Ana Sayfa Blog Sayfa 20

OZAN ILGIN BÖLÜM 2: TANIŞMA

0

İsmim Tangsuk Ozan ılgın. Anneannemin adı Cilmaya. Düşmanımın başına vermesin diyeceğiniz bir hastalığım var. Osteogenesis Imperfecta: yaygın osteoporoz ve buna bağlı kemiklerde frajilite, kırıklar ve deformitelerle karşımıza çıkan kalıtsal bir hastalık.

Kemiklerde frajilite. Yani çok hassasım. Kemiklerde deformite. Cam gibi kırılganım. Gencim güzelim diyeceğim ama değilim. Güzel görünmek istiyorum. Aynaya bakınca, Pretty Woman filminde o kırmızı elbisesi ile operaya gidecek olan Julia Roberts’ın, Richard Gere boynuna pahalı gerdanlığı takarkenki hali kadar muhteşem bir kadın görmek istiyorum. Oysa aynada tek görebildiğim, zayıftan da cılız, Jean Valjean’ıyla henüz karşılaşmamış Cosette gibi zavallı bir genç kadın. Bir Sindrella. Sindrella’nın bile bir umudu var. Camdan bir pabuç. Benim o da yok. Daha doğrusu düne kadar yoktu.  Kemiklerim gibi camdan olan kalbimi kırmayacak üç dostum, Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan, sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü ve mavi gözlü köpeğim Çakır ile, erkeklerle kızlar hangi kâğıt ve bilgisayar oyunlarında buluşurlarsa öyle geçiriyorduk günlerimizi. Sonra ben anneannem Cilmayamdan bana geçen bu hastalığın aslında bana bahşedilmiş bir hediye olduğunu öğrendim. Tıpkı rahmetli dedemin bana verdiği ismim gibi: Tangsuk, olağanüstü olay ve mucize demekti.

Mahallemize dadanan hırsızları yakalamaya çalışırken yaptığım motosiklet kazasından sonra eve getirildiğimde, hastaneden çıkarken bana ne içirdilerse, hiçbir yerim ağrımıyordu. “Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!” dedi Cilmaya büyük bir sevinçle. Bense ağrısız bir hayat nasıl olur ki acaba, diye düşünürken balkona çıktığımda ıslak zeminde ayağım kaydı. İkinci kattan bahçeye düştüm.

Şansa bak!  KIRIKLAR. DEFORMİTE. Tekrar patates çuvalı haline gelen bedenim çabucak toparlandı.

DEFORMİTE SONRASI REFORMASYON. Yani yeniden oluşum:

‘Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!’

Üzerimdeki üç beden büyük siyah kot pantolon ve dedemden kalma siyah deri ceketim nedense büyük gelmiyordu artık. Hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktım, tekrar yukarı çıktım. Aynaya baktığımda bir çığlık attım: O gün hırsızları yakalayan geniş omuzlu buzağı yalamış saçlı iri yarı kadın ta karşımda dikiliyordu!

***

Ben Sultanat Şehri’nde yaşıyorum. Eskiden bir imparatorluğun başkentiymiş. İsminin nereden geldiğini sorarsanız uzun hikâye diyeceğim ama değil. Nice sultanları atmış sırtından bu şehir, tıpkı ehlileştirilemeyen kara yağız kır yeleli bir at gibi. O yüzden şehrin adı Sultanat Şehri kalmış. Kocaman bir camimiz var imparatorluk zamanından kalan: Sultanatmak Cami. Önceden Sultanahmak Cami imiş adı. Eskilere hürmeten değiştirmişler. Bizim buralarda eskilere hürmette kusur edilmez. Ama eskilerin hatalarından ders almaya gelince kimse o limana yanaşmaz.

Bir de bizden çok çok öncekilerden kalma Hayasomya Cami’miz var. O artık bir müze. Eskiden kilise olan ama zafer kazananın kibri yüzünden dört minare dikilerek camiye çevrilmiş bir yapı için en akıllıca karar bence.

Sultanat Şehri bir eyalet-şehir. Valimizi, belediye başkanımızı hep kendimiz seçeriz. Bize özerksiniz diyorlar. Şehrin Doğu Yakası’ndan Batı Yakası’nı ayıran Burgaziçi nehrinin batısında oturanlar. Biz Doğu Yakası’ndakiler fakirlikte, okulsuzlukta, öğretmensizlikte, çete kavgalarında bir serseri kurşuna hedef olup geberip gitmekte özerkiz evet. Kimse karışmaz bize bu konularda. Yeter ki Batı yakasını derya olmuş dertlerimizle meşgul etmeyelim. Tahmin edebileceğiniz gibi biz bu şehrin beyaz zencileriyiz. Batı Yakası ise zevkte, sefada, israfta, har vurup harman savurmakta, yetim hakkı yerken elde ettiği zenginliği fütursuzca harcamakta ama bunları intizardan tasarruf edemeyiz diye kamufle etmekte özerkler. Bu konularda da onlara kimse karışamaz.

Şehri birbirine bağlayan tek köprüden geçerken kolluk kuvvetlerine geçerli bir bahane veya kimlik sunamazsanız karşıya bile geçemediğiniz bu koduğumun distopyasında belediye başkanlığı seçimleri var gene. Ama belki bu sefer ‘Bizi neden yoruyorsun?’ diye serzenişte bulunduğumuz hayat bizi yormaz ve biraz bizden yana olur. Hani fazla bir şey de istediğimiz yok. Batı Yakası’nın artıklarını değil de taze sebze ve meyve getirseydi kabzımallar, öğretmenlerimiz işsiz gezeceklerine öğretmensiz okullara atansalardı ve birazcık da biz mutlu olalım yeterdi. Bakalım bunu bize reva görecekler miydi?

***

Kemiklerimi kırarak patates çuvalı halimden Wonder Woman’la Catwoman arası bir süper güçlü kadına   dönüşebildiğimi tüm mahalleye açık ettiğimin ertesi günü, bir taksi gelip Cilmaya ile beni evden aldı. Sonradan öğrenecektim ki bu taksi görünümlü araçlardan pek çok vardı ve özel kuvvetlerin böyle gizli görevleri sessizce yürütmesine yarıyorlardı. Şehrin Doğu Yakası ile Batı Yakası’nı birbirine bağlayan tek köprü olan Burgaziçi Köprüsü’nden karşıdan karşıya geçerken, yoksulluğu arkamızda bırakıp ultra modern zenginliğe adım attık. Köprüden geçerken aracın şoförünün kolluk kuvvetlerine gösterdiği havalı kimlikle bahanesiz karşıya geçebildiğimiz zaman arka koltukta hindi gibi kubardım. Demek ki dedim içimden, zenginler köprülerden böyle hesap vermeden geçtikçe, dinin herkes için ön gördüğü sırat köprüsünün sadece fakirlere mahsus olacağını düşünüp kendi aralarında eğleniyorlar. Öyle ya, böyle düşünmeseler hemen hemen tüm inanışların, günahların en büyüğü addettiği kul hakkını suyuna ekmek bana bana yemezlerdi herhalde.

Taksi bizi S.S.Ö.K. – Sultanat Şehri Özel Kuvvetler binasına götürdü. Cilmaya ile beni orada, şakaklarındaki hafif kırlaşmış saçlarından 40’lı yaşlarını sürdüğünü tahmin ettiğim geniş omuzlu kapı gibi bir polis amiri karşıladı.

“Ben Komiser Hayri Kozak.” dedi. Benimle vatan, millet ve savunma konularında kısa ama çarpıcı bir konuşma yaptı. Hani sanırsınız karşısında ben yani o kırık kemikli zayıf kız değil de Top Gun’ı birincilikle bitirmiş Iceman’ı canlandıran 1.82 boyundaki Val Kilmer var! Emin olmak için dönüp arkama filan baktım. Hayır, kimse yoktu. Evet, Komiser bütün bunları bana anlatıyordu.

Sonra bana rozet, silah, üniforma ve bedenimin dağılıp sonra tekrar toparlanmasına sebep olan kazada kullandığım Suzuki Inazuma’nın anahtarlarını teslim etti. Kabul etmedim.

“Siz beni ne zannediyorsunuz? O bir sürü kahramanın olduğu hikâyelerde bile dünyanın daha güzel bir yer olduğunu gördünüz mü hiç? Beni kahramancılık oynayayım diye piyasaya salacaksınız. Ondan sonra tavşana kaç tazıya tut diyeceksiniz. Kusura bakmayın ama hiç işim olmaz. Hem tek başına bir kişinin dünyayı değiştirdiği nerede görülmüş ki?”

“Tek başına olmayacaksın.”

“Cilmayamı mı katacaksınız yanıma? Komik olmayın. Ne kadar güçlü de olsa o benim anneannem. Onu hiçbiriniz için tehlikeye atmam.”

“Hayır Cilmaya ile değil. Bu arkadaşlarla bir ekip olacaksınız.”

O anda düşüp bayılmadıysam bir daha bayılmam herhalde. Çocukluğumdan beri burnumuzun yemyeşil sümüğünü çeke çeke toprak arsalarda misket oynadığımız Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan ve Sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü, Robocop kıyafetleri içince vıjjt diye açılıp kapanan kapıdan içeri girmesinler mi! O her zamanki sünepe hallerinden ve bakışlarından da eser yok! İkisi de tıraş olmuş, saçları askeri nizam kesilmiş ve çakı gibi dimdik ‘hazır ol’da karşımdalar!

“Ama ama… Bunlar bizim Ramazan’la bi.. bi… Bizim Hüsnü?” diye kekelemişim.

Cilmaya şaşkınlığımı gidermeye çalıştı.

“Sen doğduğun andan itibaren her şey planlandı Ozancığım. Kader değil bunlar artık. Gerçek.”

Sonra Komiser Hayri aldı eline sazı.

“Öyle bir gerçek ki planlama ve gerçekleşmesi için yüzbinlerce dolar harcandı. Senin durumunda olan kişilerin güven problemi yaşadıklarını bildiğimiz için sonradan ekip olacakları kişileri etrafındakilerden seçeriz hep. Etrafında öyle kimse yoksa, ekip olabileceği kişileri arkadaş olarak hayatına sokarız. Seninkinde ilk seçeneği kullandık.”

“Yani hiç arkadaşım olmasaydı bana arkadaş kakalayacaktınız öyle mi?”

“Bu yıllardır işleyen bir projedir ve sen de bu projeye dahilsin. Kimseye ayrıcalıklı davranılmaz burada!”

“Ne demek ayrıcalık yahu! Derdime derman olacaksınız diye geldim. Siz beni bir ucubeye çevirdiniz! Şimdi de kalkmış sen bir projesin bilmem ne! Bir de kemiklerim ellerimin üzerinden fırlayacak olsa dişi Wolverine olup çıkacağım! Bu durumda siz de Türk Doktor Xavier olacaksınız!”

“Şaka değil bu hanımefendi! Bu gerçek hayat! Hele ki bir DC çizgi romanı hiç değil!”

“X-men DC’nin değil Marvel’ındır bir kere! Gerçek hayatmış!”

“……….”

O günden sonra amirim olacağını iddia eden Komiser Hayri Kozak ya da polisler arasındaki deyimle Kozak Hayri sinirinden kapıyı çarpıp çıktı demek isterdim ama kapılar vıjjt diye kayarak açılıyordu. Açılan kapıdan YDS botlarını özel plastik zeminde gıcırdata gıcırdata çıktı Komiser. Cilmaya suratı kıpkırmızı bir halde bir köşeden bana bakıyordu. O da sinirlenmişti ama henüz durumun ciddiyetini idrak edemediğimi anladığından fazla bir şey diyemiyordu.

Amirin yolladığı bir alt rütbe polis bizi, Dark Knight Rises’da Morgan Freeman’la Marion Cotillard’ı yerin dibine indiren asansörlü oda gibi bir şeyin içine bindirdi. Dikey olarak aşağı doğru ilerlerken iyiydi de asansör-odanın kabini yatay ilerlemeye başlayınca gözlerimi kapattım. Midem de bulanmıştı ama gözlerimi kapamamın asıl nedeni artık olanların bir rüya olduğuna kanaat getirmiş olmamdı. “Yok devenin tenis ayakkabısı! Kesin rüya olmalı lan bunlar! Gözlerimi açacağım ve o Suzuki ile çöp bidonlarına çarptığım ‘square ona’a geri döneceğim. Bedenimde yüzlerce kırık çıkık ve kanlar içinde yerde yatıyor olacağım ve her şey tekrar eskisi gibi çok berbat ama çok güzel olacak.” diye düşünüyordum.

Ama öyle olmadı. Anasını sattığımın şu boktan dünyasında gökten yağmur yerine hangi mücevher yağmıştı da fakirin bağına düşmüştü ki zaten. Babam tarafından terk edilmek bende, annemi erken yaşta kaybetmek bende, dedeme doyamadan toprağa vermek bende, çirkinlik-fakirlik-zayıflık bende, kimsenin umurunda olmayan bir şehrin Allah’ın unuttuğu bir mahallesinde kıçı kırık bir motosiklet tamircisi olmak bende. Tangsuk ismimden dolayı ‘Tak-sök’ diye lakap takılması bende! Şimdi de burnu boktan kurtulmayanların burnunu boktan kurtarmak bende! Benim suçum her neyse!

Silaha, rozete, bana uzatılan özel kıyafetlere hele hele Ramazan ve Hüsnü’ye ikinci kere bile dönüp bakmadan terk ettim S.S.Ö.K. binasını. Soktuğumun işi diye de küfrettim, sanki yapabilirmişim gibi. Sokmayı yani. Ne yapayım benim bildiğim ve genele hitap eden tüm küfürler erkeklerin yapmayı sevdiği ve yapabildiği şeylerdi.

Sultanat Şehri’nin iki yakasını bir araya getirmekten çok uzak olan o köprüden tekrar geçtim. Burgaziçi Nehri, şehrin doğu ve batı yakalarında yaşayanlar arasındaki gelir ve gider uçurumunu iyiden iyiye artırmaktan başka bir işe yaramıyordu gözümde. Halbuki o sadece bin yıllar önce kaynağından çağlayarak bu topraklara bolluk bereket getirmiş ve insanların etrafında yerleşip bu güzel şehri kurmalarını sağlamış bir su yoluydu. Nehrin Doğu Yakası’ndaki komşuları aç yatarken Batı Yakası’ndakilerin kusana kadar yiyip-içip sıçmaları onun suçu muydu?

Köprüden geçerken Batı Yakası’ndaki bir denizaltının periskobu gibi yüksek binalarla nefes almaya çalışan teknoloji devi şirketlerin gece gündüz hiç bitmeyen uğultusundan, kuş sesleri, inek böğürmeleri, kuzu melemeleriyle silah patlamalarının aynı anda duyulduğu şehrin Doğu Yakası’na adım atarken sürekli düşündüm.

Bu dünyanın, hadi onu bırak bu şehrin, hadi onu da bırak benim mahallemin kötülerini enselemede, benim gibi kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan ne idüğü belirsiz bir kişiye bel bağladılarsa demek ki hakikaten ümitsiz bir haldelerdi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. İnsan benim gibi yirmi beş yaşına kadar görünmezmiş gibi yaşayınca birdenbire podyuma çıkıp kırmızı halı üzerinde topuklu ayakkabılarla ‘cat walk’ yürüyüşüne geçemiyordu. Öyle bir dünya yoktu. Bende bu şans varken tüm o spot ışıkları beni gösterdiği o an, eminim ya açık kalmış bir fermuarla ya boyasız ayakkabılarla ya dişimde kocaman bir maydanozla ya da hepsiyle birden görüntülenir ve aptal aptal sırıtarak yakalanırdım kameralara.

***

Sonunda belediye başkanlığı seçimleri gelip çatmıştı. Halkın ve haklının yanında olacağını iddia eden belediye başkan adayı İkram Papazoğlu bayraklarla şarkılarla türkülerle arkasına Doğu Yakası’nın desteğini de alarak gümbür gümbür geliyordu. Ezelden beridir Batı Yakası’ndaki zenginlerin içinden çıkagelmiş belediye başkanları hep biz doğu yakalılara sözler verir fakat koltuğa oturunca şehri, sanki bu şehrin sadece tek yakası varmış gibi yönetirlerdi. Doğu Yakası’na polislik yapması için kendi adamlarından birini polis şefliğine atar, ondan sonra da “Yesin birbirini itler!” diyerek kendi keyiflerine bakarlardı.

Şimdi belki de yıllardır hiç olmayan olacak ve bizim gezdiğimiz sokaklarda büyümüş, bizim buradaki imam-hatip lisesinde okumuş, toprak arsamızda futbol onayarak buraların tozunu yutmuş bir kişi bütün şehri yönetecekti. Gururluyduk, mutluyduk.

***

Akşam olup da Ramazan ve Hüsnü mahalleye geldiklerinde konvoy yapan arabaların seçim tantanası yeni bitmişti. Ucuz hoparlörlerden gelen lüzumsuz gürültüye son verdikleri zaman kafamı dinlemek için tekelci bakkalın önünde yere çökmüş, üçüncü dal sigaramın eşliğinde ikinci biramı yuvarlıyordum. Mavi gözlü köpeğim Çakır her zamanki gibi efkârımı hissetmiş ve başını kucağıma dayayıp bir seni seviyorum kısa mesajı göndermişti.

Bizim ikili artık makyaj ve peruk olduğunu bildiğim saçlı sakallı ve pejmürde halleri ile gelip yanıma çöktüler. Sanki Batı Yakası’ndan onca yolu metrominibüs ile gelmişler gibi bir halleri vardı. Ama artık biliyordum ki S.S.Ö.K’ne ait araçtan mahallenin girişine kadar arka koltukta kurularak getirilmiş ve mahalleye girdikten sonra of çok yorulduk pozlarına girmişlerdi.

Gelip yanıma çöktüler. Eskiden olduğu gibi cinsiyetlerimizi saf dışı bırakarak, insanca itişe kakışa, şakalaşarak (kabule deyim bazen hayvanlaşabiliyorlardı!) geçireceğimiz bir cumartesi akşamı olmalıydı bu. Ama klişe cümle ile ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’tı. Hele ben onları merkezde o polis kıyafetleriyle gördükten sonra asla.

“Şimdi siz transformatör fabrikasında da çalışmıyorsunuz öyle mi?

Sessizlik.

Camdan olan kemiklerim gibi camdan kalbimi kırmayacak dediğim üç dostumdan ikisi kalbimi kırmıştı.

“Bundan sonra erkek ya da dişi insan milletine asla güvenmemeyi öğrettiniz bana ulan! Aferin size!”

Sessizlik.

“Oğlum beni yıllarca her gün Doğu Yakası Erkek Lisesi’ne gidiyoruz diye kandırdınız mı lan?”

“Bizi ilkokuldan sonra eğitime aldılar Tak-sök. Ama sana yemin billah sen motosiklet ile kaza yapana kadar senle ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Sadece özel kuvvetler için eğitildiğimizi, çok gizli olduğunu ve zamanı gelince bize bunu açıklayacaklarını söylediler. N’apalım biliyorsun, biz de garibanız. Çenemizi tuttuk, görevimizi yaptık.”

İkisi de başlarını önlerine eğmiş, sanki benden işledikleri bu büyük günah için af diliyorlardı.

“Yavru köpek duruşuyla durmayın öyle be! Kilise papazı değilim ki günahlarınızı affedeyim! Görevinizmiş! Pabucumun polisleri sizi! Kandırdınız ulan beni! Şu fani dünyada aynı şişeden bira içebildiğiniz tek kadını kandırdınız!

“Oğlum biz seni kadın gibi görmedik ki hiç!”

“Allah belanı versin Ramazan! Özrün bile kabahatinden büyük Ramazan!”

“Ya öyle değil. Yanlış anlama. Yanlış hisler düşünmedik hiç senin hakkında. Değil mi lan? Sen de konuşsana Hüsnü!”

“Neden? Benim diğer kızlar gibi giderim yok diye mi? Halbuki size yetmez ama nefes alsın yeter değil miydi ulan?”

“Ya Tak-sök yaaaa!”

“Şu it diye aşağıladığınız köpek bile sizden daha sadık biliyorsunuz değil mi?”

Biraz daha sessizlik. Mavili kutudaki birayı tepeme dikip kutuyu da ayağımın altında ezdikten sonra en yakın iki arkadaşımın kafalarını ezmek isteğim biraz azalmıştı. Çakır ayağa kalktı, silkelendi. Çakırca “Hadi eve gidelim.” demekti bu.

“Hadi len kalkın. Bizim evde devam edelim içmeye. Cilmaya merak eder. Zaten onu da S.S.Ö.K. binasında bıraktım çıktım öyle. Yarın seçim var memlekette. Polisler damlar şimdi buralara.”

Lafımın üzerine Ramazan ve Hüsnü’nün bellerinin arkasındaki silahlarına davranmalarına bakıp gülmeye başladım.

“Oha lan polisler şimdiden damlamışlar! Yıkılın karşımdan pabucumun polisleri sizi!” dediğimde dayanamayıp hepimiz kahkahalara boğulduk.

***

Bir gece önce neredeyse sabaha kadar içtiğimiz için seçim günü öğleden sonraya kadar uyuyacaktım ki sabah 11 civarı kapı deli gibi çalındı. Gelenler tabii ki Ramazan ve Hüsnü idi.

“Lan bi uyku uyutmadınız eşşoğ_”

“Ozan dur. Durum ciddi. Adamımız İkram Papazoğlu seçimleri kazanıyor fakat öteki aday İmelik  Çekçek’in adamları sandıklarda arıza çıkarıyorlar. Duyduğumuza göre Batı Yakası’nda seçim kuruluna giden sandık yüklü araçları durduruyorlarmış.”

“Nasıl yani?”

“Mafyayı olaylara dahil etmiş şerefsizler. Artık bize bir mucize lazım.”

“Mucize benim göbek adım ulan. Tangsuk ne demek? Mucize demek! Bir dakik bir dakika durun. İyi de ben adamlara hangi sıfatla müdahale edeceğim?”

Ramazan cebinden silah, rozet ve motosiklet anahtarından oluşan emanetleri çıkardı, bana uzattı. Hüsnü de arkasında sakladığı poşeti verdi. Elbette poşetin içinde bana verilen Robocop kıyafetleri vardı.

“Var ya ben sizin! Oha ben sizin! Neyse hadi yürüyün!”

Üniformamı giydim. Silah ve rozeti cebime tıktıktan sonra ikinci katın balkonundan aşağı atladım. Patates çuvalı halimden güçlü kadın halime geçiş yaptım ve Suzuki motoruma atladım.

Görünüşe bakılırsa artık köprüden bahanesiz geçecektim.

DeVaM eDeCeK…

OZAN ILGIN BÖLÜM 1: BAŞLANGIÇ

0

Kendimi bildim bileli hastayım. Hiç, bir yerlerim ağrımadan uyandığımı bilmem. Bir sabah bacaklarım ağrır, diğer sabah kollarım. Ağrılarım özellikle sırtımın müdavimidir. Onlarca röntgen filmi, onlarca tetkik ve yüzlerce ilaç uygulandıktan sonra doktorların ‘Bu ağrıların psikolojik’ deyip eve göndermeleri kısmından bahsetmeyeceğim bile.

Babamı hiç görmedim. Evli kaldığı on üç aydan sonra ‘Belçika’da iş buldum.’ diye çekip gittiği andan itibaren annem de görmedi. Abartmaya gerek yok. Küskün veya kırgın değilim. Aile kurmaya meyli olmadan evlendirilen klasik erkek tipi işte. Hata evlendiren kişide, yani hata sistemde. Evlendiren kişi olan dedeme kızamam, o da ben küçükken ölmüş. Annem de ondan birkaç yıl sonra bir fabrika yangınında yitmiş.

Anneannemle ben varız. Adı Cilmaya, Türk mitolojisindeki efsanevi kanatlı atın adıymış. Romatizma yüzünden kıvrım kıvrım parmak kemikleriyle, doğalgazdan önce yıllar yılı odun kömür taşımış, artık ayar tutmayan beliyle, pamuk gibi bembeyaz saçları, şeker gibi pespembe yüzüyle ne de kanatlı at olur ya kadıncağızdan! İsim işte, kim koyduysa yaşlılığını düşünememiş demek ki. ‘İnsan için üç önemli şey vardır kızım.’ der bana. ‘Aile, para ve aşk. Dikkat et, bir insan bunlardan hangisi hakkında en az konuşursa, o meseleden bir derdi vardır.’ Hayata kin duymadan yaşamayı bana o öğretti. O yüzden hastalığımı fazla dert etmeden gündelik telaşlarla uğraşıyorum.

Bizim mahallenin bulunduğu semtte bir transformatör fabrikası var. Mahalledeki gençlerin çoğu orada çalışıyor. Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan ve sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü bunlardan ikisi. Bunlar aynı zamanda benim kankalarım.  Mahallede 19-30 yaş aralığında olup da fabrikada çalışmayan bir tek ben varım. Çünkü çalışanların hepsi erkek, ben değilim. Benim de tam olarak ne olduğum belli değil gerçi. Önce kortizon iğneleriyle şişen vücudum, kemoterapi iğneleriyle iğneden ipliğe dönünce, üzerime üç beden büyük gelen siyah kot pantolonum ve dedemden kalan siyah deri ceket üzerimden dökülse de hiç istifimi bozmadan aynılarını gitmeye devam ettim. Pantolon düşmesin diye belime sıkı bir kemer takıp, zaten kısacık olan simsiyah saçlarıma siyah bir kasket geçirdim mi, kadın mı erkek mi olduğum belli olmadan gezinirken kendimi mutlu sayıyorum.

Bir motosiklet tamircisinde çalışıyorum. Motor sevgisi bana ne babamdan ne dedemden geçti. İlkokulu bitirdiğim yaz, tamircinin önünden geçiyordum. Usta işinin ehli olduğu için, dükkanına şehrin her yerinden çok iyi motorlar gelirdi. Dört zamanlı, su soğutmalı, dört silindirli 1043cc hacimli Kawasaki Z1000R’yi görünce dükkânın önünde kalakalmışım. Usta, ağzı bir karış açık, Kawasaki motora bakıp duran beni yanına çağırdı. Motorun az önce saydığım özelliklerini bana o gün, o söyledi. Söyleyiş o söyleyiş, bir daha ayıramadı beni oradan.

Anneannem geçimimizi sağlamak için evde dikiş diker, sökük tamir eder. Bir de dedemden kalma evin alt katından gelen kira var. Bakkal Necati ve ailesi kiracımız. Dolayısıyla Ramazan ve ben ayrılmaz ikiliyiz. Hüsnü’yü de alınca aramıza Voltran’ı oluşturuyoruz. Geçinip gidiyoruz işte.

Hastalıklar, gündelik telaşlar derken, bu sıralar tek telaşım mavi gözlü köpeğim Çakır idi. Onu sokaktan bulmuştum, daha doğrusu o beni buldu. Hayvancağız bir deri bir kemikti. Zayıflığımdan dolayı bana yaftayı yapıştırmak için fırsat kollayan mahalleli ‘Senin gibi birine de bunun gibi bir kemik torbası yakışırdı zaten!’ dedikçe sinirlenmiş, ona daha çok bağlanmıştım. O da bana bağlanmıştı. Benle olan ilişkisini anlatmaya kelimeler yetmez ama anneanneme ve arkadaşlarıma da müthiş bir bağlılık duyuyordu. Ama diğer insanlara asla yanaşmıyor, sevmeye kalkışanların bile yanından hızla uzaklaşıyordu. ‘Boşa geçirecek vaktim yok.’ diyordu sanki hayata Çakır. ‘Sokak köpeği olarak geçirdiğim yılları gerçek sevgiyle telafi etmem lazım.’

Çakır bahçe duvarından aşarken sol arka ayağını incitmiş. Mahalledeki veterinere götürdüm. Köpeğin ayağını tutarken benim kolumun da filmini çekmiş Veteriner Mahmut: “Çakır’ın ayağında bir şey yok ama senin kolun kırık!” dedi bana.

***

Bundan beş sene önce, ben yirmi yaşında iken bu ağrılarıma kemik kanseri teşhisi kondu. Hatırlıyorum, üzüleceğime sevinmiştim. Çünkü en azından bir tedavi uygulanacaktı. Boşuna verilen ağrı kesici iğneler ve artık günde üç öğün değil, neredeyse üç kutu yuttuğum haplardan sonra işe yarar bir ilaç zerk edeceklerdi bedenime. Ameliyat öncesi kemoterapi yani ilaç tedavisi üç ay sürdü. Sonra kendilerince başarılı dedikleri ama benim ağrılarıma zerre fayda etmeyen bir ameliyat takip etti. Peşinden bir yıl ilaç ve ışın tedavisi devam etti. Saç dökülme oranı yüzde yüz, iyileşme oranı yüzde sıfır. ‘Fark etmez sen böyle de güzelsin…’ diyordu anneannem ama o yavrusuna pamuk yavrum diyen kirpi idi.

Adını bile doğru düzgün telaffuz edemediğim bir sürü ilaç verdiler bana. Hani evlat olsa sevilmez diye bir laf var ya, insan çaresiz olmasa değil vücuduna enjekte edilmesi, rafının önünden geçmeyeceği ilaçlardı bunlar. Mesela hamileysen yandın çünkü bebek için öldürücü etkililerdi. Hani kimse çocuk yapalım demezdi benim gibi bir kemik torbasına ama durum buydu. Toksik etkiliydi hepsi. Türkçesi bildiğin zehir. Eee, zehirli bir şey yersen vücudunun ilk tepkisi ne olur? Ölmekten önceki yani? Kusmak! Kus babam kus. Elalem ciklet paketi taşır cebinde, benim cepte mide bulantısı ilaçları.

Sağ olsun ustam, akıl ve fikir kaynağım İbrahim Usta çok destek oldu o günlerde. Günlerce işe gidemedim. Ama azıcık iyileşince sabahlara kadar çalışıyordum. İşte gece çalışma olayı o zamanlardan kaldı bende. Gündüz hayta gibi geziyor, gece sabaha kadar bir motoru tak-sök bitiriyorum. Yanı başımda ise en sadık dostum Çakır.

Bu arada adım Ozan Ilgın. Ben üç aylıkken defolup giden babamdan hayır çıkmayınca dedem koymuş adımı: ‘Kadın ozan da olur, neden olmasın?’ diyerek. Ama bana takılan lakapların bir yenisine sebep olacak bir isim daha koymuş ki akıllara zarar: Tangsuk. ‘Mucize, şaşırtıcı olay, olağanüstü şey’ demekmiş Türkçede. Benim gibi bir doğuştan eziğe mucize diye isim koyarsan, olsa olsa arkadaşları Tangsuk’la tak-sök diye dalga geçerler. Hele motorcunun yanına çırak olarak girerse, bu tak-sök lafı yapışır kalır üzerine. Uzun lafın kısası Tak-sök Ozan derler bana mahallede.

Kemoterapi işi bitti. Saçlarım uzadı. ‘Yedi-sekiz ay ömrü var.’ dediler, aradan beş yıl geçti. Hala ölmedim. Bundan sonra ne olur bilmem ama o kadar ilaçtan sonra kanserden ölmem herhalde.

***

Veteriner Mahmut’un bana kolun kırık dediği gün, Çakır’ı kucaklayıp ustamdan ödünç aldığım kamyonetin kasasından indirmiştim. Kolum kırık olamazdı. Kahvenin önünde toplanmış arkadaşları görünce “Hey millet! Veteriner Mahmut Ağabey bana kolun kırık dedi az önce. Ben de kendine bilek güreşi teklif ettim. Hadi bakalım el mi yaman bey mi yaman?” diye seslendim. Nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Ama yendim adamı. Kendimi The Fly-Sinek filminde yanlışlıkla bir sinekle beraber ışınlanma makinesine girdikten sonra sinekle insan DNA’sının birleşmesi sonucu aşırı güçlü bir insana dönüşen Seth Brundle gibi hissettim. Veteriner Mahmut şaşkın, ‘Ulan kırık değilse neydi o zaman o röntgendeki?’ diye kafasını kaşıyarak kahveden çıkarken ben, ‘Amaaan! Baytar adam ne anlar insan kolunun kırığından!’ dediğimde, kahvedekiler makaraları koyuverdiler. Ben de boş verdim gitti. Keşke boş vermeseydim. Ya da iyi ki boş vermişim. Şu dünyada amaçsız hiçbir şey yoktur.

Eve gelince Cilmayama anlattım olayı gülerek. Anneannem gülümsedi sadece. Ben de komik bulmadı herhalde diye umursamadım. Anneannemin ben uyuyunca bir yere telefon edip ‘Başlangıç!’ dediğini duymadım tabii ki. Duysam da başlangıcı durduramazdım.

***

O hafta mahalleye bir hırsız çetesi dadandı. İlk önce Kuyumcu Hilmi’yi soyduklarında kimse bu işin devamının geleceğini tahmin etmedi. Bir adam kuyumcu soyduktan sonra başka hangi dükkânı soymak isterdi ki? Ertesi gece yan dükkandaki Necati’nin bakkal dükkanına sıra geldi. Sonra da azıttılar, transformatör fabrikasına girdiler. İşin ilginç yanı kuyumcudan sonrakilerde çalınacak bir şey bulamadıkları için, dükkanları darmaduman ediyorlardı. Maksat hırsızlık yapıp aç karınlarını doyurmak değil, zarar vermekti. Halbuki, her mesleğin olduğu gibi hırsızlığın da bir raconu vardır.

O akşam ben Çakır ile beraber sakin sakin, 2014 model mavi renkli Suzuki Inazuma F motorun arka fren diskindeki arızayı çözmeye çalışıyordum. Fren hiç dikiş tutmuyordu. Bir motosiklet için bu intihar demekti.

Tamirci dükkanının zaten derme çatma olan kapısı tekmeyle açıldığında, frendeki aksaklığı bulmuş, fren diskini değiştirmek üzereydim ki, dört tane adam yüzlerinde siyah kar maskeleri, ellerinde bilek kalınlığında sopalar iki-üç metre uzağımda dikildiler. Çakır, kötü niyetin kokusunu alınca, yanımdan ok gibi fırlayarak adamlardan birinin bacağına yapıştığında, köpeğin kafasına sopayı indiren adama hiçbir şey yapamadım. Diğeri beni kıskıvrak yakalayıp başımdan hiç çıkarmadığım siyah kasket düştüğünde “Karıymış lan bu!” diye bağırdığında da hiçbir şey yapamadım. İçlerinden en iri yarı olanı “Karıya da benzese bari! Yürü lan işimize bakalım biz!” diyerek sopasıyla tezgahların altını üstüne getirdiğinde bile hiçbir şey yapamadım. Benim gibi kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan sinek sıklet şekilsiz bir yaratık, Çakır için gözünden iki damla yaş akıtmaktan başka ne yapabilirdi ki?

Adamlar ortalığı talan edip, beni bırakmazdan önce haftalığım olan 250 lirayı da cebimden alıp siktir olup gidince, Çakır’ın nabzını kontrol ettim. Çılgına dönüp hemen Inazuma’ya atladım. Frenin diskini henüz değiştirmemiş olmam umurumda mıydı sanki? Bu, eğer olacaksa, en güzel intihardı.

Kapı aralığından, adi hırsızların, eski kasa beyaz bir 3.16 BMW’ye doluştuklarını gördüm. Koşarlarken ikisinin ayağında fosforlu ‘N’ harfi olan ayakkabılardan olduğunu fark ettim. Mahalleye yeni taşınan ikiz serserilerden başka bu ayakkabıdan giyen yoktu. “Yurt dışından fosforlusunu getirttik!” diye de hava atmışlardı. “Al sana hava!” dedim içimden! Beş dakika sonra peşlerindeydim. Eğer belediye refüjdeki çimleri bu akşam haddinden fazla sulamasaydı, kovalamaca devam edecekti. Asfalta taşan sulara saatte 150 kilometre hızla girdiğimde motorun kontrolünü tamamen yitirdim. Fren yapınca 187 kiloluk motor bir tarafa fırladı, ben bir tarafa fırladım. Sakin bir gölün üzerinde seken büyük yassı bir taş gibi, yerden zıplayınca kaç kere yere çarptım sayan olmadı. Hızını alamayan motor, benim üzerimden de geçip gittiği zaman, zaten şekilsiz olan bedenim bir patates çuvalı gibi kaldırımda hareketsiz yatıyordu.

Beyaz BMW de şaşkınlıktan refüje çarpıp durmuştu. Bu şaşkınlık anında kaldırımın benim sürüklendiğim köşesinden siyah kot pantolon ve deri ceket giymiş bir kadın yola fırladı. Rocky 4 filmindeki Rus boksör Ivan Drago’nun karısı Ludmilla’yı canlandıran  Brigitte Nielsen gibi iri yarı yapılı kadının siyah kısa saçları buzağı yalamış gibi geriye taranmıştı. Bütün olan biteni seyretmiş olmalı ki, daha kafalarındaki kar maskelerini çıkaramamış olan adi hırsızların doluştuğu beyaz BMW’ye üç adımda varıp ön kaputa, ben diyeyim Hulk, siz deyin Iron-man gibi bir yumruk vurdu. Arabanın motorundan dumanlar fışkırdı. Adi hırsızlar arabayı fareler gibi teker teker terk etmeye başlayacaklardı ama o Wonder Woman gibi kadın nasıl yaptı nasıl etti, en irilerinin ağzını burnunu bir dirsek darbesiyle dağıttı. İkincisinin kolunu arkasından kıstırıp ön kolundaki kemikleri kırdı. Diğer ikisinin kafalarını tokuşturduktan sonda belinden hızla çıkardığı deri kemerle kıskıvrak bağlayıp boş çuval gibi yere bıraktı. Olay yerine gelen yetişen özel kuvvetlere ait polisler, görgü tanıklarının hayretler içinde o iri yarı tuhaf kadını alkışlamaları ve kahraman ilan etmelerine kulak asmadı. Kadını tutuklayıp ekip arabasına bindirdiler.

Bana gelince, ben gözümü hastanede açtım. Ya da öyle sanmıştım.

***

İyileşip mahalleye gelince herkes etrafımı sardı tabii ki: “Hadi hadi baştan anlat şunu!” “Oğlum kaçıncı anlatışım? Bak hepiniz iyi dinleyin tamam mı! Allahıma son bu!” “Tamaaam!”

“Şimdi ben gözümü bir açtım, damarlarımda serumlar filan. Hastanedeyim ya. Ama bu farklı biraz. Şehirdeki tüm hastanelerde yattım, hepsini gözüm kapalı bilirim. Kapıda silahlı nöbetçi filan var. Ben n’oluyor demeden aynı anneannem gibi beyaz saçlı pembe tenli ama 30 yaş daha genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde Ninjalar gibi siyah kıyafetler var, belinden Batman zamazingoları sallanıyor. Peşinden de Robocop kılıklı uzun boylu, bir adam içeri daldı. Ben gözümü kapadım. Dinlemeye başladım…”

“Yaaaaa! Ulan biz de olanları anlatacak sanmıştık! Rüya görmüş onu anlatıyor! Yok anneannesi Ninja kıyafetliymiş de! Yok Robocop gelmiş de! Hadi oğlum yaylanın bizimle kafa buluyor bu kız yahu!”

***

Mahalle, hırsızlıktan tutuklananların buraya yeni taşınan ikiz serserilerle, iki tane tetikçi bozuntusu adam çıkması sebebiyle çalkalanıyordu. Transformatör fabrikasının eski ortaklarından biri, fabrika patronu Dündar Bey’le olan husumeti yüzünden mahalleye hırsız gibi dadanmaları, sonra da fabrikayı talan etmeleri için adamlara para vermiş, fakat kaza geçirdiğim akşam o geniş omuzlu, buzağı yalamış saçlı iri yarı kadının mucize gibi ortaya çıkması bütün planlarını alt üst etmişti.

***

Eğer beni dinleselerdi anlatacaklarımın devamı da vardı…

“Şimdi ben gözümü bir açtım, damarlarımda serumlar filan. Hastanedeyim ya. Ama bu farklı biraz. Şehirdeki tüm hastanelerde yattım, hepsini gözüm kapalı bilirim. Kapıda silahlı nöbetçi filan var. Ben n’oluyor demeden aynı anneannem gibi beyaz saçlı pembe tenli ama 30 yaş daha genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde Ninjalar gibi siyah kıyafetlervar , belinden Batman zamazingoları sallanıyor. Peşinden de Robocop kılıklı uzun boylu, bir adam içeri daldı. Ben gözümü kapadım. Dinlemeye başladım:

“Ona yapacağınız testlerin hepsini bana yaptınız zaten!” dedi genç Cilmaya. “Kızı rahat bırakın. Nasıl olsa o da Osteogenesis Imperfecta olmasının bedelini size hizmet ederek ödeyecek. Bırakın evinde kendine gelsin. Bir yere kaçacak hali yok ya!”

“Onu nasıl yetiştirdiniz! Buraya getirirlerken adamlarıma etmediği küfür kalmamış!” diye söylendi Robocop kılıklı polis.

“Çocukluğundan beri hastalığıyla damgalanmış, bu yüzden kendini toplumdan dışlanmış hisseden bir kız çocuğunu nasıl yetiştirmek gerekirse öyle yetiştirdim!” diyerek odadan çıktı genç Cilmaya.

Yatağımdan kalktım. Gizlice hastane koridorunda süzülüp internete bağlı bir bilgisayar bulunca hemen yazdım: Osteo-ne? Osteogene? Neydi lan bu? Google beni tamamladı. Osteogenesis Imperfecta: Tip 1 kollajenin yapı veya sentez bozukluğuna bağlı olarak gelişen, çocuklarda yaygın osteoporoz ve buna bağlı kemiklerde frajilite, kırıklar ve deformitelerle karşımıza çıkan kalıtsal bir bağ dokusu hastalığıdır.

Kemiklerde frajilite ne lan? HASSASİYET. Imperfecta’nın kelime anlamı MÜKEMMEL OLMAYAN.

KIRIKLAR.

DEFORMİTE. Deformite ne? Şekil bozukluğu.

Bende mi? Deveye demişler neren doğru? Önce gülmek istedim. Sonra ağlamak. Kemik kırıkları ve şekil bozukluğu varmış bende. Ağlarken uyuyakalmışım.

***

Hırsızlık olayından bir hafta sonra, transformatör fabrikasının sahibi Dündar Bey mahalleye teşrif etti. O gece hırsızları kıskıvrak yakalayan iri yarı tuhaf kadını tanıyan var mı diye sağa sola soruyordu.

Mavi Suzuki motosiklete bindim. Mahallelinin ayaküstü toplandığı sokağın başına kadar geriledim, geriledim. Ne yapıyor bu deli dercesine herkes beni izlemeye başladı. Sonra, frenini nihayet tamir edebildiğim Suzuki Inazuma’nın Japonca’da yıldırım manasına gelen isminin hakkını verircesine hızlanarak boş arsanın kıyısında yan yana duran üç çöp konteynırına motorla adeta daldım. Motor konteynırlara takılı kaldı, bedenim arsanın ortasına fırladı. Zaten şekilsiz olan bedenim tekrar bir patates çuvalı halini aldığında arsanın ortasında hareketsiz yatıyordum.

Mahalleli şaşkınlıktan ağzı bir karış açık olan biteni izlerken yardıma bile gelemediler. ‘Tak-sök…’ diye fısıldadı bazıları. Anlaşılan cenazem pek şenlikli olacaktı.

***

Mezarlık mahallenin arkasında bulunan küçük çaplı ormanın kıyısında idi. En yakın arkadaşlarım onların ailesi ve tabii ki erkeklerden bir iki adım arkada zavallı anneannem musalla taşındaki tabutun etrafında dikiliyorlardı.

Halbuki cesedimi yıkamak üzere gasilhaneye getirdiklerinden beri patates çuvalı misali o mermer masanın üzerinde yatmaktaydım. Nasıl olmuştu da ölüyü ikindi namazına müteakip toprağa vereceklerken tabuta koymayı unutmuşlardı acaba?

Dışarıda Mahalle camimizin hocası olan Muharrem Hoca son olarak “Nasıl bilirdiniz?” diye sorar, kalabalık tüm ahaliden hep bir ağızdan gümbür gümbür bir “İyi bilirdik…” nağmesi yükselirken, patates çuvalına benzeyen bedenim mermer masanın üzerinde saniyeler içinde doğruldu.

Cilmaya olacakları bildiği için dışarıdaki cemaatten ayrılıp çaktırmadan gasilhaneye girmişti. “Giysilerini getirdim.” dedi. “Hadi giy şunları da göster onlara kim olduğunu!”

Kırık dökük bedenimin içinde bulunduğu derinin altında bir şeyler olmaya başladı. Kemiklerim önce kırıldı sonra yer değiştirdi ve tekrar birbirine kaynadı. Ama bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar oldu.

Zayıf bedenimi saklamak için giydiğim üç beden büyük siyah kot pantolon ve dedemden kalma siyah deri ceketimin içi doldu. Uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı bir kadın olarak ayaklandım. Siyah kısa saçlarımı ıslattığım ellerimle geriye yatırıp ağır ağır adımlarla mahallelinin yanına geldim.tabutumu tek yumrukta parçalayıp yere attım.

Cenaze namazımı kılan mahalleli hep bir ağızdan “Tak-sök!?” deyiverdi.  Kankam Ramazan “Aha işte o kadın! İyi de Tak-sök nerede? Tabut neden boş?” diye bağırmaya başladığında millet namazı niyazı filan unuttu. Muharrem Hoca oracığa düştü, bayıldı.

 1 hafta önce…

Hırsızları yakalamak için yaptığım kazadan sonra eve getirildiğimde, hastaneden çıkarken bana ne içirdilerse, hiçbir yerim ağrımıyordu. “Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!” dedi Cilmaya büyük bir sevinçle. Bense ağrısız bir hayat nasıl olur ki acaba, diye düşünürken balkona çıktığımda ıslak zeminde ayağım kaydı. İkinci kattan bahçeye düştüm.

Şansa bak!  KIRIKLAR. DEFORMİTE. Tekrar patates çuvalı haline gelen bedenim çabucak toparlandı.

DEFORMİTE SONRASI REFORMASYON. Yani yeniden oluşum:

‘Sonunda bütün o kemoterapi ve radyoterapiler işe yaradı işte!’

Üzerimdeki üç beden büyük siyah kot pantolon ve dedemden kalma siyah deri ceketim nedense büyük gelmiyordu artık. Hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktım, tekrar yukarı çıktım. Aynaya baktığımda bir çığlık attım: O gün hırsızları yakalayan geniş omuzlu buzağı yalamış saçlı iri yarı kadın ta karşımda dikiliyordu!

“Demek o zehirli ilaçları benim vücuduma zerk etmelerine bunun için göz yumdun! Güya güçlü kuvvetli ama kocaman bir ucubeye dönüşebileyim diye! Üstelik ben bütün bunlardan bihaberken! Kim verdi sana bu hakkı!”

“Kız torunum olduğunu öğrendiğim gün bu hakkı bana sen verdin! Başka çarem yoktu! Ya o ilaçları sonuna kadar alarak tüm ağrı eşiklerini aşıp güçlü halde çıkacaktın bu işten, ya da ömrünün sonuna kadar kendini saklamak için üç beden büyük erkek kıyafeti giyinen o ezik kız olarak kalacaktın!”

“İyi de ben memnundum o ezik halimden! Bir kere de olsa bana sorabilirdin!”

“Soramazdım çünkü bana da kimse sormadı!” dedi Cilmaya ve gözlerimin önünde önce bir çuval gibi yere yığılan bedeninde sürekli hareket halindeki iskeletinin şeklini saniyeler içinde değiştirerek, benim hastane sandığım aslında polisin özel kuvvetlerine ait olan binada gördüğüm Ninja kıyafetli genç Cilmaya  haline geliverdi.

“Bak kızım. Bu güç senin her zaman içindeydi ve patlayacağı anı bekliyordu. Bunun adı Osteogenesis_”

“Biliyorum! Osteogenesis Imperfecta! MÜKEMMEL OLMAYAN. KIRIKLAR. DEFORMİTE. Bir dakika… O ve I! Ozan Ilgın! İsmimin baş harfleri! Demek dedem de biliyordu!”

“Tabii ki güzel evladım, Tangsuk ismini sana neden koydu sanıyorsun? Ömrün boyunca seninle tak-sök diye dalga geçsinler diye mi? Tangsuk mucize demektir. Sen mucizenin ta kendisisin…”

Kılınamayan cenaze namazımdan sonra…

Bütün mahalleli “O kadın!” dedikleri kişinin ben, yani Tak-sök Ozan olduğumu nihayet anlamıştı. Etrafıma toplanmış binlerce soru yağmuruna tutarken o sırada Hoca için çağrılmış ambulansın peşine takılıp gelmiş mahalle karakoluna ait polis aracından amirin anonsu duyuldu: “Tak-sök ne yahu? Yok mu bu kadının bir adı?”

Çalıştığım motosiklet tamirhanesindeki hırsızlık esnasında başından yaralanan ama ustam tarafından veterinere taşınarak tedavi ettirilen Çakır, cenazem için getirilip bağlandığı ağaç dalından beni görür görmez kurtulup soluğu yanı başımda aldı. Sadık dostum sevincinden üzerime artlar ve yüzümü yalarken ben cevap verdim:

“Benim adım Tangsuk Ozan Ilgın Amirim. Bundan sonra bana tak-sök, köpeğime de kemik torbası diyecek olanın alnını karışlarım!”

DeVaM EdEcEk…

CEZA ALMAMIŞ BİR PEDOFİLİ VAKASININ GERÇEK HİKAYESİ:A FRIEND OF THE FAMILY

0

Dizinin künyesi: A Friend of the Family

Başroller: Jake Lacy,Colin Hanks, Lio Tipton

Sezon: 1 sezon, 9 bölüm, 2022  

Yazan: Nick Antosca

Uyarlandığı kitap: Stolen Innocence- The Jan Broberg Story

Yayınlandığı platform: Peacock (Dünyada) beINCONNECT (Türkiye’de)

IMDb puanı: 7.4

Gülmeyin. Şaşırmayın. Aman sakın ha kınamayın. 1970’lerin sonu. Star Wars filmleri ve UFO haberleri havada uçuşuyor. 12 yaşında bir kız çocuğu 38 yaşında bir adam tarafından alıkonuluyor. Sonra “Uzaylılar tarafından sana ve bana bir görev verildi. Bu görev şu: sen 16 yaşına girinceye kadar seninle bir bebek yapmamız gerekiyor. Eğer bu görevi zamanında yerine getiremezsek sıra ortanca kız kardeşine gelecek. Başarısız olduğun için de küçük kız kardeşin ve senin ruhun buharlaştırılacak.” diyerek kandırıyor.

Gelelim dizinin adının neden “A Friend of the Family” olduğuna. Neden ‘çocuk tacizcisi’ ya da ‘pedofili’ filan değil?

Çünkü bu pedofili adam bir aile dostu. Her şey Mormon kilisesine devam eden iki ailenin kilisede tanışmasıyla başlıyor. Ailelerden biri oraya yeni taşınır. 3 erkek çocuk ve bir kız bebeği olan Robert Berchtold’un (pedofili suçlusu adam) ailesi, 3 kız çocuğu olan Bob Broberg’in ailesiyle kısa sürede içli dışlı olur. Robert, iki babanın da isminin kısaltılmışı Bob olduğu için kendine kısaca “B” denmesini ister. (Bundan sonra yazıda bu kişi ‘B’ diye geçecektir.)Sonra da Broberg ailesinin karı-koca ve çocukları dahil tüm fertlerine kendini aşırı sevdirmeyi başarır. Ama bu başarının altında adamın gizli ajandası yatmaktadır.

B, kendi 4 çocuğu ve kolayca kontrol ve manipüle ettiği karısının haricinde en çok diğer ailenin 12 yaşındaki en büyük kızları Jan Broberg’le (pedofili mağduru) vakit geçirir. Sonunda bir gün kızı at binmeye götürme bahanesiyle okulundan alır ve karısından habersiz edindiği karavana bindirerek kızı resmen kaçırır.

Olayların herhangi bir 2000’li yıllar çocuk tacizinden farklı gelişimi işte burada başlar. B, 12 yaşındaki kıza, uzaylıların olduğunu iddia ettiği bir ses kaydını, beyin yıkama yöntemiyle tekrar tekrar dinlettirir. En az babası kadar sevdiği ve güvendiği bu adamla bir karavanda kısılıp kaldığını sanan Jan, ses kaydında dinlediği yalanları gerçek sanır ve B’ye sığınır. Çünkü buradaki en önemli ayrıntı, adamın kıza, kendisinin de mağdur olduğu yalanıyla yaklaşmasıdır.  Öte yandan yine çok güvendikleri aile dostu olan B’nin kızlarıyla birlikte sırra kadem basmasına ne tepki vereceklerini bilemeyen Brobergler, adamın karısının “O Jan’ı çok seviyor, asla onun kılına bile zarar vermez” şeklindeki telkinlerine kanarlar. Kızla adamın kayboluşlarının 4. gününe kadar polise bile haber vermezler. Olayın 4. günüyse olay artık FBI’a intikal eder.

Hikâye gerçekten yaşanmış olduğu için diziyi izlerken adamın her suçlamadan, her durumdan kendini temize çıkarabilmesini tırnaklarınızı yiyerek izliyorsunuz. Ayrıca mutfağa gidip kocaman bir bıçak alıp ekrandan o lanet olası adamı bıçaklayamadığınız için içiniz yanıyor. İnsanı katil edebilecek denli soğukkanlı, zeki, her planda polisten veya kızın ailesinden bir adım önde olan bu pedofil adam aynı zamanda psikolojik tedavi de görmüştür. Belli ki işe yaramamıştır.

Tıpkı B’nin psikoloğundan aldığı bilgiyi aileyle paylaşan FBI ajanının “pedofili” kelimesini ilk defa duymuş olması gibi, sadece polisler değil tüm dünya da bu kötülüğün ne denli yaygın olduğunu henüz bilememektedir. Yabancılardan gelebilecek kötülüklere hazırlıklı olsalar da kendi halinde yaşayan ve kendilerini tövbekâr ve inançlı insanlar olarak tanımlayan bu Mormon toplumunun mensupları, komşu ailenin babasından gelebilecek bu seviyede bir kötülüğe karşı hazırlıksız yakalanmışlardır.

Nitekim B, 12 yaşındaki Jan’i karavanında 37 gün alıkoyduktan sonra, Jan, sağ salim ve cinsel olarak taciz veya tecavüze uğramamış yani bakire olarajeve döner. Kızda herhangi bir saldırı veya taciz izine rastlanmadığı için dönemin kanunlarına göre, mahkemede B’nin avukatının karşısında hiç şansı yoktur.

Ama aynı B, Mormon kilisesindeki papazlara kızı uyutarak onunla kısıtlı cinsel birliktelik yaşadığını ve uyuyan kızın bedenini mastürbasyon amacıyla kullandığını itiraf ettiğinde sadece kiliseden aforoz edilme cezası alacaktır. Üstelik papazlardan birinin reşit olmayan kızına da uygunsuz tekliflerde bulunmuştur. FBI ajanı papazdan bu bilgileri dehşet içinde öğrendiği zaman, neden bu durumu polise intikal ettirmediklerini sorar. Papazın “Ama tövbe etmişti” şeklindeki naif cevabı izleyenleri ekranın karşısında sinir krizi geçirtmeye yetecektir.

Benim için hikâyenin kırılma noktası budur. Amerika gibi laiklik ve demokrasiyle yönetilen bir ülkede bile, bir çocuk tacizcisine, dini anlamda sadece kiliseden aforoz ederek ceza verebileceklerini sanan saf ve dünyadan bihaber insanlar yaşıyorsa bu, insanların neden inanışlarına göre cezalandırılamayacağına güzel bir örnektir. Çünkü Mormon inanışına göre aforoz etmek yeterken, başka inanışa göre 40 falaka atılabilir, bir diğer inanışa göre o yetişkinin kızı taciz eden organı kesilebilir. İşte bu yüzden kanunlar, neye inanırsa inansın ya da inanmasın, tüm insanları eşit kılar.

Dünyanın pek çok ülkesinde akıl baliğ olma yaşı 18’dir. 18 yaş altı bir kişiyle (cinsiyetten bağımsız olarak) yetişkin bir kişinin (cinsiyetten bağımsız olarak) herhangi cinsel bir etkileşimde bulunması pedofilidir. Daha netleştirirsek pedofili, 16 yaş öncesi bir çocuk ve en az bundan 5 yaş büyük olan bir yetişkinin arasında geçen cinsel aktivite olarak değerlendirilmiştir.

1977’den bu yana dünyada her türlü algıda roket hızında değişmeler oldu. O yüzden yazının başında ‘gülmeyin, şaşırmayın, kınamayın’ dedim. Şimdi 12 yaş kız ya da erkek bir çocuğu ‘Uzaylılar bize şöyle şöyle bir görev verdi’ diyerek kandıramazsınız. Çocukların çoğu bunu dediğiniz zaman gülmekten kırılır. Kalan yarısı da Google’a ‘Uzaylılar bize ne görev verebilir?’ yazıp size başka fikirlerle dönebilir. Çocuklar daha küçükken öğretilen ‘benim bedenime kimse elleyemez’ mottosuyla büyüyorlar artık.  Bırakın yabancılardan yiyecek almayı, iyi niyetle çocuğunu sevmeye kalkışan olursa ‘çocuğuma dokunamazsınız’ diyen anneler ve ‘bana bu kadar yakın duramazsın’ diyen gençlerle karşılaşmak mümkün. Ve iyi ki böyleler. Eş dost akraba aile arkadaşı da olsa yetişkin bir erkek 12 yaşında bir kızla ortadan kaybolursa artık kimse polise haber vermek için 4 gün beklemez. Herkesin kişisel sınırları belli ve o sınırları yanlışlıkla da olsa bilerek de olsa aşan kişiler kanunlarla belirlenmiş cezalara maruz kalıyor.

