas ile Olah, en az on beş kadını seri katil yapmaya teşvik etmişti. Kendi aralarında ise kendilerini “Nagyrev’in Melekleri” olarak adlandırmaktaydılar. Mahkeme sonunda on sekiz kadın suçlu bulundu ve sekiz tanesi asılarak idam edildi.

POLİSİYE MASASI

BİRTAKIM CİNAYETLER / YEŞİM YÖRÜK

Yeşim Yörük’ün son kitabı, kusurlarıyla bir arada yürüyen iyi bir polisiye çalışma.

İlk kez okuduğum Yeşim Yörük hikâyeleri beni bol bol güldürdü. Yazarın eserin ortasına serpiştirdiği mizahı ve son derecede güzel kotarılmış cinayet hikâyeleri açıkçası Yeşim Yörük’ün polisiye ve mizahtan güzel bir kıvam tutturduğunu düşündürdü. Oldukça keyifliydi.

Ancak kitabın üç hikâyesinde yaşanan sıkıntıları da burada dile getirmek gerek. Yazarın en güçlü yönü, hikâye edebilme özelliği.  Hikâye anlatabiliyor olmak, Türk polisiyesi söz konusu olduğunda hâlâ bir takdir sebebi. Bu anlamda bir problem yok. Ancak yazarın üç hikâyesi sorunlu olabilen bir anlatım tarzına sahip. Kitabın ilk öyküsünde Yahudi soykırımı, diğerinde 80 darbesi ve işkenceler, bir diğerinde eşinden ve babasından inanılmaz zulüm gören bir karakterle yazar klişe gelebilecek birçok şeyi bir arada anlatmayı deniyor. Asıl sorun olayların gerçek olup olmaması değil, aksine gerçek olsalar bile bu olayların ifade edilme biçimleri fazlasıyla aşina olduğumuz ve artık anlamları ve imgeleri yorulmuş, hikâyelerin eksiden başlamasına yol açan bir tarz içeriyor. Bu acıların, bu sorunların kitaptaki anlatımı yazarın hayal gücünü ortadan kaldırıyor, tam tersine bir hayal gücü kısırlığı, bir ifade edememe sorunu çıkarıyor ortaya. Ancak öykülerin final kısımlarında her defasında yazarın işi lehine çevirdiğini söyleyebiliriz. Bu üç hikâyenin kitabın genelindeki mizaha ve sempatik havaya ters düştüğünü de söyleyebiliriz. Kendimce bütün öykülerde mizah olsa genel bir değerlendirme yapıldığında kitabın daha yüksek bir çıtayı yakalayabileceğini düşündüm.

Ancak; Yeşim Yörük bence okunması gereken bir yazar. Cinayet dolu kitaplardaki mizahı övmek garip gelebilir ama ben zaten Türk polisiyesini Reha Avkıran’dan ödünç alarak söyleyecek olursam ‘İnsanlık hali’nden mustarip insanları anlatması sebebiyle seviyorum.  Geçenlerde çok ilgi çekici bir  yazıda ifade edildiği gibi seri katillerin kobi ülkesi yurdumuzda, işlenen cinayetlerin insan olma zaaflarından kaynaklandığı öyküler, romanlar okumayı seviyorum. Çünkü bu insanların suçlu olmaları benim suçsuzluğumu değil, zaaflarımla henüz cinayet işlemediğimi gösteriyor. Bizler bu zaaflarla bir arada insanız. İşte bu sebeple çok farklı mantalitelerde, uçuk ve vahşet dolu cinayetler anlatan kitapları okumamaya çalışıyorum. Yeşim Yörük de bu anlamda benim için insanlık hallerinden resimler gösteriyor ve bunu yaparken bir yandan da güldürüyor.

Kitapta en sevdiğim hikâye, inşallah roman olur diyeceğim ‘Bir Garip Cinayet Soruşturması’ oldu. Yeşim Yörük’ün takdir ettiğim bir diğer yönü de uzun öyküler yazabilmesi diyebilirim ayrıca. Ancak bunun sebebi büyük puntolar da olabilir.

Sonuç olarak; kitabı kesinlikle öneririm. Ben de yazarın önceki eserini okuyacağım. 


