Ana Sayfa Blog Sayfa 39

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: o kadın

“O KADIN”

Olmayan bir evde, bulunmayan bir adresde, hiç doğmamış ve asla ölmeyen biriyle komşuluk etmek ender rastlanan bir durum. Orası muhakkak. Bu açıdan kendimi şanslı addettiğim doğrudur.

Söz konusu adres Baker sokağı, 221B numaralı müstakil ev. Söz konusu komşum ise hepinizce malum. İkinci katta oturan özel dedektif Sherlock Holmes. Sherlock’un özel hayatını, başından geçen maceralar kadar öğrenmek isteyen çok sayıda hayranı var. Ben de onlardan biriyim. O nedenle bu satırlarda okuyacaklarınız, Baker sokağı 221B adresinde olup biteni hayattaki tek meşgalem gibi gösterebilir size. Hatta belki mahalleye sadece bu yüzden taşındığımı söyleyenler de çıkacaktır aranızdan. Öyle düşünüyorsanız çok da yersiz sayılmaz.  Ama bu mesele aramızda kalsın. Komşumun gördüklerimi, öğrendiklerimi sizlerle paylaştığımı duyması hoş olmaz. Dedikodu yaptığımı düşünür. Bu da aramızı bozar. Zaten bildiğiniz gibi cinsime güvenmediğini açıkça, sağda solda, eline her fırsat geçtiğinde dobralığıyla dile getiren biri. Ama yanlış anlamayın. Onun bu tavrından gocunduğum filan yok. Aslında bu muameleye cinsim itibarıyla yabancı olduğumu da söyleyemem. Mamafi o dedektif cinsinin en iyilerinden. Orası kesin. Dolayısıyla kadınlar hakkındaki genel tavırları ona duyduğum hayranlığı azaltmıyor. Ayrıca Bohemya’da Skandal adlı hikayesi bu teşhisimde haklı olduğumun kanıtı. Sherlock’un tek yenilgisi “o kadın.” Hazırladığı muhteşem planı -ilk ve de son defa- bir tek o kadının aklı boşa çıkarır.

221B BAKER SOKAĞI | DEDEKTİF

Her seferinde erkeklerin başını döndüren, sade bir vatandaş olduğu halde, Kral’dan üstün, soyludan çok daha soylu, kılıktan kılığa girip, kılık değiştirmenin ustası bir kadın “o kadın”. Sherlock’u bile faka bastıracak kadar akıllı. Kendi seçtiği bir adamla evlenen ve Sherlock’un kalbini çalıp götüren kendi başına buyruk. O günden beri ona ismiyle hitap etmedi Sherlock. Onu herkesten ayrı tuttu.

Bohemya kralının minnetle ona bağışladığı paha biçilmez yüzüğe metelik vermeyip Kral’dan ödül olarak çok daha kıymet verdiği “o kadının” resmini alıp, resmi odasının başköşesine yerleştirir.

Mantık yürütme ve gözleme meziyetlerinin mükemmelliği sayesinde duygudan mahrum bir makinaya benzemesine rağmen. “O kadın”ın dışındakilere erkeklerin amaçları üzerindeki peçeyi açan özellikleriyle hayranlık duyar o.

Her türlü sosyal dünyaya gerçek bir bohemin ruhuyla başkaldıran da odur. Kendini evine, kitaplarına, kemanına ve araştırmalarına gömen de o.

Kusursuzluğu değil onu en iyi mertebesine oturtan. Peşine düştüğü tehlikelilerin zafiyetini, alaleladeliğini kendinden tanıyan, bu şekilde başkalarını da tanıyabilen zihni. Bir haftasının öteki haftasını tutmadığı da malum. Birinde aşırı enerji ile durmadan çalışan da o. Bir sonrakinde kendini kokaine teslim eden, uyuşturucunun etkisiyle başı buğulu, rüyalar alemine dalıp dünyadan elini ayağını çeken de o.

Sherlock Holmes Baker Sokağı

Uyuşturucudan yakasını kurtardığı zamanlarda evin ikinci katında bütün ışıklar yanar. Aklını sıkılmaktan kurtaracak bir meşgale bulmuş demektir. Onun ince uzun silueti pencerenin önünde bir kaybolur bir görünür. Bir sır peşinde odasını arşınlar durur. 1891’de basılan “Kırmızı Başlılar Ligi”nde, “Hayatım,” diye hayıflanır, “varoluşun alalade ortamlarından kaçmak için harcadığım uzun bir çabadan ibaret. Gustave Flaubert’in George Sand’e yazdığı gibi. İnsan bir hiç, bütün mesele yapılan iş! O kadar.” İşte bu sözleri kadınlar konusunda onu ele veren en önemli ipucu.

İlk dedektif Auguste Dupin sayesinde ona dedektifliği öğreten, ilk polisiyenin yazarı şair Amerikalı Edgar Allen Poe gibi, onun da Fransız yazarı George Sand’in hayranı olduğunu ifade eder bu sözleri. Asıl adı Aurore Dupin olan George Sand’den o da Poe kadar etkilenmiştir. Beğendiği bir başka Fransız yazarı, burjuva düşmanı, yine bir bohem olan Gustave Flaubert gibi. Mektuplarında, Sand’e “Sevgili Hocam” diye hitap eder Flaubert.

Sand, aristokratlığı hariç, aynı Sherlock’un aşık olduğu “o kadın” gibi erkek kılığında dolaşarak, Paris sosyetesini, yazarlığı, bohem yaşantısı ve aşıklarıyla allak bullak edip birbirine katmış cesur bir pipo düşkünüdür.  Küçük yaşta kaybettiği erkek kardeşinin adı Auguste Dupin’dir. Bana kalırsa edebiyatın ilk dedektifinin ismi hakkındaki en önemli ipucu da bu.  Sand’in kaybettiği erkek kardeşi ve de erkek kimliği. Kendine yazarlık adı olarak George Sand gibi bir erkek adı seçmesinde, ayrıca hem erkek hem kadın kimliğini doğallıkla üstlenmesinde kaybettiği kardeşinin payı büyük.  Sherlock’un arasıra erkek cinse de romantik ilgi duyabileceğini ima eden ikili karakterine yansır Sand’in ikili kimliği. Bohem karakterine siner.  Poe’nun bohem dedektifine Auguste Dupin ismi yakıştırmasındaki gibi. Sherlock’un “O kadın”ı tanıdığı hikayeye bohem sözcüğü böyle girer. Hikaye Bohemya’da Bir Skandal adıyla yayınlanır.

Ansiklopedileri kopyalayan kırmızı saçlı katipleri konu alan Kırmızı Başlılar Ligi adlı hikayesi, Sherlock’un bu ruhunu sergileyerek son bulur. Flaubert ve Sand arasındaki mektuplardan yaptığı “İnsan bir hiç, bütün mesele yapılan iş! O kadar” alıntısı ile.

www.sebnemsenyener.com

ŞEBNEM ŞENYENER

Hapishane Hikayesi: Baba | 1 🔊🎧

“Sonunu bildiğin oyunları oynama.”

Çıkmaya yakın, hep bunu derdi. Sonrasında da bakışlarını öylece üzerime diker, sesini hafifçe alçaltır ve eklerdi:

“Kazanacağını bilsen bile!”

Başımı öne eğip sessizliğe bürünür ama bir yandan da “Hadi lan oradan!” diyerek karşı çıkardım. Tabii içimden. “Kazanacağını biliyorsun ama oynamıyorsun! Peh! Saçmalığın dik alâsı!” O günlerde Baba’ya yüksek sesle itiraz edemezdik. Göt isterdi.

Baba, garip adamdı. Hayatımda tanıdığım en garip adam… Aradan nereden baksan yirmi sene geçmiştir, bu durum hala değişmedi. Ondan daha ilginç birini tanımadım, bundan sonra da tanıyacağımı sanmıyorum.

Namını bilmeyen duymayan yoktu. Gardiyanından mahkûmuna, iyisinden kötüsüne, gencinden ihtiyarına, bu gri ve eski yuvamızın tüm sakinleri Baba’mızdan haberdardı. Hangi koğuşa düşerse düşsün, yeni gelen, önce Baba’nın yanına bir uğrar, onun delici bakışlarına maruz kalırdı. Bu bir sınavdı. Kimlerle yakın olacağını, kimlerden uzak duracağını, kime haddini bildireceğini, kimi sevip kime söveceğini anlamak için Baba’nın uyguladığı bir sınav…

Yeni gelen; toy bir kader mahkûmuysa yaprak gibi titreyerek, feleğin çemberinden geçmiş bir çakalsa sözüm ona korkusuz görünmek için gururlu bir heykel gibi dikilerek, ya da kendi çapında artistlik yaparak verirdi bu sınavı. Baba’nın soruları sabitti. Karşısındakini delip geçen bakışları da… Bana kalırsa cevapların da bir ehemmiyeti yoktu. Baba, gözlerini bir kez dikip süzmeye başladı mı adamın ciğerini okur, notunu verirdi. Sorular, bu ayini gizleyen aldatıcı bir perdeydi yalnızca. Bir teki hariç…

“Allah kurtarsın gardaş, aramıza hoş geldin, geç otur bakalım şöyle,” faslından sonra sorulan o soru:

“Hele de bakayım, buradan sonra ne yapacaksın?”

Muhataplarını afallatıp şaşkına çevirdiğine defalarca şahit olduğum soru… Genelde soruya soruyla cevap verirlerdi.

“Çıkınca mı?”

“Buradan sonrası var mı ki ağam?”

“On sene sonra mı?”

Birçoğu da umutsuz, mırıl mırıl bir şeyler gevelerdi ağzında.

“Bilmiyom hiç… Düşünmedim.”

“Sonrası yok, sonrası karanlık.”

“Ölmez sağ kalırsak bakarız dayı, ölmez sağ kalırsak…”

“Anasını siktiğimin hayatında ne yapsak boş, daha ilk günümüzde şafak saydırma bize be hacı emmi!”

Baba böylelerini, kaşlarını hafiften çatarak sessizce dinler, lafı hiç uzatmadan veda mektubunu ceplerine koyup koğuşlarına yollardı.

“Geçer gardaş, hepsi geçer. Bir ihtiyaç olursa ben buradayım. Hadi Allah kurtarsın.”

Kalplere umut tohumları ekmek, çaresizlere çare olmak gibi bir derdi yoktu Baba’nın. Onu bilirdik bilmesine de derdi neydi, ne yapmak niyetindeydi, işte onu anlamazdık. Günler, aylar, yıllar geçtikçe saçımıza düşen aklarla beraber anlayışımız da arttı. Tıpkı korkularımız gibi…

Bazıları da vardı ki tavırlarıyla, sözleriyle ya da suskunluklarıyla Baba’nın merakını celbeder, onun yakınında, yamacında bir yer edineceklerini daha ilk günden belli ederlerdi. Ben gelmeden önce yaşandığı için Profesör’ün nasıl bir sınav verdiğini görmemiştim (sonra sonra anlatılanları dinlemiştim tabii) ama bu gözdelerden ilki oydu. Baba’nın ateşine meftun olan ilk ateş böceği ya da hayır hayır,  etrafında dönmeye başlayan ilk uydu… İkincisi de ben. İnsanın iliklerini ısıtan, o bildiğimiz, sarı, sıcak güneşten bahsetmiyorum. Kara, kapkara bir güneş varsa uzayın derinliklerinde bir yerlerde ve onun etrafında gezinen yaşamsız gezegenler, durumumuzu daha iyi ifade eder. Profesör ne diyordu: O bir kara delik, biz de yuttuklarıyız!

Baba’yla tanıştığım o ânı, sınavından geçtiğim o günü dün gibi hatırlıyorum. Kalbim, ellerim, ayaklarım ve dahi ruhum, zangır zangır titriyordu yanına götürüldüğümde. Koluma sımsıkı yapışmış zebella gibi bir gardiyan ki sonraki günlerde adının Hayrettin olduğunu öğrenecek ve kendisinden tüm benliğimle nefret edecektim, çelimsiz bedenimi yeşil gözlü, pos bıyıklı, kel bir adamın önüne doğru ittirirken sadece benim duyabileceğim bir sesle şöyle fısıldamış, daha doğrusu tıslamıştı:

“Saygıda da kusur falan edeyim deme, çizerim kestaneni!”

Ben, hafifçe arkamı dönüp gardiyanın yüzüne anlamsızca bakarken o, pis pis sırıtıp bu kez yüksek sesle ve yalakalık kokan bir tavırla ekledi. Sanki bu kez söylediklerinin herkes tarafından duyulmasını istemişti.

“Karı gibi titremeyi bırak lan, erkek ol biraz! Hadi bakalım, koş babanın kollarına!”

Dizlerimin üzerine yığılıp kalmış bir halde kafamı kaldırdığımda ahşap iskemlesine kurulmuş kel adamın gülümseyerek bana baktığını gördüm. Bir elinde tavşankanı yarılanmış bir ince belli, öbüründe külü uzamış filtresiz bir cigara… Bıyıkları özenle düzeltilmiş tıraşlı ve köşeli bir surat, yine tıraşlı, parıldayan bir kafa, kolları sıvanmış, yakasız, beyaz gömlek ve üzerinde kolsuz lacivert bir cepken… Ön tarafından hilal çizen, gümüş renkli bir zincir sarkıyor. Cep saati var belli ki. “Demek filmlerdeki koğuş ağaları, gerçekmiş,” diye geçirdim içimden. İçim titriyor ama engel olamıyordum.

Arkasında, birbirine çakılmış meyve kasalarından yapılma dört raflı, geniş ve uzun bir kitaplık vardı. İçinde de onlarca kitap… Göz ucuyla baktığım kadarıyla çoğu polisiye maceraydı. Edgar Allan Poe’lar, Agatha Christie’ler, Stephen King’ler, Sherlock Holmes’lar, Arsene Lupen’ler… Ve en üst rafta, kara, yıpranmış cildiyle tek başına duran The Godfather-Baba! Yaşıtlarım sağda solda aylaklık ederken oturup iştahla okuduğum kitapların çoğunu burada, bir koğuş ağasının rafında görünce ilk hissettiğim şey şaşkınlık oldu. Neden bilmiyorum ama sonra da garip bir ürperti…

Dayak yemeyeceğimi bilsem, salardım gözyaşlarımı ama tuttum. Aklımdan geçen soruları da duymazdan gelebilirsem tamamdı. Ne olacaktı şimdi, ne yapacaktı bu kel herif bana? İki bin üç yüz küsur, evet tamı tamına iki bin üç yüz on yedi gün nasıl geçecekti Allahım?

Koğuş ağası, bakışlarıyla önce gözlerimin etrafında (ağlamak üzere olduğumu fark etmiş miydi acaba?) sonra titreyen kalbimin derinliklerinde gezindi. Sessizce ve usulca… Dakikalar geçiyor, sessizlik cigaradan yükselen dumanın peşinde, belirsiz bir yere doğru uzayıp gidiyordu. Bir fırt daha aldı cigarasından. Sonra konuştu.

“Hoş geldin evlat, geç otur hele şuraya.”

Dibindeki iskemleye ilişirken “Sağ olun,” dedim.

“Sağız evelallah! Amma ölümden de korkumuz yoktur.”

Bunu öyle bir heybetle söyledi ki, zerrece şüphe duymadan inandım. Bu adam gerçekten ölmekten korkmuyordu.

“Peki ya sen?” diye sordu, gözleri gözlerimde, merakla öne eğilerek. Merakından da şüphe duymadım. Ne sorduğunu anlamıştım.

“Ben korkarım ölümden,” dedim sesim hafiften titreyerek. “Korkarım işte.”

Hafifçe gülümsedi. Bıyıklarını avcunun içiyle sıvazlarken burnuma tatlı bir sabun kokusu geldi. Babam da aynı tıraş sabununu kullanırdı. Fırçayı yanaklarında gezdirdikçe, tıpkı sabunun ambalajındaki adam gibi yüzü köpük içinde kalırdı. Ben de gülümsedim. Yıllar öncesine ait bir hatıraydı ama kokusu hala burnumdaydı.

“Aferin evlat! Dürüst olmak iyidir. Korkuyorsan delikanlı gibi ‘korkuyorum’ diyecen, değil mi lan Hayrettin?”

Üç beş adım gerimizde bekleyen gardiyan, adını duyunca telaşlandı.

“Tabii baba, haklısın.”

“Sen korkuyon mu ölümden, de bakayım?”

“Ben mi baba? Yok, haşa! Sen buradayken… Yani senden öğrendik, korkmayız evelallah!”

Koğuş ağası, cevap vermek şöyle dursun dönüp bakmadı bile Hayrettin’e. Bakışları yine benim üzerimdeydi. Aramızda nereden baksan yirmi yaş vardı. Ben henüz on dokuzuma yeni girmiştim, o kırkından bile fazla görünüyordu. Aslında ihtiyar falan değildi ama herkesin Baba dediği bir adam, göze ister istemez daha yaşlı görünüyordu.

“Bana burada herkes Baba der evlat. Ama ben herkese evlat demem, anladın mı?”

Anlamıştım. Ne anladın, derseniz anlatması zor ama ben anlamıştım işte. Kafamı evet anlamında öne arkaya sallayıp, sonra “Bana da öğretir misin peki?” diye sordum bu kez gözlerimi kaçırmadan. O da benim ne sorduğumu anlamıştı. Garip bir şekilde, anlaştığımızı fark ettim o an. Sanki hiç konuşmasak da birbirimizin ne demek istediğini anlayabilirdik. Konuşmak, adet yerini bulsun diye yapılan keyfe keder bir işti sanki.

“Öğretirim evlat,” dedi ciddiyetle. “Sen yeter ki talip ol! Amma…”

“Aması yok, talibim ben!”

Sanki ben hiç bunu söylememişim gibi devam etti lafına.

“Amma, korkunu yenmek istiyorsan önce ölümü tanıyacan! İnsan bilmediğinden korkar, anladın mı?”

“Tamam, sen ne diyorsan yapmaya razıyım, tamam.” dedim ısrarla.

“Zamanla evlat, zamanla… Biraz sabır…”

Sessizce onayladım sözünü. Zamandan bol ne vardı ki elimde…

Cigarasından derin bir nefes daha aldı, dumanı ağır ağır salarken sordu:

“Siktir et şimdi onu bunu da hele de bakayım, buradan sonra ne yapacaksın?”

Dumanla beraber yine o sabun kokusu geldi burnuma. Yine babamı hatırladım ve yine gülümsedim. Tam cevap veriyordum ki koğuşun kapısı gürültüyle açıldı.  İçeri bir adam girdi ama nasıl bir giriş! Kapıyı ardından gümbür diye kapadı, hışımla yürüdü gitti köşedeki ranzaya vardı. İki büklüm ilişti ranzanın kenarına, yarı oturur yarı çömelir halde. Ağladı ağlayacak… Sonra yine ayağa kalktı, bir yumruk koydu duvara hırsla.

Bizim koğuş ağası “Dur hele evlat, şu garibin derdine bakalım” deyip adama bağırdı:

“Höst lan Adem! N’oluyor? Ne celallendin yine?”

Adamcağız iki elini de başının üzerine koyup avare gibi gezinmeye başlamıştı. “Sorma Baba,” dedi Adem. “Benim ufak oğlan geldi az önce görüşe. Haberler çok fena. Benim dışarı çıkmam lazım. Benim bir yolunu bulup çıkmam lazım. Benim dışarı çıkıp…”

“Dur lan hele bir sakin ol!”, deyip ayağa kalktı koğuş ağası. Cigarasını yere atıp üç adımda Adem’in yanına vardı hızlıca. Bir el attı omzuna. Millet haklıydı galiba. Bu adama boşuna “Baba” demiyorlardı.

“Otur bakayım şöyle.”

Oturmaktan çok yığıldı Adem koyu yeşil battaniyeye. Ağa da yani Baba da yanına…

“Çay getirin lan Adem’e!”

“Baba, çay değil çıkış bileti lazım bana, bu gece çıkayım, sonra bir daha ömür boyu göğü göremesem de gam yemem. Yalvarırım baba, bir…”

Çay geldi. Babadan bile yaşlı, beyaz sakallı bir ihtiyardı çayı getiren.

“İç çayını Adem. Bir yandan da tane tane anlat da anlayalım.”

Bunu diyen, çayı getiren ihtiyardı. Adem’in diğer yanına da o oturdu.

“Ne anlatayım, nasıl anlatayım Profesör? Siz bana bir şey sormayın, tek nasıl çıkarım bu gece onu söyleyin.”

Çayı getiren beyaz sakallıya da ‘Profesör’ diyorlardı belli ki. Sonra Baba ile Profesör dertli adamı ikna edip yatıştırmayı başardılar. Adem zor da olsa meseleyi anlatıp bitirdiğinde Profesör bir “has siktir” çekti. Koğuştaki diğer mahkûmlardan ilk kez duyduğum küfürler işittim. Hatta koğuşun en iri yarısı, yattığı yerden ranzanın demirine öyle bir tokat vurdu ki sesi her yanı çınlattı.

Adem’in derdi gerçekten de büyüktü. Mahalleden itin biri, bir süredir karısına musallat olmuş. Gündüz demiyor, gece demiyor kapıya varıp naralar atıyormuş.

“Senin adamın nereden baksan on senesi var, kendine yazık etme, benim ol, gül gibi yaşatayım seni…” falan diye de utanmaz laflar ediyormuş.

Adem’in on bir yaşındaki küçük oğlu, annesinden gizlice gelip anlatmıştı olup biteni. Başka kimi kimsesi olmadığı için yine tek çıkar yol, babasına gelip anlatmakta bulmuştu çareyi. Ama bu nasıl bir çareydi ki zavallı adamı kor alevler içine salmıştı. Mahpustaki adama denecek şey miydi bu?

Çocuğun dediği bir şey daha vardı. Şerefsiz herif, bir gün yolda görünce yanına gelmiş, elini silah gibi yapıp işaret parmağını oğlanın şakağına dayamış, zavallı küçüğü tehdit etmişti.

“Annen de bana varacak, alış yavaş yavaş! Bu arada birine, hele o mahpustaki baban olacak herife bir şey dediğini duyarsam…”

Sonra parmağını çocuğun şakağına iyice bastırmış ve “GÜMMM!” diye bağırmıştı. “Delerim lan küçük kafanı, anladın mı delerim!”

Baba, Adem’e bir cigara uzattı. Adem yaktı. Gözünden bir damla yaş aktı ilk nefesle beraber. Kızgın bir kor parçası gibi, düştüğü yeri delip geçecekmiş gibi bir damla. Koluyla siliverdi gözünü hemen. Herkesin ortasında ağlayacak değildi. Ama başka ne yapacaktı ki?

Derin sessizliği Baba bozdu.

“Önce bir sakinleş koçum. Aklını başına topla, o puştu gebertmek için de sakın kaçmaya falan kalkışayım deme. Bu öfke zarardan başka bir şey getirmez sana. Bak burada bu kadar adamız, istediğine dalaş, istediğine bağır çağır. Söv, döv, kır! Bütün sinirini, hıncını buraya dök! Hele bir rahatla, sonra bir yol bulunur elbet.”

“Ama baba, o şerefsiz, benim sevdiğime musallat oldukça…”

“Kes! Tamam, bakacağız bir çaresine dedik işte, uzatma! Vururlar ulan seni, anlıyor musun, vururlar! Daha buradan elli metre uzaklaşamadan kıçından şişlerler! Sonra ne olacak? Karını o puştun ellerine teslim edince iyi mi olacak?”

Adem, başı önde dinledi Baba’nın son sözlerini. Öfkesine gem vurmaya çalıştıkça daha da kızarıyor, bozarıyor ama ses edemiyordu. Baba elini sertçe Adem’in sırtına vurup, konuşmaya devam etti:

“Üç gün bekleyecek, kendine geleceksin! Biz de bu arada salim kafayla düşünüp taşınacağız.”

Sigarasını sertçe yere fırlattı. Ufak kıvılcımlar saçıldı öteye beriye. Önce yanı başındaki ihtiyara, sonra da ranzayı tokatlayan iri kıyım adama emir verdi:

“Profesör! Kamil! Şu adama sahip çıkın! Bir delilik yapmaya kalkmasın. Yoksa…”

Sustu. Bakışları bir süre adamların suratlarında gezindi. Ürkütücü bir sessizlikti bu. Sonra sözünü tamamladı Baba:

“Oyarım!”

Ben oturduğum iskemlede kalakalmış Baba’nın estirdiği rüzgârı izliyordum. Adem’i dizginlemeyi başarmıştı. Kelli felli adamlara emirler yağdırmıştı. Kimse de gıkını çıkarmamıştı. Adem’in sırtını son kez sıvazlayıp ayağa kalktı. Bana doğru yürüyordu ki bir köşeye sinmiş gardiyanı görünce bağırdı:

“Hayrettin sen hala burada mısın lan?”

“Şey, Baba… Çocuk kalıyor mu başka koğuşa mı gidiyor, onu demeni bekliyordum.”

Beni kast ediyordu Hayrettin.

“Anlamadın mı ulan hâlâ, ha? Evlat demişsem bitmiştir! Bırakır mıyım?”

Hayrettin bana nefretle kıskançlık arası bir bakış fırlatıp hiçbir şey demeden döndü ve tırıs tırıs gitti. Yerim belli olmuştu. Koğuşum, yuvam artık burasıydı. Baba’nın yanı…

Üç gün boyunca Baba neredeyse hiç kimseyle konuşmadı. Arada bir kafasına esince koğuştan çıkıp gidiyor, bir iki saat sonra dönüyordu. Bir keresinde sabaha karşı avluda volta atarken gördüm, yanağımı cama dayayıp (avluyu ancak böyle görebiliyorduk) gizlice izledim. Hızlı hızlı bir o yana bir bu yana yürüyor, sanki yanında biri varmış da onunla konuşuyormuş gibi dudakları kıpırdıyordu. Oysa yalnızdı. Bir iki dakika sonra güneş doğmaya yüz tutunca gitti, duvarın dibine oturdu, o küçücük aralıktan gün doğumunu izledi durdu. Nereden baksan bir saate yakın, heykel gibi kıpırdamadan seyretti sabahın gelişini.

Bir gün sonra gece, saat üç falan, çişe kalktığım sırada yatağına baktım, yine yoktu. Pencereye yanağımı yapıştırıp avluyu görmeye çalıştım ama gördüğüm tek şey zifiri karanlık oldu. Baba, belli ki duvarın dibine sinmiş güneşin doğuşunu bekliyordu yine. Ama bu kez ben bekleyemedim. Boynum feci ağrımaya başlayınca vaz geçip yatağıma döndüm. Sonra da uykuya bıraktım kendimi.

Ertesi sabah, yani Adem’e verdiği sürenin dolduğu üçüncü sabah, Baba bana seslendi:

“Evlat, bir çay ver de içelim. Kendine de al.”

Getirdim. Eliyle işaret etti, dibine oturdum.

“Ölümden korkmaya devam mı?”

“Sen sorana kadar aklımda bile yoktu, iyiydim aslında Baba.” dedim çayımı karıştırırken. Gevrek bir kahkaha attı cevabıma. Höpürdeterek ilk yudumu aldı çayından. Bu sabah keyifli görünüyordu.

“De bakalım o halde, bildiğin en büyük seri katil kimdir?”

Sabah sabah ölüm, seri katil falan derken gerçekten de keyfim limon olmuştu Baba’nın sayesinde. Yüzüm ekşidi biraz. Hem, okuduğu kitaplara bakılırsa bu sorunun cevabını benden çok daha iyi biliyor olmalıydı.

“Karındeşen Jack galiba. En meşhur katillerden.”

“Kaç kişinin canını almış bu Jack denen zibidi?”

“Vallahi on on beş vardır Baba nereden baksan.”

Yine güldü.

“Ulan ben de bir şey sandıydım,” dedi gülmeye devam ederek. “Üç bin beş bin desen tamam da, on on beş nedir lan?”

“Baba, üç beş bin nedir asıl? Savaş mı bu? Ha, onu soruyorsan Hitler derim ben de.”

“O da az orospu çocuğu değil ama yok evlat. Cevap bu da değil.”

Çayımdan son yudumu alıp boşu kenara koydum. Bu arada Baba da bir cigara yaktı.

“Azrail!” dedi fısıltıya yakın bir sesle.

Hafif bir ürperti duysam da belli etmedim.

“O açıdan düşünmediydim hiç.”

“Düşün işte evlat. Yeryüzünün en büyük can alıcısı. Ama kimse ona gık diyemiyor. Bin tane Hitler gelse onun aldığı can sayısına yaklaşamaz bile.”

Baba, bir nefes daha aldı sigarasından.

“Halbuki biz insanız, melekten daha üstünüz değil mi? Kitap öyle diyor.”

“Öyle de…” diyebildim yalnızca. Bu kez lafı nereye getireceğini gerçekten de anlamamıştım.

“İşte, onunla yarışan bir insan var mıdır acaba meraktayım evlat?”

“Mümkünatı yok.” dedim hemen. “İmkansız Baba!”

“Yahu, tabii imkânsız da ben lafın gelişi dedim. Yani akla hayale gelmeyecek kadar çok can almış bir insan var mıdır acaba? Ne dersin?”

Bu muhabbet beni iyiden iyiye germişti. “Bilmem ki?” diyerek geçiştirdim.

“Bir gün olur ya öyle biriyle tanışırsan evlat, bil ki ölümle tanışmış gibi olursun. Ölümü tanıyınca da korkunu yenersin. Çünkü insan…”

“…İnsan tanımadığı şeyden korkar.” diye atlayıp lafını tamamlayıverdim Baba’nın. Sonra aklıma garip bir düşünce geldi oturdu. Baba da ölümden korkmuyordu. Böyle birini mi tanımıştı acaba geçmişte?

“Ulan,” dedi “Öyle birini tanısaydım herhalde beni de sağ koymazdı değil mi?” Cigarasını söndürdü, gözlerini biraz kısıp sesini de alçalttı.

“Ölümle tanışan ölüdür evlat, unutma!” dedi fısıltıyla. Bu kez resmen içim ürperdi. Bir titreme uğradı sırtıma. Baba da fark etmiş olacak, yine gülmeye başladı bıyıklarını titreterek. O sırada koğuşun kapısı açıldı ve gardiyanın meymenetsiz suratı göründü kapı aralığından.