Buna rağmen günümüzde taciz ve tecavüz suçları bitti mi? Maalesef hayır. Jan Broberg bir vakıf kurarak mağdur kadınlara ve ailelerine yardım etmeye çalışıyor. Gençler ve çocuklar onun gibi yaşanılanlar üzerinden 28 yıl geçtikten sonra (1977-2005) mahkemede pedofili suçlusunun yüzüne tüm hissettiklerini haykırmak zorunda kalmasınlar diye.

Robert Berchtold Jan Broberg’le yüzleştiği bu mahkemeden kısa bir süre sonra intihar etmiş. Spoiler değil gerçek hayat olduğu için bu bilgiyi verebilirim. Ama onun kendine geç de olsa verdiği bu ceza, Jan’den sonra hayatını kararttığı ve Jan gibi bunu anlatıp içindeki acıyı paylaşarak rahatlayamayan pek çok kadına en ufak bir teselli olmamıştır. Keşke Jan’in vakasında kesin bulgular olsaydı da onu kaçırdığı için çıktığı ilk mahkemede tutuklanabilseydi. O zaman pek çok başka kadının da hayatını karartmamış olacaktı.

RAFLARDAKİ YENİ KİTAPLAR

0

TABUTUMDAN BAKARKEN

Yazarı: Ramazan Atlen

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 164

Dedektif Dergi yazarlarından Ramazan Atlen’in ilk öykü kitabı “Tabutumdan Bakarken” Herdem Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. İçinde birbirinden sürükleyici yedi hikayenin yer aldığı kitap, bizi yeni bir polisiye kahramanla  tanıştırıyor: Özel Dedektif Hüseyin Kalander. Tüm öykülerde karşımıza çıkan Hüseyin Kalander, kendine has sakin ve dingin tarzıyla okuyucuyu hayran bırakıyor. Olay örgüleri de aynı dinginlikte; karmaşadan ve suç çözümlemesinden uzak, adeta doğal akışında seyreden insan hikayeleri… Yazarın akıcı ve yalın dili bu dinginliğe ayrı bir lezzet katıyor. Her bir hikayesini heyecanla okuyacağınız ve içinden favorinizi seçmekte zorlanacağınız bu harika edebiyat örneğini mutlaka okuma listenize ekleyin.

ÖĞLEDEN SONRA CİNAYETLERİ

Yazarı: Önay Yılmaz

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 178

Önay Yılmaz Öğleden Sonra Cinayetleri adlı kitabında okuyucularının karşısına bu kez birbirinden ilginç dokuz polisiye öyküyle çıkıyor. Romanlarında okuyucusunu şaşırtmayı oldukça seven Yılmaz, bu kitaptaki her bir öyküsünde aynı oyunu oynuyor okuyucusuyla.

“Gayriihtiyari bir hareketle teleskobu pencereye yöneltti. Tam o anda elindeki havaya kalkmış bıçağı yataktaki çıplak kadına saplayan bir adam gördü. Adamın yüzü teleskobun merceğini bütünüyle kaplamıştı. İri kafalı, siyah saçlı, sakallı bıyıklı bir adamdı. Gözleri birbirine yakın ve koyu renkli adamın yanağında derin bir yara izi vardı.

Üzerine siyah bir tişört, altına da mavi kot pantolon giymişti. Adam  bıçağı yeniden saplamak üzereyken birden bakışlarını kendisine yöneltilmiş olan teleskoba çevirdi. Birisi onu izliyordu ve kadını öldürdüğünü görmüştü…” “Öykünün başlığından da anlayacağınız üzere benim adım Hayalet! Ben artık maalesef bu dünyada yaşamıyorum. Ölüyüm. Ama kendi isteğimle, kazayla ya da herhangi bir hastalık sonucu falan ölmedim, resmen öldürüldüm; diğer deyişle bir cinayete kurban gittim. Ne yazık ki katilimi görme fırsatım olmadı, ancak kimin öldürdüğünü tahmin ediyorum. Benim adım polis dilinde “maktul” oluyor. Yıllarca maktullerin öykülerini yazdıktan sonra onların durumuna düşmek oldukça ironik bir durum. Ama yapacak bir şey yok, çünkü hayat dediğimiz şey böyle sürprizlerle dolu.” (Tanıtım Bülteninden)

Yazarın yalın bir dille ustaca kaleme aldığı bu kitabını bir solukta bitireceğinize eminim.

KAYIP YÜZ

Yazarlar: Elçin Poyrazlar

Yayınevi: Doğan Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 272

Mantolu Kadın, Kara Muska, Ecel Çiçekleri’nin yazarı Elçin Poyrazlar’ın son kitabı “Kayıp Yüz” Doğan Kitap etiketiyle kısa bir süre önce okuyucuları ile buluştu.

İntihar davalarına bakmak için sürülen Suat Zamir, dairesinden aşağı düşüp ölen genç kızın ve ortadan kaybolan ev arkadaşının vakasında görevlendirilir. Normalde intihar raporu yazılıp geçilen bu tarz davalardaki bakış açısının aksine Suat Zamir ölen genç kızın hikayesini titizlikle incelemeye başlar. Fakat ne kadar derine inerse bulgularıyla o derece şaşırır. Peki, genç kızın ölümü bir cinayet midir yoksa intihar mı? Bu sırada Emniyet’e gelen esrarengiz bir kadın, kocasının onu öldürdüğünü söyler. Bu şaşırtıcı iddia karşısında herkes kadının akıl sağlığının yerinde olmadığını düşünür. Peki, acaba bu kadının gizemi nedir?

Yazarın dili, anlatımı her zamanki gibi oldukça akıcı. Heyecan dozu yüksek olan romanda, okuyucusuna adil davranıyor ve her bir ipucu sizi yavaş yavaş gizemi aydınlatmaya götürüyor. Polisiye sevenlerin bir çırpıda okuyacağı sürükleyici bir roman.

BİRTAKIM  CİNAYETLER

Yazarı: Yeşim Yörük

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 218

Dedektif Dergi’nin sağlam kalemlerinden Yeşim Yörük’ün kaleme aldığı birbirinden kuvvetli sekiz hikayeden oluşan kitabı “Birtakım Cinayetler” Türk polisiye edebiyatına kuvvetli bir giriş yaptı.

Türkiye’den Almanya’ya cinayeti çözmek için giden bir komiserden beş yıldır yakalanamayan bir seri katile, 80 darbesi yıllarında davaya karışan oğlunu bir daha göremeyen yaşlı bir kadından sarhoş haldeeve dönerken kendini bir seri katilin elinde bulan mafya babası Niyazi’ye, huzurevindeki yaşlıların ölümüne şahit olduğu gencecik bir kızın davasına ve Ayşegül’ün hazin hikayesine uzanan birbirinden gizemli sekiz ayrı hikaye… Başarıyla yaratılmış karakterleri ve her karaktere özgü hikayesiyle zenginleşen bu kitabı okuduktan sonra Yeşim Yörük’ün yepyeni kitapları için şimdiden heyecanlanacağınıza eminim.

KIZ KARDEŞİM

Yazarı: Verda Pars

Yayınevi: Yitik Ülke Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 224              

Yazarın ikinci romanı “Ölüm Fısıldar Geceye’den” sonra yine aynı kahraman Misli Perin’in yer aldığı üçüncü romanı “Kız Kardeşim” yakın zamanda Yitik Ülke Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Bu kitapta da polisiye yazarı Misli Perin ile beraber arkadaşları Selim, Şule ve eski aşkı Kemal yer alıyor. Ve belki de yeni bir sevgili adayı daha…

Marmaris’ten dönen Misli Perin, apartman dairesi müteahhide verildiği ve eşyasını boşaltması gerektiği için kısa bir süre arkadaşları Selim ve Şule’de kalır. Günün birinde eski komşularından birinin kızı olan Seçil kayıp bir arkadaşını bulması için Misli Perin’den yardım ister. Durumu araştıran Misli Perin pek de tekin çıkmayan kızı bir türlü bulamaz; olayın fazla üzerinde durmaz. Fakat kısa bir sonra eşyasını taşımak  için apartmana gittiklerinde tamamen boşalmış olan binada bir kadın cesedi bulunur: Seçil’in kayıp arkadaşı Müjde! Misli bir anda kendini yakışıklı komiser ile katilin peşinde bulacaktır.

Film tadında ve son sayfasına kadar elinizden bırakamayacağınız bu romanı mutlaka okuma listenize ekleyin.

OXI

Yazarı: Ahmet Ziya Yıldırım

Yayınevi: İnkılap Kitabevi

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 272

Ahmet Ziya Yıldırım’ın polisiye-psikolojik gerilim türünde kaleme aldığı “OXI”, cinayetlerle çevrili sürükleyici bir hikâyeyi okurlarla buluşturuyor. İnkılâp Kitabevi imzasıyla raflarda kısa bir süre önce yerini alan kitap, bir seri katile psikolojik açıdan derinlemesine bakıyor.

“Beklediği şeyin ne olduğundan o da tam emin olamıyordu. Eşinin kayıp bedeni hakkında bir haber mi? Yoksa morgda duran başı mı? İçeride beklemesini istememişlerdi. Burada, bu salonda, o da herkes gibi ölümü bekledi. Burası diğer bekleme salonlarından farklıydı. En kötüsünde bile bir umut olurdu. Girişe yazmamışlardı ama buraya umudun girmesi yasaktı! Bir çocukluk travması, insana ne kadar kötü bir şey yaptırabilir ki? Ya dâhice planlanmış, akıl almaz cinayetlerin sebebi? Evet, bir travma, acımasız bir seri katil yaratabilir: Cenk. Alınan bir ihbar üzerine olay mahalline giden polisler, karşılarında su dolu bir küvetin içinde, vücudu şeffaf bir bantla sarılmış bir kadın cesedi bulur. Olay araştırılırken, daha önce benzeri görülmemiş biçimde işlenen cinayetler seri şekilde devam eder. Bu cinayetlerin sorumlusunun geçmişiyle barışamaması ve sahip olduğu “şekersiz şeker” hastalığı nedeniyle aklını ve duygularını kontrol edememesi, birçok insanın hayatına mal olur. Bir insanın geçmişinin yaralarıyla başa “çıkamaması” ile yaşanan tüm bu karmaşanın, olay akışının ve ustaca işlenmiş sürükleyici kurgunun sonunda, sizleri hayrete düşürecek bir final bekliyor. Bir solukta okuyup bitireceğiniz OXI ile geçmişin sır perdesini aralamaya hazır olun!”

(Tanıtım Bülteninden)

AJDA’NIN ELMASLARI

Yazarı: Mehmet Murat Somer

Yayınevi: Dedalus

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 258

Mehmet Murat Somer, Hop-Çiki-Yaya serisinin dördüncü ve son kitabı ‘Ajda’nın Elmasları’nda entrikalar ve heyecan dozu yüksek kovalamacalarla yepyeni, farklı bir macerayı okurlarıyla buluşturuyor.

“İşte Burçak karşısındaydı.

Kısa bir selamlaşmadan sonra telefon konuşması fazla sürmesin diye olabildiğince hızlı durumu anlatmaya başladı…

“Yani ayolcuğum,” dedi telefona, “adamın anlattıkları gerçek olabilir! Düşünsene kanlı bir katille kapı komşusuyum. Onunla aynı sofrada oturdum, evime geldi! Aklıma geldikçe ürperiyorum.”

İstanbul, Süperstar Ajda’nın elmaslarının çalındığı haberiyle güne başlar. Tam da aynı sıralarda iki doktor hastanedeki odalarında öldürülür. Ancak acar dedektifimiz Burçak, Rio’ya gitmiştir.

Bu defa iş dedektifimizin delişmen yardımcısı Gönül’e kalmıştır. Daha doğrusu Gönül bu hırsızlığı çözmek için gönüllü olmuştur. Doktor katilini adalete teslim etmek ise bir taraftan yeni aldığı eve yerleşmeye çalışan Ponpon’a düşmüş gibi görünmektedir.” (Tanıtım Bülteninden)

Polisiye edebiyatımızın en üretken yazarlarından olan Mehmet Murat Somer’in meşhur serisinin bu yeni kitabı diğerleri gibi çok konuşulacağa benziyor.

KUSURSUZ CİNAYET

Yazarı: Erdal Süsem

Yayınevi: Navis

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 234

Edirne F Tipi Cezaevi’nde bulunan Erdal Süsem’in ‘Kusursuz Cinayet, Gölgeler ve Suretler’ isimli kitabı Navis Yayınlarıyla raflarda yerini aldı.

“Pusuya düşüp kurşunlanan, iki ateş arasında kalan, evinden ayrılırken gözaltına alınıp kaybedilen, işkencede öldürülen insanlar geldi gözlerinin önüne. Bu esnada, hıçkırıklarla soranlara anlatıyordu Tuğba; yamaçtan dönerken nenesinin ayaklarının birbirine dolanmasıyla, dereye tepetaklak düşüpbaşını taşlara vura vura yuvarlandığını.”

(Tanıtım Bülteninden)

PEMBE PANTER CİNAYETLERİ

Yazarı: Erkan Aksu

Yayınevi: Fa Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 255

“İçimizdeki Seri Katil” kitabı ile Türk polisiye edebiyatında yerini sağlamlaştıran Erkan Aksu’nun son romanı “Pembe Panter Cinayetleri” korku-gerilim dozu yüksek bir polisiye.

Eski Başkomiser Pınar Kızılkaya yaşadığı kötü bir olay sonrası mesleğinden ihraç edilerek, bileğindeki elektronik kelepçeyle eve hapsedilir. Evde kaldığı süre içinde kitap yazmaya başlamış ve mesleğindeki başarısını kitaplarına da yansıtmayı başarmıştır. Bir gece kapısını genç bir kadın çalar. Ayşen Armağan adındaki kadın iki arkadaşı ile bir bankada asistan olduğunu söyler. Cuma gecesi geç saatlere kadar dokuz banka yöneticisiyle toplantı yaptıktan sonra evine döndüğünü ve yemek yedikleri sırada bir telefon geldiğini söyler. Kadın sonraki dört saatini hatırlayamamaktadır. Kendine geldiğinde duşta bileğini kesmek üzere olduğunu, köpeği sayesinde kurtulduğunu anlatır. Yanında birer kolu, gözü ve bacağı olmayan bir Pembe Panter oyuncağı bulur. Telaşla arkadaşlarını aradığında  duşta intihar ettiklerini öğrenir! Pınar kadının anlattıklarını inandırıcı bulmaz. Eski yardımcısı Demir’i arayıp olayı ona devretmek istediğinde ondan enteresan bilgiler alır. Demir on iki banka çalışanın daha intihar ettiğini ve hepsinin yanında aynı Pembe Panter oyuncağının bulunduğunu anlatır! Peki, Pınar katili bulup Pembe Panter’in sırrını çözebilecek mi? Bu sürükleyici romanı türün meraklıları okuma listesine gönül rahatlığıyla alabilir.

FİLMLER VE DİZİLER…

0

INSIDE MAN

IMDB: 6.6

Inside Man, Steven Moffat imzalı, dört bölümlük bir suç-gerilim televizyon dizisi. Dizinin prömiyeri 26 Eylül 2022’de İngiliz BBC One kanalında yapıldı. ABD’de ise Netflix’te 31 Ekim 2022’de yayınlandı.

Başrolde Broadchurch’te Alec Hardy ve Doctor Who rolleriyle yakından tanıdığımız David Tennant var. Tennant’a Stanley Tucci, Dolly Wells ve Lydia West eşlik ediyor.

Moffat’ın insan doğası ve insanların şiddet kapasitesi hakkında ciddi şeyler söylediği yapımın çekimleri Farnham’daki St. Andrew Kilisesi, Godalming Tren İstasyonu, Godalming, Wokingham’daki Broad Street ve Fleet’teki Welcome Break Fleet Services’ta yapılmış.

Dizinin konusu kısaca şöyle; Jefferson Grieff karısını vahşice öldürmüş ve idam cezasına çarpıtılmış bir adli tıp profesörüdür, oldukça zeki dedektiflik meziyetleri yüksek bu adam hücre arkadaşı Dillon ile danışan kabul ederek suç dosyalarını çözmeye başlar.

Harry Watling ise çevresince sevilen ve güvenilen bir kilise papazıdır. Ancak kontrol edemediği talihsiz olaylar onu suça iter ve yolunun bir şekilde Grieff ile kesişmesine neden olur.

Dizinin açılış müziği ‘God’s gonna cut you down’ Johnny Cash tarafından bestelenmiş ve Amerikalı şarkıcı John Grant’ın sesiyle izleyici beğenisine sunulmuş.

KAREN PIRIE (2022)

IMDB: 7.6

Line Of Duty ve Bodyguard’ın yapım şirketi World Productions’un ITV kanalı için hazırladığı suç draması Karen Pirie, Eylül 2022’de izleyicinin beğenisine sunuldu.

Dizi, Emer Kenny tarafından, romanları dünya çapında milyonlarca satan ünlü polisiye yazarı Val McDermid’in 2003 yılında raflara çıkan Karen Pirie serisinin ilk kitabı The Distant Echo’dan uyarlandı.

Outlander dizisinde hayat verdiği Marsali karakteriyle yakından tanıdığımız Lauren Lyle, zeki, ukala ve gerçeği arama konusunda inatçı, genç ve korkusuz bir İskoç dedektifi, Karen Pirie’yi canlandırıyor.

İkişer saatlik üç bölümden oluşan dizinin oyuncu kadrosunda Lauren Lyle, Emer Kenny, Chris Jenks, Zach Wyatt, Rakhee Thakrar ve Anna Russell-Martin’i görüyoruz. Simon Heath, Emer Kenny ve Val McDermid dizinin yönetici yapımcıları. Gareth Bryn (Line of Duty, Hidden), dizinin yönetmenliğini, Clare Kerr ise yapımcılığını üstlenmiş.

Dizinin konusuna gelince; Rosie Duff isimli genç kız, 1996’da İskoçya’nın üniversite şehri St. Andrews’da vahşice öldürülmüş olarak bulunur, şüpheler suç mahallinde cesedini bulduklarını iddia eden üç sarhoş öğrenci üzerindedir. Ancak delil yetersizliğinden hiçbir suçlama yapılamaz ve dosya çözümsüz kalır.

Yirmi beş yıl sonra, İskoç polis dedektifi Karen Pirie, bir suç podcastine konu olan bu tarihi cinayet dosyasını yeniden açmakla görevlendirilir, bakalım Rosie gerçekte neler olduğunu ortaya çıkarabilecek mi?

LOS RENGLONES TORCIDOS DE DIOS (2022)

IMDB: 7.1

Los Renglones Torcidos de Dios, El cuerpo, Contratiempo ve Durante la Tormenta gibi iyi filmlerin direktörü Oriol Paulo tarafından yönetilen 2022 İspanyol psikolojik gerilim filmi. Oriol Paulo ve Guillem Clua’nın Lara Sendim’le birlikte kaleme aldığı filmin senaryosu, Torcuato Luca de Tena’nın 1979 tarihli aynı adlı romanından uyarlanmış. Bahsi geçen romanın 1983’te Meksika yapımı aynı isimli başka bir filme Tulio Demicheli tarafından uyarlandığı bilgisini de vermeden geçmeyelim. 

Filmin müziklerinde Fernando Velázquez dokunuşları var. Oyuncu kadrosunda Bárbara Lennie, Eduard Fernández, Loreto Mauleón, Javier Beltrán, Pablo Derqui, Federico Aguado, Adelfa Calvo, Antonio Buíl’i görmek mümkün.

Filmin kısaca konusu şöyle; özel dedektif Alice Gould de Almenara, paranoyayı simüle eden bir psikiyatri hastanesine yatırılır. Amacı, bir yıl önce intihar ettiği iddia edilen bir hastayla ilgili kanıt toplamaktır. Gerçekle yalanın ayırt edilemez olduğu anlar ve gizemli olayların döndüğü hastane atmosferinde hem kahramanın hem de izleyicinin epey kafasını karışacak gibi görülüyor.

2023 yılı 10. Feroz ve 37. Goya ödüllerinde pek çok dalda aday gösterilen yapım, uzun yıllar kendinden söz ettireceğe benziyor.

ETEROS EGO (2016)

IMDB: 7.9

Green Dragon Movies ve Blonde Audiovşsual Productions ortak yapımı Eteros Ego (Diğer Ben), Sotiris Tsafoulias’ın yönettiği 2016 yapımı bir Yunan suç filmi. Senaryosu Pigmalion Dadakaridis, Katerina Filiotou ve Tefkros Mihadilis’e ait yapımın başrollerinde Pigmalion Dadakaridis, Dimitris Kataleifos, Manos Vakousis, Ioanna Kolliopoulou, François Cluzet yer alıyor.

Gösterimi bir taksi şoförünün öldürülmesinde esin kaynağı olduğu şüphesiyle durdurulan filmin konusu şöyle; polis, kriminoloji profesörü Dimitris Lainis’e çetrefilli bir davayı soruşturması için başvurur. Birbiriyle tek bağlantısı olay yerine yazılmış Pisagor alıntıları olan beş cinayeti çözmeye çalışan Asperger sendromlu kriminoloji profesörü Dimitris Lainis, matematik profesörü Marcel De Chaf’den yardım ister. İkili katilin kimliğini açığa çıkarmaya çalışırken öldürmenin psikolojisini ve matematiksel mantığını da anlamaya çalışır.

19 Ocak 2017’de beyaz perdeye yansıyan filmin müzikleri Costas Maragos tarafından yapılmış.

POLİSİYENİN USTA VE ÖZGÜN KALEMİ, TÜRK POLİSİYE TARİHİNİN EN KÜÇÜK FIRLAMA DEDEKTİFİNİN YARATICISI ALPER CANIGÜZ’LE SÖYLEŞİ

0

Fransızlar söyleyene dek ben de dâhil olmak üzere kimse polisiye yazdığımı fark etmedi.

Hoş geldiniz sevgili Alper Canıgüz! Öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz…

• Biraz geriden başlamak istiyorum. 1969, İstanbul doğumlusunuz. Henüz çocuk yaşta Darüşşafaka Lisesi’nde yatılı öğrencilik hayatına başlamışsınız. Neşeli, dışadönük bir çocukluk mu sizinki, sessiz, içedönük bir çocukluk mu? Nasıl hatırlıyorsunuz o yılları?

Ortaokul yıllarında daha içedönük bir tiptim. Yani hiçbir zaman çok sessiz, sakin ve kapalı bir tip olmadım ama tuhaf bir melankoliden de mustariptim. Yazdıklarımı okuyan, yorumlayan yakın bir arkadaşımın bana, “Bir küçük Cahit Sıtkı’sın sen de işte,” dediğini hatırlarım. Lisede ise galiba özellikle de tiyatro grubunda yer almanın etkisiyle o yapımdan biraz sıyrıldım, daha deli delişmen bir şey oldum.

• Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikoloji okuyorsunuz. (Kitaplarınızda da psikoloji bilimine hâkimiyetiniz yoğun şekilde hissediliyor.) Üniversitede okurken çevirmenlik yapmaya başlamışsınız. Nasıl geçti üniversite yılları? Mezun olduktan sonra nelerle ilgilendiniz? Mesleğinizi hiç yaptınız mı? Yazma ateşi içinize ne zaman, ne şekilde düştü? Yazmasaydınız ne yapardınız?

Üniversite yıllarım bir yönüyle zorlu, bir yönüyle çok zevkli geçti. Boğaziçi Üniversitesi o zamanlar hakikaten de çok özgürlükçü, renkli bir yerdi. Türkiye’nin her yanından gelmiş bir sürü deli-dâhiyle tanışma şansım oldu. Yakın bir arkadaş grubum, bir sevdiğim ve Orta Kantin’de bir konumum vardı. Para kazanmak için Harlequin Yayınevi’ne bir dizi aşk romanı da çevirdim o sıralar, evet. Mezuniyetten sonra başka ne iş yapabileceğimi bilmediğimden olacak akademisyenlik hevesine kapılıp Hacettepe Üniversitesi’ne mastır yapmaya gittim, hatta Boğaziçi Üniversitesi’nde bir yıl kadar araştırma görevlisi olarak çalıştım. Derken akademisyenlik hayalleri bitti ve reklam sektörüne girdim. Yirmi yıldan uzun süre ajanslarda çalıştım. Psikolog olarak görev yaptığım tek zaman dilimi ise askerliktir. Yazmasaydım ne yapardım bilemiyorum ama marangozluk içimde kalmış bir meslektir.

Bazen yazdıklarımın suç edebiyatıyla en yakın ilişkisinin suçluluk duygusu üzerinden kurulabileceğini düşünmüyor değilim.

• Gönlünüz hep polisiyede miydi, sonradan mı polisiyeye yöneldiniz? Edebiyatımıza “Psiko-absürt romantik komedi” diye bir tabir kazandırdınız. Mizahla polisiyeyi harmanlamaya nasıl karar verdiniz? Kimlerden ilham aldınız?

Polisiye benim için ara sıra zevk alarak okuduğum bir tarzdı, hiçbir zaman polisiye yazarı olayım diye düşünmedim. Zaten Fransızlar söyleyene dek ben de dâhil olmak üzere kimse polisiye yazdığımı fark etmedi. Tabii ki Alper Kamu romanlarının (ve dahi Kan ve Gül’ün) temel izleği bir cinayet soruşturmasıdır ama ben bunu hep daha başka bir şeyler anlatabilmek, kurgulayabilmek için kullanabileceğim bir platform olarak gördüm. Bazen yazdıklarımın suç edebiyatıyla en yakın ilişkisinin suçluluk duygusu üzerinden kurulabileceğini düşünmüyor değilim.

Mizah, polisiye olmayan hikâyelerimde de çokça yer alır; bu konuda bana ilham veren Bukowski’nin “Pulp” romanı olmuştur. Bukowski daha ziyade yeraltı edebiyatıyla birlikte anılır; bana kalırsa hikâyelerine yüksek enerji katan esas unsur beyefendinin müthiş mizah gücü. Bunu fark ettiğimde dedim, galiba bunu ben de yapabilirim. Onun öncesindeyse “Ölü Canlar” gibi kasvetli bir isme sahip romandaki mizahın da beni etkilediğini anımsarım. Orada yaşadığım sürpriz hissi, bir yönüyle epey mizahi bir anlatı olan ilk Alper Kamu hikâyesine “Oğullar ve Rencide Ruhlar” ismini vermeme sebep olmuştur sanıyorum.

• Ve 2000 yılında ilk romanınız “Tatlı Rüyalar” ile matbu yazın hayatına başlıyorsunuz. (Alper Kamu maceralarını bir kenara koyarsak rüyalara takıntılı biri olarak beni en çok etkileyen romanınızdır.) Tatlı Rüyalar’ı yazmak aklınıza nasıl düştü ve ne kadar sürdü? Okurlarla kitap raflarındaki ilk buluşmanızda neler hissettiniz? Nasıl tepkiler aldınız?

Kitabın girişindeki “Hayatımı Satıyorum” ilan fikri birkaç yıldır bilgisayarımda bir yerlerde beklemekteydi. Çatıyı oluşturan asimetrik rüya ekseni üzerine de epey düşünmüş ve hatta bu konuda bir şeyler karalamıştım. Az önce dediğim gibi “Pulp”ı okudum, ardından da kendimi hikâyeyi yazarken buldum.

Öncelikle İletişim gibi prestijli bir yayınevinin ilk kitabımı yayınlamayı kabul etmesi beni çok sevindirmişti. O kadar ki yayınevine gidip sözleşmeyi imzaladıktan sonra sokakta panik atak geçirdim. Bir şeyler olmuş demek ki orada bana. Kitap yayınlandığında askerdeydim, o yüzden ilk tepkilere doğrudan tanıklık edemedim. Ancak aldığım sınırlı sayıdaki karşılık, yazı vs. gayet olumluydu. Kitap yayınlandıktan dört ay sonra askerden döndüm ve bir kitapçıda Tatlı Rüyalar’ı –alfabenin azizliği– Cervantes ile Dostoyevski’nin yanında gördüm. Tuhaf bir histi. Kim bilir bunların arasından benim gibi kimler gelip geçmiştir türünden, neredeyse depresif bir ruh hâline kapıldığımı hatırlarım.

• 2004 yılına geldiğimizde ise Türkiye’nin en küçük ve fırlama dedektifi, 5 yaşındaki Alper Kamu ile nihayet tanışıyoruz: “Oğullar ve Rencide Ruhlar”  edebiyat mecralarına bomba gibi düşüyor. Öyle ki yıllar içinde üniversitelerde tezlere dahi konu oluyor, bazı derslerde okutuluyor, inceleniyor. Bildiğim kadarıyla 30’un üzerinde baskı yapıyor ve başta Fransa olmak üzere pek çok ülkede “modern polisiyenin parlak bir örneği” olarak karşılanıyor. Aldığınız tepkiler karşısında neler hissettiniz? “Neler oluyor yahu?” mu dediniz, yoksa beklediğiniz bir sonuç muydu? İlk yazdığınızda Alper Kamu’nun bir seri kahramana dönüşeceğini öngörmüş müydünüz, gördüğü ilgi üzerine sonradan mı devam etmeye karar verdiniz?

İkinci Alper Kamu hikâyesi Cehennem Çiçeği’nin konusunu daha ilkini yazarken bulmuştum. Kıyamet Park’ı ise Cehennem Çiçeği çıktıktan hemen sonra. Öte yandan hiçbir zaman seri kahraman yazarı olmak istemedim, iki Alper Kamu hikâyesi arasında başka romanlar kaleme aldım. Alper Kamu’nun gördüğü ilgiyi memnuniyetle karşıladım diyeyim. Onun dışında çelişkili bir hissiyat içindeyim; nasıl oluyorsa durumu hem hayret verici hem de normal buluyorum.

• Gelelim, belki yüz kere karşılaştığınız klasik soruya… Nereden çıktı bu minik Alper Kamu? Sizin çocukluğunuzdan izler taşıyor mu? Tam da yazdığınız sıralar minik bir bebek olan kızınızdan mı ilham aldınız yoksa?   

Alper Kamu’nun çıkışı, romandan bir süre önce yazdığım “İntihar” isimli bir kısa öyküye dayanır. Öykü, Oğullar ve Rencide Ruhlar’la aynı açılış cümlesiyle başlar; bir çocuğun intiharı gibi dramatik bir fikri kara mizahi bir üslupla anlatır. Bu kahraman fena hâlde zihnimi ele geçirdi ve kendini dayattı diyeyim. Temelinde çocukluk anılarım da vardır, küçükken babamın bana anlattığı hikâyeler, okuduklarım, kendi kendime kurguladığım maceralar da… Ancak dediğiniz gibi Oğullar ve Rencide Ruhlar’ı yazmaya başlamam kızımın doğumunun hemen sonrasına denk geliyor; belki hayatımın tam o döneminde bir yanıyla kendi çocukluğumla yüzleşme gibi bir işe kalkışmam bundan kaynaklanmış da olabilir.

• Alper’in babasına duyduğu derin sevginin aksine, annesine yönelik gizli bir öfkesi ve hırçınlığı olduğunu seziyorum. Nedir bu, 5 yaş sendromu mu? Özellikle Oğullar ve Rencide Ruhlar’da daha yoğun hissetmiştim, son macerası Kıyamet Park’ta ise biraz daha hafiflemiş gördüm bu kızgınlığı.  Alper büyüyor mu yoksa?

Oğullar ve Rencide Ruhlar’ın son kısmındaki bilinçaltı sahnesi bir manada Alper Kamu’nun annesine dair meselesiyle yüzleşme ve onu çözümleme sürecidir de. Demek ki bir ölçüde barışmayı ya da uzlaşmayı başarmış bu sorunla.

• 2008’de Alper Kamu’ya bir es veriyorsunuz ve üçüncü romanınız “Gizliajans” yayımlanıyor. 2013’te hasretle beklediğimiz Alper Kamu’ya “Cehennem Çiçeği” romanınızla kavuşuyoruz. 2017’de yayımlanan “Kan ve Gül” ile Alper’e yine kısa bir veda ve nihayet 2021’de “Kıyamet Park” ile tekrar buluşma… Gördüğümüz kadarıyla yaklaşık dörder yıllık aralıklarla bir “Kamu Dışı” roman yazıyorsunuz, bir “Kamu Davası”. O zaman 2025 civarında yine Alper Kamu’suz bir roman bekleyebilir miyiz sizden? Çalışmalarınız nasıl gidiyor? Nelerle meşgulsünüz bugünlerde?

Şu ara Gizliajans’ın senaryosuyla uğraşıyorum; sekiz bölümlük bir internet platformu dizisi olarak hayata geçmesi söz konusu. Yine. Birkaç yılda bir oluyor bu durum. Bakalım, gelişmeler bu sefer daha umut verici görünüyor. Onun dışında #tarih dergisinde yazdığım “Lanetliler Envanteri” isimli köşedeki kurgu biyografileri elden geçirip genişletiyorum. Ağırlığını bu başlık altındakilerin oluşturacağı bir öykü dosyası hazırlayabilirim ilk olarak.

• Kitaplarınız sinemaya/diziye aktarılmaya çok müsait görünüyor. Okurken her bir sayfa, film karesi gibi zihnimizde canlanıveriyor. Özellikle Tatlı Rüyalar’da bunu çok yoğun hissetmiştim. Muhakkak size bu yönde teklifler geliyordur. Siz mi tercih etmiyorsunuz, yoksa henüz içinize sinen bir proje karşınıza çıkmadı mı?

Ara sıra geliyor o türden teklifler, öneriler. Aslına bakarsanız Afşin Kum’la birlikte bir uzun metraj film senaryosu olarak Kan ve Gül’ü yazdık ancak önce salgın sonra da Boğaziçi Üniversitesi’ndeki gelişmeler (ya da gerilemeler?) nedeniyle iş akamete uğradı. Biliyorsunuz, hikâyenin önemli bölümü bu okulda geçiyor. Dediğim gibi Gizliajans’ın dizi olma ihtimali var ve bir de mümkün olursa Oğullar ve Rencide Ruhlar’ın tek kişilik bir oyun olarak tiyatroya aktarılması. Var yani birtakım girişimler. Bakalım zaman ne gösterecek?

• Üretim sürecinde nelerden beslenirsiniz? Ne tür araştırmalar yapar, neler okursunuz? Yazma rutininiz nasıldır? Gece kuşu musunuz, gün ışığını mı seversiniz? Yazarken ruh hâliniz değişir mi? Öz disiplininizi nasıl sağlarsınız?

Gün içinde çalışıyorum ben. Bir şeyler yazarken roman okuma alışkanlığım değişmez. O ara ilgimi çeken şey neyse onu alırım elime. Yazdığım hikâyeyle ilgili konularda araştırma yapmam gerekebiliyor kuşkusuz. Kıyamet Park için maden işletmeleri ve turizm tesisi yönetimiyle ilgili doktora tezleri bile incelemek durumunda kaldım. İnternet o işin önemli bölümünü hallediyor neyse ki. Yine de bazen belli bir konuyla ilgili uzman kişilerin fikrini almak da gerekebiliyor. Elimden geldiği kadarıyla yapıyorum bunları. Ruh hâline gelince, evet galiba biraz daha asabi oluyorum yazarken. Disiplinimi nasıl sağladığım sorusuna gelince korkarım yanıtı basit: Sağlamıyorum.

• Yazmadığınız zamanlarda neler yaparsınız? Zihninizi nasıl dinlendirirsiniz? Ne yer, ne içersiniz? Kimleri okur, neler dinlersiniz? Sosyal medyayla aranız nasıl? Sosyal medya demişken, Z kuşağı ile aranız nasıl?

Son yıllarda satranca olan ilgim epey arttı. Ne yazık ki o konudaki kabiliyetim de aynı müzikte olduğu gibi pek sınırlı. Yine de hem oyun analizlerini takip etmekten hem de oynamaktan keyif alıyorum. Sosyal medyayı her Türk vatandaşı gibi az çok doğru haber kaynağı olarak takip etmek gibi bir mecburiyetim var, onun dışında fazla ilgim yok. Z kuşağıyla en ciddi bağlantım kızım elbette; şu aralar iyiyiz bayağı.

Ben okuduğum ya da izlediğim polisiyelerde o hikâyeyi şaşırtıcı, özgün kılan tarafı merak ediyorum.

• Size göre iyi bir polisiye eserin olmazsa olmazları nelerdir? Bir kitap okurken veya film/dizi izlerken en çok nelere dikkat edersiniz?

Polisiyenin altın kuralları hepimizin malumu; o noktalarda çok belirgin hatalar yapılmışsa soğuyorum eserden. Tabii ustaların elinde, söz konusu kuralların alt üst edilmesi de gayet parlak netice verebiliyor, o ayrı. Kitap, dizi, film, pek çok polisiye eser üretildi, üretiliyor. O nedenle türe yeni bir şey katmak hakikaten çok zor. Ben okuduğum ya da izlediğim polisiyelerde o hikâyeyi şaşırtıcı, özgün kılan tarafı merak ediyorum; tabir caizse yazarın bu zengin sofraya ne kattığını. Açıkçası çok hayret verici bir şey fazla çıkmıyor karşıma ama ufak tefek yaratıcı katkılar tespit edebiliyorsunuz.

• Gelelim zurnanın zırt dediği yere… Biliyorsunuz, yurdumuzda her muhabbetin sonu ‘Ne olacak bu memleketin hâli?’ne bağlanır. Ne olacak bu yayıncılık sektörünün hâli? Türk edebiyatında gidişat nasıl sizce? Sizi heyecanlandıran, gelecek vaat eden yeni yazarlarla/projelerle karşılaşıyor musunuz? Yeni yazarlar bu piyasada nasıl tutunma şansına sahip olabilir? Yapılan doğrular/yanlışlar/eksikler neler size göre?

“Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir,” sözüne inanırım. O yüzden doğrudan içinde bulunmadığım yayıncılık sektörüyle ilgili hariçten gazel okumayı istemem. Güzel memleketimiz kendi emeğiyle, üretimiyle ve nitelikli işlerle ayakta durmaya çalışanlar açısından çok da ideal bir yer sayılmaz malumunuz, o yüzden bu sektörde ter dökenlerin, bir kısmını tahmin bile edemeyeceğimiz bin bir zorlukla mücadele ettiğini varsayabiliriz. Buna karşılık yazın alanında muazzam bir üretim olduğunu görüyoruz. Muhakkak ki aralarında iyi ve belki pek de o kadar iyi olmayan eserler var, bunu doğal karşılamak ve nitelikli olanların zamana ve hâlihazırdaki siyasi ve ekonomik zorluklara karşı direnebileceğini ummak lazım.

Polisiye belki biraz doğası gereği edebiyata karşı eksilen ilgiden daha az zarar görüyor.

• Peki, yerli polisiyemizin gidişatı hakkında neler düşünüyorsunuz? Polisiye hiç eskimeyen ve yok olmayacak bir tür. Neden sesimizi duyuramıyoruz? Neden meraklılarına ulaşamıyoruz? Daha fazla okura erişmek için neler yapılabilir?

Polisiye belki biraz doğası gereği edebiyata karşı eksilen ilgiden daha az zarar görüyor; yani bu janra hâlâ bir ilgi ve potansiyel ilgi mevcut. Daha fazla okura ulaşmanın yolu daha büyük bir cazibe alanı oluşturmaktan geçiyor herhâlde. Nasıl, yanıtlaması zor; Türkiye koşullarında ekstra bir çaba ve yaratıcılık gerektiriyor diyebilirim. Yakın çevremizden başlayarak başka ülkelerdeki polisiyecilerle iletişim kurmak, etkin ve cazibeli festival ve fuar fikirleri geliştirmek, bunlara destek sağlayabilecek kişileri ikna edici dosyalar hazırlamak gibi şeyler geliyor akla. Tabii bütün bunları yaparken iletişimin önemli kurallarından birini de hep hatırda tutmak gerekiyor: İyi reklam kötü ürünü her şeyden hızlı öldürür. Yani öncelikle hakikaten sağlam bir malzeme ve içeriğe sahip olmak lazım.

• Polisiye denince genellikle okurların aklına ilk gelen tür, polisiye roman oluyor. Dedektif Dergi bu algıyı değiştirmeye ve polisiye öykücülüğünü teşvik etmeye yönelik pek çok çalışma yapıyor. Derginin sayfaları yeni yazarlara her zaman açık. Ayrıca her yıl Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması düzenliyor ve edebiyatımıza yeni isimler kazandırıyor. Polisiye öykülerle aranız nasıl? Hiç yazdınız mı veya okumaktan keyif alır mısınız?

Polisiye öykü çok sevdiğim bir tür. Yazması da pek zor. Don Isidro Parodi’ye, Altı Bilmece’ye bayılırım mesela. Bizim Karayazı Atölyesi’nin katılımcılarına önerdiğim kitaplardan biri. Benim de bir polisiye öyküm var, evet. Sevgili dostum Vassilis Danellis’in teşvikiyle yazdım: “Yürek Çelikten Bir Yara” adlı bir öykü. Yine Vassilis’in çevirisiyle sadece Yunanistan’da bir dergide yayımlandı. Öykülerimi toparlayıp bir dosya hâline getirirsem orada yer vermeyi düşünüyorum.

• Alper Bey, bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz… Sizi daha yakından tanımak büyük bir zevk. Yeni eserlerinizi dört gözle bekliyoruz…

Ben çok teşekkür ederim ilginiz için. Sağ olun, var olun.

SOSYALİST  ABİMLE  POLİSİYE  EDEBİYAT  ÜZERİNE LAKIRDI – 3

0

Sosyalist abimle yeniden Beyoğlu Cumhuriyet Meyhanesi’nde buluştuğumuzda oldukça keyifsizdi. “Bak güzel kardeşim, bana bu akşam lütfen abidik gubidik konularla gelme, hiç havamda değilim,” deyip kestirip attı ve garsona seslenerek, “Rasim oğlum sen bize bir 70’lik Atamızınkinden bırakıver masaya, içim yandı,” dedi.

Abimin göbeği giderek büyüyor, şeker ve tansiyonda ona paralel olarak yüksek seyrediyordu. Böyle devam eder, doktorların sözleri bir kulağından girip öbüründen çıkarsa sağlığını kaybetmeye başlayacaktı.

O bunun bilincindeydi, “Nasıl olsa sosyalizmi göremeden öleceğiz, ha bugün ha yarın ne önemi var ki, atın ölümü arpadan olsun, vur dibine,” deyip kadehleri fondip yapmaya başladığında, biraz da kendimi suçlu hissediyordum. Artık bu haftalık buluşmaları aylık buluşmalara çevirmenin zamanının geldiğini düşünüyordum; abimin sağılığının daha fazla bozulmaması için… Belki de anlayışı  değiştirmek gerekecekti. Daha hafif bir içkiye geçmek daha doğru olabilirdi. Ama abimin rakıdan vazgeçebileceğini pek sanmıyordum. Onu rakısından vazgeçirmek, içkiden vazgeçirmek anlamına geliyordu. Çünkü onun için içki demek rakı demekti.

Neyse biz konumuza dönelim ama abimin sağlık durumunu da enine boyuna düşünecektim ve onu bazı değişikliklere kırmadan ikna etmeye çalışacaktım. Abimin abidik gubidik dediği geçen haftaki sohbetimizin konusunu oluşturan polisiye edebiyattı. Bugün sözüm ona yerli polisiye edebiyattan söz edecektik. Yanımda ünlü polisiyecimizin adını birçoğumuzun bildiği için söylemeye gerek duymuyorum; yeni çıkan bir kitabıyla gelmiştim. Abim kitabı görür görmez daldı hemen konuya, “Beni tahrik ediyorsun, kitap mitap getiriyorsun. Şimdi bu ünlü yazar arkadaşımız var ya…”

Durdu, gözlerimin içine baktı, rakısından irice bir yudum aldı; çatalının ucuyla sanki çok değerli bir şeye dokunuyormuş gibi beyaz peynirden küçük bir parça alıp ağzına attı. Ağzını da hafiften biraz şapırdattı. Ezine peynirinin de tabii keyfi bir başka oluyordu. Sonra, “Oh be!” çekti. “Dünya varmış,” dedi. Sanki biraz keyfi yerine gelmiş canlanır gibi olmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım elbette, hemen atladım konuyu soğutmamak için.

“Evet abi, var!”

Sağ işaret parmağını göğüs hizasına kadar havaya kaldırdı.

“Ha şimdi, bu arkadaşın kitabı her yerde satılıyor kardeşim. Migros’ta, Carrefour’da, Metro’da, aklına gelen bütün marketlerde, kitapçılarda, internet sitelerinde… Reklam, promosyon, imza günü, röportaj, haber, gırla… Sanırsın adam ölümün, ya da evrenin sırrını keşfetmiş. Ya da ölümsüzlüğün formülünü bulmuş. Ya da cennetten, hurilerin yanından geldi; izlenimlerini yazıyor…”

Müdahale etme gereği duydum. “Abi iyi yazıyor ki okunuyor; şimdi haksızlık etmeyelim, ayıp olmasın.”

Abim hafiften bozuldu. “Başlama şimdi haktan hukuktan… Hukuk nerede var ki, edebiyat dünyasında olacak… Hele ki bizim ülkemizde…” diye çıkıştı.

“Yani beni soktun yine şu konuya, içirteceksin adamakıllı, sen kaşındın o zaman…” deyip ikinci kadehini de yarısına kadar soluksuz içti abim. Bu pek hayra alamet değildi. Anlaşılan abimin keyifsizliği tam olarak geçmemişti ve oldukça eleştirel ve sert yorumlar bizi bekliyordu bu gece.

“Yani ortada diğer yazar arkadaşlar adına haksız bir rekabet söz konusu… Ama serbest piyasa, liberal ekonomi, kapitalist sistem kimin umurunda ki; rekabet haksız olmuş olmamış, zaten sistemin mantığı bu kardeşim. Marketçi, yayıncı, kitapçı, internetçi cebine girecek parasını düşünüyor. Ellerini ovuşturuyor, hazır bir altın yumurtayan tavuk bulmuşlar sağıyorlar da sağıyorlar.

Posasını çıkarana kadar da sağıp sömürecekler. Sonra onun pabucu dama atılacak; yeni birini bulacaklar bu sefer, onu pazarlayacaklar. Bu döngü böyle devam edip gidecek. Adalet, eşitlik, eşit rekabet falan hak getire bu sistemde… Onun için başlarım edebiyatına da, polisiyesine de affedersin! Bunları düşündükçe bu ülkedeki edebiyat sistemine de hiç saygı duymuyorum ya zaten. Bu işin bile kendine göre bir mafyası oluşmuş. İstedikleri yazarı parlatan, istemediklerinden asla söz etmeyen, ahbap çavuş ilişkileri iliklerine kadar işlemiş bir yapı bu da, tıpkı diğerleri gibi… Bundan hiç kuşkun olmasın. İşin içinde siyaset, hemşehricilik, ırkçılık, milliyetçilik, sağcılık, solculuk, zenginlik, fakirlik, yakın uzak ilişkiler her şey rol oynuyor. Yani bir edebiyat kitabı sadece bir edebiyat kitabı değil, o işin içinde de büyük oyunlar, tezgahlar dönüyor.”

Abim gaza basmış gidiyordu. “Abi biraz abartmadın mı?” diyerek frene basma gereği duydum. Ama o aldırmadı bile.

“Bu sistemde fazla adamı parlatmaya gerek yok. İki üç kişiyi parlat ve tüm yapıyı bunların üzerine kur ve devam et… Hem iki üç kişiyi idare edip para kazanmak, onlarca kişiyi idare edip para kazanmaktan daha kolay ve daha az masraflı, anladın mantığı…”

“Haklısın abi, ama dediğin sistem bu adamı seçmiş, elbette bir ışık da görmüş ki bu adamı ön plana çıkarmış…”

“Mutlaka ışık görmüştür. Ama o ışık birçok yazarda da var. Ama onlar onun kadar şanslı değil. Şimdi bizim ülkemize bir yabancı gelse etrafa bir göz atsa, ‘Yahu sizin bir tane mi polisiye yazarınız var?’ diye sormaz mı?”

“Haklısın tabii abi, elbette sorar.”

“Bu nedir peki? Bunun sebebi ne? Niye bu adamı kapışıyorlar yayınevleri?”

“Abi adam para basıyor, kitapları satıyor. Doğal olarak bütün yayıncılar da bu adamın kitaplarını basmak istiyor. Bu dediğin sistem, dünyada da geçerli değil mi?”

“Dedik ya küresel sistem. Haklısın aynen öyle, ama işin perde arkasına bakmak lazım.”

“Yani işin derinine girmek lazım diyorsun abi, öyle mi?”

“Evet öyle diyorum. Bak ne abidik gubidik konulara sokuyorsun beni, bu kitabı getirmen gerekiyor muydu, her yerde görüyorum zaten…”

“Maksat sohbet olsun diye abi!”

“Kardeşim, başka yazar bulamadın mı?”

“Kim abi, hangi yazar?”

“Bak kim diyorsun, sen de bilmiyorsun, çünkü esameleri okunmuyor kardeşim, esameleri… Yani kitapçılara gir, bir tane doğru dürüst yerli polisiye yazarının kitabını bulamazsın… Mumla araman lazım. Belki araya köşeye sıkışmış iki üç kitap görürsün ama onları da alta koyuyorlar. Zannedersin kendi ülkelerinde dışlanmış zavallı yazarlar.”

“Abi neden böyle? Bunların sorumlusu küresel ekonomi mi?”

“Bunu anlamayacak ne var, küresel ekonomi elbette…. Polisiye edebiyat gelişmiş, gelişmemiş kimin umurunda kardeşim, geç bunları…  Figüranların ağzına da ara sıra bir parmak bal süreceksin, sonra da yürü oğlum, yürü koçum diyeceksin tabii… Yerli polisiye edebiyatı gelişmekte olarak gösterip aradan sıyrılanlar, bu işin kaymağını yiyenlerdir; unutma bunu. Bu aslında her işte böyledir; o nedenle edebiyatta da bunun böyle olması kaçınılmazdır.”

“Tamam ama abi, bu işi gerçekten dürüst ve iyi niyetle yapan kişiler, gruplar, yayıncılar da var. Biraz haksızlık ediyorsun gibime geliyor.”

“Var tabii haklısın, onlar gerçekten iyiler safında, onlara sözüm yok. Benim sözüm parsayı toplayanlara, şark kurnazlarına, kendilerini çok akıllı sanıp başkalarını salak yerine koyanlara…”

“Anladım abi.”

“Şimdi bu yerli edebiyata geçmeden, daha doğrusu yerli polisiye edebiyata geçmeden önce küresel ekonomik yapı ne demek, ne yapmaya çalışıyor, amacı nedir, bu nasıl sistemdir; önce onu sana anlatmam lazım. Ama önce şu mezelerin tadına bakalım.”

Yani bu minik bir yeme içme molası demekti. Abim yine konuyu dolaştırıp, evirip çevirip istediği yöne çekmeye çalışıyordu. Ama bu kez sesimi pek çıkarmayacaktım. Çünkü biraz asabi görünüyordu. Daha fazla üzerine gidip kızdırmaya gelmezdi. Onu kızdırmak ve üzmek istemiyordum. Madem öyle, bu gecenin onun gecesi olmasına karar verdim.  Polisiye edebiyattan dem vurarak onun sistemi sorgulamasına yelken açalım, ne yapalım. Abimizin hatırına…

“Küresel sistem, yani küresel ekonomik yapının tek bir amacı var. İnsanları tüketim robotu haline getirmek. Her şeyin uluslararası büyük sermayeler tarafından kontrol altında tutulmak istendiği yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Bireyin mümkün olan her şeyi almasını sağla, alışveriş merkezleri oluştur, ona kredi kartını ver, ekonomik çarkı döndür, sonra onu borçlandır… Borçlandır ki hak mak aramasın, isyan edecek gücü kendinde bulamasın, hatta öbür tarafa borçlu gitsin. Ailesine, çocuklarına borç bıraksın ve istediğimiz tipte bir insan haline gelsin… İşte bireyin ekonomik özgürlüğünü bu güçler ellerinde tutuyorlar. Tüketime ve popülizme dayalı bir kültür oluşturuluyor. Borçlandırılan kişi de sonunda, önüne konulan her yemeği yiyen insan haline getiriliyor. Bütün bu AVM’ler, bu kredi kartları, kontrol altına alınan ekonomik yapı, medya, siyaset, bu küresel sistemin, yenidünya düzeninin bir sonucu… İnsanlar, geniş halk yığınları bu yapıdan memnun, çünkü istedikleri her şeyi elde edebiliyorlar borçlanarak. Ama dünya bu tüketim ekonomisi sonucu büyük bir felakete doğru hızla yol alıyor. Aşırı tüketim ve hızla artan nüfus, kaynakların hızla azalmasına neden oluyor. Gelecek bu açıdan bakıldığında pek de parlak görünmüyor. Daha iyi bir gelecek için aşırı nüfusun ve tüketim ekonomisinin mutlaka kontrol altına alınması gerekiyor. Ama bunun nasıl gerçekleşeceği, insanların bunun ne denli farkında olduğu büyük bir soru işareti… Hepimiz benden sonra tufan anlayışıyla yaşar hale gelmiş durumdayız senin anlayacağın.”

Abim sazı eline almış kelimeleri döktürüyor, rakıları da mideye indiriyordu.

“Abi olayı yine muhteşem bir şekilde kapitalist sisteme getirdin ya, sana ne diyeyim?”

“Bak güzel kardeşim bütün bu bozulmuşluğun, kokuşmuşluğun, kötü gidişin sorumlusu bu kapitalist sistem. Ahlakı bozan bir sistem bu, edebiyatı neden bozmasın ki… Yazın dünyasının bir yapısı var. Yazarıyla, yayıncısıyla, kitapçısıyla, eleştirmeniyle, editörüyle, okuruyla bir sektör… Bu sektörün de kapitalist sistemden etkilenmemesi mümkün mü sence? Elbette orada da haksızlıklar, sömürüler, ahlaksızlıklar, haksız rekabetler, sahtekarlıklar yaşanacak.”

Abim aniden durdu; gözleriyle garsonu aradı. “Rasim!” diye seslendi ortaya. Rasim hemen abimin yanında bitiverdi.

“Buyur abi!”

“Oğlum bu gece masadaki mezeler biraz zayıf kaldı; biraz kuvvetlendir şurayı…”

“Hemen abi ateşleyelim masayı, hemen kazana kömürü atalım!”

“Hah şöyle, ısıt şu masayı Rasim kardeşim, bak Kulüp ağlıyor mezeler mezeler diye…”

“Abi yani Atamız beyaz leblebiyle götürüyormuş, sana meze yetiştiremiyoruz vallahi!”

“Oğlum o büyük adam, onun için atamız olmuş, bizim gibi embesil değil, biz hobidi gırtlak tumba yatak. Adam memleketi kurtarmak için içiyor, biz de batırmak için…”

“Ateşle abimin masasını!” diye bağırdı garson. Diğer garson elinde koca bir meze tepsisiyle masaya gelmişti bile.

Birazdan abimin seçtiği mezeler masaya teşrif etmeye başladılar. Abimin yüzü gülüyordu, keyfi de yerine gelmiş görünüyordu.

Çok sevdiği tereyağında pişmiş karidesleri lüpletince abimin gözleri parladı ve yüzüme, ‘konu ver konuşayım’ der gibi bakmaya başladı…

Bu arada yan masada bir süredir bizi izleyen ve yüzü yabancı gelmeyen beyaz sakallı bir abimiz, merhaba diyerek yanımıza geldi. Hemen bir sandalye çekip, “Bakıyorum yine mevzunuz derin abiler,” dedi gülümseyerek.

Abim beyaz sakallıyı tanıyordu, “Hiç sorma dostum,” dedi; sonra bana dönerek, “ Bak bu adam var ya bu adam, polisiye edebiyatın içinde yetişmişlerden. Anlatsın sana merak ettiklerini, ben de şu karides mezelere biraz ilgi göstereyim, ayıp olmasın,” dedi.

Beyaz sakallı abim hemen girdi konuya. Belli ki engin bilgisi vardı.

“Türkiye’de polisiye edebiyatın elbette bir geçmişi var. Osmanlı’dan bugüne devam eden polisiye edebiyatı, günümüzde de varlığını kör topal sürdürüyor. Ancak İskandinav polisiyesinin dünyada gerçekleştirdiği büyük atılımın aksine, Türk polisiyesinin kayda değer bir ilerleme kaydedemediğini üzülerek belirtmek istiyorum. Bırakın dünyaya açılmayı, kendi ülkesine bile yeterince açılamıyor.”

“Peki bunun nedeni ne abicim? Polisiye yazarı mı çıkmıyor? Bu alanda yaratıcı olunamıyor mu? Yayınevleri mi destek vermiyor? Medya yeterince tanıtmıyor mu? Türk polisiyeleri okurca sevilmiyor mu? Suç oranı yüksek olan toplumumuzda suç romanına gerek duyulmuyor mu? Nedir sizce sebep?”

Beyaz sakallı abimiz kendinden emin derin bir nefes aldı. Yan masadan da kadehini alıp bir fırt çektikten sonra başladı anlatmaya. Abim karidesleriyle mutlu görünüyordu. Neşesi de yerine gelmiş, çevredeki tanıdık dostlarla şakalaşmalar gırla gidiyordu. Bizim sohbetten biraz kopmuşa benziyordu.

