Ana Sayfa Blog Sayfa 19

SU GÖTÜRMEZ GERÇEK

Yaz İstanbul’a, İstanbul da yaza yakışmıyordu. Bu saptama, yıllar öncesinde, sıcaktan bunalan İstanbulluların yazın kaçtığı, Anadolu Yakası’nda sayısı yüzü geçmeyen köşklerin yeşiller içinde kaybolduğu yıllar için değil, yeşilin sadece trafik ışıklarında, bir bankanın sokak panolarındaki reklamlarında ya da yirmi liralık banknotta görülebilen bir renk olarak beton yığınları arasında yitip gittiği zamanlara aitti.

Yazın İstanbul’la geçimsizliğinden en muzdarip olanlar, şüphesiz hastanelere işi düşenlerdi. Pandemi geçmişti ama alınan önlemlerin bir kısmı gevşetilmediğinden midir ya da başka sebepten midir bilinmez, klimalar çalışmıyordu. Hastanenin içinde asılı duran sıcak hava, ter kusan insanları cehenneme inandırıyordu. Kapalı alanda maske zorunluluğu kalkmıştı ama hâlâ takan vardı. Bu azınlık, tüm önlemleri almanın verdiği huzur ve bunaltıcı sıcağın etkisiyle buldukları ilk sandalyeye çökmüş uyukluyordu.

Orta yaşlarda, üzerinde yer yer ıslanmış iş tulumu, yüzünde maskesiyle oturan Akvaryumcu, gözlerini hemen karşısındaki kapıya dikmiş, açılmasını bekliyordu. Bugüne kadar onun için kapının ardı hep daha önemli olmuştu ama bugün kapı önemliydi. Yıpranmış, ahşap, camsız ve boyalı bu cismin bu dünyada onu en iyi anlayan şey olduğunu düşünüyordu. Kafasını çevirdi. Etrafına bakındı. Bekleme salonunda, sabahın bu erken saatlerinde üç kişiydiler. Üç yalnız ruh diye geçirdi içinden.

Nihayet kapı açıldı. Beyaz önlüğün içinde, bakımlı, genç ve güzel bir kadın kapının eşiğinde belirdi. Göğüs cebine adı işlenmişti: Seda Avcı. Hemen önünde oturan akvaryumcunun ismini yüksek sesle söyledi. Akvaryumcu hemen kalktı ve kadın doktoru peşi sıra takip etti.

“Kapıyı kapatın lütfen.”

“…”

“Bastırın biraz, zor kapanıyor,” diye ekledi Seda Avcı.

Denileni yaptı. Pencerenin önündeki masada sabah güneşi vurmuş parlayan keli, terden sırılsıklam olmuş gömleğiyle şişman doktor oturuyordu. Seda Avcı, şişman doktorun yanına, Akvaryumcu da karşılarına geçip oturdu. Şişman Doktor ile kendisini ayıran masanın üzerinde bir telefon, kağıtlar, dosyalar, iki kahve fincanı ve bir bilgisayar duruyordu.

“Hoş geldiniz. Dosyanızdan anladığım kadarıyla yakın zamanda bir sinir krizi geçirmişsiniz. Çok enteresan! Hastanemizin morgunu suyla doldurmaya çalışmışsınız. Arkadaşlarımız sizi etkisiz hale getirdiğinde bunu yaptığınızı hatırlamadığınızı söylemişsiniz. Hemen akabinde sizi bir ay kadar psikiyatri servisimizde misafir etmişiz. Sonrası şahane! Sağlıklı bir şekilde taburcu etmişiz. Dur bakayım… Kontrol için üç ay sonrasına gün vermişiz. Bugün geliş sebebiniz nedir peki?“

“Hocam öncesinde ben bir şey sorabilir miyim? Çok merak ettim,” diye araya girdi Seda Avcı.

“Sor kızım,” dedi Şişman Doktor. Önündeki kahve fincanına uzandı.

“Sağ olun hocam. Neden böyle bir şey yaptınız? Yani neden morgu suyla doldurmaya çalıştınız?”

“Buraya geliş nedenimin bu konuyla yakından ilgili olması su götürmez bir gerçek,” dedi akvaryumcu. İki eli birbirine kenetli, dirsekleri oturduğu sandalyenin kolçaklarına dayalıydı. Çenesini hafif yukarı kaldırıp yumuşattığı ses tonuyla söylemişti bu cümleyi.  

“Lafınızı balla kesiyorum,” diyen Şişman DoktorSeda Avcı’ya dönerek“Kızım rica etsem şu arkadaki camlardan birini açar mısın?” dedi.

“Tabii hocam,” diye cevap verdi Seda Avcı. Ortadaki pencereyi denedi. Açılmıyordu. Diğerlerini denedi, yine başaramadı.

“Hocam bunlar sabitlenmiş. Açılmıyor.”

“Bu iş mi şimdi? Sıcaktan, havasızlıktan burada ölelim istiyorlar herhalde. Klima yok, camlar açılmıyor, yerler ıslak. Hem de ne zaman? Temmuz’un ortasında. Bu halimle nasıl dayanabilirim bu sıcağa?”

“Haklısınız hocam ama ne varmış halinizde? Sadece biraz hareketsiz kalmışsınız. Öğlen yürüyüşlerine yeniden başlasanız, inanın o bile çok şey değiştirir. Sizin vücudunuz çok ödem tutuyor,” dedi Seda Avcı yerine yeniden otururken.

 “Ah nerde be kızım! Bu kadar ağırlık, bu kadar yağ gider mi günde yarım saat yürüyüşle? Ah ah! Uzmanlığımı yaparken çakı gibiydim. Yüzerdim, koşardım. Ne olduysa ondan sonra oldu,” dedi Şişman Doktor. Uzaklara dalan gözlerini şimdiye getirdi.

“Buraya geliş nedenim diyordunuz?”

“Ben akvaryumcuyum Doktor Bey. İşim, insanların evlerine ya da işyerlerine gidip yeni akvaryumlar kurmak, kurduğum akvaryumları takip etmek ve bakımlarını sağlamak. O gün yani sinir krizi geçirdiğim gün zor bir iş almıştım. Karşı tarafta. İşin zor olması yetmezmiş gibi bir de her şey ters gidiyordu. Bunalmıştım. Bağırmak istiyordum. Şimdi düşünüyorum da sanki kader beni olacak kötü şeylere hazırlıyordu. Derken hastaneden aradılar. Annemi komşuları bilinci kapalı halde bulmuşlar. Kalbi durmuş ama gelen ambulanstaki ekip müdahale edip geri getirmiş. Hastanede yoğun bakıma almışlar. Derhal hastaneye gittim ve acil servisi buldum. Annemin kırmızı alanda olduğunu öğrendim. Onu bana göstermiyorlardı. Doktor dışarıda beklememi, bana haber vereceklerini söyledi. Dışarıda, hemen kırmızı alanın önünde kırk beş dakika kadar bekledim. Koridor boyunca bir öne bir arkaya yürürken o kadar çok şey düşündüm ki neredeyse başım çatlayacaktı. O andan aklımda kalan en belirgin şey pandemi zamanında nasıl oluyor da kırmızı alanın önünde küçük bir kız çocuğu maskesiz koşturuyordu. Ben buna şaşırırken kavga etmiş iki yaralı, polis eşliğinde kırmızı alana getirilmişti. Küçük kızın hemen yanından geçtiler, fark etmeden yaralılardan birinin bacağından damlayan kanın üzerine küçük beyaz ayakkabısının tabanıyla bastı. Bu görüntü bir türlü aklımdan gitmiyor.

Beklerken beynim bana en çok ne kadar yalnız olduğumu hatırlattı. Hiç evlenmedim. Sık görüştüğüm bir arkadaşım kalmadı. Kendimi tamamıyla çalışmaya vermiştim. Bir evcil hayvanım dahi yoktu. O an tuhaf bir şekilde ayırdına vardım ki, çocukluğum da dahil olmak üzere hayatımın hiçbir döneminde bir akvaryumum olmamıştı. Bu olaylar geçtikten sonra ilk işim kendime bir tane kurmak oldu. Koca akvaryumun içine Altın isminde bir Japon balığı koydum. Artık halimden anlayan bir arkadaşım vardı.”

Doktor, Akvaryumcu’nun sözünü kesti: “Şimdi anlıyorum,morgu da akvaryuma benzettiğiniz için suyla doldurdunuz, değil mi?” Doktor kendinden emin arkasına yaslanırken Seda Avcı söze girdi.

“Hocam harikasınız! Nasıl tahmin ettiniz?”

“Şey…” diye araya girdi Akvaryumcu. “Tam olarak değil hocam. İzin verirseniz devam edeyim.”

“Tabii, buyurun,” dedi doktor ve tekrar öne doğru eğilerek dinlemeye koyuldu.

“Kırmızı alanın fotoselli kapısı açıldı. Bir doktor yüksek sesle annemin adını söyledi ve peşi sıra ekledi; ‘… yakını içeri gelsin.’ Fotoselli kapı tekrar açıldı içeri girdim. Hemen girişin yanındaki masada, bilgisayarın arkasında oturan doktora doğru ağır ağır yürüdüm. Karşısında durdum. Annemin vefat ettiğini söyledi bana. O an neler hissettiğimi tarif edemem. Zaten konumuzla da çok ilgili değil. Önemli olan bundan sonrası. Vefat haberini veren doktor elime bir kâğıt tutuşturdu ve yanımda bana yardımcı olabilecek kimse olup olmadığını sordu. Yalnız olduğumu söyledim. Verdiği kâğıdın annemin ölüm ilamı olduğunu ve iki nöbetçi doktor tarafından imzalanması gerektiğini söyledi. Biri hemen iki yan odada, diğeri ise on beş dakika yürüme mesafesi uzaklığındaki baş hekimlik binasının yedinci katında olmalıymış. Mesainin yirmi dakikaya biteceğini söyledi. Başka bir seçeneğim yoktu. Hemen iki yan odaya koştum. Kapı kapalıydı. Koridordaki diğer tüm kapıları denedim. Rastladığım herkese nöbetçi doktorun nerede olabileceğini sordum. Kimse bilmiyordu. Kalbim ağzımda, kan ter içindeydim. Annemin vefat haberini veren doktora dönüp nöbetçi doktoru bulamadığımı söyledim. Bana ‘Bulmalısın!’ dedi. ‘Buralardadır. Yalnız acele et, fazla zamanın kalmadı, birazdan mesai biter,’ dedi. Eğer imzalatamazsam ne olacağını bilmiyordum. Sormadım da. Genellikle bana denileni yaparım. Zaten bütün bunları bana gözlerimin içine bakarak, hiç kaçırmadan söyledi. Sanırım o yaptığımız şey bir anlık güç oyunuydu ve doktor bunu sıkça oynuyordu. Gözünü ilk kaçıran ben oldum ve nöbetçi doktoru bulmak zorunda olduğuma bir kez daha ikna oldum. Henüz annemi kaybedeli birkaç dakika olmuştu ama daha yasıma girememiştim. İzin verilmiyordu. Üstüne üstlük bir de çaresizlik hissiyle dolup taşıyordum. Ya imzaları alamazsam! Pandemi olmasaydı belki birileri yanımda olurdu. Annemin apartman komşuları, bir-iki tanıdığım esnaf belki. Ama kimse yoktu. Yalnız olduğum gerçeği bir kez daha tüm gücüyle yüzüme vuruluyordu. O an bunları düşünmeyi bıraktım ve sağa sola tüm gücümle, nefesim tükenene kadar koştuğumu hatırlıyorum. Sonunda iki imzayı da almayı başardım. Nihayet bir sandalyeye yığıldığımda itiraf etmeliyim ki yorgunluk tuhaf bir şekilde kendimi iyi hissetmeme sebep oldu. Bir süreliğine de olsa acımı bastırmıştı. Pandemi’den sonra bütün bu olanları düşündüm. Sırf insan değil, hiçbir canlı yalnız kalmamalıydı. Akvaryumda tek kalan Japon balığımı düşündüm. Benim arkadaşım olmuştu ama ya ben yokken? Yapayalnızdı. Ya o da günlük işleri için bir başkasına ihtiyaç duyuyorsa? İşte bu sebeple bir Japon balığı daha aldım.“

“Şimdi anladım!” diye atıldı Şişman Doktor. “Nasıl ki balığın daimî bir arkadaşı varsa senin de var olduğuna kanaat getirdin ve evlenmeye karar verdin, değil mi? Buraya da ‘Akli dengesi yerindedir’ raporu almaya geldin.”

“Hocam müthişsiniz!” dedi Seda Avcı. Gözlerini büyütmüş, hayran gözlerle Şişman Doktora çevirmişti kafasını. “Ne yalan söyleyeyim? Bu söyledikleriniz benim aklımdan dahi geçmedi.”

“Yalnızlık Allah’a mahsus, bu su götürmez bir gerçek.” diye lafa girdi Akvaryumcu. “Ama evlenmeyi düşünmüyorum. Yapamam, kaldıramam.”

“Başka biriyle paylaşmayı mı?” diye sordu Seda Avcı gözlerini kısarak.

“Hayır. Aksine, yalnızlığa zaten alışmaya çalışıyorum ve bu beni çok yoruyor. Karşılaştığım herkes bir insanın tamamıyla yalnız olamayacağını varsayıyor. Yalnız olduğunuzu çaresizce açıkladığınızda bunu sizin yüzünüze vuruyorlar. Artık insanların bu hassasiyeti göstermeyeceklerinden eminim. Peki anlarlar mı? İşte bunu zaman gösterecek. Kısacası korkuyorum. Tam yalnızlığa alıştığımda terk edilmekten korkuyorum. Ben istemeden gelen yalnızlıktan korkuyorum.”

“E, o zaman neden geldin be adam?” diye gürledi doktor. Seda Avcı doktorun tepkisine destek çıktı.

“Morg konusuna gelecek misiniz artık?”

“Haklısınız. Çok uzattım. Sadede geleyim. İmzaları da aldıktan sonra morga gitmem söylendi. Vardığımda yetkili memur evraklarımın tamam olduğunu belirtti. Annemi son kez görmek isteyip istemediğimi sordu. Onayladım. Hemen yan taraftaki odaya girerken onu takip ettim. Sol tarafımızda soğuk metal görünümü ile çift kollu bir dolap duruyordu. Sağ tarafımızda onlarca eski dosya, güven vermeyen metal raflar arasına yığılmıştı.

“Pandemi olunca bu odayı normal yollardan vefat eden kişilere ayırdık. Pek büyük değil gördüğün gibi,” dedi bana dönmüş konuşan memur. Ani bir hareketle dolabın aşağıdaki kolunu çekti ve annemin bedeni ile karşı karşıyaydım. Son kez gördüm. Vedalaştım. Helalleştim. Fark ettim ki konuşmam bitmiyordu. Bitiremiyordum. Bu anın ben de bir şeyler tetiklediğini biliyordum ama asıl tetikleyici an hemen sonrasında geldi. Memur bana, cenazeyi teslim almak ve taşımak için ertesi gün erken saatte beş kişi bulup gelmemi söyledi. Yarın sabah erkenden ve beş kişi sözlerini vurgulayarak cümlesini yeniden kurdu. Neden diye sormadım. Dediğim gibi genelde bana söyleneni yapan bir insanım.

Eve geldim ve bütün akşam üstü ve gece düşündüm kimi çağırabilirim diye. Zaten bir avuç olan tanıdık ve akrabaların ya hastalığı vardı ya da evliydiler ve çocukları vardı. Bu vebali alamazdım. Sabaha kadar uyumadım ve kimi çağırabileceğimi düşündüm. Bulamadım. Bir kişi dahi bulamadım. Sabah olunca gelmem söylenen saatte morga gittim. Dün konuştuğum memurun yüzünü yeniden görünce sağlıklı düşünme yeteneğimi kaybettim. Bir şekilde aklımda eğer burayı suyla doldurabilirsem kimseye ihtiyaç duymadan annemi buradan çıkarabileceğimi düşündüm. Su bedenini kaldıracaktır ve annemi gideceği yere götürecektir diye düşündüm. Başta gözümde cenaze arabasına kadar olan yolculuk vardı ama sonra daha ötesi de belirdi. ‘Neden olmasın?’ dedim.

“Yani bu yüzden miydi?” diye sordu Seda Avcı.

“Evet,” diye cevapladı Akvaryumcu.

“Kendini bu kadar yıpratmaya, üzmeye değer miydi? Keşke arasaydın birilerini,” diye ekledi Seda Avcı, başını hafif yana eğmiş, dudaklarını büzmüştü.

Akvaryumcu ayağa kalktı. Seda Avcı ve Şişman Doktorun şaşkın bakışları arasında birkaç adımda yanlarına vardı. İki doktorun ellerini ayrı ayrı tutup birbirine tutuşturdu. Doktorlar hayretle Akvaryumcu’yu seyrederken o hiç beklenmedik hamlesini yaptı. Cebinden çıkardığı kelepçeyi ikisinin bileğine geçirdi.

“Beni çok iyi anlamanızı istiyorum.”

Olayın ilk şaşkınlığını üzerinden atan Seda Avcı, kelepçeyi sarstı, açılmıyordu. Ayağa kalktı, debelendi. Sonuç alamadı. Aynı esnada Şişman Doktor da yerinden kalkmaya çalışsa da başarılı olamadı.

“Evlâdım neyin peşindesin? Derhâl çöz bizi. Seni affederim. Şikâyetçi olmam. Yoksa çok büyük ceza alırsın.”

“Hocam lütfen sabırlı olun. Daha fazla sinirinizi bozmadan burayı terk edeceğim.” Akvaryumcu konuşurken yürüyordu. Yan duvardaki küçük açıklığın önüne gelince durdu. Elini uzatıp içerisinden bir hortum çıkardı. Ucundaki tıpayı aldığında odaya tazyikle su dolmaya başladı.

“Eğer bu akış bir şekilde durmazsa yaklaşık beş saat içerisinde bu oda tamamen su ile dolacak. Bu su götürmez bir gerçek. Merak etmeyin. Bunu ne zamandır planlıyorum. Sabah erkenden gelip kapıyı pencereleri tek tek sabitledim ve denedim. Hiçbir yerden sızdırmaz. Camları da kırarak ya da farklı şekilde açmayı denemeyin derim. Doktor bey de sandalyesine şu an yapışmış durumda. Bu işinizi biraz daha zorlaştıracak kabul ediyorum ama emin olun iyiliğiniz için.

Değerli zamanınızı masanın üzerinde duran telefonu kullanmak için saklayın. Bu odadan çıkabilmek için tek yolunuz dışarıdan getirebileceğiniz yardım. En sevdiklerinizi arayın, polisi,  itfaiyeyi arayın. İçeri dolan su her geçen zaman artacak ve kapıyı açmakta o kadar zorlaşacak. Basınç yüzünden kapıyı kaba bir hesapla aynı anda beş yetişkin erkek gücünü kullanarak açabilir. Ha bu arada unutmadan! Densizin biri bomba ihbarı yapmış, binayı boşaltıyorlar ve içeri kimseyi almıyorlar. Kendinizi üzmeye ve yıpratmaya değmez. Telefon yanı başınızda duruyor. Şimdi müsaadenizle benim gitmem lâzım.”

“Lütfen!” diye atıldı Seda Avcı kelepçelerden kurtulmak için çırpınırken. “Sana yalvarırım beni bu yağ tulumuyla burada bırakma. Hayallerim var benim. Daha yaşamam lazım. Ne istersen yaparım. Bırak beni!”

Şişman Doktor olduğu yerde kalmış, debelenmeyi bırakmıştı. Hayretle Akvaryumcu’yu izliyordu.

“Bütün bunlar… Bu yaptıkların, neler yaşadığını anlayalım diyeydi değil mi? Buraya bu yüzden geldin.”

Akvaryumcu kapının eşiğinde durdu. “İşte bu dediğiniz, kesinlikle su götürür.”

MARLOWE’UN UZUN VEDASI

Raymond Chandler’ın üslubu muazzamdır. Dashiell Hammett, James M. Cain ve diğer Black Mask yazarlarıyla birlikte ‘hard-boiled’ dedektif kurgu türünün kurucusudur. Romanlarının kahramanı Philip Marlowe, benim için kıymetlidir, özeldir, farklıdır, üzümlü kekimdir.

“Lisanslı özel dedektifim, uzun süredir bu işi yapıyorum. Orta yaşa merdiven dayamış, evlenmemiş yalnız bir kurdum. Zengin değilim. Bir kaç defa hapse düştüm. Boşanma vakalarına bakmam. İçkiyi, kadınları, satrancı ve birkaç şeyi daha severim. Aynasızlar benden pek hazzetmez ama anlaşabildiğim bir iki tanesi var. Buraların yerlisiyim, Santa Rosa’da doğdum, annem de babam da öldü, kardeşim yok. Bizim meslekte herkese olabileceği gibi, eğer bir gün zımbalanırsam, kimse hayatının temel direğinin çöktüğünü falan hissetmeyecek,” diye özetlenebilecek olan, kahraman olmaya niyetlenen, dünyayı olduğu gibi kabullenen kişidir kendisi.

En karizmatik roman kahramanlarından biridir. İşini iyi yapan insanın duyduğu gururu bu adamın her cümlesinde hissedersiniz. İster müşterisiyle konuşsun ister suçluyla ya da beceriksiz polislerle, cümleleri her zaman bu ağırlıktadır. Şakacıdır, acayip içer. Tanıklarla ya da her kiminle konuşuyorsa sert davranır ama oldukça nahif ve düşüncelidir. Fiziksel olarak asla zarar görmekten çekinmez. Ama sorunları çözmek için de kolay kolay şiddete başvurmaz. Ahlaklı dedektifimiz kadınların kurlarına karşı da oyuna gelmez. Bu ilkeli, maceraperest ve romantik dedektifimiz, diğer ‘hard-boiled’ dedektiflerin yanında biraz nahif biri gibi kaçabilir.

Raymond Chandler’in özel dedektifiyle ilk tanışma kitabı ise ‘Büyük Uyku’ dur. Okumamış olanlar için kısaca bahsedeyim: Bu kitapta Philip Marlowe, petrol zengini emekli General Sternwood’un evine davet edilir. Katıldığı bir at yarışında kaza geçirip sakat kalan General, eşini de kaybettikten sonra iki kızıyla yaşamına devam etmektedir. Küçük kızı Carmen üzerinden kendisine şantaj yapılmaktadır ve General bu durumdan fazlaca rahatsızdır. Daha önce de şantaja maruz kalmış, Joe Brody isminde birine Carmen’i rahat bırakması için beş bin dolar ödemiştir. Şimdi ise Arthur Gwynn Geiger, kartvizitinin arkasına yazdığı bir tehdit notu ile imzalı üç senedi General’e yollar. Senetlerdeki imza Carmen’ e aittir.

Generalin büyük kızı Vivian’ın kocası Rusty Regan da, evliliğin birinci ayı dolmadan ortadan kaybolmuştur. ABD’de kaçak yaşayan, eski bir subay olan Regan hakkında, bir zamanlar kaçak içki satıcısı olduğu ve yeraltı dünyasının en önemli kişilerinden Eddie Mars’ın sevgilisiyle kaçtığı dedikoduları dışında hiçbir bilgi yoktur. Şantaj işleri ile damadın kayboluşu arasında da önemli bağlantılar olma ihtimali vardır. Marlowe, aileye şantaj yapan Geiger’i, General’in ve ailesinin başından def etme işini kabul eder. Böylece adım adım çözüme yaklaşırken, aşk, mafyatik ilişkiler, pornografi, cinayet ve delilikle iç içe geçmiş bir öykünün başkahramanı olur. Ama bir şartı vardır. Günde 25 dolar ve artı masraflar…

Öfkenin ve acının güçlü bir hikayesi olan Uzun Veda, yazıldığı zaman atmış beş yaşında olan Chandler hakkında, Marlowe hakkında olduğundan daha fazla şey söylüyor aslında. Kalemi, gittikçe daha karanlık hale gelmiş Chandler’in. Neredeyse bazı noktalarda acı verici, özellikle Los Angeles’ta modern yaşam hakkında umutsuz olduğunu görüyoruz. Çünkü kendisinden on yedi yaş büyük olan eşi, o sırada korkunç sağlık sorunları yaşıyormuş ve bu kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra da hayatını kaybetmiş.

Bunlar kitaba olumsuz bir hava mı vermiş? Asla! Hatta en uzun kitabı olmasına rağmen bence (ve birçok otoriteye göre de) en iyi kitabı olduğunu söyleyebilirim. Chandler’dan beklediğim gibi mükemmel bir şekilde hazırlanmış kurgu, muazzam atmosferik anlatımlar ve diğer kitaplarda farkında olduğumdan daha fazla yargı ya da sosyal yorum sunmuş.

Hikaye Philip Marlowe’un Terry Lennox adında, sarhoş bir adamı evine götürmesiyle başlar. Westwood’da bir apartman dairesinde yaşadığını öğrendiği bu adam Marlowe’un gördüğü en kibar sarhoştur. Aksanından ve davranışlarından Lennox, İngiliz gibi görünür. Marlowe’un henüz bilmediği şey, Terry Lennox’un ona büyük sıkıntılar yaşatacağıdır.

Marlowe’un Lennox’a ikinci kez rastladığı zaman, Şükran Günü’nden sonraki gün. Bir vitrine yaslanmış, çünkü bir şeye yaslanmak zorunda, evet sarhoş, yine. Ve bir kez daha, Marlowe ona yardım eder. Marlowe’a, ilk tanıştıklarında sarhoş olduğu için onu yerde yüzüstü bırakan kadın olan Sylvia ile evlendiğini söyler. Noel’den kısa bir süre önce Marlowe, Las Vegas’taki bir bankadan 100 dolar tutarında bir çek ile Lennox’un ona teşekkür ettiği ve ‘Mutlu Noeller’ dilediği bir not alır. Bu notta Marlowe’a, Sylvia ve kendisinin yakında yeni bir balayına çıkacaklarını da anlatır. Sylvia, San Franciscolu bir multimilyoner olan Harlan Potter’ın da en küçük kızıdır.

Mart ayında yağmurlu bir akşam Lennox, Marlowe’un ofisine gelir. Bu tarihten itibaren Lennox, onunla ‘Gimlet’ içmek için sıkça buluşma alışkanlığı edinir. Marlowe bu adama sempati duymuştur artık, nedeni bilinmez. Lennox bir gece Marlowe’un evine gelir. Elinde dolu ama ateşlenmemiş bir silah vardır ve Tijuana’ya gitmesi gerektiğini söyler. Marlowe’un da uçağa yetişmesi için kendisini götürmesine ihtiyacı vardır.

Marlowe iki koşulla kabul eder. Birincisi, ‘eğer bir suç işlemişse ve ciddi bir suçsa, bundan  bahsedilemez’. İkincisi, ‘eğer böyle bir suçun işlendiğini biliyorsa, bundan da bahsedilemez’. Marlowe Lennox’u bırakıp, Tijuana’dan Los Angeles’a döndüğünde maalesef polis onu enseler. Çünkü Lennox’un eşi, Encino’daki evlerinin yanındaki bir konukevinde öldürülmüştür. Polis haliyle Lennox’u hiçbir yerde bulamaz ama Marlowe’un telefon numarası Lennox’un odasındaki bir kağıdın üzerine yazıldığından Marlowe, işbirlikçi olduğu şüphesiyle gözaltına alınır. Ancak Marlowe kendine yöneltilen tüm soruları cevaplamayı reddeder. Birkaç gün sonra Marlowe serbest bırakılır. Lennox dosyasının kapandığını çünkü Otatoclan’daki (Meksika) bir otelde kendisini vurmadan önce kendi el yazısıyla tam bir itiraf yazdığını söylerler.

Lennox’un ölü bulunan eşi Sylvia’nın babası Harlan Potter güçlü bir medya patronu. Potter’ın avukatı Endicott, Marlowe’a davanın peşini bırakması konusunda uyarıda bulunur. Bu uyarı Marlowe’un canını fena halde sıkar. Çünkü ne Lennox’un eşini öldürdüğüne, ne de kadının intihar ettiğine inanır. Marlowe, kendi önsezileri ve soruşturmaları sayesinde, Terry Lennox’un daha önce de evlendiğini ve İngiltere’de Paul Marston olarak yaşadığını öğrenir.

Marlowe bu arada kendisini ikinci bir davanın içinde bulur. Ünlü bir yazarın yayıncısı ve daha sonra eşi, Marlowe’un yardımını isterler. Yazar Roger Wade’in yayıncısı Howard Spencer, Marlowe’a, son romanını yazmayı bitirene kadar Wade’e göz kulak olup olmayacağını sorar. Marlowe yazara bakıcılık yapmayı reddeder, ta ki bir gün Roger ortadan kaybolana ve Marlowe sonunda onu bulmayı kabul edene kadar. (Burada belirtmeden geçemem. Kayıp yazar Roger’in eşi Eileen Wade, klasik bir femme-fatale örneği. Kimse Chandler gibi kadın tarifi yapamaz.) Marlowe’un henüz bilmediği şey, her iki vakanın da yakından ilişkili olduğudur. Roman ilerledikçe Marlowe, Bölge Savcılığı’nı, polis teşkilatının çeşitli üyelerini ve Harlan Potter’ın medya imparatorluğunu kapsayan bir yolsuzluk ve komplo ağına çekilir. Chandler, Uzun Veda’yı, o zamanın toplumu hakkında soru sormanın bir aracı olarak kullanmış. Belli ki zengin ve güçlü olanlar onun kilit hedefleri.

Bu roman da diğerleri gibi, Los Angeles’ta geçiyor. Bazen şehirdeki nezaket ve adalet kaybından bunaldığını ve hikayenin sonlarına doğru Marlowe’un bu şehirden biraz daha fazla bıktığını hissettiriyor.

Chandler’ı okumak, karışık bir iplik yumağını çözmek gibi; tam sonu bulduğunuzu düşündüğünüzde başka bir düğüme rastlıyorsunuz. Zenginlik ve nüfuz sahibi insanların adalet sistemini ve medyayı nasıl manipüle ettiklerini gözlerken, kendilerini para ve güç kazanmak için kullandıkları toplumdan nasıl ayırdıklarını inceleyen bir Amerikan romanı olarak şahane bir örnek.

Uzun Veda, yeteneğinin zirvesindeki bir yazar tarafından yazılmış, herkes için mutlaka okunması gereken bir başyapıt.

Kitabın Adı: Uzun Veda

Yazarın Adı: Raymond Chandler

Çeviren: Sevin Okyay

Yayınevi: Alfa Kitap

Sayfa Sayısı: 464

Yayımlandığı Yıl: 2022

KÖSTEKLİ SAAT

Güneş karşı tepenin ardında kaybolmak üzereydi. Yaz sıcağı, yerini serinliğe bırakıyordu. Alper ve Handan, yoğun geçen bir günün ardından kendilerini yaşlı bir meşenin gölgesine, yan yana koydukları kamp sandalyelerine atmışlardı.

Handan sandalyesini Alper’e iyice yaklaştırıp başını onun omzuna dayadı. “Alper, seni seviyorum. Eline sağlık. Sayende çadırlarımız çok güzel oldu. Hem böcek de giremez.”  Sesinde en güzel duyguların harmanlandığı sıcacık bir tını vardı.

Alper sevgilisine iyice sokulup elini sımsıkı tuttu. “Ne demek hayatım, çok yorulduk, biraz dinlenelim. Hava kararmadan yürüyüşe çıkarız.”

Çaylarını bitirdikten sonra çantalarını alıp gün batımı eşliğinde keyifli bir doğa yürüyüşüne başladılar. Bir süre sonra iki yanında menengiç, meşe, zeytin ağaçlarının olduğu, yer yer kekiklerin çiçek açıp etrafa mis gibi kokular saçtığı patika bir yola girdiler. Yolun sonunda meyve ağaçları ile dolu bir bahçe vardı. Pırıl pırıl parlayan armutlar dışında meyvelerin çoğu henüz olgunlaşmamışlardı. İri, sarı armutların cazibesine ikisi de dayanamadılar.  Birkaç tanesini koparıp çantalarına koydular. Bahçenin sahibine bir not yazıp bir miktar para ile birlikte ağacın yanındaki bir taşın altına, görünür bir biçimde sıkıştırdılar. Ellerindeki armutları ısırarak yollarına devam ettiler.

Bahçeden çıktıklarında hava iyice serinlemiş, ortalık kararmıştı. Alper, çantasından çıkardığı el fenerini yaktı. Geldikleri patika yoldan, fenerin ışığında geri dönüyorlardı.

Birden Alper, “Bir şeye bastım galiba,” dedi.

Feneri toprağa doğru tutup baktı. Gümüş bir köstekli saat, fenerin ışığıyla parlıyordu.

Alper gözlerini kamaştıran saati yerden alıp incelemeye başladı. Kapağında kabartmalı biçimde Ali diye yazıyordu. Sahibinin adı olmalıydı bu.

Handan, “Bırak şu pis şeyi,” dedi. “Toz içinde baksana. Camı da çatlamış.”

Alper aynı fikirde değildi. “Hayatım, ne dediğinin farkında mısın? Şunun güzelliğine bak. Çok değerli bir şeye benziyor bu.”

***

Ertesi gün, sıcak bastırmadan çadırlarını toplayıp arabaya bindiler. Yolda önlerine bir koyun sürüsü çıktı. Sürünün başında al yanaklı, kıvırcık saçlı, altı yedi yaşlarında bir çocuk vardı. Onun arkasından saçı sakalı ağarmış, elli yaşlarında esmer bir adam belirdi.

Alper arabayı durdurdu. Handan, koyunların tatlılığına dayanamayıp arabadan indi. Koşarak bir kuzuyu kucağına aldı, sevip sarmaladı. İrice bir koyunun kendisine doğru yaklaştığını fark edince kucağındaki kuzuyla beraber geri geri gitmeye başladı. O geri gittikçe koyun da meleyerek üstüne doğru geliyordu.

Sevgilisinin korktuğunu gören Alper de arabadan indi. “Hayatım, galiba o kucağındakinin annesi. Yavrusunu istiyor.”

Durumu anlayan Handan, kuzuyu bıraktı. Çocuğa dönüp “Merhaba, yakışıklı. Adın ne bakayım senin?” dedi.

“Ergün,” dedi çocuk. Utanarak yanındaki adamın yanına kaçtı. Adam, gelen yabancıların hayvanları sevmesine alışkındı. “Merhaba. Hoş geldiniz. Benim adım Hasan. Sizi daha önce hiç görmedim. Herhalde buralı değilsiniz.”

“Evet, küçük bir tur yapıyoruz. Efes’e gittik. Şimdi de Şirince’ye gideceğiz. Oradan da Aziz Nesin Matematik Köyü’ne uğrayacağız,” dedi Alper. “Suyumuz ve erzağımız bitti. Onları tedarik etmemiz lazım.”

“Sizin gibi gezmeye çok insan gelir buralara. Güzeldir buralar. Kıyamet havadisiyle Şirince de meşhur oldu.”

Babasının yabancılarla konuşmasından cesaret alan küçük çocuk elindeki ekmeği Handan’a uzattı.

“Teşekkür ederim yakışıklı. Sen ye afiyet olsun,” dedi Handan çocuğun başını okşayarak.

Hasan, elindeki sopayla sağ taraftaki yolu gösterdi. “Bizim köyümüz buraya çok yakındır. Ben de oğlumla eve gidiyordum. Gelin misafirimiz olun. Tuzlu ayranımızdan için. Yörük ayranı meşhurdur. Gittik de bir tuzlu ayran ikram eden olmadı demeyin sonra.”

Aşıklar birbirlerine bakarak karar verdiler. Alper, “Olur tabii,” dedi.

Hasan, alnındaki teri sildikten sonra tarif etti köyü. Alper arabayı yavaş yavaş sürerken adam koyunlarının ardından tarladan geliyordu. Çocuksa kuzularla beraber hoplayıp zıplayarak babasının önünden ilerliyordu.

***

Köye girdiklerinde önlerine çıkan tavuklar gıdaklayarak kaçıştı, bazıları arabanın altında kalmaktan son anda kurtuldu. Karşı taraftan birkaç inek geliyordu. Arabaya dokunmadan ters istikamette ilerlediler.

Camı açtı Handan, yoğun tezek kokusuyla karşılaşınca istemsizce burnunu tuttu. Alper’in kokuya bir tepki vermediğini görünce burnunu sıkmayı bıraktı. Sonuçta doğanın kokusuydu bu. Doğadan her ne kadar uzaklaşmış olsa da insan onun bir parçasıydı. Alışması zaman almadı.

Yanından geçtikleri iki katlı betonarme evin avlusunda şalvarlı, şişmanca bir kadın tavuklara yem veriyordu. Birbirleriyle kıyasıya mücadele veren hayvanlar karınlarını doyurma derdindeydi. Yemin büyük kısmını iri bir horoz topluyordu. “Kış kış…” diyerek horozu uzaklaştırmaya çalıştı kadın.

Köyün bakkalını gördüklerinde seslendi Handan. “Hayatım, burada dur. Erzak alalım. Ne olur ne olmaz, bir daha fırsatımız olmayabilir.”

“Haklısın hayatım,” diyen Alper çoktan sağa çekmişti. Kendilerine yönelen bakışlardan buraya yabancı olduklarını hissettiler.

Bakkala girmek üzereyken az ilerideki köy meydanına doğru bir kadının koştuğunu, ardından da birkaç kişinin ona yetişmeye çalıştığını gördüler. Dükkana girmekten vaz geçip onların arkalarından gittiler. Köy kahvesine giren kadının etrafında bir kalabalık oluşmuştu.

Mavi, siyah desenlerde şalvar giymiş, başörtüsünü de şalvarının rengine uydurmuş olan köylü kadın “Emmilerim, ağabeylerim, babam yok! Dün sabah evden çıktı. O vakittir ortalarda yok. Gören ya da duyan oldu mu?” diye telaşla haykırdı kahvenin ortasında.

Kahvedekiler hep bir ağızdan “Abooov Ali Emmi!..” diye bir ses çıkardılar. Anlamsız bir uğultu başladı.

Ergün ve babası, önlerinde koyunlarıyla köy meydanında görünmüşlerdi. Onları gören kalabalık uğultuyu kesmiş, öfkeyle baba oğula bakıyordu.

Olanlara anlam veremeyen Hasan meraklı sesiyle kendilerine bakan kalabalığa bağırdı. “Hayırdır? Ne oldu yine? Neden toplandınız? Ne diye bakıyorsunuz?”

Az önce haykıran şalvarlı kadın, Hasan’ın yanına gelip yakasından tuttu. Bağırmaya başladı. “Tüh boyu devrilesice Hasan. Senin gibi gardaş olmaz olsun. Ne yaptın babamıza?”

Hasan boş boş bakıyordu ablasına. “De git işine Güllü. Bütün gece dağlarda koyun gezdirdik Ergün’le. Babam evde değil miydi?”

Yakasını tutan ablasının kollarını tutup itti.

Kadın elini tehditkarca sallayarak bağırdı. “Mal meşat uğruna kıydın değil mi babamıza? Ama yok. Yanına kalmayacak. Şimdi seni jandarmaya haber edeyim de gör. Tutun ahali şu katili! Bir yere kaçamasın.”

Azgın kalabalık Güllü’nün talimatıyla Hasan’ın üzerine çullandı. Hasan kendisini tutan insanlardan var gücüyle kurtulmaya çalışıyor, adeta can çekişen koyunlar gibi debeleniyordu.

Ergün ise “Bırakın babamı! Bırakın babamı!..” diye bas bas bağırıyordu.   

Bu hengameyi Alper’in çığlığı böldü. “Yeter, durun! Çocuk var görmüyor musunuz?”

Uzun boylu, orta yaşlarda, zayıf bir adam Alper’le Handan’a bakıp bağırdı. “Siz kimsiniz be? Nereden çıktınız?”

Alper, “Tanrı misafiriyiz. Şirince’ye gidiyorduk, yolumuz düştü. Sen kimsin?” diye aynı ses tonuyla cevap verdi.

“Ben bu köyün muhtarıyım. Adım Haydar.”

“Şimdilik kimse suçlu falan değil. Kaldı ki ortada bir suç da yok. Gidin işinizin başına.”

Alper, Handan, Hasan ve Ergün, kalabalığın şaşkın bakışları arasında  köy meydanından hızla uzaklaştılar.

***

Yol boyu kimse konuşmadı. Yaşadığı şoktan elleri titreyen Hasan’ın sakinleşmesini beklediler. Eve geldiklerinde biraz rahatlayan Hasan, bahçenin mavi boyalı demir kapısını açarak önce koyunları içeri soktu, ardından misafirlerini buyur etti. Yolu bilen koyunlar ağıllarına yerleşmiş, buldukları gölgelere yatmışlardı bile. Avluda tavuklar, ördekler, hindiler kedi ve köpek anlaşmışçasına birbirlerine bulaşmadan dolaşıyorlardı.

Herkes sandalyelere oturunca, başörtüsünden taşan kumral saçlarıyla güzel yüzlü, genç bir kadın ayranları getirdi. Dolu bardakları önce misafirler aldı, ardından ev ahalisi.

Genç kadın, kalan son bardağı alarak sandalyeye oturdu. Aşıklar aileye, ev sakinleri ise misafirlerine bakıyordu. Sessizliği Hasan bozdu. “Beni ve oğlumu tanıyorsunuz zaten, bu da hanımım Kerime.” Genç kadın misafirlere gülümsedi.

“Ben Alper.”

“Ben de Handan.”

Memnuniyetini gülümseyerek gösterdi herkes. Oluşan kısa sessizliği Alper bozdu bu sefer.

“Hasan abi, hayırdır? Neden saldırdılar ki sana?”

“Hiç sorma Alper kardeş. Babam geçen hafta vasiyetini açıkladı. Öldüğümde neresi kime kaldı bilin, mal kavgası etmeyin, dedi. Ama iyi etmedi. Hiçbirimiz bu işten memnun kalmadık. Bir de damat işe karıştı. Ortalık mahşer yeri gibi oldu.”

Yutkunduktan sonra devam etti. “Babam arada bir uzaklaşır buralardan. Ama bu sefer gerçekten kaybolduysa ya da öldüyse sen o zaman gör tantanayı.”

Alper durumun ciddiyetini savcı adayı olarak çoktan kavramıştı. İçindeki soruşturma tutkusuna engel olamadı. İşin üstüne gitmeye karar verdi.

“Hasan abi, babanın resmi var mı?”

Hasan, cüzdanından çıkardığı resmi uzattı. “Adı Ali.”

 Alper ve Handan fotoğrafa bakınca şaşkınlık ve korku karışımı bir duyguya kapıldılar. Resimdeki adamın ceketinde takılı olan köstekli saat şu an Alper’in cebindeydi.

O saati yerden almasıyla olaya istemeden dahil olmuşlardı. Handan, sevgilisine ben sana demiştim bakışları atarken durumu çaktırmamaya çalışan Alper, fotoğrafı geri uzatıp “Hasan abi, şu meseleyi güzelce bir anlatsana,” dedi.

“Dediğim gibi işte. Babam geçen hafta vasiyetini açıkladı. Neymiş kavga etmeyecekmişiz. Ama işi çorba etti. Hemen hemen eşit üç tarlası var babamın. Benim istediğimi tarlayı Güllü ablama, onun istediğini en küçüğümüz Hatice’ye, Hatice’nin istediğini de bana verdi.”

Alper güldü. “Aranızda anlaşsanız mesele çözülecek işte ne güzel.”

“Aramızda anlaşalım, istediğimiz arazileri gönlümüze göre paylaşalım desek bu sefer de birbirimize güvenip tapuya gidemiyoruz. Herkes önce sen imzala diyor ama kimse imza atıp tarlaları takas etmeye yanaşmıyor.”

“Babanızın istediği gibi neden paylaşmıyorsunuz?”

“O zaman da evler iç içe olacak. Mahremiyet neyin kalmayacak. Baba neden böle ettin diyoruz. İç içe yaşayın, birbirinizden kopmayın diye yaptım diyor.”

“İyi de bu durum sadece seni etkilemiyor ki Hasan abi. Babana bir şey olduysa bunu kardeşlerin de yapabilir. Ablan neden suçu sende bulup bağırdı?” dedi Handan.

Beklenmedik bu soru bakışların ona yönelmesine yol açtı.

Ortama rahatsız edici bir sessizlik hakim olmuş, Handan’ın sorusu Hasan’ın düşünmesine yol açmıştı.

“Valla nasıl desem bilemedim şimdi. Babamla anlaşamadığımı köyde bilmeyen yoktur ama kardeşlerimle aram hep iyiydi bu zamana kadar.” Yeniden düşüncelere daldı.  Bir süre daha sessizlik devam etti.

Neden sonra, “Aklımı karıştırdın Handan bacım,” diyerek kaşlarını çattı. “Gerçekten Güllü niye böyle yaptı?”

Kocasının öfkeden kıpkırmızı kesilen suratına bakakalan Kerime araya girdi. “Dur hele herif. Bir şey olduğu yok. Yapmadığı şey değil, dağ taş dolaşır dolaşır gelir Ali babam. Sinirlendiği zamanlar hep böyle yapar, bilmezmiş gibi konuşma.” Bakışlarını Handan’a çevirerek devam etti. “Bacım sen de ne demek bir şey olduysa falan? Kayınbabamı biri öldürmüş gibi konuşmasana Allah aşkına.”

Handan bu çıkış karşısında kendini mahcup hissetti, sustu.

Hasan birden ayaklandı. “Doğru dedin hanım, n’apalım? Gidip arayalım bari.”

Hasan önde, diğerleri arkada evden çıktılar.

***

Köy çevresinde, konu komşunun da katıldığı hummalı bir arama çalışması başlamıştı. Alper ve Handan kimseye çaktırmadan saati buldukları yere doğru gittiler.

Handan, yanlarındaki insanlar uzaklaşıp sevgilisiyle baş başa kalınca endişeli bir sesle “Off, aşkım ya. Senin saat merakın yüzünden başımıza gelenlere bak. Dua et de bulalım şu yaşlı adamı. Yoksa başımız belaya girecek,” dedi.

Alper onu teselli etti. “Bir şey olmaz hayatım merak etme. Unutma ben savcı adayıyım. Olur da savcı olmayı başarırsam ne olaylar yaşayacağım bir düşün. Evlendiğimizde bana böyle mi destek olacaksın?”

Evlilik kelimesini duyan Handan’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Saati buldukları yere gelince etrafı dikkatle incelediler. Epeyce araştırdılar.

Yürümekten yorulan Handan daha fazla kendini tutamadı ve “Yeter ya, gezimizin içine ettin,” diye sevgilisine çıkıştı.

Tam o anda, “Galiba bir şey buldum!” diye bağırdı Alper. Kalıp gibi yere mıhlanmış bot izlerini gösterdi. Ardından Handan’a döndü. “Hayatım, saat yüzünden, bu olaya istemeden de olsa bulaşmış oldum. Bu işi çözmeden buradan ayrılamam artık. Çok sıkıldıysan araba orada, bin git İstanbul’a.”

Handan’ın yüzü bir anda allak bullak oldu. Böyle bir cevap beklemiyordu. Alper’i kırdığını düşündü. Bir cevap vermeden sessiz adımlarla onun arkasından yürümeye devam etti.

Alper bir daha durdu, yere iyice eğildi. Handan yine ne oldu diye düşünürken onu duymuşçasına heyecanla konuştu. “Bak Handan, bak!”

Toprak zemini gösteriyordu. “Başka bir iz daha var. Bir kundura izi. İki kişiler.”

Handan bu işten uzak durmak istiyor ama sevgilisini bırakıp gidemiyordu. Koşar adım izleri takip eden Alper’e yetişmekte zorlanıyordu. İyice geride kalmıştı.

İzler, derme çatma ahşap bir kulübenin önünde sonlandı. Alper içeride bir şey bulacağından emindi. Handan’ın kendisine yetişmesini beklemeden kapıyı açtı.

Arı kovanlarının arasında bir adam boylu boyunca yere uzanmış yatıyordu. Alper, hemen adamın nabzını yokladı. Adamın ölmüş olduğuna emin olunca yüzüne baktı. Aranan Ali Bey hakkın rahmetine kavuşmuştu. Cesedi incelemeye niyetlendiği sırada kulübeye giren Handan çığlığı bastı.

Alper, sinir krizine giren sevgilisini sakinleştirmek için ne yapacağını bilemedi. Sonunda  eliyle ağzını kapayarak onu susturmaktan başka öaresi kalmadı.

“Handan, sevgilim, sakin ol. İyice bulaştık bu işe. Bağırıp durma, dikkat çekmeyelim.”

Genç kız, ağlamaya başladı bu sefer de. Bir süre sonra ilk şoku atlatınca ağlamayı bıraktı. Titrek bir sesle sordu. “Alper, aşkım biz ne yapacağız? Ya suç üzerimize kalırsa. Saati de cesedi de biz bulduk. Bu yaşımda hapse girmek istemiyorum.”

“O zaman susacaksın aşkım. Sakin ol lütfen. Merak etme bu işi çözeceğiz.”

Oldukça soğukkanlı görünen Alper üstündeki tişört ile atleti çıkardı, tişörtünü tekrar geri giydi. Atletinden kopardığı kumaş parçalarını eline sararak kendine ilkel bir eldiven yaptı. Sakinleşen sevgilisini kulübenin dışına çıkardıktan sonra cesedi incelemeye başladı.

 Cesedin vaziyetinden öleli çok olmadığı anlaşılıyordu. Yerdeki toprakta boğuşma izleri vardı. Maktulün kendini korumak için mücadele ettiği belliydi, tırnak araları pislikle dolmuştu. Ayrıca etrafa saçılmış küçük yeşil kumaş parçaları vardı. ‘Katilin kıyafetini yırtmış olmalı’ diye düşündü Alper. Maktülün ayağındaki kunduralara baktı. Zemini incelemeye koyuldu. Aradığı bot izini bulmuştu, takip ederek kulübeden çıktı. Sevgilisine beklemesini belirten bir el işareti yaptıktan sonra izleri takip etmeyi sürdürdü. İzler asfalt yola çıkıyordu. Belli ki katil buraya kadar yürümüş ve arabayla veya başka bir vasıta ile olay yerinden  ayrılmıştı.

Sevgilisinin yanına dönünce, kulübeye son bir kez daha girip incelemelerini tamamladı. Bulduğu bir çalı parçasıyla kendisinin ve Handan’ın ayak izlerinin üzerini örttü. Birlikte olay yerinden uzaklaştılar.

Handan sakinleşmiş gibi görünse de sesi endişeliydi. “Hayatım, ölüyü oracıkta bıraktık. Bu işten nasıl sıyrılacağız?”

“Aşkım, dikkatli olmalıyız. Sakin kafayla araştırıp bu cinayeti çözeceğiz. Ondan sonra jandarmaya haber vereceğiz. Şimdi Hasan abinin kardeşleriyle konuşmaya gidelim. Tahminime göre katil bu köyden birisi.”

Aşıklar yeniden köyün yolunu tuttular.

***

Birbirine benzer evlerin arasından geçerken yolda rastladıkları ihtiyar bir kadına Güllü’nün evini sordular. Aşağı yukarı kırk hane bulunan köyde aradıkları evi bulmaları zor olmadı. Güllü tek katlı evinin girişinde, üstünü asma yaprakları kaplamış gölgeliğin altına yerleştirilen sedirde tek başına oturuyordu. Kapıda beliren yabancıları görünce yerinden fırlayıp “Siz daha gitmediniz mi? O katil şerefsizini almışsınız ahalinin elinden. Sizin derdiniz ne?” diye bağıdı. Öfkeden kudurmuş gibiydi.

Gençler neye uğradıklarını şaşırdılar, sanki karşılarında bir alev topu vardı  ve kendilerine doğru yaklaşıyordu. Handan, Alper’i şaşırtan bir hamle ile iki elini beline koyup bağırdı. “Bana baksana sen. Ortada bir suç varsa herkes şüpheli olur. Kardeşini suçlayarak kendini temize çıkaramazsın. Ne malum senin bir haltlar yemediğin?”

Kadın üstlerine yürümeyi kesse de bağırmaya devam etti. “O da ne demek? Ben babamı çok severim, bunu herkes bilir. Babamla anlaşamayan o hayırsız kardeşim Hasan.”

Handan ağzını açamadan araya girdi Alper. “Olabilir ama ortada bir suç varsa siz de en az kardeşiniz kadar şüpheli durumdasınız.” Gayet sakin bir sesle çıkmıştı kelimeler ağzından.

“Sen kimsin de böyle bilmiş bilmiş konuşuyorsun?”

“Savcı adayı Alper Sezdiren. Ters ters konuşmayı bırakıp sorularımıza cevap verseniz iyi olur.”           

Güllü, ne diyeceğine karar veremedi. En sonunda evin kapısına doğru seslendi. “Kamil, bir bak hele! Burada bir genç, savcıyım filan diyor.”

Uzun boylu, kürdan gibi zayıf bir adam kendini zor taşıyormuşçasına ağır ağır yürüyerek yanlarına geldi. “Ne oluyor hanım? Ne bağrışıp duruyorsunuz sabahtan beri? Siz de kimsiniz? Ne istiyorsunuz?” Huysuz, asabi, ters birine benziyordu.

“Merhaba Kamil Bey. Ben Alper. Ali Bey kayıp, onu arıyoruz. Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Sana ne? Hem bir kere sen kimsin de bana soru soruyorsun?”

“Savcı adayı Alper. Sorularıma doğru cevap vermeniz lehinize olur.”

Savcı kelimesini duyan adamın tavırları bir anda yumuşadı. “Dün sabah kahvedeydi. Az dolaşacağını söyleyip gitti. Arada yapar böyle. Gece gündüz demez, çıkar dolaşır. Ama gidiş o gidiş. Dünden beri ortada yok. Oğlu var bunun, Hasan. Hiç anlaşamazlar. Hayırsız evladın teki. Gözünü dünya malı hırsı bürümüş. Bu da dün gece koyunları dağa çıkarmış. Kesin tenha bir yerde kıydı babasına.”

Adamın bu kadar kendinden emin konuşması Handan’ı çok rahatsız etti. “Kamil Bey o kadar kesinmiş gibi anlatıyorsunuz ki sanki ne olduysa sandalyeyi çekip oturdunuz çekirdek çitleyip izlediniz!”

“Yani bacım. Ben çekirdek sevmem. Bir sigaram var o da beni yakında yollar öteki tarafa. Ama görmesem de dediğim gibi olduğunu biliyorum.”

“Hep aynı şeyi söylüyorsunuz. Eşin de senin gibi Hasan Bey’i suçluyor,” dedi Alper.

“Bakkala, berbere… Köyde kime sorsan Hasan yapmıştır, der,” dedi Güllü.

Kocası Kamil de karısını tasdik ederek başını aşağı yukarı salladı.

“Ali Bey’in anlaşamadığı başka birileri var mı?” diye sordu Handan.

“Yoktur. Namazında niyazında yaşlı bir adam işte. Arada bir karşı köyün bakkalına yardıma gider. Boş durmayı hiç sevmez kayınbabam.”

“Bey, iyi dedin. Bakkala gitmiş olmasın yine? Geçen ay üç gün aradık da karşı köyde bakkalda kalmıştı ya.”

“Yok, hanım yok. Ben sordum bakkala, iki gündür oraya da gitmemiş.”

Bunu duyan Güllü yelkenleri suya indirdi. O gudubet kadın gitmiş yerine biçare, zavallı bir kadın gelmişti sanki.

Kamil,  “Dur hele hanım. Çıkar bir yerden yapmadığı şey değil ya,” dedi ters bir sesle, ağlayıp dövünen karısını susturmak için.

***

Maktulün evini yol ortasında top oynayan çocuklara sordular. Evin önüne geldiklerinde hiç beklemedikleri bir şey oldu. Kapı birden açıldı ve tepeden tırnağa askeri kamuflajlı, iri yarı, uzun sakallı bir adam karşılarında belirdi.

Alper, adama sorgulayan gözlerle baktı. “Sen kimsin?”

Gözleriyle karşısındaki gençleri baştan ayağa süzen adam tok bir sesle, “Ben İzzet,” diye karşılık verdi. “Bu köyde yaşıyorum. Asıl sen kimsin?”

“Ben savcı adayı Alper. Evinden çıktığın Ali Bey kayıp onu arıyorum. Sen neden buradasın?”

Savcı kelimesini duyan adamın alnı kırıştı. Kaşlarını çatıp çirkin çirkin baktı. “Nedeni mi var? Komşum Hatice, evde tek kaldı. Babası için endişeleniyor. Destek olmak istedim.”

“Sana mı düştü el alemin kızına destek olmak?” diye sertçe sordu Handan.

Ufak tefek bir kızın kendisini terslemesi İzzet’in zoruna gitmişti. Ama tatsızlık çıkarmak istemediğinden dikkatli konuştu. “Bana bak bacım. Burası ufacık bir köy. Biz hep birbirimize yardım ederiz. Sizin gibi şehirli çocuklar bizi anlamaz.”

“Ne bu kıyafet? Askerden mi kaçtın?” dedi Alper.

“Yok, keklik avlamaya gittiydim,”.

Tatsız sohbet sona ermişti.

Aşıklar, İzzet’in çıktığı kapıdan bahçeye girdiler. İki katlı beyaz badanalı ev, bahçenin sonundaydı. Birkaç tavuk ortalıkta dolaşıyordu. Bahçedeki sessizliği de sadece tavukların başındaki horoz bozuyor, bulduğu yiyeceğin başında eşelenirken tavukları çağıran sesler çıkarıyordu.

Evin yeşil boyalı demir kapısı aynı pencereler gibi sonuna kadar açık bırakılmıştı. V yakalı beyaz tişörtlü genç bir kız pencereden bakıp seslendi.

“Kime baktınız?”

Handan, genç kıza gülümseyerek cevapladı. “Sen, Ali Bey’in kızı Hatice olmalısın.”

Kız, “Evet, babam iki gündür kayıp. Herkes onu arıyor,” diye üzgün bir sesle karşılık verdi.

“Biliyoruz Hatice. Biz de duyduk, köylüler gibi aramaya çıktık.

Meraklanan genç kız hızlı adımlarla yanlarına geldi. “Bulundu mu babam? Neredeymiş?”

Hatcenin haline üzülen Alper, “Yok, maalesef henüz bulunmadı,” dedi. “Biz belki senden bir şeyler öğrenirsek babanı bulmamız kolaylaşır diye geldik.”

“Buyurun. Ne öğrenmek istiyorsunuz?” Sesinde hayal kırıklığı vardı.

“Bize babanı ve kardeşlerini anlatır mısın biraz?”

Alper’i şöyle bir süzen Hatice, cevap verip vermeme konusunda kısa süreli bir tereddüt yaşadı. “Babam iyi birisi. Herkes onu sever. Arada bir abimle tartıştıkları olur. Ama onun ağzının payını da ablam verir. Biz üç kardeşiz. Ablam Güllü, abim Hasan ve ben. Anam iki sene önce öldükten sonra babamla iki başımıza kaldık.” Konuşmasına ara verdi, gözleri dolmuştu. Eliyle gözlerini silerek devam etti. “İki gündür eve giresim gelmiyor. Babam olmayınca tadı yok evin. Camı, kapıyı sonuna kadar açtım. Belki babam gelir de içeri girer diye.”

“Baban mirasını açıklamış ama bir anlaşmazlık varmış,” dedi Alper.

“Evet. Babam aile bağlarımız kopmasın diye birbirimizin evine yakın olan tarlaları diğer kardeşlere bırakacakmış. Eniştem, ablam ve abim hiç istemedi.”

Handan bahçe kapısını göstererek “Az önce şu kapıdan bir adam çıktı,” dedi. “Neden gelmiş? Seninle ne konuştu?”

“Komşumuzun oğlu İzzet. Biz birbirimizi seviyoruz. Kimseye bir şey söylemedik ama yakın zamanda evlenmek istiyoruz.”

“Baban ne diyor bu işe?” diye sordu Handan.

“Bilmem, söylemeye cesaret edemedik. Henüz haberi yok.”

“Peki, Hatice. Seninle tanıştığımıza memnun olduk.”

Handan hadi gidelim dercesine sevgilisinin elini tutmuştu. Hatice’nin şaşkın bakışlarını geride bırakarak bahçeden çıktılar.

***

Dar yollardan geçerek köy meydanına çıktılar. Kapısında MUHTARLIK yazan küçük bir yapının önünde üst üste dizilip güzelce istiflenmiş beyaz sandalyeler, köyün her türlü eğlencesinin burada yapıldığına dair bir izlenim uyandırıyordu.

Muhtar, kahvede karşılaştığı aşıkları makamında görünce bir hayli şaşırdı.

Alper hemen söze girdi. “Haydar Bey merhaba. Müsaitseniz, sizinle biraz konuşmak istiyoruz.”

Muhtar, gençlerin iyimser tavrına kayıtsız kalamadı. Eliyle masasının önüne karşılıklı konulmuş sandalyelere oturmaları için işaret ettiği sırada telefonu çaldı.

“Ya!.. Öyle mi? İnanılır gibi değil,” gibi kısa sözlerin ardından telefonu kapattı. Telaşlanmıştı. Gençlerin pür dikkat kendisine baktığını görünce açıklama yapma gereği duydu. “Arayan jandarma komutanı Samet’ti. Ali Emmi’nin kaybolduğunu bildirmiştim. Aramaya çıkmışlar ama ölüsünü bulmuşlar. Hem de benim arı kovanlarımın olduğu kulübede.”

Handan ve Alper şaşırmış gibi yaptılar. Oysa ikisi de bunun olacağını biliyorlardı. Handan’ın tek endişesi suçun üzerlerine kalmasıydı. Alper’se rahat görünüyordu. 

Muhtar endişeli bir sesle, “Benim kulübemde bulunduğu için suçlu muyum ben şimdi?” dedi.

“Yok, şimdilik kimse suçlu değil ama sizin de ifadenizi alacaklardır,” diye konuştu Alper.

Muhtar, Alper’e dik dik baktı.

Bunun üzerine Alper bir açıklama yapması gerektiğine karar verdi. “Ben hukuk mezunuyum. Savcılık sınavlarına hazırlanıyorum.”

Muhtar “Hımm… ” diye bir ses çıkardı önce, ardından “Şimdi anlıyorum bu olayla neden bu kadar ilgilendiğinizi,” dedi. “Peki o zaman sizce kim öldürdü Ali Emmi’yi?”

Düşünceliydi, sorduğu soruya bir cevap beklemeden devam etti. “Cesedi benim kulübede bulunmuş. Ben ne yapacağım şimdi? Ya suç bana kalırsa?” Yaşadığı korku ve telaş sesine de yansımıştı.

 “Talihsiz bir tesadüf sonucu biz de bu işe bulaştık,” dedi Alper. “Bu olaydan sıyrılmak için araştırmaya başladık. İlk iş rahmetlinin çocuklarıyla görüştüm. Kimin yaptığına dair güçlü bir tahminim var ama sizinle konuştuktan sonra karar vereceğim. Siz de bizim gibi bu işe bulaştınız. Sorularıma cevap verirseniz bu beladan birlikte sıyrılabiliriz.”

Handan atıldı. “Şu miras işini siz de biliyorsunuzdur. Bu meseleyi bir de sizden dinlemek isteriz.”

Muhtar çoktan teslim olmuştu, ikiletmeden anlatmaya başladı. “Evet, şu mesele… Ali Emmi’nin çocukları karşılaştıkları yerde birbirlerine bağırıp çağırıyorlar. Köyün huzurunu kaçırdılar resmen. Bu kadar da olmaz ya canım… Aslında Hasan itiraz etti ama Güllü’nün kocası kadar değil.”

Aşıklar aynı anda sordular. “Nasıl yani?”

“Kamil, yani Güllü’nün kocası, rahmetliye en çok kendilerinin baktığını, bu yüzden Güllü’nün mirastan daha fazla pay alması gerektiğini düşünüyordu. Hatice pek ses etmiyor da Hasan dikleniyordu biraz. Anlayacağınız araları zaten açıktı. Bunun üzerine Ali Emmi kime nereyi bıraktığını açıklayınca araları iyice bozuldu.”

“Onlarla konuştuk. Böyle bir şey demediler. Hatta birbirleriyle iyi anlaştıklarını, aralarında bir sorun olmadığını, sadece Hasan’ın babasıyla anlaşamadığını anlattılar.”

Muhtar, Alper’e dikkatle baktı. “Tüm köy, size bu söylediklerime şahit olur.”

“Peki Hasan nasıl biri?”  diye sordu Handan.

“Hasan biraz dik kafalıdır. Çobanlık yaparken sürekli kitap okur. Neler okuyorsa kahveye gelir, bilmiş bilmiş konuşur.”

Aşıkların anlamsız bakışlarını görünce devam etti. “Kızlar da erkekler gibi okutulmalı, kadın erkek eşittir, herkes ilim öğrenmelidir. Falan filan işte.”

“Eee… Ne var bunda? Doğru söylemiş,” diye homurdandı Handan.

Alper konuyu değiştirmek istedi. “Peki ya Hatice?”

“O en küçükleri. Abisi Hasan okusun istedi, çok uğraştı. Ablası Güllü ise evlenmesini istedi. Kamil’in bir akrabası görücü gelmişti. Hasan karşı çıktı. Hatice de istemem diyince eniştesi kızın aklını karıştırdın diye kavga etmişti yine Hasan’la.”

Handan hiddetli bir sesle sordu. “Peki ya Hatice. Hatice’ye sen ne istiyorsun diye soran yok mu?” Duruma sinirlenmişti. “Belki bir sevdiği vardır kızın!…”

“Valla bir dedikodu dolanıyor. Komşularının oğlu İzzet ile ilgili ama gözümle görmediğim için bir şey diyemem.”

“Peki diyelim ki böyle bir şey var. Rahmetli ne derdi İzzet’in kızını istemesine?”

Soruyu soran Alper’di.

“Zor soru. Rahmetlinin babasıyla İzzet’in dedesi eskiden kavgalıydı. Ali Emmi ile İzzet’in babasını yeni barıştırdık. Bilemedim şimdi.”

Sohbeti içeriye giren jandarma böldü. Uzun boylu, kısa saçlı jandarma komutanını gören Muhtar ayağa kalkıp onu karşıladı. “Hoş geldin Samet Komutan.”

Jandarma bu sıcak karşılamaya aldırmadı. “Haydar Muhtar! İfadeni almamız gerekiyor.” Sertçe konuşmuştu.

İri yarı jandarmayı görünce telaşlandı Handan. Alper sakin görünüyordu, vaktinin geldiğini düşünerek söze girdi. “Komutanım, biliyorum vazifenizi yapıyorsunuz. Sizden bir kaç ricam olacak. Eğer söyleyeceklerimi yaparsanız olay çözülecektir.”

Samet Komutan öfkelendi. “Sen de kimsin be? İşime ne karışıyorsun?” Sesinin tonu daha da sertleşmişti.

Alper, cebindeki köstekli saati çıkarıp muhtarın masasının üstüne bıraktı. Saati gören Muhtar hayretle bağırdı. “Yemin ederim, rahmetli Ali Emmi’nin meşhur saati. Bunun sende ne işi var? Sen mi kıydın Ali Emmi’ye?”

Samet Komutan, Muhtar’ın sözlerinin ardından kelepçesini çıkardı Alper’in üstüne yürüdü. Üç kişi arasında bir itişip kakışma yaşandı. Arbedeyi Handan’ın çığlıkları durdurdu. Herkesin kendisine baktığını görünce “Çok saçma düşünüyorsunuz,” dedi nefes nefese. “Sizce Ali Emmi’yi biz öldürsek saati buraya, gözünüzün önüne koyar mıyız? Alper’in söyleyecekleri var. Belli ki size samimiyetini göstermek için saati çıkarıyor. Bence onu dinleyin.”

