Ana Sayfa Blog Sayfa 20

BÖREKÇİ CİNAYETİ VE İSTANBUL’DA HALKA AÇIK SON İDAM

İdam hem cezalandırma hem de suç işleme eğilimli kişilere gözdağı verme amacıyla binlerce yıldır kullanılan bir yöntemdir. Bu nedenle idamlar genellikle halka açık yerlerde yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda genellikle kelle vurma veya iple boğma şeklinde gerçekleştirilen ölümler, bazen işkence sonucu olurdu.

Kadıların şeri hukuka göre verdikleri cezaların yanı sıra, devlet büyükleri kendi değerlendirmelerine göre idam kararı verebilirdi. Cumhuriyet döneminde idam, kaldırıldığı 3 Ağustos 2002 tarihine kadar sadece mahkeme kararıyla, iple asılma şeklinde uygulanmıştır. Genellikle halka açık infazlar mesela İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda, Ankara’da Samanpazarı’nda veya bazen cezaevlerinde uygulanıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nde 1920’de Büyük Meclis’in kuruluşundan, 1984’te ölüm cezalarının fiilen kaldırılmasına kadar geçen altmış dört yıllık dönemde, TBMM tarafından onaylanan ve infazı gerçekleştirilen ölüm cezası kararı sayısı yedi yüz on ikidir. 1965 yılında İnfaz Kanunu’nda yapılan düzenlemeden sonraki infazlar cezaevi avlularında, güneş doğmadan önce, gizli olarak yapılmıştır. O dönem ordu mensubu bir kişinin askeri suçtan dolayı aldığı ölüm cezası kurşuna dizilerek infaz edilirdi.

BÖREKÇİ CİNAYETİ

24 Aralık 1960’da soğuk bir kış sabahı Eminönü Meydanı’nda toplanan İstanbul halkı ülke tarihinin son halka açık idamına tanıklık ediyordu. İdam mahkûmu iki kişinin katili Börekçi lakabıyla tanınan Ali Ünver’di.

27 Eylül 1955 sabahı Beşiktaş Sinanpaşa semti sakinleri yoğun bir yanık et kokusuyla uyandılar. Yapılan araştırma kokunun Börekçi Ali’nin dükkanından geldiğini gösteriyordu. Dönemin meşhur polis şefi Vedat Sokullu ve ekibi kilitli olan dükkânı açmış ancak fırından gelen yanık kokusu dışında bir kanıt bulamamıştı. Polisler o gün iş yerini mühürleyip döndüler.

Aynı günün akşamı semt sakinleri Beşiktaş sahilinde çuvallar içinde karaya vurmuş, yanık ve parçalanmış iki erkek cesedi buldu. Civarda yapılan aramalarda çuvaldaki cesetlerin diğer parçaları da tespit edildi. Sabahki et kokusu ve yanık cesetler tek bir faili işaret etmekteydi; Beşiktaş’ın ünlü börekçisi Ali Ünver.

Börekçi Ali için derhal arama emri çıkarıldı. Birkaç günlük kovalamacanın ardından katil Karamürsel’de yakalandı.

İlk ifadesinde Tahtakale’den iki çuval tüccarını çağırdığını, onlara çok parayla gelmelerini tembihlediğini anlatan börekçi, çuvalları görmek için dükkanın alt katına inen Ahmet Seyit  Tahiroğlu(60) ve Tahsis Yayla’yı (20) başlarına vurduğu kürek darbeleriyle öldürmüş, kurbanlarının cebindeki dört yüz yetmiş lirayı almış ve cesetleri yok etmek maksadıyla fırında yakmıştı.

Cinayeti acımasız kılan bir detay da katilin ‘Genç olanı ölü olmayabilirdi, fırında kıpırdıyordu. Zaten az paraları varmış, bilsem bu kadar paraya bu işe girmezdim.’ deyişidir.

Cinayet davasının ilk duruşması 6 Şubat 1956’da başladı. Dava boyunca çoğunlukla sessiz kalan ve garip hareketlerde bulunan katili mahkeme adli tıbba sevk etti. Fakat rapor, akli bir sıkıntısı olmadığı yönünde geldi. Avukatının “Müvekkilimin akli sorunu olmasa da sağlık sorunları vardır, iki kişiyi denize atacak güçte değildir,” şeklindeki savunması, davalının tutarsız ifadeleri ve kimi bürokratik hatalar (soyadının yanlış yazılması gibi) davanın uzamasına neden olmuştur.

Börekçi Cinayeti sanığının yargılanmasıyla ilgili gazete kupürü

5 Mart 1957 günü Komiser Vedat Sokullu’nun tanıklığı ve maktullerin kimliğini tespit eden Tahtakale esnafının ifadeleriyle Börekçi Ali idama mahkûm edilir. Hâkim Selman Yörük, işlediği suçun acımasızlığıyla hapishanedekilere bile korku saçan katilin kalemini kırmaz. İdam kararında kalemin kırılmaması hâkimin pişmanlık duymayacağı anlamına gelmektedir.

Katilin yakalanması ve itiraf alınması hususunda örnek bir çalışma sergileyen Komiser Vedat Sokullu ve ekibi teşkilatın ağır suçlar ve asayiş işlerine bakıyordu. O yıllarda Kumkapı’da bakkallık yapan ve dükkânın üstündeki odada yatıp kalkan yaşlı, Ermeni asıllı Nerses adlı vatandaş parası için öldürülmüştü. Komiser Sokullu ve ekibi günlerce bu davayla uğraşmış ancak katil bulunamamıştı. Aynı şekilde, Sarıyer sırtlarında öldürülen Sevim Başay isimli genç kızın da katili bulunamamıştı. Faili meçhul davalarla boğuşurken ekip, kendilerine mahalli şive ile (Arap çocukları) adını takmış, Abanoz sokağını ve oradaki genelevlerini haraca bağlamış üç kişilik serseri grubu piyasadan silerek İstanbul’un ve İstiklal Caddesi’nin huzurunu sağlamışlardı.

İDAM GÜNÜ

O dönem TBMM’nin yarısı Yassıada’da yargılanmakta olduğu için yetki Milli Birlik Komitesi’ndeydi. Komite 21 Aralık 1960 tarihinde Börekçi Ali’nin de davasının olduğu birçok idamı onayladı. 24 Aralık günü sabaha karşı katilin hücresinin kapısında cezaevi müdürü, zabıt kâtibi, imam, dava hâkimi ve gardiyanlar beklemekteydi. Börekçi Ali “Hani af vardı? Cemal Paşa’ya mektup yazmıştım yanıtını beklememiz lazım, böyle bir şey olamaz,” deyip ilk başta bağırıp çağırdı, direndi ancak zorla askeri kamyonete bindirildi. Saat 4.25’te Eminönü Meydanı’nda kurulan dar ağacına getirildi. Baş cellat ve yardımcısı (daha sonra Adnan Menderes’in celladı olacak Kemal Aysan’dır.) meydanda binlerce kişinin önünde hazır beklemekteydi.

Sarhoş olan baş cellat ilmeği Börekçi Ali’nin boynuna geçirmekte sıkıntı çekince katil, “Allah bile asılmamı istemiyor,” demiş ancak Komiser Muzaffer Acar ilmeği Börekçi Ali’nin boynuna bizzat geçirmişti. Katilin darağacında ölmesi yedi dakikayı buldu.

İdam sonrası mahkûmun cesedi tam beş buçuk saat meydanda bekletildi ve sonrasında defnedildi. Böylece İstanbul’da halkın önündeki son idam gerçekleşmiş oldu.

Özellikle toplumun genelini kaygılandıran cinayetler sonrası halen idam konusu tartışılmakta ve dünyada pek çok ülkede halka açık idamlar devam etmektedir.

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Kan Rüyayı Bozar – Süleyman Baş

Bildiğim kadarıyla yazarın ilk kitabı olan “Ölülere Güvenme” Mayıs 2019’da Paradigma Yayınlarından çıkmıştı. Okumuş ve oldukça beğenmiştim. “Kan Rüyayı Bozar” ise 2022 yılın ilk aylarında, Herdem Kitap etiketiyle okurlarıyla buluştu. 682 sayfalık dev bir roman. Ben bir okur olarak kitaplarda uzun uzun anlatılan psikolojik çözümlemeler, sayfalar süren iç ses çatışma-tartışmalarını pek sevmiyorum. Bu kitapta her ikisinden de bol bol olmasına rağmen okurken çok sıkılmadığımı söyleyebilirim. Her şeyden önce yazar belli ki çok ciddi araştırmalar ve çalışmalar yapmış romanı yazarken. Bunların sonuçlarını da kurguya çok iyi yedirmiş. “Arızalı” denebilecek kadar çok psikolojik sorunları olan polis Doğa’nın etrafında kurgulanan bir roman. Kitabın son sayfasını  da çevirip masanın üzerine bıraktığımda kendimi sadece bir değil adeta üç roman bitirmiş gibi hissettim. Zaman zaman okuması zor olsa da akış gayet iyi kurgulanmış. Kurgu akışı sırasında da en deneyimli okuru bile birkaç kez ters köşeye yatırmayı da başarmış diyebilirim. Polisiyenin duayeni, üstat Erol Üyepazarcı’nın arka kapaktaki deyimiyle “Bu romanı okuyacakların polisiye romandan beklediğimiz “kaçış zevkini” bol bol tadacaklarını umuyorum.” Ben beğendim. Öneriyorum.

Ürkek Kadınlar – Ayhan Pala

“Ürkek Kadınlar” yazarın yayınlanan dördüncü, benim okuduğum ilk kitabı. 1978, Eskişehir doğumlu yazar benim okuduğum iki kitabında da olayların geçtiği mekan olarak bu güzel şehrimizi seçmiş. Polisiye romanlarımızda genel olarak mekan hep İstanbul seçildiği için hoş bir değişiklik okuyan için. Adından da anlaşılacağı gibi, toplumuzda kanayan ve içi acıtan bir yara olan kadına yönelik şiddeti konu almış yazar. Normal koşullarda birbirleriyle hiç ortak noktaları olmayan ve her biri eşlerinden, iş verenlerinden ağır şiddet gören üç kadının bu korkunç durumdan kurtulmak amacıyla bir araya gelmelerini anlatıyor hikaye. Eylemlerini gerçekleştirdikten sonra peşlerine takılan, emekliliğine çok az bir zaman kalan, inatçı bir polis de hikayenin bir başka kahramanı. Kurgunun akışında bir boşluk göremedim. Okumaya başladıktan sonra su gibi akıp gidiyor. Çok karmaşık bir kurgu değil. Güzel, basit bir anlatıma sahip, iyi bir polisiye roman. Patricia Highsmith’in ünlü romanı ve Alfred Hitchcock’un yine ünlü bir filmi olan “Strangers on a Train”e de güzel bir selam olmuş diyebilirim.

Yazarın diğer kitapları da şunlar: Son Muhteşem Koca (2005),  Satılık Güller (2010) ve Bremenli Theresa-Küvetteki Ceset (2013).

Bremenli Theresa-Küvetteki Ceset – Ayhan Pala

Yazar Ayhan Pala’nın yayınlanan üçüncü, benimse okuduğum ikinci romanı. Küvette, bilekleri kesilmiş olarak bulunan Alman vatandaşı Theresa’nın, intihar olarak görülen ölümünü araştıran bir polis ekibinin hikayesini okuyoruz bu kez. Kurguyu ve anlatılış tarzını sevdim. Karakterlerin derinliği ve bunun hikayeye yediriliş biçimi biraz eksik gibi geldiyse de yine su gibi akıp giden, okuması kolay ve boşluk barındırmayan ve en önemlisi mantık hataları olmayan bir hikaye. Bulabilirsem yazarın ilk iki romanını da okuyup aktarmaya çalışacağım.

Ölümcül Yetenek – Bilal Özbay

Tanıtımında “Polisiye” ibaresini görüp aldığınız bir romanın, polisiyeyle hiç  ilgisinin olmaması, okurun hem verdiği paraya hem de okumak için harcadığı zamana üzülmesine neden oluyor. Yazar kendince farklı bir tarz deneyip biraz bilim-kurgu, biraz doğaüstünü polisiyeyle harmanlamaya çalışmış ama olamamış bence. Arka kapak tanıtımında haritada işlenen cinayetlerin bir satranç tahtasındaki oyun hamlelerine benzediğinin anlaşılması ve iki farklı seri katilin birbirlerine karşı bir rekabet içinde oldukları anlatılıyordu. Konu ilginç geldiği için alıp okumuştum. Ama bu olay 280 sayfalık kitabın 10 sayfasında sığdırılarak geçiştirilmiş. Bir süper örgüt var ortalıkta. O ana dek ne polis ne de istihbarat birimleri içine sızabilmiş ama örgüt üyelerinin özelliklerini biliyorlar örneğin. Ülkenin en gizli örgütünün en gizli bilgilerinden biri kitaptaki karakterlerden biri tarafından “tesadüfen” öğreniliyor. Anlatımda okura kitabı sevdiren o duygu aktarımı yok. Okurken olayların içinde hissedemedim kendimi bir türlü. Bir polisiyede (bence) asla olmaması gereken doğaüstü ögelerin bolca kullanıldığı, sevemediğim bir roman okudum.

Engel ve Nefret – Cem Kozok    

1998 İstanbul doğumlu olan yazar Cem Kozok’un bu sanırım tek kitabı. Yüzde seksen beş görme engelli olan yazarın asıl mesleği müzisyenlik. Kitabı okuduktan sonra “keşke müzisyenlikte kalsaydı” dedim ister istemez. Youtube yayınlarını severek takip ettiğim gazeteci Ünsal Ünlü’nün sık sık dile getirdiği bir söz var: “Bu ülkede okurdan çok yazar var maalesef.” Çok haklı. Herkes kitap yazmak  zorunda olmamalı bence. Tıpkı yazarın kendisi gibi %85 görme engelli olan psikopap bir seri katil olan Volkan Takoz’un hikayesini okuyoruz kitap boyunca. İşlediği birbirinden korkunç cinayetleri nasıl planladığını ve paçayı kaptırmamak için yaptıklarını takip ediyoruz. Ancak üzülerek söylüyorum ki ne anlatılan hikaye örgüsünün inandırıcı bir yönü var ne de kullanılan dil bir roman yazım diline uygun. Bir öğretmen olarak çalışma süremde çok daha iyi ve edebiyata uygun makaleler yazan öğrencilerim oldu benim. Öneremiyorum.

Labirent-İhanet Sarmalı – Vuslat Çatırlar

1966, Antalya doğumlu Vuslat Çatırlar’ın sanıyorum ki polisiye tarzında yazdığı ilk eser bu. Kendisinin aslında çok farklı bir mesleği var: Yazar, ağırlıklı olarak halkla ilişkiler alanında çalışıyor. Yıllar içinde biriktirdiği gözlem ve deneyimlerle oldukça iyi kurgu yaratmış. Profesör, Arapsaçı, Masumiyetin Yok Oluşu ve Sınırlar isimli dört farklı, uzun öyküden oluşuyor kitap. Başkomiser Tayfun ve ekibinin merkezinde yer aldığı her öykü kendi içinde gayet iyi kurgulanmış. Karakterlerin oluşturulması, hikâyelerde tuttukları köşeler ve öykülere katkıları başarılı bir şekilde verilmiş. Günümüzün toplumsal bazı sorunları, özellikle kadına şiddet, taciz, tecavüz gibi iç yakan sorunlar başarılı bir şekilde işlenmiş.  Zaman zaman genel kabul gören adalet anlayışını da sorgulayabilirsiniz. Genel olarak beğendim ve polisiyesever dostlarıma öneririm. Eleştirim olursa bir tek şu yönden olabilir: Polis ekibimiz ve etrafındakilerin hepsi birer sevgi pıtırcığı; o kadar naif, o kadar sevecenler ki hiçbir olumsuz özellikleri yok. Bir tek bu yanı o kadar gerçekçi gelmedi bana ama önce de dediğim gibi kurgu, öykü ve anlatım şekli gayet başarılı.   

Yeni Şehrin İnsanları-Acı Bal Hüseyin Adil Dönmez

1963, Kastamonu doğumlu yazar, yükseköğrenimini yarıda bırakarak 1989’da yerleştiği Antalya’da 2014 yılına dek sürecek muhabirlik ve gazetecilik dönemi yaşamış. 2014 yılında döndüğü Kastamonu’da öyküler, tiyatro oyunları ve kitaplar yazmış. Yeni Şehrin İnsanları bir kitap dizisi olacak. Bu serinin ilk kitabı da Acı Bal. Aralık 2021’de Memento Mori yayınlarından çıkan kitap, yazarın 5. kitabı, Acı Bal ve Elektrikçi isimli iki uzun öyküden oluşuyor. 1970’lerin başlarında Karabük’te geçiyor. Ortalama zekanın biraz altında ve yakışıklı Komiser Erol var olayların peşinde. Ancak olayları asıl çözen, çok kıvrak bir zekaya sahip, kültürlü bir kadın olan annesi İğneci Sevim. Annesi İğneci Sevim ve Teyzesi Örgücü Meral ile yaşayan, ulaşamayacağı Nevin’e aşık olan ve komşu kızı Ayten tarafından umarsızca sevilen Komiser Erol. Annesinin zekasıyla çözdüğü olaylar sayesinde başarılı bir polis olarak bilinen ve tanınan Komiser Erol. Hafif bir Miss Marple havası da taşıyan rahat, kansız, gürültüsüz ama okumaya değer bir roman.

İsimsiz – Necmi Şen

Ön çalışması 3 yıl, yazılması ise 2.5 yıl süren, 700 sayfalık bir romandan söz ediyorum. Üstelik bir üçlemenin ilk kitabı İsimsiz. Çok ciddi bir emek harcanmış ve iyi çalışılmış olduğu kurguda hiçbir boşluk olmamasından anlaşılıyor. Dantel işçiliğiyle örülmüş, çok ince detaylarla güçlendirilmiş çok güçlü bir ilk roman. Oldukça oylumlu bir kitap olmasına rağmen, başladıktan sonra su gibi akıp gidiyor. Hali vakti yerinde bir babanın küçük bir ihmali sonrasında, canından çok sevdiği küçük kızının komaya girmesiyle başlayan roman, acılı babanın kızını bu hale sokanları araştırma öyküsüyle devam ediyor. Sonrasında bisküvi ile beslenen, otomobilde uyuyan, cesetlerle konuşan ve aşktan zerre anlamayan değişik karakterli bir başkomiser dahil oluyor olaylar zincirine. İki farklı koldan ilerleyen ve neredeyse sonuna dek nasıl kesişeceği belli olmayan bir kurgu. Bir babanın acısı ve öfkesiyle nasıl değiştiği, takıntılı bir baş komiserin, gereksiz bir kahramanlaştırma içine girilmeden son derece zekice kurgulandığı harika bir öykü. Kendisi polisiyedurumlar.com adresinde değerli yazar Turgut Şişman’la yaptığı söyleşide romanını “polisiye tadında olmasına rağmen bir suç romanı” olarak tanımlamayı tercih ediyor. Çok çok lezzetli bir okuma oldu. 700 sayfalık kitapta lüzumsuz iç sesler, uzatılmış boş tahlil ve analizlere hiç yer verilmemiş. Kesinlikle öneriyor ve üçlemenin ikinci kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.

Size Kucak Dolusu Kurşun Getirdim Muhammed Yıldırım

Yazarın ilk kitabını çok fazla basit bulduğum için beğenmemiş ama yine de ikinci kitaba bir şans vereyim demiştim. Hata etmişim açıkçası. 155 sayfalık bir kitap yerine bu kez 269 sayfalık bir kitap vardı elimde. Mükemmel işlenebilecek bir konuyu, gereksiz iç sesler, Shakespeare’den 1. Dünya Savaşı’na varan ve sayfalarca süren sıkıcı ve gereksiz detaylar, gereksiz tarih dersleri boğmuş da boğmuş ne yazık ki. İçim daraldı okurken bazı yerlerde. Soru: “Bir komiser ‘nasılsa bilişim ve kriminal laboratuvardan sonuçlar daha çıkmadı’ diye kafasına göre kendisine izin verip resim sergisine gidebiliyor ve daha da ilginci orada ipucu bulabiliyor mu gerçekten? Soru: Ben bile ikinci cinayetten sonra aradaki bağlantıyı anlamışken deneyimli(!) komiserler bunu nasıl anlamıyor? Karakterlerin yetersizliği, konuyu gereksiz tarih dersleri ile boğması çok mükemmel olabilecek bir kurguyu mahvetmiş bence. Hele bir de en tahammül edemediğim şey: “Tarih boyunca Yahudiler Hristiyanları, Hristiyanlar Müslümanları öldürmüş” gibi son derece ön yargılı, yakışıksız ve ayrımcılık kokan cümleler. Ya Müslümanlar? Onlar hep masum ve mağdur mu? Kitabın sonunda bir de sayfalarca kaynakça var. İyi, güzel çalışılmış araştırılmış bir roman ama bu, polisiye yazmak için yeterli mi gerçekten?

Perinin Ölümü Tuna Kiremitçi

Tuna Kiremitçi’ye karşı başlangıçta oldukça ön yargılı olduğumu ifade etmeliyim. Geçen yıl Kristal Kelepçe adayı olan “Mezun Cinayetleri” kitabını çok güvendiğim bir dostun tavsiyesiyle okumuştum. Gerçekten okuduğuma pişman olmadığım bir polisiye olmuştu ve muhteşem bir karakter olan Perihan Başkomiser ile tanışmıştım. Perihan Başkomiserin ikinci macerası olan “Peri Cinayetleri” de yine çok iyi bir polisiye. Öncelikle yazar, Türkçeye çok hakim; dili çok iyi kullanıyor. Çok iyi kelime seçimleriyle çok iyi cümleler kurmuş. Cümle aralarına ülkemizde yaşanan sorunları, gözümüze sokmadan, çok incelikli bir dille sıkıştırıvermiş. Edebiyat, sanat gibi pek çok konuda çok iyi bir birikime sahip olduğu ya da bu ve benzeri konularda çok sağlam araştırma yaptığı her cümleden rahatlıkla anşılıyor. Daha önce bir başka kitap için sarf ettiğim “okurken konuyu hissedemiyor, kurgunun içine giremiyorum” demiştim. Bu kitap ise bunun tam tersi. Her satırda okurun kendisini olayların içinde hissedeceği, kurguyla birlikte akıp gittiğini hissedebileceği bir roman. Alman vatandaşı 84 yaşında bir kadının evinde ölü bulunması ile başlayan kurgu aksaksız ilerleyerek, uyuşturucu, fuhuş, emlak mafyalarına uzanan ve hafif bir ters köşe ile biten iyi bir polisiye.

ÇAĞATAY YAŞMUT’LA SÖYLEŞİ

“Polisiye türünde hayat bulmuş karakterlerin mutsuz olması, hikayelerine bu şekilde melankoli ile devam etmeleri bir okur olarak hoşuma giderken yazar olarak da bunu yansıtmayı seviyorum.”

Çağatay Bey öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizinle pandemi öncesi bir söyleşi yapmıştık, o günden bugüne hayatımızda çok şey değişti, bu süre zarfında pandemi sizi nasıl etkiledi, yazarlığınıza olumlu ya da olumsuz katkıları oldu mu?

Pandeminin başında alimizdeki bazı sağlık sorunlarıyla uğraştık, o biraz üzücüydü ancak genelini düşünürsem bol bol kitap okuyarak, film ve dizi izleyerek vaktimi verimli kullandığım bir dönem oldu. Bu dönemde biraz da kendime döndüm ve felsefe cinayetlerini kaleme alıp yazım sürecini tamamladım.

Yerli polisiyemizin eserleri merakla beklenen yazarlarından birisiniz ve bu sene yeni kitabınız Felsefe Cinayetleri raflardaki yerini alarak okurlarınızı çok mutlu etti. Felsefe Cinayetleri’ni yazma fikri nasıl oluştu, yazım süreci nasıl geçti? Bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Felsefe alanında yüksek lisans yapmıştım, her zaman ilgimi çekmiştir, Moda Cinayetleri ve Benim Canım Ailem kitaplarımda toplumsal olayları işlemeye başlamıştım ancak toplumsal olaylara karşı içimde biriken duyguları en iyi felsefeyi kullanarak anlatacağımı düşünüyordum hep. Üzerinde uğraştım, felsefe ile polisiyeyi bir arada işleyebileceğim bir hikaye tasarlamaya çalıştım. Eski filozofları araştırdım, hikayeme en uygun olanı seçip onun şiirleri üzerinden bir yapı oluşturdum ve Felsefe Cinayetleri’ni yazdım. Romanın tamamı felsefe üzerine değil tabii. Yine ciddi bir soruşturma gerçekleşiyor.

Bir başkomiser Galip hikâyesi olan Felsefe Cinayetleri’ne sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla yoğun ilgi var. Size gelen tepkiler nasıl? Olumlu, olumsuz nasıl eleştiriler alıyorsunuz?

Bugüne kadar olumsuz bir eleştiri almadım. Sosyal medya veya kitap eklerine baktığımda hep olumlu yorumlar görüyorum. Bunun sebebini düşünmeye başladım. Sanırım insanlar, okumak istediği toplumsal olayları benim polisiye hikâyemin içinde felsefe ile görünce beğendiler. Artık okurların polisiyede daha fazla kadın cinayeti ya da seri katil hikâyesi görmek yerine böyle toplumsal olayları anlatmaya çalışan hikâyelere ilgi duymaya başlayacağını düşünüyorum.

Felsefe Cinayetleri’nde Galip’in iç dünyası biraz daha karışmış durumda. Her yeni macerasında Galip’in üzerindeki baskı ve kendi dünyasındaki gelgitlerin dozu biraz daha artıyor gibi, bu adamcağızın yüzü ne zaman gülecek?

Bu durum biraz benim onunla hesaplaşmam aslında. Galip artık nefes alan bir karakter, seri bir hikâye yazdığınızda artık o karakter neredeyse ete kemiğe bürünüyor. Kadıköy Cinayetleri’nde onunla libidosu üzerinden hesaplaştım. Bu kitapta da biraz daha dozu artırdım. Yeni kaleme alacağım kitabımda da bu durum devam edecek. Yüzü gülmeyecek diyebiliriz çünkü ben yüzü gülen karakterler sevmiyorum. Polisiye türünde hayat bulmuş karakterlerin mutsuz olması, hikayelerine bu şekilde melankoli ile devam etmeleri bir okur olarak hoşuma giderken yazar olarak da bunu yansıtmayı seviyorum.

Felsefe Cinayetleri, diğer Başkomiser Galip maceraları gibi toplumsal gerçekliği ifade etmeye çalışan bir kurguya sahip, siz polisiye türünün toplumsal konulara ışık tutmada başarılı olduğunu düşünüyor musunuz yoksa biz polisiye türüne çok mu anlam yüklüyoruz?

Polisiye yazarları istediği türde ya da istediği şekilde yazabilirler ancak polisiye edebiyatının gelişimine bakacak olursa her zaman toplumsal olayların tetiklediği ve katkı sunduğu, alt türlerin oluşmasında dönemlerin etkili olduğunu görüyoruz. Polisiye türü, yazarına doğası gereği böyle bir misyon veriyor. Sadece ‘katil kim’ sorusuna cevap arayan, sadece gizem duygusunu yaşatan, hikâyesinde döneminden uzak suya sabuna dokunmayan eserler de var. Buna bir şey diyemeyiz ancak benim görüşüme göre polisiye türünde toplumsal gerçeklerin yansıtılması da gerekli. Polisiye eskiden günlük hayattan bir kaçış türüydü ancak tür artık öyle değil. Yazarlarımız artık topluma karşı daha duyarlı. Burada kritik bir nokta var. Yazarlarımız toplumsal bir konu etrafında hikayesini kurgularken tarafsız kalmalı, muamma olgusunu, gizem hissini asla kaybettirmemeli. Hikâyesini anlatırken yönlendirmemeli ve toplumsal gerçekliği polisiyenin özünden uzaklaşmadan yansıtmalı.

Felsefe Cinayetleri’nde sadece Galip’in değil, ekipteki diğer karakterlerin de kendi dünyalarındaki sorunları artmış durumda. Polisiye bir kurgu içinde soruşturma kurgusuna paralel olarak karakterlerin iç dünyasını yansıtmak konusunda fikriniz nedir? Sizce okuyucuyu hikâyeye daha mı çok bağlıyor yoksa dikkatinin dağılmasına da sebep olabilir mi?

Bu hikâyede hepsinin üzerindeki baskı biraz daha arttı, hem birbirleriyle çatışıyorlar hem de kendileriyle çatışıyorlar. Mesela Serdar, artık Galip’i sorgulamaya başladı, aralarındaki kavgalar şiddetli hale geldi. Böyle olması gerektiğini düşünüyorum çünkü bu serideki karakterlerin gelişmesi gerekiyor. Onların da hayat bulduğu, ilerledikleri o yaşam çizgileri üzerinde geliştikçe görüş ayrılıkları olacak, kendine özgü fikirleri olacak, ters düşecekler, sorun yaşayacaklar, hayatın getirdikleri neyse onların da tatması gerekiyor. Devam edecek, hikâyelerde bu dozun arttığını da göreceğiz.

Başkomiser Galip dışında bir karakter daha yaratıp, farklı bir hikâye üzerinde kalem oynatmayı düşünüyor musunuz?

Galip’i hiçbir zaman bırakmayacağım ancak Dark Polisiye serisi için Kolombo Kemal isimli bir karakterin öykülerini yazmaya başladım ve çok sevildi. O çok naif, bildiğimiz Kolombo’ya benzemeye çalışan güzel bir karakter oldu. Ancak Galip benim için başka, kendimi ifade ettiğim, içimde biriken zehri kalemimle rahat bir şekilde dökebildiğim biri oldu. Her yıl Galip için bir kitap yazmayı planlıyorum.

Polisiye türünde hem roman hem de öykü kaleme alan yazarlarımızdansınız, en çok hangi türde yazmayı seviyorsunuz? Bu türlerin sizi zorlayan kısımları var mıdır?

Ben her ikisini de seviyorum. İkisi arasında zorlanmıyorum. Polisiye romanda ve öyküde ben durum anlatmak yerine hep bir soruşturmayı konu aldığım için zorlanmıyorum. Mesela öykünün benim için avantajı hikayenizi çok dallandırıp budaklandırmadan, derin karakter analizlerine girmeden sadece soruşturmaya odaklanıp bitirmek gerekiyor, o bakımdan öykü anlatmak istediğinizi en sade biçimde ifade etme yöntemi ama soruşturmanın yanında derin karakter analizlerine, uzun uzun anlatımlara ihtiyaç duyduğunuzda roman üzerinde çalışmak gerekiyor. Durum öyküsü yazamıyorum, romandan alıştığım üzere bir hikâyeyi soruşturma olarak ele alıp ilerletiyorum. Bu kısa olduğunda öykü, uzun olduğundaysa roman oluyor. Benim yaklaşımım bu.

Bir önceki soruya bağlı olarak yine sosyal medya hesabınızdan polisiye türünde eser kaleme almış yeni yazarların da eserlerini paylaşıp yorumlarda bulunuyorsunuz. Bu ülkemizde eşine az rastlanan bir durum. Yeni yazarların usta bir kalemden bu şekilde destek görmesi güzel oluyor ama bu destek neden çok az kişiyle sınırlı kalıyor sizce?

Ben bu desteği gönülden veriyorum, eğer okuduğum kitabı seviyorsam mutlaka paylaşmak istiyorum. Ülkemizde hâlâ yerli polisiye yeteri kadar okunmazken ve hatta kendine polisiye okuruyum deyip, sadece iki üç yazarın ismini bilen kişiler olduğundan yazarlarımızın önerilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben sevdiğim romanları mutlaka çevremle paylaşırım ve olumlu geri dönüşler de alıyorum. Bugüne kadar önerdiğim isimler hakkında pek yanılmadım diyebilirim. Ancak kitabı beğenmediysem çok yakın bir arkadaşım bile olsa paylaşmıyorum, bu arada yazar arkadaşlarımızın paylaşım yapmadığını görüyorum, yapmaları gerekiyor mu, bence biraz yapmaları gerekli çünkü bu şekilde yerli polisiyeye katkı sağlayabiliriz.

Yerli polisiyemiz hakkında görüşlerinizi de almak isteriz. Eksiği, fazlasıyla yerli polisiyemizin bugünü ve geleceği hakkında yorumlarınızı paylaşabilir misiniz?

Bu konuda net bir fikrim yok aslında ama daha çok antoloji basılması tanınırlık açısından fayda sağlıyor olabilir. Örneğin Dark Polisiye’nin serilerine ilginin fazlaca olduğunu duyuyorum; mesela orada öyküsü yayınlanan her yazarın kısa bir özgeçmişi de yer alıyor, o öyküyü beğenen kişi yazarın geçmiş, basılan diğer kitapları hakkında hemen bilgi sahibi olabiliyor. Bunun yanında yayınevlerinin daha fazla polisiye eser basmaya yönelmesi de gerekli bence, buna da bir parantez açalım her yazarın yazdığı her polisiyeye değil tabii ki. Geçtiğimiz yıl, Poyabir’in Kristal Kelepçe ödül jürisindeydim ve jüriden ayrılma kararı aldım. Okuduğum kitaplar içinde kötü kitaplar da vardı, bir okur olarak düşündüğümde o kitabı bir kitapçının rafında görseydim, sadece yerli polisiye hakkında fikir sahibi olmak için okusaydım, bu mu yerli polisiye diye olumsuz bir düşünceye kapılabilirdim. Bu şekilde düşünen, yerli polisiye hakkında peşin hüküm vermiş birçok okur olduğunu da biliyorum, bunu kırmak için yayınevlerinin biraz titiz davranmalı. İyi polisiyeden anlamalı ve ona göre basmalı. Burada yazarlarımıza da büyük bir iş düşüyor, polisiye türünde eser üretiyorsanız eğer polisiye tarihi hakkında fikir sahibi olmanız gerekiyor, polisiye yazarlarını az çok tanımanız gerekiyor. Polisiye yazarlarımızın kendilerini geliştirmesi gerekiyor. Ben yerli polisiye eseri seçerken artık yayınevlerine güvenmeye çalışıyorum. Bunun yanında polisiye yazarlarımızın polisiye dışında eserler okuması gerekiyor. Ben Türk Edebiyatını hatim etmiş biriyim mesela. Çehov’u okumalarını öneriyorum, hikâye anlatımı konusunda çok fayda sağlar; bilindik bazı klasikleri okumak gerekiyor, bunlar bizlere mutlaka bir şeyler öğretir, tiyatro metinleri okumak diyalog yazımı geliştirir. Biraz kalıpların dışına çıkmak gerekiyor, hep seri katil hikayesi yazıp nereye varacağız, ben bile bu kitabımda seri katil hikayesi yazdığımda rahatsızlık duydum.  Ben bir de şuna inanıyorum, iyi yazarları okuyanlar oradan öğreneceği şeylerle iyi kitaplar yazabilir. Ben hâlâ dönüp, Celil Oker’in romanlarını okurum ve ders çalışır gibi notlar alırım.

Polisiye türündeki eserler beyaz perdeye en kolay uyarlanabilen eserler oluyor, özellikle bunun örneklerini yurt dışında fazlasıyla görüyoruz. Ülkemizdeyse üretilen polisiye eser sayısı fazla olsa bile sinema ya da dizi olarak uyarlanan eser sayısı çok düşük. Yapımcıların ya da yönetmenlerin ilgisi neden çekemiyoruz sizce? Galip’i ne zaman beyaz perdede görürüz?

Ben o konuda çok umutlu değilim. Polisiye türü hakkında senaristlerin çok bilgi sahibi olduğunu düşünmüyorum ve o sektör içinde de köşelerin belli kişiler tarafından tutulma durumu var. Şu ana kadar sıfırdan bir polisiye hikâyeyi senaryo haline getirip, çekmek yerine uyarlama konusunda iyiler. Mesela Behzat Ç.  iyiydi. Behzat Ç. neden bu anlamda aklımıza gelen ilk örnek oluyor, çünkü orada hikâye edebi bir eserden alınıyor ve üzerine iyi oyunculuk eklendiğinde ortaya akılda kalıcı bir iş çıkmış oluyor. Dediğim gibi polisiye alanında çok iyi senaryolar ve yapımlar göremiyoruz. Galip’e gelecek olursak, onun için bir dijital platformla görüşüyoruz ancak henüz net değil. Bir aksilik olmazsa yakın zamanda ekranda görebiliriz.

Bundan sonra okurlarınızın karşısına hangi projelerle çıkmayı planlıyorsunuz, paylaşabilir misiniz?

Yıl sonuna kadar planım aslında belli. Galip’in yeni romanı hazır aslında. Bununla birlikte Dark İstanbul için kaleme aldığım Kolombo Kemal öykülerimin çizgi romana dönüşmesi gibi bir projemiz var. Dediğim gibi eğer Galip için dijital platformla anlaşmamız netleşirse senaryo yazma çalışmalarına başlayacağım.

MICHAEL HANEKE’DEN ENFES BİR PSİKOLOJİK GERİLİM: SAKLI

Orijinal Adı: Caché
Yıl: 2005
Yönetmen: Michael Heneke
Ülke: Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, A.B.D.
Dil: Fransızca
Film: 35mm, renkli,  117’
Oyuncular: Daniel Auteuil, Juliette Binoche,

Maurice Bénichou, Lester Makedonsky

Kendi deyimiyle  ‘Kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler’ yapan Michael Haneke, son derece gerçekçi, sarsıcı filmleriyle bugün Avrupa sinemasının en çağdaş ve özgün yönetmenlerinden biridir. Filmlerinde modern Avrupa toplumunu kilit  konularda eleştiren Haneke, bunu bize yansıtırken kesinlikle acımasızdır. Tüketim toplumunun getirdiği yabancılaşma, iletişimsizlik, artan şiddet, manevi değerlerin kaybı, burjuvazi ve medyanın toplum üzerindeki yönlendirici etkisi gibi konulara filmlerinde keskin bir şekilde yer veren Haneke, ayırt edici anlatım tarzıyla dünya sinemasının vazgeçilmezleri arasında yerini alır.  Peki, Haneke’yi herkesten ayıran bu farklı anlatı şekli nedir?

Michael Haneke , kendine özgü sinema dili ile izleyicinin filmin dışında kalmasını, eseri sorgulamasını ve izlenenin gerçek  olmadığını anlamasını amaçlar. Tipik bir filmin amacı seyircisini filmin içine çekip karakterlerle özdeşleşmesini sağlamakken Haneke bunun tersini yapar. O, Hollywood tarzı filmler gibi eğlenmemizi değil, aksine filmden kopup bize işaret ettiği konuyu düşünmemizi hatta o konuda rahatsız olmamızı ister. Bu sebeple Haneke’nin gerek karakter ve mekân seçimi gerekse müzik tercih etmeyişi klişelerin oldukça dışındadır.

Alışık olmadıklarımızı gözümüze sokmayı seven Haneke’nin filmlerinde kullanmayı seçtiği teknik tercihleri de son derece ilginç ve takdire şayandır. Haneke’nin uzun, sabit kamera çekimleri ve karakterlerini yakın plan çekmemesi gibi özgün tercihleri yönetmeni diğerlerinden farklı kılar. Ses ve müzik konusunda ise yapıtlarında film müziği kullanmadığı görülür. Yönetmenin bu konu hakkındaki görüşünettir: “Filmde müzik, filmin kusurlarını kapatmak için kullanılmaktadır. Benim bu durumu kabul etmem mümkün değildir”.Yönetmen müzik tercihini diegetik (kaynağı bilinen) müzikten/sesten yana kullanır. Örneğin yönetmen filmde o an karakterin tesadüfen radyoda dinlediği bir şarkıyı ya da yine karakterin çaldığı bir parçayı  kullanmayı sever. Haneke filmlerinde ses tasarımına da oldukça önem verir. Sinema dili olarak sessizliğe son derece önem veren yönetmen bu konuda şöyle yorum yapar: “Filmde duyulan şeyler benim için çok önemlidir. İzleyici bir filmi hatırladığında filmin içindeki sessiz anları hatırlamalıdır.”

Michael Haneke

Avusturyalı yönetmenin kariyerinde birbirinden kült, enterasan ve bol ödüllü onbir uzun metraj filmi vardır. 1989’daki ilk sinema filmi -daha sonra “Duygusal Buzlaşma Üçlemesi” olarak anılacak filmlerinin ilkini oluşturan- “Yedinci Kıta”da bastırılmış duyguların şiddetle sonuçlandığı oldukça rahatsız edici bir aile anlatılır. Bu filmin şokundan kurtulamamışken bana göre sinema tarihinin en rahatsız edici ve etkileyici filmlerinden biri olan “Ölümcül Oyunlar” (1997) ile şiddeti büyük bir ustalıkla sinemaya taşır. Birçok açıdan şaşırtıcı ve itici gelse de Haneke’nin amacı, medyada sunulan şiddet gösterilerinin istemsiz yarattığı uyuşmuşluğu yıkmaktır.

Dergimizin bu sayısında size yine seyretmesi zor ama enfes bir Michael Haneke filminden bahsetmek istiyorum. Psikolojik yoğunluğu son derece yüksek,ağır tempolu bu filmi seçme nedenim; benibirçok ünlü polisiye, gerilim, hatta korku filminden daha çok germeyi ve korkutmayı başarması. Bu derece etkili gerilimi müziksiz ve durağan bir anlatımla yaratmak yönetmenin dehasını bize gayet net bir şekilde gösteriyor.

Pek çoklarına göre Haneke’nin bugüne kadar çektiği en iyi filmlerinden biri kabul edilen yapım, bizi yönetmenin eleştirmeyi çok sevdiği konulardan biri olan burjuva aile evine davet ediyor. Film başladığında bir süre filmin teknik bir arızadan dolayı donduğunu düşünmüştüm. Sonra birden durağan kareden bir araç geçti, kafamı sallamaya başladım. Bir Haneke filmi izlediğimi unutmuştum. Birden kendimi bir evin salonunda buldum. Evli olduğunu tahmin ettiğim bir çift amatör kameradan çıktığı belli bir videoyu izliyordu. Yoksa filmin açılışında seyrettiğim durağan görüntüyü bu çift de mi izliyordu? Bu sorunun yanıtını inanın hâlâ bilmiyorum. Ve gördüğünüz gibi filme dışardan bakıyorum.

Sizi daha fazla merakta bırakmadan filmin konusuna geçeyim. Ünlü tolkşovcu George, esrarengiz bir tacizcinin hedefi olur. Tacizci, George’unailesine ait evin dış mekândan çekilmiş video kasetlerini düzenli olarak kapısıya bırakır.  Kaset, kan kusan bir çocuk karalamasına sarılıdır. Mesaj çok nettir: “Sizi takip ediyorum.” Rahatsız edici kasetlerin sıklığı artınca George’un karısı Anne endişelenir. Çocuklarına bir zarar gelmesinden korkarlar. Daha önce görmezden gelinen ailevi problemler derinleşmeye başlar. Aile bireylerinin suçluluk hissiyatı, videoları kimin yolladığı sorusunun ikinci planda kalmasına sebep olur ve bu durum büyük bir huzursuzluğa yol açar. İlginç biçimde kurgulanmış kasetlerin ardındaki gerçekler eşelendiğinde ise bambaşka hikayeler ortaya çıkacaktır. 1961′de Cezayir Savaşı’nı protesto eden göstericilerden iki yüzü polis tarafından Seine nehrine atılmış ve orada boğulmuştur. Boğulan kişilerin arasında Majid’in anne ve babası da vardır. George henüz altı yaşındayken ebeveynleri yanlarında çalışan Majid’i büyük bir nezaket göstererek evlatlık almış, George da bu durumu kaldıramamış, Majid’i uzaklaştırmak için ailesine onun kan kustuğu ve tüberküloz olduğu yalanını söylemiştir. Bunun üzerine Majid yetimhaneye gönderilmiş, George dolaylı olarak onun iyi bir eğitim almasını engellenmiştir. Peki, bu videoları gerçekten Majid mi gönderiyor? George, şüphelendiği Majid’i yıllar sonra bulur ve onunla yüzleşir. Majid sakin ve fakirdir. George ise zengin ve saldırgan… George, Majid’in yetişkin bir oğlu olduğu öğrenince şüphesi daha da artar.

2005 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ve FIPRESCI ödülünü alan film, toplam yirmi sekiz ödüle ve otuz yedi adaylığa sahip. Film, Fransız ve Cezayirli kimlikleri üzerinden  bize bir kibir ve ötekileştirme hikâyesi anlatıyor. Haneke bu filminde bizi sürekli alarmda tutarak  çözülmesi gereken bir bilmece atıyor önümüze. George’un film boyunca sadece kendi kariyerini düşündüğünü, bir başkasının ısdırap çekmesine neden olduğu halde en ufak bir vicdan azabı hissettmediğini; daha doğrusu bu duyguyu bastırdığını görürüz. George hatasını kabul etmediği gibi aynı zamanda yalan da söyler. Sık sık eşi Anne’den birşeyler gizler. Gizledikleri ve suçluluk psikolojisi aslında toplumsal duyarsızlığın yanısıra ülkelerin de sakladıkları şeylere parmak basar. 17 Ekim 1961′de Fransa’da yürüyüşe katılanlara polisin gösterdiği sert tepki yıllar boyunca Fransa’da gizlenip saklanmış (caché) ve aslında filmimize de ana konu olmuştur.

Haneke, ufakmış gibi görünen aslında son derece etkili dokunuşlarla filmine inanılmaz bir gerilim katmıştır. Tacizcinin yolladığı durağan videoları seyretmek bile başlı başına bir gerilim diyebilirim. George’un geçmişini, George’un  kâbusları aracılığıyla öğrenmemiz de yönetmenin mükemmel buluşundan başka bir şey değildir.  

Filmde etkileyici performanslarıyla dikkat çeken ünlü aktör Daniel Auteuil, eşsiz Juliette Binoche ve yönetmenin “Le Pianiste’ten” sonra yeniden çalıştığı Anne Giardot’un uyumu inanılmaz. Filmde Majid ve George’un ikinci kez bir araya geldiği sahne ise iddia ediyorum sinema tarihinin en unutulmaz ve en vahşi sahnelerinden biri olabilir.

“Kötümser olanlar, eğlencelik filmleri yaparlar… İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır.” Michael Haneke.

Keyifli izlemeler dilerim.

VAPURDAKİ CESET

Kaptan Mümtaz sabah seferini yapmak için kör karanlıkta Karşıyaka sahilindeki vapura adım attığında ne ile karşılaşacağından habersizdi. Yolcular heyecanla onu bekliyorlardı. Kimi işe geç kalmamak için acele ediyor, kimi de hâlâ uykulu gözlerle etrafı inceliyordu. Mümtaz, Kaptan Köşküne geçip motorları çalıştırdı. Aşağıda yolcuların binmesi için kendisinden talimat bekleyen delikanlıya başı ile işaret verdi. Yolcuların vapura binişini izlemeye koyuldu. İlkbaharın bu son günlerine rağmen hava soğuk ve rüzgârlıydı ama deniz tam aksine oldukça sakin görünüyordu. Hiç dalga yoktu. Mümtaz kapının vurulması ile başını çevirip kendisine çay getiren vapurun kantincisi Fikret’e teşekkür edecekti ki ortalığı yıkan bir kadın çığlığı ile neye uğradığını şaşırdı. Gayriihtiyari biraz önce yolcuların bindiği iskeleye başını çevirdi. İnsanların koşar adım vapuru terk ettiklerini görünce şaşkınlığı daha da arttı. Birkaç saniyelik paniğin ardından hem kantinci Fikret hem de kendisi koşar adım aşağıya indiler. Vapur henüz tamamen boşalmamıştı. İskelede görev yapan delikanlının da kendilerine doğru geldiğini gördüler.

Kaptan Mümtaz yanından geçen yolculardan birinin kolunu tutarak “Neler oluyor burada?” diye sordu. Lise öğrencisi olan genç çocuk korku dolu gözleriyle “Abi en arkada tekerlekli sandalyede ölü bir kadın var!” der demez o tarafa doğru yürümeye başladı.

Arka koltukta uyuyor gibi görünen genç kadını görmesi uzun sürmedi. Adımlarını hızlandırdı. Kadın en son koltuğun yanında duran tekerlekli sandalyede, elleri göğüs hizasında birleştirilmiş, uzun sarı bukleleri ellerinin üzerini örtecek şekilde bırakılmıştı. Üzerinde kot pantolon ve beyaz bir anorak olan kadının yaşını tahmin etmek zor değildi. Yirmili yaşların ortasında görünen kadının yüzü, gökten yere inerken yorulup uykuya dalmış bir meleği andırıyordu. Kaptan Mümtaz kadına yaklaştı ve onu incitmekten korkarak sağ bileğini tutup nabzına baktı. Ölü olduğu yüzünün solgunluğundan belliydi fakat refleks olarak her insanın yapacağını yapmıştı. Panik ve şok duygusu geçmeye başlıyordu. Kendisini izleyenlere dönerek “Biri hemen polisi arasın!” diye bağırdı. Okuduğu polisiye kitaplardan olay yerinin bozulmaması gerektiğini hatırlayınca vapurun “koridor” diye tabir edilen boşluğuna geçerek kadının olduğu yeri eliyle gösterdi:

“Polis gelene kadar hiç kimse bu tarafa geçmesin,” diye seslendi. Hemen arkasından gelen bir inleme sesi duyunca başını çevirip o tarafa doğru baktı. Yaşlı bir kadın gözlerini kapatmış, bir elini sol göğsünün üzerine koymuş, dua okuyor, gözyaşları duasına eşlik ediyordu. Kaptan Mümtaz, Fikret’e kadına hemen bir bardak su getirmesini söyledi.

“Teyzeciğim iyi misiniz?”

Kadın gözlerini aralayıp, “Ölmüş mü yavrucak?” diye fısıldadı. Mümtaz bir an ne söylemesi gerektiğini bilemese de kendini çabucak toparladı:

“Bilmiyorum. Birazdan polis ve sağlık ekipleri burada olur. Siz düşünmeyin bunları. Siz iyi misiniz? Kalbinizi tutuyorsunuz, kullandığınız bir ilacınız var mı?” Yaşlı kadın ona inanmayan gözlerle baktı:

“Siz beni boş verin, kızcağızın yan koltuğunda oturan üzgün adama bakın,” dedikten sonra gözlerini tekrar kapatıp dudaklarını kıpırdatmaya başladı. Kaptan Mümtaz ve orada olan herkes bu altmışlı yaşların sonundaki kadının söylediğini idrak etmeye çalışıyordu. Zira ölü kadının yanında kimseler yoktu. Boş koltukta sadece siyah bir kol çantası vardı…

***

Cinayet Masası Başkomiseri Ekrem ve yardımcısı Sina gelmeden Çarşı Karakol memurları vapurun girişine Olay Yeri şeritlerini çekmişlerdi.  Savcı Yalçın Yanar ve Olay Yeri İnceleme ekibi ilk incelemeleri yapıyordu.  Karşıyaka Vapur İskelesi ana baba gününe dönmüştü. İnsanların meraklı bakışları altında Cinayet Masası ekibi vapura girdi. Başkomiser Ekrem cinayet mahalline geldiğinde kalabalıkla karşılaşırsa hep aynı şeyi düşünürdü: İnsanların birçoğu ölümden korkarken neden ölmüş birini bu kadar merak ediyorlardı? Zihninden bunları geçirirken kurbana doğru ilerledi. Savcı ona ilk bilgileri verdikten sonra oradan ayrıldı. Ekrem ve Sina muhtemelen bir hayli zarar görmüş olan olay yerini daha fazla bozmamak için ayaklarına galoş, ellerine eldiven takarak kurbana yaklaştılar. Olay Yeri İnceleme ekibi bir ipucu bulmak için tüm vapuru araştırmaya başlamıştı. Başkomiser Ekrem karakoldan gelen memurlara döndü:

“Buraya ilk hanginiz geldiniz?” 

Genç bir memur yanıtladı. “Ben geldim Başkomiserim.”

“Kurban ile herhangi bir temasın oldu mu?”

“Olmadı. Olay yerini güvenli hâle getirdim, burada bulunan herkesi iskeleye aldım ve arkadaşlarımın ilgilenmesi için bıraktım. Kaptan da bana bu konuda yardımcı oldu,” diyerek başı ile Mümtaz’ı işaret etti. Başkomiser Ekrem devam etti:

“Herhangi bir şüpheli durum gözüne çarptı mı?”

“Hayır, çarpmadı Başkomiserim.”

Kaptan Mümtaz, yanında duran biri orta yaşlı diğeri genç iki kişiye, “Sizler buradan ayrılmayın. Birazdan sizlerle görüşeceğim,” dedikten sonra kurbanı incelemeye yöneldi. Genç kadın öldürüleli çok zaman geçmemişti. En fazla üç veya dört saat olmalıydı, zira ölüm katılığı henüz çok belirgin değildi. Başkomiser Ekrem kadının saçlarını kenara çekip önce ellerine, sonra da anorağının fermuarını açıp boynuna baktı. Yanılmamıştı. Kadının boynunda belirgin el izleri vardı. El bileklerinde de lezyonlar göze çarpıyordu. Kurban muhtemelen boğularak öldürülmüştü. Tabii en doğru sonucu Adli Tıp verecekti. Başkomiser kurbanın çantasını alıp açtı. Çantada cep telefonu haricinde birkaç makyaj malzemesi, küçük bir not defteri, gözlük kabı, sakız ve iki adet çikolata vardı. Cüzdanı ise neredeyse boştu. Ne para ne ehliyet ne de kimlik vardı. Sadece özel bir üniversiteye ait kimlik kartı göze çarpıyordu. Kurban Yeliz Kaynar, yirmi dokuz yaşında bir psikologdu. Başkomiser not defterinin sayfalarını karıştırmaya başladı. Gireceği derslerin tarihleri, danışan randevuları ve asistanlığını yaptığı profesörün verdiği bilgiler düzgün bir yazı ile not edilmişti. Sayfalar ilerledikçe bir kaç yerde “KORKUYORUM” kelimesi büyük harflerle yazılıp altları kalın çizgi ile çizilmişti. Sayfalarda neden ve kimden korktuğu ile ilgili bir bilgi yoktu. Dikkat çekici olan ise bir gün önce kardeşi ile görüşmesinin sonuçlarını yazdığı sayfaydı:

Fatih Kaynar

Sen kimsin? Bana bunları neden yapıyorsun?  Sana nasıl yardım edeceğimi artık ben bile bilmiyorum. Yazık, çok yazık. Bana savurduğun tehditlerin arkasında yatan gerçeği biliyorum. Bunu anlıyorum. Yaşadığın öfke, kızgınlık, inkâr, Tanrı’ya duyduğun kin… Bunların hepsinin seni ne hâle getirdiğini görmüyorsun. Değersizlik ve güvensizlik hislerinin, intihara eğiliminin depresyondan kaynaklandığını ne zaman kabul edeceksin? Destek almaya, tedavi olmaya seni ikna etmemin yolu bugünden sonra tamamen kapandı. Artık sen kendi yoluna, ben kendi yoluma. Sana yıllardır verdiğim uğraş boşunaymış. Her birey tercih ettiği hayatı yaşar. Hoşça kal! Sen benim yüreğimde hep çocuk hâlinle kalacaksın kardeşim.