ELÇİN POYRAZLAR / GAZETECİNİN ÖLÜMÜ

Elçin Poyrazlar’ın ülkemiz polisiyesine kazandırdığı en önemli eser Ecel Çiçekleri, ilgi çekici yapısı, konusu ve finaliyle bir başyapıt sayılabilir, sayılmalı belki de. Zaman gösterecek. Yazarın Mantolu Kadın kitabı da ilgi çekiciydi. 2014 yılında yazdığı bu ajan öyküsü ise yabancı birisi yazmış olsa belki yavan gelebilecek bir hikâye; benzerlerini defalarca izlediğimiz kovalamacalar, siyasi komplolar, gizli hedefler, yakışıklı ajan ve onun gazeteci sevgilisi… Hepsi okurken hızı kesmeden okumamızı mümkün kılıyor evet, ama bir yandan da o aşinalık hissini de yok edemiyor. İlk kez Elçin Poyrazlar okuyacak birisi için çok iyi bir seçim kesinlikle. İşin güzeli, kitabın devamı da var, o da bu kitapla aynı ya da bir tık üstte bir çizgide yazılmış olsa gerek. Ancak Poyrazlar’ın en önemli özelliği anlatımının tek bir kusur, hız sorunu içermemesi. Bu alanı, kitap ya da filmleriyle çok iyi bilen birisi gibi geldi bana Poyrazlar. İşte yazar bilgisini bizlere uyarlarken de hiç sıkıntı çekmemiş. Ama her şey ABD dizisi kokuyor, bunu da söylemek gerek. Belki de bu ilk denemeler yazarın kendisi olmadan önce gösterdiği çabaların ürünleridir. Yine de heyecanlı bir macera okumak isteyenlere – sonradan gönül rahatlığıyla unutmak üzere elbette- önermek isterim. Ecel Çiçekleri’ni mutlaka okumalısınız. Gazetecinin Ölümü’nü ise, okuyabilirsiniz evet. Herkese iyi okumalar. 


ERKAN ÖZTÜRK / KONUR SOKAK CİNAYETİ 

İşte mis gibi bir Türk polisiyesi. Neden ama? Çünkü yazar bu kitapta neredeyse minimal diyebileceğimiz bir anlatım tarzı, psikolojik bir sadelik, neredeyse yazarın olaylara bakışının edebi şekilde ifade edilmesini dışlayacak denli nesnele yakın, belki yanlış olacak aslında ama, gazete dili gibi bir dille anlatıyor bu yedi öyküyü. Öykü dediğim de aslında vakaların anlatılması, ama diğer polisiye öykü kitaplarından farkı sanki bunların daha kısa, daha az edebi bir üslûpla yazılması diyebilirim. İşin güzel tarafı; heyecan ya da merak duygusu vermeyen bu öyküler yine de Başkomiser Kemal’in azar azar ve yavaş yavaş, ucundan kıyısından tanımaya başladığımız karakterine çok uygun düşen bir çeşit vaka günlüğü gibi. Böyle dememin sebebi de yazarın Başkomiser Kemal’in tam adını saklamasına benzer şekilde Kemal’in karakterini de gizlemesi ve vakalardaki detayların azlığına benzer şekilde karakterini de yavaş yavaş, özellikle son hikâyelerde küçük renklendirmelerle hissettirmesi, ima etmesi diyebilirim. Yorucu olmayan bu okumalarda cinayetlerin çözülmesi değil de Kemal’in psikolojisinin yavaştan ortaya çıkması -ya da sonraki hikâye derlemesine dek kendini hafifçe belli etmesi- daha çok ilgi çekiyor. Bütün vakalar sıradandı, olağandı ve gerçek hissiyle dopdoluydu. Bütün bu noktaları bir araya getirerek bakarsak, bence Konur Sokak Cinayeti dört dörtlük değil, ama dörtte üç yirmi beşlik mis gibi bir polisiye diyebilirim. 


ARMAĞAN TUNABOYLU / YILDIZ CİNAYETLERİ

Armağan Tunaboylu birçok polisiye yazarının gıpta edeceği, hatta kıskanacağı bir karakter yaratmış Yıldız Cinayetleri’nde. Kadın pazarlayıcısı Metin Çakır kitabın arka kapağında yazdığı gibi sevmeden edemeyeceğimiz bir karakter. 300 sayfa bile sürmeyen bir kitapta Metin Çakır pırıl pırıl parlıyor. Ancak yazarın en büyük başarısı aslında Metin Çakır’ı ve onun ait olduğu dünyayı anlatırken, sürdürdüğü o muzır ve eğlenceli anlatım tarzıyla başkarakterini kanlı canlı bir insana dönüştürmeyi başarırken bir yandan da aslında edebiyatın talep ettiği o atmosferi, aurayı yakalamış olması. Hikâye hem karakterini hem de dünyasının ve dilinin farklılığını bir arada aynı başarıyla çekip çeviriyor. Böylece en azından kendi okuduğum polisiye ya da suç edebiyatı örnekleri arasında benzerlerini çok görmediğim bir yere gelip yerleşmiş oluyor Yıldız Cinayetleri. Dünya polisiye edebiyatında bu tür hikâyeler kim bilir kaç kez anlatılmıştır. Türk polisiyesinde var mı bilmiyorum ama benim Yıldız Cinayetleri’nde gördüğüm tam anlamıyla tutmuş bir üslûp, bir karakter ve bir dünya oldu. Bu dünya hem çok eğlenceli, hem muzır, hem de şaşırtıcı. Kitabın sonundaki sözlük bile bu dil farklılığının, dünya farklılığının güzel bir kanıtı. Bu anlamda Armağan Tunaboylu bu dünyayı gerçekten kurabilmiş, kurgulayabilmiş, yaratabilmiş. Şimdi serinin diğer kitaplarını okumanın hayalini kurup heyecanlanmak gerek. Kim bilir ne heyecanlar var o kitaplarda! Hayal gücü, yazma kabiliyeti, anlatabilme mahareti! Türk polisiyesini Armağan Tunaboylu için bile sevmek gerek. Daha fazla Türk polisiyesi okudukça daha nitelikli, daha özgün, daha iyi yazarlar okumanın tadını anlatamam. Buna hakikaten seviniyorum. Yıldız Cinayetleri’ni önerir miyim peki? Önermem mi! MUTLAKA !!! 