Alper, sevgilisinin bu çıkışını içinden takdir etti. Kendisine yönelen bakışlardaki öfkenin farkında olarak kendinden emin konuştu.

“Ben Alper Sezdiren. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Savcılık sınavlarına hazırlanıyorum. Gezimiz sırasında bu saati buldum. Tesadüfi bir şekilde yolum buraya düştü. Saatin sahibinin kayıp bir amca olduğunu burada öğrendim. Araştırmalarım sonucunda cesedi de buldum, hatta inceledim. Olay yerinde yeşil kumaş parçaları gördüm. Öğrendiğim kadarıyla ava gidenler burada kamuflaj giyermiş. Muhtemelen birinin kamuflajının parçaları. Ayrıca olay mahalline biri bot ve biri kundura izi olmak üzere iki ayak izini takip ederek ulaştık. Muhtemelen katil bot giymişti. Çünkü maktulün ayağında kundura vardı. Kamuflaj ve botun bulunması işinizi kolaylaştıracaktır.”

Jandarma komutanının kendisini dikkatle dinlediğini görünce devam etti. “Sizden ricam cesedi otopsiye yollayın. Tırnak aralarında muhtemelen boğuşmadan kaynaklı deri parçaları var. Boğuşma olduğunu olay yerinden anlamışsınızdır. Dediğim incelemeler yapılırsa katil bulunacaktır.”

Samet Komutan duyduklarından etkilenmiş görünüyordu.  “Ceset zaten otopsiye gitti. Ben de ilk incelemeyi yaptım. Boynundaki morluklar boğularak öldürüldüğünü gösteriyor. Daha fazla detayı incelemeler sonucu öğreneceğiz. Kumaş parçaları ve varsa tırnak arasındaki deri parçaları zaten incelenecek. Ayrıca olay yerinde taze kan damlaları da bulduk. Eğer maktule ait değilse boğuşma sırasında bir yeri kanayan katilden damlamıştır. Dediğin gibiyse aklanırsın. Ama bu süre boyunca cesedin yerinden ötürü muhtar, şu köstekli saatten ötürü de hanımefendi ve sen, şüphelisiniz. İfadeleriniz alınacak. Bunun dışında miras sebebiyle anlaşamayan çocukları, damadı ve İzzet de sorgulanacak. Hukuk okudum diyorsun o zaman bunların da farkındasındır.”

Sesi biraz önceki kadar sert çıkmamıştı.

***

Katil bulunmuş, maktul defnedilmişti. Tüm köy taziye için rahmetlinin evinde toplanmıştı. Okunan duaların ardından Hasan, kendisine baş sağlığı dileyen Alper’e “Sayende babamın katili bulundu. Rahmetli mezarında rahat edecek. Allah senden razı olsun,” diye karşılık verdi.

“Hasan abi, ben sadece delillerin bulunmasını sağladım. Yalan yok, İzzet’i askeri üniformayla rahmetlinin evinden çıkarken gördüğümde olay yerindeki bot izlerinden dolayı ondan şüphelenmiştim. Şüphelenmekte de haklıymışım. Kumaş parçaları İzzet’in üniformasından yırtılmış.”

Alper’in sözünü kesen Hasan, “Günahını aldık adamın,” dedi. “Nereden bilebilirdik ki katilin aile içinden biri olduğunu?”

“Hepimiz katilin İzzet olduğunu düşündük Hasan abi. Meğer Kamil, kamuflajı İzzet’ten ödünç alıp cinayeti işlemiş, sonra da geri vermiş. Aklınca suçu İzzet’e atacak. Bu kadarını düşünmüş ama boğuşma sırasında maktulün tırnaklarından çıkan deri parçaları ve kendine ait yerdeki kan damlalarını düşünememiş. Gerçekten çok garip. Galiba; insanoğlu en büyük aptallıkları, en dikkatli olmak istediği zamanlarda yapıyor.”

“Kusursuz cinayet yoktur savcı adayı bunu en iyi sen bilirsin,” dedi yanlarına gelen Samet Komutan.

 “Babamın miras yüzünden öldürüldüğüne inanamıyorum Komutanım,” dedi hasan ağlamaklı bir sesle.

Baş sağlığı dileyen Komutan sözü uzatmadan yanlarından uzaklaştı.

Güllü, Hatice ile beraber Hasan’ın yanına geldi. Babalarını kaybetmenin acısını yaşayan kardeşler gerçek zenginliğin sevgi olduğunu geö de olsa anlamışlardı. Birbirlerine baş sağlığı dileyip ağlaştılar. Bu anı bozmak istemeyen Alper yanlarından sessizce ayrıldı.

Aşıklar taziye evinden çıkmışlardı ki Hasan arkalarından seslendi. “Alper kardeş, Handan bacım Allah’a emanet olun. Allah yolunuzu da bahtınızı da açık etsin. Sizi unutmayacağız.”

Hasan’a el sallayan aşıklar köyden ayrıldılar. Arabaya bindiklerinde Handan tüy gibi hafiflemiş bir ses tonuyla “Teşekkür ederim sevgilim. İyi ki varsın. Sayende bir cinayet çözüldü. Sen çok başarılı bir savcı olacaksın. Soğukkanlılığın, keskin zekân… Gerçekten müthiştin.”

O anda Alper’in aklından tek bir düşünce geçti. ‘Bir insan için dünyadaki en büyük gurur kaynağı muhtemelen başarıydı.’ Bu düşünceyi kendine saklayarak sevgilisine uzaktan bir öpücük gönderdi, arabayı çalıştırdı. Sevgilisiyle gezilerine kaldıkları yerden devam edeceklerdi.

İNTİHAR CİNAYETLERİ- 1

İNTİHAR CİNAYETLERİ- 1

Sabahın köründe, felâket habercisi gibi çalan telefonun sesiyle yatağımdan fırlayalı, neredeyse iki saat olmuştu ve ben hâlâ cinayet mahalline ulaşamamıştım. Başkomiser Bahadır’dan yiyeceğim azara mı yanmalıydım yoksa Olay Yeri İnceleme Komiseri Doğan’ın ağzını yaya yaya, “Yine mi geç kaldın Ferit Komiser? Sen memurluğu yanlış anladın galiba. O senin sandığın banka memuru. Sabah dokuz, akşam beş…” diye uzayıp gidecek sözlerine mi, bilemiyordum. Sabaha karşı yastık yüzü gören kafama savurduğum küfürleri annem duysa ağzıma biber sürerdi. Trafik denen tek dişi kalmış canavar geçit vermedikçe, kafamda kurduğum senaryolar da doğaüstü bir hâl alıyordu. Nihayet olay yerine vardığımda çok şükür ki Komiser Doğan da ekibiyle birlikte daha yeni Olay Yeri İnceleme aracından iniyordu. Göz ucuyla beni süzerken bugün bana laf sokamadığı için kahrolduğunu hayal edip Başkomiserimin yanında aldım soluğu. Yine bir cinayet işlenmişti ve yine tanıdık izler görünüyordu etrafta.

“Geç kalmadım değil mi Başkomiserim?”

“Geç kaldık Ferit… Yine geç kaldık.”

“Yine aynı katilin işi mi?”

“Öyle gibi… Bu işte yerine oturmayan bir şeyler var Ferit. Nedir, bilmiyorum fakat içim hiç rahat değil. Bir yerlerde yanlış yapıyormuşuz gibi geliyor.”

Evet, bir yerlerde bir yanlış yaptığımız doğruydu. Öyle olmasa neden haftalardır Başkomiser Bahadır başta olmak üzere bütün Cinayet Büro bir katili yakalayamıyorduk? Kesin gözümüzden kaçan bir şey vardı. Araştırmalar, soruşturmalar, tespitlerimiz, teşhislerimiz bizi doğru yola götürmüyordu. Biz çabaladıkça, o gözü dönmüş katil tereyağından kıl çeker gibi cinayet işliyordu. Şimdiye kadar ikisi kadın, ikisi erkek dört kişi, birbirinden farklı intihar yöntemleriyle öldürülmüştü. Tıpatıp aynı olan tek şey cesetlerin yemek borularından çıkan sönük mavi renkte bir balondu.

Her şey bundan yirmi iki gün önce başladı. Emekli bir Albay, ev işlerine bakan yardımcısı tarafından evinde ölü olarak bulunmuştu. Ölüm sebebi sol şakağından yediği kurşundu. İlk bakışta intihar olduğunu düşünmüştük. Bütün deliller bu yöndeydi. Hâlâ sol elinde duran silah, parmaklarındaki barut artıkları, masanın üzerinde duran not defterinde bulunan, yaşamak istemediğini anlatan yazılar, çizdiği tuhaf resimler… Yaşlı Albay, emekliliğin getirdiği sıkıcı hayata ve yalnızlığa dayanamayarak hayatına son vermişe benziyordu. Öyle olmadığını anlamak fazla vaktimizi almadı.

Büyükçe bir çalışma odasındaki maun masanın önünde, döner sandalyede oturuyordu Salih Koyuncu. Başı hafif sağ tarafa düşmüş, sol şakağından akan kan, beyaz gömleğinin yakasına doğru ince bir kıvrım oluşturmuştu. Sol taraftan sessiz sedasız giren kurşun, başının sağ kısmından oldukça büyük bir hasar vererek çıkmıştı. Midem manzaraya dayanmaya çalışırken ben bunun bir intihar olmadığını anladığımız delile bakıyordum.

Yok, balon değildi baktığım delil. Onu ancak ertesi gün Adli Tabip otopsiyi bitirdikten sonra elimize alabilmiştik. Benim baktığım, Olay Yeri İnceleme polisinin delil çantasına koymak üzere yerinden sökmek için hamle ettiği, adamın tam önünde, masanın üzerinde duran diz üstü bilgisayardı. Açık duran ekran karanlıktı fakat bilgisayarın çalıştığını gösteren minik bir ışık, varlığını saklamak istercesine soluk bir şekilde yanıyordu. Derhâl Olay Yeri İnceleme polisini durdurdum. Dokunmatik yüzeyde parmağımı gezdirmemle ekran aydınlandı. Ekranda kocaman burnumla karşılaştım. Bilgisayar kayıttaydı. Adam intiharını kayıt altına almak istemiş olmalıydı. Olay Yeri İnceleme polisinin yardımıyla kaydı baştan sona izledik. Gördüklerimizle şoke olmuş bir vaziyette ekranın karşısında kalakaldık.

Boncuk boncuk terleyen zavallı adam bön bön ekrana bakarken bir çift kara eldivenli el, adamı bileğinden yakalıyor, silahı şakağına dayıyor, aynı hızla da maktule tetiği çektiriyordu. Bilgisayarın kaydettiği açı sadece maktulü kapsadığı için katilin kim olduğu görünmüyordu. Ardından gizemli eller kurbanın ağzına bir balon olduğunu ertesi gün öğreneceğimiz mavi bir nesne sokuşturuyordu.

İşin en garibi de katilin görüntüleri yok etmek için hiçbir çaba harcamamış olmasıydı. İki karış ötesinde duran bilgisayarın kayıtta olduğunu anlamamış olamazdı. Kör göze parmak misali, “Bu adamı ben öldürdüm!” diyordu adeta. “Ben öldürdüm ama kim olduğumu bulmanıza asla izin vermeyeceğim.”

Bu tuhaf cinayetin soruşturması başarısızlıkla sürerken, bir hafta sonra yeni bir intihar vakasına gönderildik. Bu sefer altmış sekiz yaşındaki bir kadın evinde ölü olarak bulunmuştu. Cesedi bulan apartman görevlisiydi. Apartman aidatını almak için kadının kapısına gelmiş ve içeriden pis kokuların gelmesi sonucu apartman yöneticisine haber vermişti. Açılan kapının ardında Seher Kalamış’ın cesediyle karşılaşılmıştı. Boylu boyunca yattığı kanepenin başucunda, intiharından kimsenin sorumlu olmadığını belirten bir mektup vardı. Normal bir intihar vakası olduğunu düşündük, doğal olarak. Adli Tıp’ta siyanürle zehirlendiği tespit edilen kadının yemek borusundan çıkan mavi renkli balonla birlikte başımızdan dökülen kaynar suyun derecesini tahmin edersiniz sanırım. Daha balon şokunu atlatamadan Emniyet’e, Başkomiser Bahadır’ın adına gelen bir paketle ikinci şoku yaşadık. Paketten bir CD çıkmıştı. İçinde de saniyesi saniyesine Seher Kalamış’ın nasıl intihara zorlandığının görüntüleri vardı. Videoda ses yoktu fakat kadının karşısındaki katilden çok korktuğu, attığı sessiz çığlıklardan anlaşılıyordu. Videonun sonunda kara eldivenli eller kadının ağzından zehri boca ediyor ve ardından meşhur mavi balonu tıkıştırıyordu.  Katilimiz bu korku filmi gibi görüntülere sadece kara eldivenli elleriyle katkıda bulunuyordu. İlk cinayetteki bilgisayar kaydının da onun tarafından yapıldığını böylelikle anlamıştık. Bu, taşı bol pirinci ayıklamak, hiç kolay olmayacaktı.

Olay Yeri İnceleme ekibinden ya da Adli Tıp’tan yolumuzu aydınlatacak bir delil çıkmıyordu. İki cinayette de kapıda, pencerede bir zorlama yoktu. Maktuller katile kapıyı kendileri açmış olmalıydılar. Peki, neden tanımadıkları birine güvenip onu içeri almışlardı? Zorla girmiş olsa, komşulardan en az biri bir ses duyardı. Belki de silah tehdidi ile susturmuştu kurbanlarını. Aklımızdaki sorular her geçen saniye artıyordu. Bilişim polisleri kendi aralarında bizim katile ‘Hayalet Katil’ lakabını takmışlardı. İki cinayette de evleri görüntüleyen kamera kayıtlarında, katilin saç teli dahi görünmüyordu. Görgü tanığı deseniz, hak getire… Kimsenin ruhu duymamıştı. İki maktulün tek ortak noktası, yaşayan hiçbir akrabalarının olmamasıydı. Arkadaş çevreleriyle mesafeli hatta kopuktular. Komşularının çoğu varlıklarından bile habersizlerdi.

Ardından gelen günler yollarımızı üçüncü maktule çıkardı. Daha işlenen iki cinayete ışık tutamamışken bir yenisiyle umutsuzluğumuz had safhaya ulaştı. Bileklerini keserek intihar etmiş gibi görünen Pelin Gürsoy’un da yemek borusundan aynı mavi balon çıkmıştı, onun da evinde bir veda mektubu bulunmuştu ve onun da yaşayan bir akrabası yoktu. Yaşı altmıştan fazla olan kadın hiç evlenmemişti. Birlikte yaşadığı biri yoktu. Komşuların ifadesine göre kan kardeşi olduğunu söyleyen Neriman adında bir kadından başka geleni gideni yoktu fakat son zamanlarda onu da ortalarda gören olmamıştı. Kadının nerede oturduğunu da soyadını da bilmiyorlardı. Pelin Gürsoy, yirmi yılı aşkın bir zamandır bu apartmanda oturmasına rağmen komşularıyla hiçbir zaman samimiyet kurmamış, mesafeli ve soğuk davranmıştı. Öyle ki bunca yıldır evine girip bir acı kahvesini içen olmamıştı komşular arasından. Bunun sebebi acaba Pelin Hanım’ın asosyal oluşu muydu yoksa komşuların ilgisiz oluşu mu, bilemedim. Cesedi, kirayı almaya gelen ev sahibi bulmuştu. Açgözlü ev sahibi yedek anahtarla kapıyı açmasaydı, zavallı kadının cesedi kim bilir ne zaman bulunurdu? Maktulün ölüm zamanı birkaç gün öncesi olmasına rağmen cinayet görüntüleri kurbanın bulunduğu gün gelmişti Emniyet’e. Belli ki katil, kurbanlarını öldürdükten sonra onları gözlemeye devam ediyordu. Belki de bulunmaları için harekete geçiyordu. Bizimle resmen dalga geçer gibi bu vahşet görüntülerini Emniyet’e gönderiyordu.

Cinayet Büro’nun üzerine çöreklenen bu çaresizlik bulutu adeta nefesimizi kesiyordu. İlk iki cinayette olduğu gibi açtığımız her kapı yüzümüze kapanıyordu. Şüpheli saydığımız ev sahibini almamızla bırakmamız bir olmuştu. Adam tahmini cinayet saatinde nerede olduğunu kanıtlamıştı. Maktulün kan kardeşi olduğu söylenen Neriman hakkında elimizde hiçbir bilgi yoktu. Onu nasıl ve ne zaman bulurduk, bilmiyorduk.

Cinayetlerin ardından Emniyet’e gönderilen paketlerde de tek bir ize rastlayamamıştık. Paketler posta yoluyla, her defasında başka bir şubeden geliyordu. Şubelerde yapılan araştırmalarımız sonuçsuz kalmıştı. Mavi renkte balona gelince, her yerde bulunabilecek, alelade bir balondu. Yine de şehirde balon satan her yere gidilmiş, son bir ayda mavi renkte balon satışı yapılıp yapılmadığı incelenmişti. Aslında balonun peşine düşemeyeceğimiz daha en başından belliydi. Bu zamanda internet alışverişi diye bir şey vardı ve takibi imkânsızdı.

Birkaç gün sonra dördüncü kurbanla tanışmıştık. Altmış beş yaşındaki Gürkan Turhan emekli mali müşavirdi. Evinin banyosunda, tavandan geçen doğalgaz borularına geçirdiği urgana kendini asmıştı. Cesedi, Gürkan Turhan’ın hayattaki tek akrabası olan yeğeni bulmuştu. Yıllar önce vefat eden kız kardeşinin oğlu olan Serhat Güven, Almanya’da yaşıyordu. Tıp tahsilini tamamladıktan sonra ülkeye dönmekten vazgeçip oraya yerleşmişti. Her yıl senelik izninde mutlaka dayısına uğrar, hasret giderirdi. Son üç haftadır telefonlarına yanıt alamamıştı. Dayısı son yıllarda dış dünyayla ilişiğini neredeyse tamamen kesmişti. Karısını bir trafik kazasında kaybettiğinden beri psikolojik bir buhran içindeydi. Üstelik Serhat ile yaptığı son telefon görüşmesinde ölümden ve intihardan bahsetmişti. Serhat, haber alamadığı dayısı için endişelenmiş ve soluğu Türkiye’de almıştı. Eve gelip anahtarıyla kapıyı açtığında burnuna dolan koku onu banyoya sürüklemişti. Karşılaştığı manzara korkunçtu. Ne yazık ki aklına gelen, başına gelmişti.

Kendisi de doktor olan Serhat’ın ilk izlenimlerine göre dayısı öleli en az yirmi gün olmuştu. Yani bizim seri katil henüz öldürmeye başlamadan önce… Maktulün evinde bulduğumuz mektup intiharının kanıtı gibi görünse de birkaç saat içinde Adli Tıp’tan gelen mavi renkte balonla Emniyet’e gelen paketten çıkan CD, bunun da bir cinayet olduğunu kesinleştirmişti. Garip olan, ölüm zamanıydı. Bu sonuca göre Gürkan Turhan katilin ilk kurbanı olmalıydı. Bilmediğimiz daha kaç evde, bulunmayı bekleyen kaç kurbanın olabileceği düşüncesi beynimizi kemiriyordu. İşler sarpa sarıyordu.

***

Aradan daha dört gün geçmemişti ve biz yeni bir intihar ihbarı ile sabahın köründe, şehrin en ücra köşesindeki bu evdeydik. Dört cinayetin soruşturması hâlen devam ederken şimdi beşinci kurbanın başında dikiliyor, Başkomiserimle birbirimize bakıyorduk. Her ne kadar yine tüm deliller bunun bir intihar olduğu yönündeyse de biz bunun böyle olmadığından neredeyse emindik.

Leyla Karakuş kırk iki yaşındaydı. On yıllık evliydi. Çocuğu yoktu. Şehrin köklü ailelerinden birinin tek evladı ve babasından kalan şirketler zincirinin tek sahibiydi. Neredeyse çocuk sayılacak yaştan beri şeker hastasıydı ve düzenli insülin kullanıyordu. İki gece önce evdeki çalışanlara bir hafta izin verdikten sonra kendine aşırı dozda insülin enjekte edip sözde intihar etmişti. İnsülin ile intihar eden birini ilk kez görüyorduk. Garip bir intihar metoduydu.

İlk üç cinayette maktuller, yaşayan bir akrabaları olmayan kişilerden seçilmişlerdi. Son iki cinayetteyse durum farklıydı. Böylelikle katilin hedefinin yalnız kimseler olduğu tezimiz de çürümüş oluyordu. Potansiyel kurban çemberimiz daralacağı yerde genişliyordu. Bu da en başa dönmek demekti. Ayrıca diğer kurbanlar yaş ortalamalarıyla da birbirilerine denk kişilerdi. Oysa son kurban onların çocuğu olacak yaştaydı. Yeniden bir profil çıkarmalı, katilin amacını, hedeflerini daha iyi belirlemeliydik.

Olay yerine geldiğimiz andan beri doğru dürüst beş cümle kuramadan arka odaların birinde ağlayan Hasan Karakuş ile görüşme vakti gelmişti. Birkaç gündür iş seyahatinde olan adam bu sabah eve geldiğinde karısının cansız bedeniyle karşılaşmıştı. Yaşadığı şoktan bütün vücudu titriyordu. Adli Tıp görevlilerinin müdahalesi ile biraz olsun titremesi kesilmişti.

“Hasan Bey, sizinle konuşmamız gerek. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Başkomiserimin sorusu karşısında, başını kaldırıp boş gözlerle ona bakmakla yetindi Hasan Karakuş. Sonra oturduğu koltuğun karşısındaki kanepeyi işaret etti ve oturmamızı söyledi. Sesi ağlamaktan çatallı ve boğuk çıkmıştı.

“Karınızla en son ne zaman görüştünüz Hasan Bey?” diyen Başkomiserime bitkin bir hâlde yanıt verdi.

“İki gün önceydi. Toplantımın sandığımdan kısa süreceğini, en geç üç güne kadar evde olacağımı haber verdim. Dün bütün gün başımı kaşıyacak vaktim olmadığı için bir daha konuşamadık. Gece nasıl olduğunu sormak için tekrar aradım fakat ulaşılamıyordu. Merak ettiğim için yardımcılarımızdan birini aradım. Leyla’nın hepsine birden izin verdiğini söyledi. Endişelendim… Ertesi gün yapılacak toplantılarımı iptal edip derhâl yola koyuldum. ”

“O kadar endişelendiyseniz, neden çalışanlarınızdan birine eve gidip karınıza bakmasını söylemediniz?”

“Söyledim tabii ama Leyla çalışanları evden göndermeden önce bir hafta dolmadan geri gelen olursa işlerine son vereceğini söylemiş. Bunu duyunca belki de boş yere endişe ettiğimi düşündüm. Belki sadece kafasını dinlemek istiyordu. Fakat yine de içim rahat etmedi ve geri döndüm.”

“Aracınızla mı geri döndünüz?”

“Evet, uçak fobim olduğu için seyahatlerimi kara yoluyla yapmak zorunda kalıyorum.”

“Anlıyorum… Yola çıktığınızda saat kaçtı?”

“Sanırım gece yarısıydı.”

“Hangi otelde kaldınız?”

“Mövenpick’te…”

“İki gün önce karınızla konuştuğunuzda, sesinde ya da konuşmalarında bir gariplik sezdiniz mi?”

“Hayır, gayet iyiydi. Erken döneceğime sevinmişti.”

Hasan Karakuş,  son sözünden sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Koskoca adam savunmasız bir çocuk gibi görünüyordu. Kendine gelmesi için ona biraz zaman verdik.

“İyi misiniz? Konuşabilecek misiniz?”

“Affedersiniz Başkomiserim, buyurun sizi dinliyorum.”

Başkomiserim de ben de bu durumdan nefret ediyorduk. Ölen çekip gidiyor, ardında bıraktığı enkazı toplamaksa bize kalıyordu. Kendimizi maktul yakınlarının yüreklerine hançeri sokmuş, çevire çevire acılarına acı katıyormuş gibi hissediyorduk. Fakat yapacak bir şey yoktu. Ne yazık ki bu da görevimizin bir parçasıydı.

“Karınızın arkadaş çevresiyle ilişkileri nasıldı?”

“Leyla cemiyette çok sevilen, çok sayılan bir kadındı. Arkadaş çevresi oldukça genişti. Hepsiyle de çok iyi anlaşırdı. Onlarla vakit geçirmeyi çok severdi. Sık sık dostlarımızla birlikte çeşitli toplantılara katılır hatta birlikte tatile giderdik.  İntihar edeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Aklım almıyor… Neden, neden yaptı bunu?”

Bir süreliğine kurumaya yüz tutmuş gözyaşları yine yanaklarından süzülmeye başladı Hasan Karakuş’un. “Allah’ım, ben onu bu kadar çok severken o neden böyle bir şey yaptı?” diye fısıldadı. Dudakları fısıldarken yüreği feryat ediyor gibiydi. Adamın bu perişan hâli içime işlemişti. Elimden onu teskin edecek bir şey gelmiyordu. Birkaç saniye süren sessizlikten sonra Başkomiserim sorguya devam etti.

“İntihara meyilli olduğunu gösteren bir davranışı olmadı mı şimdiye kadar?”

“Hayır, ne intiharı? Leyla hayat dolu bir kadındı. Yüzünden şen kahkahası hiç eksik olmazdı,” dedi. Yüzünü acıyla buruşturmasından karısının cesedini bulduğu anı hatırladığını düşündüm.

“Evliliğiniz nasıldı? Sorunlarınız var mıydı?”

“Aslında çok mutluyduk ama…” dedi, sesi konuşup konuşmamakta kararsız kalmış gibi çıkmıştı. “Son zamanlarda biraz sorunlarımız olmuştu…”

Başkomiserimin, “Ne gibi sorunlar Hasan Bey?” demesiyle Hasan Karakuş hayatının sınavını veren bir öğrenci gibi terlemeye başladı. Aceleyle gevşettiği kravatını kanepeye fırlattı. Kravatın üzerindeki iğne özel bir tasarım olmalıydı. Alışılmış iğnelere benzemiyordu. Gümüş üzerine yakut taşlarla Harley Davidson marka bir motosiklet işlenmişti. Ben fiyatı muhtemelen benim üç maaşıma denk olan bu aksesuara iç çekerek bakarken, Hasan Bey sıkıntılı bir nefes alışverişten sonra mahcup bir ses tonuyla yanıtladı soruyu.

“Şey, nasıl desem, bilmiyorum ki… Biz birbirimizi çok severek evlendik. Yıllarca da sevgimizden, saygımızdan hiçbir şey eksilmedi. Aksine, her geçen gün birbirimize bir önceki günden daha sıkı bağlanıyorduk. Evet, bir çocuğumuz olmamıştı fakat bizim aramızdaki bağı sağlamlaştırmak için bir çocuğa ihtiyacımız yoktu. Olduğumuz gibi mutluyduk. Hiç tartışmıyorduk, demiyorum elbette. Ufak tefek tartışmalar her evde olur. Saman alevi gibi geçip giderdi kavgalarımız. Sonrasında daha çok kenetlenirdik birbirimize. Fakat benim yaptığım aptalca bir hata, bütün düzenimizi altüst etti.”

“Anlatın lütfen, nasıl bir hataydı bu?”

“Beş altı ay önceydi Başkomiserim. İş seyahatindeydim. Günün yorgunluğunu üzerimden atmak için kaldığım otelin barına bir şeyler içmeye indim. Orada gördüm onu.”

“Kimi?”

“Adını bilmiyorum. Genç, güzel hatta çok güzel bir kadındı. Bütün gece barda sohbet ettik. Güzelliği ve hoş sohbeti aklımı başımdan almıştı. Alkolün de etkisi oldu tabii. Sonrasını tahmin edersiniz. Karımdan o zamana kadar hiçbir şeyi saklamamıştım. Bunu da saklayamaz, göz göre göre karımı kandıramazdım. İş seyahatinden döner dönmez ona bütün gerçekleri anlattım ve af diledim. Asla tekrarlanmayacağına dair söz verdim. Asla da tekrarlamadım. Fakat karım artık bana güvenemiyor, ihanetin acısıyla kıvranıyordu. Psikolojisi çok bozulmuştu. Bir çocuğumuz olmadığı için onu aldattığımı söylüyordu. Boşanmak istiyordu. Küçük bir hata yüzünden âşık olduğum kadından vazgeçemezdim. Bana tekrar güvenmesi için isterse kapısında köle olmaya razıydım. Sonunda belki bu buhranı bir uzman yardımıyla atlatabileceğimizi düşünüp birlikte bir psikiyatriste gitmeyi önerdim. Önerimi kabul etti fakat bir şartı vardı. Psikiyatriste yalnız gitmek istediğini söyledi. Her ne kadar benim yüzümden acı çekmesine dayanamasam da yanında olmak istesem de şartını kabul ettim. O nasıl mutlu olacaksa öyle olsun, dedim. Gördüğü terapi işe yaramıştı. Üç ay içinde yine eski Leyla olmuştu. İhanetimi unutmuş gibiydi. Her şey yolundaydı.”

Hasan Karakuş sözünü bitirdikten sonra bir süre boşluğa bakakaldı. Duygudan duyguya sıçradığı yüzünden belli oluyordu. Sessizliği kısa sürdü ve birdenbire elleriyle şakaklarına vurmaya başladı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da “Benim yüzümden, yere batasıca erkekliğime sahip olsaydım, karım şimdi yaşıyor olacaktı. Hepsi benim yüzümden!” diye bağırmaya başladı.

“Bir de telefonları açmıyor, çalışanları evden gönderiyor diye ondan şüphe etmiştim. Benden intikam almak için başka bir adamla ilişki kurduğunu düşünmüştüm. Gecenin o saatinde eve geri dönmek istememin sebebi endişeden çok şüpheydi. İnanabiliyor musunuz Başkomiserim, Leyla’yı kendim gibi sadakatsiz sanmıştım. Nasıl düşündüm, Leyla’ya böyle iğrenç bir sıfatı nasıl yakıştırdım? Allah’ım suçumun cezasını böyle mi çekecektim? Karım benim yüzümden canına kıydı.”

Adamı sakinleştirmek bana düştü.

“Hasan Bey, biz karınızın intihar ettiğini zannetmiyoruz,” dedim. Sakinleşmekten ziyade daha endişeli bir hâl aldı gözleri.

“Anlamadım, nasıl yani? Ne demek bu şimdi? Konuşsanıza Komiser! Ne demek istiyorsunuz?”

Başkomiserimin gözlerini üstüme dikmiş, “Hay senin yapacağın işin…” der gibi bakmasına aldırmadan konuşmaya devam ettim.

“Bir cinayete kurban gitmiş olabilir.”

Her ne kadar biz bunun bir cinayet olduğunu düşünsek de böyle bir haberi, elimizde delil olmadan, aile bireyleriyle paylaşmamam gerektiğinin farkındaydım. Hatta utanmadan karısına ihanet etmiş olan bu adama birkaç saat daha vicdan azabı çektirmek hoşuma bile giderdi. Fakat beş cinayetten sonra benim de sinirlerim yıpranmıştı ve ne olacaksa bir an evvel olmalıydı. Hasan Karakuş öfkeden kıpkırmızı olmuş gözlerini üzerime dikti.

“Saçmalamayın Komiser! Ne demek, cinayete kurban gitti? Mektubu görmediniz mi?  ‘Bu dertle daha fazla yaşamak istemiyorum,’ yazmış. Meğer ne ihanetimi unutmuş ne de beni affetmiş. Benim yüzümden işte! Suçumu örtbas etmek uğruna zavallı karımın kıvranarak, acı çekerek, korkarak bir katilin kurbanı olduğunu mu düşüneyim yani? Hayır! Suçlu benim! Ufak bir hata zannettiğim olay, onun sonunu hazırlamış meğer. Tutuklayın beni! Müebbet hapis verin bana! Hatta o da yetmez, öldürün beni Komiser! Öldürün beni!”

Boğuk sesi odayı dolduran adam karısına ihanet etmenin cezasını ödemeye dünden razı olsa da ne yazık ki Hasan Karakuş, kendi vicdanından başka bir yerde yargılanamazdı. Nasıl olsa birkaç saat sonra bunun bir cinayet olduğunu gösteren deliller art arda elimize ulaşacaktı. Ona daha fazla dert anlatmamı istemeyen Başkomiserimin baş hareketiyle Hasan Karakuş’u vicdanıyla baş başa bırakıp apar topar eve çağrılan çalışanlarla ve komşu villaların sakinleriyle görüşmek üzere çıktık odadan.

Çalışanlar evin beyinin anlattıklarını doğrularcasına, karı kocanın büyük aşklarından, sonsuz sevdalarından bahsederek başladılar sözlerine. “Başlatmayın ulan büyük aşkınıza! Madem o kadar âşıktı, ne diye ilk fırsatta karısına ihanet etti?” dememek için zor tuttum kendimi. Hasan Karakuş’un kendi deyimiyle, yere batasıca erkekliğine sahip olamadığı dönemde yaşanan huzursuzluğun birebir şahitleri olmalarına rağmen çalışanların hâlâ büyük bir aşktan söz etmeleri tuhafıma gitmişti. Bu zengin takımın aşkları da sadakat anlayışları da bir başka oluyordu demek ki.

Leyla Karakuş iki gün önce çok yakın bir arkadaşının doğum günü partisine davetli olduğu hâlde oraya gitmemiş, bütün günü evde geçirmişti. Gün içinde telefonu susmamış, birçok görüşme yapmıştı. Doğum günü partisine katılmadığı için kendisine sitem etmeye doyamayan arkadaşı en az beş sefer aramıştı. Arkadaşının döktüğü diller sonuçsuz kalmış Leyla’yı evden çıkmaya razı edememişti. Davete katılmama sebebi keyifsiz ya da hasta olması değildi. Bir misafir bekliyordu. Çalışanlara hazırlık yapmaları için emir vermiş fakat misafirinin kim olduğundan bahsetmemişti.  Akşam yemeği için iki kişilik bir sofra hazırlandıktan sonra evde çalışan beş kişiye ve villanın giriş kapısında bekleyen bekçiye bir hafta izinli olduklarını söyleyip evi terk etmelerini emretmişti.

Kimdi bu gizemli misafir? Araştırıp bulacaktık elbette. Leyla’nın telefonu çoktan delil çantasında Emniyet’e varmıştı bile. Büyük ihtimalle Bilişim polisleri telefonun altını üstüne getirmekle meşguldüler. Evin neredeyse dört köşesinde bulunan güvenlik kameralarından alınan görüntüler de incelendikten sonra belki yolumuza ışık tutacak bir delile ulaşabilirdik.

Civardaki villalar birbirlerinden oldukça uzak inşa edilmişlerdi. Neymiş efendim, mahremiyete saygı duyulmalıymış. Bu da cemiyetin ileri gelenlerinin, komşuluktan uzak durmak için uydurdukları bahanelerden biri işte. Nerede bizim mütevazı ama sıcak mahallemiz, nerede bu lüks içinde ama duygu yoksunu mahalle. Bu sokakta kimsenin kimseden haberi olmadığı malumumuz olsa da maktul hakkında birkaç soru sormadan geçemezdik. Sonuç tam da tahmin ettiğimiz gibi oldu. Karakurt çiftiyle alakalı fazla malumatları yoktu.

***

Emniyet’e geldiğimizde polis memuru Gülten’i masasının başında cinayet videosunu izlerken bulduk. Adi katil, yememiş içmemiş, eserini en hızlı tarafından gösterime sunmuştu. Gülten’in o anda yaşadığı dehşet yüzünden okunuyordu. Öyle ki geldiğimizi bile fark etmedi. “Nedir o Gülten?” diyen Başkomiserimin sesiyle irkildi. O sırada yüzünü buruşturmuş, zavallı kadına insülin enjekte eden kara eldivenli ellere bakıyordu. Hüzünlü bakışlarını Başkomiser Bahadır ‘a çevirdi.

“Dayanamıyorum artık Başkomiserim! Allah aşkına, bir şeyler yapalım. Bulalım şu caniyi artık. En çok da bizimle böyle alay etmesini yediremiyorum kendime. Çok çaresiz hissediyorum.”

“Tamam kızım, tamam… Bulacağız…  Güven bana…  Sana söz veriyorum, bulacağız o adi şerefsizi.”

Başkomiserimin sözleri Gülten’i biraz olsun sakinleştirse de hâlâ gözlerindeki hüzün bulutu dağılmamıştı. Ekrandaki görüntüleri başa aldı, ekranı dondurdu ve masasından kalktı.

“Ben bir kez daha izleyemeyeceğim bu vahşeti Başkomiserim. İzniniz olursa bugün erken çıkmak istiyorum.”

“Elbette gidebilirsin Gülten. Fakat gitmeden önce sana vermek istediğim bir görev var.”

Gülten farkında olmadan hazır ol vaziyetine geçti. Azimli bir polis memuruydu ve yakında komiser yardımcılığına atanırsa hiç şaşırmayacaktım. “Emredin Başkomiserim,” dedi. Sesindeki umutsuzluk dağılır gibi olmuştu.

“İlk cinayetten beri şu balon ritüeli aklımı kemiriyor, sanki bir yerlerden tanıdık geliyor bana. Bu konuyla alakalı senden bir isteğim olacak…”

“Anladım Başkomiserim, geçmişte buna benzer ritüellerle cinayet işlenip işlenmediğini araştırmamı istiyorsunuz.”

“Gülten, aklımı mı okuyorsun kızım?”

Gülten, Başkomiserimin sorusuna hafifçe tebessüm ederek karşılık verdi.

“Ferit! Seni de unutmadım… Sen de şu dördüncü kurban Gürkan Turhan’ın yeğeni Serhat Güven’i bul. Kaç gündür Emniyet’e gelip ifade vermesini bekliyoruz. Ona soracak daha bir sürü sorum var. Dayısının psikolojik tedavi gördüğünden bahsetmişti, doktorunu tanımadığını söylemişti fakat kim olduğunu araştırıp öğrenecekti. O gün bugündür adamdan ses çıkmadı. Bir de… Leyla Karakuş’un kocasından karısının psikiyatristinin adını öğren. Şimdi, ikiniz de gidebilirsiniz. Videoyu yarın sabah izleriz. Bugünlük yeterince vahşet gördük.”

***

Ertesi gün Başkomiserimle aynı anda Cinayet Büro’nun kapısındaydık. Bu sefer geç kalmamıştım ve sanki Başkomiser Bahadır’ın gözlerinde belli belirsiz bir gurur kırıntısı sezmiştim. O an kendime, kim bilir kaçıncı kez, işimi daha fazla önemseyeceğime dair söz verdim. İçeri girdiğimizde Gülten bizi bekliyordu. Başkomiserimin verdiği görevi yerine getirmiş olacağı hiç aklıma gelmedi zira daha birbirimizden ayrılalı on beş saat bile olmamıştı. Heyecanlı hâlinin sebebini öğrenmek için Başkomiserimin paltosunu çıkarıp masasına oturmasını beklemeden, konuşmaya başladım.

“Ne oldu Gülten? Sakın bana mavi balonun gizemini çözdüm, deme!”

“Üzgünüm Ferit Komiserim fakat tam da öyle diyeceğim…”

“Yok ya, ben artık sana şaşırmayacağım.”

Şaşkın hâlime aldırış etmeyen Gülten, elindeki dosyayı Başkomiser Bahadır’ın masasına koydu ve “Haklıymışsınız Başkomiserim,” dedi.

“Hangi konuda?”

“Ritüel konusunda… Bizim katilin mavi balon ritüeli taklitmiş. Bakın, gazete kupürleri burada… Dün buradan çıkar çıkmaz soluğu kütüphanede aldım. Bir arkadaşımın yardımıyla son otuz yılın gazete haberlerini taradık. ‘Mavi Balon Cinayetleri’ başlığını bulur bulmaz birkaç kişiyle irtibata geçtim ve soruşturmanın detaylarını öğrendim.”

Dosyadan çıkardığı kupürleri ve edindiği diğer bilgileri ortaya serdi. Gazetedeki bulanık bir fotoğrafı göstererek konuşmaya devam etti.

“Bu Orhan Tunçeli, bundan yirmi beş yıl önce altı cinayet işlemiş. Altı maktulün de yemek borularından mavi balon çıkmış. Kurbanlarını birbirinden farklı yöntemlerle öldürmüş. Bizim katil gibi intihar süsü vermemiş ya da cinayetleri kayıt altına almamış fakat mavi balon kısmı tıpatıp aynı. Hatta balonun boyutları bile aynı. Olay Şanlıurfa’da gerçekleşmiş. Fakat adam İstanbul’da, o yıllarda Cinayet Büro Komiseri olan Ahmet Baki tarafından yakalanmış. Ahmet Baki sonradan Başkomiser olmuş ve şimdi emekliymiş. Onu arayıp tüm ayrıntıları öğrendim. Cani katil hâlâ hapisteymiş ve burada, Kartal Cezaevi’nde yatıyormuş,” dedi.

“Siz sormadan söyleyeyim, cezaevi müdürü bir saat sonra sizi bekliyor Başkomiserim. Cinayet soruşturması için Orhan Tunçeli’nin ifadesine başvurulması gerektiğini söyledim. O da hemen kabul etti ve özel bir odada görüşmenize izin verdi.”

Başkomiserim, “Aferin Gülten,” dedi, gözlerindeki gururu sesine de yerleştirerek. Ben henüz bana verilen görevlerin hiçbirini yerine getirememiştim. Bir süre daha getiremeyecektim zira apar topar cezaevinin yolunu tuttuk. Öğlen olmadan bu işi halletmeliydik.

Orhan Tunçeli gazete kupürlerindeki hâlinden çok farklı görünüyordu. Başında kalan üç beş tel saç kırlaşmış, omuzları çökmüş, yer yer dökülmüş dişleri sigaradan sararmış, alnına ve göz kenarlarına derin izler oturmuştu. Altmış, altmış beş yaşlarında olmalıydı fakat seksenine dayanmış gibi görünüyordu. Yıllar öncesinin cani seri katili değil de alelade bir kader mahkûmu gibiydi.

“De bakalım Başkomiser! Ne istiyorsun benden?”

“Mavi balonun sırrını…”

“Polis misin, gazeteci mi be adam? Ne yapacaksın mavi balonun sırrını?”

“Bak Orhan! Üç haftadır şehirde seri cinayetler işleniyor. Beş kişi öldürüldü.”

“Ee, bana ne? Yirmi beş yıldır içerideyim ben. Bu cinayetleri benim işlediğimi düşünmüyorsun herhâlde.”

“Hayır, o cinayetleri senin işlemediğini biliyorum. Burada söz konusu olan sen değilsin, senin işlediğin cinayetlerin şekli.”

“Nasıl yani?”

“Son üç haftadır biri senin ‘Mavi Balon Cinayetleri’ni taklit ediyor.”

“Ne var bunda? Sen bilmezsin belki ama ben o sıralarda çok meşhur bir katildim.”

“Yine de bize yardımın dokunabilir.”

“Elimden ne gelir ki Başkomiser? Yirmi beş sene yattım, daha ne kadar yatarım, bilmem. Ağırlaştırılmış müebbet yedim ben. Sokakları artık rüyalarımda bile görmüyorum. Oturduğum yerden sana ne yardımım dokunur?”

“Anlatabilirsin…”

“Neyi? Cinayetleri nasıl işlediğimi mi?”

“Hayır, cinayetleri neden işlediğini… Bu konu hakkında ne savcıya tek kelime etmişsin ne de hâkime. Belki senin sebeplerin katili daha iyi tanımamıza yardımcı olabilir.”

“Bir asır geçmiş üstünden be Başkomiser. Deşmesek olmaz mı?”

“Eğer şimdi deşmezsek korkarım daha bir sürü insan canından olacak Orhan.”

Orhan, kısa bir süre Başkomiserimi ve beni süzdükten sonra biraz önce cebine koyduğu tespihini çıkardı. Sağa sola savurduğu tespihin taşları Oltu taşından yapılmıştı. İki ay önceki bir soruşturmada bir Oltu taşının tüm hayallerimi paramparça ettiği geldi aklıma. O sevimsiz hatırayı derhâl savuşturdum kafamdan. Zaten Orhan da anlatmaya başlamıştı.

“Cinayetlerimin sebebini öğrenmek istiyorsan çok gerilerden, çocukluğumdan hatta ondan bile öncesinden başlamam gerek Başkomiser. İstersen bir kahve söyle kendine. Lafım uzun sürecek çünkü…”

Başkomiserim, Orhan’ın kahve teklifini reddetti. İçinden, “Bir, azılı bir seri katille karşılıklı kahve içmediğim kalmıştı. Daha neler?” dediğini duyar gibi olmuştum.

“Anamın köyünde babama Eşkıya Haydar derlermiş. Dağlarda yaşarmış babam. Nereden geldiğini, soyunu sopunu bilen yokmuş. Bir gün aniden çıkıvermiş ortaya. O yıllarda adaleti kolluk kuvvetleri yerine eşkıyalardan uman köy halkı, babamın dürüstlüğünü, delikanlılığını, mertliğini över dururmuş. Sayesinde geceleri korkmadan uyur olmuşlar. Bilirlermiş ki Eşkıya Haydar o dağların eteklerinde nöbette, bilirlermiş ki kötüye de kötülüğe de geçit vermeyecek. Anam o zamanlar daha on yedisinde yokmuş. Gönlünü kaptırmış bu civanmerte. Babam da anama bir görüşte tutulmuş. Lakin anam, Pehlivanoğulları’nın Mahmut’a sözlüymüş. Olmaz bu iş, demişler. Olmazı oldurmuş babam. Bir gün atının terkisine attığı gibi almış götürmüş anamı. Artık o köyün yamacında kalamamışlar zira anamın akrabaları da Pehlivanoğulları da peşlerindeymiş. Uzak bir dağ köyüne kaçmışlar. Herkesi, her şeyi geride bıraktıklarını sanmışlar. Aradan beş yıl geçmiş. O sırada ben doğmuşum. Babam tırla mal taşırmış, sınır ötesine. Anam da köyün kızlarının çeyizlerine oya işlermiş.”

Dalan gözlerinden Orhan’ın çocukluk yıllarına geri döndüğü anlaşılıyordu. Ne garipti, bu adam yirmi beş yıl önce altı kişinin canına kıymış azılı bir katil miydi yani şimdi? İnsanın inanası gelmiyordu.

“O güne kadar mutlu mesut yaşamıştık. O gün gelip çatana kadar…”

Hayretler içinde Orhan’ın yüzüne bakıyordum. O küçük çocuk gitmiş, cani katil geri gelmişti sanki. Gözlerini bürüyen öfke fark edilmeyecek gibi değildi. Sabırsızca, “Ee, ne oldu o gün?” dedim. Demez olaydım. Orhan cılız cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikle fırladı yerinden. “Allah belanızı versin! Allah hepinizin belasını versin!. Yapılır mı bu be? Ne istediniz bizden?” diyerek beni kaptığı gibi oturduğum sandalyeden kaldırdı. Kaldırmakla kalmadı, yan tarafa savurdu. Başkomiserim mani olmasa daha neler yapardı, bilmiyorum. Önce önüne geçen Başkomiser Bahadır’a, sonra bana baktı, şaşkın şaşkın. Sanki transtaydı ve tam da o anda kendine gelmişti. “Affedersin Başkomiserim. Allah şahidim, kötü bir niyetim yok. O anı hatırlayınca, kendimden geçmişim. N’olursun affet,” dedi. Sonra bana dönüp “Kusura bakma delikanlı, sen de affet,” dedi. Sesimi çıkarmadan başımı salladım. Tekrar masanın etrafına oturduğumuzda, Başkomiserim sese gelen gardiyanı geri göndermekle meşguldü.

“O gün anamın doğum günüydü. Mavi rengi çok severdi anam. Kendi elleriyle mavi bir elbise dikmişti kendisine. Onu giymişti. Babam da bir sürü mavi balonla gelmiş ve evimizin bahçesini onlarla süslemişti. Bayram yeri gibi olmuştu bahçemiz. Bir kucak dolusu mavi balonla birlikte anamın yüzünü güldüren bir de haber getirmişti babam. Anamın akrabaları onları aramaktan artık vazgeçmişlerdi. Onlar vazgeçmişti geçmesine ama Pehlivanoğulları namuslarına sürülen lekeyi affedecek gibi değillerdi. Keşke babama güzel haberi getiren kişi bunu da söyleseydi. Belki o gün her şey çok farklı olabilirdi. Olmadı… O gün benim mutlu olduğum son gün oldu. Yerimizi bulmuşlardı. Nasıl olduğunu anlamadık bile. Bir anda ortalık savaş meydanına döndü. Babamı bir kurşunla yere serdiler. O korkuyla bahçedeki ekmek fırınının içine saklandım. Babamın kendi elleriyle fırının kapağına astığı mavi balon, başımıza gelen felaketten habersiz ipinden kurtulup önüme düştü. Sessizce sönüp büzüşüp kaldı. Sanki onu görseler beni de göreceklermiş gibi, hızlıca avuçladım sönük balonu. Beş kişiydiler. Pehlivanoğlu Mahmut ve dört fedaisi anamın üzerine çullanmışlardı. Kötülük ediyorlardı anama… İnsan korkudan ağlar mı? Ben ağlamamıştım. Ağlamamak için avucumda sıktığım balonu ağzıma tıkmıştım çünkü. Tıkmasaydım, ağlardım belki…”

Kulak deşen bir sessizlik çöktü odaya. Seri katil, cani katil, adi katil Orhan gitmişti yine. Onun yerine küçücük bir çocuk, avucunda buruşturduğu mavi balonuyla karşımızda oturuyordu sanki. Ben de Başkomiserim de yıllardır buna benzer bir sürü vakaya şahit olmuştuk. Öyle anlarda vicdanlarımız, asıl kurbanın kim olduğu sorusunu tekrarlayıp dururdu. Fakat elden bir şey gelmezdi. Sebebi ne olursa olsun, hiçbir suç cezasız kalamazdı.

Ne kadar sürdüğünü bilmediğim sessizliği Başkomiserim bozdu.

“Bunları neden mahkemede anlatmadın Orhan. Cezan hafiflerdi…”

“Ne gerek var Başkomiserim. Ben o günden sonra yaşamadım ki… Yaşadıysam da intikamımı alacağım günün hayaliyle yaşadım. Yıllarca o şehirden öteki şehre savruldum. O yetimhaneden ötekine, o ıslah evinden berikine… Kimsesizlik zor be Başkomiserim. Yine de büyüdüm, bir şekilde yaşadım. Çok aradım o şerefsizleri. Bulmam yıllarımı aldı. Sonunda buldum ve aldım intikamımı. Anamın da babamın da ruhları rahatladı. Hiç pişman değilim. İtiraf etsem, üç beş sene önce çıksam ne olacaktı?”

Başkomiser Bahadır, Orhan’a hak verdiğini belli eden bir baş hareketi yaptı.

“Bu anlattıklarını başka hiç kimse bilmiyor mu yani? İlk kez bize mi anlatıyorsun?”

“Hayır, bir kişi daha biliyor Başkomiserim. Cinayetleri işledikten sonra aklımda teslim olmak vardı fakat daha işim bitmemişti. Pehlivanoğulları’na babamın yerini ispiyonlayan pisliği de öldürmeliydim. Zavallı babam ona güvenip sırrını açmış, yerini yurdunu açık etmişti. Adamın İstanbul’da olduğunu öğrendikten sonra buraya geldim. Onun da cezasını kesmeliydim, kestim de fakat üç gün geçmeden o Ahmet Komiser eliyle koymuş gibi yakaladı beni. Çıkarıldığım mahkemede akli dengemin yerinde olup olmadığının tespitine karar verildi. Üç ay boyunca özel bir klinikte, bir doktorun gözetimi altına verildim. O ve yardımcısı terapi midir nedir, öyle bir şeyler yaptılar bana. Hakkını yemeyeyim, ağzımdan laf almak için çok uğraştı o doktor. Sonunda bir gün, baştan sona anlattım hikâyemi. Anlatmadan önce yemin ettirdim, kimseye gerçeği söylemeyecekti, yardımcısına bile… Mahkemeye akli dengemin yerinde olduğuna dair raporunu sunacak ve ölene kadar bu sırla yaşayacaktı. Kabul etti… O doktora sadece sebebimi değil, en ince ayrıntısına kadar cinayetleri nasıl işlediğimi de anlattım. İnanır mısın Başkomiser, korkarak ya da yargılayarak değil, hayranlıkla dinledi beni. Tuhaf değil mi? Evet tuhaf ama böyle işte…  O doktor dışında şimdiye kadar hiç kimse bilmedi sırrımı. Şimdi de sen ve şu delikanlı… Kimselere söylemezsiniz değil mi Başkomiser?”

“Merak etme Orhan. Sırrın bizde saklı kalacak. Fakat şu bahsettiğin doktoru bulmamız gerek. O isim bizim için çok önemli. Hatırlıyor musun doktorun ismini?”

“İnsan sırdaşının ismini unutur mu be Başkomiserim? Hatırlıyorum elbette…” dedi. Kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra doktorun adını söyledi. “Fevzi Ertekin…”

“Yirmi beş yıl öncesinden bahsediyoruz Orhan. Bu adam kaç yaşındadır şimdi?”

“Ne bileyim Başkomiser. Adamın nüfus kütüğünü de almadım ya üstüme. Ben yaşlarda olmalı. Ben kaç yaşındayım, onu da unuttum ya…”

***

Cezaevinden çıktıktan sonra Başkomiserim Gülten’i aradı. Psikiyatrist Fevzi Ertekin ismini sistemde aratmasını söyleyecekti. Derdini anlatmaya fırsat bulamadı. Gülten yine bir şeyler bulmuştu ve derhâl Emniyet’e dönmeliydik. Kim bilir yine o bilgisayarın başından bile kalkmadan neler neler buldu, diye düşünüyordum ki Başkomiserimin bana verdiği görevi onun tamamladığını öğrendim. Aslında biraz bozulmadım desem yalan olur. Bu gidişle bu kız, benim pabucumu dama attıracaktı. Keşke dün gece Başkomiserimin verdiği görevi bugüne ertelemeseydim ve Serhat Güven’i bulmak için sabaha kadar dolaşsaydım. Bu gidişle beni Cinayet Büro’ya Komiser yapmış olmalarına sadece annem değil, ben de şaşıracaktım.

Daha kapıdan girer girmez Gülten önümüze bir dosya koydu. Dosyanın kapağını kaldırmamla, karşıma Serhat Güven’in fotoğrafı çıktı. Biraz kırgın bir bakış attım Gülten’e. O anki ruh hâlim pek umurunda değil gibiydi. Aslında gereksiz bir kırgınlıktı benimkisi. Sonuçta biz bir ekiptik ve birbirimizi desteklemek birinci vazifemiz olmalıydı. “Hızır gibi yetiştin Gülten, bana kalsa bu iş bugün bitmezdi,” dedim, hiç de kinayeli olmayan bir ses tonuyla. Son zamanlarda sıkça takındığı soğuk tavrından taviz vermeden konuşmaya başladı Gülten.

“Başkomiserim, günlerdir Emniyet’e gelmesini beklediğimiz Serhat Güven’i buldum. Üstelik sadece onu bulmakla kalmadım, çok enteresan şeyler de öğrendim hakkında.”

“Neymiş bakalım o enteresan şeyler?” dedim, bu sefer sesimdeki kinayeyi saklamayı başaramayarak. Hiç aldırmadı. Beni yok mu sayıyordu bu kız? Bana neden böyle davrandığını bir türlü anlayamamıştım. Bir ay önce Riva’da, boş bir yazlıkta öldürülmüş olarak bulunan Dündar Hallaç soruşturmasından sonra olmuştu, ne olduysa. O cinayetin aydınlanmasıyla kör olmuş gözlerim açılmıştı ve bir gönül macerasından kalbim kırık ayrılmıştım. Zaman geçtikçe yaram kabuk bağlamaya ve kalp sızım hafiflemeye başladı. Ancak ondan sonra Gülten’in bana aşırı mesafeli ve soğuk davrandığını fark ettim. Eski Gülten gitmiş, yerine bir buzdolabı gelmişti sanki. Sebebini sormadım ama bu davranışı hak edecek ne yaptığımı düşünmediğim bir günüm dahi olmadı.

“Serhat Güven’in o gün Almanya’dan gelen uçaktan indiğini ve eve geldiğinde dayısının cesedi ile karşılaştığını söylemiştiniz.”

“Evet, bize öyle anlatmıştı.”

“O iş öyle değilmiş işte Başkomiserim. Bugün adamı aramadığım yer kalmadı neredeyse. Verdiği cep telefonu numarasına ulaşılamıyordu. Dayısının evinde olamazdı. Olay Yeri İnceleme ekibi oradaki işini daha dün bitirmişti ve bildiğim kadarıyla Serhat’a anahtarı teslim eden olmamıştı. Şehirden ayrılamayacağına göre, belki bir otelde kalıyordur diye düşünüp bütün otelleri aradım. Sonunda oldukça lüks bir otelde adamımızı buldum. Resepsiyon görevlisine, otellerine üç gün önce Serhat Güven adında birinin giriş yapıp yapmadığını sorduğumda aldığım cevaba çok şaşıracaksınız. ‘Serhat Bey otelimize bir ay önce giriş yapmıştır.’ O  sabah bir uçaktan inip dayısının evine geldiği doğru fakat bu söylediği gibi Almanya – İstanbul uçağı değil, Antalya – İstanbul uçağı. Havaalanından aldığım bilgiye göre Almanya’dan İstanbul’a bir ay önce giriş yapmış. Geldikten bir hafta sonra da Antalya’ya uçmuş. İşte, bütün bilgiler burada.”

“Ne diyorsun sen Gülten? Bize yalan mı söylemiş yani? Ferit! Çabuk bulup getir şu adamı!”

Ben yerimden kalkmaya yeltenirken Gülten’in sesiyle oturuverdim. Ne yazık ki bu işi de benim yerime halledivermişti benim acar mesai arkadaşım.

“Bizim onu bulmamıza gerek kalmadı Başkomiserim çünkü kendisi bir saattir sizin odanızda bekliyor. Üç gündür Almanya’da yarım kalan işlerini yoluna koymak için koşturuyormuş. Bir yandan da size söz verdiği gibi dayısının psikiyatristinin adını araştırıyormuş. Dayısının eski arkadaşlarından birini bulmuş. Adam, Gürkan Turhan’ı en son karısının cenazesinde gördüğü için son zamanlarda ne yaptığından, kimlerle görüştüğünden haberi olmadığını söylemiş. Fakat doktorunun kim olduğunu biliyormuş. Gürkan Turhan bundan yıllar önce özel bir muayenehanede psikolojik tedavi görmüş. Büyük ihtimalle yine ona gitmiş olabilirmiş. Doktorun adını öğrenen Serhat soluğu burada almış. Henüz hakkındaki şüphelerden haberi yok. Dört gözle sizin gelmenizi bekliyor.”

Başkomiser Bahadır’ın odasında bekleyen Serhat Güven derdini anlatamadan kendini sorgu odasında buluverdi. Neye uğradığını şaşırdığı her hâlinden belliydi. 

“Bize neden yalan söyledin Serhat?”

“Ben yalan söylemedim Başkomiserim. Hiçbir şey anlamıyorum, neden sorgu odasına getirdiniz beni?”

Serhat’ın sorusunu duymazdan gelen Başkomiserim, yeni bir soru ile Serhat’ı adeta dayak yemişe çevirdi.

“Türkiye’ye ne zaman geldin Serhat?”

“Dedim ya…”

“Ne dedin? Hâlâ yalan mı söyleyeceksin? Bırak şimdi kıvırmayı da doğru dürüst anlat! Hayatın doğruyu söylemene bağlı. Bir anda kendini beş kişinin katil zanlısı olarak savcının karşısında bulabilirsin. Anlat ki kafamızdaki soru işaretleri dağılsın.”

“Bir ay önce Başkomiserim…”

“Bir ay önce, ne?”

“Ülkeye bir ay önce geldim. Dayıma geldiğimi haber vermemiştim. Her sene yıllık iznimi onunla geçirmekten çok sıkılmıştım artık. Hele yengem öldükten sonra dayımın kahrı hiç çekilmiyordu. Sözde dinlenmeye, ülkemi gezip görmeye geliyordum fakat dayım yanından beş dakika bile ayrılmamı istemiyordu. Düşünün, koskoca doktor yıllık iznini dayısıyla tavla oynayarak geçiriyordu. Daha beter yorulmuş, kafam kazan gibi olmuş bir vaziyette dönüyordum Almanya’ya. Bazı zamanlar izin alamadığımı bahane edip dayıma hiç uğramadan burada tatil yapıyordum. Onunla olmaya katlanamasam da ona kıyamıyor, üç dört gün izin kopardığımı söyleyip mutlaka uğruyordum yanına. Yine öyle yapacaktım. Önce İstanbul’a geldim. Kız arkadaşım da benimle beraberdi. Dayıma haber vermedim tabii. Nereden bilecekti benim şehirde olduğumu? Evden çıktığı yoktu ki… Hem bu sefer yalnız da değildim. Helga ile birlikte tatil yapacak olmanın sevinci içindeydim. Helga yanımdayken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. O arada kısa bir Antalya tatili de ayarlamıştık. Helga oradan Almanya’ya dönecekti, ben de dayımı arayıp birkaç gün ona uğrayacağımı söyleyecektim.”

Serhat korkudan mı yoksa sorgu odasının soğuk havasından mı bilmem, tir tir titriyordu anlatırken. Bir bana, bir Başkomiserime çevirdiği gözlerindeki endişe, görülmeyecek gibi değildi.

“O arada dayım telefonlarıma cevap vermiyordu. Endişelendim… Biraz da vicdan azabı hissettim. Son görüşmemizde ölmek istediğini, yaşamaktan zevk almadığını anlatmıştı. Dayanamadım, o sabah Helga’yı Antalya’da bırakıp İstanbul’a geldim. Size yemin ederim Başkomiserim. Benim cinayetlerle falan bir ilgim yok.”

“Bize neden yalan söyledin? Ülkeye bir ay önce girdiğini söylemende ne mahsur vardı? Seni bu yüzden tutuklayacak değildik, herhâlde. Ufacık bir araştırmayla yalanının ortaya çıkacağını nasıl tahmin etmezsin?”

“Bilmiyorum Başkomiserim, ne diye böyle bir salaklık yaptığımı inanın bilmiyorum. Sanki dayıma söylediğim yalanı devam ettirmek zorundaymışım gibi hissettim. Sanki onu kandırdığımı öğrenecekmiş gibi… Utandım belki de… Sonrasında dayımın bir cinayete kurban gittiğini öğrenince daha büyük bir korku sardı içimi. Boş yere şüpheleri üzerime çekmek istemedim. İnanın bana, dayımı ben öldürmedim. Helga’ya sorun isterseniz. O, size benim katil olmadığımı söyleyecektir.”

Başkomiserimin Helga’nın iletişim bilgilerini sormasıyla Serhat’ın yüzü aydınlanır gibi oldu. İçinden, “Yırttık,” dediğine emindim. Rahatlamasına izin vermeden onu yeniden tedirgin etmeye karar verdim ve “Korkarım seni Helga bile kurtaramayacak Serhat. Cinayetler sen ülkeye geldikten sonra başlamış. Buna ne diyeceksin?” dedim. O esnada sırıttığımın farkında değildim.

“Hayır, hayır! Tesadüf bu, sadece bir tesadüf… Ben katil değilim. Doktorum ben. Öldürmek için değil, yaşatmak için yemin ettim. Yalvarırım Komiserim, bırakın beni.”

Bana dert anlatamayacağını anlayan Serhat, Başkomiser Bahadır’a çevirdi bakışlarını. Az önce korkudan titreyen adam şimdi de boncuk boncuk terliyordu. “Yemin ederim Başkomiserim, ben kimseyi öldürmedim! Dayıma kıyacağımı nasıl düşünürsünüz?”

Psikolojik baskıya devam ettim.

“Haa, diğerlerine kıyardın ama dayına kıyamazdın, öyle mi?”

“Hayır, hayır! Öyle bir şey demedim. Kimseye kıyamam ben. Diğerlerini de öldürmedim, dayımı da öldürmedim.”

Sorguya son noktayı her zamanki gibi Başkomiser Bahadır koydu. Başkomiserimin sözlerini duyan Serhat başının büyük belada olduğunu daha yeni anlıyormuş gibi bir bakış attı ona.

“Üzgünüm Serhat Güven, seni gözaltına almak zorundayım. Şimdilik elimde seni serbest bırakacak bir delil yok. Şu Helga Hanım’ı bir bulalım, sonrasına sonra bakacağız. Anlayacağın, bir süre burada, bizimlesin.”

Tam kapıdan çıkmak üzereyken Serhat’a döndü Başkomiserim.

“Ha az kalsın unutuyordum, neymiş bakalım o doktorun adı?”

Serhat aval aval bakmayı sürdürürken “Dayının psikiyatristini diyorum oğlum! Adı ne?” dedi. Apar topar arka cebinden cüzdanını çıkaran Serhat, içinden aldığı pusulayı Başkomiserime uzattı. Göz ucuyla pusulaya baktım. Üzerinde yazan ismi görünce nasıl şaşırdıysam artık, “Oha! Yok artık!” demiş bulundum.

-DEVAMI GELECEK SAYIDA-

SAHTE SULTAN

Kitabın adı: Sahte Sultan

Türü: Rahat Polisiye

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Yayımlandığı Yıl: 2021

Sayfa Sayısı:328

İstanbul Resim Sanatı Müzesi’nin en ünlü on iki tablosu Londra Resim Müzesi’nde sergilenmek için hazırlanırken, koleksiyonun en değerli parçası olan Sultan tablosunun sahte olduğu ortaya çıkar. Sergi iptal edilir, iki ülke heyetleri arsında ‘çok gizli’ görüşmeler yapılır. Olay polise ve basına yansır.

Eski müsteşar Mahfi Eğilmez’in 22. kitabı Sahte Sultan, Remzi Kitabevi etiketi ile 2021 sonlarında okuyucuyla buluştu. Ekonomist olan yazarın ikinci polisiye romanı Sahte Sultan, ilk polisiye kurgusu İnferis’in devam kitabı olmasa da ana kahramanlarımız tanıdık yüzler.

İnferis romanında bir mali yolsuzluğu soruşturan Murat; yeni macerada maliye müfettişliği görevinden istifa etmiş, bir süre üniversite kürsüsünde ders vermiş, orada da artık kendi öğrencilik yıllarından hatırladığı özgür havanın kalmadığını görünce istifa etmiş biri olarak çıkıyor karşımıza.

Hayatına yeni bir yol çizme amacıyla sevgilisi Rüya’yı ziyaret için İstanbul’a geldiğinde, bir süredir ülkenin gündemine oturmuş olan Sahte Sultan tablosu olayını araştırırken buluyor kendisini.

Bütün bu araştırma süreci boyunca, Sherlok Holmes’ün şu sözleri hep hatırındadır: “Yeteri kadar veriye sahip olmadan bir teori kurmak büyük bir hatadır. Bunu yapan kişi, teorisini gerçeklere uydurmak yerine, gerçeği eğip bükerek teorisine uydurur.

Mali Müşavirliğinin ilk yıllarında birlikte çalıştığı bakanlıktaki üstadının, arşiv araştırmasının önemi konusundaki nasihatini ilke edinerek araştırmaya başlar.   

Tablo müzeden nasıl çıkartıldı? Sahte tabloyu kim yaptı? Sultan tablosunun aslı şimdi nerede?