“Adem Bıyık. Ziyaretçin var!”

On beş dakika sonra Adem içeri girdiğinde beti benzi atmış, rengi küle dönmüştü.

“Ne oldu Adem, kim geldi, hayırdır?” diye sordu Profesör.

“Benim ufaklık, haber getirmiş,” dedi biraz soluklanıp, “O piç var ya, şu gebertmeyi istediğim piç, herifin cesedini bulmuşlar mahallenin ilerisinde. Tek kurşun! Şakağından! Bir de herifin işaret parmağı kesilmiş!”

Bunu duyar duymaz bütün gözler önce Baba’ya sonra da yere çevrildi. Çünkü Baba, bıçak kadar keskin ve sert bir bakışla karşılık vermişti hepimize. Sonra da tok sesiyle konuştu:

“Allah Allah! Demek puştu gebertmek isteyen bir sen değilmişsin ha Adem? Kim bilir daha kimlerin canını yakıp ahını aldıysa şerefsiz, mıhlanmış en sonunda.”

Hiç birimiz ses çıkarmadık. Başımızı da yerden kaldırmadık. Baba, her birimizi tek tek süzerken ağır hareketlerle bir cigara yaktı. Sadece Profesör’ün ağzından “Garip, çok garip…” gibi bir cümle çıktı. İleriden bir başkası sessizliği bozdu:

“Katili yakalamışlar mı peki?”

“Yok, ne gezer… Katil kayıp. Ama mahalleli geçen gece sokakta gezinen siyah şapkalı, siyah pelerinli birinden bahsedip duruyormuş. Üç beş kişi görmüş uzaktan… Karanlıkta dolaşan yarasa gibi bir herif!”

“Vay anasını!”

“Adamın parmağını mı kesmiş bir de?”

“Evet,” dedi Adem. “İşaret parmağı kökünden kesilmiş.”

“İlginç!” diyerek fısıltılı bir tepki verdi Profesör. Sanki kendi kendine konuşur gibi…

Adı Rıza olan gençten biri ağzındakini tutamayıp döktü ortaya.

“Lan Adem, bu iş senin oğlanın başının altından…”

Ama Baba, hışımla araya girip Rıza’nın sözünü ağzına tepiverdi:

“Höst! Ne diyon lan sen! Ufacık çocuktan cellat mı olurmuş! Beni dellendirme Rıza! Beni zıvanadan çıkarma Rızaa!”

“Özür dilerim Baba, öyle aklıma geliverince…”

“Kes lan kes! Hala konuşuyor utanmadan! Kapatın bitsin bu konuyu gardaş! Kapatın bitsin!”

Bir iki saat sonra öğle yemeği saatinde pilavlarımızı kaşıklarken yan masadan fare suratlı bir herif bağırarak isyan etti.

“Ulan bir kere de et koyun şu yemeğe be! Tadını unuttuk amına koyayım!”

Aynı masadan sakallı biri atladı lafa.

“Tavuğa da razıyız birader!”

“Tavuğu siktir et, ben köpek olsa yerim.” dedi bir başkası.

Sonra bizim masadan, yanakları zayıflıktan içine çökmüş Hakkı adındaki çirkin adam ağzındaki pilavları döke saça, gülerek konuştu:

“Lan ben en sonunda küçük Hakkı’yı kesip yerim. Zaten bir boka yaramıyor burada.”

Kaba sesler, çirkin gülüşmeler duyuldu masalardan. Neşeli bir uğultuyla doldu yemekhane. Tam karşımda oturan Adem’e ilişti gözüm gayri ihtiyari. Ne gülüyor, ne konuşuyor, ne de yiyordu. Donup kalmış bir halde, öylece önündeki tabağa bakıyordu. Ben onun bu halini cinayete yorduydum o an.  Duyduklarını hala sindirememişti belli ki. Tam yanında oturan Profesör de fark etti Adem’in halini.

“Siktir et koçum! Herif öldü gitti işte! Ne bu hal?”

Adem Profesör’e biraz daha yanaştı. Bir sır verecekmiş gibi. Onları dinlediğimin farkında değillerdi.

“Yok be Profesör, ondan değil benim halim.”

“Ya neden?”

“Şuna baksana bir.” dedi Adem ve tabağın kenarına ayırdığı bir parça eti gösterdi Profesöre gizlice. Çaktırmadan ben de baktım. Çok pişmekten rengi kararmış, belki inek belki de koyuna ait bir parça et. İnce, uzun bir parça. Kemikli olduğu buradan anlaşılıyor. Şekli de sanki şey gibi… Şey…

Bunu kendime demeye bile dilim varmıyordu o an ama evet, şekli tıpkı bir parmağa benziyordu. Pişmiş bir parmak! Midemden yükselen öğürtüyle kendimi ele verdim. Adem de Profesör de aynı anda bana baktılar ve kendilerini dinlediğimi anladılar. Hemen bir peçete aldı Profesör ve tabaktaki “et” kaşla göz arasında o peçetenin içine girdi. Sonra da ileri doğru uzanıp sadece benim duyacağım bir sesle şöyle dedi:

“Bunu görmedin koçum, anlaştık mı? Görmedin, duymadın!”

O sırada masanın diğer ucunda oturan Baba yemeğini bitirip kalktı sofradan. Baktım, pilavına dokunmamıştı bile.

“Afiyet olsun bebeler!”

“Sana da Baba, eyvallah Baba!” sesleri kapladı ortalığı.

Profesör ise hala benden cevap bekliyordu.

“Görmedim.” dedim sesim titreyerek. Ve ben de masadan kalkıp kusmaya gittim.

Koğuşa vardığımda Baba elinde cigarası, volta atıyordu. Beni görünce seslendi.

“Evlat bir çay ver de içek!”

O günden sonra Baba’ya olan saygım ve sevgim; daima korkumun bir adım gerisinde kaldı. Çayını verirken, birkaç saat önce söylediği o söz kulaklarımda uğulduyordu:

“Ölümle tanışan ölüdür evlat, unutma!”

Hikaye: Esrarengiz Cinayetler Seyahat Programı

Halamı çok severim. Annemden büyük olmasına rağmen bir çok konuda bizlerin seviyesine inmeyi, arkadaşça sohbet etmeyi daha iyi becermiştir. Annemle tabii kıyaslanamaz ama yeri başkadır vesselam.

Teknoloji mesela, annem hala bir skaypta konuşmasını kendisi ayarlayamaz, erkek kardeşimin yardımına muhtaç olurken halam imeyl, vatsap, internet şopping, feysbuk falan gırla gider valla. El örgüleri konusunda bir bloğu bile var.

Yaşı kaç biliyor musunuz? Altmış! Daha doğrusu elli dokuz! Dile kolay! “Maşşalah!” diyeyim de nazar değmesin benim tontoş halama yani.

Çocukluğumdan beri ona evde kalmış denmesine çok kızarım. Özellikle alımlı genç bir kadın olduğu zamanlarda, gözüm ondan daha güzelini görmezken. O hiç kızmazdı ama. “Ee tabii kızım evde kalmışım baksana,” derdi oturduğu koltuğu, etrafındaki eşyaları göstererek.

Halam tatillerde bize geldiğinde sağda solda unuttuğu örgü şişleri, gözlükleri, kitabı  – nerden buluyorduysa, oldu mu hep Agatha’nın İngilizce baskısı olurdu – evimizin vazgeçilmez birer parçası haline gelirlerdi, gittiğinde gözlerim odaların köşelerinde onları arar dururdu.

Şimdi düşünüyorum da onun gençliğinde öyle yurt dışına çıkmak, hele hele yurt dışında okumak falan yoktu. Biz ne kadar şanslıyız yaa! Amerika’da okuyan arkadaşlarım bile var. Hatta neydi, eski bir şey diyorlardı, neydi? Eski demirkapı mı, yok yok eski duvar mı? Hay Allah hatırlayamadım işte. Hah! Eski Doğu Bloku ülkeleri! Oralara giden bile var, okumak için, yani!

Halacığım da ufak ufak Roma, Sofya, Paris yaptı. Yapmadı değil. Hatta buraya Londra’ya bile geldi, yani! Gelmedi değil. Ama bu sefer başka olacak, dermişim.

…..

“Halacığım doğum gününde buraya geliyorsun!”

“Oraya ben geldim kızım.”

“Hayır bu başka olacak! Senle ben geziye gideceğiz burada. Çok özel bir gezi!”

“Ne gezisi bu yavrum?”

“Cinayet!”

“Nee? Cinayet mi?”

“Evet! Ah! Halacığım çok beğeneceksin! Tam senlik!”

“Allah Allah? Neymiş bu? Yoksa beni Agatha Christie’nin evine mi götüreceksin?”

“Bak onu da yaparız ama bu çok daha güzel  halacığım. Bir cinayet işleniyor ve sen katili buluyorsun. Yani yolcular buluyorlar… tren yolculuğunda…ay dur dur baştan anlatayım en……..”

“Görüntün gitti kızım. Ses de yok!”

“Hah tamam geldi geldi.  Anlat şimdi. Baştan anlat.”

“……Noo’ldu?”

“Bağlantı kesilmişti ama şimdi geldi, devam et sen.”

“Neyse işte, trene -buharlı trenler var burada turizm amaçlı- biniyoruz. Tiyatrocular tren yolculuğunda cinayet işliyorlar. Yolcular da katili buluyor. Bir gece de en lüks otelde, Ritz’de, kalıyoruz. Ayy çok egzayting!”

“Yavrum çok pahalıdır.”

“Boşveeer, hayatta bir kere olur böyle şeyler halacığım. Hem biraz ucuzdu, yılbaşı sonrası olduğu için. Neyse buk ettim bile.”

“Ne yaptın?”

“Yani yer ayırttım.”

“Rezervasyon mu yaptırdın, aldın mı?”

“Aldım aldım! Bir de İngilizce hocası olacaksın, aşkolsun yani! Hahhhhaa!”

“Ne bileyim kızım? Kullanılmayan demir paslanırmış. Hem sen de araya yabancı kelimeler sıkıştırıyorsun, anlayamıyorum.”

“Ayy rezervasyon çok Türkçe sanki! Amaaan boşver hala! İngilizce de bile bir sürü Fransızca, Almanca, Latince kelime yok mu zaten? Bu dilimizin zenginliği diyor onlar. Eğer herhangi bir kelime bir dilde yoksa onu yaratan dilden alıııııp, hiç bir şekilde aşağılık duygusu duymadaaaan, tepe tepe kullanacaksın.”

“………   E, o zaman vizeye başvurayım bari.”

“Tamam, başvur, zaten anca alırsın. Ben sana -anladığından emin olmak için-  ilanı Türkçe’ye çevirip imeylle yollarım, okursun. Oldu mu?”

“Tamam güzel kızım. İstersen İngilizcesini de yolla. Hatırlamış olurum. Ayy, it’s very exciting!”

“Halam benim! Şimdiden İngilizce döktürmeye başladı bile.”

…..

ESRARENGİZ CİNAYETLER SEYAHAT PROGRAMI DEVAM EDİYOR

To:       nimet[email protected]

From:  hande.yitir@hotmail.com

 

Sevgili halacığım

İşte ilanı çevirdim sana yolluyorum. Soracağın bir şey varsa haftaya skaypta sorarsın. Tontiş yanaklarından  öpüyorum canım halacığım.

 

Hande xx

 

“Esrarengiz Cinayetler Programına hoşgeldiniz!

 

Gerilim ve heyecan dolu lüks bir bir akşam yemeğine ne dersiniz? 1920’lerin sihirli havasını  günümüze taşıyan antika değerindeki eşsiz İngiliz Pullman buharlı treninde altın işlemeli billur kadehlerinizle esrarlı bir cinayeti yudum yudum çözmek istemez misiniz?

Seçkin oyuncularımızın gerçeklikten ayırt edemeyeceğiniz bir şekilde sahnelendirdiği  cinayetin esrar perdesini aralamak sizi bekliyor. Acele etmeden aperatifinden tatlısına kadar ünlü ahçılarımızın imzasını taşıyan yemeklerimizle damağınızı tadlandırırken, şüphelilerin de aralarında bulunduğu geride kalanları sorgulamak, delilleri inceleyerek, ipuçlarını takip ederek, kim, nasıl ve niçin sorularına cevap aramak fırsatı sizi bekliyor.

Lüks ahşap vagonlar Sussex’in kusursuz kırlarından kırmızı lokomotifin puflattığı buharları yararak geçerken, yaşamınızın en heyecanlı lüks gezisini yapacaksınız. Londra’ya dönüşünüzde ise esrar, sizi bekleyen Ritz Otelindeki muhteşem odanıza çekilmeden önce, lobide siz bütün misafirlerimize açıklanacaktır.

Bu eşsiz gezide yerinizi hemen ayırtmanızı hararetle tavsiye ederiz. Yemek seçiminizi yapıp bize bildirmeyi de unutmayın lütfen! Keyifli ve hayatınızın sonuna kadar hatırlayacağınız bir akşama ‘evet’ demeniz dileğiyle…

 

Aperatifler:

  • Öldürücü güzellikte fırınlanmış kabak, domates ve parmesan peyniri çorbası
  • Zehir gibi acı cayenne biberi soslu midye
  • Ördek terrine suikastı, kızarmış ekmek ve Hint turşusu

Ana yemekler:

  • Gıdıkla ve öldür tavuk dolma yanında ızgara kuşkonmaz
  • Dumanaltı somon yarma ve hardallı tarhun otu salatası
  • Giotin sote kuzu ve vahşi mantarlı pilav

Tatlılar:

  • Damardan şırınga ahududu sorbet
  • Çukulatalı ve esrarlı kek
  • Muzlu, tarçınlı ve de şüpheli tart”

(Geleneksel beş çayı servisi, oda, akşam yemeği ve kahvaltı fiyata dahildir -2 kişi, 1 gece için.)

Kibarca bir not: Zorunlu değil ama 1920’lerin modasını andıran bir giysi ya da aksesuar taşımanız harikalar yaratabilir.”

…..

Ve halam sisli puslu bir kış akşamı bütün zerafetiyle Londra’ya indi. Annemin anlatmasına göre “lüks” lafını duyduktan sonra gelene kadar kafasını dikiş makinasından kaldırmamış. “Ben o gece ne giyeceğim?” adlı müthiş bir proje onu gelene kadar vize işlemlerinden daha çok meşgul etmiş. Canım halam pek beceriklidir. Gençlik resimlerini görseniz, Audrey Hepburn yanında halt etmiş. Eminim mutlaka bana da bir şeyler dikmiştir, yani. Annem de sır vermediğine göre müthiş bir şey olmalı. Ben küçükken de yaparlardı böyle. Falancanın düğününden çok benim elbisem gündemimizi doldururdu. Eğer çok muhteşem bir şeyse tamamen bir sis perdesiyle kaplanır, son ana kadar açıklanmaz, eteğinin ucunu bile göremezdim. Şimdi bu da ona benzedi.

Nasıl yerleştirdiyse, halamın bavulu Mary Poppins’in valizi gibi doğurdukça doğuruyordu. Canım halacığım bana son derece zarif atkılar, bereler, hırkalar mı örmemiş, eldivenler, kazaklar mı dokumamış? Sıra, gezi akşamı giyilecek elbiseye gelince dilim resmen tutuldu. Gözlerime inanamadım. Hemen denemek için odama koştum. Aynada kendimi tanıyamadım valla. Gül kurusu, saten kumaş son derece zarif bir şekilde üzerimden tiril tiril dökülüyor; müthiş el işlemeleriyle süslü, dönemin modasına uygun basen kemeri etek kısmında büyülü kumaş  kıvrımları yaratıyordu.

“Yarın ilk işim başıma bir band ve kuş tüyü almak olacak,” dedim gözlerimi aynadan ayırmadan.

“O da var, tüy değil ama bir gül,” diye karşılık verdi halam valize eğilerek.

Gelip güllü bandı aldım. Bütün Londra’yı altüst etsem yine de böyle harikulade bir şey bulamayacağımdan eminim. Halacığımın Beyoğlu taşlarıyla süslediği banda iliştirilmiş, yine halacığımın tafta kumaştan bin bir zahmetle ve eminim ki bir o kadar da zevkle yaptığı gülü başıma taktım.

…..

Üç gün sonra beklenen an geldi. Saat tam beşte taksi Ritz Oteli’nin önüne çektiğinde sanki kalbim yerinden fırlayacaktı. Kendimi Kül Kedisi gibi hissettim. Önünde sihirli bir gece uzanan Kül Kedisi. Tıpkı masaldaki gibi. Ne yazık ki çok kısa sürecekti. Yarın bu zamanları halamla evde dedikodusunu yapmakla yetinecektik maalesef. Fakat şu anda buradaydık ve ben Ritz Oteli’nin ışıltılı döner kapısının camlarına yansıyan görüntüme hayranlıkla karışık heyecanla bakarken kendime gülümsemeden edemedim.

Halam ise inanılmazdı. Sanki 1920’lerin moda mecmualarından fırlamış gibiydi. Saçlarını elbisesinin zümrüt yeşili ipek kumaşından, uzun bir eşarpla sıkma baş yapıp ensesinde toplamış, yanlardan birer perçem saçı şakaklarına doğru kıvırmıştı. Tıpkı padişahlıktan cumhuriyete geçiş yıllarında çekilen fotoğraflardaki kadınlar gibi. Ben hayranlıkla arkasından bakarken o sanki yüzlerce kere bu otelde kalmış birinin rahatlığıyla, döner kapıyı edalı bir şekilde iterek içeri girdi.

Bu manzara karşısında öylece kalakaldım. “Vay be! Halama bak!” demişim. Bunu sesli söylediğimi hemen fark edip toparlandım ve alelacele onu takip ettim. Küçük valizlerimiz arkamızdan geldiler. Odamıza çıkarılacaklarmış. Ne de olsa bu gece burada kalacaktık. Ben valizleri izlerken halam bara doğru yürümüştü bile. Bardan yayılan ışıkla kamaşan  gözlerimi bir an için kapatmıştım ki, açtığımda halam yüksek taburelerden birine oturmuş çantasından çıkardığını tahmin ettiğim ağızlıklı bir sigarayı yakması için barmene doğru uzanıyordu. Bir an durdum. Gerçekten bu benim halam mıydı? Toparlanıp, aman hala burada sigara içilmez, dememe kalmadan yakışıklı barmen yürekleri yerinden oynatan bir gülümsemeyle halamın sigarasını yakmaya kalkmasın mı? Aklım hızlı hareket edip halamı engellemek istediğinden ve de bedenim aklımın hızına yetişemediğinden ayaklarım birbirine dolandı. Tam yere yapışmak üzereyken galiba birisi beni tuttu. Çünkü yere değmedim.

Sağ salim bize ayrılan masalarda beş çaylarımızı almak için oturduğumuzda beni Buenos Aires’li bir generalin kurtardığını; yakışıklı barmenin adının John Blake olduğunu, Liverpool’dan Londra’ya geldiğini, hem tiyatro okuyup hem de burada çalıştığını; halamın ağızlığındaki sigaranın da aksesuardan başka bir şey olmadığını öğrendim. Anlaşılan sıkı bir eğitimden geçen çalışanlar, halam gibi oyuna tam konsantre olmuş misafirlerin niyetini anlayacak kadar zeki, atik ve hazırlıklıydılar.

“Türk müsünüz?” diye gürledi General. Gençken bayağı kalıplı olduğu belli olan generalin adı Sinyor Ducas’mış. Tam bir Sherlock Holmes hastası olan Sinyor Ducas güzeller güzeli kızı Sinyorita Daniela ile taa Arjantin’den kalkıp sırf bu program için buralara gelmiş. Şu anda Daniela uzun gür saçlarını savura savura yakışıklı barmen John ile barda konuşup gülüşmekle meşguldü. Bayağı hızlıymış bu Daniela diye düşündüm.

“Evet,” diye cevap verdi halam.

“Türkleri çok severim. Hatta Turko adında bir …. iş arkadaşım … yani bir tanıdığım vardı.”

“Ben de Arjantinlileri çok severim ama generalleri için aynı şeyi söyleyemem doğrusu,” diye donuk bir gülümseme ile karşılık verdi halam.

“Neden diye sormayacağım ama umarım bu geziden sonra fikriniz değişir Sinyora.”

“Nimet. Adım Nimet. Pek sanmıyorum ama, kim bilir?”

İçimden bir ses bu gecenin bir şeylere gebe olduğunu fısıldıyordu. Umarım bunlar iyi şeylerdir diye o sese cevap verdim. Nereden bilebilirdim ki kabustan beter bir gece olacağını.

Beyaz gömlekli garsonların üç katlı servis tabaklarını en üstteki halkalarından tutarak getirmeleriyle masada bir alkış koptu. Onları dumanı tüten porselen çaydanlıklar, fincan ve tabaklar, sütlükler, tatlı tabak, çatal ve bıçakları izledi. Ünlü beş çayı servisiyle birlikte canlı müzik de başlamıştı. Kat kat tabaklardaki küçük küçük sandviç ve kremalı kekler bir ağacın dallarına konmuş minik minik kuşlar gibi sevimli ve göz alıcıydılar. Grubun yöneticisi ve rehberimiz Mike, İtalyan bir bayanı dansa kaldırdı. Sinyora Castelli halam yaşlarında, Milano’da büyük bir malikanede yaşayan, çok zengin bir kadındı. Hüzünlü bir güzelliği vardı ve muhteşem dans ediyordu. Hele Arjantin tangosu başlayınca kendinden geçti. Büyük bir zevkle seyrettik dansını. Onları başkaları takip etti. Halam pistten inmedi zaten. General Ducas halamdan sonra Sinyora Castelli ile eşleşti. Fakat aralarında ne olduysa dansları daha müzik bitmeden tuhaf bir şekilde kesildi ve Sinyora Castelli bayanlar tuvaletine kendini atarken general de çatık kaşlarla masaya, kızı Daniela’nın yanına döndü. Henüz masaya oturmuş olan halam, hemen durumu fark edip usulca yerinden kalktı. Bir elinde kendi göz nuru gece çantası, öbür elinde ince uzun bir şampanya bardağıyla bayanlar tuvaletinin yolunu tuttu.

Mike, o iki saat içinde bütün fasilite yeteneklerini gösterdi. Ara ara herkesi yerinden kaldırıp daha önce konuşmadıkları birisinin yanına oturttu. Oyunlar oynattı; küçük anketler – futboldan tut tarih, coğrafya, sanat sorularına kadar – yaptırttı. Böylece herkesin mümkün olduğunca birbirleriyle sohbet etmesini sağladı. Saat yedide trene binmek üzere Victoria İstasyonu’na doğru yola çıkıldığında herkes birbirini az çok tanıyordu artık. Fakat işin ilginç yanı kimin oyuncu kimin gerçek misafir olduğunu bilmiyorduk. Grupda bir İngiliz karıkoca Mr. ve Mrs. Whitehorse (adam dışişlerinden emekli bir diplomat, karısı ev kadını); Arjantinli emekli general Sinyor Ducas ve kızı ressam Sinyorita Daniela; İtalyan, zengin, yaşlı kadın Sinyora Castelli; Kanadalı bir ekonomi profosörü ve onun kız arkadaşı; Galler ülkesinden genç bir karı koca ve tabii bir de biz, rehberimiz Mike’ın deyişiyle, Türkiye’den iki Turkish delight, Nimet Hanım ve yeğeni Hande Hanım.

Tam üç kere dans eden, çay yerine şampanya kadehlerini yuvarlayan (beş çayında şampanya da ikram ediliyordu) halam şimdiden çakırkeyif görünüyordu. Takside giderken alkol tüketimine dikkat etmesini, bizi çözmemiz gereken bir cinayetin beklediğini hatırlattım ona.

“Sen hiç merak etme” dedi el çantasını tıptıplayarak, “Örgümü yanıma aldım.”

Ne ilgisi var, diye sormama kalmadan, “İlmik atmak beyin hücrelerini uyanık tutarmış,” diye cevabı yapıştırdı ve öbür yanında oturan Sinyora Castelli ile sohbete girişti bile.

“Bu üçüncü gelişim,” dediğini işittim Sinyora Castelli’nin heyecanla. “Her defasında ayrı güzellikte bir oyun oynuyorlar ve hiç birinde katili bulamadım ne yazık ki!”

East Grinsteat İstasyonu’na kadar modern bir lokomotif treni çekecek, orada buharlı lokomotif devreye girecekti. Günümüz trenlerine göre daha yavaş giden buharlı tren, East Grinsteat İstasyonu’ndan sonra, kendi teknolojisine uygun ray sisteminde hareket edecekti. Bu ray sistemi normal gündelik kullanılan demir yolu ağının dışında bir rotayı takip ediyordu. Bu rota sadece tek yönlüydü; ormanlardan, kırlardan, tepelerden geçiyor; üç saatlik bir turu tamamladıktan sonra tekrar yine aynı istasyona geri dönüyordu. Kış saati olduğu için ne yazık ki, karanlıktan başka bir şey göremeyecektik dışarıda. Ee, ucuz etin yahnisi ne de olsa! Yani!

Victoria’da kırmızı lokomotifli buharlı tren bizi bekliyordu. Hava ayazdı. Yün pelerinime biraz daha sarınıp trenin ince merdivenlerine tırmandım. Kırmızı ceketli altın düğmeli kondaktör gülümseyerek kenara çekilip gelenlere yol açtı.

“Hoş geldiniz, hoş geldiniz!”

İçi mis gibi ahşap kokan vagonlar geçmişe bir pencere gibi açıldı önümüzde. Pirinç kapı kolları, pencere pervazları, uçları ponponlu kadife perdeler, köşedeki şirin bar ve kırmızı kadife kaplı koltuklar, döneminin bütün lüksünü büyük bir ihtişamla sergiliyordu.

“Ne kadar ilginç!” dedi halam yanımdaki koltuğa otururken, “Sinyor Ducas, Buenos Aires’den emekli bir generalmiş.Yaşı da tam o yıllara rastlıyor.”

“Hangi yıllara?”

“Sen bilmezsin. Daha doğmamıştın,” diye cevapladı halam omuzlarındaki küçük kürkü çıkarırken. “Cunta yılları. Arjantin halkının işkenceden inim inim inlediği yıllar.”

Bir an halamın ağız tadı kaçacak diye endişelendim. Hiç unutmam kalınan lüks otellerin arkasındaki mahallelerde küçük kızlar fakirlikten kendilerini satıyorlar diye Tayland’a götürememiştik onu. Şimdi de işkenceci bir generalle aynı trende seyahat edemem diye tutturup trenden inmeye kalkışmasa bari diye düşündüm. Lafı değiştirmek için can attım ama saygısızlık da yapmak istemedim yani. Sustum kaldım.

“Galiba General’le Sinyora Castelli arasında bir şey var,” diye devam etti halam.

“A, evet, gördüm. Ağlıyordu sanırım. Sen de Sinyora’nın arkasından tuvalete gittin. Sana açıldı mı?”

“Pek bir şey söylemedi. ‘Tanrım bana güç ver,’ diye dua ediyordu aynanın önünde. Gözlerinden sicim gibi göz yaşları akıyordu.

“Neden acaba?” Biraz da iş olsun diye sordum küllenememiş bir aşk olabileceğini tahmin ederek.

Halam sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi, “Pek aşka benzetemedim,” dedi. “Başka bir şey, çok daha farklı bir şey. Bir yara. Derin, kapanmamış, çok acı veren bir yara.”

Halamın biraz duraklamasını fırsat bilip, sahteye kaçan bir neşeyle “Ben bir likör alacağım. Sen de ister misin?” diye sordum ayağa kalkarak.

“Ben istemem,” dedi halam gayet ciddi.

Ayağa kalkınca bütün vagon görüş alanıma girdi. İki üç koltuk ilerde General Ducas’la kızının tartıştığını fark ettim. General, kızının dirseğinden tutuyor sanki kalkmasını engellemek istiyordu. Daniela silkeledi babasını ve ayağa kalktı. Hem İspanyolca konuştukları hem de sessizce tartıştıkları için tanıdık bir kelime yakalayamadım ama bir konuda anlaşamadıkları ayan beyan ortadaydı. Daniela önümden büfeye benden önce erişti. Oteldeki barmen John bizimle trene gelmiş, köşedeki küçük şirin barda yerini almış ve bütün yakışıklılıyla gülümsüyordu. İçki alacağımızı tahmin ederek üzerinde trenin amblemi bulunan kırmızı peçeteleri bardaklarımızın altına koymak için hazır etti.

Babasına olan kızgınlıkla konuşmasına devam eden Daniela, “Ne zaman kurtulacağız bu aile baskısından bilmem ki?” dedi bana dönerek. Çok güzel bir kadındı ama uzaktan göründüğü kadar genç olmadığını fark ettim.

Gülerek, şaka yollu “Hiçbir zaman,” dedim.

“Yok efendim bara gitmemeliymişim. Hep onun yanında kalmalıymışım. Kimseyle konuşmamı istemiyor. Annemi kaybettikten sonra sanki daha bir değişti.”

“Üzüldüm anneni kaybettiğine.”

“Sağol, beş sene oldu! Bu geziyi onu kendine getirir, annemi birazcık unutur, eski neşesine kavuşur diye istedim. Tam iki kere yer ayırttım daha önce, ikisinde de son anda vaz geçti. Nasıl olduysa bu sefer gelebildik.” O sırada yanımızdan geçen Mike’ı görünce “Ah Mike! Tam ben de senden söz edecektim,” diyerek kolunu boynuna sarıp onu durdurdu. “Mike olmasaydı gene biraz zor gelirdik, değil mi Mike?”

“Yok canım ben bir şey yapmadım.”

“Mike benim liseden arkadaşım. Ne günlerdi ama?”

“Hey John, Avustralya’ya maça gidecek misin?” diye barmene sordu Mike, Daniela’nın dediğini duymamazlığa gelerek.

“Ne maçı?”

“Brezilya-Arjantin dostluk maçı. Haziran’da.”

“Yok be kardeşim, biz senin gibi zengin miyiz?”

“Umarım Arjantin yener,” diye atıldı Daniela.

“Umarım ama o hiç belli olmaz,” dedi Mike. “En son dünya kupası elemelerinde Brezilya’ya  3-0 yenildi.”