Cümleleri okuyan Başkomiser Ekrem yardımcısı Sina’ya döndü:

“Hemen Fatih Kaynar’ın GBT’sini ve adres bilgilerini araştır,” dedikten sonra vapurdan dışarı çıktı. Olay Yeri İnceleme ekibi çalışmalarını sürdürüyordu. Başkomiser, polis arkadaşlarının yanına giderek diğer görgü tanıkları ile görüşmeye başladı. Vapurda bulunan yolcular olayı fark etmediklerini söylediler. Başkomiser Ekrem, Kaptan Mümtaz’ın yanına gidip, kendini tanıttı:

“Sizinle sakin bir yerde konuşalım,” dedikten sonra Kaptan’ın yanında bulunanlara bir yere ayrılmamalarını tembih etti. Kaptan Mümtaz onu Kaptan Köşküne yönlendirdi. İçeri girdiklerinde devam etti: “Size birkaç sorum olacak. Sabah vapura ilk geldiğinizde dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Bana tüm gördüklerinizi anlatın.”

“Her sabahki gibi gelip Kaptan Köşküne girdim. Yolcuların vapura binişini izledim. Kantini arayıp bir çay istedim. Farklı veya dikkatimi çeken bir şey olmadı, ta ki bir kadın çığlığı duyana kadar. Ben ne olduğunu anlayamadım bile. Fikret, yani kantincimiz yanımdaydı. Birlikte aşağıya indik. Yolcular vapurdan inmek için koşuyorlardı. Bir anlam veremedim. Vapurun arkasına doğru ilerleyince kadını gördüm. Sonra sizler geldiniz.” Sustu. Ellerini başına götürdü. “Aklım almıyor. Bu nasıl olabilir?” Gözleri hâlâ şokun etkisiyle boş bakıyordu.

“Aşağıya indiğinizde kurbanın yanında kimse var mıydı?”

“Vardıysa bile yolcuların vapurdan koşarak kaçmaları dolayısıyla dikkatimi çekmedi. Ortalık ana baba gününe dönmüştü. Zaten ne olduğunu tam kavrayamamıştım. Hızla vapurun arka tarafına doğru ilerledim ve kadını gördüm,” dedikten sonra sustu. Kaptan Köşkünün küçücük alanında volta atmaya başladı. Kendi kendine konuşur bir hâli vardı.

“Mümtaz Bey, sakinleşin biraz. Aşağıya indiğiniz ana tekrar dönüp iyice düşünün. Ufacık bir bilgi bile bizim için çok önemli. Şimdi, aşağıya indiniz ve yolcuların kaçarak çıkışa yöneldiğini gördünüz. Peki, bu karmaşada gözünüze çarpan ve çok sakin olan kimse dikkatinizi çekti mi?”

“Hayır, çekmedi. Dediğim gibi ben kurbana odaklanmıştım.”

Başkomiser Ekrem vapurun kamera kayıtlarını Emniyet’ten bir görevli memura aldıracağını söylediğinde Kaptan ona kameraların belki bir aya yakındır arızalı olduğunu söyledi. Üstünde durmayışlarının sebebi ise on beş yıldır görev yaptığı vapurlarda herhangi bir olayın olmamasıydı. Başkomiser tekrar görüşebileceklerini söyleyerek oradan ayrıldı. İskeleye inip kantinci Fikret ve yolcu giriş çıkışları ile ilgilenen görevli Zafer ile de konuştu. Onlar da bir şey görmemişlerdi. Sabahın ilk seferi her zaman kalabalık oluyordu. Başkomiser Ekrem özellikle Zafer’e odaklanmıştı. Yolcuların içeri girmesi için kapıyı açan delikanlı kurbanı tanımadığını söyledi. Bazı yolculara aşinaydı. Sürekli aynı saatte vapura binerlerdi fakat kurban onlardan biri değildi. Tekerlekli sandalyede oturması onun için dikkate değer değildi. Gün içinde birçok engelli insan vapura biniyordu. Başkomiser Ekrem bu kendini beğenmiş delikanlı ile tekrar görüşeceğine dair zihninin bir köşesine notunu aldı. Fikret ise hâlâ panik halindeydi. O, kantinde çay demleyip soğuk içecekleri hazırlamakla meşgul olduğunu anlatıp durdu. Kurbanı daha önce hiç görmemişti. Bundan adı kadar emindi. Bu iki görevlinin anlattıkları Kaptan Mümtaz’ın söylediklerinden farklı değildi. Görüştüğü yolcular olayın şoku ile kimseyi görmemişti. Başkomiser Ekrem yanına gelen yardımcısı Sina ile kurbanın Adli Tıbba götürülüşünü izledi. Olay Yeri ekibi çalışmalarını sürdürüyordu. Buradan herhangi bir delilin çıkmayacağına neredeyse eminlerdi.

“Sina, Fatih Kaynar’ın bilgileri geldi mi?” diye sordu Başkomiser.

“Henüz gelmedi.”

“Biz o bilgi gelene kadar çalıştığı üniversiteye gidelim,” dedikten sonra Olay Yeri ekibine herhangi bir delile rastlarlarsa kendisini aramalarını söyleyerek oradan ayrıldılar.

***

Bornova’da bulunan üniversiteye geldiklerinde kurbanın asistanlığını yaptığı profesörün derste olduğunu öğrendiler. Ders çıkışına on beş dakika vardı. Başkomiser Ekrem zaman geçsin diye uzun koridorda bir ileri bir geri yürümeye başladı. Sina ise sırtını duvara yaslamış onu izliyordu. Başkomiser Ekrem bir olay hakkında ne zaman düşüncelere dalsa ileri geri yürür, her adımı bir öncekinden daha sert ve hızlı olurdu. Sina, o durmadan konuşmaması gerektiğini öğreneli yıllar olmuştu. Sabırla bekledi. Henüz fikir alışverişi yapmamışlardı. Komiser Ekrem olduğu yerde döndü.

“Sina, katil bu kurbanı vapura öldürüp getirdi. İyi de onu nasıl kimse fark etmedi?”

“Biz toplu taşıma araçlarına bir an önce binebilmek için sağımıza solumuza bakmıyoruz ki. Hem katil sıradan bir yolcu olarak bindiyse kimsenin dikkatini çekmemiştir. Düşünsene, kim tekerlekli sandalye süren bir yolcuya dikkat eder ki? Etmesi için şüpheli bir durum olması gerekiyor. Eminim yolcular kurbanı hasta, yanındakini de hasta sahibi sanmışlardır.”

“İyi de kadın ölmüş. Kıpırtısız duruyor. İnsan hiç değilse yanından geçerken bakmaz mı?”

“Bakmaz amirim. Hele sabah işe gitmek için zamanla yarışıyorsa hiç bakmaz. Belki inen yolculardan bir şeyler gören olmuştur. Onları da bulmak samanlıkta iğne aramak demek. Olay yeri bozulmuş, kamera kaydı yok. Adli tabip bir şeyler bulursa belki elimizde bir ipucu olur, yoksa işimiz zor.”

“Zor diye bir şey yok Sina. Biz soruşturmayı her yönden ele alacağız. Bunu kurbana borçluyuz,” dediği an, bekledikleri sınıfın kapısı açıldı ve öğrenciler çıkmaya başladı. Onlar ise sınıfa yöneldi. Kürsüde evraklarını toplayan orta yaşlı adama doğru yaklaşıp kendilerini tanıttılar. Başkomiser, “Naci Bey, size Yeliz Kaynar hakkında birkaç sorumuz olacak,” dediği an Profesör elindeki kitabı kürsüye bırakıp telaşla sordu:

“Yeliz’e bir şey mi oldu? Bu sabahki derse katılmadı. Defalarca aradım. O böyle şeyler yapmazdı. Allah’ım, yoksa hastalığı mı nüksetti?” diyerek sorularını sıraladı.

“Çok üzgünüm. Başınız sağ olsun Naci Bey. Yeliz Hanım’ı bu sabah ölü bulduk,” dedi Başkomiser.

“Aman Allah’ım! Bu gerçek olamaz,” diyerek en öndeki sıraya panikle oturdu Profesör. Kravatını gevşetip gömleğinin düğmesini açtı. Başını ellerinin arasına aldı. Acının şoku içindeydi. Başkomiser Ekrem ve Sina ona biraz zaman tanıdılar. Bu, her zaman karşılaştıkları bir tepkiydi. Önce durum reddedilir, sonrasında ise derin bir kabulleniş başlardı.

Naci Bey kendini toparlamaya çalışarak “Olay nasıl olmuş?” diyebildi.

“Bu sabah vapurda cesedi bulundu. Size sormak istediklerimiz var. Yeliz Hanım’ın bildiğiniz bir düşmanı veya onu tehdit eden biri var mıydı?” diye sordu Başkomiser.

“Kim, niye tehdit etsin ki? O kendi hâlinde, kimseye zararı olmayan bir kızcağızdı. Okulumuzda sevilir ve sayılırdı. Öğrencilerle iletişimi güçlüydü. Sakin ve biraz içine kapanık bir yapıya sahipti.”

“Size hiç birilerinden korktuğundan bahsetti mi?”

“Hayır, bahsetmedi. O güçlü bir kızdı. Benim asistanlığımı yapıyor, bir yandan da tez projesini hazırlıyordu.”

“Danışan kabul ediyor muydu?”

“Elbette ediyordu. O iyi bir psikologdu. Terapi alan danışanları kendisini çok severdi.”

“Size hiç danışanlarından veya akrabalarından bahseder miydi?”

“Elbette bahsederdi, birlikte istişareler yapardık. Tez konusu olan ‘Dissosiyatif (Çoklu) Kişilik Bozukluğu’ hakkında görüş alışverişi yaptığımız için neredeyse her gün birkaç saatimizi beraber geçiriyorduk. Konu mutlaka danışanlarımıza da geliyordu.”

“Sizce Yeliz Hanım’ın ruhsal durumu son zamanlarda farklılık gösterdi mi?”

“Anlayamadım?”

“Yani Yeliz Hanım’da son zamanlarda bir farklılık gördünüz mü? Davranışları doğal mıydı?”

“Düşünmeme izin verin,” diyerek oturduğu yerden ayağa kalktı. Kürsüdeki çantasını açıp içinden bir dosya çıkardı. Birkaç sayfasını çevirdikten sonra, “Bakın, bu dosya onun tez dosyası. İki gün önce yazdığı bir makalede bir cümlesi dikkatimi çekmişti: ‘Ölümden korkuyorum. Doğal yoldan değil, bir başkasının hayatımı sonlandırmasından korkuyorum, diyen bir hastanın bu korku ile kendi hayatını sonlandıracağının bilimsel bir kaydı olmasa da ben bunu bilimsel olarak ispat edeceğim,’ diye yazmış. Bu konu hakkında dün tartışma yaşadık. Hatta o kadar sinirlendi ki bulunduğumuz ortamı terk edip gitti. Defalarca aramama rağmen cevap vermedi. Aman Allah’ım yoksa intihar mı etmiş?”

“Naci Bey, Yeliz Hanım’ın sık görüştüğü kimseler var mıydı? Örneğin bir erkek arkadaşı?”

“Bildiğim kadarıyla yoktu. Bu aralar bütün hayatı tez ödeviydi. Gece geç saatlere kadar okulda kalır, hem danışan dosyalarını inceler hem de ödevi için araştırmalar yapardı.”

“Rica etsem bizi odasına götürür müsünüz?”

“Elbette. Bir dakika çantamı toparlayayım,” diyerek kürsüye geçti. Adamın elleri titriyordu. İşini bitirir bitirmez kapıya yöneldi. Arkasından gelenleri umursamadan telaşlı telaşlı yürümeye başladı. Onu görenler bir yere geç kaldığını düşünebilirlerdi. Koridorda sola dönüp son kapının önünde durdu. Cebinden çıkardığı anahtar ile kapıyı açıp kenara çekildi. Başkomiser Ekrem ve Sina odaya girince kapıyı kapatıp sağdaki duvara sırtını dayadı. Oda fazlasıyla derli topluydu. Oturulan üç siyah koltuk dışında her şey beyazdı.

“Siz bu odaya istediğiniz zaman girebiliyor musunuz?” diye sordu Başkomiser.

“Evet, anahtarı bizzat Yeliz vermişti. Bir araya gelemediğimiz zamanlarda çalışma notlarımı odasına bırakabiliyordum. Benim odamın anahtarı da onda vardı.”

“Anladım,” dedikten sonra masada duran dosyaları ve ajandayı incelemeye başladı Başkomiser. Sina ise çalışma masasının çekmecelerini araştırıyordu. Masaüstü bilgisayar kapalıydı. Onu Adli Bilişim’e aldıracaklardı. Araştırmaları bittiğinde elle tutulur bir bilgiye ulaşamamışlardı. Sadece bir danışanın dosyası ilgilerini çekmişti. Yeliz Hanım’ın aldığı notlara bakılırsa bu danışan bir psikiyatra gitmesi gerektiğini kabul etmemiş, kendisine gelmeye devam etmişti. Başkomiser Ekrem dosyayı delil poşetine koydu. Bu kişiye daha önce konulan iki tanı ve ilaçlarını bırakmaması gerektiği kırmızı kalem ile daire içine almıştı. Danışanın dosyada iki farklı ismi vardı. Yeliz Hanım’ın son cümlesi ise yarım kalmıştı. Büyük harflerle, “Yeni bir kişilik daha ortaya çıktı. Bu sefer erkek ve adı …” yazıyordu. Araştırmaya değer bir ipucuydu bu. Başkomiser Ekrem ve Sina daha fazla bilgi edinemeyeceklerini anlayınca Naci Bey ile vedalaşıp üniversiteden ayrıldılar.

İzmir Bölge Emniyet Müdürlüğü’ne geldiklerinde kurbanın kardeşi hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamamışlardı. Zira Fatih Kaynar diye bir kişi asla var olmamıştı. Kurban tek çocuktu ve ebeveynini bir kaza sonucu kaybetmiş, babaannesinin yanında büyümüş, onu da geçen yıl kaybetmişti. Bu bilgileri edinen Başkomiser Ekrem şaşırdı:

“Allah allah! Bu kadın ne halt etmeye bir kardeşi olduğunu yazmış ki? Not defterindeki ve dosyadaki yazı karakterleri aynı. Biz yine de bu iki yazının karşılaştırılması için Adli Tıp Grafoloji incelemesi isteyelim,” dedikten sonra dosyada yazan danışanın adres bilgilerini bir kâğıda not aldı. Sina bu iki delili Adli Tıbba göndermek için bir polis memuruna teslim ettikten sonra beyaz tahtanın önüne geçip kurban hakkında öğrendiklerini yazdı. Komiser Ekrem ise Adli Patolog Doktor Ümran’ı arayarak bilgi aldı. Otopsi henüz bitmemiş olmasına rağmen kurbanın boğularak öldürüldüğü kesinleşmişti. Adli Tabibe göre kurban direnmemişti. Bileklerindeki lezyonlara kalın bir ip sebep olmuştu. Tırnak içleri temizdi. Cinsel istismara uğramamıştı. Toksikoloji raporu henüz gelmemişti fakat Patolog Doktor Ümran kanında uyuşturucu bir maddeye rastlayacaklarından emindi. Çünkü kurban boğulurken hiç tepki vermemiş görünüyordu. Kurbanın boynu ince olduğu için boğulurken atardamarda oluşan baskı kan akışını kesmişti. Kurbanın boynunda bulunan sinirler zedelenmiş, boyun omurlarından C1 ile C7 arasındaki ikisi kırılmış, kurban felç geçirerek iki ila dört dakika arası yaşam savaşı vermiş ve ölüm gerçekleşmişti. Kurbanın tüm bu olaylar esnasında tepkisiz olduğu düşünülüyordu. Aksini kanıtlayan hiçbir veriye rastlanmamıştı. Ölüm saati ise akşam 20.00 ile 22.00 arası olarak kayıtlara geçmişti. Tüm bu bilgileri tahtaya not aldıktan sonra kurbanın danışanını ziyaret etmek üzere yola koyuldular.

Bostanlı Mahallesi’ne geldiklerinde güneş denizin üzerinde batmaya başlamıştı. Adrese çok kolay ulaştılar. Kapıyı açan genç kıza kendilerini tanıttıklarında, anneannesinin içeride olduğunu söyledi. Tedirgin olmuştu. Bakışlarını yere indirerek konuşmasını sürdürdü.

“Anneannem biraz rahatsız. Sizinle konuşmak istemeyebilir. Ben önce haber vereyim,” diyerek açık kapıdan uzaklaştı. Başkomiser Ekrem ve Sina onun gelmesini beklemeden içeri girdiler. Genç kızın anneannesine bağrışları dışarıdan duyuluyordu. Üniversite çağlarında olan kız tekrar onlara doğru geldiğinde yüzünden öfke okunuyordu. Sesinin titremesine engel olamadı:

“Anneannem kimseyi görmek istemiyor. Polis olduğunuzu söyledim ama kabul etmedi. Gitseniz iyi olacak,” derken bakışlarını kaçırdı. Sağ eliyle sol el başparmağının etini yolmaya başladı.

“Biz de seninle konuşalım o zaman olur mu kızım,” dedi Başkomiser babacan bir tavırla. Kız bakışlarını anlamsızca ona çevirdi. Yüzünden ufak bir tebessüm geçti. Başını aşağı yukarı salladı.

“Ama dışarıda konuşalım. Anneannem bizi duymasın. Psikoloğunun vapurda öldüğünü duydu. Kriz geçirdi. İlaçlarını almaya onu ikna edemedim. Ben de anne ve babamı aradım. Birazdan gelirler,” diyerek cevabı beklemeden kapıyı çekti. Apartmanın içindeki beş basamak merdiveni koşar adım indi. Dış kapıyı açıp onların geçmesine müsaade ettikten sonra apartman bahçesinin taş duvarına oturup, bacaklarını sallamaya başladı. Gözlerini Başkomiser Ekrem’e kilitleyerek onun konuşmasına fırsat vermeden konuya girdi:

“Bu çok heyecanlı bir durum. Sabah arkadaşım Bora geldi. Vapurda bir kadın cesedi bulunmuş. Hem de kimin biliyor musunuz? Anneannemin psikoloğu Yeliz Hanım’ın! İnanabiliyor musunuz? Koca dünyada katil git, anneannemin psikoloğunu öldür! Gerçi kadın normal değildi ama yine de yazık olmuş. Benimle görüşmek istememişti. ‘Bir evden bir danışan yeter,’ demişti. Tabii anneannem bu habere çok üzüldü. Ona kızım diyor…”

“Kızım bir nefes al!” diyerek Başkomiser Ekrem onu susturdu. “Adın ne senin?”

Kız bu soru üzerine şaşkın gözlerle onlara baktı. “Nazan.”

“Nazan, şimdi sorduğumuz sorulara sakin sakin cevap ver. Sen Yeliz Hanım’ı tanıyor muydun?”

“Tabii tanıyordum. Anneannemi seanslarına ben götürüyordum.”

“Anneanneni tedavi ediyormuş. Bu konuda bize bilgi verebilir misin?”

“Veririm tabii. O biraz kibirliydi. Tedavi edemeyeceği kişiyi kabul etmiyordu. Beni de kabul etmemişti. Gerçi ben laf olsun diye gidecektim,” dedikten sonra kanayan parmağını ağzına alıp kanını emdi. Bacaklarını sallamaya devam ederken “Bu psikologları anlamak mümkün değil. Kimileri zorla gidiyor, kimisi de beni tedavi et diyor, ama onlar ne yapıyor? Gönüllü olanları başlarından atıyorlar.”

“Nazan, onu en son ne zaman gördün?”

“Dün sabah. Anneannemi götürdüm ama o bizi kabul etmedi. Anneannemin hastalığı için yeterince tecrübesi yokmuş. O psikologmuş ama anneannemin psikiyatride tedavi olması gerekiyormuş, muş, muş diye birçok şey sıraladı. Tabii anneannem bu duruma çok kızdı ve ona önce kendisinin psikiyatriste gitmesini söyledi. Kadın sürekli Fatih mi Fetih mi diye birinden söz etti. Yeliz Hanım eğer tedavisine devam etmezse onu hocasına şikâyet edeceğini söylüyordu. Yatılı destek almak zorundaymış, yine mış, mış’lı kelimeler kurdu. Bir şeyler söylemeye çalıştı. Başaramayınca bizi odasından dışarı atıp kapıyı kilitledi. İşin en garip yanı ise anneannem hiçbir şey olmamış gibi taksiye binip eve gitmemizi önerdi. Allah’ım dün ben iki akıl hastasının arasında kalmıştım. İnanabiliyor musunuz? Biri kapıyı kilitledi, diğeri ise eve gitmeyi istedi. Ben ne yaptım dersiniz? Hiçbir şey! Anneanneme eve kendisinin gitmesini söyleyip, hastaneden çıktım. Küçük Park’a gidip Bora’yı aradım. Kahve içip oturduk.”

“Anneannenin nesi var?”

“Of o tam bir deli. Sesler duyduğunu söylüyor. Ara ara bana da dinletiyor. Ben onun kadar çok duymasam da fısıltılarını duyuyorum. Tabii anne ve babam bana inanmıyorlar. Anneannenle kala kala kafayı yedin, diyorlar. Allah’ım biz ailecek çıldırmışız,” diyerek sesli bir kahkaha attı. Elinin etini tekrar yolmaya başladı.

“Nazan, şimdi yukarı çıkıp anneannenle görüşmemiz gerekiyor.”

“Onu boş ver polis abi. Ben sana her şeyi anlatırım. Hem anneannemin bir söylediği ile diğeri birbirini tutmuyor. Yoksa anneannemden mi şüpheleniyorsunuz? Yok artık! O tek başına şuradan şuraya gidemez. Hem bütün sabah evdeydi. Biz aynı odada kalıyoruz. Gece horultusundan uyuyamıyorum. Bazen şeytan dürtüyor. Al yastığı bas ağzına diye ama… Tabii bu şakaydı,” diyerek bakışlarını kanayan eline çevirdi.

“Nazan, hadi yukarı çıkalım. Anneannenle konuşmam lazım. Sen de bize yardım edersin. Hem Bora’nın adresi de lazım. Belki seni de yanımızda götürürüz ne dersin?” diye ısrar etti Başkomiser.

“Tamam. Hadi çıkalım ama anneannem kızarsa ben karışmam ona göre,” diyerek oturduğu taş duvardan yere atladı genç kız. Tıpkı indiği gibi hızlı adımlarla eve koşturdu. Kapıyı açtıklarında anneannesi ona sesleniyordu.

“Bakın, bizimki çıldırmış yine,” diyerek kadının bulunduğu odaya doğru ilerledi. Kadının üzerine kapıyı kilitlemişti. Açıp içeri girdi. Anneannesine sarıldı. “Anneanne, bak o kadar söyledim ama polis abi beni dinlemedi. Sana sorulacak soruları varmış,” diyerek odada bulunan koltuklardan birine geçirip oturdu. İleri geri sallanmaya başladı. Sanki odada değilmiş gibiydi. Kendi dünyasına dalıp gitmişti. Sina birkaç kez ona seslenince anneannesi lafa girdi:

“Boşuna kendinizi yormayın kızım. O burada değil. Kim bilir hangi diyarlarda dolanıyor. Torunum çok rahatsız. Siz gelmeden biraz önce ilaçlarını verdim fakat yuttuğundan çok emin değilim. Hastalığı gün geçtikçe ilerliyor, emin olun orada saatlerce gözü bir noktaya takılı oturabilir.  Sizler geçip şöyle oturun. Bu arada ismim Gülizar,” diyerek onlara yer gösterdi. Başkomiser Ekrem kadını dikkatlice incelemeye başladı. Davranışları çok normaldi. Kadın derin bir iç çektikten sonra devam etti:

“Elim olayı bu sabah duydum ve çok üzüldüm. İnanın hissettiğim acının tarifi yok. Size hikâyeyi baştan anlatayım. Ona göre sorularınızı sorarsınız. Torunum Nazan, paranoyak ve çoklu kişilik bozukluğu hastası. Anne ve babası Ağrı Dağı’na tırmanırken kayboldular ve bundan on iki sene önce cesetleri bulundu. Nazan o günden sonra değişmeye başladı. Ben ona tüm sevgimi verdim ama yeterli olmadı. Gün geçtikçe içine kapandı. Liseyi bitirdiğinde etrafında sadece bir arkadaşı kalmıştı; o da çocukluk arkadaşı Bora. Nazan rahatsızlığından dolayı üniversite eğitimi alamadı ama ona sorarsanız okula gidiyor. Kaç kişiliği var artık ben bile bilmiyorum. Sesler duyup kendi kendine konuşuyor. Bazı geceler uyumuyorum. Elinde bir bıçak, bir yastık ile başımı bekliyor, onun beni öldüreceğini söylüyor. Kendince tedbir alıyormuş. Bu sorunu aramızda çözüme kavuşturduk. Bazı zamanlar sesi bir erkek kadar gür ve kalın çıkıyor. Sürekli bir yerlerini kesiyor. Kan görmeyi sevdiğini söylüyor. Bazen de küçük bir kız çocuğu oluyor. Ben en çok o hâlini seviyorum. Onu kaç doktora götürdüm, sayısını unuttum. En son Yeliz Hanım ile temasa geçtik. Ben de kendisinden destek alıyordum. Çok yazık oldu kızcağıza çok. Nazan’ın terapisi bir yıla yakın çok iyi gitti fakat son zamanlarda Yeliz Hanım bizden kaçmaya başladı. Sebebini birkaç kez sordum. Bana Nazan’a yetemediğini söyledi. Psikiyatriden destek almasını öğütledi ama bunun için Nazan’ı ikna edemedim. Bizim hikâyemiz bu. Siz neler öğrenmek istiyorsunuz?”

“Gülizar Hanım, dün Yeliz Hanım’ı ziyarete gitmişsiniz ve sizi kabul etmemiş. Nazan anlattı. Sizi dışarı atıp kapıyı kilitlemiş. Yeliz Hanım neden böyle bir şey yaptı?”

“Başkomiser oğlum, Yeliz Hanım Nazan’ın tehditlerinden korkuyordu. Dün gitme sebebim ondan iyi bir psikiyatrist tavsiyesi alıp, Nazan’ı biran önce yatılı tedaviye başlamaları için ikna etmesini rica etmekti. Ben Yeliz Hanım ile görüşürken dışarıda bekleyen Nazan içeri girip ona tehditler savurmaya başladı. Kapının dışından söylediklerimizi duymuştu. Ben Nazan’ı zapt etmekte güçlük yaşadım. Bunu size nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama Nazan o an Nazan değildi,” diyerek odanın bir köşesinde oturan torununa baktı. Derin bir iç çekti. Fısıltı halinde.

“Nazan, Yeliz Hanım’a kendisinin onun kardeşi Fatih olduğunu söyledi. Onu öldüreceğini hakkı olan mirası vermediği için ona dünyayı dar edeceğini bir erkek sesi ile söyleyince ben kolundan tutup dışarı çıkardım. Yeliz Hanım korkmuş ve güvenliği aramak için telefonu eline almıştı. Biz çıkar çıkmaz kapıyı kilitledi. Ben de Nazan daha fazla sorun açmasın diye eve getirmek istedim ama o benimle gelmedi. Bora ile görüşeceğini söyleyip yanımdan ayrıldı.”

“Neden onu hastanenin psikiyatri bölümüne götürmediniz?”

“Oradaki doktor ile bir-iki kez görüşmüş ve sevmemişti. Aslında hata benim. Biz büyüklere çocuklarının veya torunlarının hasta olduğunu kabul etmek zor geliyor. Ne deseniz haklısınız Başkomiser oğlum.”

“Nazan dün gece evden ayrıldı mı?”

“Ayrılmadı. Neden sordunuz?”

“Siz uyuduktan sonra ayrılmış olabilir mi?”

“Olamaz. Çünkü gece yatarken kendisini yatağına bağlamamı istiyor. Bana zarar vereceğinden korkuyor. Bu çözümü kendisi buldu. Ben ilk başta kabul etmedim ama başka çarem yoktu,” diyerek gözünden akan yaşı sildi.

“Gülizar Hanım, siz Nazan’ı bir an önce hastaneye yatırın, yoksa ya kendisine ya da size zarar verecek.”

“Evladımın tek yadigârını hastaneye kapatmak benim için çok zor ama artık baş edemiyorum. Umarım tedavi için geç kalmamışımdır.”

“Peki, siz tedavi aldığınız süre zarfında hiç Yeliz Hanım’ı tehdit eden veya farklı bir davranışta bulunan birine denk geldiniz mi?”

“Gelmedim. Eğer öyle bir şey olmuşsa bile ben Nazan ile meşgul olduğumdan dikkatimden kaçmıştır.”

Başkomiser Ekrem ve Sina, torununun hastalığını kabullenmekte gecikerek ona en büyük zararı veren Gülizar Hanım’dan Bora’nın adresini alıp oradan ayrıldılar.

Kapıyı açan Bora, Başkomiser Ekrem kendilerini tanıtınca hiç şaşırmadan onları beklediğini söyledi. İçeri davet ettiği misafirlerini mutfağa aldı. Kendisine hazırladığı kahveden onlara da ikram etti. Sağ eli sargılıydı. Fincanları masaya koyarken zorlandı. Nazan’ın rahatsızlığının ilerlemesine sebep olarak Gülizar Hanım’ı suçlayarak konuşmaya başladı. Nazan’dan ara ara kendisinin de korktuğunu dile getirdi. Başkomiser, “Bora, sabah vapurda gördüğün ölü kadını tanıyor muydun?” diye sordu.

“Tanıyordum abi. Nazan ile birkaç kez yanına gitmiştim. İyi bir kadındı. Öldüğüne üzüldüm.”

“Vapurda dikkatini çeken bir şey oldu mu? Kadının yanında biri var mıydı?”

“Hiç dikkat etmedim. Vapur çok kalabalıktı. Ben ön taraftaydım. Daha yeni içeri alınmıştık.”

“Sıra beklerken tekerlekli sandalyeyi gördün mü?”

“Görmedim. Hem tekerlekli sandalye ile yolculuk yapanlara vapura binmelerinde görevliler yardım ediyor. Siz onlara sorun.”

“Bora, iyice düşün. Yolcular vapura binerken çıkmak isteyen biri gözüne çarptı mı?”

“Düşünüyorum abi, ama o hengâmede dikkat etmedim. Zaten bir kadın bağırınca neredeyse tüm vapur bir anda boşaldı. Ben arka tarafta ona yakındım zaten. Yeliz Hanım’ı görünce o şokla hemen dışarıya koştum. Sonra kendimi Nazanlara attım. Gerçi Nazan kadının öldüğüne sevindi ya…”

Bu sefer Sina devam etti. “Bora, senden olayın olduğu ana odaklanmanı istiyorum. En ufak şeyi bile hatırlamaya çalış. Zihnini tekrar olay anına çevir ve düşün. En ufak bir detayın bile bize çok faydası olur.”

“Dedim ya abla, çok kalabalıktı. Hiçbir şey dikkatimi çekmedi.”

“Yeliz Hanım’la daha önce vapurda karşılaştın mı hiç?” diye sordu Başkomiser.

“Yok abi, onu ilk kez bugün gördüm.”

“Bora, sen vapurun neresindeydin?”

“Ön tarafındaydım abi.”

“Sen vapura ilk binenlerden miydin?”

“Ben hatırlamıyorum. Çok kalabalıktı.”

“Sen üniversitede hangi bölümde okuyorsun Bora?”

“Anlamadım abi?”

“Sorum çok basit. Hangi bölümde okuyorsun?”

“Eczacılık okuyorum abi. Bu sene son senem.”

“Eline ne oldu?” Bora sorulan sorular karşısında terlemeye başlamıştı. Üzerindeki kapüşonlu kazağının kollarını yukarı sıyırdı. Sol bileğinde hafif bir morluk vardı. Soruyu anlamamış gibi misafirlerinin yüzlerine boş boş baktı. Başkomiser Ekrem’in telefonu çaldı. Konuşması kısa sürdü. Adli patolog Ümran kurbanın kanında yüklü miktarda morfine rastlandığı bilgisini verip konuşmayı sonlandırdı.

“Eline ve bileğine ne oldu?”

“Spor yaparken yaraladım,” derken sesinin titremesine engel olamadı. Alnında biriken terleri sargılı eliyle sildi.

“Bora sen sabah vapura ilk binenlerden miydin? Oğlum doğruyu söyle. Beni yorma. Yoksa seni Emniyet’e alırım. Şimdi olayı baştan anlat.”

“Ben hatırlamıyorum abi.”

“Sina kelepçeleri çıkar. Bora’yı Emniyet’e alıyoruz,” dedikten sonra Bora’ya döndü. “Oğlum, madem yalan söylüyorsun bari ne söylediğine dikkat et. Bana iki kez vapurun ön tarafında olduğunu, sonra ise arkasında hatta Yeliz Hanım’a yakın olduğunu söyledin. Şimdi doğruları söyle yoksa seni konuşturmayı bilirim ben. Ha, bir de aklıma takıldı. Koridorun duvarında asılı olan fotoğrafta, tekerlekli sandalyede oturan kadın kim?”

“Annem. Bir ay kadar ön-ce öl-dü…”diyebildi kekeleyerek. Başkomiser, Sina’ya başı ile işaret verdi. Sina, Bora’nın oturduğu sandalyenin yanına gidip, elini omzuna koydu. Tekerlekli sandalye Adli Tıbba delil olarak gitmişti. Parmak izi araştırmasında Bora’ya ait izler bulunacağından neredeyse adı kadar emindi Başkomiser Ekrem.

“Şimdi bize neler olduğunu anlatacak mısın? Delillerin senin aleyhine çıkması an meselesi. Adli Tıp eminim tekerlekli sandalyede parmak izlerine rastlayacaktır, bununla da kalmayıp fotoğraftaki model ile eşleşmesini sağlayacaktır,” diyerek gözlerini Bora’nın gözlerine dikti. Bora huzursuzca kıpırdandı. Başını önüne eğdi.

“O, benim arkadaşımı deli hastanesine kapatacaktı. Nazan çok acı çekti. Ben sadece ona yardım ettim. Siz arkadaşınıza yardım etmez misiniz? Dün Nazan ile Küçük Park’ta otururken plan yaptık. Yeliz Hanım’ı akşam dışarıda bir kafeye kahve içmeye davet ettik. Gelmez ise Nazan olay çıkaracağını söyledi. Ben Nazan’ı kafeye bırakıp arabamla eve geldim. Annem kanser hastasıydı. Ona verilen ampul morfinden kalmıştı. Alıp gerisin geri Nazan’ın yanına döndüm. Hava kararmış, akşam olmuştu. Yeliz Hanım beni görünce sevindi. Nazan ile yalnız kalmak istemiyordu. Bana Nazan’ı ikna etmem için yalvardı. Nazan itiraz edince fazla üstelemedi. Nazan yürümek istediğini söyleyince onlar kafeden kalktılar. Ben ise onlara karton bardakta kahve alıp yetişeceğimi söyledim. Kafe ara sokaktaydı. Kış olduğu için sokakta kimseler yoktu. Onlar önümde yürürken ben bir bahçe duvarının üzerine elimdeki kahveleri koyup Yeliz Hanım’ın isminin yazdığı bardağa morfini boşalttım,” dedikten sonra sustu. Vicdan azabı çekiyordu. Olayın gerçekliğini, itiraf ettikçe daha iyi anlamaya başlamıştı. Gözlerini masanın üzerinde duran fincana sabitleyip konuşmasını sürdürdü.

“Biz sadece onu korkutacaktık. Nazan ile öyle anlaşmıştık. Yeliz Hanım kahvesini içince kendini kötü hissettiğini söyledi. Onu evine bırakacaktık fakat Nazan eve gidince bambaşka biri oldu. Kadın baygın olmasına rağmen Nazan onu hırpalıyordu. Evi birinci kat olduğu için bizi kimse görmemişti. Nazan onun boğazını sıkmaya başladı. Ben engel olmaya çalıştım. Bileğimi tutup büktü. Canımın acısı ile ona engel olamadım. Kadın zaten baygındı. Son nefesini verdiğini anlamadım bile. Yazık oldu, hem de çok yazık. Nazan hiçbir şey olmamış gibi kendisini eve bırakmamı istedi. Ben de bıraktım. İnanın böyle olacağını hiç tahmin etmemiştim,” derken gözyaşlarını tutamadı. Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti:

“Anneannesi namaza kalkınca kendisi de kalkmış, beni aradı. Buluştuk. Nazan vapurun kamerası hakkında bilgi sahibiydi. Yolcu girişleri ile ilgilenen Zafer onların apartmanında oturuyormuş. Anneannesine kameranın bozuk olduğunu söylerken duymuş. Ben bodrumdan tekerlekli sandalyeyi çıkardım. Daha sonra Yeliz Hanım’ı sandalyeye oturtarak Karşıyaka Vapur İskelesi’ne geldik. Nazan arabada kaldı. Ben kapüşonumu iyice yüzüme çekerek ikinci kişi olarak vapura bindim. En arkaya yürüdüm. Yeliz Hanım’ı son koltuğun yanına bırakıp hemen bir önceki koltuğa geçtim. Sabah mahmurluğu ile binen yolcular beni fark etmemişti. Oturur oturmaz kapüşonumu başımdan indirdim. Arkama bakmamak için kendimle savaşıyordum. O telaş ile çantasını kucağına değil koltuğa bırakmışım. Bir kadın çığlık atınca fark ettim. Oturduğum yerden kalktım. Yeliz Hanım’ın yanındaki koltuğa geçtim. Gözyaşlarıma engel olamıyordum. Ondan beni affetmesini istedim. Sonra koşar adım arabaya döndüm. Nazan ile evlerine gittik. Anneannesi deliye dönmüştü. Nazan ona Yeliz Hanım’ı öldürdüğünü söyleyince bize bu olaydan kimseye bahsetmememizi söyledi. Ben çok üzgünüm… Ben sadece arkadaşıma yardım etmek istedim abi. Şimdi bana ne olacak? Onu ben öldürmedim. Beni tutuklamazsınız değil mi?” diye saflıkla sordu. Aldığı cevap ise bileklerine geçirilen kelepçeler oldu.

REMZİ ÜNAL

Yalnız Bir Dedektif

“Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiç bir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur bir özel dedektif.” Kısaca Remzi Ünal! 2019’da yaşama veda eden, yerli polisiyenin usta kalemi Celil Oker’in Remzi Ünal’ı!

İstanbul beladır; tenhalarından uzak duramayanlar için her nevi macerayı vaat eder. Remzi Ünal da başrolündedir bu serüvenlerin. Etiler’deki evinde tek başına yaşar. Pencere kenarında oturup sigara içer, kahvesini yudumlar, televizyon izler, uçuş simülasyonunda vakit geçirir. Acıktığı vakit buzdolabında midesini oyalayacak bir şeyler yoksa dışarıdan yemek söyler. Öğün hakkını genellikle kıymalı pideden yana kullanır.

Yalnızlığı sever Ünal. Sıkılınca tek başına sinemaya gider. Birlikte Aikido’ya gittikleri reklamcı arkadaşı ve apartmana girip çıkarken selamlaştığı emekli subay apartman yöneticisi haricinde pek bir arkadaşı yoktur. Hayatının bir bölümüne ortak olan, onunla anlaşan, bazense ters düşen flörtü Yıldız Turanlı vardır bir de. Aynı eve çıkma planları bile olmuştur, ama yürümemiştir.

Esasında bir başınadır Remzi Ünal. Yalnız uyur, uyanır. Gün içinde zaman bulursa şekerleme yapmayı sever. Uykusunu iyi almışsa yataktan borçlu değil, alacaklı gibi kalkmış hisseder kendini. Düzenli banyo yapar. Müşteriyle görüşmeden evvel mutlaka sakal tıraşını olur. Ev dışında en çok arabasında vakit geçirir. Orada yalnız değildir ama. Cream, Blues Brothers, Kardaşlar, Dervişan, Moğollar, Cem Karaca ve Apaşlar ona eşlik eder.

Hayat işte, düzeninde akıp gider! Sonra, reklamcı arkadaşının yardımıyla gazeteye verdiği ilan birilerinin kafasındaki tilkileri tetikler ve Ünal’ın numarası tuşlanır. Bu sırada okkalı kahve keyfi bölündüyse homurdanarak telefona cevap verir nevi şahsına münhasır dedektifimiz ve ver elini tenhalar, başka deryalar! Zalimdir dünya. Başta küçük görünen talepler büyük, masum görünen isteklerse dolambaçlıdır. Kimi zaman kavga, kıyamet kopar, ama Remzi Ünal silahına davranmaz. Çünkü silah taşımaz. Çok mecbur kalırsa Aikido ile kendini savunur. Bir iki Steven Segal numarası çeker. Sadece ev ve araç telefonu kullanır. Son dönemini hariç tutarsak cep telefonu bulundurmaz. Kullandığı zaman da bin pişman olur. Hele akıllı telefonlardan nefret eder.

Hafızası kuvvetlidir Ünal’ın. Kaleme kağıda ihtiyaç duymaz. Müşterilerinin telefon numaralarını, adreslerini aklına yazar. Kapalı kapıları Bruce Lee tekmeleri ile değil, zamanında Lizbon Hırsızlar Pazarı’ndan aldığı maymuncukla açar. Arada bir kapıların arkasında başına beklenmedik çoraplar örecek haydutlar bulunur.

Sözünü esirgemez Remzi Ünal. İçtendir, dürüsttür, ahlaklıdır, vicdanlıdır, özünde hakikidir, kimi zamansa mizahi. Başarıp başaramayacağından emin olmadığı bir şey için söz vermez, boş vaatlerden kaçınır. Dünyayı kurtaramayacağını da bilir. Yalnız, bir işi kabul ederse de sonuna kadar sahiplenir. İşin gereği neyse onu yerine getirmekle yükümlüdür. Mesela illa gerekmiyorsa suçluları adalete teslim etme kaygısını taşımaz. Polisle, savcıyla, hakimle karşılaşmaktan hoşlanmaz. Mümkünse onlardan ve türevlerinden uzak durur. Ama adildir. İhtiyaç halinde 155’i arayıp ismini vermeden ihbarda bulunur. Mesleğinin bir cilvesi olarak çoğu zaman cesetlerle karşılaşır. Bu ceset veya cesetler baştan ortaya çıkmazsa sonradan peyda olur. Çoğunlukla kayıp bir kişinin peşinden iz sürer. At izi it izine karışmasa bile işler mutlaka sarpa sarar. Yine de her şeyin olduğu gibi, bu maceraların da bir çözümü bulunur. Genellikle her bir muammanın aydınlanarak yerli yerine oturduğu çözüm toplantıları finalde yerini alır. O esnada, baştan beri masum gibi görünenler katil, katil görünenler de masum çıkabilir. Sağ, sol, çapraz kroşe, ters köşe, kapanış!

Dedektifimiz insan sarrafıdır. Onları dinler, gözlemler, anlamaya çalışır. Sezgileri genellikle kuvvetlidir. İnsan denen mahluku tanır, nasıl davranacağını az çok bilir. Bazense bu hususta yanılır, tuzağa düşer. Kimi zaman öyle kötü faka basar ki “Her şey bitti,” dersin. Esasta bitmemiştir, bitmez, bitemez. On kitaplık seride sınırlı kalmasına rağmen, Remzi Ünal her daim özlenir, dönüp dolaşıp tekrar okunur.

AYLİN TÜRKOĞLU

Nurhan Işkın’ın Cevval Başkomiseri

Aylin Türkoğlu. Almanya doğumlu yazar Nurhan Işkın’ın kahramanı. Atılgan, deli fişek bir o kadar da duygusal bir kadın. Meslektaşlarını bir anne şefkatiyle koruma altına alan ama suçlulara asla müsamaha göstermeyen bir polis. Polislik mesleğinin erkeklikle özdeşleştirildiği bir ülkede hatta bir dünyada, bir kadın olarak hanımefendiliğini bozmadan var olabilmenin ve ayakta kalabilmenin çok zor olduğunu bilen bir polis. Bıçağın kemiğe dayandığı kimi zamanlarda ise hak edene hak ettiği şekilde hitap etmekten imtina etmeyen bir kadın. ‘Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır’ demişler ama eğer o yılan deliğinden çıkmayacak kadar akıllıysa ve onun başını ezmeniz gerekiyorsa biraz küfretmek kimsenin canını acıtmaz diye düşünen bir insan.

İşte Başkomiser Aylin’in deli dolu karakteri böyle başı ezilecek yılanlarla karşılaştığı zaman ortaya çıkıyor. Fakat suçlulara karşı duyduğu acımasız öfkesini onlara cezalandırmak için kullanamayacağını bilecek kadar da sorumluluk sahibi bir polis. Öfkesini onları adalete teslim etmek için kullanıyor. Çünkü biliyor ki eğer suçluların cezalarını herkes kendisi vermeye kalkarsa, bu dünyada insanların adalet denen kuruma olan inançları yok olabilir.

“Seni onun bunun çocuğu! Çocuklara mı gücün yetiyor? Yaşıtlarına yapamadığını çocuklara mı yapıyorsun? Nasıl hastalıklı bir ruha sahipsin? Seni şuracıkta öldürsem kılım kıpırdamaz ama dua et yargıç değilim. Yoksa nefes dahi almana izin vermezdim. Beş yaşındaki çocuğa bunu nasıl yaparsın? (…) Erkeğim diye ortalıkta dolaşırsın öyle değil mi?” (Suskun Çığlık)

Bunlar benim değil, Aylin Türkoğlu’nun söylediği sözler. Annesini ve polis olan babasını küçük yaşta kaybetmiş olan Aylin, çok sevdiği polislik mesleğine akademiyi bitirdikten sonra adım atmış. Kaybettiği babasının izinden giderken mesleği olan polisliği, tüm kötülüklere rağmen dünyayı daha güzel bir hale getirmek için yapıyor. Bu taviz vermezliği ve azmi sayesinde amirleri ve emrindekiler tarafından takdir ediliyor Aylin Türkoğlu.

Yardımcısı Sinan Yılmaz ve diğer mesai arkadaşlarına kâh bağırarak kâh onları bir abla gibi koruyup kollayarak çetrefilli cinayet vakalarını çözüyor. Nurhan Işkın’ın kelimeleriyle “Sahaya giderken saatli bir bombaya dönüşebilen bir kadın.”

Yardımcısı Sinan Yılmaz’ın bir sorusu üzerine cevabı yapıştıracak kadar da hazırcevap:

“Yanlış anlamayın ama çiçek ve çikolata sizi neden bu kadar rahatsız etti?”

Şu an (araştırılacak) iki cinayetim ve (maktullerin üzerinde bulunmuş) bol miktarda güllerim var da ondan!” (Katilin Özrü)

***

Uzatmalı nişanlısı olacak Hakan Mert’e de meslektaşlarına davrandığı şekilde kimi zaman nüktedan kimi zaman sevgi dolu yaklaşıyor Komiser Aylin.

“İçeri gel Hakan, yoksa orada kök salacaksın, bu kadar işimin arasında bir de senin köklerini temizlemekle uğraşmayayım.” (Katilin Özrü)

Nurhan Işkın’ın kahramanı Başkomiser Aylin Türkoğlu olan roman ve hikâyeleri:

Katilin Özrü (roman, 2014, Kozalak Yayınevi)

Geçmişten Gelen Cellat (roman, 2017, Karina Yayınevi)

Şeytanın Kızı (öykü, 2018, Kırmızı Battaniye- kolektif hikayeler, Paradigma Akademi)

Suskun Çığlık (roman, 2019, Arsine Yayınevi)

Kayıp (öykü, 2021, Pazartesi Çıkmazı- kolektif hikayeler, Herdem Yayınevi)

Dilsizler (çizgi roman, 2021, Yabani Dergi Polisiye Özel Sayı)

Ben Sadece Çocukları Kurtardım (öykü, 2021, Dark Polisiye İkinci Kitap, Dark İstanbul Yayınevi)

KATİ HİRŞEL

Şu Bizim Kati Hirşel

Hayatının büyük bir bölümünü Almanya’da geçiren Esmahan Aykol’un 2001 yılında basılan Kitapçı Dükkânı adlı romanıyla tanıştık Kati Hirşel’le. Esprili ve akıcı bir dille yazılmış bu romanı serinin diğer kitapları Kelepir Ev (2007), Şüpheli Bir Ölüm (2007) ve Tango İstanbul (2012) takip etti.

Alman faşizminden kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Türk vatandaşlığına geçen ilk birkaç kişiden biri olan Yahudi bir hukuk profesörünün kızıdır Kati. İstanbul Üniversitesi Ceza Enstitüsünü kuran Avraham Bey, karısının ısrarlarına dayanamayarak 1965’te çok sevdiği İstanbul’dan ayrılarak ülkesine geri dönmüştür.

İstanbul’da doğan ve hayatının ilk yedi yılını bu şehirde geçiren Kati, 1988’de bir arkadaşını ziyaret etmek için birkaç günlüğüne tekrar İstanbul’a gelir… geliş o geliş. Hayranı olduğu İstanbul’dan bir daha ayrılamaz. On üç yıldır İstanbul’da yaşamakta ve üç yıldır da Kulebidi’nde açmış olduğu bir kitapçı dükkânında yalnızca polisiye kitaplar satmaktadır. “Öyle ya, polisiye roman okumayı seven birinin polisiye roman satmayı da sevmesinden daha doğal ne olabilir?”

Dükkânında iki yardımcısı vardır Kati’nin; Fofo ve Pelin. Asıl adı Juan Antonio olan Fofo, memleketi Granada’da avukat bir Türke aşık olup onun peşinden İstanbul’a gelmiş bir eşcinseldir. Avukat sevgilisinden ayrıldıktan sonra Kati’nin evine taşınır ve dükkânda çalışmaya başlar. Fofo, İstanbul gecelerinde çokça vakit geçirmesi sayesinde edindiği geniş çevre ve meraklı yapısıyla Kati’nin cinayet soruşturmalarındaki en büyük yardımcısıdır.

Pelin ise Kati’nin geçici yardımcısıdır. Fofo aşk meşk işlerine kendini fazla kaptırıp dükkânı boşlamaya başlayınca, Kati İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan Pelin’i işe almak zorunda kalır.

Kırk üç yaşında, şen şakrak, esprili, tuttuğunu koparan, karşılaştığı her yakışıklı adamı potansiyel sevgili olarak gören, en büyük dertlerinden biri göz çevresindeki kırışıklıkların artması olan Kati, hayranlık uyandıracak seviyede güzel Türkçe konuşur. “Ne kadar ekmek o kadar köfte”, “Nerde tırak orda bırak”, “İti an çomağı hazırla” gibi deyimleri bilen ve tam yerinde kullanan bu kadının yabancı kökenli olduğunu konuşmasından anlamak mümkün değildir. Gerçi “Merak kediyi öldürür” şeklindeki İngiliz atasözünü kullandığı yerde, “İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya ….” şeklindeki atasözümüzü kullanmayışı hanesine eksi puan yazdırır ama “O kadar kusur kadı kızında da olur.” Türkçesi konusunda iddialıdır ve kendisine Türkçe dersi verilmeye kalkışılmasından hoşlanmaz. Bu konudaki duygularını, “Benimle her konuda dalga geçilebilirdi ama Türkçe konusunda asla!” diyerek dile getirir.

Kendini İstanbullu olarak tanımlayan Kati, milletler hakkındaki klişelerden en muzdarip insanlardan biridir. Zaman zaman Türklerin Almanlarla, zaman zaman da Almanların Türklerle ilgili tuhaf önyargılarından bahsetmeden geçemez.

Serinin ilk kitabı olan Kitapçı Dükkânı’nda, çocukluk arkadaşı Petra’nın Türk-Alman ortak yapımı bir filmin çekimleri için İstanbul’a gelmesiyle başlar Kati’nin amatör dedektiflik macerası. Petra’nın başrolünü üstlendiği filmin yönetmeni olan Müller, kaldığı otel odasındaki küvetin içinde ölü bulunur. Ölüm nedeni ise suyun içine atılan saç kurutma makinesidir.

“Ben çocukluğumdan beri cinayet romanları okurdum, hatta son üç yıldır cinayet romanları satıyordum: Artık sıradan bir okur değildim. Teorik bilgilerimi toplum yararına sunmanın zamanı gelmişti,” diye düşünen Kati kolları sıvar ve katilin peşine düşer.

Girişkenliği ve sözünü esirgemeyen tavrıyla insanlarla ilişki kurmakta zorlanmayan Kati, Fofo’nun, bir gazetede genel yayın müdürü olan arkadaşı Jale’nin, kendisine ilgi duyan kebap düşkünü Cinayet Büro Komiseri Batuhan’ın, sevgilisi Avukat Selim’in çevresinden de yararlanarak istediği bilgilere fazla zorlanmadan ulaşmayı başarır. Bu dost-ahbap çevresinin sayesinde ulaştığı kişilere kendini amatör dedektif olarak tanıtır, bu çevre torpilinin sayesinde de hiç kimse kendisine, “Dedektif de neymiş? Burası Türkiye, Amerika değil, yürü git işine hanım, başımı belaya sokma,” demez, kuzu kuzu konuşup istediği bilgileri verir.

Yazarın hukukçu olmasından kaynaklanan bir şey mi bilmiyorum ama bütün maceralarda kendisine en çok yardım eden kişiler avukatlardır. Kati’nin çevresi neredeyse küçük bir avukat ordusu tarafından çevrilmiştir. Kati’nin sevgilisi Selim ticaret avukatıdır, Fofo’nun uğruna ülkesini terk ettiği sevgilisi Ali avukattır, Selim’in Fransız arkadaşı Jean avukattır, Kati’nin babası Avraham Hirschel ceza hukukçusudur.

Alman arkadaşları tarafından pek çok açıdan haddinden fazla asimile olduğu düşünülen Kati, bu cinayet araştırmaları sırasında kullandığı taktiklerle onları haksız çıkarmaz. Aslında polislerden pek haz etmemesine rağmen, karşılaştığı polislere hayali rütbelerle hitap ederek onların egolarını okşar ve ağızlarından laf almayı başarır. Polis memurlarına komiser, komiserlere başkomiser, başkomiserlere sayın emniyet müdürüm diye hitap edilmesi gerektiğini ve bu hayali rütbelerin Emniyet’te bir sürü kapıyı açtığını keşfetmiş nadir insanlardan biri olmakla gurur duyar.

Serinin ikinci kitabı olan Kelepir Ev’de, ev sahibinin kiraya yaptığı zamma sinirlenen Kati, bir ev almak için girişimlere başladığı sırada kendini bir anda belanın içinde bulur. Hazineye ait olan ve mafya tarafından işgal edilerek büro olarak kullanılan bu evi görmeye gittiğinde işgalciyle dalaşan Kati adamla boğaz boğaza gelir. Kızgınlığı geçmeyen adamın kitapçı dükkânına gelerek tehditlerine devam etmesi üzerine de adamın kafasına kül tablasıyla vurur. Ertesi gün dükkâna gelen polis adamın bürosunda ölü olarak bulunduğunu söyler. Şüphelilerden biri de Kati’dir doğal olarak.