Bunun gibi onlarca soruya cevap arayan Murat, kopyacı ressamı bulur, edindiği bilgileri polisle paylaşır, lakin kısa süre sonra kopyacı ressam evinde asılmış halde bulunur.

Bu ölümün bir intihar mı yoksa cinayet mi olduğu araştırılırken, müze müdürü ve sorumlu restoretörün de bir yıl önce şüpheli şekilde öldüğü ortaya çıkar.

Cinayet mi var?

‘Dünya yıkılacak olsa bile adalet yerini bulmalıdır,’ sözünü Sahte Sultan kitabının kapağına taşıyan Mahfi Eğilmez, romanında yine yürekli polislere, cesur savcılara ve gözü kara gazetecilere yer vererek, olanı değil, olması gerekeni yazmış.

Bizde daha çok Batı tarzında polisiye yazıldığını, oysa Türkiye’nin kendi başına büyük bir polisiye olay olduğunu söyleyen Mahfi Eğilmez, mali ve siyasi suçları konu alarak da keyifli polisiye roman yazılabileceğini kanıtlıyor. Akıcı, sürükleyici, yalın bir anlatımı olan yazar, rahat polisiye (cozy mystery) tarzına örnek sayılabilecek iyi bir polisiye roman sunuyor okuyucuya.

Sahte Sultan; küfür, kan, taciz, vahşet sevmeyen, buna karşılık katil kim sorusunun cevabından dan çok, olayların akışını, verilen bilgileri, yapılan değerlendirmeleri seven okurlar için ideal bir roman.

Mahfi Eğilmez, Sahte Sultan romanında soyut zamanlı bir Türkiye kaleme almış olsa da günümüze dair çok önemli notları geleceğe taşıyacak bir kurgusal dünya yaratmayı başarmış.

Remzi Kitabevi kalitesiyle okurlarıyla buluşan ikinci baskı kitabımda bir tek kelime hatası fark ettim. Kalem usta olunca göze batıyor. Umarım üçüncü baskıda düzeltilir.

Keyifli okumalar.

STEVE MARTIN VE MARTIN SHORT’TAN DEDEKTİF OLURSA!

Dizinin Künyesi:

Adı: Only Murders in the Building

Başroller: Steve Martin, Martin Short, Selena Gomez

Sezon: 1. Sezon (2021) 10 bölüm; İkinci Sezon (2022) 4 bölüm

Yaratıcı: John Hoffmann, Steve Martin

Yayınlandığı platform: Disney +

Ödüller: 2021 Rotten Tomatoes En İyi Yeni Dizi ve En iyi Komedi Dizisi, (ayrıca beş ödül ve 33 adaylık)

IMDb Puanı: 8.1

Selena Gomez, Steve Martin ve Martin Short

Hikayemiz New York’ta Arconia isimli bir apartmanda geçiyor. Binanın orijinal ismi Belnord Binası. 1908 yılında yapılmış. Neden bu ayrıntıları verdim? Çünkü dizinin isminde geçen “the building” yani cinayetlerin işlendiği bina, bu bina ve üç kafadarımızın ortak noktası olan bir podcast’ten yola çıkılıyor.

Kafadarlarımız dedektiflik hikayeleri anlatılan meşhur bir podcast’i her biri ayrı ayrı takip ederken birbirlerini bulup tanışırlar. Kendi yaşadıkları binada da bir cinayet işlenince bu cinayeti kendi yöntemleriyle araştırıp kendileri bir podcast yayınlamaya başlarlar. Ama tek şartları vardır: Sadece binadaki cinayetleri araştıracaklardır!

***

Steve Martin’i gençlik yıllarımda gözlerimden yaş gelerek izlediğimi hatırlıyorum. Bu ismi tanıyanlar bilir, gözyaşlarım filmlerinin duygusal olması yüzünden değildir elbet. O kadar komiktir ki komedyenliğe boyut atlatmıştır bence.

John Candy ile harikalar yarattıkları Planes, Trains and Automobiles (1987) ve İngiliz beyefendisi duruşunu bozmadan sizi gülmekten kırıp geçirme yeteneğine sahip Michael Caine ile oynadığı Dirty Rotten Scoundrels (1988) filmlerini görmediyseniz bu diziye başlamadan önce görmenizi tavsiye ederim.

Gelelim dizimizin diğer emektar aktörü Martin Short’a. Three Amigos! (1986) ve Father of the Bride 1-2’de Steve Martin’le beraber rol aldığı filmlerden sadece ikisi. İkilinin beraber oynadıkları başka dizi/filmler de olduğunu görüyoruz.

Şimdi bu iki komedyenin yıllarla anılan tecrübesine genç ve yeni bir soluk lazım. Bu genç soluk ilginç bir isim: Selena Gomez. “Gomez’i daha dün Hannah Montana isimli gençlik dizisinden tanımadık mı yahu?” diye soranlarınızı duyar gibi oluyorum. Elimizde büyüdü. Ne çabuk büyüdü de duayen iki aktörle dizi çevirecek kıvama geldi?

İzleyince anlayacaksınız, kendini yetiştirmiş olduğunu düşündüm ben.

İki hünerli aktörün yanına genç ve taze kan, günümüz teknolojisine yenilmeden podcast olayının da işin içine katıldığı zekice bir senaryo, Martin ve Short’un tabiri caizse Gomez’le beraber kelimelerden bir ip cambazlığı sergilediği sahneler ortaya çıkarmış. Jasmine Washington Seventeen’deki makalesinde ‘where murder mystery-meets-comedy’ (cinayet gizeminin komediyle buluştuğu yer) diye tarif etmiş diziyi.

İlk sezondaki 10 bölüm gayet neşeli, sürükleyici ve merak ettirici şekilde ilerlerken sezonun sonundaki aslında geliyorum diyen sürprizle 2. sezona bağlanıyoruz.

***

Adaylıkları açıklanan 74. Emmy Ödülleri’nde diziye ait adaylıklar şunlar:

Bir komedi dizisinde en iyi başroldeki aktör: Martin Short

Bir komedi dizisinde en iyi başroldeki aktör: Steve Martin (aynı dizide oynayıp da başrol adayı olarak birbirinin rakibi olmakta bir ilkler sanırım!)

En iyi komedi dizisi.

Bir komedi dizisinde eniyi yönetmen: True Crime (S1E1), Jamie Babbit

Bir komedi dizisinde en iyi yazar: True Crime (S1E1), Steve Martin – John Hoffman

Dizinin Emmy Ödülleri’nde çeşitli dallarda 11 adaylığı daha var ki bu da “Cinayetin komedisi olur muymuş?” demeyip izlemeniz için iyi bir sebep. Değil mi?

ETKİLEYİCİ BİR GERİLİM FİLMİ: KORKUNÇ KOLEKSİYONCU

Filmin Orijinal Adı: The Collector

IMDB: 7,6/ 10

Tür: Dram, Gerilim

Süre: 1 saat 59 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1965

Ülke: ABD, UK

Yönetmen: William Wyler

Oyuncular: Terence Stamp, Samantha Eggar

SİNEMA TARİHİNE DAMGA VURAN EN ETKİLEYİCİ GERİLİM FİLMLERİNDEN BİRİ

Bu sayımızda sizlere tozlu raflarda kalması mümkün olamayacak kadar etkileyici bir gerilim filmi seçtim.  Filmin başkarakteri olan “Freddie”, Times dergisi tarafından sinema tarihinin en soğuk ve şeytani karakterlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Felsefi derinliği fazlaca olan film İngiliz yazar John Fowles’ın ilk romanından uyarlanmıştır.  Orijinal adı “Koleksiyoncu” olan kitap, ülkemizde okurların ilgisini çekmekiçin İnkilap ve Aka Yayınları tarafından“Korkunç Koleksiyoncu” adıyla çevrilmiştir. Film de sinemalarımızda zamanında aynı adla gösterime girmiştir. 

Hollywood’un efsane yönetmeni William Wyler tarafından yönetilen film; Golden Globe, Cannes, Sant Jordi gibi birçok ödülü kazanmıştır.  Wyler’ın dram-gerilim kategorisinde 3. ve son filmi olan “Koleksiyoncu”, Samantha Eggar ve Terence Stamp’ın ilk çıkış filmi olma özelliğini de gösterir.  Terence Stamp bu filmden sonra kendisine teklif edilen “Alfie” rolünü reddeder. Ve kim kapar rolü? Michael Caine! Caine ile dost olan Stamp yıllar sonra, Caine’in kendisine iyi bir rol için sabretmesini ve her teklifi kabul etmemesini öğütlediğini fakat kendisinin Alfie’den sonra teklif edilen her filmde rol aldığını söyleyerek arkadaşını eleştirecektir. Miranda rolünde, güzelliği karşısında gözbebeklerinizin normalden biraz daha büyüyeceği Samantha Eggar ise performansıyla hem Golden Globe hem de Cannes Film festivalinde “en iyi kadın oyuncu” ödüllerinin sahibi olur. 

Sementha Edgar ve Terence Stamp

John Fowles’ın romanı, aslında filme yansıtıldığından çok daha derindir.  Size Fowles’in kitabından da biraz bahsetmek isterim; şöyle ki kurguya ait ilginç bir matematik vardır içerisinde. Ama önce konu: Bir banka memuru ve aynı zamanda kelebek koleksiyoncusu olan Frederick Clegg (Freddie), ilk gençlik yıllarından beri uzaktan izlediği ama hiç tanışmadığı Miranda’ya âşıktır.  Üst tabakaya mensup (aslında orta-üst tabaka demek daha doğru olabilir)  sanat öğrencisi Miranda da onun için kelebekleri kadar eşsiz ve nadirdir.  Çalıştığı bankada sürekli “Kelebek çocuk” diye dalga geçilen Freddie, bir gün spor toto benzeri bir şans oyununda büyük ikramiye sahibi olduğunu öğrenir ve işinden ayrılır.  Artık parası da olduğuna göre Miranda’yı kendine âşık edebilme fırsatı vardır.  Bu hayallerle planını hemen yapar.  Miranda’yı kaçıracak ve evinde “misafir” edecek, şık giyinip, ona centilmence yaklaşarak kendini tanımasına ve sevmesine fırsat verecektir. Peki, Miranda ile birebir iletişime geçtiğinde işler sandığı gibi ilerleyecek midir? Alt tabakadan olan centilmen ve ince Freddie, Miranda tarafından anlaşılabilecek ve sevilecek midir?

Dünyanın en ilgi çekici yönetmenlerinden biri olan Wyler, titizliği ve özellikle film senaryolarını romanlardan uyarlatması ile tanınmıştır.  Wyler’ın kendine özgü bir hikâye anlatma tarzı ve insan ilişkilerine hassasiyetle yaklaşan bir yönü vardır.  Yönetmen o kadar realistiktir ki, filmlerinde bunu yansıtma azmi, çoğu zaman aktörler ve bütçe odaklı yaklaşımlara sahip stüdyo yöneticileri tarafından eleştirilmiştir. Örneğin bu filmde, Wyler, Miranda rolünü canlandıran Samantha Eggar ile sette herkesin iletişime geçmesini yasaklamıştır.  Kimse Samantha ile yemek yiyemez, sohbet edemez hatta selam bile veremez.  Wyler bu özelliği ile Hitchcock’u da hatırlatır.  Hitchcock da “Kuşlar” flminde stüdyodakilerin Tippi Hedren ile iletişime geçmesini yasaklamıştır.  Wyler, sahne çekimlerinde o kadar titizdir ki, aynı sahneyi defalarca tekrarlatır.  Bu özenli yaklaşımı ona “40 kere Wyler (40-take Wyler)” lakabını getirmiştir.  Ama Wyler bu titizliği ile  beraber çalıştığı tüm aktörlerin ve filmlerin onlarca film ödülü kazanmasını da sağlamıştır. Kendisi de “en iyi yönetmen” dalında 3 Oscar ve çok sayıda film ödülünün sahibi olmuştur. Yani biliniz ki zamanında her aktör-aktrist ne kadar zorlu bir yönetmen olsa da, onunla çalışmak için can atar.  Çünkü sonuç bir ödülle mutlaka taçlanacaktır.

Filmimize geri dönersek; hikâye anlatımlarında “flashback” yöntemini çokça kullanan Wyler, nedense bu filminde bize Freddie’yi sadece filmin başında ufak bir flashback ile anlatır.  Fred’in pikolojisine dair herşeyi bizim gözlemimize ve çıkarımlarımıza bırakmıştır. Gözlemlediğimiz kadarıyla Fred bir sosyopattır.  Bu noktada Terence Stamp’in durgun oyunculuğu gerçekten çok etkileyici.  Wyler onu bu role hazırlarken yukarıda da belirttiğim gibi özellikle ondan set dışında Samantha Eggar’la tüm iletişimini kesmeni ister.  Stamp anılarını anlatırken kendisi dahil setteki herkesin Samantha’ya hayran olduğunu hatta ondan çok da hoşlandığından bahseder.  Öte yandan Samantha Eggar, Stamp’in set dışında da karakterinin içinde kaldığının farkında değildir.  Stamp’in soğuk tavırları onu çekimler boyunca mutsuz eder.  Fakat çektiği tüm sıkıntılara rağmen performansı şahanedir. Hatta tekrarlarıyla ün yapmış yönetmenin kendisinden en fazla 2 tekrar talep ettiğini de söyleyecektir.

Filmde kloroformla bayıltma fikri ve sahnesi de ölümsüzleşmiştir.  Ülkemizde “Yeşilçam” sinemasında da bu teknikle kaçırma sahnelerine çokça rastlarız.  Bir zaman sonra içkinin içerisine ilaç karıştırma yöntemi de kullanılacaktır.

Miranda’yı kaçırana kadar Freddie’nin güç ve hâkimiyetini hissettiği tek konu kelebek koleksiyonudur.  Birbirinden güzel ölü kelebekleri en iyi şekilde sergileyerek onları izlemekten zevk alır.  Anlarız ki, normalde entellektüel ve sosyo ekonomik açıdan hiçbir zaman bir araya gelemeyeceği Miranda’yı kaçırıp evinde hapsederek, bir nevi koleksiyonuna yeni bir tür daha katmanın tatminini yaşamak ister. Freddie kelebeklerini sevdiği gibi Miranda’yı da yıllarca uzaktan beğenmiş, sevmiş ve her adımını izlemiştir. Freddie ile Miranda’nın ilk karşılaşma sahnelerinde ise Freddie’nin son derece doğal ama bir o kadar da tuhaf bir şekilde “senin hakkında herşeyi biliyorum” demesi gerçekten ürkütücüdür.  Freddie’nin kendisini cinsel tatmini ya da parası için kaçırmadığını anladığında Miranda’nın korkusu artar.  Karşısında ona uzun zamandır hayran olduğunu ve hakkında herşeyi bildiğini iddia eden bir sosyopat vardır.  Üstüne bir de Freddie ona âşık olduğunu söyleyince, Miranda onun saçma amacını anlar.  Eğer onu âşık etmek için zorla alıkoyduysa sonsuza kadar burada kalacağını söyler.  Miranda’nın zekice kurguladığı birkaç kaçma girişimi başarısız olunca Freddie ona, kendisini tanımak için fırsat vermesi ve sevmesi karşılığında 6 hafta sonunda onu serbest bırakacağını söyler.  Böylelikle 11 Haziran Miranda için “özgürlük günü” olur.  Bu kötü günlerinde dahi bir sanatçı olan Miranda’nın renklerle özgürlüğüne yaklaştığını ifade etme biçimi çok orijinal ve bir o kadar da içler acısıdır…

Kitabın filmdeki felsefeyi anlamada daha ilgi çekici olduğundan bahsetmişim: Fowles’in kitabı 4 bölümden oluşmaktadır.  İlk bölüm 21 yaşındaki sosyopat Freddie’nin anlatımından; 2.bölüm ise kaçırdığı Miranda’nın tutsaklığı boyunca tutttuğu günlük anlatımdan oluşmakta.  Romanın son 2 bölümünde ise yine Freddie’nin anlatımına döneriz.  Dolayısıyla kaçırılan Miranda maalesef kitapta da Freddie’nin bölümleri arasında hapsolmuştur.  

Aslında Freddie büyük ikramiyeyi kazancınca, kendini sosyo ekonomik açıdan Miranda ile denk görüp, onun da kendisini sevebileceğine dair hayaller kurar.  Ama sosyo-kültürel değerleri hesaba katmaz.  İlk bölümde Freddie’nin anlatımından aslında ne kadar eğitimsiz olduğunu, sanat, bilim gibi konularda fazlaca cahil olduğunu anlarız. Miranda karşısında nazik fakat eziktir.  Kadınla olan diyaloglarında aralarındaki sınıf farkının da iyice farkına varır. Freddie ona “siz” diye hitap ederken, Miranda ona “sen” diye seslenir.  Fakat Miranda’nın bu üstün tutumu Freddie’nin  hayranlığını iyice arttırır.  Aynı kelebekleri gibi Miranda’yı istediği zaman seyredebilecektir ve ona sahiptir artık.  Onunla cinsellik yaşayamayacak kadar da özeldir Miranda.  Freddie bu düşünceyle kötü birşey yapmadığına dair kendi kendini sürekli ikna eder.  Fakat Miranda onu deli ve sapık diye aşağılar.  Filmde de bu kültürel uçurum  Miranda’nın çok sevdiği  Picasso’nun sanat anlayışına dair Freddie’ye anlattıklarıyla yansıtılmaya çalışılmış.  Bu sanat anlayışını uğraşsa da bir türlü kavrayamayan Freddie, sonunda tüm kitapları yırtar.  Yani sığ beyin yine yok ediliciğine geri döner. 

İngiliz aktör Kenneth More (1914 – 1982)

Kitabın 2.bölümü ise oldukça ilginçtir.  Tutsak bir insanın değişen psikolojisine şahit oluruz.  Miranda Freddie’den nefret etmesine rağmen; zaman zaman onun eğitimle iyi bir insan olabileceğini de düşünüyor.  Roman kaçıran-kaçırılan değil de iki farklı sınıfın mücadelesi gibidir. Hatta romanda tutsak konumunda olmasına rağmen Miranda’nın Freddie’ye üstten bakışı rahatsız bile edebiliyor okuru.  Dolayısıyla yazar iyi ve kötüyü keskin olarak ayırmayarak okura ters köşe yapabiliyor.  Günler geçtikçe kurtulamayacağını anlayan Miranda, “alt tabaka”dan üst tabakayı taklit ederek sınıf atlayan  “yeni bir kitle”nin oluştuğundan bahsediyor.  Toplumda çoğunluğu oluşturan bu yeni “sürü”den nefret ettiğini de ekliyor günlüğüne. Kitaptan farklı olarak, filmde Miranda, Freddie’yi ağır bir şekilde aşağılamazken; Freddie de kitapta anlatıldığı kadar cahil ve kaba görünmemektedir.  Hatta filmde Freddie o kadar masum ve centilmendir ki kızmanız gereken çoğu yerde ona acırsınız.  Aslında Wyler’ın da amacı budur.  Fakat yine de karakterin dengesizliği sizi ürkütür. Kitapta olup filmde yer almayan bir diğer konu da,  Miranda’nın kendinden yaşça bir hayli büyük öğretmeni ile olan aşk ilişkisidir.  Kitapta ikili arasında derin felsefi konuşmalar da geçmekte.  Miranda’nın yaşının küçüklüğüne rağmen sahip olduğu felsefi derinliği bu ilişkisinden aldığı yorumunu da yapabiliriz.  Aslında filmde de Miranda’nın sevgilisi vardır ama biz göremeden silinmiştir kendisi. Nasıl yani derseniz; üç saatten fazla süren film, Wyler tarafından kesilerek iki saate indirilmiştir.  Kesim aşamasında belki de film tarihinde bir ilk gerçekleşmiş ve Wyler, filmde Miranda’nın erkek arkadaşı rolündeki ünlü İngiliz aktör “Kenneth More”un göründüğü tüm kareleri silmiştir. More, emeğine o kadar üzülür ki yıllar sonra bu durumun hala canını yaktığını söyler.  Kendisi Wyler’ı kazanma ihtimali varken mahkemeye vermezçünkü Wyler’a olan saygısı sonsuzdur.  Diğer yandan Wyler’a göre en iyi sahne çekimlerinden çoğunu Kenneth ile yapmıştır fakat filmin akışı için onun sahnelerini kesmek zorunda kalmıştır.  Sadece filmin başında More’u arkadan görürüz. 

Peki bu filmde verilmek istenen mesaj nedir diye sorarsanız; her insanın içinde iyi ve kötünün barındığını; eşit koşullar sağlandığında, sınıf ayrımının ortadan kalktığı daha yaratıcı ve özgür bir düzenin gelebileceğini anlatıyor desem bana inanır mısınız? Peki şöyle desem; eğitim eğitim eğitim! Yoksa “yeni kitle” sizi yok edecek!

Keyifli izlemeler dilerim. 

KİM BU SAM SPADE?

Humphrey Bogart tarafından beyaz perdede canlandırılacak kadar karizmatik, sert, yakışıklı bir özel dedektiftir Sam Spade. Bir kahramandan çok anti-kahramandır. Karşımıza fazla yerde çıkmamasına rağmen yarattığı etki Malta Şahini’nin gözü gibi kati ve keskindir.

Oldukça şüphecidir; müşterileri dahil kimseye güvenmez. Onun için çoğu kişi yalancı ve sahtekardır. En masum ve nahif görünen kişinin, içten pazarlıklı, sinsi bir şeytan olduğunu tecrübe etmiştir. Zeki ve kurnazdır. Karşısındaki bu şeytanlara inanıyormuş havasına bürünmede üstüne yoktur. Onu yeni tanıyan biri, sinik ve manipülasyona açık olduğunu sanabilir. Oysa o anlar Spade’in ağlarını ördüğü ve avuçlarını ovuşturduğu zamanların habercisidir. En son o güler. İyi güler.

Kendinden emindir; kendi yolunu kendisi çizer. Yetkililere pek saygı duymaz, kulak asmaz. Ancak onları dinlermiş gibi yapar. Yine de bunlarla taban tabana zıt şekilde, adaleti tesis etme konusunda üst düzeyde saplantılı, cesur ve kararlıdır. Asla pes etmez! Kişisel etik kuralları vardır. Güzel kadınlar söz konusu değilse bunları fazla esnetmez. Nihayetinde çiğ süt emmiştir! Yeri gelir gözünü bürüyen şehvet arzusuna kapılır. Yeri gelir bir kadından hoşlanır. Ancak bu kadın ona düşmanlık ederse, onu otobüsün altına atmak konusunda zerre tereddüt etmez.

İz sürerken kılı kıpırdamadan yasaları esnetir, endişeye kapılmaz. Yeri gelir yalana ve hileye başvurur. Yakalanırsa da pişkin pişkin güler, üste çıkmaya çalışır. Ağzı iyi laf yapar. Hem de ne laf! Dili onu en zor durumlardan kolaylıkla ve ustalıkla kurtarır. “Şimdi hapı yuttu,” denecek vakitte bile iki sözü ile işin içinde sıyrılır.

İnsanları tanımada üstüne yoktur. Onları baştan aşağı süzer, satır aralarını okur. Davranışları ardındaki psikolojilerini anlar. Ona göre planlarını kurar. Yeri gelir biri ona kaba kuvvet göstermeye yeltenirse, sertliğe karşı sertlikle cevap verir. Bileğine güvenir. Yumruk yumruğa kavgaları pek kaybettiği görülmemiştir.

Sinsiliğin kitabını yazmıştır. Üzerine cinayet yıkılmaya çalışılırken ve hayatının tehlikede olduğunu fark ettiğinde bile kurnazca karşısındakinin ağzını arar. Yalancıların rahatlığa kapılıp niyetlerini açık etmesini bekler ki mumlarını yatsıya kalmadan söndürsün.

Ortağı cinayete kurban gittiğinden beri tek tabancadır. Yalnızlığının ilacını bulmuştur. Umursamaz, ağır bir alkol ve sigara içicisidir Spade. Bunların hayatı çekilir kıldığına inanır. İnançları doğrultusunda yürür, yürür…

GÖÇMEN BİR DEDEKTİF

1966 yılında İstanbul’da doğan, henüz iki yaşındayken ailesiyle birlikte Almanya’ya göçen ve halen Münih’te yaşayan yazar Su Turhan, zamanla ülkenin en ünlü film yönetmeni ve polisiye yazarlarından biri oldu. Münih Ludwig Maximillians Üniversitesi’nde Alman Filolojisi okurken film projelerinde set amirliği ve reji asistanlığı ile sinemaya adım attı. “Der Schlüssel”, “Gone Underground” ve “Triell” adlı kısa filmlerinin senaryolarını yazdı. Kısa filmi Gone Underground, 2001’de Alman Kısa Film Ödülü’nün gümüş madalyasını ve Friedrich Wilhelm Murnau Kısa Film Ödülü’nü aldı. Bir aşk hikâyesini konu alan ilk sinema filmi Ayla uluslararası izleyici ödülleri aldı; Almanya, Türkiye ve İsrail’de sinema salonlarında gösterime girdi.

Kommissar Pascha – ein Fall für Zeki Demirbilek adlı 2013’de yayınladığı kitabıyla Almanya’da büyük yankı yaratan yazar bugüne kadar bu seride toplam altı kitap yazdı. Serinin ilk kitabı Komiser Paşa, Türkçeye Kitap Kurdu yayınları tarafından Ayla Akın çevirisi ile kazandırıldı.

Romanın kahramanı Türk Komiser Zeki Demirbilek, tıpkı yazar gibi çocuk yaşlarda ailesi ile Almanya’ya göç eder. Polisliğe adım attıktan sonra, bir Türk olarak insanların önyargıları ile karşılaşmış olsa da çalışkanlığı ve istikrarı ile komiserliği elde etmeyi başarır; Özel Göç Büro Amirliği’nin başına geçer.

Yazar, Zeki Demirbilek karakterini oluştururken, onun özel yaşamını da anlatarak okuyucunun zihninde sahici, elle tutulur gözle görünür bir kahraman inşa etmiş: Demirbilek, Selma adındaki ilk eşinden biri kız biri erkek iki çocuk sahibidir. İkizlerden Özlem, Münih’te babasıyla aynı şehirde ama  ayrı bir evde yaşamaktadır. İstanbul’da annesi ile birlikte oturan Aydın ise, konservatuvarda öğrenim görmektedir. Demirbilek ikinci evliliğini yaptığı Frederike ile de yollarını ayırmak üzeredir. İşi daima öncelikli olan Komiser, ailesine yeterince zaman ayıramadığını düşünüp sık sık iç hesaplaşmalara girer. Demirbilek’in görevi, göçmenlerle ilgili tüm suçları araştırmaktır. Bu amaçla bir yandan ekibini kurmaya çalışır, diğer yandan da birbiri adı sıra cereyan eden, kurbanları Türk ya da Türklerle bağlantılı kişiler olan cinayetleri çözer.

Su Turhan’ın başkahramanı Komiser Zeki Demirbilek memleketi Münih’i çok sevmekte ama aynı zamanda çocukluğunun kenti İstanbul’u özlemektedir. Ancak MIGRA adlı göçle ilintili suçlara bakan özel bir ekibin başına getirilen Komiserin bu içsel parçalanmışlığına kafa yoracak fazla zamanı yoktur. Zira kısa süre sonra, Alman ve Türkler’den oluşan ekibiyle birlikte, olayların merkezinde zengin bir iş adamının güzel kızı Gül Güzeloğlu’nun yer aldığı şiddet dolu bir cinayetler serisini çözmesi gerekmektedir.

Kommishar Pascha’nın afişi…

Su Turhan’ın yarattığı dedektif  Zeki Demirbilek, televizyon ekranlarında da boy gösterdi ancak ne yazık ki çok kısa ömürlü oldu. 25 Ağustos – 26 Eylül 2015 tarihleri ​​arasında Münih ve İstanbul’da çekilen pilot bölüm 2017’de Alman televizyon kanalı ARD’de gösterime girdi. Ancak, tatmin edici olmayan reytingler nedeniyle, olumlu eleştirilere rağmen iki bölüm gösterildikten sonra yayından kaldırıldı. Zeki Demirbilek karakteri Türkiye kökenli Alman oyuncu Tim Seyfi tarafından canlandırılmıştı.

DOKTOR BEY

DOKTOR BEY

Lütfen dur, Doktor Bey dur, dur ne olur, n’apıyorsun? Yapma. Neden bağlıyorsun beni? Ellerimi ne zaman bağladın? Çok sıktın ayaklarımı yeter, çok sıkıyorsun! Acıtıyorsun ama. Of of of offf, vallahi de çok sıktın bak, çok acıdı! Sandalyeye bağlamak da nedir hem, çok mu Amerikan filmi seyrettin n’aptın?

Sorun nedir? Derdin ne senin? Ya, ben seni tanımıyorum bile. Niye yapıyorsun bunu bana? Hey, Doktor, sana söylüyorum! Ne olduysa söyle de yardımcı olmaya çalışayım. Bak, yanlış yapıyorsun. Beni ne ara getirdin buraya hem sen? Ne oldu bana? En son hatırladığım büromda biriyle tartışıyordum. Para meselesi. Borcunu ödememekte direniyordu. Hacı baba tekkesiyiz ya biz… Sonra, o itin bana silah doğrulttuğunu hatırlıyorum, acı hatırlıyorum bir de. Karnımda, kolumda kurşun acısı ve kan vardı. Olduğum yerde düştüğüm de hayal meyal aklımda. Hastanede gördüğüm son yüz seninkiydi, kendimden geçmeden önce. Ama sonrası yok? Ne oldu bana? Kim iyileştirdi yaralarımı? Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi, hiçbir yerim acımıyor. Rüya mı gördüm yoksa? Gerçekten vurulmadım mı?

Hafızamda kayıp bu kısımlar. Her neyse, inanmıyor musun sen bana? Meseleyi bilmiyorum bak, mesele her neyse, inan ki suçsuzum. Hem Allah aşkına, sen nasıl doktorsun? Doktorun görevi hayat kurtarmak değil mi? Neden bağladın beni? Neden öyle bakıyorsun bana? Böyle mi kurtarıyorsun sen hastalarını? Çabuk çöz beni. Çöz diyorum sana, çöz, çöz. Çözer misin beni? Rica ediyorum. Ayrıca neresi burası? İlaç kokuyor, yok yok hastane kokuyor oda. Bu beyaz pijamaları nereden buldun da giydirdin bana? Bu aletler, ameliyat malzemeleri falan? Yoksa beni ameliyat mı edeceksin? İyi de ameliyatlık bir durumum yok ki? Nasıl olduysa ne kurşun yarası var, ne de başka bir şeyim. Bak, bak, inanmıyorsan kendin kontrol et. Valla iyiyim ben. Hoş, zaten beni getiren de, giydiren de, bağlayan da sensin. Biliyorsun bir şeyim olmadığını, değil mi? Yok, ameliyat değil senin niyetin, başka bir şey. Kötü bir şey.

Bak, bunu yapmak zorunda değilsin. Sen kötü bir adama benzemiyorsun. Kötü bir adam değilsin sen. Çöz artık beni. Lütfen. Çöz de konuşalım. Sorun neyse hallederiz bir şekilde. Para mı istiyorsun? Mesele para mı? Para da veririm. Çok para var bende. Ne kadar ihtiyacın var, ne kadar istediğini söyle sadece? Hemen hesabına aktarayım. Yoksa beni vuran o şerefsiz mi tuttu seni? Bana verecek parası yok ama adam tutmaya var demek ki. Tamam senetlerini vereceğim. Yeter ki bırak beni. Borcunu da siliyorum, helâl ü hoş olsun benden yana. Ya, bir şey söylesene be adam! Neden sadece susuyorsun, neden sadece gözlerime bakıyorsun? Bu sessizliğin, bu ölümcül bakışların ürkütüyor beni doktor. Ben mi anlamalıyım? İyi de neyi anlamalıyım? Bir ipucu ver bana o zaman. Ne istiyorsun benden?

Yalvarıyorum sana. Yalvarırım bırak beni. Kimseye bir şey demem. Belli ki beni yanlışlıkla kaçırdın. Başkasına benzettin. Değil mi? Çok benziyor bana o zaman. Ama aradığın ben değilim, her kim sanıyorsan, o ben değilim. Anlıyor musun? İyi bak yüzüme. Ben miyim? O elindeki şırıngada ne var? Beni bayıltacak mısın? Yoksa beni zehirleyecek misin? Beni zehirleyerek mi öldüreceksin? Yapmayacaksın değil mi bunu? Yok, yok, yapmazsın. Daha neler canım. O kadar da değil. Doktorsun sen. Hayat kurtaransın. Cani değilsin. Katil misin sen Allah aşkına? Korkutma beni. Bak eğer bu bir şakaysa hiç komik değil. Tamam kabul, çok korktum, yeminle çok korktum, yeter bir son ver şuna. Gelme üstüme, hayır, dur, gelme!

Tamam, pes ediyorum. Şimdi bırak o şırıngayı aldığın yere. Bırakır mısın? Lütfen. Bırak n’olur! Tamam, sen kazandın, anlatacağım sana her şeyi. Allah çarpsın anlatacağım, ne istiyorsan söyleyeceğim, canımı acıtıyorsun, batırma şunu artık n’olursun, yapma! İstemeden dönüşü olmayan yanlış bir iş yapacaksın. Yalvarırım dur artık. Acıyor. Acıyor acıyor! Hayır, hayır, huh huh huh! Dur. Tamam, bi’ nefes alayım sadece, izin ver, her şeyi anlatacağım.

Hah şöyle. Bak, her ne ise derdin, konuşarak çözelim. Bu şekilde bana yargısız infaz yapıyorsun. Hiç konuşmadan, konuşturmadan… Ya, bi’ sor önce! Bak sen sor, ben cevap vereyim. Dosdoğru. Baban yaşında adama böyle davranmak yakışık alıyor mu? Suçum ne, onu bile bilmiyorum. Karşılıklı konuşabilecekken şu hâlimize bakar mısın? Sence ikimize de yakışıyor mu? İkimiz de koca adamlarız, medeni insanlarız. Ben vergisini ödeyen, bu şehre istihdam sağlayan, insanlara ekmek veren bir iş insanıyım. Sen, yani siz, koskoca bir tıp doktorusunuz. İşinin uzmanı, kendini kanıtlamış, hastaların güvendiği, bu şehir için, bu insanlar için, bu ülke için önemli bir isimsiniz. Kendinizi boş yere harcamaya değer mi? Hem de şurada kaç yıl daha yaşayacağı bile belli olmayan yaşını başını almış babanız yaşında biri için?

Kalkma, kalkma lütfen. Hiçbir şey yapmaya çalışmıyorum. Sadece nefesleniyorum. Soluklanıyorum. Vakit kazanmaya çalışmıyorum. Doktor Ahmet Kaymak. Sensin. Kocaman adam olmuşsun. Ne kadar da babana benziyorsun. İlk gördüğüm an tanıdım seni. Nasıl tanımam ki? İyi ama nasıl? Anlamıyorum. Aklım almıyor. Tabii ki şaşırdım, tabii ki şok oldum. Sen saf, aptal bi’ şeydin ufakken. Üstelik annen baban gibi sağır dilsiz değil miydin sen de? Tabii ya. Dilsizsin. Onun için konuşmuyorsun sen. Konuşamıyorsun. Konuşamasan bile duyuyorsun. Söylediklerimi işitiyorsun. Peki, sen nasıl doktor oldun?

Bak, yine söylüyorum. Samimiyim. Ciddiyim. Beni kesinlikle iyi tanıyorsun, kim olduğumu biliyorsun, şimdi burada sadece sen ve ben, ikimiz varız, yani başka kimsenin bilmesine gerek yok, seninle anlaşabiliriz. İstemiyor musun anlaşmak? Bir tepki versen? Hadi ama. Benim olanlarda hiçbir suçum yok. Tamam. Ben sana anlatayım, eğer dinlersen sen de hak vereceksin bana. Beni bulduğuna göre diğerlerini de bulmuş, öğrenmiş olman lazım. Bu bir tesadüf olamaz. Hepsi bir planın parçasıydı, değil mi? Ne zaman planladın bütün bunları? Ne zamandan beri benim peşimdesin?

Peki, itiraf ediyorum, ben yaptım. Sarhoştuk o gece. İkisi için de hem sağır hem de dilsiz dedim. Senin için de öyle dedim. Adamı bağlarız dedim, kadınla da eğleniriz dedim. Allah benim belamı versin, dedim, ama sarhoştuk, köprünün altında, ırmağın kenarında, benim arabada içiyorduk. Her şey önce Mahmut’un başının altından çıktı. Yoksa her zamanki gibi sadece içiyorduk. Mahmut karı yok mu dedi, Selim çok iyi olurdu dedi, onu aradık bunu aradık, boşta orospu bulamadık. En son babanla annen Mesut’un aklına geldi. Hepsinin sarhoş akıllarına yattı ki, birden hadi dediler.

Ama dur. Ben önce olmaz, dedim. Bize yakışmaz, dedim. Dedim de şişelerin dibini buldukça ötekiler ısrar etmeye devam ettikçe, benim de aklıma yattı. İkisi de hem sağır hem de dilsiz, dedim. Kimse duymaz, dedim. Sesleri çıkmaz diye geçirdim aklımdan. Adamı bağlarız, kadınla da eğleniriz dedim. Çocuklarının zaten aklı kıt, kim der dokuz, on yaşında, aklı bir şeye sarmaz, dedim. Kapatırız başka odaya, dedim. Direksiyonu sizin eve kırdık. Çok pişmanım. Bilemezsin ne kadar pişman olduğumu. Zil zurna sarhoştuk. Sonrasını düşünemedim. Geceleri uyku uyuyamadım. Kâbuslarla sabahladım her gece. Annenle babanı ortadan kaldırmasak yakalanırdık. Ama evinizi yakan ben değildim. Yeminle ben yakmadım. Mesut’la Selim yaptı. Tamam, biz de engel olmadık belki ama ben yakmadım. Babanı yastıkla boğarken seninle göz göze geldiğimde, evden kaçabileceğin o kafayla hiç aklıma gelmemişti. Sahi, sen nasıl kaçtın? Nereye saklandın? Günlerce aradık seni, evle birlikte sen de yandın sandık.

Selim o geceden sonra bir daha bizimle görüşmedi, her şeye tövbe etmiş, camiye başladığını duyduk, ama vicdanına yenildi sanırım, dayanamadı, evinin önündeki incir ağacına astı kendini. Mesut her konuştuğumuzda yanlışlıkla birine itiraf etmekten korktuğunu söylüyordu, sonra bir gece sessizce başka bir şehre taşınıp gittiğini duyduk. Mahmut, bir trafik kazasında yatağa mahkûm oldu. Ziyaretine gittiğimde, kazanın nasıl olduğunu sordum; bir anda yolun ortasında karşısına senin çıktığını söyledi. Sana çarpmamak için direksiyonu kırmış. O hızla bariyerlere girmiş. Karısı ve oğlu öldü o kazada. Kendisi de fazla yaşamadı. Bir ben kaldım bu şehirde.

İtiraf ettim işte. Öldürecek misin hâlâ beni? Dedim, anlattım sana her şeyi. YAPMAAA! YAPMA NE OLUR! AHMET KAYMAK, BABAN METİN’İ BEN ÖLDÜRDÜM AMA ANNENİ ÖLDÜREN BEN DEĞİLİM, ANNENİ HANGİMİZ ÖLDÜRDÜ BİLMİYORUM, YEMİNLE BİLMİYORUM, KURAN ÇARPSIN BİLMİYORUM, GÖRMEDİM, SORAMADIM DA, TAMAM EVİN YANMASINDA DA SUÇLUYUM, ENGEL OLMAMIZ GEREKİRDİ OLMADIK, IIIIHHHH, AFFET, AFFETTT, N’OLUR, ÖLDÜRME BENİ, YİRMİ SENEDİR VİCDAN AZABINDAN ZATEN HER GECE ÖLÜYORUM BEN! KATİLİM, KABUL EDİYORUM! HAYIRRRRR…

***

Amirim, araştırdık, Metin Kaymak ve karısı Neşe Kaymak, bundan on yedi sene evvel evlerinin yanması sonucu ölmüşler. Olay, raporlara kaza olarak geçmiş. Karı koca hem sağır hem de dilsizmiş. Ahmet Kaymak adında, kendileri gibi sağır dilsiz, on yaşlarında bir de çocukları varmış. Hasta narkoz etkisindeyken kendi kendine bir şeyler konuşmaya başlayınca, konuşmasında üstelik anestezi uzmanının da adı geçince, hâliyle doktorun dikkatini çekmiş, telefonla görüntülü sesli kayıt yapmışlar. Zaten odadaki güvenlik kamerası görüntüleri de anlatılanları doğruluyor.

Doktor Bey’in ismi ile Kaymak çiftinin kayıp oğullarının ismi aynıymış, sanırım narkozun etkisine girmeden önce bir yerde doktorun ismini okumuş, Doktor Bey’i de o çocuk sanmış. Zanlı artık nasıl etkilendiyse, narkozun etkisinde konuşmaya başlamış, başta pek anlaşılır şeyler söylememiş ama sonunda cinayeti ve kundaklamayı bildiğin, bağıra bağıra itiraf etmiş. Şahsı gözaltına aldık, önce inkâr etse de kayıtları izlettirince itiraf etmek zorunda kaldı. Olaya karışan ve hâlen hayatta olan Mesut Şahin isimli ikinci bir kişi hakkında da savcılıkça yakalama emri çıkarıldı.”

Bu arada çiftin çocuklarının o gece evde olmadığı tutanaklara yansımış ama görünen o ki evdeymiş ve bir şekilde evden kaçmış. Daha sonra çocuğu bir aile evlat edinmiş. Çocuğun gözü önünde nasıl bir vahşet yaşandıysa, çocuktan istemeden de olsa kendileri gibi bir cani yaratmışlar. Küçük Ahmet Kaymak evlatlık verildiği aileyi yok ettiğinde on beş yaşındaymış. Çocuk hakkında verilen, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olmadığına dair adli rapor ve sosyal inceleme raporları dikkate alınarak, mahkeme tarafından çocuklara özgü güvenlik tedbiri verilerek hastaneye yatırılmış ama üç ay sonra hastanede kendini asarak intihar ettiği kayıtlara işlenmiş.

OZAN ILGIN/BÖLÜM 10: ENQILAB

Bir eyalet-şehir olan Sultanat’ın ortasından geçen Burgaziçi Nehri, şehri doğu ve batı yakası olarak ikiye ayırıyordu. Nehrin batı yakası, zenginlik ve refah içinde yaşayan insanların bulunduğu turistik açıdan tercih edilen bir bölge ve belli başlı dünya şehirleriyle aşık atacak bir finans merkeziydi. Yüzyıllardır birbirine bakan Sultanatmak Cami ve Hayasomya Müzesi’nin ortasındaki Sultanatmak Meydanı da şehrin tüm turistik ve güzel yerleri gibi batı yakasındaydı. Burada oturanlar her seferinde göğe daha çok yükselen binalar diken teknoloji devi şirketlerin uğultusu altında yaşarlardı. Ama bunun bedeli, turizmden, sanayiden, ticaretten, teknolojiden ve tabii ki yeraltından yürütülen işlerden kazanılan paralarını zevk, sefa, israf içinde har vurup harman savurmalarına müsaade edilerek ödeniyordu. Ve bu israf, intizardan tasarruf edemeyiz denilerek kamufle edilirdi.

Burgaziçi Nehri, şehrin doğu ve batı yakalarında yaşayanlar arasındaki gelir ve gider uçurumunu iyiden iyiye artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Halbuki bu nehir, bin yıllar önce kaynağından çağlayarak bu topraklara bolluk bereket getirmiş ve insanların etrafında yerleşip bu güzel şehri kurmalarını sağlamış bir su yoluydu. Nehrin doğu yakasındaki komşuları aç yatarken batı yakasındakilerin kusana kadar yiyip içmeleri onun suçu muydu?

Biz doğu yakasındakiler kuş sesleri, inek böğürmeleri ve kuzu melemeleri arasında şehrin sırtını dayadığı ormanın kıyısında yaşadığımız için şanslıydık evet. Ama bu seslere eşlik eden silah patlamalarıyla beraber fakirlikte, okulsuzlukta, öğretmensizlikte, çete kavgalarında bir serseri kurşuna hedef olup geberip gitmekte de bizden şanslısı yoktu.

Fakirlik bir kere insanın üzerine yapıştı mı, bakkalından alışveriş edenin kim olduğuna, kömürünü kömürlüğe taşıyanın kökenine pek bakmazdı insanlar. Hayatlarını idame ettirmek tek gayretleriydi. Ama insanın biraz biti kanlandı mı, insanlığını şöyle bir yana koyup kibirle doldurmaya başlardı kalbini.

Ben senden daha üstünüm. Neden? Gözlerim mavi. Neden? Tenim daha beyaz. Neden? Çünkü ben anadilim olarak Sultçe konuşuyorum. Neden? Çünkü ben senden daha batıda doğdum! Ya sen bırak bu teraneleri de ‘Artık benim param var ve seni ezmek istiyorum’ desene birader!

***

O akşam Sultanat Eyalet-Şehri’nin doğu yakasındaki varoş semtimizde gençlerle beraber takılıyorduk. Vatan hainliği suçundan haksız yere çıkarıldığım mahkemede hakkımdaki bütün suçlamalardan aklandığım gibi göreve iade ediliş evrakım da gelmişti.  O yüzden keyfimiz yerindeydi. Mahallemizde kimsenin hiçbir yapı dikemediği eyalet-şehre ait olduğu söylenilen devasa bir arazi vardı. Çimlik çimenlik olan bir bölümü futbol sahası, toprak kısmı acemi şoför pisti olarak kullanılırdı. İnsanların bahçesine sığmayacak kadar çok davetli çağırdığı düğünlerde ise masa-sandalye atılarak düğün alanı yapılırdı o arazi.

Geç saatlerde, arazide, üzerinde sarı fosforlu yelekler, kafalarında turuncu kasklar ve ellerinde ölçüm cihazları olan adamlar peydah oldu. Onları görünce Hüsnü gülerek kulağıma fısıldadı. “Bak Ozan Fransa’daki gilets-jaunes’lar gelmiş mahallemize.” “Yok be oğlum nerde bizde o direniş kafası. Olsa olsa Sam Amca’nın John’larıdır bunlar!” Biz Hüsnü’yle için için gülerken bizimkilerden bir genç, sarı yelekli adamlara yanaşıp sordu.

“Bu yakaya kimse yatırım yapmaz ki. Siz ne için ölçüm yapıyorsunuz?”

“Ne için olduğunu bilmiyoruz. Arazinin nehir seviyesinden yüksekliğiyle tabanın kaya, kum ve toprak muhteviyatını ölçüyoruz. Bir nevi yeraltı haritası çıkarıyoruz,” dediler. “Bu mahallelerin üstünde ne buldular ki altında ne bulacaklar?” dedi aynı genç.

Hepimiz kahkahalara boğulurken “Herkese benden birer mavi kutulu bira!” deyiverdim. Ramazan’ın vefatından beri babasının dükkânına giremiyordum. Gençler koşa koşa tekelci Bakkal Necati Amca’nın dükkanına gittiler ama elleri boş geri geldiler.

“Saat 22.00’den sonra alkol satmak ne zamandan beri yasakmış ulan?” diye kükredim. “İki paralık keyfimiz vardı. Onu da mahvettiler! Şimdi Bakkal Necati Amca bize bira satsa, bir sürü çakal kapısına dayanacak ‘Bize de içki ver!’ diye. Bize polisiz diye ayrıcalık tanısa vatandaş haykıracak ‘Polisi neden kayırıyorsun?’ diye! Tamam lan! Yok bu gece bira mira bize! Ardı ardına beş bölüm Behzat Ç. izleyip bulun ulan kafayı!”

“Evropa’da da böyle ama Ozan. Belli bir saatten sonra alkol satışı ya…” diyecek oldu Hüsnü. Lafını kestim.

“Siktirtme Evropasını lan! Önce Evropa gibi eğitimini, memurunun maaşını, işçinin asgari ücretini, iç güvenliğini, bilmem neyini düzeltirsin. Ondan sonra yasaklarsın alkolü! Kodumun şehri aynen deve gibi. Boynun neden eğri desek verecek cevabı belli!”

***

Sarı yelekli ölçümcü adamların akşamın kör vakti yaptıkları pek hayra alamet olmayan ziyaretten iki gün sonra birileri mahallemizdeki o koskoca boş araziyi çevirdi. Sadece bir tabela astılar: MERKEZ-SULTANAT. Tabeladan sonra iş makineleri ve kamyonlar da geldi. Sonra arazide başlarında turuncu kasklı ama takım elbiseli adamlar bitti. İşte o zaman anladık ki fakir ama gururlu mahallemiz bir müteahhide kurban gitti. İşin içinde takım elbiseli adamlar varsa, işin içinde iş vardı. Demek ki işin içinde çok para vardı. Çok para denince de akan sular dururdu.

Mahallemizdeki araziye kondukları yetmiyormuş gibi bir gecede tüm evlere tahliye emri gönderdiler. Birdenbire hepimizin tapusundaki iskân hakkını kaldırıp bizi gecekonducu ilan etmişlerdi. Mahallemizi her kim satın aldıysa yedi sülalelerine yetecek kadar rüşvet vermiş olmalıydı. Batı yakasının göğe uzanan rezidansları, kusana kadar yedirip içirip yine de doyuramadıkları yeni yetme zengin güruhuna yetmemişti ki, gözlerini bizim fakir semtimize dikmişlerdi. Semtimizin arkasında orman varmış yokmuş, bu orman şehrin akciğerleriymiş filan kimsenin umurunda değildi. Çünkü amaçları, daha az alana daha çok insan sığdırmaya yarayan bu ucube inşaatlarla daha çok rant elde etmekti. Bu arada şehrin yok edilen doğal güzelliklerine karşılık bir iki süs bitkisi, yalancı bir iki havuzla görüntüyü kurtarıyor, bu talandan tasına pay konmasını bekleyen daha çok insana pay dağıtabiliyorlardı. 

Evlerimizi elimizden alıp rezidans dikmeye çalışanlara ve Sultanat Otomatik Konut İdaresi- SOKİ tarafından yaptırılan sefer tası gibi binalara gitmemiz için bizi zorlayanlara karşı gelmemiz gerekecekti.

Bu işi diplomatik yollardan çözmek için Belediye Başkanı İkram Papazoğlu’nun Belediye Bilişim ve Enformasyon binası kısaca Bel-Bil Kulesi’nin 7. katındaki makamına çıktım. Durumu münasip bir dille anlattım. Papazoğlu yüzünde pis bir gülümsemeyle koltuğuna yaslandı. İki elini iki yana açarak konuşmaya başladı.

“Değişim Ozancığım. Değişimin önünde duramazsınız. Ne sen durabilirsin ne de mahalleliler durabilir. Artık kapı önlerinde ayaklarında şipidik terlikle birbirine çaya giden teyzeler olmayacak. Çünkü bu teyzeler 15. kattan Burgaziçi Köprüsü’nün ve yakında bitip açıldığı zaman ikinci köprünün ışıklarını seyredecek. Herkes değişime ayak uyduracak. Sen de ben de. Yapılacak bir şey yok maalesef.”

***

Biz, evsiz kalışımızın daha doğrusu haksız yere evlerimizden atılıp başka bir yerde yaşamaya zorlanışımızın derdindeyken üç bine yakın öğretmen SULH İÇİN ÖĞRETMENLER OLUŞUMU isminde bir araya gelerek Tulslarla aramızda olan anlaşmazlıkları kınayıp barış istediler. Bir hafta sonra meşhur mafya babası Nuri Körleğene’yle arasındaki husumeti çözerek tekrar bir araya gelmiş olan Chedot Woodpecker “Yalaklara akıttığımız kanlarında yıkanacağız!” diyerek barış isteyen öğretmenleri tehdit etti. Bu öğretmenler hemen yeni bir Belediyeler Kanunu Hükmünde Kararname- BKHK çıkartılıp görevlerinden uzaklaştırıldılar.

***

Gözümde canlanmıştı koskoca mazi. ‘Tanrım beni baştan yarat!’ dediğim günler geride kalmıştı. Tanrım beni baştan yaratmıştı. Ya da ben Osteoenesis Imperfecta hastasıyken SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetleri, onlar için çalışacak dünyanın en güçlü kadın polisini yaratabilmek için üzerimde kimyasal deney yapmışlardı. Her ikisi de aynı kapıya çıkmıştı.

“Keşke ey Tanrım bana bir tane, bir de yetmez üç tane sevgili ver, deseydin Ozan,” diye güldü anneannem Cilmaya. O da benim gibi süper güçlü bir kadındı ama artık emekli bir polisti. Cilmaya bunu söylediği dakikada telefonuma garip bir e-posta düştü. Anlaşılmayan harfler. Kripto mesaj. Koşa koşa hacker ekibimiz Siber Can ve arkadaşlarının yanına gittim.

“Bana şu mesajı Sultçeye çevirecek bir vatandaş yok mu aranızda?”

Siber Can’ın hacker ekibinden biri olan Haypatya “Ben yardımcı olurum,” dedi. İki dakika sonra beni bilgisayarın başına çağırdı. Ekranda Merkez-Sultanat’çıların bizim mahalledeki araziyi çevirmeleri ve bize gönderdikleri tahliye kararlarının haksız olduğuyla ilgili kısa bir video vardı.

“Şifresini nasıl çözdün?”

“II. Dünya savaşında Almanların kullandığı Enigma şifrelemesiyle şifrelenmişti. Artık makine yok elbet, yazılım kullanıyoruz. Bu, biz kriptocuların a-b-c’si gibidir. Çocuk oyuncağıdır yani. Sevgiline falan mesaj yollarsın ancak bununla.”

“Bunu gönderen bu kadar kolay çözülebileceğini bilmiyor muymuş?”

“Bilerek böyle şifrelenmiş.”

“Nereden anladın?”

“Senin bizimle çalıştığını biliyormuş gönderen.”

“Nasıl yani? Nereden biliyormuş sizi yahu?”

Haypatya güldü.

“Kriptolu mesajda benim kırmızı saçlarıma ve Siber Can’ın 911 Porsche Carrera’sına selam çakmıştı.”

“Peki kimmiş bu kişi?”

“Yusuf Pulister.”

“Neciymiş?”

“Gazeteci.”

“Benden ne istiyormuş?”

“Senden bir şey istemiyor. Bu mahalleye bir iyilik yapmak istiyor.”

“Nasıl yani?”

“Olanları tüm dünyaya açıklayıp eyaletlerarası destek sağlamak istiyor.”

***

Sultanat Eyalet-Şehri’nde işler çok karışmıştı. Ama İkram-severler için her yer güllük gülistanlıktı. Onlara göre aşk laftan ibaretti. Bana göre hayatın anlamıydı. Onlara göre fikir ve düşünce özgürlüğü laftan ibaretti. Paraya ve betona boğulduğumuz sürece dert tasa yoktu. Bana göreyse fikir ve düşüncelerimin özgürlüğü hayatımın anlamıydı. İstediğimi düşünüp söyleyemezsem veya istediğim gibi yaşayamazsam bütün bu hanlar, hamamlar benim neme gerekti?

13 Mayıs günü Hatai ve Edene eyalet-şehirlerinde sıvacılar tarafından durdurulan Sultanat İstihbarat Ajansı (SIA)’na ait tırlarla ilgili haberi yapan gazeteci Johnny Yesterday Sultanat Eyalet-Şehrinden Germanya’ya firar etti.

Gerçekleri söylemeye çalışan, ortaya çıkarmak için uğraşan gazetecilerin yuhalandığı, paçavra gazetelere birilerinin istediği şeyleri yazanların Burgaziçi Nehri’ne bakan yalılarla mükafatlandırıldığı bu coğrafyada halka gerçekleri anlatmak demek, kendi ayaklarına halka halka pranga geçirmek demekti. Yusuf Pulister bunu hâlâ anlamamış mıydı? E-postayı sildim, gözlerimi kapayıp vazifemi yapmaya koyulacaktım. Fakat kaos peşimi bırakmayacaktı.

İki gün sonra 15 Mayıs akşamıydı. ‘15 Mayıs’ yani ‘15.05’. Ya da acil polis hattımızın telefonu: 155. ‘Burgaziçi Köprüsü’nde beklenmeyen bir hareketlilik var’ diyerek SSOK kuvvetlerinin derhal köprüye gitmesini emreden bir telsiz anonsu geçildi. Doğu yakasından batı yakasına geçişler eyalet-şehir ordusu tarafından durdurulmuştu. Biz daha neler olduğunu anlayamadan, sivil vatandaşları köprüden uzaklaştırmaya çalışırken kulaklıklarımıza bir anons daha geldi:

PAPAZOĞLU SULTV EKRANLARINDAKİ BİR HABER SPİKERİNİN CANLI YAYININA BAĞLANIP HALKA ENQILAB YAPANLARI DURDURUN, SOKAĞA ÇIKIN DEDİ. DİKKAT DİKKAT! SİVİL VATANDAŞA ASLA TEK KURŞUN ATILMAYACAK. TEKRAR EDİYORUM! SİVİL VATANDAŞA ASLA TEK KURŞUN ATILMAYACAK.

Birden nereden atıldığını anlayamadığımız mermiler insanları yere sermeye başladı. Amirimiz Hayri Kozak işin içinde bir bit yeniği olduğunu kavrayıp SSOK birimlerini köprüden çekti. Biz Bel-Bil Kulesi’ni korumaya geçtiğimizde ses hızını aşan Sultanat Hava Kuvvetleri’ne ait FE-26 uçakları şehrin üzerinde  çıkardıkları müthiş patlamalı seslerle uçmaya başladı. Eski düşmanım, SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’ndaki yeni amirim Solomon Sert, çok şık bir hamleyle SULTV binasına girmiş ve spikere izinsiz enqılab bildirisi okutanları kıskıvrak yakalamıştı.

Fırtına nihayet dindiğinde bu enqılaba kalkışanların eski ismi Quiri olan şimdi Quiri Terör Örgütü kısaca QUİRTÖ diye anılan grubun mensupları olduğu anlaşıldı. Asayişin tekrar berkemal olması için eyalet-şehirde Buhran Halinde Alınan Kararlar- BUHAL yönetimi ilan edildi. Eyalet-şehre giriş çıkışlar acil sağlık durumları hariç durduruldu.

BUHAL ile tüm iplerin aynı kuklacının elinde toplanabilmesi için bir nevi düğmeye basılmıştı.

SSOK, Sultanat Ordusu ve Kadı ve Sıvacılar Kurulu- KSK ve başka meslek grupları dahilinde muazzam bir tasviye işlemi başlatıldı. QUİRTÖ’nün semtinden geçmiş herkes gözünün yaşına bakılmadan 770 nolu BKHK ile meslekten men edildi.

Enqılab kalkışmasından yirmi gün sonra SULTV ekranlarında açıklama yapan İkram Papazoğlu artık terör örgütü ilan ettiği Quiri oluşumuyla SEVAP partisinin daha önce kol kola gezmesiyle ilgili olarak “Eyalet-şehir vatandaşları bizi affetsin, güler yüzleri ve güzel sözleriyle ayartıldık,” dedi.

***

11 Ağustos gecesi dini açıdan çok kıymetli bir gece olan Keder gecesiydi. Seksen beş yıl önce müze haline getirilerek din-dil-ırk gözetmeden tüm insanlığa kapılarını açmış olan 1479 yaşındaki kadim Hayasomya’da tekrar Sultanat Şehri’nin çoğunluğunun inandığı iddia edilen dinde dualar edildi. Dört yüz yıldır karşılıklı duran Sultanatmak Camii ve Hayasomya’dan karşılıklı, çifte ezan okunmaya başladı. Bu İkram Papazoğlu’nun muhafazakâr seçmenin ağzına bir parmak bal çalmak için sergilediği bir dini güç gösterisiydi.

***

Bizim mahalledeyse sular durulacak gibi görünmüyordu. Bize verilen tahliye süresi dolmak üzereydi. Sorunumu diplomatik yollardan çözemediğime göre, benim için Prof. Tekin Tanker ve Siber Can’ın geliştirdiği güçlendirici serumu kullanmam gerekiyordu. Ama o zaman üretileni Nuri Körleğene ve adamlarıyla olan son çatışmamızda kullanmıştım ve bitmişti.

Çatışmanın en önemli kuralı arkada ölü ya da diri adam bırakmamaktı. Körleğene o gün yaralanmış olan Chedot Woodpecker’i arkada bırakmıştı. Yaralı adamı sırtıma aldığımda gözlerini yarım açarak bir şeyler mırıldanmıştı.

“Ne varsa senin gibi kırk yaş altı kardeşlerimde var Ozan. Bu iyiliğini unutmayacağım…”

Ender bulunan bitkiler üzerine araştırmalar yapan Prof. Tanker’iVatan Millet Sultanat Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Bölümü’ndeki odasında buldum. Kimya, botanik, genetik, yapay zekâ konularına da hâkim olan hoca beni gülerek karşıladı.

“%33,3 Mandrake, %22,2 Titan Arum, %11,1 güzelavratotu %25,74 yüksükotu ve %6,66 akrep zehri! Hayatımda yaptığım en başarılı karışımlardan biriydi b…”

Hoca sözünü tamamlayamadan inanılmaz bir patlama sesiyle duvara savrulduk. Savrulduğumuz anda ben güçlü kadın moduma geçip hocayı bir ipek kozası gibi sardım. Duvar üzerimize yıkıldı. İkinci bir başka patlama sesiyle yer yarıldı yerin dibine girdik. Fakültenin üçüncü katındaydık ve üç katın da yeri yarılınca kendimizi moloz yığınlarının arasında ve zeminde bulduk. Tozdan dumandan göz gözü görmüyordu. Çığlıklarla bağrışmaların bini bir paraydı. Hocayı kucaklayıp iyi kötü gün ışığı görebildiğim bir yere taşıdım. Ondan sonra içeri girip molozların arasından kaç kişiyi yaralı ya da ölü dışarı çıkardığımı sayamadım. Ertesi gün haberlerde, patlamanın -resmi kaynakların açıkladığı- sebebiyle beraber fakülte binasından 38’i yaralı 5’i ölü tam 43 kişiyi molozların arasından çıkaran kahraman kadın polis olarak boy boy resimlerim vardı. Allah’tan kimse neden o anda orada olduğumu sorgulamamıştı.

Eyalet-şehirlerin askeri savunma güçlerini diğer eyaletlerle birleştirip düşmanlarına karşı daha güçlü olmak amacıyla üye oldukları Diğer Eyaletlere Nal Toplatan Organizasyon- DE-NATOO kısaca NATOO isimli bir organizasyon vardı. Sultanat da bu organizasyona üyeydi.

NATOO yöneticileri ve çalışanları çok büyük güvenlik soruşturmalarından geçerek seçilirlerdi. Ve bu organizasyona ait her türlü araç, barışta ve savaşta üye eyaletler dahilinde dokunulmazlığa sahipti. O yüzden ortalığı karıştırmak ve bu karmaşadan faydalanmak isteyenler için NATOO’ya ait kamyonları çalmaktan daha parlak bir fikir yoktu. Çalınan NATOO kamyonlarına yüklenen patlayıcılar kimse durdurmadan Sultanat’a kolayca giriş yapmıştı.

Bu kamyonlardan ikisi şehrin merkezindeki Trust Park’ta patlatıldı. Trust Park o gün ziyaretine gittiğim Eczacılık Fakültesi’nin hemen yanındaydı. Diğer bir kamyon ise Sultanat Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde patlatıldı. O gün havalimanında 55 kişi ve parkta 163 kişi olmak üzere toplam 218 kişi hayatını kaybetti.

***

Prof. Tanker o gün zemin kata düştüğümüz anda kulağıma fısıldadı. “Neden geldiğini biliyorum Ozan. Serum bu binanın ikinci katındaki laboratuvarımda kara kutu gibi siyah çelik bir çantanın içindeydi. Ne yapıp edip onu bul.”

İnsanları molozların arasından çıkardıktan sonra hocanın tarif ettiği laboratuvarın yerini aşağı yukarı tespit edip siyah çelik çantayı buldum. Hazinemi, eskiden fakülte binasının arka bahçesi olan şimdi yıkıntılarla dolu alana gömdüm.

***

Mahallede bize verilen tahliye süresinin dolduğu gün gelip çattı. Mafyanın hepsi bir örnek siyah takım elbise ve beyaz gömlek giymiş tetikçileri az sonra horon tepeceklermiş gibi caddemize dizildiler. Binalarımızı yıkmaya geldikleri yetmiyormuş gibi bir de mafya bozuntusu Nuri Körleğene’nin adamlarını mahallemize yığmışlardı.

“Neredesin lan Körleğene? Kendin gelsene er meydanına! Sicilibozukya’dan adam mı çağırdın gene?”

Ben böyle bağırınca silahlı gençlerin arkasında bekleyen VIP minibüsten bir adam indi. Tam karşıma gelip durdu.

“Ozan kardeşim. Bana bu semti güzelleştirmek isteyen müteahhit ağabeyimize zorluk çıkaran üç-beş çapulcu olduğu söylendi. Burada sen ve senin gibi dürüst vatandaşların oturduğunu bilmiyordum. Kusura bakma. Sana ‘Ne varsa senin gibi kırk yaş altı kardeşlerimde var Ozan. Bu iyiliğini unutmayacağım,’ dediğim günü unutmadım,” diye gürledi.

Sonra arkamda, ellerinde plastik sandalyelerle mafyaya savaş açmaya gelmiş şipidik terlikli çoluk-çocuk-kadın güruhuna seslendi. “Mahalleniz sizindir. Evlerinize dönebilirsiniz.”

Bunları söyleyen Chedot Woodpecker’e bir teşekkür işareti çaktım. Mafya aradan çekilmişti ama benim Merkez-Sultanat’çılarla olan savaşım devam ediyordu. Ortalık yatışınca gidip fakültenin bahçesine gömdüğüm kutuyu çıkardım. Çelik çantada kullanıma hazır olan sprey serumdan iki fıs çektim. Bedenim ani bir titreme ile yere yığıldı. İki saniye sonra yere yığılmış bedenim, üç metre boyunda bir savaşçı olarak ayağa kalktı.

Tüm konteynırları yıktım. Koca koca iş makinelerini elimle büktüm. Kamyonları yamulttum. Araziyi dümdüz ettim. Ellerindeki sandalyeleri kendine oturak etmiş ve yazlık sinemada bir Cüneyt Arkın filmini izliyormuşçasına heyecanla beni seyreden mahalleliye “Ben nefes aldığım sürece kimse bizi buradan atamaz, rahat olun!” dedim. Sonra kendi evimde, kendi yatağımda rahat bir uyku çektim.

***

Büyük lokma yemiş, büyük konuşmuştum. Ertesi sabah evlerimizin de içine alındığı çok geniş bir alan çepeçevre iki metre yüksekliğinde dikenli tellerle çevrilmişti. Her yere Akrep alfabesiyle tabelalar dikilmişti. Her sokağın başında kamuflaj üniformalı turuncu bereli yabancı askerler bekliyordu. Mihail Kalaşnikov’un ruhu şad olsundu. Askerlerin hepsinin elinde Avtomat Kalaşnikova yani Kalaşnikov’un otomatiği kelimelerinin kısaltması olan meşhur AK-47 tüfeklerinden vardı.

Evlerinden kovulup da gettolara sürülen Yahudiler misali herkes, insanlar, kediler, köpekler ve dahi tavuklar, tek sıra halinde yürüyerek koca semtten çıkarıldı. Ben ve Hüsnü bir gecede dikilmiş çelik konstrüksiyondan beş katlı binanın önüne geldiğimizde silahlı adamlar tarafından durdurulduk. Askerlerden biri namlunun ucuyla tam tepemizdeki tabelayı işaret etti.