“Şimdi bu sorulara tek tek yanıt vermek gerekirse, polisiye türünde yazan birçok yazarımız var, aksi takdirde bir birlik kurulamazdı. Yaratıcılıkta da bir sorun olduğunu sanmıyorum. Polisiyeler seviliyor ki yabancı polisiyeler ilgiyle okunuyor. Son sorunun cevabı ise bir sosyolojik araştırmayı gerekli kılıyor. Sorunun özüne gelirsek, toplumumuzda sadece polisiye romana değil, sanatın hiç bir dalına gereken ilginin ve özenin gösterilmemesini önemli ve genel bir neden olarak sunabilirim. İskandinav ülkelerinde olduğu gibi bu alanda ulusal bir stratejimizin olmasını istemek ise sadece bir hayal. Öyle ki, ‘Devletin desteğinden vazgeçtik, köstek olmasın yeter!’ noktasında olan yazarlar, yayımcılar var.

Buna yayınevlerinin yerli polisiye yazarlara yeterince destek vermemeleri, medyanın ilgisizliği ve bir de polisiye edebiyat konusunda uzmanlaşmış editörlerin çok az sayıda olması eklenince, polisiye edebiyatın ülkemizde gelişme göstermesini beklemek, en azından şimdilik pek mümkün görünmüyor. Polisiye yazarları isteklendirilip destek verilmezse, ne yaratıcılığın gelişmesi, ne de yeni yazarların ortaya çıkması beklenmemeli.”

“Peki yerli polisiyeler için bir çözüm var mı?”

“Kısa ve uzun vadede yapılması gerekenler arasında öncelikle medyanın sürekli ilgisinin sağlanması, yayınevlerinin yerli polisiye edebiyat yazarlarına mutlaka yer vermeleri, marketlerde ve kitap satışı yapılan yerlerde yeri polisiye yazarların kitaplarının raflarda yer almasının sağlanması, bu konuda uzman editörlerin yetiştirilmesi, yerli polisiyenin dünyaya açılması, telif ödemelerinin düzenli yapılması şeklinde sıralayabilirim. Bu önerileri tabii daha da geliştirmek mümkün. Benim aklıma gelenler bunlar.”

Abim bize döndü tekrar. Keyfi yerindeydi ve bu sohbete son noktayı koymak için bekliyordu.

“Bak kardeşim eğer sermaye seni seçmişse, markan, vizyonun, imajın hazır. Artık bunlar önemli, şimdi o adam ne yazarsa yazsın, isterse affedersin boktan bir kitap yazsın, isterse boş sayfa çıksın yine satar… Adama, ‘Onun kitabını aldın mı? Boş sayfa çıkarmış, ne demek istemiş acaba, çok enteresan,’ bile derler.  Öyle alık alık bakma yüzüme emin olun derler. Günümüz dünyasını artık uluslararası sermaye yönlendiriyor ve yönetiyor. Aynı kitabı okuyacaksın, aynı yemeği yiyeceksin, aynı giysiyi giyeceksin, aynı şeyleri izleyeceksin, (işte netflix, disney, amazon vs.) aynı telefonu kullanacaksın, ayni zil sesiyle çağrılara mesaj vereceksin, yani kısaca ben dersem onu yapacaksın. Benim öngördüğüm trendleri, modayı takip edeceksin, onun dışında ne yaparsan yap küçümsenirsin… Adama, ‘O kitap dururken onu mu okuyorsun,’ da derler. Yani onları takip etmezsen anında dışlıyorlar… Ya modaya uyacaksın, ya da sistemin dışına itileceksin… Yani durum böyle arkadaşlar.”

“Siz komünistlerin yapamadığını bu kapitalistler yapmış işte abi. Yani tek bir dünya, tek bir düzen yaratmışlar. Adına da komünizm yerine küresel sistem diyorlar. Yani alan memnun satan memnun be abi! Böylece herkes borçlanıyor ama istediğini de bir yerde elde ediyor, yalan mı?”

“Bu sistemde biz sadece yönetilen, yönlendirilen köleleriz. Evet ağzımıza bir parmak bal veya daha fazlasını sürüyorlar ama seçme hakkımızı, katılım hakkımızı, karar verme hakkımızı elimizden alıyorlar. Benliğimizi, bireysel özgürlüğümüzü yok ediyorlar… Bizi tek tip insanlar, bir anlamda robotlar haline getiriyorlar. Ağzımıza bir parmak bal sürerek bizi uyutuyorlar,  sömürüyorlar, kanımızı emiyorlar. Biz de azıcık aşım dertsiz başım diyoruz.”

Abim kafayı iyice bulmuştu. Haksız sayılmazdı ama biraz abartıyordu. Belki de bu sistemi kıskanıyordu. Beyaz sakallı abimle gülüyorduk.

Abim içkisini fondip yaptıktan sonra kadehi masaya vurmuş, her zamanki gibi geceye son noktayı koymuştu.  Aniden ayağa kalkıp meyhaneden çıkmıştı. Koluna girdim; hava soğuktu. Ama abimin yaka bağır açıktı, soğuğa aldırdığı yoktu.  Soğuk bir Beyoğlu akşamında evimizin yolunu tutarken, “Ulan tereyağında kızarmış karidesler iyi geldi be!” diyordu.

“İki tüketim robotu gibiyiz be abi,” dedim gülerek. Abim caddeyi inleten müthiş bir kahkaha koyverdi. “Ay, sen çok yaşa emi, aynen öyleyiz,” dedi.

Önemli olan abimin keyfinin yerine gelmesiydi. Onun adına sevinmiştim.

BOŞ ÇERÇEVE

0

İzmir’in yaz sıcağında eridiği gecelerden biriydi. Kışın toz girmesin diye sıkı sıkı kapanan pencereler açık, günlerdir bir parça esintiye hasret perdeler kıpırtısız sabahı beklemekteydi. İlk sahibini kahrından öldürecek kadar parlak jantları, üçüncü sanayideki usta ellerde yenilenmiş boyası, ön tamponu yere değecek kadar indirilmiş kaportasıyla yeşil bir Doğan L sokağın başında göründü. Meçhul yolcuları farları kapatmış ağır ağır ilerliyordu. Çoğunluğu kendi işinin sahibi, varlıklı ailelerin oturduğu, dubleks, tripleks bahçeli evlerin inci gibi sıralandığı Güzelbahçe’nin bu temiz sokağında ağustos böceklerinin aşk çağrıları dışında çıt çıkmıyordu.

Araba yüksek demir parmaklıklı geniş bir bahçenin önünde durdu. İçindekiler bir süre geceye kulak kabarttılar. Aracın yolcu tarafından koyu renk giyinmiş, kasketli, oldukça zayıf bir adam indi. Başını şoföre uzatıp “Lan sızıp kalma geçen seferki gibi, gözün kulağın açık olsun,” dedikten sonra çevik hareketlerle parmaklıkların üstüne tırmanıp bahçenin karanlığında kayboldu.

Kalın tabanlı spor ayakkabılarıyla yeni sulanmış çimleri, çiçekleri ezerek bahçeyi hızla geçti. Kapıdaki “Dikkat! Köpek var!” tabelasının korkutma amaçlı olduğunu biliyorlardı. Arabada gözcü bekleyen arkadaşının yengesi üç aydır bu lüks evde gündelikçiydi. Kadının ballandıra ballandıra anlattıklarına bakılırsa az sonra yükte hafif pahada ağır ne varsa cebine tıkıştırdığı bez torbaya yükleyecek, geldiği gibi sessizce çıkıp gidecekti. İşgüzar yenge deterjandan çatlamış ellerini ovuşturarak sus payı istemiş, evin hanımının pırlanta bilekliğinin hayaliyle ikinci kattaki pencerelerden birini aralık bırakmıştı. 

Mülk çevresindeki kameralardan yüzünü korumak için indirdiği şapkasını geriye iterek önce duvara sarılmış sarmaşığa sonra su oluğuna tutundu. Kendini daldan dala sallanan haylaz bir şempanze gibi pencerenin çıkıntısına çekip içeri süzüldü. Ev loş ve serindi. Muhtemelen klima sistemi çalışıyordu. Varoşlarda terden ıslanmış yataklarda çileyle kıvranan ötekilere nispet edercesine ev sahipleri serin çarşafları üzerinde kesintisiz rüyalara dalmıştı. Önce sessizce durup etrafı dinledi. Oda oda gezip tarif edilen yerlerden yükünü toparlayacak, hızlı hareket edecekti. Yatak odasındaki emanetleri sona bırakarak torbasını doldurmaya başladı. Adamın ortada bıraktığı çek defterini kenara itip bulduğu tüm parayı cebine tıkıştırdı. Ay ışığının ulaşamadığı bir köşede küçük el fenerini yakıp duvardaki tabloları inceledi. İşi büyütmenin gereği yoktu. Bu tür malları elden çıkarmak için hem çok iyi bağlantıları olmalıydı insanın hem de aynasızları susturacak parası. Onun alabileceği şeyler; tanıdığı birkaç kuyumcuya okutabileceği mücevherat, bit pazarında satılabilecek türden takım taklavat ve nakit paraydı.

Fenerinin solgun halkası duvardaki fotoğrafı aydınlatınca durakladı. Sırtı ürperdi, anlam veremediği bir ağırlık göğsünü sıkıştırdı. Fotoğrafta takım elbise giymiş genç bir adam ahşap bir koltukta bacak bacak üstüne atıp oturmuş, elinde sigarasıyla uzaklara bakıyor, hafifçe siyah beyaz gülümsüyordu. “Ha siktir!” dedi. Aldığı cesaret hapı, üzerine cila niyetine çaktığı üç biranın etkisiyle kafası bulanıktı. Gerçekliğinden şüphe ederek uzandı, çerçeveyi askısından kurtardı. Fotoğrafı iyice yüzüne yaklaştırıp benzerlikten emin oldu.

Elindeki çerçeveyle pencerenin önündeki deri koltuğa yığıldı. Anacığı ölmeden birkaç gün önce hastalıktan iyice incelmiş, damarları çıkmış elleriyle bu fotoğrafı ona uzatmış, “Babanı tanı oğlum, yıllarca sordun durdun. İşte beni ortada bırakan, seni kabul etmeyen bu vicdansız senin babandır.” demişti. Fabrika işçisi, feleğin çemberinden henüz geçmemiş, tazecik bir kızken paranın, tatlı yalanların cazibesine kapılmıştı kadın. “Cahildim, büyük günah işledim. Kucağımda el kadar bebekle sokaklara düştüm,” derken avurtları çökmüş yüzünden son kalan gözyaşları süzülmüştü.

“Bu benim babamsa yukarda uyuyan da benim kardeşim demek ki,” diye düşündü yumruklarını sıkarak. Alamadığı oyuncaklarla oynayan, gidemediği okullara giden, giyemediği kıyafetler içinde lüks arabalarla gezen, hayatını çalmış bir kardeş… O, piç yaftasıyla başı eğik köşe bucak polisten saklanırken koynundaki pahalı parfümlere bulanmış karısına sarılıp yatan bu adam mı babasıyla oyunlar oynamış, aynı sofraya oturmuştu? Kafasını kaldırıp evin bütün duvarlarını, son moda eşyalarını inceledi. Temizlik ve çiçek kokusunu içine çekti. O zaman fark etti ki çalmakta olduğu her eşya aslında kendinindi. Babası hariç.

Torbasındakileri boşalttı. Fotoğrafı gümüş çerçevesinden çıkarıp göğsüne yerleştirdi. Boş çerçeveyi yerine astı, geldiği gibi sessizce evden ayrıldı.

CAN ÇIKAR, HUY ÇIKMAZ

0

“Allah cezanı versin senin Enver! Neredeydin bu saate kadar? Sabah olmak üzere be, sabah…”

“Nerede olacağım Müncibe? Cinayet Büro ekibiyle iş üzerindeydik tabii ki.”

“Hay ben sizin işinize de gücünüze de ekibinize de…”

“Ayıp valla ayıp… Sabahlara kadar katil kovaladım, insan kocasını bi öper, bi, ‘Hoş geldin,’ der.”

“Sen o yalanları benim külahıma anlat Enver. Katil kovalamışmış. Sen kovalasan kovalasan Dansöz Melahat’i kovalamışsındır.”

… Devamı Yeşim Yörük’ün yeni kitabı YÜZ YÜZE’de

KÖYÜN DELİSİ

0

Mehmet kendisini bildi bileli hem öksüz hem de yetimdi. Yirmi iki yaşında olduğu söyleniyordu.  Onu taşlayan, “Pis!” diye bağıran köylülerin ne demek istediğini bir türlü anlamıyordu. Kendince temiz bir insandı.  Bir tek köyün öğretmeni Meltem ve İmam Ahmet saçını okşayıp onunla konuşuyorlardı. Yemek veren komşular onu sofralarına kabul etmiyorlardı. Babasından kalan eve Sacit dayısı ve Fatma yengesi yerleşmiş, ona ise ahırda bir köşe layık görmüşlerdi. Meltem Öğretmene göre Mehmet Down Sendromluydu. Her söyleneni anlıyor, sadece kızdığı zaman hırçınlaşıyordu. Konuşmasını ise herkes anlayamıyordu. Kelimeler ağzından hızlı ama yuvarlanarak çıkıyordu. Ama hep gülümsüyordu. Doymak bilmiyordu. Ona en çok yemeği Meltem Öğretmen ve İmam Ahmet Efendi’nin karısı Ece Kadın hazırlıyordu.

Köpekler ve kedilerin onunla garip bir ilişkisi vardı. Mehmet ne zaman ahırdan adımını dışarı atsa köydeki köpek ve kediler sanki kokusunu almış gibi etrafını sarıp onunla birlikte koşturuyorlardı. Mehmet ise onlarla beraber önce okulun bahçesine gidiyor, sonrasında ise caminin içine dalıyordu. Muhtar Veli onu kovalasa da İmam Ahmet hemen araya giriyor ve caminin Allah’ın evi olduğunu, dolayısıyla hayvanların da girebileceğini söylüyordu. Tabii, cemaat bu durumu yadırgıyor, ona çıkaramadıkları sesi öfkeyle Mehmet’e yönlendiriyorlardı.

Bu yılbaşı günü de Mehmet karda zorlukla yürümeye başladı. Yine köyün hayvanları eşliğinde önce camiye gitti ve içeri bağırarak daldı. “Bugün yılbaşı! Bugün yılbaşı!”  Daha bağıracaktı ki ensesine yediği tokat ile cümlesini yutmak zorunda kaldı. Başını çevirdiğinde kendisine öfke dolu gözlerle bakan Sacit dayısını gördü.

“Seni mendebur! Burasının neresi olduğunu unuttun galiba! Çık dışarı! Seni gözüm görmesin!”

Mehmet dayısının kendini neden sevmediğini anlamıyordu. O, herkesi seviyordu; en çok da yemek yemeyi. Hemen acıkıyordu. Her şeyi daha hızlı anlatmak istiyor fakat başaramıyordu. Gülümseyerek anlatmaya başladı:

“Ama bugün yılbaşı. Tekir, Boncuk, Minnoş, Karabaş, Akbaş ve ben çok üşüdük. Bak, sadece biz geldik. Diğer arkadaşlarım gelmedi. Hem ezan okunmadı daha. Biraz şu köşede oturalım. Ahmet Hoca ne zaman istersem buraya gelebileceğimi söyledi.”

“Leş gibi kokuyorsun! Allah’ın evine böyle gelinir mi? Çabuk çık dışarı! Yoksa Allah yarattı demem alırım seni ayağımın altına!”

“Benim yıkanmama izin vermiyorsun ki? Sonra da bana kızıyorsun. Ben Ahmet Hoca’mı bekleyeceğim. Hiçbir yere gitmiyorum! Gitmiyorum işte,” diyerek gülümsedi. Bu, Sacit’i daha da sinirlendirdi. Mehmet’i kolundan tutup sürükleyerek camiden çıkardı ve yere fırlattı. O ara camiye gelmekte olan İmam Ahmet gördüklerine inanamadı.

“Sen ne yapıyorsun Sacit Efendi! Allah’tan kork! Ne istiyorsun bu garipten? Ben, onun ve arkadaşlarının camiye gelmesine izin verirken sana ne oluyor?”

“Bana bak İmam Efendi! Bir asırlık camiye yeni âdetler çıkarma. Beni de kızdırma. Seni buradan göndermesini bilirim. Hem sana ne oluyor? O benim yeğenim. Döverim de severim de. Bu seni hiç ilgilendirmez,” diyerek gerisin geri caminin içine doğru yürümeye başladı. İmam Ahmet ise Mehmet’i düştüğü yerden kaldırıp üzerindeki karları silkeledi.

“Mehmet, ağlama oğlum. Sen şimdi bize git. Ece Kadın çok güzel yemekler pişirdi. Ben de namazı kıldırıp gelirim. Hem Meltem Öğretmen de bizde. Hadi acele et,” diyerek onu teselli etmeye çalıştı.  Mehmet gözünün yaşını sildi. İki adım attıktan sonra geri döndü.

“Biliyor musun, yengem Sacit dayıma, ‘Şu oğlanı öldür artık, öldür,’ dedi. O oğlan ben miyim? Hem ölürsem anne ve babamın yanına giderim değil mi? Sen demiştin, iyi insanlar cennete gider diye. Ben iyi insanım değil mi? Hem bugün yılbaşı. Belki de bugün giderim,” dedikten sonra yanında köyün kedi ve köpekleri ile eve doğru koşturmaya başladı. İmam Ahmet ise olduğu yerde bir müddet kalakaldı.

***

Yılbaşının ertesi sabahı köy ahalisi Mehmet’in bağırtısı ile uykudan uyandı.  “Sacit dayı kar üstünde yatıyor! Sacit dayı kar üstünde yatıyor!” diyerek köy meydanında karların içine bata çıka koşturan oğlana, köyün kedi ve köpekleri de eşlik ediyorlardı. Muhtar Veli ne dediğini anlamadığı çocuğun yanına gelip kolundan çekiştirdi.

“Allah’ın delisi, ne bağırıp duruyorsun karga bokunu yemeden!” Mehmet ise kolunu ondan kurtarıp koşmaya devam etti. Köy ahalisi meydana doğru gelmeye başladı. Mehmet ise bir yandan gülüyor, bir yandan koşmaya devam ediyordu. İmam Ahmet, eşi Ece Kadın ve Meltem Öğretmen de meydana geldiler. Herkes birbirine boş gözlerle bakıyor, “Köyün Delisi”  ismini taktıkları delikanlının ne söylediğini anlamaya çalışıyorlardı. Meltem Öğretmen, ürkütmemeye çalışarak ona bir adım yaklaştı. Sevgi dolu bakışları ile kolunu yavaşça tuttu.

“Mehmet, dur bir nefes al. Bak ne dediğini anlamaya çalışıyorum. Hadi gel,” diyerek onu meydanda bulunan üzeri karla kaplı banka doğru yönlendirdi. Mehmet, meydanı kalabalık görünce hemen elleri ile yüzünü kapattı. Kendisine taş atan köylülerin yine aynı şeyi yapacaklarını düşündü. Meltem Öğretmen ona sakin olmasını telkin edince elini tutarak banka oturdu.

“Şimdi bana ne olduğunu anlatır mısın?”

“Sacit dayı var ya, o karların içine yatmış. Ben de üstüne hırkamı örttüm, her tarafını kan yapmış” diyerek gülümsedi.

“Nerede yatıyor?”

“Ahırın arka tarafında. Ona uyanmasını söyledim. Üşürsün dedim ama bana kızgın kızgın baktı. Hiiiç konuşmadı.”

“Tamam, sen burada beni bekle olur mu? Ben gidip bakacağım. Anlaştık mı? Eğer burada oturursan sana dün akşam yediğin elmalı kekten vereceğim. Sakın bir yere gitme, tamam mı?”

“Elmalı kek! Elmalı kek! Arkadaşlarıma da verecek misin?”

“Elbette. Sen burada bekle, ben hemen getireceğim.”

Meltem Öğretmen oturduğu yerden kalktı. Muhtar Veli, İmam Ahmet ve köyün yaşlılarından Hasan Efendi ile beraber Mehmet’in kaldığı ahırın arkasına doğru ilerlemeye başladılar. Tarif edilen yere geldiklerinde Sacit Efendi’nin kanlar içindeki cesedi ile karşılaştılar. Muhtar koşarak yanlarından ayrılarak Jandarma’yı aramaya gitti. İmam Ahmet ise Meltem Öğretmenin yanına yaklaştı.

“Kızım, sen burada bekle, ben bir koşu içeri göz atayım, bak ahıra doğru kan izleri var,” diye fısıldadı.

“Yapmayın Hocam. Jandarma gelene kadar olay yerini bozmamamız lazım.”

“İyi de kızım, ya Mehmet, Sacit Efendi’yi öldürdüyse?”

“O öldürmüş olamaz. Bu kadar kan izi varken Mehmet’in elleri ve kıyafetleri temiz kalmazdı. Bence biri bu çocuğa tuzak kuruyor çok dikkatli olmamız lazım. Bir de dikkatini çekmedi mi? Fatma yenge bu kadar hengâme arasında ortalarda yok. Aman Allah’ım yoksa onu da mı öldürdüler?” Cümlesini bitirir bitirmez eve doğru bata çıka koşmaya başladı. İmam Ahmet de peşinden…

***

Jandarma köye gelmiş tüm tahkikatı bitirmişti. Ne kanlı bir kıyafet ne de bir ipucu bulabilmişler, buldularsa da köy ahalisi ile paylaşmamışlardı. Bütün köy, Sacit Efendi ve eşi Fatma Hanım’ı kimin öldürebileceği hakkında Mehmet’i öne sürmüş fakat onunla ilgili bir delile rastlanmamıştı. Olayı soruşturan Karakol Komutanı Arif ve ekibi tekrar köye gelebileceklerini bildirip ayrılmışlardı. Köyde şimdiye kadar hiç cinayet işlenmemişti. Kazara ölenler olmuştu fakat çifte cinayeti köy ahalisi rüyasında görse inanmazdı. Yılbaşı gecesi bir kâbus gibi köyün üzerine çökmüştü. Mehmet ise tüm bu olanlara bir anlam veremiyordu. Sürekli camiye gidiyor, İmam Efendi’ye kendisini öldüreceklerini anlatıp duruyordu. Muhtar Veli ve köy halkı her ne kadar katledilen komşularını sevmeseler de tedirgin olmuşlardı. Önceden hiç kilitlenmeyen kapılara büyük asma kilitler takılmıştı.

İmam Ahmet ise Karakol Komutanından izin alıp Mehmet’i aile yadigârı eve yerleştirmişti. Ne kadar temizlik yapılmış olursa olsun, evin her yerine Fatma Hanım’ın kan kokusu sinmişti. Mehmet ilk günler evde kalmak istemedi. Meltem Öğretmen ve Ece Kadın zor da olsa onu ikna ettiler. Kedileri evin içine almıştı. Sokak köpeklerine ise kapının önünde kulübe yapılmıştı. Tüm bunlar olurken Muhtar Veli ile İmam Ahmet gizlice soruşturma yapmaya devam ediyorlardı. Köy ahalisi ikiye ayrılmıştı. Kimileri Mehmet’in ahının çıktığını söylerken diğerleri hâlâ onu suçluyor, gördükleri yerde ellerinde ne varsa ona fırlatıyorlardı. Mehmet ise artık hayvanları evin içine aldığı için çok mutluydu. Meltem Öğretmen ve İmam Ahmet’in kızı Sena ona ev işlerinde yardım ediyorlardı. Sobasını yakıyor, çamaşırlarını yıkıyorlardı.  Muhtar Veli kızsa da oğlu Samet iki günde bir banyo yapması için Mehmet’i ziyaret ediyordu. Muhtarın kızı Aysema ise ona her gün yemek götürüyordu. Köy halkı ne kadar sakin görünse de cinayetler kimsenin aklından çıkmıyordu. Dillendirmemeye özen gösteriyorlar, Sacit ve Fatma hiç yaşamamış gibi davranıyorlardı. Karla kaplı köyde neredeyse hiç kimse dışarı çıkmıyordu.

Sabah ezanını okuyan İmam Ahmet, cemaat dağılınca Muhtar Veli’yi kenara çekti.

“Muhtar, o gece köyümüze gelenler hakkında bilgileri toparladın mı?”

“Üç kişi dışında kimse gelmemiş. Biri Karaların oğlu ve gelini. Onlar hâlâ buradalar.  Diğeri ise bizim Samet’in arkadaşı Faruk. Fakat o, sabah köyden ayrılmıştı. Bugün Samet’i görmeye gelecek. Zaten Komutan Arif onunla da konuşmuş. Çocuğun dünyadan haberi yok. Sen ne yaptın? O gece sizin ev çok kalabalıktı. Belki de katil sizin evdeydi.”

“Bunu ben de düşündüm. Meltem Öğretmen, Mehmet, Sena, dayıoğlu Kemal, karısı Güllü, oğulları Yahya ve Yakup gece yarısına kadar bizdelerdi. Ece Kadın, sobanın üzerinde kestane pişirdi. Çay ve ıhlamur demledi. Gençler gece kartopu oynamaya çıktılar. Bir ara köyün bütün gençleri onlara katıldı. Sonra bizimkilere içeri geldiler. Aralarında eksik kimse yoktu. Ece Kadın sobanın üzerinde onlara bazlama ekmeği ısıtıp çökelek getirdi. Güle oynaya yediler. Saat üç gibi de herkes dağıldı. Ben Mehmet’i göndermedim. Ev sıcaktı, oturma odasında yattı. Biz uyurken uyanmış ve ahıra, hayvanlarının yanına gitmiş. Ben nasıl duymadım gittiğini, hâlâ düşünüyorum. Üzerime ölü toprağı serpilmiş zahir. Onun bağırtısına zaten bütün köy uyandı. Neredeyse herkesle konuştum. Kimse bir şey duymamış. Rüzgârın, tipinin sesi her sesi bastırdı, biliyorsun.”

“Komutanın dediğine göre önce Sacit öldürülmüş. Evin içinde öldürülüp dışarıya, ahırın arkasına kadar sürüklenmiş. Aldığı ilk darbeler sırtınaymış. Sonra kalbine bir darbe almış. Parmaklarını niye kesmişler, onu Komutan bile anlamamış. Biz nasıl anlayalım? Parmakları da bulamadılar ya hâlâ,” diyen Muhtar derin bir nefes aldı.

“İlk darbeyi sırtına aldıysa demek ki tanıdığı biriymiş. Katil evin kapısına gitti, mesela ondan bir şey istedi. O da arkasını dönüp getirmek için adım attı ve katil ona ilk darbeyi veya darbeleri vurdu. Sacit o şaşkınlıkla katiline döndü ve kalbine son darbeyi aldı. Katil Sacit’in parmaklarını kesmek için içeri girdi ise Fatma nasıl hiç ses duymadı? Bu adam hemen mi öldü?”

“Diyelim ki hemen öldü. Anasını satayım, yere düşerken hiç mi ses çıkmadı?”

“Belki de Fatma sese uyandı ama katil onu fark edince onu da öldürdü. Fatma yatak odası ve koridorun kapı aralığındaydı.  Allah’ım aklıma mukayyet ol. Kaç gündür bu soruların cevabını arıyor, bir türlü bulamıyorum. Köy halkı huzursuz. Dikkat ediyorsan camiye gelen cemaat azaldı. Köy kadınları artık birbirine gitmiyor. Hele kartopu oynamaya neredeyse hiç çocuk çıkmıyor. Ne yalan söyleyeyim, Sacit’in öldüğüne hiç üzülmedim. Fatma’ya yıllardır şiddet uyguluyordu. Kadın hiç gün yüzü görmemiş. Şu köyde büyüğünden küçüğüne kimse onu sevmiyordu. Hele Mehmet’e yaptıklarını söylemiyorum bile.”

“Doğru söylemesine söylüyorsun da İmam Efendi, yine de köylümüzdü. Mehmet’e gelince, onun garip davranışlarından ben de hazzetmiyorum. Ama Allah için konuşacaksak ahırda yatmasına da gönlüm razı olmuyordu. Sacit’le kaç kez konuşmaya çalıştım. Nuh dedi, peygamber demedi. Ölünün arkasından konuşmak günah ama çocuğu kendi evinde yatırmıyordu. Hem geçenlerde Nalbur Ali ile bu yüzden tartıştılar kasabada. Kasap Latif de nalburdan yana olunca, bastı kalayı bizimki. Eşrafın önde gelenleri araya girdiler de ortalık yatıştı.”

“Nalbur Ali kimsenin işine karışmaz Sacit’in de ters olduğunu bilir. Niye öyle bir şey yaptı ki?”

“Mehmet’i Öğretmen Hanım’ın zoru ile doktora götürmüştü ya. Meltem kızım götürmezse devlet yetkililerine şikâyet ederim demiş hani. Hatırladın mı? İşte o gün onları ben kasabaya götürdüm. Mehmet arabaya binmeyi seviyor. Ne yalan söyleyeyim, her yeri kurcalıyor diye önce götürmek istemedim. Bizim hatun hiç mi sevaba ihtiyacın yok diye diretince ben de götürdüm. Tabii, bizimki doktordan çıkınca veryansına başladı. Karnını doyuruyormuş, üstüne çul çaput alıyormuş. Bir de şehre mi indirecekmiş. Doktora ve Mehmet’e küfür edince Nalbur Ali dayanamamış. ‘Hem çocuğun malının üstüne kondun hem de söyleniyor musun?’ deyince kızılca kıyamet koptu. Ben daha ne olduğunu anlamadan bunlar birbirlerine girdi. Esnaf, ben, kasap Latif araya girdiysek de Sacit’i sakinleştiremedik. Allah’tan kasabanın eşrafı ortalığı sakinleştirdiler. Sen o ara Mehmet ne yaptı dersin? Gelene gidene ‘Sacit dayım beni öldürecek. Ben de anne ve babama gideceğim,’ demez mi? Onu sakinleştirmek de bana düştü. Kasabadan gelirken Sacit arabaya binmedi. Zaten beş kilometre arası biliyorsun. O yürüdü. Ben de Mehmet’i kabristana götürdüm. Anne ve babasının ruhuna Fatiha okudum. Mehmet okul zilini duyunca anne babasını unutarak okulun yolunu tuttu. Ben de eve döndüm. O günden sonra Sacit benimle doğru düzgün konuşmadı. Biliyorsun, Nalbant Ali bu köyün çocuğu. Sık sık annesine geliyor. Ona biraz ziyaretlerine ara vermesini söyledim. Sacit’in sağı solu belli olmaz diye. Dikkat ediyorsan köye artık gelmiyor.”

“Bu olaydan hiç haberim olmadı benim. Sen de anlatmadın.”

“Çok üstünde durmadım. Geldi geçti işte. Hem bu konuya nereden geldim ben? Tövbe estağfurullah. Ölmüş adamın arkasından dedikodusunu yapıyorum bir saattir,” diyerek başını öne eğdi Muhtar.

“Muhtar, bu olanları Komutana anlattın mı?”

“Yooo, niye anlatayım ki?”

“Önemli olabilir. Sen en iyisi öğlene doğru Jandarma’ya git. Komutanı bul, bana anlattıklarını anlat.”

“E, o zaman Doktor Mahmut’la olanları da anlatayım?”

“Onunla ne oldu?”

“Biliyorsun, Doktor oğlumuzla Öğretmen kızımız nişanlı. Öğretmen kızım Doktorla konuşmuş. Sacit’in Mehmet’i şehre götürmesi gerektiğini anlatmış. Sacit de ona harcayacak parası olmadığını söylemiş. Geçen hafta Doktor, çocukların sağlık taramasını yapmak için köye geldiydi ya, hani o gün sen müftülüğe inmiştin. Mehmet her zamanki gibi köyün kedi ve köpeklerini toplamış, gitmiş okula. Doktor Mahmut ona saçlarının çok uzun olduğunu, sınıfta kız çocuklarında bite rastlandığını anlatmış. Eczaneden ilaç almasını, biraz Mehmet ile ilgilenmelerini söylemiş. Sacit küplere bindi. Köy meydanında Doktora söylemediğini bırakmadı. Allah’tan okumuş adamın hâli başka, ona uymadı. Döndü arkasını, okula gitti. Sacit buna daha da coştu. Doktorun arkasından yetişti. Yakasına yapıştı. Ona kim olduğunu, kendine akıl mı verdiğini, dönüp arkasını gitmenin küfür anlamına geldiğini söyleyip durdu. Kahvede oturan köylü Sacit’i zor sakinleştirdi. Darılma İmam Efendi. Günah filan da deme. Sacit gerçekten de zalimdi.”

“Sacit zalim olmasına zalimdi de siz neydiniz Muhtar Efendi? Mehmet’e o ne kadar kötülük yaptıysa siz köy halkı da o kadar yaptınız. Yeri geldi çocuklarınız, yeri geldi sizler onu uğursuz sayıp taşladınız. Bana ve Öğretmen Hanım’a arka çıkmadınız hiçbir zaman. Bu çocuk hasta dedik, sizler ısrarla deli dediniz. Şimdi ne oldu da sadece Sacit kötü oldu? Beş vakit namaza gelen cemaat, Allah’a iman ettiğini söyleyen sizler, çocuk sizden farklı diye ona hiç merhamet göstermediniz. Sen en iyisi git bu olanları Komutana anlat. Beni daha fazla konuşturma. Konuşursam kalbini kıracağım.”

“İyi de İmam Efendi, kedi ve köpeklerin camiye girdiği nerede görülmüş? Akıllı olsa hayvanlarla konuşur mu? Onları Allah’ın evine getirir mi?”

“Muhtar, beni iyi dinle! O beğenmediğin hayvanlara merhamet etmeyen merhamet görür mü acaba? Allah’ın evinden bahsediyorsun. Ben onlara caminin hemen kapısının içinde yer yapmadım mı? Cemaati hiçbir hayvan rahatsız etti mi? Ama siz insanım diyenler, onlara orada bile rahat vermediniz. Şu karlı kış gününde onlara şefkatle yaklaştınız mı? Hani o deli diye dalga geçtiğiniz Mehmet var ya, işte o hepinizden daha imanlı benim gözümde. Bulduğu bir lokma ekmeği bütün hayvanlarla paylaşıyor. O yüzden bu muhabbet daha fazla uzamasın. Sen git bana anlattıklarını Komutana anlat,” diyerek gerisin geri caminin içine doğru yürümeye başladı. Muhtar Veli ona yetişti.

“İmam Efendi, İmam Efendi, hayvanlar sokakta geziyor, o pis ayakları ile camiye giriyor biz de burada namaz kılıyoruz. Bu dinen caiz değil. Sen bunu bilmiyor musun?”

“Ben mi bilmiyorum? O zaman iyi dinle! Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz,  kedisi Müezza içtikten sonra kapta kalan su ile abdest alacak iken  Ebu Nuaym “Ya Resul, o sudan kedi içti,” deyince Resulullah, “Onlar en temiz ağıza sahiptirler,” buyurmuş ve abdest almıştır.  Köpeklere gelince, onlar hakkında yazılan hadislerin gerçekliği tartışılır. Köpekler Mehmet’in etrafında halka oluşturuyor, onu korumaya çalışıyorlar. Benim mantığım burada devreye giriyor ve onların da camiye girmesinde bir sakınca görmüyorum. Hem dikkat edersen kapının içinden bir adım daha ileri girmiyorlar. Eğer burada bir günah varsa bunun bütün sorumluluğunu ben üstleniyorum. Ağızsız dilsiz hayvanlara sizin gibi tekme atanların günahına daha çok kafa yorsanız bence daha mantıklı bir iş yapmış olursunuz. Neyse, bu konuyu defalarca konuştuk. Sen şimdi Komutana git ve tüm bildiklerini anlat.”

“Tüm bildiklerimi mi?”

“Daha ne var ki?”

“Ohooo, sen Sacit’i hiç tanımamışsın. Kasabadaki pavyonda dostu varmış. Hem de bu kadın Aynalı Murat’ın sevgilisi olan Aslı’ymış.”

“Neler anlatıyorsun Muhtar? Bu adam ne ara tüm bu anlattıklarını yaşadı? Bu ilişkiden Komutana bahsettin mi?”

“Bahsetmedim. Ölmüş insanın hakkında böyle şeyler anlatılır mı İmam Efendi? Sen hep kul hakkından uzak durun diye vaaz veriyorsun ya…”

“İyi de bu saklanılacak bir durum mu? Belki de katil Aynalı Murat’tır. Adamın haberi var mıydı bu ilişkiden?”

“O kadarını bilmiyorum ama kasabadaki herkes biliyordu. Belki bir ötmüştür.”

“Başka neler biliyorsun?”

“Bir de yıllar önce ayrıldığı bir karısı var. Bilirsin işte, gençlik yıllarında oynaşmayan tay olmaz. Bununki de o misal.”

“Nikâhlı karısı mı?”

“Yok, kızı kaçırmış. Senden önceki imam dini nikâh kıymış. Burada bir müddet yaşamışlar ama bizimki her gün kızcağızı dövüyormuş. Köylü bir olup konuşmuşsa da fayda etmemiş. Bir gün yine kızcağızı dövmüş, o da can havli ile dışarı çıkmış. Ben o ara askerdeydim, kızı hiç görmedim. Bu almış çifteyi eline, koşmuş kızın ardına. Mehmet’in annesi kızı görünce önüne geçmiş. Amacı kardeşine engel olmakmış fakat geç kalmış. Bizimki çifteyi ateşlediği için ablasını vurmuş.”

“Ne diyorsun sen?”

“Daha bitmedi. O ara Mehmet’in babası Hüseyin koşmuş Sacit’in elinden çifteyi almaya. O boğuşmada çifte ateş almış ve Hüseyin’in çenesinden giren kurşun başından çıkmış. Anlayacağın Mehmet’in ana babasının eceli Sacit’tin elinden olmuş.”

“Sen neler anlatıyorsun böyle Muhtar? Tövbe estağfurullah,” diyerek olduğu yerde bir ileri bir geri yürümeye başladı İmam Efendi. “E, niye tutuklanmadı bu adam?”

“Kazara vurulduklarına tüm köy şahitlik etmiş. Sacit de aynı ifadeyi verince dava kapanmış. Olan, ölen gariplere olmuş.”

İmam Ahmet duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Sacit Efendi hakkında hiçbir şey bilmediğini anlamıştı.

“Peki, o kız nerede şimdi?”

“Aslı mı? Nerede olacak, pavyonda.”

***

İmam Ahmet öğlenden sonra Aslı’nın çalıştığı pavyona gitti. Muhtar Veli’ye, Komutan Arif’in yanına gidip kendisine anlattığı tüm olayları eksiksiz anlatmasını söyledi. Ömründe hiç pavyona gitmemiş olan İmam, burada sürülen yaşamları düşündü. İçeri girip Aslı ile görüşmek istediğini söyledi. Sahnede şarkı söyleyen kadının türküsüne dalıp gitti. İnsanoğlunun ne kadar acımasız, bir o kadar da merhametli olduğu konusunda vicdan muhasebesi yaparken, bir kadının kendisine seslenmesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Sesin geldiği yöne başını çevirdiğinde karşısında duran kadının Aslı olduğunu anladı. Kadın ona doğru yaklaştı.

“Beni sormuşsun babalık.”

“Gel kızım şu masaya oturalım. Seninle konuşacağım önemli bir konu var,” diyerek eliyle önlerinde duran masayı işaret etti.

Kadın onu dikkatlice süzdü. “Ne konuda konuşacağız?”

“Kızım, ben Yalınköy’den geliyorum. Seninle Sacit hakkında konuşmak istedim.”

“O şerefsiz sonunda hak ettiği cezayı bulmuş. İnşallah mezarında ters döner! Benim onun hakkında söyleyeceklerim bedduadan öte geçmez babalık. Boşuna kendini yormuşsun bu karda kışta.”

“Evladım, seni üzmek istemem ama onunla görüşüyor muydunuz?”

“Ben değil ama o benimle tekrar görüşmek istiyordu. Yıllar önce başıma neler geldiğini biliyor musunuz? O benim bütün hayallerimi, insanlara olan güvenimi, sevginin ne derece kıymetli olduğunu düşündüğüm yıllarımı çaldı. Kısacası, o beni yaşarken öldürdü. Keşke ablası önüme geçmeseydi,” diyerek badem gözleri ile boşluğa baktı. Bir müddet sessiz kaldılar.

“Kızım, ona olan kinini anlıyorum fakat karısı masum bir insandı.”

“Masum mu?” diyerek sözünü kesti Aslı. “O kadın asla masum olamaz. Beni Sacit’ten ayıran oydu. Köyde adımı çıkardı. Onun yüzünden çok dayak yedim. En sonunda da iki masum insanın kanı ile sonuçlanan o olayı yaşadık ve ben köyü terk etmek zorunda kaldım. İfademi verdiğim komutan bana inanmadı. Olayın kaza olduğuna karar verip hiçbir işlem yapmadılar. Neden biliyor musunuz? Çünkü benim adım çıkmıştı. Ben hem ailemin hem köyün namusunu kirleten kadındım. Başlarına taş yağacakmış benim yüzümden. Sacit köylülere inanmayı bana inanmaya tercih etti. Sonunda ne oldu? Bak ikisi de geberdi. Sen iyi bir insana benziyorsun babalık. Benim Sacit ve karısının ölümü ile hiçbir ilgim olamaz. Buna şahitlik yapacak bir düzine insan var. Zira ben o gece saat üçe kadar sahnedeydim.”

“Peki, nasıl söyleyeyim ki? Sevgiliniz, o da sizinle miydi?”

“Elbette. Programımın başından sonuna kadar buradaydı. Zaten buranın sahibi kendisi. O olmasaydı şimdi kim bilir hangi sokakta köşe başı tutuyor olurdum. Hem siz neden bu konu ile bu kadar ilgilisiniz? Polise benzemiyorsunuz. Akrabası mısınız?”

“Yok evladım. Ben köyün imamıyım. Adım Ahmet. Mehmet için buradayım. Köylü, çocuğu neredeyse katil ilan edecek. Ben de kendimce araştırıyorum,” deyince Aslı oturduğu yerde kısacık eteğini aşağıya doğru çekmeye başladı.

“Evladım, hiç rahatsız olma. Bizim kılık kıyafetle işimiz olmaz. Bizim işimiz gönül kapısında. Vurduk, buyur edersen bir baba gibi senin yaralarını sarmak isterim.”

“Artık geçti bizden babalık. Senin gibi insanların uğramadığı yerdir burası. Her yer ışıklarla donatılmış olsa da karanlığı siner insanın üzerine. Hem bizim gibiler lekelenmiştir bir kere. Ne yaparsak yapalım toplum bizi kabul etmez.”

“Sen yola çık evladım. Eni sonu herkes kalbine bakar. Ben müsaadeni isteyeyim. Eğer yolun düşerse bir dost kahvesine beklerim sizi,” diyerek ayağa kalktı. Aslı ona sevgi ile baktı.

“Sizin gibi adamlar kaldı mı bu dünyada?”

“Bizim gibi var mı bilmem ama ben sadece insanlığına hizmet etmeye çalışan herkes gibi bir insanım. Düşene vurmak her kişinin, vurmamak ise er kişinin hâlidir. Benim kitabımda ise düşenin elini tutmak vardır. Haydi, kal sağlıcakla.”

İmam Ahmet bir iki adım atmıştı ki Aslı arkasından seslendi.

“Babalık, sen asıl Komutan Arif ile görüş. Sacit yıllar önce onun canını yakmıştı. Kızını ondan alıp buralara düşürdü.”

Bu cümle ile İmam Ahmet neye uğradığını şaşırarak döndü.

“Sen Komutan Arif’in kızı mısın?”

“Neden şaşırdın babalık? Bizim de bir anamız babamız var elbette. Her ne kadar beni evlatlıktan reddettilerse de ben onların kızıyım. Asıl adım Ebren. Anlamı ise ‘kâinatı içinde barındıran’. Babam bana bu eski Türk ismini vermiş, kâinatı içimde barındırayım diye, ama görüyorsun ya, bana ismimi veren babam o ismi yıllar önce benden geri aldı. Eğer bu dünyada Sacit’i öldürecek bir adam varsa o da babamdır. Yıllar önce benim sözümü hiçe sayan, köylülerin anlattıklarına inanan babam,” diyerek ayağa kalktı, sandalyenin arkasından güç almaya çalışarak. “Bir insan, evladı hangi hatayı yaparsa yapsın ona sahip mi çıkmalı, yoksa onun yok olup gidişini mi izlemeli? Sence hangisi doğru babalık?”

“Elbette sahip çıkmalı. Bu nasıl bir soru kızım?”

“Sen de biliyorsun ki insan bir kere hata yapmaya görsün, hele de bu bir kadınsa, adı çoktan konmuştur ve bu adı ondan kimse silemez,” dedikten sonra cevabını beklemeden arkasını dönüp gitti. İmam Ahmet ise arkasından bakakaldı.

***

İmam Ahmet köye giderken Aslı’nın anlattıklarını düşündü durdu. Yerine oturmayan şeyler vardı. Babası bunca yıl sonra ne olmuştu da Sacit ve karısını öldürmüştü? Şimdi bu namus cinayeti miydi? Kızını nüfusundan çıkaran, ona kol kanat germeyen bu adamın namusu temizlenmiş miydi? Köye gelip dolmuştan indikten sonra Muhtar Veli’nin evine gitti. Kapıyı vurup beklemeye başladı. “Muhtar henüz gelmemiştir, karısı evdedir,” diye düşünürken kapıyı Muhtar açtı.

“Gel içeri gel İmam Efendi. Ben de seni bekliyordum.”

“Sen ne çabuk döndün? Ben Zehra Hanım’a dönünce hemen yanıma gelmeni söylemek için uğramıştım,” diyerek eve girdi. Yaşadıklarını Muhtara anlattı.

“Asıl benim söyleyeceklerimi dinle İmam Efendi. Komutan Arif karakolda olmasına rağmen benimle görüşmedi. Biraz bekledim. Sonra bir er ile bana haber gönderdi, orada olmadığını söyletti. Ben de geri köye geldim. Senin dediğin gibi bu adam Sacit’i öldürmek için neden o kadar yıl beklesin ki? Peki, beni görmek istememesini nasıl açıklayacağız?”

“Sen ezanı cemaatten birine okutur musun? Ben Komutanı görmeye gideyim,” diyerek ayaklandı.

“İstersen ben de geleyim. Bu adamın sağı solu belli olmaz. Sakladığı bir şey var ki benimle görüşmedi. Hem olayın olduğu yılbaşı günü kimse ile doğru düzgün konuşmadı. Soruşturmayı ciddiye aldığını sanmıyorum. Belki de katil odur.”

“Dur bakalım Muhtar, acele karar vermeyelim,” dedikten sonra tekrar kasabaya gitmek üzere yola koyuldu.

***

Karakola geldiğinde karanlık çökmüş, hava daha da soğumuştu. İmam Ahmet kapıda gördüğü ilk ere Komutan Arif ile görüşeceğini söyleyerek içeri girdi. Erin haber getirmesini beklemeden odasına doğru yürüdü. Komutan Arif oturduğu yerden ayağa kalkarak onu karşıladı.

“Hayırdır? Bugün aynı köyden ikinci ziyaretçi gelmesini beklemiyordum. Ne istiyorsun İmam Ahmet Efendi?”

“Bir şey istemiyorum evladım. Önce bir sakin ol, kalktığın yere otur ve beni dinle. Sen ki bu makamda adaleti temsil etmek, insanların huzurunu kaçıranların cezasını vermek için oturuyorsun. Daha birçok görevin var ama ben lafı uzatmayı sevmem. Sacit ve eşi Fatma’nın cinayeti için buradayım. İnsan bulunduğu makamın hakkını vermiyorsa orada oturmamalı. Şimdi beni iyi dinle. Ben ki garip bir imamım ama söz konusu adalet olursa onu sağlamak için sonuna kadar giderim ve gözüm hiçbir şeyi görmez. Bugün kızın Ebren ile görüştüm. Sacit’in ona neler yaptığını öğrendim, tabii senin de,” diyerek sözüne devam ediyordu ki Komutan sözünü kesti.

“İmam Efendi, sen boyundan büyük işlere karışma istersen!”  diye gürledi ve ayağa tekrar kalkıp odanın içinde yürümeye başladı. O kadar öfkeli adım atıyordu ki sanki postalının altında zemini değil İmamı eziyordu. İmam Ahmet’in önüne gelip durdu. Gözlerini onun gözlerine dikti.

“Bu mesele benim meselem. Kimseyi ilgilendirmez! Sacit denen adamı ben öldürmedim. Eğer onu öldürecek olsaydım yıllar önce öldürürdüm. Ha, davayı incelemeye devam ediyor musun diye sorarsan, etmiyorum. O adam bunu hak etmiyor. Hele karısı hiç etmiyor. Sen ise git cemaatinle ilgilen. O kız ile de görüşmeyi bırak.”

“Her insan iyiliği hak eder. Eğer sen görevini yerine getirmez isen onlardan ne farkın kalır? O kız dediğin ise senin kızın. Bir hata yapmış diye onu yok sayamazsın. Sen hiç mi hata yapmadın? Kızını o gün yanına alsaydın ne olurdu? Belki şimdi çoluk çocuğa karışırdı. Kızının bulunduğu yerde olmasında senin hiç mi suçun yok? Ya annesi? O nasıl vazgeçti evladından? Sacit ve karısını kim öldürdü, hiç mi merak etmiyorsun? “

“Etmiyorum! Etmeyeceğim de! Emeklilik dilekçemi verdim bu gün. Dahası beni ilgilendirmiyor. Şimdi merakın geçtiyse işlerim var,” dedikten sonra gerisin geri kalktığı yere oturdu Komutan.

“Katilin kim olduğunu öğrenmeden buradan ayrılmayacağım.”

“O şerefsizi öldürecek benden başka adamlar da vardır eminim. Sen katil peşinde koşacağına vaazlarında cemaatine önce insan olmayı öğret!  Kul hakkından bahset! Nasıl insan olunur, ahlak nasıl güzelleştirilir onları anlat! Cemaatine ikiyüzlü olmayı, riyakârlığı bırakmalarını öğütle! Bana gelince, ben o adamın kanına elimi sürüp kirletemedim. Şimdi izin ver, işimi yapayım. Eğer senin yerine başka biri gelmiş olsaydı emin ol o bu odaya giremezdi. Sen katili yanlış yerde arıyorsun. Köydeki insanlarla tekrar konuş. Ama sana şu kadarını söyleyeyim, katil solak ve bulduğumuz saç örneğine göre de kadın. Suç aletini bulamadık. Saç teli hâlâ araştırılıyor. Dosyayı benden sonra gelecek olan arkadaşım araştırmaya devam eder. Kızıma gelince, herkes tercih ettiği hayatı yaşar. Bu konuşma burada bitmiştir,” dedikten sonra oturduğu yerden kalkıp, İmam Ahmet’in konuşmasına fırsat vermeden odadan çıkıp gitti.

***

İmam Ahmet köye geldiğinde yatsı okunmuş, hava ayaza dönmüştü. Sokaklar sessizliğin sesini dinliyordu. Dalgın adımlarla eve gitti. Ece Kadın, eşini merak etmişti. İmam Ahmet bütün gününün özetini sobanın başında çay içerek anlattı. Yerine oturtamadığı şeyler hakkında istişare yaptılar.

“Söyle bana Hatun, köydeki kadınların hepsi ile kışlık hazırlık yapıyorsunuz. Ekmek pişiriyorsunuz. Bu köyde sol elini kullanan bir kadın dikkatini çekti mi?”

“Hiç dikkat etmedim Bey, ama yarından itibaren daha dikkatli olurum.”

“Ben de etmedim fakat Komutan katilin sol elini kullanan bir kadın olduğunu söyledi. Demek ki Adli Tıp’tan böyle bir bilgi aldılar. Neyse, çok yoruldum. Artık yatalım,” diyerek bardakları toplayıp mutfağa götürdü. Ece Kadın yatarken o kılmadığı namazları kılıp bütün insanlık için dua ederek kendini huzursuz bir uykuya teslim etti.

***

Sabah ezanı için camiye gittiğinde Mehmet’i kendisini bekler hâlde bulan İmam Ahmet hemen onu içeri aldı. Mehmet ağlıyordu. Bir şeyler anlatıyor fakat ne dediği anlaşılmıyordu. İmam Ahmet onu bir köşeye oturtup ezanı okudu. Gelen cemaat sabah namazının sünnetini kılarken o Mehmet’in yanına gitti. Yanına oturup bu masum ruhlu çocuğun saçlarını okşamaya başladı. Bir yandan da, “Oğlum sana ne oldu, neden ağlıyorsun?” diyerek onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Mehmet biraz sakinleşmişti.

“Korkuyorum. Burada seninle kalabilir miyim?”

“Kimden, neden korkuyorsun?”

“Aysema abladan.”

“Ah benim güzel çocuğum, Aysema ablandan neden korkuyorsun? Bak o sana her gün yemek getiriyor. Sena ile evini temizliyorlar. Korkma oğlum, sana kimse bir şey yapamaz.”

“Aysema abla bugün Sacit dayımın evindeki bütün resimlerini yırttı. Hep ağladı. Çok ağladı. Sonra, ben bu çocuğu ne yapacağım, dedi yine ağladı. Ama çocuk yoktu ki? Ben, çocuk nerde, çocuk nerde, dedim bana karnını gösterdi. Ağladı. Daha çok ağladı. Bana dedi ki eğer söylediklerimi birine söylersen seni de onlar gibi keser tahtalıköye gönderirim. Bana kimse inanmazmış. Ben köyün delisiymişim. Ben tahtalıköye gitmek istemiyorum! Sen beni göndermezsin değil mi?”

İmam Ahmet masum çocuğa sımsıkı sarıldı.

“Sen hiç merak etme, ben seni hiçbir yere göndermem ama Aysema ablan uzun bir yolculuğa çıkacak. Hem sen bu köyün delisi değilsin. Sen çok akıllı bir çocuksun. Sakın korkma, seni kimse bir yere gönderemez. Hele tahtalıköye hiç gönderemez. Sen burada otur, ben namazı kıldırayım, sonra bize gider güzel bir kahvaltı yaparız, olur mu? Hem Ece Kadın sana en sevdiğin patatesli yumurtadan da yapar, tamam mı?” dedikten sonra mihraba doğru ilerledi.  Katilin kendini nasıl ele verdiğini, hele de köyün delisi dediği çocuğa neler söylediğini düşünmemeye çalışarak kutsal divana durup sabah namazını kıldırmaya başladı.

POLİSİYE MASASI

0

Ramazan Atlen / Tabutumdan Bakarken

Ramazan Atlen’in ilk kitabı Tabutumdan Bakarken, çok iyi bir hikâye kitabı. Yazar kitabını bir hikâye kitabı olarak düşünmüş, ancak aslında roman olmayı amaçlamayan bir çalışma da diyebiliriz belki. Faulkner’ın ülkemizde seneler önce ilk kez ‘Duman’, birkaç sene önce de ‘İki Hamlede Zafer’ adıyla basılan ve belki polisiye tarzı denebilecek eserinde de buna benzer bir durum vardı: Gavin Stevens’ın anlattığı ya da onun dahil olduğu bazı polisiye olaylar birbirini takip etmeden, ama aynı zaman ve evren içerisinde anlatılıyordu. Ramazan Atlen, başkarakteri dedektif Hüseyin Kalander’in yer aldığı yedi hikâye içerisinde bir roman olabilecek ama bağları olaylarla doğrudan bir araya getirilmemiş hikâyeler aracılığıyla bir “evren” kuruyor. Ve bu kurgu, çok iyi bir şekilde işliyor kesinlikle.

Ramazan Atlen’in en önemli gücü öncelikle üslûbunda aceleye yer vermeyen, sade, abartısız bir dil kullanması. Türk polisiyeleri okurken yaşanan okuma sıkıntılarını bu kitapta yaşamamıza sebep olan tek bir durum yok. Bu dil ayrıca yazarın kurduğu dünyaya ve evrene çok uyuyor: bu sakin, acelesiz, koşturmayan, olayları sıkış tıkış bir araya toplamayan dil hikâyeye kendisine özgü ağırlığını, akışını ve en önemlisi gerçeklik hissini ve rengini veriyor. Bazı kitaplarda hikâyelerin belki yazılış zamanlarının farklılığı, belki yazarın üslûp arayışları, doğru üslûbu oturtabilme arayışları sebebiyle kopukluklar, düşüşler yaşanıyor çoğu zaman. Bu kitapta eleştiriye söz konusu olabilecek tek nokta var, o da niteliğin düşmesine sebep olmuyor, sadece keşke şöyle olsaydı dedirtiyor. Bu anlamda yazarın kullandığı dil, anlatım biçimi, kurduğu öyküler, öyküleme biçimi, farklı hikâyelerin birbirine teması, kişilerin konuşmaları, diyaloglar, olay akışları hepsi birbirine uymuş, tutmuş bir atmosfer yaratıyor. Bu atmosfer kitabın çok iyi olmasının en önemli sebebi. Hayalimizde canlandırmamız istenen dünya, olay ve kişilerin, kurguya ve fantastik olsa bile o dünyaya uygun düşen ve kendince bir gerçeklik hissi verebilen atmosferi sağlaması olmazsa olmazı romanın, hikâyenin. Ne anlatılırsa anlatılsın, ikna olabilmeliyiz. Dil ikna edebilmeli. Kurgu; evet, bu böyle olmuştur, dedirtebilmeli okuyucuya.