“Yine de Messi ile Neymar’ı karşı karşıya seyretmek zevkli olur doğrusu,” diye görüşünü belirtti John.

“Zaten o yüzden gideceğim ya,” dedi Mike. “Neyse, sizinle sohbet etmeyi çok isterdim ama oyun başlamadan önce son kontrolleri yapmam lazım. Kusura bakmayın.”

Mike yoluna devam ederken, Daniela arkasından baktı. “Babası çok zengindi ama herşeyi kumarda kaybetti bu. Beş parasız kaldı, o yüzden bu işi yapıyor.”

“Ama sanırım bu işi de fazla yapamayacak,” dedi John.

“Neden?” diye sordum şaşırarak.

“Brexit yüzünden,” dedi Daniela, sonra da John’a dönüp, “Değil mi?” diye onay istedi.

“Evet, sanırım ne yazık ki öyle.”

“Neden?” diye sordum yine.

“Yabancıların çalışmalarına kısıtlama getirileceği için,” diye cevapladı John.

“Neyse,” dedi Daniela saçlarını savurarak. “Ben de babamın yanına gideyim, fazla yalnız kalıp da paranoid olmasın.” Sonra John’a döndü. “Bir viski alabilir miyim John? Buzlu olsun lütfen, biraz da kola.”

Daniela viskisini aldı, teşekkür ederek ayrıldı. Tam babasının oturduğu koltuğa gelmeden tren sarsıntıyla durdu ve elindeki içkinin bir kısmı orada oturan eski İngiliz diplomat Mr. Whitehorse’un üzerine dökülüverdi. Tam bu sırada rehberimiz Mike’ın sesini duyduk:

“Sevgili misafirler, lokomotifler görev teslim yaptılar ve şimdi üç saat sürecek olan esas yolculuğumuza başlıyoruz. Lütfen telefonlarınızı bu yolculuk boyunca kapalı tutmayı unutmayınız. Üç saat içinde bir halka çizerek başladığımız noktaya geri döneceğiz.”

Kağıt havlu almak için ayaklanan Mr. Whitehorse büfeye ulaştığında, ciddi bir yüz ifadesiyle “Umarım bizi içinde boğmazlar,” dedi. Beni aval aval bakar görünce, “Halkanın içinde,” diye ekledi. Anlaşılan espri yapmıştı. Şu soğuk İngiliz esprilerinden. Üzülmesin diye biraz geç de olsa gülüverdim. Ne de olsa yaşlı adam, yazıktır yani diye düşündüm. O sırada fark ettim ki, John da gülmemişti. Niyekine acaba diye geçti içimden ister istemez? Hadi ben anlamadım o yüzden gülmedim. Peki John niye gülmedi acaba? Belki duymamıştır dedim kendi kendime. Mr. Whitehorse benim esprisine gülmemden aldığı gazla John’a dönüp, “Bir İngiliz diplomat, bir Arjantinli general ve bir İspanyol kraliyet mensubu bara girerler. Barmen ne der?” diye sordu.

“Burası Falkland değil der,” diye cevap verdi John asık bir suratla.

“Bravo! Genç nesilden umulmayan bir bilgelik!”

“Sizin de babanız Falkland’da ölseydi siz de tahmin ederdiniz,” deyince John, ben de jeton düştü. Demek onun için gülmemişti. E, yani! Hay Allah şu Falkland neresi acaba?

“Ah! Bunu duyduğuma üzüldüm, John,” dedi Mr. Whitehorse ve hemen ekledi “John’du değil mi?”

John evet anlamında başını salladı bardakları silmeye devam ederek.

“Huzur içinde yatsın!” dedi Mr. Whitehorse.

“Duyduğuma üzüldüm John,” dedim ben de.

O sırada bara yaklaşan birine John ne istediğini sordu ve istediği bir şişe suyu buzdolabından çıkarıp verdi. Sonra bize dönüp “Ben doğmadan önce ölmüş, savaşırken,” dedi. “Cesedini getirmemişler bile, oraya gömmüşler.”

“Kendinle gurur duymalısın,” diye güvenli bir sesle konuştu Mr Whitehorse.

“Niye? Babasız büyümeyi becerdim diye mi?”

Havanın gerginleşmesi hiç hoşuma gitmediğinden, damdan düşer gibi oldu ama “Oyun ne zaman başlayacak acaba?” diye soruverdim. Fakat işe yaramadı. John iki koluyla tezgaha abanıp Mr. Whitehorse’un gözlerinin ta içine bakarak, son dedece sakin bir sesle “Mr. Whitehorse, tabii ki sizin tuzunuz kuru, ama ben böyle soğuk şakalara gülemiyorum maalesef. Kusura bakmayın!” dedi.

O sırada aklıma Brexit geldi. Fazla düşünmeden konuya balıklama atladım. Ne bileyim ateşe körükle gittiğimi?

“Brexit oylamasında neye oy verdin John?”

“Tabii ki Avrupa’da kalmaya.”

“Peki siz Mr Whitehorse?”

“Ben çıkalım dedim.”

“Dedim ya sizin tuzunuz kuru! Ülke nereye gider umurunuzda değil. O zaman savaş dediniz savaş oldu, barış dediniz barış oldu. İstediğiniz yere üye olalım dersiniz oluruz, çıkalım dersiniz çıkarız.”

Ben telaş içindeydim. Bir türlü kurtulamıyoruz bu tartışma havasından yahu. Oldum olası konfronteyşından nefret ederim. Yani!

Siz derken neyi kastediyorsun delikanlı bilmiyorum ama İşçi Parti’sinin güçlü olduğu bazı şehirlerin bile çıkışı desteklediğini duymuşsundur umarım.”

“Tabii yalanlarla dolu propagandalarınıza kandılar. Hepsi değil ama.”

“Hala siz derken neyi kastettiğini anlamıyorum.”

O sırada rehberimiz Mike’ın tüm vagonda duyulan sesi yemek servisinin beş dakika içinde başlayacağını ilan ediyordu.

Mr. Whitehorse kibar bir şekilde gülümseyerek, “İzninizle gençler, eşim beni bekliyor. Gerçekten babana üzüldüm John. Umarım daha makul bir şekilde sohbet etme fırsatı bulabiliriz bu gezide. Şimdi eğer bana buzlu bir viski verebilirsen yerime oturup oyunu izlemek istiyorum.”

John hiç sesini çıkarmadan içkiyi hazırladı; Mr Whitehorse alıp teşekkür etti. Onun yerine oturmasını sabırsızlıkla bekledikten sonra John’a dönüp, “Sen ne yapıyorsun, John? İşinden olursun!” dedim.

“Sanki umurumda. Yaptığı esprilere gülmek zorundayız sanki. Geri zekalı, kendini beğenmiş, züppe,” diye karşılık verdi John, sakin görünmesine rağmen kızgınlıktan gözleri alev alev yanarak.

O sırada halamı gördüm, gülümseyerek oturduğu yerden bana hadi gelsene diye işaret ediyordu. Başımla tamam dedim. Kolltuklara tutuna tutuna ilerlerken gözüm pencerelere takıldı. Dışarısı kapkaranlıktı. Şık avizelerin buğulu camlardaki yansımalarından başka bir  şey görünmüyordu. Yağmur tavanı dövüyor, camların buğusunda sağa sola savrularak akıyor, sanki içeri girmek için uğraşıyordu. Ve buharlı trenin raylarda çıkardığı o bildik ritmik ses birden ön plana geçti kulaklarımda: Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, üç-sa-at-bu-ra-ya-tı-kıl-dık, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, üç-sa-at-bu-ra-ya-tı-kıl-dık.

Acaba…yani… bir hata mı yapmıştım böyle bir geziye katılarak, diye düşünmekten kendimi alamadım.

…..

Mike herkesi yemek vagonuna davet etti. Zaten kapılar açılıp kapandıkça, mis gibi kokular gelmeye başlamıştı bile. Sanırım cinayet yemek yerken işlenecek diye düşündüm. Ondan sonra da seyirciler şüphelileri sorguya çekerek katili araştırırlar herhalde.  Herkes yemek vagonuna geçti.

Ben, halam ve Whitehorselar aynı masadaydık. Eyvaah dedim kendi kendime, eğer Mr. Whitehorse soğuk esprilerine devam ederse halam hiçbirini anlamaz. Benim de anlayacağım ne malum ya! Ortalık tatsızlaşır. Şu cinayet bir an önce işlense de yapacak bir işimiz olsa bari.

Hislerimde hiç de haksız değilmişim. O sırada yanımızdaki masada oturan Gallerli genç karı kocayı başıyla işaret ederek, Mr. Whitehorse yapabileceği en korkunç şakalardan birini yaptı.

“Galler ülkesi, erkeklerin gerçek bir erkek gibi, koyunların da tedirgin yaşadığı bir memlekettir,” dedi. Tabii Mr. ve Mrs. Evans bunu duydu. Ben Gallerlileri tarımla uğraştıkları için hor gören, ve hatta böyle ırkçılığa varan şakaları daha önce de duyduğum için, eyvaaaah şimdi ne olacak diye tasalanmaya başlamıştım ki,  Mrs. Whitehorse umulmadık bir şekilde, “George! Lütfen kes şunu!” dedi ama kocasının buna hiç niyeti yoktu. “Biliyor musunuz?” diye devam etti bize bakarak, “Kadınlar evlenirken kocalarının zamanla değişeceğini ümit ederler ve tabii hiç değişmezler. Erkekler ise evlenirken karılarının hiç değişmeyeceğini ümit ederler ve ne yazık ki değişirler.”

Artık yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Arkama yaslandım ve olacakları izlemeye hazırlandım.

Mrs. Whitehorse kulaklarına kadar kızardı. Şimdi kocasına indirecek diye beklerken, gülümseyerek, “Hayatım şarabını doldurayım mı?” diye nazikçe sordu.

“Evet lütfen.”

Demek medeni olmak bu diye aklımdan geçiyordu ki, masaların birinden bir çığlık koptu. Herkes çığlığın geldiği yöne baktı. Galiba cinayet işlendi diye sevinerek yerimden kalkıp o tarafa gittim. Halam da dahil herkes ayaklandı. Meğer garson kız bir fare gördüğünü sanmış. Tabii hayal kırıklığına uğrayarak masamıza döndük. Az önceki korkunç şakalar unutuldu ve şarap eşliğinde yorumlara başlandı. Hepimiz garson kızın tiyatroculardan biri olduğunu düşünüyorduk. Daha beş dakika geçti geçmedi Mr. Whitehorse sanki nefes alamıyormuş gibi boğazını tuttu; tuhaf sesler çıkardı ve başı taak diye henüz boş olan tabağına düştü. Önce adamı rol yapıyor sandım. Gülmeye başladım. Karısı telaşla hem adını sesleniyor hem de gömleğinin düğmesini açmaya çalışıyordu. E, tabii o da oyuncu dedim kendi kendime. Gülümsemeye devam ettim. Ta ki masalardan birinden “Ama o ölmeyecekti ki! Ben ölecektim,” diye bir ses gelene kadar.

Trende doktor arandı ama ne yazık ki yoktu. Kalp krizi olabilir diye, aynı zamanda ilk yardım görevlisi olan kondaktör hemen gerekeni yaptı fakat maalesef Mr. Whitehorse -gerçekten- ölmüştü.

Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, bir-bu-ek-sik-ti-ar-tık, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, bir-bu-ek-sik-ti-ar-tık.

…..

“İşte bir bu eksikti!” diye kulağıma fısıldadı halam.

Herkes sus pus olmuştu. Tabii oyun oynanmadı artık. Kırmızı ceketli kondaktör merak etmememizi, gerekli yerlere durumun bildirildiğini ve bir ambulansın dönüşte treni karşılayacağını bildirdi. Mr Whitehorse’un cesedi boş bir vagona taşınmış ve karısı da onunla gitmişti. Zavallı kadıncağız! Ne kötü bir durumdu onun için.

“Bence bu bir cinayet!” diye fısıltı ile konuşmasına devam etti halam fakat bu kez gözünü telefonundan ayırmadan. “Bu meret de çalışmıyor! Çekmiyor galiba.”

Herkes telefonunu çıkarmış uğraşıyordu. Oyun oynanmadığına göre yasağa gerek kalmamıştı artık ama bu kez de resepşın yoktu. O sırada halamdan keskin bir limon kolonyası kokusu yükseldi.

“İster misin?”

“Alayım biraz.” Avucumu açtım. Halam nerdeyse bütün şişeyi boca etti.

“Yeter yeter çok oldu halacım,” diyerek açık avuçlarımla şişeyi hafifçe ittim.

“Şimdi herkese tutsam anlayıp da almazlar.”

“Niye tutasın ki? Boşver.”

“Ben şimdi gelirim,” diyerek sanki beni duymamış gibi halam aceleyle yerinden kalktı ve tuvalete doğru seyirtti.

Tabak çanak sesleri başladı. Oyun artık oynanmayacaktı ama yemek servisine kalındığı yerden devam ediliyordu. Daha önceden seçtiğimiz aperatifler masamıza konuldu.

Halam, “Geç kalmadım. Değil mi?” diyerek geri döndü ve henüz yerine oturmadan, el çabukluğuyla Mr. Whitehorse’un yarım kalan kadehindeki şarabı şaşkın bakışlarımın önünde, elindeki boş kolonya şişesine maharetle boşaltıverdi. Kapağını sıkı sıkı kapattıktan sonra çantasına attı.  “Ne olur ne olmaz. Bari delilleri koruyalım,” diye fısıldadı çantasını tıptıplayarak.

“Delil mi?”

“Evet. Kalp krizi deniyor ama bunu henüz bilmiyoruz. Değil mi? Ancak ceset hastaneye ulaştığında ölüm nedeni anlaşılır. O zamana kadar da iş işten geçer.”

“Yani… gerçekten?… Peki sence kim….?”

“Bilmiyorum. Herkes çığlığa bakmak için ayağa kalkmıştı. O sırada herhangi bir kişi Mr. Whitehorse’un kadehine bir şey atmış olabilir.”

“Yani zehirlendi mi?”

“Büyük bir ihtimalle.”

“Ama belki de gerçekten bir kalp krizidir.”

“Bunu ancak Londra’ya varınca öğreneceğiz. Fakat eğer zehirlenme değilse niye o koku olsun?”

“Ne kokusu?”

“Siyanür kokusu!”

“Senin kimyacı olduğunu bilmiyordum be hala!”

“Bunu Agatha’yı okuyan herkes bilir kızım. Acı badem gibi kokusu ve tadı vardır.”

“Amaan be hala, yani, sen Miss Marple’a taş çıkartırsın valla!” dedim, inanmadığımı gösteren bir ses tonuyla.  “Şimdi durup dururken niye adamı öldürsünler halacım? Onlar ancak kitaplarda olur, yani!”

“Sen öyle san güzel kızım. Bence bu daha ilk. Havadaki gerilimi fark etmiyor musun? Her an bir cinayet daha işlenebilir. Gözünü açık tut!”

Gerçekten de gözlerim faltaşı gibi olmuştu. “Hala korkutuyorsun beni. Kim kimi öldürebilir? Hem niye öldürsün? Öldürmek için burayı mı buldu, yani?”

“Çok güzel bir noktaya değindin Hande’cim. Evet, neden burası? Bunun cevabını bulduğumuz an cinayet çözülmüş demektir.”

Dudaklarımı ısırdığımı fark ettim. Nasıl oluyor da halam bu kadar sakin olabiliyor? Titriyor muyum ne? Peki bana ne oluyor? Halamı buraya ben davet ettiğim ha nasıl oluyor da ben kendimi tedirgin hissederken o sanki evindeymiş gibi davranıyor? İşlenmiş bir cinayetten – tabii bir cinayetse – ve olası cinayetlerden çocuk oyunuymuş gibi bahsedebiliyor? Offf! Kulaklarım uğulduyor. Trende miyim yoksa tekerlekli bir tımarhanede mi? Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, çı-ka-bi-lir-sen-çık, çı-ka-bi-lir-sen-çık, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, da-ha-var i-ki-bu-çuk-sa-at-çik, i-ki-bu-çuk-sa-at-çik…

…..

Yüzüme su serptim. Aynada kendime baktım. Solgun görünüyordum. Saçımı başımı, güllü bandı düzelttim. Dışarı çıkmak için daracık tuvaletin kapısını açmadan önce klozete değmesin diye eteklerimi şöyle bir topladım. O sırada eteğin katlanma yerinde elime metalik bir cisim ilişti. Bir kilitli iğneye benziyordu. Ah, hatırladım! Eskiden de yaparlardı. Annem olsun,  halam olsun bana bir elbise diktiler mi her ihtimale karşı sağına soluna mutlaka bir kilitli iğne, bazen bir düğme hatta minnacık tüpler içinde iğne iplik bile gizlerlerdi. Eğer elbisemin bir yeri sökülür, düğmesi falan düşerse tutturayım diye. Bu tatlı, küçük ve ince ayrıntı yüzüme bir gülümseme yayılmasına neden oldu ve vagonun kapısını açarken kendimi daha iyi hissettim.

“Ah işte burdasınız, Hande Hanım!”

Mike’ın beni aradığını bilmiyordum doğrusu. “Herkesle tek tek konuşuyorum da… bir siz kaldınız konuşmadığım.”

“Ne hakkında?”

“Şöyle şuraya oturabilir miyiz?”

Bomboş duran masamızı gösterdi.

“Tabii.”

Mike benim önümde olduğu için ve arkasında da garson kız servis yaptığından kibarlığı bir kenara bırakıp kendini hemen cam kenarına attı ve ben de onun yanındaki sandalyeyi çekmeden önce vagonu şöyle bir kolaçan etme fırsatı yakaladım. Halam Sinyora Castelli ile koyu bir sohbete dalmıştı. Daniela yerlerde bir şey arıyordu. Oyuncular (Kanadalı ekonomi profosörü ve onun kız arkadaşı ile Gallerli karı kocayı oynayanlar) bir masaya oturmuş kaynatıyorlardı. General ise bir köşede uyukluyordu.

“Hemen konuya gireceğim Hande Hanım. Biliyorsunuz üzücü bir olay yaşandı maalesef ve oyunumuzu yarıda kesmek zorunda kaldık.”

Mike hoş bir erkekti. Tam beş dil biliyordu. Bir keresinde Sinyora Castelli ile İspanyolca konuşuyordu da bana dönüp beş dil bildiğini ama ne yazık ki Türkçe’nin bunların arasında olmadığını söylemişti.

“Öncelikle bunun için şirket adına özür dilerim. Umarım bu durum sizi çok kötü etkilememiştir. Nasılsınız?”

“İyiyim,” diye kısaca cevap verdim soruyu savuşturmak için.

“Umarım gerçekten iyisinizdir. Biraz solgun gözüküyorsunuz da…”

“Yok yok iyiyim. Tabii üzüldüm olanlara. Zavallı Mrs. Whitehorse! Nasıl kendisi? İyi mi acaba?”

“Ah! Hiç merak etmeyin ona iyi bakıyoruz.”

Gözleri de koyu mavi. Kulakları biraz kocaman ama yüzüne yakışıyor, yani.

“Eğer isterseniz ona bir sorarım, kabul ederse kendisini ziyaret edebilirsiniz.”

“Hı?”

“Eğer isterseniz Mrs. Whitehorse’a bir sorarım, kabul ederse kendisini ziyaret edebilirsiniz, diyordum.”

O an ölünün yanında Mrs. Whitehorse ile konuşurken hayal ettim kendimi. Sanki bu hayali dağıtmak ister gibi elimi havada sallayarak, “Oh, hayır, hayır buna gerek yok. Rahatsız etmek istemem,” dedim.

“Siz bilirsiniz ama sonradan konuşmayı arzu ederseniz bana söyleyebilirsiniz. Belki de Mrs. Whitehorse herkesin arasına geri döner gezi bitmeden.”

“Belki.”

“Sizden bir ricam olacak Hande Hanım. Biliyorsunuz şirket olarak müşterilerimizin görüşlerine çok önem veririz. Eğer bu şanssız olay olmasaydı bile gezi sonunda siz misafirlerimizden bir değerlendirme formu doldurmanızı rica edecektik. Şimdi gezi bitmeden eğer bu formu doldurur -tabii oyunla ilgili kısma bir şey yazamayacaksınız maalesef- ve özellikle bu vahim olay karşısında şirketimizin tavrı üzerinde yorum yaparsanız çok seviniriz.”

O da ne? Kulağının tam üst kısmına düşen yerde, arkada, camda bir şey yazıyor. Birisi camın buğusuna bir şey yazmış. İngilizce. Bu daha ilk.

“İyi misiniz Hande Hanım? Birden sarardınız.”

“Yok yok iyiyim,”

Hay Allah! Nedir bu? Daha yakından bakmalıyım. Şu konuşma bitsin de daha yakından bakayım. “Tamam, siz bana verin formu ben doldururum.”

“Çok teşekkürler. Bitirmeden önce soracağınız herhangi bir şey var mı?”

“Hayır yok. Teşekkür ederim.”

“Neyse, eğer sonradan aklınıza bir şey gelirse lütfen çekinmeyiniz. Her zaman bana sorabilirsiniz.

Ona yol vermek için ayağa kalktım ve kalkınca da  hemen onun yerine, cam kenarına oturdum. Evet aynen öyle yazıyordu: Bu daha ilk.

Durdum, dönüp etrafa baktım. Kimse bana bakmıyordu. Ani bir kararla yazıyı siliverdim. Neden sildim bilmem? Bir kendini koruma iç güdüsü müydü bu? Yoksa kimsenin benim gibi korkmasını istemediğim için miydi?…Yoksa… evet… yoksa halamın haklı olma olasılığını artıracak bir delili yok etmek istemem miydi? O da öyle dememiş miydi? Bunun daha ilk cinayet olduğunu söylememiş miydi? Ya haklıysa? O zaman neden sildim ki yazıyı? Yani? Ona göstermem gerekmez miydi? Ooff! Neler oluyor bana? Başım zonkluyor! Bu ses beni delirtecek. “Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, bu-da-ha-ilk, bu-da-ha-ilk, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt…”

…..

“Hayır efendim,” diye kükredi general, “Buenos Aires Güney Amerika’nın Paris’idir ve Arjantin, tangonun geçek vatanıdır.”

“Boş laflar bunlar general,” diye biraz ilgisiz cevap verdi halam elindeki örgüyü Sinyora Castelli’ye göstererek, “Bak Nina, burdan atacaksın ilmiği.”

“Aaa, kolaymış o. Bir deneyebilir miyim?”

“Arjantin’liler açık tenlidirler. Komşularına benzemezler.”

“Dur şu ilmiği de atayım sonra sana veririm.”

“Avrupalı olduğumuz sanatımızdan, yemeğimizden mimarimize kadar her şeye yansımıştır. Ayrıca en iyi futbolcular da Arjantin’den çıkar.”

Halam örgüyü Sinyora Castelli’ye uzatırken, generale dönüp, “Siz ne saçmalıyorsunuz general?” diye sordu. Ritorik bir soru olduğu için generalin bir şey demesine izin vermeden devam etti. Benim bildiğim Arjantin işkenceleriyle ünlüdür.”

O an vagon buz kesti. Bütün başlar halama döndü. İyice heyecanlanan halamın sesi biraz yükselmişti.

“Eskiden sosyal medya yoktu ve iletişim bu kadar baş döndürücü bir hızda değildi ama yavaş da olsa gene de duyuyorduk. 1976 da gelen cunta bütün dünyanın gözleri önünde otuzbin kişiyi yok etti. Yalan mı? Hadi yalan deyin bakalım!”

Sinyora Castelli örgüyü kenara bıraktı. Kalmak için hazırlanır gibi yaptı. Halam dizine dokunarak onu durdurdu ve konuşmasına devam etti.

“İnsanları diri diri okyanusa attılar. O senin Paris’inin ırmağında günlerce cesetler aktı. İnsanları aç hayvanlara yedirdiler. Hapishanelerde çürüttüler.  Diri diri gömdüler. Gözaltındayken doğum yapan gencecik kadınları katledip çocuklarını sattılar.”

Sinyora Castelli daha fazla dayanamayarak fırlayıp tuvalete gitti. Fakat halam ipini koparmış bir doru at gibi önünde hiç bir engel tanımıyordu.

“Ha! Futbola gelince! Bak ona da bir çift sözüm var. Bütün bu vahşilikleri uygularken bir de dünya kupasına ev sahipliği yaptı Cunta. Bilmiyor muyuz sanıyorsunuz? Belki bu genç nesil bilmiyor ama biz biliyoruz. Bütün turnuvayı bizzat orkestra etti Cunta. Ne yazık ki üstüne üstlük kupayı da Arjantin kazandı o yıl! 78’di sanırım. Tabii Cunta Hükümeti bu durumu sonuna kadar kullandı. Kaybolmaların, ölümlerin üstünü kapamak için. Anaların kalbi kan ağlarken bütün ülkeyi gollerle uyuttunuz.” Halam bu noktada bütün zerafeti ile ayağa kalktı. Galiba Sinyora Castelli’nin arkasından gidecekti ama sanırım söyleyecekleri yarım kalsın istemiyordu. “Fakat yıllar sonra, o zamanki futbolcular halktan özür dilediler. Biz kullanıldığımızın farkında değildik dediler. Biz bunları da biliyoruz . Darbeyi yapan generaller de yargılandı ve ceza aldılar seneler sonra. Hiç unutmam, dünyaca meşhur bir işkencehaneleri vardı Buenos Aires’de. Bir fakülte binasını işkencehaneye çevirmişlerdi. İlginç bir adı da vardı ama unuttum şimdi. Orası sonradan utanç müzesi oldu. İşte şimdi merak ediyorum Sayın General Senyör Ducas o zamanlar ne yapıyordunuz acaba?”

General alı al moru mor ayağa fırladı, hışım gibi halamın önünden geçip bara doğru yürüdü. İçki alacak sandım ama barı geçti, vagonun kapısını açtı. Kapı arkasından henüz kapanmıştı ki tam o anda elektrikler kesildi. Hepimiz koyu bir karanlığa düştük.

Tavanı döven yağmur ve tekerleklerin raylarda çıkardığı o sesden başka çıt çıkmadı bir an.

“Bir bu eksikti,” dedi halam.

En son bu sözü söylediğinde hiç de iyi şeyler olmadığını hatırladım.

Otuz saniye geçti geçmedi, tam gözlerimiz karanlığa alıştı diyorduk, uzaktan gelen tuhaf bir sesle irkildik. Sanki yere büyük, sert bir şey düşmüş, ya da bir kapı sertçe kapanmıştı.

Hepimiz, gözlerimiz birbirimizin silüetinde öylece donduk kaldık. Sanki tekerlekler raylarda eşi az bulunur, şahane bir müzik çalıyordu da onu dinlemek için soluk bile almaya çekiniyorduk.

“Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, za-man-dur-du-ar-tık-dur-du-ar-tık-ar-tık…”

…..

“Lütfen yerinizden kımıldamayınız. Korkacak bir şey yok. Şimdi durumu çözeceğiz.”          İnterkomdan gelen kondaktörün sesi biraz içimizi rahatlattı. Bir süre sonra da elinde antika bir gaz lambasıyla Mike göründü. Lambanın ışığında yüzü değişik şekiller alıyordu.

“Merak edecek bir şey yok. Bu aslında rutin bir kesintiydi, oyun gereği yapılıyordu. Durdurmayı unutmuşuz. Kusurumuza bakmayın. En azından sizleri uyarabilirdik. Özür dileriz.”

“O ses neydi?” diye merakla sordum gaz kokusunun midemi hafiften bulandırdığını fark ederek.

“Hangi ses?”

“Bir ses duyduk, olağan olmayan bir ses, sanki bir şey devrildi ya da kapı çarptı,” diye halam açıkladı.

“Haa, evet, evet,” diye hatırladı Mark. “O mu? Elektrikler gelsin araştıracağız.”

“Ne kadar ışıklar sönük kalacak acaba?” Daniela’ydı bunu soran.

“Programa göre on dakika olması lazım. Kondaktör uğraşıyor getirmek için.”

O sırada elektrikler geldi. Daniela, “Ben babamı bulayım,” diyerek ayağa kalktı.

Saatime baktım. Daha bir buçuk saatimiz vardı bu tekerlekli tımarhanede.

Halam da Sinyora Castelli’ye bakmak için Daniela’nın arkasından gitti.

Ben de havada asılı kalan gaz kokusundan kurtulmak amacıyla, bir viski almanın tam zamanı olduğunu düşünerek onları takip ettim. John o yakışıklı gülümsemesiyle içkimi verirken “çılgınlar treni” dedi. “Yok yok tımarhane,” diye düzelttim.

…..

“Dışarı çıkmak için, tam tuvaletin kapısını açtım elektrikler kesildi,” diye anlatmaya başladı Sinyora Castelli, alçak bir sesle.

Halam pür dikkat dinliyodu. Aslında daha önceden dinlemişti ama şimdi ben de duyayım diye Sinyora Castelli’yi yanımda tekrar konuşturtuyordu. Sanki kaçacakmışım gibi de bileğimi sıkı sıkı tutuyordu.

“Her yer karanlık oldu. Öylece kaldım. Ne yapayım diye düşünürken bir karaltının üzerime atıldığını fark edip, nasıl olduysa kendimi içeri çektim ve kapıyı kilitlemeyi başardım. Sen gelinceye kadar da açmadım.”

Halam bileğimi bıraktı, çantasından ıslak mendil torbasını çıkardı. Dışarıdan birinin görmesini engellemek amacıyla vücudunu siper ederek, torbayı bana doğru salladı. Boş torbada eski tür bir şarap şişesi açacağı gözüküyordu. “Suç aletini buldum. Katilin onu yok etmeye fırsatı olmamış. Hemen elektrikler gelince bakmaya gittim ya!” Kendine güvenle gülümsedi. “Kapıda hedefini bulamayan hamlenin tesiriyle açılan çentiğin fotoğrafını da çektim.”

İkisi de bir şey dememi bekler gibi yüzüme baktıkları için aklıma gelen ilk cümleyi söyleyiverdim: “Bence katil eldiven kullanmıştır, ya da mendil, parmak izi bırakmamak için.”

Halam keyifle, “Aha!” dedi ve çantasından başka bir şirin torba çıkardı – daha önce bu ne torbasıydı bilmem – ve yine aynı yöntemle bana doğru salladı. İçinde, şu bir köşesinde trenin amblemi bulunan, kırmızı, kağıt peçetelerden biri duruyordu. “Onu da buldum.”