Üçüncü macera Şüpheli Bir Ölüm’de Kati, zengin bir ailenin oğluyla evli olan bir kadının ölümünü araştırır. Çevre kirliliği ve sanayi atıkları konusuna de değinilen bu macerada, kaza neticesi ölüm gibi görülen olayın cinayet olduğundan şüphelenen Kati ve Fofo, katili bulmak için İstanbul cemiyet hayatının içine dalarlar.

Tango İstanbul, Kati Hirşel serisinin dördüncü ve son kitabıdır. Bu romanı diğerlerinden farklı kılan nokta, araştırılan ölümün bir cinayet vakası değil de gıda zehirlenmesi olmasıdır. Bu romanda, polisiye roman kurgusunun temel nitelikleri olan katil, kurban ve cinayet gibi unsurlar yoktur. Kurban yediği bal nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Kati, bu olayın bir cinayet olma ihtimalini araştırmaya başlar.

Cinayet çözmenin teknolojiyle hiç ilgilisi olmadığını, cinayetin kafayla çözüldüğünü savunan Kati, giriştiği ikinci cinayet soruşturmasını anlattığı Kelepir Ev’de ise işi daha ileri bir seviyeye taşır ve “Ne de olsa cinayet çözmekte bir deha olduğumu ispatlamıştım,” diyecek kadar iddialı konuşur.

Kati iyidir, hoştur, bizden biri gibidir, komiktir, hazırcevaptır, cevvaldir, polisiyeseverdir… Eyvallah… Ama cinayet çözmekte deha değildir, aksine Kati kanıtlara göre değil, sezgilerine göre hareket eder. Şüpheli Bir Ölüm adlı macerasında kader, kısmet ve şansın romanlarda pek de hoş karşılanmadığını söylemesine karşın kendi soruşturmalarının sonuçlanmasında en büyük rolü oynayan da yine bu etkenlerdir. Akıcı diline ve her sayfaya sinmiş mizah duygusuna karşın bu maceraların kurgusu ne yazık ki oldukça zayıftır.

American Magazine dergisinde Willard Huntington Wright tarafından 1928 yılında S. S. Van Dine imzasıyla yayınlanan Polisiyenin Yirmi Kuralı[1] adlı makalede belirtildiği gibi; ilk kural, okurun, gizemi çözmekte dedektif ile eşit şartlara sahip olmasıdır. Her ipucu açıkça belirtilmeli ve açıklanmalıdır. Kati ise çoğu kez ipucunu okura açıklamaz, kendine saklar.

Polisiye yazarken dikkate alınması gereken bir diğer kural ise, suçlunun mantıksal yöntemlerle tespit edilmesi, sehven, şans eseri veya kendiliğinden itiraf sonucu ortaya çıkmamasıdır. Özellikle Kitapçı Dükkânı adlı macerasında katilin ortaya çıkması tamamen tesadüf sonucudur.

Polisiye okurken derdiniz katili dedektiften önce bulmak, onunla idrar yarıştırmak değilse, daha önce de belirttiğim gibi, akıcı dili ve güzel mizahıyla zevkle okuyacağınız maceralar sizi bekliyor.


[1] Bkz. Polisiye Durumlar: Polisiyenin Yirmi Altın Kuralı

PERCULE HOİROT

Eksik Bir Percule Hoirot Portresi

Gencoy Sümer’in beş polisiye hikayeden oluşan Bir Ölüm Kalım Meselesi isimli kitabı geçtiğimiz aylarda raflarda yerini aldı. Söz konusu beş hikayenin başrolündeki dedektif karakterinin müstakil romanı olan Aile Sırrı ise 2018 yılında yayınlanmıştı. Her iki kitapta da polisiyenin altın çağına saygı duruşu niteliğinde bir kurgu şöleni bekliyor okurları. Ancakbu şapka çıkartılası kitaplar yerine onların başkahramanını mercek altına almak istiyorum.

Bilindiği gibi Agatha Christie’nin en ünlü karakteri olan Hercule Poirot, tam otuz üçromanda birbirinden karmaşık cinayetleri eşine az rastlanır bir maharetle çözerek polisiyeseverlerin gönlünde taht kurmuş bir dedektifti. Ancak her ölümlü insan gibi o da gün geldi yaşama veda etti. Hercule Poirot’nun ölümünden sonra polisiye tarihinde her biri farklı nitelikleriyle öne çıkan pek çok dedektif gelip geçti ancak hiçbiri onun yerini dolduramadı; hiçbir dedektif muammaları çözme konusunda beynindeki gri hücreleri onun kadar şatafatlı bir beceriyle kullanamadı. Bu yüzden polisiye türünün tutkunları yıllar boyunca yüreklerinde Hercule Poirot’nun eksikliğini derinden hissettiler. Bu eksikliği gidermenin birkaç yolu olabilirdi; bunlardan biri başka bir yazarın Hercule Poirot’nun başrolde olduğu romanlar yazmasıydı –nitekim geçtiğimiz yıllarda Sophie Hannah böylesi dört kitap yazdı. İkinci bir yol ise, yetenek ve zeka bakımından Poirot’dan geri kalmayan başka bir dedektifin ondan kalan boşluğu doldurmasıydı. Neyse ki yıllar sonra bu gerçekleşti ve beynindeki gri hücreleri tıpkı Hercule Poirot gibi kullanabilen, üstelik kaderin garip bir cilvesiyle ismi de ona benzeyen bir dedektif çıktı ortaya; Percule Hoirot (Perkül Huaro diye okunuyor).

Polisiyeseverlere eşsiz bir kaçış zevki sunmanın yanısıra günümüz İngilteresi ve İngiliz halkı hakkında da birinci elden şahitlikler sunan maceraların sahibi Percule Hoirot, Londra’da yaşayan ünlü bir dedektif. Bununla birlikte onun hayat hikayesi hakkında pek bilgimiz yok –en azından şimdilik. Hoirot aslen nereli, ne zaman doğdu, hangi eğitimleri aldı, dedektifliğe ne zaman başladı, fiziki açıdan nasıl birisi, hobileri neler? Bu soruların en azından bir kısmına cevap bulabilmek için yazarın  söz konusu iki kitabının satır aralarına gizlediği bilgi kırıntıları üzerinde kafa yormamız gerekiyor.

Öncelikle Hoirot’nun bahsettiğim kitaplarda açıkça belirtilen özelliklerine bakalım. Ünlü Dedektif Londra’nın Maide Vale bölgesindeki evinde sadık uşağı Arwyn’le yaşıyor. Dedektifin evinin bulunduğu yer, çoğunlukla varlıklı kişilerin yaşadığı birmuhit; dolayısıyla Hoirot ya aileden zengin ya da servetini kendisi kazanmış. Bana kalırsa Hoirot dedektiflikte ünlendikçe seçkin devlet adamlarının ya da zengin iş adamlarının başına gelen gizemli olayları çözmeye başlamış, böylece iyi bir gelire kavuşmuş olmalı. Dedektifin hayatında uşağı ve birkaç yakın ahbabı dışında kimse yok gibi görünüyor. Hayat dolu, yaşamayı seven bir karaktere sahip olduğu anlaşılan Hoirot, sert dedektif romanlarındaki alkolik, mutsuz, bahtsız, karamsar tiplere benzemiyor. Karlı havalardan pek hazzetmeyip böyle zamanlarda kendini evine kapatsa da o, evcimen ya da sosyal hayattan kopuk birisi değil. Aksine Hoirot, yılın belli zamanlarında tatile çıkmaktan ya da zaman zaman görev icabı da olsa Londra’nın dışına çıktığında İngiltere’nin doğa harikası manzaralarının tadını çıkarmaktan hoşlanıyor. Eğer karmaşık bir cinayeti çözmekle meşgul değilse evlilik ve ölüm ilanları da dahil olmak üzere gazetedeki bütün yazıları okuyarak, sudoku ve çapraz bulmaca çözerek vakit geçiriyor. Bunun dışında Hoirot’nun başka hobileri olup olmadığından, mesela kitap okumayı sevip sevmediğinden haberdar değiliz. Ancak belli rutinleri olduğunu ve bunlara sadık kaldığını biliyoruz. Örneğin Hoirot yirmi yıldır her sabah The Guardian’ı okuyarak başlıyor güne.

Ünlü dedektif yemek yemeyi çok seviyor; onun için gurme demek yanlış olmaz.Kendisine ikram edilen güzel bir yemek ya da içecekle karşılaşınca mutlaka tarifini istemeyi ihmal etmez. Hepimizde olduğu gibi Hoirot’nun da tuhaf huyları var; örneğin yemekten önce içki -hatta su dahil hiçbir şey- içmiyor. Bunun yanı sıra Hoirot hoş sohbet bir adam; karşısındaki kişi kim olursa olsun iletişim kurmayı iyi beceriyor.Aynı zamanda iyi bir dinleyici o, uygun sorularla insanları konuşturmayı biliyor, bu da soruşturmalarda çok işine yarıyor. Şakacı bir yanı da var, kalabalık bir ortamda önemli bir şey söyleyecekmiş gibi ayağa kalkıp saatin kaç olduğunu sorabiliyor. Ya da kapıyı çalanın polis olduğunu nasıl anladığı sorulduğunda “Postacı kapıyı iki kere çalar, polis ise üç,” şeklinde espirili bir cevap verebiliyor.

Fiziksel açıdan Dedektifin kondisyonu çok iyi değil. Çünkü Bir Ölüm Kalım Meselesi’ndeki ilk hikayede malikanenin kulesine çıkarken nefes nefese kaldığını görüyoruz. Bunu yaşına bağlamak mantıklı olsa da ikinci hikayeden öğrendiğimize göre dedektifin otuz kilo fazlası var; Fransız mutfağına düşkün olan Hoirot’nun sebze yemekleriyle arası pek iyi değil gibi. Demek ki Hoirot çoğunlukla sağlıksız besleniyor, bununla birlikte midesi sağlam olmalı ki yemeklerini baharatlı seviyor. Ayrıca tam bir kakao aşığı, her fırsatta kakao içmeyi ihmal etmiyor.

Hoirot’nun diğer özelliklerine bakalım. Ustası gibi o da gizemi çözerken dikkatli bir gözlemci, insanların davranışlarına, yüz ifadelerine bakarak iç dünyalarına dair çıkarımlar yapıyor. Sherlock Holmes kadar olmasa da –bu arada Sherlock Holmes’a benzetilmekten fevkalade rahatsız olduğu anlaşılıyor- dış görünüşteki küçük ayrıntılardan yola çıkarak kişinin mesleği, yaşadığı yer gibi bilgileri tahmin edebiliyor. Gözlem ve bilgi toplama aşamasından sonra Hoirot olguları sıraya koyuyor ve kendine suçu işlemeye kimin fırsatı ve sebebi olduğu sorusunu soruyor. En çok üzerinde durduğu konu, söz konusu ölümden en çok kimin kazançlı çıktığı. Bir cinayetin failini bulmak için gerekli bilgileri toplama aşamasında ve sonrasında yaptığı tek şey düşünmek, hatta bunu bazen oturduğu yerde gözlerini kapatarak gerçekleştirdiğinden dışardan bakanlar onun uyuduğunu sanabiliyor. Olgulara bakarak mantıksal çıkarımlarda bulunduğunu söyledik ama kimi zaman ona bazı tesadüflerin yardım ettiğini de ekleyelim. Karşısındaki kişinin olayla ilgisiz görünen bir konuşması dedektifte bir çağrışıma neden oluyor, yani kimi tesadüfi söz ya da davranışlar yapbozun küçük bir parçasını bulması için hatırlatıcı bir görev üstleniyor ve Hoirot suçluyu buluveriyor. Faili bulduktan sonra tıpkı ustası gibi bütün şüphelileri bir araya getiriyor ve katilin kimliğini aksi iddia edilemeyecek bir akıl yürütmeyle ispat ediyor. Kimi zaman katilin itirafını kolaylaştırmak için yalan söylemekten –sözgelimi olmayan bir tanıktan bahsetmek gibi- çekinmiyor Hoirot.

Biraz da akıl yürütmeyle Percule Hoirot hakkında bazı sonuçlara varmaya çalışalım. Hoirot’nun yaşı hakkında net bir bilgi verilmiyor kitaplarda. Ancak Dedektifin konuşma ve davranış biçimine, ayrıca karşısındaki kişilerin onunla muhatap olma şekillerine dikkat ettiğimizde, Hoirot’nun orta yaşla yaşlılık arasında bir adam olduğu hissine kapılmamak elde değil. Yanısıra, Bir Ölüm Kalım Meselesi kitabına adını veren öykünün başında gazetedeki fotoğrafını gören Hoirot’nun “Allah kahretsin ne kadar kötü bir fotoğrafımı koymuşlar, bu kadar yaşlı mıyım ben?” diye isyan etmesi onun kendisini yaşlı görmediğinin bir kanıtı. Demek ki Hoirot kimi özensiz fotoğraflarda yaşlı görünebilen ama gerçekte o kadar yaşlı olmayan biri. Bu da Hoirot’nun ne  yaşlı ne de orta yaşlı yani altmış yaş civarında olduğunun (öyleyse 1960 doğumlu olmalı) kanıtı olabilir. Öte yandan akıl yürütmemin zayıf bir tarafı olduğunu kabul etmeliyim; elbette Hoirot bu sözü yaşlandığını kabul etmek istemeyen bir psikolojiyle de söylemiş olabilir. Ancakkesin olan bir şey var ki, Hoirot’un elli yaşından daha genç olması düşük bir ihtimal.

Gelelim Hoirot’nun dedektiflik geçmişine. Dediğim gibi Hoirot’nun dedektifliğe nasıl başladığını, eğitimini, başka bir mesleği -sözgelimi Poirot gibi eski bir polis- olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak, Bir Ölüm Kalım Meselesi kitabındaki Yılbaşı Gecesi Cinayeti isimli hikayede bu konuda çıkarım yapabileceğimiz birkaç bilgi var. Hoirot bu hikayede, Maxwell Malikanesi’ne yılbaşı yemeğine davet edilir. Aslında Hoirot malikanenin şimdiki sahibiyle değil onun müteveffa babası Lord Richard Maxwell’le eskiden dosttur. Lord Richard Maxwell ölmeden önce Dedektifle sık sık görüşür, İngiltere’de işlenmiş gizemli cinayetler hakkında yazdığı kitap için ondan görüş alırmış. Ayrıca yıllar önce Lord Richard Maxwell’in bir arkadaşının çantasından önemli bir evrak çalınmış. Bu olay büyük bir skandala sebep olabilecekken Hoirot iki saat içinde hırsızı bulup polise teslim ederek Scotland Yard nezdinde itibar kazanmış, halk tarafından tanınması ise daha sonraki yıllarda gerçekleşmiş. Ayrıca hikayeden öğrendiğimize göre Dedektifle dostlukları sırasında Lord Richard Maxwell’in İçişleri Bakanlığı’nda önemli bir görevi varmış ancak Başbakan Margaret Tatcher’in politikalarına karşı çıktığı için görevinden ayrılmak zorunda kalmış. Oğlu Charles ise babasının görevinden ayrıldığı sıralarda Afganistan iç savaşını takip eden bir muhabirmiş, bir patlama sonucu yaralanıp İngiltere’ye dönmüş, Lord Richard Maxwell ise bundan dört yıl sonra ölmüş.

Şimdi gelelim bu bilgilerle vardığım sonuçlara; öncelikle İngiltere’ye Demir Leydi ismiyle damga vuran önemli bir siyasi figür olan Margaret Thatcher  1979-1990 arasında başbakanlık yaptı, ayrıca Afganistan iç savaşı Sovyet Rusya’nın 1989’da Afganistan’ı terk etmesiyle başladı. Dolayısıyla Lord Richard Maxwell’in İçişleri Bakanlığı’ndaki görevinden ayrıldığı tarihin 1989 ya da 1990 olduğu çıkarsamasını yapabiliriz, çünkü oğlunun yaralandığı tarih 1989’dan önce olamaz, Lord’un görevden ayrıldığı tarih ise en geç 1990 olabilir. Demek ki Lord’un ölüm tarihi 1993 ya da 1994 olmalı. Ayrıca Lord’un İçişleri Bakanlığı’ndaki görevinin Margaret Thatcher’ın başbakanlığı döneminde başlayıp bitmiş olması zorunluluğunu da hesap etmeliyiz, çünkü böylesi önemli görevleri her başbakan güvenebileceği kişilere verir, dolayısıyla Lord’un aynı görevi önceki başbakan döneminde de sürdürmüş olması çok olağan gelmiyor kulağa.

Biraz da Lord Richard Maxwell’in evinde gerçekleşen hırsızlık olayı ve Hoirot’nun bu vakayı kısa sürede çözüp ilk önemli başarısını göstermesi üzerinde duralım. Bu bizi nereye götürüyor? Hırsızlık olayının önemli bir skandala sebebiyet verecek bir hadise olarak nitelenmesi, bu olayın Lord’un İçişleri Bakanlığı’ndaki görevini bıraktıktan sonra değil, daha önce (Hoirot ile tanışmalarıyla 1989 / 1990 arası) gerçekleştiğini gösteriyor. Peki Percule Hoirot ile Lord Richard Maxwell ne zaman tanıştılar? Bu soruya bir cevap bulmadan önce, Dedektifin Lord’la nasıl tanışıp ahbap olduklarını bilmediğimizi hatırlamalıyız. Ancak bir tahminde bulunacak olursak tanışma nedenlerinin Lord’un yazmayı düşündüğü kitapla alakalı olduğunu düşünebiliriz. Belki de Lord, İngiltere’deki gizemli cinayetler hakkında yazacağı kitapla ilgili danışacak birisini ararken karşısına Percule Hoirot çıkmış olabilir. Elbette bu durumda tanıştıkları dönemde Percule Hoirot’nun dedektiflik yapıyor olması gerekir. Peki Percule Hoirot dedektifliğe ne zaman başlamış olabilir? Onun 1960 doğumlu olduğuna dair çıkarımımızı hatırlarsak dedektifliğe başlama tarihinin en erken 80’li yılların başları olduğunu kabul etmemiz gerekir; çünkü 1980 öncesi Hoirot daha yirmisine ayak basmamış bir delikanlı olmalıdır. Hoirot 80’li yılların başlarında dedektifliğe başladıysa ve bundan birkaç yıl sonra Lord’la tanıştıysa (Hoirot’nun 1980 öncesi henüz 20 yaşına bile girmemişken bir Lord’la ahbap olması da pek akla yatkın görünmüyor zaten) Lord’un evindeki hırsızlık olayının da 1980 ile 1989 arasında gerçekleşmiş olması gerekir. Dahası benceakıl yürütmede ustası Poirot’dan hiç de geri kalmayan bir dedektifin ilk ciddi başarısını göstermesi için çok uzun bir zaman geçmiş olmamalı. Demek ki Hoirot’nun başka bir meslekle iştigal etmeden yirmili yaşlarda doğrudan dedektifliğe başladığına dair  tahminimiz yukarda serdettiğimiz tarihlerle büyük ölçüde uyuşuyor. Öyleyse Percule Hoirot, Hercule Poirot’dan farklı olarak eski bir polis değil. Muhtemelen o üniversitede şimdilik bilmediğimiz bir alanda eğitim aldıktan sonra doğrudan dedektifliğe başlamış olmalıdır.

Peki Hoirot’nun kökeni ne? O bir İngiliz mi? Malum Hercule Poirot Belçikalı bir göçmendi. Aynı durum Hoirot için de geçerli olabilir mi? Aile Sırrı’ndaki bir diyalog bize gerekli cevabı çok net bir biçimde veriyor. Şöyle diyor Müfettiş Paul McCartney sayfa 11’de: “Çoğu kişi onun Fransız olduğunu söylüyor ama ben bundan emin değilim. Bana Avrupa’nın daha doğusundan biriymiş gibi geliyor. Belki Macar ya da Rus. Hatta Türk bile olabilir.” Demek ki öncelikle Hoirot’nun bir İngiliz olmadığı kesin. Zaten Bir Ölüm Kalım Meselesi’ndeki son hikayede yer alan bir cümle bunu teyid ediyor. Hoirot’yu selamlayan bir polisin yüzünde ani bir gülümseme belirip kaybolunca Hoirot kendi kendine şöyle diyor; “Tipik bir İngiliz, gülümsemiyor, gülümsermiş gibi yapıyor.” Yani Hoirot, tipik bir İngiliz davranışı karşısında İngiliz kökenli olmayan birisinin yapacağı türden bir değerlendirmede bulunuyor. Sonuç olarak Percule Hoirot, ya İngiltere’ye sonradan yerleşen bir yabancı ya da orada doğup büyümüş ama İngiliz kökenli olmayan biri. Bana kalırsa ikincisi daha muhtemel, çünkü Müfettiş Paul McCartney yukarda alıntıladığım sözlerinin devamında bir bilgi daha veriyor: “Annesi koyu bir Agatha Christie hayranıymış. Bu yüzden oğluna Hercule Poirot adını vermek istemiş. Nüfus kaydı yapılırken yanlışlık olmuş ve isimlerin baş harfleri karışmış. Daha sonra hatayı fark etmişler ama annesi düzeltilmesini istememiş. Bu ismin oğluna şans getireceğine inanmış.” Dedektifin tuhaf isminin nerden geldiğini öğrendiğimiz bu alıntı üzerinde biraz düşünürsek Hoirot’nun İngiltere’de doğup büyümüş ancak İngiliz kökenli olmadığı kanaatine varmamız gerekir. Çünkü, oğluna Hercule Poirot ismini vermek isteyen bir annenin yaşadığı ülkenin bu ismi taşıyan bir çocuğun tuhaf karşılanmayacağı bir ülke olması icab eder.Takdir edersiniz ki bu ülkenin İngiltere olma ihtimali çok yüksek. Macaristan ya da Rusya için kesin bir şey söylemek zor ama Türkiye’de yaşayan bir annenin oğluna Hercule Poirot ismini vermeyi aklından geçirmesi zor görünüyor. Bu yüzden çocuğuna kurgusal bir dedektifin adını verecek kadar polisiye aşığı olduğu anlaşılan annenin İngiltere’ye göç etmiş ve orada belki de bir İngiliz’le evlilik yapmış yabancı kökenli bir kadın olduğunu düşünmek hiç de mantıksız olmasa gerek.

Şimdilik bu kadarı yeter. Dedektif hakkında daha fazla akıl yürütebilmek için daha fazla bilgi sahibi olmamız, bunun için de yeni kitaplarını beklememiz gerekiyor. Percule Hoirot şu sıralar bir maceranın tam ortasında değilse şayet, muhtemelen evinde bir yandan sıcak kakaosunu yudumlayıp bir yandan da gazetesini okuyordur. Ancak birazdan kapı çalacak ve  Arwyn kendisiyle acilen görüşmesi gereken birinin geldiğini söyleyecektir. Böylece Percule Hoirot yine karmaşık muammaların, esrarlı olayların ortasına düşecektir. Biz bir sonraki macerayı bekleyeduralım –beklerken de Hercule Poirot’yu çevirilerinden okumak durumunda kalsak da Percule Hoirot’yu orijinal dilinden okuyabildiğimiz için kendimizi şanslı sayalım-, öncekileri okumayanlar vakit kaybetmeden ellerine bir Percule Hoirot kitabı alsınlar. Çünkü Percule Hoirot okumak hem gri hücrelerin pasını atmak hem de muhayyileyi kanatlandırmak için bire birdir.

BEHZAT Ç.

Soyadı Bilinmeyen Dedektif

Onun adı Behzat. Soyadını ise kimse bilmiyor. Emrah Serbes’in yarattığı Behzat Ç. Türk Polisiyesi deyince akla gelen ilk karakterlerden biri. Tabii bunda yapılan dizinin büyük etkisi var. Hatta romanı ve Behzat Başkomiser karakterini bu kadar popüler yapan da bence, dizinin başarısı.

Behzat Ç., Emrah Serbes’in 2006 yılında yazdığı “Her Temas Bir İz Bırakır” adlı romanda ilk defa karşımıza çıkıyor. Serbes, daha sonra yazdığı “Son Hafriyat” adlı romanında bu karaktere bir kere daha yer vermiştir. Behzat Ç. hayatta hiçbir zaman kimseye minnet etmemiş, çevresindekilere yağ çekmemiş, kimseyi kollamadan işini yapmaya, dik durmaya, kanunları uygulamaya çalışmış ve bu yüzden de yükselememiş Ankara Asayiş’te görevli bir başkomiserdir.

Okumayanların olabileceğini düşünerek romanların konularından bahsetmeyeceğim ama iki romanı da okumuş birisi olarak sürükleyici ve güzel polisiyeler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Behzat Ç. içe dönüktür, ketumdur, çok konuşmaz. Bazen hiç konuşmaz. Sıkıntılarını dertlerini hep içinde yaşar. Yeri gelir sorgu odasında fırtınalar estirir. Suçlu olduğundan emin olduğu şüphelilere acımaz, şiddete başvurur. Yeri gelir üstleri ile dalga geçer, hiç alttan almaz. Bu yüzden zaten yıllar boyunca uyarı cezası, kıdem cezası alıp durmuştur. Ama aynı oranda da zekidir, cinayetleri aklıyla çözer. Yemek yemeye pek vakti yoktur. Eve gelince hemen bir tost yapar kendine. Belki de bu yüzden zayıf ve uzun boyludur. Hatta bu yüzden gençlik yıllarında kendisine “Kürdan Behzat” diye lakap bile takılmıştır. Sıkı bir Gençlerbirliği taraftarıdır, kesseler maçlarını kaçırmaz. Zaten gençliğinde top oynamıştır. Hatta antrenörlük sertifikası bile vardır. Futbolla o kadar ilgilidir ki gazeteleri okumaya spor sayfasından başlar. Televizyonla da pek ilgisi yoktur. Bataklık aslanlarının zavallı antiloplara saldırmasını anlatan hayvan belgesellerinden başka bir program izlemez.

Mesleğine aşık bir adamdır. Zaten evliliğini de büyük ölçüde mesleği yüzünden yürütememiştir. Tek kızı Berna’nın annesi Ceyda’dan boşandıktan sonra artık hayatta tek varlığı kızıdır. Ancak onunla da arası iyi değildir, devamlı kavga ederler.  Çünkü dedektifimizin agresif, haksızlıklara karşı sessiz kalamayan bir yapısı vardır. Öfkesini çok kolay göstermesine rağmen sevgisini gösterebilen biri değildir. Yıllar sonra tesadüfen karşılaştığı gençlik aşkı Bahar’a bile doğru dürüst açılamaz. Aslında aşk hayatı da çalkantılarla doludur. Pavyonda şarkı söyleyen Gönül’le bir ilişkisi vardır ama ikisi de bu ilişkinin yürümeyeceğinin farkındadırlar. Zaten sonunda da ayrılırlar. Bahar’dan da beklediği karşılığı bulamayan Behzat Ç. sonunda başlarda devamlı kavga edip tartıştığı Savcı Esra ile evlenecektir.

Cinayet Büro’nun birinci başkomiseri ve amiri Behzat Ç.’nin her zaman yanında olan birçok yan karakter vardır. Mesela abisi Şevket, Şule, ekip arkadaşları Harun, Akbaba ve Hayalet. Asıl adı Sabri olan Hayalet, kayıpları veya aranan kişileri bulmakta uzman olduğundan ona bu lakap verilmiş. Akbaba’nın uzmanlık alanı ise cesetler. Koklaya koklaya cesedin yerini bulabilen, yaralı bir adamın kaç dakika sonra öldüğünü söyleyebilen biri. Adeta bir adli tabip. Adli tabip gibi saptamalarda bulunur ve genellikle bu saptamaları doğru çıkar. Cinayet Büro’daki diğer elemanlar ise, daha çok araştırmada görevli olan pek sahaya çıkmayan Eda, Selim ve ziraat mühendisi olmasına rağmen iş bulamayınca polis olan Cevdet’tir. Eda, aynı zamanda tek kadın karakter olarak ekipte yer alan kişidir.

Behzat, abisi Şevket ile pek anlaşamaz. Çünkü iki kardeş, tamamen zıt karakterlere sahiptirler. Şevket toplumda saygınlığı olan, iyi bir iş ve kariyer sahibi bir adamdır. Bazı yüksek yerlerde tanıdıkları vardır ve çevresi geniştir. Behzat’ın dik başlılığı yüzünden aldığı ihtar ve cezaları engellediğini sürekli Behzat’ın yüzüne vurduğu için, iki kardeş arasında kavga eksik olmaz. Şevket, “Lan ben olmasam şu anda ya Siirt’te ya da Batman’da görev yapıyordun hıyar herif!” diye bağırarak sık sık Behzat’ı azarlar. Behzat ise bu lafları hiç kaldıramaz ve bu tartışmalar genellikle Behzat’ın abisini küfrederek evden kovmasıyla son bulur. Babası emekli bir albay olan Behzat’ın akşamları kafa çekmeye gittiği meyhanenin sahibi, akademiden birlikte mezun oldukları halde, nedendir bilinmez polis olduktan üç sene sonra istifa eden Hüseyin’dir.  O da Behzat’ın yakın çevresindeki dostları arasında yer alır.

Emrah Serbes’in yazdığı Behzat Ç. kitapları, polisiye literatürde yer alan “Sert Polisiye” dediğimiz türe daha yakındır. Behzat Başkomiser içki içer, pavyona gider. Sigara tiryakisidir. Samsun 216 sigarasını elinden düşürmez. İmamesinde “A” harfi olan bir tespih taşır ve yanından hiç ayırmaz. Bu tespih eski dostlarıyla ortak aldıkları bir tür işarettir onun için. Suçlu olduğundan emin olduğu sanıklara kötü davranması, çoğu zaman tartaklaması hatta dövmesi söz konusuyken, kadınlara karşı naziktir.

Behzat Ç. karakteri, biraz da soyadındaki bilinmezlik yüzünden dikkat çekince televizyona taşınmaya karar verildi. Star Tv’de yayınlanmaya başlayan dizi çok ilgi gördü ve üç sezon ekranlarda kaldı. Altı senelik bir aradan sonra Blu TV’de dokuz bölümlük bir dördüncü sezon daha yayınlandı. Dördüncü sezon ilk bölümlerdeki tadı vermese de yine de sevenleri tarafından kaçırılmadı ve izlendi.

İlk bölümü “Her Temas Bir İz Bırakır” adlı romandan alınan dizinin ilk sezonu bittikten sonra yapımcılar bir de Behzat Ç. filmi yapmaya karar verdiler. “Seni Kalbime Gömdüm” adlı filmin konusu da Emrah Serbes’in ikinci Behzat Ç. romanı olan “Son Hafriyat”tan alındı. Dizinin üçüncü sezonu bittikten sonra yeni bir Behzat Ç. filmi daha geldi. “Behzat Ç. Ankara Yanıyor” adlı bu film ve dokuz bölümlük dördüncü sezondan sonra Behzat Ç. efsanesi geçici bir ara daha verdi. Geçici diyorum çünkü gerek dizinin fan sayfaları gerekse dizinin bazı oyuncuları zaman zaman özellikle sosyal medyada dizinin tekrar başlayacağını söyleyip duruyorlar. Behzat karakterini canlandıran usta oyuncu Erdal Beşikçioğlu’nun dizinin tekrar çekilmesi fikrine pek sıcak bakmadığı için projenin uygulanamadığı da söylentiler arasında. Yine de son aylarda oyuncu kadrosunun değişerek dizinin tekrar başlayacağı ihtimali güçlenmiş durumda.

Şimdilik sadece söylenti tabii ama dizi başlarsa veya Emrah Serbes bize yepyeni bir Behzat Ç. romanı hediye ederse Türk polisiyesinin biraz daha şenleneceği kesin. Biz de bunu umalım ve biri çıkıp da bize, “Saçma sapan konuşma laa!” demeden yazımızı burada sonlandıralım.

Polisiye ile kalın…

SOKRATİS ELİSEOS

İzmir’in En Özel Dedektifi

Polisiyeyle daha çocukken Agatha Christie romanları okuyarak tanışan Suphi Varım, verdiği bir röportajda “Geleneksel anlamda polisiye roman yazmıyorum. Daha çok bir takım olgu ve olayları anlatmak, tematik bir yapı kurabilmek için polisiye kurgudan yararlanıyorum.” diyor. Yazarın sekiz kitaplık roman serisinde boy gösteren kurgu karakteri İzmirli genç bir Rum, Sokratis Eliseos.

İzmir…elbet her daim güzel ve yaşanılası bir şehir. Lakin karakterimiz belki de kentin en özel zamanlarında tozlu sokakları arşınlıyor, meşum yangınlarda yok olmuş binalara girip çıkıyor, inatla suçluların peşine düşüyor. Sokratis maceraları için seçilen bu keyifli zamanlar 1900’lü yılların başları. Liman şehri olması vesilesiyle bir ticaret merkezi olan Smirna (İzmir’in eski adı), tarih boyunca farklı din ve kültürlere mensup topluluklara ev sahipliği yaparak çok uluslu bir kimlik oluşturmuş, diğer Anadolu şehirlerinden bu yönüyle ayrılmıştır.

Yazar Suphi Varım’ın romanlarında mekânı İzmir olarak seçişi şehrin tarihine olan ilgisinden kaynaklanır. Öykü ve romanın olmazsa olmaz ögelerinden biri olan mekân, onu iyi tanıyan ve şehrin tarihsel gerçekliğini doğru yansıtan bir yazarın elinde elbette ki canlanmış, zaman zaman romanın ana karakterinin önüne geçmiş, onu gölgede bırakmıştır. Varım, mekâna önem verdiğini ve onu bir karakter olarak gördüğünü yadsımaz. Yine aynı röportajda şehri ve karakterini romanına doğru yansıtabilmek için, ülke genelinden başlayarak dönemin siyasi, sosyal, ekonomik durumunun iyi araştırması gerektiğini anlatıyor yazar. Bu araştırmalar için tarih kitaplarını, yazılı aile anılarını, kartpostal ve fotoğrafları taramış, haritalara göz atmış ve canlı tanıklıklara kulak vermiş. Varım, doğru atmosferi yaratarak karakterlerine maceralarını yaşayabileceği rahat bir mekân sağlamış, ince işlenmiş polisiye kurguyla da hikayesini taçlandırmayı başarmıştır. Tüm bu açıklamalar Suphi Varım romanlarını okurken neden zaman makinesiyle yolculuk yaptığımız hissine kapıldığımızı açıklıyor.

Okuyucuyu İzmir’in eski sokaklarında, gece hayatında, esnaf sohbetlerinde başarıyla dolaştıran Varım, ana karakterini bir ‘öteki’ olarak seçmiş. İsmini Yunan düşünür Sokrates’ten esinlenerek koyduğu bu genç adam aslında Smirna’nın o dönemki insanın bir temsili. Üstelik Sokratis polisiye öyküler yazıyor, “Sisteki Gölgeler” romanında yazdığı öykülerin neden yayınevlerince istenmediğini ve basılmadığını sorguluyor. Romantik ve komik hikayelerin popüler oluşuna sinirleniyor.

Sokratis benzer bir iş yapmasına karşılık başta dedektifliğe ailesini geçindirmek için soyunmuştur. 1800’lü yılların sonunda özellikle İngiltere’yle yapılan ticaret anlaşması sonrası Avrupa’da ve Amerika’daki şirketler namına çalışan, ticari ajan diyebileceğimiz kişiler – çoğu Rum, Ermeni, Yahudi yahut Levanten – vardı.  Suphi Varım bu tarihi bilgi üzerine müşterisi adına detaylı araştırma, soruşturma yapan bu çok dilli, eğitimli ve akıllı kahramanı yaratmıştır. Sokratis, yirmili yaşlarında bu meşguliyetle iş hayatına atılır. Ne var ki sonraki yıllarda şirketler daha çok elçilik çalışanları ve bürokratlar aracılığıyla araştırma yaptırmayı tercih eder. Sokratis’in hayat idamesi için başladığı hafiyelik zamanla cinayetten şantaja, adam kaçırmaya kadar çeşitli suçları aydınlatmak için çalışan geleneksel bir özel dedektifliğe dönüşür. Yazarının tanımlamasına göre genç Rum, Dupin ve Holmes geleneğinden bir dedektiftir. Kendini bir dâhi olarak görse de suçları araştırırken sık sık hata yapar, kanıtlardan tutarsız neticelere ulaşır. Sıradan insan davranışları onu gözümüzde daha gerçekçi kılar. Nihayetinde o bir roman kahramanıdır, öyle veya böyle zekâsını işleterek muammayı aydınlatır. Ara sıra tabancasına davransa da gizemi kaba kuvvetle değil, muhakeme yoluyla çözer. Bu yönüyle Mike Hammer ekolünden hafiyelere hiç benzemez. Entelektüel biridir, Komünist Manifesto’yu okur. Gazete tefrikasından da Gorki’yi… İki arzusunu gerçekleştirmeye çalışır. Birincisi, polisiye yazarı olmak. Diğeri, tecrübelerinden yararlanarak özel dedektifliğin kuramını yazmaktır. Ancak kalem oynatmaya henüz başlamamıştır. Tıpkı yaratıcısı Varım gibi bu işi emekliliğine bırakacak belli ki.

Sokratis evli ve yuvasına bağlıdır. Çapkınlık, hovardalık, serserilik kahramanımızın lügatinde yazmaz. Eşi Elenka akıllı ve eğitimli bir kadındır. Sokratis’in gözünden kaçan ayrıntıları fark eder, kadınlara özgü içgüdüleriyle kocasına muammaları çözmede yardım eder. Dedektifimiz belli ki eş seçiminde de akıllıca davranmıştır.

Sokratis kültürlü, kibar bir adamdır. Olaylar esnasında karşılaştığı her hanıma ait olduğu kültüre uygun bir şekilde ve dilde hitap eder, saygılı davranır. Sosyal ve girişken biridir. Şehrin ileri gelenlerini, polisleri, çarşıdaki küçük esnafa kadar pek çok insanı tanıyan Sokratis, olayları çözerken geniş çevresinin oldukça faydasını görür.

2014 Dünya Kitap Polisiye Roman Ödülü’nü alan “Karanlıkta İki Ceset” romanında Sokratis’in fiziksel bazı detaylarına rastlamak mümkün. Bıyıklı, sağlıklı ve maalesef sigara tiryakisi olduğunu buradaki satırlardan öğreniyoruz.

Okur, Varım’ın ustaca yazdığı mekanlar içinde kaybolurken Rum dedektif Sokratis Eliseos’un ilginç bir karakter olduğunu daha iyi anlıyor. İnatçı, akıllı, şanslı dedektifimiz hakkındaki son detayları yazarın kendisine bırakalım; “Hem eğlenceli, espritüel, hem de son derece ciddi ve mesafeli. Dine ve din adamlarına karşı. Korkusuz, aynı zamanda tutkulu ve sevecen.”

Sekiz kitap sonrası Suphi Varım, Sokratis maceralarını yazmaya devam edeceğini söylüyor. Biz okurları da Gavur İzmirli karakterimizin yeni hikayelerini heyecanla bekliyoruz.

Sokratis ile henüz tanışmamış okurlar için Suphi Varım’ın şimdilik sekiz kitaptan oluşan roman serisini yazımızın sonuna ekleyelim. Birbirinden bağımsız maceraları karışık sırayla da okuyabilirsiniz. Sokratis’in Oyunları, Sokratis Ölülerin Peşinde, Sokratis ve Cinler, Sokratis Ölüler Şehrinde, Sokratis ve Siyahlı Kadın, Sokratis ve Yatır, Sokratis ve Kılıç Ustası, Sokratis ve Sisteki Gölgeler.

KERİM ÜLKÜ

Gencoy Sümer’in roman karakteri Kerim Ülkü hakkında bir inceleme yazısı kaleme almaya karar verdiğim anda gözümün önünde beliren figür; mavi gözlerinde zekâ pırıltılarının uçuştuğu, ilerlemiş yaşını belli etmeyecek kadar fit görünümlü, buğday başağı rengindeki seyrekleşmiş saçlarını geriye doğru tarayan, şık kıyafetli, hatta kruvaze ceketli bir adamdı. Bedensel bir ihtiyacı olmamasına rağmen alışkanlıktan taşıdığı Devrek işi gümüş saplı ince bastonuna yaslanarak yürüyen yakışıklı bir adam. Bu hâliyle bana biraz Mustafa Kemal’i çağrıştırdığını söylemeden geçemeyeceğim. Yazarın ilk romanında Kerim Ülkü’nün bedensel özelliklerine pek vurgu yapmaması, belki de onu zekâsı ve karakteriyle öne çıkarmak istemesindendi, bilemiyorum. Ancak Mavi Kolye romanına kadar dış görünüşü detaylıca betimlenmeyen Kerim Ülkü’nün yukarıda belirttiğim özellikleri kelimelere döküldüğünde ve onları okuduğumda hiç de hayal kırıklığına uğramadım.  Kerim Ülkü tıpkı hayallerimdeki gibi karizmatik duruşlu bir adamdı.

Bir İstanbul Beyefendisi

İstanbul’un batılı anlamda ilk dedektiflik bürosunun kurucusu Kerim Ülkü ile tanışmamız yazarın ilk romanı Feneryolu Cinayetleri’yle oldu. Klasik polisiye edebiyatın altın çağ ustalarının kaleminden çıkmış olsa ancak bu kadar oturaklı bir karakter olurdu diyebileceğimiz Kerim Ülkü’nün hakkındaki ilk bilgiler bile dedektif romanlarında görmeye alışkın olduğumuz emekli ya da görevden uzaklaştırılmış eski polisin dedektiflik yapması klişesinden fersah fersah uzakta bir kahramanın doğumunu müjdeliyordu. Berduş, sigara ve alkol tüketimini bağımlılık sınırına dayamış, alayına öfkeli, küfürbaz ve şehvet düşkünü dedektif tiplemelerinin kol gezdiği polisiye edebiyat dünyasında giyimi, konuşması, olaylara yaklaşımı, görgü kurallarına kıymet verişi, görmüş geçirmiş tavrıyla bir beyefendi vardı karşımızda. Üstün muhakeme yeteneği ve zekâsı, ağır tavırları öyle güzel kaleme alınmıştı ki  karşısına geçen okurun bile kendine çeki düzen verme ihtiyacı hissettiği bir İstanbul beyefendisi çıkmıştı ortaya.

Sherlock için Watson neyse Kerim Ülkü için de öyle bir yoldaş olan Faruk Arman’ın dilinden bir anlatımla okura tanıtılan bu yeni dedektifte nasıl farklı bir hava vardı ki okura yeniymiş hissinden daha aşina, sıradanmış hissinden daha marjinal hissettiriyordu; tamamen yazarın becerisi.  Arkadaşının teşviki, hatta gayretiyle adliye muhabirliğinden roman yazarlığına geçiş yapan, bu konuda da oldukça başarılı olan Faruk Arman ve dostu Kerim Ülkü’nün, Beyoğlu’ndaki Ülkü Lokantasının üst katındaki büroda yaptıkları bir tür beyin fırtınası birçok esrarengiz ya da faili meçhul cinayeti çözmelerini sağlamış ve sağlıyordu. Gizemli olaylardaki başarıları polis teşkilatının da dikkatini çekiyor ve davalarda Ülkü’nün uzmanlığına başvurmalarına neden oluyordu. Elbette bu durum Kerim Ülkü’nün ününe ün katıyordu.

Peki, Kerim Ülkü’nün yegâne şöhreti dedektifliğinde miydi?

Kerim Ülkü, yakın dostunun itirazlarına rağmen açtığı ve oldukça büyük maddi yatırımlar yaptığı Ülkü Lokantasının sahibiydi. Burası öyle ünlü bir lokanta olmuştu ki ünlülerin, turistlerin, sosyetenin gözde ailelerinin uğrak yeriydi. Kapısında kuyrukların oluştuğu, yer bulmak için günler öncesinde randevuların alındığı bu yerin aynı zamanda aşçısı olan Kerim Ülkü, tariflerini, yerini kimselerin bilmediği kasasında saklıyordu. Sadece bir tarifini paylaşmıştı ki bu tarif kapağında Ülkü’nün yer aldığı Times dergisinde yayımlanmıştı. Aşçı ve lokanta sahibi olarak ünü o denli yayılmıştı ki muhabirler tek kare fotoğrafını çekebilmek için birbirleriyle yarışır olmuşlardı. Heyhat, bu konuda başarılı sayılmazlardı. Onun bu gizemli tavırları, özel hayatına dair bilinmezlikler söylentilere sebep oluyordu. Hatta Kerim Ülkü diye birinin aslında var olmadığını, bu ismin sadece reklam aracı olduğunu düşünenler bile vardı.

Kerim Ülkü’nün aşçılığı, lokantası ve şöhretiyle ilgili bu gibi bilgilere ilk romandan daha çok yazarın “Göl Kıyısındaki Ev” adlı öykü kitabında yer alan “Bir Kapalı Oda Cinayeti” öyküsünde rastlıyoruz.  Sayın Gencoy Sümer’le bu konuda bir sohbetimiz olmadı ama bu öyküyü okuduktan sonra merak etmişimdir: Kerim Ülkü ilk romanla mı doğmuştu, yoksa bir öykü kahramanı olarak mı başlamıştı yaşamına? Bu soruyu rahatlıkla yazara sorabileceğim hâlde sormayışım Kerim Ülkü’deki gizemi sevdiğimden olsa gerek.

Yine yakın dostu Faruk Arman’dan öğrendiğimiz bir bilgi, ne kadar ünlü bir aşçı, lokantacı olsa da yemek yapmaktan büyük keyif alsa da Kerim Ülkü’yü heyecanlandıran asıl şeyin bu olmadığını söylüyor. Dedektifimiz için nefes almak ve vermek işi kadar elzem olan şey gizemli olayları çözmek.  Karanlığa asla tahammül edemeyen Kerim Ülkü için karanlık olayları çözmek, bir yapbozun parçalarını yerleştirir gibi dikkat ve özenle anlatılanları zihninde birleştirmek bir tutku adeta. Basit olaylar onu zerre alakadar etmiyor. O en zorlu olayların adamı.

Hayatımızda kendine ciddi bir yer edineceğinin sinyallerini daha ilk kitapta veren Kerim Ülkü’nün soğukkanlı ve dirayetli yaklaşımlarını, üstün gözlem yeteneğini, kanıt toplamak ve kanıtlardan varsayımlara ulaşmak konusundaki becerisini yazarımızın Kerim Ülkü dizisinin ikinci kitabı olan “Mavi Kolye” romanında daha açık bir şekilde görüyoruz. Çok anlatıcılı bir üslubun benimsendiği ilk romana nazaran bu son romanda Kerim Ülkü’nün daha baskın, olaylara daha hâkim olduğunu fark ediyoruz.  Akıldaki tüm soruları yanıtlayabilen teoriye ulaşana kadar sabırla çalışan, suçsuzluğunu kanıtlayana kadar herkese şüpheyle yaklaşan ve “Mutfak Sihirbazı” olarak tanınan Kerim Ülkü’ye bu kez Zonguldak’ın sahil beldelerinden birinde rastlıyor ve onu daha iyi tanıyor, benimsiyoruz.

Yazarda öyle akıcı bir üslup, öyle yetkin bir dil becerisi var ki okuru dedektifle beraber adım adım ilerletiyor, dedektif aklından geçenleri açıklayana kadar adeta okuru kıvrandırıyor. Bir polisiyede olması gereken muammayı kurguya sindirirken bir yandan da bir macera romanının içindeymişsiniz gibi akan bir sürece dahil oluyorsunuz. Yazar sizi sarsacak, en olmaz dediğiniz ters köşeleri bile, Kerim Ülkü’yle el ele verip ‘Bakınız nasıl da oldurduk,” diye diye yapıyor.

Polisiye bir kurgu, polisiyede bir karakter üzerine detaylı ama açık vermeyen bir inceleme yazısı yazmak çok zor. İsmini nereden aldığı bende kalsın dediğim, Ülkü Lokantasının sahibi, yetenekli dedektifimizle ilgili söylenebilecek çok şey var, ama daha fazla açıklama yapmak okurun Gencoy Sümer romanları/öykülerinden alacağı eşsiz keyfe balta vurmak gibi olacak.

Son olarak diyebilirim ki yazarda böyle duru bir dil, sağlam biçim ve Kerim Ülkü gibi oturaklı bir dedektif olduktan sonra, okur için şunu söylemek çok kolaylaşıyor: “Kerim Ülkü nereye biz oraya!”

ALPER KAMU

Zıpır Dedektif Alper Kamu

Hep 5 Yaşında

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.”

Uzun yıllar önce çok sevgili bir arkadaşımın, “Muhakkak okumalısın!” diyerek elime tutuşturmasıyla hayatıma giren Alper Canıgüz’ün “Oğullar ve Rencide Ruhlar” kitabının kapağını ilk açtığımda, ne tür bir fırlama ile tanışacağımı henüz bilmiyordum.

Beş yaşına yeni basan ve bir gün pencereden izlediği dışarıdaki insanlardan birine dönüşmekten ölesiye korkan Alper Kamu, daha önce tanıdığım hiçbir kahramana benzemiyordu. Çok gelişmiş bir çocuk muydu, az gelişmiş bir cüce mi, yoksa sadece bir kâbus mu? Tam sopalık bir velet miydi, yanakları mıncırılası bir aşk böceği mi? Dilini eşek arısı sokasıca bir küstah mıydı, zekâsı birkaç beden bol gelen bir dâhi mi? Galiba, (E) Hepsi.

Küfürbaz, çenebaz, meraklı, işgüzar ve şeytani bir zekâya sahip bu cehennem cücesi, nefret ettiği anaokuluna gitmemek için türlü cinnet numaralarıyla ebeveynini ikna ettikten sonra evde huzur dolu günler geçiriyor, Shostakovich dinliyor, Dostoyevski, Oğuz Atay, Nietzsche ve uyumak için Zweig başta olmak üzere eline ne geçerse okuyor, okuyor. Öğleden sonraları sokakta sürtüyor, en yakın arkadaşı olan altın kalpli, mahalle futbol takımının kalecisi, şavalak Hakan, mahallenin piçleri Kansız Celal ve Cemalettin ve bazen de mecburiyetten can düşmanı Gazanfer ile zaman geçiriyor. Bu mahallede eski zamanların organik mahalle kültürüne ve çocuk dünyasına dair her şey var: Zulüm, dayanışma, kavga, gürültü, hoşgörü, rekabet, dostluk, şiddet ve gözyaşı. Sokakta sürtmediği zamanlarda ise divanın altındaki kendi mahrem dünyasına dönüyor; iç hesaplaşmalarını, ailevi meselelerini ve hatta zaman zaman bir şekilde dâhil olmayı becerdiği karmaşık cinayetleri burada çözüyor. Evet; dünyanın en küçük dâhi dedektifi, tam bir bela paratoneri olarak civarda işlenen bir cinayetin muhakkak yanında-yöresinde yer alıyor, keskin zekâsı, gözlem yeteneği, güçlü sezgileri, tutamadığı çenesi, dizginleyemediği merakı ve bambaşka bakış açısıyla ağzımızı açık bırakarak olayları bir bir açıklığa kavuşturuyor. Hassas bir vicdan terazisine sahip olan bu fırlamanın çözdüğü vakaların ne kadarını kamuoyuyla paylaşacağını ise asla bilemezsiniz.

Devlet memuru olan anne ve babasının Alper hakkında çevrelerinden en çok duydukları laf, “Bu ne biçim çocuk yahu? Siz bunu neyle besliyorsunuz?” olsa da, kendileri orta direk bir hayat süren, sıradan bir aile. Alper kendisine okuma-yazma öğreten, okumayı ve muhabbeti çok seven, hâlden anlayan, eski solculardan, yumuşak mizaçlı, Beşiktaşlı babasına içten ve derinden bir sevgi besliyor. Babasının bitirdiği Tekel biralarının diplerini diklemeye ve rakı sofralarında çaktırmadan bardağından ziftlenmeye bayılıyor. Annesiyle ise hep bir derdi var. Annesi (Alper’in deyimiyle) okuma fikrini sevmekle birlikte pek fazla okumayan, tanımadığı herkesi potansiyel düşman olarak gören, melodramatik, hırçın bir kadın. Pimpirikli, evhamlı, felaketlerden beslenen bir hijyen manyağı. Alper her ne kadar annesine yönelik gizli öfkesini dizginlemekte zorlansa da, kendisinden başka kimsenin annesini üzmesine tahammülü yok.

Hayreti mucip Alper Kamu karakteri ilk olarak 2004 yılında yayımlanan “Oğullar ve Rencide Ruhlar” kitabında ismen karşımıza çıkmakla birlikte, aslında onun öncesinde “Afili Filintalar” tayfasının blog sayfasında Alper Canıgüz’ün kısa bir hikâyesinde kendisine yer buluyor, sonradan bir roman kahramanına dönüşüyor. “İntihar” adlı bu hikâyede Alper Kamu adı geçmese de, öykünün girişinden Alper’i hemen tanıyabilirsiniz: “Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar. Ben de intihar etmeye karar verdiğimde beş yaşındaydım işte. Olay şöyle gelişmişti. Bunaltıcı bir yaz akşamıydı. Hava çoktan kararmaya başlamıştı ama babam yine ortalıkta gözükmüyordu. Annem pencerenin önüne çektiği sandalyeye oturmuş yolu gözlerken bir yandan babama ileniyor, diğer yandan da bir dilim karpuzu dişliyordu…”

2004’te İletişim Yayınları’ndan ilk baskısını yapan “Oğullar ve Rencide Ruhlar” 2019 yılına kadar 27 baskı yapıyor. Daha sonra yayın hayatına Alfa Yayınları’ndan devam ederek 4 baskı daha yapıyor ve başta Fransa olmak üzere pek çok ülkede “modern polisiyenin parlak bir örneği” olarak karşılanıyor. 2013 basımı “Cehennem Çiçeği”ne kavuşana kadar Alper Kamu’ya uzunca bir süre hasret kalıyoruz. Sonra yine uzun bir ayrılık; ta ki 2021 sonunda raflarda ve gönüllerimizde yerini alan “Kıyamet Park”a kadar.  Yazarın Alper Kamu maceralarına bu kadar uzun esler vermesinin nedenlerini anlamak güç değil: Alper Canıgüz çok usta, özgün, müthiş birikimli ve insanı tatlı bir kıskançlığa sürükleyecek kadar kıvrak bir kalem. Kitaplarında laf olsun diye yazılmış tek bir satır yok. Okurken sular seller gibi akıp gitse de kurgunun her bir detayının nakış gibi işlenerek yazılmış olduğu fazlasıyla belli oluyor. Okurken insana kahkahalar attırsa da ister istemez her maceranın sonunda ruhumu Alper Kamu’dan ayrılmanın incecik hüznü kaplıyor.

Alper, “Oğullar ve Rencide Ruhlar” macerasında komşu apartmanda yaşayan emekli emniyet müdürü Hicabi Bey cinayetinin en yakın tanığı. Cinayetin bir numaralı zanlısı olarak gözaltına alınan Deli Ertan’ı kurtarmak ve babasının Erzurum’a tayinini engellemek gibi ekstra görevler üstlenmeyi de ihmal etmeyen çapkın dedektif, komşu kızı Alev ablayla da romantik ilişkiler peşinde.