Ramazan Atlen’in bir diğer önemli başarısı bence yine acelesiz ruh halleri diyebilirim. Dedektiften katile, kurbana dek bu karakterler kesinlikle bir sükûnet içerisinde konuşuyorlar. Anlamaya çalışan, gayret eden, üzülen, korkan, merak eden bu karakterler polisiyenin neden edebiyattan ayrı düşünülemeyeceğine dair bir başka kanıt gibi. Çünkü edebiyat insanı anlatmak ister. Suçlu, kurban, masum hepsi insan olma tecrübesinin tanıklarıdır, iyi anlatabilen bir kalem muhakkak bu tecrübeyi edebiyatla güzelleştirebilen bir kalemdir sonuçta. Bu kitapta bu niteliğin yakalandığını düşünüyorum kendi adıma.

Kitaba yönelik tek eleştirim, Yol Ayrımı hikâyesinin kitabın en kısa hikâyesi olarak neredeyse aksama hissi veriyor olması. Yazarın hikâyelerini aceleye getirmeden anlatma mahareti bu daha kısa hikâyede etkisini kaybetmiş olmuyor hayır, ama hikâyenin biraz daha uzun anlatılması gerektiği hissediliyor.

Tabutumdan Bakarken, ülkemiz edebiyatı ve Türk polisiyesi için güzel, kıymetli, okumaya kesinlikle değecek bir çalışma. Anları anlatma çabasındaki hikâyeler, ya da sürpriz sonlu hikâyeler yerine, suça itilen ya da suç işlemeyi seçen insanların hikâyesini abartı ve sahtelik kokmadan anlatabilen bütün gayretlerin değerli olduğunu söylemek gerek. İşte yazar bu ilk kitabıyla bunu başarmış. Umarım devamı daha da güzel olur.

Elçin Poyrazlar / Ecel Çiçekleri

Okuduğum en iyi polisiyelerden biri olarak Ecel Çiçekleri kitabını ancak ve ancak bir yumruğa benzetebilirim. Çok ama çok beğendiğim Feneryolu Cinayetleri’nden sonra okuduğum ikinci başyapıt da diyebilirim, kendi adıma. Umarım herkes Ecel Çiçekleri’ni okur; kitabın çok etkileyici finali veya katili öğrendiğimiz sürecin tamamı, kitap boyunca kurulan gerilim ve daha nice şey okuması keyifli, aynı zamanda üzücü ve ürkütücü bir haklılık payıyla kitabın son satırlarının müjdesi ya da tehdidine götürüyor bizi. Muazzam. Mutlaka okuyun.

Sema Fener /Hastanede Cinayet

Sema Fener’in kitabı küçük kusurlarına rağmen iyi bir polisiye kitabı diyebilirim. Ancak iyi polisiye kitabı derken kendi okuduğum Türk polisiyesi örneklerini düşünerek söylüyorum. Kitabın en iyi yönü kesinlikle birden fazla roman kişisini bir arada götürebilmesi. Başkomiser Altan görünüşte kitabın ana karakteri gibi düşünülebilir ama öyle değil aslında. Yazar birçok karakteri bir arada başarılı bir şekilde kotararak -arada tutmayan bir kıvamda da olsa- genel anlamda oldukça iyi bir atmosfer kuruyor; cinayet masasında çalışan ekibin olayları araştırması, soruşturması, karakterler arasındaki konuşmalar, çekişmeler ve nihayetinde katilin ortaya çıkması ve hatta onun da olayları açıklaması hep bu atmosferin niteliğine uygun şekilde akıyor. Bence Sema Fener bu anlatım ve öyküleme tarzını böyle sürdürürse bir iki kitap sonra çok, çok iyi bir eser ortaya koyabilir.

Türk polisiyesi okunmaya değer birçok amatör çalışma içeriyor. Bu amatör çalışmaların ilerisi için iyi bir ilk adım olduğunu kabul edecek olursak, Sema Fener’in iyi ve koca bir adım attığını söyleyebiliriz.

Su Tunç / Hatırla!

Kristal Kelepçe İlk Roman ödülü alan kitap, yazarı Su Tunç’un ilk polisiye eseri. Su Tunç muhakkak ki daha da iyi şeyler yazacak, çünkü bütün olumsuz yanları ve kusurlarıyla birlikte ‘Hatırla!’ aslında iyi bir kitap. Yazarın en büyük sıkıntısı bence kitaba çok fazla muamma doldurmuş olması. Sadece katil değil, Ethem’in geçmişi hatırlamaması vb birçok nokta finale doğru ilerlerken çözülmesi gereken çok fazla öge ve düğümün bir arada yürütülmesi ve bunların hem sonlandırılması hem de inandırıcılığını sürdürebilmesi anlamında sıkıntı yaratıyor. Yazarın çok başarılı olduğu noktalar, öncelikle atmosfer kurabilmesi, ilgi çekici bir akış kurabilmesi. Kişiler, olaylar ve olayların akışı merak uyandıracak bir şekilde sürüyor, aktarılıyor. Yazar ne zaman ki büyük sırları, gizemleri çözmeye kalkışıyor, işte o zaman olaylar hızlanıyor. Olaylar hızlanınca kısa süre içerisinde çok fazla yeni bilgi, davranış değişikliğiyle karşılaşıyoruz. Bu hıza okur olarak duygusal anlamda yetişmek zor, çünkü konu bitirilmesi gerektiği için oluyormuş hissi de veriyor bütün bu olanlar. Ne katilin ne geçmişin ne de olup bitenlerin karmaşıklığının verdiği his gerçekliğe uygun. Böyle olmasının sebebi de kitabın çok fazla sır barındırması bence. Genel bir değerlendirme olarak; ‘Hatırla!’ kitabının iyi bir polisiyeye yakın bir yerlerde duran iyi bir ilk kitap olduğunu söyleyebiliriz. Tempolu akışı da ilgi çekici, güzel. Kusurları da acemi bir polisiye yazarı için rahatlıkla aşılabilecek unsurlardan oluşuyor. Bütün bunlar dışında yazarın üslûbunun polisiye için rahatlıkla bir sürü karakteri konuşturabilen, kotarabilen bir çizgisi var, diyebiliriz. Önerir miyim peki? Elbette.

Hakan Güneri / Turan Caddesi No:25

Hakan Güneri’nin bu ilk kitabı aslında bir üçlemenin de ilk ayağı. İyi Türk polisiyelerinin bana en çok düşündürdüğü şeylerden birisi, içinde edebiyatın kelime oyunları, zorlamaları olmaksızın, hayatta olmanın güzel bir şey olduğuna dair verdiği o his. Olup bitenler kötü olsa bile yine de yaşamak güzel, dedirtiyor bana. Polisiyelerin, ama Türk polisiyelerinin polisiye edebiyatın batıdaki örneklerine kıyasla daha amatör durmasının böyle bir his verdiğini söyleyebilirim. Bir şekilde süslenmemiş, makyajla abartılmamış, sade ve hakiki bir şekilde hayatın kendisi gibi. Öte yandan ciddi, sağlam ve gerçek edebiyat eserlerinin talep ettiği ağır, detaycı okumaların yoruculuğunu bir kenara koyabilmenin verdiği bir konfor da söz konusu. Hakan Güneri’nin bu ilk kitabı kesinlikle karakterlerine yoğunlaşan, onları elinden geldiğince gerçek kişilere dönüştürmeye çalışan bir çalışma. Okuması keyif verici, güzel, iyi bir polisiye. Komiser Salih ve “karanlık yolcu”su Halis ilginç bir ikili. Kitabın finali ise dolu dolu.

Yazarın travesti bir insanı bu kitaptaki gibi bir şekilde sunabilmesi, anlatabilmesi; ona boyut kazandırabilmesi, onu gerçekçi bir şekilde betimleyebilmesi benim denk gelmediğim bir örnek oluşturuyor, bence bu sebeple bile takdir etmek gerekir Hakan Güneri’yi. Tabii ki öneriyorum Turan Caddesi No25’i. Kesinlikle!

KÖR KANUN

0

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat Ödülleri 22 Ekim Cumartesi günü gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. Poyabir’in bu sene dördüncüsünü düzenlediği yarışmaya gönderilen eserler arasında yapılan değerlendirme sonucu en iyi roman ödülü, genç yazarlar Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan’ın birlikte kaleme aldıkları Kör Kanun isimli romana verildi.

‘Tokat’a gitmek gerek,’ demiş Mevlâna. Ülkemin her diyarını gezip-görmek sevdasında olan ben, henüz Tokat’a gidemesem de Emre ve Ulaş biraderler sayesinde Zile’yi görmüş kadar oldum.

Zile soğuk. Zile beyazlara bürünmüş. Zile’de eller üşüyor. Zile’de yürekler yaralı. Zile’de kalpler buz kesmiş. Zile’de bir avcı dolaşıyor. Avcının elleri kanlı, avcının gözü kara, avcının yüreği intikam ateşiyle kavrulmuş.

Başlamadan belirtmek isterim. Kitabı elime, yoğun bir önyargı içinde aldım. Gecen sene Poyabir’in birinci seçtiği romanla yaşadığım hayal kırıklığından sonra, bir yıldır üstümden atamadığım hüsran acısını Poyraz ve Özkan biraderlerden çıkartmak niyetindeydim. Günün sonunda hissettiğim duygu, Kör Kanun’un birkaç ay sonra tekrar okunacaklar arasında kendine yer bulması oldu. Genç yazarlar gerek roman içindeki karakterleri gerek bölgeyi gerekse yakın tarihimizde yaşanan trajik olayları yalın bir dille anlatırken, eleştirmeye hazır, önyargılı okuru da ustaca yakalamayı başarıyorlar.  

Şimdi gelelim Kör Kanun’a:

 Görme engelli bir Halk Eğitim memuru ve aynı zamanda yetenekli bir müzik eğitmeni olan Hasan Hoca, emekliliğini bekleyerek yaşadığı sakin hayata devam ederken Zile tarihinde belki de hiç görülmemiş vahşi bir cinayet işlenir. Kasabanın yerlilerinden olan bir adam, türlü işkenceler gördükten sonra karlı dağların aç kurtlarına yem olarak bırakılmıştır.

Şehirden gelen cinayet masası komiserleri, kasaba polisiyle bir ekip oluşturup olayı soruşturmaya başlarlar. Kanlı ve acılı işkencelere reva görülen maktulün geçmişini araştıran polisler, olayın Hasan Hoca’nın yıllar önce öldürülen solcu kardeşiyle ilişkili olabileceğinden şüphe duyarlar. Bu sırada ilk kurbanın arkadaşlarından birisi daha kaybolur. Zile, kar ve soğukla boğuşurken bir yandan da cinayetlerin devam edeceği korkusu içindedir. Şehirden gelen komiser, görme engelli olmasına rağmen yetenekli ve akıllı bir adam olan Hasan Hoca’nın bu cinayetleri işleyecek nedenlere sahip olduğunun üstünde ısrarla durmaktadır. Gelişen esrarengiz olaylar da müzik öğretmenini zan altında bırakır.

Kör Kanun, 1977 Türkiye’sini, Taksim’de yaşanılan kanlı 1Mayıs’ı, 1980 Çorum Katliamını, siyasi olayların ardında bıraktığı insani yaraları, ustaca anlatılan hikayelerle bizlere tekrar anımsatıyor. Vahşi ve kanlı bir dille başlayan romanın duygusal yönü okuyucuya başarıyla veriliyor. Yazarların tek bir yürekle anlattıkları kurguda kalemlerinin arasındaki ince fark zaman zaman hissedilse de bu okuyucuyu zorlamıyor. Birçok değerli polisiye okurundan da tam not almış olan Kör Kanun, okuyucusuna verdiği merak ve heyecan duygularıyla bir solukta bitirilecek kitaplardan.

Son bölümler için küçük bir not düşmeden geçmeyeceğim. Cinayeti soruşturan ekibin başındaki, yıllarını mesleğe vermiş bir başkomiserin vasat bir soruşturma yürütmesi, olayların akışı içinde kolayca yönlendirilmesi ve final beni üzdü. Yine de okurken keyif aldığım ve bir solukta bitirdiğim bir kitaptı. Yazarlarımızı tebrik ediyorum ve daha çetrefilli hikayelerde buluşmayı diliyorum.

SARI KÖPEK VE GEORGES SİMENON

0

Rivayete göre Simenon, o kadar hızlı yazarmış ki bir gün kahvaltıdan sonra karısına “Yahu benim canım çok sıkılıyor, ne yapsam ki bugün?” dediğinde karısı ona “E otur bari bir kitap yaz,” demiş. O da bezgin bir sesle, “Ee, öğleden sonra ne yapacağım o zaman?” cevabını vermiş. Bu hızı özel hayatına da yansımış, hayatı boyunca yaklaşık on bin, (sayıyla 10.000! yuh!) kadınla beraber olduğu söylenir. Kaba bir hesapla hayatı; seks, yazma, yemek, uyku, seks, yazma… şeklinde devam etmiş. Ama kabul edelim; seksapelite deyince polisiyeciler 1-0 öndedir, yadsınamaz bir gerçektir bu efendim.

 Sayın Erol Üyepazarcı, “Eğer edebiyata meraklı olduğunu söyleyip Simenon okumamış biri varsa muhakkak ki edebiyatçılarımızın kurbanı olmuştur. Simenon halis bir edebiyatçı değil, en halisinden 20. yüzyılın en baba yazarlarından biridir,” der.

Simenon, gösterişli cümleler kurma, insanın başını döndüren kurgular yaratma derdinde olmaz hiçbir zaman. Dışarıdan muntazam akıyormuş gibi görünen hayatların ve her şeyin yerli yerinde olduğu yanılsamasının, ufak bir sarsıntıyla yerle bir olabileceğini, trajedilerin illa büyük kentlerin sokaklarında, salonlarında, büyük insanların yaşantılarında değil, küçük kasabaların mütevazı kahvelerinde, bilardo salonlarında, geniş salonlu kır evlerinde, tarifeli vapur seferlerinde, sineklerin bile sıkıldığı liman işletmelerinde de yaşanabileceğini söyler. Bu yüzden nefesimizi kesecek kadar güzeldir yazdıkları. En başarılı kitapları kanımca “Katil”, “Kedi”, “Kanaldaki Ev” olsa da genellikle “Komiser Maigret” ile bilinir. Okurken bende yarattığı en güçlü his paranoya olmuştur her zaman. Romanlarının anlattığı hikâyeden çok, ruh halinizi, okumaya ara verdiğiniz durumlarda bile belirlemesiyle, üstünüzde çok fazla ağırlık yaratacak bir yazardır. “Katil” adlı romanında, kahramanın içine düştüğü paranoyanın gerçekliği var mı yoksa her şey hayal ürünü mü, çözemezsiniz. Fritz Lang’in “Woman in the Window” filmi ve “Katil” romanı arasındaki benzerlik de resmiyete dayanmasa da dikkat çekicidir.

Georges Simenon

Kendisi bir nevi rekortmendir. Balzac’ı bile korkudan deliğine kaçıracak kadar çok kitap yazmış, “ayda bir kitap çıkaran makine” olarak efsaneleşmiştir. Yalan değilse eğer, 400’e yakın kitabı var diye biliyorum. Genellikle 200 sayfayı aşmayan bu kitaplarda tümevarım yapmak gerekirse, Simenon hiç boşa sıkmıyor diyebilirim.
İnsana Zeki Demirkubuz filmlerini hatırlatan “sokaktaki insan” portrelerinden oluşan, çoğunlukla bir suç olayı çevresinde ama polisiye kalıbından uzak, kimi zaman da karakterler arası psikolojik savaş betimlemeleriyle dolu bu kitaplar müthiş bir insan sarraflığı eseri. Kimi zaman Patricia Highsmith’i hatırlatıyor ki, Patricia Highsmith’in Simenon’u “çağımızın en büyük yazarı” olarak sıfatlandırdığını kendi gözlerimle okudum.
Buna karşılık bu “basit insan” portrelerinde temel bir meseleye rastlamak imkânsız. Yani birçok eleştirmeni şaşkınlığa çevirecek bir biçimde, Simenon’un kendini tekrar ettiği herhangi bir tema görülmüyor hiç. Simenon okumanın en güzel yani ise, yazarın iki üç cümleyle, sanki dünyanın en kolay işiymişçesine anlattığı sahneye uygun bir atmosfer yaratabilmesi. Öyle ki okurken hikâyenin kokularını, renklerini, seslerini çok basit cümleler aracılığıyla bir bir duyumsuyorsunuz,.

Simenon’un 400 kitaplık dev eseri içinde tanıttığı bin bir ayrı karakteri, aralarında fırıncısından gece kulübü sahibine, saatçisinden askerine, polisine, striptizci ve fahişesine, bin bir renkte. Geçmişte onca karakterinin hiçbirinin bir Simenon macerasından “kötü adam” namıyla çıkmaması, yazarın onları sanki bir Tanrı objektifliğiyle yargılamaktan kaçınmasına bağlanabilir. Simenon kitaplarında kolay çözümler yok! Hatta ne çözümü; sorunlarını çözemeyen insanları anlatıyor ve anlıyor da onları Simenon.
Eserlerinden birçok film çekilmiştir. Marcel Carne’nin çektiği, Jean Gabin’in oynadığı, “La Marie Du Port”, Bertrand Tavernier’nin çektiği Philip Noiret’nin oynadığı San Paul’ün Saatçisi (orijinal ismini yazmaya üşendim) benim izlediklerim. Belki arada izlemişimdir de farkına varmamışımdır, öyle birkaç film de vardır.
Bir de bunun dışında, Simenon’un la Dolce Vita’ya Altın Palmiye veren jürinin başkanı olduğunu, Fellini’nin de iflah olmaz bir Simenon okuyucusu olduğunu, ikilinin birbirlerine yazdıkları mektuplardan bir kitap yayınlandığını belirtelim. Türkçesi var mı bilemiyorum.

En büyük suç savaşçılarından biri olan Maigret’nin 6. macerası “Sarı Köpek”

Sahil kasabası Concarneau’da fırtınalı bir akşamda, yerel bir şarap tüccarı olan Mösyö Mostaguen, Admiral Hotel’den ayrıldıktan sonra vurulur. Müfettiş Maigret suçu çözmek için çağrıldığında, kasaba halkını, basında çıkan makalelerin kışkırttığı bir panik halinde görür. Müfettiş Maigret ve yardımcısı Leroy araştırmaya başlarlar. Mostaguen’in çok zaman geçirdiği arkadaş grubunu tanırlar; Dr. Michoux, gazete editörü Jean Servières ve Mösyö le Pommerat. Maigret ile buluştukları gece, grup neredeyse sipariş ettikleri bir şişe şarapla zehirlenmek üzeredir çünkü birisi grubun sipariş ettiği bir şişe şarabı kurcalamıştır.    

Kısa süre sonra birinin kasabanın en önde gelen vatandaşlarını hedef aldığına dair söylentiler yayılır ve bir histeri oluşur. Ardından, suçlunun bölgede görülen büyük, iri yarı bir yabancı olan Léon LeGlérec olduğuna dair bazı ipuçları ortaya çıkmaya başlar. Belediye başkanı, özellikle de her yerden gazeteciler Concarneau’daki garip olaylardan haberdar olduklarında, kasabasının kötü bir üne kavuşacağından endişe eder. Peşinden  bir ölüm daha… Şimdi, Maigret ve Leroy sadece bir katille değil, aynı zamanda belediye başkanının ve diğer kasaba ileri gelenlerinin, davayı çözmesi için sürekli baskısına karşı çıkmak zorundalar. Maigret her şeyin üzerini örten muammayı çözebilecek mi? Otel garsonu Emma’nın saklamak zorunda olduğu sırları öğrenecek mi? Peki, her trajedi yaşanmak üzere olduğunda ortaya çıkan “Sarı Köpek” de neyin nesi?

Simenon ilginç karakterleriyle tanınır. Bunu bu romanda da görüyoruz. Mostaguen, Michoux, Servières ve le Pommerat’ın, hepsinin, roman ilerledikçe yavaşça ortaya çıkan katmanları ve derinlikleri vardır. İlginç olan nokta, bunları çoğunlukla birbirleri hakkında söyledikleri aracılığıyla öğrenmemiz. Maigret grupla zaman geçirirken, yavaş yavaş üyelerin her birini tanımaya başlar. Emma’nın da ilginç bir geçmişi ve birden fazla sırrı olduğu ortaya çıkar. Hayatın çok nazik davranmadığı sevimli bir karakter, güçlü, sadık bir insan. Bu gizem hakkındaki gerçeği öğrendiğimizde, Emma’ya biraz şefkat duymamak zor. Ve sonra gizemli Léon LeGlérec var, yakın zamanda Concarneau’ya gelen ve bir şekilde bu gizeme karışmış gibi görünen tuhaf bir balıkçı. Kasabadaki insanların çoğu, tüm sorunların nedeninin o olduğunu varsayıyor ve bu, Maigret meselenin gerçeğini anlamaya çalışırken işinin zorlaşmasına katkıda bulunuyor. Bu karakterlerin hepsi üç boyutlu ancak hepsi, bir şeyleri sakladıkları için, ilk başta tüm bu boyutları göremiyoruz. Bu insanların gerçekte nasıl olduklarını keşfetmek, okuyucuyu meşgul ediyor.

Tabii bir de Maigret var. Keskin zekâlı, gözlemci, sağlam karakterli… Elbette suçlunun yakalanmasını istiyor. Aynı zamanda şefkatli ama kimseyi yargılamıyor da. Mükemmel biri olduğu da söylenemez. Örneğin, belediye başkanını rahatsız edici ve sinir bozucu buluyor ve adamla vakit geçirmek zorunda kaldığında elinden gelenin en iyisini yapmıyor. Maigret sevimli bir karakter; sahip olduğu hayranları neden kazandığını anlamak zor değil.

Simenon bu romanda daha büyük bazı konulara değiniyor, ancak vaaz vermiyor. Örneğin, kasaba sakinleri gittikçe daha fazla korktuğu için kasabada bir mafya zihniyeti var. Bu histeri neredeyse trajediye yol açıyor, ancak bunu daha büyük bir seviyeden ziyade kişisel bir seviyede görüyoruz. Bir bakıma, gerilime katkıda bulunuyor. Simenon ayrıca Emma karakterinde kadınların rolüne de değiniyor. Hayatının koşulları kolay olmamış ve roman ilerledikçe, bir istisna dışında, gerçekten kendi hırsları ve iradesi olan bir insan olarak görülmediği çok açık. Genel olarak hayatın ona verdikleriyle yaşamayı öğrenmiş, ancak seçimlerinin, cinsiyeti tarafından çok sınırlı olduğunu görebiliyoruz. Aslında Maigret, onu gerçekten fark eden ve davaya katkıda bulunacak değerli bir şeye sahip olabileceğini tahmin eden tek kişidir.

Son olarak, romanda Fransız sahil köyü ortamı var. Simenon Fransa’daki yaşamın canlı tasvirleriyle tanınır (kendisi Belçikalı olmasına rağmen) ve bu roman da bir istisna değil. Romanın odaklandığı nokta, bir Fransız köyünün ve orada yaşayan insanların portresidir. “Sarı Köpek” zorlayıcı bir gizemden daha fazlasıdır. Aynı zamanda taşra burjuvazisine yönelik keskin eleştiriler sunar ve toplumda yaygın olan adaletsizliği tasvir eder.


SARI KÖPEK

GEORGES SİMENON

METİS YAYINLARI

120 SAYFA

ÇEVİREN: ŞADAN KARADENİZ

ÖLÜM ÇIKMAZI

0

60 ve 70’li yıllar polisiye çevirileri açısından bereketli zamanlarmış.  Günümüzde çokça tanınan yazarların gençlik eserlerinden tutun, hiç bilinmeyen hazine değerinde kurmacalara dek her şeye rastlanabiliyor tozlu raflarda. Ölüm Çıkmazı da bunlardan biri. Kitabın yazarı Lawrence Block yüzden fazla esere imza atmış, polisiye yazınına unutulmaz karakterler armağan etmiş bir polisiye üstadı. İlk dönem romanlarından biri olan Ölüm Çıkmazı, Block’un diğer romanlarıyla bazı açılardan bariz benzerlikler taşıyor.

Önce konuya bir bakalım; Alexander Penn üniversitede tarih hocasıdır. İyi bir evliliği, parlak bir geleceği –rektör olmayı beklemektedir- vardır. Buna rağmen alkole ve hayat kadınlarına düşkündür.  Şişelerin dibini gördüğü bir gecenin sabahında otel odasında yanında ölü bir kadınla uyanır. Gece hakkında hiçbir şey hatırlamıyordur ancak bütün deliller aleyhinedir. Cinayetten tutuklanıp hapse atılır, 4 yıl sonra tam hapishane hayatına alışmışken avukatının kanundaki bir boşluktan yararlanarak yaptığı itiraz sonucu serbest bırakılır. Ne var ki mesleğinden olmuş, karısı tarafından terk edilmiş, yalnız bir yaşama mahkûm olmuştur. Alkolden ve kadınlardan uzak durduğu yeni yaşamına mutlu mesut devam ederken kısa süre sonra tarih tekerrür eder; bir gün nasıl olduysa yine kafayı bulup hafıza kaybı yaşar, sabah köhne bir otel odasında uyandığında yanında yine boğazı kesilmiş bir kadın vardır. Ancak bu defa yarım yamalak da olsa yüzünü göremediği birisinin bıçak tutan elini hatırlamaktadır. Cinayeti işlemediğini, kendisine tuzak kurulduğunu düşünen Penn otelden kaçarak uzaklaşır, sonrasında hem polise yakalanmamak hem de suçsuzluğunu ispat etmek için çabalamaya başlar.

Polisiye edebiyatta cinayet işlemediği halde katil olmakla suçlanan, masumiyetini ispat etmeye çalışan yüzlerce karakterin öyküsü anlatıldı şimdiye dek. Bu tür kurmacalarda başkarakterin son derece sıradan biri olması, mümkün olduğunca çaresiz kalması, zor durumlardan kurtulmak için tabiri caizse kendisini aşması hem adettendir hem de okuma keyfini artırıcı bir unsurdur. Çünkü kahramanla daha kolay özdeşleşiriz, hadiseleri sanki kendi başımıza gelmiş gibi yaşarız. Alexander Penn de böyle biri. Ne çok zeki ne çok güçlü ne de olağanüstü başka becerileri var; kendi halinde, zaafları yüzünden başı belaya giren, sıradan bir adam o. Ancak ikinci kez hapse girme riskiyle karşı karşıya kalınca kısıtlı yeteneklerini çaresizce kullanmak durumunda kalıyor. Otelden çıktığında üzerinde hem başkasının kıyafetleri var hem de beş parasız halde. Önce düzgün bir kıyafet ve biraz para bulması lazım ama nasıl yapacak? Üstelik kafası karmakarışık. Ona kim tuzak kurdu acaba? Hiçbir düşmanı yok, görünürde. Suçsuzluğunu ispatlamak için elini çabuk tutmalı, çünkü polis de onu arıyor, her köşe başında. Doğrusu Lawrence Block bu çaresizlik ve kıstırılmışlık hissini çok iyi yansıtmış. Hikâyenin devamı Penn’in kılık değiştirip kendine güvenli bir yer ve -son derece akıllıca bir yöntemle- para bulduktan sonra araştırma yapmasıyla devam ediyor. Bu sırada polisle köşe kapmaca da oynuyor elbette. Gerçi bir aşamadan sonra olayların gelişimi fazla melodramatik bir hale bürünüyor, birkaç tesadüf hadisenin düğümüne giden yolda Penn’e fazlasıyla kolaylık sağlıyor. Muammanın çözümü aman aman zekice bir yöntemle gerçekleşmese de gerçek katilin kimliği ve suçun Penn’e atılma sebebi sahici bir sürpriz yaratıyor.

Alkol bağımlısı kahraman, yan karakterlerdeki yufka yürekli hayat kadını…vb, Block’un polisiye serilerinde sık sık karşımıza çıkan benzerlikler olarak dikkati çekiyor. Ufak tefek kusurlarına rağmen başarılı kurgusu, dozunda mizahı, sürprizli sonu ve yetmişlerin pırıl pırıl Türkçesiyle Ölüm Çıkmazı okunmaya değer bir polisiye.

TÜRKİYE’NİN İLK HOMOSEKSÜEL SERİ KATİLİ: ÇUMRA CANAVARI ABDULLAH AKSOY

0

Ülkemizde seri katil vakası çıkmadığına dair yaygın inanışın aksine 1960’lardan bu yana ondan fazla seri katil kayıtlara geçmiştir. Bazılarının seri cinayet tanımına uyup uymayacağı konusunda şüpheler olsa da Çumra Canavarı olarak da bilinen 1934 doğumlu Abdullah Aksoy’un işlediği cinayetler ve takip ettiği ritüeller bu olayların ciddi bir seri cinayet vakası olduğunu ispatlamaktadır.

Aksoy 1962 yılında başlayan cinai fiillerini on üç kurban boyunca sürdürmüş ancak sonunda yakayı ele vermişti. Onu yakalatan, sorgu odasında cebinden çıkan üç beş iğde ve kuru üzüm olmuştu.  Aralık 1966’da Konya ili Çumra ilçesinde Muharrem Özkay adında bir köylü kayboldu, eşinin yoğun ısrarıyla başlatılan aramalar bir müddet sonuçsuz kaldı. Polis soruşturma sırasındaki garip tavırlarından şüphelendiği Abdullah Aksoy (35)’u karakola çağırdı. Aksoy, biraz sıkıştırılınca, dört gün önce bir adamı evine götürdüğünü, tam evin kapısında epilepsi nöbeti geçirdiğini, kendine geldiğinde misafirini ortalarda göremediğini anlattı. Üst araması sırasında ceket cebinde bulunan iğde ve kuru üzümü gören kurbanın eşi kaybolan kocasının cebine bunları kendisinin koyduğunu ifade etti. Bu bilgiyi kanıt sayan polis zanlıyı da alarak gece yarısından sonra, bütün kasaba halkının uykuda olduğu bir saatte, gösterilen eve gitti.

Çumra Canavarı olarak tanınan Abdullah Aksoy.

Ev, toprak dolgu üzerine kerpiç ve sazla yapılmıştı, iki odayla bir sofadan ibaretti. Küçük ve biçimsiz pencereleri vardı, civar tenhaydı. Evin önüne bağ çubukları dikilmişti. İlk arama, oturma odasında yapıldı. Bir kenarda soba, odanın ortasında da adamın kıl yatağı bulunuyordu. Komiser ve polis memurları bir yandan adamı sıkıştırırken, bir yandan da eşyaları karıştırıyorlardı. Bu sırada bir memurun gözüne yatak çarşafındaki kan lekeleri ilişti. Dikkatle bakılınca, odanın toprak zemininde de kan lekelerinin bulunduğu görüldü. Bir köşede yığılı eşyanın arasından kurbanın cep saati de çıkınca şüpheler kesinleşti. Araştırmayı anlamsız gözlerle seyreden katil burada da sorulara cevap vermedi ve devamlı olarak “Kendisinin bir garip olduğunu, kimseye bir zararının dokunmadığını,” tekrarladı durdu. Bu arada, diğer odadaki kamış yığınlarının içinde cinayet aleti olduğu düşünülen kanlı bir keser bulundu. Sobanın altındaki toprak yığını kazılınca kaybolan adamın ölü bedenine ulaşıldı. Ceset çıplak olarak, başı aşağı gelecek pozisyonda gömülmüştü. Elleri, ayakları sicimle bağlanmış, kafasında geniş ve derin yaralar vardı. Boğazındaki izlerden, yaralıyken boğulmuş olduğu anlaşılıyordu. Kaybolmadan önce cebinde bulunan beş yüz liradan fazla parası saati ve cebindeki diğer kıymetli eşyalar da alınmıştı.

Fidan dikerken kazmanın ucuna takılan iskelet…

Ertesi gün yapılan sorguda katil, Sarıhacı köyünden 55 yaşındaki Muharrem Özkaya’yı kendisinin öldürdüğünü itiraf etti. İfadesine göre, kahvede tanıştığı Muharrem Özkaya’ya acımış ve misafir etmek üzere evine getirmişti, aralarında çıkan bir tartışma sonunda onu öldürmüştü. Yetkililer belki bu kadarla yetinip katil Abdullah Aksoy’u sadece bu suçtan yargılayacaklardı. Fakat Çumra’ya Konya’dan gelme, tecrübeli bir polis olan İbrahim Altan, savcılıktan kendisine intikal etmiş olan bütün kayıp olaylarının Abdullah Aksoy’la ilgili olabileceği görüşündeydi. Aynı fikirde olan Savcı Yüksel Mete Günel ile Komiser bu ipucunun peşini bırakmadılar ve katilin daha önce yaptırıp sattığı evlerin de aranmasına karar verdiler. Fakat kış bastırmıştı, arama bahara kaldı. Bu arada, katilin sattığı evde oturmakta olan şahsa da evin sağını solunu kazmaması konusunda kesin talimat verildi. Fakat bahar gelip de toprak kabarmaya başlayınca bahçede çalışmak ihtiyacını duyan ev sahibi, fidan dikerken kazmanın ucuna bir iskeletin takıldığını gördü. Durumu derhal savcılığa ve polise bildirdi. Savcılıktaki kayıp dilekçelerinin sahipleri teker teker çağrılarak, iskelet haline gelmiş ceset kendilerine gösterildi. Tanınması mümkün olmayan iskeletin yanında bulunan para cüzdanından çıkan bir makbuz durumu aydınlattı. Makbuz, Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından verilmişti ve üzerinde isim yazılı olmamakla beraber, seri numarası belliydi. Bu ipucundan hareket eden ilgililer cesedin, 1963 yılında kaybolan, Karaman’ın Kılbasan köyünden 55 yaşındaki Himmet Yılmaz’a ait olduğunu tespit ettiler. Himmet Yılmaz, o tarihte, hayvan satın almak üzere Çumra pazarına gelmiş ve bir daha da geri dönmemişti.

Haberler bu olaydan sonra basına intikal etti ve tüm yurtta bomba etkisi yarattı. Basın ve halk katile ‘Çumra Canavarı’ ismini yakıştırdı.

Cinayet havadisinin dilden dile dolaştığı günlerde Çumra Savcılığı ve polis yeni cesetler aramakla meşguldü. Kayıp Himmet Yılmaz’a ait iskeletin Abdullah Aksoy’un eski evinin bahçesinde çıkması, diğer kayıpların da durumu hakkında az-çok ipucu veriyordu. Canavarın, bir mezarlık haline getirdiği ancak kazı sonucu anlaşılan Bağlar mahallesindeki evi yıkılıp temellerine kadar arandı. 30 Mart günü, Mehmet Ali Köyü’nden kayıp Mevlüt Karaca’nın; 31 Mart’ta, Elmasun Kasabası’ndan Süleyman Aslan’ın; 8 Nisan günü, Çukurçimen Köyü’nden Mehmet Can’ın iskelet haline gelmiş cesetleri ev içindeki ortalama derinliği yarım metreyi bulan kuyulardan çıkarıldı. Cesetler çukura baş aşağı konulmuştu. Mağdurların ellerini ve kollarını bağlayan ipler çürümüştü. Canavarın kurbanlarından Mevlüt Karaca, bir pancar işçisiydi. İki buçuk yıl önce bir iş için Çumra’ya gelmiş ve kendisini bir daha gören olmamıştı. Ceset tamamen iskelet haline geldiği için kimlik tespiti yanında bulunan kehribar tesbihinden yapılabildi. Kurbanlardan Süleyman Aslan’ın Abdullah Aksoy tarafından öldürülmüş olması çevre halkı hayrete düşürmüştü. Kendi yöresinde ve Çumra’da ‘Efe Süleyman’ adıyla tanınan, feleğin çemberinden geçmiş güçlü bir adamın canavarın tuzağına nasıl olup da düştüğü uzun süre tartışıldı. Efe Süleyman, 1965 yılında kaybolmuştu. Ailesi, onun, hasımları tarafından öldürülmüş olabileceğini düşünerek aramadık yer bırakmamış, bir türlü ne ölüsünden ne de dirisinden haber alabilmişti. Süleyman Efe’nin cesedi, başı gövdesinden ayrılmış olarak bulundu. Takma dişleri ve kehribar ağızlığı sayesinde kimliği tespit edilebildi. Kurbanlardan Mehmet Can ilçede bir duruşmaya gelmiş, bir daha da geri dönmemişti. Canavarın mezarlığından lâstik ayakkabıları çıkmamış olsaydı, onun da akıbeti bir sır olarak kalacaktı. Canavarın bir diğer kurbanı, 55 yaşındaki Muharrem Özkay hacdan yeni dönmüş bir arkadaşını ararken tuzağa düşmüştü. Abdullah onu “Benim babam da hacdan geldi. Gel, bize gidip sohbet edelim,” diye kandırıp evine götürmüştü.

Sık sık camiye giden, sakinliğiyle tanınan bir seri katil…

Yapılan tıbbi muayeneler ve Aksoy’un davetine icabet edip elinden sağ kurtulan şahitlerin beyanlarına göre katilin hem pasif hem aktif homoseksüel olduğu belirlendi. Katil kurbanlarını ellili yaşlarında kasaba dışından ziyarete gelen erkekler arasından seçiyordu. Verilen ifadelerde genelde sessiz ve yalnız olmayı tercih ettiği ancak kasaba pazarının kurulduğu günlerde dışarıdan gelen kişilerle sohbet ettiği ve dostluk kurmaya çalıştığı söylendi. Farklı bahanelerle evine davet ettiği kişileri tehditle ilişkiye zorluyor, direnmeleri durumunda öfkelenerek keserle başlarına vurmak suretiyle öldürüp açtığı çukurlara baş aşağı gömüyordu. Oturacağı evlerin kasabanın kenar mahallelerinde olmasına dikkat ediyor, sık sık ev değiştirerek yeni kurbanlarını gömecek alanlar yaratıyordu. İbadet için sık sık camiye gidişi ve sakin tabiatı çevresinde olduğundan farklı bir izlenim yaratıyordu. Sıkça geçirdiği epilepsi nöbetleri nedeniyle vücudundaki yara ve berelenmeler kimseyi şüphelendirmemişti. İki kez evlenmiş ancak eşleri tarafından terkedilmişti. Çocuğu yoktu. Anne babası hayattaydı ancak onu evlatlıktan reddetmişti. Kardeşleri ile görüşmediği biliniyordu. Verdiği ifadede cinayetleri kriz anında işlediğini ve olayı hatırlamadığını iddia etse de cesetleri saklamakta gösterdiği maharet, nöbetler sırasında kendisini tamamen kaybetmediği hatta yaptığı işleri enine boyuna düşünüp planladığı kanısını uyandırmaktadır.

Cesetlerin gün ışığına çıkmasından sonra Aksoy’un saldırısına uğrayıp kurtulan başka kurbanlar ortaya çıktı. Utançlarından, başlarına gelenleri en yakınlarından bile saklayan bu şahıslar yaşadıkları korkunç olayları anlatmaya başladılar. Bunlardan Türkmen Cami köyünden Salih Öner şunları anlatıyor; “Onunla aynı inşaatta çalışıyordum. Birgün bana, kendisinin iyi bir insan olduğunu, bu yüzden de bana acıdığını, kimsesizliğime dayanamadığını söyledi ve yalnız kaldığı evinde beraber oturmamızı teklif etti. Önce kabul etmedim. Fakat ısrar edince razı oldum ve bir akşam, yatsı namazından sonra çıkıp evine gittik. Bir tek yatağı vardı ve yerde serili duruyordu. Mecburen beraber yattık. Gecenin bir vaktinde, onun ensemde dolaşan nefesiyle uyandım. Beni okşuyordu. Kibrit çakıp yüzünü görmek istedim. Çok öfkelendi. Bir anda yastığının altına soktuğu elinde bir keser gördüm. Ben sadece korkutmak istiyor sanmıştım. Halbuki o vurmaya başlamıştı bile. Aman demeğe kalmadı, bayılmışım. Kendime geldiğimde bahçeden gelen küfürlerini duydum. Elinde kazma, çukur kazıyordu. Şimdi anlıyorum ki bu çukur benim içindi, öldüğümü sanmıştı. Zorla kendimi toplayıp pencereden kaçtım. O hâlâ arkamdan sövüyordu fakat peşime düşmedi.”

Bu olay daha sonra adalete intikal etmiş ve Abdullah Aksoy, Salih Öner’in, kendisine tecavüz etmek istediğini, bu arada parasını da aldığını ileri sürerek davacı olmuştu. Mahkeme, Abdullah Aksoy’u haklı bulmuş ve Salih Öner bu davada iki ay hapis cezasına mahkum edilmişti. Belki de bu olaydan ders alan Çumra Canavarı sonraki saldırılarında kurbanlarının ellerini ayaklarını bağlamayı ihmal etmemişti.

Katilin elinden kurtulan bir diğer kişi, Türkmenköyü bekçisi Ahmet Kurtu’ydu. Kaybolan danasını aramak için mahalleler arasında dolaşırken Çumra Canavarı’na rastlamıştı. Dananın evinde olduğunu söyleyerek kurbanı kandıran Aksoy, keser tehdidiyle Kurtu’ya tecavüz etmiş, her nasılsa kurbanını serbest bırakmıştı. Bir başka şahit ise yanında taşıdığı bıçak sayesinde Canavar’ı korkutup kurtulduğunu anlattı. Aksoy’un elinden kurtulan kişilerin yaşadıklarını toplumdan olumsuz tepki alacaklarını düşünerek anlatmaması katilin kötücül faaliyetlerine devam etmesini desteklemiştir.

Çumra Canavarı yirmi gün Çumra Cezaevi’nde kaldıktan sonra, Konya Cezaevi’ne aktarıldı. Burada genel koğuşa konulan katil, bütün gün tek başına oturuyor, sorulan hiçbir soruya cevap vermiyordu. Okuma yazma bilmediği halde gazeteleri – özellikle mahallî gazeteleri -merakla takip ediyordu. Koğuşta gördüğü kötü muamele nedeniyle tek kişilik hücreye naklini istedi. İşlediği cinayetler sonrası idama mahkûm edileceğini kendisi de dahil birçok kişi tahmin ediyordu. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmasının yapılmasına altı gün kala tuvaletteki su borusuna kendini kuşağıyla asarak intihar etti. Cenazesine ailesinden kimse sahip çıkmadı. Konya Belediyesi tarafından kimsesizler mezarlığına gömüldü.

Yapılan araştırmalar neticesinde kriminoloji tarihine Türkiye’nin ilk eşcinsel seri katili olarak geçen Abdullah Aksoy’un 1962-1967 yılları arasında içlerinde Çatalhöyük’te çalışmaya gelen iki Alman arkeolog ve üç teknisyen işçinin de bulunduğu on üç kişiyi (bazı kaynaklara göre on beş) öldürdüğü iddia edilmiştir. İşlediği cinayetlerin bir kısmı ölümünden yirmi üç sene sonra, 1990 yılında ortaya çıktı.


KAYNAKÇA:

https://www.milliyet.com.tr/molatik/galeri/abdullah-aksoy-herkesin-acidigi-seri-katil-88951/10

https://tv.haberturk.com/blog/taskin-su/1237860-turkiyenin-ilk-escinsel-seri-katili

gzone magazin 2017 Mayıs, 37. Sayı, Cihangir Öz “TÜRKİYE’NİN TEK EŞCİNSEL SERİ KATİLİ ÇUMRA CANAVARI

AKİS Dergisi 1967 Nisan Sayısı, ZABITA

ÇOCUKLAR İÇİN DEDEKTİF KİTAPLARI YAZAN BİR TİYATROCU: ÖZGÜR ÖZGÜLGÜN

0

Söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz Özgür Bey. Hoş geldiniz. Öncelikle kendinizden kısaca bahseder misiniz?

Selamlar…

Öğrenim hayatım boyunca İstanbul’da okudum. Tiyatro bölümü mezunuyum ve mezun olduğumdan beri mesleğimi yapıyorum. Ben profesyonel bir tiyatro oyuncusuyum. Her yıl mutlaka bir özel prodüksiyonun içinde oyuncu, yönetmen ya da yazar olarak bulunuyorum. Sanatın içinde olmak bir şeyler yaratmak beni çok mutlu ediyor. Felsefe ve Arkeoloji ilgi alanım. Çalışmaktan ve okumaktan müthiş keyif alan biriyim.

Oyunculuktan yazarlığa nasıl adım attınız? Yazmak nereden aklınıza geldi? Sizi yazmaya yönlendiren neydi?

Aslında bir adım atmış sayılmam. Tiyatro ve farklı disiplinler hep beraber soluk alıp veren sanatsal etkinliklerdir. Yazılı metinler olmadan tiyatro olmaz. Yazmak, okumak ve hayata geçirmek, birlikte üretmek insanlığın vazgeçilmezidir. Okullarda dostlarımızla yaptığımız drama etkinlikleri beni yazmaya yönlendiren en keyifli çalışmalar oldu. Mutluyum. Birlikte ürettik, birlikte eğlendik ve birlikte geleceğe yazılı metinler bıraktık. Devamı gelecektir diye düşünüyorum.

Çocuklar için dedektif kitapları yazmaya neden ve nasıl karar verdiniz?

İçinde zeka barındıran metinleri okumak beni çok mutlu ediyor. Okurken bulmaca çözüyormuş gibi hissediyorum. O yüzden polisiyenin okuma listemde yeri çok özel. Dramatik yapısı ve kurgusu zekice yazılmış dosyalar heyecan düzeyimizi yükseltiyor. Arkadaşlarıma ne istediklerini sorduğumda içinde heyecan ve aksiyon olan eserler cevabını aldım. Hemen sonra yazmaya karar verdim. Laf aramızda arkadaşlar beğendiler. O halde yazmaya devam.

Çocuk polisiyesi yazmanın kuralları var mı? Yetişkinler için yazılan polisiyelerden farkı nedir, ne olmalıdır?  Çocuk edebiyatında polisiye olmalı mıdır? Sınırlar nerede başlar, nerede biter?

İnanın bilmiyorum. Kuralları var mı? Ben de merak ettim şimdi.
Yetişkinler için yazılan polisiyeler elbette daha kanlı ve korkunç olabiliyor. Minik dostlarımıza bunları yazarken dikkatli olmalıyız diye düşünüyorum. Nihayetinde yazdıklarımız hayal ürünlerimiz. Pedagojik destek şart. Farklı disiplinler gözden geçirmeli ve öyle yayınlanmalı. Bakış açılarımız değişmeli, zihinsel eğitime yönelik olup elbette sınırları olmalı. Yaş gruplarınagöre mutlaka ve mutlaka ayarlanmalı. Çözüm aşamaları ve olaylara yaklaşım seçimleri belirlemeli.

Çocuk polisiye romanları ile çocuk macera romanları arasındaki fark nedir?
Kanımca zeka parıltısı gösteren tüm metinler nitelik açısından önemli eserlerdir. Hayal gücüne hizmet eden metinler tür olarak yetişkinler tarafından belirlendiği için çocuk gözünden farklılık göstermiyor. Yazdıklarınız hoşuna gidiyorsa tür olarak ayırt etmiyor. Heyecanı ve duygusal tercihi onu yönlendiriyor zaten. Tür doğal olarak ortadan kalkıyor. Duygusal beğeni devreye giriyor.


Okurlarımıza Davetsiz Dedektifler’den biraz bahseder misiniz? Bu seri nasıl oluştu ve hangi yaş aralığındaki çocuklar için yazıldı? Verilen mesajlar sadece çocuklara mı yönelik yoksa ebeveynleri de kapsıyor mu?

Davetsiz Dedektifler benim göz bebeğim. İlginiz beni çok mutlu etti. İki kahramanımın gözünden birlikte oluşturdukları dünya ve verdikleri değerler, günümüz dünyasıyla örtüşüyor. Yaşadıkları dünya gerçek ve günümüz. İlgi alanları ortak. Geleceğe bırakacakları umutları var. Seyahat etmeyi ve macera yaşamayı seviyorlar. Olaylara gerçekçi yaklaşıp akıl yürütüyorlar. Beraber kütüphane kurup çözüme kitaplardan ulaşmaya çalışıyorlar. Dikkat ve enerjileri hep yüksek. Bir elin nesi var iki elin sesi var diyorlar. İkisi farklı karakterler ama birbirlerini tamamlıyorlar. İyi olmayı seçmişler. Olaylara yaklaşımları herkese örnek teşkil edecek türden zekice. Herkese tavsiye ediyorum.

Serideki karakterleri oluştururken esinlendiğiniz kişiler oldu mu? Diğer kitaplarınızın bazılarında olduğu gibi Davetsiz Dedektifler’de de başkahramanın adını oğlunuz Can’dan almışsınız. Bunun özel bir sebebi var mı? Karakter adlarını nasıl buluyorsunuz?
Elbette esinlendiğim kişiler oldu. Çünkü edebiyatın özü esinlenmek. Ben gerçekçi karakterlerden çok etkilenen bir okurum. Nasıl okumak istiyorsam öyle yazmaya çalışıyorum. İyi ve dürüst karakterimin adı Can oluyor. Hepimizin Can’ı olsun istiyorum.
Diğer karakterlerin adını oğlumun okul arkadaşlarından seçiyorum. Kolay oluyor, aramadan bulmuş oluyorum.
Yazarken çok eğlendim umarım çocuklar okurken aynı eğlenceyi bulurlar.


Yazdığınız çocuk kitaplarının yanı sıra yetişkinlere yönelik eserleriniz de var mı? Ya da ileride yetişkinler için de, J.K. Rowling örneğinde olduğu gibi, polisiye yazmayı düşünüyor musunuz?

İyi polisiye yazmak için çok okumak lazım. Zekice kurgular günümüz dünyasında adli olayları bile aydınlatıyor. Okur güzel eserler sayesinde iyinin ve kötünün ayırımını çok iyi yapabiliyor. Nitelikli eserler yazmanın yolu iyi okur ve takipçi olmaktan geçiyor.

J.K. Rowling demişken, sizce Harry Potter serisinin başarısındaki sır nedir?

Yazmaya karar vermeden önce mutlaka J.K.Rowling okunmalı. Hele ki eser beyaz perdeye uyarlanıyorsa tüm okurların takdirini kazanmış demektir. Başarı tesadüf değil. Eser sizi başından sonuna kadar alıp yaşadığı dünyaya götürüyorsa mutlaka başarılıdır. Romanın asıl başarısı şu ki; felsefesi var, içi boş değil.

Dünyada gerek edebiyatta gerek sinemada çocuklara yönelik çok başarılı eserler üretiliyor. Bizde durum nasıl ve sizce bunun sebebi ne?

Haklısınız. Dünyada edebiyat farklı disiplinlerle iç içe üretimde. Bunun ekonomi ile ilgisi var. Bizde durum maalesef çok iç açıcı değil. Üretim az ve nitelikli değil. Önümüzdeki yıllar ne gösterir, sinema piyasası nereye evrilir bilinmez ama bunun eğitimine daha ilk okul yıllarında başlanabilir. Okullardaki drama dersleri bunun ilk adımı olabilir. Neden olmasın?

Ülkemizin bugünkü çocuk edebiyatıyla geçmiştekini, örneğin 40-50 yıl öncesini karşılaştırabilir misiniz? Sizce bir gelişme var mı yoksa yerimizde mi sayıyoruz?

Ben kendi adıma yerli yazarlarımıza çok güvenen ve sıkı takip etmiş bir okuyucuyum. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü ve daha ismini unutmuş olduğum çocukluk hayallerimin nitelikli yazarlarına selam olsun. Hepsi muhteşem, güzel Türkçemizi hayata geçirmiş edebiyatı halkına sevdirmiş sanatçı insanlar, başucu kitapları yazıp hala kitleleri etkileyen edebiyatçılar. Baş tacı hepsi.

Hangi tür kitapları okumayı seversiniz? Polisiye okuyor musunuz? Okuyorsanız beğendiğiniz yerli ve yabancı yazarlar kimler?

Okuduğum eserlerin türleri zamanıma göre değişiyor. Şimdilerde Felsefe ve Düşün türüne takılmış durumdayım. Arkeoloji kitapları en büyük ilgi alanım. Polisiye hep okuduğum tür. Sıkı takip ediyorum. Bir yazarın dosyasını beğendiğim zaman tamamını okumaya özen gösteriyorum.  Genç yazarlara fırsat verilmesi konusunda sizlerle hemfikirim.

Kitaplarınızı yazarken aile bireylerinden ya da arkadaşlarınızdan yardım ve bilgi alıyor musunuz?

Tabii ki… Bir eseri yazarken amacım okunması, o halde eseri yazarken etrafımdaki insanlardan yardım talebinde bulunmam kadar normal bir şey olamaz. Özellikle genç dostlarımdan çok faydalanıyorum. Bu beni fazlasıyla mutlu ediyor.

Bir çocuk polisiyesi yazıp yayınevine teslim etmek ne kadar zamanınızı alıyor? Bize bu süreçten bahseder misiniz?

Şimdilerde kağıt fiyatlarındaki artış bazı dosyaların basımının yavaşlamasına neden oldu. Bazı yayınevleri elinizde “Ne tür dosyalar var?“diye ara ara telefon açıp soruyorlar, ben de paylaşıyorum. Sonrasında beğenirlerse süreç başlıyor. Yayınevi ve yayın yönetmenleriyle ortak çalışmalar yapıyoruz. Çocuk edebiyatı dosyaları takım çalışmalarının ürünü oluyor. 

Bir kitaba bütün kurguya hakim olarak mı başlarsınız yoksa olay örgüsünün yazdıkça ilerlemesine izin mi verirsiniz?

Mesleğim gereği kurguyu tamamlayıp sonrasında yazmaya koyulurum. Ara ara aklıma bir şey geldikçe kaçamak yaptığım oluyor tabii… Planlı çalışmak çok keyifli.

Tipik bir iş gününüz nasıl geçer? Kitaplarınızı yazmak için en uygun saatiniz nedir?

Kitaplarımı yazmayakoyulduğum zamanlar sabahın erken saatleri oluyor. Zihin dinlenmiş olduğundan yazmaya başlangıç için çok uygundur diye düşünüyorum.

Çocukların kitaplarınızdan ne öğrenmesini umuyorsunuz?

Öğrenmek için değil, eğlenmek için okumalarını tavsiye ediyorum. Beraber eğlenemeyen insanlar beraber gelecek oluşturamazlar kanısındayım.

Tiyatroya uyarlanan polisiye bir eserde oyunculuk yapmak ister miydiniz? Bu konuda bir çalışmanız var mı? Davetsiz Dedektifler’i, çocuk tiyatrosu olarak sahnelemeyi düşündünüz mü?

Harika fikir aslında. Neden olmasın? Hem yazmak hem yönetmek hem oyuncu olarak içinde olmak fazlasıyla heyecan verici. Şimdiye kadar böyle bir çalışma olmadı, ama bundan sonra neden olmasın.

Son olarak, bize gelecek planlarınızdan bahseder misiniz?
Yazmaya devam edeceğim. Okudukça zihnim gelişiyor yazma arzusu tetikleniyor. Beraber takım çalışmasıyla güzel şeyler yaratacağımızı düşünüyorum. Üretmeye devam. 

2022 KRİSTAL KELEPÇE EN İYİ İLK ROMAN ÖDÜLÜNÜ KAZANAN ARAS GENÇTÜRK’LE KISA BİR SOHBET

0

Sevgili Aras öncelikle Kristal Kelepçe ödüllerinde kazanmış olduğun ödülden dolayı seni tebrik ederiz. Kristal Kelepçe ödülünü kazandığını öğrendiğin anki duygularını bizimle paylaşabilir misin?

Teşekkür ederim. Muhteşem bir duyguydu. Oldukça heyecanlıydım. Nişanlımın elini biraz sıkmış olabilirim. Adım söylendiği an içimden ‘başarmışım’ dedim. ‘Okunmuş ve beğenilmiş.’ Bu da, tıpkı ödülü alırken söylediğim gibi, benim için en büyük mutluluk. 

Genç yazarları teşvik amacıyla verilmiş bu ödül bundan sonraki yazarlık kariyerini sence nasıl etkileyecek? 

Bilinirlik açısından çok önemli. Yeni yazarlara karşı insanlar haklı olarak temkinli yaklaşıyor. Polisiye yazarları tarafından verilen böyle prestijli bir ödül işleri oldukça kolaylaştırıyor. Ben de daha şimdiden güzel geri dönüşler aldım, çok değerli okuyucular kazandım. Umuyorum bu başarı gelecek kariyerime de ışık tutacaktır.

Ödülü kazandığın Kabus isimli eserinden biraz bahsedebilir misin? Kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Kâbus, şizofreniden mustarip olan eski bir gazetecinin, Ogün’ün başına gelenleri anlatıyor. İşin içinde ona gelen; ama sonradan gizemli bir şekilde silinen bir mail var. Ogün mailin içeriğini çoktan haber yapmış bile. O haber büyük yankı uyandırmış, polisin uzun zamandır başka şüphelerle planladığı bir operasyonun fitilini ateşlemiş. Anlayacağınız Ogün kendini gerilim dolu bir aksiyonun içinde buluyor. Yapısı gereği de gerilimi çok kaldıramıyor ve kendisini, tanımadığı bir polisten medet umarken buluyor. 

‘Bilinmezden gelen mail’ fikriyle başladı aslında her şey. Okuyucunun gerçeklerden şüphe edeceği, ana karakter başta olmak üzere herkesten kuşkulanacağı bir hikâye yazmak istedim. Bunu yaparken de gizem unsurunu ön planda tutmaya, kurguyu karakterler etrafında özenli bir şekilde örmeye gayret ettim. Bir nevi tilkilerin kuyruklarını çözmeye çalıştım. 