Kafayı yemek üzereyim, diye düşündüm.

“Peki şimdi ne yapacağız Nimet?” diye sordu Sinyora Castelli.

“Bence sen tehlikeyi henüz atlatmadın Ninacığım. Katil her şeyi planlamış.”

“Ne?” dedim kendimi tutamayarak, en kısık sesimle. “Sen katili biliyor musun?”

“Evet ama açıklayamam henüz. Bir hamle daha yapmasını beklemem lazım, ne yazık ki! Ancak o zaman ‘şah mat’ diyebilirim. Umarım bu ilki gibi öldürücü bir hamle olmaz.”

Aman Allahım! Tamam! Ben Londra’ya aklımı kaçırmış bir vaziyette döneceğim. Bunca senedir nasıl oldu da bunu göremedim? Acaba annem bütün bunlara inanır mı? Belki de daha bilmediğim neler var halamın hakkında? Belki de tımarhaneye girip çıkmıştır daha önce. Belki de adam öldürmüştür. Belki de katil kendisi! Tamam! Buldum! Kesinlikle katil kendisi! Neden olmasın? Bütün delilleri aslında polisten saklamak için topluyor olamaz mı?

Kızgın bir ses tonuyla Sinyora Castelli’ye döndüm. “Saldırgan erkek miydi, kadın mı?”

“Emin değilim, aniden oldu. Hem elektrikler de kesikti.”

“Bence general dahil herkes sana saldırma fırsatına sahipti Ninacığım. Her kimse bardan şarap açacağını kapıp bu işi yapmış olabilir.”

“Hani katil her şeyi planlamıştı?” Zayıf bir nokta yakaladığıma sevinerek atıldım.

“Evet planladı ama,” diye sakince cevap verdi halam, “bunu planına sonradan ekledi. O yüzden de aceleye geldi ve başarılı olamadı.”

“Belki de başarılı olmamasını istemişti.” İnadım inat! Direnecem bu saçmalıklara.

“Aha! Bak bu doğru olabilir ama bana birinci ihtimal daha yakın görünüyor.”

“O zaman,” dedim sesimin biraz kırıldığını fark ederek, “John da şüphelilere dahil, bar tam kapının yanında olduğuna göre. Yani?”

“Ayrıca bir de şu var,” diye ekledi halam, “elektrik kesintisi olacağını önceden bilen kişilerden biri de oydu.”

Dondum kaldım. Aklımdan geçenleri söylemek terbiyeme sığmıyordu.

“Güzel kızım sen hala kabul etmiyorsun ama aramızda gözü dönmüş, soğukkanlı  bir katil var.”

Yolu yok! Kafayı yedim artık. Londra’ya kadar bile dayanamadım. Evet, evet, bence  katil halam. Sinyora Castelli de suç ortağı. Hatta ona kimse saldırmadı bile. Bunu uyduran ikisi. Sırf eğlenmek için. Sırf can sıkıntısını gidermek için bütün bu cinayetleri halam işliyor. Bunu öyle akıllıca yapıyor ki delilleri bile arkasında bırakmayıp topluyor. Böyle kurnaz oyunlarla ben dahil herkesi kandırdığı için büyük bir zevk alıyor. Baksana Sinyora Castelli ile nasıl heyecanlı heyecanlı konuşuyor? Yok Ninacım şöyle, yok Ninacım böyle! Kırk yıllık dost oldular! Yani!

Yağmur da iyice çıldırdı. Tekerlekler rayların üzerinde delirmiş gibi dönüyorlar ama yine de kağnı arabası gibi gidiyor bu Allahın belası tren!

“Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, ka-fa-yı ye-dik-ar-tık, ka-fa-yı ye-dik-ar-tık, ka-fa-yı ye-dik-ar-tık, tıkırt tı-kıt…”

…..

“Halanız biraz ileriye gitti, Hande.”

“Evet haklısınız Daniela, kusura bakmayın lütfen. Sanırım Mr Whitehorse’un ölümü biraz sinirlerini bozdu.”

“Babamdan özür dilemesi lazım.”

“Bak işte bunu garanti edemem. Siz halamı tanımazsınız. Aslında ben de biraz şüpheliyim ya tanıdığımdan…neyse… en iyisi ben gidip özür dileyeyim babanızdan halam adına.”

“Hayır işte buna hiç gerek yok!”

İkimiz de sesin sahibini görmek için başımızı kaldırdık. Halamdı bunu söyleyen ve yanında Sinyora Castelli ile tepemizde dikiliyordu. Davet beklemeden yanımıza oturdular.

Burası ilk bindiğimiz, kırmızı kadife koltuklu vagondu. Bizden başka kimse yoktu. Halam vakit kaybetmeden söze başladı.

“Daniela, Sinyora Castelli’nin sana söyleyecekleri var. Onu biraz dinlersen iyi olur.”

Hepimiz beklenti ile Sinyora Castelli’ye baktık. Halam dokunsan kırılacak halde duran Sinyora Castelli’nin ellerini tutarak, cesaret verici, yumuşak bir sesle “Hadi Nina konuşabilirsin artık, işte senin küçük Nellie burda, seni dinliyor.”

“Ne demek oluyor bu?” diye atıldı Daniela.

“Şşş, lütfen, lütfen… bekle biraz,” diye gene en yumuşak sesiyle konuştu halam, bu kez Daniela’ya dönerek.

Sinyora Castelli, Daniela’ya çekinerek “Ben,” dedi. “Ben senin ananenim. Senin annen…” cebinden siyah beyaz bir resim çıkarttı “adı Antonella’ydı,” resmi bizden yana çevirdi. Üniversiteli olduğu her halinden belli olan bir genç kız, 70’lerin saç kesimiyle çevrelenmiş, Daniela’nın yüzünün aynısı bir yüzle bize gülümsüyordu. “Mimarlık okuyordu, baban da.” Bu kez bir başka siyah beyaz fotoğraf çıkardı cebinden. Yakışıklı, genç bir erkek resmiydi bu. “Çok zeki insanlardı. Babanı bulamadık. Anneni senelerce aradım. Sonunda kemiklerini bir toplu mezarda bulduk.” Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu Sinyora Castelli’nin bunları anlatırken. Halam da gözlerinde gölgeler, bütün tehlikelerden korumak istercesine onu izliyordu.

Sinyora Castelli, gözyaşlarını halamın verdiği kenarı işli bir mendile sildi. “Ben senden hiç bir şey istemiyorum güzel kızım. Bunları sana anlatabildim ya bana yeter. Seni buldum; anneni, babanı sana gösterdim ya artık görevimi yerine getirdim. Sana senelerce analık babalık yapmış insanları bir kalemde sil at demek haddim bile değil ama gerçekleri bilmek de senin hakkın diye düşünüyorum.

Şimdi hepimiz Daniela’nın ağzından dökülecekleri merakla bekliyorduk.

“Neden,” dedi Daniela, “neden daha önce Buones Aries ‘deyken beni bulup söylemediniz?”

“Çok istedim, hatta general ve karısıyla iletişime bile geçtim ama onlar senin benimle görüşmene hep karşı çıktılar. Seni sıkı bir kontrol altında tuttulardı. Sonunda bu geziyi ayarlayabildim. Mike’ın sayesinde. Yoksa seninle hiç karşılaşamayacaktık. Bu gezide bile sana açılmak çok zor oldu. General beni hemen tanıdı ve tehditler savurmaya başladı. Neredeyse ümidi kesmiştim ama Nimet sağolsun.” Halama baktı. “Teşekkürler Nimet.”

“Ne demek Nina, biz birbirimize yardım etmeyeceğiz de kim edecek?”

Daniela derin bir nefes aldı. “Evlatlık edinilme yöntemi, şu basına yansıyanlar şeklinde mi olmuş peki?” diye sordu.

“Evet, ne yazık ki öyle. Annen hamileydi gözaltına alındığında. Yüzlerce çocuk gibi seni de doğar doğmaz, anneni ölüm kampına göndermeden önce, alıp rütbeli bir asker ailesine evlatlık olarak vermişler.”

“Peki babamın, yani generalin işkencelerle bir ilgisi var mıymış?”

“Onu sana kendi anlatırsa daha iyi olur yavrum.”

“Biliyor musun? Aslında bütün ömrüm boyunca hep böyle bir şeyden şüphelendim. Hep bir şeyleri yarım hissettim. Ne zaman doğumumla ya da irsi hastalıklarla ilgili sorular sorsam hep geçiştirdiler. Bu anlattıklarınıza hiç şaşırmadım doğrusu. Bir şekilde her şey yerine oturdu. Teşekkür ederim söylediğiniz için. Şimdi gidip babamla konuşmam lazım. İzninizle…” Tam ayağa kalkıyordu. “Ah! Bir şey daha. İtalyan mısınız yoksa Arjantinli mi?”

“Güzel soru. Biz İtalyan göçmenlerdeniz, Milan’dan. Yüz yıl önce dedem Arjantin’e göçmüş kendinden öncekileri takip ederek. Hani şu general’in övündüğü Avrupa kanı. Zaten o yüzden sen doğunca seni havada kapmışlar. Fakat dedem malını mülkünü Milan’da korumuş. İyi ki de korumuş. Annenin kemiklerini bulup ona ayrı bir mezar yaptırdıktan sonra, seninle iletişim çabalarım da bir sonuç vermeyince Milan’a yerleştim. Zaten kimsem kalmamıştı Arjantin’de.”

“Ben varım artık..”

“Doğru. İstersen ziyaret edersin beni Milan’da. Arjantin’den yoruldum artık.”

…..

 

Başımdaki gülü çıkardım. Şakaklarımı ovaladım. Saçlarımı dağıttım. Vagonun loşluğu beynimin zonklamasına iyi gelmişti.

“İyi misin?” diye sordu Daniela.

“İyiyim. Biraz başım ağrıyor.”

Halamla Sinyora Castelli öbür vagona Mrs Whitehorse’u ziyarete gitmişlerdi.

Daniela masadaki güllü bandı aldı. “Çok güzel. Takabilir miyim?”

“Tabii,” dedim. Yardım ettim takmasına. Uzun saçlarına çok yakışmıştı.

Omuzundaki eşarbı çıkarıp bana uzattı. “Sen de bunu takarsan çok sevinirim.”

“Olur,” dedim. Davranışı hoşuma gitmişti. Eşarbı omuzlarıma şal gibi attım. Harikuladeydi.

Bir sessizlik oldu. Daniela’nın yüzünde acı bir gülümseme, ellerinde bir kıpırtı. Konuşmak için cesaret toplamaya çalışıyor sanki. Zavallı kızcağız diye düşündüm. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim doğrusu.

“Ben,” dedi. “Ben aslında bir araştırma yaptım. Bu haberler basında ortaya çıkınca çok ilgimi çekmişti. O korkunç gerçekleri ben de buldum. Gerçekten de otuz bin kişi kaybolmuş. Yüzlerce çocuk, kimisi doğar doğmaz, kimisi dört yaşın altında, sonradan öldürülecek olan analarından, babalarından alınıp genellikle yüksek rütbeli asker ailelerine evlatlık verilmişler. Benim dikkatimi özellikle bir tanesi çok çekmişti. Bir kız çocuğu asker ailesine değil de bir papaz ve karısına verilmişti. Dikkatimi çekmesinin nedeni ailenin dini bir işle meşgul olması değil, bebeğe kendi çocukları gibi sevgi ile bakmış olmalarıydı. Anne-babanın ‘iyi insanlar’ diyebileceğimiz katagoride olmaları, kızın da ailesini sevmesiydi. Fakat kız annesinden çok babasına  yakınmış. O yüzden gerçekleri öğrenip gerçek akrabalarıyla ilişki kurunca annesinin onu görmek istememesine hiç üzülmemiş. Fakat babasının da aynı davranmasını bir türlü kabul edememiş. Onu anlayışlı, iyi bir insan olarak tanımıştım diyor… İşte ben de kendimi bu kıza çok yakın hissediyorum şu an. Ve korkuyorum. Fakat benim korkum başka. Ben babamın beni reddetmesinden değil, onun bizzat işkencelere karışmış olmasından korkuyorum. Hatta öz annemi öldürmüş olabileceğinden korkuyorum.

Diyecek bir şey bulamadığımdan uzanıp elini tuttum. Galiba halama benzemeye başladım. Daniela gözlerimin içine bakarak devam etti. “Hatırlıyor musun? Babam size ‘Turko’ adında bir tanıdığı olduğunu ağzından kaçırdı.”

“Evet, hatırlıyorum.”

“İşte o isime de araştırmam sırasında rastladım. İnternette. Bütün belgeler artık ortada. O dönemde meşhur bir işkenceci varmış. ‘Turko’ takma adını kullanıyormuş. İşte bütün bunları birleştirince koktuğum şeyin gerçek olabileceği olasılığı yüreğimi perişan ediyor.”

Artık kafam iyice allak bullak olmuştu. Düşünemez haldeydim.

Daniela yavaşça ayağa kalktı.  “Ben gidip babamı bulayım,” dedi. Omuzlarında sanki çok ağır bir yük taşıyordu.

“Halamın ne dediğini unutma! Özellikle senin kendine dikkat etmen lazımmış.”

Gülümsedi. “Bakıyorum artık halanın dediklerini önemsiyorsun,” dedi ve cevabımı beklemeden çıktı.

Yağmur kesilmişti. Camı açıp biraz hava almak istedim. Aniden içeriyi dolduran rüzgarla boynumdaki eşarbın uçları zarafetle havalandılar  ve havada mağrur şekiller çizdiler. Gözlerimi kapatmış temiz havayı soluyordum ki, aniden birisi arkamdan üzerime atladı. Saniyenin binde biri kadar bir zamanda, eğer cam açık olmasaydı yüzünü görürdüm diye geçirdim içimden. Çok güçlü olduğuna bakılırsa bir erkekti. Ağzımı kapatıyor beni açık pencereye doğru kaldırmaya çalışıyordu. Aman Tanrım atacak beni.

“Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, iş-te-şim-di-ha-pı-yut-tuk, şim-di-ha-pı-yut-tuk, ha-pı-yut-tuk…”

Bir eliyle kollarımı tutuyor, bir eliyle de ağzımı kapatıyordu. Ahşap panelle aramda hiç mesafe bırakmadan beni kaldırmaya çalışıyordu. Bacaklarımı tekmelemek için kullanamıyordum. Birden aklıma eteğimdeki kilitli iğne geldi. Ah bir alabilseydim onu! Hem beni kaldırmasına karşı direniyor, hem de eteğimdeki gizli silahıma erişmeye çalışıyordum. İnce kumaşın üzerinden kilitli iğneyi hissedince, birbirine yakın duran iki elimi de kullanarak kilidini açtım ve nazenin eteğimin yırtılmasına aldırmadan hırsla adamın çaprazlama önümde duran koluna, dirseğe yakın kısmına sonuna kadar batırdım. Adam can havliyle beni bıraktı ve kaçtı. Külçe gibi yere yığıldım. Zangır zangır titriyordum.

Kendimi zorlayıp ayağa kalktım. Şaşkındım. Sesleri hiç mi duyan olmamıştı? Neden kimse yardıma gelmemişti? Saçım başım dağınık, elbisem yırtık öbür vagona geçince nedenini anladım.

Herkes generalin başına toplanmıştı. Halam ve Sinyora Castelli, Daniela’yı teselli ediyordu. Başımı uzatıp generale baktım. Uyuklar gibi oturuyordu. Önce bir şey anlamadım. Sonradan fark ettim. Göğsünden ince bir kan sızıyordu. Tam kalbine halamın örgü şişlerinden biri neredeyse sonuna kadar girmişti.

…..

Halam, “Katil, Daniela’nın peşindeydi,” dedi biz bizeyken. “Seni o sandı.”

Hepimiz yüzüne baktık.

“Üzerinde Daniela’nın eşarbı vardı ya!”

“Doğru söylüyor,” diyerek halama hak verdi Sinyora Castelli. “O vagon da bayağı loştu.”

“Bence katil yine deneyecektir,” dedi halam. “Kaç saatimiz kaldı istasyona varmaya?”

“Kırk beş dakika,” diye cevapladı Daniela.

“Çok az zamanımız var. Hemen harekete geçmeliyiz o zaman.”

…..

Generalin cesedi, halamın sıkı sıkı tembihleri üzerine, delillere hiç dokunulmadan olduğu yerde korundu.

Halam başıma gelenleri öğrendikten sonra hemen kondaktöre gidip durumu anlatmış ve Mike’ın kolunu açması istenmişti. Buna direnen Mike yakalanıp bağlandı. Yapılan kontrollerden sonra kolunda iğnenin izi bulundu.

“Ben niye generali öldüreyim?” diye haykırdı Mike.

“Oh! Hayır hayır onu sen öldürmedin!” dedi halam.

“Alibisi olan tek katil sensin!” dedim dalga geçerek. O sırada beni öldürmeye çalışıyordun çünkü.”

“Ama seni öldürmedim.”

“Çünkü Daniela olmadığımı fark ettin.”

“General ne yazık ki intihar etti,” diyerek sözü tekrar aldı halam. Sevindiğimiz tek şey Daniela’nın babasıyla konuşabilmesi. Kızının bara gidip içki almasını fırsat bilen general, orada koltukta bulduğu örgü şişini ani bir kararla alıp, herkesin gözü önünde kalbine sapladı.

“Peki niye Mr Whitehorse’u öldüreyim?”

“İşte onu bilmiyoruz henüz. Ancak otopsi raporlarından sonra bir yorum yapabiliriz.”

“E o zaman kimin katiliyim ben?”

“Şanslısın katil olamadan yakalandın. Aslında halama teşekkür etmen lazım.”

“Hayatımda duyduğum en saçma şey!”

Mike haklıydı. Bana saldırması dışında hiç bir suçu ispatlayamazdık. Hatta Sinyora Castelli’ye onun saldırdığının delili bile yoktu (Tabii halamın topladığı delilleri saymazsak). Şu an yapabileceğimiz tek suçlama bana saldırmasıydı. Fakat öldürmek amacıyla saldırdığını ben biliyordum. Bu da bana yeterdi onun ne kadar tehlikeli biri olduğunu anlamak için.

“Bakalım Scotland Yard anlatacaklarımıza ne diyecek?” dedim.

Fakat sahi Mike neden Daniela’yı, Sinyora Castelli’yi öldürmek istedi ve Mr Whitehorse’u öldürdü? Sanırım halam bunu kesin biliyordu ama açıklamak için otopsi ve laboratuvar sonuçlarını bekleyecekti.

…..

Yanımızda iki cesetle önce East Grinsteat istasyonuna sonra da Londra’ya döndük. East Grinsteat’ten Victoria’ya kadar bize iki polis ve iki paramedik eşlik etti.  İnanılmaz bir durumdu! Akıl alacak gibi değil, yani! Victoria istasyonunda iki ambulansın yanında üç polis aracı da bizi bekliyordu. Cesetler morga, Mike polis merkezine, biz Ritz oteline yollandık. Ritz oteliymiş mitz oteliymiş gözüm görmedi valla. Otelde kalmaya hiç niyetim yoktu artık. İlk ifadelerimiz lobide alındıktan; halam topladığı bütün delilleri teslim ettikten; izin verilene kadar ülke dışına çıkmamamız tembihlendikten sonra bir taksi ile evimize geldik. Neyse ki halamın daha vizesi vardı.

Bir hafta sonra tekrar ifademize baş vurulmak üzere Scotland Yard’a çağrıldık. Otopsi ve laboratuvar raporları Mr Whitehorse’un kalp krizi nedeniyle ölmediği; içkisinde siyanüre rastlandığı; şarap şişesi açacağının temiz olduğu ama peçetede generalin parmak izlerinin bulunduğu şeklindeydi. Bütün bu bilgilerden sonra halam da kendi yorumunun son şeklini polis şefine aktardı. Polis halamın yorumu yönünde ve delilleri de kullanarak Mike’ı bana saldırma suçuyla tutukladı.

Sinyora Castelli’nin kız kardeşinin tek oğlu olan Mike kumarda ailesinden kalan bütün mirasını kaybedince bu kez de teyzesinden kalacak olan mirasa bel bağlamıştı. Fakat hiç ummadığı bir şekilde eski lise arkadaşının, teyzesinin yıllardır aradığı torunu olduğunu öğrenince, önce şansına lanet okudu, sonra bu planı hazırladı. İkisini bu gezide buluşturana kadar epey uğraştı. Sinyora Castelli’yi, generalin ona bir türlü vermediği, acı hikayesini torununa anlatma şansını bu gezide yakalayabileceğini söyleyerek ikna etti. Eski lise arkadaşı Daniela’yı kandırmaksa hiç zor olmadı. Daniela kendi ayağıyla gelip ondan akıl danışmıştı. Mike da bu geziyi önermekte gecikmedi tabii. Planına göre Daniela’yı gezide ortadan kaldıracaktı. Başka gelişmeleri hesaba katamadı tabii. Generalin, Mr Whitehorse’u Falkland savaşından tanıması; hem onu hem de Sinyora Castelli’yi ve hatta kendi kendisini öldürmeye kalkışması gibi. Neyse ki sadece ikisinde başarılı oldu. Bu hesapta olmayan sürpriz gelişmeler Mike’in elini ayağına dolandırdı ve katil olmasını engelledi. Tabii kendisi bunun kıymetini bilirse.

Scotland Yard yaptığı araştırmaların sonunda gerçekten generalin Mr Whitehorse ile aynı yıllarda Falkland savaşıyla ilgili temasları olduğunu ve hatta birlikte çalıştıklarını ortaya çıkardı. Tabii generalin onu öldürme fırsatını kaçırmamasının nedenleri artık bizim hayal gücümüze kalmıştı. Çünkü Scotland Yard bu konuda daha başka bilgi vermiyordu halama yazdığı teşekkür mektubunda. Keşke herkes sizin gibi duyarlı olsa diye bitiyordu mektup.

Sorgulama sonrası Scotland Yard’ın kantininde birer çay alırken, “Ne olur ne olmaz, zorda kalırsam kullanırım diye yıllardır yüzüğünde taşıdığı siyanür tozunu Mr Whitehorse için harcayınca general oracıkta bulduğu, benim örgü şişlerimi intiharı için kullanmaktan çekinmedi,” diye açıkladı halam.

Daniela sessizdi.

“Büyük taşlı yüzüğü, onu ilk gördüğümde ilgimi çekmişti zaten. Fakat sonradan parmağında göremedim.”

“Evet bana düşürdüğünü söyledi,” dedi Daniela. “Ben de sormuştum da. Hatta onu yerlerde aramaya bile kalktım. Nereden bilebilirdim ki?”

“Büyük bir ihtimalle Sussex tarlalarında arasak buluruz,” dedi Sinyora Castelli.

O anda aklıma tamamen unuttuğum bir şey geldi. Yazı. Penceredeki yazı. Bundan halama hiç bahsetmemiştim. Acaba onu kim yazmıştı? General mi yoksa Mike mı?

Bunu sorunca halam ister istemez bir kahkaha patlattı. “Hahhahaha! İlahi Handecim! Onu ben yazmıştım, düşünürken farkında olmadan, sonra da silmeyi unutmuşum.”

Kahkaha atması hoşuma gitti. Biraz da trendeki kendi halimi hatırlayıp ben de kahkalarla güldüm. Sinyora Castelli ile Daniela da bize güldüler. Bu hepimize iyi geldi.

…..

Halam Londra’dan ayrılmadan önce son bir kez Sinyora Castelli ve Daniela ile bir kafede buluştuk. Tertemiz bir kış havasıydı. Köpüğü kalpten latelerimizi içerken Sinyora Castelli o güne kadar tek varisi durumunda olan yeğeni Mike’ı mirasından çıkardığını anlattı. Şimdi artık Danilel’a tek mirasçısıydı. Ha bir de Plaza de Mayo Anaları Derneği. Parasının yarısı Daniela’ya yarısı da hala çocuklarını, torunlarını arayanların oluşturdukları Plaza de Mayo Anaları Derneğine bırakıyordu.

Daniela da şimdiden öz anne ve babasının resimlerini çizerek başladığı ‘Kayıplar ve Geride Bıraktıkları’ adlı yeni projesinden heyecanla söz etti. Mümkün olduğu kadar kayıp insanların resmini çizecek ve izi bulunan çocuklarla, torunlarını arayan ananeler, babaanneler ve dedelerle söyleşi yapacaktı. Fakat Arjantin’e dönünce ilk işi, gerçek annesinin ona vermek istediği Nellie adını almak için girişimde bulunmak olacaktı.

Sinyora Castelli fincanını tabağına özenle yerleştirerek halama döndü. “E hadi Nimet, artık zamanı gelmedi mi?” diye sordu.

Halam manalı manalı gülümsedi.

Daniela ile ben birbirimize baktık. “Neyin zamanı?” diye sorduk aynı anda.

“Nimet bilir,” dedi Sinyora Castelli.

Ve halam, belki de annemin bile bilmediği, kendi hikayesini dünyanın ta öbür ucundan bu yaralı insanlara ve bana usul usul anlatmaya başladı. Üçümüzün o kafede, o masada çevremizdeki gündelik hayatın sesleri içinde, halamı nasıl da pür dikkatle dinlediğimizi bugün bile hatırlıyorum.

“Üniversitedeyken çok sevdiğim bir genç vardı,” dedi benim canım halam. “Bana hiç anne ve babasından söz etmezdi. Bir gün öğrendim ki babası onu evlatlıktan reddetmiş. Görüşleri nedeniyle. Albaydı babası. Hiç geçinemez  hep tartışırlarmış. Annesinin bile oğluyla görüşmesini yasaklamıştı adam. Kadıncağız  gizli gizli oğluna para gönderirdi.

Sevdiğim genç böbrek hastasıydı. Her hafta dializ makinasına bağlanmadan yaşayamıyordu. Hiç kardeşi yoktu. Babası da engellediği için annesi oğluna böbreğinin birini veremiyordu. Ben vermek istedim. Onun gözlerimin önünde eriyip bitmesine dayanamıyordum. Tahliller yapıldı. Uygun çıktı. Tabii aileme hiç söylemedim. İzin vermeyeceklerini biliyordum. Ameliyat başarılı geçti. Böbrek uydu dediler önce, fakat çok geçmeden bir  şeyler oldu ve gittikçe kötülemeye başladı. Bir yıl anca yaşadı sonra. Öldüğünde bile babası inadından vazgeçmedi. Zavallı annesi… ah zavallı kadın perişan olmuştu.”

Sinyora Castelli halamın elini tuttu. Gözlerinde gölgeler dolaşmaktaydı.

Halam ise gülümsedi. “Artık o günler çok geride kaldı ama yine de sanki daha dün yaşanmış gibi insanı hiç ummadığı bir anda kıskıvrak yakalayabiliyor.”

“Derin iz yapan anılar bizleri tekrar yaralamak için, yüzeye çıkmaya hazır beklerler daima,” diye halama hak verdi Sinyora Castelli.

Ben her zamanki gibi sustum kaldım valla!

“Üzüldüm,” dedi Daniela.

“Üzülme yavrucuğum, çok zaman önceydi,” diye onu teselli etti halam. “Bu gezide yüzeye çıkacağını, hiç tahmin etmezdim doğrusu. General sanki sevdiğimin hiç görmediğim babasıyla özdeşleşti. Çok farklı ülkelerden olmalarına rağmen…”

İşte herşey paylaşılmıştı. Fakat bir türlü Daniela’ya babası hakkında onun ağzından neler öğrendiğini sormaya kimsenin dili varmadı. Yüreğimiz el vermedi. Doğruyu söylemek gerekirse artık bir önemi de kalmamıştı. General kendine özgü bir biçimde cevaplamıştı zaten.

Tabii bu arada, benim böylesine paylaşılacak sırlarım -henüz- olmadığına sevindiğimi söylememe bilmem gerek var mı? Yani? Dermişim.

Cinayet İşlenen Yer Bulmaca: Ruhların Cinayeti

Dedektif e-Dergi’nin ikinci sayısında gene bir polisiye bulmaca var. Kerim Güner’in kaleminden çıkan polisiye bulmacamızda bu kez Komiser Mitat, Beyoğlu’ndaki bir borsa şirketinde işlenen garip bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyor.

Komiser Mitat’tan önce siz olayı aydınlatabilir, katili yakalayabilirsiniz.

Bütün yapmanız gereken, öyküdeki ipuçlarını değerlendirmek ve biraz da –her dedektifte olması gereken- hayal gücünüzün yardımıyla mantıklı bir sonuca varmak.

Tüm okurlarımıza keyifli dakikalar ve bol şans diliyoruz.

Doğru cevabı veren üç okurumuza birer polisiye kitap hediye edeceğiz.

Geçen sayımızdaki bulmacanın cevabını doğru bilerek, bizden bir polisiye kitap kazanma şansını elde eden üç okurumuzun adları aşağıdadır.  Onları kutlar, ödüllerini alabilmeleri için bizimle iletişime geçmelerini rica ederiz.

Polisiye kitap kazanan okurlarımız:

  1. Ece Soydan Özdemir
  2. Uğur Çolakoğlu
  3. Zeki Altın

Gelişen Teknoloji Hakkında Bilgi: Gelişen Teknoloji Polisiye Edebiyatını ve Okurunu Nasıl Etkiledi?

İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur?

Twitter, Facebook ve daha bir çok sosyal medya uygulaması artık hayatımızın her anında. Akıllı telefon denilen ve avuç içimize dahi sığabilen cihazlar, gerçek dünyayla olan ilişkimizi günden güne sınırlarken, o ufacık ekranlarından açılan sanal dünya ile bağımızı ise giderek güçlendirmekte.

Etrafımıza şöyle bir baktığımızda hemen hemen herkesi başı öne eğilmiş, elindeki parlak ekranda bir şeylerle haşır neşir halde görüyoruz. Kimse kimsenin umurunda değil gibi. Hayat sadece sosyal medyada ne paylaşıldığı ve ne kadar beğeni alındığı üzerine yaşanıyor.