“Cehennem Çiçeği” macerası, amcasının vefatı ve komşu apartmana yeni taşınan on iki yaşındaki arkadaşı Ümit’in şok edici itirafıyla başlıyor. Bir taraftan kendi ailesinin gizemli geçmişini didik didik ederken diğer taraftan Ümit’in suçsuzluğunu ispatlamaya çalışan Alper, kendini tuhaf bir ilişkiler sarmalı içinde buluyor. Bu seferki aşkı, evde kendisine bakıcılık yapan Hatice abla…

“Kıyamet Park” macerasına girişi ise bir psikiyatrın ofisinde yapıyor: “Evet Bay Alper Kamu, nihayet tanıştık.” Bu sefer dayısının iteklemesiyle ailecek mahallelerinden uzaklara, Akdeniz kıyılarındaki bir tatil kompleksine giden Alper Kamu, kendini yepyeni bir adli vakanın burnunun dibinde buluyor: Gazeteci Şefik Ziya cinayeti. Teknoloji canavarı can dostu Hakan yanında, otel sorumlusu dünyalar güzeli Gülengül Hanım kolunda ama bu macerada çok ciddi bir rakibi var: On iki yaşında, yedi dil bilen indigo bir çocuk olan Altan. Kıran kırana bir satranç maçını andıran sıkı bir mücadele içinde, cinayeti ilk önce kim çözecek?

Kendini, “Her gün birkaç saatini divanın altında geçiren, mahallenin delisini ruh kardeşi gören, gırtlağı kesilmiş bir ceset karşısında kılı kıpırdamayan, yirmilik kızlarla ilgili fanteziler kuran, silah ve alkol düşkünü bir velet! Canavarın küçük bir çocuk olarak portresi! Yeniden doğmuş Rasputin!” olarak tanımlayan,Türk polisiye edebiyatının bu en kendine özgü, zeki, fırlama, sinir bozucu ve zıpır dedektifini henüz tanımadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz demektir.

İyi ki yazdın Alper Canıgüz, iyi ki doğdun Alper Kamu, hayatımızı güzelleştirdin…

Nice beş yaşlara!

BAŞKOMİSER GALİP

Sıradan Cinayetlerin Sıradan Polisi

Polisiye roman yazarı Çağatay Yaşmut, usta kalemiyle hayat verdiği kahramanını bu kelimelerle tanımlıyor. Pardon, Başkomiser Galip bir kahraman değil, sıradan bir insan. Sağlıksız yemekler seven, bolca sigara tüketen, merdiven basamaklarında nefesini sayan normal bir erkek.

Güzel ve oynak hatunlardan, soğuk balkonlardan hoşlanıyor. Parlak mavi gözlerinden hemencecik etkilenen hanımlar tarafından baştan çıkartılmaya hiçbir zaman itiraz etmiyor ama sınırsız coşkularla başlayan ilişkileri kolayca sarpa sarıyor. Bence akrep burcu. Çünkü her daim depresif ama yaşamdan herkesten fazla keyif aldığı da şüphesiz bir gerçek.

Oğlak Yayınları etiketi altında 2008 yılında, Beyoğlu Cinayetleri isimli macerasıyla sokaklara iniyor Başkomiser Galip. Gerçek yaşamda başkomiserler, komiserlerden oluşan ekipleriyle dava çözmek için sokaklarda koşturmazlarmış. Bırakalım onlar işlerini bildikleri gibi yapsınlar. Bizler kurbağaların bile prens oldukları masallarla büyüdük. Kitaplarda okuduğumuz karakterler, omuzları rütbeli de olsa koştursun, ter atsınlar isteriz.

Sıradan Başkomiserimizle, Beyoğlu’nun arka sokaklarında tanışıyoruz ama Galip’in mekânı çoğunlukla Anadolu Yakası. Zaten Galip de bir Anadolu erkeği. Gerçek bir Kadıköy aşığı olan Çağatay Yaşmut böyle olsun istemiş. Okumayan, sanatla alakası olmayan, sinemaya bile gitmeyen maço bir adam nasıl olur diye merak etmiş,  kahramanımızın yaratıcısı yazar.

Beyoğlu Çıkmazı, Şarkılar Susunca, Beni Yavaş Öldür, Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü, Moda Cinayetleri, Benim Canım Ailem ve Felsefe Cinayetleri. Galip’in polisiye roman dünyasında kat ettiği yol uzun ve başarılı. Sıradan Başkomiserimizi ve sevenlerini bekleyen olaylar ise daha heyecanlı ama kolay işler olmayacak diye tahmin ediyorum.

Bu arada, Çağatay Yaşmut’un, ‘sıradan cinayetler’ derken, ölümleri basitleştirdiği gelmesin akıllara. Aksine, yazar olay yerlerini ve kurbanları betimlerken, otokontrolü elden bırakmıyor ve de en önemlisi mahremiyet hakkına özen gösteriyor. Hiçbir ölüm sıradan değildir ve her insan, ölü dahi olsa mahremiyet hakkına sahiptir. Olay yerlerinde baskın kelimelerle anlatılan bol kan, çeşitli ve çokça ifrazat ya da cansız bedenin cinsel yönden teşhirciliğinin hiçbir okuyucuyu olumlu etkileyeceğini sanmıyorum. Çağatay Yaşmut, kolay kelimelerle prim peşinde koşmayan bir yazar.

 Başkomiser Galip hikâyelerinde toplumsal yaralara da sıkça değiniyor Yaşmut. Kaleme aldığı maceralar bir vaka çözümünden çok kalıcı misyonlar taşısın çabasında. Hikâyelerin Galip’le geçen bölümleri Başkomiserin ağzından anlatılırken, diğer sahneler yazarın gözünden, çoğunlukla yorumsuz ve sade bir üslupla seriliyor okuyucunun önüne. Bu anlatım değişikliği okura güzel bir sinerji olarak yansıyor ve hikâyeye akıcılık katıyor.

Başkomiser Galip bir Kaybedenler Kulübü üyesi. DGM Hâkimi olan babasını bir suikaste, annesini kansere, ekip arkadaşını kör bir kurşuna, sevgilisini bir  şiddet olayına kurban veriyor. Yaralarını sarmakla pek ilgilenmiyor. Galip’in işi katillerin peşinden koşmak. Çalışmakta, çok yorulmakta, koltuk tepelerinde uyumakta arıyor ihtiyacı olan teselliyi. Ne de olsa her canlının kanında bir parça avcılık güdüsü vardır. Galip’in terapisi,  avının izini adım adım sürmek ve gerektiğinde gözü kapalı peşinden koşmak. Bu pek sık karşımıza çıkan kovalamacaları, sokaklarıyla, tabelalarıyla, ağaçları, parklarıyla anlatırken, okuyucuyu başarılı bir şekilde sürüklüyor peşinden yazar.

Başkomiser Galip maço bir karakter lakin vicdanını ve duygularını henüz kaybetmemiş olan polislerden. Her ne kadar çevresine duyarsız bir adam gibi görünse de okuyucu Galip’in o kadar sığ bir kişilik olmadığını adeta hissediyor. Tekmelerle, tokatlarla yerlere serildiğinde, kurşun yaralarıyla hastaneye kaldırıldığında değil, yaşadığı toplumun yaraları karşısında acıyor canı. Kanlı cesetleri görünce değil, ülkesini sarmış kirli yapılanmaların pis kokularını algılayınca bulanıyor midesi.

Yürekten inandığı adaleti en doğru şekilde uygulamaya çalışırken, en yakınının silahına ve rozetine el koymakta tereddüt etmiyor. Adalet için taşıdığı tabancasıyla adaletsiz olanın peşinden koşarken, namluyu kendi kafasına da doğrultabiliyor.

Başkomiser Galip kitapları ilk sayfalarda biraz sıkıcı, belki de yorucu hissettirse de karakterimizin iç sesiyle yaptığı anlatım, kısa sürede ve garip bir şekilde olayın içine çekiyor okuru. Galip yaptıkları kadar yapmadıklarını da düşünen, aynaya bakınca gördüğü şeyi beğenen, “Başkasına ne gerek, ben kendi kendime aferin derim,” diyebilen, egosu biraz yüksekçe bir polis.       

Hepimiz kadar birilerine bağlanma arzusu ve ihtiyacı hisseden, hepimizden biraz fazla kaybetme korkusu yaşayan şahsına münhasır bir adam. Kaybetme korkusunun sebebi elbette geçmişteki acı kayıpları. Yürüdüğü yolda geride kalanları unutmayan karakterleri severim. Yolun açık olsun Başkomiser Galip.

ŞEYTANIN ÇIRAĞI’NIN ÇEVİRMENİ NİLAY ÇALŞİMŞEK’LE RÖPORTAJ

– Nilay Hanım, öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için tüm Dedektif Dergi ailesi ve okurları adına teşekkür ediyorum. Sayenizde Uzakdoğu polisiye edebiyatına ait güzel bir eseri okuma şansı bulduk. Polisiye severlere biraz kendinizden bahseder misiniz? Japonca ve Japon edebiyatıyla ilişkinizi merak ediyoruz doğrusu.

İstanbul’da doğdum. Edebiyattan tamamen farklı bir mesleğim vardı, memnun değildim. Meslek değiştirmeye karar verdim. Yabancı dillere ilgim vardı. Özellikle Rusça, İtalyanca ve Japonca dilini öğrenmeye istekliydim. Tercihimi 1995 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Japonca Öğretmenliği Bölümü’nden yana kullandım. Öğrenciliğim sırasında Panasonic bursuyla Japonya’da araştırma gezisine katılma şansım oldu. MEXT bursunu kazanarak Okayama’da bir sene dil eğitimi aldım. Mezun olduktan sonra, ÇOMÜ’de araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Japonya Hükümeti MEXT Bursu ile Shizuoka Üniversitesinde edebiyat alanında yüksek lisans yaptım. Ardından Nagoya Üniversitesinde doktora ders programını tamamlayarak Çanakkale’ye döndüm. 2020 yılında üniversiteden ayrıldım, serbest çevirmen olarak çalışmaya başladım. “Şeytanın Çırağı” (İthaki Yayınları, 2021), Yabancılarla bir Yaz (İthaki Yayınları 2021) ve “Satürn Evleri” (İthaki Yayınları, 2021) adlı çevirilerim yayımlandı. Tamamlanmış ancak henüz yayımlanmamış kitap çevirilerim var.  

– Pek çoğumuz başka bir dile ve kültüre ait eserleri yazıldığı dilde okuma şansına sahip değiliz. Siz kıymetli çevirmenler bu noktada hayatımızı kolaylaştırıyor ve dünya edebiyatını tanımamızı ve anlamamızı sağlıyorsunuz. Japoncadan Türkçeye çeviride yaşadığınız zorluklar nelerdir? Japon dilinden çevirinin avantajları var mı?

Yüksek Lisansımı Natsume Soseki ve eserleri üzerine yaptım. Sadece edebiyat konusunda değil bu eserler üzerinden alanlar arası bir çalışma yaptım. Japon kültürü ve sosyolojisini de inceledim. Doktoram sırasında Japonya’nın modernleşme sürecinde 1868 sonrası çocuk dergilerinde, masallarda Japon milliyetçiliğinin nasıl işlendiğine dair bir çalışma yaptım. Bu pek çok Japonca metni okumamı ve dile hâkim olmamı sağladı. Şeytan’ın Çırağı’nı çevirirken önemli bir çeviri zorluğu yaşamadım. Genel olarak Japoncadaki hitap şekillerine Türkçede karşılık bulmak biraz zor. Kişinin genç, yaşlı, kadın, erkek ya da statü olarak farklı oluşu ifadeyi değiştirir.  Japonca bir metinde kimin konuştuğunu bu ifadelere bakarak anlayabilirsiniz. Türkçede bu yok. Özneyle ilgili bu sıkıntıları çeviri sırasında eklemeler yaparak aşabilirsiniz. Kendi dilinize de hakimseniz başka zorluk yaşamazsınız.

– Romanı daha önce aslından okumuş muydunuz? Çeviri süreci nasıl geçti? Anlatılan iki cinai hikâye sizi ne yönde etkiledi?

Hayır. Çeviri öncesi romanı ve yazarı tanımıyordum. Çevirmekte zorlanmadım. İkisini de zevk ve merakla çevirdim. İlk hikâyeden daha fazla etkilendiğimi anımsıyorum. Düşündürücü bir kurgusu vardı. Entrika ve aşk öyküsünden çok cinayetin nedeni ve psikolojisi beni daha çok çekiyor. Okuduğum şeyde zekâ arıyorum. Çevireceğim metinleri merak unsurunu yitirmemek için önceden okumuyorum. Sonunu merak ettiğim için çeviri daha keyifli ilerliyor. Doğrusu çevrilmiş eserleri okumayı hiç sevmiyorum. Çünkü beynim sürekli ‘Bunun orijinalinde ne denmiştir acaba?’ diye soruyor.

– Polisiye tüm dünyada yoğun hayran ve okuyucu kitlesine sahip. Ancak edebiyattaki yeri zaman zaman tartışmalı. Japonya’da Edogawa Rampo, Mephisto ve Agatha Christie Ödülleri verildiğini biliyoruz. Bu minvalde Japon okurun polisiye edebiyata bakışı ve ilgisi nasıl? Japon polisiye ve suç romanları raflarda hak ettiği yeri bulabiliyor mu?

Kendi tecrübe ve bilgim dahilinde Japonya’da polisiye türü sevilip satılıyor mu bilemiyorum. Böyle olduğuna inanıyorum ancak istatistiksel bir veriye ulaşamadım. Ancak benim de gençliğimde yaptığım gibi okuma alışkanlığı kazanmak için genç Japon okurların polisiye roman ve manga okuduklarını tahmin ediyorum. Hamao’yu yeni nesilden ziyade eskiler belki tanıyabilir. Ancak Japon halkının iyi bildiği bir isim Matsumato Seicho var. Seicho dedektif kurguyu Japonya’da popülerleştiren yazardır. Akagawa Jiro var. Gizem ve muamma içeren romanları vardır. Bölümümdeki öğrencilere Japonca olarak okuması kolay olduğundan tavsiye ederdim. Çağdaş dönem ve güncel edebiyatçılardan – polisiye denir mi bilemiyorum ama- gizem yazan kadın yazarlar var. Doğrusu onları da çevirmeyi çok isterim.

– Okurları heveslendirmek adına Şeytanın Çırağı’ndan biraz bahsedebilir misiniz? Kitabı siz mi seçtiniz yoksa yayınevi mi?

Çeviri talebi yayınevinden geldi. Şeytanın Çırağı iki uzun öyküden oluşan bir kitap. İlk öyküde tuttuğu günlük nedeniyle bir kadının ölümünden sorumlu tutulan Eizo Shimamura’nın davanın savcısına yazdığı mektupları okuyoruz. İkinci uzun öykü “Onları Öldürdü mü”de genç bir avukat, cinayeti işlediğine kesin gözüyle bakılan ve suçunu kabul eden bir adamın masum olma ihtimalinin peşinden gidiyor. Her iki öykü de sürükleyici.

– Yazar Şiro Hamao kimdir? Japon polisiyesindeki yeri nedir?

1985 doğumlu Şiro, dönemin önde gelen ailelerinden birine mensup bir hukukcuymuş. Tokyo İmparatorluk Üniversitesi başkanı ve Tokyo Güzel Sanatlar Okulunun kurucusu Vikont Arata Hamao’nun kızıyla evlenerek eşinin aile ismini almış. Arata Hamao öldükten sonra vikont olmuş ve aynı sene Tokyo Bölge Mahkemesinde savcılık görevine başlamış. Daha sonra bu görevden ayrılarak kendi hukuk bürosunu açmış ve dedektif öyküleri yazmaya da bu yıllarda başlamış. Polisiye türünde yazıyor oluşu nedeniyle çevresinden ağır eleştiriler almış. Ancak yılmamış.  Meslek hayatındaki bilgi ve deneyimlerini kullanarak gerçekçi metinler ortaya koyan yazar Doyle ve Poe’dan etkilenmiş. Hamao aynı zamanda bir eşcinsel savunucusuydu. Japonya’nın ünlü polisiye yazarı Edogava Rampo “Homoseksüellik konusunda her şeyi ondan öğrendim,” demiştir. Rampo’ya ilham veren kişidir. Yazdığı metinlerin bugünkü Japon polisiyesine ilham kaynağı olduğu söylenmekte.

– Romandaki iki uzun öyküde yoğun bir şekilde kadına şiddet teması işleniyor. Japon toplumunun bazı adet ve kurallarının bizlere benzediği söylenir. Ülkemizde kadın cinayetleri yüz kızartan bir sayıyla her gün ana haber bültenlerinde yer buluyor. Japonya’da kadının toplumdaki yeri ve kadına şiddet konusunda neler söylemek istersiniz?

Japonya’da kadına şiddet yok diyemem. Aile içi şiddet dediğimiz türde olaylar var. Ancak basını meşgul edecek kadar yoğun değil. En azından olayların kadın cinayetine varacak kadar büyümediğini düşünüyorum. Çocuk istismarı haberlerini zaman zaman basında görüyorum. Kültürel yapılarında eşinden ayrılmak isteyen kadını sahiplenme düşüncesi yok. Boşanma süreci Japonya’da oldukça pahalı. O nedenle boşanmayıp ayrı yaşayan çiftler çoğunlukta. Nadiren olaylar olabilir tabii. Ama öldürmeye kadar gitmiyor. Dini inançları, namus anlayışları, töre ve adetler değişik olunca şiddet davranışları ve kadına bakışları ülkemizde gördüklerimizden farklı.

– Japonların okuma alışkanlıkları ülkemizde hep örnek gösterilir ve övülür. Sıra beklerken, metro ve otobüste sürekli okudukları bilgisi bir şehir efsanesi mi yoksa gerçek mi?

Gerçek. Japonlar okumayı seviyor. 2003-2010 yılları arasında Japonya’daydım ve metrolarda görüntü buydu, evet. Herkesin elinde manga olsun roman olsun mutlaka bir kitap vardır. Son zamanlarda bizdeki gibi telefon ekranından okumaya dönmüş olabilirler. 2007-2008 yıllarında cep telefonu romanları yaygınlaşmaya başlamıştı. Kısa, doğrudan telefondan okunabilecek metinlerdi bunlar. Şöyle söyleyeyim öğlen yemeği saatinde kütüphaneye gelip okuma yahut araştırma yapan pek çok Japon’a rastladım. Edo döneminde bile – ki kapalı bir dönemdir, samurayların olduğu zamanlar- toplumun okuma yazma oranı oldukça yüksekmiş. Okumayı seviyorlar. Yaşlı bir teyzeyi okurken görmek, bir amcayı araştırırken bulmak çok sıradan, olağan bir durum. Çanakkale’deki bölümümüze Bodrum’a yerleşen bir Japon kadının vefatı sonrası epeyce bir kitap kızı tarafından bağışlanmıştı. Halk kütüphanelerinde bile geniş ve güncel kaynaklara ulaşmak mümkün. Üniversite kütüphaneleri halka açık. O nedenle kütüphaneler aktif. Japonya’da kitap alamıyorum o yüzden okuyamıyorum deme bahaneniz yok. İkinci el kitap satışı yaygın. Çok temiz kitapları uygun ücretlere alabilirsiniz. Bizdeki sahaflardan farklı olarak bu yerler son derece düzenli ve temizdir.

– Ülkemizde Uzakdoğu dendiğinde akla ilk olarak Kore dramaları ile Japon manga ve animeleri geliyor. İstatistik verilere göre Türkler zaten az okuyor. Okuyan ve dünya edebiyatına ilgi duyan seçkin bir kesim yok değil. Japon edebiyatıyla yeni tanışacak Türk okurlar için tavsiyeleriniz var mı? Hangi yazarları ve eserleri öncelikli okumalarını salık verirsiniz?

– Japon mangaları Türk gençleri arasında zaten popüler. Okumaya alışma adına da bunlara öncelik verilebilir. Murakami ülkemizde beğenilerek okunuyor. Polisiye edebiyattan da az önce bahsettiğim Rampo, Seicho ve Jiro romanlarını önerebilirim. Kitapseverler Türkçe çevirilerine ulaşabildikleri Japon yazarları okusunlar, kültürü tanısınlar isterim.

– Nilay Çalşimşek polisiye okur mu, polisiye dizi ve filmler izler mi? Neden?

Gençlik yıllarımda polisiye okurdum. Agatha Christie’nin Türkçeye çevrilmiş tüm kitaplarını okumuşumdur. Poirot karakterine çok düşkün değilim. Aslında o yıllarda elime ne geçerse okuyordum. Çılgınca okurdum. Annem kızıyor diye yorganın altında el feneri ışığında okumuşluğum vardır. Polisiye ve gizem dizileri, filmleri izlemeyi severim. Sezonları tamamlanmış dizileri izlemeyi tercih ediyorum. Criminal Minds izliyorum bu ara. İngiliz Endeavour dizisi var, onu çok beğenmiştim. Modern yöntemler olmadan ipuçlarıyla davaları çözmeleri güzeldi. Eskilerden Bones dizisi vardı hatırlarsanız. Birkaç kez izlemiştim onu da. Ayrıca seri cinayetlerin ele alındığı film ve belgeselleri de seviyorum. Neden derseniz, işin içine takıntı ve saplantıyla beraber zekanın da dahil olması beni çekiyor.

– Roman çevirinizde “Kadınlara ilgi duymayan/nefret eden” şeklinde ifade ettiğiniz eşcinsellik Japonya’da nasıl görülüyor?

Yazarın romanı yazdığı dönem henüz bu kavramların Japonya’da kabul görmediği ve tabu sayıldığı yıllar. O nedenle de kelime olarak karşılığı yok. Yazar bu şekilde ifade etmiş. Biz batıyla iç içe olduğumuz için bazı kavramların bize gelişi daha hızlı oluyor. Ama Japonya’da modernleşme döneminde bizim daha Osmanlı zamanında bildiğimiz kavramlar yeni yeni konuşuluyordu. Çocuğun birey olarak kabul edilmesi bile bizden çok sonra Japonya’da gerçekleşmiştir. Kadına bakışları için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Eşi ve ailesi için yeterli olabilmesi adına eğitim görüyorlardı. Kadın ve erkeğin rollerinin sert çizgilerle ayrıldığı bir dönemde eşcinsellik ailenin ve dolayısıyla devletin düşmanı sayılmış. Bu nedenle eşcinsel kavramının karşılığı bir kelime yoktu. Şu an da Japon kültüründe eşcinsellik çok onay alan bir durum değil. Bizim kadar tutucular bu konuda.

– Yakın zamanda sizin çevirinizle başka Japon polisiye eserler okuyabilecek miyiz?

Aslında Natsume Soseki romanları üzerinde çalıştığım, tümünü yazıldığı dilde okuduğum için çevirmeyi isterim. Henüz buna vakit bulamadım. Yeni dönem polisiye yazan kadın yazarların kitaplarını da Türkçeye kazandırmayı çok isterim. Tabii yayın hakları vs. nedeniyle yayınevinin taleplerine bağlı kalmak durumundayım.

OZAN ILGIN BÖLÜM 9: TERÖR

Sultanat Eyalet-Şehri’ndeki Belediye Bilişim ve Enformasyon Binası diğer adıyla Bel-Bil Kulesi, ortadaki kocaman bir iç avluya bakan ve balkonlar halinde daralarak yükselen katlardan oluşuyordu. Başkan yedinci kattaki odasının avluya bakan balkonuna çıktı.  En yakın rakibi Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi- CEVAP adayı İmelik Çekçek’i yenen Sade Vatandaş Partisi- SEVAP adayı İkram Papazoğlu’nun ilk belediye başkanı oluşunu kutluyorduk. Başkan çalınan seçim sandıkları ve oy çuvallarını kurtaran Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK birliklerine dair övgü dolu sözler sarfediyordu. Artık bir polis köpeği olan Çakır’la ben de bu gurur tablosunda Başkan’ın yanındaki yerimizi almıştık.

“İşte bu polisler, gafillerin oy çalmalarına engel olarak, çuval çuval oyların seçim merkezine taşınmasını sağlayarak bugün burada olmamızı sağlayan gençlerdir!”

Cenah gazetesi muhabirinden gelen soru:

“Sayın Başkan bu yanınızdaki cılız kadınla uyuz köpeği mi yeni SSOK birliklerine atanan kişi? Çuval çuval oyları araçları devirerek mi yoksa hırsızları ısırarak mı yakaladılar?”

Başkanı dinleyen kalabalığın arasında krem rengi uzun pardösülü, güneş gözlüklü ve kasketli bir adam gözüme çarpmıştı. İki elinin de sürekli cebinde olduğunu ve cebinden çıkardığı akrep dövmeli sağ elini arada çok kısa süreyle kulağına götürdüğünü fark etmiştim. Çok aksiyon filmi izlemenin faydaları. Uzun pardösü. Kasket. İç mekânda güneş gözlüğü. Kulaklık. Casus. Ya da tetikçi.

Fazla düşünmedim. Aslında düşündüm. Balkondan aşağı yedi kat boyunca düşerken, “İnşallah özel kuvvetlerin kulaklıkları da böyle salak salak elini kulağına götürerek konuşulacak şekilde tasarlanmamıştır!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Düşünmek hızlı tabii ki. Düşmek daha hızlı.

Yerdeyim. Yerdeyiz. Peşimden Çakır’ın da atlayacağını nerden bileyim? Musa’nın ikiye yardığı Kızıldeniz gibi açılan kalabalık. Çığlıklar. Patates çuvalı haline gelişim. Çakır’ın patates çuvalı haline gelişi. Sonra güçlü kadın moduna geçişim. Çakır’ın güçlü kocaman bir köpek moduna geçişi. Pardösülü adamı yakalamam filan hepsi beş saniye sürdü. En son baktığımda Çakır kendine uyuz köpek diyen Cenah gazetesi muhabirini yere yatırmış, üzerinde hırlıyordu.

“Gel kızım!” dedim. “Paçavra bir gazetenin muhabirini ısırdığına değmez.”

***

Pardösüsünün altında Uzi saklayan eli akrep dövmeli adamı yakalamamın üzerinden bir belediye başkanlığı seçimi daha geçti. Papazoğlu ‘halktan ve haktan yana lider’ imajıyla tekrar seçildi. Artık koltuğa iyice yerleştiği için balkona tek başına çıkıp kimseye teşekkür etmeden konuştu. Geçen seçimlerde “Çalınan oylar sizin değil, diğer adayın da olsa yine aynı hassasiyetle görevimi yapardım. Ben siz başkan seçilesiniz diye uğraşmadım. Sadece haksızlığa engel oldum,” diyemediğim için çok pişmandım.

***

SSOK tarafından, Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi Ülkesi- KKKP vatandaşı ve çok zengin bir oligarç olan Baramoviç’in süperyatına gizli görevle gönderilmiştim. Yat havaya uçtu, ben kurtuldum ama zimmetime 60 milyon avro geçirmek, bununla Vuvuzuella’dan 5 ton kochain getirtmek ve bunlardan dolayı vatan hainliği suçlarından tutuklandım. Her şey bir yana arkamdan iş çevirerek beni tutuklayan kişinin kankam ve iş arkadaşım Ramazan olması beni yıkmıştı.

Baramoviç’in yardımıyla hapishaneden kaçırılıp serbest bırakıldım. Ama bana önerdiği gibi sahte pasaportla sonsuza kadar kaçak olarak yeni bir hayata başlamayı gururuma yediremedim. Çünkü masumdum ve eyalet-şehrime dönüp masum olduğumu ispat ederek temize çıkmam gerekiyordu. İnat edip hakkında tutuklama kararı çıkmış kaçak bir polis olarak Sultanat’a gizli gizli girmiş ve Ramazan’ı kendi ellerimle vurmuştum. Ben doğruluk ve adalet adına silah taşıdığımızı sanırken, Sultanat Şehri’nde tüm dengeler değişmişti. Adalet sarayları haklıyı değil, güçlüyü savunmak üzere yeniden dekore edilmişti.

Ramazan’a göre yanlış taraftaydım. Hep muhalefetteydim. Güçlüden, paradan yana olsaydım sırtım yere gelmezdi. Bana bunları dedikten sonra sırtı yere gelen maalesef Ramazan’ın ta kendisiydi.

***

Ramazan’ın babası Tekelci Bakkal Necati Amca’ya hangisini anlatabilirdim ki? Oğlunun bana ve babasının inandığı tüm değerlere ihanet eden bir hain olduğunu mu yoksa benim kurşunumla öldüğünü mü? Hiçbirini söyleyemezdim. Söyleyemedim de.

Sırada Papazoğlu, Solomon Sert ve Hayri Kozak’la hesaplaşmam vardı. Bu işin içinde kimin parmağı varsa yirmi tırnağım ahirette değil bu dünyada yakasında olacaktı. Bu dünyanın işini, olup olmadığını kimsenin teyit edemediği ahirete bırakmaya hiç niyetim yoktu.

***

Sultanat Şehri de tüm dünya gibi rap müzik hayranlarıyla dolup taşarken 3KSİK3T3K isimli bir kadın rap’çi N3FR3T isimli şarkısıyla ortalığı kasıp kavurmaya başladı.

Bu devirde kimse hükümdar değil bezirgân değil kimse şah değil padişah değil

O kadar güvenme hiç kendine yaptığın hiçbir şey pek matah değil

Bu dünya Süleyman’a bile kalmamış sana da kalacak değil

Senin hükümdarlığın sonsuz bizim boyun eğmemiz sınırsız değil

***

İkram Papazoğlu Sultanat Şehri belediye başkanlığını tekrar kazanmış olmasına rağmen koltuğunda rahat rahat oturamıyordu. Önümüzdeki haziran ayında yapılacak belediye meclisi seçimlerinde, SEVAP partisi olarak eyalet vekili çoğunluğunu sağlayamazsa şehri tek başına yönetebilmek ayrıcalığından olacaktı. Bu yüzden sinirinden kuduruyordu. SULTV’ye yaptığı bir konuşmada 300 eyalet vekili verin bu iş sükûnet içinde çözülsün!” dediği zaman hiç kimse sükûnet içinde çözülmezse ne olacak acaba diye sormayı akıl edemedi.

Seçimlerden önceki şubat ayında eyalet-şehrin çözüm sürecini yürüten yetkilileri, Tulslarla aramızdaki anlaşmazlıkları masaya yatırmak için Solmazbahçe Sarayı’nda toplandı. Yasadışı Tulsa Tulslarındır Özel Kuvvetler- TTOK örgütüne Sultanat Şehri üzerinde yürüttüğü silahlı faaliyetleri sonlandırması için çağrı yapıldı. Papazoğlu toplantıdan sonra yapılan açıklamalar için “İpe un seriyorlar,” dedi.

Papazoğlu’nun belediye başkanı olarak Sultanat Valiliğini feshetmek istediği ve valiliği kendi bünyesine katarak bir vali-başkan olmak istediği kamuoyunca bilinen bir gerçekti. Mart ayına gelinince dananın kuyruğu koptu. Her Daim Ezilen Vatandaş Partisi- HEWAP lideri Selocan Çakmaktaş ‘Seni vali-başkan yaptırmayacağız’ çıkışıyla gündeme oturdu.

Bütün bu cümleler Tulslarla aramızdaki geçimsizliği aşmak isteyen çözüm sürecini yerle bir etmeye yetti.

***

Sığınabileceğim tek yer hacker arkadaşlarım olan Siber Can ve ekibinin yanıydı. Allah’tan onları kendi düşmanlarından saklanmaları için mahallemdeki terk edilmiş transformatör fabrikasına yerleştirmiştim. Ramazan’ın ihanetinden sonra diğer kankam Hüsnü’ye de güvenemezdim. Kendim aklanana ve insanlara hesap sorabilir pozisyona gelinceye kadar bir kaçak olarak gölgelerde yaşamaya mecburdum.

Ben köşe bucak saklanırken Ramazan’a sadece topraklarımızı savunurken ölen asker ve polislere yapılan Eyalet-Şehir Cenaze Töreni yapıldı. Tutuklandığım gün, Burgaziçi Limanı’nda 5 ton kochain taşıyan Vuvuzuella gemisi mürettebatıyla SSOK birlikleri arasında çatışma çıkmıştı. Ramazan bu çatışmada öldü gösterilmiş, bu yüzden özel cenaze törenine hak kazanmıştı. Hainlerin törenle gömüldüğü bir eyalet-şehirde, törenle gömülmesi gerekenlere ne yapılırdı kim bilir?

***

Eyalet vekili seçimlerinden bir hafta önce gazeteci Johnny Yesterday, Sultanat İstihbarat Ajansı- SIA tırlarının insanî yardım değil mühimmat taşıdığıyla ilgili bir haber patlattı. SIA müstahdemi Amirkhan Sapöling bu duruma sessiz kalırken seçim stresi ayyuka çıkmış olan İkram Papazoğlu çok sinirlendi.

Başkan, 8 Haziran seçim sonuçlarından da istediğini elde edemeyince küplere bindi. SEVAP’ın aldığı %40 oyla ancak başka bir partiyle koalisyon yaparak şehri yönetebilecekti. Fakat Papazoğlu’nun en tepedeki koltuğu paylaşmaya hiç niyeti yoktu.

***

N3FR3T

Kopardın attın milletin sanat denen hayat damarlarını

Bağladın doksan dokuz odalı ahırın kapısına havlayan çomarlarını

Köprüler yaptırdın gelip geçmeye parası az diyorsun ama yalan

Deli Dumrul gibisin memleketin her köşesinde var bir talan

***

Siber Can ve ekibi internette geceli gündüzlü masumiyetimi ispat edecek veriler ararlarken Sultanat şehrinin emniyet güçleri olan SSOK’ta kirli polisleri araştıran bir istihbarat servisi kurulduğunu keşfettiler. Bu servisin adı Kirli Polis Araştırma Birimi- KİRPO idi. Bu servis sayesinde polislerin güvenliğimizi tehlikeye atacak eyalet-şehir sırlarını düşmanlarımıza satmaları gibi olayların önüne geçilecekti. İstihbarat içinde istihbarat, resim içinde resim, ‘mise en abym’di bu birim. Şaşırtıcı yanı bu birimin başına, benim başımın derdi olan Solomon Sert’in getirilmiş olmasıydı. Adam, şehrin tüm içişlerini yönetecek kişi olmaya doğru emin adımlarla ilerliyordu. Artık tek tuşuyla bir polisi hain ilan edebilecek ve infazını gözünü kırpmadan gerçekleştirebilecekti.

Araştırdıkları polislerin ilk sırasında tabii ki ben vardım. İkinci sırada da Amirim Hayri Kozak vardı. “Bu birimin peşine düşmesi bile Hayri Kozak’ın masumluğunu ispata yeter,” dedi Siber Can.

“Ben gözlerinin içine bakıp sormadan ve cevap almadan hayatta inanmam suçsuz olduğuna!” dedim kükreyerek.

“O zaman dön bak bakalım gözlerimin içine!” diye bir ses geldi arkamdan. Amirim, köpeğim Çakır’ı da alıp gizlendiğimiz fabrikaya gelmişti. Tabii ki bunda Siber Can’ın parmağı vardı. Canım köpeğim Çakır zincirinden boşalınca sevinçten üzerime atladı ve beni yere yıktı. Ben gözyaşları içinde ona sarılırken Amirim yanımıza çömeldi. Gözleri dolu dolu olmuştu.

“Topun ağzındayım Ozan. Demek Siber Can’ın sağduyusu olmasa benim de alnıma üç kurşun sıkacaktın öyle mi?”

“Okul müdürünün Özel Çamlıca Lisesi’ni kapatacağını öğrenmiş Mahmut Hoca gibi bakma bana Amirim. Ramazan hain çıktı. Düşünsene Ramazan yahu! Aynı şişeden bira içtiğim, aynı kaşıktan yemek yediğim, birayı fazla kaçırınca ayak uçlu baş uçlu uyuduğum, bayramda annesinin babasının elini öptüğüm bir adamdı!”

“Haklısın Ozan. Beynini yıkamışlar çocuğun. ‘Sonsuza kadar varoş mahalledeki bir bakkalın oğlu olarak mı kalacaksın?’ demişler. Hüsnü de perişan. Cenazesine bile gidemediğin için eminim sen de perişansındır.”

“Nereden anladın o üç kurşunu benim sıktığımı?”

“Bir tek ben mi? Tüm teşkilat anladı. Eli silah tutup üç kurşunu da milimetrik olarak aynı yere isabet ettirebilecek kim var ki senden başka?”

***

N3FR3T

Her saat başı ana haber bülteninde anılır adın

Bir tek başa çıkamadığın şey var onun adı da kadın

Nefes aldın yattın kalktın bizi hep yaftaladın

Açık dedin kapalı dedin üç çocuk dedin eve kapadın

Memleket umurlarında değil yeter ki paralar onlara aksın

Sen başkalarının ektiği tarlaya girip bir baştan bir başa talan eden bir malaksın

Ne okuman var ne yazman akşama kadar aynı şeyleri dinleyen bir salaksın

Sen iplerini kim bilir kimlerin tuttuğu kukla bir bunaksın

***

“Önce eyaletin senin adına açtığı hesaptaki 60 milyon avronun devlet adına yapılan sahte Sultanatyum satışından geldiğini ispat etmeliyiz Ozan. Sonraki iş bu paranın Burgaziçi Limanı’na kochain tozu getiren Vuvuzuellalılara  senin iznin olmadan EFT yapıldığını göstermekte,” dedi Siber Can.

“Her şeyi düşünmüşler. Hesabı açan ben, sahte Sultanatyum’u herkesten habersiz satan ben, paraları alan ben, Vuvuzuella’ya aktaran bizzat ben. Online işlemler benim telefonumdan ve kâğıt işlemler de benim imzamla yapılmış olarak görünüyor. Açık yok Siberciğim. Adamların tarafında da çok iyi hacker’lar ve sahte belge düzenleyenler var. Temize çıkmam için bize gökten zembille bir mucize inmesi lazım.”

Siber Can’la ben çaresizlik içinde düşünürken, sığınağımızın dışındaki gece görüş modundaki güvenlik kameraları bir hareket algıladılar ve sessiz alarm devreye girdi. Siber Can, partneri Adonis Kazım, elemanları Tilki Baki’yle Haypatya ve ben hemen silahlarımıza davrandık. O sırada kameradan gözüme bir karaltı takıldı. Kendimize üs yaptığımız bu yeraltı deposunun neresinden kaçtığı belli olmayan Basti ismindeki siyah beyaz kedimiz, koşarak bahçeye paraşütle inmiş olan kişinin yanına koştu. Koşmakla kalmadı, büyük bir aşkla gelen kişinin ayaklarına dolandı.

“Durun!” diye bağırdım. “Gelen her kimse Basti onu çok iyi tanıyor. İnsanlar ihanet eder ama hayvanlar etmez. Basti daha önce bize çok kıymetli bilgiler getirmişti, gelen kişiyi tanıyorsa müttefikimizdir.”

O sırada bahçede, kumral uzun saçlı, uzun boylu, siyahlar giyinmiş bir kadın, paraşüt malzemelerinden kurtulur kurtulmaz Basti’yi kucağına aldı ve kameralardan birinin önüne geldi. Üzerinde şunlar yazan bir kâğıdı kameraya gösterdi:

BEN DEDEKTİF TİLDA AHIRKAPI

OZAN ILGIN’I AKLAYACAK GÖRÜNTÜ VE SES KAYITLARINI GETİRDİM

***

Bütün bunlar olurken, uluslararası alanda savunma ve danışmanlık hizmetleri veren bir kuruluş olan War and Defense Administration Company- WADAC, Başkan Papazoğlu’nun himayesinde giderek güçleniyordu. Görev tanımında SSOK için mühimmat ve savaş teknolojileri üretmek olsa da eli silah tutan insanların akın akın katıldığı bir birlik haline geliyordu.

Yeni çıkartılan bir Belediyeler Kanunu Hükmünde Kararname -BKHK ile polis kuvvetlerinin gece mesaisini hafifletmek amacıyla silahlı bir birlik daha kurulduğu duyuruldu. Belediyeyi Ekstra Koruyacak Cahitler Harekâtı- BEKCHİ ismi verilen bu birliğe katılanların çoğunun sağ elinde, WADAC’a katılanlar gibi akrep dövmesi vardı. 

Aklıma hemen, Başkan’ın kazandığı ilk seçimler sonrası Bel-Bil Kulesi’nde yakaladığım sağ eli akrep dövmeli adam geldi. Siber Can’la yaptığımız ufak bir internet sörfü sonrası Başkan’a suikast yapacakmış gibi rol kesip pardösüsünün altında Uzi’yle kendini bana yakalatan adamın yeni kurulan BEKCHİ birliğinde yönetici pozisyonunda olduğunu öğrendik. Meğer Başkan o basın toplantısına güçlü kadın halimle değil de cılız halimle gelmemi isterken ve o adam kör gözüne parmağım bir şekilde casus ya da tetikçi tipiyle orada boy gösterirken, yedinci kattan atlayıp onu tutuklayacağımı önceden tahmin etmişti. Bir Osteogenesis Imperfecta hastasıyken, çeşitli kimyasallarla süper güçlü kadına çevirttiği ben ve Çakır’la gazetecilere şov yapmıştı.

Hayri Kozak amirime “Eli akrep dövmeli adamı buldum,” dediğimde “Her akrep dövmeliyi içeri mi tıkacaksın? Mafya babası Nuri Körleğene’nin adamları arasında çok yaygın bir dövme,” diye cevap verecekti bana. “Evet yaygın ama sağ elinde akrep dövmesi olanlar bu aralar akın akın WADAC’a ve onun bir kolu olan BEKCHİ birliğine yazılıyorlar,” dediğimde ise “Bundan sonra bu başkana milim güvenmem haberiniz olsun gençler,” diye cevap verecekti.

***

Neler olup bittiğini kimse anlayamadan, 8 Haziran seçimlerinden sonra eyalet-şehir birbirine girdi.

22 Temmuz 2015  Xuruch semtinde Zobani’deki Muriyelilere yardım götürmek için toplanan sosyalist gençlerden 33’ü, gruba yapılan intihar saldırısında öldü. Saldırıyı Parayla İş Yapan Tetikçiler- PIŞYT üstlendi.

8 Eylül’de SEVAP eyalet vekili  Merciful Thinneck liderliğinde, eyalet-şehrin çok tirajlı gazetelerinden biri olan Liberty gazetesinin binası basıldı.

12 Ekim’de Sultanat Tren Garı önündeki barış mitingine bombalı saldırı yapıldı. Sonradan ‘Sultanat Garı Katliamı’ olarak adlandırılacak olayda 102 kişi öldü. Saldırıyı yine PIŞYT üstlendi.

***

N3FR3T

Senin kınından çekilmiş kılıcından bile güçlüdür benim kalemim

Nohut oda bakla sofa yaşarım olmasa da halı kilimim

Sen ki yedi kat göğün üstüne yükselen saraylara alışacaksın

Soğuk zindanlara düşünce yalvarıp yakarıp kaçmaya çalışacaksın

Hani evlerinde zor tuttuğun yüzdeyi sokaklara salsana

Geleceğimizi çaldın inancımızı ve umudumuzu da çalsana

Ben kadınım kadın nadasa bırakamazsın beni değilim senin tarlan

Deve yüküyle KDV koyup alıp satamazsın beni kârlan

***

“Teknoloji gelişti de insanlar gelişemedi. Ben ‘kral çıplak’ diyorum siz donu var ya diyorsunuz! E oldu olacak sikini daşşağını sallayarak gezsin yahu!”

Sinirimden düşündüklerimi sesli söylerken sağa sola saldırıyordum. Delirmek üzereydim. Başım beladaydı. Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan tüm yaşananlar ahmakçaydı. Ama kuklalar iplerini tutanlar ne derse onu söylemeye mahkumdu. Kukla olmayanlara ise söz hakkı verilmiyordu. Yapılacak hiçbir şey yoktu.

Herhangi bir TV dizisinde, kötü işlerden para kazanan kötü adam, politikaya atılacağını, seneye valiliğe adaylığını koyacağını söylüyordu. Biz de sanıyorduk ki bu kötü işlerden para kazanan adamlar sadece filmlerde valiliklere filan aday oluyorlardı. Aslında gerçekte de bu kötü işlerden para kazanan kötü adamlar en büyük işlere aday oluyorlardı. Çünkü kötü işlerden para kazanan kötü adamlar biliyorlardı ki büyük işlerde büyük paralar dönüyordu. Büyük paraların döndüğü yerdeki paralara kara para deniyordu. Kara parayı aklamak için milyarlarca simit satamazdınız. O yüzden geceliği yüz bin lira olan oteller zinciri açardınız ve bizim gibi salak insanları o otellere o paraları verip gelenler olduğuna inandırırdınız. Fakirin aklının hayalinin almadığı için telaffuz edemediği, zengininse sadece banka hesabında rakamlardan ibaret gördüğü o milyon dolarlarını böylece tertemiz yapardınız.

***

Suçlarımdan aklanmamı asla istemeyen Solomon Sert’in tek derdi saklandığım yerde beni bularak sonsuza kadar hapsetmekti. Elinden geleni ardına koymadı. Kaçak bir fareyi deliğinden çıkarmak için kapana ne kadar büyüklükte bir peynir koyması gerektiğini çok iyi biliyordu.

Papazoğlu ve Solomon Sert de Kozak Hayri gibi Ramazan’ı benim infaz ettiğimi biliyorlardı fakat ispat edemiyorlardı. O yüzden çabucak çıkarılan bir başka BKHK ile vatan hainliğinden yargılanacak polislerin kaçak da olsa mahkemesinin görülmesi tertip edildi. Karara göre -ki benim mahkememden çıkacak karar belliydi- bu şekilde hüküm giymiş kaçakların tüm silahlı emniyet birimleri tarafından görüldükleri yerde sorgusuz sualsiz vurulabilmeleri için emir verilecekti.

Solomon Sert, sanıksız mahkeme olmasın diye anneannem Cilmaya’yı bana yardım ve yataklık etmekten gözaltına aldırdı. Cilmaya, ben ortaya çıkayım ya da çıkmayayım, yıllar önce emekli olmasına rağmen aktif görevdeymiş gibi bana isnat edilen tüm suçlardan yargılanacaktı. Mahkeme günü belirlenmiş ve medya aracılığıyla tüm eyalet-şehre duyurulmuştu.

Mahkemenin tek amacı vardı. Papazoğlu da Sert de biliyorlardı ki, ya Cilmaya’mı haksız bir mahkemeye kurban edecektim ya da ortaya çıkıp o haksız mahkemedeki tüm suçlamaları kabul edip kendimi feda edecektim. Mert olmam, namertlerin gözünde bir çeşit salaklık gibiydi. Kimin yaman olduğu yakında görülecekti.

Gıyabımda yargılanabilecek olmam Sultanat’ta öyle yankı uyandırmış ve sıvacının hakkımda hazırladığı tertemiz yalan olan iddianame o kadar beğenilmişti ki Cenah gazetesi yazarlarından Besim Osman Külahlı, yazın dünyasındaki kısa ismiyle B.O.K., bir köşe yazısında o sıvacının heykelinin dikilmesi gerektiğini yazmıştı.

***

Mahkeme günü gelip çattı. Sıvacı Xachary Core iddianamesini okuduktan sonra Çakır’la beraber mahkeme salonuna girdim. Bir köpeğin mahkemeye girmesi bugüne kadar görülmemiş bir şeydi ama kimsenin gıkı çıkmadı. Ne de olsa Çakır genetik olarak var olan tüyleri, dört ayağı, dik kulakları ve kuyruğuyla sadık bir dost olduğunu defalarca kanıtlamış bir köpekti. Aynı mekânda genetik olarak köpek özellikleri taşımayan ama en sadık dostumuza hakaret edercesine köpek gibi yaltaklanan iki ayaklılar vardı ki, onlar köpekliğin de insanlığın da yüz karasıydılar.

Mahkemede sanık koltuğunda oturan Cilmaya, beni görür görmez elleri kelepçeli olmasına rağmen koşup sarılmak istedi. İki yanındaki polisler kadıncağıza engel oldu. Eyalet Kadısı’nın karşısında dimdik durup Dedektif Tilda’nın getirdiği ses ve görüntü kayıtlarını sıvacılık makamına sundum. Görüntüde Baramoviç ve Ramazan’ın süperyattaki kameralardan alınmış konuşmaları vardı.

“Ozan bu işe uyanmadan 60 milyon avroyu bir an önce Vuvuzuellalılara aktaralım. Uyanırsa vatana ihanetten tutuklama işi gümbürtüye gider,” diyordu Ramazan.

Kasetteki konuşmalar o kadar net ve su götürmezdi ki tutuksuz yargılanmak üzere salıverileceğimi biliyordum. Salondakiler ağızları bir karış açık kasetteki görüntüleri izlerken, Çakır’a Cilmaya’nın kelepçelerini ısırmasını işaret ettim. Çakır sevinçten Cilmaya’nın üzerine atlarken ben de anneanneme sarıldım. Mahkemeyi terk etmeden önce Kadı’ya döndüm.

“Berat ettiğimi bildiren evraka göreve iade yazımı da eklemeyi unutmazsınız herhalde.”

***

Ben özgürdüm ama şehrim tutsaktı. Cilmaya ve ben salıverildikten sonra 2 Kasım tarihinde tekrar edilen eyalet vekilleri seçiminde istediği 300 eyalet vekilini alan Papazoğlu sonunda sükûnete kavuştu. O sükûnete kavuşsun diye bir sürü can toprağa kavuşmak zorunda kalmıştı. 

Fakat Papazoğlu, seçimlerden beş gün önce yani 27 Ekim’de, beraber yürüdük biz bu yollarda diye şarkılar söylediği ve ‘Ne istediniz de vermedik?’ diyerek isyan ettiği Quiri cemaati için, “Quiri bir terör örgütüdür!” diyecekti.

Bunun üzerine bir eyalet bakanı, “Ay ne varmış Quiri’de? Elimizin Quiri! Ahahhahaah!” diye tivit attı.

Bu topluluk, güzelim Sultçe dilimizde artık Quiri Terör Örgütü veya kısaca QUİRTÖ olarak anılacaktı. Yıllarca dayanak olarak kullanıldıktan sonra suçlu ilan edilmiş bu oluşuma gönül vermiş sıvacılardan birisinin, benim iddianamemi hazırlayan heykeli dikilesi adam Xachary Core olduğunu bilmek tabii ki beni hiç şaşırtmayacaktı.

***

N3FR3T

Artık vere vere kalmadı bende nabza göre şerbet

Ağladın ettin ama en son kandırıldık dedin ey halkım beni affet

Bekleme benden sana en ufak kırıntı şeklinde bile merhamet

Çünkü tek yaptığın etmek kendin gibi olmayan herkesten nefret

***

Tekrarlanan seçimlerden 26 gün sonra 28 Kasım’da Hatai ve Edene eyalet-şehirlerinde sıvacılar tarafından durdurulan Sultanat İstihbarat Ajansı (SIA)’na ait tırlarla ilgili haberi yapan gazeteci Johnny Yesterday gözaltına alındı.

Buradan anlaşılıyordu ki, hiçbir ‘gerçek’ cezasız kalmayacaktı.

SAKSAĞAN CİNAYETLERİ

Anthony Horowitz’in en büyük korkusu bir kitabı bitiremeden ölmekmiş. O yüzden katilin kim olduğunu açıklayan özetini, sadece karısının bildiği, kütüphanesinin özel bir yerinde saklarmış.

“Eğer ölüverirsem bir yazara verip romanın sonunu yazdırırlar da roman yarım kalmaz,” diye açıklıyor, pandemi dönemi sosyal medya sohbetlerinden birinde. “İşte bu korkumu Saksağan Cinayetleri’ndeki yazar Alan Convey’e verdim,” diye ekliyor.

Alan Convey dedektif romanları yazıyor. Dedektifinin adı Atticus Pünd. Doğrusunu söyemek gerekirse ben Atticus Pünd adını çok sevdim. Öyle her isim, hele kitap kahramanlarının ismi benim hiç aklımda kalmaz fakat Atticus Pünd galiba biraz da ses uyumu nedeniyle dilime takıldı kaldı. Sadece akılda kalıcı değil, üstelik Hercule Poirot gibi eksantrik biri. Her iki dedektifin de adı ünlü bir kitap kahramanından alınma ve soyadları İngilizce değil, bir sığınmacı soyadı.

Anthony Horowitz

Anthony Horowitz, “Bence bir Kimyaptı dedektifi o toplumun dışından olmalı ve cinayeti çözünce oradan ayrılmalı,” diye açıklıyor. “O yüzden Hercule Poirot mükemmel bir Kimyaptı dedektifi.”

Hadi Atticus Pünd öyle, peki ya Susan Ryeland? Susan Ryeland da kim, demeyin. Saksağan Cinayetleri’ndeki ikinci Kimyaptı gizeminin amatör dedektifi. Yani kitabı okuduğunuzda ya da diziyi seyrettiğinizde bir taşla iki kuş vuruyorsunuz. Bir kitap fiyatına iki gizemli cinayet romanı okuyorsunuz. Biri 1950’lerde geçen ve yazarımız Alan Convey tarafından yazılmış olan dedektif Atticus Pünd’un araştırdığı cinayet(ler) hikâyesi, diğeri de günümüzde geçen ve Alan Convey’in ölümünü araştıran amatör dedektifin hikâyesi.

Dedektif Atticus Pünd ve yardımcısı (Tim MacMullan ve Matthew Beard)

Evet, yanlış okumadınız. Kendisini tanıyanlar tarafından gayet itici bulunan ama okuyucuları tarafından çok sevilen, bu çok satan yazar Alan Convey, Saksağan Cinayetleri’nin hemen başında bir cinayete kurban gider. Üstüne üstlük yeni tamamladığı kitabının son bölüm de kayıplara karışmıştır. Katilin açıklandığı, bütün düğümlerin çözüldüğü son bölümü olmayan bir Kimyaptı romanı ne işe yarar? İşte o yüzden editörümüz Susan Ryeland son bölümün nerede olduğunu araştırırken, ister istemez senelerdir kitaplarının editörlüğünü yaptığı ama hiç geçinemediği yazar Alan Convey’in katilini ararken bulur kendini. Ustaca iç içe geçmiş bu iki cinayet gizeminin çözümü birbirine bağlıdır ve ikisini de okuyucunun/seyircinin gözleri önüne serilmesi Susan Ryeland’in amatör dedektiflik performansına bağlıdır. Tabii Atticus Pünd’un da yardımıyla.

Anthony Horowitz’i çocuk kitaplarından tanırım. Sevdiğim çocuk romanı yazarları arasında olduğunu söyleyemem fakat Saksağan Cinayetleri dizisini izledikten sonra hemen serinin ikinci kitabı Moonflowers Murders’a başladım. Ve çok beğendim. İkinci kitap da filme çekilecekmiş ama sanırım 2023 yılını beklemek zorundaymışız çünkü amatör dedektifimiz Susan Ryeland rolünü oylayan Lesley Manwille’in şu günlerde çevirdiği başka bir filmi bitirmesi gerekiyormuş.

Lesley Manville Susan Ryeland rolünde

Evet, bu bir whodunnit- kimyaptı gizemi. Fakat okuyucu resmen, bir roman parasına iki roman okuyorak iki kat zevk alıyor, eğleniyor, kafasını çalıştırıyor, bir değil iki ayrı dünyada yaşıyor. Seyircinin kazancına daha gelmedim bile. Anthony Horowitz, “Ortada o kadar çok Kimyaptı romanı var ki benim yazdığım farklı olsun istedim,” diyor. Bence türünde örnek alınıp ayrıca değerlendirilecek kadar farklı olmuş. İyi ki bir dostum tavsiye etti de dizisini seyrettim. Yoksa dediğim gibi, Anthony Horowitz benim sevdiğim türde çocuk romanları yazmadığı için tamamen es geçecektim.  