ATTENTION! YOU’RE LEAVING SULTANAT!

ATTENTION! VOUS SORTEZ DU SULTANAT!

ACHTUNG! SIE VERLASSEN SULTANAT!

BU ARAZİ SULTANAT EYALET-ŞEHRİ TARAFINDAN SAVDİ AKREPİSTAN KRALLIĞI’NA TAHSİS EDİLMIŞTİR. KRAL YAMAN BİR ABDULCANBAZ EL-SAVUD EMRİYLE BETON VE İNŞAAT BAKANI KÛFFAR EL -FARAŞÎ BU ARAZİ İÇİN YETKİLENDİRİLMİŞTİR. ELÇİLİK SINIRLARINA DAHİL OLAN BU ARAZİDE AKREPİSTAN ORDUSU YETKİLİDİR.

İZİNSİZ GİRİLMEZ

***

Artık mahallemiz yoktu. Bizi SOKİ’nin jet hızıyla bitirdiği dandik on beş katlı, bir oda, bir salon evlere tıkmışlardı. Evlerin peşinatını geliri olanın gelirinden kestikten, geliri olmayana da senet imzalattıktan sonra taşındığımız bu mahallenin ismi ancak getto olurdu.

Yusuf Pulister ertesi gün SOKİ binalarına geldi.

“Sultanat bir gecede elli sene geriye gitti Ozan. Bakınız 1961 Berlin. Şehir artık Batı Sultanat ve Doğu Sultanat olarak ikiye ayrıldı. Ve doğudakilerin çoğunun batıya geçiş izni yok. O gece araziyi yıkıp dümdüz eden görüntülerin ve arazinin semt sakinlerine ait olduğuna ve haksız yere çıkarıldığınıza dair belgeler var elimde. Halka gerçekleri anlatmamız lazım Ozan. Onlara Victor Hugo’nun ‘Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk’ sözünü hatırlatmalıyız.

“Sen elinde kılıcınla yel değirmenlerine karşı savaşacaksın. Ben de Sanço Panza’n olacağım öyle mi? Ne bekliyorsun? Yaptığın bu haberle dünya çapında çok ses getirip bir vakıf kuracaksın. Sonra da senin adına ödül falan mı verilmeye başlanacak? Pulister Gazetecilik Ödülleri! Bu mu yani istediğin?”

“Kendim için bir şey istemiyorum Ozan. Beni tanımıyorsun. Ben yer-gök-tepe demeden metîn bir şekilde gazetecilik yaparken ortadan kaybolmuş tüm gazeteciler adına yapıyorum bu işi. İstediğimiz aynı şey. Adalet. Ama ilahî değil, insanî. Öteki değil bu dünyada adalet. Trust Park’taki o yamru yumru kara taştan anıtı da bombaladılar biliyorsun.”

Açlığın dini olmaz, yoksulluğun vatanı. Körolasın kahpe devran, diyorsun yani.”

-DEVAM EDECEK-

İSTANBUL’UN (RESMÎ KAYITLARA GÖRE) İLK SERİ KATİLİ

Suçluların Yeni Düşmanı: Mikroskop

Sansasyonlar çağı başlamıştı: Charles Lindbergh’in çocuğu kaçırıldı ve öldürüldü. Einstein izafiyet teorisini açıklarken, Henry Ford ilk seri üretim aracı olan Model T’yi piyasaya sürdü. Titanik battı, Wright Kardeşler uçtu ve Dünya Savaşı çok can alırken, ardından yaşanan Büyük Bunalım birçok insanı suça itecek, mafya ve gangsterler korku salacaklardı.

Al Capone

Eliot Ness, ünlü gangster Al Capone’yi tutuklamayı başardı. A.B.D. suç laboratuvarları açıldı. Adlî bilim hızla gelişiyordu ama seri katiller de çoğalıyorlardı. Artık seri cinayetler daha çok çıkar uğruna işlenmeye başlamıştı. Cumhuriyetimizin kurulmasına üç yıl kala İstanbul’un seri katili olan Hrisantos yakalandı.

Avrupa büyük bir travma yaşamaktaydı. Nasyonalizm her yerde boy gösterirken, silah endüstrisi karşı durulamaz şekilde büyüyordu. Amerikalı doktor Thomas Hunt Morgan, kromozomların soy ile ilgili önemli bilgiler içerdiğini keşfetti. Bu keşif ileride adlî bilim ve suç psikolojisi için çok önemli rol oynayacaktı. Fransız Edmond Locard ilk adlî polis labaratuvarını kurdu. Sherlock Holmes’ten esinlenen Locard, mikroskop gibi teçhizatları adlî bilim araştırmalarına dahil etti. O, suçluların olay yerlerinde mutlaka izler bıraktığına inanmaktaydı. Çok fazla ilgi görmeyen Locard, 1911’de ilk kez bir davada önemli bir rol oynadı.

Locard ve mikroskopu

Paris bir süredir piyasaya sahte para süren kalpazanlar ile mücadele ediyordu. Nihayet üç şüpheli tutuklandı. Locard, herkesin şaşkın bakışları arasında şüphelilerin kıyafetlerinden cımbızla parçalar aldı. Ayrıca şüphelilerin ceplerinden de toz örnekleri topladı ve bunları inceledi. Ceplerden çıkan tozlarda metal parçacıkları tespit etti. Piyasaya sürülen sahte demir paralar ile eşleşen demir tozu sayesinde üç şüpheli de suçlu bulundu. Bu olay Locard’ın herkes tarafından tanınmasını sağladı.

O zamana kadar polis memurları ile mikroskop arasında herhangi bir bağlantı yoktu. 1912’de bu durum da değişti. Mikroskobun önemi, Amerika Massachusetts’te yaşanacak bir olayda daha iyi anlaşılacaktı. Polisler olay yerini incelerken bir düğme buldular. Mikroskop altında incelenen düğmede görülen iplikler, şüphelilerden birinin ceketindeki iplikle eşleşince bu cinayet çözüldü.

İstanbul Polisinin Korkulu Rüyası

Hıristo Anastadiyadis Ahilya

1911 ile 1920 arasında seri katiller sanki daha çok Amerika’da türemekteydi. Ancak Amerika’dan devam etmeden önce resmi kayıtlara göre İstanbul’un ilk seri katiline değinmek isterim. Osmanlı başkentinin 1919’da başındaki en büyük dert işgaldi kuşkusuz. Bunun halka yansıyan yüzündeki bela asayişsizlik, onun simgesi de Hrisantos diye anılan Hıristo Anastadiyadis Ahilya’ydı. Savaşın noktalandığı yıl yirmi bir yaşında olan Hıristanos, İstanbul’da Beyoğlu Papazköprü’de bakkal Yorgi’nin evinde doğmuştu. Babası 1910’da evi terk etmiş, kendisinden bir daha haber alınamamıştı. Annesi ise Derviş Sokağı’nda (şimdiki Peremeci Sokak) oturan genelev işleticisi Andrenohin’di. Koço adında bir ağabeyi ve bir kız kardeşi vardı Hıristanos’un. Suç hayatı, ağabeyi Koço’yla birlikte yaptıkları kapkaççılıkla başladı.

Aynı zamanda İstanbul’un ünlü randevuevlerini bildikleri için, bunların odalarına komşu binalardan girerek kadınlarla birlikte olmak amacıyla gelen erkeklerin cüzdanlarını çalıyorlardı. Güzel yüzlüydü Hıristanos. Bu yanıyla delikanlılara meraklı kabadayıların gözdesiydi. Sakızlı Meyhaneci Deli Panayot ile Sarı Hıristo diye anılan iki sabıkalı onun yüzünden çatışmış, Hıristo ölmüştü.

Ağabeyiyle birlikte Kasımpaşa Emincami Mahallesi’nde ev tutan Hıristanos 1915’te daha on yedi yaşındayken yankesicilik, kap-kaççılık alanında ‘namlı’ birisi olmuştu. Bu alanda ustası Zafiri’yi geride bıraktığına inanıyordu polisler. Zamanla kendisi nadiren ‘işe çıkmaya’ başladı. Dönemin polis kayıtlarında adı Fantoma Mehmet, Demirci Andon, Lazari diye geçen kişilerden oluşturduğu çete Hıristanos namına Tatavla, Dolapdere, Bülbülderesi ve Beyoğlu’nun arka sokaklarına dehşet saçar oldu.

Hıristanos ilk cinayetini Bogazkesen’de işledi. Sütçülükle geçinen Recep Usta adında birini evine dönerken öldürüp üzerindeki parayı aldı. Bu olayın hemen ardından, adamlarının günlük hasılatına el koymaya çalıştıkları Dolapdere’deki bir randevuevi sahibinin imdat çağrısına giden Mehmet Efendi adında bir polis memurunu vurdu.

Bu iki cinayet, ününü İstanbul’un her köşesine yaydı Hıristo’nun. Artık hapisten çıkan sabıkalıların yanında çalışmak için başvurdukları ilk kişiydi o. Bir pazar günü Dolapdere Sinanköy Karakolu’nu bastı ve komiser muavinini başından vurdu. Ertesi gün Beyoğlu’nda gezerken onu tanıyıp silahına davranan bir komiseri vurdu. Polisler onunla karşılaşmamak için devriye gezmekten çekinmeye başladılar. Ziba’da bir içki âleminden dönerken yakaladığı polislerin silahlarını almış, peşine düşen bir polisi öldürmüştü.

Hıristanos artık gördüğü her polisi vuruyordu. O kahvehanede otururken içeri girenden, köşe başında ayakkabısını boyatana kadar bütün polisler onun kurbanı olmaktan kurtulamıyorlardı. İstanbul Emniyeti, çareyi peşine sivil polis takmakta buldu. Ama bu tedbir de sonuç vermedi. Hıristanos muhbirleri vasıtasıyla bu sivil polislerin kimliklerini öğrendi ve ikisini vurdu. Halkın mazeret dinleyecek hali kalmamıştı, polis ağır şekilde suçlanıyordu. Emniyet çaresiz kalınca doğrudan Hıristanos’un üzerine gitmektense önce onun yardımcılarını ortadan kaldırma kararını aldı. Peş peşe yapılan baskınlar sırasında üç yardımcısı vuruldu. Hıristanos ürkmüştü, kimliğini değiştirip bir süre ortadan kayboldu. Ama çetesi onsuz da soygun işini sürdürdü. Polise gizli olarak verilen emir, onun ve adamlarının kıstırıldıkları yerde canlı yakalanmasına çalışmamaktı. Yani, görüldükleri yerde öldürüleceklerdi. Bu rahatlatmıştı takip ekibindekileri. Nitekim peş peşe ‘infaz’ haberleri gelmeye başladı. Kolu kanadı kırılmıştı sonunda Hıristanos’un. Başına konulan ödül, yoksul Rum gençlerini harekete geçirmiş, onu ilk yakalayan olma konusunda adeta bir yarış başlamıştı. Hıristanos tanındığı her yerden kaçarken arkasında cesetler bırakmayı sürdürdü. Sonunda baskıya dayanamayıp gizlice Gülcemal vapuruna bindi ve Yunanistan’a kaçtı. Ama Atina’da da polisle başını derde sokmakta gecikmedi.

Sevgilisine göz koyduğunu düşündüğü bir jandarma subayını vurunca önce Selanik’e kaçtı ardından Türkiye’ye döndü.

Lakin yokluğunda ‘kopyaları’ türemişti.  Mecburen bu kişilerle uzlaştı. Ancak onların işledikleri suçlar da Hıristanos’un hanesine yazılmaya başladı. Uyuşturucu satıcıları bıçaklanıp ‘mal’ları ellerinden alınıyor, güpegündüz tramvaylar durdurulup yolcuların cüzdanlarına el konuluyordu.

Polis bir kere daha onun başına konulan ödül meselesini canlandırdı. İki bin liranın onu yakalayan ya da vuran sivil kişilere de verileceği ilan edildi. Ve bu duyuru ilk meyvesini Hıristanos’un çocukluk arkadaşı bir balıkçı olan Agaton Gargaraça’yla verdi. Araya iki Laz balıkçıyı koyarak polis merkezine gelen Gargaraça, Hıristanos’un saklandığı yeri ihbar etmesine karşılık ödülü alma konusunda anlaştı. Bu sırada iki mahalle kabadayısının bir lokantada Hıristanos’la karşılaşıp silahlarına davrandıkları, ama onun “Silahsızım, bu tavrınız delikanlılığa sığar mı?” demesi üzerine Hristanos’u serbest bıraktıkları haberi geldi.

1920 yılının Eylülünde bir akşam Gargaraça, Papazköprü Karakolu’na çıkageldi ve Hıristanos’un ayağından yaralı olarak Direkçibaşı Sokağı’ndaki metruk bir evde saklandığını haber verdi. Polisin yıllardır peşinde olduğu suçlunun yaralı olarak kendisine geldiğini ve onu terk edilmiş bir evin ilk katında yatırdığını söylüyordu balıkçı.

Ama Gargaraça’nın meram anlatmaya çalıştığı komiser o akşam içkiden yıkılacak haldeydi ve yapılan ihbarla harekete geçmek yerine balıkçıyı başından savıp uyumanın derdindeydi. İş komiser yardımcılarının başına kaldı. Hedefin Hıristanos olduğu anlaşılınca baskına katılmaya istekli polisler ortalıktan kayboldular. Gargaraça, Hıristanos’un kendisinin yokluğundan şüphelenmemesi için dönmesi gerektiğini söyleyip karakoldan ayrıldı. Sonunda zar zor toplanan üş-beş polisle verilen adrese gidildi. Bu kez de eve ilk kimin gireceği konusunda polisler arasında tartışma çıktı.

Onlar böylece oyalanırken Gargaraça, iki bin liralık ödülün kaçabileceğini düşünüp başında beklediği Hıristanos’u kendi silahıyla vurdu. Tabanca sesini duyan polisler eve doluştular. Hıristanos cansız yatıyordu. Memurlar cesedi kurşun yağmuruna tuttular.

Hıristanos’un cenazesi ertesi gün zorla Sinanköy Kilisesi papazına teslim edildi ve yakındaki bir mezara gömülmesi sağlandı. Kimse onun öldürülmüş olduğuna inanmıyordu. Gargaraça, ihbarı kendisinin yaptığının açıklanmayacağı konusunda söz almıştı. Ama polislerle ödül konusunda çekişmeye başlayınca adı sızdırıldı.

Hıristanos’un ağabeyi Koço, ‘muhbir’in peşine düşmekte gecikmedi. Gargaraça, gizlice Samatya’da bir eve taşınmıştı ama Koço’dan kurtulamadı. İki ay sonra kardeşinin katilinin saklandığı evi keşfeden Koço, binaya attığı bombayla Gargaraça’yı öldürdü, iki çocuğunun ise sakatlanmasına sebep oldu.

ÖLÜMCÜL SİYANÜR VAKALARI

Çoğumuzun ismini sadece dizi, film ve altın madeni haberlerinde işittiğimiz, kendine ise günlük hayatta neyse ki hiç rastlamadığımız siyanür, maruz kalınan miktara bağlı olarak dakikalar içinde insanı öldürebilen hem eski hem de modern çağların en önemli mitokondriyal toksinlerinden biridir. Zehirlenme durumunda antidot tedavisine süratle başlanmasının son derece önemli olması nedeniyle insanlardaki siyanür zehirlenmeleri genelde %95 oranında ölümle sonuçlanmaktadır. Ölüm oranı, maruz kalınan miktara, siyanürün formuna ve maruz kalma yoluna göre artar. Siyanür zehirlenmesinin spesifik olmayan işaret ve semptomları; baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, kusma, zihin bulanıklığı, dışkı/idrar tutamama ve sonuçta ölümle sonuçlanan koma şeklinde sıralanabilir. Nefes darlığı, hareketlerde dengesizlik, kalp düzensizlikleri, istemsiz kasılmalar, koma ve solunum yetmezliği sonrasında acılı bir ölüm meydana gelir.

Dünyadaki cinayet ve intihar vakalarında sık kullanılan bir zehir olan siyanür, ülkemizde iki çarpıcı vakada karşımıza çıktı. Takvimler 14 Mayıs 2019’u gösterdiğinde İzmir ili Karşıyaka ilçesinin Soğukkuyu Mahallesi’ndeki bir evde, Dokuz Eylül Üniversitesi Kimya Bölümü öğrencisi Mahmut Can Kalkan, annesi 39 yaşındaki Fatma Kalkan, babası 46 yaşındaki Mehmet Kalkan ve 16 yaşındaki kardeşi Emir Can’a hazırladığı meyve suyunu ikram etti. Anne baba bir süre sonra fenalaştı. Emir Can anne babasının fenalaştığını görünce ters giden bir şeyler olduğunu anladı. Katil, zehirli meyve suyunun kalanını, içmeye direnen diğer iki kardeşinin üstüne döktü.  Polisi ve ambulansı aramayı başaran Emir Can küçük kardeşiyle birlikte hastaneye kaldırıldı. Anne ve baba ise hayatını kaybetti.

Kalkan ailesi. Küçük kardeşler kurtuldu, anne ve baba ise hayatlarını kaybettiler.

İnceleme sonuçlarına göre anne babayı öldüren, kardeşleri yaralayan sıvı, meyve suyuna karıştırılmış siyanürdü. Katil genç ifadesinde, “Siyanürü uyuşturucu bulmak için sıkça uğradığım bir kahvehanedeki torbacıdan satın aldım. Zehri bardaklara ikişer çay kaşığı koyarak karıştırdım. Yapmış olduğum karışımı ailemin olduğu odaya götürdüm. Burada masaya bıraktım. Karışımı önce annem içti. Babam bir müddet seyretti ve ardından o da içti” dedi. Adliyeye sevk edilen Kalkan, ‘Üst soydan akrabayı tasarlayarak kimyasal silahla kasten öldürmek’ suçundan tutuklandı. Cezaevinde bir gün kaldıktan sonra Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesine sevk edilen ve elli gün gözlem altında tutulan Kalkan’a ‘psikotik bozukluk’ teşhisi konuldu.

Hakkında iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen Kalkan’ın yargılandığı İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesine, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesinden gönderilen raporda, ‘sanığın akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını tam olarak algılayamayacağı’ bildirildi. Mahkeme heyeti, raporun ayrıntı içermemesi nedeniyle İstanbul Adli Tıp Kurumundan yeni rapor istedi. İstanbul Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi ise, mahkemeye gönderdiği raporda, Kalkan’da ‘davranış bozukluğu ile akıl hastalığı ve akıl zayıflığına rastlanılmadığını’ bildirdi. Raporda, “Ceza sorumluluğu tamdır,” denildi. İki rapor arasındaki çelişki üzerine mahkeme, Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Dairesinden de rapor istedi. Daire, gönderdiği raporda, tutuklu sanık Kalkan’ın cezai ehliyetinin tam olduğunu bildirdi. Yargılama sonucunda heyet, yerel mahkemede uygulanan iyi hal indirimin kaldırılmasına hükmetti ve sanığın iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve on beş yıl hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi.

Siyanür kullanılarak işlenen bu cinayet ülkemiz sınırlarında işlenen tek vaka olarak kalmadı. Aynı yılın 6 Kasım günü Fatih’te Molla Gürani Mahallesi Oğuzhan Caddesi’ndeki apartmanın birinci katında oturan Cüneyt (48), Oya (54), Yaşar (56) ve Kamuran Yetişkin (60) kardeşlerin bir süredir evden çıkmayışından şüphelenen komşuları polis eşliğinde eve girdiklerinde salon kapısında ‘Dikkat siyanür var’ yazılı notu bulmuşlar akabinde olay yerine sağlık ekibi sevk edilmişti. Evde biri kadın, biri erkek iki kardeş yan yana sırtüstü yatar vaziyette bir odada, diğer kardeşler de ayrı odalarda biri sırtüstü, biri yüzüstü yatar vaziyette bulundu.

Yapılan incelemelerde siyanür içerek öldükleri belirlenen kardeşlerden Oya Yetişkin’in otuz üç yıllık arkadaşı ve sırdaşı Serpil Alkan, bir gazeteye verdiği röportajda hayatını dansçılık ve modellikle kazanan Oya Yetişkin’in kardeşlerinin bakımı ve evin geçimini üstlendiğini anlattı.  Merhum anneleriyle sorunlu bir çocukluk geçiren kardeşlerin anneannelerinin de pencereden atlayarak intihar ettiği öğrenildi. Asabi bir kişiliği olan Oya Yetişkin’in ağır bir depresyonda olduğu ve erkek kardeşlerinin çalışmamasından yakındığı biliniyordu.

Alkan, arkadaşının tatil esnasında “Hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar,” diyerek o gece yaşanan felaketi çok önceden işaret ettiğini belirtti.

Yetişkin ailesi, özel tabutlar içinde Ayazağa Mezarlığında toprağa verildi.

Soruşturma kapsamındaki ilk incelemeler Serpil Alkan’ın anlattıklarını destekler nitelikteydi. Otopside Oya Yetişkin’in diğerlerinden daha sonra öldüğü belirlendi. Siyanürlü meyve suyunu önce kardeşlerine içirdiği sonra da kendisinin içtiği ihtimali üzerinde duruldu. İstanbul Valiliği, Adli Tıptan gelen ön otopsi raporunda ölümcül miktarda siyanür tespit edildiğini, ölüme yol açacak başka bir bulgu olmadığını açıkladı. Ancak Adli Tıp Kurumu “Dikkat, Siyanür var!” notundaki el yazısının erkek kardeşlerden Cüneyt’e ait olduğunu tespit etti. Savcılık, siyanür zehirlenmesi nedeniyle intihar ederek yaşamına son veren kardeşlerin ölümünde kusur atfedilecek kimsenin bulunmadığını belirterek, soruşturmayı takipsizlik kararıyla sonuçlandırdı. Dosya kapandı.

Yetişkin ailesi fertlerinin defnedilmesinde AFAD ekipleri de yardımcı oldular.

Akrabaları olmadığı için arkadaşları tarafından teslim alınan kardeşler kılınan cenaze namazının ardından özel önlemler alınarak Ayazağa Mezarlığı’na tabutlarıyla defnedildi. Dört metre yüksekliğindeki mezarlara tabutlar özel kıyafetli AFAD ekipleri tarafından halatlar yardımıyla indirilip mezar kireçle kaplandı.

Bu iki örnek olayın ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yönetmelik değişikliğiyle halka, piyasa ve internet ortamında siyanür bileşiklerini içeren maddelerin satışı yasaklandı. Endüstriyel ve profesyonel kullanım konusunda da belirgin değişiklikler yapıldı.

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Değerli yazarımız Hüseyin Sadıç’ın yazısını, geçirdiği ani rahatsızlık nedeniyle gecikmeli olarak yayınlayacağız.

Hüseyin Hocamıza geçmiş olsun diyor, kendisini bir an önce aramızda görmeyi diliyoruz.

DEDEKTİF DERGİ

SOSYALİST ABİMLE POLİSİYE EDEBİYAT ÜZERİNE LAKIRDI -1-

Sosyalist abimle haftada bir kez Beyoğlu Cumhuriyet Meyhanesi’nde buluşup sohbet ederiz. Bazen ikimiz, bazen birkaç arkadaş daha bize katılır, gecenin geç saatine kadar konuşuruz. Bu bizim vazgeçilmez bir ritüelimiz. Sohbetlerimizin başlıca konusunu daima memleket meseleleri oluşturur. Bu meselede abimin çözümü her zaman sosyalizmdedir tahmin edeceğiniz üzere. Kapitalizm aşağılıktır, ahlaksızdır, sömürüye dayanır ve asla huzuru, mutluluğu getirmez. Mutluluk bir avuç uyanık, zekasını kendi menfaatine kullanan ve adına patron dediğimiz kişilere özeldir. Abim bizlere yıllardır adeta ezberlettirilen ama artık günümüzde kimsenin inanmadığı “para mutluluk getirmez” mottosuyla kapitalistlerin yıllardır saf toplumu uyuttuğunu söyler.

Kısaca abim içki masasında tüm meselelere diyalektik yaklaşır; teze karşı anti tezini ortaya koyar; gecenin sonunda da içkileri fondip yaptığımız ya da yapmaya hazırlandığımız anda kafasında oluşturduğu sentezini büyük bir keyifle dillendirir. Sonra da rakı kadehini sertçe masaya vurur; “İşte bu kadar!” der. Bu sözün bittiği yerdir; kısaca artık gecenin sonudur ve masadan ayaklanma, onun deyimiyle “kıyam” zamanıdır.

Özetle biz abimle memleketi içki masasında kurtarmaya bayılırız. Bazen ben takılırım, “Abi yine memleketi kurtardık, hadi bakalım hayırlısı!” derim. Abim kızar. Bunun dalga geçilecek bir durum olmadığını, birçok başarılı planın ve düşüncelerin içki masalarında oluştuğunu, o nedenle, “Sen sakın ‘memleketi içki masalarında kurtarıyorlar’ gibi alaycı eleştirilere, sözlere kulak asma,” der geçer.

Ancak ben son zamanlarda konuyu biraz dağıtmaya, başka yerlere çekmeye çalıştığım için abim sanki benimle sohbet etmekten eskisi gibi zevk alamıyor diye düşünmeye başlamıştım. Birkaç kere işlerini bahane ederek buluşmalarımızı da es geçmişti. Örneğin geçtiğimiz şubat ayındaki sohbetlerimizden birinde abim her ne kadar konuyu yine kapitalizm, artı değer, sömürü, emek, işçi hakları, üretim, tüketim, küresel ekonomi gibi bildik konulara getirmeye çalışsa da alttan girip üstten çıktığım manevralarla “sevgililer günü”ne odaklamayı başarmıştım. Gaza gelen abim de müthiş gençlik aşklarını, dönemin ünlü şairlerinin ünlü şiirleriyle süsleyerek unutulmaz bir gece yaşatmıştı meyhanede ikimize de. Böylece ilk defa bir ritüeli bozmuş, abimi sosyalizm kapitalizm sarmalının, kısaca memleket meselelerinin dışına çıkarmayı başarabilmiştim.

Ama anlaşılan sosyalist abim sabah ayılınca başını ellerinin arasına alıp, “Yahu dün gece ne yaptık! Burjuva konularına girdik, ayıp ettik,” şeklinde düşünmüş olacak ki, o nedenle telefonlaşmamız sırasında bana biraz soğuk davranmıştı. Yılların sömürüsüz üretim ekonomisinin sosyalist abisini, o gece sömürüye dayalı tüketim ekonomisinin burjuva abisine dönüştürmüştüm ne de olsa… Onun açısından serde kariyeri çizdirmek vardı tabii ama benim hiç böyle bir niyetim yoktu.

Bunu devam ettirmek değişik sohbetlerle abimin başka bilmediğim yönlerini öğrenmek, biraz özeline girmek (Abimin kim, nasıl biri olduğu, özgeçmişi, benimle bu sohbetlerde buluşması başka bir yazı konusu olur, ama onun şimdi ne yeri, ne de zamanı) istiyordum. Buluştuğumuz son gecede de konuyu yine dağıtarak edebiyata, özellikle romana, daha da özel olarak polisiye romana getirivermiştim. Bunun nedeni abimin önceki buluşmamızda ona bir arkadaşının kafayı dağıtması için verdiği bir polisiye romanı elinde görmemdi. Elinde her zaman görmeye alıştığım sosyalist dergi ve kitaplardan farklı, abimin deyimiyle neşriyat görmem bana yeni bir sohbet konusunun kapısını aralamıştı. Tesadüf o ki, ben de son zamanlarda biraz kafa dağıtmak için yerli ve yabancı polisiye romanlara takılıyordum. Belki de abimle yeni bir ortak nokta bulduğumu düşündüğüm için konuyu polisiye romana getirmiştim. Abim farklı konu araya girince her zamanki el hareketiyle olayı küçümseyip savuşturmaya çalışsa da şak diye sorumu yapıştırmıştım. Sonrasında abimle oldukça şaşırtıcı, derin bir analize dalmıştık.

“Abi önceki görüşmemizde elinde gördüğüm polisiyeyi okudun mu? Neydi o kitabın adı?”

“Okudum. İsveçli yazar Henning Mankell’i severim. Sadece polisiye değil, toplumsal sorunları da irdeleyen solcu aktivist bir yazardır kendisi,” deyip kestirip attı. İsveçli ünlü polisiye yazarı Henning Mankell’i ben de severdim. Abimin elindeki kitabın adı da Huzursuz Adam’dı. Biliyordum ama konuyu açmak için bilmiyormuş gibi mahsustan sormuştum.

“Abi ne diyorsun bu polisiye romanlar konusuna, bizde birkaç yıl öncesine kadar polisiye yazarların sayısı üçü beşi geçmezdi. Ama son zamanlarda bir patlama oldu sanki…”

Amacım aslında abimin sevgililerden, aşklardan sonra başka bir konuya nasıl baktığını öğrenmekti. Farklı düşüncelerini merak ediyordum ama onun konuyu yine sosyalizm, tüketim ekonomisi, küresel ekonomi, burjuva özentisi vs. saptamalarına getireceğini de tahmin edebiliyordum. Nitekim yanılmamıştım.

“Canım kardeşim cinayet işlemeyi yaratan etkenleri, oluşumları ortadan kaldırmazsan bu işlerin sonunu getiremezsin. Kapitalist ekonomik sistem, suçu kendisi yaratıyor zaten. Bu adaletsiz sistem aynı zamanda suçu üretiyor. Suçlular da kurbanlar da genellikle yoksullar oluyorlar. Bak canım kardeşim eğer katil yoksul, kurban yoksulsa sorun yok. Ama kurban zenginse polis hemen yoksul suçluyu bulmak için harekete geçiyor. Yani şunu söyleyebilirim. Polisler zenginlerin kolluk kuvvetleridirler. Yani onların canlarını, mallarını korumak için varlar. Asıl görevleri budur. Bunu unutma! Polisiye kitaplar genellikle işin bu sınıfsal yönüne pek değinmezler. Ama bana yine de sorarsan ‘Polisiye sever misin, okudun mu?’ diye, evet bir zamanlar gençliğimde okumuş ve sevmiştim kardeşim. Ben Arsen Lüpen’i severdim. Hiç olmazsa düzene karşıydı ve yoksullara yardım ediyordu. Agatha Christie’nin Hercule Poirot’sunu kibirli bir aristokrat, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’unu da kendini beğenmiş, züppe bir burjuva bulurdum.”

Bu açıklamalarından anlaşılıyordu ki abim aslında polisiye edebiyata hiç de uzak değildi. Hatta bu saptamalarından sonra oldukça yakın olduğunu anlamış oldum.

Abim sözünün devamı getirerek, “Ama bunlar okunacak kitaplar değil. Olaya bireysel açıdan yaklaşan, birilerini ön plana çıkartıp yücelten tam burjuva zırvaları…”

“Ama abi sonuçta olayın çözümünde bir matematiksel kurgu var. Yani dedektif kitaplarında insan kendini dedektif gibi hissedip olayın çözümünü bulmaya çalışıyor. Bu nedenle polisiye kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir. Son zamanlarda ara sıra yine takılıyorum, iyi geliyor.”

“Haklısın, okuma diyemem. Ama bu çözümlemeleri, matematiksel kurguyu seviyorsan gerçekten matematik çöz o zaman diyeceğim ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim. Eğer iyi poliseyse okunur kardeşim. Buna karşı değilim. İyi kotarılmış, olay örgüsü, karakterleri sağlam, kurgusu ilginç olan, toplumsal sorunlara yer veren polisiyeler elbette ki okunur. Bunları ben de okurum. Nitekim okumadım da değil, çok tavsiye edilen bazı polisiyeleri elbette ki hala okuyorum. Ama bu ülkenin insanlarının polisiye okumaktan çok sistemin sorunlarını çözecek kitaplar okumasına gereksinimi var bence… Yani polisiye sadece biraz nefes almak, biraz kafa dağıtmak için ara sıra okunabilir elbette.”

Abim de polisiyeleri biraz küçümsüyordu. Abimin bu düşüncelerine katılmam elbette mümkün değildi. Çünkü insanın sevdiği haz duyduğu kitapları okumasının bence bir sakıncası yoktu. Eğer bir polisiye, macera ya da benzer kitaplar insana keyif veriyorsa okunmalıydı. Abimi biraz sarsmak için sözü Birleşik Krallık’ta Nordic Noir olarak markalaşan ve dünyayı kasıp kavuran kuzey polisiyelerine getirmeye çalıştım. Abim sosyalizme yakın olan sosyal demokrat ülkelere örnek olarak hep kuzey ülkelerini gösterirdi. Bakalım şimdi onların polisiye romanlardaki başarılarına nasıl bir açıklama getirecekti?

-DEVAM EDECEK-

KANIN KOKUSU

Olay Yeri İnceleme Komiseri Tansel, üç ay önce terfi alan Başkomiserin gelişini, yüzünde hissettirmekten kaçınmadığı bir memnuniyetsizlikle izledi. Şehrin göbeğinde ayakta kalma savaşı veren bir fabrikanın otoparkındaydılar. Bulundukları yerin arkası, suyu az da olsa akmaya devam eden ıslah edilmiş bir dere, önü ilçeyi ikiye bölen bir otoyoldu.

İşlek caddeden gelip geçen sürücüler yavaşlayıp bahçesine polis, ambulans ve başka araçların doluştuğu, fabrikayı meraklı bakışlarla tarıyorlar, fotoğraf ve video çekmeye devam ederken alanda yaşanan hareketliliğin sebebini anlamaya çalışıyorlardı.

Başkomiser Nihat, yan yana park etmiş, üzerinde tel örgü fabrikasının amblemini taşıyan nakliye kamyonlarıyla fabrika duvarı arasında kalan yarım metrelik boşluğa sokuldu iyice. Projektörle aydınlatılmış alanda görebildiği tek şey büyük siyah bir çöp torbasıydı. Duvarın dibinde dikilen Tansel’in tiksinti dolu bakışlarını anlıyordu. Aldığı beklenmedik terfi çalışma arkadaşları tarafından henüz hazmedilememişti.

“Trafiği kesmeyi akıl edemedi mi kimse?”

Olay yerine gelen savcı, daha arabasından inmeden öfkeyle bağırdı. Hep sert üslubuyla fabrika önünde gittikçe yoğunlaşan meraklı kalabalığın dağıtılması için gerekli talimatları sıraladı.

“Durum nedir Nihat?” diye sorarken de gergindi. En az Başkomiser kadar.

“Ben de henüz geldim Sayın Savcım,” dedi Nihat.

İki adam, siyah çöp torbasının başında dikilmeye devam eden Tansel Komiser’e baktılar.

“Yirmi bir yaşında kadın,” dedi Tansel. “Yüzü sert bir cisimle, tanınmayacak şekilde parçalanmış.”

“Nasıl!?”

Başkomiserin sıcak soluğu gecenin ayazına karışırken, Tanselayazdan daha soğuk bir imayla devam etti.

“Üç ay önce öldürülen diğer kurbanlarda gözlemlediğim aynı darbe izleri. Sert ve yuvarlak bir cisim kullanılmış. Kadın en az dört saat önce öldürülmüş.”

Savcı ne yaptığını pek bilmeden bir adım daha yaklaştı çöp torbasına.

“Kimliğine dair bir bulgu var mı?”

Tansel gözlerini kapadı ve sanki son nefesini veriyormuş gibi ıstırapla soludu.

“Cesedin sarıldığı torbada bir kadın çantası bulduk. Kimliği ve telefonu içindeydi.”

***

‘Beni beklediğini biliyorum,’ diyordu telefondaki belirsiz fısıltı. Genizden gelen zorlama bir sesle devam ediyordu mesaj. ‘Çok yakında… Her şeyin kusursuz olması için özen gösteriyorum. Bu akşam sana özel bir hediye bırakacağım.’

Asansör yine bozuktu. Güvenlik kameralarını da etkileyen elektrik arızası nedeniyle son bir hafta içinde defalarca servis çağırmışlardı. Sorun basitti ama anlamsızca tekrarlanıyordu. Yorgun hissediyordu kendini. Yabancı bir üşengeçlik tüm ruhunu sarmıştı. Nefes almak için bile takati yoktu sanki.

Can sıkan sesli mesaj sabah gelmişti. Bilişimdeki uzmanlar her yolu denemişler ama gizli numaradan gönderilen iletinin izini sürememişlerdi.

Katilin kendisiyle doğrudan iletişime geçtiği düşüncesi midesi bulandırıyordu. Hep tıslar gibi konuşan adam, ‘Hediye bırakacağım,’ derken ne söylemek istemişti? Yeniden mi öldürecekti? Yine tanıdığı birisi mi olacaktı kurban?

Ayşe’yi düşündü. Liseden arkadaşı, iki gün önce vahşice öldürülmüştü. İçi acıyordu. Kadının evine yarım saat erken gitmiş olsaydı, katili orada bulacaktı ve belki de Ayşe şimdi yaşıyor olacaktı. 

Kapının açık durduğunu gördü. İki gün önce aceleyle çağıran arkadaşının evine gittiğinde de dairenin kapısını böyle aralık bulduğunu düşünmedi. Derya, geldiğini pencereden görmüş, kocasını karşılamak için kapıda beklerken, ocaktaki yemeği hatırlamış ve son anda mutfağa koşmuş olmalıydı. Menüde dibi tutmuş…

Karısı kapıyı açık bırakma huyundan kurtulmalıydı. Salonun ışığı kapalıydı, televizyonun sesi evin içini dolduruyordu. Bu sahnenin tam tersi şekilde olması gerektiği geçti kafasından. Karısı karanlıktan ve yüksek sesten nefret ederdi.

Mutfaktan, dibi tutmuş yemeğin kokusu dağılıyordu. Renkli gölgeleriyle evi aydınlatan televizyona baktı. Yabancı müzik kanalı, yarı çıplak kadınlar, fazla kaslı siyahi bir herif… banyodan su sesleri geliyordu.

Ne yapıyordu bu kadın? Kapıyı açık, yemeği ateşte bırakıp duşa mı girmişti? Ocağı kapatmak için mutfağa yürüdü.  

Hep kar beyazı olan mutfak halısının üstündeki kırmızı gelincik çiçeklerini gördü. Karısı bu yalancı gelincik tarlasının tam ortasında yatıyordu. Koştu, derin bir uykunun kollarındaymış gibi sıcacık olan bedeni kucakladı. Duyguları donmuştu da sadece refleksleriyle hareket ediyordu sanki. Kendine çevirdi tümüyle hareketsiz olan kadını, artık bir yüzü yoktu çok iyi tanıdığı bu bedenin.

Kadının ince eli düştü gelincik tarlasına. Karısının parmağındaki alyansta kana bulanmamış tek nokta, sonsuzluk simgesinin iki uçuna kazınmış harflerdi. SL.

Dehşetle doğruldu Laçin. Bütün bedeni alev alev yanıyordu.     

“Rüya gördün.”    

 Kan ter içinde kalmış yüzünü elinin tersiyle silerken yanındaki ranzaya baktı. Sadi yatağında bağdaş kurmuş, tespihine sığınmış, sabah ezanını bekliyordu.

“Seni bulacağım, diye sayıkladın durdun.”

Adamın sesinde yatıştırıcı bir dinginlik, kabulleniş vardı. Laçin kendini yatağına bıraktı. Terden sırılsıklam olmuş tişörtünün soğuk dokunuşunu hissederek ürperiyordu. Sadece bedeni değil içi de üşüyordu sanki. Ellerine bulaşan sıcak kanın kokusunu duyumsuyordu. Gözlerini kapadı. Alev alev yanan, alev alev yakan bir damla yaş yüzünden süzülüp yastığına düştü.

***

İlçe Emniyet Müdürü Avni Polat ve çiçeği burnunda Başkomiser Nihat Doğru, iki gün önce işlenen  kadın cinayeti hakkında konuşuyorlardı. Olay yerinde bulunan ve maktule ait olduğu düşünülen çantanın içinden bir telefon çıkmıştı. Kimlik sahibi genç kadının babasının, ceset bulunmadan sadece beş saat önce kayıp ihbarı verdiğini öğrenince, yaşlı adamı teşhis için çağırmışlardı. Kızına ait olabileceği söylenilen cansız bedene ağlayarak bakan çaresiz baba, kurbanın üstünden çıkartılan kıyafetlerin, takıların ve diğer eşyaların evladına ait olduğunu ancak, soğuk mermer üstünde yatan sıfatsız bedeni tanımadığını söyleyince DNA analizine başvurulmuştu.  

Şimdi Emniyet Müdürü’nün önünde bu analizin sonucu duruyordu.  

“Nasıl boktan bir iş bu böyle?” diye homurdanan Avni Polat ceplerinde sigara aradı. “Katili, suçüstü yakaladığımızı sanıyordum? Zanlı, mahkemesini tutuklu olarak beklemiyor mu?”

Nihat sigara kullanmadığı için hayatında ilk kez garip bir eziklik duydu.

“Bu cinayetin bir aldatmaca olabileceğini düşünüyorum.”

Adamın dik bakışları karşısında, ağzından çabucak çıkan kelimelerin altını doldurmak ihtiyacıyla yine aceleyle konuştu.

“Katil, kurbanın kimliği konusunda bizi yanıltmayı çalıştı. Bu düşüncemin nedeni olay yerinde bulunan telefondaki ses kaydı. Bilişimdeki arkadaşlar kaydın orijinal olduğundan eminler.”

“Kısaca…”

“Bu cinayetin, halen tutuklu olan asıl suçluyu temize çıkartmak için düzenlenmiş bir plan olduğu kanısındayım.”

Avni Polat iyice kıstığı gözleriyle başkomiseri süzerken adamın ‘suçlu’ diye hitap ettiği şahsı düşünüyordu.

“İzin verir misiniz müdürüm?”

Alçak bir sesle konuşan yeni atanmış komisere döndüler.

“Söyle!”

“Başkomiserim düşüncesinde haklı olabilir. Tutuklu zanlının, bizzat planladığı bu türden bir kurgu ile aklanmayı düşünmesi akla yatkın geliyor. Ancak göz ardı etmememiz gereken önemli bir detay var.”

“Anlat!”

“Adli Tıp, üç cinayette de katilin sarf ettiği güç oranının eşit olduğundan emin. Bu durum bana katilin tek kişi olduğunu düşündürüyor.”

***

Yatağının ucuna bırakılan tabağa göz ucuyla baktı Laçin. İki adım ötesinde durmuş yemesi için adeta yalvarır gibi bekliyordu Sadi.

“İstemiyorum,” diye mırıldandı.

Bir parça ekmeğin içine sıkıştırılmış beyaz peynirin ekşi kokusunu duyuyordu. Tabağı duvara fırlatmak istiyordu. Sükûnet dolu bir sessizlikle bekleyen Sadi’yi, adamın derinden bağlı olduğu inancını düşündü. Bakışları ayak uçlarında kaldı.

“İçim almıyor Sadi.”

“Hasta olacaksın. Bir deri bir kemik kaldın. İsyanının kime olduğuna dikkat et. Acın büyük, farkındayım ama unutma, her şeyi bilen ve gören tektir. Gerçek olan gizlendiği derinlerden ancak zamanı geldiğinde gün yüzüne ulaşacaktır.”

“Sadi Hoca! Senin gerçeğin ne zaman ulaşacak gün yüzüne?”

Masa başında kahvaltı yapmakta olan gruptan yükselmişti ses. Göbeği gibi cüzdanı da şişkin olan Mahmut’un etrafında toplanmış asalak takımı yapılan espri sonrası kahkahadan kırılıyorlardı.

Sadi onları duymuyordu, farkındaydı Laçin. Bu otuz yaşında, namazdan, kitaptan başka işi olmayan adam, yürekten inandığı kadere boyun bükmüş, İlahi Adalet tarafından aklanacağı günü sabırla bekliyordu.

Laçin doğuştan sabırlı bir insan değildi. Olacak olan şimdi olmalıydı. Çay muhabbetindeki destursuz kahkahalar devam ediyordu. Laçin o masayı ve etrafındaki gürültülü kalabalığı paramparça etmek istiyordu.

“İki kadın katili buluşmuşlar…”

“Bizim boğazımızı da kesmesin bunlar?”

“Ne gezer bu sünepelerde o yürek?” diye kükredi Mahmut. Pis pis sırıtıyor, bir kahramanlık yapmış gibi gururla süzüyordu etrafındaki güruhu. “Biri ancak çocuk keser, öteki beceremediği karısını…”

 Sadi kalbinin en derinlerinden ‘Ya Allah, ya sabır’ çekmeye asılmışken, Laçin bir yırtıcı kuş olup fırladı yerinden. Göz açıp kapamadan çöktü Mahmut’un tombul gırtlağına. Kimse, ‘Ne oluyor?’ diyemeden, masadaki dolu bardağı kaptı, vurdu sandalyenin kenarına. Sıcak çayın parmaklarını haşlamasına aldırmadan, yarısı kırılan bardağı bastırdı pençesinin altında nefes almak için debelenen et yığınının ölümcül damarına.

“Tekrar söyle lan!”

Kilitli demir kapı aceleci bir gıcırtıyla açıldı, bir tabur gardiyan daldı içeriye. Silahlar doğruldu, olup biteni henüz kavrayamamış mahkûmların ve Laçin’in üstüne. Başgardiyan bir adım öne çıkıp bağırdı.

“Laçin! Bırak elindekini, uzaklaş adamdan! On saniyen var. Ateş emri vereceğim.”

Laçin tiksinerek baktı başgardiyana. Pençesinin altındaki Mahmut nefes alamadığı için morarmaya başlamıştı bile.

“LAÇİN!!!”

Önce yarısı kırık bardağı sonra terden vıcık vıcık oluş gırtlağı bıraktı Laçin. Başgardiyan rahat bir soluk alırken işaret verdi, silahlar indi, Mahmut sandalyesinden kayıp yere yığıldı. Ciğerlerine hava doldurmaya çalışırken can çekişen bir domuz gibi sesler çıkarıyordu.

Başgardiyanın yeni bir işaretiyle iki gardiyan koşup Laçin’in iki yanına geçtiler, kollarından kavradılar tutukluyu. Başgardiyan kelepçesini çıkartıp yaklaştı.

“Ziyaretçilerin var.”

***

Nihat ayakta bekliyordu. Buraya gelmek hayatı boyunca yaptığı en zor işti. Kendi iradesiyle asla alamayacağı bir karardı. Şehirde birbiri ardına işlenen vahşi kadın cinayetleriyle yakından ilgilenen Emniyet Müdürü’nün kesin talimatıydı.  

Ağır bir gıcırtıyla acılan demir kapıda görünen yüze bakmaya cesaretinin olmayacağını zaten biliyordu ama bacaklarında peyda olan titremeyi hiç beklemiyordu.

Üzerlerine kilitlenen kapının önünde bir an durakladıktan sonra en yakınındaki masaya, gürültüyle oturan adama güçlükle bakabildi. İki bileğini birbirine bağlayan kelepçe parlıyordu. Zayıflamıştı Laçin. Avurtları çökmüş, gözlerinin ışığı sönmüştü. Genç adamın yüzünde acı izler bırakan büyük değişimi uzamış sakalları bile saklayamıyordu.

Bedenini kaplayan kaçıp gitme isteğini bastırmaya çalışarak adama yaklaştı Nihat. Çok iyi tanıdığı delici bakışlar altında oturdu karşısına.

“Nasılsın Laçin?”

Cevap gelmedi eli kelepçeli adamdan. Nihat Doğru’da zaten bir cevap beklemiyordu. Laçin Komiser’in yüzleşmesi gereken bir gerçekti.

“Bana olan kızgınlığını anlıyorum Laçin. Yine de yanlış bir iş yaptığıma inanmıyorum. Benim yerimde sen olsaydın aynı şekilde davranırdın.”

“Öyle mi? Sırtımı güvenle dayadığım arkadaşıma, ‘Sen mi yaptın?’ diye sormadan kelepçe mi vururdum?”

İfadesiz ve düzdü Laçin’in sesi. Arkadaşına bakarak konuşsa da üç sıra gerideki masada oturan delikanlıya birkaç kez göz atmıştı.

“İlk kurbanın son görüştüğü kişi sendin. Kadının evine gittiğinde cesedini bulduğunu, yardım etmek maksadıyla dokunduğunu iddia ettin. Üstün başın kan içindeydi. Sen bir polissin. Maktule dikkatsizce dokunmaman gerektiğini biliyorsun. Ve biz olay yerinde senin parmak izlerinden başka hiçbir iz bulamadık. Sadece iki gün sonra, kendi karın aynı şekilde öldürüldü. Cinayet aleti banyonda, açık duşun altında bulundu. Gün içinde telefonuna gelen mesaj akıl bulandırıcıydı. Ben sadece görevimi yaptım Laçin.”

“Hayır! Sen omuzuna takacağın yıldızlar için çocukluk arkadaşını harcadın. Başkomiserliğin hayırlı olsun kan kardeşim. Ama sakın unutma, çok istediğin o rütbeyi sana kazandıran katil dışarıda özgürce dolaşıyor.”

Ayağa kalktı Laçin. Tek kelime daha edecek gücü kalmamıştı. İsteği de yoktu açıkçası. Onun davası, yanlış kararlar veren arkadaşıyla değildi. Laçin komiserin bu dünyada kalan tek hesabı karısını ve kız arkadaşını öldüren caniyleydi. Sadi’nin inandığı gibi er ya da geç masum olduğu ortaya çıkacaktı. O gün geldiğinde kendi elleriyle dökecekti katilin kanını. Kapıya yöneldi.

“Tekrar öldürdü.”

Kurşun gibi ağırdı Nihat’ın sesi. Kurşundan daha ağır iki el bastırdı Laçin’in göğüs kafesine. Nihat’a döndü, bakışlarını kaçırdı kan kardeşi.

“Bir kadını daha öldürdü.”

Duymuyordu Laçin, görmüyordu hiçbir şeyi. Arkadaşının iki kelimesi dolanıyordu kafasının içinde.

Tekrar öldürdü. Tekrar öldürdü.

Ve bir tek soru…

“Kimi?”

“Yüzü parçalanmış cesedin Betül’e ait olduğunu düşündük önceleri. Şükürler olsun ki DNA analizinden aksi sonuç geldi.”

Laçin sandalyeye yığılırken alev alev soludu.

“Betül iyi mi?”

“Betül kayıp Laçin.”

“Ne zırvalıyorsun sen?”

Öfkeyle haykırırken, kelepçeli elleriyle arkadaşının yakasına yapışmış çaresizce sarsıyordu adamı.

 “Ne demek Betül kayıp?”

O ana kadar izlemekle yetinen Kerem yaklaştı.

“Lütfen sakin olun Laçin komiserim ve başkomiserimi bırakın.”

Laçin güzel yüzlü delikanlıya anlamsızca bakarken çözüldü elleri.

“Benim adım Kerem. İki ay önce göreve atandım ve başkomiserimle bu dava üstünde çalışma fırsatı buldum. Kız kardeşiniz aylardır sizin suçsuzluğunuzu kanıtlamak için uğraşıyordu. Öldürülen hanımların ve sizin sosyal medya hesaplarınızı kullanarak, işlenen cinayetler hakkında bilgisi, şüphesi olan insanlara ortaya çıkmaları için çağrıda bulunuyordu. İlk kurban olan Ayşe Tuna’nın bir ev arkadaşı olduğunu öğrenmişti ve bu kişiyi bulmak için mesajlar yayınlamış, şahsi telefon numarasını bütün hesaplarda paylaşmıştı. Gerçek katil tarafından kaçırıldığını düşünüyoruz. Son anda size bir mesaj göndermeyi başarmış gibi görünüyor.”

Laçin karşısına dikilen ve soluk almadan konuşan genç adamın hikâyesini anlamaya çalışırken, Kerem masaya bir cep telefonu bıraktı.

“Betül’ün telefonu bu.”

“Evet,” dedi genç komiser. “Kız kardeşinizin telefonu. Son kurbanın üstünde, kardeşinizin kaybolduğu gün giymiş olduğu kıyafetler, kimlik belgeleri ve bu cihaz vardı. Dinleyin lütfen.”

Ekrana dokundu Kerem, uzaklardan boğuk bir ses duyuldu.

“Korkma sakın. Her şey değerli Laçin’imiz için. Senin sayende, kapatıldığı o yerden kurtulup bize dönecek.”

Ve hemen sonra incecik bir fısıltı duyuldu.

“Abi, lütfen benden vazgeçme.”

Laçin karmakarışık duygular ve anlamaya çalışan bir suratla bakıyordu.

“Bir kadın sesi mi bu? Kardeşimden önce konuşan.”

“Evet komiserim. Şüphelinin kadın olduğunu düşünüyoruz. Ses uzaktan geliyor ve oldukça boğuk. Kız kardeşiniz kaydı gizlice yapmış olmalı. Hemen sonrasında sinyaller kesiliyor. Daha önce size gönderilen mesajdaki sesle bu konuşma karşılaştırıldı ve analiz edildi. Aynı kişiye ait olduğu düşünülüyor. Kurbanlara cinsel saldırıda bulunulmaması, katilimizin kadın olma ihtimalini güçlendiriyor. Ve sizinle yakından ilgilendiğini de.”

Kaşları çatıldı Laçin’in.

“Ne demek istiyorsun sen? Dışarıda bir manyak var ve sırf benim ilgimi çekmek için cinayet mi işliyor?”

“Aşk, tarih boyunca en geçerli cinayet sebebi olmuştur komiserim. Sizden, ‘Laçin’imiz’ diye söz ediyor. Bu kadını tanıdığınızı düşünüyorum. Daha önce gönderdiği mesajda sesini bilinçli olarak değiştirdi ve size bir hediye bırakacağını söyledi. Aynı gün size, ona ulaşacağımız başka bir ipucu bırakmış olmalı.”

Laçin dudaklarını kemirerek kız kardeşinin telefonuna bakıyordu. Neden sonra Kerem’e döndü.

“Öldürdüğü kadın, tanıdığım birisi mi?”

“Hayır,” diye yanıtladı Nihat. “Evinden daha önce de defalarca kaçmış ama İstanbul’a ilk kez gelmiş bir genç kız.”

“Emin olmam gerekiyor. Fotoğrafını gösterin bana.”

Nihat arkadaşının endişeli yüzüne baktı.

“Önce buradan çıkalım.”

                                                    ***

Laçin, komiserlerin getirdiği şartlı tahliye kararıyla çıkmıştı hapisten. Üç gündür kapandığı bir pansiyon odasında, kız kardeşinin kaçırılması ve işlenen cinayetlerle ilgili toplanan bütün dokümanları tekrar tekrar inceliyordu. Betül’ün kaybolmadan önce Ayşe’nin ev arkadaşına ulaşmaya çalıştığını öğrendiğinde kendisi de aynı yolu takip etmeye karar vermişti. Polisin kimliğini öğrenemediği ev arkadaşını komşular da tanımıyorlardı. Laçin ilk kurban Ayşe Tuna’nın, kız kardeşinin ve kendi sosyal medya hesaplarından, gizemli ev arkadaşını tanıyanların iletişime geçmesi için sayısız gönderi paylaşıyordu.

Kız kardeşinin kayıp dosyasını ve alınan ifadeleri okuyordu. Betül işinden saat on yedide çıkmış ama evine dönmemişti. Mobese kayıtlarında, genç kızın hep kullandığı dolmuş durağına yürüdüğü görülüyordu. Telefon sinyalleri bu durağın  civarında kesilmişti.

Katilin tanıdığı biri olması ihtimaliyle bütün sosyal medya hesaplarını ve zihnini didikliyordu Laçin. Geçmişte kalan bir kadın, şahsi kin güdecek bir isim arıyordu.

Pansiyona yerleştiği ilk gün, Emniyet Müdürü Avni Polat bizzat gelmiş, dava çözülmeden görevine resmi olarak dönemese de emniyetteki masasına gelip işini yapmasını istemişti. Adam sakin bir dille konuşarak, kişisel kırgınlıkları unutup dışarıda gezen, bir başka yaşama kast edebilecek olan katili ve de Betül’ü bulmak zorunda olduklarını anlatmıştı.

Laçin adama aksi bir yanıt vermedi. Yine de henüz kendini Emniyete dönmeye hazır hissetmiyordu. Tıpkı anne-babasıyla görüşmeye hazır olmadığı gibi. Meslek hayatı boyunca sayısız kurban yakınının yüzünde gördüğü, binlerce kez şahit olduğu tarif edilemez, katlanılamaz, çaresiz acıyı kendi ailesinin gözlerinde görmeye cesareti yoktu.

Avni Polat’ın bizzat görevlendirdiği genç komiser Kerem, Laçin’in istediği her evrakı bu küçük odaya taşıyordu. İlk görevine atanmış olan uyumlu ve hevesli delikanlı yarım saat önce getirdiği iki büyük boy pizzadan payına düşeni afiyetle yerken durmaksızın bir şeyler anlatıyordu.

Laçin bir dilim ancak yiyebilmişti. Kola yerine su içmeyi tercih ediyordu. Karısının sıcak kanının kokusunun, ocakta yanan yemeğin kokusuna karıştığı o günden beri midesi çok az şeyi kabul ediyordu.

“Hocalarımızın anlattıklarını hatırlıyorum. İnsanoğlu, sadece ilgi çekebilmek için akıl almayacak yollara başvurabiliyor. Masum kişilere zarar vermek de buna dahil.”

Yerde oturuyorlardı. Laçin sırtını yatağa dayamış yavaş yavaş suyunu yudumluyor, Kerem pizza kutularının yanına açtığı dosyayı karıştırıyordu. Bunlar Betül’ün MOBESE kameralarına takılan son görüntüleriydi. Genç polis kalitesiz siyah beyaz baskıların içinde dikkat çeken bir durum ya da kişi arıyordu.

“Tanıdığım bütün kadınları öldürerek mi çekecek ilgimi?” diye sordu Laçin.

“Tanıdığınız değil komiserim, ilişki yaşadığınız kadınlar.”

“Ne istiyor benden? Neden saklanıyor?”

Kerem, sıkıntı içinde sorulan soruları zihninde tartarken komiserin sakal kaplı yüzüne baktı. Laçin’in eski resimleri geldi gözünün önüne. Sinekkaydı traşlı, yakışıklı adamdan geriye yırtıcı bir kuş gibi bakan siyah gözleri kalmıştı sadece.

“Mutlaka bir iz bırakıyor,” dedi. “Henüz bulamıyoruz. Tam gözümüzün önünde olmalı. Eşinizin öldürüldüğü gün size gönderdiği mesajda, onu beklediğinizi bildiğini ve her şeyin kusursuz olması için çalıştığını söylüyor. Bir hedefi var. Size bırakacağı özel hediyeden söz ederken bir plana bağlı olarak hareket ettiğini açıklamaktan çekinmiyor.”

Laçin keskin bir mide bulantısıyla kafasını pizza dilimlerinden öte tarafa çevirdi. Katilin bıraktığı hediye, karısının kanlar içindeki cansız ve yüzsüz bedeni olmuştu.

“Doyduysan kaldır şunları da öyle devam edelim.”

Kerem söylenilen her şeyi itirazsız yapan bir genç adamdı. Hevesli ve heyecanlıydı. İlk görevinde yakaladığı bu önemli ve aynı zamanda ilginç dava onun adrenalin yüklü yapısını ateşliyordu. Temizliği çabucak bitirip oturdu dosyanın başına. Kaldığı yerden devam etti.

“Katili bir şekilde tanıdığınızı ve kişinin kadın olduğunu varsayıyoruz. Yüzleşmeye çekinse de varlığından haberdar olmanızı istiyor. De Clerambault Sendromu diye bir rahatsızlık var. Bu hastaların, âşık oldukları kişi ile birlikteliklerine engel olarak gördükleri insanlara zarar verdikleri bilinen bir gerçek. Erotomani hastaları, sevdikleri kişinin de kendisine âşık olduğunu fakat açıkça itiraf edemedikleri için gizli mesajlarla bunu anlattığını düşünürlermiş. Karşı tarafın duygularından emin oldukları güçlü sanrıları olurmuş. Eşinizi engel olarak gördü ve ondan kurulmayı planladı. Amacı sizi hapse attırmak değildi elbette. Polis, alt kat komşunuzun ihbarı üzerine evinize geldiğinde sizi, henüz ölmüş eşinizin cesedi başında bulmuş. İhbarı yapan komşunuz ifadesinde, sizi bahçe kapısından girerken gördüğünü, az sonra eşinizin çığlık attığını ve televizyonun sesinin hiç olmadığı şekilde yükseldiğini anlatmış. İki olay yerinde yapılan incelemelerin raporlarını defalarca okudum. Nihat Başkomiserimle dosya üstünde çalışmaya devam ediyorduk. Ne yazık ki bize katili anlatacak en ufak bir iz bulamadık.”

“Kapı açıktı. Derya’yı daha önce de bu konuda uyarmıştım. Pencereden geldiğimi görüyor ve beni bekliyordu. Asansör çalışmıyordu. Sigortalarla ilgili bir sorun vardı ve tekrarlayıp duruyordu. Her seferinde servis çağırmak zorunda kalıyorduk. Çok yorgundum. Merdivenler gözümde büyüdü. Bodruma, elektrik panelinin olduğu odaya indim. Elimden bir şey gelecekmiş gibi oyalandım anlamsızca.”

Hep donuk bir sesle konuşan Laçin sustu aniden. Kerem kaygıyla bakarken genç adamın kirpiklerinden kurtulan damlalar sakalarının arasında kayboldular. Özel bir anı gizlice izliyormuş gibi utanarak indirdi bakışlarını delikanlı. Yerlere yaydığı resimlere öylece baktı. Daha önce hiçbir erkeği ağlarken görmemişti. Bu yabancı sahnenin sebep olduğu duygu yüreğine dokunuyordu.

 “Söylediğin gibi katil bana takıntılıysa ve kıskandığı için ilişkim olan kadınları kurban seçiyorsa, neden hiç tanımadığım bir kadını öldürdü?”

“Seni içeriden çıkartmak için plan dahilinde yaptığını düşünüyorum. Bu sayede gözünde değer kazanmayı bekliyor. Betül onun kimliğine ulaşmış olmalı. Bu yüzden kaçırdı ve alıkoyuyor. Kız kardeşini öldürmesi halinde aranızda aşılmaz bir uçurum oluşacağını düşünmüştür.”

“Yani benim yüzümden zavallı bir kadın daha öldü.”

Komiserin acı ve usanç dolu yüzüne baktı Kerem.

“Hayır, sizin yüzünüzden değil. Alelade birini seçti çünkü o bir katil. Öldürmeyi seviyor. Kurbanlarının yüzlerini parçalayarak belki de bir eksikliğini yok ediyor. Kusurları olan bir yüze sahip ve güzel kadınlardan nefret ediyor da olabilir. Bu kadınları sadece hayatınızdan değil zihninizden de silmeyi amaçlıyor.”

Laçin acı bir iniltiyle mırıldandı.

“Yüzlerini yok ederek ömrüm boyunca hep o kötü görüntüyü hatırlamamı sağlıyor.”

“Her şey olabilir. İşlediği cinayetlere yüzlerce sebep bulmak mümkün. İnsan beyninin nasıl çalıştığını tam olarak anlayamıyoruz. Biz sadece geçmişten öğrendiğimiz bilgiler ışığında tahminler yürüterek kendimize yol haritası çizmeye çalışıyoruz.”

Laçin Komiser farklı bir dikkatle baktı delikanlıya.

“Bütün bunları, yani böyle düşünmeyi nereden öğrendin?” diye sordu sonunda. Genç adam biraz mahcup gülümsedi.

“Polis olmaya karar vermeden önce psikoloji okuyordum. Üçüncü sınıfın ikinci döneminde bıraktım.”

“Neden?”

“O zamanlar, evlenmeyi düşündüğüm bir kız arkadaşım vardı. O psikoloji dalında akademik eğitim yapmayı ben de sevgilimin yanında olmayı istiyordum.”

“Ne değişti?”

Güldü Kerem.

“Biz… İkimiz de değiştik. İnsanoğlu değişiyor komiserim. Çoğu zaman fark edemiyoruz ama duygularımız, düşüncelerimiz ve kalbimiz değişiyor. Sağlıklı olan da bu aslında. Önemli olan şey ise kaçınılmaz değişime ayak uydurabilmemiz.”

Laçin derin düşünceler içindeydi.

“Ben değiştim, unuttum ve katil bunu kabul edemediği için mi öldü onca masum kadın?”

Derin bir nefes aldı Kerem. Ciddi bir ifade yerleşti güzel yüzüne. Kararlı, kendinde emin bir şekilde konuştu.

“Yanlış düşünüyorsun abi. Kurban olarak asıl seni seçmiş hasta bir ruh var karşımızda. Sana yaklaşmasını engelleyen eksikliklerini, acısını ve öfkesini yine senin canını yakarak bastırıyor. İçten içe seni suçluyor ve cezalandırıyor. Şimdi sen de kendini suçlamaya başlarsan bu davadaki gerçeği unutursun. Sen olmasaydın eğer başka bir sebep bulacaktı. Binlerce, milyonlarca sebep… O bir katil ve biz onu durduruncaya kadar öldürmeye devam edecek.”

Kerem’in anlattıkları Laçin’in aklına yatıyordu ama ne kadar düşünse de ellerindeki tanıma uygun bir kadın hatırlayamıyordu.

“Ümitsiz olmayın komiserim,” diyordu hevesli polis. “Betül onu bulduysa biz de bulacağız. İpucu gözümüzün önünde. Daha dikkatli bakmalıyız.”

***

Kerem iki koyu kahveyle döndüğünde Laçin’i masasında uyuyakalmış buldu. Adamın günlerdir böyle bir-iki saatlik uykuyla ayakta kalmaya çalıştığının farkındaydı. Sabah erkenden Emniyet’e gelmişler ve bütün gün Betül’ün telefon kayıtlarından son üç aydır yaptığı görüşmeleri, sosyal medya hesaplarını incelemeye devam etmişlerdi.

Ses çıkarmamaya dikkat ederek masasına oturdu. İlk günlerdeki heyecanını kaybettiğini hissediyordu. Kayıp bir kadın ve üç cinayet vardı önünde. Katilin özgürce dolaştığını bilmek can sıkıcıydı. Cinayet Masa Komiserliği hiçte filmlerde anlatıldığı gibi havalı bir iş değildi. Katiller sokakta dolaşırken, faili meçhul dosyaları rafa kaldırmak için mi bitirmişti akademiyi?

Laçin’in uyuduğu yerde titreyerek garip hırıltılar çıkartmaya başladığını fark etti. Adamın kabuslarından ter içinde uyandığına daha önce de şahit olmuştu.

Gördüğü dehşet dolu sahneler karşısında göz bebekleri büyümüş halde doğruldu Laçin. Kaldı öylece. Gözlerinin önünde karısının şekilsiz et parçası olan yüzü, beyaz halıdaki gelincik tarlası ve Derya’nın parmağındaki kanlı alyans vardı. Titreyen elini kaldırdı, yüzük parmağına baktı. İnce altın halkanın üstüne nakşedilmiş harfleri okudu: DL

 Fırladı yerinden.

Kerem bu sabah, vahşice işlenmiş üç cinayetle ilgili toplanılan her türlü eşya ve dosyayı getirmiş, boş bir masanın üstüne yerleştirmişti. Komiserin bu masada bir şeyler aradığını görünce yanına gitti. Laçin küçük bir delil poşetini almış, içindeki alyansa bakıyordu. İki insanın birbirine verdiği bağlılık sözünün göstergesi olan halkanın üstünde karısının kanı ve harfler vardı. SL

“S kim komiserim?”