Bundan sonraki projelerin hakkında bize bilgi verebilir misin?

Sanırım kendi takvimimin önündeyim. Seneye okuyucuyla buluşturmayı umduğum dosyamı bitirdim. Bir diğerini de bitirmek üzereyim. Tür yine polisiye gerilim. Gizemin kendisi beni içine çektiği sürece de bu tarzda işler yapmaya devam edeceğim. Umarım ilk işim gibi beğenilir ve okuyucusunu bulurlar. 

2022 KRİSTAL KELEPÇE EN İYİ ROMAN ÖDÜLÜNÜ KAZANAN ULAŞ ÖZKAN VE EMRAH POYRAZ’LA KISA BİR SOHBET

0

Hani akıllı telefonunuzun ekranında dijital fotoğrafı iki parmağınızla büyütüp kalabalığın içinde tanıdığınız biri var mı diye bakarsınız. Bence romanlar, tıpkı büyütüp baktığınız o görüntüler gibi kurgusal karakterlerin hayatları üzerine yazılmış tiyatro sahneleridir.  O kişiyi bir kere tanıdıktan sonra sizin için kalabalığın arasındaki herhangi bir kişi değildir artık. Onun hikayesini anlatmak bir nevi boynunuzun borcudur.

Canım memleketimde içine sokulan nifaklar yüzünden, tek gövdenin sağ elinin sol eliyle çatıştığı koca bir kavga var: ‘80 öncesi olaylar. Fakat biz bu koca kavgaya kısaca “sağ-sol meselesi” diyerek iki buçuk kelimeye indirgemişiz. Hiç olmamış, kısaca ve saygısızca yaşanmamış ya da kimsenin canı bir daha hiç bu kadar yanmayacakmış gibi kör-sağır-dilsiz olmayı seçmişiz.

Poyraz ve Özkan, ‘Kör Kanun’ isimli romanda bu dönemde canları acımış/acıtılmış her iki cenahın hikayesini artık boyunlarının borcu olduğu için canı gönülden anlatmışlar. O kalabalık fotoğraftaki minicik gölgelere kişilik vererek neden kavga ettiklerini aslında onların da bilmediklerini gözler önüne sermişler. Gezmesek de tozmasak da orda bir köy var uzakta dediğimiz güzelim ilçelerimizden biri olan Tokat’ın Zile ilçesini hikayenin merkezine almışlar. Üstelik bu hikâyeyi çok yakından tanıdıkları ve sevdikleri bir insan üzerinden kurgulamışlar. Ellerine sağlık, çok da iyi yapmışlar. İlçenin tarihî dokusunun geçmişten gelen izlerini hikâye içinde hikâye olarak okuyanı sıkmadan, yormadan anlatmışlar.

Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan’ın ‘Uzunyuva’da Uyanış’tan sonra ikinci ortak romanı ‘Kör Kanun’ POYABİR 2022 Kristal Kelepçe ödüllerinde En İyi Polisiye Roman ödülüyle taçlanınca, Dedektif Dergi olarak yapılacak mini söyleşide merak ettiğim soruları sorma şansını elde edebilmek adına bu görevi üstlendim.

Biriniz İstanbul’da biriniz Milas’ta yaşıyorsunuz? Nasıl tanıştınız ve beraber hikayeler, sonra da roman yazmak fikri nasıl oluştu?

UÖ: Merhaba. Evet, şu an ayrı şehirlerdeyiz ancak Emrah ile tanışıklığımız üniversite yıllarına denk gelir. 2001’de okulun ilk günleri öğretmenevinde başlayan tanışıklığımızdört yıllık sınıf ve ev arkadaşlığına dönüştü. Yani bugünkü dostluğumuzun temelleri o dönemlerde atıldı. Aynı odayı, aynı ekmeği paylaşırken şimdi de tüm yazdıklarımızı paylaşır olduk.

EP: İşin aslı, beni bu yolculuğa sürükleyen Ulaş oldu. İlk o birkaç sayfa karalayarak yazmaya başlamış. Sonrasında beni fikir almak için aradı. Peşinden de birlikte ilerlemeyi teklif etti. O günkü birkaç sayfa sonrasında ‘Uzunyuva’da Uyanış’ oldu.

Birlikte roman/hikâye yazmak bana çok uzak. Belki de “benim dediğim olacak” egom yüzünden. Siz bunu nasıl kotarıyorsunuz? İki kişi bir şarkıyı düet şeklinde söylerken önce biri sonra diğeri söyler,nakaratta da ikisini birden duyarız. Birlikte roman yazma süreci düet yapmaktan daha zor ve karmaşık olsa gerek. Romanı okuyup tek bir ağızdan çıkmış gibi olduğuna kanaat getirdiğime göre nasıl yazdığınızı ve süreci çok merak ediyorum doğrusu.

UÖ: Süreç her öyküde, her hikâyede farklı başlasa da benzer şekilde ilerliyor. Önce uzun uzun ne yazacağımızı düşünüyor, tartışıyor ve kararlaştırıyoruz. Sonra birimiz o hikâyeyi yazmaya başlıyor. Bazen de taslak olarak kabaca yazıp diğerine gönderiyor.  Hatta bazen birbirimizden habersiz bir hikâyeye başlayıp “Şuna bir baksana” diyerek yine birbirimize gönderiyoruz. Eğer ikimizin de aklına yatarsa ve beğenirsek hikâyeyi olgunlaştırmaya başlıyoruz. Bazen Emrah, bazen de ben hikâyeyi alıp götürüyor, fikir alışverişi yaparak devamını bir şekilde getiriyoruz. İki kişi yazmanın en büyük avantajı aynı zamanda birbirinizin eleştirmeni olmak. Bunun dışında bir kurguda çıkmaza girdiğinizde, karşınızdaki kişinin farklı bir pencere açabiliyor olması.

EP: Ulaş güzel açıkladı. Şunu eklemenin önemli olduğu kanaatindeyim; burada sizin de değindiğiniz bir nokta çok önemli rol oynuyor. Eğer karşınızdaki kişi sizin yazdıklarınızı silip değiştirirse bu gerçekten katlanması zor bir durum olabiliyor. Biz burada karşılıklı iyi niyeti biliyor ve kesinlikle bu iş birliğini egomuza feda etmiyoruz.

“Kitapta adı geçen kişi, kurum ve olayların hepsi hayal ürünüdür” demişsiniz ama Hasan Şendoğdu ve ailesine de teşekkürlerinizi iletmişsiniz. Romanın başında gerçekten yaşamış olduğu belirtilen Hasan Hoca’yı hikâyenize yerleştirmeye nasıl karar verdiniz? Aileden izin veya icazet aldınız mı?

UÖ: Hasan Hoca bizler için çok farklı ve yeri asla dolmayacak bir karakter. Tanıştığım anda onu, kitaplarda yaşayan kahramanlarla özdeşleştirdiğimi hatırlıyorum. Çünkü her gün, bizleri hayretler içinde bırakmayı,şaşırtacak bir duruma sokmayı yaptıklarıyla ya da söyledikleriyle başarabiliyordu.  Kitapta onun hakkında yazılanların çoğu gerçek. Kendisi hayattayken ve benim aklımda da yazmak gibi bir düşünce yokken ona, “Senden çok iyi bir seri katil olur Hasan ağabey,” diye takıldığımı hatırlıyorum.  Hatta Hasan ağabeyi romanda yazma fikri ilk doğduğunda –ki hayattaydı- belki de kendisinden izin alıp böylesine bir kurguya da yerleştirebilirdik.Bu arada Hasan ağabeyimizi kitaptaki en önemli figür ve kahraman olarak romana yerleştirmek için dediğiniz gibi ailesinden izin aldık. Ailesiyle hala görüşüyoruz.  Özellikle çocuklarıyla diyaloğumuz gayet iyi. Hepsinin yeri bizde ayrı.

EP: Belki bizler de gelecekte bir hayal misali hatırlanması zor karakterler olacağız. İstedik ki, Hasan ağabey hatırlansın. Kitap içinde kıymet verdiğimiz, bizde yeri çok özel olan birçok arkadaşımızın, sevdiğimizin izleri var. Hasan ağabey sahnede ama yalnız değil.

Bundan sonra da beraber yazmaya devam edecek misiniz?

UÖ– Birlikte yine yeni romanlar, yeni hikayeler, yeni sayfalar yazmayı düşünüyoruz. Tek ihtiyacımız olan zaman ve bazen kaybettiğimiz yazma isteği. Ama aldığımız ödülün bu konuda iyi bir motivasyon olduğunu düşünüyorum. Umarım yazabiliriz.

EP– İlk romanı yazarken yaşadığımız zorluğun fazlasını yayımlatmaya çalışırken yaşadık. Maalesef ülkemizde bu işler para vermeden oldukça zor. Bir kazanç beklentisi içinde hiç olmadık. İşin içine girince bu konuda beklentimizi sıfır noktasında tutmamızın faydasını gördük. Çoğu insan“Ne kazanıyorsunuz?” diye soruyor. Kocaman bir boşluk. Bizim için yazmanın en zor taraflarından biri hayatımızı idame ettirecek meslekleri icra ederken bir yandan da yazmaya mesai harcamak. Gün içinde çalışıyor, akşamları ekran karşısına oturup bazen sabaha kadar yazıyoruz. Maddi olarak bir karşılık bulmayı geçtik manevi olarak tatmin hissi bile motive edici olacak. Fakat ülkemizdeki okuma oranı, yayınevlerinin finansal durumu ve polisiyeye ilgi handikaplarımız olarak karşımıza çıkıyor. Umarım yazmaya devam edecek azmi gösterir ve vazgeçmeden devam ederiz. Bu iş ancak süreklilik ve ısrarla başarılı bir çizgiye oturabilir. Okurlarımıza güzel dönüşleri için çok teşekkür ediyoruz. Şu an en büyük motivasyonumuz onların takdirlerini kazanıyor olmak.

2022 KRİSTAL KELEPÇE YILIN POLİSİYE ÖYKÜ KİTABI ÖDÜLÜNÜ KAZANAN REHA AVKIRAN İLE KISA BİR SOHBET

0

Bu genç yaşımda böyle bir ödül almanın mutluluğunu yaşıyorum ve olgunluk çağıma geldiğimde yapabileceklerimi düşününce tüylerim diken diken oluyor.

Öncelikle tebrikler sevgili Reha! Herdem Kitap tarafından 2021 yılında yayımlanmış olan “İnsanlık Hali” adlı kitabınla Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin (POYABİR) bu yıl ilk kez verdiği Yılın Polisiye Öykü Kitabı ödülünün sahibi oldun. Neler hissediyorsun?

Yarışma insanı değilim. Polisiye bilgisine, zevkine güvendiğim birkaç dostumun gazıyla göndermeye karar verdim kitabımı. Polisiye kitaplar yazmış, polisiyeyi iyi bilen kişilerden oluşan jürinin İnsanlık Hali’ni oybirliği ile ödüle değer bulması beni çok mutlu etti. Bu genç yaşımda böyle bir ödül almanın mutluluğunu yaşıyorum ve olgunluk çağıma geldiğimde yapabileceklerimi düşününce tüylerim diken diken oluyor.

O zaman daha önce hiç sorulmamış bir soruyla başlamak isterim: Neden polisiye?

Bilmiyorum ki. Gizemli olaylara ve bulmaca çözmeye düşkünlüğümden herhâlde. Biraz da gerçek hayattakinin aksine suçluların öykü ya da romanın sonunda mutlaka cezalarını çektiklerini, adaletin yerine geldiğini görmek istediğimden sanırım.

Roman yazmak sabır işi. Benim sahip olmadığım bir özellik.

Peki, neden roman değil de öykü? Gelecek planlarının içinde “Amirim” ve ekibinin içinde olacağı bir roman projesi var mı, yoksa öykülere devam mı? Yeni kitabına ne zaman kavuşacağız?

Roman yazmak sabır işi. Benim sahip olmadığım bir özellik sabır. Her ne olacaksa bir an önce olsun bitsin isteyen bir yapım var. Üç ay, beş ay, bir yıl aynı konu üzerinde çalışmak, ayrıntılı betimlemeler yapmak bana göre değil. Sohbet ederken bile karşımdaki insan gereksiz ayrıntılara girer, lafı uzatırsa daralıyorum. Bana en uygun tarz “Aydın havası”, bu yüzden öykü okumayı ve yazmayı seviyorum.

“Amirim” ve ekibi cinayetleri çözmeye öykülerde devam edecekler. Eğer işlerini bir romanda yapmaya kalksalar karakter dinamikleri artacak, eşleri, çoluk çocukları da devreye girecek ve çarşı karışacak. Bence onlar şimdiki hâllerinden memnunlar. Katillerin peşinden koşarken bir yandan da “Gecen gündüzün belli değil, benimle hiç ilgilenmiyorsun, yüzünü bile göremiyorum,” diye sızlanan bir eşle ya da başını belaya sokan, uyuşturucu kullanmaya başlayan bir ergenle uğraşmak zorunda kalmaktan hoşnut kalacaklarını sanmıyorum. Ben de kıyamam zaten onlara.

Yeni kitap için çalışmalar sürüyor. Umarım yeni yılın ilk aylarında basılmış olur.

Öyküleri teşkilata yıllarını vermiş, mesleki deformasyona uğramış kaşar bir komiser yerine yeni mezun bir komiser yardımcısının nahif bakış açısıyla anlatmanın daha ilginç olacağını düşündüm.

Kitabını okuyanların iyi bildiği gibi tüm öykülerin aynı ekibin çözdüğü cinayetlerden oluşuyor. Bu fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı? “Amirim” ve şürekâsı nasıl şekillendi? İleride aynı ekibin yeni maceralarını okumaya devam mı edeceğiz, yoksa yeni karakterlerle tanışacak mıyız?

Öyküleri teşkilata yıllarını vermiş, mesleki deformasyona uğramış kaşar bir komiser yerine yeni mezun bir komiser yardımcısının nahif bakış açısıyla anlatmanın daha ilginç olacağını düşündüm. Amirim de işine odaklı, gereksiz konuşmaları sevmeyen, espri anlayışı olmayan bir yapıda olduğu için komiser yardımcısı okurla düşüncelerini iç sesi vasıtasıyla paylaşacaktı. Hiç olmazsa öykü girişlerine biraz renk katmak için de Oktay Komiser ortaya çıktı. İkinci kitapta da aynı ekip katilleri yakalamaya devam edecek.

Türk polisiyesinin hak ettiği değeri gördüğüne inanmıyorum. Çok iyi yazarlarımız var fakat ülkemizde polisiye deyince insanların aklına yalnızca tek bir yazarın, Ahmet Ümit’in adı geliyor.

Yazma ritüellerini merak ediyorum. Yazmaya başlamadan önce veya yazarken olmazsa olmazların var mıdır? Üretim sürecinde ruh hâlinde ne gibi değişiklikler olur?

Olmazsa olmazım, sessizlik. Öyle müzik dinleyerek filan yazamam. Gündüz vakitleri çevrede dikkat dağıtacak çok fazla şey olduğu için çoğunlukla gece yazmayı yeğliyorum. En çok zorlandığım kısım masanın başına oturmak. Yanımda kahvem ve sigaram olduktan, oturak yerimi sandalyeye yerleştirdikten sonra sorun yok. Ruh hâlimde üretim sürecinde değil de öykü bittikten sonra değişiklik olur; huzurlu, mutlu bir insan olurum, haberleri izlemek bile sinirlerimi bozamaz.

Türk polisiyesi sence hak ettiği değeri görüyor mu?

Türk polisiyesinin hak ettiği değeri gördüğüne inanmıyorum. Çok iyi yazarlarımız var fakat ülkemizde polisiye deyince insanların aklına yalnızca tek bir yazarın, Ahmet Ümit’in adı geliyor. Polisiye okuyan bir kitle mevcut fakat büyük çoğunluğun kafasında hâlâ ‘Türkler polisiye yazamaz’ inancı var.

Yazma serüveninin başındaki çiçeği burnunda yazarlara neler söylemek istersin?

Hepimizin yaptığını yapsınlar; yerli ve yabancı yazarların eserlerini okusunlar, kaliteli film ve dizileri izlesinler. İçlerinde yazma dürtüsü varsa gerisi gelecektir.

Seni tekrar gönülden tebrik ediyor ve Dedektif Dergi ailesi olarak başarılarının devamını diliyoruz…

Teşekkür ederim.

OZAN ILGIN 12: KAÇIŞ

0

Sultanat Eyalet-Şehri’nin gözbebeği olan Burgaziçi Nehri kıyısındaki Milton Burgazphorus Oteli’nde gerçekleşen patlama, 85 ölü ve 128 yaralıyı arkasında bırakarak şehre damgasını vurdu. Nehrin doğu kıyısında bulunan şaşaa ve lüksten nasibini alamamış mahalleler boşaltılıp arazileri Savdi Akrepistan Krallığı’na peşkeş çekildikten sonra MERKEZ-SULTANAT tabelası konarak insan boyunu aşan duvarlarla çevrildi. Fakir semtin zengin semt haline getirmenin ihalesi, krallığın Beton ve İnşaat Bakanı Küffar El Faraşî’ye verildi. Savdi bakan, fakir semti oranın fakir halkı için değil de nereden aktığı belli olmayan bir su akarken testisini doldurmaktan beis duymayan yeni yetme zenginler için güzelleştirecekti.

El Faraşî, yeme, içme ve eğlence hayatına düşkünlüğüyle şehrin ışıl ışıl caddelerinde boy gösterince, şehrin her türlü lüks tüketim ürününün sağlayıcısı 17 Megabit Şadiye’nin radarına takılmakta gecikmedi. Jewel Cevriye, yeraltı dünyasında Şadiye’nin Melekleri denilen, Şadiye’nin en iyi üç kadın elemanının bir numarasıydı. Cevriye’yi El Faraşî’yle tanıştırdıktan sonra gerisi üç mum yakıp seyrine bakmaya kalmıştı.

***

“Neden ille de Elvis’in kemeri olacak diye tutturdun Şadiye abla?” diye sordu Jewel Cevriye. Bakanın kendisine hediye ettiği kemeri Şadiye’nin talimatında belirttiği gibi el değmeden bir delil torbasına koyup getirmişti.

“Sana herhangi bir mücevheri almış olsa inkâr edebilir. Ama bunun satıldığını tüm dünya âlem gördü kuzum. Üstelik şimdi üzerinde parmak izleri de var. Yani El-Faraşî sadece hayalarıyla değil parmak iziyle de avucumuzun içinde!” diyerek kemeri kasasına kilitledi.

***

Hiçbiriniz de sormuyorsunuz ki bütün bunlar olurken ben, Ozan Ilgın, neredeydim? Vuvuzuella’nın Maracaibo limanından kalkan ve Belçika’nın Antwerp eyalet-şehri limanına doğru yol almakta olan 4000 TEU kapasiteli Panamax tipi dev konteynır gemisindeyim. Anneannem Cilmaya ve süper köpeğim Çakır’la beraber giriş tarafı parmaklıklı konteynırlardan birinde, yanımızda ölmeden karaya çıkabileceğimiz kadar yeterli su ve erzakla kilit altındaydım.

Beni ayak altından kaldırmak isteyen kimseler tarafından Santonio Banderas’ın ürettiği Sultanat Untouchable Flying Object- SUFO’ları teslim etmek üzere Vuvuzuella’ya gönderilmiştim. Devlet başkanı Nickname Hep Madur O’nun memleketinden kilitli olarak bindirildiğim bu konteynırla Sultanat’a dönmeyi başarabilecek miydim?

***

Santonio Banderas’ın ürettiği Sultanat Untouchable Flying Object – SUFO tüm dünyada büyük sükse yapmıştı. Zaten başarılı bir müteşebbis -moda deyimle entrepreneur- ve bilim adamıydı ama iktidar partisi olan Sade Vatandaş Partisi-SEVAP lideri ve Sultanat Eyalet-Şehri Belediye Başkanı İkram Papazoğlu’nun küçük kızıyla evlendikten sonra kendisine adeta ‘yürü ya kulum’ denmişti.

SUFO’ların tüm dünyaya pazarlanması hız kesmeden devam ediyordu. Silahlı olan bu araçları satın alan ülkelerdeki polislerin eğitilmesi gerekiyordu. Bu yüzden SUFO’lar, SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetler biriminden eğitmen polisler eşliğinde gönderiliyordu.

Güney Amerigo distribütörlüğünü yapacak ülke olan Vuvuzuella’ya SUFO götürme işini Amirim Hayri Kozak, ben ve ortağım Hüsnü’ye verdiler. Kısa bir eğitimden sonra üçümüze de SUFO eğitmeni sertifikamızı takdim edivermişlerdi.

Polis kankam Hüsnü, Amirim ve benim gibi kimyasallarla güçlendirilmiş bir süper polisin aynı anda aynı yere yollanması, üçümüzde de soru işaretleri oluşturmuştu. Sultanat Limanı’ndan SUFO’ların yüklendiği gemiye bindirilmeden önce, Vuvuzuella’da herhangi bir hastalık kapmamak için gerekli aşılarımızı olurken Amirim bu konuyu açtı.

“İnsan ne zaman tüm yumurtaları aynı sepete koya Ozan?”

“Hepsinin aynı anda kırılması ihtimalini umursamadığı zaman Amirim.”

Bu soru ve cevabı, ‘Aman gözünüzü dört açın, yine tehlikedeyiz!’ demekti. Gözümü dört açmış olsam da damarlarımı kapatamadığım için başımıza geleceklere engel olamayacaktım. Amirim ve Hüsnü’ye yapılan aşılar normaldi ama bana yapılan aşıyla vücuduma yerleştirecekleri ne idüğü belirsiz madde felaketimizi hazırlayacaktı.

***

 SUFO’ları taşıyan gemimiz Vuvuzuella’nın Karakaş Limanı’na yanaşırken Amirim Hayri Kozak limanı elindeki dürbünle izlemiş ve çoktan kararını vermişti.

“Güney Amerigo’ya dair okuduğum haberler ve aldığım duyumlar beni telaşlandırmıştı. Ama limandaki sözde güvenliği sağlamaya gelmiş paralı asker sayısını görünce emin oldum gençler. Demem o ki, Güney Amerigo ülkelerinde mafyanın dediği kanundur ve tüm kanunlar da onları korumak için yapılır. Bakın SUFO’ları teslim almaya da onların adamları gelmiş. Kıtanın lilityum rezervleriyle ilgili tekel kurulmasında herkes söz sahibi olmak istiyor. SUFO’ları ülke güvenliği için değil de kıtadaki lilityumu en çok parayı verene satarken diğer ülkeleri sindirmek amaçlı kullanacaklar.”

“Peki bize ne yapacaklar?”

“Yaşayıp göreceğiz Ozan.”

“Amirim bu lilityum neden bu kadar önemli ki?”

“Elektrikli otomobil üretiminde kritik önem taşıyor Hüsnü. OPEK- Organizasyon Petrol Karteli gibi OLİTEK- Organizasyon Lilityum Kartel’i kurmaya çalışıyorlar. Tabii Kapitalist Birleşik Devletleri-KABD ve Savdi Akrepistan gibi petrol devi ülkeleri karşılarına almaları gerekiyor.”

“Başkan Papazoğlu, Savdi Akrepistan Krallığı’na Doğu Sultanat’ta hektarlarca araziyi hibe edip etrafına da Sultanat Duvarı’nı ördürtmedi mi? Onlarla kanka olurken dünyanın bu ucunda da Vuvuzuellalılarla lilityum karteli kurmaları için SUFO’ları gönderiyor olabilir mi? Tek bir adam kaç tane ülkeye mavi boncuk dağıtabilir ki?”

“Yedi kocalı Hürmüz’ü duymadın herhalde Ozan. Daha yaşın genç, duyarsın. Keşke verdiği tavizler de mavi boncuklar kadar geri alınabilmesi basit şeyler olsa.”

***

Karakaş Limanı’nda bizi Vuvuzuella Devlet Başkanı Nickname Hep Madur O’nun sağ kolu olarak bilinen Esçomar karşıladı. Dünyanın bu ucunda yöneticiler gemi o kadar azıya almışlardı ki, Esçomar denen adam hem mafyanın en karanlık lideri hem de devlet başkanının sağ kolu olarak anılabiliyordu.

SUFO’ları taşıyan konteynırlar gemiden indirilerek tek tek tırların dorselerine yüklendi. Biz de etrafımızı sarmış paralı askerler ve tüm yüksek binaların tepelerine mevzilenmiş keskin nişancılar tarafından adeta hedef tahtası haline gelmişken, nazik cümlelerle zırhlı araçlara bindirildik. Sanırım asıl niyetlerini belli etmemek için bize kelepçe takmadılar. Ama taksalardı da bundan daha kuşatılmış hissetmezdik.

“Desenize hükümete diye getirdiğimiz SUFO’ları mafyaya kaptırdık.”

“Buralarda ikisi arasında o kadar kesin bir ayrım yapmak zor Ozan.”

***

Hep Madur O’nun sarayına giden anayoldan ani bir sapışla ayrıldığımızda Esçomar’ın adamları kafamıza çuvalları çoktan geçirmişti.

“Sizin şehrinizde işler nasıl yürür bilmem ama bizde SUFO’ların devlet yetkililerinin elinden çalındığını TV’lerden göstermemiz ve halkı buna inandırmamız gerekiyor. Yoksa Nickname Hep Madur O bizi zaten mağdur etmez, ne istediysek onu verir. Tabii ki bu senaryo gereği sizi de kaçıracağız ve sonunda hapishaneyi boylayacaksınız. Merak etmeyin kılınıza zarar gelmeyecek. Amacımız üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil!”

Araç içi ses sisteminden haykırmakta olan Esçomar’ın sesi korkunç bir kahkahayla kulaklarımızda patladı. Sonrasını kafama vurulan dipçik nedeniyle hatırlamıyorum.

***

Kendime geldiğimde tabelasında ‘Vuvuzuella Guanare Hapishanesi’ yazan binadan içeri girdiğimizi gördüm. Tıpkı filmlerdeki hapishanelere benzeyen yüksek güvenlikli, gri duvarlı, herkesin turuncu giydiği çirkin bir yerdi. Başımıza açılan bu işlerin ta Sultanat’ta planlandığını anlamama sebep olacak bir olay yaşayacaktım. Ama belli ki anlamakta biraz geç kalacaktım.

Bu yüksek güvenlikli yerden kaçabilmek için güçlü halime dönmem gerekiyordu. Kendimi hapishanenin ortasındaki avlunun ikinci kat balkonundan attığımda amele sümüğü gibi yere yapışmışım. ‘Yapışmışım’ diyorum çünkü beş ay sonra gözlerimi ancak açabildim.

Gözlerimi açtığımda, başucumda bana bakmakta olan kocaman bıyıklı ve ağızlı, kara gözlü, kısa boylu, 60-65 yaşlarında gözlerinin içi gülen beyaz önlüklü bir adam şefkatli eliyle başıma dokundu.

“Hele şükür ateşin düştü. Aramıza hoş geldin Ozan. Ben Garib el Garsiya Markez. Hapishane doktoruyum.”

“Neredeyim ben?”

“Hangisini soruyorsun, ülkeyi mi, şehri mi, binayı mı?”

“Bu odayı.”

“Aklın başında demek ki. Hapishane revirindesin.”

“Kaç gündür?”

“Kaç aydır demen gerekiyor evlat…”

Kendi sağlığımı unutup Hüsnü’yle amirimi ve şehrimden haber alıp alamadığını sordum. Diğerlerinin koğuşlarında ve iyi olduğunu, sadece benim intihar etmek gibi bir salaklığa kalkıştığım için 5 aydır komada yattığımı söyledi. Sultanat’taki Milton Burgazphorus Oteli patlamasını o gün doktordan öğrendim. Ben derin komamdan çıkıp derin üzüntüme gömülürken doktor da bana kendi hayatını anlattı. Dinliyor muyum diye sormadı. Farkındaydı ki sözleri bir süre sonra kulaklarıma küpe olacaktı.

***

Doktor Markez, Vuvuzuella’nın güneybatı komşusu Kokolombiya’dan buraya sürgüne gönderilmiş bir adamdı. Yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edildiğini anlattı. Fakat hapishane yönetimi mesleğini öğrenince bu yalnızlığa son vermişti. O da ülkede yüzbinlerin ölümüne sebep olan kolera günlerinde aşk yaşadığı Vuvuzuellalı bir kadın uğruna burada kalmıştı. Kadını da koleradan kaybettiğinde artık tek amacı vardı: başından geçenleri anlatmak için yaşamak.

Bana eğer yeterince uzun yaşarsam, güç sağcılardan yana geçtiğinde solcuların ezildiğini, güç solculardan yana geçtiğindeyse sağcıların ezildiğini göreceğimi söyledi. Çete Gevera isimli bir doktor arkadaşının, kıtayı motosikletle baştan başa gezdiğini ve en sonunda KABD tarafından kuşatılmış minicik bir ada olan Cumba’da yakın arkadaşı Fidye Kastelli’yle beraber gerillalara liderlik edip ülkede komünist bir devrim yapabildiklerinden bahsetti. Yani ümidimi kaybetmemem gerekiyordu.

Ben birazcık daha iyileşip serumla beslenmekten, iyi kötü yemek yiyebilen hale geçince Sultanat’tan bir haber geldi. Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi- CEVAP partisi başkanı İmelik Çekçek Sultanat Eyalet-Şehri’nin bir başından bir başına adalet yürüyüşü başlatmıştı. Sultanat Duvarı’yla ikiye ayrılmış şehirde daha fazla ilerleyemedi. İnat etti bekledi ve duvarla çevrili bölgeden geçebilmesi için  Akrepistan Krallığı’ndan özel izin alındı. Kameralar giremese de kendi Sultanat Duvarı’nın içinde yürüdü ve yapılmakta olan rezidansları görüntüledi.

“Papazoğlu’na oy vermeye devam ederseniz bunlar hep ayrıcalıklı vatandaşların evleri olacak. Ama beni seçerseniz duvarları yıkıp bu bölgeyi herkesin erişimine açacağım.”

Biz Çekçek’in görüntülerini izledikten sonra Doktor Marqez anlatmaya devam etti:

“Nickname Hep Madur O’dan önce Hugo Çömez de insanların emeğinin sömürülmediği, halkın kendi kaynaklarını kendi hizmetine sunabileceği ve birinci dünya ülkelerinden bağımsız yaşayabildiği bir ülke yaratmak istemişti. Ama geldikleri noktaya bak. Her sabah bayraklarıyla beraber enflasyonu da arşa kadar çekiyorlar.”

“Biliyor musun doktor, Hitler sonrası Almanya’sına, Stalin sonrası Sovyetler Birliği’ne, Franco sonrası İspanya’sına, Mussolini sonrası İtalya’sına ve…”

“Ve… Neden söyleyemedin? Kendi şehrini neden es geçtin? Her şeyin bir el şıklatmasıyla düzeldiği veya yok olduğu bir dünya ancak çizgi romanlarda olur. Önce buna bir alış. Sonra yönünü belirle. Farlarını yak. Arabanı vitese geçir ve sakın arkana bakma. Hep önüne bak. Göreceksin ki gelecek önünde uzanacak.”

***

İdrar sondamın çıkarılıp tekerlekli sandalyeyle tuvalete götürüldüğüm gün MEVAP partisinden ihraç edilen Meredith Blanchener’in İvmelenen İnsanlar Partisi- İVİ PARTİ’yi kurduğu haberi geldi. Bundan kısa bir süre sonra SEVAP lideri ve Belediye Başkanı Papazoğlu ile Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP başkanı Etat Le Jardin partileriyle bir ittifak kurdular: CÜMBÜRCEMAAT İTTİFAKI.

Buna karşılık olarak CEVAP, İVİP, HAPPINESS PARTİSİ VE DEMOJİ PARTİSİ bir araya gelerek JİLET İTTİFAKI’nı kurdular.

***

Aradan bir ay daha geçti. Ben iyice sabırsızlanıp artık koltuk değnekleriyle yürümeye çalıştığımda ‘Fatih’in yaşındasın’ diye övgüler dizilen ANİMALFARMBANK sahibi Mehdi Lightining isimli şahsın 132.000 kişiden 1 milyar 100 milyon Sult lirası topladığı ve Sultanat’tan Uğurluguay’a kaçtığını öğrendik.

“Uğurluguay buraya çok uzak değil,” dedi Doktor Markez. “Merak etme yediği fazlalıkları kusturmak üzere Sultanat’a geri götüreceklerdir o delikanlıyı. Kimsenin gayrimeşru kazancını tek başına yemesine müsaade etmezler kızım. Racon böyledir.”

“Buna sevinmeli miyim yani?”

“Sonunda herkes hak ettiği cezayı çeker. Buna sevineceksin.”

***

Ben Osteogenesis Imperfecta hastalığım yüzünden aldığım onca kemoterapiler ve diğer ilaçlarla süper kırılgan hale gelmiş kemiklerimin evrimleşmesi sonucu süper kadın polis haline getirilmiştim. Fakat Vuvuzuella’daki hapishanede, doktorun tüm çabalarına rağmen aradan aylar geçmesine rağmen bir türlü ayağa kalkamıyordum. Ayağa kalkınca ayağım, bir yere tutununca elim tekrar tekrar kırılıyordu. Doktor Markez durmadan ‘Sende kronik bir hastalık mı vardı?’ diye sormaktan bitap olmuştu. Kronik O.I. hastalığım yeniden mi nüksediyor acaba, diye düşündüğüm anda aklıma bana Sultanat’tan çıkarken yaptıkları aşı geldi. Hemşirenin Hüsnü ve Amirime yaptığı aşıyı odadaki bir flakondan enjektöre çektiğini ama bana aşı yapacağı zaman elinde boş enjektörle odadan dışarı çıktığını ve dolu enjektörle geri geldiğini hatırladım. Erkekler koğuşundan bana gönderilmiş bir somun ekmeğin içinden çıkan minicik bir notla beraber kafamda şimşekler çaktı:

AŞI-NANOÇİP-ENGEL

Amirim Sultanat’taki bağlantıları sayesinde bana yapılan aşıda benim güçlü kadın halime geçmeme engel olan bir nane olduğunu öğrenmiş olmalıydı. Doktora tek tek tüm medikal geçmişimi anlattım. Becerikli Doktor Markez’in vücuduma enjekte edilen nanoçipi bulup çıkardığının ertesi günü şınav çekmeye başladım.

“Acele etme Ozan. Önce iyileşip kendi hücrene dönmelisin. Benden şüphelenmemeliler. Yoksa burada yüz yıl daha yalnız kalmam gerekir.”

Bir hafta sonra ben revirdeki kalorifer borularında barfiks çekebilmeye başlamışken, İkram Papazoğlu büyük kızı Hilal Papazoğlu’nun kocası olan damadı Patent Draporogue’u Pleasury ve Fiance Bakanlığı’na atadı. Doktor Markez dayanamadı.

“Vatandaşı olmasan Sultanat epey eğlenceli bir yermiş Ozan! Ama inancını kaybetme. Hiçbir güç sahibi, elinde tuttuğu güçten öyle kolay kolay vazgeçemez. İktidar öyle zehirli bir tutkudur ki, önce sen ona sahip olursun, sonra o sana sahip olur. İstesen de o koltuğu haysiyetinle mütevazı bir şekilde bırakıp gidemezsin. Çünkü halkını sonsuza kadar senin yönetmen gerektiği ve onları senden başka kimsenin bu kadar iyi yönetemeyeceği fikri bir zehir gibi damarlarında dolaşmaya başlamıştır. Zehre maruz kalmış her hasta gibi sen de panzehir olmadan iyileşemezsin. Panzehriyse halkın acılı, acıklı ve karşı konulamaz ayaklanmasıdır. Ama bu ayaklanma sandık başında olmaz. Çünkü sandıktan çıkabilecek tüm sesleri kısmak da senin en büyük becerilerinden biridir. Seni istemediklerini sandıkta değil sokakta haykırdıkları zaman aklın başına gelir. Ama artık iş işten geçmiştir. İnanmıyorsan İzabel’e sor.”

“Hangi İzabel?”

“Hangi İzabel olacak, Güney Amerigo ülkelerinden  Schili’nin ilk seçilmiş Marksist lideri olmasına rağmen KABD destekli General Kroşe tarafından darbeyle indirildiği gün hayatını kaybeden Ayyende’nin yeğeni olan İzabel.”

“Nereden bulucam ki İzabel’i?”

“Hücre arkadaşın.”

***

İyileştim ve beni hücreme geri gönderdiler. İzabel’le tanıştım. Lafı uzatmama gerek yok. ‘Salvatore Ayyende 11 Eylül’ yazın artama motorunuza. Evet bu da 11 Eylül. Ama 11 Eylül 1973. Neyse, ben nasıl kaçacağımı hesaplamış, erkekler koğuşundaki Hüsnü ve Hayri Kozak’a da haber gönderebilmiştim ki, gardiyanlar gelip beni hücremden dışarı çıkardılar. Müdürün odasına götürülürken camlı bir bölmenin arkasında Cilmaya ve Çakır’ı gördüm. Gözlerime inanamadım ama sesimi çıkarmadım elbette.

Cilmaya, Vuvuzuella mahkemelerine rüşvet vererek benim, Hüsnü’nün ve amirimin davalarının düşmesini sağlamıştı. Ne de olsa Güney Amerigo ülkeleri yolsuzlukta dünyada isim yapmışlardı. Sultanat Eyalet-Şehri ise güvenilir kadı ve sıvacılarıyla bize daha adil bir mahkeme, tutukluluk ve hükümlülük süreci tanıyacaktı. Ya da Cilmaya’nın umduğu buydu.

“Geriye Sultanat kadı ve sıvacılarına güvenmek kaldı.”

“Kime güvenecekmişiz kime? Güldürme bizi Cilmaya.”

“Dırdır etmenin zamanı değil Hayri Kozak. En azından kendi şehrimizde bir hapishanede olacaksınız. Elimizin kolumuzun uzanabileceği bir yerde. Bu kıtaya gelip babalarının çiftliği gibi işgal etmiş bir de buna keşif demiş ve kadim Aztek ve Maya medeniyetlerinin ümüğünü bir göz kırpışta sıkmış Hernán Cortéz’lerin torunlarıyla mı kalmak isterdiniz?”

“O dediğin işgalden 39 yıl önce bir imparatorluğun başkentini işgal etmiş ve buna fetih demiş olanların torunlarına kaldık desenize!”

***

Cilmaya mahkememizin Sultanat’ta yapılması için gerekli evrakları Vuvuzuella’nın dolambaçlı bürokrasisinden elde etmeye çalışırken ülkede esen rüzgarlar değişiverdi. Hep Mador O, Esçomar’ın SUFO’ları lilityumu beraber satarken değil, kendi çıkarı için satarken kullanacağını öğrendi. Esçomar ve adamları Hep Madur O’nun yükselen hiddeti yüzünden çareyi, yüklü miktar lilityumu, SUFO’ları ve bizi de konteynırlara atarak ülkeden kaçmakta buldular.

İşte kendimizi Vuvuzuella’nın Maracaibo limanından kalkan Panamax tipi dev konteyner gemisinde bulmamızın hikayesi buydu. Cilmaya, Çakır ve ben ayrı konteynırdaydık, Kozak Hayri ve Hüsnü tabii ki başka konteynırdalardı. Haremlik selamlık yapmaları ne kadar da iyiydi!

“B planın boşa çıktığına göre şimdi n’olcak Cilmaya?”

Konteynırın içinde mahpus olarak yüksek bir yerden de atlayamadığım için güçlü halime dönüşemiyor ve bizi bu durumdan kurtaramıyordum. Cilmaya’nın bir C planı da vardı elbet. Sinsi sinsi güldü.

Biz göremiyorduk ama gemiye gizli gizli bir denizaltı yanaştı. Denizaltıdan gemiye siyahı çok beyazı az şişko kocaman bir erkek kedi bırakıldı. Kedinin beden tasmasına bağlı minik bir çantada çeşitli teçhizat vardı ve tabii ki Basti’ydi kedinin adı.

Basti onca konteynırın içinde Çakır’ın olduğu önü parmaklıklı konteynırı kolayca buldu. Parmaklıklara sürtünerek bizi selamladı. Sırtındaki minik çantadan çıkan teçhizatın arasında patlayıcılar, kumandalar, kulaklıklar ve bileğe yapışarak her biri birer akıllı saat gibi işlem yapan minik ekranlar da vardı. Kilidi patlatarak konteynırdan çıktık. Kulaklıkları kulağımıza taktığımız anda bir ses bizi karşıladı.

“Deneme. Deneme. Hah bağlandılar mı? Selam. Ben Dr. Streç Film. Bir teknoloji aşığıyım ve bana lilityum lazım. Bu yüzden sizi kurtarmam gerekti. E kimse binmeyeceği eşeğin önüne saman koymaz bu devirde.”

“O laf öyle değil.”

“Evet Ozan, değil. Ama ben rencide edici bir adam değilim. Hem bakın sizi kurtarmam için kimler önayak oldu?”

Kulaklıklardan tanıdık iki kişinin sesi daha duyuldu.

“Selam Ozan.”

“Selam Ozan.

“Oooo Siber Can ve Haypatya. Selamlar. O şımarık zengin arkadaşınıza söyleyin henüz bizi kurtarmış değil. Sadece buldu. Biz kendimizi kurtarırız. Bu arada streç film ne alaka?

“Ha ha ha! Çünkü paralarımı streç filmlere sarıp paketlerim ben. Çok zenginim ve çok titizim.”

“O zaman şu kolumuzdaki zımbırtılara bir şarkı yolla da biz de buradakileri paketleyelim.”

***

“Kolundaki ekranı 8 dakika 2 saniyeye ayarla Cilmayacığım. Gemidekileri derdest edip buradan tüymemiz bu kadar sürecek.”

“Neden?

“Çünkü şarkı o kadar sürüyor.”

“Hangi şarkı?”

“Led Zeppelin’den Stairway to Heaven.”

“Nasıl yapacağız?”

“Yumuşak yumuşak başlayıp sonra ağızlarına sıçacağız”

Önce Basti’yi beden tasmasıyla sırtıma sıkıca bağladım. Kolumdaki zamanlayıcıya dokundum ve şarkıyı başlattım. Konteynırların arasına dağıldık. 2.14’te ritmik klasik gitar girdiğinde Çakır, Hüsnü ve Kozak Hayri’yi buldu. Onların konteynır kilidini de patlatıp kulaklık ve akıllı saatten paylarına düşenleri verdik. İşaretleştikten sonra dağıldık.

Yüksek bir yerden atlamam gerekiyordu. 4.18’de bateri girdiği anda konteynırların üzerinden atladım ve güçlü halime geçtim. Önüme çıkan bütün nöbetçileri kıskıvrak yakaladım.

5.55’te elektrogitar girdiğinde Cilmaya ve Çakır süper güçlü gövdeleriyle bir konteynırın köşesinden fırtına gibi döndüler. Ondan sonra zaten tüm adamlar teslim oldular. Esçomar ilk patlamada gemide bulunan helikopterle tüymüştü. Hiç şaşırmadım. En son destek, geminin motorunun durması için yazılım gönderen Siber Can’dan alığımız destekti.

Adamların hepsini iki konteynıra bize verdikleri su ve erzakla beraber kilitlediğimizde, Robert Plant, artık durulmuş olan melodinin eşliğinde “And she’s buying a stairway to heaven…” diyordu. Cennete merdiven. Güzel bir kaçış için muhteşem bir benzetme. Sonra kahraman köpek Çakır ve kahraman kedi Basti’mizle beraber Dr. Streç Film’in denizaltısına geçtik.

***

Milton Burgaziçi Oteli, sahne olduğu patlamadan sonra sıkı bir tadilattan geçirilip eski görkemli heybetine kavuşmuş, yeni yıl nedeniyle muhteşem bir şekilde ışıklandırılmıştı. O akşam Belediye Başkanı’nın vereceği yeni yıl balosuna davetli şehrin kodamanları arasında Savdi Bakan Küffar el Faraşî de mevcuttu.

Olan, Papazoğlu’nun peşinden gitmeyen dört büyük müteahhitle beraber patlamada hayatını kaybeden diğer 81 kişiye olmuş, ölenlerin ismi gazetelerin tozlu sayfalarında kalmıştı. Kalanlar gemilerini yürüten kaptanlardı; bizi kaçırmaya kalkan geminin kaptanı hariç. Onun gemisi, elimde geminin koordinat sinyallerini alan bir zımbırtı olmasına rağmen, Atlantik okyanusunun ortasında yalnızlığa demir atmıştı.

Sultanat Limanı’na sessizce yanaşan denizaltıdan balıkadam kıyafetleriyle yüzerek karaya çıktım. Dr. Streç Fim’in benim için getirttiği motora atladığım gibi Milton Burgazphorus Oteli’nin yolunu tuttum. Kapıda bekleyen valenin şaşkın bakışları altında dalış kıyafetlerimle otele dalıp bana ayrılan odanın anahtarını otel resepsiyonistinden aldım. Saniyelik bir duş, saça yapılan sıkı bir topuz, ellere sürülen kırmızı oje. Odaya benim için bırakılan kırmızı stilettolar ve sırt dekolteli kuyruğu yerlerde kırmızı saten askılı elbisemle Papazoğlu’nun otelin balo salonunda tertiplediği yılbaşı balosuna gitmeye hazırdım.

Balo salonunun merdivenlerinden hızla inerken arkamdan biri seslendi.

“Sindirella gibi acele ederseniz ayakkabınızın tekinden sizi bulabilir miyim acaba?

Dönüp baktığımda smokin giymiş bu adamın gazeteci Yusuf Pulister olduğunu gördüm.

“Tabii ki beyefendi. Yalnız ayakkabınım sağ teki silah, sol teki de şok cihazı. Bu şık halinizle hangisini tercih edersiniz acaba?

“Az önce bir denizaltıdan yüzerek karaya çıkmanıza rağmen siz benden daha şıksınız! Kurşuna gerek yok gözleriniz varken. Lakin kalbime nişan almayın yeter.”

“Benim gibi bir keskin nişancı için kalbiniz çocuk oyuncağıdır ama ben daha çok erkeklerin kafasına nişan alırım.”

“Ya kafasız olanlar?”

“Yanıma yaklaşabileni olmadı.”

Salondan içeri girmemiz, tam sahnedeki şarkıcının performansına ara verdiği zamana denk gelmişti. Boşluktan faydalanan İkram Papazoğlu oturduğu sahneye en yakın masada, ağzında purosuyla keyfinden dört köşe bir halde kendi performansını sergiliyordu.

“N’aptı lan bu Ozan Ilgın ve arkadaşları? Geri zekalılar taa Vuvuzuella hapishanesinden ses verdiler.”

Kahkahalar.

“Güya SUFO’ları dostum Vuvuzuella başkanı Nickname Hep Madur O’ya teslim edeceklerdi. Bu sefer temkinli davranmaları gerekirdi. Geçen sefer Ozan, kochain ticareti üzerinden vatan hainliğiyle suçlanmıştı. Hahahahahah! Ama o n’aptı? Gitti canım SUFO’ları Esçomar denen o serseriye teslim etti!”

Kahkahalar.

“Sonra N’oldu? Tuttu bir de intihar etmeye kalktı! Düşünsenize hem Sultanat’a ait 10 milyar dolarlık SUFO’yu mafyaya kaptır hem de intihar et! Temel fıkrası gibi mübarek!”

Kahkahalar.

İkram Papazoğlu yanında has adamı ve Piizişleri Bakanı Solomon Sert ve masadaki diğer kankaları 4’lü ekip olarak adlandırılan Le Mach İnşaat’ın sahibi Joe Le Mach, Camion İnşaat’ın sahibi William Camion, Warrior İnşaat’ın sahibi Jack Warrior ve Call-in İnşaat’ın sahibi Avarel Call-in’le kahkahadan kırılırken boş sahnedeki mikrofonu elime aldım ve konuşmaya başladım.

“İyi akşamlar Başkanım ve sayın protokol. Tekrar vatan hainliğiyle suçlanmamak için adımlarımı dikkatli attım. Başka hainler benden bir adım öndeymiş sayın Başkanım. Eyalet-şehirden çıkarken bana aşı yapan hemşire ve orada bulunan sağlık görevlilerini Bir Nefes Sıhhat Bakanlığı’na bildirdim. Çünkü o aşıyla vücuduma bütün güçlerimi sıfıra indirgeyen bir nanoçip yerleştirmişler. O yüzden Esçomar’ın adamlarına ilk etapta müdahale edemedim. Ama sizin denizaltıyla gönderdiğiniz SSOK ekibi sayesinde adamları Atlantis okyanusunda demir atmış bir gemiye kıskıvrak hapsettim.”

Sahneden indim. Esçomar’ın adamlarının ve çaldıkları SUFO’ların olduğu geminin lokasyon sinyalini alan aleti masaya fırlattım.

“Çalınan tüm SUFO’lar ve Esçomar’ın adamları bu koordinatlarda bulacağınız gemide. Esçomar kaçtı. Sanırım Sultanat’ı 10 milyar dolar kayıptan kurtardığım için yılın polisi ödülü bana verilecek sanırım.”

Papazoğlu’nun yaveri masadan ok gibi fırladı.

“Zahmet etmeyin. Ben bu işi ödül için yapsaydım şimdi 10 milyar dolarla Bohemialar’da güneşleniyor olurdum.”

***

Protokoldekilerin suratını allak bullak bırakıp Yusuf Pulister’le beraber masamıza yürümeye başladık.

“Denizaltıyı o göndermedi değil mi?”

“Elbette hayır.”

“E niye öyle dedin?”

“SSOK’ta kendisinden habersiz de kuş uçtuğunu düşünsün diye. Ve masadaki adamlar ortadan kaldıracağına söz vermesine rağmen, ucube kadın polisi kurtarmaya adam gönderdiğine inansınlar diye.”

“Bir taşla iki kuş. Alemsin.”

“Bu adam ben buralarda yokken de kibirliydi ama koltuklarını helyum gazı şişiren şey denizaltında geçirdiğimiz kısacık sürede son seçimleri almış olması mı?”

“Evet ilk partili Başkan-Vali artık.”

“Valiye n’oldu?”

“Lağvoldu.”

“Yüzde kaçla aldı?”

“54.”

“Kime karşı?

“Aşure Thinner. Adam kaybetti. Bir TV sunucusuna ‘Ben kaybettim’ diye mesaj attı ve ortadan yok oldu.”

***

Saatler tam 12’yi vurduğunda yakışıklı gazeteci Yusuf Pulister’le dans ederken, Doktor Garib el Garsiya Markez’in kulaklarıma küpe olan bir sözü geldi aklıma.

“İnsanların da mevsimleri vardır. İlkbaharla yeşillenir, yazın en doruğa çıkarlar. Sonbahar gelir düşüşe geçerler. Kış da sonları olur. Başkan babanızın sonbaharı geldiğinde seyretmek için şimdiden sabırsızlanıyorum.”

YENİ YIL ÇORBASI

0

Çorba mı içsem? ‘Üzüntünü alır,’ derdi annem. Alır ya hem de nasıl alır, hele bir de annem pişirmişse. Şöyle bol sarımsaklı, nohutlu, acılı tarhana çorbası. Üzerine kuru ekmekleri dolduracaksın tadından yenmez. Şimdilerde ‘kuruton mu kiriton mu’ öyle bir şey diyorlar gevurca, aslı doğranıp kurutulmuş ekmek bildiğin. Bayat ekmeklerle bir de ekmek balığı yapardı annem, sevinçten havalara uçardık. Neyse oğlum bırak şimdi nostaljik menüleri bizim tarhanamız da bayat ekmeğimiz de yok, o zaman olanlara bakacağız. Ne varmış bakalım dolapta? Mercimek. Hah! Mercimek var bak. Geçen gün almış Tolga marketten. ‘Nasıl pişircez?’ diye güldüydüm, o da  ‘İnternetten bakarız kanka, ’deyip mor ettiydi beni. Kanka ne yahu? Kanka ne?

 İnternet, iyi fikir olabilir. Google efendiye yazalım bakalım ne çıkacak? Mer-ci-mek Çor-ba-sı… Ha ha millet yılbaşında hindi dolması yer, ben mercimek. Ne yapalım, bu sene bize düşen de bu. Zaten ne zaman yedim ki hindi dolmasını? Tadını bile bilmem. Tolga pek anlatır ’Yengem şöyle yapar böyle yapar,’ diye ama ben bilmem öyle artistik şeyler. Biz köy çocuğuyuz oğlum anam hindiyi keser, bi güzel yolar sonrada bahçeye yaktığı ateşte, kara tencerede bi güzel pişirirdi. Öyle yılbaşında filan da değil. Hindi yenecek boya geldi mi yerdik biz. Hatta birkaç gün önceden hayvana ceviz yutturdu ki annem layıkıyla yağlansın, lezzetlensin diye. Of! Burnuma kokusu geldi, olsa da yesem şimdi. Neyse ya boş hayaller bunlar beyefendi sen çorbana bak. Google hazretlerine geri dönelim, hım önce soğanı doğrayacağız. Bu büyüklükte soğan normaldir herhalde. Kabuklarını soyalım ve doğrayalım. Dur ama önce bıçağı yıkamak lazım lan. Mikrop filan kaparız Allah korusun. Tolga böyle doğradığımı görse asla beğenmez kesin alay eder.  

Tamam, attık bunları tencereye, şu yağdan da koyalım. Ah Tolga ya, fındık yağı al dedim gitmiş yine çiçek yağı almış. Sevmiyorum bu yağı midemi kaynatıyor elli kere dedim anlamıyor herif. Mecbur bu yağı koyacağız, oldu mu şimdi? Ocağı da yakalım… Hah yandı. Sıra patateste. Onu da soyup doğrayalım. İsterseniz rendeleyebilirsiniz demiş tarif pekâlâ öyle yapalım, daha kolay. Geçen gün domatesi rendelerken elini kaptırdı Tolga. Çok acıdı diye iki saat döndü ortalıkta onun için dikkatli olmalı. Sıra mercimeğe geldi. Yıkayalım ve doğruca tencereye gönderelim. Suyunu da ilave ettik mi çorbamız artık pişebilir.  Yemek programı sunucuları gibiyim hih hi. ‘Evet, hanımlar bugünki yemeğimiz mercimek çorbası. Önce malzemelerimizi sıralayalım…” Gördün mü? Benden de olurmuş bak.

Tolgacığım şaşıracaksın ama pek âlâ ben de yemek pişirebiliyorum gördüğün gibi. Biliyorum okulun bahçesinde tanıştığımız ve akabinde benim eve taşındığın o günden beri yemekleri sen yapıyorsun ama iş başa düşünce benim de elimden gelirmiş bak. Ayrıca yapacaksın tabii, ev arkadaşlığı bu oğlum. Evlilik gibi yani. İş bölümü olmalı mutlaka. Bugüne kadar bana kira ödeyemediğine göre ev işleri ve yemek senin sorumluluğun doğal olarak. Tamam, anlıyorum çalışmaya yeni başladın,  henüz haftalık filan vermediler ama sonuçta bu evin masraflarına da katılmıyorsun. Zaten bütün ukalalığına rağmen pek güzel yemek yaptığın da söylenemez. Makarnan iyi, hadi hakkını yemeyim omletin de fena sayılmaz yenebiliyor. Yenebiliyor da her gün de yenmez ki be arkadaş.  Lakin mirim, ben de yapabiliyormuşum. Bugünün dersi bunu öğrenmem oldu. İnsan her gün yeni bir şey öğrenmeli öyle değil mi?

Ya! Unuttum bak ben sana teşekkür edecektim. Bu sefer gömleğim tam istediğim gibi ütülenmiş.  Kavgamız işe yaramış anlaşılan çift çizgiler gitmiş kollardan. İşte böyle olacak oğlum. Gömlek kollarında çizgi olmaz. O kumaş pantolonda olur. Kızdım diye üç gün afra tafra yaptın ama işini doğru yapınca hakkını veriyorum. Aferin bu sefer güzel olmuş.  Kime ne anlatıyorum ben ya? Tolga da ne dinler ya seni.

Pişti mi benim çorba acaba? Ne diyor tarifte bakalım? ‘Blender yardımıyla çorbayı karıştırın.’ Öyle şeyler yok arkadaş bu evde. He! Dur bakayım, tel süzgeçten de geçirsek oluyormuş. Ne demek bu ya? Şu video da gösteriyordur herhalde. Tel süzgeç değil ama Tolgacığımın makarna süzdüğü bir süzgeç var. Deneyelim. Evvet, oldu. Herhalde oldu. Pek videodaki gibi durmuyor ama biraz benzedi gibi. Şimdi bana bir tabak lazım. Hiç tuz atmamışım ya. ‘Hızır uğramış,’ derdi annem böyle tuzsuz yapınca benimkine günün mana ve önemine binaen Noel Baba uğramış olabilir hah ha.

Fena olmamış vallahi. Tolga’nın makarnası kadar olmasa da güzel. Sıcak sıcak içimi ısıttı. Tam yeni yıl çorbası olmuş. Niye ayakta yiyorum ki? Nereye oturacağım? Herif bütün kanepeyi kaplamış. Uf! Ne kanadın be Tolga! O sıska bedenin neresinden çıktı bu kadar kan anlamadım. Her yeri de batırdın. Bugün yılbaşı olmasa şimdi bütün evi temizleyecektim ama bugün tatil. Yeni yıla giriyoruz oğlum ne yaparken girersen bütün sene onu yaparmışsın. Aralığa kadar kan mı temizleyim? Yarına artık. Yarın da yılın ilk günü fakat bu kan bir kurursa çok uğraşırım. Seni de yarın götürürüm çöplüğe artık.