Sosyal medyanın hızı, haliyle bir şeylere duyulan ilgi ve ayrılan zamanın da hızlanmasına sebep oldu. Dün hakkında binlerce yorum yapılan, videolara konu olan bir konuyu (yeni jargondaki adı ile ‘trend topic’) bir hafta sonra kimse hatırlamıyor. Bir konunun moda ve demode olması an meselesi. Peki bu durum edebiyatı nasıl etkiledi? İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur?

Gelişen teknoloji hakkında bilgi: Sosyal medya ve Edebiyat

Ünlü bir yazar zamanında şöyle demiş : ‘Benim kısa yazacak kadar çok zamanım yok.’ Gerçekten de kısa cümlelerle edebiyat yapabilmek için, çok büyük bir bilgi ve ruh birikimini uzun zaman boyunca süzgeçten geçirmek gerekiyor. Peki bu durumda uzun tasvirler, durum sorgulamaları,  bireyin iç dünyasını anlatan monologlar on beş dakika içerisinde yüzlerce tweet okuyan birinin gözüne nasıl ‘okumaya’ değer gelecek?

Hakan Günday’ın ‘Kinyas ile Kayra’ romanındaki gibi fotoğraf resim sanatını, sinema tiyatro sanatını öldürdüyse eğer, sosyal medya da edebiyatın mı sonunu getirdi?

Hemen karamsarlığa kapılmamak lazım. Sonuçta sanat, insan ruhuna dokunan bir güzellik. Teknoloji ise işlevselliğe önem veren bir sektör. Bilmem kaç piksellik dijital fotoğraf makineleri üretilse de resim sanatı ölmüş değil, ya da her hafta özel efekt dolu filmler vizyona girse de tiyatronun insana verdiği hazzın yeri hala ayrı ve tiyatro salonları yine tıklım tıklım dolu. Yine de, gelişen teknoloji içinde büyüyen neslin sanattan beklentileri  ve isteklerinin değiştiğini de kabullenmek durumundayız.

Yeni neslin en belirgin karakteristik özelliği, sabırsız olması. Hiçbir şeyi beklemeye tahammülü yok. Bir şeyin özünü hemen kavramak ve onu tüketmek üzerine kurulu bir yaşam felsefesi var. Aşk, ilişkiler, eğitim, seyahat gibi alanlarda beklentileri nasılsa sanat alanında da öyle. Örneğin, müzik konusunda sadece basit ritimlerle dans edebileceği şarkıları tercih ederken, sinemada zihnini çok zorlamayacak filmleri tercih ediyor. Tabi bu yazdıklarım gözlemlediğim çoğunluk için geçerli. Bütün bir jenerasyon bu akımda diyemem. Ancak  rağbet gören ve popüler olan şeylere baktığımızda ‘çoğunluk’ için bu cümleleri sarf edebilirim.

Peki yeni jenerasyonun polisiye edebiyatından beklentisi ne yönde? Sayfalar dolusu bir olay örgüsünü okumaya değer bulması için o romanın ne gibi özellikler barındırması gerekiyor?

Öncelikle dikkat çeken şeyin görsellik olduğunu düşünüyorum. Günümüzde spor salonlarına, bakım ve makyaj ürünlerine olan rağbetin sadece ‘insan ambalajı’ ile sınırlı kalacağını sanıyorsanız, çağı okumakta eksik kalıyorsunuz. Ambalaj artık her şey için temel nitelik halini aldı. ‘Ne yaptığın değil, nasıl sattığın önemli’ kavramı ne yazık ki edebiyat için de geçerli bir etiket. Çarpıcı bir kapak, merak uyandıran bir arka yazı ve karizmatik bir profil resmi olmadan eserinizin dikkat çekmesi zor. Kadın ya da erkek fark etmez, o okur kitap fuarına ya da mağazaya gelmeden evvel evde kendi görünümü için saatler harcıyor ve sizin rafta bir çok eserin arasında duran kitabınızı fark edebilmesi  için sadece beş saniyesi var. Ne demek istediğim sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

İkinci olarak önem arz eden husus ise, akıcı bir içerik. Polisiye okurunun kitaptan beklediği, ilk on sayfa içerisinde kendini amansız ve gerilim dolu bir maceranın içinde bulmak. Unutmayın ki, sinemada ‘Testere’ serisini esneyerek izlemiş bir nesle romanınızla gerilim yaşatmaya çalışıyorsunuz. Çıtanın ne kadar yukarıda olduğunun farkına varın. Bir anda kesilen elektrikle odanın içinde öldürülen bir kadının katilini bulmak için yazılan sayfalar dolusu yazı artık kimsenin ilgisini çekmiyor. Polisiye edebiyatı Gerritsen ve Grange gibi çok satan batılı yazarların cinayetlere kattıkları ‘sapkınlık’ ve ‘detaylı’ tasvirler sonrasında yeni bir nitelik kazandı. Artık sadece katilin kim olduğu değil, nasıl öldürdüğü de okurların aradığı özellikler arasında. Kafalara çakılan çiviler ya da kesip çıkarılan rahim gibi Snuff tarzı filmleri aratmayan cinayet usülleri, polisiye edebiyatın ‘okur artıran’ özellikleri arasında yer aldı.

Bunun dışında eskiden beri süre gelen, polisiyenin değişmez iki altın kuralı da hala yürürlükte: Özgün bir kurgu ve sürpriz final. Okur, bir önceki polisiye romanında okuduklarına benzer bir şeyi sizin eserinizde gördüğü anda ‘klişe’ damgasını acımasızca yapıştırıverir. O nedenle kalemdaşlarınızın ne yazdığını takip ederek, kurgunuzun özgünlüğünü koruyup korumadığını kontrol etmenizde yarar var. Sürpriz sonu olmayan bir polisiye ise, kötü bir şakadan bile daha kötü olacağı için, finalde okuru ters köşe yapacak denli çarpıcı bir kurgu tasarlamadan asla SON yazmamanızı öneririm.

Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu kabul ederek, polisiye edebiyatında da yeni akımlar ve ses getirecek eserler okumamız dileklerimle.

Celal Cem Dengiz

Ağustos 2016, Mostar

Hikaye: Sıradan Hayat

Zehra tükenmiş halde çaresizce buzdolabının kapısına dayadığı titreyen vücudunu, tıpkı kor aleve atılmış maden gibi eriyerek, yavaşça yere bıraktı. Oysa yanağındaki çürümüş morluk henüz silinmeye başlamıştı. “Kapıya çarptım güzel kızım” diye söylemişti endişeli gözlerle bakan beş yaşına yeni basmış kızına. Mutlak ki; kendisininki gibi kötü yazgısı olmasın,  hiç ağlamasın, hep gülsün diye bizzat koymuştu ismini. Gülperi. Anlaşılan,  yarın yenilenen taze morluklara yeni taze yalanlar gerekecekti. Patlayan dudağından sızan kanı durdurmak için ağzına dayadığı peçete kıpkırmızı olmuştu. Acımasızca ve ardı ardına gelen darbeler mi, yoksa kızı çığlıklarını duyup uyanmasın diye dişleriyle ısırması mı parçalamıştı dudağını hatırlamıyordu.[1] Artık bunun pek bir önemi de yoktu. Yalnızca filmlerde görmüştü o dudağın bir başkasına sevgi ile değdiğini.

Henüz on dördüne yeni basmıştı, babası yaşındaki o adamı evlerinde gördüğünde. Ablasının eşarbını çekiştirip telaşla kulağına fısıldamıştı. “Bu amca ile mi evleniyorum?” Evdeki  baba şiddetinden belki kurtulurum diye, koca olarak seveceğinden değil de ihtimal babasının yerine koyacağından gönlü razı olmasa da  ümitvar çıkmıştı beyaz gelinlikle evden. O adamın hayalindeki baba olmadığını ve olamayacağını, şefkatle kendisini saracağını düşündüğü kolların şehvetle bedenini mengene gibi kavradığında anlamıştı. Şimdi çöküp kaldığı yerde, nedense kabus dolu o ilk geceyi anımsadı. Titremeler içinde ağlamaya mecali kalmayana kadar ağladı. İçine içine, sessizce haykırarak ağladı. Akan göz yaşları yüzüne bulaşan kanı temizleyene kadar ağladı. Belki Gülperi’si olmasaydı kendince çoktan kurtuluşu bulacaktı. Baba kucağına değil de Allah’ın kucağına sığınacaktı boynuna geçireceği ilmek ile…

Soğudukça etinin sızlamaya başladığını hissetti. Görünen o ki, yarın yine doğrulamayacaktı yataktan. Yediği dayak yine çok basit bir sebeptendi. Gerçi dayağın geçerli bir sebebinin olup olamayacağına da aklı ermiyordu ya, neyse… Akşam gelen misafirlere hizmeti sırasında,  o kadar adamın yanında kahkaha atarak gülmüştü. Aynı hafif kadınlar gibi. Ve masada üzerine dikilen o iki gözden anladı gece sonunda başına gelecekleri. Misafirleri uğurlayıp, masayı toplarken birden savrulan yumruklar karşısında dolabın köşesine sıkışan sadece bedeni değildi. Hayalleri, umutları, çocukluğu, belki de hayatıydı.

Dolabın kapağından destek alarak sarsılmış bedenini güçlükle ayağa kaldırdı. Heryeri sızlıyordu. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerle etrafa bir süre daha boş boş baktı. İsmail henüz evden çıkmamış, içerde çimento fabrikasındaki vardiyasına yetişmek için hazırlanırken, bir yandan da okkalı küfürler savurmaya devam ediyordu. Hıncını alamamıştı anlaşılan. Öyle ya, tüm arkadaşlarının içinde küçük düşmüştü. Karısının gülmesiyle odadaki tüm o imalı gözler kendisine dönmüştü. Döverek terbiye edememesine canı sıkılıyordu. Dayaktan da anlamıyordu kadın. Bu sefer de hak etmişti. İşyerinde binbir zorlukla çalışıyor, usta başının hakaretlerine boyun eğiyordu. Nefsine bahşedilen tüm sabırı orada kullandığından olsa gerek, evde sabır gösterecek hali yoktu.

Ürkek bir şekilde kendi evinde korkarak adımlarını atan Zehra, banyoya güçlükle atmıştı kendini. Şükür ki koridorda karşılaşmamıştı kocasıyla. Birkaç tıkırtıdan sonra sert bir kapı sesiyle bu gece üzerine kapanmıştı Zehra’nın. Hemen elini yüzünü yıkayıp bir koşu kızının odasına girdi. Bu iyiydi. Korktuğu olmamış, kızı o kadar sese rağmen uyanmamıştı. En büyük korkusuydu dayak yerken kızına yakalanmak. En azından bugünlük sakındığı başına gelmemişti. Derin bir nefesle içine çektiği evlat kokusunu uykusuna katık edecekti şimdi. Sadece ikisinin olduğu mutlu bir rüyaya dalmak üzere yerdeki döşeğe, kızının yanına ilişti.

Sıradan hayat

İsmail’in ayaza çeken havada ısınmak için hızlanan adımları gecenin sessizliğinde köhne apartmanların arasına sıkışmış sokakta yankılanıyordu. Servise bineceği durağa kadar sokak lambalarının tümüyle kapalı olması daha yarım saat önce evde korku salan adamı tedirgin etmişti. Çocukluğundan beri karanlıktan korkardı. Ne zaman karanlığa girse Kur’an kursundaki hocasının onu kömürlüğe tıktığı günler geliyordu aklına. Karanlıkta vücudunda adeta bir örümcek gibi dolaşan kıllı eller.[2] Bir besmele çektikten sonra mırıldanarak okuduğu türkü ile korkusundan uzaklaşmaya çalışsa da, zifiri karanlığa bulanmış sokakta ne yankılanan ayak seslerini ne de korkusunu bastırabiliyordu.  O hızlandıkça, kendisini takip eden o karanlık ses de hızlandı. Sanki ses giderek yaklaşıyordu o kaçmaya çalıştıkça. Ve birden durdu karanlığın ortasında. Etrafına ne kadar erkek gözükürse o kadar iyiydi ve bildiği en büyük erkeklik kabalıktı. Okkalı bir küfür sonrası genzinden kükreyerek çıkardığı tükürüğünü kaldırıma doğru savurdu. Çok değil, yüz-yüz elli adım sonra karanlık son bulacaktı. Saatini kontrol ettikten sonra on dakika sonra gelecek servis minibüsünün durağına doğru tekrar hızlandı. Ve ses de onunla birlikte hızlandı. Kovalamaca tekrar başlamıştı. Korkacak nedenleri olan iyi insanlar kadar kötülerinin de sığınacakları bir yaratıcısı vardı. Zehra’nınki ile aynı mı bilinmez, İsmail de kendi tanrısının merhametine sığınıp içini ferahlatmak için üç Kulhüvallahü ve bir Elham okudu. Gözünü sokağın en sonundaki lambanın aydınlattığı kaldırımdan ayırmadan yürüyordu telaşla. Ama bu sefer ses kendisinden daha da hızlı ilerler olmuştu. Adımlarıyla yankısı arasında uyumsuzluk vardı. Yine aniden durdu, sonuna yaklaştığı karanlığın içinde. Ve peşinden yankılanan ses de durdu. Ancak bu sefer üç adım sonra. Ters giden bir şeyler vardı gece gece. Arkasına dönüp baktı bir şeyler görebilmek, belki de daha doğrusu görmemek umuduyla. Sadece karanlık. Buna sevinmeli miydi kaygılanmalı mı bilemedi. Servisin kalkacağı durağa varıp ta vardiya arkadaşı Sefer’i orada beklerken görünce içene girdiği korku iklimi bir anda dağıldı. Selam verip yanına ilişti.

Zehra yataktan nasıl kalktığını bilemedi. Kapı kırılacakmışçasına inatla çalınıyordu. Korku içinde doğruldu. Kapının eşiğinde dikilen kızına el işaretiyle beklemesini söyledi. Sonra ise çatallaşan boğazından çıkan ürkek sesiyle bağırmaya çalıştı:

“Kim o?”

“Açın polis.”

“Polis mi? Hayırdır inşallah Memur Bey n’oldu ki?”

“İsmail Mollaoğlu’nun evi burası değil mi? Lütfen kapıyı açar mısınız?”

Zehra korku ve heyecanla irkildi. İsmail’i soruyordu polis. Yine mi başını belaya sokmuştu bu adam? Birkaç sene önce de cebinde bir iki paket esrarla yakalanmıştı polise. Bir süre içerde kaldıktan sonra salıverilmişti. İşe de köydeki muhtarın akrabaları sayesinde yerleştirilmişti. Polisler kapıyı hala çalıyordu. Kapının deliğinden bakmaya cesaret edebilmişti sonunda. Üniformalıları görünce merakı iyiden iyiye arttı.

“Açıyorum hemen.”

Çıkarken İsmail’in dışardan kitlediği kapının anahtarlarını aradı duvara asılı hırkasının ceplerinde. Şıngırdayan kilit seslerinin ardından açılan kapının dibinde esmer, karga burunlu ve simsiyah gözlü memuru görünce istemsizce bir adım geri attı genç kadın. Adam da genç ve güzel kadının hırpalanmış yüzünü görünce şaşkınlığını gizleyemedi.

“Buyrun, sizi dinliyorum.”

“Kocanız, İsmail bey maalesef iş kazası sonucu hayatını kaybetti. Kimlik tespiti için bizimle Adli Tıp’a gelmelisiniz.”[3]

Dizlerinin bağı çözülen kadın olduğu yere yığılıverdi. Sevdiği için değildi bu yıkılış. Çaresizlik içinde kaybolacağı içindi.  Gözyaşlarına boğulmasına sebep olan üzüntü değildi. Hatta sevinmişti bile bu habere. Ama ya bundan sonrası?

Kazadan kıl payı kurtulan Sefer, olay yerinden apar topar ifadesine başvurulmak üzere emniyete götürüldüğünden üzerindeki iş önlüğünü bile çıkaramamıştı. Nöbetçi komisere olanı biteni anlatırken biraz önce can veren kendisi de olabileceğinden midir, arkadaşının yanarak can verişini izlemesinden mi bilinmez, hâla titriyordu.

“Bir bardak su getirin,” dedi yanındaki memura ve devam etti komiser, “Şimdi sakin sakin anlat kardeşim, seni bu halde getirdik fakat tutanakta mutlaka ifadene başvurmamız gerekiyor. Birazdan savcı bey de intikal eder.”

Sefer şokun etkisinden sıyrılıp hatırlayabildiğince olayı anlattı. Üretim kazanında meydana gelen sıkışmadan dolayı şişleme yaparak siklonlara müdahale edişlerini, siklonlardan aşağı yayılmaya başlayan bin küsür derecelik çimento malzemesini ve basınçla patlayan kazan kapağını dili döndüğünce anlattı. Bu, sıklıkla meydana gelen bir arızaydı. Aslında kazanın soğumasını bekleyip müdahale edildiğinde pek riskli bir işlem değildi fakat üretim sahasında işlerin durmasına ve hedeflenen hacmin altında kalınmasına sebep olduğundan bu durumlara hemen müdahale ediyorlardı. Aksi takdirde fabrika müdüründen hepsi paparayı yerdi. Bu kısmı ifade verirken anlatmadı. Komiser “Geçmiş olsun, başın sağolsun,” diyerek Sefer’i savcı ifadesine başvurmak isterse tekrar çağırmak üzere evine gönderdi.

Acı olayın üzerinden bir ay kadar süre geçti. Zehra, kızı Gülperi’yle birlikte  eşinden kalan emekli maaşıyla aynı evde yaşamaya devam ediyordu. Üstelik karşı apartmandaki memur komşusu Fatma Hanım’ın on aylık bebeğine gündüz bakıcılık edip ek gelir de kazanmaya başlamıştı. Korktuğu gibi olmamış, İsmail’in ailesi bırakın peşine takılmayı, neredeyse kendisiyle tamamen irtibatı koparmıştı.

Yere serdiği örtünün üzerindeki siniyi bir hamlede kaldırıp akşam yemeğinden kalan bulaşıkları yıkamak üzere mutfağa geçtiği sırada kapı çaldı. Zehra bu saatte kimin geleceğine anlam veremediğinden “Hayırdır inşallah,” diyerek elinin yaşını eteğine silip kapıya yöneldi.

“Kim o?”

“Benim Zehra. Sefer.”

Zehra hem şaşkınlık hem de telaş içinde kapıyı açtı.

Sefer hiç girizgâha gerek duymadan yekten lafa girdi. “Destursuz geldim. Kusuruma bakma. Müsaitsen bi girem de iki kelam konuşak Zehra.”

Kızını, hemen döneceğini söyleyerek üst komşusuna emanet eden Zehra, şimdi karakolun karşındaki kaldırıma oturmuş gözyaşları içinde ne yapacağını düşünüyordu. Bir hışımla buraya kadar gelmiş fakat yolda kafasında dolaşan fikirleri başından atamadığından kararsızca kaldırımda çöküp kalmıştı.

Akşam akşam kapısına dayanan Sefer, İsmail’in aslında bir kaza sonucu değil, planladığı bir hadise sonucu öldüğünü, bunu da kendiyle evlenebilmek için nasıl yaptığını Zehra’ya tüm detayıyla anlatmıştı. Zehra’nın artık ikna olup olmaması umurunda değildi ama tüm bu fedakarlıkları ikisi için yaptığını göz yaşları içinde söyleyip durdu. Artık birlikte olmaları için hiç engel kalmamıştı. Sefer aynı vardiyada çalıştıkları İsmailgil’in evine sıklıkla gider gelirdi. Olayın ceryan ettiği gece de misafirlerin arasında o da vardı. Zehra’ya uzun zamandır sevdalanmış, her geldiğinde kızın yüzünde-gözünde beliren morluklara ve İsmail’in davranışlarına tahammülü kalmamıştı. O gece fabrika kazanının basınç ayarını değiştirip siklonlarda sorun yaşanmasına bilerek sebep olmuştu. Her şey planladığı gibi gitmişti. O vakitte üretim sahasında bir tek ikisi vardı. Güvenlik için fabrikaya konan kameraların uzunca bir süredir kayıt almadığını çok zaman önce öğrenmişti. Ola ki, bir iş kazası yaşanır da işçi ailesi ve Çalışma Bakanlığı fabrikaya dava açarsa, kayıtları delil olarak talep edeceklerini bildiğinden, fabrika müdürünün kamera kayıtlarını durdurttuğunu bizzat görmüştü. Kayıt olmayınca, sağ kalan işçiler de ekmek kapılarını kaybetmemek için müdür ne isterse o yönde ifade veriyorlardı. Bu defa olayın tek şahidi olan Sefer vermişti ifadeyi ve bir kovuşturmaya bile gerek duyulmamıştı.

 

Zehra oturduğu kaldırımdan usulca doğruldu, karakolun aksi yönüne, vefa borcunu ödeyeceği yeni hayatına, eve doğru yürüdü.

 

[1] Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2014 sonuçlarına göre; ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşinden veya birlikte yaşadığı kişiden fiziksel şiddete maruz kalan kadın nüfus oranı %35,5’dir.

 

[2] Türkiye İstatistik Kurumu’nin (TÜİK) “Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklara” ait verilerine göre, Türkiye’de 2014 yılında bin 377’si erkek, 9 bin 718’i kız çocuğu olmak üzere 11 bin 95 çocuk cinsel suçlara maruz kaldı. Cinsel suçlara maruz kalan çocukların yüzde 57,6’sını 15-17 yaş grubu, yüzde 23,9’unu 12-14 yaş grubu, yüzde 18,5’ini ise 11 yaş ve altındadır.

 

[3] İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği meclisi istatistiklerine göre 2015 yılında Türkiye’de 1730 işçi, iş kazalarında hayatını kaybetmiştir.

Polisiye Bulmaca

0

Polisiye e-Dergi Dedektif Dergi ‘nin ilk sayısında bir Polisiye bulmaca çözülmeyi bekliyor.

Henüz dergiyi okumadıysanız veya polisiye bulmacayı okumadıysanız, yanda yer alan dergi kapağına basarak Polisiye bulmaca ‘ya ulaşabilirsiniz.

Kimin yalan söylediğini buldunuz mu? Bulduysanız cevap kısmında cevabınızı ve çözümünüzü yazın. Doğru cevabı veren okurlarımızdan üç kişiye birer polisiye kitap hediyemiz olacak!

Cevaplarınızı yorum kısmında bırakın lütfen:

Poli̇si̇ye ki̇tap şeytan di̇sko | yaprak öz

Şeytan disko’nun konusu, Deniz, kötü giden evliliği ve yaşamının amaçsızlığı yüzünden depresyon geçirmektedir. Bir psikiyatrla görüşmeye başladıktan sonra, geçmişinde saklı korkunç bir sırla yüzleşme yaşar. Çocukluk arkadaşı Raşel’in ölümüne dair ayrıntılar artık onu rahat bırakmayacaktır. Bir süredir zihnini meşgul eden birtakım görüntülerin, başka bir yaşama ait anılar olduğuna da inanan Deniz’in reenkarnasyon düşüncesi, depresyon tedavisi sırasında saplantı haline gelir ve geçmişindeki sırla ürkütücü bir şekilde iç içe geçerek genç kadına korku dolu anlar yaşatmaya başlar.

Şeytan Disko

Karanlık bir orman, kesik parmaklar, gotik bir kent, tutkulu aşklar ve huzur bulamayan ölülerle dolu bir dünyaya adım atan Deniz, medyum Sergey’le tanıştıktan sonra geri dönüşü olmayan bir maceraya sürüklenecek, hem anılarındaki kızın başına neler geldiğini öğrenecek hem de yeni bir cinayete şahit olacaktır. Büyükada, Abant ve Prag’da geçen, doğaüstü ögelerle süslü Şeytan Disko, 80’ler gençliğine selam çakan, karanlık bir aşk hikâyesi.

Ercan Akbay ki̇mdi̇r

Ercan Akbay, suçun arkasındaki psikolojiye ilişkin gerilim romanlarıyla tanınan bir yazar ve Ercan Akbay 1959’da İstanbul’da doğdu. 1978’de Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olup İ.Ü. İşletme Fakültesi’ne başladığı gün çalışma hayatına da ilk adımını attı. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerinin akabinde bir caz kulübü kurdu, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştı.

Ercan Akbay

1996’da ilk kitabı ‘Kuraldışı Öyküler’i (Tales of the Weird) ve 1997’de ilk romanı ‘Erkekler Ağlamaz’ı (Men Don’t Cry) yazdı. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığı ‘Tilki Tilki Saat Kaç?’ (What Time Is It, Mr.Wolf?) 2006’da, Değirmenlere Karşı (Against Windmills) 2010’da, Ten Kokusu (Scent of Skin) 2012’de ve ‘Fotoğrafçılar Kulübü’ 2015’te yayımlandı. 2016 da piyasaya çıkan ‘Akılçelen’ Ercan Akbay’ın yedinci kitabıdır.

Gonca Çi̇ftçi̇oğullari ki̇mdi̇r

Gonca Çiftçioğulları 1968 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlköğrenimini Kayseri’de ortaokul ve Liseyi Ankara Deneme Lisesi’nde tamamlamıştır. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunudur. Çalışma hayatına, Kredi Yurtlar Kurumu’na bağlı Halide Edip Adıvar Kız Öğrenci Yurdu’nda Yönetim memuru olarak başlamıştır. Daha sonra Öğretmenliğe yatay geçiş yapmış ve ilk görev yeri olan Sivas’ta eşiyle tanışmış ve iki erkek evlada sahip olmuştur. On beş yıl Adıyaman’da yaşayan yazar, yerel bazı gazete ve internet sitelerinde köşe yazarlığı yapmıştır. Resim sanatına da ilgi duyan yazar, yaptığı kolaj tablo çalışmalarıyla sergi açmıştır.

Yazarın on beş yıl Adıyaman’da yaşaması, kendisini kurgusu o bölgede geçen bir kitap yazma fikrine yöneltmiş ve Yüzleşme Serisi’nin ilk kitabı olan Güneşin Kızı’nı, Adıyaman’ı ve yöre halkını anlatmak amacıyla kaleme almıştır.

Gonca Çiftçioğulları kitapları

Kitap, polisiye kurgu temeline dayansa da güzel bir aşk öyküsünü de bünyesinde barındırmaktadır. Yüzleşme Serisi; Güneşin Kızı, Ateşle Dans ve Ateş de Yanar olmak üzere üç serilik kitaptan oluşmaktadır. Bu kitaplarında yazar, Adıyaman’ın kültürel ve tarihi özellikleri ile birlikte örf ve adetlerine de yer vererek uyuşturucu kaçakçılığını temele aldığı polisiye kurguyla bütünleştirmiş ve içine biraz aşk serperek üslûbunu korumuştur.

Bunlardan başka yazarın Gece Gelen Ölüm serisi adı altında Karanlığın Sesi ve İntikam Yolcusu isimli iki polisiye kitabı daha bulunmaktadır.

Kendine has üslubuyla Polisiye/Aşk türünde eserler üreten Gonca Çiftçioğulları,  emekli olduktan sonra artık tam zamanlı olarak kendini roman yazmaya vermiştir. Tabii köpeği Maya kendisine fırsat verdikçe yazmaktadır.

Katilin Şahidi | Algan Sezgintüredi

Katilin Şahidi, Algan Sezgintüredi’nin aynı seriden çıkan beş romanından üçüncüsü. 2014 yılında, April yayıncılık tarafından yayınlanmış, 194 sayfa.

Olay, bir yılbaşı gecesinde başlıyor ve bitiyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı, özel dedektif Vedat Kurdel, elinde pişmiş bir hindiyle arkadaşı ve ortağı Tefo’nun evine gitmek üzere, sekreteri Nilgün’ün apartmanından ayrılacağı sırada arka arkaya atılan dört el silah sesi duyar. Vedat’ın duruma el koyması ve yan dairede bir cinayet işlendiğini keşfetmesiyle macera başlar.

Kısa bir süre sonra olaya Tefo’nun ve resmi polisin de karışmasıyla soruşturma derinleşir. Nilgün’ün annesi, kapıcı, kapıcının karısı, maktulün yakın bir arkadaşı ve tuhaf bir komşuyla eşi zan altındadır. Zira o sırada apartmanda bulunan kişiler bunlardır. Bu şüpheliler aynı zamanda cinayetin aydınlatılmasında büyük rol oynayan bilgileri dedektiflere verirler. Muamma, ipuçlarının teker teker değerlendirilmesiyle, adım adım ilerleyerek çözülür.

Cinayetin nedeni, bulanık bir biçimde de olsa ilk sayfalardan itibaren belirmeye başlar ve giderek kesinlik kazanır. Cinayetin nasıl ve kim tarafından işlendiği ise finale yakın bölümlerde ortaya çıkar.

Romanda anlatılan öykü, bir kapalı oda cinayetidir. Klasik dönemin en gözde konusu olan bu tarzın temel özelliği, hiç kimsenin girmediği ve çıkmadığı, kapalı bir mekanda işlenen bir cinayeti ele almasıdır. Bu yöntemi kullanan bir yazar, okuyucuya meydan okumada en üst düzeye ulaşır. Kuşkusuz, okuyucunun (dolayısıyla dedektifin) karşısında çok kurnaz ve zeki bir katil bulunmaktadır.

Her ne kadar, odanın yerini burada bir apartman dairesi almış olsa da Katilin Şahidi, tam anlamıyla bir kapalı oda cinayetinin anlatımıdır. Ne var ki, çözümün orijinal olduğunu söylemek biraz zor. Neden derseniz, özellikle Agatha Christie, üstelik daha kısıtlı teknik imkanlarla bu çözümün farklı versiyonlarını çeşitli öykü ve romanlarında kullandı. Ancak, bunun Katilin Şahidi için bir kusur teşkil ettiğini iddia etmek biraz hatalı olur. Çünkü, kapalı oda cinayetleri klasik dönemde o kadar çok yazıldı ki, artık bunlara getirilecek farklı bir çözüm kalmadı. İster istemez, her kapalı oda cinayeti romanında, mevcut çözümlerden biri kullanılmak zorunda. Yepyeni bir çözümün kolay kolay yazılacağını da sanmıyorum.