Hızlıca düşünüyordu Laçin. Bilmiyordu, bulamıyordu, hatırlayamıyordu. İsminin baş harfi S olan bir kadın girmemişti hayatına.

“Yüzüğü nerede yaptırdığımı biliyorum.”

***

Saçı sakalı çoktan ağarmış yaşlı adam, dalgın gözlerle dükkanının önünde geçen insanları seyrediyordu. Onlarca kuyumcunun bulunduğu bu eski handa, müşteriler her geçen gün azalıyordu. İçeri giren iki adamı rengi çoktan solmuş gözleriyle süzdü. Kerem kimliğini kuyumcuya gösterirken Laçin küçük mekâna göz gezdirdi.

Derya evlenme teklifini kabul ettiğinde yüzük almak için bu tarihi çarşıya gelmişlerdi. Laçin yeni memur olmuş, tayini İstanbul dışına çıkmıştı. Gitmeden önce nişan yapacaklar, genç polis görev yerinde düzenini kurunca evleneceklerdi. Bütün gün dükkanlarda yüzük bakmışlardı. Her parça çok güzeldi ama pahalıydı.

Genç kadın sonunda bu küçük dükkânın basit vitrininde sergilenen incecik iki halkayı uzun uzun seyredip, ‘bunu istiyorum,’ demişti. Yüzüğün üzerine özenle işlenmiş, minik taşlarla süslenmiş sonsuzluk işaretini sevmişti Derya.

Yaşlı kuyumcu kırpıştırdığı gözleriyle polisleri izlerken Kerem delil poşeti içinde duran yüzüğü koydu masaya.

“Amca, biz bu yüzüğü satın alan kişiyi arıyoruz.”

Adam şaşkınlıkla baktı lekeli halkaya.

“O nasıl olacak oğul? Bunlardan satmıyoruz artık.”

“Zaten yeni alınmamış amca,” dedi Kerem. “En az üç ay önce satmış olmalısınız. Tutuğunuz bir kayıt defteri yok mu?”

Çalışma hayatını çoktan doldurmuş olması gereken yaşlı adam şaşkın bakmaya devam etti.

“Ne kaydı olur ki yüzüğün? Alışverişini yapan fişini alıp gider. Aradığın müşterinin adı ne? Evrak işlerine bakan çocuk var. Kredi kartıyla ödediyse belki bulunur fişi.”

“Amca, adını bilsek biz gider alırız adamı.”

 Adam sustu. Genç polisin heyecanını anlayamamıştı. Laçin yaklaştı.

“Amca, ben de alyansımı burada yaptırmıştım. Nişanlım üstüne, bu yüzükte olduğu gibi harf yazdırmak isteyince ismimizi ve telefon numaramızı almıştınız.”

Yaşlı adam hüzünlü gözlerle dinledi ağır ağır konuşan bu polisi.

“Burada çalışan genç bir adam vardı,” diye devam etti Laçin. Belki bize yardımcı olabilir.”

İhtiyarın hep dalgın gözlerinden acı düşünceler geçti.

“Oğlum… iki ay önce rahmetli oldu. Arabasıyla çarpan kadın arkasına bile bakmamış.”

İki polis buz gibi terler döktüler. Kuyumcuyu bir kadın öldürmüştü. Laçin yutkundu.

“Başın sağ olsun amca. Bulamadılar mı katili?”

“Yok, bulamadılar. Polis arıyormuş ama iz yokmuş. Çarpan araba çalıntı çıkmış. Ne bilem ben oğul, taktir böyleymiş. Ben öyle can sıkıntısından geliyorum, oğlum için ağlayıp, ağlayıp gidiyorum. Seviyordu yüzükleri. Yeni nişanlanacak çiftlerin gözlerinde gördüğü mutluluğu anlatırdı uzun uzun.”

***

Kuyumcudan hüsran ve başka bir acıyla ayrıldılar.Emniyete dönerken çalan Laçin’in telefonu aralarındaki ölüm sessizliğini bozdu. Ayşe Tuna’nın ev arkadaşını tanıdığını söyleyen bir kadın görüşmek istiyordu.

Bir yetmiş boylarında, güçlü yapıda, kızıl saçları kıvır kıvır, kusursuz makyajlı güzel bir kadındı kapıyı açan. Laçin’e gülümseyerek samimi şekilde uzattı elini.

“Geçmiş olsun Laçin Bey. Özgürlüğünüze kavuştuğunuzu görmek mutluluk verici.”

Kadına bakıyordu komiser. Anımsıyordu ama hatırlamıyordu.

“Aradığınız için teşekkür ederim. Sıla Hanım’dı değil mi?”

Kadının bakımlı kirpikleri arasındaki gri gözlerinden tatlı bir ifade geçti.

“Lütfen içeri buyurun.”

Önden yürüdü güzel Sıla. Kerem neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Eli kilidin üstünde duran anahtara çarptı. Mermer zemine düşüp iki parça olan kırmızı kalp figürüne bakarken, Laçin’in Sıla Hanım’ı ne zamandır tanıdığını düşündü.

Laçin’e ise annesini anımsattı kırılan kırmızı kalp. Ama şu anda S harfini, yüzü hiç yabancı gelmeyen Sıla’yı, kırılan camdan kalbi, annesini bile düşünemiyordu.

Derya’yla evlendikten sonra hiç görüşmediği Ayşe, acele çağırdığı için gelmişti bu eve. Kapı aralık durmasına rağmen zile basmış, cevap alamayınca içeri girmişti.

Ayşe’nin, henüz yaşayan bir insan kadar sıcak olan cesedini bulduğu salon hiç değişmemişti.

“Burada mı yaşıyorsunuz?”

Sıla oturması için yer gösterecekken geldi soğuk soru. Kendisi oturdu güzel kadın. Yüzünde muzip bir ifade saklıyordu sanki.

“Şey, evet. Ayşe, erkek arkadaşı Saffet ve ben bir süre birlikte yaşadık. Sonra ayrıldım ben. Ayşe’nin sosyal medya hesabından yaptığınız yayınları görünce aramak ihtiyacı hissettim. Saffet’e ulaşmaya çalıştım ama telefonuna cevap vermiyor. Belki buradadır diye geldim, kimse yok. Allahtan anahtarım duruyordu, girdim içeriye.”

“Saffet kim?”

Şuh bir kahkaha attı Sıla.

“Gerçekten hatırlamıyor musunuz Saffet’i? Lisede hep birlikte okudunuz ya. İlahi Laçin Bey, siz beni de hatırlamadınız korkarım.”

Güzel kadın küskün, içerlemiş gibi yere indirdi boyalı gözlerini.

“Üzücü olaylar yaşadınız tabii. Anlıyorum.”

Sıla’nın mutlu mu yoksa üzgün mü olduğuna bir türlü karar veremiyordu Kerem. Tuhaf bir ruh hali içindeydi bu fazla kusursuz kadın.

“Size ne ikram edeyim? Viski… Seversiniz biliyorum.”

Sonunda oturdu Laçin. Adını telefonda söyleyen, bir türlü kim olduğunu hatırlayamadığı Sıla’nın sevdiği içkiyi nereden bildiğini de düşünmedi, “Hayır,” demekle yetindi.

“Katilin peşini bırakmadığınızı görüyorum.”

İşte bu sözler tam bir üzüntüyle söylenmişti. Kerem ayakta beklediği yerden sordu.

“Saffet Bey’e ulaşamadığınızı söylediniz. Sizce nerede olabilir? Ayrıca Ayşe Hanım’ın dosyasında sizin ifadenize rastlamadım. Polis konuşmadı mı sizinle?”

Kadının bakışları Ayşe’nin son nefesini verdiği yere indi. Dalgın ve gerçekten üzgün mırıldandı Sıla.

“Saffet çok değer verir ve güvenirdi Ayşe’ye. Yıllardır süren dostlukları, paylaştıkları sırları vardı. Ayşe ihanet etti ona.” Genç komisere baktı kadın. “Canı çok acımış olmalı. İnsan güvendiği kimseden ihanet görünce kaybolmuş gibi hisseder. Bazen de gerçekten kaybolur. Zavallı Ayşe öldürüldüğünde ben hastanede yatıyordum. Bunu ispatlayabilirim. Çıktığımda ise Laçin Bey tutuklanmıştı.”

***

Kerem’in anlattıklarını dinleyen Nihat, “Gerçekten Saffet’i hatırlamıyor musun?” diye sordu kan kardeşine.

“Hatırlamam mı gerekiyor?”

İnanmıyormuş gibi bir ifade ile baktı Başkomiser.

“Yok amasizin aranız çok iyiydi. Ayşe’yle mi birliktelermiş?”

Laçin ters bir bakış attı arkadaşına. “Olamazlar mı?”

Aldığı yanıt sert oldu.

“Derya’yla tanışınca Ayşe’yi terk ettin. Saffet’i tümden unuttun. Bu, viski sevdiğini bilen kızıl hatun hangi macerandan kalan kırık kalp acaba?”

Kerem’in bir arkadaş kavgası için zamanı yoktu. Cevap istediği soruları vardı.

“Saffet kim başkomiserim?” diye sorarak girdi araya.

Öfkeyle soluyarak ve hep çocukluk arkadaşına bakarak anlattı Nihat Doğru.

“Aynı sınıftaydık. Bu Saffet’in haydut kılıklı üç ağabeyi, adı çıkmış bir de annesi vardı. Çoğu gün gözü mor, yüzü şiş gelirdi okula. Çocuklar dalga geçerlerdi onunla. Bir Laçin iyi davranırdı. Dedikodu bile çıkmıştı haklarında.”

“Ne anlatıyorsun sen be?”

Arkadaşının üste çıkmasına izin vermeden sertçe sözünü kesti Nihat.

“Saffet’in nasıl olduğunu herkes biliyordu. Haberin yokmuş gibi davranma şimdi. Çocuğa çıkarın için yaklaştığın konuşuluyordu.”

Laçin ellerini masaya vurarak kalktı.

“Ne şerefsiz adamsın sen?”

Odadan çıkmak niyetiyle hareketlenmişti ki olduğu yerde kaldı, yutkundu, Nihat’a baktı.

“Ne?”

Ayşe’nin evinden ayrılırlarken, Kerem kazara kırdığı anahtarlık için özür dilemişti Sıla Hanım’dan. Güzel kadın cam parçalarına bakmış, boyun bükerek mırıldanmıştı.

‘Alt tarafı bir kalp. En kolay kırılan, en çabuk unutulan.’

Laçin’in tüm bedeni titriyordu.

“Saffet, ona verdiğim anahtarlığı hâlâ saklıyor.”

***

İlk kurban Ayşe’nin evine hızlı bir polis baskını yapıldı. Söz konusu kızıl hatunu bulamadılar ancak evde süregelen bir yaşamın izleri vardı. Çalışır durumda buzdolabı, kirli çamaşırlar, kozmetik malzemeleri… hepsi bir kadınana ait eşyalar gibi görünüyordu. Sanki Ayşe, evinde yaşamaya devam ediyordu. Olay yeri memurları kapsamlı incelemelerini sürdürürken Kerem sordu.

“Nedir bu anahtarlık hikayesi komiserim?”

Laçin çok kötü duygular içindeydi. Kız kardeşi onun yüzünden ölecekti. Tıpkı zavallı Ayşe ve Derya gibi. Bir süredir sırtını dayayarak destek aldığı duvarın dibine çöktü. Zihninin çok gerilerinde kalmış bir hikâyeye daldı.

“Sınıfta hepimiz orta gelirli, sıradan ailelerin çocuklarıydık. Saffet’in yaşam şartlarının çok kötü olduğunu biliyordum ve bizimle eşit imkanlara sahip olamadığı için suçluluk hissediyordum. Gerçek bir arkadaşı bile yoktu. Bazen okul çıkışı onunla yürürdüm. Bir şeyler anlatırdı. Can kulağıyla dinlemediğim şeylerdi. Bir keresinde ağlamıştı. Ağabeyleri, onun hislerini anlayamadıkları için dövüyorlarmış. Hoşlandığı birisi varmış. Ona asla açılamayacak olsa da aşkını ömrü boyunca içinde taşıyacağını, bu aşkla öleceğini söylüyordu. Sıkılmıştım bu ergen muhabbetinden. Gitmek istiyordum. Cebimdeki anahtarlık geldi elime. Sabah çıkarken aceleyle annemin anahtarlarını almıştım. Anahtarların ucunda camdan bir kalp vardı, kimse görmesin diye söküp saklamıştım. Saffet’e uzattım, şaşkın şaşkın bakıyordu. Bu hediyeyi, sevdiğimi açıkça itiraf edemediğim birisine vermek için sakladığımı söyledim. Ben bilmiyordum… ben annemden bahsediyordum.”

Yüzünü ellerinin içine hapsetti Laçin. Perişan görünüyordu.

Kerem kafasının içinde dönen delice fikirlerle savaşırken sordu.

“Peki Sıla?”

“Liseden başka bir arkadaşımızın düğününde tanıştım Sıla’yla. Derya bir süredir, hasta olan annesindeydi. Çok sarhoştum. O çok davetkârdı.”

Nihat acı çeker gibi inledi.

“Kadını evine götürdüğünü söyle de burada geberteyim seni.”

Aynı acıyla cevap verdi Laçin.

“Her şeyin aramızda kalacağını, kimsenin bilmesi gerekmediğini söylüyordu. Yüzüğümü gösterip ‘bir engelim var,’ dedim.”

Nihat çalmaya başlayan telefonunu açtı. Arama merkezden geliyordu. Yüzü gerildi başkomiserin.

“Kadının seni aradığı numara Saffet’in adına kayıtlıymış. Sinyal verdiği adresi bulmuşlar.”

***

Kapı gürültüyle açıldı. Karanlık odaya aniden dolan aydınlık/ışık gözerini acıttı. Günler sonra ilk kez onun yüzünü görebiliyordu Betül. Makyajı akmıştı. Belli ki çok ağlamıştı. Şimdi ise yüzünde korku uyandıran bir sertlik dolanıyordu. İşten evine gitmek için hep yürüdüğü sokakta ansızın karşısına çıkan ve Laçin’in kurtulması için planları olduğunu söyleyen hoş kadın değildi artık karşısında duran kişi. Elinde bir şey tutuyordu.

 Sıkı sıkı bağlı olduğu karyolada yatan kızın korku dolu güzel yüzüne bakıyordu Sıla. Demir güllenin kulpuna geçirdiği parmaklarını sıkıyordu.

“Sevgili Laçin’imizi gördüm bugün. Biliyor musun, beni çoktan unutmuş. Sence ona kendimi hatırlatmalı mıyım? Evet, bunu yapmalıyım. Aslında, böyle bir son değildi aklımdaki. Bazen planları değiştirmek zorunda kalıyorum.”

***

Telefon sinyallerinin gösterdiği adres tadilat için kapatılmış bir gece kulübüydü. Piyasada Sıla adıyla bilinen Saffet’in çalıştığı mekândı burası. Adrese düzenlenecek baskın için yola koyuldukları sırada Laçin’in telefonu çalmış, Saffet yıllar öncesinden hatırladığı ezik, çaresiz sesiyle konuşmuştu.

“Kardeşini canlı görmek istiyorsan yalnız gel. Sakın polisi bu işe karıştırma. Salonun arka tarafındaki soyunma odasında bekliyorum.”

Karanlık mekândan sızan ışığa doğru yürüdü Laçin. Aralık kapıdan içeri süzüldü. Yuvarlak aynanın karşısında oturuyordu kızıl saçlı Sıla. Dolgun dudaklarını kan kırmızı bir rujla boyuyordu.

Döndü, adamın gözlerinin içine baktı.

“Geldin mi? Senin için hazırlanıyordum.”

Bir kuğu gibi zarif doğruldu kadın. Beyaz saten geceliği ip askılıydı. Düzgün boynu, derin dekoltenin sergilediği dolgun göğüsleri, yuvarlak kalçaları, mermer sütunlar gibi parlayan bacakları…

Çok güzeldi kadın.

“Nasıl görünüyorum? Senin karşına çıkabilmek için ne kadar çok caba harcadığımı bilemezsin. Para kazanmak için çok çalışmam gerekiyordu. Sonra ameliyatlar. İlaçlar… Gerçekten zordu.”

“Saffet.”

Gözleri öfkeyle parlarken çirkinleşti kadının sesi.

“Hepsi senin içindi. Bütün o acılar… Bana bir kez olsun utanmadan bak diye.”

Serinkanlı durabilmek için çaba harcıyordu Laçin. Polis binanın çevresini sarmıştı. Her an içeriye girebilirlerdi. Ortalık karışmadan Betül’ün yerini öğrenmeliydi.

“Saffet, bunları konuşacağız. Eskiden yaptığımız gibi, sadece ikimiz. Betül nerede söyle bana.”

“Mesele bu mu şimdi?” Güzel kadın sert erkek sesiyle bağırmıştı. “Biz diyorum sana. Neden kaçmaya devam ediyorsun?” Aniden yumuşadı bakışları, sesi inceldi. “Bana bak. Senin için hazırım. Artık beni sevdiğini saklamana gerek yok.”

“Çok üzgünüm Saffet.”

Kerem’in anlattıklarını hatırlıyordu Laçin. Karşısındaki insanın hasta olduğunu anlıyordu. Betül’ü kaybedemezdi. Anne-babasına kızlarının cesedini götüremezdi. Yakaladı kollarından kadını, yapıştırdı ağzını lise arkadaşının kan kırmızı dudaklarına. Az sonra nefes nefese bakıyordu Sıla. Kâh ağlıyordu kâh gülüyordu.

“Her şeyi ikimiz için yaptım. Karının aramızda engel olduğunu söylediğin gece anladım benden istediğin şeyi. Evini gözetlemeye başladım. Karın, zil çalınca bina kapısını hiç sormadan acıyordu. Binaya girmem kolay oluyordu. Seni kapıda bekliyor çoğu zaman kapıyı açık bırakıp içeri giriyordu. Planım hazırdı. Özel bir klinikte stres tedavisi görmeye başladım. İstediğim zaman girip çıkabildiğim bir yerdi. Karından kurtulup hızlıca geri dönecektim, kimse ayrıldığımı anlayamayacaktı bile. Ayşe şüphelendi ve senin aslında beni sevdiğini ona söylemek zorunda kaldım ama kabul etmedi. Tedavi edilmem gerektiği gibi saçma sözler söylüyordu. Ona bütün sırlarımı açmışken o bana ihanet etti. Kıskanıyordu beni. Onu anlamaya çalıştım. Beni sevdiğini aslında yıllar önce itiraf ettiğini anlattım. Onu değil beni seçmeni kabullenemedi. Konuşmak için eve geldiğimde seni aradığını öğrendim. Ayşe’yi durdurmak zorundaydım. Hasta olduğuma inandıracaktı seni.”

Kadının yüzünü ellerinin arasına alıp fısıldadı Laçin.

“Tamam, bitti artık. Bırak bunları düşünmeyi. Ben sadece seni sevdim. Hâlâ seni seviyorum. Ama senin gibi cesur değildim. Kaçtım duygularımdan. Saklandım. Bunu daha önce itiraf etmeliydim. Özür dilerim. Affet beni. Fakat, hiçbir şey için geç değil henüz. Kaçıp gideriz buralardan. Saklarım ben seni. Betül nerede söyle lütfen.”

Değişti Saffet’in yüzü. Öfke, nefret, kin… hayır hiçbiri değildi. Bir böcek görmüş gibi tiksinerek bakıyordu şimdi adama.

“Saklanmak! Neden? Ben yıllar boyunca saklanarak yaşadım. Sadece senin için hazırlandım.”

Bir ayak sesi duyuldu.

“Polisle geldin değil mi?”

Uzattı ellerini kadın.

“Haydi tutukla beni. Yine korkup kaçıyorsun ama ben artık saklanmayacağım. Hayatım boyunca kaçıp saklandım. Hep iyi olmak için savaştım. Evinden kaçan o kıza bile sahip çıkıştım. Ama o ne yaptı? Seninle yaşamak için biriktirdiğim paralarımı çalmaya kalktı. Seninle olabilmek için öldürdüm hepsini. O aptal kuyumcuyu bile unutmadım. Peşimde hiç iz bırakmadan çalıştım. Neden şimdi, her şey bitmişken polisi getirmek zorundaydın?”

Laçin bıçağın keskin ışıltısını fark ettiğinde, sol boşluğunda hissettiği korkunç bir acıyla karardı gözleri. Bıçak tutan el ikinci kez kalktı, erkek kuvvetiyle inmek için savruldu. Kapının dışında ayak sesleri arttı. Laçin duyduğu acıyla gözleri kararırken havada yakaladı ojeli eli, can havliyle büktü bileği.

Işıl ışıl çelik deldi saten geceliği, süt beyaz teni. Bütün beyazlar kırmızıya kesilirken birlikte yığıldılar yere.

Lise arkadaşının cansız bedeni hemen yanında yatıyordu şimdi. Laçin Komiserin gözlerinden akan yaşlar yüzünü alev alev yakıyordu. Polisin ilerilerden, ‘burada bir ceset var,’ deyişini duydu. Sıla’nın hareketsiz elindeki kanlı alyans parladı:  DL

Ve artık tek şeyi duyumsuyordu Laçin. Kirli parkeye akan sıcak kanın kokusunu.

RİCHMOND CİNAYETİ

1.

Percule Hoirot, o sabah gelen mektuplara bakıyordu.  Zarflardan birini eline alınca durakladı. Yüzünde önce bir şaşkınlık ifadesi belirdi, sonra kaşlarını çatarak,  “Çok ilginç doğrusu,” diye mırıldandı. “Bay John Fletcher bana bir mektup göndermiş. Ne kadar endişe verici bir durum.”

Beş yıl önce kendisine beş bin pounda mal olan spekülasyonun sorumlusunun Bay Fletcher olması değildi onu endişelendiren. Az önce gazetede okuduğu bir  haberdi. Bu yüzden biraz da telaşla açtı zarfı. Şöyle diyordu düzgün bir el yazısıyla yazılmış mektubunda ünlü borsacı Bay Fletcher:

Bay Hoirot, acilen sizinle görüşmemiz lazım. Bir süredir bir takım tehdit mektupları almaktayım. Bu işi yapan, yakınımdaki insanlardan biri. Ondan korktuğum falan yok ama kim olduğunu çok merak ediyorum. Onu bulup ortaya çıkaracağınızdan eminim. Daha ayrıntılı bir görüşme için, Perşembe günü  saat 2.45’de sizi Richmond’daki evime bekliyorum. Randevu saati uygun değilse lütfen bildirin.

Mektubu dikkatle masasının üzerine bırakan Hoirot, az önce baktığı The Guardian’ı yeniden eline aldı. Gazetenin sağ tarafında büyük puntolarla,  BORSA SİMSARI EVİNDE ÖLDÜRÜLDÜ  diye yazıyordu. Haberin devamında cinayetin dün gece işlendiği ve katilin henüz yakalanamadığı açıklamasından başka dişe dokunur bir bilgi yoktu. Gerisi tamamen John Fletcher’in zaten çok iyi bilinen mesleki ve özel yaşamından ibaretti.

Hoirot, arkasına yaslandı,  gözlerini kapatarak bir dakika düşündü. Sonra kararını vermiş bir halde ayağa kalktı ve uşağına seslendi.

“Arwyn! Bana hemen bir taksi çağır. Richmond’a gideceğim.”

2.

John Fletcher’ın Richmond Parkı’na bakan evi art deco tarzında inşa edilmişti.  Percule Hoirot bu modern saray yavrusunu hayranlıkla bir süre seyrettikten sonra bahçe kapısındaki polislere Başmüfettiş Paul McCartney’in burada olup olmadığını sordu. Memurlardan biri Hoirot’yu tanımıştı. Ağzı kulaklarına vararak, “Başmüfettiş içeride, Bay Hoirot,” dedi. “İsterseniz sizi onun yanına götüreyim.”

Hoirot bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Birlikte eve doğru yürüdüler. Bahçe polis kaynıyordu.

Scotland Yard Başmüşettişi Paul McCartney, ünlü dedektifi karşısında görünce, “Vay vay vay,” dedi. “Kimi görüyorum? Sevgili Hoirot, burada ne işiniz var? Daha öğlen bile olmadı.”

Hoirot, “Biliyorum,” dedi. “Kahvaltıdan sonra haberi gazetede okudum.”

“Ve hemen bir taksiye atlayıp buraya geldiniz. Hatırladığım kadarıyla Fletcher’dan pek hoşlanmazdınız. Yoksa yanılıyor muyum?”

“Hayır, hayır. Yanılmıyorsunuz. Buraya gelmemin birinden hoşlanıp hoşlanmamamla ilgisi yok. Benimki sadece mesleki bir merak. Anlayacağınız, bu gün John Fletcher’dan bir mektup aldım.”

McCartney şaşırdı. “Fletcher’dan mı? Bir ölüden yani?”

“Sanırım, mektubu bana gönderdiği sırada adam ölü değildi. Mektup salı günü postaya verilmiş. Bugünse perşembe. İşte mektup burada.”

Başmüfettiş, Hoirot’nun uzattığı zarfı ilgiyle aldı, açtı ve okudu.

“Hımmm… Tehdit mektupları ha? Bundan haberim yoktu. Bu durumda  siz de soruşturmaya katılıyorsunuz sanırım.”

“Eğer bir itirazınız yoksa.”

“Neden itiraz edeyim ki? Bilakis, bana yardımcı olmanızdan büyük bir memnuniyet duyarım. Gelin de size cinayetin işlendiği odayı göstereyim.”

Başmüfettişin patavatsızlığını duymazdan gelen Hoirot, “Cesedi kim bulmuş?” diye sordu.

“Uşak. Dün gece, saat 21.25’de odaya girmiş ve adamın cesediyle karşılaşmış.”

“Nasıl biri o? Güvenilir mi?”

“Öyle görünüyor. Yirmi yıldır Fletcher’in yanında çalışıyormuş. Hah işte geldik.”

Başmüfettiş camlı bir kapıyı açıp Hoirot’nun içeri girmesi için yana çekildi. 

“Burası Fletcher’ın çalışma odası. Adam burada bıçaklanmış. Katilin saldırısı esnasında çalışma masasının arkasındaki koltuğunda oturuyormuş. Aldığı darbenin etkisiyle yere düşmüş.”

Hoirot, eğilerek çalışma masasının altındaki halıyı inceledi. Uç kısımda belirgin bir biçimde kan lekeleri vardı.

Başmüfettiş, “Fletcher, en son saat dokuzda bir telefon görüşmesi yapmış,” dedi. “Bundan da cinayetin 21.05 ile 21.25 arasında işlendiği anlaşılıyor.”

Ayağa kalkan Hoirot, “Cinayet aleti nerede?” diye sordu.

McCartney başını iki yana salladı.

“Katil onu yanında götürmüş.”

“Ne  olduğu konusunda bir tahmin var mı?”

“Ucu sivri bıçak olmalı.”

“Bence bir mektup açacağı.”

“Nereden anladınız?”

“Çalışma masasında olması gerektiği halde olmayan tek şey o.”

“Adam belki de mektup açacağı kullanmıyordu.”

“Buna ihtimal vermiyorum. Gene de sormak lazım.”

Hoirot’nun, verandaya açılan çift kanatlı, cam kapıya doğru gittiğini  gören Başmüfettiş, “Şu anda kilitli,” dedi. “Açmak istiyorsanız kapı kolunu önce yukarıya kaldırınız.”

Hoirot söyleneni yaptı, kolu yukarıya kaldırdı, “tık” diye bir ses duyuldu. Sonra aşağıya indirip kapıyı açtı.

Baş müfettiş seslendi. “Kilitlemek için de aynı işlemi yapmanız gerekiyor.”

Hoirot, “Siz geldiğinizde kapı bu şekilde kilitli miydi?” diye sordu.

“Hayır, açıktı. Ama uşak cesedi bulduğunda kilitliymiş. Daha sonra Doktor Black açmış o kapıyı.”

“Ve tabii muhtemelen parmak izlerini de yok etmiştir böylece.”

“Yok. Bir peceteyle tutmuş kapının kolunu.”

Başmüfettiş, bir an durup gülümsedi. “İşin ilginci, kapıda gene sadece onun parmak izi vardı.”

“Kapı kolunda parmak izi bırakmak, en aptal katillerin bile kolay kolay yapmayacağı bir hata. Anladığım kadarıyla bu davada parmak izi yok, cinayet aleti yok, peki ne var elinizde?”

Başmüfettiş cebinden bir naylon torba çıkarıp Hoirot’ya verdi. Torbanın içinde, üzerinde M ve G harfleri olan, altın kaplama bir çakmak vardı.

“Bunu masanın altında bulduk.”

Hoirot, “Kimin acaba,biliyormusunuz?” diye sordu.

Başmüfettiş, “Fletcher’ın üvey oğlu Mark Gaskell’a ait olduğunu tahmin ediyorum,” dedi.

Hoirot, pencerenin üstündeki yarı aralık duran vasisdası işaret ederek,  “Peki, ya bu?” diye sordu. “Vasisdas da mı olaydan sonra açılmış?”

“Hayır. Cinayetten aşağı yukarı kırk beş dakika önce gene Doktor Black açmış onu.”

“Kim bu Doktor?”

“Fletcher’ın arkadaşı. Dün gece yemeğe davetliymiş.”

“Şüphelilerden biri mi o da?”

“Kesinlikle. Cinayeti dışardan birinin gelip işleme ihtimali çok az. Bu işi kesinlikle evdekilerden biri yaptı.”

 “Neden böyle düşünüyorsunuz?”

“Bahçe kapısını görmüşsünüzdür. Evden ayrılırken bir sorun yok ama  dışardan geldiğinizde içeri girebilmek için  zili çalmak ve uşağın kapıyı açmasını beklemek zorundasınız. O gece, Doktordan başka eve gelen olmamış.”

Hoirot bir süre düşündü. Sonra ağır ağır başını salladı.

“Anlıyorum. Dün gece evde kimler varmış?”

“John Fletcher, bu evde karısı Pamela ve üvey oğlu Mark Gaskell’la birlikte oturuyor. Özel sekreteri Frank Smith de burada onunla kalıyor. Dün gece hepsi evdelermiş.”

Başmüfettiş, cebinden çıkarttığı not defterine göz atarak, “Size, dün gece cinayet esnasında herkes neler yapmış söyleyeyim,” dedi. “Doktor Lionel Black saat 18.00’de gelmiş. Yemek 18.30’da başlamış, 19.30 civarında bitmiş. Daha sonra Fletcher’la Doktor, çalışma odasında oturmuşlar bir süre. Doktor 20.30’da çalışma odasından çıkmış. Salonda Pamela, Frank ve Mark’la sohbet etmiş. Mark biraz sinirliymiş. Üvey babasıyla aralarında bir tartışma olmuş yemek öncesi. Diğerleriyle fazla oturmamış bu yüzden, biraz hava almak için izin isteyip yanlarından ayrılmış. Saat 20.45’de Frank bazı mektupları imzalaması için patronuna götürmüş. Yanında beş dakika kadar kalmış. 20.50’de evden ayrılmış.  Kız arkadaşıyla buluşup birlikte bir bara gitmişler. Saat 21.25’de Doktor gitmek için kalkmış, uşaktan Fletcher’a haber vermesini istemiş. Uşak da çalışma odasına girince Fletcher’ı yüzükoyun yerde yatarken bulmuş. Kalp krizi geçirdiğini zannederek telaşla doktora haber vermiş. Durum anlaşılınca polisi aramışlar.”

“Evde uşaktan başka hizmetçi var mı?”

“Beatrice adında bir kız var. Orta hizmetine bakıyor. Bir de aşçı. Maria adında bir İtalyan. Akşam yemeğini hazırlayıp saat altıda çıkmış.  Olay sırasında evde yokmuş.”

Hoirot, düşünceli bir tavırla çift kanatlı cam kapıyı açıp verandaya çıktı. Buraya hasır koltuklar ve küçük masalar yerleştirilmişti. Bahçenin sonunda Thames ırmağı iyice daralmış bir halde, geniş bir kavis çizerek akmaktaydı.

Başmüfettiş, “Sadece şehrin göbeğindeki bu arazi milyonlarca pound eder” dedi. “Fletcher, zannettiğimden de zengin biriymiş. Ama neye yarar? Bir ceset torbasının içinde olduktan sonra o poundların ona ne faydası olacak?”

Hoirot ciddi bir sesle, “Ona bir faydası olmayacak ama mirasçıları için durum farklı,”dedi.

3.

Samuel, elli yaşlarında, hafif kambur, zayıf bir adamdı. Halinden çok üzgün olduğu belliydi. Başmüfettişi görünce, “Beni çağırmışsınız efendim,” dedi. “Gerçi dün gece bildiğim her şeyi size anlatmıştım.”

Başmüfettiş, “Biliyorum, biliyorum, Samuel,” dedi. “Seni tekrar sorguya çekecek değilim. Bay Hoirot bir kaç soru soracak sana sadece.”

Hoirot, kendisine dizlerini kırarak reverans yapan uşağı başını hafifçe öne eğerek selamladı.

“Merhaba Samuel. Yemeğin bittiği saatten Bay Fletcher’ın çalışma odasına girdiğiniz saate kadar, yani 19.30’la 21.25 arası ne yaptığınızı bir kez de bana anlatabilir misiniz?”

Uşak, dedektifin bu isteğine saygılı bir tavırla, “Olur,” diye cevap verdi ve anlatmaya başladı.  Sesi de yüzü gibi kederle doluydu.

“Akşam yemeği her zaman 18.30’da yenir. O gece Dr. Lionel Black yemeğe davetliydi, bu yüzden yemek masasında beş kişilik servis açmıştım. 19.30’da sizin de dediğiniz gibi yemek bitti. Masayı topladım. Yıkaması için bulaşıkları Beatrice’e teslim ettim. Saat tam 20.00’de kahve servisine başladım. Bay Fletcher’ın talimatı böyleydi çünkü. Önce salona gittim. Bayan Fletcher’la Bay Gaskell oradalardı. Onlara kahvelerini verdim. Bay Smith verandada oturmuş hesap kitap işleriyle uğraşıyordu. Onun kahvesini de verdikten sonra çalışma odasına gittim. Bay Fletcher, Dr.  Black’le sohbet etmekteydi. Kahvelerini bıraktıktan sonra mutfağa geri döndüm.”

Uşak susunca Hoirot yeni bir soru yöneltti.

“Bay Fletcher’ın hali nasıldı? Etrafta dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

Uşak başını iki yana salladı.

“Hayır. Her zamanki gibiydi. Dr. Black, beyefendinin yakın arkadaşıydı. Sık sık gelir, sohbet ederlerdi. Bazı geceler briç oynarlardı. Yalnız efendim, başka bir şey dikkatimi çekti. Oda çok soğuktu. Kahveleri koyarken, umarım çabuk soğumazlar, diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Beyefendi ılık kahveden nefret ederdi çünkü.”

Uşağın yeniden sustuğunu gören Hoirot, “Devam edin,” dedi. “Sonra ne yaptınız?”

“Yarım saat kadar mutfakta kaldım. Daha sonra kahve fincanlarını toplamak için dışarı çıktım. Beyefendi çalışma odasında yalnızdı. Doktor ve Bay Smith salona gelmişlerdi. Ben oradayken Bay Gaskell sinirli bir şekilde salonu terketti. Sanırım babasına kızgınlığı devam ediyordu. Akşamüstü aralarına bir tartışma olmuştu da.”

“Bu tartışmanın sebebi neydi, biliyor musunuz?”

“Ah, efendim, bildiğimi söyleyemem. Ama tahminimce, Bayan Carson’la ilgili bir konuydu.”

“Bayan Carson mu? O da kim?”

“Genç ve hoş Amerikalı bir bayan. Hanımefendinin uzaktan akrabası.”

“Eee, onun konuyla alakası ne?”

“Galiba beyefendi, Bay Gaskell’ın Bayan Carson’la evlenmesini istiyordu. Ama, Bay Gaskell bu evliliğe pek hevesli değildi.”

Başmüfettiş, araya girerek fikrini açıkladı.

“Anlaşılan, Bay Fletcher üvey oğluna baskı yapıyormuş Bayan Carson’la evlenmesi için.”

Hoirot anlayışlı bir tavır takınarak, “Bay Gaskell sinirlenmekte çok haklı öyleyse,” dedi.  “İstemediği bir evliliğe zorlanması hoş bir şey değil. Peki, Samuel. Daha sonra ne yaptınız?”

“Yeniden mutfağa gidip Beatrice’i kontrol ettim. Bulaşıkları yıkamış, temizliği bitirmişti. Çayımı içerken Bay Smith geldi ve dışarı çıkacağını, en erken iki saat sonra döneceğini bildirdi. Ben de ona kendisini bekleyeceğimi söyledim.”

“Neden?”

“Bahçe kapısı otomatik olarak kilitleniyor. Dışardan biri gelince ben açıyorum. Tabii kapıya kadar giderek değil. Mutfağın arka kısmında küçük bir oda var. Oradaki monitörden kimin geldiğini görebiliyorum. Kapıyı açmak için bir düğmeye basmam yetiyor.”

Hoirot, “Son bir soru Samuel,” dedi. “Bay Fletcher’ın mektup açacağı var mı?”

“Olmaz olur mu, tabii ki var. Hem de gümüşten. Sapında mücevherler olan bir hançere benzer. Çalışma masasının üzerinde olmalı.”

Percule Hoirot ile Başmüfettiş göz göze geldiler.

Uşak dışarı çıkınca Başmüfettiş McCartney, “Haklıymışsınız Hoirot,” dedi.

4.

Dr. Lionel Black kısa boylu ama yakışıklı bir adamdı. Sabırlı ve anlayışlı biri gibi görünüyordu. “Size nasıl yardımcı olabilirim baylar?”  diyerek girdi çalışma odasına.

Hoirot gülümsedi.  “Dr. Black, dün gece uzun bir süre Bay Fletcher’la çalışma odasında oturmuşsunuz.”

Doktor Hoirot’nun sözünü kesti. “Pek uzun sayılmaz. Sadece kahve içtik ve biraz sohbet ettik.”

“Ne konuştunuz?”

“Bana bazı endişelerinden söz etti.”

Bu cevap, Başmüfettişi meraklandırdı. “Ne gibi?”

“Çok açık konuşmadı ama anladığım kadarıyla birisinden bazı mektuplar almış.”

“Bu kişinin adını vermedi mi?”

“Hayır. Sadece yakınındaki biri olduğunu söyledi.”

“Sizin bir tahmininiz yok mu?”

“Nasıl olabilir ki?”

“Mektupların içeriğinden bahsetti mi?”

“Hayır. Ama çok öfkeliydi.”

“Siz ne dediniz?”

“Kendisini koruması için tedbir alması gerektiğini söyledim. Ama o güldü. ‘Ben kendimi korumayı bilirim,’ dedi. Ben de ‘Bana hiç öyle gelmiyor,’ dedim.”

“Neden böyle dediniz?”

“Çünkü, verandanın açık kapısından içeriye insanı hasta edecek kadar sert ve soğuk bir rüzgar esiyordu. Çalışma odası buz gibi olmuştu. Kalkıp kapıyı kapattım. Pencerenin üzerindeki vasisdası açtım.”

“Kapıyı  kilitlediniz mi?”

“Evet.”

Hoirot, “Bir konuda fikrinizi öğrenmek istiyorum Dr. Black,” dedi. “Bay Fletcher sizce nasıl biriydi?”

“Benim arkadaşımdı. Onu severdim. Ama bunu herkes onun için söyler miydi bilmiyorum. Çünkü, yaptığı iş icabı, düşmanı çok olan biriydi. Onun yüzünden şirketler battı, insanlar işsiz kaldı.”

Hoirot başını sallayarak içini çekti.  “Beş yıl önce Bay Fletcher sayesinde borsada ben de iyi bir para kaybettim.”

Dr. Black, “Evet, biliyorum,” dedi. “Dün gece anlattı John. Bu yüzden sizin kırgın olabileceğinizden kaygılanıyordu. Ama yaptığı o manüplasyonla övünmeyi de ihmal etmedi.  Operasyonu bizzat kendisi yönetmiş. Herkes bunu, ortağı olduğu şirketin bir spekülasyonu sansa da aslında tamamen kendi eseriymiş. Her saniyesini tek tek hesaplamış. Dahiyane bir strateji izlemiş.”

Hoirot, “Ya, ya,  ne demezsiniz?” diye söylendi.

Başmüfettiş gülümsemesini gizlemek için eliyle dudakların kapattı.

Hoirot aklına bir şey gelmiş gibi işaret parmağının ucuyla çenesine dokundu. “Düşmanı çok olan biriydi dediniz az önce. Bundan ben de kesinlikle eminim. İmzasız tehdit mektupları gönderecek kadar ondan kim nefret edebilir, bir fikriniz var mı?”

“Şey, aklıma John’ın eski yardımcısı Philip Hawden geliyor.”

“Bay Smith’den önceki yardımcısı mı?”

“Evet.  John, rakiplerine bilgi sızdırdığı gerekçesiyle adamı hem kovmuş hem de polise ihbar etmişti. Philip, masum olduğunu iddia ediyordu ama yargılanıp hapse mahkum olmaktan kurtulamadı.  Mahkemede onu izlemiştim. Çok perişan bir haldeydi. Aşağı yukarı bir yıl kadar Pentonville hapishanesinde yattı.”

“Bu skandalı hatırlıyorum,” diye mırıldandı Hoirot.  “Olay iki yıl önce olmuştu galiba. Philip Hawden’ın Bay Fletcher’ı tehdit ettiğine hiç tanık oldunuz mu?”

“Hayır. Ne gördüm ne de duydum. Ama kendisini hapse attıran adama karşı dostane hisler beslemesi de mümkün değildi tabii.  Bunu dün gece John’a da söyledim. O da bana Philip’in kesinlikle suçlu olduğunu, onu polise teslim etmekten asla pişmanlık duymadığını söyledi. Daha anlatacaktı ama o sırada kahvelerimiz gelmişti.  Sonra konu değişti ve oğlundan yakınmaya başladı.”

Hoirot sordu. “Bay Mark Gaskell’dan mı?”

“Evet. O aslında John’un üvey oğlu. John’un ilk karısı Linda, çok zengin bir kadındı. John bu büyük serveti onun sayesinde yaptı. Yoksa beş parasız bir muhasebeciydi. Linda öldüğünde bütün mirasını John’a bıraktı.”

“Neden öldü o?”

“Tren kazası. 1994’de Cowden’deki kazada öldü.”

 “Mark kaç yaşındaydı o sırada?”

“Sanırım on iki yaşındaydı. Onu John büyüttü. Daima gerçek bir baba gibi davrandı.”

“Mark’ın asıl babası kim?”

“Binbaşı Simon Gaskell. 1982 de Falkland Savaşı sırasında ölmüş. Linda o sırada Mark’a hamileymiş.  John’la evliliği ise 1987 yılında oldu.”

“Mark Gaskell’la üvey babası arasındaki sorun neydi?”

“Oğlunu karısının kuzeniyle evlendirmek istiyor. Kızın ailesi oldukça zengin. John, bu evlilik sayesinde Amerika’da yeni iş fırsatları elde edeceğini umuyor. Ama  Mark’a söz geçiremedi bugüne kadar. Aslında ben de ona artık bu işin peşini bırakmasından yanaydım. Bu gibi konularda zorlamak iyi sonuç vermez. Ama John çok inatçı biriydi. Akşamüstü yine tartışmışlar.  Bir sonuç alamamışlar ama John’ın kafasında bir plan vardı. Kurnazca bir gülümsemeyle henüz son kozunu oynamadığını söyledi.”

“Çok ilginç. Bu kozun ne olduğunu açıkladı mı size?”

“Evet.”

Dr. Lionel Black ilk kez oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. “Sekiz yıl önce Mark, bir arkadaşının arabası ile Norfolk’da kaza yapmış. Hem de kötü bir kaza. Kendi canını zor kurtardığı gibi yoldan geçen bir kadının da ölümüne sebep olmuş. Üstelik hem ehliyetsiz hem de alkollüymüş. Tutuklandığı karakoldan üvey babasını aramış. John da hemen duruma müdahale etmiş. Tanıdığı önemli kişiler ve parası sayesinde olayın üzerinin kapanmasını sağlamış. Üvey oğlunu bu badireden kurtarmayı becermiş. Çok iyi bir arşivci olduğu için bütün belgeleri  saklamış. Şimdi bu belgeleri ilgili makamlara vereceğini söyleyerek üvey oğlunu korkutmayı planlıyordu. Eğer, Mark evlilik konusunda sözünü dinlememekte ısrar ederse kesinlikle yapardı da.”

“Ah, yani oğluna şantaj yapacağını mı söyledi size?”

“Açıkça değil ama evet, bunu ima etti.”

“Ama bu şantajı yapacak kadar yaşamadı, öyle değil mi?”

“Bildiğim kadarıyla bu konuyu üvey oğluyla konuşamadan öldü. Daha önce bu konudan ona söz ettiğini sanmıyorum.”

“Bay Fletcher’ın yanından ayrıldıktan sonra ne yaptınız?”

“Salona gittim. Pamela ve Mark’a katıldım. Az sonra Frank da yanımıza geldi. Mark’ın hali biraz tuhaftı. Galiba sarhoş olmuştu. Bahçede dolaşmak istediğini söyleyip dışarı çıktı. Daha sonra Frank da izin istedi. Clapton’da kız arkadaşıyla buluşacakmış. Pamela’yla bir süre salonda oturduk. 21.30’a doğru, gitmek için kalktım. Samuel’i çağırıp  John’a haber vermesini söyledim. Uşak, ‘Peki efendim,’ deyip çıktı ama bir dakika sonra nefes nefese yanımıza geldi. John’un hastalandığını haber verdi. Telaşlanan Pamela’ya bir yere kıpırdamamasını tembihleyip çalışma odasına koştum. John çalışma masasının arkasında yerde yatıyordu. Önce kalp krizi geçiriyor zannettim. Hafifçe yana çevirdim. O zaman göğsündeki kanı ve yarayı gördüm. Birinin onu bıçakladığını anladım. Hemen verandaya koştum. Kapıyı açıp dışarı baktım. Bahçe karanlıktı. Şimdi emin değilim ama o sırada sanki biri Thames’e doğru koşuyurmuş gibi geldi bana. Belki de bir tilkiydi. Dediğim gibi emin değilim bundan.”

Başmüfettiş cevabını bildiği bir soruyu yeniden sordu. “O sırada saat kaçtı?”

“21.25 olmalı. Çünkü, birkaç dakika evvel gitme zamanımın geldiğini düşünerek saate bakmıştım. Saatim o sırada 21.22’yi gösteriyordu.”

Hoirot, “Bahçede gördüğünüzü sandığınız kişi,” dedi. “Eğer bir insan olsaydı, sizce kim olabilirdi?”

“Bu soruya cevap olarak tek bir kişinin adını verebilirim: Mark.”

Hoirot, “Teşekkür ederim,” dedikten sonra Başmüfettiş’e döndü. “Benim başka sorum yok.”

Başmüfettiş, “Tamam Doktor,” dedi. “Şimdilik bu kadar.”

5.

Hoirot, bahçedeki genç adamı işaret ederek, “Şu, Mark Gaskell olmalı,” dedi. “Ona bazı sorular sormanın zamanı gelmedi mi?”

Başmüfettiş McCartney polis memurlarından birini Gaskell’ı çağırması için gönderdi. Bir dakika sonra Fletcher’ın üvey oğlu yanlarındaydı.

“Ne oluyor Başmüfettiş? Scotland Yard artık herkesi iki kere mi sorguya çekiyor?”

Başmüfettiş duygusuz bir sesle, “Buna biz karar veririz, Bay Gaskell, “dedi. “Dün akşam babanızla tartışmışsınız. Bu doğru mu?”

“Pam mi söyledi bunu? Neyse, evet, doğru biraz tartıştık. Nedenini de söyleyeyim, koskoca bir herif olmama rağmen babam beni zorla istemediğim biriyle evlendirmek istiyordu. Ben de buna karşı çıkıyordum.”

“O da sizi mirasından mahrum bırakmakla tehdit etti.”

“Öyle denemez. İşten kovmakla tehdit etti. Ama ikisi de aynı kapıya çıkar.”

“Babanızın yanında mı çalışıyorsunuz?”

“Onun şirketinde çalışıyorum.”

Hoirot kaşlarını kaldırarak, “Ama para babanızın. İsterse sizi mirasından da mahrum bırakabilirdi.”

Gaskell pis pis sırıttı. “Bunu istese de yapamayacak artık.”

“Ama yapabilirdi, öyle değil mi?”

Gaskell kızardı. “Hep annemin hatası. Ona fazlasıyla güvenmiş. Aslında onun bütün parası annemindi. Annem olmasa o bir hiçti.”

Hoirot, “Neden babanızın önerdiği kızla evlenmek istemiyorsunuz? Başka biri mi var kalbinizde?”

“Hayır, kalbimde hiç kimse yok. Norma Carson da çok güzel bir kız. Eminim onunla evlenmeye can atan bir sürü erkek vardır Londra’da. Ama ben istemiyorum.”

“Neden?”

“Pam’in kuzeni olması yeterli bir sebep değil mi sizce?”

“Pam derken, Pamel Fletcher’den mi söz ediyorsunuz?”

“Evet.”

“Ondan pek hoşlanmıyorsunuz galiba.”

“Hoşlanmamak kelimesi hafif kalır. Ondan nefret ediyorum. Zehirli bir sarmaşık o. Her yere uzanıyor ve yok ediyor. Babamı öyle etkiledi ki, bana düşman etmeyi başardı en sonunda.”

“Dün gece yemekten sonra onunla ne konuştunuz?”

“Ona, babamı bana karşı kışkırtmaktan vaz geçmesini söyledim. Kuzeniyle kesinlikle evlenmeyeceğimi anlattım. Ama o damarıma basmaya devam etti.”

“Bu yüzden mi salonu terkettiniz?”

“Akşam içkiyi biraz fazla kaçırmıştım. Babamla yaptığım tartışmadan da çok rahatsız olmuştum. Bir de Pam üstüme gelince iyice bunaldım. Bahçeye çıkıp biraz hava almak istedim.”

Başmüfettiş araya girdi. “Daha sonra babanızın yanına mı gittiniz?”

“Hayır. Bahçede dolaştım.”

Hoirot usulca sordu. “Thames’e doğru yürümediniz mi?”

“Ne işim var orada? Yürümedim tabii.”

Başmüfettiş cebinden naylon bir torba çıkartıp Gaskell’a doğru uzattı. “Bu sizin mi?”

Gaskell torbanın içindekine baktı. “Evet. Benim çakmağım. Dün gece kaybetmiştim onu. Nerede buldunuz?”

“Babanızın çalışma odasında. Cesedinin hemen yanında.”

Gaskell’ın yüzü donuklaştı. Soğuk bir sesle, “Babamla tartışırken düşürmüş olmalıyım,” dedi.

“Babanızla çalışma odasında mı tartışmıştınız?”

“Evet. Yemekten önce. Doktor Lionel henüz gelmemişti.”

Hoirot sordu.  “Odanın sıcaklığı nasıldı? Çok mu soğuk, yoksa normal mi?”

Gaskell’ın suratından bu soruya bir anlam veremediği belliydi. “Bilmem,” dedi. “Soğuk değildi herhalde.”

Genç adam dışarı çıkınca, Başmüfettiş Hoirot’ya dönerek, “Ne diyorsunuz?” dedi.

Ünlü dedektif omuzlarını kaldırdı. “Doğru da söylüyor olabilir, yalan da.”

6.

Frank Smith’e ilk soru Başmüfettiş’ten geldi. “Kaç yıldır Bay Fletcher’ın yanında çalışıyorsunuz?”

“Aşağı yukarı bir yıl oldu.”

“Tam olarak ne iş yapıyorsunuz?”

“Bay Fletcher’ın sekreteriyim. Yani sekreteriydim. Bir nevi özel yardımcısı yani. Evin girdisi çıktısı da benden soruluyordu.”

“O da bir tür kahyalık yani?”

Genç adam güldü. “Evet öyle de diyebilirsiniz.”

Otuz yaşlarında, saçları hafifçe seyrelmiş, düzenli spor yaptığı belli olan, temiz yüzlü biriydi. Mavi gözleri zekice bir ışıltıyla parlıyordu.

“Evli değilsiniz, değil mi?”

“Hayır ama nişanlı sayılırım.”

“Aileniz nerede?”

“Annemi yıllar önce kaybettim. Bir tek babam hayatta. Pinner’da bir yaşlılarevinde kalıyor. İki haftada bir görüşüyoruz.”

“Bay Fletcher’ın yanında çalıştığınıza göre herhalde iyi bir eğitiminiz olmalı.”

“Sekiz yıl önce Londra Üniversitesi’nin ekonomi bölümünden mezun oldum. Daha sonra da uluslararası ilişkiler mastırı yaptım.”

Başmüfettiş, takdirle başını salladı. “Çok güzel. Pekâlâ. Dün gece yemekten sonra neler yaptığınızı bize anlatır mısınız Bay Smith?”

“Olur. Ee, yemekten sonra, hazırlamam gereken bazı mektuplar vardı. Onları yazdım. Kahvem bitince  salona gittim. Diğerleriyle birlikte biraz orada oturdum.”

“O sırada Dr. Black orada mıydı?”

“Evet.”

“Saat kaçtı hatırlıyor musunuz?”

“Sekiz buçuğa geliyordu herhalde tam olarak hatırlamıyorum.”

“Peki, sonra?”

“Bay Fletcher’ın yanına gittim. Mektupları imzalattım.”

“Hali tavrı nasıldı?”

“Her zamanki gibiydi.”

“Yani?”

“Her zaman gergin ve acelecidir. Dün gece de öyleydi. Bir tablo siparişi vardı fakat satın almaktan caydığını, galeriyi arayıp bildirmemi istedi. Ama hemen arkasından vazgeçti. ‘Ben ararım, bu daha uygun olur,’ dedi. Ben de galerinin sahibi Bay Smilos’u arayabileceği numarayı kendisine verdim.”

“Ne tablosuydu bu?”

“Keith Piper’ın bir çalışması. Dr. Lionel tavsiye etmişti. Oldukça da pahalı bir şeydi.”

“Neden satın almaktan vazgeçti biliyor musunuz?”

“Hiçbir fikrim yok. Aslına bakarsanız ben de şaşırdım. Çünkü satın almak için çok hevesliydi.”

Hoirot, oturduğu yerde kıpırdadı. “Bay Smith, patronunuza çok yakın olduğunuza göre onun hakkında çok şey bildiğinizi düşünüyorum. Özellikle de bazı fikirlerini.”

Frank Smith mavi gözlerini kıstı. “Bunu pek anlayamadım.”

“Mesela üvey oğlu hakkındaki düşüncelerini.”

Genç adam güldü. “Ah, şimdi anladım. Bay Fletcher, otoriter bir adamdı. Herşeyi kontrol etmekten hoşlanırdı. Mark’ı da sürekli kontrolü altında tutmak istiyordu. Mark’ın bundan mutlu olmadığına eminim. Son günlerde sık sık tartışıyorlardı. Evlilik meselesi yüzünden araları açıktı.”

“Dün gece de tartışmışlar galiba.”

“Evet. Bay Fletcher karısının kuzeniyle evlenmesi için ısrar ettikçe, Mark’ın buna tepkisi büyüyordu. Dün gece bayağı kötü laflar ettiler birbirlerine.”

“Ne dediler?”

“Onları dinlemedim ama bir ara Bay Fletcher’ın ‘O zaman benim cesedimi çiğnemen gerekir,’ diye bağırdığını duydum. Mark da ona ‘Gerekirse bunu yaparım,’ diye cevap verdi.”

“Patronunuzun yanında ne kadar kaldınız?”

“En fazla beş dakika.”

“Çıkınca ne yaptınız?”

“Samuel’e haber verip evden ayrıldım. Şimdi hatırladım. Evle istasyon arası on dakika olduğuna göre, saat 20.50 olmalı. Çünkü, metroya kadar yürüdüm. Trene bindiğimde saat tam 21.00’di. Clapton’a gittim. Kız arkadaşımla Windsor Castle adındaki barda buluştuk.”

“Eve ne zaman geri döndünüz?”

“Bir saat sonra. Aslında üç-dört saatten önce geri dönmeye niyetim yoktu. Ama Samuel’den bir telefon aldım. ‘Beyefendi kaza geçirdi,’ gibisinden bir şeyler geveledi. Bir taksiye atlayıp eve geldim.”

Başmüfettiş, “Pekâlâ Bay Smith,” dedi. “Sorularımız şimdilik bu kadar.”

7.

Hoirot, belli etmeden Pamela Fletcher’ı alıcı gözüyle inceledi. Kırk yaşlarında, güzel bir sarışındı. Saçlarını ensesinde toplamış, böyle bir sabaha hiç yakışmayan dekolte kıyafetini, omuzlarına aldığı ipek, siyah bir şal ile örtmüştü. Üzgün görünmeye çalışıyor ama bunu pek beceremiyordu.  Kederli bir tavırla, dün gece neler yaptığını anlattı. Söyledikleri, diğer tanıkların anlattıklarıyla uyumluydu.

Hoirot, “Bayan Fletcher, izninizle benim de size bir sorum olacak,” dedi. “Kocanız bazı tehdit mektupları alıyormuş. Beni de bu yüzden çağırmıştı. Durumu aydınlığa kavuşturmam için. Bu tehdit mektuplarından size de söz etti mi?”

Kadının gözleri iri iri açıldı. Bir süre ne diyeceğini bilemedi. “Benim bundan haberim yoktu. Tehdit mektuplarımı dediniz? Kim yazmış onları?”

“Biz de onu bulmaya çalışıyoruz. Eşiniz bir resim almak için bir galeri ile anlaşmış. Doğru mu bu?”

“Evet. Korkunç bir tabloydu. Ama John severdi öyle modern resimleri.”

“Almaktan vazgeçtiğini biliyor musunuz?”

“Öyle mi yapmış?”

“Neden bu kadar çok şaşırdınız?”

“O tabloyu çok beğenmişti. Fiyatı çok yüksek olmasına rağmen almaya kararlıydı. Eşim öyle kolay kolay fikir değiştiren biri değildi. Bir kere karar verdi mi sonuna kadar giderdi. Yanlış olduğunu bilse bile kararından caymazdı.”

“Doktor Black tavsiye etmiş o tabloyu. Kocanız Doktora güvenir miydi?”

“Hem de nasıl? John için güven çok önemliydi. O yüzden fazla arkadaşı yoktu. İnsanların hep onu kıskandıklarını, kuyusunu kazdıklarını düşünürdü. Ama Doktor Lionel’ın yeri başkaydı.”

“Peki ya Mr. Smith?”

“Frank mı? O kusursuz bir yardımcıdır. Kocamın önceki sekreteri Philip, ahlaksızın biriydi. Onun hep riyakâr biri olduğunu düşünürdüm, sonunda da haklı çıktım.  Meğer, kocamdan aldığı bilgilerle borsada gizlice oynuyormuş. Hem de rakip şirketlerle yapıyormuş.  John bir süre peşine özel dedektif  takıp izlettirmiş onu. Durum kesinleşince  de kovdu. Tabii Philip bu yüzden yargılandı ve hapse mahkum oldu.”

Hoirot, kadının nefes almak için duraklamasını fırsat bilerek araya girdi. “Bu olaydan sonra kocanız eski sekreteriyle hiç görüştü mü? Ya da o buraya geldi mi?”

“Hayır, ne münasebet? Hangi yüzle gelebilir ki buraya? Kocam, yanında çalışanların sır tutan insanlar olmasına büyük önem verirdi. Borsada alım satım yapmalarını asla hoş karşılamazdı.

“Bay Smith borsada oynamıyor yani?”

“Borsadan nefret eder o. Hisse senedinin adını bile anmaz. Bu yüzden Frank, ideal bir yardımcıydı onun için.”

“Herhalde Mark’a da güveniyordu?”

Kadın omuz silkti. “Bir yere kadar güveniyordu tabii. Ama onu işin başına geçirmeye hiç niyeti yoktu.”

Pamela sustu. Yüzünde gereksiz yere konuştuğunu fark eden insanlara has o sıkıntılı ifade belirdi.

8.

Ev halkıyla yapılan görüşme bitince, Bond Street’teki galerinin sahibi Smilos’la irtibat kuruldu. Smilos’un söylediğine göre, üç hafta önce John Fletcher, Dr. Black’le birlikte galeriye gelmiş ve kendisiyle tanışmıştı. Uzun ve keyifli bir sohbetten sonra tabloyu satın alarak dört bin Pound depozito vermişti. Sergi bir hafta sonra bitecek ve tablo yeni sahibine gönderilecekti. Ancak Bay Fletcher  dün gece 21.05’de telefonla kendisini aramış, tabloyu satın almaktan vazgeçtiğini söylemişti. Bay Smilos, ünlü borsacının neden karar değiştirdiğini anlamamış, ayrıca telefonda bunu sormaya da gerek duymamıştı. Bu arada tablonun fiyatı kırk bin Pound’du.

Öğleye doğru iki arkadaş verandadaki hasır koltuklara oturdular. Başmüfettiş, “Ee, ne diyorsunuz?” diye sordu. “Katil bunlardan biri mi sizce?”

Hoirot arkasına iyice yaslanarak, “Öyle görünüyor,” dedi. “Ama biraz ayıklama yapmak lazım. Mesela uşağın bu cinayeti işlemesi için bir sebep yok. Frank Smith ise cinayet sırasında evde değilmiş.”

Başmüfettiş, “Haklısınız,” dedi. “Smilos’un tanıklığıyla cinayetin 21.05’den sonra işlendiği kesinleşti. Zaten Fletcher’ın telefonundaki kayıt da bunu teyid ediyor.”

“O zaman geriye üç kişi kalıyor. Fletcher’ın karısı, üvey oğlu ve yakın arkadaşı.”

“Karısının ve üvey oğlunun cinayet için bir gerekçeleri var: Miras. Ama Doktor için bir neden bulamıyorum.”

Kısa bir sessizliğin ardından Hoirot, bahçedeki polisleri göstererek, “Adamlarınıza söyleyin,” dedi. “Bahçede kanıt aramayı bıraksınlar. Orada bir şey bulamazlar.  Bence bu evi baştan aşağıya aramalısınız. Hançere benzeyen mektup açacağı  evin içinde bir yerlerde olmalı. Gerekli izniniz vardır herhalde.”

“Yargıçtan kararı bekliyorum. Gelir gelmez evi aratacağım.”

“İyi olur. Katil, verandaya açılan  kapı kilitli olduğuna göre, koridordaki kapıdan çalışma odasına girip çıkmış. O sırada birine rastlamaması büyük tesadüf. Bu da onun çok cüretkâr biri olduğu anlamına geliyor.”

Başmüfettiş bunu fazla önemsemedi. “Bütün katiller cüretkârdır.”

Hoirot aynı fikirde değildi. Başmüfettişi verandadaki koltuğunda yalnız bırakarak çalışma odasına girdi. Cinayetin işlendiği koltuğa baktı. Halının üzerindeki kan izleri hâlâ duruyordu. ‘Burada bir tuhaflık var,’ diye düşündü. ‘Ama ne? Onu bulduğum zaman bu esrarın  çözüleceğini hissediyorum.’

Arkasında bir tıkırtı duyarak geri döndüğünde uşakla karşılaştı.  “Ne oldu Samuel? Bir şey mi var?”

Uşak, ezilip büzülerek, “Şey, efendim,” dedi. “Bilmiyorum, söylemem uygun mudur? Ama bilmenizde yarar var diye düşündüm?”

“Cinayetle mi ilgili?”

“Bunu da bilmiyorum, efendim. Kafama takılan bir şey var.”

Hoirot adama cesaret verircesine konuştu. “Söylemek istediğiniz bir şey varsa anlatın. Bir işe yarayıp yaramayacağına biz karar veririz.”

“Haklısınız efendim. Söylemek istediğim şey şu. Beyefendinin bastonlarından biri kayıp.”

Uşak çalışma masasının yanındaki metal bir askıda takılı duran üç bastonu gösterdi. “Burada dört baston vardı. Şimdi biri yok.”

Hoirot, kullanmaktan çok süs için yapılmışa benzeyen, değerli taşlarla süslü , zarif bastonlardan birini ilgiyle eline aldı. Üzerinde, Çelebi Bastonları-Devrek yazıyordu.

“Bay Fletcher baston kullanmıyordu, değil mi?”

“Hayır efendim. Ama bu tür antika şeylere çok meraklıydı. Bunların hepsini Türkiye’ye yaptığı geziden dönerken getirdi.”

Hoirot, gümüş, zümrüt ve yakutun göz kamaştırıcı  birleşimiyle çevrili el yapımı bastonu yerine koyarken Samuel, “Dün gece,” dedi “Kahveleri getirdiğimde burada dört baston vardı. Buna yemin ederim.”

Hoirot’nun kaşları çatıldı. “Bastonlardan birinin eksik olduğunu ne zaman farkettiniz?”

“Yeniden çalışma odasına gidiğimde.”

“Yani cinayetten sonra. 20.25’de, öyle mi?”

“Aynen öyle efendim.”

Hoirot güldü. “Buyrun bakalım. İşte küçük bir muamma. Türk yapımı baston acaba şimdi nerede? Teşekkürler Samuel. Verdiğin bilgi çok önemliydi.”

Dedektif verandaya çıktı. Başmüfettiş, hala koltukta oturuyordu. Yüzünde garip bir ifade vardı.

“Uşağın  söylediklerini duydunuz mu?”

McCartney sıkıntılı bir sesle, “Kelimesi kelimesine,” dedi. “Başımıza şimdi de kayıp baston çıktı. Hoirot, bu iş sarpa saracak gibi görünüyor.”

Hoirot, “Ah,” diye bağırdı.

Başmüfettiş şaşırmıştı. “Ne oldu. Bir şeyiniz mi var? Hasta mısınız?”

Hoirot aldığı nefesi, yanaklarını şişirerek dudaklarının arasından “Puff!” diyerek çıkardı. Koltuklardan birine oturdu, arkasına yaslandı. Yüzünde mutlu bir ifade belirdi.

“Yok canım. Turp gibiyim. Birden bir şey fark ettim o yüzden bağırdım. Yargıçdan hâlâ haber yok mu?”

“Eli kulağında, birazdan gelir. Artık sadece silahı değil, bastonu da arayacağız.”

“Aranacak bir şey daha var.”

“Nedir o?”

“Fletcher’ın sözünü ettiği tehdit mektupları. Onları bulursak çok işimize yarayacaktır.”

“Haklısınız. Fakat çalışma odasında o mektuplar yoktu. Fletcher’ın kasasına bile bakıldı.”

Hoirot’nun kaşları çatıldı. Başmüfettiş bundan daha  önce söz etmemişti.

“Kasada işe yarar bir şey buldunuz mu?”

“Biraz nakit para ve devlet tahvilinden başka bir şey çıkmadı. Ha bir de elma vardı içinde.”

“Elma mı? Nasıl elma?”

“Basbayağı elma işte.”

“Gerçek elma yani.”

“Evet. Kıpkırmızı gerçek bir elma.”

“Nerede o elma? Görebilir miyim?”

“Tabii. Bir dakika.”

Başmüfettiş, polislerden birini çağırıp ona bir şeyler söyledi. “Tamam efendim,” diyen polis hızla gözden kayboldu. Bir dakika sonra geri döndüğünde elinde naylon bir torba tutuyordu.

Torbayı alan Başmüfettiş içindeki elmayı çıkarıp Hoirot’ya verdi.

“Parmak izi yok üzerinde. İstediğiniz gibi bakabilirsiniz.”

Hoirot, dalından yeni koparılmış gibi duran, kıpkırmızı, iri elmayı parmakları arasında evirdi çevirdi, her yanına baktı. Burnuna doğru götürerek kokladı.