Alçaksın Tolga. O kadar da yeni yıl hediyesi almıştım sana. Ne var sanki sana aldığım elbiseyi giyseydin? Yırtıp attın bir de ne güzel dekoltesi vardı hâlbuki. Hem biz aynı evde yaşamıyor muyuz? Tabii beraber yatacağız. İki aydır alış diye sabrettim. Bir de küfretti ya! Nerden öğrendiyse onca sunturlu lafı. Bazılarını ilk defa duydum.  Şu başıma çıkardığın işi gördün mü Tolga? Şimdi kaç saat ev temizleyeceğim, sonra işin yoksa yeni bir ev arkadaşı bul. Canın da ne kıymetliymiş arkadaş? Ağzımı yüzümü yırttın lan. Bıçağı boğazına sallamasam daha da tepiniyordun. Bak senden önceki;  adı Necati olan, böbreğine vurur vurmaz hemen yıkılıvermişti. Sen öyle mi yaptın hem her yeri berbat ettin hem canımı yaktın. Öbür dünyada alacaklıyım senden haberin olsun. Ben bi seferinde aha böyle, yine bir tıfılı almıştım evime. O da senin gibi lanet çıkmıştı. Bir de kaçtı şerefsiz. Polise şikâyet etti beni. Tam üç yıl, önce hapiste sonra akıl hastanesinde kaldım onun yüzünden.  Neymiş efendim ben psikopat bir pedofiliymişim. Halt etmiş onlar. Sen, bebe misin lan? Koskoca on altı yaşında insansın. Çocukmuş!Tövbe tövbe, küçül de cebime gir.

Neyle götürsem ki seni yarın çöplüğe? Benim kırmızı valize sığarsın gibi geliyor. Olmazsa ayakları kısaltırız biraz. Aa! Bak havai fişekler atılıyor.  Saat on iki, yaşasın yeni yıl geldi.

YENİ YIL HEDİYESİ

0

Yataktaki adama nefretle baktı. “Tanıdın mı beni?” diye sordu.

İki bileğinden yatak başlığına kelepçeli adam çırpındı. Çıplaktı. “Bu da fantezinin bir parçası mı?” diye sordu. “Çok tahrik edici. Hadi soyun da gel yanıma.”

“Hayır,” dedi deri kıyafetli, file çoraplı, kızıl saçlı genç kadın. Elindeki kırbacı bir kere şaklattı. Kenara fırlattı. “Oyun bitti.”

Adam şaşkındı. İçinde bulunduğu durumun farkına vardıkça sarhoşluğun etkisinden yavaş yavaş çıkıyordu. “Bu ne demek oluyor şimdi?” dedi. “Şakaysa hiç hoş değil. Sevmedim.”

“Sana bir soru sordum,” diye tekrarladı kadın.

Adam karşısındaki kadına uzun uzun baktı. Düşündü. Sonunda pes etti. “Tanışmış olsaydık mutlaka hatırlardım,” dedi. “Daha önce tanıştığımızı sanmıyorum.”

Genç kadın elinin arkasına gizlediği bıçağı çıkardı. Adamın gözleri daha önceolmadığı kadar büyüdü. Kelepçeleri zorladı. Ayaktaki kadın bıçağı yaklaştırdı. “Belki bu hatırlamana yardımcı olur,” dedi. Bıçağı adamın vücudunda gezdirdi. Küçük çiziklerden kan sızdı.

Yataktaki adam başını hızla iki yana salladı. Defalarca. “Hayır, dedi, “inan hatırlamıyorum. Beni başkasıyla karıştırıyor olmalısın. Seni ilk defa bu gece gördüm. Sana bir şey yapmadım. Ne olur çöz ellerimi.”

Bıçağı geri çekti. Ucuna bulaşmış kanı yatağın kenarına sildi.

“Neden çözeyim seni? Korktun mu yoksa?” diye sordu adama. Tamamen ilgisiz görünüyordu.

“Ha-hayır,” dedi adam, kelepçeleri bir kez daha zorlayarak. “Sadece sonradan pişman olacağın bir şey yapmanı istemiyorum. Gençsin. Güzelsin.”

Bir kahkaha patlattı kadın. “Aptal,” dedi. “Sen beni gerçekten tanımadın. Oysa bu bıçak beni sana hatırlatır sanıyordum. Yanılmışım.”

Başındaki peruğu çıkarıp yatağın üstüne attı. Sesindeki dişilik yerini bir erkek sesine bıraktı. “Şimdi tanıdın mı Ömer amca?”

Aynı akşam. Saatler önce: Yağmur Restoran

Yeni yılı kutlamak amacıyla bir grup iş arkadaşı iki masayı birleştirmiş, mekânda çalan canlı müzik eşliğinde vakit geçiriyordu. Kadehler peş peşe kalkıyordu. Herkesin keyfi yerindeydi. Restorandaki bütün masalar doluydu. İsmet, tuvaleti gelince kalktı. Masaların arasından geçti. Restoranın sonundaki tuvalete girdi. Tek elini duvara dayadı. Dışardaki müziğe eşlik ederek pisuara işedi. Elini yıkadı, peçeteyle kurulayıp çıktı. Masaların arasında ilerlerken birden durdu. Gözleri ona bir oyun oynuyor zannetti. Dikkatlice baktı. Yıllar geçmesine rağmen onu tanıdı. Aynı pis sırıtış, aynı sevimsiz kahkahalar. ‘İkircikli bakışları bile hiç değişmemiş,’ diye düşündü. O olduğuna iyice emindi artık. Ayakları gitmedi. Olduğu yerde kaldı. İçinde dizginleyemediği bir öfke, kusamadığı bir nefretle titreme nöbetine tutuldu.

Yıllar öncesiydi. Babasının asker arkadaşı Ömer, bir iş için yaşadıkları şehre gelmişti. İki gün onlarda misafir kalacaktı. Daha on iki yaşındaydı. Temmuz ayıydı. Gece tuvalete kalktığında Ömer amcasının yattığı odanın ışığının yandığını gördü. Merak edip kapıyı açtı. Adam, açık pencereden dışarıya bakıyor, sigara içiyordu. İsmet kapıyı açınca geri döndü. “Girsene,” dedi. Girdi. Adam sigarasını pencerenin denizliğinde söndürüp yere attı. Camı kapattı. “Uyuyamadım,” dedi. “Epey sıcak.” Çocuk adamın terlediğini fark etti. “Ben de tuvalete kalkmıştım,” dedi. “Işık görünce merak ettim.” Adam, İsmet’i yanına oturttu. “Ne iyi etmişsin,” dedi, “zaten benim de canım çok sıkılıyordu.” Konuşmaya başladılar. Sonra, Ömer, “Gel,” dedi, “yanıma uzan da rahat et.” Çocuk hiç çekinmeden yattı adamın yanına. Bundan sonrası tam bir kabustu. “Yapma amca, istemiyorum, bırak beni, ne olur!” diye yalvarması fayda etmedi.

“Ben kalkmak zorundayım arkadaşlar, acil bir işim çıktı,” dedi İsmet masadan eşyalarını aceleyle toplarken. “Bu geceyi isteyen en çok sen değil miydin,” dedi kadınlardan biri. “Ne oldu birdenbire İsmet?”

İsmet çantasını omzuna geçirirken, “Kusura bakmayın, siz eğlenmenize bakın. Anlatırım sonra,” dedi. Hızlı adımlarla mekândan ayrıldı. Aracına atlayıp eve gitti. Evden küçük bir spor çanta aldı. Yatak odasındaki dolabından yıllardır kutuda sakladığı eşyayı aldı. Çıktı. Yakındaki AVM’lerden birine girdi. WC’ye girip üzerini değiştirdi. Makyajını yapıp hazırlığını bitirdi. Aynada kendine baktı. Deri kıyafetler, file çoraplar, yüksek topuklular içinde kızıl saçlı bir afet. Bir taksi çevirdi. “Yağmur Restoran, lütfen,” dedi.

İsmet’in iki ayrı yaşamı vardı. Biri bilinen, diğeri de herkesten gizlediği Gündüz İsmet, geceleri kızıl Afet’ti. Cinsel kimliğini açık ederse çalıştığı işten olacağını, toplum tarafından dışlanacağını, bir daha iş bulamayacağını düşünüyordu. Bu gece Afet’i çağırmayı hiç planlamamıştı ama öyle görünüyordu ki yeni yılı Afet olarak karşılayacaktı.

İçeride boş masa olmadığını biliyordu. Niyeti adama yaklaşmak, bir vesileyle tanışmaktı. Masalar arasında dolanırken adamın bulunduğu masaya gelince aniden ayağı kaydı. Üç kişiydiler masada. Tam adamın önünde düştü. Düşerken tutunabilmek için adamın dizlerine yapıştı. Elini kimseye hissettirmeden adamın bacak arasına götürüp çekti. Adamla göz göze geldiler. “Affedersiniz,” dedi mahcup, utangaç bir sesle. “Arkadaşlarımla buluşacaktık ama sanırım geç kalmışım. Mekân değiştirmişler. Telefona da cevap vermiyorlar.” Şımarık, üzgün bir ifade takındı. “Onlara bakınırken başım dönmüş olmalı bir an.” Güldü. “Kaldım ortada.”

Adam, kadının elinden tuttu, kaldırdı. Uzamış sakallarını avuçladı. Bir eliyle de oturdukları masayı işaret etti. “Lütfen,” dedi, “bizim masamıza buyurun. Masamızı şereflendirin.” Rakıdan dili peltekleşmişti. Adamın teklifini ikiletmedi. Yanındaki boş sandalyeye oturdu. “Ben Afet,” dedi, “tanıştığımıza memnun oldum.” Yeni yılı restoranda müzikler eşliğinde geriye sayarak birlikte karşıladılar. Gecenin sonunda adamla birlikte mekândan ayrıldılar.

“Şimdi hatırladın mı beni,” diye sordu İsmet yataktaki adama. Gözleri korkudan kocaman açılan adam, “Sen,” diye kekeledi birkaç defa, “iyi ama nasıl olur, sen burada ne arıyorsun?”

İsmet gülümsedi. “Nihayet,” dedi. “Demek sonunda tanıyabildin.”

“Bak,” dedi adam, o gece de aynı bugün gibi çok sarhoştum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Sonra çok pişman oldum. Her şey için. Yemin ederim. Ne olur affet beni.”

İsmet elini kaldırdı, adamın sözünü kesti. “Ne pişmanlığı lan?” diye bağırdı. “Bu bıçağı kullanarak bana tecavüz etmedin mi o gece? İki gün kalıp gidecektin. Türlü bahaneler üretip bir hafta durmadın mı? Her gece bıçak zoruyla, anneni, babası, seni, hepinizi öldürürüm, diye tehdit ederek bana tecavüzlerine devam etmedin mi?”

Adam artık titriyordu. “Ne-ne istiyorsun benden?” diye sordu.

 İsmet sırıttı. “İntikam,” dedi. “Yıllar öncesinin intikamı.”

“Yapma,” dedi adam. “Ne istersen veririm. Paraya boğarım seni. Hemen hesap numaranı vermen yeter. Anında hesabına geçiririm. Yeter ki canımı bağışla.”

“Yaptıklarını parayla mı ödeyeceksin? Kendin gittin. Bir ay sonra okulun önünden arabayla biri gelip aldı beni. Senin yolladığını söyledi. İki sene de onun tehditlerine boyun eğdim.”

“Bilmiyordum,” dedi adam. “Otobüsle dönerken sanırım yanımdaki adama senden bahsetmiştim. Sarhoştum yine ama seni bulacağını böyle bir şey yapabileceğini bilmiyordum. Akıl edemedim. İnan bana.”

“Hayatımı mahvettiniz. Küçük bir çocuktum ben. Ne istediniz benden? O layığını buldu. Sıra sende.”

İsmet, televizyonun kumandasına bastı, müzik kanallarından birine getirip sesi iyice açtı.

“Canını bağışlayayım ha?” diye söylendi, sonra ani bir hareketle elindeki bıçakla adamın penisini kökünden kesti. Adamın çığlıklarına aldırış etmeden kopardığı kanlı organı adamın ağzına tıkıştırdı. “Yeni yılın kutlu olsun. Umarım hediyeni beğenirsin,” dedi. Ardından, elindeki bıçağı defalarca adamın karnına sapladı.

GİRDAP

0

Sabah kahvaltımın başına yeni oturmuştum. Sahanda sucuklu yumurta, çilek reçeli, kaşar peyniri, dilimlenmiş domates, yeşil sivri biber, salatalık, yeşil ve siyah zeytinden oluşan kahvaltımın tam tadını çıkarmaya çalıştığım sırada, -ki, en sevdiğim zamandı bu – sofra keyfimin içine eden kapı zili çalınca, “Tam da zamanıydı!” dedim hoşnutsuzca. Daha yeni bir iki yudum aldığım çay bardağını masaya bıraktım. Zil yangın paniği varmış gibi aralıksız çalıyordu. İsteksizce kalktım, kapıya gittim. Sanki geldiğimi hissetmiş gibi zil sesi kesildi birden. Emekli polisliğin verdiği tedbirli olmanın alışkanlığıyla dışarıdaki sesin varlığını duymaya çalıştım.

“Kim o?”

“Demir oğlum evde misin? Açıver kapıyı. Ben, birinci kattan komşun Tomris Teyzen.”

Kadına bak, sesimi duyuyor, yine de evde misin diye soruyor!

On iki yıldır bu sitede oturduğum zaman içinde, tek başına yaşayan  seksen yaşındaki Tomris Hanım’ın istekleriyle uğraşmaktan gına gelmişti. Ne zaman devletle bir işi olsa kapıma damlar, “Evladım, sen memur  adamsın bu işleri anlarsın, şu işimi  hallediverir misin?” deyip elime kağıtlar tutuştururdu. Herhalde yine bir iş yükleyecek diye düşünüp kapıyı açtım. Ama bu sefer elinde kağıtlar yoktu. Telaş ve sıkıntılı bir yüz vardı karşımda.

“Hayırdır Tomris Hanım. Ne oldu, bir şey mi var?”

Belli ki üzüntüsünden, çatallaşmış sesiyle, “Girebilir miyim evladım?” deyip kenara çekilmeme fırsat vermeden içeriye hamle yaptı. Bu girişi hayra alamet değildi. Dur bakalım altından ne çıkacaktı. Salona buyur ettim. Oflaya puflaya berjer koltuğa bıraktı kendini. Bir yandan da aklım yumurtalarda. Soğuyunca tadı falan kalmayacak.

“Yeni demlemiştim, çay içer misin?” dedim birden istem dışı.

“Yok sağ ol evladım. Evde içmiştim. Seni de rahatsız etmiyorumdur inşallah. Önemli bir durum olmasa sabahın köründe  – sabahın körü dediği de saat ondu- gelmezdim, kusura kalma. Sen de otur şöyle karşıma.”

Yan çaprazındaki divanın ucuna iliştim. İçimden, su veya elektrik faturasını yatırmayı unuttuğu  için onlardan biri kesilmiştir  veya  kiracısı ile başı derttedir diye geçirdim.”

“Buyur Tomris Hanım, mesele nedir?”

“Torunumdan haber alamıyorum. Evvelki akşam İstanbul’dan otobüsle yola çıktı. Dün gelmesi gerekiyordu. Hâlâ ortalarda yok. Meraktan bütün gece uyuyamadım. Aklıma sen geldin. Polis olduğun için sen halledebilirsin diye düşündüm. Onun için geldim. Torunum Yıldız, evvelki akşam gece on iki otobüsüne binmiş. İstanbul’dan kızım aradı, “Geldi mi?” diye sordu. Nerede bu kız ya rabbim! Zaman kötü. Ortalık manyaklarla dolu. Bir iş gelmesin başına!”

“Dur hemen telaşlanma. Belki bir arkadaşına uğramıştır. Saat daha on, belki yoldadır.”

“Yok Demir oğlum. Burada tanıdığı benden başka kimse yok.”

“Hangi firmanın otobüsüyle gelmiş, biliyor musun?

“Pamukkale galiba.”

“Biliyorsun ben emekliyim artık. Emniyetle resmi bir ilişkim kalmadı. Nasıl faydalı olabilirim ki? Neden emniyete bildirmiyorsun? Onlar bu konuda hassastırlar. Hemen ilgilenirler. Şu sıralar sıkça olan kayıplar yüzünden önem verirler.”

“Kızıma  da aynı şeyi söyledim ama o bu araştırmayı özel bir dedektifin yapmasını istiyor.”

“Dedektif mi? Ama ben özel dedektif değilim. Öyle bir sertifikam yok. Şimdilik yok. Almayı düşünmüyor da değilim.”

“Bak evladım, seni yıllardır tanıyorum. İyi, efendi birisin. Evladım gibi de severim. Damadım varlıklıdır. Para konusunda ne gerekiyorsa yerine getirir. Emekli de olsan geride bıraktığın bir çok polis dostundan yardım alabilirsin. Yıllardır bir çok işimi gördün. Artık bunun karşılığını da vermek isterim. Ne olur yardım et. Şekerim, tansiyonun devamlı yükseliyor. Kendimden de korkuyorum. Biliyorsun yalnız yaşıyorum. Ölsem kimsenin haberi olmayacak.”

“Yanında yardımcın olduğunu sanıyordum.”

“Var ama o da akşam oldu mu evine gidiyor.”

Tamam dedim, ajitasyona başladı işte. Her ne kadar gına geldi desem de Tomris Teyzeyi seviyordum tabii. Mahallenin iyilik perisiydi. 1.60 boyu, endamını hâlâ koruduğu vücuduyla bakımlı bir ihtiyardı. Tam bir cumhuriyet kadını yani. Ben de 1.85 boyumla iri bir yapıya sahibimdir. Bir çatışma sonucunda bir yıl önce malulen emekli olunca bir boşlukta kalmış gibiyim. Yaşım otuz dokuz. İşim gereği en iyi seçimim tabii ki dedektif olmak. Durağan yaşam bana göre değil. Haliyle bir deneme olur, bu işi almakla kapıyı aralamış olurum hiç olmazsa diye geçirdim aklımdan..

“Tamam,” dedim. “Senin hatırın için bununla ilgileneceğim Tomris Teyze. Teyze dememde bir sakınca olmaz değil mi. Çünkü seni o gözle görüyorum. Bir büyüğüm olarak.”

“Ne sakıncası olsun evladım. Bak ben de sana devamlı ‘evladım’ diye sesleniyorum. Kabul ettiğine göre bir ücret söyle o zaman. İlk elde on bin lira vereyim, olur mu? Sonra tekrar bakarız duruma.”

Aslında rakam çoktu ama çapımızı birden düşürmeyelim diye, “Bu rakam seni zor duruma düşürmeyecekse mesele yok. Olur tabii,” dedim.

Yıldız’ı babaannesine geldiği dönemlerden az çok hatırlıyordum. Herhalde 4-5 yıl kadar önceydi. O sıralar on altı yaşlarında olmalıydı. Daha o sıralarda alımlı, boylu, kumral tenli güzel bir kızdı. Şimdi biraz değişmiştir diye düşündüm.

“Bir fotoğrafı varsa verir misin?”

Cep telefonundan son çekilmiş bir fotoğrafını bulup gösterdi. “Fotoyu benim telefona gönderebilir misin?” dedim.

“Pek beceremiyorum öyle şeyleri. Yapabiliyorsan al telefonu hallediver.”

Fotoğrafı kendi telefonuma gönderdim.  “Şimdi senden bazı bilgiler almam lâzım.”

Gerekli bilgileri not defterime kaydettim. İhtiyarı uğurladıktan sonra on bin lirayı da cüzdanıma yerleştirdim. Bir plân yapmak için önce soğuyan kahvaltımı bitirmeliydim. Aç karınla iş olmazdı. Çayımı tazeledim, ziyafetimin başına geçtim. Sigaradan nefret ederim. İçenlere de acıyarak bakarım. Emekli olmadan önce eşimi kaybetmiştim. Beş yıldır yalnız yaşamanın imtihanını veriyorum. Eh fena da değil yani. Hayatımdan memnunum. Çocuk mu? Ne yazık ki olmadı. İyi ki olmamış, ona nasıl bakabilirdim ki? Hayatta tek başınayım. Arkamdan ağlayanım olmayacak hiç olmazsa. Bu nedenle arkamı düşünmüyorum. Neyse, kendimi az çok tanıttım. Şimdi iş zamanı. Sofrayı toplayıp mutfağa taşıdım. Salona dönüp telefonu elime aldım.

Bugün çarşambaydı.

Önce otobüs şirketinin telefonunu çevirdim.

“Alo, buyurun Pamukkale Seyahat.”

“İyi günler, Pazartesi gecesi 12’de İstanbul’dan İzmir’e hareket eden otobüsünüzde bir yolcumuz olacaktı. Adı Yıldız Ağırel. Listenize bir bakar mısınız? Koltuk numarası dört olacaktı galiba.”

“Neden soruyorsunuz? Bir yakını mısınız?”

“Evet öyle, amcasıyım. Aynı zamanda da polisim. Salı günü burada bulunması gerekiyordu. Bu zamana kadar gelmedi ve merak içindeyiz. Bu otobüsünüz şu anda hâlâ İzmir’de mi.”

“Bir dakika bekleteceğim sizi.”

Bir dakika diyen adam on dakika bekletti.

“Evet aracımız halen burada. Muavini bulmak için beklettim sizi kusura bakmayın. Şu anda yanımda. Onunla konuşun.”

“Tamam teşekkürler.”

“Alo buyurun beyefendi. Ben muavin yani şimdiki deyimle host Musa. Sizi dinliyorum.”

“Pazartesi gecesi otobüsün dört numaralı koltuğunda genç bir bayan yolcunuz vardı.”

“Evet hatırladım. Ne oldu ki? Neden soruyorsunuz onu?”

“Salı sabahı İzmir’de olması gerekiyordu. İzmir garajında  indi mi?”

“Evet indi, valizini ben verdim kendisine.”

“Eminsin değil mi? Başka biriyle karıştırmış olabilirsin. Bana tarif edebilir misin?”

“Tabii. Ayağında açık mavi dar bir kot pantolon ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Kısa kollu açık mavi, önünde yazılar olan tişört giymişti. Uzun kumral saçlıydı.  Lacivert renkte valizini ben verdim kendisine.”

“Sana Bornova servisinin yerini  sordu mu?”

“Sormadı ama ben servisin kalktığı yeri tarif ettim. Taksiye bineceğini söyledi. Hepsi bu kadar.”

“Tamam sağ ol. Teşekkür ederim.”

Bu taksi işi midemi bulandırdı hemen. İnşallah durak taksisine binmiştir diye dua ettim. Serseri mayın gibi dolaşan ve bir sürü duraksız çalışan ne düğü belirsiz  taksi şoförleri  vardı ortalıkta. Sıra Tomris Teyze’nin damadı Taner’deydi. Numarasını tuşladım. Melodik ses uzun uzun çaldı, açan olmadı. Bir beş dakika bekleyip tekrar aradım. Bu sefer ikinci çalışta açtı. O an saate baktım 11.30’du.

“Alo, Taner Beyle mi görüşüyorum?”

“Evet buyurun, ben Taner. Kimsiniz?”

“Adım Demir Darcan. İzmir’den arıyorum. Kızınız Yıldız Hanım hakkında görüşecektim. Anneniz Tomris Hanım, kızınızın halen buraya gelmediğinden endişe ettiği için benimle irtibata geçti. Sanırım sizi de bu konuda arayacaktı. Emekli polisim. Bazı bilgileri de sizden almam gerekiyor.”

Sinirli olduğu belli olan ama bunu saklamaya çalışmayan bir ses vardı karşımda. Kaba bir şekilde cevap verdi. Hislerim beni yanıltmazsa bu adamdan hoşlanmayacaktım herhalde.

“Ha, evet. Annemden hakkınızda bilgi aldım Demir Bey. İşi üstlendiğiniz için teşekkür ederim. Evet çok endişeliyiz. İzmir küçük bir yer. Herhalde çabuk sonuca varırsınız.”

Adama bak, İzmir’i köy zannediyor galiba.

“Kızınız hakkında bazı sorularım olacak. Evden ayrılmasına sebep veren bir münakaşanız oldu mu?”

“Hayır olmadı. Biz huzurlu bir aileyiz Demir Bey. Gayet keyif alacağı bir yolculuk olacağı üzerine konuşmuştuk hatta. Babaannesinin yanına gidip biraz Ege havası almasının iyi geleceğini söylüyordu.”

“Bileti siz mi aldınız yoksa kızınız mı?”

“Kendisi aldı. Sanırım internet yoluyla halletti.”

“Oto gara beraber mi gittiniz, tek başına mıydı?”

“Geçirmek istedik ama, ‘Ben hallederim’ deyip yalnız gitti. Kapının önünden taksiye bindi o kadar. Pamukkale Seyahat’in gece 12 otobüsü olduğunu söyledi.”

“Biletini kontrol ettiniz mi?”

“Yo, hayır. O yetişkin bir kız, ne yapacağını bilir.”

“Yola çıkarken üzerinde ne giysileri vardı?”

“Dur bir dakika hanımı çağırayım. İkisi beraber çanta ve giysileri hazırlamışlardı.”

Telefonu masaya bırakmasının tıkırtısı, adından uzaklaşan ayak sesleri ve eşini çağırmasının gürültüsü yankılandı kulağımda. Tekrar ayak sesleri ve tıkırtının ardından bir kadın sesi şakıdı,

“Alo, merhaba Demir  Bey. Annem arayacağınızı söylemişti. Ne olur bulun Yıldız’ımı. O böyle bir şey yapmazdı. Telefonu da cevap vermiyor. Giysilerini sormuşsunuz galiba, Çıkarken ayağında açık mavi kot ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Üzerine de yine açık mavi tişört giymişti.”

“Taşıdığı valizin rengini söyleyebilir misiniz?”

“Koyu renkti. Sanırım lacivertti.”

“Tamam, gelişmeler hakkında size bilgi veririm. Bir sorum daha olacak. Neden doğrudan emniyeti aramadınız? Merak ediyorum. Polisin işe karışmasını istemiyorsunuz galiba. Doğru mu?”

“Biraz öyle. Yıldız’ın polisle başının derde girmesini pek istemiyoruz. Şimdilik söyleyebileceklerimiz bu kadar Demir Bey. Size kolay gelsin. Masraflar konusunda annemle konuşursunuz. O halleder. İyi günler.”

Anlaşıldı, otogara yol görünmüştü.

Üst kat park girişinde makbuzumu alıp benim on yıllık dostum emektar Toyota’yı boş bir yere park ettim. Tekrar girişe yürüyüp kameraların yerini bulmaya çalıştım. Bilet gişesinin üzerinde bir tane vardı. Pamukkale terminaline yöneldim. Bankonun arkasında üç kişi vardı.

“Merhaba,” dedim. “Biraz önce telefonda bir yolcumuzu sormuştum. Musa adında bir arkadaşla görüştürmüştünüz. Hatırladınız mı?”

Güleç yüzlü olanı cevap verdi soruma. “Ha, evet. Siz miydiniz?”

“Musa’ya yolcu kızımızın resmini göstereceğim. Buralarda mı kendisi?”

“Arabanın yanında. Yola çıkacaklar, hazırlık yapıyor.”

Bankonun iç kısmından telefonu alıp karşı tarafı çaldırdı.

“Musa gelsene biraz. Telefonda konuştuğun bey buraya geldi,” deyip kapattı.

Beş dakika sonra kara kuru,esmer genç biri aceleyle yanımıza geldi.

“Buyurun, ben Musa.”

Telefonu açıp resmi gösterdim. “Tarif ettiğin bayan bu resimdeki miydi Musa?”

“Evet bu bayandı.”

“Sabah kaçtı garaja girdiğinizde?”

“Sekizdi.”

“Peki buradan valizini alınca üst kattan mı çıkışa gitti, alt kata mı indi. Görebildin mi?”

“Farkında değilim ama, taksiye bineceğine göre üst yoldan gitmiştir.”

“Tamam sağ ol kardeşim.” Bankodakilere de dönüp “Hoşça kalın,” dedim ve taksilerin kümelendiği yere gittim.

“Merhaba arkadaşlar. İçinizde bu resimdeki kızın araçlarınızdan birine bindiğini gören var mı?” deyip  hepsine tek tek gösterdim. “Salı sabahı saat sekizde otobüsten inip bu tarafa gelmiş. Muavine taksiye bineceğini söylemiş. Belki araçlarınızdan birine binmiştir. Bu saate kadar haber alamadığımız için araştırıyorum.”

En az altı kişi de görmediğini söylemişti ki, şansım yaver gitti. Tam ayrılırken yeni bir araç yanaştı. Orta yaşlarda, kır saçlı şoför indi arabadan. Yanıma gelince ona da gösterdim. Hemen tanıdı. Fakat onların arabalarına binmediğini çıkışa doğru yürüdüğünü söyledi.

“Peki oradan geçen bir taksiye binmiş olabilir mi?”

“Öyle bir şeye fırsat vermeyiz. Orada bekleyen değnekçi arkadaşımız buna mani olur. Yine de kendisine soralım. Gelin beraber gidelim yanına,” dedi. Birlikte çıkışa doğru yürürdük.”

Değnekçi altmışlı yaşlarda, gariban duruşlu bir adamdı.

Yanımdaki şoför , “Halil abi bak bu bey sana bir bayan resim gösterecek,” dedi.

Adam boynuna asılı olan yakın gözlüğünü takıp baktı.

“Bu bayanı gördüm, evet. Girişin solundaki girintide biraz bekledi. Taksiye binecek gibi olursa, mani olmak için gözüm üzerindeydi. Biraz sonra kırmızı renkli özel bir arabaya bindi.

“Arabanın markası neydi? Plakasını görebildin mi?”

“Plakayı bilmiyorum ama. modeli yüksekti. Audi’ydi sanırım.”

“Şu kulübenin üstündeki kamera çalışıyor mu?”

“Sanırım çalışıyor. Geçen gün burada bir kaza olmuştu polisler de sormuşlardı içeriye.”

“Tamam beyler, teşekkür ederim. Sağ olun. Yararlı oldunuz.”

Görevli olduğum dönemlerde otogarın müdürüyle görüşmelerim olmuştu. Kamera konusunda yardımcı olur diye yanına gittim. Beni görünce masasından kalktı, iki elini birden ileri doğru uzatıp  “Vay Demir Komiserim, hoş geldin. Nerelerdesin? Emekli olduğunu duydum,” dedi hararetli bir şekilde.

“Evet öyle oldu ne yazık ki!” dedim elimi uzatarak. Güçlü bir şekilde sıktı. Toplumun kalabalık olduğu bu tür yerleri idare etmek her zaman zor olmuştur. Her türden insanı ağırlamak gerek. Olaylar da hiç eksik olmaz. Yankesicisi, kapkaççısı, sarhoşu, serserisi her zaman olay yaratan süne zararlılarıdır. O nedenle müdür, polisle hep içli dışlıdır. Babacan bir adamdır. Bildiğim kadarıyla eski güreşçiymiş.

“Duyduğuma göre yaralanmışsın. Sağlığın nasıl, iyi misin?”

“İyiyim şükür. Ama çürüğe ayırdılar işte. Ne yapalım kısmet böyleymiş.”

“Sadece çayımı içmeye geldiğini sanmıyorum. Buyur, nasıl yardımcı olurum eski dostum.?”

“Bir kızı arıyorum. Salı sabahı sekizde Pamukkale otobüsüyle gelmiş. Ama kız evine gelmediği için ailesi benden yardım istedi. Şimdilik izini garın çıkışına kadar sürdüm. Yol kenarında kırmızı,  son model Audi bir arabaya binmiş. Plakasını görmem için sizin girişteki kamera kaydına bakabilir miyim? Bir polis olarak değil, bir dost olarak tabii.”

“Lafı mı olur. Tabii istediğin gibi hareket et. Ama önce bir kahvemi içmeden bırakmam. Dur yahu, öğlen de olmuş zaten, en iyisi bir yemeğimi ye. Vaktin var değil mi?”

                                                                  ***

Aramızda bir resmiyet olmadığı için ona Saffet Ağabey diyebilirdim artık. Benden on beş yaş büyüktü. Sağlam karakterli bir adamdı. Sağ olsun elinden geleni yapıp işimi hallediverdi.

Arabanın plakasını öğrenmiştim.

Emekli de olsam ara sıra merkeze uğruyordum. Şubeden Zaliha bana yardım edebilirdi. Onu aradım hemen, plakayı araştırmasını istedim. Önce biraz çekimser davranır gibi oldu ama bana olan yakın ilgisi nedeniyle hayır diyemedi. Eşimin ölümünden sonra aramızda sıcaklık oluşmuştu. Üç yıldır buluşuyorduk. Hâlâ da buluşmalarımız devam ediyor tabii. Onu direksiyondayken aramıştım. Eve gidip orada  bekleyecektim artık.

Apartmana girerken Tomris Teyze dairesinin kapısında meraklı bakışlarla  önümü kesti. Benim geldiğimi camdan görmüştü herhalde.

“Bir şey öğrenebildin mi?” dedi ellerime sarılarak.

“Evet, fazla olmasa da bir şeyler buldum. Yıldız sabah sekizde otobüsten indikten sonra taksiye binmemiş. Otogarın  önünden kırmızı renkli bir araba almış onu. Plakasını öğrendim. Sahibi hakkında haber bekliyorum. Şimdilik bu kadar. Başka gelişmeler olunca haber veririm. Yalnız araba konusunu oğlunuza söylemeyin şimdilik. Ayrıca bir şey daha var. Kızınız, Yıldız’ın polisle başının ağrımasını istemediğini söyledi. Bu konuda sen ne diyorsun?  Merak ettim doğrusu. Araştırmanın sonunda emniyeti ilgilendirecek bir durum çıkarsa mecburen adı geçecek.”

“Tamam, nasıl istersen oğlum. Ay bu kız kimin arabasına binmiş ki? İnşallah kötü bir şey gelmez başına! Şey, kızımın dediğine gelince.  Biraz doğru. Damadım biraz zenginliğin verdiği kendini beğenmiş biridir. Aile adının böyle bir olayda geçmesini istemiyordur. Polislik bir olay olmadan halledilsin diye sivil biri olmasını istedi.”

Telefondaki sesi doğru algılamıştım demek. Karşıdakine pek saygısı olmadığı hitap tarzından belliydi. Ne yaparsın, insanlar çeşit çeşitti.

Gençlerdeki  aşırı özgüven yüzünden bu zamana kadar sayısız olayla karşılaşmış, bir çoğunda da üzücü sonuçlar meydana geldiğine tanık olmuştum. Bu da onlardan biri olmazdı inşallah. Aileler de çocukların üzerinde gerekli denetimi yapmayınca ucunu göremedikleri karanlık tünellere girip kayboluyorlardı. Sonra da gelsin üzüntüler ve pişmanlıklar. Yıldız’ın telefonuna ulaşamadıklarını söylüyorlardı ama bir de ben deneyeyim diyerek aradım numarayı. Daha ilk çalışta açıldı.

“Alo, kimsiniz?”

“Yıldız Ağırelle mi görüşüyorum?”

“Kimsiniz, neden arıyorsunuz?”

“Bak, ben yabancı sayılmam. Tomris Hanım’ın komşusuyum. Adım Demir Darcan. Sanırım beni hatırlarsın. Dört-beş sene kadar önce  anneannene geldiğinde karşılaşmıştık. Polisim. Ama şimdi emekliyim. Seni bulmam için bana geldiler. Sana bir türlü ulaşamadıklarını söylediler. Onları merak içinde bırakmışsın. Otogarın önünde  kırmızı bir arabaya bindiğini biliyorum. Bir yardıma ihtiyacın varsa bana söyleyebilirsin.”

“Yalnızca anneanneme üzülüyorum. Diğerleri umurumda değil. Dönmeye de niyetim yok. Onları engellediğim için bana ulaşamıyorlar. Sizin engeliniz olmadığı için açtım telefonu. Çünkü başka birinden telefon bekliyordum.”

“Şu anda neredesin? Yerini bilmem lâzım. Bana nerede olduğunu söyle. Şimdilik İstanbul’dakilere bir şey söylemem. Bana güvenebilirsin. Hiç olmazsa bunu anneannen için yap. Senin için çok üzülüyor ve merak ediyor.”

Tam cevap vereceği sırada bir erkek sesi araya girdi.

“Kiminle konuşuyorsun? Hadi gel, her hazırlık tamam, seni bekliyoruz. Kapat şu telefonu!”

Yıldız, “Tamam kapatıyorum. Yanlış aramışlar,” deyip kapattı. Bu durumda Zaliha’ya bir işim daha düşecekti. Kızın numarasını verip sinyalin yerini tespit ettirmesini isteyecektim. Öyle de yaptım. Bu arada, aracın sahibini ve adresini de öğrenmiş oldum. Bomba bir isimdi.

Karşıyaka Bostanlı’ya yol görünmüştü. Bir rezidans adresiydi. Hava çok sıcaktı. Öğle sonrası 15’i gösteriyordu. Şu İzmir’in sıcağı da çekilecek gibi değildi. Hava jilet gibi berrak mı berrak. Göz kamaştıran bir aydınlık. Yönüm kuzeye dönük olduğu için güneşi ön cepheden almıyorum. Sağlı sollu ön camları açtım ama dışarıdan çöl sıcağı doluyor içeriye. Araç klimasına alerjim olduğu için açamıyorum ne yazık ki. Bayraklı üzerinden gitmeyi yeğledim. Şu saatler Karşıyaka sahil şeridi tenhadır. Radyoyu açmaya yeltendiğim sırada telefonum çaldı. Arayan Zaliha’ydı. Sevgilim çok güzeldi ama maalesef berbat bir ismi vardı. Kafaya koydum, evlenirsek eğer ilk işim adını değiştirmesini isteyeceğim.

“Demir, ne taraftasın?”

“Aracın adresine,  Bostanlı’ya gidiyorum. Şu anda Alaybey’deyim.”

“Hemen dön. Sinyali Balçova’dan alıyorum. Şu anda sabit halde.”

“Tamam dönüyorum. Oraya varınca tekrar ararım,” deyip kapattım.

Her zamanki gibi Ata Caddesinin trafiği yoğundu. Bir zamanlar daha geniş olan cadde, hangi aklı evvelin uygulaması ise, kaldırımları genişletip yolu daraltınca trafik içinden çıkılmaz hale dönmüştü. Belediyenin önüne gelince telefon ötmeye başladı yine. Zaliha’ydı.

“Nerelerdesin? Belediye Spor Kompleksi’ne kadar devam et. Parktan sağa dön. İlerle ve tekrar sağa dön. Yol sola doğru devam edecek. Üniversitenin arkasına varmadan sinyal soldaki ikinci blokta sabit halde. Şimdilik yapabileceğim bu kadar. Sana kolay gelsin. Bana da haber ver sonra. Hoşça kal. Öptüm.”

On iki katlı binanın önündeyim. Tahminen en az otuz daire vardır. Kapıdaki isimlere baktım. Audi’nin sahibinin soyadını aradım. Evet, beşinci katta 15 numaralı dairede Sedat Bağcılar’ın adı vardı. Sanırım milyoner Fatih Bağcılar’ın oğluydu. Kapıcının ziline bastım. Diafonda tarazlı bir ses, “Kim o?” dedi.

“Sedat Bağcılar Bey’i görmeye geldim. Açar mısın.”

“Neden onun zilini çalmıyorsun?”

“Ona sürpriz yapacağım da, haberi olsun istemiyorum,”

“Hele dur, kapıya geliyorum.”

Kel kafalı, uzun boylu, çipil gözlü, sarı benizli biri koridorda göründü. Yorgun hali vardı. Kuğuyu andıran boynunu ileri uzatıp yalpalayarak kapıya geldi. Şüpheli gözlerle beni süzdü bir zaman. Kapıyı açıp dışarıya yanıma geldi.

“Ne için görecen onu?”

“Babası Fatih Bey gönderdi beni. Telefonu cevap vermiyormuş epeydir. Merak etmişler. Durum nedir bakmaya geldim. İşin doğrusu bu yani. Gençler işte, başlarına buyruk hareket ediyorlar. Bakıp babasına bilgi vermem gerekiyor. Anlarsın ya, belki bir yaramazlık yapıyorlardır.”

“İyi tamam. On beş numara. Yalnız dikkatli ol. Pek tekin biri değildir.”

“Biliyorum. Beşinci kat.”

Öyle zengin bir adamın oğlunun böyle sıradan bir apartmanda oturması tuhaftı. Babasının burayı bildiğini sanmıyordum. Belli ki gözden uzak olmak için bir nedeni vardı. On beş numaralı dairenin kapısına gelince Yıldız’ın telefonunu çaldırdım tekrar ve içeriden gelecek sesi duymaya çalıştım. Evet, zayıf da olsa ses geliyordu. Yıldız buradaydı. Fakat açan yoktu. Huylanmaya başladım. Bu sefer zili çaldım. Uzun uzun çaldım. Gelen falan yoktu hâlâ. Tekrar aşağıya indim, kapıcıyı buldum.

“Hemşerim, evde yoklar galiba. Eve geldiğini görmüş müydün?

“Tabii gördüm. Yanında da bir genç bayan vardı.”

“Başka birileri daha var mıydı?”

“Onlar yalnızdı ama sonradan kızlı oğlanlı dört kişi daha geldi.”

“Yedek anahtar var mı? Başlarına bir şey gelmesin. Çıkıp bakalım.”

“Evet var. Hanım temizlik için  gidiyor. Gidip getireyim.”

Daire kapısına gelince hem telefonu hem de kapı zilini devamlı çaldırdık. Yine bir cevap yoktu.

Açtık ve girdik. Manzara berbattı. Salonda iki divanda  da kızlar ve oğlanlar kendilerinden geçmiş bir durumda baygın yatıyorlardı. Orta sehpanın üzerinde ispirtolu küçük bir ocak, kaşık ve enjektörler vardı. Hemen boyun damarlarını yokladım. Hareket yoktu. Ağızlarından sızan beyaz köpüğü görünce geç kalındığını anladım.  Yazık olmuştu bu çocuklara. Hemen diğer odalara baktım. Yıldızla Sedat da yatak odasında yan yana  uzanmış yatıyorlardı. Sedat’ın ağzının kenarından da  beyaz bir köpük yanağından aşağıya akmıştı. Yıldız hâlâ nefes alıyordu.

Kapıcı paniklemiş ne yapacağını bilemiyordu. Kızı hemen kucakladım, “Kız yaşıyor. Sen 112’ye ve polise telefon et. Ben kızı hastaneye yetiştireyim. Hiçbir şeye de dokunma sakın. Gelenlere acil olduğu için kızı hastaneye götürdüğümü söyle. Ha bu arada adım Demir Darcan. Emekli polisim. Adımı onlara ver tamam mı?  

Yıldız’ı hastaneye yetiştirdim. Koluna baktığımda bir iğne izi görmemiş olduğum için ferahlamıştım. İçkisine karıştırılan ilaç yüzünden kendinden geçmiş. Önce oturup sohbet ettiklerini, zaman ilerledikçe kafa bulmanın güzelliğinden konuşmaya başladıklarını, uçmanın güzelliklerini anlatıp onu da kendilerine katılmasını istediklerini söyledi kendine geldiğinde. 

Hastanedeki polis soruşturmasından sonra o gece gözetim altında hastanede kalması gerekiyordu. Bu zamana kadar uyuşturucu maddeye alışık olmayan vücudu, tepkisini ağır şekilde göstermişti. Tehlikeli bir durumu olmadığını söyleyen doktoru ancak yarın taburcu edileceğini açıklayınca hastaneden ayrıldım. Kan tahlilinde eroin kalıntısı çıkmayınca rahatlamıştım.

Bu arada eski amirimin beş gencin aşırı doz eroinden öldüklerini, olayların içinde olduğum için ifademe başvurulacağını söylediği telefonunu alınca gidip her şeyi anlattım, Bu seferlik, kızı hastaneye yetiştirdiğim için beni idare edeceğini söyledi ve bir dahaki sefer yetkisiz bir şey yapmayacağıma dair söz alarak beni azad etti.

Bir gün sonranın akşamı anneannesinin evinde bir aradaydık. Hâlâ halsiz görünüyordu.

Tomris Teyze gözlerimin içine mihnetle bakıyordu.

“Kızınıza haber verdiniz mi? Gelecekler mi?” dedim Yıldız’a bakarak.

“Sadece kızım geliyor. Sabah yedi uçağıyla yola çıkacakmış. Damadın işleri varmış!” dedi kinayeli bir sesle Tomris Teyze.

“Şimdi her şeyi baştan anlat bakalım,”dedim Yıldız’a

Yıldız yüzüme bakıp, “İyiyim Demir Bey. Yaptığım büyük bir hataydı. Ama o sırada böyle düşünmüyordum. İnsanın güven duygusu gözüne perde indiriyor işte. Buna gaflet diyelim. Bir yıl kadar önce internet üzerinden tanıştım Sedat’la. Zamanla sohbetlerimiz birbirimizi tanıdıkça daha samimi hallere dönüştü. Konuşması o kadar güzeldi ki beni hemen sarıp sarmaladı. Bana aşık olduğunu ve çok sevdiğini söyledi. Uzaktan görüşmelerimize artık son verip bir arada olmamızı isteyince kabul ettim. İstanbul’a iki sefer geldiğinde yakınlığımız olmuştu. Okulum nedeniyle oradan ayrılamıyordum. Evdekilere anneanneme gideceğimi söyledim. Yoksa başka türlü bırakmazlardı. Babam despot bir kişidir Demir Bey. Üzerimde çok baskı uyguluyordu. Daralmıştım artık. Oradan uzaklaşmak için her şeyi yapmaya hazırdım. Sedat’la haberleştik. Salı sabahı İzmir’de olacağımı söyledim. O sabah garın önünden aldı beni. İstanbul’a gelişinden daha yakışıklı göründü gözüme o an. Ne bileyim, sanki beynim uyuşmuş gibiydi. Çok heyecanlıydım. Sanki beyaz atlı prensimi bulmuş gibi hissediyordum. Sonra beni bulduğunuz eve geldik. Daha sonra çok yakın iki arkadaşının da geleceğini söyleyerek beni karşılama günümü kutlayacaklarını anlattı. Çok geçmeden onlar da geldiler. Yanlarında kız arkadaşları da vardı. Tanıştık. Birbirimizin geçmişi hakkında sorular sorduk. Yani anlayacağınız havadan sudan sohbetlerdi. Telefon çalınca salondan ayrılmıştım. Siz aramıştınız. Sedat yanıma gelip konuşmamı kesince kapatmak mecburiyetinde kaldım. Bana,” İçerde hazırlık yaptık, seni bekliyoruz,”  dedi. Salona geçince sehpaya açtıkları malzemeleri gördüm. Ne yaptıklarını sorduğumda, “Buluşmamızın şerefine uçma partisi düzenledik,” dedi.

“O da ne demek?” dedim.

“Ruhumuzu özgür bırakmak. Bu yaşamdan soyutlanmak.”

“Ben buna dahil olmam,” dedim. O nazik insan yoktu karşımda artık. Bakışları değişmiş tutarsız lâflar etmeye başlamıştı.

“Biz ne yaparsak sen de katılacaksın,” şeklinde zorlama bir ifade kullanıyordu. Açıkçası korkmaya başlamıştım. Kaşıklarda erittikleri tozları enjektöre doldurup kollarına iğne yapmaya başladılar. Benim korktuğumu anlayınca teklif etmekten vazgeçtiler. O sohbetler sırasında Sedat bana içki hazırlamış, onu yavaş yavaş içiyordum.

Sedat koluna iğne yaptıktan sonra,  “Hadi onları yalnız bırakalım, seninle yalnız olmak istiyorum,” dedi. Başka odaya geçtik. O sırada tekrar içki hazırlamıştı onu verdi.

 “Bu rahatlatır seni,” dedi. İçtikten sonrasını  hatırlamıyorum. Gözlerimi hastanede açtım. Beşi de ölmüş öyle mi? Yazık olmuş. Üzülmedim desem yalan olur.”

“Evet,” dedim üzgün ifadeyle. “Beşine de yazık oldu. Gencecik insanlar. Çocuklar başı boş bırakılıp izlenmedikçe bu gibi olaylar her zaman olacak. Ailene kızıyorsun ama ne yazık ki haklılar. Bunu sen de gördün. Mesleğimiz gereği bu zamana kadar nelerle karşılaştığımızı bir bilseniz. Yine de şansın varmış ki anneannen benden yardım istedi ve seni kötü bir girdaptan çekip çıkardık. Hadi geçmiş olsun. Önünde daha uzun bir hayat var.”

“Evet, onlara bir özür borcum var.”

Çok olarak gördüğüm paranın bir kısmını Tomris Teyze’ye iade ettim.  İlk işim de böyle olsundu.

Önümüzdeki günler nelere gebedir bilinmez ki!

MÜKEMMEL CİNAYET

0

Adli Bilimdeki Gelişmeler

Adlî bilim ile ilgili gelişim süreci devam etmekteydi. Charles E. Waire Amerika’da 1850 yılından itibaren üretilen tüm silahların kayıtlarını çıkartarak büyük bir arşivin oluşmasına katkı sağladı. Silahların üretim tarihi, kalibresi ve seri numarası gibi birçok kategorilerini listelemeyi başardı. Waire’nin tespitlerine göre, hiçbir tabanca diğeriyle benzeşmemekteydi. Böylece olay yerinde bulunan kovanlar sayesinde bu kovanların hangi silahtan çıktığını tespit etmek mümkündü. Amerika’daki kayıtlarını tamamladıktan sonra, arşivleme işlemine Avrupa’da üretilen silahlardan devam etti.

Waire, silahların imalatı esnasında işlenen künyeleri çıkartmak için çok iyi bir mikroskoba ihtiyaç duyuyordu. Optikçi Max Poser ile birlikte, merminin çıkış noktasını ve giriş noktasını denetlemek adına cihazlar geliştirdiler. Phillip O. Gravelle’nin geliştirdiği mikrofotoğraflama tekniği sayesinde çalışmaları mükemmelleşti.

Sonraki 10 yıl içerisinde Almanya’da, elektronik mikroskop icat edildi. Bu icat ile birlikte küçük zerrelerini dahi görmek mümkündü.

Rus paleontolog Mikhail Gerasimov, ölen insanların bulunan kafatasları üzerinde plastinasyon işlemini yaparak kişinin eşgalini detaylı bir şekilde çıkartarak, adlî bilim için büyük bir keşif yaptı.

***

FİLMLERE KONU OLAN BİR CİNAYET

Nathan Leopold ile yakın arkadaşı Richard Loeb, çevreleri tarafından son derece zeki ve örnek insanlar olarak gösterilmekteydi. Her ikisi de henüz 19 yaşında olmalarına rağmen, herkesten saygı kazanmış durumdaydılar. Varlıklı ailelere mensup, üniversite mezunu gençlerdi.

Nathan Leopold ve Richard Loeb

Küçüklüklerinden beri birbirlerini tanıyorlardı, 15-16 yaşlarından itibaren daha sık görüşmeye başladılar. Bu dönemde suça karşı ortak bir ilgilerinin olduğunu fark ettiler. Loeb, dominant karakterken, eşcinsel olduğu iddia edilen Leopold ise arkadaşı için her şeyi göze alabilecek bir sadakat duygusuna sahipti.

Ufak tefek hırsızlıklar yaparak suç işlemeye başladılar. Biraz zaman geçince kundakçılık gibi daha ciddi suçlara yöneldiler. Leopold, Friedrich Netsche’nin felsefesine dayanan üst insan kavramına fazlasıyla inanmaktaydı. Üst insanın ahlakî sınırları olmamalıydı. Dolayısıyla onların suç işleme özgürlükleri vardı. Buna inanıyorlardı. Ancak, eylemlerini medyada yer almamsı, kimsenin onlardan söz etmemesi hoşlarına gitmedi. Halkın dikkatini çekmek, toplumun ahlak kurallarından azade olduklarını kanıtlamak için sansayon yaratacak mükemmel bir suç planlayıp bunu uygulamaya karar verdiler.

O sırada Leopold 19, Loeb ise 18 yaşındaydı. Mükemmel suç işlemek için hazırlıkları yedi ay sürdü. Nihayet 21 mayıs 1924’te harekete geçtiler. Kurban olarak seçtikleri kişi Loeb’in uzaktan akrabası ama aynı zamanda yakın komşularının oğlu olan 14 yaşındaki Bobby Frank’tı. Evine götürme bahanesiyle arabalarına aldıkları çocuğu, kafasına bir keski ile vurduktan sonra bir bez yardımıyla boğdular. Bu sırada Leopold direksiyondaydı, cinayeti işleyen Loeb’di.

Cesedin kimliğini gizlemek için yüzüne ve cinsel organına hidroklorik asit döktüler. Yahudi olan Frank sünnetliydi, bu da kimliğin tanınmasına yardımcı olabilirdi. Daha sonra elbiselerini çıkarıp yaktılar. Cesedi Chicago’nun 40 km. güneyindeki Wolf Lake civarında, demiryolu üzerindeki bir menfeze sakladılar. Chicago’ya döndüklerinde çocuğun kaybolduğu çoktan anlaşılmış, ailesi polis başvurmuştu  bile.

Olay sırasında 14 yaşında olan Bobby Frank.

Leopold, Frank’ın annesini aradı ve oğlunu kaçırdıklarını söyleyerek ondan fidye istedi. Bunun için oldukça karmaşık bir plan sundu. Burada amaç, cinayetin asıl işleniş sebebini gizlemek, dikkatleri başka yöne çekmekti. Planı açıklayan bir fidye mektubu da o gece aileye gönderildi. Katiller fidye mektubunu, daha önce çaldıkları bir daktiloda yazmışlardı. Daktiloyu o gece parçalayıp Jackson Park gölüne attılar.  Ancak, fidye planının uygulamasına geçilemeden polis cesedi buldu. Akabinde de geniş çaplı bir araştırma başlatıldı.

Cesedin bulunduğu menfez.

Araştırma sürerken Loeb günlük yaşamına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor; Leopold ise gazetecilere ve polise akıl veriyor, olayın çözümü için birtakım teoriler öne sürüyordu.

Polis’in cesedin civarında bir gözlük bulmasıyla olayların seyri değişti. Bu, özel menteşeli reçeteyle satılan bir gözlüktü ve Chicago’da sadecece üç kişide vardı.  Bunlardan biri de Leopold’dü.

Leopold, sorgusunda kuş gözlerken geçen hafta gözlüğünü düşürdüğünü iddia etti. Mantıklıydı, zira kendisi genç yaşına rağmen bilinen bir kuş uzmanıydı. Ancak sorgulama devam etti. Ona ve arkadaşına cinayet gecesi nerede oldukları soruldu. Alibilerinin[1] yalan olduğu ortaya çıktı. Jackson Park’taki gölde yapılan aramada 7 Haziran günü daktilo bulundu.

Gölden çıkarılan daktilo

Ve arkasında itiraflar geldi.

Her iki zanlı, heyecan için ve mükemmel bir suç işleme arzularının sonucu olarak bu cinayeti işlediklerini itiraf ettiler. Leopold, bir katil olmanın nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek istediğini fakat bunun farklı bir duygu olmadığını, bu nedenle hayal kırıklığı yaşadığını söyledi.

Mahkeme büyük bir medyatik şova dönüştü. Gazeteler zevk uğruna işlenen bu cinayeti eşsiz olarak adlandırdı. Ünlü bir gazetenin sahipi olan William Hearst, Sigmund Freud’dan 25.000$ karşılığında bir analiz istedi. Ancak Freud bunu reddetti.

İkilinin savunmasını ünlü avukat Clarence Darrow yaptı. Kariyerinin en başarılı savunması olan ve on iki saat süren konuşmasında Darrow, suçu kabul ederek idam cezasına odaklandı. Cezanın, suçlulardan beklenen dönüşümü ve caydırıcılığı sağlamadığına dikkat çekti. Sonuçta, Leopold ve Loeb’in ömür boyu hapisle cezalandırılmalarını başardı.

Loeb 28 Ocak 1936’da eşcinsel bir mahkum tarafından usturayla öldürüldü. Leopold örnek bir mahkum olarak cezasını çekti. 1958 martında iyi halden dolayı serbest bırakıldı. Porto Rico’ya yerleşti. Oradaki çniversitede yüksek lisans yaptı. Cüzzam üzerine çalıştı. Kuşlar hakkında geniş çaplı araştırmalar yaptı. 1971 yılında öldü.

Bobby Frank cinayeti popüler kültürde birçok esere ilham kaynağı oldu. Bunların başında Alfred Hitchcock’un The Rope (İp) filmi gelir. Ünlü Komiser Columbo dizisindeki bir bölümde de (Columbo Goes to College) bu cinayetin etkisini bariz biçimde görmek mümkündür. Ayrıca Haneke’nin Funny Games filmi ve Wes Craven’in kült filmi Scream de  bu davadan etkilenen eserler arasındadır.


[1] Alibi: Cinayet saatinde başka bir yerde olduğunu iddia etme.

NOEL BABA’YI KİM ÖLDÜRDÜ?