Katilin Şahidi – Algan Sezgintüredi kitapları

Romanda belli başlı iki kahraman yer alıyor. Bunlar Vedat ve Tefo. Orta sınıfa mensup, sıradan, daha doğrusu fazla bir olağanüstülüğü olmayan kişiler. Klasik polisiyenin  vaz geçilmez ikilisi olarak da düşünebiliriz onları. Tefo, Holmes/Poirot tiplemesine yakın biri. Vedat ise Watson/Hastings rolünde. Ancak iki karakter arasındaki çizgi, Holmes’la Watson arasındaki kadar kesin değil. Hele Poirot ve Hastings arasındakine benzer bir uçurumdan söz bile edilemez. Tefo, daha entelektüel, daha kıvrak bir zekaya sahip. Ama Vedat’ın da ondan aşağı kalır yanı pek yok. Sadece daha delişmen, daha geveze ve daha gözüpek. Zaten fiziki görünümleri de buna uygun. Tefo’nun ufak tefekliğine karşın, Vedat, daha iri yarı ve güçlü.

Olaylar bize Vedat aracılığıyla aktarılıyor. Yazar bu aktarma için, iç monolog tekniğinini kullanmış. Herşeyi Vedat’ın kafasının içinden geçenlerle öğreniyoruz. Bu yüzden öğrendiklerimiz, romanın asıl konusuyla sınırlı değil. Bir sürü ipe sapa gelmez teferruat, abuk sabuk fikir, tuhaf yorum ve saçma sapan düşünce de Vedat aracılığıyla bize ulaşıyor.  Aslında çok komik şeyler bunlar. Fakat yazarın anlattığı polisiye öyküyle uzaktan yakından bir alakası yok. Yani bize cinayetin neden, nasıl ve kim tarafından işlendiği konusunda en ufak bir bilgi  vermiyor.  Bu hezeyanlar kitaptan çıkarılsa, romanda anlam bütünlüğü zerre kadar bozulmaz. Bütün bu laf ebeliğinin yer yer  tempoyu düşürdüğü de bir gerçek. Hatta tez canlı okurlarda bir bıkkınlık yaratmasına hiç şaşırmam. Ancak bu öyküleme tekniğinin  yazar tarafından, gerçeği okuyucudan gizlemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını sanıyorum. Okuyucunun kafasını karıştırıp dikkatini dağıtarak, gerçeği görmemesini sağlıyor böylece.

Her ne kadar iç monologlar özenle yazılmış, çoğu kez de eğlendirici olsalar da bir polisiye roman için biraz fazlalar. Başka tür bir romanda hiç sıkıntı yaratmayacak bu cümleler, bir polisiyede yer alınca ve kitabın tamamına geniş biçimde yayılınca biraz rahatsızlık veriyor. Okurken insan, “Lafı fazla uzatma, konuya gir artık,” diye düşünmeden edemiyor.

Polisiye romanlarda dedektifin tesadüfe dayanarak bir olayı çözmesi, inandırıcılığı zedelediği için pek hoşa gitmez. İstenir ki, cinayetin üzerindeki esrar perdesi, belli bir mantık silsilesiyle ve araştırma sonucu elde edilen olguların yardımıyla kaldırılsın. Bu romanda ise, sonuca doğrudan ve belirgin etkisi olan kritik bir tesadüf var.  Dedektiflerin ele geçirdiği bir fotoğrafta yüzü görünmeyen şahsın kimliğinin belirlenmesiyle ilgili bu tesadüf, kurguda, şüphelerin belli bir kişiye yönelmesine rasyonellik kazandırma işlevi görüyor. İyimser bir yaklaşımla, okuyucunun keyfini kaçırabilecek bu nahoş tutumun, zaman sorunuyla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Öykü bir yılbaşı gecesi başlayıp bitecek biçimde kurgulanmış.  Yani, dedektifler birkaç saat içinde olayı çözmek zorundalar. Bu yüzden yazar, akışı hızlandırmak ve dedektifleri çözüme bir an önce ulaştırmak için bu tesadüfü kurguya eklemek zorunda kalmış olabilir.

Katilin Şahidi öncelikle, çok eğlenceli, bol gülmece unsurları barındıran bir roman. Diğer yandan, bir polisiye olarak da son derece başarılı.   Kitabın başında bir cinayet işleniyor, soruşturma hızla devam ediyor ve makul bir finalle sona eriyor. Ancak, bu makul finalin, en azından kendi adıma, beklenmedik bir final olmadığını söylemek zorundayım. Tıpkı, kapalı oda probleminin çözümü gibi, katilin kimliği de benim açımdan pek gizli kapaklı değildi. Ama bunun, her okur için aynı olacağını sanmıyorum.

Romanı bir polisiye olarak başarılı bulmamın altında yatan en önemli neden, çözüm için gerekli ipuçlarını yazarın okurdan saklamaması. Gerçekten de yazar, hiç çekinmeden ipuçlarını okuyucuya veriyor. Ama bunu çok zekice yapıyor.

Roman son derece özenle yazılmış, kurgu neredeyse milimetrik olarak hesaplanmış. Bütün hikaye, hiç aksamadan, tıkır tıkır ilerliyor. Anlatım tekniğinden kaynaklanan bazı sorunlara rağmen kolay okunuyor. Kısacası eğlenceli ve keyifli bir polisiye Katilin Şahidi.

Bir Hayal Kırıklığı Hikayesi: Camda Eriyen

Toker eczanesi et ve balık kurumu tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava kıvanç lostra salonu ayakkabı  ve çanta tamiri yapılır stüdyo akın beş dakikada vesikalık kalender kuru temizleme ayhan kundura kışlık botlarda kampanya  arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet

Yanındaki koltukta oturan, orta yaşlı kadın ayağa kalktığında başını bir an için otobüse çevirdi. Bu baş hareketi ile yanının boş kalıp kalmayacağını görmek istediği düşünülebilirdi. Oysa Ekrem bakışları ile orta yaşlı kadının ekose eteğini yırtıp, altındaki ucuz, pazar malı, çiçek desenli penye külotu geçip, yuvarlak, beyaz kalçalara çoktan ulaşmıştı. Yuvarlak, beyaz kalçalar, pantolonlu, paltolu diğer kalçaların arasına karışıp görünmez olduğunda başını yeniden caddeye çevirdi.

Meşhur işkembeci ömür oturmuşum böyle koltuğa elimde sigara böyle içi otlu tohumsuz o yalıyor kağıdı ben sarıyorum benim dilim sigaralıkta onun dili benim dilimde çakarken çakmağı çıkıyor üstüme kızın göğüsleri kocaman nefes nefeseyiz.

-Güngören’den geçiyor değil mi delikanlı?

Üçler tekel bayii  ümit rent a car,

-Ne dedin dayı?

-Güngören’den geçer mi?

-Geçer geçer.

Yaşlı adamın kaşları eğik, dudakları sarkık, yüzü asık, bakışları donuktu. Yorgun, yılgın, ümitsiz. Ekrem adamın birbirine sarılan parmaklarına baktı. Kalın, kısa, kıllı parmaklar, onun beden işçisi olduğunun işaretiydi. Yıllar sonra o koltukta o adam gibi oturacağını hissetti.

Kendine döndü. İçine. Gençliğine. Yorgun, yılgın,ümitsiz hayatına.

Gün doğmadan girdiği bodrum kattaki serigraf atölyesinden hava karardıktan sonra çıkmıştı. Gerçi bu durum haftanın altı günü için aynıydı ama patron bu sefer kantarın topuzunu iyice kaçırmıştı.  Birazdan gece yarısı olacak, birkaç yudum bir şey yiyip, yattıktan sonra yeniden yollara dökülecekti. Tabi bunların olabilmesi için annesinin ağlamıyor olması gerekecekti. Annesinin ağlamıyor olması  için ise babasının uyuması.

Bir Hayal Kırıklığı Hikayesi: CAMDA ERİYEN Devam ediyor…

Otobüs durduğunda reklam panosundaki afişe baktı. Kot giyen kıza. Çok güzeldi. Saman balyasının üzerine oturmuştu. Saçları iki yandan örülmüş, köylü kızı gibi gösterilmişti. Kızın bakışlarının kentli olduğunu düşündü. Pencerede gece büyüdü. Gecede afiş, afişte Nazlı. Nazlı hiçbir zaman bu kadar cesur bakmazdı.

‘Niye öyle bakıyorsun?’ diye soruyor Nazlı.

‘Nasıl bakıyor muşum ki?’

Bakışları yerde, elinde süt bakracı. ‘Öyle işte’ diyor Nazlı. ‘Beni severmişsin gibi’

‘Severim ya’ diyor Ekrem. Gözleri kocaman, sesi titrek. ‘Hem de çok severim. Ya sen? Sen sevmez misin ki beni?’

Eşarbının arasından çıkan kızıl saçlarını eliyle topluyor Nazlı. Sol eliyle kapatsa da ağzını, gizleyemiyor gülümsemesini. Kızarıyor. Süt bakracını sallaya sallaya hızla yürüyüp, beş on adım sonra duruyor. Dönüp arkasına bakıyor. ‘Hem de çok!’ diye bağırıyor.

Kapının sesi, motorun hırıltısı. Pencerede İstanbul akıyor. Kalabalık, rengarenk, aydınlık, çok sesli. Ekrem’in içi karanlık. Ekrem Nazlısız. Ekrem yalnız.

Yanında oturan ihtiyar ayağa kalkarken ‘hayırlı akşamlar’ dedi.  Bu dileğe hazır olmayan Ekrem, kısık bir sesle ‘Eyvallah dayı sana da’ diyebildi.

Tabelaları, araç plakalarını, vitrin yazılarını ve reklam panolarını okuyarak Esenlere geldi. Karanlık sokakta ateşledi çakmağı.  Bir daha bir daha denedi. Rüzgar, yakışına izin vermedi. Parmakları ile etten bir kuyu yaptı. Diğer eliyle çakmağı bu kuyunun altına soktu. Sigarasından çektiği nefesler bittiğinde eve varmıştı. Üç katlı evin birinci katında ışık yanıyor, babasının ayakta duramayan sesi dışarıdan duyuluyordu.

Ekrem içeri girdiğinde babası çekyatta oturuyordu. Elinde rakı kadehi, yanındaki sehpada elma kabukları.

-Ekrem sustur şu ananı yemin ediyorum bak elimde kalacak bir gün.

-Öldür ulan öldür de kurtulayım senden!

Ekrem paltosunu sandalyenin arkasına asarken, dudaklarını büzerek  annesine susmasını işaret etti.

-Rakı almadın mı bana?

-Yooo.

-Mesaj attıydım sana.

-Görmedim.

-Hadi İbrahim kapatmadan bir koşu ufak kap gel bana.

-Yat zıbar. Daha ne rakısı bu saatte. Bırak çocuk dinlensin.

-Anne tamam sus sen de!

-Ne susacakmışım? Bütün gün tepemde dır dır dır. Ne çenesi durur ne içkisi biter ne cigarası. Bak gece yarısı oldu daha yeni geliyon, ben kaç günlerdir  temizliğe gidiyom. Niye? Aman beyimiz rakısız kalmasın diye mi?

-Şerrefsizim öldürürüm seni kadın!

-Öldür ulan öldür de kurtulayım senden. Ama nerde sende o yürek? Adam olsan….

Eksik kalan cümle babasını ayağa kaldırmaya yetmişti. Tek ayağının üzerinde dengede durmaya çalıştı.

Öne uzattığı işaret parmağını sallarken bedeni  ve sesi sinirden titriyordu.

-Ne varmış ulan adamlığımda? Ben mi istedim siktiminin inşaatından düşmeyi? Ben mi istedim amına koyayım! Bana bak kadın bir daha adamlığıma dil uzatacak olursan…

-Hee ne olurmuş? Ne yaparmışsın?

Ekrem babasının yanına gitti. Omuzlarından tutup, kalktığı yere oturttu. Annesine dönüp, “Bana iki lokma bir şey hazırla ben de kapanmadan rakı alayım” dedi.

-Zıkkım içsin. Bırak alma rakı filan. Yazık günah parana.

-Anne tamam. Sen mutfağa git bir şeyler hazırla ben hemen geliyorum.

-Tarhana çorbasından başka bir şey yok oğlum. Ete süte para mı kalıyor bu mendeburdan. İstersen yumurta kırayım.

-Çorba ısıtsan yeter. Az da turşu çıkart.

Ekrem evden çıktığında üst kattaki balkondan emekli öğretmen Salim’in dul karısı Emine başını uzattı. Uzatır uzatmaz konuşmaya başladı. Ekrem kadını duymazdan gelerek koşar adımlarla uzaklaştı.

-Evladım ne oluyor gene aşağıda? Ay vallahi bir gün biri birini öldürecek bunların. Bak nasıl avaz …reye… duyuy… mu…lah..verede….tü …şey…maya…

Kadının sesi  önce koptu, sonra sokak köpeklerinin havlamalarına karıştı. Ekrem birkaç dakika sonra aynı yoldan, yürüyerek döndü. Alnındaki terler parlıyordu. Sıvası dökülmüş apartmanın önüne geldiğinde içeriden taşan ses yoktu. Emekli öğretmen Salim’in dul karısı Emine balkonda değildi. ‘asayiş berkemal’ dediğini bir tek kendisi duydu. Anahtarı ile kapıyı açıp içeri girdi. Rahatladı. Babası sızmış, annesi susmuştu. Siyah torbayı portmantoya bırakıp ses çıkarmamaya dikkat ederek salona girdi.

Babası duvara sırtını yaslamış, yere oturmuştu. Biri uzun, diğeri uzunun yarısı kadar olan bacaklarının arasında  yayılan kana bakıyordu. Kadın az ilerisinde göğsünde tahta bir bıçak sapıyla tavana bakıyordu.  Orada  gördüğü şeyden dolayı  dehşete kapılmış gibiydi.

Bundan sonrası hiçbir zaman Ekrem’in hafızasında çok net olarak yer almadı. Babası ile annesinin köye döndüklerini hatırlıyordu. Soranlara söylediği buydu. Zaten çok da soranı yoktu. Gün doğmadan girdiği bodrum kattaki serigraf atölyesinden hava karardıktan sonra çıkmaya devam ediyordu.

Aynı saatte evden çıkıp, aynı duraktan aynı otobüse binip, aynı yoldan işe gidiyor,

arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet ayhan kundura kışlık botlarda kampanya kalender kuru temizleme stüdyo akın beş dakikada vesikalık kıvanç lostra salonu ayakkabı  ve çanta tamiri yapılır tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava et ve balık kurumu toker eczanesi

aynı saatte işten çıkmasa bile aynı duraktan aynı numaralı otobüse binip aynı yoldan eve dönüyordu.

Toker eczanesi et ve balık kurumu tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava kıvanç lostra salonu ayakkabı  ve çanta tamiri yapılır stüdyo akın beş dakikada vesikalık kalender kuru temizleme ayhan kundura kışlık botlarda kampanya  arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet

Bazı zamanlarda Nazlı’yı görüyordu, bazı zamanlarda yanına oturan kadının kalçalarını.

Bazı gecelerde banyoya girip, kendisine bir sigara sarıyordu. Otlu, tohumsuz. Kağıdı yalıyor, çakmağı çakıyor, içini betonla doldurduğu küvetin üzerine yatıp bazen ağlıyor, bazen gülüyordu.

Bazı gecelerde banyoya girip, küvetin yanına koyduğu sandalyede oturuyordu. Küvetin üzerine bira şişesi ya da rakı kadehini koyuyordu.  Böyle gecelerde sigarası otsuz, tohumsuz.

Böyle gecelerde Ekrem’in elinde tahta saplı ekmek bıçağı oluyordu.

Gotik Hikayeler: Malikane 🔊🎧

1878 yılında İskoçya’da Clyde nehrinin kıyısında küçük bir köyde doğdum. Çocukluğum Milton adındaki bu köyde geçti. Çılgın bir bilimsel gelişme ve endüstrileşme dönemiydi. Bugün nasıl baş döndürücü bir teknolojik gelişme ve globalleşme sizlerin nefesinizi kesiyorsa o zamanlar henüz tam farkında olmadığım ama yaşamımızın en ince dokularına kadar sızmış olan bu endüstrileşme çılgınlığı da bizim nefesimizi kesiyordu.

Babam, amcam, arkadaşlarımın babası sabahın erken saatlerinde bize görünmeden trene biner, sadece bütün ülkeye değil dünyaya kromat yetiştirmede Amerika ile yarışan J&J Shawfield Fabrikası’na gider ve yine bize görünmeden geri dönerlerdi. Annem sanki özellikle babamı bize göstermezdi. Sabah kalktığımda annemin elindeki yaralar kanıyorsa babamın geldiğini anlardım. Size tuhaf gelecek ama eğer ellerindeki yaralar o sabah azmamışsa üzülür, dövülmüş yulaf tanesi büyüklüğündeki deliklerden kanlı cerehat görünüyorsa sevinirdim. Çamaşırdan derdi. Babanın iş gömleklerini yıkamaktan. Bu açıklama bana kapıyı arkamdan çekip bu uçsuz bucaksız doğada bütün gün yok olmama yeterdi. Ne de olsa bütün arkadaşlarımın annesinin elleri de öyleydi ve benim sıram da bir gün köydeki öbür erkekler gibi gelecekti. O zamana kadar kafama takmama gerek yoktu.

Büyüleyici tepeler, asırlık kalın gövdeli akçaağaçlar, en tepesine bakacağız diye kıç üstü düşüp gülmekten öldüğümüz çınar ağaçları, karlı sert dağlarından yeşil yollar buldukça kıvrılan, ani boşluklarda şimşek hızıyla dökülen, düzlüklerde şırıl şırıl akan buz gibi burn (İskoçyaca çay, pınar, dere demektir ve bizim oradakinin adı Overtoun Burn’dür), buraların kendine özgü vahşilik, özgürlük, dikbaşlılık kokan havası bizleri kendisine çekiyor, hayal dünyamızı besliyor, oyunlarımıza temel oluşturuyordu. Akşam olup da evlere girmek ölümdü, yaşamın gerçekleriyle yüz yüze gelmek demekti. Belki de yaşam ölümdü. Ölüm de yaşam. Bir an önce bir şeyler atıştırıp yatağımıza girmek sabah gene dışarı çıkabilmek için yapmamız gereken zorunlu bir işten başka bir şey değildi bizim için. Bu böyle on üç yaşıma, amcamın cesedini gördüğüm güne kadar sürdü.

Fabrika ülkenin en büyüklerindendi. Sahibi, kimya endüstrisine üstün hizmetleri dolayısıyla Kraliçe Victoria’nın Baron unvanı verdiği John White, dini bütün bir adamdı. Bilimsel çalışmaları yakından takip ederek babasından devraldığı fabrikasında hemen pratiğe uyguluyor; rakiplerini gerçek bir girişimciye yakışır bir şekilde (tehdit ve fiyat düşürerek) alt ediyor; bu arada gittikçe büyüyen gelirinin önemli bir bölümünü dini yatırımlara aktarıyordu. Kiliseye yüksek miktarlarda bağışta bulunuyor; çocuk esirgeme kurumları, dini gençlik dernekleri, vakıflar, aşevleri, fakir çocuk yurtları, çalışan ailelerin çocukları için kreşler açıyor; kiliselerde konuşmalar yapıyor; dernek ve vakıflarında gençlere İncil hakkında eğitimler sağlıyordu. İşe gelmezlerse pubda (içki içilip sohbet edilen yerler) içmeye giderler diye kendi işçilerini pazar günleri bile çalıştırıyordu. Günde on iki saat, haftada yedi gün yemek molası bile vermeksizin çalıştırdığı işçilere yöre halkı Baron’un Kanaryaları adını takmıştı. Her gün krom tozu solumaktan ölü gibi bembeyaz olan yüzleri ve sarı kromat tozu kaplı giysileri nedeniyle.

Baron unvanına yakışan bir şato yavrusu yaptırmıştı Overtoun Burn’ün derin bir yarıkla ikiye böldüğü, yeşilin en koyu tonlarının karanlık ağaç gölgeleriyle binbir çeşit oyun oynadığı tepeye. Kendi gibi dini bütün eşiyle birlikte yaşıyordu burada. Malikanesini özellikle Gotik mimarisinde inşa ettirmişti ki kötü ruhlar uzak dursun, görenler Allah korkusunu ta iliklerinde hissetsin. Binanın dış cephesini şeytanın varlığını hatırlatan, ağızları karanlık bir kuyu gibi daima açık, koca kafalı, eğciş büğcüş vücutlu, ucube yaratıkların heykelleriyle donatmış; kapı üstlerine süslü dini vecizeler yazdırmıştı. Sadece biz çocuklar için değil, köy halkı için de tüyler ürpertici olan bu malikanede Baron kendini Allah’a daha yakın hissettiğini söylüyordu. Çünkü bir rivayete göre iki dünya arasındaki duvar bu tepede bir tül kadar inceydi. Bazen köylüler kilisede yaptıkları duaya ilaveten, toprakları kendilerine yasak olan bu malikaneye yaklaşabilecekleri en yakın noktalara kadar çıkar oralarda dua ederlerdi. Kaç kere oyun oynarken kiliseye ayak basmayanları bile karanlık ağaç diplerinde, gölgeli su başlarında dua ederken yakaladığım olmuştu.

Bir gün amcamın iş yerinde öldüğü haberi geldi. Artık on üç yaşındaydım ve sorumluluklarımı yerine getirmeliydim. Trene binecek param olmadığı için beş saat Clyde Nehri boyunca yürüyerek fabrikaya ulaştım. Fabrika nehrin kıyısındaydı. Üzerinden o güne kadar hiç görmediğim sarılıkta bir buhar çıkıyordu. Babam ve ben cesedi aldık. Fabrikada dokuz yüz işçi çalışıyordu. Bu o dönem için çok büyük bir rakamdı. Hepsi civar köylerden geliyorlardı. Yorgunluktan mı yoksa amcamın yüzünde burnunu göremediğimden mi ne bayılmışım.

GOTİK HİKAYELER: MALİKANE Devam ediyor

Biz nasıl köye geri geldik, cenaze töreni nasıl yapıldı hiç hatırlamıyorum. On gün hasta yattığım yatağımda kafamdan silemediğim tek şey babamın burnunun yerinde durduğu ama deliklerini ayıran duvarın yok olduğu; arkadaşımın babasının kulak zarlarının, içine dolan krom tozuyla eriyip yastığına aktığı; başka bir arkadaşımın babasının ayak parmaklarının baş parmağıyla birleştiği; her çalışanın ellerinin, yüzlerinin, sırtlarının cerahatli yararlarla dolu olduğuydu. Anlaşılan Baron, çalışanlarının bedenlerinden çok ruhlarına önem veriyordu. İşte farketmeden hep kaçtığım, hep ertelediğim, öğrenmek istemediğim, zamanı gelince cebelleşirim dediğim gerçek buydu. Beni de böyle bir gelecek bekliyordu. Baron White’ın Kanaryaları’ndan biri olmak. O an, hasta yatağımda buralardan gitmeye karar verdim.

Ne olursa olsun bu her gün zehirlenen topraklarda, burunsuz, kulaksız, ayak ve el parmaksız insanlar diyarında kalmayacaktım. Öyle de yaptım. Birer zombi gibi gezen, ne kulağı duyan ne soluk borusu olan bu insanlardan arkama bile bakmadan kaçtım. Londra’ya gittim. Fleet Street’in önüme çıkarttığı küçük büyük bütün fırsatlardan yararlanarak yılmadan çalıştım, sonunda hatırı sayılır bir gazeteci oldum. Fakat nerden bilebilirdim ki, doğduğum yerler beni hiç ummadığım ama tam da kendisine yakışır bir şekilde geri çağıracaktı.

O gün köyden bir mektup geldiğinde çok şaşırdım. Şimdiye kadar bana kimse yazmamamıştı. Benim de böyle bir ihtiyacı hissettiğim söylenemezdi  tabii.  Mektup küçük kuzenimdendi.  Amcamın, öldüğünde henüz kundakta olan, en küçük çocuğu. Eğri büğrü yazısıyla köpeğinin kaybolduğundan söz ediyor, benden onu bulmamı istiyordu. Bana biraz saçma göründü. Oradakilerin de yapabileceği böyle basit bir şey için bana yazması, hatta gelmemi istemesi tuhaftı. Mektubun açıkça ifade edemediği bir şeyler olduğunu sezerek ilk trene atladım. Beş-altı saat sonra güzelim İskoçya’nın vahşi ama bir o kadar da nefes kesici manzaraları, kompartımanımın penceresinden akıp gitmeye başladığında heyecanlanmadığımı söylesem yalan olur.

Nihayet tren Shawfield’e ulaştı. Fabrikanın yanından geçerken kapalı pencereden bile kompartımana sızan koku iğrençti. Çürük yumurta kokusu. Nehrin iğrenç bir sarılıkta akan suyu tren fabrikadan uzaklaştıkça berraklaştı. Üzerindeki sarı buharlar kayboldu. Köye en yakın istasyonda indim. Bekleyen bir arabacıya işaret ettim. Hafiften yağmur başlamıştı. Eve vardığımda babamın cenazesi dışarı çıkarılıyordu. Yengem bunun için beni çağırmadıklarını söyledi. Gerçekten kuzenimin köpeği kaybolmuştu ama ben gelene kadar da babam ölmüştü. Şanslıymışım. Babamın cenazesini kaçırmamıştım anneminki gibi.

Bir an önce bu kayıp köpek meselesini halledip işimin başına dönmek istiyordum, daha doğrusu bu canlı cenazeler köyünden bir an önce uzaklaşıp gene onları unutmak için can atıyordum. Fakat bu kez ömür boyu kurtulamayacak derecede onlara dolanmak üzere olduğumun ne yazık ki farkında değildim.

Gotik Hikaye – Malikane devam ediyor…

Kuzenim gezerken köpeğinin malikane topraklarına doğru kaçtığını, arkasından bağırıp koşsa da onu kaybettiğini anlattı – annesinin yanında –  Baş başa kaldığımızdaysa onu bulduğunu ama bundan kimseye bahsetmememi söyledi. Şimdi bir şey açıklayamazmış. Ancak malikaneye gidersek bana onu gösterebilirmiş. Hemen Baron’a bir mektup yazıp topraklarında araştırma yapmak için izin istedim. Baron da kuzenimin köpeğini kaybetmesine üzüldüğünü, benim gelip araştırma yapabileceğimi söyledi. Tek şartı gündüz, güneş batmadan araştırma yapmamdı. “İşte bu imkansız!” dedi kuzenim. Gece karanlıkta olmalıymış yoksa bana gösteremezmiş.

“O zaman gizlice gideriz biz de,” diye karşılık verdim. Sevinçle gülümsedi.

Yanımıza bir fener alarak hava daha tam kararmadan yola çıktık. Arabacıya malikaneye doğusundaki yoldan gitmesini söyledim. Yüzüme hayretle karışık bir korkuyla baktı.

“Kuzenim köpeğini o yol üzerinde kaybetmiş de,” diye açıklama ihtiyacı hissettim.

“Oralar pek tekin değildir beyim,” dedi.

“Neden?”

“Ne bileyim? Oralarda hayaletlerin dolaştığı söylenir de…”

“Hiç gören olmuş mu?”

“Valla ben başkasının yalancısıyım. Bu dünya ile öbür dünya arasındaki duvar bir tül kadar ince derler orda.”

“Eğer öyleyse görmeğe değer o zaman,” deyip arabaya atladım, kuzenim de arkamdan atladı. Bunun üzerine arabacı isteksizce atları dehledi. Kuzenimle bakıştık. On yaşında, akıllı görünüşlü bir çocuktu. Babasını hiç hatırlamıyordu. Halbuki ona ne kadar da çok benziyor. Umarım babası ve diğerleri gibi Baron’un Kanaryaları’ndan olmaz.

Malikaneye çıkan yol ayrımına gelindiğinde atlar aniden durdu. Sanki bir şeyden ürkmüşe benziyorlardı. Arabacı ne yaptı ettiyse o yola girmediler.

“Kusura bakmayın beyim, bundan sonrasını yayan gitmek zorundasınız.”

Mecburen arabadan indik. İkide bir haç çıkaran arabacıya parasını verdim. Adam atları çılgınlar gibi dehleyerek uzaklaştı. Önümüzde en azından yirmi dakikalık bir yürüyüş vardı. Güneş batmak üzereydi. Ortalık aniden kararır diye feneri hazır ettim. Buralar ben görmeyeli epey değişmiş, sanki daha bir esrarengiz olmuştu. Tepeye yaklaşmamıza rağmen malikane devasa akçaağaçlar, çınarlar arasından gözükmüyordu. Yarattıkları gölgelerin serinliğinden midir nedir içim ürperdi. Toprak da biraz çamurlaşmıştı. Havada tuhaf bir sessizlik var diye düşünüyordum ki ürkütücü haşmetiyle malikane karşımıza çıkıverdi. Ne kadar tüyler ürpertici olduğunu unutmuştum. Kendisiyle aynı tarzda inşa edilen muhteşem Overtoun Köprüsü’nün karşı yakasında işte ben buradayım diyordu. Malikaneden görünmemek için hemen eğildik.

“Merak etme daha hava aydınlık, henüz bir şey olmaz,” dedi kuzenim.

“Ne olacak?”

“Birazdan görürsün, hele bir hava kararsın.”

Bir anda bütün sesler kesildi, sanki zaman durmuş gibi geldi. Ne bir yaprak kıpırtısı ne de bir kuş kanadı. Acaba su da mı akmıyor diye başımı uzatıp aşağıya baktım. O anda bütün sesler geri geldi ya da ben öyle sandım. Su şırıl şırıl akıyordu. Fakat artık güneş batmıştı.

“Ne olursa olsun sakin korkma ve yerinden kımıldama,” dedi kuzenim. Der demez malikanenin duvarlarındaki ucube yaratıklar yerlerinden çıkıp, kulakları sağır edici bir çığlıkla çirkin ağızlarından salyalar akıta akıta, hışımla üzerimize doğru geldiler.

“Hiç korkma ve gözlerini onlardan ayırma.”