“Enfes bir kokusu var. Ama bu çok anlamsız.”

Elmayı yeniden torbaya koyan Başmüfettiş sesini çıkarmadı. Bu cinayet soruşturmasının giderek çığırından çıktığını düşünüyordu.

Beklenen mahkeme kararı yarım saat sonra geldi. Evin her yerinin aranacak olması Bayan Fletcher’in hoşuna gitmemişti. Epeyce itiraz etti. Avukatını aradı. Sonunda sustu ama hâlâ sakinleşememişti. Sinirli sinirli evin içinde dolanıp durdu.

Polisler işe alt kattan başladılar. Çalışma odası daha önce arandığından işleri çabuk bitti. Alt katta kayda değer bir şey yoktu. Polisler üst kata geçtikten yirmi dakika sonra Başmüfettiş, verandada bekleyen Hoirot’nun yanına geldi. Kıs kıs gülüyordu.

“Ne oldu McCartney? Bir şey buldunuz mu?”

Başmüfettiş Paul McCartney, “Bayan Fletcher’ın neden kıyameti kopardığı anlaşıldı,” dedi gülmeye devam ederek. “Kadının odası boş viski şişeleriyle dolu.”

Hoirot şaşkınlıkla sordu. “Bayan Fletcher bir alkolik miymiş?”

McCartney, “Öyle görünüyor,” dedikten sonra yeniden üst kata geri döndü.

Yalnız kalan Hoirot, “Vay canına,” diye mırıldandı. “Hiç de belli etmiyordu.”

Ünlü dedektifin kafasının içi karmakarışıktı. Herşeyi bir sıraya koymalı, yeni baştan düşünmeliydi. Elinde ne vardı? Bir elma, bir baston, halıda kan izleri, kayıp bir cinayet aleti, henüz göremediği tehdit mektupları, pahalı bir tablo, soğuk bir oda, kilitli bir balkon kapısı ve şimdi de boş viski şişeleri. Bütün bunlardan bir sonuç çıkmıyordu.

“Verandada oturarak bu cinayeti çözemem,” dedi kendi kendisine. “Güneş de iyice bunalttı zaten.”

Hoirot ayağa kalktı,  Fletcher’ın çalışma odasına girdi. İçerde bir adım attıktan sonra durdu. Birden aklına bir şey gelmişti.

“Tabii ya,” dedi, eliyle kafasına vurarak. “Bunu görmemek için kör olmak gerekir. Herşey o kadar açık ki.”

Hızla yeniden verandaya geri döndü, merdivenlerden çimenliğe indi, bahçe kapısına doğru yürürken evin arka tarafından gelen Başmüfettişle karşılaştı.

“Hoirot! Böyle telaşla nereye gidiyorsunuz?”

“Kew Bahçeleri’ne . Birkaç saate kalmaz dönerim. Ben gelmeden sakın kimseyi tutuklamayın.”

Başmüfettiş şaşırmıştı. “Kew Bahçeleri’nde ne işiniz var? Botanik merakınız mı depreşti birden bire?”

Hızlı hızlı yürümesine devam eden Hoirot, “Gelince anlatırım Başmüfettiş,” dedi. “Gelince anlatırım. Sanırım katilin kim olduğunu biliyorum.”

9.

Percule Hoirot, Kew’e metroyla gitmeyi tercih etti. Böylece trafikte fazla zaman harcamayacağını düşündü. Kew istasyonuna geldiğinde yanılmadığını anladı. Doğru bir seçim yaptığı için kendi kendisini tebrik etti. Yol yirmi dakikadan da az sürmüştü. Taksiyle bile bu kadar çabuk burada olması imkânsızdı. İstasyondan çıkınca Thames ırmağına kadar yürüdü. Kıyıya yakın bir yerde  ön cephesi tamamen cam olan büyük bir bina vardı. Yüksek giriş kapısının üstünde “ULUSAL ARŞİV” yazıyordu. Burası, ilk ziyaret edeceği yerdi.

Kew’deki bu binada, Birleşik Krallık’a ait bütün vatandaşlık ve kamu istatistikleri düzenli bir biçimde arşivleniyordu. Eskiden Somerset House’da tutulan aile kayıtları da buradaydı. Görüştüğü ilk memur, Hoirot’nun talebini öğrendikten sonra, istediği bilgileri bilgisayarda bulup bir kağıda bastı ve zarf içinde ona teslim etti. Bütün bu işlem, iki dakika bile sürmemiş, dedektife de sadece üç pounda mal olmuştu.

Bilgisayardan çıkan yazıyı okuyan Hoirot, ‘Tam tahmin ettiğim gibi,’ diye düşünerek gülümsedi. Küçük araştırmasının ilk aşamasını tamamlamıştı. Şimdi sıra ikincisindeydi. Bunun için Euston’a gitmesi gerekiyordu. En az iki kere hat değiştirmesi gerektiğinden bu kez metroyu kullanmayacaktı. Yerin altındaki o karmaşık ve  dolambaçlı yollarda uzun uzun yürümek, en nefret ettiği şeylerden biriydi çünkü.  Bu yüzden gördüğü ilk taksiyi durdurdu.

İş çıkış saatlerindeki kadar olmasa da yoğun bir trafik vardı Londra’nın merkezinde. Neyse ki şoför, yolları iyi biliyordu. Trafiğe yakalanmadan kısa sürede Euston’a varmayı becerdi ve Britanya Kütüphanesi’nin kapısının önünde durdu.

Hoirot aradığını burada bulacağından emindi. Kütüphaneyle ilgili bir broşür alıp devasa binanın planına baktı. On dakika sonra gazete koleksiyonları bölümünde, görevli bir delikanlının getirip önüne bıraktığı The Sun gazetesi cildinin sayfalarını çevirmekteydi. Aradığı tarihteki sayıyı kolayca buldu. Haber üçüncü sayfada yayınlanmıştı. Üstelik fotoğraflar da vardı ve bunlardan birindeki yüzün sahibini tanıyordu. Gazetedeki sayfanın bilgisayar çıktısını aldıktan sonra yeniden bir taksiye binip Richmond’a geri döndü.

Bahçe kapısında sabahleyin kendisini tanıyan polis hâlâ oradaydı. Ona selam verip hızlı adımlarla bahçeye girdi.

Başmüfettiş verandada onu bekliyordu. Uzaktan geldiğini görünce  “Hoirot!” diye bağırdı. “Cinayet aletini  bulduk. Kayıp bastonu da.”

Hoirot iyice yaklaştıktan sonra “Ya?” dedi. “Neredeymiş? Durun siz söylemeyin,  ben tahmin edeyim. Onları Mark Gaskell’ın odasında buldunuz.”

“Nasıl tahmin ettiniz bunu?”

Hoirot  verandaya çıkıp bir sandalyeye oturdu. Nefes nefese kalmıştı.

“Çünkü katilin kim olduğunu biliyorum.”

McCartney güldü. “Bu saatten sonra artık herkes biliyor katilin kim olduğunu.”

Hoirot, yaramazlık yapan öğrencisine hoşgörüyle bakan bir öğretmen edasıyla, “Ama katil, Mark Gaskell değil,”dedi.

Başmüfettiş afalladı. “Yapmayın canım, her şey ortada.”

“Cinayet aletini ve kayıp bastonu odasında saklayacak kadar akılsız birinin katil olabileceğine inanıyorsanız, bu sizin bileceğiniz bir şey. Ama benim farklı bir varsayımım var.”

“Ya? Neymiş sizin farklı varsayımınız?”

Hoirot, verandadaki koltukları işaret etti.

“Şuraya oturun da size bu gizemli cinayetin arkasındaki gerçeği anlatayım.”

10

Başmüfettiş derin bir nefes aldı. “Pekâlâ. Tamam. Sizi dinliyorum.”

Hoirot anlatmaya başladı.

“Önce şunu bir açıklığa kavuşturalım. Hiçbir yerde parmak izi bırakmayacak ve kimseye görünmeden şu odaya girip çıkacak kadar akıllı bir katilin, en önemli suç kanıtlarını yatak odasında saklayacak düzeyde enayi olması hiç mantıklı değil. Bu bir yana, Mark Gaskell’ın bastonu neden çalışma odasından aldığını size açıklaması da imkânsız. Eminim, bunu siz de açıklayamazsınız Başmüfettiş. Neyse lafı fazla uzatmayayım. Dediğim gibi katil Mark Gaskell değil.”

Başmüfettiş McCartney, Hoirot’yu yan gözle süzerek, “Gaskel değilse kim?” diye sordu.

Ünlü dedektif, gülümsedi. “Önce, bu sabah olan bir şeyi size hatırlatmak istiyorum: Uşak Samuel’in  yanıma geldiği ve bana kayıp bastondan söz ettiği o an.”

Başmüfettiş, sabırsız bir sesle, “Evet, biliyorum,” dedi. Lafın nereye geleceğini merak etmişti.

“Hah, işte, ben de onu diyorum. Siz bunu biliyordunuz.

“Anlamadım.”

“Ben size, uşağın bana ne dediğini söylemediğim halde siz bunu biliyordunuz.”

“Evet, çünkü ne konuştuğunuzu duymuştum.”

“Tamam! Bütün mesele bu zaten. O da duymuştu.”

Scotland Yard Başmüfettişi Paul McCartney aptallaşmıştı.

“Ben hâlâ bir şey anlamış değilim.”

Hoirot tane tane anlatmaya başladı.

“Dün gece, saat 20.00 civarında bu odada iki kişi konuyorlardı. Bay Fletcher ve Doktor Lionel Black. Birçok konudan söz ettiler. Sonra, Bay Fletcher üvey oğlunun, Amerikalı hanımla evlenmek istememesinden duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi. Öfkeli ve kızgındı. Mark’a her türlü baskıyı yapmaya karar vermişti. Üvey oğlunun yıllar önce yaptığı ve kendisi tarafından örtbas edilen kazayı  açıklamakla tehdit edecekti. Gözünü iyice karartmıştı.Mark yine olumsuz cevap verirse, elindeki belgeleri polise teslim etmeyi düşünüyordu.

Bu konuşma çalışma odasındaki iki kişi arasında geçmekteydi. Ama  o sırada verandada oturan katil de, tıpkı sizin gibi her şeyi duymuş,  yıllardır içini kemiren şüphenin gerçek olduğunu öğrenmişti. Yıllar önce annesini öldüren kazadaki arabayı Mark kullanıyordu. Onun suçunu polise rüşvet vererek ve nüfuzunu kullanarak örtbas edense John Fletcher’di. Bay Fletcher bunu açıkça itiraf etmişti.”

Başmüfettiş, “Durun bir dakika, “ diyerek ayağa kalktı. “Verandada oturan katil mi dediniz? Yani Frank Smith’in katil olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Tam üstüne bastınız Başmüfettiş. Frank’ın cinayetle bağlantısını uşak sayesinde fark etmiştim. Şimdi bu ilişkiyi kanıtlamam gerekiyordu. Kazada ölen kişinin adını ve bunun Fletcher’la bir ilgisinin olup olmadığını öğrenebileceğim iki yer vardı: Ulusal Arşiv ve  Britanya Kütüphanesi. Bu  nedenle önce Kew’e oradan da Euston’a gitmeye karar verdim.”

Başmüfettiş, sitem etti. “Bana Kew Bahçeleri’ne gideceğinizi söylediniz ama.”

Hoirot güldü. “Kew Bahçeleri’ne gitmek için de aynı istasyonda inmek gerekiyor. Ulusal Arşiv’le aralarında fazla bir mesafe yok.  Oradan Frank’ın annesi Alicia Smith’in ölüm tarihini öğrendim. Daha sonra Britanya Kütüphanesi’nde o tarihe ait gazete koleksiyonlarına baktım. Alicia Smith bir kazaya kurban gittiğine göre mutlaka gazeteler bunu yazmış olmalıydı. Gerçekten de gazetelerde olayla ilgili haberler vardı. Alicia Smith, kocası ve oğluyla birlikte Norfolk’ta tatildelermiş. Gece High Street’te, plakası ve sürücüsünün kimliği belirlenemeyen kırmızı bir spor araba kadına çarpmış.  Ambülans hemen gelmiş ama zavallı kadın hastaneye yetiştirlemeden ölmüş. Haberde babasınının yanı sıra Frank’ın da fotoğrafı vardı. Bugüne göre daha gençti ama onu kolayca tanıdım.”

Hoirot, Ulusal Arşiv ve Britanya Kütüphanesi’nden aldığı bilgisayar çıktılarını masaya koydu.  “Şunlara bir göz atmanızı rica ederim.”

Başmüfettiş, ciddi bir yüz ifadesiyle masadaki kağıtları aldı. Arkasına yaslanarak bir süre inceledi.Kağıtları yeniden masaya bırakırken gözlerini iyice kısmıştı. Kafasına bir soru takıldığında hep böyle yapardı.

“Peki ama, Frank annesinin intikamını neden daha önce almadı da o gece malum konuşmayı duyduktan sonra harekete geçti?”

Hoirot, sandalyesini biraz öne çektikten sonra, “Çok yerinde bir soru,” dedi.  “Ve cevabı biraz psikolojik. Şu tehdit mektupları var ya. İşte onları yazan da Frank’tı. Annesinin  ölümüne Fletcher’ın bir şekilde bulaştığını biliyordu. Kazadan sonra yaşanan olaylar, babasının ya da Frank’ın böyle bir izlenim edinmelerine yol açmış olabilir.  Sarhoş bir sürücü annesinin ölümüne yol açan bir kaza yapmış ama kim olduğunu bilmedikleri birisi bu kazadaki tüm delilleri yok etmişti. Bence baba-oğul bu kişinin kim olduğunu tahmin ediyorlardı ama emin değillerdi. Frank, bu yüzden o mektupları yazdı. Öldürmeye niyeti yoktu sadece öfkeliydi. Kendince patronunu korkutarak intikam aldığını düşünüyor ve bu onu rahatlatıyordu. Ama dün  gece, her şeyin Fletcher’ın başının altından çıktığını kendi ağzından duyunca aklı başından gitti. Yıllardır içinde tuttuğu şüphe somut bir gerçeğe dönüştü. Verandada oturuyordu, çalışma odasına açılan kapılar henüz Doktor tarafından kapatılmamıştı. Orada her şeyi, aynen sizin duyduğunuz gibi kelimesi kelimesine duydu. İşte o anda Fletcher’i öldürmeye karar verdi. Kahvesini içerken bir yandan da cinayet planını hazırladı. Daha sonra salona gidip biraz oturdu. Saat dokuza doğru yeniden çıktı. Sarhoş Mark’ın Thames kıyısında dolandığını gördü. Çalışma odasına girdi ve Fletcher’i mektup açacağıyla öldürdü.  Kasayı açıp yazdığı tehdit mektuplarını aldı, onların yerine cebindeki elmayı koydu. Bunu yapmasının hiçbir anlamı yoktu. Kafa karıştırmak, belki de eğlenmek istedi. Daha sonra veranda kapısının kilidini açtı.  

Böylece, hazırladığı cinayet  planının birinci perdesi tamamlanmıştı. Şimdi sıra ikinci perdedeydi. Önce odasına gidip mektup açacağını sakladı. Üstünü değiştirdikten sonra mutfağa uğradı, Samuel’le konuştu. Saat dokuzdan önce dışarı çıktığına tanıklık yapacak biri vardı artık. Ama Frank hemen evden ayrılmadı. Verandaya gitti. Kilidini açık bıraktığı kapıdan çalışma odasına tekrar girdi. Bu kez, galerici Smilos’u aradı, kendisini Fletcher olarak tanıttı ve resmi satın almaktan vazgeçtiğini bildirdi. Smilos, Fletcher’la bir kez karşılaşmıştı. Bu nedenle telefondaki sesin ona ait olup olmadığını anlaması çok zordu. Frank telefonu kapattıktan sonra bastonlardan birini alarak verandaya çıktı. Karanlıkta hiç kimsenin onu görmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Açık olan vasisdastan sarkıttığı baston yardımıyla kapıyı kilitledi. İddia ettiği gibi saat dokuza on kala değil, dokuzu çeyrek geçe çıktı evden. Bahçeye sakladığı bastonu ve odasındaki mektup açacağını, fırsatını bulur bulmaz Mark’ın odasına koyacak, böylece bütün şüphelerin onun üzerinde toplanmasını sağlayacaktı.  Çalışma masasının altında Mark’ın çakmağının bulunması da planının etkisini güçlendirdi.   O çakmağı oraya Frank’ın bıraktığını sanmıyorum. Büyük ihtimalle, Mark onu tartışma sırasında gerçekten de düşürdü ve böylece katile bilmeden büyük bir iyilik yapmış oldu.”

Hoirot’yu dikkatle dinleyen Başmüfettiş, eliyle çenesini kaşıyarak bir süre düşündükten sonra, “Haklısınız,” dedi. “Olaya bu açıdan bakarsak bütün taşlar yerine oturuyor. Bu şartlar altında, Frank’ın alibisinin de hiçbir değeri yok. Dün gece buluştuğu kız arkadaşının ifadesini almamız gerekecek. Bakalım gerçekten saat kaçta buluşmuşlar.”

Hoirot, “Bence, gittiği barın çalışanlarına da sorun. Eminim, onun saat kaçta geldiğini hatırlayan biri mutlaka çıkacaktır. Tahminimce, 21.30 civarında barın kapısından içeriye girmiş olmalı.”

Başmüfettiş telaşla eve girdi.

Yirmi dakika sonra gözaltına alınan Frank Smith, Scotland Yard’a götürülmek üzere polis aracına bindirilirken Hoirot verandadan onu izliyordu. Genç adam suçunu itiraf etmemişti ama kaderine boyun eğmiş gibi bir hali vardı. Bakışlarıyla sanki Hoirot’ya ‘senin de intikamını aldım’ der gibiydi.

Hoirot, akşam yemeği için tam çatal ve bıçağını eline aldığı sırada, uşağı Arwyn, Başmüfettiş Paul McCartney’in telefonda olduğunu bildirdi. Ünlü dedektif tabağındaki enfes görünümlü rostosuna yutkunarak baktı. Bir an için yemeğine başlamakla çalışma odasındaki telefona gitmek arasında bocaladı. Sonunda kararını verdi ve  Scotland Yard’dan gelen haberi çok merak ettiğinden istemeye istemeye masadan kalktı.

Haber beklediği gibiydi.  Frank Smith, işi yokuşa sürmemiş, çabucak çözülmüştü. Cinayeti, aynen kendisinin anlattığı gibi işlediğini itiraf etmiş, az önce de tutuklanmıştı.

Hoirot telefonu kapattıktan sonra derin bir iç çekti. Frank’ın kendisine o son bakışını hatırlamıştı. Sonra ağır ağır yemek masasına geri döndü. Yeniden çatalını ve bıçağını eline aldı. Rostosundan bir parça kesip ağzına götürdü. Hoşnutsuzlukla ağır ağır çiğnedi. Soğumuştu çünkü. Sadece et değil, sebzeler de buz gibiydi.

Birden durdu. Sonra kendi kendine, “İntikam, soğuk yenen bir yemektir,” diye mırıldandı.    

ÇANTA

Galoşlarımızı takıp içeriye girdik.

Olay Yeri Şubesi’nin elemanları çalışıyorlardı. Elindeki delil torbasının ağzını kapatmakla meşgul bir memur eliyle yan taraftaki kapıyı işaret etti. “Hoş geldiniz Komiserim. Oktay Komiserim mutfakta.”

Oktay Komiser’i, kan gölüne dönmüş zeminde sırt üstü yatan, karın ve göğüs bölgesinde bıçak yaraları bulunan maktulün başında bulduk.

“Kolay gelsin Oktay.”

“Eyvallah kardeş…” Eliyle maktulü işaret etti. “Şu hale bak… Yetmiş dört yaşındaki kadına yaptıklarına bak…”

“Yakınlarına haber verildi mi?”

“Kimi kimsesi yokmuş ki… Kocası yıllar önce ölmüş… On sene kadar önce de kızını kaybetmiş…”

“Cinayet aleti?”

“Yok, bulamadık. Belki evden çıktıktan sonra bir yere atılmıştır diye çocuklar çevreyi araştırıyorlar.”

Tezgahın üzerinde duran altılı bıçak setine ilişti gözüm. Nereye baktığımı fark eden Oktay Komiser, “Baktık aslanım, baktık,” dedi, “temizler.” Yılların tecrübesiyle kuşanmış, nice olay yeri, nice ceset görmüş Oktay Komiser’i ilk kez bir olay yerinde böyle sinirli görüyordum.

Amirim maktulün yanına çömelerek boğazını incelemeye başladı. “Bu morluklar…”

“Boğazını sıkmış kadıncağızın ama doku ya da parmak izi için hiç heveslenme. Deri eldiven kullanıyormuş.”

“Bu izler…”

“Eldivenin dikiş izleri. Fotoğraflarını çektik kaybolmadan.”

“İyi etmişsiniz,” dedi Amirim ayağa kalkarken.

“Odaları dağıtmış. Açmadığı dolap, çekmece kalmamış,” dedi Oktay Komiser. “Ama ne götürdüğünü bilemiyoruz.”

“Evet,” dedi Amirim sıkıntıyla, “bir yakını olsaydı evdeki eksikleri söyleyebilirdi bize.”

“Temiz iş çıkarmış şerefsiz,” diyerek derin bir nefes bıraktı Oktay Komiser. “Hiçbir şey bulamadık evde. Bir takım parmak izleri aldık ama onlar da büyük ihtimalle maktulündür.

“Karşılaştırabilmek için komşuların da parmak izlerini alalım.”

“Gönderirim çocuklardan birini.”

“Tek bir kıl… tüy… ter damlası?”

“Yok kardeş… Hiçbir şey yok… Kadın çok titizmiş, ev çok temiz. Tek bir kıl bile olsaydı bulurduk inan.”

Amirimin de suratı düştü. Güne iyi başlamamıştık.

“İhbarı yapan kim?”

“Üst kat komşusu. Saime Hanım’ı sabah kahvesine çağırmak için aramış. Telefon açılmayınca merak edip aşağı inmiş.”

“Eve nasıl girmiş?”

“Yedek anahtar varmış kadında.”

Savcı ile birlikte gelen Adli Tabip, cinayet saatinin dün akşam 18.00 ile 20.00 arasında olduğunu söyledi. Savcı da her zamanki gibi, “Dosya sizin. Gelişmelerden an be an haberim olsun,” dedi. Savcının arabasına atlayıp gittiler.

Maktulü Adli Tıp’ın morguna gönderdik. Evin çevresinde yapılan aramalar da sonuç vermemiş, cinayet silahı bulunamamıştı. Elemanları toparlanan Oktay Komiser, “Bugün alırsınız parmak izi sonuçlarını ama siz yine de fazla ümitlenmeyin,” dedi.

***

“Saime Abla çok iyi bir insandı,” dedi üst kat komşusu Makbule Hanım. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Elindeki mendille gözlerinden akan yaşları silerken, “Çok yardımsever bir insandı,” dedi. “Bizim üzerimizde de çok büyük hakkı var… Allah rahmet eylesin… Böyle bir ölümü hak etmedi…”

“Bir yakını…”

“Yoktu… Süleyman Bey vefat edeli yirmi yılı geçmiştir herhalde. Ardından kızını kaybetti. Bir kız kardeşi kalmıştı hayatta, o da İzmir’de yaşıyordu zaten, sanırım üç-beş yıl olmuştur, onu da kaybedince akrabası kalmamıştı. ‘Ne günah işledim ki Allah bana en yakınlarımın ölüm acısını tattırdı,’ demişti bir seferinde.”

“Maddi durumu hakkında bir bilginiz var mı?”

“Eşinden kalan emekli maaşı ve kira geliri vardı. Süleyman Bey’i kaybettikten sonra birlikte yaşadıkları evde kalmak istememiş, orayı kiraya verip buraya taşınmıştı. ‘Bana büyük o ev, temizliğiyle, bakımıyla baş edemem bu yaştan sonra,’ demişti.”

“Evinin kendisinden sonra kime kalacağı hakkında bir vasiyetname hazırlatmış mıydı?”

“Şu kanserden ölen bir profesör hanım vardı hani… Doktordu galiba… Adı aklıma gelmiyor…”

“Türkan Saylan mı?” dedim.

“Hah, işte onun kurduğu derneğe kalacaktı bütün varlığı.”

“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.”

“Evet, oraya. Çocukların okumasını isterdi. Mahallede de okul ve kurs masraflarına yardım ettiği birçok çocuk vardı.” Eliyle kapısı kapalı odayı işaret etti. “İlker’in dershane ücretini de ödedi rahmetli.”

“İlker oğlunuz mu?” diye sordu Amirim.

“Evet,” diye cevap verdi Makbule Hanım. “Bir ara yanlış kişilerle arkadaşlık etmeye başlamıştı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Saime Abla sağ olsun, konuştu, ilgilendi oğlanla. Benim tahsilim yok diye beni küçümsüyor, söylediklerime önem vermiyor ama Saime Abla konuşunca etkisi oldu üzerinde, yeniden okula döndü, şimdi de üniversite sınavlarına hazırlanıyor.”

Hep öyle olur zaten. Hiç kimse kendi çocuğuna toz kondurmaz, ben çocuğumla ilgilenmedim, eğitimini veremedim demez, suçlu olan, kötü olan hep başkalarının çocuğudur. Bu İlker’i defterime not ettim.

“Peki Saime Hanım’ın evine kimler girer çıkardı? Sık görüştüğü, samimi olduğu birileri var mıydı?”

“Misafir ağırlamayı çok severdi rahmetli. O yaşına rağmen sağlığı, gücü kuvveti yerindeydi. Yaptığı pastaları, börekleri komşulara ikram etmeyi çok severdi. Çocuklar yararına yapılan kermeslere de götürürdü yaptıklarını. Çok bilgili, çok da hoşsohbet bir insan olduğu için seveni çoktu, misafiri eksik olmazdı.”

“Sizde evinin yedek anahtarları varmış.”

“O kadar koşuşturmanın arasında birkaç kere anahtarını evde unutmuştu. İki yıldır filan bende vardı yedek anahtarı.”

“Nerede tutuyordunuz?”

Makbule Hanım eliyle girişteki portmantoyu işaret etti. “Portmantodaki kancaya takardım.”

“Dün evinize giren çıkan oldu mu?”

“Dün? Hayır. Ben bütün gün evdeydim. İlker de dershanedeydi.”

“Peki Saime Hanım bir yere çıkmış mıydı?”

“Sabah kahveye gelmişti bana. Ama fazla oturmadı, ‘Gülşen’in kızına İngilizce çalıştıracağım,’ deyip kalktı. Sonra bir yere çıktı mı bilmiyorum.”

“Gülşen?”

“Çaprazımızdaki apartman. İkinci kat.”

Apartmandaki diğer komşularla görüştük. Makbule Hanım’dan öğrendiklerimizden daha fazla bir şey söyleyen çıkmadı.

Gülşen Hanım’ın iznini alarak kızıyla da kısa bir görüşme yaptık. Çocuk bir buçuk saat çalıştıklarını, o zaman zarfında gelen giden olmadığını söyledi. Saime Teyze’nin daha sonra bir programının olup olmadığını bilmiyordu.

Esnafı dolaşıp son zamanlarda etrafta dolanan tanımadıkları, şüpheli birilerini görüp görmediklerini sorduk. “Son zamlardan doğru dürüst müşteri gelmez oldu, sıkıntıdan bütün gün dükkanın önünde pinekliyoruz, görseydik dikkatimizi çekerdi,” dediler.

***

Canımız sıkkın bir halde merkeze döndük. Elimizde hiçbir şey yoktu. Soruşturmaya nereden başlayacağımızı bilemiyorduk. Genellikle “içerden dışarı” yöntemini kullanırdık. “Bu ölümden kim fayda sağlar?” sorusunu sorarak maktulün en yakınlarından başlardık araştırmaya. Fakat bu olayda elimiz kolumuz bağlanmıştı. Saime Hanım’ın hiçbir akrabası hayatta değildi. Komşularıyla sorunu olmayan, çevresinde sevilen bir insandı. Yetmiş dört yaşında bir kadınla kimin ne derdi olabilirdi ki? Katille kurban arasında herhangi bir bağ olmayan cinayetler çözülmesi en zor olanlardı, hadi kıvırmadan söyleyeyim; bu tür cinayetlerin failleri çoğu zaman bulunamazdı.

“Sen şu Makbule Hanım’ın oğlunu bir araştır bakalım,” dedi Amirim. “Oğlan yine o yaramaz arkadaşlarıyla gezip tozmaya başlamış mı öğrenelim.”

Bilgisayarımın tuşlarını tıkırdatmaya başlarken, “Anahtar meselesi mi aklınıza takıldı Amirim?” diye sordum.

“Evet,” diye cevap verdi Amirim. “Anahtar istediği zaman ulaşabileceği bir yerde… Kadın kendisinin kurs ücretini filan karşılayınca, ‘Etrafa böyle para saçtığına göre bu paranın gerisi de vardır elbet,’ diye düşünmüş olabilir… Çevrenin dikkatini çeken birileri de görülmemiş o gün, apartmana giren çıkan bir yabancı olmamışsa…”

“İçerden birinin işi olabilir,” diye tamamladım Amirimin cümlesini.

İlker ve üç arkadaşı iki yıl önce kafaları çekmişler, içkileri bitince de bir marketten bira çalmışlar. Daha doğrusu çalmaya çalışmışlar. Bir market çalışanı bu salakların parkalarının ceplerine bira kutularını attığını görüp de güvenliğe haber verince enselenmişler. Karakol, tutanak derken market sahibi ailelerin yalvarmalarına dayanamayıp şikayetinden vazgeçmiş de yırtmışlar.

“Yarın dershaneye git de biraz sohbet et bakalım şu çocukla,” dedi Amirim.

Akşamüzeri, evden aldığımız parmak izlerinin sonuçları geldi. Saime Hanım’ınkilerin haricindeki izler birkaç komşusuna ait çıkmıştı.

“Bir şey çıkacağından hiç umudum yoktu,” dedi Amirim. “Katilin eldiven taktığını zaten biliyorduk… Koca günü hiçbir şey yapamadan boşu boşuna geçirdik.”

“Sabah ola hayrola,” diye geçirdim içimden.

***

Öğlen tatilinde dershane çıkışında yakaladım İlker’i. Olay günü akşama kadar dershanede olduğunu, derslerin akşam altıda bittiğini söyledi. Adli Tabip cinayet saatinin 18.00 ile 20.00 arasında olduğunu söylemişti. Herhangi bir vasıtaya binmeden, yürüyerek bile yarım saat içinde Kızılay’dan Küçükesat’a gitmesi mümkündü. Ne düşündüğümü anlamış gibi, “Dershaneden çıktıktan sonra birkaç arkadaşla birlikte bira içmeye gittik,” dedi, “on bire geliyordu eve gittiğimde.”

Biraz ileride durmuş, konuşmamızın bitmesini bekleyen arkadaşları da ifadesini doğruladılar. Gittiklerini söyledikleri kafeye uğradım, garsonlara İlker’in fotoğrafını gösterdim. Dün gece sadece birkaç bira içip yiyecek hiçbir şey sipariş etmeden koca masayı işgal eden grubun içinde olduğunu hatırladılar.

Amirimi arayıp konuşma hakkında bilgi verdim, merkeze dönmek üzere yolda olduğumu söyledim. Cinayet mahalline gelmemi söyledi.

Saime Hanım’ın evine gittiğimde Amirimi ve Makbule Hanım’ı salondaki yemek masasının üzerine yayılmış siyah beyaz onlarca fotoğrafın başında buldum.

Karşısındaki sandalyeye oturmamı işaret ederek, “Katilin götürmüş olabileceği ziynet eşyalarının dökümünü yapmaya çalışıyoruz,” dedi.

“Evet,” dedi Makbule Hanım elinde tuttuğu fotoğrafa bakarak, “Bu kolyeyi rahmetli kocası ilk evlilik yıldönümlerinde almış. Kıymetli bir şeye benziyordu ama Saime Abla için manevi değeri daha büyüktü.”

Saime Hanım’ın başka bir fotoğrafını işaret etti Amirim. “Ya burada taktığı?”

“Bu broş da eşinin hediyesiymiş. Kızları doğduğunda almış. Arada bir kullandığı olurdu.”

Amirimin kenara ayırdığı fotoğraflardaki takıların yakın plan fotoğraflarını çektim. Birkaç kolye, bilezik, saat, yüzük, küpe…

Makbule Hanım’a yardımları için teşekkür edip Merkez’e döndük.

Çektiğim fotoğrafları büyük ebatlarda bastırıp Hırsızlık Şube’sindeki arkadaşlara verdim. Kuyumculara, rehincilere gösterecekler, bu takılardan satmaya çalışan birinin olup olmadığını öğrenmeye çalışacaklardı. Çalıntı mal alıp satmaktan sabıkalı birkaç kişinin adresini alıp Amirimle ziyaret ettik ama bir şey çıkmadı. “Bir tarafına sokacak değil ya!” dedi Amirim. “Eninde sonunda bir yerde ortaya çıkacak bu takılar.”

Hava kararmaya başlamıştı. Bülbülderesi Caddesi’nden Kolej’e doğru iniyorduk ki telsizden gelen anonsla birbirimize baktık. Küçükesat Bardacık Sokak’ta, sokak ortasında bir cinayet işlendiği bildiriliyordu. Bir de ağır yaralı vardı.

“Bardacık, Saime Hanım’ın evine yakın değil mi?” diye sordu Amirim.

“Yakın,” diye cevap verdim, “hemen paraleli.”

Merkez’e olay yerine hareket ettiğimizi bildirdik.

***

“İki kişi bir şahsa saldırmış… Şahıs direnince arbede çıkmış, bıçaklar çekilmiş…  Saldırganlardan biri mevta, şahsın kendisi de ağır yaralı… Geldiğimizde çok kan kaybetmişti… Ambulans çağırıp hastaneye gönderdik…” şeklinde durumu şipşak özetledi olay yerine ilk intikal eden ekipteki kıdemli memur.

Saldırganlardan biri olduğu söylenen şahıs, yerde bir kan gölünün içinde yatıyordu. Birisi elinin hemen yanında, diğeri de az ötede kanla kaplı iki bıçak vardı.

“Öbür saldırgan nerede?” diye sordu Amirim.

“Adamın çetin ceviz çıktığını anlayınca kaçmış.”

Etrafta toplanmış kalabalığa göz atan Amirim, “Güvenlik şeridini biraz daha ileriden çekin,” dedi. “Olay Yeri İnceme gelene kadar kimse adımını atmasın içeri.”

Ekibin genç üyesi talimatı yerine getirmek için hareketlendi.

“Kurbanın üzerinden kimlik çıktı mı?”

“Siz gelmeden cesede dokunmak istemedik Komiserim.”

“İyi yapmışsınız,” dedi Amirim. “Görgü tanığı var mı?”

“Var Komiserim.” Eliyle önünde bulunduğumuz apartmanı gösterdi Memur. “Şu apartmanın üçüncü katında, balkonda sigara içen iki kişi şahit olmuşlar olaya.”

Ekip arabasının yanında bekleyen, kırklı yaşlarda gösteren tanıkların yanına gittik.

“Valla Komiserim,” dedi kendini Ertan olarak tanıtan. “Komşularımızı yemeğe davet etmiştik. Bizim hanımlar evde sigara içilmesinden hoşlanmıyorlar. Biz de Nazmi biraderimle yemekten sonra birer tane tüttürmek için balkona çıktık. Sigaralarımızı içip havadan sudan sohbet ederken birdenbire bağırış çağırış, küfürler duyduk. Sokakta üç kişi birbirine girmişti. Bir çantayı çekiştirip duruyorlardı.”

“Nasıl bir çantaydı bu?”

“Bildiğimiz spor çanta… Özelliği olan bir şey değildi, siyah beyaz bir spor çantaydı.”

“Çanta kimindi? Kim kimden almaya çalışıyordu?”

“Bilmiyoruz ki Komiserim, biz olayı fark ettiğimizde zaten çoktan birbirlerine girmişlerdi. Çantanın bir kulpu birinin diğer kulpu ötekinin elindeydi. Çekiştirip duruyorlardı. Önce sarhoş dalaşması sandık, sonra birinin elindeki bıçağı görünce işin ciddiyetini kavradık. Adam bıçağı salladıkça öteki çantayı önüne siper ederek kendini korumaya çalışıyordu. Bir ara punduna getirip bıçak sallayanının çenesine esaslı bir yumruk çıkardı. Adam bir yana, bıçak bir yana savruldu.”

“Dur bir dakika, dur… Nefes al biraz… Hangisi bıçak çekti? Hangisi yumruk attı?”

“Sıkıyı görünce arkadaşını bırakıp kaçan bıçak çekti. Hastaneye kaldırılan, yani yaralı olan da yumruk attı. Arkadaşının yıkıldığını gören öbürü, yani şurada ölü olarak yatan, elini cebine attı ama yumruğu vuran, yani hastaneye kaldırılan, üzerine atlayınca ikisi birlikte yere düştüler. Alt alta üst üste boğuşurlarken ikisinin elinde de bıçak olduğunu fark ettim. Ne kadar sürdü hiç bilmiyorum. İkisinin de üstü başı kan içindeydi. Bir süre sonra hastaneye kaldırılan dizlerinin üzerinde doğrularak ayağa kalkmak istedi ama başaramadı, yığıldı kaldı, diğeri kımıldamıyordu.”

“Öteki ne yapıyordu bu esnada?”

“Yediği yumruktan sersemlemiş olmalı ki, diğer ikisi boğuşurlarken yerden kalkamadı. Ne zaman ki hastaneye kaldırılanın ayağa kalktığını gördü, tabanları yağladı.”

O ana kadar sessizliğini koruyan Nazmi birader nihayet ağzını açtı. “Kaçarken çantayı da beraberinde götürdü.”

Nazmi’yle Ertan’ı sabah Merkez’e uğrayıp yazılı ifadelerini vermelerini söyledikten sonra balkonlarına geri gönderdik.

Cesedin yanına doğru yürüdüğümüz sırada yakından tanıdığımız bir sesin, “Oh yahu, hayat böyle ne kadar güzelmiş. Arada bir de olsa olay yerine siz önce gelseniz de biz de böyle hazıra konsak,” dediğini duyduk.

Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin elemanları minibüsten indirdikleri spot ışıklarıyla olay yerini aydınlatacak düzeneği kurduktan sonra çalışmaya başladılar.  Biz de bu arada Oktay Komiser’le olayı değerlendirdik.

“Ben anlamadım,” diyerek kafasını kaşıdı Oktay Komiser. “Çanta kiminmiş? Kim kimden çalmak istemiş?”

“Biz de tam olarak anlamadık çantanın kime ait olduğunu. Bu ölen ve kaçanla, hastaneye kaldırılan şahıs sahibini tespit edemediğimiz çanta için birbirlerine girmişler.”

Yanımıza gelen memurun uzattığı kanıt torbalarını alan Oktay Komiser, “Bıçakları kriminale göndeririz… Bakalım kimmiş mevtamız?” diyerek etiketinde cüzdan olduğu belirtilmiş torbayı aldı. “Evladım bu ne? Niçin iki tane cüzdan var burada?”

“İkisi de kurbanın ceplerinden çıktı Komiserim,” diye cevap verdi memur.

Cüzdanların içinden çıkan kimlik kartlarına bakan Amirim, “Bu ölen… Bayram Polathan. ” dedi, “Osman Savgat da büyük ihtimalle hastanedeki.”

Yine de emin olmak için Nazmi ve Ertan’ı çağırttık. Koşa koşa geldiler. Kimlikteki fotoğrafa bakan Nazmi, “Evet Komiserim,” dedi, “hastaneye kaldırılan adam buydu.”

“Oğlum bu ne çetrefilli iş lan?” dedi Oktay Komiser. “Ben yine anlamadım. Adam cüzdanını kuzu kuzu vermiş de bir spor çanta için mi kestaneyi çizdirmeyi göze almış?”

“Çantanın onun olup olmadığından hâlâ emin değiliz.”

“Nasıl değiliz? Adamın önce cüzdanını gasp etmişler, sonra da çantasını almak istemişler işte. Herif, ‘Madem cüzdanımı aldınız, siz de bana çantanızı verin bari karşılığında,’ mı demiştir sence?”

İki gün önce Saime Hanımın evindeki sinirli halinden eser kalmamıştı Oktay Komiser’in, fabrika ayarlarına geri dönmüştü.

Olay Yeri İnceleme’nin elemanları ortalığı toparlarken biz de yeni gelen Savcı’yı bilgilendirdik.

“Hastaneye götürülen adamla görüşün,” dedi. “Bakalım önceden tanışıklıkları, aralarında bir husumet var mıymış?”

İyi ettin de söyledin. Biz akıl edemezdik bunu.

“Ameliyata almışlar, kendine gelir gelmez görüşürüz,” şeklinde dervişçe bir sabırla cevap verdi Amirim.

Arabasına doğru yürümeye başlayan Savcı, “Şu geçen günkü yaşlı kadın cinayetinde durum nedir?” dile sordu.

“Şu ana kadar bir gelişme kaydedebilmiş değiliz,” dedi Amirim sıkıntıyla.

“Bu dosyayı da sizin ekibe veriyorum, ikisini bir arada götürürsünüz,” dedi Savcı şoförün açtığı kapıdan arabasına süzülürken.

***

Osman Savgat’ın durumunu öğrenmek için Şehir Hastanesi’ne gittik. Ameliyata alındığını söylediler. Dalağından yaralanmış fakat diğer bıçak darbelerinden hayati organlara isabet eden yokmuş. Ameliyatın ne kadar süreceği belli olmazmış, çıktığında da narkoz ve ağrı kesicinin etkisinde olacağından zaten konuşması mümkün değilmiş. Hastane polisine Osman kendine gelir gelmez bize haber vermesini tembih ettik.

***

Merkeze döner dönmez bilgisayarın başına oturup Bayram Polathan’ı araştırdım. Yaşı daha yirmi dört olmasına karşın gasp, darp, cinsel taciz gibi suçlardan defalarca cezaevine girip çıkmıştı. Osman Savgat’ın sabıka kaydı yoktu.

***

Sabah hastane polisini aradık. Osman’ın henüz kendine gelemediğini söyledi. Şu ana kadar arayıp soran herhangi bir yakını çıkmamıştı.

Sistemdeki bilgilerinde bekar olduğu ve Küçükesat’ta ikamet ettiği yazıyordu. Adrese gittiğimizde dört katlı eski bir apartmanın kapıcı dairesi olduğunu gördük. Daireye giden merdivenleri indiğimizde Osman’ın kapısını ısrarla çalan bir adamla burun buruna geldik.

“Osman’ı mı arıyorsunuz?” diye sordu Amirim.

“Evet,” dedi Adam. “Siz kimsiniz?”

Polis olduğumuzu, Osman’ın başına gelenleri anlattık. Osman’ın patronuymuş. Kendisinin bilmemne marka suyun Esat bayii olduğunu, Osman’ın da dağıtım yaptığını söyledi. Osman sabah işe gelmeyince merak etmiş, telefonla da ulaşamayınca gelip bakmak istemiş.

“İşi çıksaydı haber verirdi mutlaka. Kapı da açılmayınca evde başına bir şey gelmiş olmasından endişelendim,” dedi.

Osman’ın altı aydır yanında çalıştığını, işini bir gün bile aksatmadığını söyledi. “Ondan önce gelenlerin en uzunu üç hafta dayandı, damacana taşımak zor geldi beylere, ‘elim ağrıdı, belim ağrıdı’ deyip kaçtılar.”

“Kimi kimsesi yok mu bu Osman’ın?”

“Yokmuş, geçen seneki sel felaketinde kaybetmiş ailesini. Bir tek bu kalmış geride. O da artık orada kalmak istememiş, tası tarağı toplamış, ‘koca şehirde bana da ekmek çıkar elbet,’ deyip yollara düşmüş.”

***

Sonraki durağımız Eryaman’dı. Bayram Polathan, TOKİ konutlarında bir stüdyo dairede oturuyordu. Daha doğrusu oturuyormuş…

Kapıyı çaldık, açan olmadı. Apartman görevlisine elimizdeki arama iznini gösterip çilingir çağırmasını istedik.

Kırk-elli metrekarelik bir daireydi burası. Kapıdan girdiğimizde boğucu, ağır bir hava karşıladı bizi. “Hiç mi kapıyı pencereyi açmaz insan,” diye söylendi çevreye bakınan Amirim. “Esrar kokusu her yere sinmiş.”

Ev çıfıt çarşısı gibiydi. “Bizden önce birileri mi aramış burayı acaba?” diye sordum. “Hiç sanmam,” diye cevapladı Amirim, “gündelik hali bence.”

Etrafın dağınıklığına gözümüz biraz alışınca evde iki kişinin yaşamakta olduğunu anladık. “Büyük ihtimalle olay yerinden kaçan dallamadır,” dedi Amirim. “Oktay’a söyleyelim de parmak izi alsınlar evden.”

Salonda yatak olarak kullanıldığı belli olan çek-yatın içini kontrol ederken Amirimin yatak odasından elinde siyah-beyaz bir spor çantayla çıktığını gördüm. “Bizim paylaşılamayan çantayı bulduk galiba sonunda,” dedi. “Bak bakalım içinde ne var?”

Ağzını açıp bana doğru tuttuğu çantanın içine baktım. Bir çift deri eldiven vardı. “İnceletelim,” dedim, “iş üstündeyken takıyordu herhalde.” “Sol köşeye bak,” dedi Amirim, “iyice kenara.” Dikkatimi söylediği bölüme verince küçük, yuvarlak sarı nesneyi gördüm. “Altın mı o?” “Cumhuriyet altını,” diye cevap verdi Amirim. “Çantanın neden bu kadar değerli olduğu anlaşıldı şimdi.”

***

Merkeze dönerken hastane polisi arayıp da Osman’ın kendine geldiğini, konuşabilecek durumda olduğunu söyleyince direksiyonu Bilkent’e, Şehir Hastanesine kırdık.

“Oktay, Saime Hanım’ın boynunda bulunan deri eldivenin dikiş izlerini fotoğrafladıklarını söylemişti değil mi?” diye sordu Amirim.

“Evet,” dedim. “Cinayeti Bayram işlemiş olabilir mi?”

“Belli mi olur,” diye karşılık verdi Amirim. “Kontrol etmekte fayda var. Baksana, Bayram’la kankası da aynı mahallede iş tutuyorlarmış.”

***

“Ne olduğunu anlayamadım ki,” dedi Osman. Konuşurken acı çektiği belli oluyordu. “İşten çıktım… Eve gitmeden önce markete uğrayıp birkaç parça bir şey alacaktım… Köşeden çıkan iki kişinin üzerime doğru geldiklerini gördüm… Yaklaşınca biri karınlarının aç olduğunu, yemek parası verip veremeyeceğimi sordu… Biz de garibanız… Açlık nedir biliriz… Haftalığımı yeni almıştım… Para çıkarmak için cüzdanımı açtım… Adam cüzdanı elimden kaptı… Ne yapıyorsunuz dememe kalmadan diğeri bıçak çıkardı… Sonrası bu işte… Gözümü hastanede açtım…”

“Adamların üzerine atlamışsın, boğuşmuşsun,” dedi Amirim.

Osman, “Pek iyi boğuşamamışım demek ki,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Şu halime bakın.”

“Yok, yok,” dedi Amirim. “Bayağı iyiymişsin. Haklamışsın adamlardan birini.”

Osman bir an durdu. “Haklamış mıyım?”

“Evet,” dedi Amirim. “Öldürmüşsün herifi.”

Osman’ın gözleri korkuyla açıldı.

“Adamların sana bıçak çektiğini gören iki tane tanığın var,” dedi Amirim. “Senin kendini savunmaya çalıştığın yönünde ifade verdiler.”

“Ama yine de cezaevine gireceğim değil mi?”

“Saldırganların önceden de aynı suçtan sabıkaları varmış zaten. Mahkeme bunu da göz önüne alacaktır,” dedi Amirim. “Aklıma gelmişken, bu tanıklar sizin spor bir çantayı paylaşamadığınızı da söylediler. Çekiştirip durmuşsunuz aranızda.”

Osman bir an düşündü. “Çanta mı?.. Ha, evet… Birinin elinde bir çanta vardı. Adam bıçak çekince darbelerden korunmak için çantadan tutup kendime kalkan yapmak istedim…”

“Sen bıçak taşır mısın Osman?”

“Yok Amirim… Sabahtan akşama kadar kapı kapı su dağıtan bir adamım ben… Ne işim olur bıçakla… İlk saldıranı yumrukla devirince bu sefer de arkadaşı bıçak çekti… Üzerine atladım ben de… Yerde boğuşurken ilkinden düşen bıçak elime geçti… Tam bileğini büküp bıçağını düşürmüştüm ki yüzüme kafa attı, bendeki bıçak da elimden düştü… Alt alta üst üste yuvarlanırken elinde yine bıçak olduğunu gördüm, yerde duran diğer bıçağa da ben ulaşabildim neyse ki…

***

Merkeze döndüğümüzde olayda kullanılan bıçakların inceleme raporu Amirimin masasındaydı. Rapora göz atan Amirim, “Bir taşla kuş sürüsü…” dedi. “Bıçaklardan birinin kabzasının içinde iki ayrı kişiye ait kurumuş kan bulunmuş. DNA analizinden birinin Saime Hanım’a ait olduğu saptanmış. Diğerinin kimliği bilinmiyor.”

Güzel haberdi gerçekten de.

“Parmak izleri?”

“Her iki bıçakta da hem Bayram’ın hem de Osman’ın parmak izleri ve kanı varmış.”

Bardacık Sokak’ta işlenen bir cinayet ihbarı gelince bu önemli gelişme üzerinde fikir jimnastiği yapma fırsatımız olmadı.

***

“Yakınlara bir büro mu açsak acaba? Hayatımız Esat’ta geçmeye başladı,” diyerek karşıladı bizi Oktay Komiser.

“Hatta aynı sokakta,” diye karşılık verdi Amirim. Cinayetin işlendiği apartmanla dünkü ölümlü gasp olayının yaşandığı nokta arasında üç yüz metre kadar bir mesafe vardı.

“Bu sefer ki kurban da yaşlı bir adam. Hamdi Hiçsönmez. Maliyeden mi, hazineden mi ne emekliymiş. Sağlık durumu pek iyi değilmiş. Kızı ilgileniyormuş adamla. Babasına yakın olsun diye birkaç ay önce yan sokağa taşınmışlar.”

Giriş kattaki dairede karşılaştığımız manzara moral bozucuydu. Bir deri bir kemik kalmış yaşlı bir adamcağız salonun ortasında kanlar içinde yatıyordu. Evin altı üstüne getirilmişti.

“Eziyet etmişler adama,” dedi Oktay Komiser.

“Yakınlarına haber verildi mi?” diye sordu Amirim.

“Kızıyla damadı geldi,” dedi Oktay Komiser. “Kız sinir krizi geçirdi. ‘Ben sebep oldum babamın ölümüne’ deyip yırtınıyor.”

“İhbarı yapan onlar mı?”

“Evet. Gündüzleri işteyken birkaç kere telefon eder, yoklarmış babasını… Telefon açılmayınca atlayıp gelmiş.”

Kadının değil konuşacak, ayakta duracak hali yoktu. Ambulanstaki sedyeye almışlar, sakinleştirici vermişlerdi. Kocası, “Durumu hiç iyi değil, kendini suçluyor,” dedi. “Berna ekonomisttir. Uzun süredir ev almak için para biriktiriyorduk. Dolar ve altına yatırım yapmıştık. Doların on sekiz liraya yükseldiği gün karım ekonomik durum böyle giderse hükümetin bankalardaki mevduata el koyabileceğini, paramızı çekmemiz gerektiğini söyledi.”

“Kayınpederinizin cinayetiyle ne ilgisi var bu söylediklerinizin anlayamadım?” dedi Amirim.

“İkimiz de çalıştığımız ve gün boyu evde olmadığımız için parayı ve altınları evde tutmamızın güvenli olmayacağını söyledi karım.”

“Hamdi Beyin evine mi koydunuz yani bütün birikiminizi?”

Dertli koca iç çekti. “O haltı yedik maalesef!”

Adli Tabip, cinayetin dün akşam saatlerinde işlenmiş olabileceğini söyledi.

“Bıçaktaki kimliği saptanamayan kanın sahibi belli oldu sanırım,” diye mırıldandı Amirim. “O altının çantanın içinde ne aradığı da…”

***

Hamdi Bey’in kan örneğini Kriminal’e gönderdik. Bayram Polathan’ın evinden çıkan diğer parmak izlerinin sahibi de belli olmuştu. Bayram’la cezaevinde aynı koğuşu paylaşan Toygun Mecnun adında başka bir gaspçıya aitti. Aynı koğuşu paylaşmaktan çok memnun kalmış olmalıydılar ki cezaevi sonrasında da aynı evi paylaşmaya başlamışlardı. Hakkında arama emri çıkarttık. Bir yerlerde çıkardı nasıl olsa ortaya.

“Epey bir para ve altınla kayboldu herif ortadan,” dedi Amirim. “Şimdiye kadar kapağı yurt dışına atmamıştır inşallah.”

Öyle yapanlar da çıkardı arada ama çoğunluğu kaldırdıkları parayı barda, pavyonda kadınlarla ezerken yakayı ele verirlerdi. Bu herifin hangi cinsten olduğu birkaç gün içinde belli olurdu.

“Benim anlamadığım,” dedim, “bu ikisi Hamdi Bey’i öldürüyorlar, paraları ve altınları çantaya koyup evden çıkıyorlar… Sonra yoldan geçen bir adamın cüzdanındaki üç kuruşa mı göz dikiyorlar… Ellerindeki çantada neredeyse iki milyon lira var zaten…”

“Haklısın,” dedi Amirim, “bana da garip geliyor bu durum. Olay yerinden bir an önce uzaklaşacaklarına…”

“Acaba Osman da ortaklarıydı da soygun ve cinayetleri birlikte mi gerçekleştiriyorlardı? Parayı nasıl paylaşacakları konusunda mı anlaşmazlığa düştüler? O çantayı onun için mi çekiştirip duruyorlardı?”

“Aklıma gelmedi değil ama birbirlerini tanıdıklarına dair herhangi bir iz yok. Bayram’ın evinden bir tek Toygun’un parmak izleri çıktı.”

“Belki Osman’ın evinde onların parmak izleri vardır.”

“Bakmakta yarar var,” dedi Amirim.

Kapıdan çıkmak üzereydik ki çantanın içinde bulduğumuz deri eldivenin inceleme sonuçları geldi. Saime Hanım’ın boynundaki izlerle eldivenin dikişleri eşleşmişti.

“Bayram…” dedim.

“Osman,” dedi Amirim. “Eldivenin içindeki doku örnekleri Osman’dan alınan örnekle eşleşmiş.”

***

Arama izni çıkartıp Osman’ın dairesine damladık. Zaten küçük bir yerdi, fazla eşyası da yoktu. Aradıklarımızı bulmamız uzun sürmedi. Klozet rezervuarında, poşet içinde bulduğumuz takılar telefonumun fotoğraf galerisinde bulunanlarla bire bir örtüşüyordu.

***

Hastaneye gidip de serum bağlı olmayan kolunu yatağın demirine kelepçeleyince bakakaldı Osman. Mırın kırın etmeye, inkara yeltendiyse de mücevherleri ve cinayetleri işlerken kullandığı eldivenleri bulduğumuzu söyleyince yelkenleri suya indirdi.

“Evden çıktıktan sonra o iki salak karşıma çıkmasaydı bunların hiçbiri başıma gelmeyecekti,” dedi. “Bıçak çekip cüzdanımı istediler, verdim. Çantada ne olduğunu sordu biri. Halı sahadan geliyorum, eşofman filan var dedim. İçine bakmak istediler. Çantayı açmayı kabul etmeyince işkillendiler… Sonrasını biliyorsunuz…”

“Hamdi Bey’in evinde o kadar para olduğunu nereden biliyordun?” diye sordu Amirim.

“Bir gün önce üst katındaki daireye su götürmüştüm. Boş damacanayla kapısının önünden geçerken bir kadınla konuştuğunu duydum. Adam ‘Neden bankaya koymuyorsunuz?’ filan diyordu, kadın da onun evinin bankadan daha güvenli olduğunu söylüyordu. Hamdi Bey müşterimizdi, o yüzden yalnız yaşadığını biliyordum. Ertesi gün su götürme bahanesiyle kapısını çaldım. Sesimden tanıdı sanırım, kapıyı açıp yanlışlık yaptığımı, sipariş vermediğini söyledi.”

“Kapı açılmışken sen de daldın tabii içeri… Hadi paraları aldın da ne diye adamcağıza o kadar eziyet ettin?”

“Evde para olmadığını söyledi, inat etti.”

“Sen de Saime Hanım’a yaptığın gibi yerini söylettin.”

Amirim Osman’ın terden sırılsıklam olmuş saçlarını okşadı. “Cezaevine girdiğinde diğer mahkumlar senden bir şey istediklerinde sen sakın inat etme, istediklerini hemen ver. Tamam mı aslanım?”

BEYAZ ELDİVEN SARI ZARF

Yaşam kısa ama okunacak kitaplar sayılamayacak kadar fazla. Çoğu kitaba ikinci kez bile göz atmaya elimiz gitmiyor. Bunun yerine yeni hazineler keşfetmeye yöneliyoruz genellikle. İkinci ya da üçüncü okuyuşumuzda, ilkinden aldığımız keyfi fazlasıyla -en azından misliyle- alabildiğimiz kitap sayısı sanırım çok azdır. Ama yine de istisnalar olabiliyor; geçenlerde üçüncü okuyuşumda da şahit olduğum üzere Beyaz Eldiven Sarı Zarf benim için böylesi bir kitaptır.

Türk polisiyesinin medarı iftiharı, rahmetli Celil Oker 1998’de Çıplak Ceset romanıyla başlayıp ardı ardına altı romanla devam ettiği polisiye yazarlığına sadık okurlarında yazmayı bırakıp bırakmadığına dair soru işaretleri doğuran beş yıllık bir ara vermişti.  Neyse ki 2010’da basılan Yenik ve Yalnız’la tabiri caizse yeniden sahalara dönen Oker, bir yıl sonra polisiyeseverlere sürpriz yapıp bir öykü kitabı yayınlamıştı. Sekiz öyküden oluşan Beyaz Eldiven Sarı Zarf, hem Oker’in yazın yaşamındaki tek öykü kitabı olması hem de yazarın Remzi Ünal haricindeki kahramanlarına ilk defa yer vermesiyle özel bir kitaptı(r).

Beyaz Eldiven Sarı Zarf’taki öykülerin ilk ikisinde ve sonuncunun bir bölümünde yazarın daimî kahramanı Remzi Ünal başrolde. Kitaba adını veren ilk öyküde karizmatik, ketum özel dedektif Remzi Ünal, uşağıyla yaşayan, varlıklı, ancak tekerlekli sandalyeye mahkûm bir kadının evine davet ediliyor. Yaşlı kadın, içinde önemli bir evrak bulunan zarfını kaybetmiştir. Zarfı uşağının aldığından şüphelenmekte ancak adamı gereksiz yere suçlamak istememektedir. Kadını dinleyen Remzi Ünal neredeyse yerinden hiç kıpırdamadan zarfın yerini buluverir. Dedektifin zor durumlardan kurtulmasında önemli bir payı olan aikido bilgisine dair hoş bir sahneye de şahit olduğumuz bu öykü Edgar Allen Poe’nun Çalınan Mektup isimli meşhur eserine son derece şık bir göndermedir aynı zamanda.

Habil ya da Kabil isimli öykü Remzi Ünal’ın kansere yakalanan zengin bir iş adamıyla görüşmesiyle başlar. Kendine göre haklı gerekçelerle sağlığı iyice bozulmadan faili meçhul bir cinayete kurban gitmeye karar veren iş adamı Remzi Ünal’dan kendisine böyle bir ölüm ayarlaması konusunda yardım ister. Dedektif başta gönülsüz davransa da teklifi kabul etmeye mecbur kalır. Hikâyenin devamında Remzi Ünal’ın aldığı işi nasıl kotardığına şahit oluruz. Ancak Remzi Ünal’dır bu, rahat durur mu? Onun da müşterisine beklemediği bir sürprizi vardır. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine ayrılmış, adeta kısa bir romanı andıran, zevkle okunan, zekâ dolu bir öykü Habil ya da Kabil.

Kısa Günün Karında yazar bizi ilk defa başka bir kahramanıyla tanıştırıyor. Numan Kayserili isimli bir kumarbaz ticari girişimi başarısız olunca Kıbrıslı lakaplı bir kumarhanecinin işlettiği Ataköy’deki villada şansını denemek ister. İçeri girmeden önce kumarhanenin basılacağı haberini alsa da kararından vazgeçmez. Şansını önce poker masasında deneyecekken Kıbrıslı tarafından özel konukların kumar oynadığı odaya davet edilir. Acaba şansı yaver gidecek midir?

Badigardın Yatırımı isimli öyküde, meşhur bir şarkıcıya korumalık yapan bir adamın başından geçenlere şahit oluruz. Cinayet işleyen patronuna anlık bir kararla yardım etmeye çalışan Badigard bakalım başını belaya sokmadan bu badireyi atlatabilecek midir? Yine ayrıntılara özenle yer verilmiş, gizemin mantıklı bir şekilde çözüldüğü sürprizli bir öyküyle karşılaşırız.

Fal isimli öykü bir turist çiftin kahvehanede çay içerken iç dünyalarına dair tasvirlerle başlar. Başka bir masada kahve falı bakan bir kadından aynı hizmeti almayı kabul ettiklerinde kendilerini beklenmedik bir durumda bulacaklardır.

Basübadelmevt, dört yıl önce öldüğü sanılan bir adamın intikam hikayesi. Celil Oker bu öyküde de diğer birkaçında olduğu gibi hikâyeyi finalde başlatır. Geçmişe dair bilgileri ise yeri geldikçe ustaca verir. Böylece boşluklar dolar, her şey anlam kazanır.

Birbiriyle ilgisiz görünen üç ayrı bölümden oluşan Hayat Sert, diğer öykülere göre biçim ve içerik açısından farklı. İlk bölüm karlı bir günde, bol paltolu bir adamın silahlı iki adam tarafından korunan bir kadının bulunduğu bir binaya girişiyle başlayıp bir kurtarma operasyonuyla sonuçlanır. Ancak adam, kadın ya da kurtarılan kişi kimdir, bağlantıları nedir, açıklanmaz. Dipnotta “Frank Miller’ın Sin City, Silent Night adlı resimli hikayesinden hareketle” notu düşülen öykü belli ki sözü geçen eserin birebir öyküleştirilmiş hali. İkinci bölüm küçük bir çocuğun dilinden anlatılıyor. Günlerce babasını görmeyen, sorunlu bir kadın olduğu anlaşılan annesinin “Topallamayı kes” uyarılarıyla karşılaşan çocuğun iç dünyası başarıyla aktarılıyor. Remzi Ünal’ın yine sahne aldığı üçüncü bölümde Dedektif’le romanlardan aşina olduğumuz reklamcı arkadaşı ve bir kadın aynı arabada yolculuk etmekteler. Anlaşıldığına göre Remzi Ünal bir iş almış ama başarılı olamamıştır. Arkadaşının bir sözü Dedektif’e fikir verecek ve cinayeti çözüverecektir. Sonuç olarak sanki farklı zamanlarda yazılsa da hepsi de ‘hayat sert’ ortak teması etrafında bir araya getirilmiş öyküler gibi görünüyor.

Kitaptaki en dikkate değer öykülerden biri, muhtarlık yapan, annesiyle yaşayan orta yaşlı bir kadının başrolde olduğu Muhtar Hanım. Bir gün mahallesindeki bir adamın ölümü üzerine taziye evine bir tepsi börek götürmek için giden Muhtar Hanım evde görüp duyduklarından yola çıkarak adamın ölümünün şüpheli olduğunu düşünür ve olayı araştırmaya başlar. Araştırmasını bitirdiğinde mevlit sonrası bütün şüpheliler bir aradayken cinayeti aksi iddia edilemeyecek şekilde çözmeyi başarır.  Gözlem gücü yüksek bir kadın olan Muhtar Hanım, Altın Çağ polisiyelerinde karşılaştığımız türden, başarıyla resmedilmiş, tam bir amatör dedektif karakteri. Bu bakımdan bu öykü başından beri sert (hard boiled) polisiye tarzında yazan Celil Oker’in rahat polisiyede de ne kadar başarılı olduğunu gösteren, keşke ömrü vefa etseydi de rahat polisiye tarzında romanlarını da okuyabilseydik dedirten, yazarın pek tercih etmediği üçüncü tekil şahıs anlatımını başarıyla kullandığı bir öykü.

Celil Oker nevi şahsına münhasır üslubu olan yazarlardandır. İmzası olmayan bir metnini okusaydık onun yazdığını şıp diye anlayabilirdik. Kısa -bazen tek kelimelik-, yer yer devrik, yer yer şiirsel cümleler, titiz, tam on ikiden vuran, yüksek bir gözlem gücünü gösteren kelime seçimleri, türe tamtamına uyan gizemli, esrarengiz, ağırdan alan ama sıkmayan bir anlatım Oker’in benzersiz üslubunu oluşturan hususlardan bazılarıdır. Beyaz eldiven Sarı Zarf’taki öyküler polisiye öykü nasıl yazılmalı sorusunun iyi bir cevabı niteliğindedir aynı zamanda. Bu yüzden yazarın Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu eşliğinde okunması farklı ve faydalı bir tecrübe olacaktır.

Celil Oker, ilk öykü kitabından sonra Twitter hesabında kısa öyküler tefrika etmiştir. Yanılmıyorsam bu ve başka öyküleri sonraki yıllarda 221B dergisinde de yayınlandı (umarım kitaplaştırılarak bir araya da getirilirler). Hatta bu öykülerin bazılarında Remzi Ünal, Muhtar Hanım ve Numan Kayserili gibi karakterlerini bir araya getirerek ilginç denemeler yaptı. Roman ve öyküleriyle polisiyeseverlere eşsiz kaçış zevki imkanları sunan, bize polisiye edebiyatın dünya çapında gurur duyabileceğimiz örneklerini armağan eden yazarımızı rahmetle anıyorum.

Kitabın Adı: Beyaz Eldiven Sarı Zarf

Türü: Polisiye Öyküler

Yayınevi: Altın Kitaplar

BU SAYININ YAZARLARI

Ian Fleming

Dünyanın en ünlü kurgusal casusu James Bond’un yaratıcısı Ian Lancaster Fleming, 28 Mayıs 1908’de Londra’da dünyaya geldi. Varlıklı bir aileden gelen Fleming, Münih ve Cenevre’de yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra çeşitli işlerde çalıştı. İkinci Dünya Savaşı esnasında görev aldığı İngiliz Deniz İstihbarat Birimi, daha sonra yazacağı James Bond romanlarına ilham kaynağı oldu.

Ian Fleming, 1952’de ilk Bond romanı Casino Royale’i yazdı. İlgi ve talep o kadar büyük oldu ki eser aynı yıl üç kez baskıya girdi. Bunu 1953 ve 1966 yılları arasında yazdığı on bir roman ve iki öykü izledi. MI6 olarak bilinen İngiliz Gizli İstihbarat Servisi’nde görevli bir casus olan Bond, 007 kod numarasıyla akıllara kazındı. Kitapları dünya çapında yüz milyondan fazla satan Fleming, 2008 yılında The Times tarafından gelmiş geçmiş en büyük İngiliz yazarlar listesine on dördüncü sıradan girdi.