“Tam bir yıl sürdü bütün kitabın planını yapmak,” diyor Anthony Horowitz. “Tüm planı hazırladıktan sonra yazmaya başladım. Eğer şimdiye kadar yazılanlar gibi yazsaydım, işte bir amatör dedektif ve onun aklı biraz kısa yardımcısı olacaktı falan. Şablon bu. Ben sadece bununla yetinmek istemedim.” 

Anthony Horowitz gerçekten de öyle yapmış: Atticus Pünd’un macerasında yine aynı şablonu kullanmış ama Susan Ryeland’ınkinde amatör dedektif tek başına çalışıyor. Tabii bu şablona bir de beceriksiz ve ilgisiz resmi polisleri eklememiz lazım. Her iki macerada da bu özellik kullanılmış.

Yazar Alan Convey rolünde Conleth Hill

Gerçekten de kendine özgü ve türünde ilk. Gizem içinde gizem var ve bu gizemler birbirine bağlı. Bu bağ romanda başka, dizide başka bir yöntemle okuyucuya/izleyiciye yansıtılmış. Romanda ayrı ayrı anlatılan iki hikaye, dizide ustaca, ilmek ilmek iç içe geçirilmiş. Bunaltmadan, kafa karışıklığı yaratmadan, tereyağından kıl çeker gibi ve de mükemmel bir sinema diliyle seyirciye aktarılmış. Dizinin senaryosunu da yazan Anthony Horowitz, uzun yıllardır çalıştığı dizi film sektöründeki yeteneğini ve deneyimini burada tam anlamıyla konuşturmuş.

Senaryoyu yazmak Horowitz’in tam iki yılını almış. Agatha Christie’nin Poirot, Yaz Ortası Cinayetleri, Foyle’un Savaşı gibi dizilerin de senaryo yazarlığını yapan Horowitz, kendi romanı Saksağan Cinayetleri’ni televizyona uyarlarken belli başlı dört değişiklik yapmış.

Saksağan Cinayetleri’nin beceriksiz polisi Chubb (Daniel Mays)

Dizide iki cinayet gizemi var. Birinde kahramanlar 1950’lerin kıyafetleri, dili ve solgun renkleriyle İngiltere’de hayali bir köyün malikanesinde, pubında, yeşil alanlarında, tozlu yollarında eski model arabalarla gezinirken; diğerinde özel okulları, içi modern dışı tarihi evleri, yüzyıllık ağaçlı parkları ve modern metro duraklarıyla göz dolduran bir Londra ile bir başka tipik İngiliz köyü arasında mekik dokuyorlar. Fakat bu iki gizem hikâyesi tamamen iç içe geçmiş durumda. Tek farkla: Kitapta 1950’lerde olanlar geniş yer tutarken, dizide günümüzde olanlar öne çıkıyor ve esas olay olarak sunuluyor. Senaryoda ustalaşmış Horowitz, bir hikaye okuyucuya nasıl anlatılır, seyirciye nasıl anlatılır iyi biliyor.

İkinci fark, roman kadın amatör dedektifimiz Susan Ryeland’ın perspektifinden birinci tekil şahıs kullanılarak anlatılmasına rağmen dizide bazı roller genişletilmiş ve o kahramanların da bakış açısı verilmiş. Örneğin, günümüzde geçen hikâyede öldürülen yazar Alan Conway, her bölümde karşımıza çıkarak kendisinin değişik bir yönünü bize gösterirken, editör ve aynı zamanda amatör dedektifimiz Susan Ryeland’ın sevgilisi de dizide daha geniş bir yer tutuyor ve bakış açısını seyirciye aktarıyor. Yani kitapta olduğu gibi sadece Susan’ın bakış açısıyla sınırlanmıyor seyirci. Bu da sinema dilinin rahatça kullanılmasına ve belki yazarın bile ummadığı bir zenginleşmeye yardım ediyor.

Sinemanın bir avantajını daha kullanmış Horowitz kitabını TV’ye uyarlarken: Pek sevilmeyen yazar Alan Conwey, etrafındaki bazı insanları romanlarına yerleştirerek eğlenen birisi. Tabii bu kişiler romanda tek tek ortaya çıkıyorlar. 1950’lerde geçen ve Alan Conway’in yazdığı dedektif romanında ortaya çıkan aktörler, aynı şekilde günümüzde geçen hikayedeki rolleri de oynuyorlar.  Bu da, gizem bağının yanı sıra, başka bir enteresan bağ daha kuruyor iki kimyaptı hikâyesinde.

Dizinin ilginçliği bu kadarla kalmıyor: İç içe geçmiş bu iki hikâyenin her iki dedektifi – 50’lerdeki Atticus Pünd ve günümüzdeki Susan Ryeland – fantastik bir şekilde buluşup görüşüyorlar. Bu da kitaptan farklı olarak diziye değişik bir boyut katıyor. Seyircinin hayal gücünü Márquez’in romanlarını aratmayacak ölçüde kullanmasını sağlıyor.

Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. İki Sherlock Holmes romanının yanı sıra, Ian Fleming’In yayıncıları tarafından resmi James Bond yazarı seçilen ve birkaç 007 romanı yazan Horowitz, Saksağan Cinayetleri’nde de Agatha Chiristie’ye sevgilerini yolluyor. Hem de tek bir kitapta iki tane muhteşem bir rahat polisiye hikâyesi ve etiyle kemiğiyle iki tane Agatha Christie dedektifiyle: Atticus Pünd ile Poirot’yu; Susan Ryeland ile Mis Marple’ı temsil ederek. Benim gibi Kimyaptı polisiyelerini seven bir okuyucu daha ne ister?

Eğer Horowitz’in Saksağan Cinayetleri dizisinin bu kadarla yetindiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Kitap içinde kitap, bir dedektif hikayesi fiyatına iki tane – hem de en güzellerinden okumak/seyretmek yetmezmiş gibi bir de meta hikâye var içinde. Yani hikâye yazmanın hikâyesi. Bir polisiye yazarının, kitabını nasıl yazabileceği, halet-i ruhiyesinin nasıl olabileceği, karakterleri nereden alabileceği; yazar ile editörü, yayıncısı ve okuyucusu arasındaki ilişki ve saire. Diziyi izleyin derim.

YENİ ÇAĞ’DA ESKİ CİNAYETLER

New York polis kurulu başkanı Theodore Roosevelt, Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçilmeden önce, şehri yaşanabilir bir hale getirmişti. Yıl 1895’ti ve Roosevelt devrim gibi kararlar ile polis teşkilatının çehresini değiştiriyordu. Dünyada ilk kadın polis memurları New York’ta atanmıştır. Amerika’da medeniyetin gelişimine uygun devrimler gerçekleşirken, Avrupa’da insan bedeni ile ilgili keşifler yapılmaktaydı. Örneğin; Avusturya kökenli ABD’li immünolog ve patolog Karl Landsteiner, başlıca kan gruplarını buldu ve kan naklinin tıpta basit bir işlem haline gelmesini sağladı. Alman bilimci Paul Uhlenhuth presipitin testi sayesinde primatların kanını diğer hayvanlardan ayırt eden özellikleri keşfetti.

Adlî Bilim Dünyasına Bir Işık

Almanya’daki Rügen Adası’na seyahat eden beş ve yedi yaşındaki kardeşler evlerine geri dönmeyince, aileleri bir arama başlattılar. Arama üzücü bir sonuç getirdi. Ormanlık bir alanda çocuklara ait organlar bulundu. Çocukların aileleri başta olmak üzere, tüm kasaba halkı büyük bir şok içindeydi. Kasabalarında daha önce böyle bir olay yaşanmamıştı.

Ludwig Tessnow

Çocukların kaybolduğu günün erken saatlerinde Ludwig Tessnow isimli bir halı satıcısı kaybolan iki çocuk ile görülmüştü. Çocuklar kaybolduktan sonra neredeyse kasabanın tamamı aramaya katılırken, Ludwig bunu reddetmişti. Şüphe üzerine evinde yapılan aramada, o gün giydiği kıyafetlerin üzerinde kuşku uyandıran lekelere rastlandı.  Tessnow, lekelerin ahşap boyası olduğunu iddia etti ama tüm şüpheler adamın üzerinde toplanmıştı. Evinde yapılan aramada hiçbir delil bulunamayınca bir tutuklama da gerçekleşmedi doğal olarak.

Ancak görevli polis memurlarından biri, daha önce yaşanmış benzer bir olayı anımsadı.

Yaklaşık üç yıl önce, Osnabrück civarında yedi ve on yaşında iki kızın parçalanmış cesetleri ormanda bulunmuştu. Olay yeri yakınında başıboş gezen bir adam vardı. Ve bu adam Tessnow’dan başkası değildi. Polis o olayda da ondan şüphelenmiş, Tessnow yine kıyafetinin üzerinde tespit edilen lekeleri ahşap boyası olarak açıklamıştı.

Polis memurunun bu olayı hatırlaması ile birlikte Tessnow daha da şüpheli konuma geldi. Bölgede çiftçilik yapan bir adamın, Tessnow’a benzeyen birisinin çiftliğe girip yedi koyunu keserek telef ettiğini beyan etmesi üzerine Tessnow tutuklandı. Yüzleşmede, mağdur çiftçi Tessnow’u teşhis etti.

Ancak tüm bunlar polisler için yeterli değildi. Kesin deliller gerekiyordu. Kısa süre önce Paul Uhlenhuth tarafından yapılan deneyler hatırlanarak bunlardan faydalanmak istediler. Keşfe göre insan kanını diğer maddelerden ayırt etmek mümkündü. Bu sebeple Tessnow’un kıyafetleri Uhlenhuth’a gönderildi. Yapılan testler neticesinde kıyafetin üzerinde gerçekten de ahşap boya kalıntıları saptansa da koyun ve insan kanına da rastlandı. Bu deliller Tessnow’u yargılamaya ve ardından suçlu bulunarak idam edilmesine yetti.

Artan Zehirlenme Vakaları

Johan Hoch

Amerika West Virginia’da yaşayan Caroline Huff, evlendikten kısa süre sonra şaibeli bir şekilde öldü. Peder Haas çok önemli bir olaya şahit olmuş, Caroline’nin eşi Jacob’u karısına beyaz bir toz verirken görmüştü. Caroline’nin ölümünün ardından şehir yakınındaki bir köprüde Jacob’un kıyafetleri ve bir intihar mektubu bulundu. Jacop kaybolmuştu. Ölen eşinin paraları da onunla birlikte gitmişti.

Bir müddet sonra, Peder Haas, gazetede bir fotoğraf gördü. Fotoğraftaki adam Jacob’a benziyordu. Bu durumu polise bildirdi. Fotoğraftaki kişi Johan Hoch adını kullanıyordu ama aslında o Jacob’tan başkası değildi. Polis Jacob’u yakın takibe aldı. İntihar süsüyle ortadan kaybolduktan sonra ismini değiştirmiş ve Hoch olmuştu. Ardından, Marie Walcker ile evlenmiş, ancak bu karısı da kısa bir süre sonra ölüvermişti. Polis araştırmalarını derinleştirince Hoch’un daha önceden yirmi dört kez evlendiğini ortaya çıkardı. Bu evliliklerinden on iki eşi kuşkulu bir şekilde ölmüşlerdi.  Eşlerinden on ikisi kuşkulu bir şekilde ölmüştü.  Başka bir kaynaktaysa Jacobs’un tam elli beş kez evlendiği yazıyordu. Tam bir Mavi Sakal hikayesi…

1902’de Maud Marsh ani karın ağrıları sebebiyle rahatsızlanır ve kısa sürede ölür. Eşi George Chapman’dan kuşkulanan polis adamın geçmişini araştırır. Daha önce iki kez evlendiği ve eşlerinin kuşkulu bir biçimde öldüğü ortaya çıkar. Polonya göçmeni olan ve 1888’de İngiltere’ye yerleşen Chapman aynı zamanda Jack the Ripper (Karındeşen Jack) davasının sanıkları arasındadır. Karar, Jack the Ripper tartışmaları esnasında verilir ve Chapman 1903’te idam edilir.

California’da büyük bir çiftlik işleten Joseph Briggen da seri katildir. Çiftlik içerisinde yapılan kazılarda on iki ayrı insana ait kemik ve kafatası bulunur. Çiftlikteki domuzların barakasında dahi öğütülmüş kemikler vardır. Joseph ömür boyu hapis cezasına çarptırılır.

Martha Rendell

Aynı dönemde, Avustralya’da bir başka seri cinayet vakası yaşanır. Thomas Morris adlı bir adamın ilk eşinden olan beş çocuğu 1907’den itibaren kuşkulu bir biçimde hayatlarını kaybederler. Bu cinayetlerle suçlanan kişi, adamın ikinci karısı Martha Rendell’dir.  Komşuların şüphelenmesi ve tanıklığı Rendell’in tutuklanmasına yol açar. Cinayet vasıtası olarak hidroklorik asit kullandığı iddia edilen kadın suçlamaları reddeder. Ancak asılarak idam edilmekten kurtulamaz. Martha Rendell, Avustralya’da asılan son kadındır. Ancak, olayın tartışmalı yanları vardır. Suçlama sadece 14 yaşındaki bir çocuğun geriye dönük ifadesine dayanmaktadır. Maddi kanıt yoktur. Suçlama sadece on dört yaşındaki bir çocuğun geriye dönük ifadesine dayanmaktadır. Maddi kanıt yoktur. Suçlamada, Rendell’in o dönem için gerekli cinsiyet rolünün dışında olmasının onaylanmaması etkili olmuştur. Kamuoyunda yaratılan gaddar üvey ana imajını ve sadece erkeklerden oluşan bir jüri tarafından mahkûm edildiğini de not etmemiz lazım. Rendel, suçlamaları hiçbir zaman kabul etmemiş ve masum olduğunu savunmuştur.

Parmak İzleri  

Yeni yüzyıl, başta Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde seri katillerin hızla çoğalmalarına şahitlik edecekti. Gerçekten de seri katiller çoğalıyorlar mıydı? Zaten yüzyıllardır var olan seri katiller aslında çoğalmıyorlardı. Artık uzmanlaşan emniyet teşkilatları sayesinde, doğru profillemeler sonucunda seri katiller daha hızlı belirlenip  yakalanıyorlardı.

Parmak izi teknikleri 1903’te daha büyük önem kazandı. O yıl Will West isimli bir mahkûm Kansas’taki Fort Leavensworth Hapishanesi’ne getirildi. Hapishane görevlilerinden bir tanesi, Will West’in arşivdeki dosyasını buldu. Buna göre Will aslında bu hapishanede zaten mahkûmdu. Will bu iddiayı reddetti. Oysa dosyadaki isim, hatta fotoğraf bile kendisine benziyordu. Will firar mı etmişti? Yapılan araştırmada gerçek kısa sürede ortaya çıktı. Gerçekten de aynı hapishanede cezasını çeken William West isimli başka bir mahkûm vardı. Olay bir isim benzerliğinden ibaretti. Tesadüf, iki mahkûm birbirilerine kardeş kadar benzemekteydiler. Ancak bu iki mahkûmu ayırt eden esşsiz bir kanıt vardı: Parmak izi.

Bu olay sonrasında parmak izi, kişileri tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Yine aynı yıl içerisinde New York State Hapishanesi ilk kez tüm mahkûmların parmak izini alarak dosyalamaya başladı.

Maske Cinayetleri

Olay Deptfort, İngiltere’de meydana geldi. Sabah saat 08:30 civarında, William Jones adlı genç bir adam, çalıştığı Chapman’s Oil and Colour Shop isimli hırdavat dükkânına geldi. İçeri girince korkunç bir manzarayla karşılaştı. Dükkânın sahibi Thomas Farrow devrilmiş bir sandalyenin altında kan gölü içerisinde yatıyordu. Ölmüştü. Kafasındaki açık yara, ölümün buradan aldığı darbeye bağlı olduğunu göstermekteydi. Dükkânın dağınık olması ise büyük bir mücadeleye işaret ediyordu.Üst katı aynı zamanda Thomas’ın eşiyle birlikte yaşadığı dairesiydi.  Jones, zaman kaybetmeden polise haber verdi.

Olay mahalline gelen polisler, üst kata çıktıklarında Thomas’ın eşini ağır yaralı olarak halının üzerinde yatarken buldular. Yerde açık bir şekilde duran para kutusu, bir gaspın göstergesiydi. Scotland Yard Criminal Investigation Department (CID) görevlilerinden müfettiş Frederick Fox ve Komiser Melville Macnaghten herhangi bir zorlamaya rastlamadıkları için, katil ile kurban arasında bir tür yakın ilişki olduğu ihtimali üzerinde durdular. Üst kata çıkan katil,  BayanFarrow’u da döverek etkisiz hale getirdikten sonra kasayı açmış ve içindekileri alıp kaçmıştı. Ancak kaçarken ardında çok önemli bir delil bırakmıştı: Maske amacıyla kesilmiş iki adet kilotlu çorap. Maskeler bu olayın bir değil, iki kişi tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyordu.

Macnaghten, bırakılan deliller üzerinde parmak izlerinin olabileceğini düşündü. Kasayı ve çorabı incelettirmek üzere laboratuvara gönderdi. Gerçekten de kasanın içerisinde  baş parmağa ait ize rastlandı. Ancak, daha önce hırsızlık suçundan hüküm giymiş mahkûmların parmak izleriyle yapılan karşılaştırmada herhangi bir eşleşme gerçekleşmedi. Olayın görgü tanıkları Alfred ve Albert Stratton kardeşlerden bahsedince, bu iki kardeşin parmak izi örnekleri alındı. Birkaç saatin ardından kardeşlerden bir tanesinin başparmağı ile kasada bulunan parmak izinin örtüştüğü tespit edildi. Bu delil mahkeme salonuna taşınırken tüm dünya basını Maske Cinayetleri diye bilinen bu davaya odaklanmıştı artık.

Alfred ve Albert Stratton kardeşler Old Bailey’de yargılanırlarken

Savunma avukatları büyük bir mücadele verseler de Müfettiş Charles Collins’in parmak izi üzerinde yaptığı sunum jüri üyelerini etkiledi. Kasa üzerindeki parmak izi dokuz noktasında Stratton kardeşlerin parmak izi ile eşleşmekteydi. Yaklaşık iki saat için geri çekilen jüri üyeleri bu delili yeterli bularak Stratton kardeşleri mahkûm etti.

Dünya iki büyük savaşa hazırlanıyordu. Bu savaşlar, orta çağdan bu yana görülmemiş bir vahşete şahitlik edecek, birileri de bu vahşetten çıkar sağlayacaktı.


Johann Hoch’la ilgili gazete kupürü
Johann Hoch’un öldürdüğü eşlerinden bazıları
Martha Rendell’la ilgili gazete kupürü

AMBROSİA

Antik Yunan uygarlığına karşı özel ilgim ve sempatim var. İlk doğum günü pastasının Antik Yunan’da Ay Tanrıçası Artemis’e sunulmak için yapıldığına dair bir inanış vardır. Pastaneye bu ismi koymamda bu inanışın etkisi oldu.

Başka bir iddia ise, Orta Çağ Almanyası’nda insanlar İsa’nın doğum gününü kutlamak için bu geleneği başlatmışlar. Sonraları pastalara sembolik İsa şekli verilerek kutlamalar devam ettirilmiş. Gelenek 13. yüzyılda yaygınlaşarak çocukların doğum günleri için bir ritüele dönüşüp sabaha kadar kutlamalar yapılarak devam etmiş. Pastanın üzerine konulan mumları üflemek, dilek tutmak ve hediye merasimi gibi ritüeller günümüze kadar neredeyse değişmeden gelmiş.

Pastacılık tarihinin en büyük dönüşümü, ünlü Fransız aşçı François Vatel’in devrim niteliği taşıyan kremşantiyi bulmasıyla başlamış. Ardından 19. yüzyılda karamelin pastacılığın bünyesine katılmasıyla giderek daha çok gelişmiş ve Paris, pastacılığın ve şahane pastaların başkenti olmuş. Sonraki yüzyılda makineleşmeyle birlikte pastalar için malzemeler çeşitlenmiş, katkı maddeleri bu sektöre dahil olup çeşitli formüller oluşturulmuş. Farklı tat, şekil ve boyutlarda pastalar ortaya çıkmış. Sunuş biçimleri de bir o kadar önem kazanmış.

Pastamın adı Ambrosia… Yunan mitolojisine göre kimi zaman Tanrıların yiyeceği, kimi zaman içeceği ve genel olarak ‘sonsuz hayat’ veren balımsı bir madde olarak tasvir edilir. Homeros’un anlatılarında nektar olarak ifade edilir ve hoş kokulu olduğu söylenir. Bunun bir tür bal olduğunu ve cinsel gücü arttırma gibi etkileri olduğuna da inanılmış…”

***

İstanbul’un en özgün pastacısı Nişantaşı’ndaki Artemis Pastanesi’nin sahibi kırk sekiz yaşındaki Ekrem Reşit, bir gazeteciyle yaptığı röportajda söylediği yukarıdaki bu sözlerden on gün sonra Silivri’deki çiftliğine yakın boş bir arazide başından tek kurşunla vurulu halde ölü bulunmuştu. Polis inceleme sonrasında, pastacının bir cinayete kurban gitmiş olabileceğini, ancak intihar olasılığı üzerinde de durduklarını açıklamıştı.

Pastacının ölümü sektörde şok etkisi yaratırken, müdavimleri sosyal medyadan yoğun şekilde üzüntülerini dile getirmişlerdi.

Ölümünün bu kadar üzüntüye yol açmasının nedeni ise, ölen pastacıdan başka kimsenin formülünü bilmediği Ambrosia adlı pastanın, bundan sonra üretilemeyecek olmasıydı. Müdavimleri bu ölüm haberine çok üzülmüşlerdi üzülmesine ama bir o kadar da öfkeliydiler. Çünkü pastanın formülünü sadece kurbanın kendisinin bildiği söyleniyordu. Bu nedenle pastacının bu formülü kendisiyle birlikte mezara götürmesine de kızgındılar. “Neden vermedi bu sırrı? Mezarına götürerek ne elde etti? Yaptığı sadece bizleri bu güzel lezzetten mahrum etmek oldu,” diyerek sitem ediyorlardı. Hatta “sitem ediyorlardı” lafı hafif kalırdı; ateş püskürüyorlardı.

***

Ekrem Reşit, pasta işine uzun bir aradan sonra karar verip girmişti. Ekrem’in babası Kerem Efendi öldükten sonra dükkan kapanmış, aile pastacılığı öyküsü de son bulmuştu. Ancak aradan on beş küsur yıl geçtikten sonra Kerem Efendi’nin tek oğlu, hatta tek evladı olan Ekrem, ani bir kararla pastacılığa tekrar soyunmuştu. Zaten bu aile mesleğini ondan başka sürdürecek kimse, yani başka bir varis de yoktu.

Ekrem ailesine ve yakınlarına aile mesleğine dönmesinin sebebinin babasının vasiyetinde yazılı olduğunu söylemişti. Ekrem’in anlatımına göre, babası vasiyetini yazdığı mektubunda ona yapmak istediği ancak hastalığı nedeniyle bir türlü yapamadığı pastayla ilgili bir sır vermişti. Ancak Ekrem buna gülüp geçmiş, pastacılık işini küçümsediği için dükkanı kapatmıştı. “Babam gibi sabahtan akşama pasta yapan biri olmak midemi bulandırıyordu. Daha büyük hedeflerin peşindeydim. O nedenle babamın bu sırrına gülüp geçmiş, saçma bulmuştum. Beni teşvik etmek gibi gelmişti. Ama şimdi asıl büyük hedefin baba mesleği olduğunu anladım. Bunu anlamam ve kararı vermem on beş yılımı aldı,” demişti. Ekrem aslında iktisat eğitimi almış,  uzun yıllar özel şirketlerde finans uzmanı olarak çalışmıştı.

Kararını verdikten sonra işe koyulmuş, babasının Silivri’deki çiftliğini geri almış, dükkanı ise eski yeri Laleli’de değil, Nişantaşı’nda açmıştı. Bu dükkan ona babasından miras kalan kiralık yerlerden biriydi. Ayrıca Nişantaşı, sosyetenin başkentiydi ve imaj burada her şeydi.

Kiracısını çıkarıp dükkana kendisi yerleşmişti. Cadde üzerinde küçük, mütevazı, gösterişten uzak, temiz bir dükkandı. Gösterişi sağlayan sadece vitrindeki rengarenk pastalardı. Artemis adı hemen dikkat çekti. Pastanın adı olan Ambrosia ise adıyla sosyeteyi çoktan fethetmişti. Üstelik her pastanın bir adı vardı ve pastalardan özellikle de Ambrosia’dan tadan bir daha tatmak için ertesi günü beklemek zorunda kalıyordu. Dükkan iki bölümden oluşuyordu. Arka kısımda mutfak ve fırın, küçük olan ön kısımda ise pastaların sergilendiği ve satışın yapıldığı kasa ve teşhir dolabı yer alıyordu. Pastalar arka kısımda hazırlanıp fırında pişiriliyor, sonra ön kısımdaki teşhir dolabındaki vitrinde yerlerini alıyorlardı.

Her gün on çeşit pastadan beşer adet yapılıyordu. Pastaların yanı sıra çeşitli kekler, kurabiyeler de satışa sunuluyordu. Bunlar da oldukça lezzetli ürünlerdi. Kısa zamanda pastaların lezzeti konuşulur oldu. Bu lezzet dedikodusu kentte öyle bir yayıldı ki, pastalar yapıldığı, teşhir dolabına konulduğu anda bitmeye başlamıştı. Zaman içinde kurabiye ve keklerden vazgeçilmiş, sadece pastaları yetiştirmeye çalışır olmuşlardı.

Ekrem dükkanında gerçekten de ülkenin en güzel pastalarını üretiyordu. Ama bir tanesi vardı ki, şöhreti ülke sınırlarını bile aşmıştı. Ekrem, Ambrosia adlı meyveli pastanın formülünü hiç kimseye, ailesine bile söylememişti. Babasından aldığı sırrı sadece kendisi biliyordu. “Bu sır benimle mezara gidecek. Ancak kızım baba mesleğini sürdürmek isterse formülü sadece ona vereceğim,” diyordu. Ekrem bu pastayı gizlice kendisi yapıyordu. Ambrosia’yı hazırlarken yanına kimse giremiyordu. Her gün on adet Ambrosia pastasını aynı titizlikle, aynı lezzetle kendi elleriyle hazırlıyordu. Pasta şekil olarak yuvarlaktı. Ancak içine gömülü küp üzerinde bir koni ve onun üzerinde de bir daire şekli olan geometrik bir pastaydı. Bu pastayı beş adetten on adete çıkarmıştı. Yüz adet yapsa da kapışılacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Tek başına elinden bu kadar geliyordu.

Ambrosia adlı pastayı yiyenler onun müthiş lezzeti karşısında hayrete düşüyorlardı. Kimse ömründe bu kadar lezzetli pasta yemediğini söylüyordu. Zaman içinde yayılan şöhretle birlikte Ekrem’in Artemis adlı küçük dükkanına müşterileri sığmaz olmuştu.

Pastacının bazı prensipleri vardı. Pastanenin içinde pasta yedirmezdi. Bu nedenle dükkanında ne masa, ne de oturacak bir sandalye vardı. Bunun nedenini dükkanın küçüklüğüne bağlıyordu ama insanlar onun yapmasındaki asıl nedenin, pastalarının başkalarının midesinde yok olmasını görmek korkusu olduğunu iddia ediyorlar ve bununla biraz da dalgalarını geçiyorlardı. “Pastalarının yok olmasını görmek fobisi” gibisinden lakırdılar ederek, zaman zaman bunları sosyal medyada paylaşıyorlardı. Hatta fobi literatüründe bunun bir ilk olduğunu söyleyenler de vardı.

Tabii tüm bunlar şakaydı. Bu şakalar zaman zaman Ekrem’i de güldürmüyor değildi. Ama bir gerçek vardı ki, o da bu pastaları yiyen herkesin bunların müptelası olmaktan kendilerini alamadıkları gerçeğiydi.

Ekrem önceden sipariş kabul etmiyordu. Sadece bütün pastalardan beşer adet yapıyordu. Günde on çeşit pastadan beşer adet toplam elli beş pasta satışa çıkıyordu. Ama Ambrosia adlı pastayı aşırı talep nedeniyle günde on adede çıkarmıştı. Bu talep öylesine artmıştı ki sabah erkenden dükkanın önünde kuyruk oluşmaya başlamıştı. Dükkanın önü pasta alabilmek için birbirleriyle yarışan müşterilerle doluyordu. İlk gelenler pastayı alıyordu. Dükkan sabah saat on birde açılır açılmaz beş on dakika içinde elli beş pastanın hepsi satılmış oluyordu.

Sayının artması için müthiş bir baskı olmasına rağmen Ekrem, prensipleri gereği sayıyı sabit tutuyordu. Müdavimler, arzın az, talebin yüksek olmasını da Ekrem’in bir stratejisi olduğunu ileri sürüyorlardı. Bir adedi sekiz kişilik olan pastayı günde sadece ortalama seksen şanslı kişi yeme mutluluğuna erişebiliyordu.

***

Pastaların isimlerine gelince bu isimler Ekrem tarafından verilmişti. Ambrosia meyveli bir pastaydı. Arap Bacı çikolata ağırlıklı; Gülbahar güllü, ballı, şerbetli; Aşık Karamel karamelli; Muzır muzlu, antep fıstıklı; Miski Amber ballı bademli; Karam kestaneli; Meyve Çeşnisi meyveli; Mor Gül frambuazlı; Çilek Güzeli çilekli pastaydı.

Her pastanın kendine özgü ayrı bir kokusu ve ayrı bir tadı vardı. Gerçekten tüm pastalar sanki içlerinde birer gizli formülü barındırıyor gibiydiler. Herkes buna inanıyordu ama inanmayanlar da vardı. Kimileri bu sır ve gizli formül konusunun tamamen bir imaj olduğunu, özellikle yaratılmak istenen bir algıdan kaynaklandığını iddia ediyorlardı. Aslında sır diye bir şey olmadığını, bunun bir gizem elde edip ilgi çekmek için uydurulduğunu ileri sürüyorlardı.

Ekrem bu iddiaları müstehzi bir ifadeyle karşılıyor, sessiz kalmayı tercih ediyordu. Medya, yayınevleri, meslektaşlar, pasta müdavimleri, herkes bu sırrın, bu formüllerin peşine düşmüşlerdi ama Ekrem’in bunları kimseyle paylaşmaya niyeti yoktu. Bundan büyük bir keyif aldığı da ortadaydı.

Hatta yurt dışından gelip pastasını tadan ve Ekrem ile görüşmek isteyen pastacılar bile vardı. Kısaca pastacılıkla ilgili herkes Nişantaşı’ndaki pastanenin kapısını aşındırıp bu pastaların sırrını öğrenmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Dükkanı üç kadın çekip çeviriyordu. Birisi Ekrem’in eşi Emine, diğerleri Berna Sever ve Zahide Durmuş adlarında iki kadındı. Berna pastacılık konusunda iyi eğitim almış ve yeniliklere açık biriydi. Zahide ise çekirdekten yetişmiş daha çok bize özgü tatları iyi bilen, gelenekçi ama oldukça deneyimli bir pastacıydı. Emine ise pastacılığı bilen, hem yeniliklere hem de geleneksel tatlara aşina bir kadındı. Emine iki kadının orta noktası gibiydi. İki kadının farklı görüşlerinin çarpışmasından oldukça başarılı sentezlere ulaşabiliyorlardı. Ancak son kararı veren ve son noktayı koyan her zaman Ekrem oluyordu.

Ekrem’in Petek adlı on yedi yaşındaki kızı liseye gidiyor, hafta sonları cumartesi günü dükkana uğruyor, hem onlara yardım ediyor hem de baba mesleğini öğrenmeye çalışıyordu. Çünkü Ekrem’den sonra bu meslek kızına kalacaktı. Tabii bu mesleği sürdürüp sürdürmemek tamamen onun tercihi olacaktı. Ama Ekrem bu mesleği kızının sürdürmesini çok istiyor, her fırsatta da fazla baskı yapmadan bunu istediğini hissettiriyordu. Çok istemelerine rağmen ikinci bir çocuk sahibi olamamışlardı.

Ekrem haftanın iki günü çiftliğe gidiyordu. Burada dört ineği, tavukları, bal yapan arıları ve bir de küçük bir un değirmeni yer alıyordu. Oldukça bakımlı ve besili Holstein ineklerden süt, tereyağı, peynir, doğal yemlerle beslenen Lingorin cinsi tavuklardan yumurta, arılardan bal ve değirmenden ununu kendisi üretiyordu. Aynı zamanda çiftliğinde çilek, frambuaz, kivi, elma, ayva, erik, armut, böğürtlen, avokado, kiraz, fındık ağaçlarının yer aldığı büyük bir meyve bahçesi ve kavun, karpuz yetiştirdiği bostanı da vardı. Ayrıca asmalarından da üzümünü kendisi yetiştiriyordu. Ekrem bununla yetinmemiş, Antalya Finike yöresinden de bahçe satın alıp pastaları için muz, limon, kivi, Hindistan cevizi, badem, ceviz, portakal, mandalina ve vanilya bitkisi elde etmeye başlamıştı. . Kısaca Ekrem küçük dükkanında yaptığı pastalar için tüm malzemelerini kendisi elde ediyordu. Bunların yanı sıra kendisinin yetiştiremediği fıstık, kakao, kestane gibi ürünleri de en kaliteli yerlerden satın alıyordu.

***

“Onların üzüldükleri adamın ölmesi değil, pasta yiyemeyecek olmaları… Zıkkımın kökünü yesinler!” dedi olayın soruşturmasını üstlenen kırk bir yaşındaki deneyimli Cinayet Masası Komiseri Nur Bener. “Nasıl bir pastaymış, nasıl bir lezzetmiş vay anasını!” diye mırıldandıktan sonra pastanın methini duymasına rağmen yemediğine hayıflanmıştı. Yardımcısına seslendi. “Ateş, getir oğlum şu pastacının dosyasını!”

Komiser Yardımcısı Ateş Dağlı seğirterek geldi.

“Buyurun Komiserim!”

Komiser, “Bakalım elimizde neler var?” diyerek dosyanın kapağını kaldırdı.

Olay Yeri İnceleme raporunda cinayet silahı 7.65 mm’lik bir Beretta tabanca olarak belirlenmişti. Tabancanın ruhsatı maktul Ekrem Reşit’e aitti. Muhtemelen katil şahsı öldürdükten sonra tabancayı eline tutuşturup intihar süsü vermek istemişti. Ancak bu acemice yapılmıştı. İntihar etmek isteyen bir adam neden çiftliğine yakın boş bir araziyi seçsindi? Komisere pek inandırıcı gelmemişti. Bir boğuşma izine rastlanmamıştı. Başının arkasından yakın mesafeden tek kurşunla ölmüştü. Katil, şahsı tanıyan biri olmalıydı. Yoksa Ekrem’in tabancasının, katilin elinde olmasının bir anlamı olamazdı. Arkasını döndüğü anda başından vurmuştu. Ekrem demek ki öldürüleceğini bilmiyordu. Tabii tüm bunlar birer varsayımdan ibaretti. Pekala intihar da olabilirdi. Ama bir insan tabancayla intihar edecekse namluyu başının arkasına doğrultmuş olamazdı. Ya şakağına dayar ya da yüzünün başka bir yerine… O nedenle kurşunun girdiği yer intihar olasılığını tam olarak ortadan kaldırmasa bile yüzdesini oldukça azaltıyordu.

Asıl soru bu cinayet kimin işine yarardı? Komiserin aklına hemen formülün peşindekiler geldi. İçinden düşünüyordu.

Katil formülü öğrenmek isteyen rakip bir pastacı olabilir. Belki bir intikam cinayetidir. Belki bir aşk… Kim bilir?

Sırrı öğrenmekse maksat, katil bunu öğrenmiş midir?

Yoksa, “Bu sır Ekrem’le birlikte mezara gitsin ve bu iş bitsin, biz de rahatımıza bakalım,’’ mı demiştir?

Dosyayı kapattığında ortada net bir adli delil olmadığını gören Komiserin canı sıkılmıştı. Telefon görüşmelerine, kayıtlara bakılmış, tanıkların ifadeleri alınmış, kameralar incelenmiş, MOBESELER taranmış, kısaca tüm prosedür yerine getirilmişti ama katilden bir iz ortada yoktu. Eldeki teknik veriler katilin bulunması için yeterli değildi.

Komiser Nur ve yardımcısı Ateş, çiftliktekilerle görüşmelerini tamamlamıştı. Çiftlikte kahyayla birlikte dört çalışan vardı. Komisere göre bu kişilerin hiç birinin Ekrem’i öldürecek bir sebebi yoktu. Hiçbirinin yüzlerinde katil ifadesi de yoktu. Tertemiz ve saf insanlardı. Bu tahmininde elbette ki yanılma payı vardı ama içindeki bir his, katilin çiftlik çalışanlarının arasında olmadığını söylüyordu.

Sıra kurbanın ailesi ve dükkan çalışanlarına gelmişti. Ağlamaktan gözleri şişmiş iki acılı kadın, eşi Emine ve kızı Petek, bildik bir düşmanları olmadığını, tehdit mektupları, telefonları almadıklarını, ancak rakiplerinin çok sıklıkla Ekrem’i ortak etmek için aradıklarını söylemişlerdi. Kızı Petek ilk anlarda üzüntüden konuşacak durumda olmadığı için soruları daha çok eşi yanıtlamıştı.

Ortaklık için arayanın ünlü tatlıcılardan Yusuf Baklavacı olduğunu ama Ekrem’in ısrarlara rağmen teklifi kabul etmediğini anlattı. Teklifin çok cazip olduğunu, ancak eşinin Nuh deyip peygamber demediğini söyledi.

“Adam ısrarcıydı. ‘Bak artık pastaları yetiştiremiyorsun. Senin markan benim sermayem birleşirse fabrikasyon olarak üretir çok kazanırız,’ diyordu. Ekrem kabul etmedikçe o bastırıyordu. ‘Yaşlanacaksın, yorulacaksın, bıkacaksın, daha ne kadar kendin gelip pasta yapacaksın. Allah korusun belki hastalanacaksın. Kendini düşünmüyorsan aileni düşün. Yine sen pastalarını yap, formülünü kimseye söyleme. Kazancın büyük kısmını al. Gel bu pastaları dünyaya açalım, marka yapalım,’ diye yalvarıyordu. Ne yapsa ne dese bizimki kabul etmedi. Adam sonunda pes etti. ‘Peki sen bilirsin saygım sonsuz,’ dedi ve gitti. Neden kabul etmediğini sorduğumuzda, ‘Bu adamlar baştan her şeyi güzel, tatlı dille anlatırlar. Kabul eder etmez istediklerini elde edince de söğüşlemeye başlarlar. Zamanı geldiğinde de basarlar kıçına tekmeyi. Kazancımız bize yeter. Aç değiliz açıkta değiliz Allah’a şükür. Onlar benim emeğimi, sırrımı, pastacılığımı alıp kendilerini zengin edecekler,’ diyordu. ‘Ama biz de zengin olacağız’ dediğimizde de, ‘Söylediklerimi dinlemiyorsun galiba Emine!’ diyerek azarlıyordu.”

Emine bunları iki gözü iki çeşme anlatırken kendini iyi hisseden kızı Petek de yanlarına gelmişti.

“Hiç polisiye bir olay yaşadınız mı?” sorusuna Petek cevap verdi.

“Birkaç kere hırsızlık oldu. Hem dükkana girdiler hem de evimize. Dükkana iki kez girilince babam alarm ve kamera taktırdı. Sonra hırsızlık kesildi.”

“Neler çalmışlardı?”

“Dükkandan pastaları ve para edecek ne varsa çalmışlardı. Evden de annemle benim bilgisayarımı, bir miktar para, birkaç değerli takı almışlar. Ha bu arada unutuyordum; çiftlikte de hırsızlık olmuştu ama oradan pek kayda değer bir şey almamışlardı. Babamın evdeki kasasını da zorlamışlar ama açamamışlardı. Babam oraya bilgisayarını, birtakım evraklarını falan koyuyordu.”

“Yakalandılar mı?”

“Hayır, hiç haber alamadık.”

“Kasayı zorlamışlar mıydı dediniz?”

“Evet. Babamın orada dediğim gibi evrakları, bilgisayarı, hesap defterleri vardı. Babam bu hırsızlıkların basit bir hırsızlık olmadığını, pastalarının sırlarını öğrenmeye çalışan ve rakiplerince yaptırılan hırsızlıklar olduğunu söylemişti. Polislere de ifadesinde bunları anlatmıştı.”

Komiser merak ettiği soruyu sordu.

“Babanızın gerçekten bir pasta formülü var mıydı?”

“Varsa bile bize söylemedi. Babam bir keresinde bana bu işin asıl sırrının kullanılan malzemelerde saklı olduğunu söylemişti. ‘Boşuna bu yatırımları yapmadım. Tabii ki formülü var. Gece gündüz çalışarak buldum’ demişti. Babam, annemin de anlattığına göre işe başlamadan önce bir yıl birtakım denemeler yapmış. Denediği her pastanın formülünü bir deftere kaydetmiş.”

“Defter hala duruyor mu?”

“Babamın bir defteri vardı ve o da kasasında kilitli olarak duruyordu. Sonra eve hırsızlar girmeye başlayınca babam defteri yaktı ve bütün formülleri hafızasına kaydettiğini söyledi. Bunu da basına açıklamıştı bir röportajında. ‘Boşuna evime, dükkanıma girmesinler, formüller benim hafızamda saklı’ demişti.”

“Gerçekten yaktı mı sizce?”

“Bilmiyorum ama gözümün önünde bir defter çıkarıp yaktı. Belki de yakmamıştır, yaktığı başka bir defterdir, bilemiyorum. Belki de hala bir yerlerde gizlidir. Belki de hiç böyle bir defter olmamıştır.”

“Hiç aradınız mı?”

“Hayır. Hatta bir gün bizim elemanların birinden bilgi almaya çalışmışlar. O eleman da Ambrosia adlı pastanın formülünü sadece Ekrem Bey’in bildiğini söylemiş.”

“Kim sorgulamış?”

“Berna’dan önce kısa bir süre çalışan Nesrin adında bir eleman vardı; iki yıl önce ayrıldı. Ancak sorgu dediğim zorla yapılmış bir sorgu değil, yanlış anlaşılmasın. Dükkana sürekli gelen birisiymiş. Sorup öğrenmek istemiş sadece.”

“Kim olduğunu bilmiyorsunuz yani?”

“Valla orta yaşlı, temiz, düzgün giyimli bir adammış. Ama bizim eleman tipine fazla dikkat etmemiş, kim olduğunu da sormamış.”

“Anladım, babanız bu olaylardan sonra mı silah sahibi oldu?”

“Evet. Olaylardan sonra almak zorunda kaldı ne olur ne olmaz diye… Ama bir gün bile elinde görmedim. Taşıdıysa da çok gizli taşıdı sanırım.”

“Babanız intihar etmiş olabilir mi?”

“Babam intihar edecek biri değildi, yaşama bağlıydı. Çalışmayı, ailesini çok severdi. Üç günlük en fazla beş günlük kısa tatillere bayılırdı. Çiftliğini, hayvanlarını da severdi. Hatta yeni bir pasta üzerinde çalışıyordu. ‘Bu pastanın lezzeti Ambrosia’yı bile geçecek’ diyordu. Birtakım çalışmaları, denemeleri devam ediyordu. Bu denemeler onu çok heyecanlandırıyordu. Bir hastalığı da yoktu; sağlıklı bir insandı. O nedenle intihar etmesi söz konusu bile değil.”

“Denemelerin formüllerini yazıyor muydu?”

“Valla babam biraz ketumdu. Yazıyorsa bile hiç görmüyorduk.”

“Bu bir cinayetse ve pasta için işlenmişse, pastanın formülünü katiline söylemiş olabilir mi?”

“Asla, zaten söylese bile yanlış formül vereceğinden hiç kuşkum yok. Babam akıllı, zeki ve pratik bir adamdı. Öyle tongaya basacak tiplerden değildi. Çabuk düşünür, hızlı karar verirdi. Ancak yazdığı notlar varsa ve birileri bundan haberdar olmuşsa bir şekilde, belki onları elde etmek için öldürmüş olabilirler diye tahmin ediyorum.”

“Pastaları neden çalmış olabilirler?”

Petek gülümsemişti.

“Duyduğumuza göre bizim pastaları alıp, analiz ettirip içindeki formülü bulmaya çalışıyorlarmış. Hırsızlık bundan da olabilir.”

“Kimler yapmış?”

“Valla sadece bir söylenti… Babam biliyordu kimlerin yaptığını ama söylemiyordu. ‘Boş ver önemi yok,’ deyip geçiştiriyordu. ‘Zaten formülü bulmaları mümkün değil. Sadece formül değil başka şeyler de gerekli,’ diyordu.”

“Çalışanlarla arası nasıldı?”

“Zahide abla bizim aile dostumuz. Babamla birlikte büyümüşler. Zahide biraz ters giderdi babama, hatta kızardı. ‘Kaç yıldır birlikteyiz, hala bize güvenmiyor saklıyorsun,’ diye sitem ederdi. Babam da ona, ‘Bir sırrı ne kadar az kişi bilirse ya da kimse bilmezse o kadar güvenli olur. Bakın hasımlarımız, rakiplerimiz peşimizde,’ derdi. Zahide tersti ama babam onu sever ve güvenirdi. İşini temiz, dürüst ve iyi yapardı. Söyleneni ikiletmezdi. ‘Tamam Ekrem,’ derdi her zaman.”

“Peki diğer eleman?”

“Berna ile de iyiydi. Babama karşı saygılıydı. Asla sır öğrenmek gibi bir derdi yoktu. Kendi çalışmalarıyla meşguldü. Bir yandan eğitimini sürdürüyordu. Gıda mühendisiydi. Yakında doktorasını verecek. Pastacılık konusunda tez hazırlıyor. Yeni yöntemler deniyor, babamla paylaşıyordu. Babam çoğu zaman kabul etmiyordu ama bazen aklının yattığı pastaları yapmasına da izin veriyordu. Mesela Miski Amber isimli ballı pasta onun fikriydi.”

“Zahide’nin var mıydı ismini verdiği pasta?”

“Vardı tabii. Arap Bacı’yı o bulmuştu. Ama gerek Zahide’nin gerekse Berna’nın bulduğu pastalara gerçek lezzetini yine babam vermişti. Onun sihirli sevgi dolu dokunuşları…”

“Çiftlik çalışanlarıyla nasıldı?”

“Hepsi babamı çok severdi. Bir sorunları yoktu. Varsa bile biz bilmiyoruz.”

“Çiftliği, hayvanları, meyve bahçeleri vardı. Küçük bir dükkan için bu kadar çok yatırım biraz fazla değil mi?”

“Aslında babam dört şube daha açmak istiyordu. Biri Anadolu yakasında, diğerleri Ankara, İzmir ve Antalya’da… Yatırımlarını buna göre planlamıştı ama güvenilecek eleman bulmak onun için büyük sorundu. Malzemeye önem veriyordu. Her şeyin en iyisini, en tazesini kullanmak istiyordu. ‘Nasıl ki bir yazar kitabı için onlarca belki yüzlerce kitap okumak zorundaysa, ben de işletmemin en iyi olması için en iyi ürünleri almak, yetiştirmek zorundayım. Kaliteyi, ancak işi kendin yaparsan, seversen, gerekli özeni gösterirsen yakalarsın. Sadece ülke çapında değil dünya çapında bir insan olursun,’ diye devam ederdi.”

“Babanız markaya, şöhrete meraklıymış…”

“Aslında onu da sormuştum. Ünlü olmak değil de işini iyi yapan insan olarak anılmak istediğini söylemişti. ‘Şöhret arkadan gelir,’ demişti. Bütün meslekler için bunu söylerdi. ‘Önemli olan basit bir iş bile olsa işini iyi yapacaksın. Bizim eksiğimiz bu, o yüzden gelişemiyoruz, ilerleyemiyoruz,’ derdi.”

“Babanız sadece pastacı değil filozofmuş da…”

“Babam her işin bir filozofluk gerektirdiğini de söylemedi değil.”

***

Sıra çalışanlardaydı. Zahide öfkeliydi Ekrem’e. İki gözü ağlamaktan şişmişti. Üzgün olduğu her halinden belliydi. “Zaten bir sırrı böyle saklayıp herkesin dikkatini çekersen olacağı budur. Madem sır, o zaman bunu sır diye neden ilan edersin Ekrem? Ah Ekrem ah!”

“Neden böyle yaptı sizce?”

“Severdi rahmetli böyle dikkat çekmeyi… Başarılı da oldu.  Şu minicik dükkana ülkenin dört bir yanından, hatta yurt dışından bile pasta yemek için geliyorlar. Ama rahmetli işini büyütmeyi çok geciktirdi. Niyeti vardı ama bir türlü cesaret edemiyordu. Çünkü insanlara güvenmiyordu. Pastacılığa başladığından bu yana yani sekiz yıldır beraberiz. Babasını annemgiller tanırdı. O da çok muhterem bir insandı, nur içinde yatsın. Biz Ekrem ile çocuktuk, babasının pastanesinde pasta yer, oyun oynardık. Valla Komiser Hanım ne diyeyim, hırsızlar, uğursuzlar gelip girdiler, sonunda gitti işte güzel insan. Ben tahmin etmiştim bir gün bir şeyler olacağını zaten, sonunda oldu işte…”

Sıradaki Berna’ydı.

“Ne zamandır buradasınız?”

“Beşinci yılıma girdim.”

“Burada çalışmaya nasıl başladınız?”

“Bir yakınımdan Ekrem Bey’in eleman aradığını duymuştum. Ben de o sıralar pastacılık eğitimi alıyordum. Sonra da gıda mühendisliği okudum. Yani hem okudum hem çalıştım. Ekrem Bey sağolsun her zaman destek oldu.”

“Kim öldürmüş olabilir?”

“Valla bilemiyorum. Çok üzgünüm ve şaşkınım. Cinayet mi, intihar mı sizce?”

“Araştırıyoruz. İntiharı nereden duydunuz?”

“Haberlerden.”

“Anladım.”

Komiser, Berna’nın eldivenli ellerine bakarak sordu.

“Ekrem Bey’in gerçekten bir sırrı var mıydı?”

“Bizleri Ambrosia’yı hazırlarken mutfağa sokmadığına göre vardı sanırım. Yani aynı lezzeti tutturmak çok kolay değildir. Ama o tutturuyordu. Bu da bu işin bir formülünün olduğunu gösteriyor.”

“Peki iyi pasta yapmak nasıl oluyor? Merakımdan soruyorum.”

“Hazırlanırken, pişirilirken, keserken, yumuşatmak için sosunu sürerken, aralarına ve üzerlerine krema, meyve, örtülük koyarken, süslerken, süslendiği yerden alıp tabağına koyarken, birçok dikkat edilmesi gereken husus var. Yani bunların anlatımı uzun sürer. O kadar vaktiniz var mı bilmiyorum. Seve seve anlatabilirim.”

“Kafi, teşekkürler.”

“Tabii en önemlisi kullanılan malzeme ve ölçüleri. Ekrem Bey malzemesini kendisi üretirdi. Sütünü, tereyağını, balını, yumurtasını, ununu, meyvelerini… Bazı malzemeleri ise özel yerlerden getirtirdi. Malzemeleri organikti, doğal olarak pastaları da lezzetli oluyordu. Asıl sır bunlardı bence. Gerisi o lezzeti verebilmek için elinizin ayarına kalmış. Sanırım Ambrosia’yı böyle bulmuştu. Deneme yanılma yöntemiyle bir formül üretmişti. O formülü uyguluyordu. Babasının formülüymüş. Lezzeti, pişirme işleminden veya başka nedenlerden çok az nüans farklılıkları gösterse de, yine de çok leziz bir pasta elde edebiliyordu. Bunu ancak gurmeler anlayabilir, herkes anlayamaz.”

“Artık Ambrosia üretilmeyecek mi?”

“Sanmam. Ekrem Bey’le birlikte onun formülü de mezara gitmiş oldu. Tabii sonradan bir formül ortaya çıkmazsa… Ama diğerleri yapılacak, eğer Emine Hanım pastaneye devam etmek isterse tabii… Kararlarını henüz bilmiyoruz.”

***

Komiser, ifadesini aldığı herkese, özellikle çalışanlara cinayet gecesi nerede olduklarını sormuştu. Kimisi yalnızdı, kimileri ailesiyleydi. Sonuçta Komiser çalışanların Ekrem’i öldürmeleri için geçerli bir sebep bulamamıştı. Tüm çalışanlar Ekrem’i seviyor ve sayıyorlardı. Rakip pastacı Yusuf Baklavacı ise cinayet gecesi yurt dışındaydı. Tabii pekala bir kiralık katile bu cinayeti işletmiş de olabilirdi ama ortada delil sayılabilecek bir iz ne yazık ki bulunamamıştı.

Anlaşılan Ambriosia’nın formülünü bilen kişi sadece Ekrem Reşit’ti. Ailesi ve çalışanları dahil kimse bu formülü bilmiyordu. Ekrem yakınlarına ve medyaya, bunun sırrının rahmetli babasından kendisine miras kaldığını, hatta ölürken vasiyetinde bu pastanın sırrını sadece kendisine verdiğini anlatmıştı. Bu vasiyeti kimse ne görmüş, ne de okumuştu. Yani ortada babasının ona böyle bir miras bıraktığına dair bir yazılı bir belge yoktu. Ama Ekrem ısrarla bunun babası tarafından kendisine miras bırakıldığını söylüyordu.

Birçok söylenti vardı. Kimisi formülün, Ekrem’in özel elde ettiği, yetiştirdiği malzemelerden kaynaklandığını, kimisi işin sırrının yine kendi yetiştirdiği vanilyada olduğunu söylüyordu. Kimileri de babasından böyle bir vasiyet kalmadığını, Ekrem’in bilhassa böyle bir gizem yaratıp ilgi çektiğini ve böylece bir imaj yarattığını ileri sürüyorlardı.

Ekrem ise sadece, “Basit bir dokunuş!” demekle yetinmişti.

Ne yazık ki bu sırrı artık hiç kimse öğrenemeyecekti. Sır, Ekrem’le birlikte gömülmüştü. Ekrem ailesine bu sırrın ne olduğunu açıklamamış, yazılı bir vasiyet de bırakmamıştı. Çünkü büyük ihtimalle bir cinayete kurban gideceğini hesaplamamıştı.

***

Aradan bir aya yakın bir zaman geçmişti. Hiçbir ilerleme kaydedilememişti. Dosya intihar olarak kapatılmak üzereydi. Komiser odasında sabah kahvesini içerken telefonu çaldı. Arayan çiftliğin yaşlı kahyası Asaf Demir’di.