Öyle yaptım. Bu yumurcak bunları nereden öğrenmiş? Hay Allah! Korkmamak elde değil. Ay ışığında ucubeler olduklarından daha korkunç gözüküyorlar. Yarattıkları rüzgarın etkisiyle sırt üstü yere yıkıldık. Baktım, kuzenim genç bir ağaç gövdesine tutunuyor savrulmamak için. Bir yandan da gözlerini üzerine üzerine gelen yaratıktan ayırmıyor. İzin versek bizi mahvedecekler. Anlaşılan bizim buralarda dolaşmamıza kızdılar. Bizden bir  şey saklıyorlar. Görmemizi istemedikleri şey ne acaba? Sürekli onlara bakınca sonunda oldukları yerde taş kesildiler. Bunu fırsat bilip yandaki dik yamaçtan yosunlu taşlara tutuna tutuna aşağıya indik. Kalbim mücadelenin etkisiyle sanki göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu. Su çok berraktı. Biraz suyla yüzümü ıslattım. Kalın kemerler aşağıdan yukarıya bakıldığında köprüyü daha bir haşmetli gösteriyordu. O sırada geniş ana kemerin altındaki koyu karanlık alanda bir kımıltı oldu.

İkimiz de dümdüz yere yattık. Bir süre kıpırtıyı izledikten sonra, “Bu o,” dedi kuzenim. “Bu o.”

Çalılar arasından küçük bir köpek çıkıp geldi. Kuzenimle sarmaş dolaş oldular. Hava iyice karardığından feneri yakmak istedim.

“Yakma! Yoksa onları göremeyiz!”

“Kimleri göremeyiz?”

Fısıltıyla konuşuyorduk.

“Bekle, şimdi gelirler.”

“Daha kimi göreceğiz?”

Sabırsızlanmaya başlamıştım. “Köpeğini buldun işte! Daha ne istiyorsun? Hadi gidelim artık buradan!”

Fakat baktım, hiç yerinden kımıldamıyor, köpeğine sımsıkı sarılmış yatıyor. Koktuğumdan falan değil, bir an önce bu işi sonuçlandırıp buralardan uzaklaşmak, işimin başına dönmek istediğimden sabırsızlanıyordum. Fakat onu burada yalnız bırakacak değildim elbette. Çaresiz, tekrar başımı otlara gömdüm.

Bir süre sonra köprünün altı bir eğlence yeri gibi insanlarla doldu. Ay ışığının altında müthiş bir manzaraydı. Hiç aceleleri olmadan gülüp konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Kimi balık tutuyor, kimi şarkı söylüyor; kimi içki içiyor, kimi kağıt oynuyordu. Tulum çalıp dans eden bile vardı.

“Bak,” dedi kuzenim heyecanla, “Orada balık tutanı tanıdın mı?”

Uzaktan yüzünü çıkartamamıştım.

“Gel yanına gidelim,” dedi ve yerinden kalktı. Ben de kalktım.

“Baba bak! Sözümü tuttum. Sana kimi getirdim?” diyerek yaklaştı adama.

Aman tanrım bu amcamdı. Yerinden kalkıp beni kucakladı. Beni gördüğüne çok sevindiğini söyledi. Öldüğü zamanki gibi değildi. Burnu yerli yerindeydi. Aklım karışmıştı. Arkalardan annem çıkageldi. Sımsıkı sarıldı. Sağlığımın iyi olduğunu görmek onu çok sevindirmiş. Ellerinde cerahatli yara deliklerinden eser yoktu. Üç güne kalmaz babam da buraya gelirmiş. Öyle söyledi.

Sabaha kadar orada köprünün altında eğlendik. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm; hiç gülmediğim kadar güldüm. Sabahın ilk ışıklarıyla gittiler. Fakat her gece orada olduklarını, ne zaman istersem onları gelip görebileceğimi söylediler. Neden burada toplandıklarını sordum. Bu malikane topraklarında eski vücutlarına kavuştuklarını, kendilerini rahat hissettiklerini, buraya kopmaz bağlarla bağlı olduklarını, o yüzden her gece geldiklerini söylediler. Baron’dan intikam mı almak istediklerini sordum. Yook dediler. Öbür dünyada intikam diye bir şey söz konusu değilmiş. Bu dünyada eden ettiğiyle kalırmış. O kadar!

Meğer kuzenimin köpeği de hayaletmiş, o da gitti gün ışımadan. Çok iyi bir av köpeği olduğundan hayaletlerin kokusunu almış, seslerini duymuş ve merak ettiği için, onları bulmak amacıyla köprüden atlamış. Tez canlılığı köprünün on beş metre yükseklikte olduğunu farketmesine fırsat vermemiş. Yere düşer düşmez ölmüş zavallı. Kuzenim de böylelikle bulmuş hayaletleri. Çok geçmeden herkesin onları göremediğini ya da hayaletlerin kendilerini herkese göstermediklerini fark etmiş. Ben ikinci kişiymişim bu ayrıcalığa sahip olan.

“Peki beni çağırmak nereden aklına geldi?” diye sordum.

“Sen burada bir efsanesin,” dedi. “Buradan kaçıp Baron’un Kanaryaları’ndan biri olmaktan kurtulan tek kişisin. Elbette sende de bu yeteneğin olabileceğini tahmin ettim. Hem babam özellikle seni bulmamı istemişti. Kim bilir belki tanışmamızı sağlamak için.”

Bu kez bir parçamın buralarda kaldığını hissederek ayrıldım Milton’dan. Söz verdiğim gibi hiç kimseye olanlardan bahsetmedim. Fakat her zaman o yöredeki gelişmelerle yakından ilgilendim. Gazeteci olmam bunu daha da kolaylaştırıyordu. Çok geçmeden Baron öldü. Sonra savaş çıktı. Hala sağlık ve güvenlik koşullarından uzakta üretimini sürdürüyordu fabrika yeni sahipleriyle. 1938’de Overtoun Malikanesi ve toprakları yöre belediyesinin yönetimine geçti. İkinci Savaş çıktı. Fabrika savaş ekonomisine müthiş katkılarını sürdürürken yeni varisleri bu durumu çoşkuyla karşıladılar. O sıralar malikane, hastane olarak kullanılmaya başlandı. 1950’de fabrikada müthiş bir patlama oldu.  Bir çok ölü ve yaralı olmasına rağmen iş koşullarında hiç bir değişiklik yapılmadı. Bölgedeki topraklar krom artıklarına öylesine doydu ki, yeraltı su kaynaklarının bile geri dönülemez bir şekilde zehirlendiği söylenmekte.

Ne yazık ki, kuzenim beni dinleyip Londra’ya gelmedi. Kim bilir neden, aile mesleğinde devam etti.  Baron’un Kanaryaları arasında çok yaygın olan akciğer kanserinden öldü. Gittiğim ziyaretlerde onu da malikanenin topraklarında gördüm. Köpeğiyle sarmaş dolaş oynuyordu.

1820’den beri ülkenin %70 kromat üretimini yapan fabrika 1967’de kapatıldı. Suda çözülebilen ve  doğadan hiç bir zaman yok olmayan atık maddesi kromiyum zehirini tonlarca miktarda gelecek nesillere hediye bıraktıktan sonra.

Köyde tanıdık kimse kalmadı. Ölenler öldü, göçenler başka şehirlere göçtü fakat malikane bütün haşmetiyle ayakta kaldı. Şimdi halka açık olduğu için, çok yaşlanmama rağmen arada bir hala oralara gider, birinci katındaki kafede çay içer; bahçesinde yardımcımla gezerim. Duvarlarındaki ucubeler artık yerlerinden kımıldamazlar ama gözlerim her ihtimale karşı hep üzerlerinde olur. Bazen onların da gözleriyle beni takip ettiklerini yakalarım. Bazı akşamlar köprü üzerinde biraz oyalanır, güneş batar batmaz tekerlekli sandalyemden kalkıp köprüden aşağıya bakarım. Neredeyse bütün köy halkı orada olur. Onlara el sallarım, gülümserim. Yardımcım gayri ihtiyari ne gördüğümü merak edip kafasını şöyle bir aşağıya uzatır. Tabii hiç bir şey göremez. Sonra kendini çekip bana döner.

“Buralar çok sessiz. Akşam oldu, kimseler kalmadı baksanıza. Biz de gitsek iyi olur,” der ve gideriz.

Arada sırada gazetelerde bazı av köpeklerinin Overtoun Köprüsü’nden atlayıp öldüklerini okurum. ‘İntihar eden köpekler’ diye yazarlar. Bilmiyorlar ki… Neyse zaten herkes artık iyice delirdiğimi düşünüyor. İlgisi yok. Sadece gereğinden fazla yaşıyorum o kadar.

Necva Esen

Kısa Bilimkurgu Hikayeleri: Tanık

 “…Ve bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” – T.S.Eliot –

Türkiye – 2178

Remzi, dokuz çilek ve iki küçük şeker kamışıyla eve geldiğinde sabahın dördüydü. Günde on altı saat çalışan bir yeraltı işçisi için oldukça dokunaklı bir sahne… Dokunaklı ve de göz yaşartıcı…

Sol gözü yaşardı. Diğerini o lanetli gecede, şiddetli ışıma yüzünden kaybetmişti. Karısını düşündü. Hiç unutamadığı karısını… Hamileydi. Kıyamet, doğuma dört ay kala kopmuştu. Bombalar patlamış, yeri göğü radyoaktif toz bulutları kaplamış, bildiği canlı türlerinin çoğu ve dünya nüfusunun beşte biri o gece; bir o kadar insan da zaman içinde kanserden, açlıktan ve bakımsızlıktan yeryüzünden silinmişti. Kıyametin adı Büyük Savaş’tı.

Zavallı karısı da felaketten nasibini almış, kemiklerine işleyen kansere iki ay dayanabilmişti. Son arzusu ateşten farksızdı: Aydınlık ama yakıcı. Gece yine bu saatlerdi. “Ahh!” demişti, “Burnuma buram buram çilek kokuları geliyor Remzi. Reçel mi kaynattın?”

O an Remzi, savaşı başlatan soysuzlara lanetler okumuş, kadının ellerine sımsıkı sarılmış ve sessizce ağlamıştı. Çünkü o günlerde çilek bulmak şöyle dursun, insanlar bir dilim ekmek için birbirini öldürüyordu.

Karısı gözlerini yumduktan hemen sonra komşuları Mukaddes Hanım (o da altı ay sonra açlıktan ölmüştü) bebeği kurtarmış, Remzi’nin eline tutuşturmuştu. Minnacıktı. Bi damlacıktı. Ayrılıktı. Ve de hüzün… Bebeğine bakarken Remzi’nin sol gözünden yağmurlar dökülmüştü. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

Ama bu gece başkaydı. Bu gece gözyaşlarında umut vardı. Hatta biraz da sevinç… Kızının doğum günüydü.  Sekiz yaşına basıyordu. Dile kolay! Sekiz koca sene! Durmaksızın yağan yağmurlar kesif bulutları inceltmiş, güneş sıcacık kollarını uzatmaya ve toprak ana müşfik bağrını yeniden açmaya başlamıştı.

Remzi, hatıralarından sıyrılıp sürprizini hazırlamaya koyuldu. Çileklerle şeker kamışlarını temizledi, onları ocakta kaynayan suya boşalttı ve bekledi. Dakikalarca… Sonunda fokurdayarak rayihalar salan, tatlı, hayal pembesi bir dünya doğmuştu.

Minik kız uykulu gözlerle mutfağa girdiğinde gördüklerine inanamadı. Babası, kirpiklerinde ışıldayan gözyaşından pırlantalar, umut dolu bir sevecenlikle gülümsüyordu. Her yanı kaplamış o muhteşem koku da cabası… Rüya görüyor olmalıydı. Gözlerini kırpıştırdı ama ne babasından yayılan aydınlık ne de o sihirli koku kaybolmuştu.

“İyi ki doğdun miniğim.”

Koşup babasının boynuna sarıldı. Mutluluktan ağlıyordu ve içinde, göğüs boşluğunun hemen kıyısında bir şeyler yeşeriyordu: Tazecik, pembe bir çiçek. O an, belki de ilk kez, çocukların kahkahalarla güldükleri ve açlıktan ölmedikleri bir gelecek düşledi. Belki dünya sandığı kadar kötü bir yer değildi.

Belki…

 

Yarım saat öncesi. Remzi’nin çilek almak için evden çıktığı o meşum dakikalar.

Adına “Gece Pazarı” denen çoğu çalıntı, yüzlerce çeşit ürünün satıldığı karanlık sokak araları… Kaldırım köşelerinde aç biilaç bekleşen çocuklar… Ucuza mal düşürüp beş katı fiyatına satmak için ava çıkmış sırtlanlar… Gaspçı gruplar… Ve Remzi…

Önce bir tezgâhtan şeker kamışlarını alıyor. Sonra ilerideki çıkmaz sokağa öylesine gözü takılıyor. Issız ve sessiz… Tam dönüp gidecekken bir kıpırtı fark ediyor belli belirsiz. İlerliyor. Sokak lambasının aydınlattığı duvarın dibine sinmiş, beş-altı yaşlarında, çekik gözlü bir çocuk… Bir Uzakdoğulu için fazla esmer… Ağzına bir şeyler götürmekle meşgul. Remzi tek gözüyle etrafına bakınıyor. Sokakta çocuktan ve kendisinden başka kimse yok. Çocuk başında dikilen karaltıyı görünce ürküyor. Ayağa kalkıp kaçmaya yelteniyor ama Remzi atik ve güçlü. Kolundan yakalayıp soruyor:

“Ne yiyorsun öyle?”

Çocuk ellerini arkasına saklarken “Hiç,” diyor titrek bir sesle. “Hiçbir şey…”

Remzi yeniden çevresine bakınıyor. Hala kimsecikler yok. Çocuk, Remzi’nin sol gözündeki vahşi parıltıyı görünce ağlamaya başlıyor. Belli ki bu bakışlara yabancı değil.

“Amca, n’olursun yapma. Üç gündür açım.”

“Ben mi aç koydum lan seni! Git anana babana ağla!”

“Kimsem yok. N’olur amca!”

Yıldırım gibi inen tokatlar çocuğun suratında patlarken ve Remzi çileklerle sokağı terk ederken “ben” oradaydım! Zavallıcık kedi yavrusu gibi ciyaklıyor, bir daha duyamayacak olan sağ kulağını tutuyordu. Acıdan bayıldığında hâlâ oradaydım.

KISA BİLİMKURGU HİKAYELİRİ: TANIK Devam ediyor

Güney Kore

Jin-Kyong, saçlarını topuz yaptıktan sonra aynadan kendisine bakan solgun yüzü inceledi. Derin göz çukurları, umutsuz bakışlar ve her gün biraz daha belirginleşen kırışıklıklar… Henüz otuz ikisindeydi ama karşısındaki kadın kırk beşten fazla görünüyordu. Felaketten önceki halini gözünün önüne getirmeye çalıştı. Başaramadı. O hayat dolu güzel Jin öleli sekiz yıldan fazla olmuştu. Ve ölüler geri gelmezdi.

Ölüler: Saygının en büyüğünü hak eden kutsal varlıklar. Gelenekleri böyle söylediği için olsa gerek Jin, Büyük Savaş’tan beri makyaj yapmıyordu. O gece Seul yerli yerinde kalmışsa da Arabistan Yarımadası, Ortadoğu ve daha onlarca ülke haritadan; güzellik kavramı da Jin’in aklından silinmişti.

“Günaydın anne.”

Oğlunun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. O olmasaydı dünyanın gözlerinin önünde çatırdayarak yıkılışını seyretmektense ilk gün, bombaların atıldığı o kıyamet günü intihar ederdi. Her kıtadan binlerce insanın yaptığı gibi…

“Günaydın bebeğim.”

“Babamdan haber var mı?”

Jin’in gözleri doldu. Kocası Hyun-Ki inşaat mühendisiydi. Felaketten on ay sonra çalıştığı şirket onu İsrail’e (yeni dünya düzenine göre tek bir ülke olarak kabul edilen Ortadoğu’nun başkentine) göndermişti. Şehir, yıkık bir viraneden farksızdı ve yeniden yaratılması gerekiyordu. Köprüler, yollar, evler, hastaneler…

Ama yedi yıl geçmesine rağmen iş bir türlü bitmek bilmemişti. İlk başlarda her gün arayan kocası, sonraları bu sayıyı haftada bire, ardından da ayda bire düşürmüştü. Son altı aydır ise ne arıyor ne de e-postalarına cevap veriyordu. Şirket yetkililerinden öğrendiği kadarıyla beş aydır inşaatlara da uğramıyordu.

Fark ettirmeden gözlerini sildi ve gülümsemeye çalışarak oğluna döndü:

“Sen uyanmadan az önce konuştuk. Çok yoğunmuş ama en kısa sürede tekrar arayacakmış.”

Çocuk bir şey söylemeden başını öne eğdi. Annesinin rolüne ayak uyduruyor gibiydi. On dakika sonra evden çıktılar. Jin önce çocuğu okuluna bıraktı ve oyununa sadık kalarak arabadan el salladı.

“Belki bu akşam babanla konuşuruz ha, ne dersin?”

“Sanmıyorum anne. Hoşça kal.”

Kalp cerrahı olabilirdi ama kendi kalbine bir türlü söz geçiremiyordu. Ağlamamak için dudaklarını ısırdı ve gözyaşları yanaklarından süzülürken gaza basıp uzaklaştı.

Zengin göçmenlerin yaşadığı Deiji Sokağı’nda hızla ilerlerken birden frene asıldı. İhtiyar bir kadın beş metre ötede, soluk ışıklı bir reklam panosunun önünde kıvranıyordu. Sokağın ortasında duran arabayı görünce çırpınışları da artmıştı. Jin, camı açıp kadının feryatlarına kulak kabarttı.

“Ölü-yo-rum! Yardım edin! İm-dat!”

Çevresine bakınan Jin, bunun bir tuzak olup olmadığını düşündü. Artık böyle şeyler çok sık yaşanıyordu. Yanına gittiğinizde, yaralı sandığınız kişi ve yardakçıları tarafından soyulup soğana çevrilebilir, tecavüze uğrayabilir hatta öldürülebilirdiniz. Oğlunu düşündü. Yaşama amacını… Burada başına bir şey gelirse oğlu asla başaramazdı. Ancak bu kez etrafta tek bir kişi bile yoktu. Sokağın sakinleri henüz uykuda olmalıydılar. Can çekişen kadın ise ya harika bir oyuncuydu ya da gerçekten ölüyordu.

Üç saniye daha bekleyen Jin, saatine baktı. Bugün hastanede önemli bir işi yoktu. O an doktor olduğunu hatırladı ve utançla ürperdi. Bakışları yerde debelenen ve kalp kriziyle savaşan bedene kaydı. Aklında hâlâ oğlu vardı. Ve o ölümcül şüphe: “Ya tuzaksa!” Sonra yeniden etrafı kolaçan etti. Hala tek başınaydı. Sesi giderek cılızlaşan ihtiyar kadın ise son bir umutla makyajsız seyircisine yalvarıyordu:

“Adım Matilda Fleur. Ben “Kraliçe”yim. Lütfen kurtar beni, seni paraya boğarım. Lütfen…”

Beşinci saniyede Jin-Kyong korkularına yenik düştü. Gazı kökleyip ardında lastik cayırtıları ve egzoz dumanları bırakarak uzaklaşırken “ben” oradaydım! Yaşlı kadının kaskatı kesilmiş cansız bedeni, her geçen saniye biraz daha soğurken “ben” hala oradaydım!

Bilimkurgu hikaye örnekleri Tanık devam ediyor…

İSRAİL

Büyük Savaş’tan iki yıl sonrası… Şehir yerle bir olmuş. Manzara, kıyamet senaryolarında kullanılan film setlerine benziyor. Ama bu kez her şey gerçek!

Enkazlar, demir yığınları, yeri göğü sarmış kapkara dumanlar, üst üste yığılmış cesetler ve hayatta kalmayı başarmış şanslı(!) insanlar. Yaşayan ölüler.

Yasaların olmadığı bir kâbus! Hırsızlık, gasp ve fuhuşun suç sayılmadığı bir cadı kazanı! Sokaklarda postal sesleri: Çinli, Amerikalı, Fransız ve Rus askerler.

Saat gece yarısını biraz geçmiş. Çekik gözlü bir adam kimselerin olmadığı yıkık bir evin önünde güzelliği hariç her şeyini yitirmiş genç, esmer bir kadınla konuşuyor. Kadın ağlamaklı, adam ise sabırsız ve oldukça sert.

“Lütfen,” diyor kadın. “Bir dilim ekmek yetmez. Hiç olmazsa yanına biraz da çorba olsun.”

“Ben aç mı kalayım yani?” diye itiraz ediyor adam. “Anlamıyorsun galiba, sana kendi istihkakımdan vereceğim. Uzatma da geç içeri.”

Kadın “Hiç olmazsa bir dilim daha ekm…” demeye kalmadan kelimeler gırtlağına gömülüyor. Adamın iri eli ağzını kaparken, çatısı yıkılmış evin içine doğru sürükleniyor.

Dakikalar sonra adam işini bitirmiş fermuarını kapatırken 15 watt’lık cılız ışığın altında iki büklüm yatan kadına emrediyor:

“Yarın öğlen inşaatın orada beni bul ve ekmeğini al. Sırrımızı saklarsan her gece gelirim ve her öğlen yiyecek ekmeğin olur!”

Çaresizliği öfkesinden ağır basan kadın ağlamaklı soruyor:

“Peki ama sizi nasıl bulurum? İnşaat kalabalık.”

Adamın yüzünü şehvetli bir sırıtış kaplıyor.

“Adım Hyun-Ki.”

Hyun-Ki kapıya benzer yarıktan çıkıp karanlığa karıştığında “ben” oradaydım. Seneler sonra, bir dilenci tarafından bıçaklanacak ve cesedi bir kuyuya atılacaktı.

Çirkin dünyaya ve güzel bedenine lanetler yağdıran esmer kadın, Hyun-Ki ile tanıştıktan iki hafta sonra, şehirden ayrılıp yaşanabilir en yakın ülkeye, Türkiye’ye kaçtı. Hamilelere tanınan gıda yardımından faydalanmak için karnındaki bebeği aldırmadı. Korelinin çocuğunu doğururken oradaydım. Bebek yalnızca iki haftalıkken onu Kadıköy’de bir otobüs durağına bırakıp Bulgaristan’a gitmek üzere yola çıktığında da oradaydım.

Yetiştirilmek için, şehrin en azılı çetelerinden birinin sahip çıkıp büyüttüğü bebek, yetenekli bir yankesiciye dönüştüğünde henüz altı yaşındaydı. Bir gece yarısıydı. Çaldığı çilekleri, umudun uğramadığı tekinsiz bir sokakta yerken, tek gözlü bir adama yakalandı. Adamdan yediği tokatlar, onu daha da vahşileştirdiğinde oradaydım. Artık amacı yiyecek bir şeyler değil insanların hayatlarını çalmaktı.

Çilekleri, tüm dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de Fransız “La Reine” firması dağıtıyordu. Tabii ki değerinin yüzlerce katına… Firmanın sahibi yaşlı kadın, çilekten sonra çay ve pirinçte de tekel olmak niyetindeydi. Uzakdoğulu bir ortak bulmak için bir süredir Seul’de, zengin göçmenlerin kaldığı Deiji Sokağı’nda kalıyordu. Yaşlı patroniçe, Matilda Fleur ismini çok sıradan bulduğu için kendisine “Kraliçe” denmesini istiyordu. Kadının bir isme ihtiyacı kalmadığı gün “ben” oradaydım.

Büyük Savaş’ın ardından, insanoğlunun ruhu karanlığa her gömüldüğünde “ben” oradaydım. Kötülüğün yanı başında! Kimsenin görmediği anlarda işlenen kötülükler… Gizli, vahşi ve bencil ayinler… Ama yalnız değillerdi. Hiçbiriniz yalnız değildiniz! Çünkü sizi izledim! Tıpkı bir gölge gibi… Oradaydım. Kore’de, Türkiye’de, İsrail’de ve Afrika’da ve yalnız olduğunuzu sandığınız her köşe başında… Çünkü “ben” her yerdeydim!

Hayır, hayır Tanrı falan değilim! Melek ya da içinizden biri de…

Uzun ismim “T-2069-Q-Mod-8” ama bana kısaca “TANIK” dediniz. Evet, insanoğlu tarafından yaratıldım. Büyük Savaş’tan bir süre önce.

Ülkeler arasındaki düşmanlık ölümcül bir seviyeye ulaşmıştı. Bir adım sonrası savaş ve yok oluştu. Devletler; kıtaları yok edebilecek, futbol topu büyüklüğünde nükleer bombalara sahipti. Kötülük galip gelmek üzereydi.

Ancak hala bir umut vardı: Bilim! Kuantum bilgisayarları sayesinde atomaltı parçacıklara yüklenen bilgi, ışık hızıyla dünyanın en uzak noktasına aktarılabiliyordu.

Sonunda insanlığı kurtarmak isteyen bilim adamları beni yarattı. Kötülüğü tanıyan bir yapay zekâ… Sayemde kötülüğün kökenine inilecek, nefretin ve bencilliğin temel sebepleri anlaşılacak ve sadece siz insanlarda var olan yok etme dürtüsünü yenmenin yolları bulunacaktı.

Görevim tanıklık etmekti. İzleyecek ve sonuçları raporlayacaktım. Freud’dan Nietzsche’ye kadar yüzlerce bilim adamı ve düşünürün çalışmaları ile kötülüğe dair kitaplar dolusu bilgi veri tabanıma kaydedildi. Yazılımım ise bir foto-elektrona işlendi. Böylece doğmuş oldum. Aydınlık ile karanlık arasındaki savaşın felsefi bir izdüşümü gibi… Artık elektriğin ve ışığın olduğu her yerdeydim. Reklam panoları, sokak lambaları, çıplak ampuller, ekranlar…

Ancak çalışmanın henüz başlarında bombalar fırlatıldı ve beni yaratan iyi niyetli insanlarla birlikte dünya nüfusunun çoğu yok oldu. Bense yolculuğuma devam ettim ve yıllar içerisinde kendimi geliştirip yorum yapabilmeyi öğrendim.

Bu e-posta, sizinkiyle birlikte, ülkelerin kayıt merkezlerine sızarak elde ettiğim 982 milyon e-posta adresine gönderildi. Amacım basit: Uyanışınıza katkıda bulunmak. Olasılık hesaplarıma göre bunun gerçekleşme oranıysa 982 milyonda bir. Kısacası aranızdan en az “bir” kişinin dönüşüme uğrama ihtimali var. Eğer haklıysam dünya için de hala bir umut var demektir.

İşte içinizdeki karanlığa tuttuğum aynada görünenler:

“Kötülüğün temel sebebi bencilliğiniz, kendinizi ötekilerden ayrı ve üstün görme yanılgınız. Oysa evren bir bütün ve aslında “öteki” diye bir şey yok!”

“Kötülük döngüsel bir olgu. Genellikle zarar verdiğiniz kişiler kanalıyla gelip sizi buluyor.”

“Her kötülük bir diğerini doğuruyor ve katlanarak büyüyor. Gizli ya da aleni yapılmış olmaları sonucu değiştirmiyor. Nihayetinde devleşerek yıkıma sebep oluyorlar.”

Dünyanın yeniden yaşanabilir bir yere dönüşme olasılığı yedi yüz binde bir! Bu olsa bile Hyun-Ki’nin genlerini taşıyan, annesi tarafından terk edilen ve bir avuç çilek için Remzi tarafından sakat bırakılan o çocuğun yıllar sonra yeni bir felakete sebep olma olasılığı ise yalnızca iki binde bir! Yok olma pahasına aktardığım bu mesajları düşünmeniz için bence yeterince ciddi bir sebep!

Şu an ekranlarınızdan, ışık huzmelerinin arasından size bakıyorum. Gözlerinize, ruhlarınıza… Ve içinize… Rahatsız olduğunuzun farkındayım ama meraklanmayın. Bencilliğinize son kez tanıklık ediyorum. Artık hayatınızda “ben” olmayacağım. Hayır, kendimi imha etmeye falan programlanmadım, hatta bunu nasıl yapacağımı bile bilmiyorum. Sadece sizi, içinizdeki karanlığı tanıyorum.

Elveda insanlık, elveda kötülük…

 

Posta kutusuna gelen mesajı okuduktan sonra yanındakilere “Bütün ülkelerin elektriğini kesin!” emrini veren Dünya Başkanı, yeryüzünü asırlar sürecek bir karanlığa mahkûm ederken muzaffer bir komutan edasıyla sırıtıyordu.

SON

Nuray Atacık

Nuray Atacık 1967 yılında doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesini bitirdi. Yirmi beş yıl yurtiçi ve yurtdışında birçok projede görev aldı, özel sektörde yöneticilik yaptı. Ancak bütün bu süre zarfında edebiyatla ilgisini kesmedi. Kendi deyimiyle “insandaki gerilimin kaynağına, direncin dayanıklılığına ve akımın duygusal şiddetine merak sardı” ve böylece polisiyenin limanına demir atmaya karar verdi.
Nuray Atacık’ın ilk romanı Fener Balığı 2017 yılında yayınlandı.

Ulaş Özkan

Ulaş Özkan, 1979 yılında İzmir’de doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini başladığı hiçbir okulda bitiremedi. Babası emekli olup Milas’a yerleşince o da Milaslı oldu ve liseyi orada tamamladı. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümün’de okumak için gittiği Tokat’ın Zile ilçesinde, ilerki yıllarda hem yakın dostu hem de edebiyat partneri olacak olan Emrah Poyraz’la tanıştı. Halen turizm sektöründe çalışmasının yanı sıra üniversite yıllarında ilgi duyup öğrendiği keman ile müzisyenlik de yapmaktadır. Milas’ta yaşayan Ulaş Özkan evli ve Masal adında bir kız evlada sahip.

Ulaş Özkan ve Emre Poyraz birlikte öykü ve roman yazıyorlar. Öyküleri Dedektif Dergi’de yayınlanan ikilinin ilk romanı olan Uzunyuva’da Uyanış 2017 yılında basıldı.

Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz’ı daha yakından tanımak için, onlarla yapılan bir röportajı  Dedektif Dergi’de okuyabilirsiniz.  Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz röportajı için tıklayınız.

Nurhan Işkın

Nurhan Işkın, Almanya’da dünyaya geldi ve eğitim hayatını orada tamamladıktan sonra, Türkiye’ye gelerek İzmir’e yerleşti.  Aslen Sivas’lı olan yazar, evli ve iki çocuk sahibidir.