BİR CİNAYET ROMANI / PINAR KÜR

Polisiyenin edebiyat olup olmadığı sorusu çoktan cevaplanmış durumda. Nitelikli, özgün, iyi diyebileceğimiz özellikler taşıyan bütün kurgular bir şekilde edebiyatın, ama nitelikli edebiyatın çemberine dahil. Polisiye romanlar ülkemizde sayısı giderek artan bir şekilde yazılıyor artık. Nitelikli olup olmadığını anlamak için zamana ve edebiyata ihtiyacımız var.

Pınar Kür’ün gerçek bir polisiye olmayan bu kitabı 30 seneden fazla bir zaman öncesine ait. Kitap polisiye değil, yazarın söyleyişiyle ‘bir cinayet romanı’. Cinayet işlemekle ilgili bir roman. Kolay bir okuma olmadığını söylemem gerek.

Bir Cinayet Romanı öncelikle beni çok yordu. Bunun sebebi, postmodern yapısı değil. Anlatmaktan yorulmayan ama okurken enerjimizi tüketen karakterleri, kesinlikle. Anlatılması gerekmeyen nice şeyi -duyguları vesaire- anlatıp duran karakterlerle cinayete dek sabit bir çizgiyi sürdüren romanın, cinayetle birlikte büyük bir ivme kazanarak heyecan yarattığını söyleyebilirim. Final bölümünün muhteşem  olduğunu belirtmem gerek.

Bir Cinayet Romanı, öncelikle elimizde tuttuğumuz ve Pınar Kür’e ait olan bir roman olsa da  kitaptaki yazar karakterinin bir kaç kişiyle anlaşarak günlük tutmalarını istediği ve aralarından birinin maktul olacağı bir olayı anlatan bir roman aynı zamanda. Yani biz hem Pınar Kür’ün kitabını okuyoruz, hem de bir cinayet romanı yazmak isteyen kurgusal yazarın anlaştığı kişilerin yazdığı günlükleri okuyoruz. Bu kişilerden birisi bir matematik profesörü ve cinayet çözmek gibi bir hobisi var. Pınar Kür işte bu muamma çemberi içerisinde hem bir edebiyat kurgusunun malzemelerinin toparlanışını ve kurgunun oluşturulmasını hem de polisiye bir olay olarak cinayeti bir arada yürütüyor. Cinayet sonrasında yaşanan merak, kuşku, kimin kim olduğu, katilin kimliği vb. sorularla final kısmı diyebileceğimiz son 50 sayfada büyük bir yüzleşme ve sorgulamayla her şeyi açıklığa kavuşuyor. Sonuç; etkileyici bir edebiyat oyunu oynadığımızı anlıyoruz. Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı’nın ardından iki devam kitabı daha yazmış: Sonuncu Sonbahar ve Cinayet Fakültesi. Onları da okuyacak olmak keyif veriyor düşündükçe.
Tipik bir polisiye beklentisi içerisinde olan okurlar açısından kitap sıkıcı sayılabilir; çünkü yazarın gerçek derdi polisiye bir olay anlatmak değil, polisiye bir olayı bir oyun haline getirip onu edebiyatla yoğurmak. Postmodern edebiyatın oyuncu, kolaj, çok parçalı yapısının da bu konu için biçilmiş kaftan olması sebebiyle ortaya çıkan sonuç oldukça iyi diyebiliriz. Polisiye okurken bizi çeken şeylerin birçoğunu burada daha belirsizce görmek mümkün, ancak cinayet sonrasında Pınar Kür hızı artırdığı, muammayı büyütüp karmaşıklaştırdığı ve oyunu daha cazibeli hale getirdiği için okumak daha büyük keyif veriyor. İşte bu sebeple kitabı mutlaka öneririm.