“Komiser Hanım benim içime bir kurt düştü. Ekrem Bey bir gece bir kadınla gelmişti. Karısı, daha önce çiftliğe bir iki kere gelmiş ama ben kendisini görmemiştim. Yani karısını yakından görmüşlüğüm yoktur. Ta ki ölümünden on beş gün öncesine kadar. Çiftliğe gelmişti. Yanında bir kadın vardı. Yanımdan geçerken dikkatle baktığımı görünce, ‘Karım karım’ dedi, sonra ağzımı açmaya fırsat bulamadan hızla odaya çıktılar. Geçen gün televizyonda haberleri izlerken karısını gördüm. Ama benim gördüğüm kadın başka bir kadındı.”

“Nasıl bir kadındı?”

“Benim gördüğüm kadın daha zayıf, daha kısa, esmer bir kadındı. Televizyonda gördüğüm sarışın, şişmanca, uzun boylu kadınla bir ilgisi yoktu. Bir insan bu kadar kısa zamanda bu kadar değişemez herhalde.”

“Tekrar görsen tanır mısın çiftlikte gördüğün kadını?”

“Valla hanım Komiserim yüzünü çok iyi göremedim, hızla yukarı çıkmışlardı. Ama dediğim gibi zayıf, kısa boylu ve esmerdi. Belki tekrar görsem çıkarabilirim. Ama çok da emin değilim.”

Kahya biraz daha detay verip kapatmıştı telefonu. Komiserin içine bir kurt düşmüştü şimdi de. Bu kadın kim olabilirdi?

Hemen giyinip dışarı çıktı ve doğruca Nişantaşı’ndaki pastanenin yolunu tuttu. Pastane çalışmaya devam ediyordu. Pastanede sadece Zahide ve tanımadığı gençten bir kadın daha vardı. Zahide, Berna’nın yerine yeni bir elemanın alındığını söyledi.

“Neden ayrıldı?”

“Bilmiyorum, son zamanlarda Emine Hanım’la pek geçinemiyorlardı.”

“Kovuldu mu yani?”

“Eh, onun gibi bir şey.”

“Zahide bir şey soracağım sana ama elemanı içeri gönder yalnız olalım.”

Emine yeni elemanı içeri yolladı.

“Ekrem Bey’in birlikte olduğu esmer, zayıf bir sevgilisi falan var mıydı, biliyor musun?”

Zahide dudaklarını büktü ve başını sağa sola salladı.

“Bilmiyorum.”

“Berna ile bir şeyler olmuş olabilir mi?”

Zahide elini ağzına götürdü.

“Valla ilk sizden duyuyorum.”

“Sadece bir tahmin tabii.”

“Araları iyiydi. Ekrem Bey onunla ilgiliydi. Onu dinliyordu. Bakışları yumuşaktı. Bazen ‘Bu kadına aşık mı oldu acaba?’ diye düşünmeden edemiyordum. Emine Hanım da sanki bir şeyler hissediyor gibiydi. İkisi bir araya geldiklerinde Emine Hanım’ın bakışlarında bir kıskançlık seziyordum. Ancak kızdan çok Ekrem daha ilgiliydi sanki. Zavallı Berna sadece işini yapıyordu. Bir gün takıldım. ‘Kız bu adam sana abayı yaktı mı yoksa?’ dedim. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, ‘Aman Zahide abla olur mu öyle şey hiç. Duymamış olayım,’ gibisinden bir şeyler geveledi.”

Komiser, Zahide ile konuşmasını bitirir bitirmez Emine de dükkana gelmişti. Bu sefer mutfak bölümüne Komiserle ikisi geçmişti. Komiser, sevgili konusunu açtığında Emine’nin yüzü asılmıştı. “Bilmiyorum bazı şüphelerim olmuştu ama emin değildim. Genelde erkeklerin köpekler kadar sadakatları yoktur, bilemiyorum.”

“Berna ile arasında bir şeyler sezdiniz mi?”

“Bunu neden soruyorsunuz?”

“Yanıtlayın lütfen.”

“Bilmiyorum. Ekrem onu severdi ama sadece bir kardeş gibi. En azından ben öyle biliyorum. Bir şey görmedim, duymadım.”

“Ama yine de bir şüpheniz var mıydı?”

“Bilemiyorum. Ekrem’in çapkınlığını hiç görmedim. Ama bazen çiftliğe, Antalya’ya, hatta seyahatlere gidiyordu. Neler yaptığını bilemem. Yapmışsa bile bana hissettirmedi. Bu dünyada hiç bir şeye şaşırmam.”

Komiser dükkandan ayrılıp Berna’ya ulaşmaya çalıştı ama bulamadı. Bir süre sonra Berna’nın Almanya’ya ailesinin yanına gittiğini öğrendi. Ne zaman döneceği hakkında da kimsenin bilgisi yoktu. Sonra çiftliğe kahyanın yanına gidip Berna’nın bir fotoğrafını gösterdi.

“O gece Ekrem Bey’in yanında gördüğün kadın bu olabilir mi?”

“Valla benziyor Komiser Hanım ama emin değilim. Şimdi kimsenin de günahını almak istemem doğrusu… Masumsa günaha girmeyelim.”

Soruşturma kahyanın bu sözlerinden sonra tıkanmıştı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra da dosya kapanmış, olay intihar olarak kayda geçmişti.

Bu arada Emine de pastane dahil her şeyi satmaya karar vermişti.

***

Olayın üzerinden altı ay geçmişti. Nişantaşı’ndan aracıyla geçerken Komiserin gözüne boş bir dükkanın camekanının önüne asılmış dev bir reklam afişi ilişmişti.

“Ambrosia yeniden canlanıyor. Yakında Nişantaşı’nda yeni açılacak pastanede, pasta severlerle buluşacak.”

Hemen aracını sağa çekip durmuş ve dörtlüleri yakmıştı. Yanına gelen trafik polisine kimliğini göstererek, “Bana bir iki dakika müsaade edin hemen döneceğim,” demiş, dükkanın kapısına gitmişti. İçeride harıl harıl çalışan işçiler vardı. İşçilere buranın sahibini sorduğunda aldığı yanıt karşısında şaşırmıştı. Ekrem Reşit’e ortaklık teklifinde bulunup ret yanıtını alan ünlü tatlıcı Yusuf Baklavacı’ya aitti dükkan. Aracına atlayıp merkeze döndüğünde bu olayı daha detaylı araştırmıştı. Ekrem Reşit’in ailesi, Silivri ve Antalya’daki bahçe ve çiftlikleri, hayvanlar da dahil olmak üzere Yusuf Baklavacı’ya satmıştı.

Ancak işin en çarpıcı bilgisi ise pastanenin başına işletme müdürü olarak Berna Sever’in getirilmiş olmasıydı. “Ambrosia’nın sırrı Ekrem Bey’le yok olmamış mıydı?” diye soranlara da “Ekrem Bey’in yanında çalışmış gıda mühendisi ve pastanemizin işletme müdürü Berna Sever bu işi ustasından öğrendi. Ekrem Bey sırrını ona açmış, o da bunu uygulayacak inşallah! Böylece Ekrem Bey’in anısı ve o müthiş buluşu Ambrosia yaşayacak,” demişti Baklavacı.

Bir hafta sonra yapılan açılışa Komiser Nur da katılmıştı. Bir ara Berna’nın yanına gidip hem tebrik etti hem de merakını gidermeye çalıştı. “Emine seni kovdu mu kendin mi ayrıldın?” diye sordu. “Kendi isteğimle ayrıldım. Ailemin yanına gitmek istiyordum,” diye karşılık vermişti Berna. “Bakıyorum da formülü öğrenmişsin. Hani Ekrem’le birlikte mezara gitmişti.”

“Aslında Ekrem Bey bana biraz çıtlatmıştı. Yine de tam formül değil tabii. Onun kadar lezzetli yapamam tabii, ama yine de iddialıyım,” dedi.

“Şu anda Ambrosia var mı pastaların arasında?”

“Yok ama yakında yapacağız.”

“Formülü paylaşacak mısın? Yoksa Ekrem Bey gibi pastayı yalnız mı hazırlayacaksın?”

“Muhtemelen öyle olacak. Çünkü pastanın sırrını öğrenmek isteyenler çok.”

“Son soru. Ekrem Bey’le gönül ilişkiniz var mıydı?”

Berna kızarmıştı. Şaşkın, ürkek bir hali vardı.

“Hayır. Beni severdi ama sevgili değildik.”

“Ama ölümünden önce kahya sizi çiftlikte birlikte görmüş. Odaya çıkmışsınız.”

Berna sanki soruya hazırlıklı gibiydi. “Yanlış görmüştür. Ben değildim.”

“Cinayet gecesi neredeydin?”

“Daha önce de sormuştunuz, evimdeydim.”

“Bir görgü tanığın var mı?”

“Yalnızdım.”

“Peki Berna, hayırlı olsun. Ambrosia’yı yaptığınızda haberdar et, ben de tadayım şu meşhur pastadan.”

“Tabii memnuniyetle.”

Komiserin içine yine bir kurt düşmüştü. Berna’nın evine gizlice girip eğer varsa o defteri bulmaya çalışacaktı. Yardımcısı Ateş’i Berna’yı izlemesi için pastaneye gönderdi. Kendisi de gizlice Berna’nın Osmanbey’deki dairesine girdi. Uzun bir arama yapmış, sonunda da aradığını yatak odasındaki komodinin alt çekmecesinin dip tarafında bulmuştu. Eline geçirdiği eldivenle defteri aldı. Defterin içinde pasta formülleri vardı. Cep telefonuyla tüm sayfaların tek tek fotoğraflarını çekti. Sonra aldığı defteri yerine tekrar dikkatlice koydu ve evden ayrıldı.

***

Grafologlar, komiserin fotoğrafını çektiği sayfalardaki yazıları karşılaştırarak incelediler. Defterdeki yazılar Ekrem Reşit’e aitti. Bir kaç gün sonra Komiser yanına yardımcısını, üniformalı üç polisi de alarak Berna’yı gözaltına almak için pastaneye gitti. Bir ekip de Berna’nın evine giderek defteri alıp delil torbasına koymuştu. Ayrıca evde arama yaparak, buldukları bilgisayar ve delil oluşturabilecek tüm malzemeleri de yanlarına almışlardı. Berna pastaneden polisler eşliğinde götürülürken şaşkın ve ağlamaklıydı. Komiser, Berna’nın yeterli delil olmasa bile suçunu itiraf edeceğinden emindi.

Ancak Berna suçunu inkar etmişti. Ekrem Reşit’i öldürdüğünü ve defteri çaldığını kabul etmemişti. İfadesinde, “Ekrem Bey beni kardeşi gibi severdi ve bana defteri yararlanmam için gizlice vermişti. Onu öldürmedim,” demişti.

Savcılık, inkar etmesine rağmen Berna’yı tutuklatmıştı. Ancak Berna ilk celsede delil yetersizliği nedeniyle tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilebilirdi. Eğer yeterli delil bulunamazsa ve Berna suçunu inkar etmeye devam ederse beraat bile edebilirdi.

Ancak Komisere göre katil hiç şüphesiz Berna’ydı. Suçunu er ya da geç itiraf edecekti.

Bundan yüzde yüz emindi. Çünkü Ekrem pastanın sırrını neden kızı Petek dururken Berna’ya versindi? Kızına mesleği sürdürmesi şartıyla vereceğine dair söz vermişti. Bu işte bir terslik vardı ve Berna yalan söylüyordu. Çiftliğin yerini biliyordu. Birlikte gitmişlerdi. Belli ki tabancadan da haberdardı.  Muhtemelen Ekrem’in sarhoş veya aşk yüzünden kendinden geçtiği bir anında defterin varlığını ve yerini de öğrenmiş olmalıydı. Mahkemenin kararı ne olursa olsun, Berna vicdanlarda bir katil olarak damgayı yemiş olacaktı. Belki işin içinde iş adamı Baklavacı da vardı. Belki birlikte planlamışlardı.

Delil dosyasındaki deftere baktı. Onu kesinlikle Berna’ya vermeyecekti. O defter aileye aitti. Ancak defteri şimdilik yani mahkeme süreci devam ederken aileye teslim etmesi suç oluşturabilirdi. Bunu riske edemezdi.

Birkaç gün sonra Petek’in telefonuna bir mesaj gelmişti. Mesajda e-postasına bir dosya gönderildiği yazılıydı. Dosya komiserin çektiği defter sayfalarının fotoğraflarıydı. Böylece sır gerçek sahibine iade edilmişti. Belki bir gün Petek de baba mesleğine dönme kararı alabilirdi.

Komiser, fotoğrafları telefonunun hafızasından sildi. Tek bir sayfa hariç…O sayfa da Ambrosia tarifinin sayfasıydı.

***

İki kişi boğaza karşı terasta oturmuş, romantik müzik ve şampanya eşliğinde pastalarını yiyorlardı. Erkek, “Pasta lezzetli, tat aynı tat ama, bir şey eksik gibi,” dedi. “Nedir?” diye sordu kadın. Erkek biraz düşündükten sonra yanıtladı.

“Tarif edemiyorum ama sanki bir şey, bir dokunuş eksik gibi…”

“Eksik olan sihirli bir dokunuştur belki,” dedi kadın.

UÇUK

“Ne oldu ağzının kenarına?”

“Aman, uçuk çıkmış. Sabah bir kalktım, böyle.”

“Vitaminsiz mi kaldın?”

“Ne bileyim? Gece korkuttular herhâlde beni.”

“Gece mi korkuttular? Ne demek kız o?”

“Babaannem öyle derdi uçuk çıkınca. ‘Gece seni korkutmuşlar, dudağında patlamış,’ derdi. Kâbus görmenin babaannemcesi yani.”

İkisi de güldüler. Aysu acıyan uçuğuna dokunurken gece rüyasında ne görmüş olabileceğini düşündü. Yüzünde ekşi bir ifade belirdi. Otobüsün sarsılarak durması kendine getirdi onu.

Durağa geldiklerinde hâlâ uçuk hakkında konuşuyorlardı. Kırk beş katlı cam binanın gösterişli kapısından o gösterişe hiç dikkat etmeden girdiler. Kapıdaki makineye parmaklarını sokup kendilerini tanıttıktan sonra asansöre yürüdüler. Biraz sonra çalıştıkları uzun ofiste karşılıklı iki masaya oturmuş, bilgisayarlarını açmışlardı bile. 

Mavi gri renklerle döşenmiş salon, şık olmasına şıktı ama pencerelerinin açılabilir olmasını tercih ederdi Aysu, her ne kadar patronlarının her fırsatta övündüğü gelişmiş bir havalandırma sistemleri olsa da açık camdan içeri dolacak temiz havanın yerini hiçbir sistem sağlayamıyordu. Yorgundu. Telefonunun saatine bir göz attı, gün daha yeni başlamıştı. “Nasıl geçecek bakalım bugün,” diye düşündü. Köşedeki kahve makinasından kendine kahve dolduran Serap’a ‘bana da’ işareti yaptı. Uf! Ne çok e-posta gelmişti yine. İnsanların başka işi gücü yok ona e-posta gönderiyorlardı sanki. Ekrana bakarken sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. Arkadaşının tak diye önüne koyduğu kupayı kulpundan değil gövdesinden tutarak çok önemli bir şey yapıyormuş gibi itinayla aldı eline. Porselenin sıcaklığı avucuna geçti, yaktı avucunu, aldırmadı. Bu his hoşuna gitmişti. Bir şeyleri hissetmek canlandırıyordu onu bugün. O yüzden dudağındaki uçuğa da minnettardı. Her ağzını açışında acıyordu çünkü.

“Sağ ol canım benim. Öyle yorgunum ki belki kahve toparlar biraz.”

Manalı manalı güldü Serap. “Ne o, uçuğun sebebi gece mesaisi mi yoksa?”

“Aman Serap, aklın fikrin cinlikte, ne alakası var uçuğun onunla?” 

Bunu söylerken o da manalı güldü. Kocası prostat kanseriydi, hastaydı adam. Gece mesaileri biteli çok olmuştu ama bunu ölse belli etmezdi. “Daha çok gençsin,” diye başlayacak nutuklara karnı toktu. 

Telefonu masanın üzerinde hareketlenince kocasının ortağı Âdem’in aradığını görüp şaşırdı.

“Serkan bugün işe gelmedi, Tuzla’ya toplantıya gidecektik, nerede kaldı?” diye soruyordu. Sesi telaşlı, biraz da kızgındı adamın.

“Ben ondan önce çıkıyorum Âdem, ben çıkarken banyodaydı, onu aradın mı?”

Saçma bir soru olmuştu. Adam Serkan’a ulaşmış olsa onu ne diye arasındı?

“Tamam, ben de ararım ama benden önce ulaşırsan söyle, bana haber versin. Merak ederim şimdi,” diyerek kapattı telefonu. Hemen ardından aradı kocasını. Telefon çalıyor ama açılmıyordu. Müdürlerinin koridordan gelen sesini duyunca, aceleyle kendini aramasını söyleyen bir mesaj atıp ona bakan Serap’a göz kırptı, başını ekrana gömdü. Öğlene kadar soluksuz çalıştı. “Sun Rice” isimli gıda firmasının satış departmanında Satış Operasyon Uzmanı olarak çalışıyordu. Süslü ismine karşılık yaptığı iş, sahadaki satış elemanlarını gidecekleri yerlere yönlendirmek ve müşteri e-postalarına bakmaktan başka bir şey değildi. Zaman zaman, “Bunun için mi okudum o kadar okulu?” diye düşünüp yakınıyordu ama beğense de beğenmese de çalışıyordu işte. Bu işsizlikte onunki gibi bir işe sahip olmak için başkaları neler vermezdi, kim bilir? 

Âdem tekrar aradığında kocasından hâlâ bir haber olmadığını öğrenip meraklandı, biraz da utandı. İşe dalıp unutmuştu Serkan’ı.  “Hay Allah ya! Hastalığı nüksetmiş olmasın sakın?” dedi Serap’a.  Geçen sene olduğu ameliyattan beri iyiydi Serkan. Doktorları da hastalığın ciddi oranda gerilediğini söylemişlerdi ama kanserdi bu, belli olmazdı ki. Arkadaşının meraklı bakışları altında üst üste birkaç kez aradı ama hep cevapsız kaldı aramaları. Çalıyor fakat açılmıyordu telefon. Mesajını da görmemişti daha, tikler maviye dönmemişti. İkinci bir kahveyle yanına gelen Serap’a söyledi bunu.

“Sen bir şeyden bakıyordun nerede olduğuna, yine baksana,” dedi arkadaşı. Geçen sene ameliyattan önce sık sık hastalanıyordu, olur olmaz yerlerde sancılanıp kalıyordu genç adam. Öyle zamanlarda Aysu gidip onu alabilsin diye, “Yakınım Nerede?” uygulamasını indirmişlerdi telefonlarına. Uzun zamandır hiç ihtiyaç olmamıştı. Arkadaşının ısrarıyla açtı uygulamayı. Allah Allah, evde görünüyordu. “Çoktan işe gitmiş olması lazım. Evde ne yapıyor?” diye söylenirken telefonunu evde unutmuş olabileceği geldi aklına. Yeniden kocasının ortağını aradı. Aklına geleni ona da söyledi fakat aldığı cevap daha çok telaşlandırdı onu, çünkü Âdem evlerine gitmiş. Arabaları park yerinde duruyormuş, eve çıkıp kapıyı çalmış ama açan olmamış.

Arkadaşının da gaz vermesiyle bluzunun eteğini çekiştirerek izin almaya gitti. Allah’tan müdürünün iyi tarafına geldi de izni verdi. Böyle ani durumları pek hoş karşılamıyorlardı şirkette.  Serap’ın, “Bana haber ver,” tembihleri arasında asansöre koşturdu. Taksiye binmeyi düşündü önce ama trafiği göze alamadı, metro daha kolay olacaktı. Hem çok yazardı şimdi taksi, inince binerdi artık. Kırk beş dakika sonra evlerinin önünde taksiden indiğinde Âdem’in arabasında oturmuş kendisini beklediğini görünce şaşırdı. Anlaşılan adam da meraklanmıştı. Birlikte eve çıktılar. Aysu anahtarla kapıyı açtı. Ev sabah bıraktığı gibiydi. Geceden kalma dağınıklık salonda aynen duruyordu. Sabah toplamaya vakit bulamadığı çay bardakları açık mutfağın tezgâhında, televizyon seyrederken üstüne örttüğü pike kanepedeydi. 

“Serkan!” diye seslendi yatak odalarına giderken. Âdem kibarlık edip koridorda kalmıştı. Serkan odada da yoktu. Telaşlı hareketlerle ebeveyn banyosuna yürüdü. Burası kocasının banyosuydu. Temizlemek dışında pek girmezdi Aysu. O, büyük banyoyu seviyordu, orayı kullanırdı. Bu sabah da öyle yapmış, yatak odasındaki Serkan’ın banyosuna bakmamıştı bile. Yine kocasına seslenerek açtı kapıyı, gördüğü manzara ile çığlığı basması bir oldu. Serkan kanlar içinde banyonun zemininde yatıyordu.

***

Kısa sürede evin içi sağlık görevlileri ve polislerle doldu, çünkü kocası bıçaklanmıştı. “Öleli saatler olmuş,” dedi gelen doktor. Cinayet silahı bıçak ortalarda yoktu. Kapı zorlanmamış, evde hiçbir şey karıştırılmamış ve Serkan’da darp izine rastlanmamıştı. Tahminen duş alırken katil kapıyı açmış ve sırtından yaklaşık yirmi bıçak darbesiyle öldürmüştü.

“Ne diyorsun Halil? Sence öleli ne kadar olmuş?”

“Ölüm katılığına ve livor mortislere bakarsak…”

“Türkçe konuş oğlum, livor mortis ne?”

“Biliyorsunuz Amirim, ölüm lekeleri işte. En az on, on iki saat olmuş bence ama gerçek saat otopside belli olacak.”

“Ben her zaman Türkçe konuşmaktan yanayım. Yani on iki saat diyorsun. Şimdi saat kaç? Hmm, öğleden sonra dört, yani bu adam sabah dört sularında öldürülmüş olmalı. Karısı nerede o saatte? Adam bağırmış olmalı bir şey duymamış mı?”

“Uyuyormuş Amirim. Hiçbir şey duymamış.”

“Bu da garip. Neyse komşulara sorun, onlar bir şey duymuşlar mı? Evin sokağına bakan kameralara bakın, o saatlerde eve giren çıkan olmuş mu? Cinayet silahı için çöpleri falan karıştırın, durmayın, bana bir şeyler getirin çabuk!”

Başkomiser Hakkı Yiğit böyle dellendi mi elemanları bilirlerdi ki bilinmezlik var ve yapılacak iş çok demektir. Burak ve Tülay cesedin başında durmaktan vazgeçip aceleyle biri apartmana, diğeri sokağa fırladılar. Olay Yeri İnceleme elemanları her yeri didik didik kontrol ederken Başkomiser salondaki kanepede sapsarı bir suratla oturan Aysu’nun yanına geldi.

“Merhaba, ben Başkomiser Hakkı Yiğit. Başınız sağ olsun. Biliyorum, şu an çok yakışıksız olacak ama sizinle hemen konuşmalıyız. Olay sıcakken konuşmak önemlidir. Sonra unutabilirsiniz. Su falan ister misiniz, getirsin arkadaşlar?”

Aysu hiçbir şey istemediğini söyledi. Kocaman açılmış gözleri ve pürüzlü çıkan sesiyle konuşmaya başladı.

“Komiser Bey, benim ağlamam gerekmiyor mu şu anda? Ağlayamıyorum hatta hiçbir şey hissetmiyorum, donmuş gibiyim.”

“Bir travma yaşıyorsunuz. Bunlar çok normal. Hisleriniz şu anda sizi yanıltmasın, bu durum geçici. İşte onun için sizinle şimdi konuşmam önemli, daha sonra beyniniz size acı veren şeyleri hatırlamanıza engel olabilir. Lütfen bana dün geceden başlayarak olanları anlatabilir misiniz? Hiçbir şeyi atlamadan ama.”

“Ben,” dedi Aysu, sonra sustu. Bakışları önce anlamsızlaştı sonra dondu. O, koltuğa yığılırken Başkomiser telaşla bağırdı. “Sağlık ekibi, sağlıkçı! Yahu, biri baksın buraya, kadın bayıldı!”

***

Gözlerini açıp çevresini algılamaya başladığında bir hastanede olduğunu fark etti. İyi bilirdi hastaneleri, kokusunu, adamı kör eden beyaz ışıklarını. Kımıldamak hatta doğrulmak istedi ama tepesinde sallanan serumun takılı olduğu damar yolu iğnesi canını acıttı. Kalkamayacağını anlayınca etrafına daha dikkatle baktı. Burası acil servis olmalıydı. Yatağının iki yanından sarkan gri perdeler mahremiyeti sağlamak için çekiliydi. Demek ki onu kimse görmesin ya da o kimseyi görmesin istenmişti. Dışarıya açılan tek cephe, bir koridorun duvarına bakıyordu. Birden seslenmesi gerektiği geldi aklına. 

“Kimse yok mu? Hemşire yok mu?”

Kendi sesine yabancılaşmıştı birden. Bu his korkuttu onu. Kötü bir şey olmalıydı yoksa böyle hissetmezdi, hayır hissetmezdi, mutlaka kötü, çok kötü bir şey olmuştu. İçinde yükselen paniği bastıramadan tekrar, fakat bu sefer daha kuvvetli bir sesle, “Hemşire!” diye bağırdı.

Sol yanındaki perde şakırt diye gürültüyle açıldı. Bordo renkli hemşire kıyafeti giymiş bir kadın elinde tansiyon aletiyle dikildi başına. “Uyandınız mı Aysu Hanım? Ne çabuk? Oysa size verdiğimiz ilaçla sabaha kadar uyursunuz sanıyordum. Daha bir saat bile olmadı.” Bir yandan da tansiyonunu ölçmeye çalışıyordu.

“Ne oldu bana? Neden buradayım? Kocam? Ah, aman tanrım kocam, Serkan? Olanlar gerçek miydi?” Başını adeta yastığı ezip geçmek ister gibi birkaç kez vurarak yasladı.

“135’e 810, tansiyonunuz fena değil ama Aysu Hanım, Aysu Hanım böyle yapmayın lütfen. Sakin olun. Ufak bir sinir krizi geçirdiniz ama şimdi iyisiniz. Dışarıda anneniz ve kardeşiniz var. Ben şimdi onları buraya çağıracağım, lütfen sakin olun. Tekrar sakinleştirici vermek zorunda kalırız, on iki saat dolmadan tekrar almanız hiç iyi değil. Ben şimdi ailenizi çağırıp geliyorum.”

Hemşire telaşla ayrıldı yanından, tavanlara bakıyordu Aysu ama beyni hatırlamaya başlamıştı. Sabah telaşla evden çıkışını, dudağındaki uçuğu, Âdem’in telefonunu, eve gelişini ve kanlar içindeki küçük banyonun tabanında yüz üstü yatan Serkan’ı, hepsini hatırladı.

“Kızım, yavrum, ayıldın mı? Nasılsın kuzum, daha iyi misin şimdi?”

Annesinin el kremi kokan parmakları yüzüne değince hareket ettirebildiği eliyle o parmaklara sarıldı. “Anne, Serkan, o banyoda! Kan vardı, her yerde kan vardı, çok fenaydı anne…”

“Tamam kızım, tamam yavrum, geçti artık. Bak iyisin şimdi. Korkma, bugünler de geçecek, sen sakin ol. Sen kendine hâkim ol. Allah korusun, ya sana da bir şey olsaydı? Ah yavrum, ah çileli yavrum. Yıllarca neler çekti, şimdi de bu…”

“Anne sırası mı şimdi? Ablam ne hâlde görmüyor musun?”

Aysu’dan beş yaş küçüktü Altan. Ablası kıymetliydi onun için. İki kardeştiler zaten, babaları öldüğünden beri birbirlerine daha çok bağlanmışlardı.

“Bakma sen anneme abla. Her şey düzelecek merak etme. Sen şimdi kendini toparlamaya bak. Biz yanındayız. Her zaman yanında olacağız, ne olur ablacığım, bakma öyle boş boş yine. Neleri atlattık biz, birlikte yine atlatacağız. Hadi toparla biraz kendini. Al su iç biraz. Su iyi gelir.”

Gri perde yeniden aralandı, seyrek saçlı, gözlüklü, orta yaşlarının çoktan sonuna gelmiş Başkomiser Hakkı’nın yıpranmış yüzü içeriye uzandı.

“Affedersiniz, rahatsız etmek istemiyorum ama Aysu Hanım kendine geldi dediler, o nedenle geldim. Aysu Hanım, siz bayılmadan önce de dediğim gibi hemen konuşmamız çok önemli. Çünkü sonra olanları unutabilirsiniz, şimdi bile biraz geç kalmış olabiliriz, maalesef o nedenle…”

“Beyefendi, siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Görmüyor musunuz ablam ne hâlde? Daha verdikleri sakinleştiricinin etkisinden çıkmadı. Olmaz. Şimdi konuşamazsınız, hele bir yarın olsun ablam kendine gelsin, o zaman konuşursunuz.”

“Maalesef bunu yapamam delikanlı fakat haklısınız, ben yanlış davrandım, önce kendimi tanıtmam ve kimliğimi göstermem gerekiyordu. Ben Başkomiser Hakkı Yiğit. Cinayet Büro Başkomiseriyim.” Bunu söylerken kimliğini Altan’ın yüzüne uzattı. “Ve ne yazık ki bu bir cinayet davası. Aysu Hanım’la hemen şimdi konuşmak zorundayım. Bizi biraz yalnız bırakın lütfen.” Başkomiserin ses tonu itiraza yer bırakmayacak kadar keskin ve sertti. Altan ve annesi çaresiz, gözleri arkada kalarak kabinin dışına çıktılar.

***

“Evet Aysu Hanım, yaşadığınız şoku anlıyorum ve sizinle şimdi konuşmak zorunda olduğum için de üzgünüm. Ancak takdir edersiniz ki başka çarem yok. Şimdi bana önceki geceden başlayarak yaşadıklarınızı anlatır mısınız? Hiçbir şey atlamamaya çalışın lütfen, mesela önceki gün akşam eve geldiğinizde eşiniz evde miydi?”

“Evet,” dedi Aysu. Sesi titriyor, içi bir tuhaf oluyordu ama konuşmalıydı, konuşmak zorundaydı yoksa bu adam onu hiç rahat bırakmayacaktı. “Serkan uzun süredir kanser tedavisi görüyordu, o nedenle birkaç yıl çalışamadı, evde kaldı. Şimdi yeniden çalışıyor artık. Âdem Bey’le ortak oldular, inşaat işi yapıyorlar. Geldiğimde yemek yapıyordu.” Kocasının yemek yaparken taktığı tavşanlı önlüğü hatırlayıp güldü. “Yemek yapmayı çok sever, hobisi oldu onun. Uzun zamandır yemeklerimizi Serkan yapıyor. Güzel bir karnıyarık, pilav yapmış. Ben çok severim, yanına ayran bile hazırlamış. Ben üzerimi değiştim, tekrar salona döndüğümde masa hazırdı. Birlikte yemek yedik. Ben ona büroda olanlardan bahsettim, biraz güldük filan, sonra o sofrayı kaldırdı, ben bulaşıkları makineye dizdim, birlikte kanepelerimize geçip yayıldık. Televizyonda yemek yarışması vardı, onu seyrettik. Ben çok yorgundum, sonunu bile bekleyemedim gidip yattım. Sabah uyandığımda Serkan’ın banyosundan su sesi geliyordu. Ben geç kalmıştım, çabucak hazırlanıp evden çıktım. Otobüsle işime gittim, sonra Âdem Bey aradı, eve geldim, gerisini biliyorsunuz.”

“Son zamanlarda eşiniz ya da siz tehdit filan alıyor muydunuz? Ya da almanızı gerektirecek herhangi bir borç, husumet var mıydı birileriyle?”

“Hayır, benim bildiğim bir şey yok. Olamaz da zaten Komiser Bey, Serkan hastaydı, çok zor bir üç yıl geçirdik, az kalsın ölüyordu.”

“Kanser tedavileri masraflıdır, belki tedavi için birilerine borçlanmış olabilirsiniz?”

“Serkan’ın özel sağlık sigortası vardı. Ayrıca o Bağ-Kur’lu, bütün masrafları sigortalar tarafından karşılandı. Biz arada sırada ilaç aldık, o kadar, yani benim bildiğim bu, fakat Âdem Bey’le borçları filan vardıysa, onu bilmiyorum.”

“Anladım, onu da araştıracağız tabii. Evinizin kapısı hiç zorlanmamış ayrıca dışarıdan girildiğine dair bir iz de yok. Sizden başka herhangi birinde anahtar var mı?”

“Yok.”

“Kocanız tam on dokuz bıçak darbesiyle öldürülmüş, hepsi sırtından. Bu arada bağırmış olmalı, siz hiç ses duymadınız mı?”

“Ben… Ben uyuyordum hiçbir şey duymadım.”

“Sabah kocanızı görmediniz mi?”

“Söyledim ya, işe geç kalmıştım. Serkan banyodaydı, ‘Gidiyorum!’ diye seslenip çıktım.”

“Hanımefendi sizi anlıyorum ancak kocanız gece dört sularında öldürülmüş, sizin uyuduğunuzu iddia ettiğiniz yatağın hemen dibindeki ebeveyn banyosunda sırtından bıçaklanmış, su sabaha kadar açık kalmış. Bakın, dikkatli düşünün, eve giren çıkan, herhangi bir ses, herhangi bir şey duymadınız mı? Eğer korktunuz, ses çıkaramadınız, sizi de öldürürler diye çekindinizse anlarım, insanlık hâli, böyle şeyler olabilir. Şimdi lütfen bana bildiklerinizi anlatın.”

Aysu adamın ısrarı karşısında gözyaşlarına engel olamadı, isterik bir sesle bağırdı. “Uyuyordum diyorum size, neden anlamıyorsunuz! Ben uyuyordum, hiçbir şey duymadım! Duymadım, ben hiçbir şey duymadım!”

Aysu’nun sesini duyan Altan perdeyi yırtar gibi çekip yanlarına daldı. “Komiser Bey, yeter artık, hâlini görmüyor musunuz? Rahat bırakın ablamı.”

Bir karşısında titreyerek ağlayan kadına, bir de tepesinde dikilen delikanlıya baktı Başkomiser Hakkı, “Pekâlâ,” dedi. “Bittiğini sanmayın çünkü ortada vahşice işlenmiş bir cinayet var. Daha çok görüşeceğiz. Sen de delikanlı, bugün bir ara Emniyet’e gelip ifade vereceksin, hatta gelirken anneni de getir, ona da soracak sorularımız olabilir.”

“Ne alaka ya!” diye diklendi Altan, “Bizimle ne alakası var?”

“Alakası var mı yok mu bilmem ama sonuçta bu insanlar yakınınız, ayrıca dün öğleden sonra maktulün seninle telefonla konuştuğunu saptadık. Telefonundaki son kayıt senin, yani bunu konuşmamız gerekiyor.”

“Ne var bunda? Serkan abi benim eniştemdi. Konuştum, ne olmuş?”

“Tamam, işte tam da bu nedenle geleceksin, anneni de getireceksin ve konuşacağız.” Günün çoktan akşama döndüğünü, havanın karardığını fark eden Başkomiser, delikanlıya bakıp, “Yarın sabah ilk iş geleceksin unutma. Seni polis zoruyla getirtmek zorunda kalmayayım,” dedi uzaklaşırken.

Delikanlı, polisin arkasından, “Allah Allah çattık ya,” diye söylenerek koridora çıktı. Az ilerideki hemşire bankosunun önünde hemşirelerden biriyle konuşan Tülay, Başkomiseri görünce ona doğru yürüdü.

“Hayrola Tülay?”

“Şey Amirim, Sedef hemşire ile ilkokuldan tanışıyoruz da onun için şey etmiştim.”

“Onu sormuyorum kızım, ne işin var burada diyorum, sen adamın işini araştırmayacak mıydın?”

“Şimdi oradan geliyorum. Yolda Burak Komiserimle konuştum, burada olduğunuzu söyleyince ben de buraya geldim.”

“Peki, ne buldun?”

“Serkan Eralp. İnşaat Mühendisi. Kendisine ait bir inşaat firması varmış, yani müteahhitlik yapıyormuş. Küçük iş hanları, apartmanlar filan. Üç yıl önce kanser olduğunu öğrenmiş, hastalık hızlı ilerleyince işini kapatmış. Tedavi olmuş. Üç ay önce okuldan Âdem Tomak isminde bir arkadaşının inşaat şirketine ortak olmuş ve yeniden çalışmaya başlamış. Öyle aman aman bir işleri yokmuş. Çok para kazanan müteahhitler değiller anlayacağınız. Yakın zamanda Tuzla’da bir site inşaatına başlamışlar, o kadar.”

“Birilerinin ayağına filan basmamışlar mı? Şöyle evine gelip öldürecek kadar?”

“Yok Amirim, öyle bir şey yok. Bu Âdem Tomak’ı da araştırdım, o da kendi hâlinde bir inşaat mühendisi gibi görünüyor ama memleketi Bitlis’te bir aile şirketleri daha varmış. Büyük bir aile, aşiret gibi bir şey. Rakipleriyle araları bozukmuş. Birkaç kez kavgaları olmuş, polise yansımış. Bitlis Emniyeti ile görüştüm, kan davası ya da aralarındaki mesele neyin nesiyse, araştırıp dönecekler. Evli, iki çocuğu var. Karısı ev hanımı, çalışmıyor.”

Bunları konuşurken hastaneden çıkmış, arabaya binmiş, çoktan Emniyet’in yolunu tutmuşlardı. Emniyet’e vardıklarında sabahleyin çabuklaştırılması için ricada bulunduğu otopsi raporunun geldiğini gördü Başkomiser. Rapor, bildiklerinin ötesinde bir şey söylemiyordu. Mutfak bıçağı benzeri bir bıçakla sırtının muhtelif yerlerinden tam on dokuz darbe almıştı adam. Darbelerin öldürücü olanları böbreklere ve boynun hemen altına vurulmuş, adam en az yarım saat can çekişerek kan kaybından ölmüştü. Vücudunda ve kanında kanser tedavisini gösteren tüm belirtilere rastlanmıştı. Raporun sonunda okuduğu cümle komiserin dikkatini çekti ve tekrar yüksek sesle okudu. “Kanser metastaz yapmış ve akciğere sıçramış.”

“Zavallı, ölmese de zor günler bekliyormuş onu,” diye söylendi kendi kendine. “Hadi Tülay, ben gidiyorum geç oldu. Burak dönmeyecek buraya, az önce aradı, sen de evine git kızım yarın ola hayrola”

***

Başkomiser Hakkı Yiğit ertesi sabah Emniyet’teki odasında daha çayından bir yudum bile almamıştı ki yardımcısı Burak, “Amirim, evdeki işimiz bitti. Dışarıdan girildiğine ya da başka birinin eve girdiğine dair hiçbir kanıt bulamadık,” diye konuşarak girdi içeriye.

“Sonuçta biri öldürdü, değil mi bu adamı? Mutlaka bir yerden girmiş olmalı. Belki anahtarı vardı, belki…” Bir müddet düşündü Başkomiser. “Komşulara iyice bakıldı mı? Aralarında Bitlisli olan şu maktulün ortağı ile hemşeri olan var mı, iyice araştırdınız mı?”

“Amirim, siz dün benim dediklerim üzerine böyle düşünüyorsunuz ama eğer kan davası ise niye ortağını değil de Serkan’ı öldürsünler ki, gider Âdem Tomak’ı öldürürler?”

“Haklısın kızım ama belki de amaçları adamı zan altında bırakmaktır, ne malum? Peki bu Âdem Tomak’ın cinayet saatinde evinde olduğu doğrulandı mı?”

“Evet Amirim, karısı da çocukları da adamın evde olduğunu doğruluyorlar. Ayrıca oturduğu sitenin güvenlik kamerasından eve gelişi çok net görülüyor, tekrar evden çıkışı ertesi gün sabah sekizde.”

“Şu Bitlis Emniyeti’ni bir daha sıkıştır, ben gidip adli tabiple görüşeceğim.”

Tülay, Bitlis’i aramak için telefonu eline alırken Başkomiser Hakkı odadan çıktı.

***

“Sayın livor mortis hocam nasılsınız?”

“Vay Amirim, sen buralara gelir miydin? Pek sevmezsin bildiğim kadarıyla buraları.”

“Sevmem de sana bir şey sormam lazım Halil. Şu Serkan Eralp’in otopsisinde sana tuhaf gelen ya da ne bileyim, dikkatini çeken ama önemsemediğin bir şey oldu mu?”

“Amirim, sizin titizliğinizi bildiğimden, gördüğüm ne varsa hepsini raporuma yazmaya dikkat ederim, biliyorsunuz.”

“Biliyorum ama yine de bir sorayım dedim, ne olur ne olmaz.”

“Şöyle söyleyebilirim; o raporda da yazdığım gibi vurulan bıçak darbelerinin birkaç tanesi kuvvetli darbelerle vurulmuş. Bıçağın vücuda saplanış derinliğinden bunu anlayabiliriz. Her darbenin boyutlarını raporda ayrıntılarıyla belirttim fakat rapora yazmadığım şu. Bu benim kendi düşüncem olduğundan yazmadım. Bana göre, sanki katil yorulmuş çünkü o öldürücü birkaç darbenin haricinde diğerleri daha az saplanmış, yani daha az güç sarf edilerek vurulmuş. Öldürücü değil, hatta iki tanesi kesik gibi.”

“İlginç. Peki, bıçak darbesinden vuranın cinsiyeti hakkında bir fikir edinmemiz mümkün mü?”

“Hayır, ama şunu söyleyebilirim, güçlü kuvvetli biri değil. Çünkü öyle davalarla karşılaştım ki adam bıçağı bir saplıyor neredeyse öbür taraftan çıkarıyor. Bu öyle değil. Bıçağın vücuda giriş derinliklerine bakarak söylüyorum bunu.”

“Anladım, teşekkür ederim Halil. Öğreneceğimi öğrendim ben kaçayım artık.”

“Asla olmaz. Kırk yılın başı buraya gelmişsin Amirim, seni bir kahve içmeden bırakır mıyım?”

“E hadi öyle olsun bakalım.”

***

Odasına döndüğünde Tülay, Bitlis Emniyeti’nden cevap geldiğini söyledi. Haklılarmış, bir kan davası varmış fakat biteli birkaç yıl olmuş. Yetkililer araya girip iki ailenin arasını yapmışlar, iş tatlıya bağlanmış.

“Âdem Tomak cephesinde şüpheli bir şey görünmüyor Amirim. GBT’si temiz. O zaten bu kan davası olayları sırasında hep buradaymış. Ben yine de araştırıyorum, otobüs garı, tren garı soruşturuyorum. Arkadaşlara son günlerde Bitlis’ten gelenlere baktırıyorum, ne olur ne olmaz diye ama şimdiye dek bir şey çıkmadı.”

“O zaman elimizde tek bir şüpheli var o da Aysu Eralp. Yani maktulün karısı.”

“İyi de Amirim, kadın uyuduğuna yemin ediyor. O olduğunu gösterecek bir iz de bulamadık. Her yerde parmak izi var ama zaten kadının evi orası, bundan normal bir şey olamaz. Bir de cinayet silahı yok ortada.”

“Sen orada mıydın Burak? Ah görmedim seni. Şu fotokopi makinasını koydunuz kapının arkasına, görüşümü daralttınız.”

“Komşuların ifadelerini almıştım da onları şey ediyordum fotokopide…”

“İyi oğlum, et tamam, bir şey dediğim yok, sadece göremiyorum dedim. Bu evde pencereler nereye bakıyor? Bir planı yok mu bu evin?”

“Bi’ dakika Amirim, ben fotoğraflarını çekmiştim. Şöyle göstereyim.” Elindeki işi bırakıp Amirinin yanına geldi Burak ve telefondan çektiği fotoğrafları göstermeye başladı. “Salon ve odalardan biri sokağa, yatak odası arka bahçeye bakıyor. Mutfak zaten ortada bir yerde, bir yere bakmıyor yani.”

“Banyo?”

“Banyolarda şu jaluzi gibi şeylerden var açılmıyor.”

“Bahçeyi aradınız inşallah?”

“Elbette Amirim, hem de karış karış. Hiçbir şey bulamadık.”

“Şu ne? Hani mutfakta pencere yoktu? Bu nedir?”

“Var da bir yere açılmıyor. Havalandırma gibi küçük bir pencere açmışlar ama önü hemen duvar. El bile girmeyecek bir açıklık var. Eskiden aydınlıkmış sanırım, sonra yan daire orayı odaya katmış. Bunun için apartmanda epey olay olmuş ama adam yapmış bir kere. Sonra diğer daireler de yapmış, anlaşmışlar.”

“Kalk Burak, hadi gidiyoruz hemen. Şu pencereyi bana da göster bakalım.”

“Ya Amirim, baktım ben, bir şey çıkmaz oradan.”

“Yürü sen, yürü. Tülay, kadının kardeşi ve annesi gelecek, güzelce al ifadelerini, özellikle Aysu Hanım üzerinde yoğunlaş. Gelmişi geçmişi, ne varsa hepsini öğrenmemiz lazım.”

Apartmana vardıklarında kapıcı aydınlık hakkında Burak’ın söylediklerinin aynısını anlattı. Mutfağa girdiler. Başkomiser Hakkı çekmeceden cinayet silahı olarak düşündükleri mutfak bıçağına benzer bir bıçak aldı ve Burak’ın bir şey girmez dediği duvarla pencere arasındaki aralıktan birkaç itişle atıverdi. Sonra kapıcıya dönüp sordu. “Bodrumdan bu aydınlığa giriş var mı?”

“Vallahi Komiserim, ben burada yeniyim. Aydınlıklar birinci ve ikinci katta böyle odalara katılınca, bodrumdaki girişi kapatmışlar. Ben geldiğimde öyle bir giriş yoktu yani.”

“Tamam, kapatılan giriş neresiymiş göster.”

Bodrumda sonradan tuğlayla örüldüğü belli olan eski girişin önüne götürdü onları kapıcı.

“Burayı kırdır Burak, hadi hemen. Olay Yeri’ni de buraya çağır. Sende balyoz falan var mıdır kapıcı efendi?”

Bütün apartmanı ayağa kaldıran kırılma sesleri sonrasında açılan delikten içeriye önce Burak baktı. Elindeki feneri karanlık, rutubetli oyuğa tutarken içinden, “Burada fare filan da vardır,” diye geçiriyordu. Fenerin ışığında tabanda bir şey parladı. Daha dikkatli bakınca parlayanın biri diğerinin üzerine yan yatmış iki bıçak olduğunu gördü. Galiba cinayet silahını bulmuşlardı.

Bıçak araştırıldı, herhangi bir parmak izine rastlanmadı ancak yaralara olan uyumu ve üzerindeki kanın maktulün kanı olduğunun anlaşılması ile cinayet silahı olduğu konusunda şüpheye yer kalmadı. Gereken talimatları veren Başkomiser, Emniyet’e geri döndü ve ilk işi Tülay’ın tepesine dikilip onlar yokken ne yaptığını sormak oldu.

“Burak bir ekiple Aysu Eralp’i tutuklamaya gitti. Sen kadın hakkında bir şey bulabildin mi?”

“Araştırdım Amirim. Erkek kardeşi ve annesinden öğrendiklerim çok acayip.”

Başkomiser Hakkı ayıplayan bakışlarla, “Acayip ne demek kızım, doğru dürüst konuşsana,” diye azarladı Tülay’ı.

Tülay suratını astı ve küskün bir sesle devam etti. “Aysu Hanım evlenmeden önce bir taciz olayına maruz kalmış. İş yerinde bir iş arkadaşı kadıncağızı taciz etmiş, bunun üzerine kadın depresyona girmiş ve bir müddet tedavi görmüş. Ha, bu arada o taciz edene de baktım, şimdi yurtdışında yaşıyor pislik, yani bu olayla alakası yok. Neyse, kadıncağız uzun süre ilaç kullanmış ama evlendikten sonra düzelmiş ve ilaçları da bırakmış. Tedavi gördüğü doktorun ismini verdiler, birazdan gidip görüşeceğim. Erkek kardeş dün eniştesiyle adamın kanseri hakkında konuşmuş. Meğerse hastalık tekrarlamış. Bunu ablasına nasıl söyleyecekler, onu konuşmuşlar. Yeniden depresyona girer diye korkuyormuş Altan. İfadeleri aldıktan sonra kadının işyerine gittim, oradaki arkadaşlarıyla ve patronuyla konuştum. Herkes tarafından çok sevilen, sayılan bir çalışan Aysu Hanım. Geçmişi ile ilgili kimse bir şey bilmiyor. Bu iş yerinde beş yıldır çalışıyormuş. En yakın arkadaşı Serap, uzun zamandır Aysu’nun uykusuzluk çektiğini, kocasının hastalığı yüzünden geceleri uyuyamadığını anlattı. Geçen hafta internetten bitkisel bir uyku ilacı almış. Onu kullanıyormuş. Bunun üzerine evde bulduklarımıza baktım ve şu ilacı buldum amirim. İnternetten araştırdım gerçekten sarı kantaron gibi bitkileri içeren bir uyku ilacıymış.”

***

“Aysu Hanım, kocanızın öldürüldüğü gece yatarken bu ilaçtan almış mıydınız?”

“Evet, sanırım aldım.”

“Aldınız mı almadınız mı?”

“Aldım.”

“Pekala, evinizde aynı zamanda şu depresyon ilaçlarına da ulaştık. Bunlar sizin mi yoksa kocanızın mı?”

“Aslında benim ama zaman zaman Serkan’a da içirdiğim olmuştur. Doktoruna sorarak tabii. Kanser çok zor zamanlar geçirtebiliyor insana.”

“Rüyalarınızı hatırlar mısınız?”

“Pek hatırlamam.”

“O gece, yani kocanızın öldüğü gece uyuduğunuzu söylüyorsunuz, rüya gördünüz mü?”

“Görmüşümdür herhâlde ama hiç hatırlamıyorum. Belki de aldığım ilaç yüzündendir.”

“Bakıyorum dudağınızdaki uçuk iyice azmış. Uçukların stresten çıktığını biliyor musunuz? Burada bir doktor arkadaşımız var, müsaade ederseniz bir baksın uçuğunuza. Eminim iyi gelecek bir merhemi vardır.”

“Olur ama ne alaka?”

“Şöyle hanımefendi, benim kocanızın ölümüyle ilgili bir teorim var, ancak bunu doğrulayabilmem için sizin yardımınız gerekli. Muhtemelen siz o gece olanları gördünüz ancak beyniniz aldığınız ilaçların da etkisiyle bunu size bir rüya gibi aktardı. İşte o yüzden korktunuz ve sabah dudağınızda bir uçukla uyandınız. Şimdi bir psikiyatrist arkadaşımız size o gece gördüğünüz rüyayı ya da gördüğünüz gerçekleri hatırlamanıza yardım edecek. Razı olur musunuz?”

“Kocamın katilinin bulunması için her şeyi yaparım ama bu nasıl bir şey olacak, hipnoz falan mı?”

“Benzer bir şey sanırım, bu konuyu doktor hanım size daha iyi açıklar.”

Doktor, uygulayacağı kendine has bir hipnoz yöntemiyle hatırlayamadıklarını -ki bu rüya bile olsa fark etmiyordu- hatırlamasını sağlayacaktı. Aysu Hanım yöntemin uygulanmasını kabul etti. Önce her ağzını açtığında kanayan uçuğu için bir merhem verdiler ve böylece acının onu uyarmasını ve hipnozu olumsuz etkilemesini önlediler, sonra onu sessiz bir odaya aldılar.

“Şimdi şu elimdeki sarı karta gözlerinizi dikin lütfen. Üzerindeki helezonu görüyor musunuz? Tamam, şimdi onun döndüğünü hayal edin. Saymaya başlayacağım, beş deyince uyuyacaksınız, sonra yine ben beş deyince uyanacaksınız. Endişelenmeyin, hiçbir şey olmayacak. Bu arada bu seans tamamen kaydediliyor.”

***

“Kapı açıldı. Kapı açılıyor. İçeri biri girdi. Kim girdi? Hırsız mı? Çok korkuyorum olamaz. Ne yapıyor? Allah’ım buraya geliyor. Burada işte, tam burada. Yatağın ayakucunda bana bakıyor, onu hissediyorum, bana bakıyor. Görmüyorum ama hissediyorum, baktığını hissediyorum. Bir adam. İri yarı bir adam. Şimdi döndü. Elini görüyorum, elinde bir bıçak var. Beni öldürecek, çok korkuyorum. Serkan nerede? Banyodan su sesi geliyor. Allah’ım Serkan banyoda olmalı. Işık, bu ışık da ne? Banyonun kapısını açtı, olamaz vuruyor. Serkan bağırdı, ona gitmeliyim. Kıpırdayamıyorum. Beni bağladı mı? Yoksa felç mi geçiriyorum? Serkan, Serkan! Bitti, her şey bitti. Sıra bana geldi. Bana bakıyor. Gitti galiba, gidiyor. Şimdi ne yapıyor? Mutfağa gitti, camı açtı, bir şey attı, oradan attı, sesini duydum. Bıçağı mı attı yoksa? Serkan nerede? Serkan?”

Başkomiser Hakkı Yiğit kayıt cihazını kapatıp arkasına yaslandı. Karşısında oturan kadına baktı. “Evet Aysu Hanım, gördüğünüz gibi sizinle yapılan seans sonunda söyledikleriniz bunlar. Yardımınız için çok teşekkür ederim. Şimdi size bir iyi, bir de kötü bir haberim var. İyi haber; katili bulduk, hem de sizin sayenizde. Kötü haberse katil sizsiniz. Kocanızı öldürmekten sizi tutukluyorum.”

“Ne? Ama nasıl olur? Ben seansta gördüklerimi anlatmışım, işte biri var, biri girmiş…”

“Doğru, anlattınız ama anlattıklarınız yalan. Çünkü ortada seans yoktu ve siz de hipnoz olmadınız. Ne söyleyeceğinizi merak ettiğimizden ufak bir oyun oynadık sadece. Kardeşinizin ve annenizin ifadeleri sonucu doktorunuza ulaştık. Doktorunuz bize çok ilginç bilgiler verdi. Uykusuzluğunuz öyle bitkisel ilaçlarla geçecek cinsten değilmiş maalesef. Geçmişte yaşadığınız ağır travmanın ve uygulanan tedavinin yan etkisi olarak beyniniz uyumamayı öğrenmiş. İşte bu nedenle sizde trans yöntemlerinin hiçbiri işe yaramıyor. Siz hipnotize edilemiyorsunuz ve bu durumunuzu da gayet iyi biliyorsunuz.  Teklifimi o nedenle hemen kabul ettiniz. Bize bir hikâye anlattınız, böylece kocanızın eve dışarıdan gelen biri tarafından öldürüldüğüne inanmamızı istediniz. Oysa kocanızı siz bilerek ve planlayarak öldürdünüz Aysu Hanım. Bunu neden yaptınız?”

Biraz önce masum masum bakan kadının yüz ifadesi ağlamaklı oldu, önce inkar etmek istedi fakat Başkomiserin ısrarlı bakışları karşısında değişti. Şimdi gözleri daha farklı bakıyordu.