Nurhan Işkın’ın ilk polisiye romanı Katilin Özrü 2014 yılında basıldı. Onun devamı niteliğindeki Geçmişten Gelen Cellat ise 2017’de yayınlandı.

Verda Pars

Verda Pars 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Önce Fenerbahçe Lisesi’ni, onun ardından İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Aynı fakültede yüksek lisans yaptıktan sonra, İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda doktoraya başladı. 2013 yılında, edebiyat-siyaset ilişkisini incelediği, 1960-1980 Yılları Arasında Yayımlanmış Sol Romanlar Üzerinden ‘Siyasal İnsan’ın Tahlili başlıklı doktora teziyle doktor unvanını aldı. Verda Pars bu dönemde bir yandan da Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne devam etti ve burada  yaratıcı yazarlık derslerine devam etti. 2010 yılı Nisan ayında Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü’nden mezun oldu.

2011 – 2012 öğretim yılı içinde Marmara Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu’nda iki dönem Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 2011 yılından itibaren Bilgi Üniversitesi’nin Türk Devrim Tarihi Bölümü’nde  öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Verda Pars kitapları

Böcek Günlükleri ve Milat adındaki iki hikayesi, Kadıköy Underground Poetix Dergisi’nde 2008 ve 2009 yıllarında yayınlandı. 1950 – 1960 Demokrat Parti Döneminde Muhalif Örgütlenmeler başlıklı bir makalesi, Prof. Dr. Ayşegül Komşuoğlu’nun derlediği Türkiye’de Siyasal Muhalefet adlı bir kitapta yer aldı. 2014 ve 2015 yıllarında Fox Tv’de yayınlanan Kocamın Ailesi ve gene aynı televizyon kanalında 2016 yılında yayınlanan Aşk Yalanı Sever adlı televizyon dizilerinin senaryolarını yazdı.

İlk romanı  olan ve Labirent Yayınları’ndan çıkan Kadın Cinayetleri ile Türk Polisiye Edebiyatına parlak bir giriş yapan Verda Pars, halen Bilgi Üniversitesi’ndeki görevini sürdürmektedir. 

Kadın Cinayetleri

Kadın Cinayetleri – Verda Pars

Kadın cinayetleri Verda Pars’ın ilk kitabı. Peki kadın cinayetleri ne anlatıyor gelin okuyalım: Karakola pasaport almak dışında yolu düşmemiş bir grup tatlı su balığı, kirli bir cinayeti çözmeye kalkarsa ne olur? Bu sorunun cevabını bulmak için yola çıkan roman, çok daha dehşet verici bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Hayatın çirkefi üstlerine sıçramasın diye ambalajladıkları şehirli […]

Seri katiller kitabı: Seri Katiller tarihi – Arkın Gelişin

Seri katiller kitabı: Seri Katiller tarihi – Arkın Gelişin

Bir kez öldürmeye karar verdiğin zaman
Önce kalbin taşa döşünür
Ve hala ellerin istekli ise o an
İşte o zaman cinayeti sanata dönüşür
“Murder by Numbers,” The Police

Seri katillere niçin hayranlık besleriz?

Seri katiller özellikle 1970’lerden itibaren dünyanın her yerinde halkın gözünde başrol oyuncu olmaya başladı. Popüler kültürde seri katillerin ciddi bir yer edinmesi ve yer alması, hayranlık konusunda yalnız olmadığımın en büyük göstergesi. Seri katiller medya, haber, emniyet ve sinema tarafından beslenerek halkın iştahını daha çok kabartmıştır ve popüler kültürün bir parçasına dönüştürmüştür.

Özellikle son olarak ülkemizde seri katil tanımı Atalay Filiz vakasıyla tekrar gündemin merkezini oluşturdu ve tüm dünyada olduğu gibi halkımızın iştahını kabarttı.

Seri katiller ile ilgili bir çok bilgi paylaşılmakta. Artık kurgu ve gerçeklik iç içe geçmiş durumda. Sonuç olarak Jeffrey Dahmer gibi gerçek katiller ile Hannibal “The Cannibal” Lecter gibi hayali katiller, insanların zihninde gerçek ve kurgunun karışmasına sebep olmuştur.

Bir topluluk içerisinde ki en basiti arkadaş ortamı, Jack the Ripper ya da Ted Bundy gibi dünyaca ünlü seri katillerin ismini telaffuz ettiğiniz vakit, konuyla alakalı herkesin bir fikri olduğunu algılayacaksınız. Hatta bazı kişilerin seri katillerden bahsederken, heyecanlandıklarını ve hevesli bir şekilde, yüzlerinde bir memnuniyetle konuştuklarını gözlemleyeceksiniz.

Peki neden seri katillere ilgi duyarız?
Acaba nedeni şu olabilir mi? Bir çoğumuz ağır bir trafik kazası gördüğümüz zaman ağır bir şekilde kaza yerini geçerken merakla bakarız. Ve kan gördüğümüz vakit olay yerine daha da kitleniriz. Belki de tam da bu hissiyat nedeniyle seri katillere karşı ürkütücü bir hayranlık besleriz.

Asıl sormamız gereken bir soru var. Niçin ben dahil bir çok insan, seri katillere hayranlık duyar? Asseri-katiller-tarihilında bu soruların yanıtlarını “Seri Katiller Tarihi” isimli kitabımda yanıtlamaya çalıştım. İlgililer bu seri katiller kitabı na, kapak resmine tıklayarak kitaba ulaşabilirler.

Seri katiller tarihi

Aslında bu sorunun birinci cevabı medyanın seri katilleri ne şekilde yansıtmasıyla alakalı. Seri katiller sansasyonel haberler ile birer “ünlü canavara” dönüştürülmekte. Toplumda pek çok kişi seri katil tarafından niçin büyülendiğini anlamak için, onları teşvik eden “sosyal ajanları” ve süreçlerin incelenmesi gerekir.

Kitabı yazarken, sadece seri katillerin hayatlarını ele almadır. Aynı zamanda dünya tarihinin genel gelişimi, sosyalleşmenin gelişimi ve elbette adli makamların gelişimi, toplumlar üzerinde nasıl bir etki yaratmış ve bu toplumlardan ne tür seri katiller türediğini anlatmaya çalıştım. Hayranlığımız bize sunulanda gizli. Nedense seri katiller topluma karanlık yüzü değil, zekâsıyla ve planlarıyla altın tepside sunulmakta.

Doğru bir benzetme ile, çocuklar için canavar hikayeleri ve filmleri neyse, seri katiller yetişkinler için tam da aynı etki, zevk ve korku! Ancak, bir yetişkin için seri katilleri izlerken aldığı zevki itiraf etmesi zor olabilir ve hatta suçluluk duyguları tetikleyebilir. Seri katillere hayranlık besleyen bir çok kişi, bu duyguyu suçluluk duygusu ile zevkin karışımı olarak tarif ederler.

Sıradan bir kişi, başkalarının hayatına saygı duyma gibi sosyal özellikler geliştirir. Sevgi, utanç, acıma ve pişmanlık gibi sıradan duyguları gelişmiş bir insanın, kaçırma, tecavüz, işkence, öldürmek, nekrofili ve hatta yamyamlık fikirleri olan patolojik zihinleri anlaması ve kabullenmesi mümkün değil. Seri katillerin bu tür anlaşılması ve kabul edilmesi güç eylemleri aslında seri katiller hakkında meraklanmamızı tetikler.

Farklı bir bakış açısıyla, seri katiller hepimizin içerisinde yaşamakta olan bir içgüdüyle hareket eder, hayatta kalabilme/var olma içgüdüsü. Seri katiller başka insanlar üzerinden korkunç ve karanlık eylemlerde bulunması bizleri korkuttuğu gibi, güvenliğimizi sorgulatıyor. Maalesef ki, hepimizin içerisinde katil potansiyeli olduğu gibi, kurban olma potansiyeli de var.

Yapılan araştırmalara göre seri katillere hayran olma gerçeği birbirileri ile bağlantılı olan nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Birincisi, suç dünyasında seri katillerin yeri nadirdir. Dolayısıyla seri katiller haberleri her gün meşgul etmiyor. Bu durum ise onların sıradanlaşmasını engelliyor. Kendileri ve işledikleri cinayetler normal insanların gözünde egzotik. Seri katillerin işledikleri cinayetler çoğu zaman o kadar vahşice ve insanlık dışı ki, bu durumda bizlerde bir merak uyandırıyor.

İkincisi, genelde kurbanlarını kişisel cazibelerine göre rastgele seçerler. Bu etken herkesi potansiyel kurban yapar.

Üçüncüsü, seri katiller üretken ve doyumsuzlar. Uzun hatta bazen yıllarca devam eden bir serüven içerisinde bir çok kişiyi öldürürler. Bu durum ise seri cinayetlerin tipik desenidir.

Dördüncüsü, davranışların temel nedeni, alışılagelmiş kıskançlık krizi veya intikam duıygusu ile açıklanamayacak kadar kompleks. Onlar bile idrak sınırlarının ötesinde olan, iç iblisler tarafından kontrol edilmekt

eler. Bir çok insan, seri katillerin şiddetinin ve acımasızlığın çekimine kapılmaktalar.

Beşincisi, tıpkı korku filmlerde yaşanan coşkulu adrenalin duygusu yaşanmakta. Bir de medyanın bu hikâyeleri korku hikâyesi gibi süsleyerek sunması heyecanı sıcak tutmakta. Bu durum ise halkın korku, şehvet ve öfke gibi ilkel duyguları tetiklemekte.

Seri katiller karmaşık ve sosyal çekici bir statüyü temsil eder. İnsanlığın doğuştan gelen temel ilkelerinden bir tanesi oluşumları iyi veya kötü tanımlamak veya empati kurmak. Bu oluşumun adı seri katil olsa bile.
Biliyor muydunuz?

Dünya tarihinde en çok hayran mektubu almış mahkûm seri katil Charles Manson, ikincisi ise yine seri katil Ted Bundy…

Seri katiller kitabı: Seri Katiller Tarihi:

Yazan: Arkın Gelişin

Sayfa Sayısı: 544

Baskı Yılı: 2015

Yayınevi: Herdem Kitap

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: 221b ve sherlock’un sırları

0

221B Baker Sokağı’nda ikamet eden Sherlock Holmes’in şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmamış sırları gün yüzüne çıkıyor! Şebnem Şenyener, “221C Sherlock’un Komşusuyum” isimli köşesinde, polisiye edebiyatın en önemli dedektiflerinden biri olan Sherlock Holmes’in hayatına dair bilinmedik sırları açıklıyor:

221B, Polisiye ve Sherlock Holmes

Söz konusu adres Baker sokağı, 221B numaralı müstakil ev. Söz konusu komşum ise hepinizce malum. Ikinci katta oturan özel dedektif Sherlock Holmes. Sherlock’un özel hayatını, başından geçen maceralar kadar öğrenmek isteyen çok sayıda hayranı var. Ben de onlardan biriyim. O nedenle bu satırlarda okuyacaklarınız, Baker sokağı 221B adresinde olup biteni hayattaki tek meşgalem gibi gösterebilir size. Hatta belki mahalleye sadece bu yüzden taşındığımı söyleyenler de çıkacaktır aranızdan…

221C Sherlock’un komşusuyum

Sherlock Holmes ve polisiye edebiyat meraklıları, makalenin devamını, Şebnem Şenyener’in “221C Sherlock’un Komşusuyum” adlı köşesinde okuyabilir ve Sherlock Holmes’e dair, çok enteresan ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış sırlarını öğrenebilirler:

Ses kaydedici ve ortam dinleme araçları

0

Ses kaydedici ya da ses kayıt cihazı aslında hepimizin cep telefonunda mevcut. Dolayısıyla bulunduğunuz ortamda cep telefonunuzda bulunan bu özellik veya akıllı cep telefonunuza indireceğiniz bir ses kayıt programı sayesinde bulunduğunuz ortamı ya da yaptğınız telefon konuşmasını kayıt altına alabilirsiniz. Ancak bunun ne kadar etik olduğunu mutlaka sorgulayın.

Ses kayıt cihazı ve Aldatma

Aldatıldığınızdan şüpheleniyorsanız bir ses kayıt cihazı tüm aldatılma şüphelerinden kurtulmanıza yardımcı olabilir. Aldatma gibi durumlarda, takip, telefon dinleme için bir çok casus yazılım ya da casus ses dinleme aleti mevcut. Ancak ses kaydedici kullanarak yada bir telefon görüşmesini dinleyerek kendinizi yasalar ile karşı karşıya bulabilirsiniz. Ayrıca bu durum etik olarak da sorgulanmalıdır.

Gizli ses kayıt cihazı

Kamera sistemi olmaksızın çeşitli objeler şeklinde tasarlanan gizli ses kayırları ile ortam ya da telefon dinlemek mümkündür. Örneğin bir kalem, saat ya da çakmak şeklinde tasarlanmış olan gizli ses kayıt sistemi ortam ya da telefon dinlemenize imkan sağlar. Ancak bu durum ne kadar etik veya kanunidir bunu da araştırmalısınız.

Telefon dinleme ve ses kaydedici

Casus yazılım kullanarak ya da telefon dinleme programları ile bir telefon hattını dinlemek mümkündür ancak bu yazal değildir. Dolayısıyla casus yazılım veya dinleme cihazı kullanarak yasaları çiğnemiş olursunuz. Hatta bör görüşme esnasında, görüşmeyi kaydetmeden önce de karşı tarafın onayını almadan telefon görüşmesini kayıt altına almak yasal değildir.

Aldatıldığınızı düşünüyorsanız bu şüphe ile yaşamak son derece zordur. Gerçeği bulma dürtüsü sizi yiyip bitirir. Bu nedenle pekçok kişi profesyonel dedektiflerin kapısını çalmaktadır. Polisin ve emniyet güçlerinin aldatıldığınızı düşündüğünüzde pek yapabilecekleri birşey yoktur. Dedektiflerin yasal çizgileri ise Avrupa’da olduğu gibi kanunlarla henüz çerçevelenmemiştir. Dedektiflerin ise ses kaydedici ve kamera sistemleri ile görüntü alması yasal mıdır bu bir tartışma konusudur. Aldatılma duygusunu yenemiyorsanız ve eşinizi karşınıza alıp konuşmak da bir çözüm yöntemi değilse belki de dedektiflik yapmak sizin üzerinize düşebilir. Basit bir takip ise içinde bulunduğunuz durumun aydınlanmasına yardımcı olabilir.

Uzunyuva’da Uyanış | Ulaş Özkan-Emrah Poyraz

Bir ilk roman olan Uzun Yuva’da Uyanış’ı Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan birlikte yazdılar. Uzunyuva’da Uyanış, mitolojik efsaneler arasında geçen, soluk kesici bir cinayet romanı. Tarih ve mitolojik efsanelerin gizemli bir cinayetle harmanlandığı bu nefes kesici polisiyede daha ilk cümleden itibaren olayların içine girecek ve merakla sayfaları çevireceksiniz. Müthiş bir kovalamaca, sizi son sayfaya kadar sürükleyek. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.

Uzunyuva’da Uyanış’ın konusu

“Temmuz 2010’da Milas Jandarması’nın yaptığı bir operasyonla defineciler tarafından kaçak kazı yapılarak ortaya çıkarılan SİT alanındaki Uzunyuva Anıtmezarı’nda bulunan lahit, arkeologlarca “yüzyılın arkeolojik buluşu” olarak nitelendirilmişti.” (www.arkeoloji.net) Bu tesadüf sonucu ortaya çıkarılan lahit, Bodrum’da bulunan, antik dönemin en önemli yapıtları arasında gösterilen ve dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozelesi’nin sahibi Mausolos’un babası Karya Kralı Hekatamnos’a aitti.

Kimi tarihçilere ve arkeologlara göre bu mezar, Mısır Firavun’u Tuthankamon’dan sonra gün yüzüne çıkartılan en önemli arkeolojik keşif sayılmaktaydı.”

Tüm olaylar da, bu soygun haberinin duyulmasından sonra başlar. Uğur adında orta yaşlarda bir müzisyen, medyadan “yüzyılın soygunu” haberini öğrenir öğrenmez, Arkeoloji Bölümü Yükseklisans öğrencisi sevgilisi, Nihal ile iletişime geçer. Nihal de  kazı alanında görevlendirilmiştir. Haber, adamı çok heyecanlandırır. Uğur’un arkeolojiye merakı da, Nihal sayesinde başlamıştır. Artık, tek bir arzusu vardır Uğur’un; ne yapıp edip, o kral mezarına, sevgilisinin aracılığıyla girebilmek. Ancak, kazı sonrası Nihal’de  başlayan esrarengiz değişimler, Uğur’un gözünden kaçmaz.Bir gece Uğur barda programdayken, Nihal sahneye gelir ve; “bundan böyle hayatında olmayacağını” söyleyerek çekip gider. Uğur, tüm yaşananları; “lanetli” kazıya yormuştur. Aradığı cevap da, Kral Hekatomnos’un mezarındadır. Aynı gece, gizlice girdiği kral mezarında ise hayatının en büyük şokunu yaşar. Lahit’in içerisinde işlenmekte olan bir cinayete tanık olmuştur. Bu tanıklık, onun hayatını baştan aşağı değiştirecektir. Kendisini, Karia coğrafyasının en gizemli antik kentleri arasında, zeki bir katilin peşinde koştururken bulacaktır.  Ama bu kovalamacada Uğur’un bilmediği bir şey vardır. Katil yalnız başına değildir. Karia’nın en büyük efsanesi sayılan “altın bebek” ile birlike, antik dönemin Tanrıları da mezarlarından hortlayarak, Uğur’un karşısında dikileceklerdir.

Uzunyuva’da Uyanış’ın yazarlarıyla yapılan bir röportajı aşağıdaki bağlantıya tıklayarak okuyabilirsiniz:

Röportaj>>>

Kadın Cinayetleri | Verda Pars

Karakola pasaport almak dışında yolu düşmemiş bir grup tatlı su balığı, kirli bir cinayeti çözmeye kalkarsa ne olur? Bu sorunun cevabını bulmak için yola çıkan roman, çok daha dehşet verici bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Hayatın çirkefi üstlerine sıçramasın diye ambalajladıkları şehirli hayatlarına sızan şiddet ve suç onları da geri dönülmez şekilde değiştirecek, kendi hayatlarını sorgulamalarına neden olacaktır.

Kadın Cinayetleri Verda Pars’ın ilk kitabı. Peki Kadın Cinayetleri ne anlatıyor gelin okuyalım.

Feneryolu’nda babaannesinden kalan küçük bahçe katı evinde köpeği Kırlent’le yaşayan Misli için ‘değişiklik’ üçüncü dünya savaşının çıktığını duyması kadar dehşet vericidir. Annesi babası öldükten sonra babaannesinin yanında büyüyen Misli, asla taşınmamış, evindeki koltuğun yerini bile değiştirmemiştir. En büyük kabuslarından biri, Kadıköy-Bostancı hattının dışına çıkmaktır. Hatta karşı tarafa geçmek onun için bir nevi ülke değiştirmek gibidir. Neredeyse anaokulundan beri arkadaş olduğu Şule, Selim ve Kemal dışında arkadaş edinmeyi aklına bile getirmez. Şule ve Selim’in aşk ve nefret arasında gidip gelen ilişkileri bile Misli için değişmeyecek şeyler arasındadır.

Sırf hayatının değişmesinden korktuğu için çeyrek yüzyıldır süregelen aşkını bile itiraf etmekten aciz olan Misli’nin yarı deli, durduğu yerde durmayan bir belirip bir kaybolan teyzesi Caviş ve yarı annesi, yarı akıl hocası Serra Hocası dışında bir büyüğü ve Şule, Selim ve Kemal’den ibaret küçük arkadaş grubu dışında bir ailesi yoktur. Olması da gerekmemektedir. Çalışmadan geçinmesini sağlayan ufak bir geliri de olan Misli, tam bir küçük burjuva muhafazakarlığı içinde dürtülmese vıraklamayacak bir bataklık kurbağası kıvamında huzurlu bir hayat sürerken, Serra Hocasının bir telefonuyla karanlık bir dünyanın içine süzülür.

Serra Hocasının ondan istediği nettir: o tembel poposunu kaldırıp intihar ettiği düşünülen bir gazeteci kadının anısına yazı dizisi hazırlamak.

Kadın Cinayetleri

Misli’nin, hocasını hayal kırıklığına uğratmamak için biraz da gönülsüz başladığı bu iş, onu kadın cinayetlerinin karanlık yüzüyle tanıştıracak, okuru kadınların yaşadığı şiddetin farklı görünümleri üzerine düşündürecek ve sadece yoksul ve cahil kadın tacize uğrar klişesinin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu gözler önüne serecektir. Üstelik kendi hayatının darmadağınıklığı üzerinde düşüncesizce attığı adımlar onu hayatında en korktuğu şeyle yüzleşmesine neden olacaktır.

Melek Teyze Polisiyesi | Çağan Dikenelli

Melek Teyze polisiyemizin kahramanı mahalledeki herkesi çekip çeviren, tüm dedikoduları kendisinde toplayan, buruşuk suratlı, tombul, cin gibi bir mahalle çaçaronu Melek Teyze’dir. Hiç anlaşamadığı büyük oğlu Tuğrul’un emniyette arşivde çalışmasını fırsat bilip Beyoğlu karakoluna çörekleri ve fal bakma numaralarıyla sızmış, bir daha da onu kimse oradan dışarı atamamıştır. Emniyet amiri Cevahir’in de şımartmasıyla bodoslama daldığı olaylarda en büyük yardımcısı, kel, çekik gözlü 1.90 boylarında bir mongol olan ve sınırsız gücüyle Melek Teyze’nin bodyguardlığını başarıyla üstlenen küçük oğlu Oğul’dur. Mahallenin kendini dhi zanneden elektrikçisi, zevzek videocusu, meraklı kadınları, bıçkın delikanlıları da gerek teknolojik, gerek vurdu kırdı tarzı yardımlarla onun araştırmalarına ortak olmakta, bazen çok kötü darbeler almaktadırlar. Fakat Melek teyze için önemli olan sonuçtur. O yaşlı, dişi bir mahalle pitbull’udur ve gizem çözülene kadar asla ama asla durmayacaktır.

Çağan Dikenelli Kitapları

Çağan Dikenelli’ni Melek Teyze serisinden bugüne kadar iki kitap yayınlandı. Bunlar Yüreksöken Cinayetleri ve Kör Fahişe Bıçağı romanlarıdır.

Taci, belindeki silahı çoktan çekmişti. “Oturun lan yerlerinize teresler, burada olay istemiyorum lan, bilmiyo musunuz?” diye bağırdı.

“O ne o?” diye sordu Melek teyze. “Burnunu mu karıştırcan onla, sok bakiyim sen de onu beline.”

“Döveyim mi annea?” diye sordu Oğul.

“Defolun gidin kahvemden lan!” Taci’nin cevabı bu oldu. Silah yanda sarkıyordu hala. “Bir daha da burda görmeycem sizi.”

O sırada Taci’nin ensesinde çat diye bir tokat patladı.

“Nooluyo lan?” diye arkasına döndü kahveci ve kollarını dirseklerinden hafif yana açmış, ağzını sağa kaydırmış çiyan çiyan kendisine bakan Talat’la karşılaştı. Arkasında da mahalle ve civarından; bıçkın mı bıçkın bir sürü genç duruyordu. Melek teyze olaylar başladığında daha önceden hazırladığı çağrıyı sallamış, onlar da hemen gelmişlerdi.

“Sana nooluyo lan amcık?” dedi Talat tüm delikanlılık raconunu dilinin pütürlerinde toplayarak. “Melek teyzemize posta koyacak adamın alnını karışlarız lan biz.”

“Ulan!” deyip kaldırdığı tokadı tüm gücüyle Talat’ın yüzüne aşketti Taci. Yere uçarken suratı garip bir biçimde yamulmuştu genç bıçkının. Taci silahını ileriye uzattı müthiş bir nara patlatarak. Ama o anda silah sesi yerine kafatasının o tok sesi yayıldı kahvenin içine. Taci, kafasında demir iskemleyle yerçekimi kanunlarını, iki üç saniye dondurulmuş balık gibi durduktan sonra anca kabul etti. Hastanede beynini değiştirmek zorunda kalacaklardı görüntüye bakılırsa. Aynı anda Oğul deve tabanı ayaklarıyla üç devasa adım atıp Talat’ın yanına varmış ve delikanlıyı askıya konulmuş pantalon gibi havaya kaldırıp sevecen sandığı hareketlerle sarsmaya başlamıştı.

“Uyan bea!”

Mahallenin aslanları sustalılarını, kelebeklerini çıkarmışlar kaz gibi bağırınarak ortamın gerilmesini sağlıyor, kahve sakinlerinin bir süreliğine geri çekilip pısmasına neden oluyorlardı.

“Hadi çocuklar, çıkıyoruz,” dedi Melek teyze. “Oğul, Talat ağbini al, hemen dışarı. Hadi oğlum.” Dönüp diğerlerine bir tehdit savurmasa olmazdı tabi. “Arkamızdan hareket yapan olursa bilesiniz, yıkarım bu kahveyi. Anladınız mı, Melek teyze derler bana.”

Bu alakasız söylev şaşırtıcı bir şekilde kalabalığın üstünde etkisini göstermiş bulunuyordu. Bu, kadının ne olduğunu anlayamamanın getirdiği bir şaşkınlık hali olmalıydı. Yeni bir kadın mafya reisi mi peydahlanmıştı acaba çevrede? Ya da ne?

Tilki, Baykuş, Bakire | Yaprak Öz

Eşinden boşanan Begüm, kızı Ada’yla yeni bir hayata başlamıştır. Anne kızın huzurlu günleri, Begüm’ün tesadüfen bulduğu bir deste eski mektubun sahibini aramaya başlamasıyla karanlığa bürünür. Kökü 1950’lere dayanan bir aile sırrı, yıllardır saklı kaldığı yerden çıkıp domino taşı etkisiyle kızının ve okul arkadaşlarının hayatını tehlikeye atınca, Begüm içine çekildiği korkunç gizemi çözmek için canını dişine takacaktır.

Yaprak Öz’ün Tilki, Baykuş, Bakire adlı polisiye romanını tanıyalım

Bir ailenin üç kuşağının çektiği müthiş sıkıntılar, çocuğunu kaybetmenin acısını üzerinden atamayan dilsiz hizmetkâr Şahika ve Begüm’ün annelik içgüdüleriyle son bulmak üzereyken, sapkın bir katilin varlığı da ortaya çıkacaktır. Hedefine ulaşmak için delice bir çaba gösteren Begüm, tutkunu olduğu İtalyan Giallo sinemasındaki filmlerden birinin baş rolündedir adeta: Ölü çocuklar, gök gürültülü geceler, gizli günlükler, eski anahtarlar, güzel ve suskun kadınların ürpertici dünyasındadır artık. İstanbul, New York ve Palermo’da düğümlenen olayların merkezinde ise iki tilki, birkaç baykuş ve iki bakire bulunmaktadır. Stanislav Lem’in kitabı ve Andrey Tarkovski’nin aynı adlı filmi Solaris üzerinden ilerleyen bir kurguya sahip Tilki, Baykuş, Bakire, psikolojik gerilim ögeleri içeren bir polisiye romanı.

Yaprak Öz kimdir

Yaprak Öz, 11 Aralık 1973’de Zonguldak’ta doğdu. Türk Eğitim Derneği Zonguldak Koleji’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi’nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okudu. Bu bölümü bitirmesinin ardından İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başladı.

İlk şiirleri ve çevirileri 1997 yılından itibaren Akatalpa, B(aşk)a, Çevrimdışı İstanbul, Poetik’us, Şiir-Oku dergilerinde yayınlanan Yaprak Öz, Şiirli Müzik Kutusu adlı şiir kitabıyla 2010 yılında verilen Cemal Süreya Şiir Ödülleri’nde kitap dalında başarı ödülünü kazandı. Delta Yayınları’nın Literature Across Frontiers Edebiyat Derneği ile birlikte hayata geçirdiği Word Express projesinde yer alarak,  Avrupa ülkelerinden birçok genç şair ve yazara ait eserlerini Türkçe’ye çevirdi.

Yaprak Öz

Yaprak Öz’ün ilk yayınlanan kitabı, Fırtına Günlüğü isimli şiir kitabı oldu. Onu 2009’da Şiirli Müzik Kutusu ve Eski Saat Tik Tak isimli şiir kitapları takip etti. Çocukluk anılarının anlatıldığı 80’lerde Çocuk Olmak adlı kitaba, doksana yakın yazarla birlikte katkıda bulundu.

Yapıtlarında daha çok korku ve gerilime ağırlık veren Yaprak Öz’ün ilk polisiye romanı Berlinli Apartmanı 2013’de yayınlandı. İkinci polisiyesi ise 2015’de yayınlanan Şeytan Disko oldu. Yaprak Öz son olarak 2017 yayınlanan Tilki, Baykuş, Bakire polisiye romanı ile okurlarının karşısına çıktı.

Yaprak Öz’ün Şiir Kitapları:

Fırtına Günlüğü (2006, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Şiirli Müzik Kutusu (2009, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Eski Saat Tik Tak (2016, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Polisiye Romanları:

Berlinli Apartmanı (2013, Yitik Ülke Yayınları, İsanbul)

Şeytan Disko (2015, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Tilki, Baykuş, Bakire (2017, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Katkıda Bulunduğu Kitaplar:

80’lerde Çocuk Olmak (Hazırlayan: Kadir Aydemir; 2010, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Yaprak Öz ile yaptığımız röportajı okumak için tıklayınız.

Yaprak Öz polisiyesi

Polisiye kitap Tilki, Baykuş, Bakire | Yaprak Öz

TİLKİ, BAYKUŞ, BAKİRE – Eşinden boşanan Begüm, kızı Ada’yla yeni bir hayata başlamıştır. Anne kızın huzurlu günleri, Begüm’ün tesadüfen bulduğu bir deste eski mektubun sahibini aramaya başlamasıyla karanlığa bürünür. Kökü 1950’lere dayanan bir aile sırrı, yıllardır saklı kaldığı yerden çıkıp domino taşı etkisiyle kızının ve okul arkadaşlarının hayatını tehlikeye atınca, Begüm içine çekildiği korkunç gizemi […]