ABD Başkanı John F. Kennedy’nin en sevdiği on kitaptan birinin “From Russia, with Love” isimli bir Bond Romanı olduğunu açıklayan makalenin yayınlanması ile beraber, Bond’a olan ilgi ABD’de de hızla yayıldı ve Fleming’in ülkenin en çok satan suç yazarı unvanına kavuşmasını sağladı. Sayısız ödül kazanan ünlü İngiliz yazarın adına ithaf edilen birçok ödül de oldu.

Fleming’in Haziran 1961’de Bond’un film haklarını satması ile beraber sinema tarihinde önemli bir perde açıldı. Efsanevi aktör Sean Connery ile beyaz perdede başlayan Bond furyası kısa sürede dünya çapında en çok izlenen filmler listesinde en üst sıralara oturdu. 007’yi canlandıran diğer aktörler sırasıyla George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan ve son olarak Daniel Craig oldu. Toplam yirmi beş filmlik serinin sonuncusu “No Time to Die” aynı zamanda Craig’in de son kez Bond’u canlandırdığı film olarak açıklandı. James Bond’u oynayacak yeni aktör henüz resmi olarak duyurulmasa da Idris Elba, Tom Hardy ve Cillian Murphy dahil birçok aktör üzerinden bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapılmakta.

İlk ve son James Bond’lar: Sean Connery ve Daniel Craig.

Büyük sükse yapan Bond filmlerine yalnıza üç yıl şahitlik edebilen Fleming, hayatının büyük bir bölümünde ağır bir sigara içicisi olmasının da etkisi ile 1964 yılında, henüz 56 yaşındayken kalp hastalığına yenik düşerek 12 Ağustos günü Birleşik Krallık’ın Caterbury kentinde yaşama veda etti. Vefatı sonrası yayınlanan yazarın kaleminden çıkma iki Bond eseri daha olsa da, yoğun ilginin devam etmesi başka yazarları Bond’un maceralarını yazmaya yönlendirdi.

Efsane, yetmişinci yılında da capcanlı olarak yaşamaya devam ediyor.


Elmore Leonard

Amerikalı romancı, öykü yazarı ve senarist Elmore John Leonard Jr. 11 Ekim 1925’de ABD’nin New Orleans şehrinde dünyaya gözlerini açtı. Birçok suç ve gerilim romanlarına imza atan Leonard’ın en önemli eserleri arasında Get Shorty, Out of Sight, Swag, Hombre, Mr. Majestyk ve Jackie Brown filmine uyarlanan Rum Punch gösterilir.

Dokuz yaşında ailesi ile beraber Detroit’e taşınan Leonard, aynı şehirde yaşamını sürdürdü. Üniversite öğrenimi sırasında yazarlığa başladı. 1950’de İngilizce ve felsefe alanında lisans derecesi aldıktan sonra bir reklam ajansında metin yazarlığı yaptı.

Leonard, ilk başarısını 1951’de “Trail of the Apaches” adlı kısa öyküsünün yayınlanmasıyla elde etti. 1953’te yayınlanan ilk romanı The Bounty Hunters’ın ilgi görmesi üzerine yazarlığa devam etti. Hikayelerinin çoğunda ortam olarak Detroit, Arizona ve New Mexico şehirlerini seçti. Western türündeki eserlerinin film uyarlamaları sayesinde büyük bir şöhrete kavuştu. Bunlardan ilk beşi The Tall T, 3:10 to Yuma, Hombre, Valdez Is Coming ve Clint Eastwood’un efsanevi filmi Joe Kidd’di.

İçerdiği gerçekçi diyaloglarla ön plana çıkan ilk suç hikayesi The Big Bounce 1969’da yayınlandı. 1985’te yayınlanan Glitz adlı bir Atlantic City kumar hikâyesi olan kitabı polisiye türünde önemli bir çıkış noktası oldu. The New York Times Best Seller listesinde tam on altı hafta boyunca kalan eserin ardından tüm kitapları bu listeye girdi. Stephen King, Glitz eleştirisinde onu John D. MacDonald, Raymond Chandler ve Dashiell Hammet gibi yazarlarla birlikte değerlendirdi ve kendisini Ernest Hemingway ve John Steinbeck’ten daha fazla etkilediğini itiraf etti.

Amerikan Polisiye Yazarları Birliği tarafından 1984’te Edgar Ödülü, 1992’de ise Büyük Usta unvanını almaya hak kazanan ve kariyeri süresince eserleri milyonlarca satan Leonard, 20 Ağustos 2013’te Detroit’teki evinde 87 yaşında vefat ettiğinde arkasında kırk beş roman, otuz beş öykü ve dokuz senaryo bıraktı.


Barbara Mertz

ABD’li yazar Barbara Louise Mertz, 29 Eylül 1927’de Illinois’de doğdu. Chicago Üniversitesi’nde lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. En çok gizem ve gerilim romanlarıyla tanınırken, 1960’larda doktora alanında temas ettiği eski Mısır hakkında da iki kitap yazdı.

Evlenmeden önceki soyadı olan Gross’u, 1950’de evlendiği Richard Mertz’in soyadı ile değiştirmeyi seçti. Barbara Michaels adı altında gotik ve doğaüstü gerilim romanları da yazdı. Tarihsel gizem serisi olan Amelia Peabody külliyatına ise yayıncısının yönlendirmesi ile Elizabeth Peters takma adı ile imza attı.

Peabody serisi Mısır’ın Altın Çağı’nda geçen ve genellikle kazılar esnasında yaşanan entrika dolu gizem ve macera hikayelerini konu aldı. Büyük ilgi gören seri yirmi kitap boyunca sürdü.

Yarattığı kurgusal kahramanı Jacqueline Kirby de okuyucunun beğenisini kazandı. Orta yaşlı bir kütüphaneci olan Kirby, çeşitli olayları aydınlatma becerisi ve gizem çözme üzerindeki ustalığı ile ön plana çıkıyordu. Dört kitaplık serinin son kitabı “Naked for Once” ile 1989 yılında Agatha Ödülü’nü kazanan Mertz, edebiyat çevreleri tarafından usta bir yazar olarak anılmaya başlandı. Nitekim Amerikalı yazarlar arasında en prestijli ödül olarak bilinen ve Amerikan Polisiye Yazarları Birliği tarafından sunulan Büyük Usta unvanını alması da uzun sürmedi.

ABD’li tarih profesörü Vicky Bliss’in baş kahramanlığını yaptığı yedi kitaplık dizisinde uluslararası boyutta işlenen sanat eserleri hırsızlıklarını konu aldı. Bu hikayelerin geçtiği Almanya ve İtalya dahil, Avrupa ülkeleri çapında üne kavuştu.

Washington merkezli kadın polisiye yazarları için bir organizasyon olan “Malice Domestic”i kurdu. Ayrıca Hood College’da kadın yazarlar için bir burs başlattı. Yaşamı boyunca kadın haklarını savunan ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele eden Mertz, 8 Ağustos 2013’te 87 yaşındayken Maryland’deki evinde vefat etti.

FİLM VE DİZİ ÖNERİLERİ

DARK WINDS (2022)

IMDB: 7.8

Dark Winds, Tony Hillerman’ın ‘Leaphorn & Chee’ roman serisine dayanan, Jack Ryan ve Fringe yapımlarının yazarı Graham Roland tarafından yaratılan bir Amerikan psikolojik gerilim dizisidir. İlk sezonu altı bölümden oluşan dizinin prömiyeri 12 Haziran 2022’de AMC ve AMC+’da yapıldı.

Konusu; 1971’de, Navajo Nation’ın Monument Valley yakınlarında bulunan bir karakolda geçen dizi, Tribal Police’ten Teğmen Joe Leaphorn’un (Zahn McClarnon) görünüşte birbiriyle bağlantısız olan bir dizi suçla mücadelesini anlatır. Joe’nun gerçeğe yaklaştığı her olay geçmişinin yaralarını o kadar çok ortaya çıkarır. Göreve yeni atanan şerif yardımcısı Jim Chee’nin ise çözmesi gereken eski hesapları vardır.
Dizide diğer rollerde, Jessica Matten, Deanna Allison, Rainn Wilson, Elva Guerra, Jeremiah Bitsui, Eugene Brave Rock ve Noah Emmerich görmek mümkün. 

İlk gösterimi 2,2 milyon kişi tarafından izlenen dizinin yaratıcılarından Redford, bir röportajında uzun süre Hillerman’ın kitaplarını uyarlamayı planladığını söylüyor. Yapımın büyük kısmı özel izinle New Mexico’daki kabile topraklarında Camel Rock Studios tesisi kullanılarak çekilmiş. Serinin kalanın çekimi yine New Mexico’da yer alan Cochiti Pueblo’daki kabile sınırlarında tamamlanmış.

İlk sezonu, roman serisinin Listening Woman (1978) ve People of Darkness (1980) kitaplarına dayanan dizi ikinci sezon onayı aldı.


BLACK BIRD (2022)

IMDB: 8.2

Black Bird, James Keene ve Hillel Levin’in 2010 yılında yayınlanan otobiyografik romanı In with the Devil: a Fallen Hero, a Serial Killer, and a Dangerous Bargain for Redemption‘dan uyarlanan Dennis Lehane tarafından geliştirilen bir Amerikan suç draması.

Yazar James Keene, 90’larda uyuşturucu sattığı için şartlı tahliye olmaksızın on yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak savcı ona hapisten kurtulması için bir fırsat verir. Savcı, on beş yaşındaki bir çocuğu öldüren Larry Hall adlı bir mahkûmun genç bir kadını da öldürdüğünden şüphelenmektedir. Hall’un temyizde hapisten kurtulma ihtimali üzerine Savcı, Keene’den özgürlüğü karşılığında, Hall ile dost olup, iki cinayeti itiraf ettirmesini ister.

Altı bölümden oluşan ve gerçek yaşamdan esinlenen dizinin ilk bölümü 8 Temmuz‘da Apple TV+ ekranlarında izleyiciyle buluştu.

Dizide; Jimmy Keene’i Taron Egerton, Larry Hall’u ise Paul Walter Hauser oynarken Sepideh Moafi, Greg Kinnear ve geçtiğimiz günlerde 67 yaşında hayatını kaybeden Ray Liotta ikiliye eşlik ediyor.


OUTFIT (2022)

IMDB: 7.1

Outfit, Aynı gece tek mekânda geçen, diyaloglar üzerine kurulmuş bir suç, gizem-gerilim filmi. Yönetmenliğini Graham Moore’un yaptığı Amerikan filmini Oscar ödüllü senarist Graham Moore yönetti. Film yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması.

Senaryosu Graham Moore ve Johnathan McClain tarafından kaleme alınan yapımın başrolünde Oscar ödüllü oyuncu Mark Rylance yer alıyor. Filmde ünlü aktöre Zoey Deutch, Dylan O’Brien, Johnny Flynn, Nikki Amuka-Bird, Simon Russell Beale ve Alan Mehzizadeh gibi başarılı oyuncular eşlik ediyor. Filmin yapımcılığını ise Focus Features üstlendi.

Filmin konusu kısaca şu şekilde: Londra’nın dünyaca ünlü caddesi Savile Row’da takım elbise yapan terzi Leonard, yaşadığı kişisel bir trajedinin ardından Chicago’ya gider. Burada küçük bir terzi dükkânı işletmeye başlayan Leonard, gangster bir aileye kıyafet dikmeye başlar. Bir gece, iki katil Leonard’ın kapısını çalar, ondan bir iyilik isterler ve Leonard tehlikeli bir aldatma ve cinayet vakasıyla baş etmek zorunda kalır.

Dünya prömiyeri 14 Şubat 2022 tarihinde 72. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde gerçekleştirilen film, mart ayında Amerika’da gösterime girdi. Sinemaseverlerden olumlu eleştiriler alan film, Rylance’ın performansı ve Moore’un senaryosunun yanı sıra prodüksiyon tasarımı ve sinematografisiyle de adından söz ettirdi.


MURDER MY SWEET (1944)

IMDB: 7.4

 Amerikalı polisiye yazarı ve senarist Raymond Chandler’ın 1940 yılında yayınlanan Farewell, My Lovely (Ülkemizdeki adıyla Elveda Sevgilim)romanından uyarlanan Murder, My Sweet Edward Dmytryk tarafından yönetildi. İlk yönetmenliğini 1935’de yapan Dmytryk 50’li yılların önemli yönetmenlerinden biridir. Filmin yapımcısı Adrian Scott ve senaryo yazarı John Paxton daha sonra Dmytryk ile başka projelerde de çalışmıştır. Yapım, Chandler polisiyelerinin ünlü özel dedektif karakteri Philip Marlowe’un beyaz perdede ilk göründüğü filmdir.

Murder My Sweet’te komedi ve müzikal filmlerdeki rolleriyle ünlenen Dick Powell, sarışın kötü kız rolleriyle tanınan Claire Trevor ve bu filmle jübilesini yaparak sanat hayatından çekilen Anne Shirley’i görmek mümkün. 

Gelelim filmin konusuna; ilk sahne, Los Angeles’ta bir polis merkezi, polislerce sorgulanan kişiyse özel dedektif Philip Marlowe’dur. İşlenen birkaç cinayetten sorumlu tutulan dedektif olanları film boyunca detaylarıyla anlatır. Her şey Malloy adlı eski bir mahkûmun Marlowe’dan yedi senedir görmediği eski sevgilisi Velma’yı bulmasını istemesiyle başlamıştır. Kayıp kadını aramak için ipuçlarını takip eden Marlowe’un yolu bir akıl hastanesine kadar ulaşır. Hikâyeye çalınan değerli yeşim bir kolye de eklenir. Bir adam on beş bin dolar fidyeyi teslim etmesini isteyerek Marlowe’u arar. Özel dedektif başına gelenleri anlattıkça pek çok karmaşık ilişki açığa çıkacaktır.

Tüm Dedektif Dergi okurlarına iyi seyirler.

Yeni Çıkan Kitaplar

KÖR KANUN

Yazarları: Emrah Poyraz & Ulaş Özkan

Yayınevi: Mylos Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 344

Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan’ın ortaklaşa kaleme aldığı “Kör Kanun” geçmiş ve geleceği bağlayan muhteşem kurgusuyla Türk polisiye edebiyatına çok kuvvetli bir dönüş yaptılar.

Başkomiser Zeynel ve ekibi Tokat’ın Zile ilçesinde işkence edilerek öldürülen bir adamın cinayetini araştırmaya başlar. Seri bir şekilde devam eden cinayetlerin geçmişten gelen bir hesaplaşmayla bağlantılı olduğu anlaşılır. Öldürülen herkesin aynı olayla bir çeşit ilgisi vardır ve katile ulaşmak da bir o kadar zorlaşıyor gibidir.

Son sayfasına kadar gizem unsuru azalmayan bu taşra polisiyesini elinizden bırakamayacaksınız.


DARK DEDEKTİF 1 / SUÇ ÖYKÜLERİ

Hazırlayan: Gencoy Sümer.

Yayınevi: Dark İstanbul

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 280

“Polisiye suçla başlar. Ama iş orada bitmez. Suçun yanında muamma niteliğinde bir entrikanın da olması gerekir. Ve tabii en sonda okuru şaşırtan bir çözümün de…

Dark Dedektif’teki öykülerde bu özelliklerin hepsi var. İnsanoğlunun karanlık yanını anlatan bütün bu gizemli olayların yaşandığı yer İstanbul.

Kadim şehirdeki en huzurlu semtlerin, en sevimli mekanların nasıl bir tekinsizlikle dolu olduğunu görmek, tek kelimeyle ürpertici. Hiç ummadığınız bir kişinin katil çıkması ise korkunç… Dark Dedektif’teki suç öykülerini keyifle okuyacaksınız.” (Tanıtım Bülteninden)

Ağustos ayının sürpriz polisiye kitabı Suç Öyküleri alt başlığıyla çıkan Dark Dedektif oldu. Tamamı Dedektif Dergi yazarları tarafından yazılan suç öykülerinden oluşan kitabı hazırlayan ise, dergimizin genel yayın yönetmeni Gencoy Sümer.

Kitapta şu yazarların öyküleri yer alıyor: Gamze yayık, Gencoy Sümer, Emel Aslan, Funda Menekşe, Murat Yüksel, Tuğba Turan, Yeşim Yörük, Orçun Yenilmez, Nurhan Işkın, Esra Gürel Şen, Uğur Arık, Derin Gezmiş, İzzet Otru ve Güneş Barguş.


WOODSTOCK’A SON OTOBÜS

Yazarı: Colin Dexter

Yayınevi: Mylos Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 256

Ünlü İngiliz polisiye yazarı Colin Dexter’ın en iyi polisiyeler arasında gösterilen serisinin ilk kitabı “Woodstock’a Son Otobüs” Türk okuyucularıyla buluştu.

Yazarın 13 romandan oluşan bu kült Başkomiser Morse serisinde, Morse ve güvenilir yardımcısı Başpolis Lewis’i, Oxford’da işlenen cinayetlerin peşine düşerken izliyoruz.

Hala tazeliğini koruyan serinin ilk ve en özel romanından büyük keyif alacağınıza eminim. Polisiye tutkunları mutlaka kütüphanesinde yer vermeli!


KABUS

Yazarı: Aras Gençtürk

Yayınevi: Mahzen

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 320

Türk polisiye edebiyatının taze kalemlerinden Aras Gençtürk’ün ilk romanı “Kabus” Mahzen Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

“Şehirden uzakta izole bir yaşam süren gazeteci Ogün’ün hayatı garip bir adresten gelen elektronik postayla değişir. İlk başta kendisine bir ihbar e-postası geldiğini zanneder, fakat durum hiç de öyle değildir. Gelen e-posta Ogün’ün hayatını beklemediği kadar tehlikeli bir olaylar döngüsünün içine çekecektir. Geçmişinde psikolojik sorunlar yaşayan Ogün, gelen bu e-posta ile paronayaklaşır, ardından korkunç ve ürpertici olayların dehlizine ilk adımı atar.” (Tanıtım Bülteninden)

Yeni kalem arayışı içerisindeyseniz Aras Gençtürk’ün bu gerilim dozu yüksek ve kurgu bakımından oldukça tatmin edici romanına şans vermenizi öneririm.


MODA CİNAYETLERİ – Julia 80: Bir Krimonoloğun Maceraları

Yazarı: Giancarlo Berardi

Yayınevi: Mylos Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Polisiye edebiyatın belki de en meşhur kriminoloğu Julia’nın maceraları, her ay Mylos Kitap ile okuyucularla buluşuyor.

Ünlü İtalyan polisiye çizgi roman serisi Julia, hala tüm dünyada polisiye ve çizgi roman severler tarafından ilgiyle takip ediliyor. Giancarlo Berardi tarafından 1998 yılında yaratılan serinin kahramanı Julia Kendall, New Jersey’de yaşayan genç bir suç uzmanıdır . Hollyhock Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Julia bulunduğu yerde polise serbest danışmanlık yapmakta ve her çeşit vakada yardımcı olmaktadır.  Böyle olunca da kahramanımız Julia, kendisini sürekli tehlikeli ve aksiyon dolu olayların ortasında bulur. Serinin bu macerası ise Paris’te geçiyor. Julia, Fransız Kriminoloji Derneği’nin davetlisi olarak, Paris’e gider. Burada ünlü bir manken olan kız kardeşi Norma’yı da uzun bir süreden sonra ilk defa görecektir. Ancak Norma’nın da yer aldığı bir defile sırasında bir manken feci bir şekilde yakılarak öldürülür. Vaka üzerinde çalışan Komiser Treffel, hemen Julia’dan yardım isteyecek ve iki kardeş için de macera başlamış olacaktır.


KAVGAZ: ÇANTACI

Yazarı: Algan Sezgintüredi , Mesut Demirbilek

Yayınevi: April Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 288

Polisiye edebiyatın güçlü kalemi Algan Sezgintüredi ve emekli suç araştırmaları müdürü Mesut Demirbilek’in ortaklaşa kaleme aldıkları, gerçek olaylara dayanan serinin ilk kitabı ”Kavgaz: Çantacı” April Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı.

“1987.
Darbenin üzerinden yedi sene geçmiş.
Tarihe geçecek denli sert bir kış, ardından feci sıcak bir yaz.
Bu arada…
Şan Sineması yakılıyor.
Silahlı soygunlar, suikastlar, baskınlar, tutuklamalar, grevler yaşanıyor.
Mehmet Terzi, San Francisco maratonunu kazanıyor.
İshal, tifo, menenjit, sarılık salgınları memleketi kavuruyor.
Mihail Gorbaçov göreve başlıyor.
Gordon Milne geliyor.
Milli Takım ikinci kez İngiltere’den sekiz yiyor.
Montajı Türkiye’de yapılan ilk F-16, törenle uçuruluyor.
Genel seçimlerde ANAP 292, SHP 99 ve DYP 59 milletvekilliği kazanıyor.
Bir de yirmi iki yaşındaki akademi mezunu Komiser Yardımcısı Mutlu Kavgaz, İstanbul Cinayet Büroda göreve başlıyor.
Ortada kesik bir el var.
DNA analizi yok, bilgisayar yok, cep telefonu yok, internet yok, olay yerinde eldiven kullanmak hiç yok…
Çaba var, zekâ var, hatalar gırla, azim başrolde.

Başarılı karakter yaratımı ve her karaktere özgü hikâyeleriyle son derece zengin ve heyecan dozu yüksek bu romanı okuduğunuzda serinin devam kitaplarını sabırsızlıkla bekleyeceğinize eminim.


ÖLÜMÜN KIYISINDA

Yazarı: Gençosman Denizci

Yayınevi: Hayat Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 304

Yeni romanı “Ölümün Kıyısında” ile toplumumuzun en büyük yaralarından biri olan kadına şiddet ve uyuşturucu madde bağımlılığı konularını gündeme getiren yazar Gençosman Denizci, temiz anlatımı ve akıcı kurgusu ile yine dikkat çekiyor.

Başkomiser Fatih ve ekibi yine iş başında. Yıllardır eşine şiddet uygulayan ve son eyleminde de onu hastanelik eden bir adam,  evinde öldürülmüş halde bulunur .Bunun üzerine Başkomiser Fatih ve ekibi olaya dahil olur.

Film tadında ve son sayfasına kadar elinizden bırakamayacağınız bu romanı mutlaka okuma listenize ekleyin.


MANŞETTEKİ CİNAYET

Yazarı: Osman Aysu

Yayın Evi: Dark İstanbul

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 288

Uzun bir aradan sonra yeniden okuyucuları ile buluşan yazar Osman Aysu, yeni romanı “Manşetteki Cinayet”te aşk ve polisiyeyi enfes bir şekilde harmanlıyor.

“Duyduklarımın etkisinde kalmıştım. Suikast girişimi, babamı tekerlekli sandalyede yaşamak zorunda bırakmıştı. “Size ateş̧ açanlar yakalandı mı?” diye sordum. Babamın suratı asılırken cevap nedense annemden geldi: “Hayır kızım. Polis olayı aydınlatmak için çok çalıştı ama hiçbir sonuç̧ elde edilemedi. Faili meçhul bir dosya olarak kaldı.” “Biraz tuhaf değil mi? Bu denli ünlü bir adamı öldürmeye kalkışanlar nasıl olur da yakalanmaz ve dosya kaldırılır?” diye söylendim. Annem cevap vermedi, sadece babama kısa bir bakış̧ attı. Bu defa anneme sordum: “Peki Fazıl Bey babamla ilgilendi mi?” Elimde olmadan içimi kıskançlık hissi kapladı. Genç̧, yakışıklı ve zengin bir adamdı. Kim bilir hayatına kaç̧ kadın girmişti. Bunu kabullenmek zorundaydım. Yine de içimde kök salan kıskançlık duygusunu kolay yenemedim. Benim için o ilkti. Onun son sevgilisi olacaksam, bunun en az onun ilkim olması kadar kıymetli olacağına karar verdim. Batu’nun geçmişine değil ikimizin geleceğine odaklanmalıydım.”

Polisiye edebiyatımızın tartışmasız en üretken yazarlarından Osman Aysu’nun yeni romanı da diğerleri gibi daha çok konuşulacağa benziyor.


METAVERSE CİNAYETLERİ

Yazarı: Banu Akeloğlu

Yayınevi: Dark İstanbul

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 152

İlk kitabı ‘Çünkü’ ile Türk polisiye edebiyatına sağlam bir giriş yapan yazar Banu Akeloğlu’nun son kitabı “Metaverse Cinayetleri” gerek kurgusu gerekse hikayesi ile oldukça eğlenceli ve cesur.

“Anestezi uzmanı Kutay asosyal ve bekar bir adamdır. Tek arkadaşı Dr Kemal’dir. Bir gece Kutay vakit öldürmek için sanal gerçeklik gözlüğünü takar ve metaverse evrende gezinir. Sosyallikten kaçış için kullandığı bu evrende bir gece birine sinirlenir ve nasıl olsa gerçek değil diye adamı öldürür ve sistemden çıkar. Fakat ertesi gün gazetelerde aynı adamın cinayet haberi ile karşılanca şok geçirir. Çareyi kaçmakta gören Kutay, yaşadığı yoğun stres altında bir adamı da arabasıyla eziverir. Panik halinde adamı evine götürür ve orada iyileştirir. Adının Nakip olduğunu öğrendiği adam ise işlediği bir cinayeti itiraf eder. Üstelik öldürdüğünü söylediği isim sanal ortamda Kutay’ın öldürdüğünü düşündüğü adamın ta kendisidir!”

Türk polisiye edebiyatında bu romanıyla da güçlü bir iz bırakacak olan Banu Akeloğlu yeni nesil yazarlar arasında oldukça dikkat çekiyor.


EVVEL ZAMAN KOLEKSİYONCUSU

Yazarı: Kayahan Demir

Yayınevi: Genç Timaş

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 128

Dedektif Milas ve “Şifreli Dosyalar” ekibinin maceraları devam ediyor. Kayahan Demir’in yeni polisiye romanı “Evvel Zaman Koleksiyoncusu” Genç Timaş etiketiyle raflarda yerini aldı.

Hikaye, Dedektif Milas’ın da bir zamanlar matematik öğretmeni olan Kemal Tufan’ın intihar süsü verilen cinayeti ile başlıyor. Milas ve ekibinin soruşturmaları esnasında çözmek için uğraşacakları şifreli oyunlar, yer yer bırakılmış kanıt niteliğindeki mektup ve fotoğraflar, Kanuni Sultan Süleyman Han ile Mâkbul İbrahim Paşa’nın hikayeleri ekibi emin adımlarla katile yaklaştırır

Özellikle tarih ve polisiye harmanından hoşlananlar için enfes bir roman.


KANLI DOSYALAR

Yazarı: Aydın Benli

Yayınevi: Kitap Müptelası Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 200

Türk polisiye edebiyatına farklı bir soluk getiren yazar Aydın Benli’nin baş kahramanı Komiser Hakan Aydın ve Ankara cinayet büro dedektiflerinin öykülerini anlattığı romanı “Kanlı Dosyalar” ikinci baskısı ve yeni kapağı ile raflarda yerini aldı.

“Kan kokusu beynimin derinliklerinde bilinçaltımı tırmalıyor, cinayet dosyaları da cinayetler gibi kanlı.’’ Kahramanımız Ankara Cinayet Masası Komiseri Hakan Aydın’ın 2014 yılında Ankara’da başlayan cinayetleri çözmesini anlatıyor. Cinayetlerin izlerini takip edip, aklın ve mantığın almadığı cinayet dosyalarını, kendine has yöntemlerle nasıl çözdüğünü, sürükleyici ve derin konularla anlatıyor.  Bazen seri katilin peşinde, bazen planlı cinayetlerin izinde… Kimi zaman kusursuzca planlanmış yer altı dünyasının işlediği cinayetleri konu ediniyor. Hakan Aydın, ekip arkadaşlarıyla cinayetlerin derinliklerine dalıyor, Sürükleyici Ankara polisiyesi tadında bir roman. Ankara’da cinayet var!

Bu sürükleyici romanı türün meraklıları okuma listesine gönül rahatlığıyla alabilir.

MAJORANA KAYIP: BİR BİLİM ADAMININ KAYBOLUŞUNUN FELSEFİ POLİSİYESİ

Kitap ismi: Majorana Kayıp
Orijinal adı: La Scomparsa di Majorana
Yazarı: Leonardo Sciascia
Çeviren: Merih Cemal Taymaz
©Dipnot Yayınları, 2019, Birinci baskı, 2021.

İtalyan ve Alman faşizmlerinin ve Amerikan demokrasisinin ‘savunma hassasiyetlerinin’, ‘beka sorunlarının’ ayyuka çıktığı bir dönemin, Manhattan Projesi’nin, Hiroşima’nın ve Nagazaki’nin, Shakespeare’in soneleri ve başka şiirler, başka oyunlarla da resmedilen cepheden görünüşü. Bu kitabın bir ‘felsefi polisiye’ olduğunu da not düşelim, Sciascia’nın kendi adlandırmasına uyarak. (Arka kapaktan)

Benim gibi fizik ilmiyle ilişkisi lisede gördüğünden öte olmayan birisi için kimdir ya da nedir bu Majorana? Ettore Majorana 1906 Sicilya adasının Katanya şehrinde doğmuş bir fizik teorisyenidir. Majorana denklemi ve Majorana fermiyonu terimleriyle bilim tarihinde yerini almış, çağının bilim adamları ve meslektaşlarının nitelendirmesiyle bir ‘dahi’dir.

Neymiş bu Majorana fermiyonu derseniz kendi karşıt parçacığına sahip olan fermiyon’muş. Nasıl yani?

BüyükHadron Çarpıştırıcısı (Large Hadron Collider-LHC)’nı duymuşsunuzdur. Dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık çarpıştırıcısı ve dünyanın en büyük makinesi. Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) tarafından inşa edildi. Cenevre yakınlarında, Fransa-İsviçre sınırının altındaki 27 kilometre uzunluğunda ve derinliği 175 metreyi bulan bir tünel boyunca uzanır. Peki ne yapar? Einstein’ın meşhur E=mc2 denklemiyle oynayarak, maddeyi enerjiye ve sonrasında o enerjiyi de tekrardan farklı madde türlerine çeviriyor’muş. Majorana’nın tanımını yaptığı fermiyonlar ve bir de bozonlar var. Hadronlar bu ikisinin kesişim kümesi gibi. Ben beynimi yakmadan bu kadarını anladım, gerisi Nikola Tesla ve Elon Musk’ın işi. Şimdilik bu bilgiyi şuracığa bırakırken acaba ‘Tüm bunları niye anlattın?’ diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

***

Şu anda Majorana hakkında yazılmış bir kitap hakkında konuşuyor olmamızın sebebi bu müthiş fizikçinin birdenbire ortadan kayboluşu. Kendisi tam 25 Mart 1938 günü, yükselen Nazi faşizminin II. Dünya Savaşı’nı başlatmak üzere olduğu o günlerde, Palermo’dan Napoli’ye giden bir vapura biniyor ve çeşitli teoriler ya da iddialar olsa da onu bir daha canlı gören olmuyor.

Leonardo Sciascia bir gazeteci ve bu kitabını 1975 yılında, önce makaleler halinde La Stampa gazetesinde yayınlıyor. Kitaptan anlıyoruz ki Majorana’nın (bilinen) hayatı ve kişiliği de, üzerinde çalışmalar yaptığı fizik bilimi gibi engin ve gizemli.

***

Google’a ‘Quantum computer Majorana’ yazalım bakalım. Çıkan makalelere bakarak bu bilim adamının dünya üzerinde yaşadığı bilinen kısacık 32 yıl boyunca fizik ilmine yaptığı katkıların nasıl da günümüze tesir ettiğini hatta geleceğimizi şekillendireceğini görebilirsiniz.

Şimdi geçmişe, Majorana’nın kayboluşundan bir buçuk yıl sonrasına, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan 2. Dünya Savaşı’na gidelim. Öyle bir dönem ki, Müttefikler, çılgın bir yıkıcılıkla ilerleyen Hitler’i durdurmak için o zamana kadar yapılmamış bir bomba inşa etmeye çalışıyorlar. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş fizikçiler, Amerika’da çölün ortasında, Manhattan Projesi isimli ‘top secret’ projede Robert Oppenheimer (Atom bombasının babası denen fizikçi, 1904-1967) önderliğinde atomu parçalamak için uğraşıyorlar. Bunlar, amaçları Hitler’i durdurmak olduğu için bombayı, insanlığın iyiliği adına yaptıklarını düşünüyor olabilirler.

Öte yandan Hitler, sadece Avrupa’ya değil dünyaya hükmetmek ve 1000 yıl sürecek diye iddia ettiği ama 12(!) yıl süren saltanat dönemi 3. Reich’ı sonsuza kadar var edebilmek niyetindeydi. Onun mahiyetinde bulunan fizikçiler de kendilerine göre yüce bir amaç için atomu parçalamaya uğraşıyorlardı. (Şimdi fark ettim ki yüce amacın yüceliği nereden baktığına göre değişiyormuş!)

Ettore Majorana böyle bir ortamda, en kanlı bıçaklı iki futbol takımının arasındaki bir derby maçına zorla götürülmüş takım tutmayan kişiydi.  Tarafsız kalamayacağını da hangi takımın tribünine oturursa otursun o takım yenildiği zaman diğer takımın taraftarlarından dayak yiyeceğini de biliyordu. Ve puf! Ortadan kayboldu.

***

Majorana Kayıp’ta kimler ve neler yok ki? Yaşayan kişilerden Enrico Fermi (1901-1954, ilk nükleer reaktörü tasarlayan İtalyan fizikçi), Mussolini-Il Duce (1883-1945, Eski İtalyan Faşist Başbakan), Hitler(1889-1045, Eski Alman Diktatörü), Giovanni Gentile (1875-1944, İtalyan Filozof), Francisco Franco (1892-1975, Eski İspanya Diktatörü), Otto Hahn (1879-1968, Alman Kimyager), Niels Bohr (Nobel ödülü sahibi Danimarkalı fizikçi), Albert Einstein (1879-1955, Dünyanın en meşhur fizikçisi), Werner Heisenberg (1901-1976, Belirsizlik ilkesini bulan Alman fizikçi), Ernest Rutherford (1871-1937, Yeni Zelandalı-İngiliz Nobel kimya ödüllü deneysel fizikçi)…

Hayal ürünü kişilerden ise, Edgar Allan Poe’nun Morg Sokağı Cinayetleri hikayesinin kahramanı Charles Auguste Dupin, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde kitabının kahramanı Profesör Cottard…

1938’de Fermi Majorana’nın kayboluşundan sonra şunları söylüyor: “Çünkü anlıyor musunuz, farklı düzeylerde bilim adamları vardır yer yüzünde. Ellerinden gelenin en iyisini yapan ama yine de pek uzağa gidemeyen ikinci ve üçüncü seviyede bilim adamları. Ellerinden gelenin en iyisini yapan, çok önemli, bilimin gelişmesi için temel öneme sahip buluşlara imza atan birinci seviyede bilim adamları. Bunların yanı sıra bir de Galileo ve Newton gibi dâhiler vardır. İşte Majorana da onlardan biriydi. Majorana dünyada başka hiç kimsede olmayan şeye sahipti; ama ne yazık ki başka herkeste kolayca bulunabilecek bir şey eksikti onda: sağduyu.” (Kitaptan, s. 104-105)

***

Sciascia’nın makaleleri 1975 yılında basılma aşamasına geldiğinde, Eduardo Amaldi (1908-1989, İtalyan Fizikçi) bir itiraz yazısı kaleme alarak 5 Ekim 1975’te L’Espresso’da yayınlar. Onun peşinden yine Sciascia 24 Aralık 1975’te La Stampa’da itiraza itiraz makalesi yayınlar. Kitabın sonunda bu iki makaleyi de bulabilirsiniz.

***

1932 yılında (+) yüklü olduğu bilinen protondan başka yük taşımayan nötr bir parçacık olan nötronu keşfeden ilk kişi Majorana olur. Ustası veya hocası diyebileceğimiz Enrico Fermi bu buluşunu makale olarak yayınlaması için Majorana’yı teşvik eder. Fakat Majorana kabul etmez. James Chadwick (1891-1974, İngiliz Nobel ödüllü fizikçi) nötronun varlığıyla ilgili makalesini 1932’de yayınlar ve 1935 yılı Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülür. Sadece bu bilgi bile inatçı bir dehanın neden ardında intihar mektupları bırakarak ortadan yok olmasına rağmen hakkında pek çok spekülasyon yürütüldüğüne dair bir ipucu veriyor bize.

Kitap herhangi bir polisiyede olabileceği gibi katilin ya da hırsızın yakalanması gibi Majorana’ya ne olduğuna dair herhangi bir sonuca varamıyor tabii ki ama Sciascia, kitabını ‘felsefi polisiye’ diye tanımlıyor. Andrea Le Moli’nin 20 Kasım 2019 tarihli makalesinin ismi, “Mistero, Ragione, Verita, la ‘filosofia di Leonardo Sciascia- Gizem, akıl ve gerçek, Leonardo Sciascia’nın felsefesi” yazarımızın bakış açısını özetler gibi.

Giorgio Agamben (1942-, İtalyan filozof) Sciascia’nın kitabından 43 yıl sonra, 2018’de bir kitap yazıyor: “Che cos’ è reale- Gerçek nedir?” Şöyle diyor kitabında: Sciascia, Majorana’nın ortadan kaybolma ve fiziği terk etme kararının Fermi’nin araştırmasının atom bombasına yol açacağını fark etmesi olarak ele alıyor ama bu hipotez fizikçiler tarafından hep reddedildi. Kitap Majorana’nın ‘Fizik ve Sosyal Bilimlerde İstatistiksel Kuralların Değeri’ isimli makalesini inceleyerek bu çok-olasılıklı evrende Majorana’nın kendini gerçeğin ne olup ne olmadığına dair şifreleyerek ortadan kaybolduğu gibi bir hipotezi ortaya atıyor. Bunu yaparken de fizikçi, bilimde hala cevabı bulunamamış o soruyu arkasında bırakıyor ki o da kitabın başlığıdır: Gerçek nedir?” (Kitabın tanıtımından)

***

Bir kuantum fizikçisinin ortadan kayboluşunun bundan daha az gizemli olması kabul edilemezdi zaten. Sciascia’nın kendi deyimiyle Türkçeye ‘felsefi polisiye’ olarak çevrilen ve kitabın arka kapağında yer alan tanımın orijinali, ‘mistero filosofico- felsefi gizem’ midir acaba diye merak ettim. Merakıma yenik düşüp, kitabı Dipnot Yayınları için Fransızcasından çeviren Sayın Merih Cemal Taymaz’a sordum. Sciascia’nın kitaplarını Fransızcaya çeviren en önde gelen çevirmenlerden biri olan Mario Fusco’ya bağlı kaldığını ve çevirmenin ‘felsefi polisiye’yi tam olarak şu tanımla karşıladığını öğrendim: “un roman policier philosophic”. Taymaz da “Kitabın, kendi hikayesinin sınırları içerisinde bir ”mystère” barındırdığı doğru,” diyerek benimle aynı fikri paylaşıyor.

***

Majorana önümüzdeki herhangi bir tarihte The Prestige (Christopher Nolan, 2006) filminde David Bowie’nin canlandırdığı Tesla’nın gizemli şapkaları gibi bir anda ortaya çıkıverirse, kendi adıma konuşayım, hiç şaşırmam.

STRANGER THINGS: POLİSİYE-KORKU-GERİLİM-GENÇLİK- SİZ NE İSTERSENİZ O DİZİSİ

0

#Dikkat bu yazı fena halde spoiler içerebilir#

Dizi Künyesi: Stranger Things

Başroller: Millie Bobby Brown, Finn Wolfhard, Winona Ryder

Sezon: S1, 8 bölüm, 15 Temmuz 2016

             S2, 9 bölüm, 27 Ekim 2017

             S3, 8 bölüm, 4 Temmuz 2019

             S4, Volum 1, 7 bölüm, 27 Mayıs 2022

                    Volum 2, 2 bölüm, 1 Temmuz 2022 (henüz yayınlanmadı)

Yazar ve yönetmen: Matt Duffer& Ross Duffer aka Duffer Brothers

Yayınlandığı platform: Netflix

IMDb puanı: 8.7

Dizinin yaratıcılarının Matt ve Ross Duffer isimli  tek yumurta ikizi kardeşler olduğunu öğrenince bende farklı bir ışık yandı. Aklıma The Wachowski Brothers (artık brothers değil, biri Lana diğeri Lilly Wachowski isimli iki transgender) ve Matrix filmleri geldi ister istemez. The Matrix’i sinemada izleyen şanslı kişilerdenim elbette.  Ve ilk üç filmini 2003-2004 yıllarında oğluma bakmak üzere izinliyken arka arkaya defalarca izlemiştim. Bir ara da “Çok komik aslında bu filmler ya! Çekerken de ne kadar eğlenmişlerdir kim bilir!” diye düşünmüştüm.

Dinden referans alan bir seçilmiş bir kişilik olan Neo (The One)’nun isteksiz önderliğinde, acaba makinelerin gazabından kurtulacak mı diyerek yüreğimiz ağzımızda izlediğimiz insanlık, Matrix’i yaratacak kadar ileri seviyede bir teknoloji varken ankesörlü telefondan ışınlanıyorlardı, beyinlerine Kung-fu’yu disketlerden yüklüyorlardı ve uzay gemileri bildiğin sarsılınca zangır zangır titreyen tenekedendi! Gülmemek mümkün değildi ama filmi o kadar büyük bir ciddiyetle ve büyük paralarla çekmişlerdi ki gülmek şöyle dursun, gözlerinizi kocaman açarak ekrana kilitlenip bakakalıyordunuz.

Gelelim Stranger Things’e… Bence Wachowski’ler gibi hikâye ve senaryo dehası olan bu ikizler de bir film ya da dizi yazmadan önce içeriğine neler koymak istediklerini alt alta sıralıyorlar. Mesela S.T.’de neler var bir bakalım:

Gençlik

Gençlik aşkları

Ergenlik

Dönem (80’ler)

Gençleri asla anlamayan salak ebeveynler

Polis(iye)

Sarsak bir polis memuru

Tuttuğunu koparan bir bekar anne

Kayıp çocuklar

Ölümler

Korku

Gerilim

Komünist Ruslar

Soğuk savaş

Beceriksiz  Amerikan ordusu

Geçmişi bilinmeyen süper güçleri olan ve kod isimli bir genç

Devletin süper gizli laboratuvarı

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklar

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara yapılan gizli deneyler

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara kötü davranan kötü bilim insanları

Öteki ve kötü bir dünyaya (The Upside Down) açılan kapı

Öteki ve kötü bir dünyadan gelen kötü niyetli kötü yaratıklar

Şimdi bunların hepsini katınca aşure gibi harikulade bir şey de pişirebilirsiniz veya tatlı-tuzlu-ekşi iğrenç bir çorbaya da dönüştürebilirsiniz. İşte aşure olabilmesi için gerekli şey Duffer Brothers’un dehası.

80’ler o kadar sinematografik bir dönem ki. Herkes adeta Andy Warhol’culuk oynar gibi rengârenk geziyor zaten. Biraz da dizi için abartılmış kıyafetler, paçası kıvrılmış taş yıkama kotlar, bandanalar, kabarık saçlar, korkunç renkli makyaj ve aerobik kıyafetlerini gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Ama bu güllük gülistanlık gibi görünen ergen hayatına, gençleri asla anlamayan ve dinlemeyen ebeveynleri de ekleyelim lütfen. Ergenliğini 80’lerde yaşamış biri olarak söylüyorum bunu size.

Ne diyor Michelle Obama “Kızlarımdan çok şey öğrendim.” 80’lerden bu yana geçen 40 yılda sadece çocukların ebeveynlerinden bir şeyler öğrenebileceği miti yıkıldı hele şükür. Artık ebeveynlerin de çocuklarından bir şeyler öğrenebileceğini kabul etme zamanı. Ama o zamanlar ebeveynler ciddiydi (ciddi derken anladınız siz onu), gençlerse çok havai.

“Ben 19 yaşındayım anne, saçıma istediğim şeyi yaptırırım sen karışamazsın!” diyen oğlumdan dünyanın kendi zevkleri etrafında dönmediğini anlayan ebeveynlerden biri oldum geç de olsa. Anne-babalık her şeye karşı çıkmak değil, izin vererek kontrol etmekten de geçiyormuş meğer.

S.T.’de, gençler, paralel dünyadan gelen kötülük, Ruslar, canavarlar ve benzerleriyle uğraşıyorlarsa ve anneleri hâlâ onları anlamamakta direniyorsa ne olur? Hayali kasabamız Hawkins’in ve dahi dünyanın sonu gelebilir! Ne zamanki anne-babalar İngilizce deyimiyle ‘give a shit about what the children think’ yani çocuklarının fikirlerini önemseyecekler, o zaman dünya kurtulabilecek.

Bütün bunlar absürt-komediye bir adım kalmış bir hikâyeyi bütün ciddiyetiyle kameraya yansıtabildiğiniz zaman ve o hikâyede yarattığınız ‘universe-evren’den hiç taviz vermediğiniz zaman böyle ilginç bir diziye dönüşüp tüm dünyada merakla beklenebiliyor.

Dizinin Türkçesi ‘daha ilginç/garip şeyler’.  Çünkü siz bazı ‘garip şeyler’ izlemiş/yaşamış olabilirsiniz ama buradaki her şey ondan daha garip olacak,  diyor yönetmen ikizler izleyiciye.

Duffer Brothers, etkilendikleri filmlerin arasında Freddy Krueger filmleri, Hellraiser (1987), Carrie (1976), IT (1990) filmlerini sayıyorlar. Etkilendikleri yönetmenlerin arasındaysa Wes Craven, Steven Spielberg, John Carpenter, George Lucas ve tabii ki yazar-senarist Stephen King yer alıyor.

***

Twitter’daki @Stranger_Things hesabından 17 Şubat 2022’de sararmış bir dosya kağıdına daktiloyla yazılmış “Hi nerds*! Do you copy**?- Selam inekler! Anlaşıldı mı?” diye başlayan bir mektup görseli paylaştılar. Duffer Brothers bu mektupta, Sezon 4’ün sonun başlangıcı, Sezon 5’inse son sezon olacağını hayranlarına duyurdular.

Nerd’ler olarak, biz de 1 Temmuz’da yayınlanacak 2 bölümü ve 5. Sezonu iple çekiyoruz, diyerek cevap verelim madem.


*nerd: Türkçeye inek olarak çevrilen ama genellikle ortaokul ve lisede çok güzel veya yakışıklı olmayan ve okulun popüler tipleri arasına giremeyen, daha çok bilim ve/ya sanatla ilgilenen gençlere diğer popüler gençler tarafından takılan aşağılayıcı takma isim. Fakat dizide zeki ve “nerd” diye yaftalanan çocuklar kahraman oldukları için tüm nerdlere selam çakıyor Duffer Brothers.

**Telsiz kullanılırken sorulan “anlaşıldı mı” sorusu.


KORKULARIM VAR BENİM-2

4. BÖLÜM

İKİ GÜN SONRA

Kafamın içinde uğuldayan tanıdık bir melodi yankılanıyor. Uyuyor muyum, uyanık mıyım bilmiyorum. Gözlerim belli belirsiz aralanırken zihnim kendine geldi. Geldi de bir de ben kendime gelsem. Çalan telefonumdu tabi. Bugün hafta sonu değil mi? Bu sıçtığımın hayatında düzgün bir şekilde uyuyamayacak mıyım ben, yoksa bunların hepsi bir rüya mı? Bok rüya! “Kalk hadi kalk!” diyerek gerçeği yüzüme çarptım. “Tatil lan bugün, tatil,” diye içimden bir feryat koptu ama benden başka duyan yoktu tabii. Telefon son kez çalıp umudu kesti ve  sustu. Bir daha çalacağı için kıpırdamıyordum, bir iki dakika gözlerim açık durdum. Mesanem öyle dolmuş bir de o baskı yapıyordu arada. Hayatın anlamı, uyku, hayat, yaşadığım günler, son cinayet soruşturması film şeridi gibi gözlerimin önünden akarken, telefon bir kez daha çalmaya başladı. Okkalı bir küfür savurup zor bela kalktım yataktan. Kalkmasam ne olacaktı, altıma işeyecektim. Tuvalete doğru hareketlenirken ister istemez  komodinin üzerinden telefonu aldım. Bilmem kaç kere aramış Bülent. Açarken tuvalete koştum.

“Alo, söyle Bülent!”

“Özür dilerim Başkomiserim.”

“Siktir et özrü, nerede ceset?” dedim.

“Leb demeden leblebi yani Başkomiserim.”

Sırıtan suratını hissediyorum. O sırada işerken vücudum rahatlıyor. “Uzatma Bülent sabah sabah,” diye ufaktan bir fırça darbesi yolladım ama alışkın tabii bünyesi kaldırıyordu eşek herifin.

“İkinci kağıtçının cesedi bulundu, hem de aynı mahalleden Başkomiserim.”

Daha donumu toplamadan “İşte şimdi sıçtık; yoksa seri katil mi lan?” dedim.

“Olabilir amirim. Gitmemiz gerekiyor. Sizi bekliyoruz.”

“Saat  kaç a**** koyayım?” Zaman kavramını iyice kaybetmiştim.

“11.30.”

İyi uyumuşum. Ama bıraksalar uyanmam 15.00’i bulurdu herhalde. “Sen neredesin?”

“Kapınızın önüne gelmeye ramak kaldı.”

“Aman ramakta kalma, geldiğinde korna çal aşağıya ineyim.”

Telefonu kapattığım gibi odaya koştum. Şu dönemde bir de seri katil işi çıktı mı al başına belayı diye içimden geçirmedim desem yalan olur. Yerde, ‘ben ne haldeyim görmüyor musun?’ dercesine büzülmüş kot pantolonumu üşümüş bacaklarıma geçirdim. Sonra gömlek buldum en ütülü olandan. Çıplak ayaklarıma geçireceğim çorapları yatağın köşesinde gördüğüm an kapı çaldı. “Ulan ne çabuk geldin?” diye Bülent’e söylenerek kapıya doğru gittim. “Ben demedim mi kornaya bas, ineceğim,” demeyi düşünüyordum ama duraksadım. Bülent bu kadar erken gelmezdi. Kapıda başka biri vardı. Açtım.

Feyyaz .

Sürprize bak! Hafta sonuna 2-0 ile başlıyorum ama mağlup olarak tabii ki. Elinde bavul öylece bakıyor bön bön.

“Ağabey, misafir kabul ediyor musun? “

“Geç lan içeri. Ne misafiri?” derken korna sesini duydum. Bülent de geldi demek.

“İki ayağımı bir pabuca soktunuz,” diye söyleniyorum.

Feyyaz bavulu ile içeri geçiyor, kapıyı kapatıyorum. Ayağıma temiz olup olmadığını bilmediğim çorapları geçiriyorum. Feyyaz öylece koltuğa postu seriyor.

“Ağabey evden attılar beni.”

“Orası belli. Hayırdır? Nedeni ne peki?”

“Kafamda kentsel dönüşümler,” diye şarkı söylüyor.

“Hay a***** koyayım, şakanın tam sırası. İyice ağzım bozuldu son zamanlarda ya. Neyse,” diye siktir ettim. Ne de olsa akşam her şeyi öğrenecektim, şimdi acele çıkmam lazımdı.

“Benim çıkmam lazım. Karnın açsa peynir ekmek var dolapta. Bak keyfine, akşam görüşürüz.” Tam çıkacakken aklıma geliyor. “Paran var mı lan?”

Minnet dolu gözlerle bakarken, “Var ağabey, sağol,” diyor.

“Aç kalma. Dışarıdan söyle olmazsa,” diyerek zor bela atıyorum kendimi dışarı.

Bülent ile hafta sonu şaşkınlığını atmadan kendimizi iki gün önceki mahallede bulduk bile. Orta sınıf insanların yaşadığı bu mahalle kozmopolit yapısı ile bana çok karışık geliyordu. İnsanların bir kısmı refah düzeyi yüksek, bir kısmı fakir denilecek seviyelerde yaşıyordu. Çoğu yeni binalar mevcut iken eski yaşam yerleri de mevcuttu ve emekli dediğimiz orta yaş kesim de mahallede fazlaydı. Aklımdaki düşünceleri siktir edip gerçeği düşüneyim deyince moralim bozuldu. Gerçekten bugün akşama kadar uyuma planları yaparken, şimdi seri katil ihtimali ile bırak uykunun kaçması, diğer geceler bile uyumama engel olabilecek bir durumun içindeydim. Bülent ile derin bir sessizliğe dalmıştık. Sessizliği bozan ben oldum.

“Sence seri katil olabilir mi? Bu cinayetle de Abdül’ün katil olmadığı belli oldu.” dedim. Bülent öylece dönüp baktı, dudak büktü. “Bence manyağın biri. Bu kağıtçılar son zamanlarda insanları çok rahatsız ediyordu biri taktı kafayı tek tek indiriyor.”

Öyle diyorsan işimiz var Bülent. Hemen bulmamız lazım bu herifi.”

“Buluruz da… Turgut amir aradı mı Başkomiserim?”

“Yok daha aramadı ama yakında arar.”

Şimdi bir de Turgut amiri dinlemek vardı. Şu davayı sarpa sarmadan bitirip işin içinden çıkmak hayırlı olacaktı benim için.  Olay yerine yaklaştığımız,  mahşeri kalabalıktan, polis otolarından ve ambülanslardan belli oluyordu. Basın da cinayetlere ilgi göstermeye başlamıştı. Bir basın aracı iki kameraman ile muhabir yayın yapıyordu. Olay mahalli geçen defa cesedi bulduğumuz yere yakındı. İki bilemedin üç sokak aşağıda kalıyordu ve çevresi gene boştu. Sapa bir boşluk, iki sokağın birleştiği noktayı kesen toprak alan ve çöp dolu konteynerler vardı.

“Geçen günkü cinayet mahalline ne kadar yakın burası. Ayrıca basın da kokuyu almış,” dedim.

“Almaz mı amirim, onlar bizden önce almış haberi baksana.” dedi Bülent.

Olay yerine şöyle bir göz gezdirdim. “Buraya bakınca gene elimizde bir şey olmayacak, katil sapa bir yer seçmiş,” diye kendi kendime söylendim.

“Benim de dikkatimi çeken ilk o oldu amirim,” diyen Bülent, Emniyet’in emektarını, bir başka emektarın, olay yeri incelemeye ait minibüsün arkasına yanaştırdı.

“Basın şimdi kağıtçı düşmanı, ırkçı saldıralar başladı diye haberler çıkardı mı yan bastığımızın resmidir,” diye konuştu Bülent.

Cevap vermedim ama haklıydı. Millet sığınmacılar konusunda hassastsı ama elimizde şu ana kadar ırkçı saldırı olduğuna dair bir ip ucu yoktu. Bunları düşünürken daracık bir alanda arabadan zor bela indik. Sokak ana baba günüydü; milleti geçebilsek de cesedi görebilsek diye insanları çekip yolumu açmaya başladım. Mahalle ve ilçe Emniyet’i bu sefer önlemini almış, şerit çekilmiş, cesedin bulunduğu alan mavi branda ile kapatılmıştı. Ben cesedin bulunduğu alana doğru giderken, Bülent benden önce inceleme yapmak için yanımdan ayrıldı. Beyaz elbiseleri içinde olay yeri inceleme ekipleri hummalı bir şekilde çalışıyorlardı. Emniyet fotoğrafçısı, elindeki makine ile resim çekiyordu. Mavi brandayı çektim, çalışanlar bir an kim bu der gibi baktı, beni görünce hepsi işine geri döndü. Gene kağıt toplayan biri öldürülmüştü. Çek-çekin içi kağıt doluydu. Ceset kendi çektiği arabanın yanına düşmüş, kan yere akmış, birikinti oluşturmuş hatta çekilen mavi brandanın altından sızmıştı. Arkası dönük, yerdeki cesedin üzerinde çalışan ekip liderinin omzuna dokundum. Hızla ayağa kalktı, iki mavi göz bana bakıyordu. Feyyaz’ın evinde gördüğüm komiserdi bu.

Beni görünce, “Siz miydiniz Başkomiserim?” dedi. Maskenin altından gülümseyen suratı belli oluyordu.

“Kolay gelsin,” deyip ben de gülümsedim. “Nedir durum?”

“Maktul bıçaklanmış, sol böbrek tarafından yarayı aldığını tahmin ediyoruz. Aşırı kan kaybı ve organ yaralanması ölüm sebebi. Ayrıca boğuşma yok, darp yok, hırsızlık yok. Detaylı durum otopsi ile belli olur.”

“Peki ölüm saati belli mi? Burada mı ölmüş başka yerden buraya mı getirilmiş?”

“Ölüm saati yakın. Bir veya bir buçuk saat arası. Ayrıca, cinayetin bu noktada işlendiğini düşünüyoruz. Cesedin başka bir yerden buraya getirildiğine ait bir bulgu henüz yok.”

Kafamı kaldırıp etrafa baktım. Burası sapa bir alandı, çöplük olarak kullanılan bir metruk alan. Katil bilerek burayı seçmiş olmalıydı. Bu da zor bir işin içine girdiğimizi gösteriyordu.

“Olay çok yeni haaa?” dedim. “Burada da kamera falan bulmak hak getire.”

“Alan bilerek seçilmiş olmalı,” diye tasdik etti.

“Katilin şurada, kalabalığın içinde olduğunu söyleyebilirim ama ispat edemem ya, ona yanarım,” dedim.

Kalabalığa baktım, bir sürü insan vardı. Samanlıkta iğne misali kimi bulacaksam gözlerimi kısıp iyice baktım. Bir şey bulamayınca, “Adli Tabip nerede? Onunla da konuşayım,” dedim.  

“Buralarda, sigara içmeye gitti,” diyerek etrafa baktı. Gençten doktoru gösterdi. “Şurada, bizim arabanın yanında işte.”

“Tamamdır, kolay gelsin. Raporunuzu bekliyorum.”

 Adli Tabip olay yeri incelemenin küçük panelvan aracına yaslanmış sigarasını içiyordu. Yanına yaklaşırken bir tane de ben yaktım. Otuz yaşlarında, yakışıklı bir adamdı Doktor. Kısa kesilmiş saçlar, dar bir surat, ince bir çene, kısa çerçeveli gözlüklerin üzerinde hokka bir burun. Onu daha önce görmemiştim, büyük ihtimal yeni düşmüştü buralara.

“Kolay gelsin,” derken sigaramı yaktım.

Kimsin der gibi baktı sonra polis şeridinin arkasında taşaklı taşaklı bu kadar rahat dolaştığım aklına gelince, “Cinayet Masası mı?” diye sordu.

“Başkomiser Cüneyt Duman,” dedim.

“Nazif Yenimolla,” diyerek elini uzattı. Aynı kararlılıkla sıktım uzatılan eli.

“Sizi daha önce görmemiştim, yeni mi geldiniz?”

“Sayılır. Türkiye’ye yeni geldim aslında.”

Sigarasından derin bir nefes çekti. O çekince ben de çektim.

“Nereden geldiniz?” diye sordum. Merak etmiştim doğrusu.

“Amerika,” diyerek okkalı bir giriş yaptı.

“Herkes buradan kaçarken siz geri döndünüz, ha. Özel bir sebebi olmalı.”

Dudak büktü. “Yok valla Cüneyt Bey. Babam zor şartlarda bizi okuttu. Çok çekti yaşarken, ben mezun olamadan da vefat etti.”

“Başınız sağ olsun.”

“Dostlar sağ olsun,” dedikten sonra devam etti. “Babam ülkesini çok seviyordu, yalan yok ben de seviyorum. Bir şans, attım kendimi ABD’ye, iyi okullarda okudum. Diplomamı aldım kalsam şartlarım da çok iyiydi ama o şartlarda beni okutup vatana millete hayırlı evlat yetiştirmek isteyen babaya vefa borcunu ödemem lazımdı. Ben de o borcu ödemek için  ülkem.”

“Gerçekten takdire şayan bir hareket,” derken karşımda ki bu adama hayran olmuştum. Bilgili, yakışıklı ve bir o kadar da olgun konuşuyordu. “Cinayet yeni işlenmiş galiba, maktul daha soğumamış,” diyerek asıl konuya giriş yaptım.

Yaslandığı arabadan dikilerek “Valla eksiği yok fazlası var, beden daha sıcacık yani tahmini süre veriyoruz ama maktulün son nefesinde gelmişiz buraya,” dedi.

Elimle kalabalığı gösterdim. “Katil o zaman şu kalabalığın içinde.”

Güldü. “Katil olay mahalline geri döner tezi mi?”

Sigarası bitmişti. İzmariti yere atmadı, ayağı ile ezip elinin içine aldı. Ben de içmeyecektim, bu ara sigara bile ağır geliyordu nedense, ağzımın içi zehir katranı gibi oluyordu. Fırlatıp atamadım, sigarayı bıraktım yansın ne kadar yanarsa.

“Bu mahallede iki gün içinde iki benzer cinayet fazla şüpheli,” dedim.

“O da sizin işiniz,” diyerek gülümsedi.

Laf mı sokuyordu, bir şey mi ima ediyordu anlamadım ama ben de çetin cevizdim.

“İnşallah seri katil değildir,” diyerek zarfladım.

“Biliyor musunuz, yüksek lisans tezim Türkiye’de seri katillerin neden çıkmadığı üzerineydi.”

Artık iyice şaşırmıştım, karşımdaki adamdan bilgi almaya gelmişken Horward profesörü ile seri katil tartışması yaşıyormuşum hissine kapıldım.

“Olmuyor mu çok hafif tabir denir buna,” derken ben de gülümsedim. Sigaramı aynı şekilde söndürüp avucumun içine aldım. Çevreci yanım ağır basıyordu bu aralar, yani karşımdakinin etkisi yoktu.

“Biliyorum, lakin Batı’daki gibi bizde seri katiller yok.”

“Olmaz olmaz demeyin, burası Türkiye. Bakın iki günde iki benzer cinayet; seri katil işi olabilir.

“İnanır mısınız benim de düşüncem öyle.”

“Sizi bu şekilde düşünmeye iten sebep nedir?” diye sordum. Adam resmen beni bilgisi ile esir almıştı, aurasından çıkamıyordum.

“Katil bence maktule hiç beklemediği anda vuruyor darbesini. ilk cesedi de ben inceledim. Aynı durum orada da vardı.”

-“Biraz iddalı olsa da sormadan edemeyeceğim. Nasıl bu kanıya vardınız?”

“Bilmiyorum, biraz uçuk bir teori olabilir. Sizi yanıltmak istemem.”

“Lütfen, sizi dinliyorum,” diyerek cesaretlendirdim.

Konuşmaya başladı. “Cesetlerde darp ya da zor kullanma yok, herhangi boğuşma izine de rastlanmadı. Beklemedikleri bir anda darbeyi almışlar, bir de yaralar hep maktulün yan tarafına doğru. Böyle bir şey beklerken, diğer taraftan darbeyi alıyor gibi.”

“İlginç bir teori ama incelemeye değer.”

“Bence olay yerinin detaylı incelemesi ile daha da netleşir ama benim görüşüm bu yönde.”

“Bunları düşüneceğim,” dedim.

Huzursuzca kıpırdandı. “Gene de kafanızı karıştırmak istemem ama.”

“Hayır tabii ki sadece bilgi alış verişi yaptık,” diyerek gülümsedim.

O sırada cesedin başındaki birileri eliyle doktoru çağırıyordu.

“Benim gitmem lazım Başkomiserim,” dedi.

“Buyrun hocam,” dedim. Bu, aramızda samimiyetin oluşmasına işaretti. Kafa selamı verip yanımdan ayrıldı. Ben de bu ilginç adamın arkasından baktım.

5. BÖLÜM

Adli Tabip Nazif’in aurasından kurtulup cesedin başına geldiğimde Savcı da olay yerine giriş yapmıştı. Kısa bir tokalaşmanın ardından, olayı izah ettikten sonra gerekli tutanakların hazırlanacağını ve dosyayı bize teslim edeceğini söyledi. Fazla durmadı, gerekli işlemler yapılınca cenazenin kaldırılması talimatını verdi. Savcıdan sonra gözüm Bülent’i aradı. O esnada cep telefonum çaldı. Bülent’i gördüm yol kenarında biriyle konuşuyordu. O da beni görünce el işareti ile gel dedim. Arayan Turgut amirdi, telefonu açtım. Bülent aynı şekilde eliyle bir dakika isteyerek geliyorum dedi.

“Alo amirim, buyurun.”

“Cüneyt merhaba. Kötü bir hafta sonu.”

“Haklısınız.”

“Olay hakkında detaylı bir malumatım yok; yalnız sığınmacı cinayeti ve bu yeni cinayet can sıkmaya başladı. İki gün içinde aynı tarz iki cinayet can sıkar Cüneyt. Zaten sığınmacılara karşı tutum belli, dallanıp budaklandırmadan bu işi çöz lütfen.”

Emir demiri keserdi ayrıca Turgut amire de üst taraftan baskı gelmiş olmalıydı. Yoksa beni arayıp böyle sıkıştırmazdı,  huyu değildi.

“Emredersiniz amirim,” dedim.

“Merkeze ne zaman uğrarsın?”

“Bilmiyorum amirim. Hemen soruşturmayı derinleştirmek istiyorum.”

“Güzel sen işini aksatma, ben hafta sonu da olsa merkeze geleceğim eğer yolun düşerse yanıma uğra ama acele etme işi çöz. Olmazsa pazartesi görüşürüz.”

‘Konu ne’ diyecektim, dilimi ısırdım. Onun yerine, “Emredersiniz amirim,” dedim tekrar.

“Hadi kolay gelsin,” diyerek telefonu kapattı.

Turgut amir benimle ne konuşacaktı acaba? Cinayet ile ilgili olsaydı şimdi anlatırdı. Neyse diye si*tir etmeye çalıştım ama canım sıkıldı, kafam karışmıştı. Zaten si*tiğimin kafası bu aralar hep karışıyordu. Şimdi can sıkıcı bir şey çıkmasa bari diye düşündüm. Bülent konuşmasını bitirmiş yanıma geliyordu.

“Bir şeyler buldun umarım?”

Benim Karadeniz’de batan gemileri olan suratımı görünce “Bir şey mi oldu amirim?” dedi.

“Yok bir şey,” diye geçiştirmeye çalıştım ama yardımcım benim neye üzüldüğümü neye kızdığımı benden daha iyi biliyordu. “Neler buldun?” diyerek konuyu değiştirdim. Asıl meseleye dönmek en doğrusuydu. Karşımızda iki gün içinde hemen hemen aynı şekilde öldürülmüş iki ceset vardı. “Neler buldun? Allah için güzel haberler ver,” dedim.

Bülent bendeki garipliği görmüş, fazla üstelemeden konuşmaya başladı.

“Valla amirim maktul için kimlik tespiti yapıldı. Ali Bayram Üşümez, 24 yaşında, Zonguldak doğumlu, tahmini roman vatandaş.”

“Sığınmacı değil, bu güzel.”

“Evet. Bu da bize ırkçı bir saldırı olmadığını gösterir.”

“Göstermez. Şimdi roman diye üşüşürler tepene. Basın bir kere peşine düştü mü her şeye bakar.”

Dudak büktü Bülent. “Olabilir… Biraz araştırma yaptım, maktul hakkında. Hapisten yeni çıkmış.”

“Bak bu ilginç. Neden girmiş içeri?”

“Adam yaralama. Sekiz ay yatmış. Geçen ay şartlı tahliye edilmiş.”

“Bak bu da ilginç. Olayı bambaşka bir yere çekebilir.”