“Ben olduğumu nasıl anladınız? Hiç iz bırakmamıştım.”

“Tam da bu nedenle anladık. Katilin siz olduğunuzu gösteren hiç iz yoktu fakat cinayeti işleyecek sizden başka kimse de yoktu. Zorlamayla veya anahtarla eve girilmemiş, apartmanın güvenlik kamerasında ya da sokak MOBESE’lerinde dışarıdan eve girildiğine dair hiçbir kayıt bulunamadı. Eğer katil bir hayalet değilse tek seçenek sizdiniz. Evet, tekrar soruyorum, neden kocanızı öldürdünüz?”

“Çünkü hastalığı nüksetti. Aynı şeyleri tekrar yaşamaya tahammülüm kalmamıştı, anlıyor musunuz?” Sesi artık tiz ve histerik çıkıyordu kadının. Başkomisere onu da öldürecekmiş gibi baktı. “Gencim ben, yaşamak istiyorum. İlk gençlik yıllarım pis bir tacizci yüzünden kâbus gibi geçti. Hâlâ ağır ilaçlar kullanıyorum. Uyuyamıyorum. Uyuyamamak ne korkunç bir şey, bilemezsiniz. Bütün dünya uyurken siz baykuş gibi tüner ve hep olumsuz şeyler düşünürsünüz. Yalnız, tek başınıza. Yanınızda kocanız horlarken siz her şeyi duyarsınız. Bütün çıtırtıları, bütün o korkunç sesleri. İlaç kullandım, hem de kaç çeşit. Özellikle kocam hastalandıktan sonra tekrar kullanmak zorunda kaldım. Serkan’la tanışana kadar gecesi olmayan hayatımın gündüzü de yoktu. Sonra o çıktı karşıma ve ben her şeyi geride bırakıp yeniden mutlu olabileceğime inandım. Bir müddet oldum da. Sonra Serkan hastalandı ve başka bir kâbus başladı. Çocuğum olsun istiyorum, yanımda beni her şekilde mutlu edecek sağlıklı bir erkek istiyorum. Bir hasta, bakıma muhtaç bir zavallı değil. Nasıl olduğunu bilemezsiniz. Geceler boyu inlemelerini dinlemek, onun hasta çığlıklarıyla, korkularıyla uğraşmak, hastanelerde yaşamak, her an ölümle yaşam arasında gidip gelmek nasıldır, bilmezsiniz. Dayanamayacaktım. O gece doktordan gelen son sonuçları gösterdi bana. Çok üzgünmüş sözde, elinde olsa hemen ölmek istediğini söyledi ama yalan söylüyordu. Kimse ölmek istemez.  Fakat bana güveniyormuş, ben bakarmışım yine ona. Beni düşündüğü yoktu, sadece o ve lanet hastalığı. Bütün gece nasıl tedavi göreceğini anlattı durdu. Yine çalışmayacaktı, yine parasız kalacaktık. Yine her şey benim omuzlarıma binecekti. Çok moralim bozulmuştu. İnternetten aldığım ilacı yuttum ve yatağa gittim. Uyumak için bir ümitti işte. Serkan gece yarısına doğru kalktı, çok terlemişti. Öyle oluyor, hastalığından herhâlde, geceleri terliyor. Bu nedenle sık sık banyoya girip duş alır. Yine duşa gitti. Duşta öksürdüğünü duydum. Korkunç sesli, balgamlı, boğulur gibi bir öksürük, hastalık akciğerlerine sıçramış. ‘İşte Aysu,’ dedim kendi kendime, ‘bundan sonra duyacağın ses hep bu öksürük olacak.’ O anda karar verdim. Bir an durup beklesem vazgeçerdim eminim ama beklemedim. Yataktan fırlayıp mutfağa gittim ekmek bıçağını kaptım ve banyonun kapısını açıp ona sapladım. Kendimde değildim o anda, ne kadar vurdum hatırlamıyorum. Sonra siz on dokuz kere dediniz. Ben bile şaştım bu kadar çok vurduğuma. Yorulmuştum, üstüm başım banyonun her yeri kan içindeydi. Kanla yıkanmış gibiydim. Soyundum, her şeyi makineye atıp yıkadım ancak kan lekesi bir türlü çıkmadı. Ben de onları bir çöp torbasına koydum. Bıçağı parmak izlerimi silip mutfak camındaki o dar aralıktan attım. Zor sığdı ama atabildim. Diğer banyoda kendimi de yıkadım, sonra işe gittim. Otobüse binmeden durağın yakınındaki çöp konteynırına kan lekesi çıkmayan giysileri attım. İşte hepsi bu.”

Başkomiser ayaklanıyordu ki Aysu durdurdu. “Bir dakika Komiser. Nasıl anladınız? Oyun düzenleyecek kadar ben olduğumdan nasıl emin oldunuz?”

“Dediğim gibi sizden başkası yoktu ama yine de yüzde yüz emin olmalıydım. Bir de anlatacağınız hikâyeyi merak ettim. Bıçağı söylediğinizde hiç şüphem kalmadı. Çünkü onu bulduğumuzu bilmiyordunuz ve hipnozda da değildiniz. Sadece onu oraya atan biri bilebilirdi bıçağın nerede olduğunu. Ayrıca çöplerde söylediğiniz giysileri bulduk. Yıkadığınız için DNA eşleşmesi sağlanamadı, bu nedenle onların size ait olduklarını ispatlamalıydım. Biraz önce siz benim yerime yaptınız. Ha, bir de şu uçuk var. Dudağınızdaki şey uçuk değil. Onu kocanızı bıçaklarken yapmışsınız. O da iltihaplanmış. Uçuğunuza bakan kurum doktorumuz kesik olduğunu teyit etti. Ben sizi ilk gördüğümde uçuk olmadığını anlamıştım. Çünkü bende de çıkar ve böyle olmaz. Allah kurtarsın, hasta bakmayacaksınız ama artık bir tutuklusunuz. Hakkınızdaki kararı mahkeme verecek.”

BU SAYININ YAZARLARI

Donald Edwin Westlake

Amerikalı yazar Donald Edwin Westlake, 12 Temmuz 1933’te Brooklyn’de doğdu. Yüzü aşkın suç ve bilimkurgu romanı arasından en fazla Richard Stark takma adıyla yazdığı Parker maceralarıyla gündeme geldi. Kurgularına mizah da katarak özgün eserlere imza attı. Diziye adapte edilen John Dortmunder karakteri en çok sevilen başkahramanlarından oldu.

Gençliğinde amatör olarak yazmaya başladı. Tam iki yüz kez reddedildikten sonra ilk kısa öykü satışını 1954’te gerçekleştirdi. Sonraki birkaç yıl boyunca öykülere ağırlık verdi. Sırasıyla Champlain College ve Binghamton Üniversitesi’nde eğitim gördü. Ayrıca ABD Hava Kuvvetleri’nde iki yıl geçirdi.

Bir yandan yazarken bir edebiyat ajansı için çalıştı. 1960’ta ise tam zamanlı yazarlığa başladı. Kendi adıyla ilk romanı The Mercenaries 1960’da yayımlandı. Sonraki kırk sekiz yıl boyunca Westlake, kendi adı ve bir dizi takma adla çeşitli romanlar ve kısa öyküler yayınladı. Ona şöhreti getiren Parker serisi, büyük ölçekli ve yüksek karlı suçlarda uzmanlaşmış, profesyonel hırsız Parker’ın maceralarını konu alan yirmi dört kitabıyla suç romanları tarihinde ayrı bir yer edindi. Serinin on dokuzuncu kitabı olan Flashfire, 2013’te beyazperdeye Jason Statham ve Jennifer Lopez’in başrolleriyle, Parker adıyla uyarlandı.

Üç kez evlendi. Sonuncu evliliği kendisi gibi yazar olan, Abby Adams adıyla da bilinen Abigail Westlake ile oldu. Çift, 1990’da New York’un kuzeyindeki Ancram kasabasına taşındı.

Westlake, 31 Aralık 2008’de eşi ile beraber Meksika’da tatilde olduğu sırada bir yılbaşı yemeğine giderken kalp krizinden öldü.

Yazarlık kariyeri süresince üç kez Edgar Ödülü kazanan Westlake, 1993’te Amerika Polisiye Yazarları Birliği tarafından verilen en yüksek onur olan Büyük Üstat unvanını almaya hak kazandı.

Ed McBain

Ed McBain mahlası ile yazan Evan Hunter, 15 Ekim 1926’da New York City’de doğdu. 87. Bölge Polisiyesi ile tanınır. Salvatore Lombino adıyla dünyaya gelen, 1952 yılı itibariyle Evan Hunter ismini yasal olarak benimseyen yazar, McBain dışında John Abbott, Curt Cannon, Hunt Collins, Ezra Hannon ve Richard Marsten takma isimleriyle de eserler verdi.

Salvatore Lombino, New York’ta doğup büyüdü. Ailesiyle Bronx’a taşınana kadar, 12 yaşına dek Doğu Harlem’de yaşadı. Olinville Junior Lisesi’nde ve sonrasında Evander Childs Lisesi’nde öğrenim gördü. Cooper Union’a sanat öğrencisi olarak kabul edildi.

Genç Lombino, İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Devletler Donanması’nda görev yaptı ve Pasifik’te bir görevi esnasında birkaç kısa öykü yazdı. Savaştan sonra New York’a dönen yazar Hunter College’da İngilizce ve psikoloji, yan dal olaraksa drama eğitimi aldı. Okul gazetesinde “SA Lombino” olarak haftalık köşe yazıları yazdı. Bronx Meslek Lisesi’ndeki on yedi günlük öğretmenlik deneyimi de dahil olmak üzere çeşitli işlerde çalıştı. Bu tecrübeleri daha sonra yazacağı The Blackboard Jungle (1954) adlı romanının da temelini oluşturacaktı. Beyaz perdeye de adapte edilen bu romanı çocuk suçları ve devlet okulu sistemini konu alması nedeniyle ilgi odağı oldu. Daha sonra edindiği Evan Hunter adını seçerken okuduğu iki okulun adından esinlendiği söylenir. Üretken yazar, 87. Bölge Polisiyesi’nin ilk romanı Cop Hater (1956) ile üne kavuştu. Hunter adı altında, Come Winter (1973) ve Lizzie (1984) dahil olmak üzere birçok roman yayınladı. Daphne du Maurier’in 1952 tarihli romanından uyarlanan Hitchcock filmi The Birds’ün (1963) senaryosu da dahil olmak üzere birçok filmin senaryosunu kaleme aldı. Kendi romanlarından uyarlanan Strangers When We Meet (1960) ve Fuzz (1972) sinemada ilgi gördü.

1978’den 1998’e kadar McBain, avukat Matthew Hope serisini yazdı. Amerikalı Polisiye Yazarları Birliği’nden aldığı Büyük Üstat ünvanı ve İngiliz Polisiye Yazarları Birliği’nden aldığı Elmas Hançer dahil olmak üzere birçok ödül ve ünvana layık görüldü.

Uzun yıllardır çok sigara içen ve gırtlak kanserine yakalanan Hunter, 6 Temmuz 2005’te yetmiş sekiz yaşında Connecticut’ta hayata veda etti.

Lois Duncan

Lois Duncan olarak bilinen Amerikalı yazar, romancı, şair ve gazeteci Lois Duncan Steinmetz 28 Nisan 1934’te Pennsylvania’da doğdu. En çok gençlik romanlarıyla ve özellikle sinemaya da uyarlanan I Know What You Did Last Summer romanıyla tanınır, korku ve gerilim türlerinde öncü bir figür olarak kabul edilir.

Genç yaşta yazmaya başlayan Duncan’ın Hotel for Dogs (1971), I Know What You Did Last Summer (1973), Summer of Fear (1976) ve Killing Mr. Griffin (1978) romanları büyük ses getirdi ve beyaz perdeye uyarlanarak gişe rekorları kırdı. Yedi kitabı da televizyon filmlerine adapte edildi. Bunlardan en çok konuşulanları 1998’de seyirciyle buluşan I’ve Been Waiting For You ve 2000’de Dennis Hopper’ın başrolü ile izleyici karşısına çıkan Held for Ransom oldu.

İki evliliğinden dört çocuğu olan Duncan, 1983 yılında hayatını derinden etkileyen kızının esrarengiz cinayetine kadar gerilim ve korku romanlarını sürdürdü. 1992’de Who Killed My Daughter? kitabında yaşanan bu faili meçhul cinayetin ayrıntılarından bahsetti.

Yaşadığı travma sonrası hayatı tehdit altında olan kadınlar hakkında yazmayı bırakma kararı alan Duncan, gerilim ve korku türlerinden uzaklaşarak odağını küçük çocuklara yönelik resimli kitaplara ve romanlara kaydırdı. Çözümsüz vakaların araştırılmasına yardımcı olmak için bir araştırma merkezi de kurdu.

Amerikan Kütüphane Derneği’nden 1992 Margaret Edwards Ödülü‘nü aldı. 2014 yılındaysa Amerikalı Polisiye Yazarları Birliği’nin Büyük Usta unvanına kavuştu. Yazarlık kariyerinde kırkın üzerinde kitaba imza attı.

Bir dizi felç geçiren yazar, 15 Haziran 2016’da, 82 yaşında, Florida Bradenton’daki evinde öldü.

FİLM VE DİZİ ÖNERİLERİ


BAD TIMES AT THE EL ROYALE (2018)

IMDB: 7.1

The Martian filmiyle En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı bulunan Drew Goddard’ın 2012 tarihli Cabin in the Woods’un ardından ikinci kez yönetmen koltuğunda oturduğu Bad Times at the El Royale, eski şaşaalı günleri geride kalmış, artık nadiren misafir ağırlayan El Royale isimli otelde tesadüf eseri bir araya gelen ve kendi sırları olan yedi yabancının her geçen dakika daha dallanıp budaklanan hikâyesini konu alıyor. Yönetmenlikteki maharetini ilk filminde kanıtlayan Goddard, başarılı senaryosuyla çok karakterli anlatıyı ustalıkla ekrana aktarıp ortaya son derece keyifli, her sahnesi detaylarla bezeli bir film çıkarmış.

ABD yapımı filmin başrollerinde Jeff Bridges, Jon Hamm, Dakota Johnson, Chris Hemsworth, Lewis Pullman, Cailee Spaeny, Manny Jacinto, Jim O’Heir var.

Kanada’da çekilen, otuz iki milyon dolar bütçeli film farklı bir gizem-suç denemesi. Olaylar 1960’ların Amerika’sında iki eyalet sınırının üzerine yerleşmiş, içki ruhsatını kaybedip bir anda gözden düşen büyük El Royale Oteli’nde geçiyor. Otelin tam ortasından geçen sınırın bir tarafı ‘sıcak ve gün ışığı’nın toprağı Kaliforniya, diğer tarafı ‘umutlar ve fırsatlar’ dünyası Nevada. İşte filme konu olan mekân bu iki dünyanın ortasında.


THE THING ABOUT PAM (2022)

IMDB: 7.1

8 Mart 2022’de yayınlanmaya başlayan altı bölümlük suç dizisi, gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Başrollerde Renée Zellweger, Judy Greer, Josh Duhamel, Katy Mixon ve Glenn Fleshler var. Nurse Betty, Bridget Jones’s Diary, Chicago ve Cold Mountain filmlerindeki performansıyla tanınan, geçtiğimiz sene Judy filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazanan Renée Zellweger, altı yıllık aradan sonra NBC’nin yeni dizisiyle ekranlara döndü. Zellweger, Pam Hupp’a dönüşmek için epey çaba göstermiş. 2011’de yaşanan gerçek olayı araştırmaya başladıktan sonra televizyona uyarlamak için yapımcılığa soyunan sanatçı hala devam eden bir dava olduğu için çok dikkatli olduklarını söylüyor. Zellweger ayrıca hikâyenin Amerikan hukuk sistemindeki ön yargıya ışık tuttuğundan, orta yaşlı kadınların görünmezliğinden ve bunun Pam Hupp olayındaki gibi o kişi için avantaja dönüşebileceğinden söz ediyor.

Dizinin senaryosu NBC haber dergisi “Dateline” ve 201 Podcast’te araştırılan, 2011 yılında gerçekleşen Betsy Faria cinayetine dayanıyor. Oldukça sessiz, sakin gözüken Troy kasabası, Betsy Faria isimli bir kadının ölümü ile hareketlenir. Kocası Betsy Faria’yı öldürmediğini, masum olduğunu söylese de cinayet suçuyla mahkûm edilir. Ancak yapılan soruşturma Pam Hupp’ın korkunç planını ortaya çıkarır.

Dizinin ülkemizdeki yayın hakkını Digitürk’ün dijital platformu beIN CONNECT aldı.


WE OWN THIS CITY (2022)

IMDB: 7.7

We Own This City, Baltimore Sun muhabiri Justin Fenton’ın We Own This City: A True Story of Crime, Cops, and Corruption adlı gerçek olayları anlatan kitabına dayanan altı bölümlük bir Amerikan mini dizisi. Yapım David Simon ve George Pelecanos tarafından geliştirilip yazıldı ve Reinaldo Marcus Green tarafından yönetildi. Başrollerde Jon Bernthal (The Walking Dead), Josh Charles (The Good Wife), Wunmi Mosaku ve Jamie Hector (BoschThe Wire) var. Kitabı gibi, dizi de Baltimore Polis Teşkilatı içinde Silah İzleme Görev Gücü’nün yükselişini, düşüşünü ve onu çevreleyen yolsuzluğu ayrıntılarıyla anlatıyor. Uyuşturucu yasağı ve toplu tutuklama politikalarının gerçek polis işini kaybetmek pahasına savunulduğu bir Amerikan şehrinin başına gelen yolsuzluk ve ahlaki çöküşü çarpıcı sahnelerle anlatılıyor.

25 Nisan’da HBO Max kanalında yayınlanmaya başlayan dizinin konusu kısaca şöyle; 2015 yılı Baltimore’unda vatandaşlar polis nezaretinde şüpheli koşullar altında ölen siyah bir genç adam olan Freddie Gray için adalet talep ederken şehir genelinde ayaklanmalar patlak verir. Şehirde uyuşturucu ve şiddet suçları artmış ve Baltimore, yirmi yılı aşkın bir süredir en yüksek cinayet sayısına ulaşmıştır. Gray’in ölümüyle ilgili federal bir soruşturmanın yanı sıra belediye başkanının baskısıyla karşı karşıya kalan polis amirleri, silah ve uyuşturucuyu sokaktan uzaklaştırmak için sıradan bir memur olan Çavuş Wayne Jenkins ve seçkin Silah İzleme Görev Gücü’ne başvurur.


THE DRY (2020)

IMDB: 6.7

Jane Harper’ın 2016’da yayımlanan ve çok sevilen aynı isimli romanından uyarlanan IFC Films imzalı yapımın yönetmenliğini Robert Connolly üstlenmiş. Senaryoda Connolly ve Harry Cripps’in imzasını görüyoruz. Filmin başrolünde Truva ve Chopper gibi filmlerden tanıdığımız Eric Bana var. Avustralya’da vizyona girdikten sonra olumlu yorumlarla karşılanan yapımda Rogue One: A Star Wars Story filminden aşina olduğumuz Genevieve O’Reilly, Ray Donovan’dan Keir O’Donnell ve Mission: Impossible II filminde de rol alan John Polson gibi oyuncular yer alıyor.

İç içe geçmiş iki hikâyeyi aynı anda işleyip izleyicinin merakını sonuna dek diri tutan ve sonunda çifte sürpriz yapan bir “Katil kim?” filmi The Dry. Konusu şöyle; Federal Ajan Aaron Falk, çocukluk arkadaşının cenazesine katılmak için yirmi yıl önce ayrıldığı memleketine gider. Arkadaşı intihar etmiş, öncesinde karısı ve çocuğunu öldürmüştür. Yaşananlara anlam veremeyen Aaron olayı araştırmaya karar verir. Eski bir kurban olan on yedi yaşındaki Ellie Deacon’un ölümünü de yeniden gün yüzüne çıkarır. Bu iki olayın birbiriyle bağlantılı olabileceğinden şüphelenmeye başlayan Falk, sadece arkadaşının masumiyetini değil, aynı zamanda kendi masumiyetini de kanıtlamak için çabalar.

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

KAN RÜYAYI BOZAR

Yazarı: Süleyman Baş

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 682

İlk polisiye romanı “Ölülere Güvenme” ile beğeni toplayan Süleyman Baş’ın ikinci polisiye romanı “Kan Rüyayı Bozar” Herdem Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı.

Cinayet büro memuru Doğa psikolojik sorunları ve bağımlılıkları olan biridir. Aynı yerde çalıştığı yakın arkadaşı başkomiser yardımcısı Arzu oldukça azimli ve çalışkan bir memurdur. Doğa’nın problemini öğrenecek ve ona yardım için elinden geleni yapacaktır. Doğa, uyuşturucu madde etkisinde olduğu bir akşam hayal meyal psikiyatra gittiğini ve çıkışta uğradığı bir falcının ısrarı ile fal baktırdığını anımsar. İşin ilginç yanı ise kadın, Doğa dışında kimsenin bilmediği sırları ortaya dökmüş ve gelecek hakkında da onu uyarmıştır. Bu esnada telsizden duyduğu anonsla bir cinayet mahalline gider ve bir şok da orada yaşar. Doğa’nın cinayetten sonraki garip hareketlerine anlam veremeyen Arzu, bir yandan arkadaşına yardım eder öte yandan cinayetin izini sürer. Öğrendikleri Arzu’yu sır gibi korunan bir gerçeğe sürüklerken Doğa, geçmişi hakkındakileri öğrenmek için hem Arzu ile birlikte hareket etmek hem de bu gerçeği ondan gizlemek zorundadır.


POLİSİYE YAZARININ ÖLÜMÜ

Yazarı: Armağan Tunaboylu

Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 280

Türk polisiyesinin sevilen kahramanı Metin Çakır’ın yer aldığı “Karakol Cinayetleri” ile 2016 yılında “Dünya Kitap Yılın Polisiye Romanı” ödülünü alan Armağan Tunaboylu yine aynı yıl “Yıldız Cinayetleri” kitabının ‘Şeytan Tüyü’ adıyla sinemaya uyarlanmasının mutluluğunu yaşamıştı. Yazarın bizi yepyeni roman kahramanı Komiser Berkun İstanbullu ile tanıştırdığı son kitabı “Polisiye Yazarının Ölümü” ise Oğlak Yayınları etiketiyle yakın bir zamanda raflarda yerini aldı.

Titiz tavırları ve kitsch zevkleri ile tanınan Komiser Berkun terasında klasik müzik dinleyip orkidelerini severken Fatih’de işlenen bir cinayete çağrılır. Berkun üç Suriyeli cesedin bulunduğu eski evin duvarlarına yazılmış Arapça yazılar görür. Bu yazıların bazılarının isim, bazılarının da isimleriyle beraber meslekler olduğu anlaşılır. Yazılmış ama sonra kazınarak silinmeye çalışılmış olan bir yazı olay yeri ekibinin dikkatlerini çeker. Anlamı ‘Kitapçı’ olan bu yazının yanına da Arap alfabesiyle ‘Killer’ yazıldığından Komiser Berkun bunun bir ipucu olduğundan emin, ‘Katil Kitapçı,’ diye düşünür. Enselerinden tek kurşunla infaz edilen kurbanlar dört yıl önceki olaylarla ‘Üçüncü Çete” isimli bir illegal grubu akıllara getirir. Grubun lideri henüz yakalanamamıştır. Bu olaydan sonra ünlü bir polisiye yazarı olan İskender Emre cinayete kurban gider. Tüm kitaplarını Nihat Akik isimli ortağıyla yazdığından hemen bu ortak aranır. Fakat Nihat Akik adına aithiçbir resmi kayıt bulunamaz. Peki, yüzünü kimsenin görmediği bu esrarengiz adamın cinayetle bir alakası var mıdır?


DARK POLİSİYE 3. KİTAP

Yazarlar: Kolektif

Yayınevi: Dark İstanbul

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 296

On dört usta polisiye yazar ve öyküyü kapsayan Dark Polisiye üçüncü kitap kaldığı yerden “Bu günahkâr şehrin masum kalanlarıydık hepimiz” diyerek  Türk polisiyeseverleriyle yolculuğuna devam ediyor.

Kesik parmaklı tutsağın, kurtarıcısı gibi görünen güzel hemşireyle olan ürkütücü devriâlemi. Balkondan düşerek ölen genç kadının şüpheli ölümünü empati kurarak çözen savcının ikilemi. Kanserden ölmüş kız kardeşin ruh çağırma seansının kurbanıyla olan uhrevî hesaplaşması. Babasının çözümsüz cinayetinin gölgeler ülkesine sürüklediği deri işçisi kızın kaçınılmaz cinneti. Basketbol maçı esnasında sırra kadem basan teknik direktörün sonunu getiren açgözlülük kumpası. Basit bir yankesicilik hâdisesinden tarihin derinliklerine gömülmüş katliama zaman yolculuğu. Arkadaşının kuşkulu ölümünü araştırırken karanlık bir katile ulaşan genç polisin intikamı. Haldeki kabzımal kardeşlerden birinin soğuk hava deposunda öldürülmesinin incelikli esrarı. Fibonacci Dizisi’ni cinayet yöntemi bellemiş seri katile meydan okuyan matematik öğretmeni. Sıradan ve saf memurun karanlık berduşların fuhuş dünyasına adım atmasının vahim sonucu. Kürek kulübünde işlenen sinsi cinayetin örtbas edilmesine mâni olan kurt dedektifin parlak zekâsı. Psikopat caninin davranışsal yaklaşımla sorgulanmasına üçüncü taraftan sıra dışı müdahale. Komşu köşkte arkadaşıyla birlikte yaşayan eskilerin meşhur şarkıcısının uğradığı kazanın faili. Üzerine bir cinayet yüklenmiş genç dergi editörünü kurtarmak için çırpınan avukatın tek seçeneği. (Tanıtım bülteninden)


PERİNİN ÖLÜMÜ – Bir Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi

Yazarı: Tuna Kiremitçi

Yayınevi: Doğan Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 232

Geçtiğimiz bahar ilk polisiye romanı “Mezun Cinayetleri” ile sürpriz yapan Tuna Kiremitçi, polisiyeseveleri bambaşka bir kadın baş kahramanla tanıştırmıştı: Başkomiser Perihan Uygur. Kiremitçi, üstlendiği cinayet vakalarını büyük bir titizlik, zeka ve sakinlikle çözen Başkomiser Perihan’ın yeni macarası “Perinin Ölümü” ile okurlarını yine heyecanlandırmayı başardı. Serinin bu ikinci kitabı Doğan Kitap etiketiyle yakın bir zamanda raflarda yerini aldı.

Ünlü romancı Nadir Surkultay’ın eski eşi ve çevirmeni Alman vatandaşı Eva Surkultay Balat’taki evinde ölü bulunur. Kadının romancının silahıyla intihar ettiği zannedilir. Ancak soruşturma başlayınca Eva’nın öldürüldüğü anlaşılır. Başkomiser Perihan ve yardımcısı Ayla bu gizemli cinayeti araştırmakla görevlendirilir. Magazin basınının da ilgi gösterdiği soruşturmanın ucu karanlık suç örgütlerine kadar uzanacaktır.


ÖLÜMÜN KIYISINDA – Zehirli Kalem Öyküleri 2

Yazarlar: Zehirli Kalem 2 – Kolektif

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 406

Dedektif Dergi’nin polisiye yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla her yıl tekrarladığı “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” yarışmasında ödül alan ve dereceye giren öyküleri içeren “Ölümün Kıyısında” kitabı Herdem Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Zehirli Kalem Öyküleri-Ölümün Kıyısında,  Dedektif dergi yazarlarının da kaleminden çıkan gizem, heyecan ve merak dolu yirmi öyküyüokuyucunun beğenisine sunuyor.


 

PERDELERİN ARDINDA

Yazarlar: Kolektif

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 262

Dedektif Dergi, Herdem Kitap ve Büyüteç Atölye iş birliğiyle hazırlanan ve atölye çalışması süresince yazılan öyküleri içeren kolektif eser Herdem Polisiye etiketiyle yakın zamanda raflarda yerini aldı. Zafer Köse’nin rehberliğini, Güray Işık’ın moderatörlüğünü üstlendiği Büyüteç Atölye çalışmasının altı haftalık ürünü olan kitap ‘Perdelerin Ardında’ ismini taşıyor ve “Ev” temalı birbirinden anlamlı tam on dört öyküden oluşuyor.

Dedektif Dergi yazarlarından Yamaç Yalçın ve Murat Yüksel’in de aralarında yer aldığı on dört yazarın ortak temalı öykülerini içeren kitabın editörlüğünü Zafer Köse, son okuma ve derlemesini Dedektif Dergi Genel Yayın Yönetmeni Gencoy Sümer yaptı.


GÜVENLİK DUVARI – Kurt Wallander Serisi 8

Yazarı: Henning Mankell

Yayınevi: Ayrıksı Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 528

Polisiye türünün kült isimlerinden Henning Mankell tarafından kaleme alınan ve sıra dışı kurgusuyla günümüzün en iyi polisiye serilerinden biri kabul edilen “Kurt Wallander” serisinin merakla beklenen sekizinci kitabı “Güvenlik Duvarı” Ayrıksı Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Bir İskandinav polisiyesi olan “Güvenlik Duvarı”, İsveç’in soğuk sokaklarından birinde işlenen cinayeti çözmeye çalışan Dedektif Wallander ve ekibinin maceralarını konu alıyor. Romanda iki genç kızın, bir taksi şoförünü darp etmesinin ardından gelişen olaylar anlatılırken cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor.

Beyazperdeye aktarılan serinin  son kitabı bir solukta okunacak türde.


BILLY SUMMERS

Yazarı: Stephen King

Yayınevi: Altın Kitaplar

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 528

Efsanevi yazar Stephen King’in yeni kitabı Billy Summers, Gökçe Yavaş’ın çevirisiyle Altın Kitaplar etiketiyle yakın zamanda raflarda yerini aldı.

Kitap, profesyonel bir katilin emekliye ayrılmadan önce tamamlaması gereken zorlu görevini anlatıyor. Billy Summers dünyanın en iyi kiralık katillerinden biri olmakla beraber, madalyalı bir Irak Savaşı gazisi ve oldukça hünerli bir keskin nişancı. İnançları gereği gerçekten “kötü” adamları hedef alan Billy günün birinde emekliye ayrılmak ister. Son görevi yine kötü diye nitelendirdiği bir adamı ortadan kaldırmaktır. Sonra sıra emekliliğe gelecektir. Fakat işler hiç de planladığı gibi gitmez.


BABYLON BERLIN – ISLAK BALIK

Yazarı: Wolker Kutscher

Yayınevi: İletişim Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa sayısı: 224

Polisiye romanları ülkemizde de ilgiyle okunan Volker Kutscher’in “Islak Balık” adlı romanından uyarlanan “Babylon Berlin”, İletişim Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Grafik sanatçısı Arne Jysch’in çizdiği bu eser 1920’lerin Almanyasını ustaca resmediyor.

Siyasetin, eğlence hayatının, ekonomik koşulların, kısacası her şeyin hızla değişmeye başladığı 1929 Almanya’sında, Komiser Gereon Rath, Köln’den Berlin’e tayin edilir. Savaş tecrübesi ve onlarca cinayeti barındıran karanlık geçmişiyle Rath adeta yerleştiği bu yeni kentte de belayı çağırır. Başına buyruk, özgür mizacıyla ün salan Rath, kendi başına soruşturmalara girişir ve beladan bir türlü uzak kalamaz.

YERLİ POLİSİYE ÖYKÜ DERLEMELERİ

0

Ülkemizde son yıllarda polisiye türüne yönelik hem yazar hem de okuyucu bazında bir ilgi mevcut. Polisiye deyince akla -özellikle ülkemizde- öykü değil romanlar gelse de polisiye öykü okumanın ayrı bir zevki vardır. Üslup ve yaklaşımları birbirinden farklı olan yazarların farklı alt türlerde yazdıkları suç öykülerini bir arada okuma şansı veren polisiye öykü derlemeleri ise hızla artmaya devam ediyor. Bu yazıda kitaplığımızdaki eksikleri tamamlamak adına, kimisi yakın kimisi daha eski tarihli –ve artık yalnızca sahaflarda bulunabilen- yerli polisiye öykü derlemelerini yeniden eskiye doğru sıraladım.

1- Ölümün Kıyısında, Hazırlayan: Gencoy Sümer, Herdem Yayınları, 2022.

Dedektif Dergi’nin polisiye edebiyata yeni yazar ve eserler kazandırmak amacıyla düzenlediği 2. Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nda dereceye giren 20 öykünün yer aldığı kitap. Üst başlığı Zehirli Kalem Öyküleri olan kitabın adı, yarışmayı kazanan öykünün de adı aynı zamanda.

2- Dark Polisiye Üçüncü Kitap, Dark İstanbul Yayınları, 2022

Dark İstanbul Yayınları’nın 3. polisiye öykü kitabı. Armağan Tunaboylu, Gencoy Sümer, Funda Menekşe, Emel Aslan, Arkın Gelişin, Çağatay Yaşmut, Ercan Akbay, Verda Pars, kitaba katkı sunan önemli yazarlardan bazıları.

3-Pazartesi Çıkmazı, Editör: Gencoy Sümer, Herdem Yayınları, 2021.

Dedektif Dergi’nin ülkemizde suç edebiyatının nitelik kazanması, polisiye öykünün gelişmesi ve yeni yazarların desteklenmesi adına her yıl yayınlamaya devam ettiği öykü seçkisinin üçüncüsü yine gizemli, gerilimli, sürprizli hikâyelerden oluşuyor ve polisiye severlere zengin bir okuma serüveni vaat ediyor.

4-Elanor’un Kırmızı Beresi, Hazırlayan: Gencoy Sümer, Herdem Yayınları, 2021.

Dedektif Dergi’nin polisiye edebiyata yeni yazar ve eserler kazandırmak amacıyla ilkini 2020 yılında düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’na başvuran 165 öykü arasından ilk 10’a giren 15 öykünün bir araya getirildiği bir seçki.

5- Dark Polisiye İkinci Kitap, Dark İstanbul Yayınları, 2021

Dark İstanbul Yayınlarının ikinci polisiye öykü kitabı. Türk polisiyesinin Osman Aysu, Ayşe Erbulak, Çağatay Yaşmut, Kerem Kaş, Nurhan Işkın, Önay Yılmaz, Tuğba Turan gibi önemli yazarları bir aradalar.

6-Polisiye İstanbul, Hazırlayan: Can Erol, Vapur Yayınları, 2021.

Altıncı İstanbul Kara Hafta etkinliklerinde ikinci kez düzenlenen ve 30 yaş altı yazarların katılabildiği polisiye öykü yarışmasında dereceye giren on öykünün bir araya getirildiği bir seçki.

7- Dark Polisiye Birinci Kitap, Dark İstanbul Yayınları, 2021

Ercan Akbay, Emel Aslan, Ayşe Erbulak, Dinçer Batırbek, Armağan Tunaboylu, Günay Gafur, Cenk Çalışır gibi ülkemizin önemli yazarlarını bir araya getiren bu antoloji, Dark İstanbul Yayınevi’nin düzenli olarak çıkaracağı polisiye öykü kitaplarının ilki.

8-Karmakarışık, Hazırlayanlar: Ercan Akbay, Algan Sezgintüredi, Oğuzhan Aslan, Armağantunaboylu, Çınar Yayınlaru, 2021

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin ikinci kolektif çalışması. Kitapta 16 yazar yer alıyor.

9-Aslında Yaşanmadı, Hazırlayan: Alper Kaya, Arsine Yayıncılık, 2020.

Mehmet Mollaosmanoğlu, Murat S. Dural, Umut Çalışan ve Alper Kaya’nın gerçek hayatta işlenmiş ve çözümsüz kalmış suçlardan hareketle yazdığı öykülerden oluşan bir seçki.

10- Cürmümeşhut, Hazırlayan: Oğuzhan Aslan, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık, 2020.

Polisiye edebiyatın cinayet haricindeki gözden kaçan suç tiplerini polisiye edebiyata kazandırmak amacıyla hazırlanan, teorik yazıların ve öykülerin bir arada bulunduğu, Alper Kaya, M. Ufuk Tekin, Berşan Kebikeç, Erkan Canlı ve Melih Günaydın’ın katkıda bulunduğu bir seçki.

11-Velinimet Kırtasiyesi, Editör: Gencoy Sümer, Herdem Yayınları, 2019.

Dedektif Dergi’nin 2. Yıl Öykü Seçkisi gizem, entrika, psikolojik gerilim, polis prosedürü gibi farklı alt türlerde, okuru kimi zaman bir polisin, bir amatör ya da özel dedektifin kimi zaman bir suçlunun ya da katilin dünyasına misafir eden, birbirinden ilginç hikâyelerden oluşuyor.

12- Dokuz Polisiye Öykü, Hazırlayan: Can Erol, Vapur Yayınları, 2019.

İstanbul Kara Hafta etkinliklerinin beşincisinde 30 yaş altı yazarlar için düzenlenen polisiye öykü yarışmasına katılan 150’ye yakın öykü arasından Ahmet Ümit, Algan Sezgintüredi, Ayşe Erbulak ve Elçin Poyrazlar’dan oluşan jürinin seçtiği ilk dokuz öykünün bir araya getirildiği bir seçki.

13-Bugün kendini Nasıl Hissediyorsun?, Editör: Yunus Emre Eroğlu, Paradigma Akademi Yayınları, 2019.

Usta kalemlerin yanında Paradigma Polisiye Yayınları’nın 2018 yılında düzenlediği yarışmada dereceye giren yazarların (Yeşim Yörük, Ebuzer Kalender, Elif Zülfikaroğlu, Gökcan Şahin) hikâyelerinin de bulunduğu bir seçki.

14-Kanlakarışık, Editör: Algan Sezgintüredi, Çınar Yayınları, 2018.

Polisiye yazarı ve çevirmen Algan Sezgintüredi’nin titiz editörlüğüyle hazırlanan, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) üyesi 20 yazarın 20 farklı hikâyesinden oluşan bir seçki.

15-Dedektif Dergi Birinci Yıl Öykü Seçkisi, Editör: Gencoy Sümer, Paradigma Akademi Yayınları, 2018.

Yayınlanmaya başladığından beri polisiye öykünün gelişmesinde çok önemli bir vazife gören Dedektif Dergi’de yayınlanan 15 polisiye öyküden oluşan bir seçki.

16-Kırmızı Battaniye, Editör: Yunus Emre Eroğlu, Paradigma Akademi Yayınları, 2018.

Polisiye romanlarıyla tanınan yazarların yanı sıra bu türde yakın zamanda yazmaya başlamış farklı yazarların da bulunduğu, keyifle okunacak gizem dolu hikâyelerden oluşan bir seçki.

17- Polisiye Öyküler, Hazırlayan: İshak Reyna, Kelime yayınları, 2018.

Ülkemiz yazarlarından Celil Oker, Cenk Çalışır, Algan Sezgintüredi, Çağatay Yaşmut gibi geniş bir yelpazedeki yazarların öykülerinin bulunduğu kitap, polisiyenin yerli ve yabancı örneklerini başlangıçtan günümüze kadar genel hatlarıyla tanımak için iyi bir seçki.

18- Kar İzleri Örttü, Hazırlayan: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yayınları, 2012.

Aslı Perker, Hakan Günday, Tuna Kiremitçi, Yekta Kopan gibi yazarların aralarında bulunduğu 20 yazarın kar, yılbaşı ve cinayet temalı hikâyelerinden oluşan bir seçki.

19-Kara İstanbul, Editör: Mustafa Ziyalan – Amy Spangler, Everest Yayınları, 2008.

ABD’deki başarılı bağımsız yayıncılardan Akashic Books’un şehir ve polisiye temalı olarak Kara Manhattan, Kara Brooklyn ve Kara Londra isimleriyle yayınladığı serinin devamı olan ve İsmail Güzelsoy, Algan Sezgintüredi, Rıza Kıraç, Sadık Yemni ve Müge İplikçi gibi yazarların İstanbul’da geçen 16 korku-gerilim öyküsünün bulunduğu bir seçki.

Tarihi Bir Alman Polisiyesi: BABYLON BERLİN

0

Wilkommen in der Stadt der Sünde – Günah Şehrine hoş geldiniz

Dizi künyesi:

Adı: Babylon Berlin

Başroller: Volker Bruch, Liv Lisa Fries

Sezon 1: 8 bölüm (2017-2018)

Sezon 2: 8 bölüm (2018)

Sezon 3: 12 bölüm (2020)

Yazar-Yönetmen: Tom Tykwer, Achim von Borries, Hendrik Handloegten

Yayınlandığı platform: Sky Deutschland

Yıl 1929. Yer Weimar Cumhuriyeti. Başka bir deyişle 1918-1933 yılları arasındaki Almanya. Cumhurbaşkanı Hindenburg. Şehir Berlin. Sadece bu beş veri bile diziyi izlemeniz için yeterli bir neden. “Ama neden?” diye soracak olursanız hemen açıklayayım.

I.Dünya Savaşı’nın sonunda İtilaf Devletleri ve Almanya arasında Versay Barış Antlaşması imzalandı. 28 Haziran 1919’da Paris’te imzalanan bu antlaşmanın Almanları büyük yükümlülük altına sokan maddeleri şöyle idi: “Almanya ve müttefiklerinin İtilaf Devletleri’ne vermiş oldukları tüm kayıp ve hasarlar Almanya ve müttefikleri tarafından karşılanacaktır. Alman ordusu kaldırılacak ve yapısı değiştirilecektir. Almanya bütün deniz topraklarından feragat edecektir. Almanya topraklarının büyük bir kısmını Çekoslovakya, Belçika ve Polonya’ya bırakacaktır. Almanya 132 milyar Alman markı savaş tazminatı ödemeyi kabul edecektir. Almanya denizaltı araç ve uçak üretimi yapmayacaktır ve 10 yıl içinde Fransa’ya 10 milyon ton kömür madeni verecektir.”

Adolf Hitler, böyle büyük bir utanç içinde yenik düşmüş Alman ordusunun bir subayıdır. 1920’de ordudan terhis edilir. 1923’te bir darbe girişimi sırasında iki bin Nazi ile beraber Münih’te yürüyüş yaparken tutuklanır. Dokuz ay hapiste kalır, orada Rudolph Hess’le tanışır ve Mein Kampf-Kavgam‘ı yazar. 1925’te Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi- Nazi Partisi’ni yeniden kurar. 1930’daki genel seçimlerde partinin sandalye sayısını 14’ten 107’ye çıkaracaktır. Artık Hitler Almanya’daki ikinci en büyük partinin lideridir.

Versay Antlaşması Alman halkı için büyük yıkım yaratmıştı ve çoğu kesim tarafından kabul edilemez olduğu düşünülüyordu. Kısa bir süre önce savaştan yenik çıkmış olan halk, savaşın neden olduğu travmayı henüz atlatamamıştı. Açlık sınırına varan bir fakirlik derecesi ile yaşam mücadelesi vermekteydi. Ülkede işsizlik had safhada olduğu gibi İtilaf Devletleri’ne ödemek zorunda kaldıkları tazminatlar yüzünden enflasyon da almış başını gitmekteydi.

Babylon Berlin işte tam da bu şartlar içindeki, yani halkın bir kesimi fakirlik ve açlık içinde kıvranan ama diğer kesimi zevkusefa içinde yaşayan bir Almanya’yı çok muhteşem bir kurgu ile resmediyor. Başrollerden birinde fakirlikten kopup gelip hayatta kalabilmek için geceleri zenginlerin gittiği bir kulüpte fahişelik yaparken, gündüzleri Berlin Polis Teşkilatı için günlük ihtiyaç duyulan sekreterlik işlerinde çalışan ama gönlünde bir cinayet dedektifi olmak arzusu yatan Charlotte Ritter var. Bu karakter Liv Lisa Fries tarafından başarıyla canlandırılıyor.

Charlotte Ritter rolünde Liv Lisa Fries

Diğer başrolde Köln’den Berlin’e bir polis araştırması için gelmiş olan polis müfettişi Gereon Rath’ı canlandıran Volker Bruch oynuyor. Dizideki kahraman polis dedektiften bahsetmişken, sürekli her taşın altından çıkan, faşist, Yahudi- Komünist ve Bolşevik düşmanı ve tabii Hitler yanlısı meclis üyesi Gottfried Wendt rolündeki Bernno Fürmann’dan bahsetmemek olmaz. ‘Bir kahramanı kahraman yapan şey, savaştığı kötü adamın büyüklüğüdür’ dediğimiz için, bir yanağında I. Dünya Savaşı’ndan kalma yara iziyle, sakin bakışlarıyla hiç renk vermeyen ve tüm kötülüklerde parmağı olması nedeniyle dizideki kötü adam karakterinin yerini layıkıyla dolduran Bernno Fürmann en iyi yardımcı erkek oyuncu adayım.

Gereon Rath rolünde Volker Bruch

Dizinin türünü tek bir kelime ile örneğin ‘polisiye’ ile tanımlarsam haksızlık etmiş olurum. Çünkü işin içinde entrika var. Politika var. Sefalet var. Nazi gençliği var. Olay yeri inceleme polisleri var. Hipnoz, psikoloji ve bu bilime ait ilaç denemeleri var. Versay Antlaşması’nın Alman ordusunu silahsızlandırılmasını öngören şartlarına karşı gelen ve gizli gizli bir ordu kurmakta olan sağcı, faşist generaller var. Komünistler, Yahudiler, Bolşevikler, Naziler ve komünist numarası yapan Naziler var. Hitler’in ismi ve cismi hiç geçmese de arka planda için için 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgali ile yürürlükten kalkacak Versay Antlaşması’nın tüm şartlarına karşı gelerek II. Dünya Savaşı için gerekli tüm hazırlıkları yaptığına dair bilgiler var.

1929 yılının sonu, ayrıca Amerika’da başlayan Büyük Buhran’ın dalga dalga Avrupa’ya yayılarak zaten sıkıntılı olan Alman ekonomisini tam on ikiden vurduğu yıl olarak da tarihe geçmiştir.

Almanlar, Babylon Berlin dizisinde, yıllardır izlediğimiz bütün o Amerikan FBI’lı CSI’lı dizi ve filmlerine, hiç böbürlenmeden, kendi polis teşkilatlarının da 1920’li yıllarda ne denli yetkin olduğu konusunda bir ders veriyorlar. FBI’ın kuruluş tarihi 1908 olarak görünse de eyaletler arası tam yetkili hale gelişi yani soruşturma bürosunun başına ‘federal’ kelimesinin getirilişi 1933 yılını bulmuş. Dizinin geçtiği yıl olan 1929’da Almanların nasıl titiz bir şekilde her şeyin kaydını tutmaya başladıklarına tanık oluyoruz. Ayrıca komünistlere ve Yahudilere daha yeni yeni yapılmaya başlanan negatif ayrımcılık, hikâyeyi arabesk bir özür malzemesi haline getirmeden her zamanki Alman dik duruşuyla objektif olarak anlatılmış.

Dizideki olaylar hakkında daha fazla ‘spoiler’ vermeden dizinin arka planıyla ilgili bunları anlatabilirim. “Sadece politika mı, ay yine o sıkıcı Nazi Almanyası hikayelerinden biri mi?” diyecek olanlarınız için, dizide karşılıklı aşk, karşılıksız aşk, platonik aşk, ihanet ve dahi insanoğluna özgü her türlü duygu, çok sıkı bir makyaj ekibi tarafından donatılmış sağlam oyunculuklarla sergileniyor. Evlerinde yıkanamayacak kadar yoksulluk içinde olan kadınların var olduğu bir dönemi canlandırmak her daim prensesi oynamaya alışkın birçok oyuncunun harcı olmasa gerek. Toplam 3 sezon ve 28 bölümden oluşan Babylon Berlin’in IMDb puanı 8.4.

2018 German Television Academy ödüllerinde en iyi kostüm, en iyi makyaj, en iyi müzik, en iyi görsel efekt ve en iyi dublör, 2018 German Television ödüllerinde en iyi dizi, en iyi müzik, en iyi kostüm ödülü kazanmış olan Babylon Berlin’in, Seul Uluslararası Drama Ödülleri’nde 2018’de büyük ödülü, 2020 Rose d’Or en iyi drama dizisi ödülünü aldığını da belirtmeden geçmeyelim.

Ayrıca diziyi Almanca bilmiyorsanız bile orijinal dili seçeneği ile izlemenizi tavsiye ederim. Almanca şarkıların uluslararası arenada pek başarılı olamamasına karşın dizinin ilginç müzikleri ise dinlemeye değer.

Gelelim dizinin senaryosunu kim yazmış diye sorguladığımız zaman karşımıza çıkarak beni hiç şaşırtmayan bilgiye: Dizi, tabii ki bir roman uyarlaması. Senaristlerin elinden çıkan tüm dizileri muhteşem diye nitelendiremeyiz ama roman uyarlaması senaryodan çekilmiş dizilerin çoğunu (en azından ben) muhteşem diye nitelendirebilirim. 

Dizinin ilk 16 bölümü yani ilk iki sezonu Volker Kutscher’in Türkçeye Cem Sey tarafından çevrilmiş ve İletişim Yayınları’ndan basılmış olan Dernasse Fisc/Islak Balık-Gereon Rath’ın İlk Vakası isimli romanından uyarlanmış. 3. sezon aynı yazarın Der Stumme Tod/Sessiz Ölüm-Gereon Rath’ın İkinci Vakası isimli romandan esinlenerek yazılmış. 1931 ortalarında geçecek olan 4. sezonun ise Goldstein-Gereon Rath’ın Üçüncü Vakası isimli romandan uyarlanarak 2021’de çekilmesi planlanmış.

4. sezonu şimdiden iple çektiğimi söyleyerek Gereon ve Charlotte’nin maceraları için size iyi seyirler diliyorum.

2022 ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ ÖDÜLÜ YÖNETMELİĞİ

0
1- Ödülün Amacı:
  • Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemeye karar vermiştir.
2- Gönderilecek Eserlerde Aranan Koşullar:
  • Konu serbesttir. Ancak, öyküler  polisiye türünde olmak zorundadır. Gizem ve suç unsurlarını içermeli ve mutlaka mantıklı bir sonuca bağlanmalıdır. Bu özellikleri taşıyan noire ve gerilim tarzında yazılmış öykülerle de ödüle başvurulabilir.
  • Öyküler daha önce hiçbir yerde (basılı veya dijital olarak) yayınlanmamış, herhangi bir yarışmaya katılmamış ve ödül almamış olmalıdır.
  • Öykülerin uzunluğu 5.000 kelimeyi geçmemelidir.
  • Öyküler özenli bir Türkçe ile yazılmalı, imla kurallarına azami derecede dikkat edilmelidir.
3- Zehirli kalem Öykü Ödülü’ne katılım şekli ve koşulları:
  • Türkiye içinde ya da dışında yaşayan ve 18 yaşını tamamlamış herkes, Türkçe yazmak koşuluyla bu ödüle başvurabilir.
  • Öyküler A4 sayfasına, Times New Roman yazı karakteri ile 1,5 satır aralığında yazılmalı ve word dosyası olarak elektronik postayla [email protected] adresine gönderilmelidir. Başvurular sadece elektronik postayla yapılacaktır.
  • Katılımcı, ayrıca 300 kelimeyi geçmeyen özyaşam öyküsünü, gerçek adını ve adresini ayrı bir word dosyası halinde elektronik postaya ekleyerek göndermelidir.
  • Başvurularda rümuz kullanılacaktır. Rümuz, öykü dosyasının sol üst köşesine yazılacak, dosyanın hiçbir yerinde yazarın adı yer almayacaktır.
  • Ödüle katılmak için son başvuru tarihi 15/Ağustos/2022’dir.
  • Sonuçlar, Ekim ayının sonunda Dedektif Dergi’de ve sosyal medyada açıklanacaktır.
  • Dedektif Dergi Yayın Kurulu ve Seçici Kurul Üyeleri ile birinci dereceden yakınları ödüle başvuramazlar. Ödül yönetmeliğine uygun olmayan ve belirtilen tarihten sonra teslim edilen öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Ödüle sadece bir öykü ile başvurulacak, dereceye girsin ya da girmesin, hiçbir eser iade edilmeyecektir.
  • Ödüle gönderilen öykülerin hukuki ve bilimsel sorumluluğu yazarına aittir. Üçüncü kişilerin, öykünün telif hakkı konusunda iddia ve talepleri olması durumunda sorumluluk öykü sahibinindir.
  • Başvuru sahibi, öyküsünün finale kalması halinde eser üzerindeki basılı ve dijital tüm kullanım haklarını bedelsiz olarak Dedektif Dergi’ye devrettiğini kabul etmiş demektir.
  • Bu koşulların yanı sıra, başvuruda bulunan yazarlar, eserlerinin Dedektif Dergi’de, Polisiye Durumlar ve Casusiye.com sitelerinde yayınlanmasını, bir kitap halinde basılarak çoğaltılmasını ve satış amacıyla dağıtılmasını da peşinen kabul etmiş sayılırlar.
4- Değerlendirme Esasları:
  • Ödüller; düşünce, cinsiyet, ırk ve din farkı gözetmeksizin nesnel ölçülere göre verilir.
  • Gizemli bir suç sürecini anlatan, polisiye öyküleme tekniğine uygun bir kurguyla ve akıcı bir dille  yazılmış, dil ve üslup açısından yenilikler getiren eserlere değerlendirmede öncelik verilecektir.
  • Türkçenin dil ve anlatım kurallarının doğru kullanılması da değerlendirmede önemli bir unsur olarak dikkate alınacaktır.
5- Ödüller:
  • Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem ödülü verilecektir.
  • Seçici kurul, uygun görürse birincilik ödülünü birden fazla öykü arasında paylaştırabilir.
  • Zehirli Kalem Ödülü’nü kazanacak esere verilecek para ödülü, her yıl Dedektif Dergi tarafından belirlenir ve ödül tutarı, sonuçların Dedektif Dergi’de açıklanmasının ardından derhal brüt olarak ödenir.
  • 2022 yılı için para ödülü 2.000 Tl. olarak belirlenmiştir.
  • Seçici kurul ayrıca uygun bulduğu öykülere mansiyon ödülü verecektir.
  • Birinci seçilen ve mansiyon kazanan öyküler bir kitapta toplanarak yayımlanacaktır.
6- 2022 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü Seçici Kurulunda şu değerli isimler yer almaktadır:
  • Funda Menekşe
  • Gamze Yayık
  • Necati Göksel
  • Selin Bak
  • Derin Gezmiş
  • Hüseyin Sadiç

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

0

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif Dergi kazandı.
Türkiye Dergiler Birliği her yıl çeşitli kategorilerde dergilere ödül vermekte. Bu amaçla 2021 yılı başında Türkiye Dergiler Birliği tarafından bir “Dergi İzleme Komisyonu” oluşturuldu ve dergiler bu komisyon tarafından yıl boyunca takip edildi. Bu yıl 39 Kategoride verilen ödülleri kazanan dergiler, seçici kurul tarafından izlenen bu dergiler arasından belirlendi.
Seçici kurul, polisiye kategorisinde en başarılı dergi olarak Dedektif Dergi’yi ödüle layık buldu.