0

Çoğumuzun bildiği üzere Noel, Hristiyanlar tarafından “kurtarıcı Mesih” olarak kabul edilen Hz.İsa’nın doğum gününün geleneksel olarak kutlandığı bayramdır. Noel bayramının temelinde antik çağlardan beri kutlanan pagan ve Roma kış festivalleri olan Yule ve Saturnalia bayramları vardır. Roma İmparatorluğu döneminde, Hristiyanlar yerel halkın bu dini daha kolay benimsemesi için pagan bayramlarını dini bir bayram olarak kutlamaya başladılar. Aslında dini ve tarihi kaynaklarda Hz.İsa’nın doğum tarihi tam olarak bilinmiyor.Günümüzde ise Noel, Hristiyan olmayanlar tarafından da kutlanan, dini esaslarından arınmış, hediye alışverişi etrafında yoğunlaşan bir evrensel bayram haline dönüştü. Ve tabii bu dönüşümün en belirgin simgelerinden biriyse “Noel Baba” figürü…

Yeni yıl yaklaşırken hepimizi çok tatlı bir telaş alır ister istemez. Yeni yılı kiminle ya da nasıl kutladığınız, yeni bir yılın başlangıcına ne anlamlar yüklediğiniz tabii ki sizin tercihiniz. Ancak yeni bir yıla güzel bir filmle başlamak da ayrı bir keyif bence. Siz polisiyeseverler için tamamı yılbaşı akşamında geçen sinema tarihine mal olmuş nefis bir film önermek de bir sinemasever olarak bendenize  düşüyor. O halde buyrun…

Film Adı: NOEL BABA’YI KİM ÖLDÜRDÜ?

Orijinal Film Adı: L’Assassinat du Pere Noel

IMDB: 7,3 / 10

Tür: Komedi, Dram, Gizem

Süre: 1 sa. 45dk.

Renk: Siyah, beyaz                                                                     

Yapım yılı: 1945

Ülke: Fransa

Yönetmen: Christian Jaque

Uyarlanan romanın yazarı: Pierre Véry

Oyuncular: Harry Baur, Renée Faure, Marie Héléne Dasté, Raymond Rouleau

YILBAŞI GECESİ İZLEYEBİLECEĞİNİZ YILBAŞI TEMALI SİNEMA TARİHİNE DAMGASINI VURMUŞ ENFES BİR CİNAYET FİLMİ

Karlarla kaplı Alp dağlarının eteklerinde küçük bir Fransız köyü yılbaşı hazırlıkları içerisindedir. Köyde en meşgul olan kişi popüler bir hediye olan küreleri yapan eski bir oyuncakçıdır. Cornusse adındaki bu sevimli adamın kızı Catherine, mutlu bir şekilde oyuncak bebek elbiseleri dikmektedir.

Cornusse, kızı Catherine’in gizemli Baron Roland De La Faille’ye aşık olduğundan habersizdir. Genç Baron büyük malikanesinde invizaya çekilmiş bir şekilde yaşamaktadır. Köylüler, Baronun sağ elindeki eldiveni hiç çıkarmamasını onun yaptığı gezilerin birinde cüzzam hastalığı kapmış olmasına bağlamaktadırlar. Bu sebeple tüm köy halkı Barondan uzak durmaya çalışır. Catherine ise Barona sempati gösteren tek kişidir. Babasının bilgisi dışında ara ara malikaneye giderek onunla sohbet eder. Barona olan düşkünlüğü günden güne artar.

Yılbaşı gecesi ilginç olaylar zinciri başlar.  Baronun Catherine ile akşam yemeği yemesi engellenir. Tesadüfen aynı zamanda köy kilisesindeki bir beşikten değerli bir mücevher çalınır. Kısa bir süre sonra Noel Baba kostümü içerisinde bir yabancının cansız bedeni karlar üzerinde bulunur. Cesedin üzerinde bulunan kostüm, Cornusse’nin bir gelenek haline getirip her yılbaşı dönemi giydiği kostümün tıpatıp aynısıdır.

Yoğun kar yağışı nedeniyle köy yolu kapandığından, polis vakayı araştırmak için gelmekte gecikir. Köylüler ise boş durmamaya karar verip gizemi kendileri çözmeye girişirler.Bu kadar sevilen cömert bir insanın cinayet işleyebileceğine inanmak zor olsa da Cornusse, olası şüphelilerden biri olarak kabul edilir. Fakat daha muhtemel bir şüpheli, hakkında çok az şey bilinen ve geçmişini bir sır olarak saklamaya kararlı görünen Barondur. Peki, öldürülen adam kimdir ve onu kim ve neden öldürmüştür?

Fransız yazar Pierre Véry’nin aynı adlı romanından uyarlanan film, 1941 yapım Continental Films tarafından üretilen ilk film olma özelliğini taşır.

40’lı yıllar Almanya egemenliğindeki Fransa’dır ve Continental Films için çalışan birçok senaryo yazarı ve yönetmen bu işgalden memnuniyetsizliklerini, içinde bulundukları son derece tehlikeli ortama rağmen filmlerinin alt metinlerine gizledikleri imalar, imgeler ve göndermeler yoluyla yansıtmaya çalışırlar. Böylelikle o dönem Nazilerin yönetimindeki Continental Film şirketi, kendilerine tehdit ve hakaret sayılabilecek bu gibi saklı alt metinleri fark edemeyerek bir çok filme bilmeden onay vermiş olur. Noel Baba’yı Kim Öldürdü, bu bakış açısına sahip aslında son derece asi bir filmdir.  Örnek vermek gerekirse: Cennet gibi bir kırsalda yaşayan huzurlu insanların bir anda bir takım uğursuz olaylarla tedirginliğe itilmesi, 1940 başlarındaki Nazi baskısı altında bunalan ve yeni hayatlarına adapte olmaya çalışan Fransızların ruh hallerini anlatır bizlere. Noel Baba’nın öldürülmesi ise Fransız halkının yok edilmeye çalışılan manevi değerlerini simgeler. İlerleyen bölümlerde film, bunun hiç de kolay olmadığını hatta imkansız olduğunu bize ima eder. Yani Fransızlar bir şekilde, sanatın en güzel dalıyla, ne yaparsanız yapın içimizdeki maneviyatı ve güzel duygularla çevrilen bütünselliğimizi asla bozamazsınız demeye çalışmıştır Nazilere. Bu film, düşmanı karşısındaki direnişini ve içsel mücadelesini sessizce haykıran bir ilk eser olarak sinema tarihine geçmiştir. Noel Baba fikirlerin sembolüdür aslında. Ve fikirler asla ölmez, öldürülemez.

Filmi özel kılan diğer bir unsur da 1940’lı yıllardaki Nazi işgali altında çekilen ilk Fransız filmi olmasıdır. Dönemine göre filmin kalitesi iyi, oyuncu kadrosu da sağlamdır. Bu durum bundan sonra çekilecek Continental Film yapımlarında da görülür. Cornusse rolünde izlediğimiz aktör Harry Baur, Fransa’nın o dönem en ünlü sinema ve tiyatro oyuncularından biridir.

Harry Baur

Baur, cesur performansı ve kendine has abartısız tehditleri ile maalesef filmin ardından Gestapo’nun dikkatini çeker. Bu Baur’un sondan bir önceki filmidir. 1942’deki son filminin ardından Gestapo tarafından tutuklanır  ve ağır işkencelerle zayıf düşen bedeni kısa bir süre sonra hayata veda eder. İroniye bakınız ki bu yıllar Fransa’nın en karanlık, hüzünlü ve aşağılanmış yılları olmasına rağmen, Fransız sinemasının da en üretken, en yaratıcı ve en devrimci yılları olmuştur. Daha önce düşük bütçeli komedi filmleri ile çok da itibar görmeyen Fransız yönetmen Christian Jaque, bu filmin ardından Fransız sinemasında yerini iyice sağlamlaştırır. Filmdeki  birçok kamera oyunu ve ışık derinlikleri bize Alfred Hitchcock sahnelerini hatırlatırken; bunlar, o dönemin Fransız sineması için önemli yeniliklerdir.

Muhteşem senaryosu, birinci sınıf oyunculukları ve başkaldırıcı duruşuyla tarihe geçmiş bu başyapıtı polisiyeseverler yılbaşı gecesi için mutlaka izleme listesine almalı. Noel Baba’nın olmadığı bir dünya karanlık bir dünyadır…

Keyifli seyirler ve keyifli bir yılbaşı akşamı dilerim.

JOHN LE CARRE, IAN FLEMING’E VEYA GEORGE SMILEY, JAMES BOND’A KARŞI: CASUSLAR DÜNYASINDA GERÇEK VE FANTEZİ

0

Casus edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarı John Le Carre (gerçek adıyla David John Moore Cornwell) vefat edeli neredeyse iki yıl oluyor. Ölümünden sonra yayınlanan son romanı Silverview ile birlikte 60 yıllık yazı serüveni boyunca 26 roman yazan Le Carre ile ilk tanışıklığım TRT’de Köstebek adıyla gösterilen BBC yapımı mini dizi Tinker, Tailor, Soldier, Spy sayesinde olmuştu ama ustanın tüm romanlarını orijinal dilinde okumaya; romanlarından uyarlanan filmleri seyretmeye ve hakkında yazılanları, konuşulanları takip etmeye başlamam biraz geç -2011’de Tinker, Tailor, Soldier, Spy kitabının sinemaya uyarlamasını seyrettikten sonra- gerçekleşti. Usta yazarı okumanın ötesinde, onun hakkında daha kapsamlı bir şekilde düşünme ve bu düşüncelerimi yazıya dönüştürme çabalarım ise asıl olarak ustanın kişisel ve edebi yaşamında önemli bir yıl olan 2015’den itibaren hızlandı. 2015 Ekim’inde Le Carre hakkında yazılmış en kapsamlı biyografi ‘JOHN LE CARRE: The Biography’ yayınlandı. Adam Sisman tarafından Le Carre’nin onayı ile kaleme alınan, dolayısıyla da bir tür resmi biyografi kabul edilen kitap o ana kadar yazar hakkında yazılan en derin ve kapsamlı çalışmaydı. Biyografisinin yayınlanmasının yanısıra 2015 büyük ustayı efsane haline getiren ve onunla özdeşleşen başyapıtı ‘The Spy that Came in From the Cold’ dan aynı adla Martin Ritt tarafından uyarlanan ve ana karakter Alec Leamus’u büyük İngiliz aktör Richard Burton’un canlandırdığı filmin de vizyona girişinin 50. yıldönümüydü.

2015 Le Carre ve okuyucuları için önemli bir yıldı ama aynı zamanda casus edebiyatının bir başka efsanesi olan Ian Flemming de o yıl Le Carre kadar olmasa da gündemdeydi.  1953 yılında yayınlanan ‘Casino Royal’ ile birlikte Flemming’in dünyaya tanıttığı casuslar dünyasının en popüler kahramanı James Bond’a adanan serinin 24. filmi  ‘Spectra’ da o yıl gösterime girdi. Resmi olarak Flemming’in romanlarının uyarlama haklarına sahip olan EON tarafından yapılmayan ama James Bond karakteri üzerine çekildikleri için ‘Bond’ filmi olarak kabul edilebilecek üç filmi de dikkate alırsak ‘Spectre’ 27. film olarak sinema ve Bond tarihindeki yerini aldı.

Dünya casus edebiyatı tarihinin kesinlikle en popüler ismi olan Flemming tek bir karakter üzerine yoğunlaşmış ve o karakteri ile özdeşleşmiştir. Bugün eminim Bond’u aslında bir edebi karakter değil bir film kahramanı olarak görenlerin ve Flemming’i hiç duymayanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Le Carre ise Bond gibi bir tek karaktere bağlı kalmamış: kitaplarında farklı karakterler yaratmıştır. Öte yandan Le Carre’ın yarattığı karakterler içinde bir tanesi diğerlerinden farklı olarak özel bir yere sahiptir: George Smiley.

Ian Fleming yaşamı boyunca toplamda Bond’un ana karakter olduğu 11 roman ve iki kısa hikaye yazmıştır. Le Carre ise toplamda yazdığı 26 roman içinde en tanınmış karakteri George Smiley’e dokuz tanesinde yer vermiştir:

‘Call for the Dead’ (1961)

‘A Murder of Quality’ (1962)

‘The Spy Who Came in From the Cold’ (1963)

‘The Looking Glass War’ (1965)

‘Tinker Tailor Soldier Spy’ (1974)

‘The Honourable Schoolboy’ (1977)

‘Smiley’s People’ (1980)

‘The Secret Pilgrim’ (1991)

‘A Legacy of Spies’ (2017)  

Le Carre’ı okuyan, bilen ve seven okuyucuların çoğunluğu için Smiley, Le Carre ile yarattığı tüm karakterler arasında en çok özdeşleşmiş olanıdır. Hatta Smiley, ustanın sadece soğuk savaş dönemi romanlarına konu alan casusluk dünyasının sembolik bir üyesi değil; onunla ilgili çok önemli otobiyografik unsurlar içeren bir tür ‘alter-ego’dur da aynı zamanda. Nitekim yazımın başındaki epigrafta da alıntıladığım gibi Le Carre de bir anlamda bunu itiraf etmektedir. Le Carre’ın en otobiyografik romanı olarak kabul edilen ve Sisman’ın kitabından önce Le Carre’ın gerçek yaşamı, özellikle de İngiliz Gizli Servisi’ne dahil olma süreci hakkında ipuçları ve bilgiler veren kaynaklar arasında en önemlisi olarak kabul edilen ‘A Perfect Spy’ ustanın Smiley ile benzerliklerine açık veya kapalı olarak değinir. Öte yandan 1995 yılındaki bir söyleşisinde Le Carre, Smiley karakterini yaratırken Oxford Üniversitesi’ndeki hocalarından Vivian Green’den de esinlendiğini söylemiştir. Smiley karakterinin kaynakları arasında İngiliz Gizli Servisi’nin eski yöneticisi Sir Maurice Oldfield olduğu iddia edilmişse de Le Carre bu iddiayı reddetmiştir.

Bond da tıpkı Le Carre gibi bir başka İngiliz gizli servis elemanının; Ian Fleming’in yarattığı bir karakterdir ve tıpkı Le Carre’ın Smiley’de yaptığı gibi Fleming de Bond’u yaratırken gizli servis deneyimlerinden esinlenmiştir. Bond, Smiley’den yaklaşık sekiz yıl daha yaşlıdır. Fleming tarafından 1953 yılında Casino Royal romanı ile yaratılmıştır Smiley’in ilk ortaya çıkışı ise 1961’de yayınlanan Call for the Dead ile gerçekleşmiştir.

Adam Sisman, Le Carre biyografisinde ustanın sadece bir casusluk romanı yazarı değil yaşayan en önemli romancılardan biri olduğunu ifade eder. Le Carre’ın The Spy who Came in from the Cold (Soğuktan Gelen Casus) ile birlikte en büyük başyapıtı olan Tinker, Tailor, Soldier, Spy (Köstebek) başta olmak üzere Karla Triolgy (Karla Üçlemesi)sadece casusluk/polisiye türünün değil modern edebiyatın da en önemli yapıtları arasında yer alır. Bu bağlamda da Smiley bir casus karakteri, Le Carre’ın tarifi ile bir haberalma bürokratı olmanın ötesinde Patricia Highsmith’in ünlü ‘Ripley’si gibi kendi türünün sınırlarını çoktan aşmış, varoluşçu bağlamda, varoluş, aşk, yaşam, inanç, sadakat gibi aşkın kavramlar üzerine düşünmemizi sağlayan ‘edebi’ bir karakter olarak kabul edilmelidir. Smiley, yer aldığı her roman tekrar tekrar okunduğunda sadece kendisi hakkında değil aynı zamanda onu yaratan tarihsel, politik ve toplumsal arka plan hakkında da şaşırtıcı detaylar keşfetmemizi sağlayan bir karakterdir. Özellikle Karla Üçlemesi ile derinlik açısından edebiyatının en üst noktasına ulaşan Le Carre Smiley’yi bu türün en popüler karakteri olan ve özellikle de Ian Flemming’in ölümünden sonra sinemada adeta yeniden yaratılan Bond’unun entelektüel ve politik bir anti-tezi haline getirir. Bu noktada önemli bir hususun da altını da çizmek zorundayız: Flemming’in yarattığı Bond ile özellikle yazarın ölümünden sonra sinema ve popüler kültür adına karakterin edebi bağlarının tamamen koparılmasıyla bir fanteziye, Le Carre’ın tabiri ile bir kültür pornografisine dönüşen Bond arasında çok önemli farklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Bond ile ilgili olarak yapılacak bir tartışmada Flemming’e haksızlık yapmamak gerekir. Flemming’in romanlarındaki Bond daha derin ve çok boyutlu; varoluşsal dertleri olan, sorunlu, Flemming’in kendi sözleri ile “İlginç olmayan ve sıkıcı biridir. Aynı zamanda da kadınlarla sorunlu bir ilişkisi vardır.” Öte yandan Flemming’den farklı olarak Le Carre bir casus romanları yazarı olduğu kadar politik bir yazardır da ve romanları aynı zamanda istihbarat servisleri aracılığıyla batı demokrasilerini de sorgulamaktadır. Bond’un politika ile ilişkisi ise yok denecek kadar azdır. O bir asker ve bir görev adamıdır; verilen emirleri uygular ve amacı görevini yerine getirmek, getirirken de iyi vakit geçirmektir.

Smiley: Dilenci, Sirkte Bir Cambaz veya Aslan Terbiyecisi?

“Kısa, tıknaz ve en iyi ihtimalle orta yaşlı; görünüşü itibariyle dünyanın ona kalmayacağı Londra’nın mazlumlarından biriydi. Bacakları kısa, yürüyüşü hızlıydı. Kıyafeti pahalı, üzerine oturmamış ve aşırı ıslaktı. Bir dul olduğu izlenimini veren pardesüsü  siyahtı. Nemi emmesi ve tutması için seyrek dokunmuştu. Ya manşetleri çok uzundu ya da kolları çok kısaydı; pardesüsünü giydiğinde manşetleri parmaklarını kapatıyordu. Gösteriş için şapka giymiyordu; şapkaların onu komik yaptığına inanıyordu. ‘Rafadanlık gibi’ demişti güzel karısı onu terk etmeden hemen önce ve onun eleştirileri sık sık olduğu gibi varlığını sürdürmekteydi.”

(John Le Carre, Smiley hakkında Köstebek’ten)

Le Carre’nin neredeyse her romanının belli bir çizginin ve standartın üzerinde olduğu sanırım abartılı bir yorum olmaz. Öte yandan gerek soğuk savaş romanları gerekse de ‘Night Manager’ (Gece Müdürü) ile başlayan soğuk savaş sonrası döneme ait yeni romanları olsun, hepsi arasında tek bir tercih yapılması istenirse bence Köstebek hala en iyisidir. Le Carre, Smiley’nin ana veya yan karakter olarak yer aldığı toplam dokuz roman yazmıştır ama bu romanlar içinde Smiley’nin özel bir yerinin olduğu yapıt kuşkusuz Köstebek’tir. Tüm Le Carre romanları gibi Köstebek de hikayesi ve özellikle de ortasından itibaren okuyucuyu adeta kendinden geçiren gizemi ve gerilimi için okunacak müthiş bir romandır ama aynı zamanda Dickens ve diğer bazı büyük edebi ustaları anımsatacak düzeyde karakterleri ile de bir edebi başyapıttır. İngiliz Gizli Servisi’nin (Le Carre oraya ‘Circus’ (Sirk) adını verir romanlarında) tepe yönetimini oluşturan her bir karakter, George Smiley (Beggar Man/Dilenci), Percy Allelline (Tinker/Tenekeci), Toby Esterhase (Poor Man/Yoksul Adam), Bill Hayden (Tailor/Terzi), Roy Bland (Soldier/Asker) ve teşkilatın başındaki Control ile yan karakterler Peter Guillam, Jim Prideaux üzerlerine ayrı birer roman inşa edilecek derecede derinliklidir ve iyi okuyucuyu kendilerine hayran bırakır.

Le Carre romanlarında casusları veya gizli servis bürokratlarını/memurlarını yüceltmez ve kutsamaz. Aksine onları bireyselliklerini ve toplumsal aidiyetlerini, kendinden menkul ve çoğu zaman ahlaki olarak tartışmalı ve yanlış bir kahramanlık, yalnızlık ve ölüm için feda etmiş birer yitik karakter ve anti-kahraman olarak betimler.

Flemming ve Le Carre’yi kıyaslamak için 1974 tarihli Köstebek romanından önce Soğuktan Gelen Casus’a bakmak gereklidir. Romanın anti-kahramanı Alec Leamas Smiley’nin de ötesinde bir Bond anti-tezidir. Bir başka İngiliz casusluk romanı yazarı ve askeri tarihçi Len Deighton’un yarattığı Harry Palmer da Bond’un anti-tezi olma konusunda Leamas ile benzer özellikler gösterir. Ayrı bir yazıyı hakedecek kadar önemli olan Deighton ve Palmer’ı bir başka yazıya bırakıp tekrar Leamas’a dönersek, alkolik, parasız, her türlü cazibeden uzak bu haberalma emekçisi Bond ile ayrı dünyaların insanıdır. Casusluk mesleğini bir fantezi haline dönüştüren; politik ve ahlaki açıdan sürekli haklı olan Bond’un aksine Leamas, casusluk mesleğinin ve casusların soğuk ve fantezi dünyasından çok uzakta pis ve gayri-ahlaki bir dünyaya ait olduklarını gösterir ve şöyle der, tek suçu ona aşık olmak olan zavallı Nan Perry’e:

“Casusların ne halt olduğunu sanıyorsun? Tanrının veya Karl Marx’ın sözlerine aykırı olarak yaptıklarını ölçen ahlak filozofları mı? Hayır değiller… Onlar sadece benim gibi bencil p.çlerdir: Küçük insanlar, ayyaşlar, ne idüğü belirsiz, kılıbık kocalar; kokuşmuş yaşamlarını kovboy-kızılderilicilik oynayarak parlatmaya çalışan memurlar… Onların keşiş gibi bir hücrede oturup yanlış karşısında doğruyu tarttıklarını mı sanıyorsun?”

Smiley ise Bond’dan olduğu kadar Leamas’dan da farklıdır; Bond ile Leamas arasında bir yerde konumlanır. Leamas gibi dekadan değildir; vatanına, batı demokrasisine ve nihayetinde de casusluk mesleğine karşı aşırı bir kin ve nefret duymaz. Bu kavram ve değerlere  bir şekilde bağlıdır. Bu bağlılığın altında Smiley’nin kurum ve insanlardan çok göreve bağlılığı ve bir şekilde sınıfsal bir arka planın da etkisi vardır. Leamas, MI-6’de görev alanların çoğunluğunun aksine üst-orta sınıftan değil işçi sınıfından gelir. Bu açıdan burjuva toplumu ile de bir derdi vardır. Smiley ise orta sınıf bir aileden gelir. İngiliz elit ve yönetici topluluğunun neredeyse tamamı gibi bir özel okuldan (public school) ve Oxford veya Cambridge’den birinden (Oxford Üniversitesi Lincoln Koleji) mezundur.

Smiley, Leamas gibi trajik ve öfkeli değil; hüzünlüdür. Hüzünlü olduğu gibi onu tanıyanlara ve elbette okuyanlara da hüzün verir. Görünüşü kıyafetlerini umursamayan biri gibi pejmürde değildir. Aksine Smiley üstüne başına önem gösterir. Kıyafetleri pahalıdır ama bedeni üzerine oturmaz. Le Carre yarattığı Smiley’yi şöyle tanımlar:

“Kısa, şişman ve orantısız, gerçekten de kötü kıyafetlere çok harcıyor gözükmektedir.”

Flemming’in yüksek edebiyat olarak tanımlanmasa da kendi içinde edebi erdemlere sahip romanlarının ana karakteri olmanın getirdiği belirli bir entelektüel derinlikten kurtulan ve bir beyaz perde fantezisine dönüşen Bond ise her dönem bir moda ikonudur. Mükemmel bedenine tam oturan, kimi zaman Savile Row’un en iyi terzilerinin elinden çıkan, kimi zaman da en kaliteli ve pahalı markalara (Brioni, Tom Ford) ait takım elbiseler ile Bond erkek giyiminin de ikonlarından biri haline gelmiştir. Nasıl seyrek dokumalı; parmaklarını kapatan pardesüsü bize Smiley’nin bir dul olduğu izlenimini veriyorsa üzerine oturmuş, en kaliteli kumaştan dikilmiş müthiş takım elbisesi ve onu tamamlayan aksesuarları ile (Bond’un saatleri de her zaman önemli konudur. Fleming, kendisi gibi, ona da Rolex taktırır ama Bond 1990’larla beraber Omega’ya geçer) Bond tam bir erkek fantezisi, bir cazibe kaynağıdır. Bond’un fantezi dünyası ve cazibesi onu aynı zamanda bir ticari pazarlama-reklam metasına dönüştürür; filmlerde sık sık çıplak gösterilerek de bir erkek arzu nesnesi olarak sunulur. Kaslı ve müthiş formdaki bedeniyle Bond ve kısa bacaklı tıknaz vücuduyla Smiley bambaşka dünyaların insanlarıdır.

Bond’un dünyasında Büyük Britanya hâlâ üstünde güneş batmayan imparatorluk ve en büyük küresel güçtür; dünyaya Majesteleri’nin hizmetindeki Bond gibi bir süper kahramanla hükmetmeye devam eder. Amerikalılar, ki çoğunlukla CIA ajanları olarak yer alırlar Bond’un dünyasında, silik karakterlerdir. Kimi zaman beceriksizlikleri ile ya Bond’un yardımına muhtaç kalırlar ya da Bond’un başını derde sokarlar. Diğer durumlarda da Bond’a bazı konularda yardım eden bir tür yancıdan ibarettirler. Oysa Le Carre romanlarında, özellikle de Köstebek’de bu çok net bir şekilde vurgulanır, artık İngiltere bir imparatorluk değildir. İronik bir biçimde ‘kuzen’ olarak tanımladıkları Amerikalılara bağımlıdırlar. Asıl patron onlardır. Smiley’nin hüznünün bir bölümü de bundan kaynaklıdır. Hatta Köstebek’in haini Haydon da bu nedenden dolayı ihanet eder servise. Düşmanlığı ülkesine değil Amerika’yadır. Smiley’nin Control’un yerine geçen Allelline’ı sevmeme nedenlerinden biri de budur: O Amerikalılara fazla bağımlıdır. MI-6’in onların onaylarına ve elbette operasyon güçlerine muhtaç olduğunu çok fazla belli eder. Le Carre bir röportajında ona Köstebek’i yazdıran gizli servis yıllarındaki Kim Philby sonrası dönem deneyimlerini anlatırken “Amerikalılar’ın durmadan içlerindeki (İngiliz Gizli Servisi) köstebeklerden bahsettiğini ve onları uyardıklarını” söyler. Bir bakıma ‘burunlarının önündeki bile göremeyen İngilizler’ patrondan azar işitirler işleri batırmasınlar diye. Nitekim Cambridge Beşlisi’nin ortaya çıkması ile yüzyılın en büyük karşı casusluk skandalına imza atan İngilizler için bu travmanın etkisi politik ve askeri haberalma alanında hala görülmektedir. Le Carre’ın ifadesiyle “Philby sonrasında İngiliz Gizli Servisi’nde kimse kimseye güvenmemeye başlamış ve herkes kendi gölgesinden bile şüphe eder hale gelmiştir.” Smiley işte bu travmanın bir sonucu olan paranoyanın da üstesinden gelme çabasının baş aktörlerinden biridir. Bond bir İngiliz ulusal fantezisi ise Smiley bir İngiliz ulusal gerçeğidir bir bakıma; hala mağrur, hala zekayı kullanacak bir kapasiteye sahip ama aynı zamanda sorunlu, kaybetmiş bir karakterin bazı noksanlarını istemese de taşıyan çok boyutlu ve karmaşık bir kimlik. Hala iş görüyordur ama eksiklerle doludur; sonunda başarılıdır ama bu başarının tadına varamayacak kadar kendinden ve çevresinden şüphelidir.

Smiley’in içinde bulunduğu atmosfer 70’lerin depresif ve dekadan İngilteresidir. Bond ise uluslararası bir kahraman olarak dünyanın en güzel yerlerinde ve mekanlarında majestelerinin hizmetindeyken aynı zamanda gününü de gün eder; anın keyfini çıkarır: Bond bir hedonisttir ve hele de konu kadınlarsa, dünyanın görüp göreceği en büyük çapkındır. Tüm kadınlar ona hayrandır; o da gördüğü tüm güzel kadınlara. Smiley ise güzel ve aristokrat karısı Lady Ann’e aşıktır ama Ann onu ‘Terzi’ Bill Haydon ile aldatır. Smiley, aldatılan ama hala karısına aşık bir erkek olarak bu olayın etkisinden hiç kurtulamaz. Köstebek’in girişinde Le Carre yaptığı Smiley tasvirinde şapka giymemesinin nedenlerinden biri olarak olarak karısının sözlerini gösterir ve onu terkeden karısının sözlerinin hala etkili olduğunu anlatır. Bond bir maço olmanın ötesinde, adeta misojiniden[1]  muzdarip gibidir.

Köstebek ve sonrasındaki Karla Üçlemesinin diğer iki romanı, bir ölçüde Smiley’nin bu travmadan kurtulma çabasının hikayesidir. Smiley bu travmayı ülkesine, Sirk’e ve görevine sadık kalarak ve onlara sığınarak atlatmaya çalışır. Le Carre, Smiley’nin Philby sonrası dönemin travmasının üstesinden diğerlerine göre daha kolay gelmesinin bir nedeni olarak da onun karamsarlığını gösterir. Smiley insanlık ve mevcut dünya hakkında o kadar derin bir karamsarlık içindedir ki insanlardan beklentisi yok denecek kadar azdır. Smiley’de görülen bu tavır Le Carre’ın romanlarında gizli servisler özelinde politik olduğu kadar kişisel bir hesaplaşmanın da yapıldığını gösterir. Le Carre, bir röportajında casusların çoğunlukla çocukluk travmalarından kurtulmak için bu mesleğe girdiklerini aktarır. Roman karakterleri de benzer şekilde travmatiktir.

Le Carre romanları sadece gizli servislerin nasıl çalıştığını anlatan ve oralarda görev yapan kişilerin karakter özellikleri ile zenginleştirilmiş varoluşçu gerilim-casusluk başyapıtları değildir. Le Carre’ın açık bir şekilde ifade ettiği gibi aynı zamanda gizli servislerin modern batı demokrasilerinin bir bürokratik aygıtı olarak da analiz edildiği politik yapıtlardır. Le Carre bu konuda şöyle der: ‘‘İstihbarat Örgütleri düşmanlarımız kadar demokrasimiz için de bir tehlike olabilir.’’ Smiley karakterine ilham verenler arasında yer alan ve gizli servis yıllarında yazarın arkadaşı olan John Bingham Le Carre’ı ‘gizli servislerin gizli dünyasını fazlasıyla ortaya koyduğu’’ için suçlamıştır. Le Carre’ın gizli serviste mentorü olan Bingham ile kişisel ilişkisi; Bingham’ın Le Carre romanlarında gizli servis elemanlarının sunuluş biçiminden fazlasıyla incindiği ve eski yakın dostundan hakettiği saygıyı görmediği iddiası elbette bu tartışmanın bir boyutudur ama politik bağlamda Le Carre, Bingham’ın ve onun gibi düşünenlerin inandığı veya inanır gözüktüğü gibi gizli servisi sevmek ve ona bağlı olmak vatanı sevmek, ona bağlı olmak ve hizmet etmektir düşüncesini kabul etmez. Soğuktan Gelen Casus’ta Leamus’un ağzından yukarıda alıntılanan sözcükler Le Carre’ın gizli servis ve elemanları hakkındaki görüşlerinin edebi bir coşku içeren, aynı zamanda gerçekçi bir ifadesidir. Le Carre’ın romanlarındaki politik tonun zamanla artması ve soğuk savaş sonrası romanlarında günümüz dünyasındaki uluslararası-küresel güç mücadelelerini şekillendiren konuları (Afrika’da post-kolonyal dönem sonrası sömürü, şirketlerin kar hırsı, İslamcı terör, silah kaçaklığı ve üçüncü dünyadaki iç savaşların finanse edilmesi, kara para aklama ile finans dünyası, devlet ve mafya arasındaki ilişkiler) ele alması ustanın soğuk savaş sonrası dünyasına çok daha politik ve eleştirel bir şekilde baktığını ortaya koymaktadır.

Le Carre’ın soğuk savaş sonrası romanlarında devletlere ve kapitalist dünya sistemine getirdiği eleştiriler, günümüz dünyasında gizli servislerin üstlendiği roller ve özellikle de günümüz demokrasilerindeki konumlarının tartışılması açısından da ilginç bir bağlam oluşturmaktadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin hemen ertesinde, 1991’de yayınlanan The Secret Pilgrim’de Smiley, teşkilata yeni katılan genç meslektaşlarına seslenirken şöyle der:

“Haydutlar lider olmaya devam ettikçe casusluk yapacağız. Zorbalar, çılgınlar ve yalancılar bu dünyada varolmaya devam ettikçe casusluk yapacağız. Uluslar çıkar mücadelesine, politikacılar aldatmaya ve tiranlar fetihler başlatmaya devam ettikçe ve tüketiciler kaynaklara ve evsizler eve, açlar gıdaya ve zenginler aşırılığa ihtiyaç duydukça, sizi temin edebilirim ki seçilmiş mesleğiniz güvendedir.”

Tekrar Bond’a dönersek… O bu konularla ilgilenen bir gizli servis bürokratı değildir. Bond, Le Carre’ın soğuk savaş sonrası romanlarında çizdiği daha karmaşık ve analizi zor dünyanın gerçekçiliğinden uzak fantastik ve komplocu bir dünyaya aittir. Nitekim ona fantezi boyutunu veren büyük oranda da bu dünyadır. Küresel suç imparatorluğu ‘Spectra’, Le Carre’ın The Night Manager veya Single & Single gibi romanlarında anlattığı yeni küresel dünyanın devlet dışı yeni küresel suç aktörlerinin bir metaforu olarak da okunabilir ama bu büyük oranda gerçeklikle ilişkisi kesik, görünmez bir düşmanın metaforudur. Oysa Le Carre’nin anlattığı bu yeni küresel dünya ve özellikle de onu oluşturan karmaşık-çok boyutlu güç ve ilişki ağları insanların günlük yaşamlarını etkileyecek kadar gerçektir ve bu dünya Bond’un 7,65’lik Walther PPK veya Q’nun yarattığı teknolojik oyuncakları ile mücadele edebileceğinin çok ötesindedir.  

Yıllar önce BBC’nin Tinker Tailor Soldier Spy dizi uyarlamasıtek kanallı TRT’de Köstebek adıyla gösterilmişti. Çocuk halimle konudan değil ama dizideki gerilimli atmosferden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Smiley’yi oynayan Alec Guiness bana daha çok bir dede gibi gözükürken Jim Pardeux’u oynayan büyük aktör Ian Bannen’in yüzü uzun süre hayalimden gitmemişti. Sonrasında ergenliğe girmiş bir çocuk için elbette daha büyük zevkler ve fanteziler sunan Bond bir casus olarak Smiley’yi ve Pardeux’u hemen unutturdu. Le Carre’yi keşfetmeden çok önce Flemming’in Bond romanlarını okudum; fırsat buldukça da film uyarlamalarını izledim. Casusluk romanları benim için o dönem ‘ciddi’ kitapları okuma sürecinde, bu önemli okumalar arasında biraz ferahlama arzusunu tatmin ediyordu. Hatırlıyorum; Living Daylights’ı 2 kere üst üste seyretmiştim. Bana haberalma dünyasını ve gizli servis mitolojisini sevdiren Bond olmuştu. Yıllar sonra Le Carre’ı keşfettiğimde -ki itiraf etmem gerekirse çok geç bir keşiftir bu- özellikle Köstebek’in atmosferi, karakterlerinin derinliği ve edebi muhteşemliği beni çok etkilemişti. Sonrasında Karla Üçlemesi’nin soğuk savaşın karanlık, acımasız ve donuk gerçekliğinde insanı arayışı, Gece Müdürü’nün soğuk savaş sonrası yeni küresel düzenin analizine erken ve ileri görüşlü bir şekilde soyunması, Single & Single’daki yeni Rusya ile batı demokrasilerinin ilişkileri ve batı dünyasında kapitalizmin ve finansal sistemin kâr için neler yapabileceğini göstermesi veya The Constant Gardener’da sömürgecilik sonrası Afrika’ya bakışı Le Carre’nin büyük bir yazar olduğunun kanıtlarıydı. Buna ek olarak tercihini reel politikten, devletlerden ve gizli servislerden değil hümanist bir yaklaşımla insandan yana yapması Le Carre’yi sadece en büyük gerilim ve casusluk romancısı değil aynı zamanda çağının tanıklığını yapmaya çalışan önemli bir entelektüel de yapmaktadır. Bu dönemde Bond ise devasa küresel bir reklam kampanyasına, maço, saldırgan ve geç kalmış bir ergenlik fantezisine, Le Carre’nin tabiri ile bir kültürel pornografiye dönüştü. Yine de haksızlık yapmayalım. Bond olarak sadece iki film dayanabilen Timothy Dalton’un ve seriye A Time to Die ile veda eden son Bond Daniel Crieg’in Bond yorumları bir nebze de olsa casuslar dünyasının bu en popüler kahramanını yaratıcısı Fleming’in romanlarındaki portresine yaklaştırdı ama beyaz perdedeki yansımasına bir derinlik kazandırmada yeterli olamadı. Bond Flemming romanlarının bir gölgesi olarak kaldı.


[1] Misojini: Kadın düşmanlığı.

Hayatın Karanlık Yüzüne Tutulan Ayna: İstanbul Karası

0

Güneş ışıklarını üzerimizden çekmeye başladığında gün yüzüne çıkıyor karanlık dünya. Hava kararıp gece çöktüğünde İstanbul’un izbe sokaklarında insanoğlu içindeki kötülüğü salıveriyor karanlıklara. Bir madalyonun iki yüzü gibi gündüz ve gece, ak ve kara, iyilik ve kötülük zıtlıkları bir arada barındırıyor şehr-i İstanbul. Tıpkı insanoğlu gibi sevgi, nefret, özlem, hasret, ihtişam, yalnızlık tüm duygularıyla yaşayan ve yaşatan, cezbeden, nefret ettiren her rengiyle şaşaasını korumaya devam ediyor doğan güneşle gözümüzü tekrar aydınlıklara açtığımızda. Tüm şefkatiyle puslu karanlığın izlerini kapatmaya çalışırcasına her defasında bizi yeniden kucaklamayı başarıyor; ana kucağı, baba ocağı gibi sığındığımız bir liman oluveriyor şehr-i İstanbul.

Başkomiser Cüneyt, yardımcısı Bülent ile beraber insanoğlunun içindeki kötülüğe yenildiği zamanlarda yaşanan talihsizlikleri, işlenen cinayetleri aydınlatmak için koşturup duruyor şehr-i İstanbul’un sokaklarında. Hayatın karanlık yüzüne tutulan bir ayna gibi Başkomiser Cüneyt’in maceralarını bir kamera canlılığında izletiyor İstanbul Karası.

Gecenin suskun karanlığında işlenen faili meçhul cinayetler, son ana kadar katil kim sorusunun kafamızı kurcaladığı, şaşırtıcı bir sonla düğümün çözüme kavuştuğu sıra dışı hayatların hazin hikâyeleri; tıpkı kahramanlarının yaşantıları gibi hızlı, gösterişsiz, sade bir dille anlatılıyor. Yazar olaylara ve olayların geçtiği mekânlara uygun bir dil kullanmayı tercih ederek argo ve küfür kullanmaktan çekinmiyor. Bu anlatım yer yer sizi rahatsız etse de sayfalar ilerledikçe kahramanların samimiyetine dönüşüyor ve sizi onların dünyasına çekiyor. Bir süre sonra rahatsızlık duymamaya, olay akışına kendinizi kaptırmaya başlıyorsunuz.

İstanbul Karası, Taksi ve Soğuk Aşk adlı iki öyküden oluşuyor. İki öyküde de başkahramanlarımız Başkomiser Cüneyt ve yardımcısı Bülent. İlk öykü “Taksi”de, Başkomiser Cüneyt’in kardeşi Feyyaz’ın hikâyesini okuyorsunuz. Feyyaz bir taksici, bir gün taksisine aldığı bir kadın başına öyle işler açıyor ki Başkomiser Cüneyt dahi bu olaydan fazlasıyla nasibini alıyor. İkinci öykü “Soğuk Aşk”ta, barmen Murat’ın hikâyesini okuyorsunuz. Murat’ın da pek iç açıcı bir hikâyesi yok. Adı gibi okuduktan sonra damağınızda soğuk bir tat bırakıyor. Bu iki öyküden sonra Başkomiser Cüneyt ve yardımcısı Bülent’in arkadaşlıklarına alışıyor, bir dizinin ilk iki bölümünü izlemiş gibi hissediyorsunuz.

2021 yılında Herdem Kitap’tan çıkan İstanbul Karası, Uğur Arık’ın kaleminden okuyucusuyla buluşuyor. Günün herhangi bir saatinde çayınızı elinize alıp kendinize dinlenme molası verdiğinizde size eşlik edebilecek kısa soluklu ve bir o kadar da merak uyandıran iki hikâye sizleri bekliyor. Kendinizi maktûlün yaralarından sızan yerdeki kan izlerini takip ederek Başkomiser Cüneyt ve yardımcısı Bülent ile beraber katilin peşine düşüp bu karanlık dünyayı aydınlatmaya çalışırken bulacaksınız.

CAM KIRIKLARI

0

Filiz ojeli ayak parmaklarının ucuna basarak on santim kadar yükseldi, girişteki duvara monte edilmiş ecza dolabından sargı bezi, tentürdiyot, bir de küçük makas aldı. Tentürdiyot denilen taş devrinden kalma, anneannemin annem küçükken yaralandığı zamanlar kullandığı, canını fena acıttığını söylediği meret hâlâ hayatta mıydı? Filiz hayretimi tınmadı, siyah ojeli el parmaklarına demir makası geçirip sargı bezini göz kararı kesti, ardından o vicdansız tentürdiyodu kanayan yerin üzerine boca etti.

İçimden saydırdım. ‘Hiç insafı yok bu kaltağın, iki damla dökse yeterdi.’

Erkekliğe bok sürmemek adına gıkım çıkmadı. Cam, kolumu derin kesmişti, içimin kıyıldığını hissettim. “Yaram sızılar ey ey eyyy!” uzun havasını çığırsam yeriydi. Cüneyt Arkın bir filmde sivri uçlu hançerin ucunu kızgın ateşe tutup göğsünü delen mermiyi çıkarmıştı.

Ne erkekler var arkadaş, kan kusup kızılcık şerbeti içen!

Bazı kelimeler var, insanın beynine küçüklüğünde sülük gibi yapışır kalır, tentürdiyot da öyle. Terminatör çağrışımı yapan o adı duyduğumda annemi sorularımla bunaltmıştım. Söyledikleri hayal kırıklığı olsa da hâlâ belleğimde:

“Tentürdiyot tedavi edici olarak kullanılmaz oğlum, ondan cilt temizliği için istifade edilir.”

Ne yani, ondan istifade edilme nedeni oje temizleyicisi aseton gibi, öyle mi? Lakin tentürdiyot verdiği acıyla kendisini küçümsememi unutmamış. İntikamını aldı. Fakat şunu anlamıştım, cam kırığı yarasına tentürdiyot damlatmak hepten cahillikti, üstelik açık yaraya!

Zaten zillinin zararı anlaşıldığından tedavülden kaldırılmış. Bu kadın artık nereden bulup, ne akılla koymuşsa ecza dolabına?

Neyse, kolum ilkel bir yöntemle de olsa itina ile sarıldı, sarmalandı, bantlandı.

“Bak böyle gereksiz erkeklik numaraları çekme bir daha Arif Efendi. Hiç yakışmadı, sen varoş erkeği değilsin, tipine beyefendilik daha iyi gidiyor. Karizmatik bir duruşun var.”

Kalkıp kısa eteği içindeki kıçını sallaya sallaya mutfağa gitti, duvara fırlattığım cam sürahinin (niçin fırlattığımın önemi yok) cam kırıklarını toplamaya.

Orada söylenmesinin şekli değişti.

“Hayvan herif! Sürahiden ne istiyorsun! Annemden kalmaydı. Derin hatıraları vardı.”

Kendime gelmek için tek bildiğim yol sigara yakmaktı. Sigara ağzımda, mutfağın kapısında durup Filiz’i izledim. Diz kapakları üzerinde yerde dolanıyor, karoların üzerinde dağılmış irili ufaklı cam kırıklarını toplayıp çöp kovasına atıyordu. Eteğinin altından görünen baldırları tıpkı cam kırıkları gibi parlıyor, mutfağın penceresinden içeriye dalan esinti göğsümde dans ediyordu. Kafasını kaldırıp yüzüme gülümseyerek bakınca cinsel içerikli düşlerim kızıştı.

“Unutma, kırığın değilim! Bir daha cam eşyaları uzak duvara fırlat, hemen karşındakine değil, parçalar böyle koluna saplanıverir. Dua et gözüne çakılmadı.”

“Gözüme tentürdiyot dökmezdin herhâlde?”

Sırıttı. Sigarayı söndürüp, banyo kapısında tuvalet görevlisi gibi bekleyen elektrik süpürgesini aldım.

“Çekil oradan, elini keseceksin. Şunla ortalığı iki dakikada temizleyeyim.”

O sıra apartmanın kapısı büyük bir gürültüyle çarpıldı. İrkilen Filiz’in iri gözleri şehla bir hâl aldı.

“Kocam geldi! Çabuk, çabuk, bakma öyle salak salak, hadi hemen fırla, ikile, kaybol!”

Nereye kaybolabilirdim? Fare deliğine benzeyen kutu gibi dairenin balkonu dahi yok. Hem Filiz, demir yığını kapıyı hızla çarpan densizin kocası olduğunu nasıl anladı?

Filiz’in telaşı panik yapmama yetti. Acele etmeliydim. Ne yapabilirdim? Beynim öyle anlarda çözüm üretecek zekâda değil ki? IQ denen cibilliyetsiz şey bende 26-50 arasıymış, yani orta gerilikte. Anam okul yıllarımda ölçtürmüştü, ne maksatla yaptırdıysa?

Elektrik süpürgesinin kablosunu atıp koşar adım kapıya çıktım. On iki katlı apartmanın birinci katı demişti, dairesini tarif ederken. Doğrusu yüksek girişti, ferforje pencerelerle mahpushane damlarını andıran küçük bir fare deliği. Ağzından köpükler saçılan, ayaklarında sivri burunlu siyah ayakkabılar, üzerinde siyah takım, beyaz gömlek, mavi yelek giyinmiş, kırk yaşlarında, pavyon fedaisi kılıklı, patlak gözlü, kel biri iki büklüm hâlde ağır ağır merdiveni tırmanıyor, bir eliyle de karnının üstüne bastırıyordu.

‘Ha s.ktir, tuttuğu yer kanıyor!’

Adam yedinci basamağın bitiminde, tam durduğum yerde, ayaklarımın yanına yığıldı.

Filiz, “Haydaaaar!” diye çığlık atarak geldi. Telaşlıydı hâliyle. Ne de olsa kocasıymış.

“Ne bekliyorsun be! Tut da içeri alalım.”

Öyle güçlü bağırmıştı ki karşı dairenin kapısı aralandı, beyazlamış dağınık saçlarıyla yaşlı bir cadı gözlerini ayırmış bize bakıyordu. Filiz, elleri belinde kadına sinkaflı bir küfür savurdu, meraklı komşu kuyruğunu kıstırıp kapısını kapamak zorunda kaldı. Haydar’ı içeri çektik.

“Bu kaltak karı şimdi acil çağrı merkezini arar, hadi elimizi çabuk tutalım.”

Ellerimizi çabuk tutup ne yapacaktık? Haydar kan kaybediyordu. Birazdan ölebilirdi. Sargılı kolumla olmamam gereken bir yerdeyim. “Oğlum, şeyine sahip olmayan kaderine razı olur,”  derdi rahmetli anam. Kan, dış kapıdan fare deliğine dek slalom çizmişti. Ah şu IQ denen zırto 91-110 arasında normal bir değerde olaydı, ne cin çözümler bulurdum anasını…

O sıra Filiz cep telefonuyla birini aradı.

“Yetişin, kocam bıçaklandı, adresim, Süvari Mahallesi, Kaçamak Sokak…”

Telefondaki görevli, “Olay nasıl oldu?” diye sormuş olmalıydı ki ayrıntıya geçti.

“Biri kapı önünde kocamla tartışıp onu bıçaklamış, sonra dairemin önüne getirmiş. Komşular şahit, şimdi elinde hançer karşımda, yaralı kolunu bana pansuman ettirdi… Korkuyorum…”

‘Haydaaa, beni mi kastediyor bu orospu?’

Twist oynar hâlde kan çizgilerinin arasından fırladım, tırısa kalkmış at gibi dörtnala koştum. Her adımda tüketmiş olduğum güçten düşüp lokomotif gibi soludum. Dilim köpek gibi dışarı çıktığında soluklandım. Nereden, hangi sokak ve caddelerden bir bulvara geldiysem burnuma hanımeli kokuları geldi. Kolumdaki gereksiz sargıyı çıkardım, yakalanmama vesile olabilirdi. Adı değiştirilen Boğaz Köprüsü tüm ihtişamıyla karşımda, ışıl ışıl ışıldıyordu.

“Oğlum,” dedim kendime. “Aklını başına al, değer mi? Ne işin var elin…”

O ara, beni değiştir diye yalvarıp yakaran yaşlı, kıçında şarjla gezinen telefonum Cem Karaca’nın “Islak Islak” şarkısını çığırmaya başladı. Ekranda Selami yazılıydı. Nereden aklıma geldiyse, internetten tanıştığım Filiz’i, Selami diye kaydetmiştim. Eh, IQ’m kendi ölçüsünde bir kurnazlık sunmuştu efendisine.   

“Ben Haydar. Beni kanlar içinde bırakıp kaçmaya utanmadın mı? Ölmedim zampara…”

Artık, ‘boku yedin oğlum’ demenin manası kalmamıştı. Pavyon fedaisi tipli adamdan işittiğim sözler teferruattan ibaret, enayiliğimin belgesi niteliğindeydi.

“Hadi, kadının telefonla hayali konuşma yaptığını çakmadın, bari gömleğimin altında elimde tuttuğum sulandırılmış ketçabı fark etseydin. Arif miydi adın?”

“Evet.”

“Şimdiki akıllı telefonlar harika. Anlamı nedir diye adını arama motoruna yazdım. Anlayışlı, sezgili demekmiş. Ayrıca bilen, bilgi sahibi, irfanlı… Arif olan anlarmış! Hah ha ha! Bak Arif, kulaklarını aç ve dinle; cüzdanının peşine düşecek olursan, içinden çıkamayacağın bir hikâye uydurmak zorunda kalırsın eşine ve polis teşkilatına. Anladın?”

“Evet.”

“Bu arada Filiz’in selamı var, gözlerinden öpüyor. Kafayı sürahiye takmasın diyor, artık cam kırıklarından ibaret olan sürahi, Japon pazarı malıymış… Ha ha ha…”   

ÖLÜLER ÜŞÜMEZ

0

1.

O sene şehrin semalarına çöken karabulutlar, camilerin ayakkabılıklarındaki kırk iki numaralı ayakkabılara dadanan hırsızlar, binaların çatılarını gagalarıyla delen büyük martılar, bet sesleriyle sabah sabah işe gidenlerin yüreğini tırmalayan kuzgunlar; parklar ve bahçelerde, deniz kenarında boylu boyunca uzanan kayalıkların kuytularında merhamet bekleyen evsizler ve berduşlar, kuduz köpekler, dişini gösterip havlayan ama ısırmayan uyuz köpekler, yatak odalarına sızan akrepler, yankesiciler, yeni moda teşhirciler, tacizciler hiçbir çocuğu ve yetişkini güpegündüz peşine takıldığı kadınları gözünü kırpmadan öldüren meçhul katil kadar ürkütmüyordu. Onunla aynı caddede yürümenin, aynı sokaktan geçmenin, onunla aynı havayı solumayı düşünmenin kendisi bile korkunçtu. Ya sabahın alacasında işinize giderken binadan dışarı adım atar atmaz sokak kapısında karşınızda bitiverirse? Bir yere gidecekmiş de yolunu kaybetmiş gibi üzgün, adres soracakmış, başkaca beklentisi yokmuş gibi mahcup eli montunun cebine giderse, yeni bileylenmiş, ışıl ışıl parlayan, ucundan kan damlayan bir bıçaksa aniden çıkaracağı? Bir alışveriş merkezinin raflarında ürün etiketlerini incelerken başka yol yokmuş gibi ta dibinizden size sürtünerek geçen,  arkasında bıraktığı ter kokusu ve korku filmlerindeki Uzakdoğulu hayaletleri andıran uzun, simsiyah ve yağlı saçlarıyla başınızı döndüren, temassız kartı kasiyer kıza uzatırken arkanızda sabırsızca oflayıp puflayan, arada bir size çarpıp ağzını yayarak kusura bakmayın diyen adam ya oysa? Haberlerde yüzünü göstermemişlerdi; yüzleri yoktur onların, yani bakılacak yüzleri olmamıştır hiç. Tanıyamazsınız, ayırt edemezsiniz böyle bir katili sivrisinek öldürmeye bile kıyamayan birinden. Metroda ağzından köpükler saçarak ayağınızın dibine düşebilir, vicdanınız kabarır. Otobüs durağında mendil satma bahanesiyle yanınıza sokulabilir, merhametinizi cüzdanınızdan avlar.  Trafikte yeşil ışığın yanmasını beklerken yaklaşıp yarı açık camdan size taze kır çiçekleri uzatabilir, gönlünüz okşanır.

İç hastalıkları uzmanı Dr. Müjdat Bey otomobilini Yalı Mahallesi’nde bir dükkânın önüne gelişigüzel park etmiş, yeni açtığı muayenehanesine yetişme telaşıyla adımlarını hızlandırmışken arkasından birinin seslendiğini güç bela işitmişti. “Doktor,” diyordu sanki, yahut ona benzer bir şey. “Müjdat” mı yoksa? “Dündar” da olabilirdi.  Aman be, onca hastane ve hekim kalabalığında onu koca semtte kim sokakta yürürken tanıyıp hatırlayacaktı da üstelik adıyla çağıracaktı? Bağırmakla kalmayıp peşine düşen adamla vakit kaybetmektense randevusundan önce bir yorgunluk kahvesi yudumlamayı yeğlerdi.

Ama adam doktoru gözüne kestirmiş, tıpkı sabırlı bir gölge gibi gideceği yere kadar ona eşlik etmeyi kafasına koymuştu. Bir taksinin yanında bir an durup cama göz attı Müjdat Bey. Neredeyse ensesinde nefesini hissettiği kişi ne erkeğe ne kadına, bildiği hiçbir mahlûka benzemiyordu. Başı yoktu, yerinden kopmuş veya iki omzu arasına gömülmüştü. Eli kolu belli olmuyor, sırtında lime lime olmuş hırkası tuhaflığına tuhaflık katıyordu. Güneş ışıklarıyla yanardöner bir hâle bürünmüş tozlu cama siluetinin yansımaması, doktorun korkusunu ikiye katladı. Tereddütsüz geri dönecek, “Sen de kimsin?” diye soracak hatta kızacaktı. Polisi aramakla tehdit ederdi. Bir omuz atar, iter, gücünü göstererek sindirirdi belki. Olmazsa, herifin şaşkınlığından istifade ederek bağırıp çağırır, ortalığı ayağa kaldırırdı. Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktı, becerebilirse.

Bütün bu düşünceler, korkular, kaygılar yalnızca Doktor Müjdat’ta değil genç yaşlı, kadın erkek, yetişkin çocuk hemen herkeste etkisini gösteriyordu. O, talihlilerdendi; en başta bir kadın veya genç kız değildi. Güzel bir eşi, başarılarını sosyal medyada paylaşarak dosta düşmana nispet yaptığı okullu bir kızı da bulunmuyordu. Duldu. Yirmi beş senelik evliliğinde çocuğu olmamış ama bu, onu eşinden ayırmamış, aralarını bir an olsun soğutmamış, ancak ölüm iki sevgiliyi ahiret yurdunda kavuşturmak üzere birbirinden ötelere savurmuştu.

Mucize midir, gayetle öyledir. Kaldırımda oturan saçı başı dağınık bir ihtiyar, dâhiliye doktorunu görür görmez yerinden fırlayarak ayaklarına kapanmasın mı? “Beyefendi, Allah rızası için, tuttuğun altın olsun, kuş tüyü yataklarda yatasın, saraylarda uyanasın!” Tabii olarak bizim yabancı paniğe kapılmış, kimliğini belli edip yakayı ele vermemek için saniyeler içinde ortadan kaybolmuştu. Müjdat Bey arkasında kimsenin olmadığını fark edince ilkin garipsemiş, biraz düşününce işkillenmiş, dilencinin meydana çıkmasıyla tuhaf adamın kaçmasının tesadüf eseri olmayacağına hükmetmişti.   Merakla sağı solu kolaçan ederken sokağın öteki başında koşarak gözden kaybolan adamı gördü. Oydu, kaçıyordu.

Muayenehanesine nefes nefese vardığında randevusuna dakikalar kalmıştı. Yüzü kül gibiydi, eli ayağı sinirden titriyordu. İlk hastanın ardından –yetmişine merdiven dayamış emekli bir öğretmendi ve zatürree öyküsü vardı–  kendini koltuğuna dar attı. Sekreter kahvesini uzatırken ağzındaki sakızı uzatarak sordu:

“Vaziyet çok mu kötü hocam? Betiniz benziniz sararmış!”

“Adamın ciğerleri iflas etmiş kızım. Öyle pat diye de söylenmiyor ki!”

Kafasını ‘aman bana ne be’ dercesine sallayarak yan odadaki üroloji uzmanının kapısını tıklatan genç kız, eteğini dizlerine kadar çekmeyi ihmal etmedi. Oksijenle sarartılmış saçlarını iki eliyle ensesinden tutup geriye attı.

Beşe doğru hasta kalmamış, eve dönüş vakti gelip çatmıştı. Devlet hastanesinden birbirine nazı geçen, güvenen, becerikli birkaç arkadaşıyla ortaklaşa açtıkları dispanserde işi bitti mi, bir saniye fazladan durmak içini daraltıyordu Müjdat Bey’in. Ortamın kasvetli havasından mı, baştan beri gözünün tutmadığı, hiç hazzetmediği, her hareketi gözüne batan sekreterden mi bilinmez, gitgide bir makine gibi çalışıp mecbur kalmadıkça ağzından kerpetenle laf alınan, suratsız, hatta itici bir kişiliğe bürünmüştü.

Montunu odasında unuttuğunu fark ettiğinde asansörle çoktan ikinci kata inmişti bile. Geri dönmeye üşendi, sekretere telefon edip bir zahmet aşağı indirmesini isteyecekti. Uzun uzun çaldı, bakan yok. Az sonra telefon boşa düştü. Aradığınız kişiye ulaşılamıyor. Aradığınız kişiye… Dıt… Dıt… Dıt… Tam kapatacakken cılız bir ses. Çok uzaklardan geliyormuş gibi boğuk, hırıltılı. Sanki bir kadın inlemesi.

Merdivenleri ikişer üçer atlayarak muayenehaneye daldı.

Ne işin vardı? Yarına kıran mı girdi? Alt tarafı modası geçmiş bir mont için o manzaraya katlanmak, yardıma koşayım derken acınacak hâle düşmek, utanmak… Dünyanın çıkacak çivisi de kalmamış; şu çirkeflikleri zapt edecek bir şey yok artık.

“Sosyoloji okumalıymışsınız dostum, ilahiyat da fena gitmezdi aslında. Devam edin lütfen,” diyen Dedektif Sancar Solgun’a dik dik baktı Doktor Müjdat. Dertleşiyorlardı, büyütmeye lüzum yoktu. Gevşedi, dişlerini göstererek sırıttı masaya bacaklarını uzatmış, onunla ilgilenmiyormuş gibi elinde evirip çevirerek göz attığı defterlere gömülen Dedektife.  

“Bilgisayarda neler var? Aa sahi, daha bitirmemiştin değil mi? Sonra ne oldu Doktor? Ucuz montunu sırtına geçirip hiçbir nane olmamış gibi arabana atlayıp yatağına mı döndün?”

“Kırıcı oluyorsun ama! Dinlemeden kalem kırmakta üstüne yok, maşallah! Sana bin kere söyledim, hepsi o ürolog mudur bevliyeci midir onun marifeti. Kızı kendine bağlamış, sabah akşam odasına çağırmalar, yok omuz masajı, yok evini aratıp geç geleceğim yalanını söyletmeler… Kabahatin çoğu bende, itiraf ediyorum, o herifi doğru dürüst tanımadan yanıma almışım. Üç kuruş para kazanacağız diye ağız kokusunu çekmiş, günahına ses çıkarmamışım!”

“Burası kilise değil beyefendi! Karşında dostun Sancar olarak otursam da görev başındayım. Bildiklerini, gördüklerini anlatırsan akşam olmadan dosyayı kapatırız.”

“Sen ne acayip bir adammışsın be! Dinle o zaman, araya laf sokuşturup durma. Bir çayını içtik diye burnumuzdan getirme! Kızla doktoru o şekilde görünce insanlığımdan utandım tabii, gerisin geri dışarı koştum. Tir tir titriyordum. Arabamı unuttum bir an, neredeyse sokaktan geçen bir taksiye binip eve atacaktım kendimi.”

“Eve gelmedik daha. O kadar hızlı gitme!”

“Tövbe estağfurullah! İki sokak ötede duruyordu benim emektar. Bakıyorum, yer yarılmış da içine girmiş sanki. Aslında kafamı karıştıran festivaldi, kadınlar için yürüyüş mü neymiş, bir sürü kadın ellerinde döviz bas bas bağırıyor. Hâliyle yol bulamadım, kol kola kenetlenmişler. Araya bir erkek girse vay başına!

“Ee, sen ne yaptın? Koskoca doktorsun. Sana ne zararları dokunacaktı ki?”

“Bekledim, yürüyüşleri illaki biter dedim. Yok anam, yolu trafiğe kapatmışlar. Bir an arabam gözüme çarpar gibi oldu, az sonra yine kaybettim. Kimseye dert anlatamadım, kimse kulak vermedi. İki adım atamadım o tarafa. Vakit ilerliyor, moralim fena bozuk, kalbim tutacak. Öyle ter dökmüşüm, öyle bunalmışım ki bir tanesi –orta yaşlarda bir hanım abla– tuttu kolumu, çekti beni bir ağacın altına. Yüzüme su çaldı, saçımı ensemi sıvazladı. Bir şefkat bir alaka, sorma. Neyse, gölgede az biraz toparladım. Kalabalık seyreldi, üçtü beşti neticede herkes içini döktü dağıldı. Bindim arabaya, doğru eve.”

“Devamını da ben tahmin edeyim, izninle: İştahın kaçtı bir kere, güzelce duş aldın. Bornozla yatağa uzandın. Boş durmadın elbette, aldın telefonu karıştırmaya başladın. O sayfa senin bu sosyal medya benim derken bir haber sitesine takıldın kaldın. Aman Allah’ım o da nesi? Senin sekreter cinayete kurban gitmiş! Hem de senin mesaide olduğun saatte. Tesadüfe bakınız.”

“Mesaim bitmişti. Kayıtlara bakın anlarsınız. Montum için geri döndüm, almadım da. O da delil olsun. Ürolog nerede? Onu sorguya çekmeyecek misiniz? Kaçtı mı yoksa yüzünü şeytan göresice!”

“Sakin olun Müjdat Bey dostum, heyecan size yaramıyor. Kalkmayın lütfen. Oğlum koş, doktora bir bardak su getir.”

“Başka sözüm yok, gitmek istiyorum! Şüpheli olduğumu bilmiyordum. Avukatımı arayacağım. Alacağın olsun!”

“Tek tanık sensin Müjdat. Muayenehanede senden başka çalışan yok. Hunharca katledilen kızcağız hariç!”

“Ne? Şaka mı bu? Yeter artık Sancar! Bir güne bu kadar cıvıklık yeter. Fazlasını kaldıramam. Biz orayı üç arkadaş sermaye koyup açtık. Bir ürolog, bir ortopedist ve bir de dâhiliye uzmanı ben. Ne söylediğini kulakların duyuyor mu senin?”

Dedektif Sancar Solgun, arkadaşının omzuna elini koydu. Masada duran defteri işaret etti.

“İstersen göz at, kayıtlar beni doğruluyor. İlk günden son güne kadar tek tek her şey yazılmış. Doğruca bana koşmak yerine, karakola uğrayıp ifade verseydin akıllıca davranmış olurdun. Ortadan kaybolarak şüpheleri üstüne çekiyorsun.”

Doktor Müjdat, sayfaları telaşla karıştırmaya başladı. Gözleri büyüyor, göğsü sıkışıyordu. Başı önüne düştü, defter elinden kaydı.

“Şimdi ne yapacağız?’ dedi Sancar Solgun’un yardımcısı. “Adam masum görünüyor, yalan söyleyeceğini sanmıyorum.”

“Eminim ki doğruları söylüyor, onu yirmi beş yıldır tanırım. Ancak işin içinde bir bit yeniği var. Bilgisayarda şirkete dair bilgi kırıntısından öte dişe dokunur bir şey bulamadım. Çekmecesindeki kayıt defteri de ya bilerek eksik tutulmuş ya da baştan beri Müjdat bir hayal âleminde, tek başına doktorculuk oynadığından bihaber, ciddi ciddi hasta muayene ediyormuş.”

“Ya gerçek, hoşumuza gitmeyense? Aklımızın kenarına süpürdüğümüz, bile isteye uzak durduğumuz ihtimallerse? Sizce Müjdat Bey şizofren olabilir mi? Çatmayın hemen kaşınızı, bir ihtimal yani?” dedi yardımcısı. Gözleri büyümüş, yüzü kararmıştı.

Dedektif Sancar Solgun derin bir iç çekti, elini yüzüne dayadı. “Kafam allak bullak,” diyebildi ancak kendisinin duyabileceği bir sesle.

O sırada uzandığı ranzadan doğrulan Doktor Müjdat uzun uzun esnedi, saçını düzeltti, üstüne başına çekidüzen verdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi masaya yöneldi. Hipnotize olmuş gibiydi, gözbebeklerini bir noktaya dikmiş yürüyordu. Dedektifin heyecanla boşalttığı koltuğa kurulup başını kapıya doğru çevirerek bağırdı:

“Kızım kahve nerde kaldı?” Parmağıyla Dedektifi ve yardımcısını işaret ederek sözünü tamamladı.  “Doktor Ümit ve Ömer Beyler benim gibi okkalı bir kafein almadan mesaiye başlamazlar. Çabuk ol!”

Buz gibi bir sessizlik odaya çöktü. Dedektif ve yardımcısı göz göze geldiler. Yoksa…

O günün gecesi, biri şehrin en kalabalık alışveriş mağazasında diğeri piknikçi ailelerin müdavimi olup her hafta sonu mangal yaktığı ormanda olmak üzere iki kadın daha başsız katilin kurbanı olmuştu.

2.

Yaşlı ev sahibinin ihbarıyla muayenehanenin kapısına gelen polis ekibi kırdığı kapının arkasında koridora boylu boyunca uzanmış genç sekreterin cansız bedeniyle karşılaştı. Yüzükoyun yatıyordu. Ensesine darbe almış, sarı saçları kızıla boyanmıştı. Yarı çıplaktı. Polislerin burnunu kapattığı, yüzlerini çevirdiği esnada ihtiyar içeri koşup eline geçirdiği montu kızcağızın bacaklarına attı. Gözleri dolmuştu.

“Ölüler üşümez ki!” dedi gençten bir memur, ev sahibinin telaşına yabancı hatta beyhude bir çaba gösterdiğine inanan bir tavırla.

“Akşam sesler duydum demişsin telefonda, ne tür seslerdi amca?”

“İtiş kakış gibi… Ne bileyim, kavga var diye düşündüm. Kızın sesiydi, az çok tanırım. Hayat dolu, cıvıl cıvıl bir şeydi. Söylemesi ayıp, geçenlerde ben de dâhiliyeciye görüneyim dedim. Sağ olsun, beni el üstünde tuttular. Çay getirdi bu, çarpıntı yapıyor evladım sen bana bir bardak su veriver dedim. Ölmüşlerinin canına değsin!”

O sırada Cinayet Büro’nun cevval Müfettişi daireye bir hışımla daldı. Cinayet mahalline ayak basar basmaz sağa sola emirler yağdırmaya başladı: “Şeritle çevirin şurayı! Bu ne aymazlık! Uzaklaş! İhtiyar buraya gel! Oğlum bana bak; saç, kıl, kan, tükürük ne bulursanız toplayın!”

Sekreterin bacaklarını örten ince montu görünce küplere bindi.

“Bu ne lan! Kim koydu maktulün üstüne? Siz bana cinayet mi işleteceksiniz! Cinayet mahallinde her şey olduğu gibi kalacak demedik mi ulan? Cesede yaklaşılmayacak, dokunulmayacak öğretmediler mi oğlum?”

Polislerin elleri ayakları birbirine dolaşmış, kendilerine kök söktüren Cinayet Büro amirinin haklı serzenişlerine karşı beceriksizce ve mahcubiyetle donup kalmışlardı.

“La havle ve la… Hangi aklı evvelin marifeti bu? Kızın üstünü örtmek diyorum!”

Yaşlı adam sesi titreyerek öne atıldı. “Benim vicdanım sızladı Memur Bey evladım, zamanında garibime sahip çıkamadık, bari ölünce çıplak olduğu…”

“Ya amca sen ne anlatıyorsun bana? Sadede gel gözünü seveyim. Delilleri karartma tehlikesi diye bir şey işittin mi sen hiç?”

“Evladım, benim hâşâ o taraklarda bezim olmaz. Baktım yavrucak yatıyor, her taraf kan gölü, kızın baldırı bacağı affedersin meydanda, kıyamadım hâliyle. Yufka yüreğimden yani… Sizin kızınız yok mu?”

“Yok!” diye kestirip attı Müfettiş. Başını çevirdi, söylendi. Bir sigara yaktı. Duvardaki sigara içilmez yazısını ve altındaki ceza miktarını görünce yüzünü buruşturdu. Yakası açılmadık bir küfür savurdu. İhtiyar utandı, başını önüne eğdi. Elindeki sigaraya baktı, başparmağıyla işaret parmağı arasında sıkıştırdığı sigarayı söndürüp kapıdan dışarı fırlattı.

“Montu Müjdat Hoca’nın odasında buldum, masasının üstündeydi,” dedi ihtiyar, kapıya yönelirken. “Benim değil, yanlış anlaşılmasın Amirim. Müsaadenizle evime çıkayım, takatim kalmadı, yaşlılık işte, ilaç alma vaktim de geçiyor.”

“Müjdat Hoca ha? Bak sen. Daha neler öğreneceğiz bakalım. Evladım, bana şu adamı bul getir.”

Kapının eşiğinde durup başını geriye çeviren ev sahibi, “İşinize karışmak gibi olmasın ama o yapmaz,” dedi bıyık altından gülerek.

“O yapmaz, bu yapmaz, ben mi yaptım? Amca haydi git istirahat et, ilacını erteleme, sana da bir şey olmasın şimdi akşam akşam!”

Doktor Müjdat Bey o sırada evine dönmüş, bugün olanları unutmak için tazyikli duşun insafına sığınmıştı. Yatağına uzandığında muayenehanede yaşadıkları gözünün önünden gitmiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönerken sabaha karşı ezan sesleriyle yerinden sıçradı. Baş ucundaki sehpanın üstünden sürahiyi aldı, birkaç yudum suyla kalp ilacını yuttu. Ne kadar acıydı! Bu ilaç aç karnına mı içiliyordu?

Kahvaltıda boğazından tek lokma geçmeyecek, hemen üstünü giyip soluğu kadim dostu, sırdaşı Sancar’ın bürosunda alacaktı. Masaya yeni oturmuş, henüz üzerindeki asabiyetten sıyrılmamışken öğrenmişti akşamki cinayetten dolayı alelacele çağrıldığını.

Muayenehanede şahit olduklarını dostuna tek tek anlatacaktı ama aslında akla gelen ilk ve tek şüphelinin kendisi olduğunu henüz bilmiyordu!

Son kurbanın vücudundan alınan örnekler gösteriyordu ki olay mahallinde üçüncü bir şahsın olduğu kuvvetle muhtemeldi. Çamur izinden 42 numara spor ayakkabı giydiği anlaşılmış ama saç ve kıl örneği gibi daha somut ve kestirmeden sonuca ulaşmayı sağlayacak delillere henüz ulaşılamamıştı. 

Anlattığına bakılırsa Doktor Müjdat Bey o akşam montunu almak üzere muayenehaneye girip odasına yönelirken üroloji uzmanının aralık kapısından genç kızı yarı çıplak vaziyette dans ederken görmüş, masanın üstünde video kaydı tutan telefonu ise fark etmemişti. Doğal olarak aklına ilk gelen, kızın doktoru memnun etmek için bu yüz kızartıcı harekette bulunduğuydu. Daha önce o ikisini birbirlerine sırnaşırken, kur yaparken görmüş suratını asmıştı. Telefon gerçekte kimin elindeydi, doktorun mu?  Kız kendi kendine dans ediyor olamaz mıydı? Çektiği videoyu sosyal medyada paylaşmak zamane gençleri için olağan dışı bir davranış, ayıplanacak bir kusur sayılmazdı, aksine epey revaçtaydı. Yükselmenin, parlamanın, servete kavuşmanın en kestirme yoluydu. Ya ürologun isteğiyle, zorlamasıyla, kim bilir belki de şantajıyla bu içler acısı vaziyete düştüyse?

Cinayet Büro 3 dakikalık videoyu yayan, tavsiye eden ve öven adresleri takibe aldı. Kaynak tespiti için sabahlara kadar çalışıldı, sigara üstüne sigara yakıldı. Çaylar koyulaştıkça koyulaştı.

Üroloji uzmanını öğleden sonra saat iki sularında hava limanında enselediler. “İzne ayrıldım, on beş günlük tatil için İbiza’ya gidiyordum,” diye yalvar yakar kendini savunsa da kimseyi inandıramamıştı. Uçağı 00.30’da kalkacak birinin 8 saat öncesinden apar topar terminale gelmesinin şüphe çekmemesi mümkün değildi.

Sorgu odasında ağlayarak “Onu çok seviyordum, evlenmek isteyecek kadar,” dedi. “Tartıştık, beni itti. ‘Açık saçık görüntülerin Instagram’da dolaşıyor, beni aşağılıyorsun,’ dedim. Küfretti, saldırdı bana.”

Sekreterin akut solunum yetmezliği ve darbeye bağlı kanamadan ölmesi ortada kesinlikle bir kavga ve boğuşma ihtimali olduğunu akla getiriyordu.

Müjdat Bey, Sancar Solgun’un yazıhanesine ikinci defa geldiğinde toparlanmış, üstünden büyük bir yük kalktığı için rahatlamıştı. Fakat yine de canı sıkkındı. Mesai arkadaşının ihaneti, evrakta sahteciliği, zavallı, cahil bir genç kızı ölüme terk etmesi…

“Katil o muymuş?’ diye sordu Sancar Sorgun. “Vay be, kimin aklına gelir? Muayenehane kayıtlarına aldansaydık ömür boyu zindanda çürümeye terk edecektik seni. Gerçi sana ait olmayan ayakkabı izi de vardı ama hastalardan birine aittir deyip geçebilirdik.”

“Binanın antresinde çamur birikintisi var, muhtemelen dikkat etmemiş basmıştır. Ben olsam katiyen o vaziyette iki adım atmam,” dedi Doktor Müjdat. “Ne bileyim, aslında etliye sütlüye karışmayan bir delikanlıydı, hastaları da ondan gayet memnundu. Ama masum da sayılmaz, değil mi? İnsanın alacası içindedir derler. Kızı öldüresiye dövmüş, ortada bırakıp kaçmış vicdansız!”

“Öldü sanmış,” dedi Sancar Solgun. “Korkmuş, ‘ambulansı arayıp adresi verdim,’ diye yemin de ediyor ama…”

Doktor Müjdat Bey’de en ufak tepki yoktu. Sadece kafasını sallamakla yetindi.

“Yahu Müjdat, geçen gece neydi senin o hâllerin? Başın dumanlıydı, benim büromdaydın ama kendini muayenehanende sanıyordun, yardımcımla bana doktor muamelesi yaptın.. İçimden nasıl güldüm, sonra eyvah dedim, adam aklını kaçırıyor galiba…”

“İlaçlardandır. Yanlış ilacı yutmuşum. Eşim bir dönem psikiyatrik tedavi görüyordu, ondan kalan, atmayı nasılsa unuttuğum bazı antidepresanlar vardı. Biri elime geçmiş, renkli şeyler var ya hani, hop yutmuşum. Başım dönmüş, dünyamı şaşırmışım. İşin komik tarafı ne biliyor musun? Sabahleyin duruma aymayıp yine aldım o haptan. Tansiyonum değil düşmek, hepten tavan yaptı. Vallahi iyi yırtmışım.”

Sancar Solgun, biraz acıyarak tebessüm etti. Dosya kapanmamıştı, öyle hissediyordu. Cinayet Büro sahadaki çalışmalarını tamamlamıştı. Bir kulağı hâlâ Adli Tıp’tan gelecek haberdeydi.

Sohbet koyulaşıp gece yarısına uzayınca Doktor Müjdat Bey’i evine bırakmayı teklif etti Sancar Solgun. Dedektifin isteğini geri çevirmeyen dâhiliye uzmanı bahçe duvarının dibindeki ağacın arkasında onu bekleyen yabancının gölgesinden korkarak telaşla anahtarı kilitte çevirdi, kendini içeri attı.

Odasının ortasında yüz üstü yatan, başından ahşap parkelere oluk oluk kanlar sızan esmer kadın, eski eşini ne kadar çok andırıyordu… Banyoya koştu, mide bulantısı sıkıştırmış, aynadaki suratı sapsarı kesilmişti. Eşinin eski fotoğraflarını aile albümünden çıkarıp kin ve nefretle ağzından köpükler saçarak paramparça etti. Oyuncağı kırılmış çocuk gibi pişman ve çaresiz, ağladı.

Biraz sonra demir kapı açılıp şiddetlice kapandı, dalda bir kuzgunun çığlık çığlığa öttüğü duyuldu, şişkin ay yakında yerini dolunaya bırakacaktı.

Dedektif, elektrik direğiyle aydınlatılmamış kör sokaklarda ürpererek ilerlerken evine dönmekten vazgeçip ani bir frenle direksiyonu kırarak, kendisini geri dönmeye çağıran sezgisinin çekimiyle az önce doktoru bıraktığı muhite döndü.

Bahçeli evin ışıkları kapalıydı. Çevrede olağan dışı bir hareketlilik yoktu. Müjdat Bey uyumuştu muhakkak. Bu vakitte kapısını çalmak hoş kaçmazdı ama dedektifin içi içini kemiriyordu. O sırada çalan telefonun ekranında Olay Yeri İnceleme’den bir arkadaşının adını gördü. Yeni bir gelişme mi olmuştu? Katilin maskesini düşürme zamanı sonunda gelmiş miydi? Sancar Solgun’un sabahtan beri beklediği haberi şimdi duymak istememesi, telefonunu meşgule alıp yüz metre öteye bıraktığı otomobiline doğru uzaklaşması, aracını çalıştırması, gaza basması… Hepi topu bir iki dakika süren kararsız adımların Sancar’ı sürüklediği kaza belki önceden tasarlanmış kötü bir alınyazısının eseriydi.

Yola atlayan karaltı, Dedektifin puslu yolda onu fark etmesine imkân bırakmayacak kadar hızlı ve kararlıydı.

Sancar Solgun şiddetle sarsılan aracını biraz ileride zorlukla durdurabildi. Direksiyona başını dayadı, “Ne yaptım ben? Ne yaptım?” diye inledi kesik nefesiyle. Otomobilden indi. Ayaklarını sürüye sürüye, yolun kenarına savrulan cesede yaklaştı. “Hey, iyi misin?” Cesetten ses çıkmadı. Tozlar ve rüzgâr içinde çenesi kilitli, gözleri sonsuza kadar sımsıkı kapalı duracaktı.

Kazanın ilk şokunu atınca bagajda el yordamıyla bulduğu battaniyeyi soğumaya yüz tutan cesedin üstüne attı Dedektif. Kaldırıma çöktü. Gece soğuktu. Yıldızlar gökyüzünde yağı azalmış kandil gibi ölgündü. Dünyanın yükü toplanmış, küçücük insanın omuzlarına abanmıştı.

Sancar Solgun eve girip bodrumu araştırsa 42 numaralı bir sürü ayakkabı görecekti. Müjdat’ın, üroloji doktoruna hediye ettiği spor ayakkabıların da bir parçası olduğu koleksiyon âdeta göz kamaştırıyordu. Bahçenin arka tarafındaki gözden uzak tümsekten işkillenip toprağı kazsa Müjdat’ın genç kızı boğmakta kullandığı havluyu ve kafasına vurduğu metal bastonu ele geçirecekti. Telefona cevap verse genç kızın kan kaybından ölmesinde üroloji doktorunun kabahati olmadığını yakinen öğrenecek, dostu Müjdat’ın cinayeti işlemesindeki dürtüyü çözmek isteyecekti. Zihnine takılan soruların üstüne cesaretle gitse eve bitişik nizam kondurulmuş, ardiye olarak kullanılan kırık dökük kulübeyi kolaçan ederken Müjdat’ın bozuk ruh hâlini ortaya seren pek çok delile ulaşıp hayretten küçük dilini yutacaktı. Evliyken genç bir kadına yazdığı âşıkane mektuplar, raflara tıkış tıkış doldurulmuş SAS türünden romantik yalanlar, sırılsıklam sevdalarla şematize edilmiş demode fotoromanlar… Bir dâhiliyecinin ilgi alanı için fazlasıyla gereksiz, kadın anatomisini gösteren çeşit çeşit sansürsüz çizimler…

Ve içlerinde en kafa karıştıranı: Müntehir doktorun müntehir eşine yazdığı, silip yeniden yazdığı, aklî dengesinin pek yerinde olmadığı intibası uyandıran hezeyanlı satırlar… Ve bir mektup zarfı; ortasından yırtılmış, sararmış. Üstünde İstanbul’un meşhur bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin adresi!

Gönderici adı Müjdat Babür.

Gönderilen adı Sevinç Babür.

Tesadüf olabilir miydi? Muayenehanede hunharca öldürülen sekreterin ismi de aynı değil miydi?

Doktor, genç kızı eski eşinin yerine koymuş, acısını bilinçaltına iterek benliğini yeni baştan inşa etmek amacıyla onu bu garip beraberliğe zorlamış olabilir miydi?

Fakat kızcağız babası yaşındaki doktora yüz vermemiş miydi? Belki üroloji doktorunu seviyordu ama onunla da bir küsüp bir barışıyor, bazı zamanlar şiddetli şekilde tartışıyordu da.

Müjdat Babür, zavallı dâhiliye uzmanı, Sancar Solgun’un kadim dostu, kızı ürologdan kurtarmak mı istemişti? Ona sonsuza kadar sahip olmak arzusuyla mı sevgililerin kavgasını fırsat bilip kendini öne atmıştı? Cinayet kasıtlı değil kaza eseri meydana gelmiş olabilir miydi?

Ama ölüler konuşmaz, cevap veremezdi. Müjdat’ın kişisel bilgisayarında sekretere ait fotoğraflar, videolar, Whatsapp ve Instagram yazışmaları gizli bir aşktan rüzgâr alan, kıskançlıkla işlenen feci cinayet kurgusunu açıklamaya yetmezdi. İntihar etmeseydi cezaevinde değil belki bir akıl hastanesinin dört duvarı arasında kendisiyle sonsuz bir monologa mahkûm olacak Doktor Müjdat’ın tıpkı seneler evvelinde kendi canına kıyan eşi gibi hayata veda etmesinde çifte pişmanlığının rol oynayıp oynamadığını kim bilebilirdi?

Mutsuzluktan gözlerinin önünde eriyip aklî melekelerini kaybeden eşinin intihara sürüklenmesiyle ortaya çıkan ve gittikçe yüreğini daraltan suçluluk duygusu.. Ölen kadını aynı adla ama başka bir surette karşısına çıkaran alınyazısının akışına kapılıp zavallı sekreterin hayatını söndürmesiyle doruğa çıkan yok olma isteği… Hiçleşme, yer yarılsın da yerin dibine gireyim isteği…

Cenaze defnedilirken Sancar Solgun siyah gözlüklerinin arkasına gizlediği gözyaşlarına anlam veremiyor, yuvası dağılmış, önce platonik sevgilisini sonra kendisini öldüren Müjdat’ın zavallı bir kurban olup olmadığını düşünmeden duramıyordu.

KÜLEKÇİ, KÜLEKLERİN İÇİ DOLU MU?

0

Ayşe güzel bir genç kız. Ali’yle tanışıyor bir gün. Ali çok da yakışıklı değil. Değil de… Ayşe çekiliyor nedense ona. Tabii ki başta Ali düşüyor kumral Ayşe’nin peşine. Ayşe ne yapsın? Biraz naz, göz süzme… Ali’nin ısrarları sonunda yelkenleri suya iniyor Ayşe’nin. Sonunda he diyor Ayşe, bugün de ilk günleri. Resmi olarak artık sevgililer. Ali diyor ki bana gidelim. Ufacık tefecik Ayşecik önce mırın kırın ediyor ama Ali’nin ısrarına fazla direnemeden boyun eğiyor.

Eve yaklaştıklarında kızımız biraz huzursuz. İlklerini hep Ali’yle yaşıyor. O ilk sevgilisi, evine gittiği ilk… bunu zaten demiştik. Belki de çok kısa bir süre sonra ilk defa öpüşeceği erkek. Sadece öpüşmekle kalacağını düşünüyorsa, Ayşe’ye biraz saf da diyebiliriz. Ya da Ali’ye saygı duyarız. O da olabilir. Neyse… Bunlar gidiyorlar işte Ali’nin evine.

Bir bahçe kapısının önünde duruyor Ali. Alacakaranlık omuzlarına yavaş yavaş çöküyor. Kapı gıcırdayarak açılıyor. Karanlığın merdiveni tam karşısındaymış gibi hissediyor Ayşe. Oysa kapı sadece bahçeye açılıyor. Evin girişine uzanan yolun kenarında ahşap fıçılar görüyor irili ufaklı. “Tahta kovalar,” diyor Ali. “Eskiden içinde yiyecekler saklanırmış. Buzdolaplarından yıllar yıllar önce…”

Garip bir koku gelip yerleşiyor Ayşe’nin burnuna. Bir yerlerden derin derin vurma sesi geliyor. Merakla Ali’ye bakıyor. Loşluk sarmış her yanı, Ali fark etmiyor. “Aileden miras. Babam, babamın babası ve dahi onun babası hepsi külekçiymiş.” Ayşe’nin tedirginliği uçup gidiyor, yüzüne bir gülümseme yerleşiyor, sağ yanağı içeri göçüyor, sanki bir papatya açıyor. Ali görmüyor. Küleklerden birinin yanına gidiyor Ayşe. Avuç içiyle ahşabı okşuyor. Sanki bir gebenin karnı…

Ali devam ediyor konuşmasına, “Hem küleklerin içine konanlar daha da lezzetlenirmiş, dut ağacının, söğüdün ya da ne bileyim cevizin kokusu sinermiş.”

Ayşe Ali’ye bakıyor özlemle, avucunda külek. Bahçe daha da kararıyor. Derindeki ses gelmeye devam ediyor, “Güm… güm… gümm…” Kesiliyor bir an. Sonra yorgun bir kalp atışı gibi tekrar başlıyor. O da uzun sürmüyor. Ayşe’nin kendisine baktığını tahmin eden Ali “Olur burada böyle sesler, takılma sen ona. Hem ben yanındayım, aldırma,” deyip tutuyor elinden biçarenin. Ayşe’yse tedirgin, nabzı kafasında zonkluyor.

Karanlık eve girince Ayşe’nin tedirginliği artıyor. Anlam veremediği garip kokunun sebebini merak ediyor. Sanki, sanki… Bir şeyler bozulmuş da… Belki de Ali temizlik yapmamıştır son zamanlarda. Dantel perdeleri asıyor güneşe bakan pencerelere. İçeriyi bir güzel havalandırıyor. Her yerin mis gibi çamaşır suyu koktuğunu hayal ediyor Ayşe.

Ama hayali, kokuyla birlikte sönüp gidiyor. Yerine suçluluk yerleşiyor, pişmanlığaysa kulaklarını tıkıyor. Annesi aklına geliyor, duysa kesin azarlardı onu. Ne işi vardı orada? Merak? Dedik ya Ayşe biraz saf işte.

Karanlık katmanlarını artırırken evin ağır kokusuna alışmaya çalışıyor Ayşe. Ali’nin avcu bir göğsünü kavrıyor. Çığlık atmak için ağzını açtığında Ali’nin ağzı…

Ayşe çırpınıyor. Nereden geldiyse cılız bir ışık Ali’nin sakalında kırılıyor masmavi. Ev üstüne üstüne geliyor. Zeminde yüzen bir pus var sanki. Ayşe’ninse bileklerinde pranga, aklında anası…

“Güm… Gümm… Gümm…”

Ayşe’nin alnı açılmış. Ama küleğe başka türlü vuramıyor. Kolları arkasından bağlanmış. Ağzı ve bacakları da cabası, sanki bir cenin… Diğer külekleri merak ediyor. Daha kaçı hala nefes almakta?

Gücünün kalanıyla bir daha vuruyor, “Gümm…” Alın kemiği ortaya çıkmış mıdır? Canı çok acıyor. Başının tepesiyle vurmaya çalışıyor. Bir süre sonra da vuramaz oluyor… Bedenini gererek ahşabı zorlamaya çalışıyor.

Ne kadar zaman geçtiğini bilemiyor Ayşe. Günlerin ve gecelerin varlığından habersiz sonsuz karanlığa gömülmüş. Bir gıcırtı duyuyor. Bahçe kapısı! Başının tepesiyle vurmaya çalışıyor ama olmuyor artık. Sadece itebiliyor kalan son gücüyle.

Minyon bir kadın günün son ışığında bahçede dizili külekleri görüyor. Heyecanla başlarına gidiyor, “Aaa, bunlar da ne?”

Ali cevap veriyor, “Tahta kovalar… Eskiden içlerinde yiyecek saklanırmış. Buzdolaplarından yıllar yıllar önce…”

Elini fıçı büyüklüğünde bir küleğe uzatıp avcuyla ahşabı hissetmeye çalışıyor kadın. Sanki… Nasıl tarif etse? Bir gebenin karnı…

Yapay Zeka, Yazarları İşsiz Mi Bırakacak?

0

Bundan yaklaşık yedi sene önce kurulan OpenAI adlı yapay zeka araştırma şirketinin ürünlerinden bir tanesi, son versiyonu ile şu sıralar sosyal medyada deprem etkisi yaratmış durumda.

Bu yazıda sizlere bu üründen ve bu yazıyı kaleme alma nedenimden bahsedeceğim.

Bahsi geçen bu ürün, GPT2 olarak adlandırılmaktadır. Konu ve ton cinsinden girişi ile eşleşen metin üreten bir yapay zeka sistemidir. Bu ürünün bu günlerde bu kadar çok konuşulmasının nedeni ise, ChatGPT olarak son kullanıcıya açılan bir versiyonu.

Bu üründe, arama çubuğuna girdiğiniz herhangi bir dildeki sorunuza oldukça mantıklı, geçerli ve ilgi çekici yanıtlar alabiliyorsunuz. Bu durum bizleri heyecanlandırdığı kadar, bir miktar endişelendirebiliyor da. Neden mi? Bu endişenin birçok alt-başlığı var; kimileri yapay zekanın insanı alt edebileceğini iddia ederken, kimileri ise bir çok insanın bu yüzden işini kaybedeceğinden korkuyor.

Bu endişelerin bir kısmına şahsen katılıyor olsam da, bu gelişme hızı ve bize sunulan son ürünler beni çok daha fazlasıyla heyecanlandırıyor.

Gelelim bu yazının asıl konusuna. Ben, bu ürünü, bu yapay zekayı kullanarak kısa bir polisiye öykü yazmasını istedim. Sorumu kısmen yanlış/eksik anlamış olsa da, yanıtları benim hoşuma gitti.

Sorum neydi?

“Bana zehirli kalem polisiye öykü ödülü töreninde geçen bir polisiye öykü yazabilir misin?”

İşte bu soruma verdiği üç yanıt, bu yazının konusu. Şimdi sizlerle bu yapay zekanın her birini saniyeler içerisinde yazdığı üç kısa öyküyü paylaşmak istiyorum.

İlk yanıtı:

“Merhaba! Evet, size bir polisiye öykü yazabilirim. İşte size bir örnek:

Yapay Zeka ile Yazılmış Zehirli Kalem polisiye öyküsü:

Ödül töreni sırasında, cesur ve başarılı dedektif Charles, sahnede bir konuşma yapmaktadır. O anda, bir adam sıraya doğru koşar ve Charles’a bir kalem uzatır. Charles, kalemi alır ve teşekkür eder, ancak birkaç dakika sonra, yüzünün rengi değişir ve yere düşer. Dedektifler hemen müdahale ederler ve Charles’ı hastaneye götürürler, ancak o artık yardım alamaz hale gelmiştir.

Dedektifler, Charles’ın ölümünün bir cinayet olduğunu anlarlar ve kalemi incelerler. Kalemde, Charles’ı öldüren zehirli bir madde bulurlar. Charles’ın kalemi kimin verdiğini bulmak için, polisler törende bulunan herkesin ifadesini almaya başlarlar.

Dedektifler, Charles’ın ölümünün aslında bir intikam cinayeti olduğunu anlarlar. Charles’ın ölümünü planlayan kişi, eski bir suçluydu ve Charles onu hapse atmıştı. Suçlu, Charles’ı öldürebilmek için, kalemi Charles’a vermek için bir ortağını kullanmıştı.

Dedektifler, suçlunun ortağını bulurlar ve onu tutuklarlar. Suçlu ise, Charles’ın ölümünün intikamı olduğunu itiraf eder ve hapse atılır. Ödül töreni, Charles’ın cesaret ve başarısını anmak için yapılmıştı, ancak o, kendisini korumak için çok geç kalmıştı.”

Yapy Zeka’nın Yazdığı İkinci Hikaye:

“Zehirli Kalem” adlı polisiye öykümüz, polisiye öykü ödülü töreninde geçmektedir. Öykümüzün kahramanı, genç ve başarılı bir dedektiftir. Adı Jack’tir ve sık sık çözemediği dosyalarda yardım isteyen bir polis memurudur.

Bir gün, Jack’e bir cinayet dosyası verilir. Cinayet, ünlü bir yazar olan Emily Thompson’ın kalemle boğularak öldürülmesidir. Jack hemen dosyayı incelemeye başlar ve olay yerinde bulunan delilleri inceler.

Olay yerinde, Emily’nin kalemini bulur. Kalemin ucunda zehirli bir madde olduğunu anlar. Bunun üzerine Jack, Emily’nin en son ne zaman kalemi kullandığını öğrenmeye çalışır. Emily’nin en son bir konuşma yaptığı ve kalemini kullandığı yer olan bir otel bulur.

Jack, otelin güvenlik görevlisiyle görüşür ve Emily’nin odasının anahtarını alır. Emily’nin odasına girer ve orada bulunan kalemleri inceler. Ancak hiçbirinde zehirli bir madde bulamaz.

Jack, Emily’nin kalemini incelediğinde fark etmiştir ki kalemin ucunda bir delik vardır. Bu delikten zehirli madde içeri girebilmiştir. Jack, bu deliğin nasıl oluştuğunu öğrenmeye çalışır.

Emily’nin kalemini kalem fabrikasına götürerek incelerler ve orada bulunan uzmanlar, kalemin ucundaki deliğin, kalem fabrikasında çalışan bir kişinin açtığını söylerler. Bu kişi, Emily’nin yazdığı bir kitaptan bahsedilen ve kendisinin yaşadığı bir olaydan haberdar olmuş ve kalemi bozmuştur.

Jack, bu kişiyi bulur ve onu gözaltına alır. Cinayet dosyasını çözmüş ve suçluyu bulmuştur. Bu başarısıyla polisiye öykü ödülünü almaya hak kazanmıştır.”

Yazay Zeka ile Yazılmış Alternatif Hikaye – Bu da üçüncü yanıtı:

“Ödül töreninde, ünlü polisiyeci Jack Thompson konuşma yaparken, bir anda yüzünün solgunlaştığını fark eden seyirciler, onun yere düştüğünü gördüler. Jack’in elinde zehirli bir kalem vardı ve hemen bir ambulans çağrıldı.

Ambulansın geldiğinde, Jack’in nefes almaya çalıştığını fark eden doktorlar, onu derhal hastaneye götürdüler. Ancak, yapılan tüm müdahalelere rağmen, Jack’in yaşamını yitirdiği duyuruldu.

Polis, Jack’in ölümünün bir cinayet olduğunu belirledi ve hemen soruşturma başlattı. Birçok kişi, Jack’in ölümünden şüpheleniyordu, ancak hiçbir şüpheli kanıtlarını tam olarak ispatlayamadı.

Sonunda, Jack’in en iyi arkadaşı ve yardımcısı olan polis memuru Rachel Jones, cinayeti çözmeyi başardı. Rachel, Jack’in ölümüne sebep olan zehirli kalemi bulup, onun yazdığı bir kitabın kapak tasarımını yaptığı bir sanatçının öldürülmesini istemesiyle ilgili bir delil ortaya çıkardı.

Sanatçının öldürülmesine sebep olan bu zehirli kalem, Jack’in ölümünün de aynı sanatçı tarafından yapılmış olduğunu gösterdi. Cinayeti işleyen sanatçı, Jack’in ölümünden sonra da yakalanarak hapse atıldı.

Rachel, Jack’in intikamını almayı başardığı için, onun adına polisiye öykü ödülüne layık görüldü. Ödül töreninde, Jack’in adı anıldı ve onun polisiye öykülerinin unutulmayacağı söylendi.”

Bu öyküler, bu versiyon için benim oldukça hoşuma gitti. Bizim gördüğümüz bu versiyon, son versiyon da olmayabilir üstelik. Veyahut buradan elde edilecek yeni veri setleriyle, daha gelişmiş ve yeterli yanıtlar verebilecek hale gelebilecektir belki de.

Şimdi aklımda olan bir soruları sizlere de yöneltmek istiyorum:

“Yapay zeka yazarlığı bitirebilir mi? Yazarları işsiz bırakabilir mi? Yazarlıkta yeni bir çağ açabilir mi?”

Bu soruları yapay zekaya da yöneltip ikinci bir yazıda sizlerle paylaşmak istiyorum. O vakte kadar yazımı bu yapay zekamızın dedektif dergimiz için verdiği yanıtlar ile sonlandırmak istiyorum:

Soru: Bana dedektif dergi hakkında bilgi verebilir misin?

Yanıt: Dedektif dergi, polisiye edebiyat ve polisiye filmler hakkında bilgi veren bir dergidir. Dergi, polisiye yazarların öykülerini yayınlar ve polisiye filmler hakkında yorumlar yapar. Ayrıca, polisiye tarihine dair bilgiler de verir. Dergi, polisiye seven okurlar için çok popülerdir ve yıllardır yayınlanmaktadır.

Soru: Bana dedektif dergi ile ilgili bir şiir yazabilir misin?

Yazap Zeka ile Yazılmış Şiir:

Merak ettiğin her şeyi bulur bu dergi

Dedektiflerin ipuçları, cinayetlerin çözümü

Kanıtlar, zanlılar, suçlular, kurbanlar

Her sayfasında bir macera, bir hikaye

Gözlemleme becerisi, mantık ve akıl

Bu dergi, dedektifler için vazgeçilmez

Bir katilin peşine düşer, olayı çözer

Gerçeği ortaya çıkarır, suçluları cezalandırır

Kim kiminle ne yaptı, niçin yaptığı

Bu dergi, tüm bu sorulara cevap verir

Bir dedektif gibi düşün, kurduğun senaryolar

Bu dergi, senin için bir rehber, bir yardımcı

Karanlık cinayetler, gizemli olaylar

Bu dergi, onların içinden sıyrılır

Önünde bir dosya, bir de bu dergi

Bir dedektif gibi çalış, gerçeği bul.

AYŞE ERBULAK, NORVEÇ POLİSİYE FESTİVALİ’NE KATILDI

0

Dedektif Dergi yazarlarımızdan Türk Polisiyesinin Kraliçesi Ayşe Erbulak, geçtiğimiz günlerde Norveç’te yapılan Trondheim Polisiye Festivali’nde (Trondheim Krim Festval) ülkemizi ilk ve tek Türk polisiye yazarı olarak temsil etti. 

Norveç’in en eski ve üçüncü büyük şehri Trondheim’de yapılan geleneksel polisiye festivalinde Ayşe Erbulak, hem Norveççe-Türkçe çevirileriyle hem de şimdiye kadar yazdığı 7 polisiye kitapla katıldı ve daha çok İkinci Dünya Savaşı üzerine polisiye kitapları olan Norveçli yazar Roar Aestad’ın sorularını cevapladı.

Erbulak, gerek kendi kitaplarını gerek Türkiye’deki polisiye yazarlarının kitaplarından bahsetti. 

Festivale katılan diğer Norveçli yazarlardan ülkemizde de okunan çok satan Torkil Damhaug ve Erbulak’ın dilimize çevirdiği ülkemizde ve dünyada çok satan “Bir Sürüngenin Anıları” yazarı Silje O. Ulstein Kasım ayı sonunda Pera Palas’ta yapılacak KARA HAFTA’ya konuk yazar olarak katılacaklar.

Ayrıca Norveç’in çok satan yazarları Ane Hem, Hanne Gellein ile ağır ceza hakimi Bjørn Søknes de festivalde söyleşi yaptılar.

YABANCI POLİSİYE HİKÂYE DERLEMELERİ

0

Polisiye öykü yazmanın polisiye roman yazmaya kıyasla daha az kelimeyle, kısıtlı bir sayfa sayısı içinde, başı sonu belli, kurgusu sağlam, tatmin edici bir muamma içeren, sürpriz sonlu bir hikâye anlatmayı becermek gibi zorlukları vardır. Bu bakımdan iyi yazılmış bir suç öyküsünü okumak, bambaşka -hatta romana kıyasla daha yoğun- bir keyif verir insana. Farklı yazarların öykülerini bir araya getiren polisiye öykü derlemeleri ise daha zengin, şaşırtıcı, ilham verici bir okuma serüveni vaat eder. Bu yazıda kitaplığımızdaki eksikleri tamamlamak adına, kimisi yakın kimisi daha eski tarihli –ve artık yalnızca sahaflarda bulunabilen- yabancı polisiye öykü derlemelerini yeniden eskiye doğru sıraladım.

1-Klasik Polisiye Öyküler, Çınar Yayınları, 2021

Suç ve gizem edebiyatının Wilkie Collins, Arthur Morrison, Anna Katherine Green, William Hope Hodgson gibi öncü yazarlarının unutulmaz eserlerinin bir araya getirildiği bir seçki.

2-Yunanistan’dan 11 Çağdaş Polisiye Öykü, Editörler: Damla Demirözü-Vassilis Danellis, İstos Yayınları, 2018

İlk örnekleri 1900’lü yılların başlarına dayanan ve köklü bir polisiye geleneği olan Yunan Polisiyesi’nden  11 yazarın Türk okurlar için kaleme aldığı 11 öyküyü içeren, titizlikle hazırlanmış, özel bir derleme.

3-Yüz yüze, Hazırlayan: David Baldacci, Çevirmen: Egemen Özkan, İthaki Yayınları, 2014.

22 ünlü polisiye yazarının kahramanlarını 11 polisiye öyküde buluşturdukları bir seçki. Ünlü polisiye kahramanlarından Harry Bosch’la Patrick Kenzie, Jack Reacher’la Nick Heller…vb aynı hikayede bir araya geliyorlar.

4-Polisiye Yazarlarından Hikâyeler,  Çeviren: Vedii İlmen, Yaba Yayınları, 2014

Katili yakalamak için bir kadın polisin yem olarak kullanılması, evliliğinde sorunlar yaşayan bir evlilik danışmanının karısı tarafından öldürülmeye çalışılması gibi eğlenceli, komik ve sürpriz sonlu hikayelerin yanı sıra karıncaların bir çiftliği istila etmesi ya da evlenmek için bir evlilik tellalına başvuran Musevi bir haham adayının yaşadıkları gibi polisiyeyle pek de alakası olmayan hikayelerin de bulunduğu ancak her şeye rağmen keyifle okunan bir derleme.

5-Kara Manhattan, Editör: Lawrence Block, Çevirmen: Berna Kılınçer, Everest Yayınları, 2011

Matt Scudder ve Bernie Rhodenbarr serileriyle tanınan ABD’li ünlü yazar Lawrence Block’un editörlüğünü yaptığı kitapta New York’un Manhattan ilçesinde geçen birbirinden heyecanlı, gerilimli ve usta işi hikâyeler var.

6-Kara Brooklyn, Editör: Tim McLoughlin, Çevirmen: İmge Tan, Everest yayınları, 2011

20 farklı yazarın, İrlandalılar, Ruslar, İtalyanlar gibi farklı etnik kimliklerin ve faklı dini grupların yaşadığı bir yer olarak bilinen Brooklyn’de geçen suç hikâyelerinden oluşan bir seçki.

7-Bohemya da skandal- Polisiye Hikâyeler, Çevirmen: Emre Ağanoğlu, Postiga Yayınları, 2010

Edgar Allan Poe’nun ‘Çalınan Mektup’, Arthur Conan Doyle’un ‘Bohemya’da Skandal’, G. K. Chesterton’un ‘Kanatlı Hançer’ isimli polisiye öykülerinin bulunduğu bir seçki.

8-Klasik Suç Öyküleri, Çevirmen: M. Ender Arkun, Kül Sanat Yayıncılık, 2006

Jorge Luis Borges, Wilkie Collins, A. Conan Doyle ve Edgar Allen Poe gibi büyük yazarların suç hikayelerinin bulunduğu bir seçki.

9-Dedektif Öyküleri 2, Çevirmenler: Aysel Aktaş, Saffet Günersel, Güncel Yayınevi, 2006

Bir dönem Akif Pirinççi başta olmak üzere önemli polisiye yazarlarının romanlarını yayınlayan Güncel Yayınevi’nin hazırladığı, polisiye edebiyatın tanınmış on iki yazarının on iki hikâyesinden oluşan bir seçki.

10- Dedektif Öyküleri, Çevirmen: Saffet Günersel, Güncel Yayınevi, 2005

Polisiye edebiyatın dört ünlü dedektifinin -Sherlock Holmes, Nick Carter, Percy Stuart ve Nat Pinkerton- 4 hikâyesinden oluşan bir seçki.

11-Ustaların seçtikleri, Lawrence Block, Çevirmen: Ayşen Anadol, Maceraperest Yayınları, 2004

Tanınmış polisiye yazarlarının kendilerine ait en çok sevdikleri hikâyelerini ve okumaktan en çok hoşlandıkları polisiye hikâyeleri bir araya getirdikleri, 44 hikâye içeren oldukça hacimli bir seçki.

12-Klasik Dedektif Hikâyeleri, Çevirmen: Zeynep Besen, Doğan Kitap, 2000

Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’unun, Agatha Christie’nin Miss Marple’nın ve onlardan geri kalmayan zeki dedektiflerin hikâyelerinin yer aldığı, polisiyeye yeni başlayanlar için ideal bir seçki.

13-Klasik Cinayet Hikâyeleri, Çevirmen: Özcan Kabakçıoğlu, Doğan Kitap, 2000

Edgar Allen Poe, Patricia Highsmith, Robert Bloch gibi yazarların hikâyelerinden oluşan bir seçki.

14- Klasik Gizem Hikâyeleri, Çevirmen: Ülkü Demirtepe, Doğan Kitap, 2000

Charles Dickens, R.L. Stevenson, Conan Doyle, Roald Dahl gibi yazarların hikâyelerinden oluşan bir seçki.

POLİSİYE MUHARRİRLERİ CEMİYETİ TOPLANDI

0

Ben, meşhur seyyah Benliya Çelebi, İstanbul namlı şehr-ül şehre bu kaçıncı gelişimdi hatırlamıyordum. Bu sefer POE-YA-BİR isimli Polisiye Muharrirler Birliği teşekkülünün 5. Tabii meclis toplantısına nail olmak üzere gelmiş bulunmaktaydım. Steve Zanaatler namlı gayrimüslim şahsın bütün dünya alemini kasıp kavuran icadı Kamer-fon’uma bulutlardan yağdırdığım UBER denen zımbırtı sayesinde Kadıköyünden Ortaköyüne geçmek üzere Kayıkçı Hamdi Efendi ile kavilleştim. Lakin haşmetlu yüce Padişahımızın Topkapı Sarayı’ndan Beylerbeyi Sarayı’na, 40 saltanat kayığı, 25 kadırga, 30 fırkateyn ve dahi havadan koruma için 3 Newçeri zepliniyle Boğaz denen İstanbul’un boynundaki inci olan su yolundan geçerek bir küçük su döküp geri geleceğini öğrendim. Bunun üzerine bir de su yolunun sıradan kul trafiğine kapalı olduğunu görünce pek bir müteessir oldum. Karşıya geçemeyince Cüzî Çekmece gölü civarında Hayalî kahve satan bir mekânda meşk eyleyecek olan Erdem bin Mehmet Efendi’nin meşkine dahil olamadım. O zaman dedim ki, “Ol bu şehirde herkes aynı anda her yere gitmek istemektedir ama hiç kimse hiçbir yere gidememektedir. Bana sorarlarsa, Boğaz’ı dik kesen bir kesmeyle bu şehri dörde böldükleri vakit; garp, şark, şimal ve cenupta kalan şehrin her bir diyarı bir ayın belirli bir hafta sonu istediği yere gitsin. Diğerleri konaklarında zevceleri, kerimeleri ve mahdumlarıyla,  filan vakit geçirsinler. İşte o vakit herkes her yere gidebilir!”

Sonra meşhur İstiklâl Caddesi’nde müslüman bir Fransız ve İsa’nın dinine tapan bir Brezilyalıya denk geldi isem ve dahi onlara yahu ben Benliya Çelebi bir seyyahım. Ey ahali siz neylersiniz ki bu şehr-ül şehirde? Taa dünyanın öteki uçlarından kaç yılda geldiniz? Deyin bakayım bana bir, diye sormuş isem ve onlardan da şu cevabı almış isem: “Birimiz dünya denen gezegenin üçte birini diğerimiz de neredeyse yarısından fazlasını görmüş isek ey Benliya Çelebi seyyah sen misin biz miyiz? Üstelik sen nasıl seyyahsın ki bu şehrin dünyanın baş şehri olduğunu bile bilmezsin?” demeleriyle kendime gelmem bir oldu.

İçtimaya iştirak eden Dedektif Mecmuası muharrirleri.

Devrisi gün bu malum şehrin kadim Fatih semtinde El İmam bin Ekrem’in güttüğü şehir işlerine ait bir binada cem olan POE-YA-BİR  Cemiyeti’ndeki azaların arasına karışıp havayı kokladım. Bol bol parfüm ve dezenfektandan başka bir koku alamadım vesselam. Cemiyetin Reisi çok muhterem Algan Sezgintüredi toplantıyı açtı. Ve lakin umumî heyetten istifalarını açıklayan üç zatı muhterem olan Ayşe Erbulak, Armağan Tunaboylu ve Ercan Akbay’la beraber üç kişi daha altılı bir masada toplanıp altılı ganyan oynayıp kazandıkları paralarla bu cemiyetin resini devirip yerine geçmek istedikleri kulislerde kulağıma çalındı. Algan Reis, reis olmadan önce “seni reis yaptırmayacağız”  dediği için imparatorluğun bir uc beyliği olan Zağfiranbolu’ya sürgün edilmiş hatun kişisi olan Tuğba Turan’ın bu altılı masaya destek verip vermeyeceği konusu sıkıntılara sebebiyet verdi. Ez cümle bu altılı ekip kendi aralarında anlaşıp da bir reis adayı çıkaramazlarsa Algan Sezgintüredi’nin seneye de tahtından feragat etmeyeceği kulaktan kulağa yayıldı. Hal böyleyken Sezgintüredi iç tüzük kararlarına eklettiği “Ne san sür ne ben söyleyeyim” kanunuyla şunları dikte ettirdi:

“Bütün yazarlar eşittir ve her istedikleri şeyi istedikleri gibi yazabilirler ve tüvit atabilirler” kaidesini şöyle değiştirtti:

“Bütün yazarlar eşittir ve her istedikleri şeyi istedikleri gibi -reisin caizdir dediği şartlar altında- yazabilirler ve tüvit atabilirler”

Sezgintüredi Reis bunun adına da Tenzilat Fermanı dedirtti. Zira hak ve hürriyetlerde tenzilata gidilmiş, fazlası insanların kafasını karıştıran hak ve hürriyetler yazarların elinden kendi iyilikleri için alınmıştır. Bu böyle biline’dir.

Kristal Kelepçe mükafatını kazanan yazarlar: (soldan sağa) Ulaş Özkan, Ömer Türkeş, Aras Gençtürk, Reha Avkıran ve Emrah Poyraz.

Derken içeriye Newçeri Zırhlı birliklerinden on beş kadarı daldı. Kendilerini “bu cemiyettekiler ya sabır diyeceklerine POE-YA-BİR diyorlar, bunlar  POE ya Resullallah da derler!” diyerek yasaklı toplantı yapabilme ihtimallerine karşı İstanbul Kadısı’nın gönderdiğini söyleyince, o sırada 2022 Kristal Kelepçe ödüllerini almış olan Aras Gençtürk, Ömer Türkeş, Reha Avkıran, Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz Hızır Aleyhisselam gibi yetişerek ellerindeki kristal ödülleri yere attıkları gibi şarapnel parçaları gibi dağılan kristaller yüzünden Newçeriler şaşkına dönmüşlerken, tüm POE-YA-BİR azaları kaçıp kendilerini kurtarmışlardır. Daha sonra Neyle Meyle isimli meyhanede Neyzen Tevfik misali demlenen azaların neyle mi meyle mi demlendikleri burada yazılcak bir husus değildir. Benim gibi sadece hakiki bir malumat ulaştırmakla mükellef bir vakanüvisin de üzerine düşen budur.

Meyhanede demlenen polisiye muharrirleri.

Şehr-ül Şehir İstanbul’dan Dedektif Dergi Mecmuası adına bildiren ben muharrir Benliya Çelebi bir dahaki sene buluşana kadar hepinize Padişahım çok yaşa der, saltanatlı günler dilerim.

İşbu yazıyı Kamer-fonumun Kelâm uygulamasından yazmaktayım. 23 Teşrinievvel, İsa’dan sonra iki bin yirmi iki.