Zaten zor koşullarda sürdürülen dergi çalışmalarına emek verenleri en azından manevi olarak motive etmek ve verilen emeği takdir etmek amacıyla oluşturulan bu ödüllerin, Türkiye Dergiler Birliği Başkanı Fatih Bayhan’ın açıklamasına göre her yıl değişik kategorilerde verilmesine devam edilecek.


Dedektif Dergi’nin kazandığı ödülün, önümüzdeki günlerde Türkiye Dergiler Birliği’nin düzenleyeceği Dergi Fuarı’nda Dedektif Dergi’ye takdim edilmesi bekleniyor. Fuarda geçen yıl pandemi nedeniyle verilemeyen ödüller de sahibini bulacak.

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

0

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız günlerden akıl sağlığı sağlam çıkabilmek zordu. Ağır hasar almamak için bakış açısı değişmeliydi: “Evde kal günleri, aslında uzun zamandır yapmak isteyip yapamaya zaman bulamadıklarımızı yapmak için büyük bir fırsat.” Ben de bu bakış açısıyla fırsatı bol bol dizi ve kitapla değerlendirdim.

Geçen yıl ve bu yılın ilk iki ayında sömürürcesine izlediğim bazı polisiye dizileri sizler için toparladım.  Sıralama tamamen aklıma geliş sırasına göredir ve mutlaka unuttuklarım da olacaktır.


Reacher

4 Şubat 2022 tarihinde Amazon Prime Video Türkiye tarafından yayınlanan dizinin ilk sezonu 8 bölümden oluşuyor. Aslında kitap uyarlaması olan ve daha önce filmi de çekilen kurgu gerçekten çok dikkat çekici.

Her şey Jack Reacher isimli askeri polis müfettişinin ülkesini tanımak için bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Bu yolculukta kendini Georgia’nın Margrave kasabasında buluyor ve yirmi yıldır ilk defa bir cinayet vakasının görüldüğü kasabada başı belaya giriyor. Onu cinayet mahallinde gördüğünü iddia eden tanıkların ifadeleriyle demir parmaklıkların ardına giren Reacher bizi heyecan dolu bir maceraya sürüklüyor.  Dizi IMDb‘de 8,9’luk puana sahip, yani tek beğenen ben değilim.


Stay Close

Geçmişle Dans adıyla dilimize çevrilen dizi 31 Aralık 2021’de yayınlandı. Netflix’in Harlan Coben uyarlamalarından biri olan dizide konu ve işleniş gerçekten güzeldi. Üç çocuk annesi Megan, belgesel fotoğrafçısı Ray, Megan’ın geçmişinden bir isim Lorraine ve yıllar önceki bir davaya saplanıp kalmış Dedektif Broome etrafında dönen olaylar zinciri son bölüme kadar izleyiciyi sürüklüyor. Birbirinden bağımsız görünen olayların nasıl bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlandığını görmek bizi tatmin etse de dizinin benim gözümde önemli bir eksiği vardı. Daha kaliteli bir cast ve görüntü yönetmeni ile işler bambaşka olabilirdi. Bazı sahneleri zihnimde çekmek zorunda hissettim. Dizi IMDb‘de 7.0’lık puana sahip, yani benim gibi düşünüp puan kıranlar olmuş demek ki. Kurgu için bile kesinlikle izlenir.


Only Murders in the Building

Selena Gomez, Steve Martin ve Martin Short’u aynı binaya koyduğunuzda orada komedi unsuru olmazsa olmaz değil mi? Ağustos 2021’de yayınlanan dizinin konusu kısaca mazisi oldukça eski büyük bir sitede birbiriyle iletişimi olmadan yaşayan bir grup podcast meraklısının binada gerçekleşen bir cinayeti çözme çabası olarak ifade edilebilir. Cinayeti çözmeye çalışırken bir yandan da kendi podcastlerini çeken üçlü bize keyifli anlar yaşattı. Otuz dakikalık bölümler hâlinde ilerleyen dizide merak unsuru ön planda olsa da ters köşeler de yok değildi hani. Selena Gomez’in mimiksizliğine rağmen 8.1 IMDb puanına sahip diziyi de çok büyük macera beklentisi olmayanlara mutlaka öneririm.


The Woman in the House Across the Street from the Girl in the Window

2022 Ocak ayında yayınlanan Netflix dizisinin Türkçe adını bilmiyorum. Bu kadar uzun bir dizi ismi mi olur, deyip Karşı Ev diye çevirmiş bile olabilirler de. Çocuğunu kaybetmiş, eşinden ayrılmış acılı bir kadının teselliyi şarap kadehlerinde ve antidepresanlarda arayıp sonunda gerçek ve hayali birbirine karıştırdığı dizimizde, birkaç bölüm bizim de kafamız karıştı açıkçası. Bölümlerin kısa oluşu sayesinde bir çırpıda bitirdiğimiz dizide merak duygusu sürekli körüklendiğinden dizi hoşumuza gitti. Aklıyla arası pek yerinde olmayan yaslı kadınımız Anna, karşı evde bir cinayete tanık olduğunu düşünüyor. Ancak bunu kanıtlayamadığı için komşular tarafından dışlanıyor. İşte bu aşamada Anna dedektifliğe soyunuyor ve kendinden şüphe duymamak için gerçeğin peşine düşüyor. Son sahnede kahkahalarla izlediğim dizi için keşkelerim var maalesef. İzlerseniz bence siz de güleceksiniz. 6.4 IMDb puanından da anlaşılacağı üzere büyük beklentilere girmeden bir mini dizi izleyelim diyebilirsiniz.


Dexter: New Blood

On yıl sonra sahnelere dönüş yapan bir efsane başlı başına bir incelemeyi hak ediyor. Vuslat böyle mi olmalıydı diyor, gerisini inceleme yazıma bırakıyorum. Dexter’ı izlemiş olanlar 8.3’lük IMDb puanının az mı çok mu olduğunu net bir biçimde anlayabilirler.


Mare Of Easttown

2021’in en kaliteli yapımlarından biri olan dizide başrolde Oscar ödüllü Kate Winslet’i izlemek keyifti. HBO yapımı dizi Pennsylvania’da ufak bir kasabada yaşayan dedektif Mare Sheeran’ın hem kendi hayatını düzene sokma hem de bir cinayeti kasaba imkanlarıyla çözme çabasını içeriyordu. Uyuşturucu bağımlılığı, toplumsal yozlaşma, aile dramları gibi konulara da yer veren dizide bazen cinayet vakası ikinci plana itilmiş gibi hissettiğimiz oldu.  8.5 IMDb puanını fazlasıyla hak eden dizi biraz durağan ilerlese de kaliteli bir yapımdı.


Behind Her Eyes

Yine Netflix yapımı bir kitap uyarlaması olan diziye polisiyeden çok gerilim diyebiliriz aslında. 2021’in başlarında izlediğim dizi aklımda kalmayı sanırım finaldeki başarısıyla sağladı. Oğlunu büyütmek için çabalayan Louise, Dr. David’in sekreterliğini yapmıyordur ve bir süre sonra ikili arasında bir ilişki başlar. Evli olan doktorun eşi ile de bir bağ geliştiren Louise kendisini gizemli olayların içinde bulur ve izleyiciyi ekrana kilitleyen bir hikâye başlar. Özellikle doktorun eşi olan Adele karakteri oldukça çarpıcıydı. IMDb puanı 7.3 olan dizi keyifli vakit geçirtenlerden ama efsaneleşir mi derseniz, hayır bence.


The Chestnut Man

The Killing dizisinin yaratıcısı Søren Sveistrup’un kaleminden çıkan bir roman uyarlaması olan dizi oldukça ses getirdi. Bir çocuk parkında cinayete kurban gitmiş bir kadının bulunmasıyla başlayan olayları biz de soruşturmayı yürüten Mark ve Naia ile birlikte soluk soluğa takip ettik. Kestane Adam adıyla yayımlanan kitabı maalesef okumadım, bu nedenle karşılaştırmam mümkün değil ancak kurguyu Netflix yapımı bir dizi olarak izlemek keyifti.  7.7’lik IMDb puanından fazlasını hak eden bir polisiyeydi kanımca.


The Serpent

İlker Kaleli’nin de rol aldığı BBC ve Netflix ortak yapımı olan dizi oldukça ses getirdi. İşin içinde BBC varsa kesinlikle cast seçimi dört dörtlüktür, diye düşünüyorum. 1970’li yıllarda Güneydoğu Asya’da Batılı turistlerin peşine düşen bir seri katilin gerçek hikayesini konu eden dizi mutlaka izlenmeli dediklerimden oldu. Bizce bu dizi de 7.6’lık IMDb puanından fazlasını hak ediyor. 


Innocent

Şantaj adıyla yayınlanan Netflix dizisi 2021’in en çok ses getiren dizilerinden birisi oldu. İspanya’nın Katalonya bölgesinde Barcelona kentinde çekilen ve İspanyol yapımı olan dizi yine bir Harlan Coben uyarlamasıydı. Dedektifin sarı saçlarına ve kahküllerine siz de benim gibi kafayı takmazsanız bu dizi kesinlikle soluk soluğa izlenecekler arasındaydı. Mateo Vidal’in geçmiş ve bugünü arasındaki bağlantılarla geçen ve IMDb puanı ise 7.9 diziyi izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ederiz.


Başka dizi izlemedim sanmayın. Bunlar ilk aklıma gelenler. Dizi önerilerine devam diyorsanız eğer, yorum kısmına bir gülümseme bırakmanız yeter.

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

0

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda 2021 yılının en iyi polisiye kitaplar listesi. Siz de aşağıda, yorum kısmında, 2021 yılında okuduğunuz ve en beğendiğiniz kitapların isimlerini paylaşın lütfen:

Funda Menekşe

  1. Gencoy Sümer- Ölüm Kalım Meselesi
  2. Yeşim Yörük- Kelimelerin Efendisi
  3. Çağatay Yaşmut- Felsefe Cinayetleri
  4. Armağan Tunaboylu- Cinai Tuhaflıklar
  5. Zuhal Kuyaş- Kartal Yuvası
  6. Ayfer Kafkas- Kızıl Şebeke
  7. Reha Avkıran- İnsanlık Hali
  8. Esra Gürel Şen- Gündelik Cinayetler
  9. Algan Sezgintüredi- Katilin Meselesi
  10. Huzursuz Hayaletler- Glenn Meade

Gonca Çiftçioğulları

  1. Kelimelerin Efendisi, Yeşim Yörük
  2. Aile Sırrı, Gencoy Sümer
  3. Kaygıların Küçük Meydanı, Güray Işık
  4. Dipsiz Kuyu, Orçun Yenilmez
  5. Aklımdaki Cinayetler, Funda Menekşe
  6. 13 Farklı Ruhun Gizemli Hikayesi, Nilgün Kolgar
  7. Pazartesi Çıkmazı, Dedektif Dergi öykü Seçkisi
  8. Alex, Pierre Lemaitre
  9. Gece Kadar Beyaz, Emre Karataş
  10. Şeytanın Müridi, Glenn Maide

Güneş Barguş

  1. Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit
  2. Perde Arkası, Funda Menekşe
  3. Oğullar ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz
  4. Kelimelerin Efendisi, Yeşim Yörük
  5. Doğu Ekspresinde Cinayet, Agatha Christie

Yamaç Yalçın

  1. Ross MacDonald – Kara Para
  2. Lawrence Block – Bir Dizi Ölü Adam
  3. Dashiel Hammett – Sırça Anahtar
  4. Lawrence Block – Tahtalıköye Bir Bilet
  5. Edgar Allan Poe – Kuyu ve Sarkaç
  6. Dedektif Dergi Öykü Seçkisi – Pazartesi Çıkmazı
  7. Ahmet Ümit – Kayıp Tanrılar Ülkesi
  8. Petros Markaris – Alan Savunması
  9. Alper Canıgüz – Tatlı Rüyalar
  10. Dark Polisiye Öykü Seçkisi 1

Dinçer Batırbek

  1. Kayıp Tanrılar Ülkesi – Ahmet Ümit 
  2. Divina’nın Bileziği – Ayfer Kafkas 
  3. Elanor’un Kırmızı Beresi – Kolektif 
  4. Karmakarışık – Kollektif 
  5. Dark Polisiye Birinci Kitap – Kolektif 
  6. İnsanlık Hali – Reha Avkıran 
  7. Pazartesi Çıkmazı – Kolektif 
  8. Dark Polisiye İkinci Kitap – Kolektif 

Murat Yüksel

  1. Aile Sırrı / Gencoy Sümer 
  2. Çaylak / Nihal Orhan 
  3. Felsefe Cinayetleri / Çağatay Yaşmut 
  4. Oğul / Jo Nesbo 
  5. Tepenin Laneti / John Verdon 
  6. Kayıp Tanrılar Ülkesi / Ahmet Ümit 
  7. Elanor’un Kırmızı Beresi / Kolektif 
  8. Korona Günlerinde Cinayet / Funda Menekşe 
  9. Kelimelerin Edendisi / Yeşim Yörük 
  10. Cinai Tuhaflıklar / Armağan Tunaboylu 

İzzet Otru

  1. Elanor’un Kırmızı Beresi, Kolektif 
  2. Cinai Tuhaflıklar, Armağan Tunaboylu 
  3. Dark Polisiye I, Kolektif 
  4. Gündelik Cinayetler, Esra Gürel Şen  
  5. Altın Balık, Onur Okan 
  6. Bir Ölüm Kalım Meselesi, Gencoy Sümer  
  7. Dipsiz Kuyu, Orçun Yenilmez 
  8. Felsefe Cinayetleri, Çağatay Yaşmut 
  9. Mavi Kolye, Gencoy Sümer 
  10. İnsanlık Hali, Reha Avkıran  

Nurhan Işkın

  1. Gencoy Sümer- Bir Ölüm Kalım Meselesi
  2. Cenk Çalışır- Çıkmaz Sokak Çocukları
  3. Funda Menekşe- Perde Arkası
  4. Arkın Gelişin- Yüzsüz
  5. Yeşim Yörük- Kelimelerin Efendisi
  6. Angela Marsons-  Ölümü Oynamak
  7. Nora Roberts- Kör Ölüm
  8. Robert Bryndza- Son Nefes
  9. Jennifer Hiller- İlk Aşk İlk Günah
  10. Lisa Gardner- Kimsin Sen?

Esra Gürel Şen

  1. Agatha Christie- Noel Kekinin Gizemi
  2. Sir Arthur Conan Doyle- Sherlock Holmes-Şüphe
  3. Jan christopher Grange-Kaiken
  4. Jan christopher Grange-Leyleklerin Uçuşu
  5. Dan Brown-Başlangıç
  6. John Verdon-Aklından Bir Sayı Tut
  7. Gencoy Sümer- Mavi Kolye
  8. Ahmet Ümit-Bab-ı Esrar
  9. Gökcan Şahin- Suçun Altın Devri
  10. Reha Avkıran- İnsanlık Hali

Yasemin Bahar

  1. Zincir-Adrian McKinty
  2. Bir katilin güncesi-Kim Young-ha
  3. Önceki Kız-Jp Delaney
  4. Sudaki İzler-Catherine Steadman
  5. İyi Adam-Federico Axat
  6. Fobi-Wulf Dorn
  7. Travma-Wulf Dorn
  8. Karabasan-Wulf Dorn
  9. Gece Vardiyası-Michael Connelly
  10. Şah Mat-Mario Mazzanti

Yeşim Yörük

  1. Mavi Kolye – Gencoy Sümer 
  2. Tepenin Laneti – John Verdon
  3. Feneryolu Cinayetleri – Gencoy Sümer 
  4. Perde Arkası – Funda Menekşe 
  5. Elanor’un Kırmızı Beresi – Zehirli Kalem Öyküleri
  6. Kahin – Günay Gafur
  7. Kayıp Tanrılar Ülkesi – Ahmet Ümit 
  8. Beria – Cenk Çalışır 
  9. Firiştegân – Gökçe İspi Turan
  10. Pazartesi Çıkmazı – Dedektif Dergi 3. Yıl Öykü Seçkisi 

Derin Gezmiş

  1. MAHFİ EĞİLMEZ: İNFERİS
  2. ORCUN YENİLMEZ: DERİN ŞÜPHE
  3. ÇAĞATAY YAŞMUT: FELSEFE CİNAYETLERİ
  4. FUNDA MENEKŞE: PERDE ARKASI
  5. GENCOY SÜMER: MAVİ KOLYE
  6. YEŞİM YÖRÜK: KELİMELERİN EFENDİSİ
  7. AHMET ÜMİT: KAYIP TANRILAR ÜLKESİ
  8. TUNA KİREMİTCİ: MEZUN CİNAYETLERİ
  9. CENK ÇALIŞKAN: ÇIKMAZ SOKAK ÇOCUKLARI
  10. REHA AVKIRAN: İNSANLIK HALİ

Uğur Arık

  1. Felsefe Cinayetleri, Çağatay Yaşmut
  2. Kelimelerin Efendisi, Yeşim Yörük
  3. İnsanlık Hali, Reha Avkıran
  4. Dark Polisiye 1. Kitap, Kolektif
  5. Elanor’un Kırmızı Beresi – Zehirli Kalem Öyküleri
  6. Kayıp Cesetler, Kerem Kaş
  7. Bir Ölüm Kalım Meselesi, Gencoy Sümer
  8. Mezun Cinayetleri, Tuna Kiremitçi
  9. Dipsiz Kuyu, Orçun Yenilmez
  10. Korona Günlerinde Cinayet, Funda Menekşe

Orçun Yenilmez

  1. İnsanlık Hali Reha Avkıran
  2. Kelimelerin Efendisi – Yeşim Yörük
  3. Elanor’un Kırmızı Beresi – Zehirli Kalem Kolektif 
  4. Göl Kıyısındaki Ev – Gencoy Sümer
  5. Cinai Tuhaflıklar  – Armağan Tunaboylu
  6. Sherlock Holmes’un Anıları – Arthur Conan Doyle 
  7. Ateşin Şarkısı – Tess Gerritsen  
  8. Çok Şekerli Ölüm – Ayşe Erbulak
  9. Perde Arkası – Funda Menekşe 
  10. Gölgelerin Güncesi – Lidya Nasman
  11. Hepimiz Katiliz – Onur Akhan

Ramazan Atlen

  1. Cadıbostanı Cinayeti- Esra Türkekul
  2. Uyuyan Güzel-Ross Macdonald
  3. Betondaki Sarışın-Michael Connelly
  4. Ölmenin Sekiz Milyon Yılı- Lawrence Block
  5. Poe Gölgesi- Matthew Pearl
  6. Montalbano İle Bir Ay-Andrea Camilleri
  7. İnsanlık Hali-Reha Avkıran
  8. Bir Ölüm Kalım Meselesi- Gencoy Sümer
  9. Tarantula-Thierry Jonquet
  10. Her Günün Derdi Kendine-Antonio Fusco

Reha Avkıran

  1. Alper Canıgüz – Babalar ve Rencide Ruhlar
  2. Alper Canıgüz – Kıyamet Park
  3. Armağan Tunaboylu – Cinai Tuhaflıklar
  4. Çağatay Yaşmut – Felsefe Cinayetleri
  5. Gencoy Sümer – Mavi Kolye
  6. Funda Menekşe – Perde Arkası
  7. Dark Polisiye 1. Kitap
  8. Rex Stout – Nero Wolfe, Kuma Öldü
  9. Rex Stout – Nero Wolfe, Vahşi Batı’nın Züppesi
  10. Richard S. Prather – Yüzde Doksan Dokuz Çıplak

Gamze Yayık

  1. Dark Polisiye 1. Kitap
  2. Jane Steele (Lyndsay Faye)
  3. Kırmızı Battaniye (Kolektif )
  4. Cinayet Saati (Kolektif)
  5. Mezun Cinayetleri ( T. Kiremitçi)
  6. Bir Katilin Güncesi (Kim Young-ha)
  7. Doğum Lekesi (Elif Hümeyra Aydın)
  8. Divina’nın Bileziği (Ayfer Kafkas)
  9. Gündelik Cinayetler ( Esra Gürel Şen)
  10. İnsanlık Hali (Reha Avkıran)

Kerem Kaş

  1. Dipsiz Kuyu-Orçun Yenilmez
  2. Mavi Kolye-Gencoy Sümer
  3. Perde Arkası-Funda Menekşe
  4. Katilin Özrü-Nurhan Işkın
  5. Ölüm Tangosuyla Dans-Mary Higgins Clark
  6. Kayıp Tanrılar Ülkesi-Ahmet Ümit
  7. Kafes-Josh Mallerman
  8. Dark Polisiye I-Kolektif
  9. Maceracılar-Wilbur Smith

Emel Aslan

  1. Mavi Kolye / Gencoy Sümer,
  2. İnsanlık Hali / Reha Avkıran,
  3. Fil Saati / Tuğba Sarıünal,
  4. Dark Polisiye Birinci Kitap, Kolektif
  5. Cinai Tuhaflıklar / Armağan Tunaboylu
  6. Elanor’un Kırmızı Beresi,
  7. Korona Günlerinde Cinayet / Funda Menekşe,
  8. Tilda ve Diğerleri / Tuğba Turan
  9. Kıyamet Park / Alper Canıgüz

Turgut Şişman

  1. Gündelik Cinayetler, Esra Gürel şen
  2. Kelimelerin Efendisi, Yeşim Yörük
  3. Cinayet A.Ş.  Ayşe Erbulak
  4. İnsanlık Hali, Reha Avkıran
  5. Perde Arkası, Funda Menekşe
  6. Derin Şüphe, Orçun Yenilmez
  7. Katilin Özrü, Nurhan Işkın
  8. Cinai Tuhaflıklar, Armağan Tunaboylu
  9. Mezun Cinayetleri, Tuna Kiremitçi
  10. Yüzsüz, Arkın Gelişin

Gencoy Sümer

  1. İnsanlık Hali, Reha Avkıran
  2. Sular Çekildiğinde, Arnaldur Indridason
  3. İstanbul Karası, Uğur Arık
  4. Evelyn Hardcastle’ın Yedi Ölümü, Stuart Turton
  5. Perde Arkası, Funda Menekşe
  6. Cinai Tuhaflıklar, Armağan Tunaboylu
  7. Gündelik Cinayetler, Esra Gürel şen
  8. Cinayet A.Ş., Ayşe Erbulak
  9. Kelimelerin Efendisi, Yeşim Yörük
  10. Kayıp Cesetler, Kerem Kaş

2021 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması Sonuçları

0

2021 yılında düzenlenen 2. Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı.

Necati Göksel, Dr. Saniye Cancı Çalışaneller, Burak Demir, Burkem Cevher, Funda Menekşe ve Reha Avkıran’dan oluşan seçiciler kurulu, ön elemeyi geçerek finale kalan 41 öykü arasından Ramazan Atlen’in  Ölümün Kıyısında adlı öyküsünü    Zehirli kalem Ödülü’ne değer buldu.

İkinciliği, Neval Özkan’ın Gassal adlı öyküsü; üçüncülüğü ise Kasvet Ulu’nun Zifir adlı öyküsü kazandı.

Dereceye giren öykülerin tam listesi şöyle:

1.    ÖLÜMÜN KIYISINDA – RAMAZAN ATLEN

2.    GASSAL – NEVAL ÖZKAN

3.    ZİFİR – KASVET ULU

4.    KATİLİN İKİ YÜZÜ – DİNÇER BATIRBEK

5.    KESİK ELLER – ELİF DERVİŞ

6.    İKİSİNİN ARASINDA BİR YERDE – ARAS GENÇTÜRK

7.    CİNAYET Mİ CİNNET Mİ? – NİSAN BÜRTEK

        ÖLÜM BULAŞMIŞ TUALİNE – BANU BİLEN

8.    SON BİR İŞ – SALİHCAN SEZER

        DÖNÜM NOKTASI – KEREM KAŞ

        İKİNCİ YENİ – HÜMEYRA KAYA

9.    ADALET ÇIKMAZI – ASLIHAN ERKAN

       BEYAZ CİNAYETLER – BARIŞ FIRAT KANAT

       ZEHİRLİ KALEM – AHMET BATU

10.  HAYALİ PİYANO – İHSAN CİHANGİR

       MÜDÜR – ADİL DÖNMEZ

11.  ALTIN YILDIZ – GÜNEŞ BARGUŞ

12.  BENJAMİN – GÖKCAN ŞAHİN

13.  KESERİN KÜT UCU – PELİN CANSU SARIYILDIZ

14.  TEMAS – HASAN BULUT

2021 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nda finale kalan öykülerin tam listesi aşağıdadır:

Ölümün KıyısındaRamazan Atlen
GassalNeval Özkan
ZifirKasvet Ulu
Katilin İki YüzüDinçer Batırbek
Kesik EllerElif Derviş
İkisinin Arasında Bir YerdeAras Gençtürk
Cinayet Mi Cinnet Mi?Nisan Bürtek
Ölüm Bulaşmış TualineBanu Bilen
Son Bir İşSalihcan Sezer
Dönüm NoktasıKerem Kaş
İkinci YeniHümeyra Kaya
Adalet ÇıkmazıAslıhan Erken
Beyaz CinayetlerBarış Fırat Kanat
Zehirli KalemAhmet Batu
Hayali Piyanoİhsan Cihangir
MüdürAdil Dönmez
AltınyıldızGüneş Barguş
BenjaminGökcan Şahin
Keserin Küt UcuPelin Cansu Sarıyıldız
TemasHasan Bulut
Anı HırsızıYağmur Kocagözoğlu
Mezar TaşıSerhan Ok
KayıpSibel Yılmaz
Gül Mezarına Gömsünler SiziMelisa Tekeli
Dağ Evindeki CinayetGülizar Bulut
Cani YürekGökçe Gürtürk
Sandığınız Gibi Değilİsmail Çelik
Haklıydın MüzeyyenBahar Yaka
Zehirli ArzularGürkan Karahan
Bulut’un KızlarıHasan Enes Kurnaz
Gül Kurusu BavulBurçin Laçin
Kurumsal İnfazlarAnıl Çetinel Örselli
YapbozCem Sinan Altun
Doğru SorularTurgay Yürükoğulları
Tersine FrankensteinHüseyin Kılıç
Ölü Mü?Erol Yıldırım
Cennetteki GünahkarGökay Şahin
NigarYasin Başkan
Kent Ormanı CinayetiOzan Karpınar
PeriMerve Elif Güracar
Antikor-32Öznur Tekiner

Kalem Polisiye Öykü Ödülü

İstanbul’daki Kristal Kelepçe Buluşması

0

İster istemez bir olayı, o olayın geçtiği şehir ile özdeşleştiriyorum. 6 Kasım 2021 Cumartesi günü Türkiye Polisiye yazarları Birliği’nin 3. Olağan Kongresi  ve Kristal Kelepçe ödül töreni vardı. Ve ben İstanbul’daydım.

İstanbul neden farklı ve önemli benim için? Doğma, büyüme ve okuma Ankaralıyım ve on üç yıldır Safranbolu’da yaşıyorum. İstanbul’u ana hatları dışında çok bilmem ama gezmeyi seviyorum. Seviyordum.

Bu sefer İstanbul’u yabancılaşmış ve yabanileşmiş buldum. Müşteri kabul etmeyen taksicileri gözümle gördüm. Ama İstiklâl Caddesi pandemiden sonra olanca hızıyla eski canlılığını kazanmıştı. Onlarca Avrupa şehri gördüm, İstiklal Caddesi gibisi yok. Gerçi iyi yönetebilsek İstanbul gibi şehir de yok.

Hem güzel hem karmakarışık olan bu şehrin tarihi Beyoğlu Sineması’nda POYABİR olarak toplandık. Gönül isterdi ki Kristal Kelepçe organizasyonunu şehirle entegre edebilseydik. Örneğin; her yerde Beyoğlu Kültür Yolu Festivali etkinlikleri vardı. Bizim de bir kırmızı halımız olsaydı demiyorum ama Kristal kelepçe ödül töreninde basından flaşlar patlasaydı. Yerel ya da ulusal haberciler birer tivit de olsa atarak bu törenden bahsetselerdi. Bir gitar dinletisi olsaydı, daha çok okur daha çok yazarla ve kitapla buluşsaydı fena mı olurdu?

Her şeyden çok çok var İstanbul’da. Ama biz birlik olarak tekiz. O çok olan her şeyin bir kısmı kaliteli bile değil. Çoğu sadece albenisi olan, etiketlerinde hak ettikleri değerden çok daha fazlası yazan gereksiz ürünler. Ama biz kaliteliyiz. Sürekli yazan ve üreten bir grubuz.

Şampuan reklamlarında oynayanların (bile) spot ışıkları altında alkışlandığı bir ülkede, aklıyla kalemiyle üretenlere sessiz sedasız verilen bu ödüller onların üzerine en azından bir deniz feneri ışığı tutmalı diye düşünüyorum. Edebiyat deryasının tekinsiz sularında seyreden okuyucuyu yine tekinsiz ve heyecan dolu suçları birlikte çözmeye davet eden biz polisiye yazarlarının kalemlerini aydınlatabilmek için…

Bu yüzden Kristal Kelepçe ödülleriyle üzerlerine ışık tutulmuş olan ‘En İyi Polisiye Roman’ ödülünü kazanan Nihal Orhan ve ‘En İyi İlk Roman’ ödülünü kazanan Dilruba Yıldız’ı canı gönülden kutluyorum.  Ayrıca rahmetli Celil Oker hocamızın eşi pandemide takdim edilemeyen ödülü ve Üstat Osman Aysu 2021 yılına ait Büyük Usta Ödülü’nü kabul buyurarak bizi onurlandırdılar.

Yazarlarımızın kalemlerime taş değmesin diyorum. Teker idi o ama olsun kaleme de taş değebilir, nazar değebilir, mürekkebi biter. Olur öyle şeyler.

Kristal Kelepçe törenini takiben İstiklâl Caddesi’nin keşmekeşinden geçerek birlikte yemek yiyip sohbet edeceğimiz mekâna yürüdük. Benim için, online iletişim kurduğum ve ilk defa yüz yüze geldiğim yazar arkadaşlarımla tanışmak ve aynı masada muhabbet edebilmek çok keyifliydi. Herkesin yüzünün güldüğünü görmek gecenin en güzel yanlarından biriydi. Mekânın alan kısıtlaması yüzünden masa masa gezen başkanımız Algan Sezgintüredi ve diğer yönetim kurulu üyelerine bizi bir araya getiren bu organizasyon için teşekkür ediyorum.

Son olarak Algan hocama bir teklifim var. Bir erkek ve bir kadın yazar arkadaşımız bir dahaki Kristal Kelepçe törenini sunmak isterse, Billy Cyristal kadar olmasa da esprili bir sunum yazarız. Hem kendimiz eğleniriz hem okurları akşama kadar elimizde büyüteç kanıt peşinde koşan polisiye ‘nerd’leri olmadığımıza ikna edebiliriz. Mesela bir dahaki Kristal Kelepçe törenine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu davet edebiliriz. Biraz görünür olmaktan hiçbirimize zarar gelmez. Böylece daha çok okunur oluruz.

POYABİR İSTANBUL’u yaptık. Bir  POYABİR ÇANAKKALE, bir POYABİR SAFRANBOLU ya da POYABİR İZMİR gibi buluşmalarda da bir araya gelmek dileğiyle.

Sherlock dizisinin 5.Sezonu Ne Zaman Yayınlanacak?

İngiliz BBC kanalında yayınlanan fenomen polisiye drama dizisi Sherlock’un yeni sezonu için bekleyiş sürüyor. Kanaldan onay aldığı belirtilen dizinin 5.sezonu için çeşitli haberler geliyor ancak ne yazık ki hâlen net bir bilgi yok.

Sir Athur Conan Doyle’un efsane kahramanı Sherlock Holmes’in her polisiyeseverin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Birbirinden gizemli olayları zihin sarayında irdeleyerek kendine has yöntemlerle açıklığa kavuşturan bu aykırı dedektifin maceralarının şüphesiz hepimizi esir almışlığı vardır. Bu zihin aktivitesi oldukça popüler bir hâl almış ve birçok kişiye ilham olmuştur. Öyle ki “Sherlock Gibi Düşünmek” adında bir kitap dâhi bulunmaktadır.

 

Bu arada Sherlock Holmes kitaplarını okumadıysanız ve hangi kitaptan başlayacağınıza emin değilseniz, Sherlock Holmes kitapları okuma sırası size fikir verecektir.

Kahramanımız, bir çok kez beyaz perdede de boy göstermiş ve bizleri 221B’nin o eşsiz ambiyansında konuk etmiştir. Bu uyarlamalardan en günceli, ilk bölümüne 25 Temmuz 2010 tarihinde yer veren İngiliz BBC One kanalında karşımıza çıktı. Yapımcı Mark Gatiss tarafından hayata geçirilen projenin 90 dakikalık ilk bölümü oldukça beğenilince diziye devam edilmesine karar verildi ve dizi toplam 4 sezonu geride bıraktı.

Polisiyeseverler olarak onay haberi gelen Sherlock’un 5.sezonunu sabırsızlıkla beklediğimiz bu günlerde, yapım hakkında bir şeyler yazmak istedim.

Sherlock Dizi hakkında Polisiyedurumlar.com’da sevgili polisiye yazarı Funda Menekşe’nin kaleme aldığı 2016 tarihli bir yazısı mevcut. Buraya kadar gelmişken o yazıyı da mutlaka okumanızı öneririm.

Sherlock dizisinin başrol oyuncusu

Dizimizin baş rolünde Benedict Cumberbatch bulunuyor ve efsane karakterimiz Sherlock Holmes’ü çok başarılı bir şekilde canlandırıyor.  Ona Doktor Watson rolünde Martin Freeman eşlik ediyor. İkili, bu güncel uyarlamada Baker Sokağı’nın atmosferini biz izleyicilere çok iyi bir şekilde yaşatıyorlar.

Dizi güncel şarlarda geçiyor. Sherlock Holmes halen klasik Londra taksilerini kullansa da, bunun yanında bilgisayar ve cep telefonu da kullanıyor. Dr.Watson ise hikayelerini kağıda değil, bir blog sitesine yazıyor! Ama inanın, günümüz teknolojisi ve hayat tarzıyla çok iyi harmanlanmış bu ufak dokunuşlar göze hiç aykırı gelmiyor.

Sherlock’da yer alan başlıca oyuncular şöyle:

  • Sherlock Holmes: Benedict Cumberbatch
  • John Watson: Martin Freeman
  • James Moriarty: Andrew Scott
  • Mycroft Holmes: Mark Gatiss
  • Lestrade: Rupert Graves
  • Bayan Hudson: Una Stubbs
  • Sally Donovan: Vinette Robinson
  • Irene Adler: Lara Pulver
  • Molly Hooper: Loo Brealey
  • Mary Watson: Amanda Abbington

Dizi bugüne kadar 4 sezonu tamamladı demiştim. Bölüm isimlerine bakacak olursak bunlar sırasıyla;

Sherlock İlk sezon:

  1. Pembe Üzerine Bir Çalışma

“Pembe giysili kadının intiharı, görünürde birbiriyle alakasız bir dizi intiharın dördüncüsüdür. Fakat Sherlock Holmes ölümlerin aslında cinayet olduğunu ortaya çıkarır.”

  1. Kör Bankacı

“Watson’ın yeni yaşamı ev arkadaşı Sherlock Holmes sayesinde hiçbir zaman sıradan değildir; hatta Sherlock’un bankaya yapacağı sıra dışı ziyaret doktoru tetikte tutar.”

  1. Büyük Oyun

“Sherlock, Lonra’daki suçluların kıvrak zekalarından ümitsiz olsa da, sıradan bir dava gibi görünen olayda, bir dahinin iş başında olduğunu keşfeder.”

Sherlock 2.sezon:

  1. Belgravia’da Bir Skandal

“Bir kraliyet skandalı, Sherlock’u zor bir fikir düellosunun ortasında bırakır.”

  1. Baskerville’in Köpekleri

“Sherlock, cehennemden gelen bir av köpeğinin gizemini ortaya çıkarmak için Dartmoor’a gider.”

  1. Reichenbach Şelalesi

“Sherlock, en büyük düşmanı Moriarty ile bir savaşa girer.”

Sherlock 3.sezon:

  1. Boş Tabut

“Sherlock’un “ölümü” üzerinden iki yıl geçmiş, Watson hayatına devam etmiştir. Fakat Londra’ya bir terör saldırısı tehditi olunca, olaylar gelişir.”

  1. Üçlerin İmzası

“Ölümcül bir tehlike Watson’ın düğün törenine gizlice yaklaşırken, Sherlock hayatının en zor görevi ile yüzleşir: Sağdıç konuşması!”

  1. Onun Son Yemini

“Çalınan mektuplarla ilgili bir dava Sherlock Holmes’u şantaj ustası olan Charles Augustus Magnussen ile karşı karşıya getirir.

  1. Şirret Gelin

“1895 yılında geçen bu özel bölümde, Holmes ve Watson intihar eden birinin hayaleti olduğu söylenen ve intikam peşinde olan bir görüntüyü araştırır.”

Sherlock 4.sezon: Diğer sezonlar kadar çekici olmasa da, sonuçta bir Sherlock Holmes macerası!

  1. Altı Thatcher

“Scotland Yard, kabineden bir bakanın oğlunun ve eski başbakan Margaret Thatcher’ın parçalanmış heykellerinin karıştığı ilginç bir vaka ile Sherlock’a gelir.”

  1. Yalancı Dedektif

“Watson şoke edici bir trajediyle boğuşur. Bu sırada Sherlock bugüne kadarki en en kurnaz düşmanı olan, karanlık bir sırra sahip zengin bir hayırsever ile karşılaşır.”

  1. Son Problem

“Karanlık bir aile sırrı, Sherlock’un varlığından haberdar olmadığı bastırılmış anılarını açığa çıkararak onu ölümcül bir oyuna çeker. Dirilen düşmanı karşısındadır.”

Bölümlerin bu kısa açıklamaları bile, insanı merakta bırakmaya yetiyor, sizce de öyle değil mi? Ancak ne yazık ki seri burada sona eriyor. Dünya genelindeki Sherlock hayranlarının sabırsızlıkla beklediği 5.sezonun onay haberi geldi ancak yeni bölümler için bir süre daha bekleyeceğiz gibi görünüyor.

Bu konuda yapılan açıklamalar ışığında son duruma göz atmamız gerekirse; asıl sorun dizinin yıldız isimlerinin programlarının dolu olması! Başrol oyuncumuz Benedict Cumberbatch başta olmak üzere dizinin önemli oyuncularının yakın gelecekteki devam eden ve olası projeleri nedeniyle çekimlere henüz başlanamıyor.

Kaynakların bildirdiğine göre Sherlock Holmes dizisinin yeni sezonu en erken 2022’de izleyici karşısına gelebilecek.

Ne yapalım; bizler de o zamana kadar eski bölümleri tekrar tekrar izlemeye devam ederiz. Bu arada, polisiye sever olup da halen bu diziyi izlememişseniz tüm bölümleri Netflix platformu üzerinde mevcut. Üstelik Türkçe dublaj seçeneği ile! O zaman, iyi seyirler! Zihin saraylarınızda iyi vakit geçirmenizi dilerim.  Polisiye ile kalın, esen kalın!

Sesli Hikaye: Aynalı Tango 🔊🎧

Kadife sesli tangocu Şecaattin ağabeyimiz şarkı söylerken biz ikimiz, iki kanepenin arasında kalan boşlukta dans ediyoruz. İstanbul’da son tango…

“Sana nerden gönül verdim

Ahh, keşke vermez olay-dım”

Çok iyiyiz yahu, yani çok güzel verecek hatun. Oynaşıp cilveleşmişiz, meyhanede içip kızın evine gelmişiz, ama yine de bu işler sanıldığı kadar kolay değil; işin raconunu bilmek lâzım. Gece vakti, Aliye’nin perdeleri sımsıkı kapalı evinde yanak yanağa geldiğimizde, erotik fısıltısı kulağımı ıslatıyor. “Onunla dans okulunda mı tanışmıştın?”

“Kiminle?”

“Karınla tabii” diyor. “Kiminle olacak?”

Sorularını duymazdan geliyorum. Tangonun koreografisi gereği bedenimden uzaklaşan mini etekli Aliye’nin bacaklarına mı yoksa göğüslerine mi bakayım, şaşırmış durumdayım. Hatun çok hoş canım, görmeniz lâzım; ortadan az kısa boylu, incecik ama dolgun vücutlu, kısa kumral saçları menevişli mavi gözlerini iyice ortaya çıkartmış. Fındık kurdu kadar cilveli, güzel bir yaratık…

“Seni nerden sevdim keş-ke

Sevmez oo-laay-dım”

“Başkaları da mı vardı yoksa?” diye soruyor.

Evden kaçan karım ve diğer sevgililerim gibi onu da eğitmenlik yaptığım dans okulunda tavladım, evet. Sorusunun cevabı bu aslında… Takdir edersiniz ki bir dans hocasının avlağı dans pistidir, yine de orada tanıştığım ilk günün akşamında beni evine davet eden Aliye’ye pis bir zamparator izlenimi vermem doğru olmaz.

Dans figürünün gereği olarak koluma yatınca, “Evin çok güzel” diyerek konuyu değiştiriyorum. “Ne kadar hoş bir yer. Demek burada tek başına kalıyorsun, bravo valla…”

Salonun yemek odası kısmına sürüklüyor beni. Oturmam için sandalyeyi arkaya çekerken, Aliye’yi belinden kavrayıp öpmeye kalkışınca başını öte yana çeviriyor. “Şşşt, biraz fazla ateşlisin” diyor. Elimden kurtuluveriyor.

Geçip kuzu kuzu oturuyorum, ne yapayım? Masanın karşı tarafına yürüyüp büfenin üzerinde duran kahve makinesini çalıştırıyor. Arkası dönük, karşımdaki füme renkli aynadan göz kırpıyor bana.

“Sorularımdan hoşlanmıyorsun, anlıyorum, ama karın pat diye ortadan kaybolmamış olsaydı senden işkillenmezdim, soru da sormazdım” diyor.

“Niye işkilleniyormuşsun?”

“Sanki benden sakladığın bir şeyler varmış gibi geliyor.”

“Ne saklayacağım yahu?!”

Aliye ellerini ve tırnaklarını gösteriyor, yüzünü korkunçlaştırıp cadı taklidi yapıyor. “Saklıyorsun, ben anlarım!” diyor.

Ay, çok korktum!

“Karım başka bir adama âşık oldu ve evi terk etti. Bunun nesi acayip?”

“Şöyle acayip: Normal bir hikâyede, eşin ayrılmak istediğini söyler, belki kavga edersiniz ve evi terk edip annesine gider ya da sen bir otele taşınırsın veya karın evden ayrıldıktan sonra avukatı seni arar, boşanırsınız… Normali budur, öyle değil mi?”

“E bizim hikâye şablona uymadı, ne yapayım yani?”

Aliye kahveleri fincanlara koyup getirince karşılıklı oturuyoruz. Kafam hayli sisli, lâkin erotik duygularım had safhada. Eli kulağında yani, az kaldı. Atacağım yatağa meraklı cadıyı…

Karşımdaki aynada biraz yorgun görünüyorum. Etraf loş, aynanın üzerindeki apliğin ışığı tam suratıma vuruyor, ondan mı acaba? E aslına bakarsanız biraz yorgunum da… nasıl yorulmayayım ki? Şüphe altında sorgulamalar, pek çok bürokratik işleme maruz kalmamın ötesinde, dans okulundaki hocalık görevimi ne pahasına olursa olsun sürdürmek… Öyle kolay iş değil bunlar.

Aliye’nin yemek odasının sadeliği dikkatimi çekiyor. Yerler halısız, açık renk boş duvarlar, masada yalnızca karşılıklı iki sandalye var.  A-a, büfenin üzerindeki kelepçeleri şimdi görüyorum. “O da ne öyle?” diye soruyorum hemen. “Fantezi durumu mu?”

“Sert sevişmekten hoşlanırım, evet” diyor. Gayet ciddi. “Öyle cikcik vikvik ilişki istemem.”

“Ooo, tam adamına çatmışsın o zaman…”

“Döver misin?

“Hafifçe okşarım… Sen de tam öyle istiyorsun, değil mi? Hadi, daha neyi bekliyoruz?”

Aliye soruma cevap vermiyor. “Demek karın Bilge sana acıklı bir mesaj yollamış ve sonra da çekip gitmiş” diyor inanmaz gözlerle. “Puff! Buharlaşmış…”

“Ne var bunda? Yahu biz niye bunları bırakıp da işimize bakmıyoruz?”

“Emre, ben seni daha iyi tanımak ve bana yalan söyleyip söylemediğini anlamak istiyorum. Birkaç soru sormamın sakıncası var mı?”

“Soruyorsun ya zaten…”

“Cevap alabiliyor muyum? Önemli olan bu…”

“Tamam, peki, ne istersen sor.”

“Bana doğruyu söyleyeceksin, yalan yok… Anlaştık mı? Yalanı hemen anlarım. İşin daha da kötüsü… seni cezalandırırım!”

“Yok yahu, hakkat mi?”

“Evet. Yalan başına en az on yıl yersin.”

Çok komik ya…

“Nasıl anlıyorsun?” diye soruyorum sırıtarak. “Makinen mi var?”

“Öyle de diyebilirsin. Bak bu konuda çok hassasım. Söylemedi deme…”

Kahkahayla gülüyorum bu sözlere. “Hadi sor bakalım.”

“O cumartesi akşamı saat dokuzda eve geldin ve evde kimseyi bulamadın. Tam o sırada, telefonunda Bilge’nin yazdığı mesajı gördün. Seni başka birisi için terk ettiğini söyleyen mesajı…”

“Aynen böyle…”

“Eksik, yanlış bir şey yok mu?”

Olmadığını söylerken Aliye gözlerini dikkatle yüzüme dikiyor, sonra da eliyle saçlarımı işaret ediyor. “O zaman saçların neden beyazlaştı?” diye soruyor. “Yüzün de kırıştı?”

İnanılmaz bir şey! Nasıl ayağa fırladım, nasıl aynanın karşısına dikildim, yani kendimde değilim. Bunu nasıl yorumlamam gerektiğini de bilmiyorum ama gerçek bu işte… Gözlerimin tam önünde gür siyah saçları tamamen kırlaşmış; buruşuk-kırışık suratı, feri kaçmış gözleri ve katmer katmer gözaltı torbalarıyla ihtiyar bir adam duruyor.

Feci bir durum! Nasıl olur? Bunu bana yapan kişi ölmeyi hak etmedi mi, sorarım size? Aliye bana hesap ver: Ne oluyor, oyun mu oynuyorsun benimle?!

O anda asfalyalar atıyor, öfkeden tir tir titreyen parmaklarımla aynadaki suretimi elliyorum. Hemen arkamda, oturduğu yerden beni büyük bir serinkanlılıkla gözleyen Aliye’nin aldırmaz tavırları beni iyice delirtiyor, gözümü kan bürüyor. Onu koltuğundan yana doğru çevirip bir tokat çaktıktan sonra blûzunun yakalarına yapışıp vücudunu sarsıyorum.

Kılı bile kıpırdamıyor. “Beni öldürmeyeceksin, değil mi?” diye soruyor gayet sakin. Bir anda kendime geliyorum. Ne yapıyorum ki ben? Tövbeler olsun…

“O nasıl söz Aliye? Sadece… biraz sinirlendim.”

“Sinirlenme, kime kızıyorsun ki?” diyor. “Sana öfke hiç yakışmıyor.”

Dalga mı geçiyor acaba benimle?

“Sakın beni suçlamaya kalkışma” diyor. “Çünkü sen kendin ettin, kendin buldun.”

“Ne dedim, ne ettim ki ben?”

Masanın karşısındaki yerime geçip oturuyorum. Dokunsalar ağlayacağım. Durup dururken ömrüm geçti, gençliğim bitti be ağabey…

“Yalan söyledin, kaybettin! Bir adamla evden kaçtığını iddia ettiğin karınla ilgili anlattıkların yalanmış demek ki… O tek cümlelik SMS mesajını sen kendin yazdın, değil mi?”

“Saçmalama!”

“Adamı tanıyor musun peki? Adı neydi?”

“Bilmiyorum. Hiç görmedim.”

“Peki, onu Bilge’yle beraber gören olmuş mu?”

“Hayır, ama…”

“E o zaman bir cümlelik o mesajdan karının seni biriyle aldattığı ve sonra da onunla kaçtığı kanısına nasıl vardın?”

Kalp spazmı geçiriyor gibiyim. Ellerim o kadar çok titriyor ki önümdeki kahve fincanını deviriyorum. Aliye kâğıt peçeteyle masanın üzerini silip boş fincanı kenara alırken, “Sana o söyledi, değil mi?” diye soruyor. “Karın başka birine âşık olduğunu sana o gece bizzat söyledi.”

“Nereden biliyorsun yahu?”

“Sen ne yaptın peki?”

Gerçek bir erkeğin gururu vardır, onuru vardır! Sana boynuz takmaya niyet etmiş bir kadına nasıl tepki gösterirsin, hadi söyle, yumuşak mı davranırsın ona? Ben hötöröf değilim, onlar kadar geniş olamam ben, anladın mı?

Omuzlarımı silkip hiçbir şey yapmadığımı söylüyorum. “Onu öldürdün, değil mi?” diye soruyor. Israr ediyor.

Allah kahretsin! Kafam çok bulanık ve şakaklarımdan doğru korkunç bir ağrı çarpıyor beni. Aliye kalkıp yanıma gelinceye kadar konuşacak gücü kendimde bulamıyorum. Sonra ona gerçekleri anlatıyorum, evet, o durumda başka ne yapabilirim?

Olayı kabullenmemin ardından cesedi soruyor. “Evinin arka tarafındaki küçük arsaya gömdün, doğru mu?” diyor.

Adresimi, oturduğum apartman dairesinin bodrum katından arsaya bağlanan geçidi aynen tarif ediyor. Nereden biliyor kaltak? Nereden edinmiş bu bilgileri şeytan kadın, bilmiyorum ama cesedin bulunmuş olduğuna dair güçlü bir izlenim edindiğim için karşı çıkamıyorum ona.

Aliye birdenbire yumuşayıp bana masaj yapacağını söylüyor. Aynadaki eski halime dönmüş görüntümü göstererek, doğruları söylediğim için tebrik ediyor beni. Arkama geçip gömleğimin arasından göğüslerimi okşamaya başlayınca diriliyorum.

“İstiyor musun?”

“Hem nasıl…”

Hele ellerimi bacaklarına götürüp ellettirdiğinde iyice gevşiyorum. Her şey o anda değişiyor, tak, iki bileğim birden oturduğum koltuğa kelepçeleniveriyor.

“Ne oluyor yahu!”

Koridor girişindeki yan odadan uzun boylu, genç bir adam çıkagelince afallayıp öylece kalıyorum.

Aliye, “Götür şu şerefsizi!” diyor beni işaret ederek. “Atın içeri, gözüm görmesin.”

Üzerine çelik yelek giymiş olan herif yanıma geliyor. “Merak etme âmirim” diyor. “Kadın katillerine acımamız yok.”

Beni kolumdan tutup ayağa kaldırırken biri daha giriyor kapıdan. İkinci polis büfenin üzerindeki aynaya işaret edince gülmekten kırılıyorlar hep birlikte. Kanal D spikeri gece haberlerini veriyor.

Bu nedir yahu? Ayna değil ekran mıymış?

“Herifin yaşlandırma efektine kanacağına hiç ihtimal vermemiştim, Aliye âmirim” diyor ikinci polis. “Ellerine baksaydı çuvallamıştık.”

Tam o anda, ayna sandığım televizyon ekranının hemen üzerindeki aplik taklidi kamera dikkatimi çekiyor. “Salak işte” diyor Aliye. Yüzüme iğrenerek bakıyor. “Hadi artık toparlanalım.”

İki polis memuru birden üzerimi arayıp ikinci bir kelepçeyle beni tamamen derdest ediyorlar. Tartaklıyorlar da azıcık. Aşağılayarak ve canımı yakarak üzerimi arıyor, ceplerimi boşaltıyorlar. Zaten direnecek halim yok, enerjim kalmamış…

Aliye durmaksızın talimat yağdırıyor, merkeze telefon edip araç çağırıyor, emrindeki polislerden kamera-kurgu düzeneğini toplamalarını istiyor. İkide birde bana geri zekâlıymışım gibi bakıyor.

Sahiden de öyleyim galiba…

Online Edebiyat Atölyesi: Büyüteç Atölye Başlıyor!

0

Deneyimli yazar, editör ve kitap eleştirmeni Zafer Köse’nin rehberliğini, ödüllü genç yazar Güray Işık’ın moderatörlüğünü üstlendiği Büyüteç, yeteneğini geliştirmek isteyen edebiyatseverlerle edebiyat üstüne düşünmek, temel kavramları ve yazma tekniklerini hatırlamak, öykü ve roman fikirleri geliştirip metinler üretmek yoluyla atölye çalışmaları yürütmektedir.

Zafer Köse Kimdir❓

Birgün, Vatan, Cumhuriyet, Radikal, Sol, Yurt gazetelerinde ve Sol Kültür, İlerihaber, İnsanokur, Kitapeki, Eleştirel Kültür, Sevdalım Hayat yayınlarında kitaplar üzerine eleştiri ve tanıtımlar yazdı. 10’dan fazla kitabın yazarıdır. Aykut Erdoğdu, Anıl Ural ve Zülfü Livaneli dahil pek çok usta yazarın editörlüğünü üstlendi. Evin Yolu kitabındaki bir öyküsü “Sınır Tanımayan Kelimeler” (Words Without Borders) oluşumu için İngilizceye çevrildi. Edebiyat dergileri ve yayınevleri için editörlük ve redaksiyon çalışmaları yürütmekte, yayın kurullarında yer almaktadır.

Seyhan Livaneli Öykü Yarışmasının da jüri üyesidir.

Büyüteç Size Neler Katacak❓

🖋Atölye programı kapsamında katılımcıların yazacağı birer öyküden oluşacak kolektif kitap, Dedektif Dergi (@dedektif_dergi) sponsorluğuyla, Herdem Yayınları (@herdemkitapyayin) tarafından yayımlanacaktır.
🖋Atölyeyi başarıyla tamamlayan yazarlara isimlerinin yer alacağı birer sertifika verilecektir.

Kimler Katılmalı❓

🖋Yazmaya ve edebiyata ilgi duyan herkes katılabilir.

Atölye Kapsamında İşlenen Konular Hangileri❓

🖋 Edebiyat, öykü, yazı üzerine düşünceler, temel kavramlar ve bilgiler.
🖋 ‘Yazı’dan ‘yazın’a geçiş. Olay, kişi, mekân, zaman unsurlarıyla anlatıda anlam yaratma. Yaratıcı yazarlık olgusu.
🖋Öykü fikirleri geliştirmek, e-posta iletişimiyle her katılımcının öykü taslağı hazırlamasına rehberlik etmek. Kurmacanın temel ilkeleri ve yazı teknikleri.
🖋Metafor, alegori, imge vb. kullanımı.

Tarih: 23 Eylül 2021 Perşembe

Her Perşembe 20:30-22:30

Detaylı Bilgi ve Başvuru İçin: www.buyutecatolye.com adresini ziyaret ediniz.