“Öyle amirim. Maktul Ali Bayram’ın suç dosyası biraz kabarık. Adam yaralama, darp, tehdit, ruhsatsız silah bulundurma, uyuşturucu satma gibi ne ararsan var.”

“Tamam, tamam. Herifin ne olduğu belli. Ölünün arkasından konuşulmaz ama dünyadan bir pislik temizlenmiş işte.”

Bülent gülümsedi. “Keşke böyle kendi kendilerini itlaf edip bitseler.”

Bu sefer ben gülümsedim. “Keşke.”

“Ali Bayram iki kez daha girmiş çıkmış geçmiş yıllarda. Ayrıca dikkate değer mi bilmiyorum ama maktul de para dileniyormuş. Hatta mahalle esnafı bezmiş bunun isteklerinden.”

“Bak bu da ilginç. Diğer Suriyeli de dileniyordu di mi?”

“Evet.”

“Senin teori doğru olmaya başladı mı Bülent?”

“Bilmiyorum ki amirim, manyak çok memlekette.”

“Kamera kaydı yada şüpheli birileri yok mu?”

“Bölgeyi taradım ama kamera bulmak zor. Detaylı bir arama için ekip görevlendirdim. Mahalle ve diğer sokakları taramak lazım diye düşünüyorum.”

“İyi yapmışsın.”

“Cesedi bulan kişi de kağıt toplayan biri. O da Suriyeli.”

“Bu mahallede ne var a**** koyayım, bütün kağıtçılar burada.”

“Her yerdeler Başkomiserim. Bir ara düzenleme falan yapacaklardı, o da sözde kaldı galiba.”

“Ülkede ne doğru ki bu doğru olsun. İpini koparan İstanbul’da zaten. Ama şu anda belediyenin yapacağı işi düşünecek durumda değilim. Var mı anlattıklarında dişe dokunur bir şey?”

“Kimin?”

“Belediyenin Bülent, kimin olacak? Oğlum sen benden dumur durumdasın.”

“Yok amirim ondan değil, şaşırdım bir anda.”

“Tabii hafta sonu olunca kafa bir dünya di mi? Neyse si*tir et, cesedi bulan Suriyelinin anlattıklarında dişe dokunur bir şey var mı?”

“Yok amirim, adamın korkudan nefesi kesilmiş. ‘Öldürecekler, hepimizi öldürecekler’ diye sayıklıyor.”

“Off, bir şey de çıksın be. Bülent bana maktulün hapse girmesine neden olan olayı bulmanı istiyorum. Bu herif kimi yaralamış? Bir de maktulun yakın çevresine bakmak gerek. Hemen oradan başlayalım derim. Ayrıca mahalle ve ilçe Emniyet’i ile görüşeyim. Mahallede devriyeyi artırmak lazım. Belki işimize yarar bir şey çıkar, çıkmazsa da caydırıcı olur. Bizden birkaç sivil de dolaşsın buralarda.”

“Emredersiniz amirim,” diyen Bülent’in suratı düşmüştü. Dediklerime alındı büyük ihtimal.

“Ne oldu? Bozuldun sen,” dedim.

“Yok, yok,” diye geçiştirmeye çalıştı.

“Bari sen alınma dediklerimize Bülent.” Kızıyordum ama seviyordum da keratayı. Omzuna bir şaplak vurdum.  “Yalan da söyleyemiyorsun,” dedim.

Tam o esnada bir gümbürtü koptu. Ani bir fren sesiyle kırmızı eski kasa bir ford kamyonet yolun başında durdu. Kapı açıldı. Ardından,  “Kardeşim, kardeşim!…” feryatları.

Bülent’le sese doğru yöneldik. Otuz yaşlarında, göbeği tişörtün önünden gözüken, kolları dövme içinde sakallı biri çığlıklar atarak olay mahalline daldı. “Öldürdüler kardeşimi!” diye bağırıp çömeldi. Başına gelen memurlara “bırakın lan bırakın!” diye bağırmaya başladı. Elimle durun işareti yaptım. O sırada Bülent’le yanına yanaşmıştık.

“Sakin ol kardeşim. Başın sağ olsun, yakının mı?” dedi Bülent.

“Ben senin nereden kardeşin oluyorum lan!” diyerek ayağa kalktı.

Belanın nereden geleceği belli olmuyordu. Ne olduğunu anlamadan, “Ne diyorsun lan?” diyen Bülent herife vuracakken onu tuttum. Herif bir anda bir adım geriye çekilip cebinden kelebek tabir edilen bıçağı çıkardı. Gözleri kan çanağıydı ağlamaktan öyle olduğunu sandık ama herif uyuşturucu etkisindeydi. Bülent’e doğru hamle yaptı, salladı bıçağı. Bülent böyle bir hamle bekliyordu, geriye doğru çekilip hamleyi boşa çıkardı. Geride duran memurlar silahını çekmişti.

“Sikerim lan, kardeşim ölmüş benim. Deşerim hepinizi,” diye tükürük saçarak elinde bıçakla bağırıyordu. Benim de elim bir an silahıma gitti. Çekip şurada şunu vursam dünya bir pislikten daha kurtulacaktı ama işte adam yerine koyuyorlardı. Arkadan yaklaşan memur bıçak tutan eli kavradı, herkes üstüne çullandı. Bülent hemen herifin üstüne doğru giderken onu bir kez daha tuttum.tuttum.

“Amirim, Allah adı verdim bu sefer görmeyin.”

“Bülent sakin ol,” dedim.

“Bırak Başkomiserim! Görmedin mi bıçak salladı!”

Herifi zapt etmiştik, şimdi Bülent sakin olacak gibi değildi.

“Bülent sakin ol!” diye bağırdım. Kolunu tuttuğum gibi sarstım. “Bak kamera falan ne varsa çekiyor kendine gel,” dedim tekrar.

Gerçekten de olay yerinin etrafına toplanmış olanların hepsi bize bakıyordu.

Bülent derin bir nefes aldı, sonra yumruğunu avucunun içine vurup yanımdan uzaklaştı. Biliyordum bana kızıyordu ama kızsın, burada amiri bendim ve onu korumak zorundaydım. Böyle heriflerle uğraşılacaksa ben uğraşacaktım. Bülent’i bıraksam herifi patates gibi ezecekti. Sonra o kadar olay içinde bir de Bülent ile uğraş. Sinirlenmiştim, ama gerçekten sinirlenmiştim. Acısı vardı, cenazesi vardı şimdi umurumda değildi artık. Herifi polis aracına bindirmeye çalışan memurlara “Götürmeyin, bekleyin!” diye bağırdım.

Polis memurları arabanın arkasına götürürken bile herif hala böğürüyordu. Aracın yanına geldiğimde acılı ağabeyi arkaya sokmuşlardı bile. Görevli memurlara çekilmelerini söylediğim an, ilçe Emniyet’inden bir komiser yanımda bitti.

“Başkomiserim biz hallederiz siz hiç uğraşmayın,” dedi.

Yüzümden sinirim okunuyordu. Öyle bir baktım ki komiser ikinci bir şey diyemedi.

“Karışmayın, konuşacağım sadece,” dedim.

Kapıyı açtım. Beni görünce ne var gibisinden baktı acılı ağabey! Elleri arkadan kelepçeli öylece dururken silahımı çektim, mermiyi namluya sürüp elimle yanağını sıktım. Açılan pis ağzına silahı soktum. Arkamdan “Başkomiserim,” diyen komisere sertçe “Karışmayın!” diye bağırdım. Herife dönüp “Sen kendini ne zannediyorsun lan a*cık? Sen o çakıyla benim kardeşimi korkutacağını mı sanıyorsun? Korkuyla açılmış gözler bir şey söylemeye çalışırken acayip sesler çıkarıyordu. Silahı çektim.

“Sık lan, sık!” dedi.

“Si*tir lan a*cık, hayrın yok bir de ‘sık lan’ diyorsun. Seni burada gebertmek vatan hizmeti olur, o bıçağı senin götüne sokmak var ama adam yerine koyuyorlar seni. O bıçak salladığın adam benim kardeşim, eğer ona bir şey olsaydı o bıçağı götünden sokar boğazından çıkartırdım senin,”diye bağırdım.

Silahı çıkardım. Boğazına yapıştım, iyice sıktım. Şimdi elimin altında çırpınıyordu.

“Seni gebertirim, kimse de elimden alamaz piç kurusu,” derken göz bebekleri büyümüştü.

Elimi, pis boğazından çektim. Boş boş tükürük saça saça öksürmeye başladı. Silahı belime koydum, arabadan çıktım. Herkes bana bakıyordu. Bakarsa baksın diye geçirdim içimden. Battı balık yan gider. Benim yanımda benim adamıma bıçak çekecekler, ben Başkomiser Cüneyt Duman hiçbir şey yapmayacağım. Si*erler o işi…

“Ağabey ne yapıyorsun? Bütün kameralar seni çekti,” sesiyle döndüm.

Bülent ilk defa bana ağabey diyor, minnet dolu gözlerle bakıyordu. Sonra durumu kavramış olacak ki “Özür dilerim Başkomiserim,” dedi.

“Özürlük bir durum yok, ben senin ağabeyinim zaten,” dedim.

Sonra ilçe Emniyet’ten gelen Komisere dönüp “Bu herifi alın, gerekli tutanağı hazırlayın, Savcıyla ben konuşacağım,” dedim.

“Emredersiniz,” dedi. Eliyle işaret yaptı.

Demin herkese bağırıp çağıran adamın da içinde olduğu polis aracı hareket etti. Bülent’e döndüm. “Şu lanet yerden gidelim. Soruşturmaya başlayalım,” dedim.  

DEVAMI GELECEK SAYIDA

44 NUMARA

Kan duvara sıçradı, kaçıştı bakır rengi böcekler. Yüzünden dökülen bin parça değil, bizzat yüzü dökülüyor. Kurşun kafatasının arkasından girip yüzünün ortasından çıktı ve hemen ileride duran solak sandalyeyi de sıyırarak yerdeki aynaya saplandı. Mayası tutmaz bir adam ölüyor, ama yine de yakışmıyor kimseye böyle bir son.

Elimdeki silahı bol cepli kabanıma soktum, aynanın yanına gittim. Paramparça olmuş, sır tutamaz artık. Susturucu kullandım, hemen sırra kadem basmama gerek yok. Arayanı soranı olmadığını ve bu gece burada yalnız olacağını biliyorum. Kandaki ayak izlerim simetrik, kırk dört numara, tıpkı babam gibi.

Hâlâ kıpırdanıyor az da olsa, birkaç dakikaya veda edeceğini düşünüyorum. Çevirdim yüzünü, gözlerindeki ışığın sönüşünü izledim, yazık.

Unutulmuş bir ev burası; zamanında Rumların terk edip gittiği, şimdilerde yerde yatan gibilerin mesken tuttuğu cinsten. Eminim ki eskiden cumbasının genişliği ile övünüyordu gerçek sahibi. Şimdi o kadar zor geliyor ki bunca kanı temizlemek, cesedi taşımak, iki saatten fazladır boş evde bu soğukta beklediğimden ayaklarım ellerim buz gibi. Aslında nedenimi afili cümlelerle anlatmayı, bana yalvarmasını ve alçalacağı seviyeyi de görmek istiyordum ama soğuğun da etkisiyle arkasından yaklaşıp sıkıverdim kafasına. Pişman mıyım? Hayır, kesinlikle hak etti.

Üniforma bezine benzer, brandavari bir kumaştan yapılmış, içi naylon kaplı, sızdırmaz, büyükçe bir çuvalım var, hâki yeşil, bir zamanlar Ankara Amerikan pazarından aldığım, onu da yanımda getirdim.

Kendimden beklemeyeceğim bir performans ile yerleri tertemiz sildim, boş kovanı buldum ve ceset de çuvalda. Sanki yılların katili gibiyim; saatler evvel, daha eve çıkmadan arabada giydiğim yün eldivenlerimi elimden hiç çıkarmıyorum. Böylece parmak izim kaldı mı stresim yok. Sırtımda çuvalım, içinde kardeşim, iniyorum dar merdivenlerden. Ev müstakil ve elektrik yok, sokağın lambası hafif aydınlatıyor içerisini.

Sonradan ortaya çıkabilecek, buralarda yaşamaya çalışan ucube bir üvey kardeş ile paylaşılamayacak kadar büyük olan servetin bir göstergesiyim dercesine büyük arabamın yayla gibi bagajına yerleştiriyorum rahmetliyi. Hafif belim ağrıyor, bu iş bittikten sonra kapsamlı bir check-up’a girsem iyi olacak zaten, bu sene ihmal ettim. Önceden hazırlamış olduğum istirahatgâhına götürüyorum kardeşimi, en azından hep yanımda olacak

“Evimin bahçesi dahi buralardan güzel, sen hiç üzülme, bu sefalete yaşamak denmezdi zaten.” Kırk dört numara ayakkabı giyen babamın bir gençlik hatası ile vuku bulmuş bedenin taksiratı bu kadarmış demek lazım.

“Kaybının büyük olduğu söylenemez ama eğer ki ‘başka mirasçısı var mıydı’ diye meraklanan bir işgüzarın hasbelkader sana ulaşması durumunda, benim bunca yıllık emeğimle kurmuş olduğum imparatorluğun yarısını kaybetmem, takdir edersin ki çok daha büyük bir kayıp olurdu. ‘Keşke sen yapmasaydın bari’ diyebilirsin; geçen pazar Taksim’de buluştuğumuzda sana yemek ısmarlarken, üzerine bir yemek daha ısmarlarken, üstü üste içtiğin rakılarını öderken ne de iyiydim değil mi? Ama hâlâ iyiyim, başkasına da yaptıramazdım ki bu işi, anla beni, sürekli şantaj yaparlar insana, filmlerde izliyoruz ya. Artık hep yanıbaşımda olacaksın var mı ötesi? Ayrı geçen bunca yıldan sonra artık hiç ayrılmayacağız.”

İnönü Stadı solumda, kırmızı ışıkta duruyorum. Bu saatte bile dilenen, cam silen çocuklar var buralarda. Senin hatırına camı açtım şimdi ve yüz lira verdim gece gibi kara bir çocuğa. Kim bilir, belki de tanıyorsundur, şurada ne mesafe ki Taksim ile Beşiktaş?

Ne garip, bagajımda bir ceset ile kırmızı ışıkta bekliyor gibi de hissetmiyorum kendimi. Ne heyecanlıyım ne endişeli. Olması gereken buydu ve oldu. Aksi düşünülemezdi zaten. Kırk dört numara ayakkabımı gaz pedalına dokundurmamla ilerliyorum şimdi, gecenin karanlığına.

KIZIL SAÇ

Gözlerimi dikmiş, karşımdaki sıvasız duvara bakıyorum. Renkler kayıyor, duvar mat, sarı bir güneşe dönüşüyor. Ortam puslu ama sis gibi değil, daha puslu, ele gelir kıvamda nemli. Kafamı sallıyorum bu bulanıklığı dağıtmak için. Ellerimi açıp avuçlarıma bakıyorum. Kan kırmızı. Yüzüme siliyorum. Bir aslan köşesinden çıkıp kendinden emin, sakin tavırlarla bana yöneliyor. Kaçsam mı bilemiyorum. Sakin görünüyor, hiç de bana saldıracakmış gibi değil ama aslan bu, belli mi olur? Kaçayım ben. Ayağa kalkıp koşmaya başlıyorum ama bulutların üstündeyim sanki, hani koşuyorum da ayaklarım yere değmiyor gibi. Boyasız, sıvalı duvarların arasında ilk gördüğüm köşeden sapıyorum. Önümde uzun bir sokak. Kurtuldum. Ellerim dizlerimde nefesleniyorum. Kafamı kaldırdığımda aynı aslan, aynı ifadeyle, sanırım aynı köşeden dönüyor. “Bir aslan bir insan ile pazarlık yapmaz,” diyor bilmiş bir tavırla. Kafam karışıyor. “Yok,” diyorum, “kaçış yok.” Gözlerimi kapatıp teslim oluyorum dizlerimin üstüne çökerken.

“Şşşşt, kalk lan!”

Böğrüme inen tekme kendime getiriyor. En azından uyanıyorum. Karşımda aynı duvar ama bu sefer gri, olması gerektiği gibi. Tepemde üniformasıyla esmer bir polis.

“Ne oluyor be?”

Kafamı toplayamıyorum ki esaslı bir cevap vereyim.

“Kalk! Ellerin havada olsun.”

Sesinin buyurgan tavrı ürkütse de gizlemeye çalıştığı tedirginlik şaşırtıyor beni. Eli her an silahına gitmeye hazır, bütün hareketlerimi izliyor.

“Tamam tamam, sakin ol.”

Ellerim havada, doğrulmakta zorlansam da kalkıyorum. Polis söylemese de istemsizce ellerimi kafamda birleştiriyorum. Sert bir tavırla sağ kolumu kıvırıp sırtıma doğru büküyor. Bu hareketin antrenmanını daha önce yaptığı belli. Ben ne olduğunu kavrayamadan sağ omzumdaki acı, sol kolumdaki eşinin yanına geliveriyor. Kelepçeyi gereğinden çok sıkıyor.

“Bileğim acıyor.”

Karşımdakinin hiç merhamet gösterecek gibi değil, aksine bana acı çektirmek istermiş gibi bir hâli var.

“Yürü lan, it oğlu it. Sen daha çok acı çekeceksin, en azından benim elimde olduğun sürede.”

Vay arkadaş, deli bir polise çattık. Sokakta uyuyakalmaktan başka ne suçum var ki benim? Sahi, ben neden sokakta uyuyorum? Tıkıştırıldığım aracın arka camından bir şeyler hatırlarım umuduyla az önce uyandırıldığım kaldırıma bakıyorum. Olması gerekenden kırmızı. Anlayamıyorum. Bir polis anlamsız bir yığının önünde diz çökmüş, beceriksizce elinde tuttuğu kolu, et yığınında uygun bir yere koymaya çalışıyor. Çok kırmızı.

“Bir kol neden vücuttan ayrı durur ki? Kopuk olduğu için muhtemelen. O polis neden bir et yığınına iliştirmeye çalışır ki o hâlde? Et yığını değildir belki. Nasıl? Bir daha bak istersen.”  

Gözlerimi kaldırıp tekrar bakıyorum. Aynı polis et yığının üstündeki topu alıp yerine yerleştiriyor. Topun tepesinde kızıl saçlar var. O kırmızılık kandan mı?

“Kandan tabii, hiçbir boya bu kadar pis kokmaz.”

“Kokusunu nereden duydun ki? Aracın içinde, hem de bu mesafeden kokusunu alamazsın?”

Karşı koltuğun arkasındaki camdan kendi yansımama bakıyorum şaşkın ve sorgulayan bir suratla. Bu ifadeye zamanında ne çok çalışmıştım.

“Neyse, cevap ver. Nasıl aldın kokuyu?”

Sert bir ifade var yüzümde.

“Koku oradan gelmiyor ki?”

Bilmiş bu sefer.

Gözleriyle üstüme başıma işaret ediyor. Şüphe. Gözlerimi camdan ayırıp kendime çeviriyorum. Üstüm başım kan içerisinde. Ellerim. Kafamı kaldırıp cama bakıyorum. Karşımda artık tek bir gerçek var, korku…

***

“İçelim oğlum bu gece.”

“Yok be, maç izleyeceğim ben.”

“Saçmalama, şampiyon olamayacaksınız zaten bu sene. Ne izleyip duruyorsun hâlâ? Bak, hem iki arkadaş daha gelecek. Çok çılgın akacağız bu gece.”

İki arkadaş mı? Kız mı acaba? Şimdi sorsam dalga geçecek bu hırt benimle. Ben direnmeye devam edeyim iyisi mi…

“Taraftarlık sadece kazanmakla ilgili değildir. Yense de yenilse de dedik biz yıllar önce.”

Kız mı yoksa?

“Sen bilirsin.”

Vazgeçecek beni çağırmaktan. Gidesim de var. Ya kızsa?

“Çok kafa adamlardı oysa. Hem sürprizleri de varmış.”

Adamlar mı?

“Ne işim var benim dört sapla?”

“Kız olsalar gelecektin yani?”

Anladı hırt.

“Çekemem ben o sap muhabbetini.”

“Kız diyorsun yani.”

Yakaladı ya zorlayacak illa.

“Ne ilgisi var oğlum. Maç var diyorum sana.”

“Sen bilirsin ama bu herifler çılgın. Çevrelerinde uçuşan hatunların haddi hesabı yok ama sen kız diyorsan ayrı. Pardon maç.”

Eğlen bakalım.

“Tamam lan, geliyorum. Derdimin kız olmadığını anla diye maçtan vazgeçiyorum.”

“Uçuşan hatunlar değil yani.”

Yalandan sinirlenmiş gibi itiyorum elemanı.

“Tamam tamam, akşam yedide evden alırız seni. Kızlar olmayacak ama.”

Gülerek kaçıyor benden. Bense ardı sıra bir tekme savuruyorum.

***

Alelacele dolaptan bulduklarımı bayat bir ekmeğin içine tıkıştırıp ağzıma atıyorum. Hızlıca bir duş alıp giyinmeye koyuluyorum. Ne giysem? Sap muhabbeti, ne giysem olur. Ya hatun mevzusu gerçekse? Çok da salaş olmamak gerek. Abartırsam da bizim hırt dalga geçer. Kotun üzerine beyaz bir gömlek seçiyorum. Hem umursamaz hem de gideri var. Aynada son bir kez kendimi kontrol ederken telefonum çalıyor.

“Aşağıdayız acele et.”

Evi son bir kontrol ettikten sonra aşağı iniyorum. Dış kapının önüne vardığımda duraksıyorum. Heyecanlandığım belli olmasın diye derin bir nefes alıyorum. Saçlarımı ellerimle geriye doğru tarayıp olabilecek en sakin tavırlarla dışarı çıkıyorum. Bizim hırt son model bir cipin yanında bana el sallıyor. Lan, bu yine beni yiyor olmasın. Gözlerimi sokakta gezdiriyorum. Bu hem havalı bir hareket hem de başka araba var mı diye kontrol edebiliyorum. Başka araba yok. Sokağın köşesinde bile yok. Bir anda köşeyi dönüp gelen bir Kartal olasılığını kafamdan atmadan ve hiç heyecanlanmadan elemana doğru yöneliyorum.

“Ya gelirse o Kartal kanatlarını açıp? Saçmalama. Bizim sokakta o cipin ne işi var?”

“Ben de onu diyorum ya.”

“Ne diyorsun?”

“Bizim oğlanın da o cipin yanında bir işi yok.”

Mesafeler bitiyor. Eleman omzuma vurup arka kapıyı işaret ediyor. Kendisi de bir koşu öteki tarafa yöneliyor. Kesin şaka bu. Elimi atacağım ve kapı açılmayacak. Ama açılıyor. Sektirmeden arka koltuğa doğru adımımı atıyorum. Sesi kısıldığı belli sert bir trap çalıyor aracın içinde. Öndeki iki eleman kafalarını çevirmiş bana bakıyor. Bizimki biniyor bir yandan araca. Aceleyle bizi tanıştırıyor. Elemanlar çok sakin. Beni dikkatlice incelediklerinden eminim ama bir yandan da çok sıcak davranıyorlar. Aracı kullanan sert hareketlerle hızlanıyor. Gereğinden yüksek sesli müzik, aracı hatta kulağımın içini dolduruveriyor.

Yol boyu hiç kesilmeyen müziğin ritmiyle aracın camından akan şehrin suretine dalıyorum. Köprüyü geçip daha önce hiç gitmediğim mahallelere doğru ilerliyoruz. Buraları metrobüsün camından görmüştüm ancak o camdan gördüğüm karanlık sokaklardan ilerlerken evlerin şekli değişiyor. Apartmanlar yerlerini sitelere, onlar da yalılara bırakıyor. Şehrin ışıkları kalabalıkla birlikte uzaklaşırken bir demir kapının önünde duruyoruz. Hiçbir diyalog olmadan demir kapı önümüzden kayarak açılıyor. Bizim sokak uzunluğundaki bir yoldan ağaçların içinden geçtikten sonra şekilli bir binanın önünde duruyoruz. Elemanlar bize hiçbir şey söylemeden aracı çalışır hâlde bırakıp araçtan iniyorlar. Bizim de inmemiz gerekir diye düşünürken paralize bir halde araçtan iniyorum. Olan biten hâlâ kafamda net değil. Ben sahilde bir bara gidip üç beş kızı keserim, düşerse birisiyle takılırım diye hayal etmiştim.

“Neredeyiz oğlum biz?”

Aracın diğer tarafından benimle aynı salaklıkla inen bizim hırta soruyorum.

“Abi, ben de bilmiyorum ama elemanlar getirdiyse kesin kıyak bir yerdir.”

Geri zekâlı. Bu herif yüzünden bir iş gelecek başımıza ama hadi hayırlısı. Sen kim bu herifler kim. Hem sen nereden tanıyorsun bu herifleri? Sorsaydım iyiydi bu soruları ama bizim hırt hep buralarda takılırmış gibi elamanların ardı sıra içeri yöneldi. Etrafıma şöyle bir göz gezdiriyorum. Geldiğimiz karanlık yol, ağaçlar ve içeriden gelen müziğin taştığı kapı. Çaresiz, park etmek için hâlâ çalışan arabaya yönelen görevliye bakıyorum. Yüzünden ne öğrenebileceksem dikkatlice bakıyorum ama nafile. Görevli çevirip yüzünü bakmıyor bile. Bizimkilerin ardından insanı olduğundan küçük gösteren kapıya doğru yöneliyorum.

Kapının ardı loş, hızlanmaya hazır ama vaktin henüz gelmediğini anlatır bir müzikle dolu. Müziğin ritmiyle olacaklara ısınan ellerinde içkileriyle ikili üçlü gruplar görüyorum. Koridorun beni yönlendirdiği birkaç merdiveni inip salon olduğunu tahmin ettiğim bir açıklığa ulaşıyorum ki benim evimden büyük. Bizimkiler ayakta ev sahibi olduğunu tahmin ettiğim biriyle konuşuyorlar. Ev sahibi eliyle bizimkilere bir yeri işaret ediyor. Hadi elemanlar belli buranın gediklisi, bizim hırta ne oluyorsa o da sakin bir tavırla gösterilen yere doğru ilerliyor. Ben onlara doğru giderken ev sahibi de onlarla olduğumu anlamış olacak, hiçbir şey sormadan yanımdan geçiyor. Kaliteli olduğu bariz kadife ceketin içine giydiği beyaz gömlekle çok şık görünüyor. Geçerken beni dikkatlice süzmeyi de ihmal etmiyor. Beyaz gömleğime mi kızdı acaba?

Bizimkiler koltuklara yayılmış etrafı inceliyorlar. En çok yayılan da bizim hırt. Ben de bana kalan koltuğa oturup etrafıma bakınıyorum. İçeridekilerin garipliği bir yana manzara aklımı çıkartacak kadar güzel. Çocukluğumdan beri büyüdüğüm şehrin hiç görmediğim ya da hiç görünmediğim bir yerindeyim. Hayranlığımı gizlemeye çalışırken elemanların esmer olanının beni dikkatlice izleyen bakışlarına yakalanıyorum.

“Güzel, değil mi?”

“Güzel,” diyorum sakince.

Güzel ne lan? Ben başka şehirde yaşamışım yıllarca. Yıllarca anlamamıştım zaten bu şehre çok güzel diyenleri. Benimki aynısıydı; herhangi bir şehrin, herhangi bir mahallesinin, herhangi bir sokağının. Demek ki kasıtları burasıydı.

“Ne içersiniz?”

Seksi kıyafetler içerisinde garson bir kız, elinde tepsiyle bize soruyor. Bu kız bizim mahallede olsa gençler birbirini keserdi onun için. Oysa o gelmiş, ne içmek istediğimi soruyor.

“Rakı,” dedim kendimden emin bir tavırla.

“Yanına bir şeyler ister misiniz?” diye sordu güzellik.

“Kavun,” dedim. “Varsa da beyaz peynir.”

Soruma şaşırsa da kafasını salladı. Anlamıştır umarım. Elemanlar benim siparişimi gizlemeye çalışmadıkları bir alayla dinleyip kendi siparişlerini verdi. Biri; bir çeşit bir viski, diğeri de adını hiç bilmediğim bir çeşit kanyak istedi. Bizim hırtsa şekilli bir bira söyledi.   

Kız elinde siparişlerimiz olan tepsiyle gelirken gözlerimi ondan alamadım. Bu güzellikle bu işi neden yapıyor, diye içimden geçirdim. Parası çok herhâlde. Oysa karım olsa… Esmer olan yine bakışlarımı yakaladı ama bu sefer hiçbir şey söylemedi. Kadehini alıp sarışının kadehine vurup kulağına bir şeyler söyledi sadece.

Gece ilerledikçe hızlandı. Müzik ortamın hızını belirliyordu sanki. Alkol düzeyi arttıkça insanların sesleri yükseliyor, onları bastırmak istercesine müziğin sesi ve ritmi de artıyordu. Masaya gelen hatunlarla ilgilenmiyormuş gibi yapıyordum ama içim de gidiyordu. Elemanların yanına kadınların birisi gelip diğeri gidiyordu. İçlerinden bazılarını televizyonda gördüğüme yemin bile edebilirdim. Benim aklım garson kızdaydı. İnsanın haddini bilmesi gerek. Bizim hırt, elemanlara gelen kızlardan artanına çökmüştü bile. Ben gözlerimi ayırmadan garson kızı kesiyordum. Yanımıza gelsin diye içmem gerekenden fazlasını sipariş etmiştim çoktan. Başımın bulandığını hissettim. Hava almak bahanesiyle kayar kapıyı açıp dışarı çıktım. Boğaz en koyu lacivertiyle salınırken bulunduğum yerin önüne bağlanmış tekneye hayranlıkla baktım. Tekne mi? En kibarından yat olmalıydı bu. Ben bilemezdim tabii. Boğazın esintisi bulanık kafamı temizlerken düşüncelerim dalgaların çırpıntısında kayboluyordu.

“Bir şey ister misiniz?”

“Seni,” dedim.

Kızın kafasını öne eğmesi beni kendime getirdi. Ağzımdan nasıl çıkıvermişti bilemedim. Utancımı kapatmaya çalışırken kekelemeye başlamıştım.

“Yok, yok öyle değil. Ben, yani aslında…”

“Önemli değil efendim.”

Önemli değil mi? Neden değil ki? Kırılmıştım aslında biraz. Önemli, neden önemli olmasın?

“Kusura bakma. Ben biraz sarhoş oldum sanırım.”

“Dedim ya önemli değil. Ben niyetinizi anlıyorum.”

“Anlıyor musun? Nasıl?”

Yine bakışlarını kaçırdı.

“Geldiğiniz andan beri sizin farklı olduğunuzu anlamıştım. Siz buraya ait değilsiniz.”

“Nedenmiş o?”

Saçma bir tribe bağlamıştım.

“Özür dilerim, kastım o değildi.”

İçimden ince bir sızı yükseliverdi.

“Yok haklısın. Bence sen de buraya ait değilsin.”

“Aitim ama sahibi veya misafiri olarak değil, sizden farklı olarak.

“Keşke seninle başka bir zamanda ve mekânda görüşebilsek.”

“Ben de isterdim ama sanmıyorum.”

Bunları söyledikten sonra elinde tepsisiyle içeri doğru yöneldi. Ardı sıra bakakaldım.

Kafam mı çok güzel oldu yoksa o içtiğimiz sigaralardan mı bir türlü kızı göremiyordum. Zaman akışı hızlanmaya başladı zihnimde. Karanlık, gürültülü bir kalabalık. Temas ediyorlar. Vücudumun her yeri insan teri. Nefesim kesiliyor, kapıyı arıyor gözlerim. Boğuluyorum. Bu terle birlikte vücutlarından çıkan iğrenç kokulu özleri midemi bulandırıyor. Ölüyorum sanırım. Duyularım tek tek yitiyor. Işık arıyor gözlerim. Zihnim derin bir karanlığa yuvarlanıyor.

Gözlerimi açtığımda bir ürperti dolaşıyor vücudumda. Çok ışık var. Gözlerim acıyor. Kafam hâlâ bulanık. Ellerim gelmiyor. Çekmeye çalışırken bileklerim acıyor. Ellerim ayaklarım oturduğum sandalyeye kelepçeli. Gördüklerimi netleştiremiyorum, ışık çok. İlk gördüğüm bizim hırt. O da benim gibi elleri kolları bağlı, olan biteni anlamaya çalışıyor. Sağımda gereğinden fazla makyajlı sarışın bir kız, solumda ise o. Elemanlardan birisini görüyorum. Çok ışık var, saçları sarışın değil artık. Oluşturduğum halka boyunca yürüyor. Güzelliğin yanında durup kafasındaki kepi çıkartıp atıyor. Elleriyle çekiştirdiği topuzu açıp kızıl saçlarının omuzlarına dökülmesini izliyorum.

“Beğendin mi?”

Kulağımın dibinde bir nefes fısıldıyor. Ben mi uydurdum bu soruyu? Yok ben değilim. Sesi duydum tamam ama kulağımın arkasındaki bu yapış yapış nefes kim?

“Söylesene lan!”

Ensemde patlayan tokadın sarsıntısı arasında görüyorum esmeri. Sesler çok uğultulu. Birbirlerine ne söylediklerini anlayamıyorum. İzleyici kalabalığının şehvetli gürültüsü, elemanların sesine karışıp damlasını içemediğim gürüldeyen bir nehre dönüşüyor. Kızılın gözlerinde dehşet var.  Korkmayı aşmış artık, sarışının çığlıkları çınlıyor kulağımda. Bizim hırt açık renk pantolonuna kaçırıyor. İzleyicilerin yükselen kahkahasını seçebiliyor artık kulağım.

“Tek bir kazanan olacak.”

İzleyicilerden gelen arzu dalgası vücudumu sarıp sarmalıyor. Kurban ben olmasam dalganın şehvetine kapılıp kendimden geçeceğim. Mekanik bir gürültü. Oturduğum yerden gelen belli belirsiz bir sarsıntı.

“Yok artık. Kafam mı güzel lan? Bunların hiçbiri gerçek olamaz. Film mi lan bu?”

Yerin altından demir parmaklıklar yükseliyor. Çevredekiler bizi görebiliyorlar hâlâ. İsterlerse ve tabii biz de istersek bize dokunabiliyorlar ama biz istesek de onlara dokunamıyoruz. Yiyecek atsalar yeridir. Şaka kesin bu. Haftaya televizyonda izleyeceğiz bu saçmalığı gülerek. Duran bir mekanizmanın sarsıntısı titretiyor bedenimi.

“Şimdi hep beraber ondan geriye doğru sayıyoruz. Ardından kelepçeleri açıyoruz.”

Salondan fışkıran şehvet bizim elemanları da sardı bir anda. Esmer olan yakaladığı gibi sarışın olanı öpüverdi.

“Yok artık, kesin rüya bu. Ben en son ne zaman uyumuştum?”

Bileğimde hissettiğim ses kelepçenin açıldığının habercisi. İstemsizce kollarımı kavuşturdum. Omuzlarım acımıştı ters durmaktan. Bileklerimi ovuştururken bizim hırtın bana koştuğunu gördüm. Benim kızılsa sarışına ulaşmıştı çoktan.

“Şaka oğlum bu. Ne demek tek bir kazanan olacak?”

Bizim hırtın zayıf kolları boğazımı sıkarken işin şaka olmadığını anladım. Çaresizlikle hırtın kollarına yapıştı ellerim olan gücüyle. Yan tarafta benim kızıl, sarışının saçlarından tutmuş, kafasını demirlere vuruyordu. Salon her darbede inliyor, kızılın gözleri, aklı salonla bir olmuş aynı ritimle kolları sarışını yerden yükselen demirlere vuruyordu. Bizim mücadele ilgi çekmiyordu artık. Oysa benim nefesim kesilmeye yüz tutmuş, kendimden geçmek üzereydim. Son bir çabayla boğazımda kilitlenmiş kolları açmaya niyetlendim. Bütün gücünü ve dikkatini kollarına vermiş bizim hırtın bacak arasına bir tekme vurdum son gücümle. Acıdan iki büklüm oluverdi. Nefesimi toplamaya çalışırken gözüm yana kaydı. Sarışın da bir hamle yapmıştı. Kızılın elinden kurtulmuş hatta onu devirip üstüne çıkmayı bile başarmıştı. Bizim hırt toparlanamadan üstüne atılmıştım ben de. Yumruklarımı sağlı sollu savururken aşağıdaki acısını unutmuştu. Kalabalığın ritmi artık benim yumruklarıma eşitlenmişti. Yoksa onların ritmi mi benim yumruklarıma yön veriyordu. Bir zaman sonra durdum. Bizim hırt artık bizim hırt değildi. Eskiden tanıdık birine benzeyen kütleye bakarken nefes nefese kalmıştım. Sonra sırtımda bir acı hissettim. Çarpmanın şiddetiyle kafamı yere vurdum. Doğrulmaya çalışırken ikinci bir darbe daha aldım. Kalkmaya çalışırken bir darbe daha alsam da karşımdakinin istediği etkiyi kolumla savuşturabildim. Çaresizce savrulan son darbeyi ise bulanık bir refleksle durdurdum. Şu an elimde oturduğumuz sandalyelerden birisinin bacağı olduğunu tahmin ettiğim bir demir parçası tutuyorum. Sertçe çekip karşımdakinin elinden aldım. Kızıl saçları savrulurken gözlerindeki öfkeyi görebildim sadece. Sonra üzerime atıldı. Kendimi korumaktı aslında maksadım. Salonun haykırışı darbeme eşlik etti. Kaç defa vurdum hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde yerde yatan kızıl başarısızca nefes almaya çalışıyordu. Sapanla vurduğumuz güvercinler geldi aklıma. Işıltılı gerdanlarının son çırpınışları, yuvarlak gözlerinin tedirgin devinimleri. Gücüm yetse de acı çekmeden kafasını koparabilsem, diye aklımdan geçirdim. Salon soluğunu tutmuş yapmam gereken son hamleyi bekliyordu. Kalplerinin gümbürtüsünü saymazsak çıt çıkmıyordu. Derin bir soluk aldım, kolumu kaldırıp ilkel silahımı iki elimle kavradım. Can çekişen kızılın gözlerine takıldı gözlerim. Kızıl kanların arasından bir damla yaş süzüldü, birkaç zaman önce güzel bulduğum yüzünün yanak olması gereken yerlerinden. Salonla birlikte ben de durdum. Ardından yavaşça indi kollarım. Benliğim yaşadığım geçekliğe yabancılaştı. Yoksa gerçekliğe mi döndü demek gerekti? Sessizliğini bozan salondan anlaşılmaz homurtular yükselmeye başladı. Homurtuları bozan esmer oldu.

“Öldür onu!”

Bütün salon komut almışçasına haykırmaya başladı bir anda.

“Öldür onu!”

Onlar bağırdıkça beklenen etkinin tersine aklım bu salonun ötesine uzaklaşıyordu. Elimdeki demiri kenara bırakıp zorlukla ayağa kalktım. Ben yatıştıkça salonun öfkesi katılaşıyordu. Esmer, çaresizce salona hâkim olmaya çalışıyordu. Birden çarpıştığımız arenayı çevreleyen demirler gürültüyle alçalmaya başladı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken kendi etrafımda dönerek salona göz gezdirdim. Demirlerin sesi tanıdık geldiğinden midir bilemiyorum, bizim hırtla kızıl saç yattıkları yerde kıpırdandılar. Birden bizim yakışıklı kızıl saç çıktı piyasaya. Alçalan demirlerin üstünden çevik bir hareketle piste attı kendisini.  Esmerin itirazı yüzünden okunuyordu. Durdurmak için elini uzattı demirlerin üzerinden. Demirler tekrar yükselirken kızıl olan sevgiyle esmerin elini öptü.

“Kahramanımız yarıda kalan işi tamamlamak için kendisini feda ediyor.”

Eline yeniden aldığı mikrofonla salona ilan ediyordu olan biteni esmer olan, yanaklarından süzülen yaşlarla.

Neyin kafası bu anlamıyorum ki? Bırakın da gidelim işte. Anlaşıldı bitmeyecek bu iş. Elimden bıraktığım sandalye ayağını arıyorum çaktırmadan. Kızıl ise salondan yükselen tebrikleri kabul ediyor. Ne de olsa onların kahramanı bu akşam. Tamamlanması gereken bir ritüelin son savaşçısı. Hem de bizim aksimize, gönüllü bir savaşçı o. Üstünü çıkardığında salondan yükselen sadece gürültü değil, cinsel arzunun ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Haksız da sayılmazlardı. Bizim kızıl, tanrı heykellerinin kusursuzluğuna sahipti. Salonun şehvetine kapılıp öpsem mi ben de? Ne oluyor lan? Ne içirdiler oğlum bunlar bana?

Kızıl, salonun arzularını açtığı kollarıyla toplarken ben çaktırmadan yer bıraktığım demiri alıyorum elime. Sıkıca bir kavradıktan sonra. Kızıl tam bana arkasını dönmüş seyircileriyle kucaklaşırken ense köküne geçiriveriyorum. Sessizlik. O kadar yoğun ki bu sessizlik, ben de korkuyorum. Yaptığım şeyden dolayı kaygılanıyorum hatta korkuyorum. Sanki bütün salon tek vücut olmuş üzerime çöküyor sessiz bir ağırlıkla. Esmerin gözlerindeki dehşeti görüyorum sonra. Aklımı yerine getiren bu oluyor. Beklemeden tekrar saldırıya geçiyorum. Kendini toplamaya çalışan kızıl yediği darbelerden sendeliyor. Gücüm o kadar az ki. Olan gücümle, hani derler ya, Allah ne verdiyse vuruyorum. Sonra bir anda savurduğum kolum havada sabitleniyor. Görünmez bir güç kolumu hareketsiz kılıyor. Ne görünmezi? Bildiğin bizim kızıl bu. Dizlerinin üzerinde yıkılmamaya çalışırken son gücüyle darbemi havada yakalıyor. Ben direnmeye çalışırken o ayağa kalkıyor elinde benim sopa. Sonra ne kadar darbe yedim hatırlamıyorum. Bir ara yeşil çayırlarda koştuğuma yemin bile edebilirim. Sırtım çimenlerin serinliğinde yüzümü güneşe sermiş gözlerimi açmaya çalışıyorum.

“Dur,” diyorum. Sanırım çalışan tek kolumla.

Garip ama karşımdaki duruyor.

“Seninle bir anlaşma yapalım.”

Ağzım kanla dolu olduğundan söylediğimi anlamıyor.

“Anlaşma,” diyorum ısrarla.

Usulca kulağını yaklaştırıp söylediğimi anlamaya çalışıyor.

“Anlaşma,” diyorum hırıltıyla.

“Bir aslan bir insan ile pazarlık yapmaz.”

Gerçekten de biçimli vücudu, kızıl saçları ve mağrur tavrı ile bence de insandan çok aslanı andırıyor.

“Anlaşma,” diyorum tekrar.

Salona bakıp, belki de kendisinden çok onların merakını gidermek için tekrar yaklaşıyor ağzıma. Mırıldanıyorum. Biraz daha yaklaşıyor. Terden ıslanmış kızıl saçları burnuma değiyor. Burnumu kaşımaya mecalim yok. Burnumun dibindeki kulağı olanca gücümle ısırıyorum. Salondan sessiz bir çığlık yükseliyor, ardından kopan kulağının acısından çok şaşkınlığından paniğe kapılan kızılın sesi. Karşımda dikilen kusursuzluğa verdiğim zararın özgüveni ile yerimden kalkıyorum. Olan gücümle saldırıyorum kızıla. Yitirdiğim benliğim artık tek bir hedefe odaklı. Karşımda bir düşman yok, sadece yok edilmesi gereken bir cisim var. Saniyeler geçiyor. Dakikalar belki de. Pisti çevreleyen demirlerin sesi geliyor tekrardan. Salondan bazılarının panikle çıkışa yöneldiğini görüyorum. Siyahlar içinde adamlar geliyor elinde coplarla. Esmer, gözyaşları sümüklerine karışmış, beni işaret ederek haykırıyor.  Üzerime inen copların, salonda büyüyen korkunun gürültüsü arasında kahkahalar atıyorum. Ağzımda kan tadı, boynuma saplanan bir iğnenin acısıyla olduğum yere yığılıyorum.

***

Hareket eden polis arabasının camından dışarı bakarken köşede bizim esmeri görüyorum. Ağlamaktan şişmiş gözlerinde hâlâ benim varlığımın doğurduğu korku var. Sonra korkum geçiyor, ağzımda kan tadı, beni götüren polislerin şaşkın bakışları arasında kahkahalar atıyorum esmere el sallarken.

ŞERİF’İ KİM VURDU?

Öncelikle onun kim olduğunu anlatmakla başlamalıyım. Nüfusunda yazan isim, Şerif Saygılı olabilir ama arkadaş, bir insanın karakteri soyadına bu kadar mı uymaz? Ben hayatımda onun kadar ağzı bozuk bir adam daha görmedim. Otuz saniye içinde bir insan kaç kere küfür edebilir Allah aşkına? En fazla bir ya da iki tane sallarsın. İnanın  bu otuz saniyelik sürenin tanındığı kişi Şerif abiyse annenizin soy ağacından başlayıp büyük büyük babanızın atalarından birinin saraya kaçan topunu alırken başına gelenlere kadar yüz kızartıcı,bir o kadar da renkli bir sürü hikâye sıralayabilir.

  Eski polis olduğundan herkes ona “Kasabanın Şerif’i” derdi. Eskiliğinin nedeni emekli oluşu değil , yaptığı efsane bir hareket yüzündenmiş ama hiçbirimiz tam olarak ne yaptığını bilmiyoruz. Kimi amirine ana avrat sövüp üstüne yürüdüğünü söyler, kimi de malum bıyıklıların kümelendiği teşkilattaki bir üst rütbeliyi hastanelik edene kadar dövdüğünü. Bara alınmadığı için silahla mekâna dalan bir vekilin oğlunu bacağından vurduğunu söyleyenler de var, hatta hesap sormaya gelen babasını da pataklamış. Hangi hikâyenin doğru olduğundan emin değiliz. Onun da bu konudan bahsettiğini hiç duymadık.E, sormaya da kimsenin cesareti yetmedi.

 Uzaktan bakıldığında çok da tehlikeli bir adam değildi. Artık ellili yaşlarının sonuna gelmiş, hiç güneş görmemiş gibi soluk bir tene sahip, bir seksen beş boylarında, zayıf bir adamdı. Zayıf olmasına zayıftı ama kürek gibi elleri vardı. Hani kilosundan şikâyet edenler “Benim kemiklerim iri bi’ kere!” derler ya. Hah işte! Onunkiler gerçekten de iriydi. Saçlarının çoğu dökülmüştü. Ensesinde duran bir tutam saçı saymazsak tabii. Genelde ipe asılı yakın gözlüğü boynunda olurdu.Çatık kaşları,avını ürkütücü bakışlarla süzen masmavi kurt gözleri olmasa onu rahatlıkla bir coğrafya ya da tarih hocası sanabilirdiniz. Bir de simgesi haline gelmiş uzun siyah pardösüsü var tabii. Yazın bile giyiyor muydu acaba? Vallahi olabilir.

Uzaktan lise öğretmenine benzeyen bu polis eskisi artık özel dedektiflik yapmaktaydı. Kaba kuvvet kadar keskin zekâsını da kullanırdı. Aldığı işler öyle eften püften takip işleri de olmazdı. Hatta pek dillendirilmese de açıktan polise yardım ettiği de bilinen bir gerçekti. E, sonuçta hâlâ teşkilatta arkadaşları vardı adamın.

Zengin müşterilerin faturasını kabartmayı severdi ama ihtiyacı olanlara da yardımcı olurdu. Kendince bir sistem oturtmuştu bu konuda. Eğer Şerif sana yardım ettiyse, bir gün seni çağırdığında koşulsuz gidecek, istediği şeyi yapacaktın. Net! Yiyorsa yapma. Bu istekleri de zaten kendisi için değil yardıma ihtiyacı olanlar içindi.

İşte böyle eksantrik, eşine kolay kolay rastlayamayacağınız bir adamdı “Kasabanın Şerif’i”.

Ve iki gün önce öldürüldü…

Akşam Tekel’e giderken yoldan geçen bir arabadan açılan ateş sonucu göğsünden vuruldu. Ucuz aksiyon filmlerindeki gibi. Hakkında pek çok şehir efsanesi olan adam artık basit bir üçüncü sayfa haberiydi.

 Şerif abi kimi kızdırmıştı da sonu böyle olmuştu? Ve kimdi o kansızlar?Ne olursa olsun bu soruların cevabını bulacak ve ona bunu yapanlara hak ettikleri cezayı verecektim. Hiç değilse ona olan borcumu, intikamını alarak ödemeliydim.

Evet, ben de o Şerif’in sistemine dahil ettiklerindendim. Pek de hoş bir insan evladı sayılmayacak babamın yarattığı terörle geçen ergenliğimde kurtuluşu dövüş sporlarında bulmuştum. Böylece hem kendimi korumayı öğrenmiş hem de sakin, disiplinli biri olmayı başarmıştım. Zamanla bu işte ne kadar yetenekli olduğumu fark edince turnuvalara kaydoldum. Neyse uzun uzun anlatmaya gerek yok, odamda bir sürü kupa,madalya olduğunu bilmeniz yeter. Katıldığım turnuvalardan birinde sakatlanınca kendimi pek de hoş olmayan işlerin içinde buldum. Bunların arasında illegal dövüşler ve birçok saçma sapan adamın korumalığı da vardı. Sonuçta hâlâ dövüşebiliyordum. O, bu, şu derken sonunda reis dediğimiz sözde abilerimizden birinin bulaştığı suçu üstlenmem gerektiğini söylediler.

“Yatıp çıkarsın bi’şey olmaz,” dediler . Tabii ki kabul etmedim. Sonrası bin bir türlü bela. Neyse işte, Şerif abi sayesinde kurtuldum o işlerden. Ona borcum olan iyiliğin zamanını beklerken de düzenli bir işe girdim. Okulu bitirdim. Ama ödeme sıram hâlâ gelmemişti. Yaşım ilerlese de üniversite sınavına girdim. Şerif abiden ses yok. Okula kaydoldum hâlâ ses yok. Bir yandan okurken diğer yandan spor salonunda hocalığa başladım.

“Bir ara illaki çağırır.” diyorken hayatımı pisliklerin elinden çekip alan adam ansızın,yine pislikler tarafından öldürülüverdi.Bense ona olan borcumla kalakaldım.Fakat bu iş daha bitmedi.Onları bulacağım ve yaptıklarını ödeteceğim. Özgürlükleriyle ya da kanlarıyla.

Antremandan sonra Kadıköy’e inip Akmar Pasajı’na geçtim. Şerif abinin arkadaşlarından Satanist Sami’nin dükkânı oradaydı. Lakabına bakmayın olsa olsa en fazla Ateist Sami olur. 2000 yılındaki satanist, daha doğrusu metalci avında polislerin bastığı dükkânındaki bazı fanzinler yüzünden gözaltına alındığı zaman tanışmıştı Şerif abiyle. Ne polisler neye bakacaklarını biliyor ne de Sami abi üç beş çocuğun yazdığı fotokopi dergiyi açıklayabiliyordu. En sonunda Şerif abi olaya el koyup “Lan manyak mısınız a%@* salakları? Adam Kadıköy esnafı, ne anlar o işlerden, salın gitsin herifi.” diyerek Sami’yi kurtarmıştı. Böylece tanışıklıkları zamanla dostluğa evrilmişti. Ama bu Sami’nin “Satanist” lakabını almasını engelleyememişti. Zaten Şerif abinin bir huyu da lakap takmasıydı. Bayılırdı abuk subuk lakaplar takmaya. Mahalle esnafı desen zaten onlar bu lakapları kullanmaya dünden razıydılar.Şerif abi birine şöyle güzelce takılsa da neşelenseler.

Bugün o neşeli hallerinden eser yok,suratlar asık.Kitap satmaya çalışan çocukların bile müşterilere pek ilişesi yok. Kakofoninin daimi olduğu o dar pasaj oldukça sessiz.

İnsanların arasından hızlıca yürüyüp Sami abinin dükkânına giriyorum. İçerisi aslında ufak sayılmaz ama o kadar çok plak ve CD ile dolu ki iki kişinin yan yana durması neredeyse imkânsız. Plaklardan arta kalan yerlerde müzik dergileri -hepsi orijinal çünkü Sami abi 2000 yılından beri dükkâna fanzin sokmuyor-, duvara asılmış rock tişörtleri duruyor. Dükkân düzenle kaos arasında ince bir çizgide gidip geliyor.

  Dükkandan içeri girdiğimi görünce gülerek ayağa kalkıyor. Sami abi her gün farklı bir rock grubunun tişörtünü giyer. Bugün üstünde Ankara rock efsanesi Dr. Skull’un tişörtü var. Punk saçlı kuru kafa amblemine Sami abi’nin koca göbeği farklı bir boyut katmış. Kafa tası her hareketinde canlı gibi dalgalanıyor.

“Ooo yakışıklı n’aber?”

“İyidir Sam abi. İşte, nasıl olsun? Senden n’aber?”

“N’olsun be Tibet. Sen nasılsan ben de öyleyim işte.” Sami abi beni selamlarken keyifli olmaya çalışmıştı ama Şerif  aklına gelince doğal olarak yüzü düşmüştü. Acayip olurdu böyle anlar. Bir şeye yüzün güler akabinde hatırlar ve susarsın. Gülümsemen solar, sanki suç işlemişsin gibi.

Yine de gelip sarılıyor,bense koca gövdesi içinde kayboluyorum.Yanlış hatırlamıyorsam eski güreşçiydi. Bu cüssenin başka izahatı olamaz zaten. Klasik bir metalci eskisidir Satanist Sami. Top sakal, çoğu kelleşmiş olsa da inatla arkadan toplanmış at kuyruğu saç. Boyunda, bilekte bir sürü takı, yüzükler.

 Çay söylüyor, oturup içiyoruz. Ne oldu, nasıl oldu onu tartışıyoruz. Neden hâlâ cenazesini vermediler diye soruyorum. “Otopsi,” diyor. Bir de biçecekler adamcağızı, sanki bir işe yarayacak. O adamı vurmak o kadar kolay değil. Kim yaptıysa kılıfını çoktan hazırlamıştır.

 “Abi…” diyorum başlıyorum anlatmaya. “Oğlum delirdin herhalde? “Sen ne anlarsın o işlerden?” diyor. Konuşuyoruz… Bir şekilde ikna ediyorum. “Ben bu işi araştıracağım, seninle ya da sensiz.” Uzun uzun tartışıyoruz. Bir kabul ediyor arkadan vazgeçirmeye çalışıyor, derken dökülüyor ufaktan.

“Peki, bak  neyi araştırdığını bilmiyorum ama ciddi bir şeylerin peşinde olduğunu anlamıştım. Daha asabiydi, artık öyle bir şey nasıl olabilirse işte anladın sen. Tornado var ya hani şu Moda’ya çıkarken, bar. Hah! İşte orada çalışan bir çocuğu sordu. Adı Serkan. Bildiğim kadarını anlattım işte. Sonra bir şey demeden kalktı gitti. Bir de…”

“Bi’ de ne ?”  Sami abi düşünceli bir şekilde kilitledi bakışlarını. “Kıçıbaş’ı bana bıraktı.”

Kıçıbaş, Şerif abinin köpeğiydi. Yaşlı bir K-9 Alman kurdu. Bir dönem kuyruğunu kovalarken durmadan daireler çizdiği için bu lakabı almıştı. “Kasabanın Şerif”inin geniş hayal gücünün bir kurbanı daha. Şerif abi onu gezdirmediği zamanlarda ofisinde tutardı. Sami de olsa başkasına bırakması ilginçti. Belki de başına gelecekleri az çok tahmin ediyordu.

Ofisine uğramaya karar verdim. Belki bir not ya da bir ipucu bulabilirdim. Hızla kalktım, kaybedecek vakit yoktu. Fakat kalkmamla oturmam bir oldu. “Ulan ne salağım! Serkan’ı sormayı unuttum,” dedim kendi kendime.

“Şu Serkan’ı bana da anlatsana abi. Olayı ne bunun?”

“Barda çalışan bi’ çocuk işte. Saçma sapan bi’ herif. Bi’ sürü dövmesi var. Kız düşürmek için havalı havalı konuşup salak aforizmalar yapmaya çalışan tiplerden. Yani pek belalı olmasa da biraz yamuk tiplerle ilişkisi var, diye biliyorum. Sonuçta herif ağır müptezel. Birkaç torbacıdan daha fazlasını tanıyor galiba. Ama ben de pek bir şey bilmiyorum işte.

“Tamam abi, sağ ol. Bu kadarı bile yeter başlamam için,” dedim ve bu sefer gerçekten ayaklandım. “Aman dikkatli ol, bak bulaşma belaya…” türevinde nasihatlerinden sonra pasajdan hızlıca çıkıp Şerif abinin ofisine gittim.

Eski bir iş hanındaki ofisin kapısını, pek övünemeyeceğim geçmişimden kalan bir beceriyle açtım. İçeri sessizce girdiğimde yalnız olmadığımı anladım. İki odalı küçük ofisin solda kalan kısmı arşiv bölümü sağ taraf ise müşterilerle görüştüğü ofis kısmıydı. Sesler ofisten geliyordu.Bir şeyler karıştırıldığını duyuyordum. Etrafa atılan kağıtların sesi. Büyük ihtimalle dağınık masasındaki notlar.

Kapıyı yavaşça kapayıp ofise doğru sessizce yürümeye başladım. Girmeden önce kapı aralığından bakıyorum.Karşılaşacağım kişiyi görüp ona göre pozisyon alacağım. Ne yazık ki seslere o kadar dikkat kesilmiştim ki arkamda kalan arşiv kısmına göz atmak hiç aklıma gelmemişti. Bu hatamı kafama yediğim darbeyle anladım.PAT! Sonrası karanlık.

***

“Kim lan bu herif? Ne yazıyor kimliğinde?”

“Adı Tibet. Tibet Taylan.”

“O ne lan öyle? Süper kahraman adı gibi saçma sapan. Ah, bak ayılıyor. Şşşş… kalk bakayım. Sana diyorum, lan doğrul bakiym.”

Kendime gelirken yavaş yavaş doğrulmaya çalışıyordum ama pek kolay olmuyordu. Herif fena vurmuştu kafama. Zor zar da olsa anca dizlerimin üstünde durabiliyordum. Görüşüm netleştiğinde karşımda iki adam vardı. Biri benim yaşlarımda, esmer, ince uzun, kirli sakallı ve pis suratlı bir adam. Elinde tabanca vardı. Kafama vuran puşt oydu büyük ihtimalle.

Diğeri ise ondan daha yaşlıydı. Tahminen kırklarının sonlarında. Hafif şehla, şaşkın suratlı bir tip. Öbürüne göre biraz daha kısa. Genç olan kapüşonlu yeşil bir kaban ve kot giymişti. Büyük olan da hemen hemen aynı tarz giyinmişti.

 Puşt olan sarsıyor beni. Kendime gelmemi iyice zorlaştırıyor bu hareket. Yüksek sesle sertçe konuşuyor.

“Kalk lan kimsin sen? Söyle lan! Kız nerde? Söyle!”

“Kimsiniz siz ya? Ne arıyorsunuz burda?” dememle genç olan suratıma sert bir tokat attı. Ah işte ihtiyacım olan ilaç buydu. Beni biraz kendime getirdi bu tokat.

“Lan soruları biz soruyoruz, dürzü! Söyle dedim kız nerde? Nereye sakladı o hıyarağası onu?”

 Öbürü de sıkkın, olduğu yerde dönüp bir masaya dayandı. Cebinden bir tespih çıkarıp huzursuzca çevirmeye başladı.

“Abi ne kızı Allah aşkına? Anlamıyorum ne dediğinizi. Ben Şerif abi için gelmiştim.”

“Ulan bırak martaval okumayı herifin öldüğünü dünya âlem duydu. Bak, son kez soruyorum nerede kız? Nereye sakladınız?”

“Abi, beni Osman abi gönderdi ya. Şerif abinin bizim dükkâna birikmiş borcu vardı. Onu almaya geldim ben.”

Biraz safa yatıp vakit kazanmam lazım bu herifler beni yaşatmazlar. Uygun pozisyonu bulur bulmaz ikisini de indirmeliyim. Yaşlı olan sakin olmaya çalışarak sordu: “Oğlum, ölmüş adamdan nasıl alacaksın borcu?”

Biraz kem küm ettikten sonra “Abi işte biz de hep söze göre hallediyorduk işleri. E, şimdi Şerif abinin durum da malum. Yani hani bir köşede bir şey vardır belki diye bir bakayım dedim. Yanlış anlamayın borcu kadar alacaktım sadece.”

“Ofisi patlatacaktım diyorsun yani?” dedi sertçe.

“Yok abi, olur mu hiç…” dedim. Adam hızlıca lafımı kesip  “Neci senin bu Osman abin bakayım?” diye soruverdi.

“Eee! Şey abi, şeyciyiz biz.” İki dakikada dünyanın yalanını sıkmıştım ama Osman abiye bir meslek uyduramıyordum. Yavaşça doğrulmaya başladım. Bir yandan da sendeliyormuş gibi yapıp genç olanla arama küçük bir mesafe koymaya çabalıyordum. Kendime geldiğimi fark ettirmemeliydim.

“Eee?” dedi gevrekçe. Aynı anda ben de “Kırtasiye! Kırtasiye be abi. Kaç aylık bakiye var.” diye verdim cevabı hızlıca. Bir yandan da kafamı ovuşturup yediğim darbenin verdiği sersemliği abartıyordum

“Kırtasiye borcu için ofise gizlice girdin öyle mi?” dedi adam. Genç olan hemen ardından yine bağırmaya başladı. Bir yandan da elindeki tabancayı gevşek bir şekilde tutmuş parmağını sallar gibi bana doğru sallıyordu.

“Ulan bak son kez soruyorum nere…”.

Eline hızlıca vurdum. Silahı yere düştü. Şaşırmasını fırsat bilip bileğinden yakaladım, kolunu hızla büktüm. Bu sırada yaşlı olan doğrulup elini beline atmıştı. Ama ona bu fırsatı tanımadan hızla bir tekme savurdum. Göğsüne yediği tekmemin şiddetiyle az önce dayandığı masaya çarpıp geriye doğru takla atarak düştü. Bu sırada genç olanın bükülü elini tutarken kontrolümü biraz kaybetmiş olmalıyım ki iç gıcıklatan bir çatırtı duyuldu. Adam acıyla bağırdı.

Ama elini bırakmadım.

“Kimsiniz lan siz? Konuş! Yemin ediyorum o elini öyle bir hale getiririm ki bir daha kullanamazsın. Konuş dedim!”

“Ah! Bırak lan… Bırak. Öldün oğlum sen! Öldün!” Bükmeye devam edecektim ama diğeri masanın arkasından silahını çekmiş şekilde kalktı. Biraz önce düşerken başını bir yere çarpmış olmalıydı çünkü öfkeyle çarpılmış suratı kan içindeydi.

“İsmail abi vur şunu!” diye bağırdı ama İsmail abisinin silahını çekmiş olması beni durduramazdı. Adamı önüme çekip olduğu yerde döndürdüm. İsmail ne dolduğunu anlayamadan arkadaşını silahla benim aramda bulmuştu. Ateş edemedi. Bu arada masaya sağ ayağımı koyup olanca gücümle ittirdim. Masa fırlayarak İsmail’i duvara sıkıştırdı.  Acıyla bağırırken havaya bir el ateş etti. Doğrulmasına fırsat veremezdim. Suratına savurduğum ikinci bir tekmeyle onu bayılttım.

Acı ve nefretle küfürler eden diğeri, göğsünde tuttuğu kırık eline inanamaz şekilde bakmaktaydı. Panikle üstüme çullandı ama yaptığı nafile saldırıyı kolayca savuşturup bir çelmeyle adamı yere yapıştırdım. Daha sırt üstü yere kapaklanmanın acısını kavrayamadan yüzüne attığım yumrukla bayıldı.

 Onları sorgulayacak vaktim olmadığı için ikisini de bayıltmak zorunda kalmıştım. Silah sesi yüzünden birileri mutlaka buraya doğru gelirdi.

Cüzdanlarını açıp kimliklerine baktım. Karşılaştığım manzara hiç hoş değildi. İsmail Demir ve Alperen Sayman…  Narkotik polis!

İki polisin gizlice girip talan ettiği ofiste kalakaldım. Bu ikisi kim bilir nasıl bir işin içindeydi. Ah Şerif abi! Sen nasıl bir pisliğin içine düşmüştün? Sen, şimdi de ben. Biri gelmeden ya da bunlar ayılmadan buradan gitmeliydim çünkü bu durumu asla açıklayamazdım. Adamlar beni her türlü suçlu duruma düşürürlerdi. Hemen dağınık odayı arayıp kimliğimi buldum,ofisten çıktım.

Doğruca merdivenlerden indim. O sırada kapılar açılmaya ve insan sesleri de duyulmaya başlamıştı. Sokak kapısından çıkarken ceketimin kapüşonunu kafama geçirdim. Sanmıyorum ama kapının çıkışındaki kamera çalışıyor olabilirdi. Gerçi girerken kesin görmüşlerdi beni. Zaten adımı da öğrenmişlerdi. Acele edip bir an önce buradan uzaklaşmalıydım.

 Hızlı adımlarla boğa heykelini geçip yokuş aşağı, iskeleye doğru yürüdüm. Ulan, orası da karakolun dibi! Neyse, sakin ol. Sonuçta CIA ajanı mı bunlar seni hemen yakalayacaklar? Postanenin sokağına girince sakinleşmeye başladım. Bu adamlar polis olmasına polisti ama kanunsuz işler peşinde oldukları belliydi. Aksi hâlde, neden beni o şekilde sorguya çeksinlerdi? Evet, evet peşime düşeceklerse kendileri düşerdi. Merkeze anons geçip beni yakalatmaları zayıf ihtimaldi. Gerçi bu daha mı iyi bilemedim ama en azından bana vakit kazandırırdı.

Moda’ya doğru çıkarak Tornado’ya girdim. Birkaç ufak numarayla Serkan’ın yerini soruşturdum ama pek dişe dokunur cevaplar alamadım. Evinin adresini ya da telefonunu bulsam iyi olacaktı ama çalışanların dünyadan haberi yoktu ya da bana bu bilgileri vermemek için yan çiziyorlardı.

Dışardaki masalardan birine oturup bira söyledim.Barın etrafındaki konuşmalara kulak kabartmaya çalışırken bir kız yanıma gelip “Sen Serkan’ı mı arıyorsun?” diye sordu. Gümüş rengi kıvırcık saçları ve çeşit çeşit dövmenin yanı sıra burnunda da kocaman bir hızma vardı. Boyun hizasında kesilmiş saçları o kadar kabarıktı ki kız etrafta gezerken ona bakmamak elde değildi. Aslında kız pek de güzel sayılmazdı ama tarzı sayesinde çekici olmayı başarıyordu.

Kız. Tabii yaa! Adamlar bir kızı arıyorlardı.

Kaybedecek bir şeyim yoktu, altı gelmesi için dua ederek zarları attım.

“Ben aslında Serkan’dan çok onun kız arkadaşını arıyorum. Ona bi’ şey vermem gerekiyordu.”

“Serenay mı? Onu mu arıyorsun?”

“Evet ,” dedim ama umarım sesim çok heyecanlı çıkmamıştı. Kız beni tartarak konuşmaya devam etti.

“Ya ben de bayağıdır ulaşamıyorum ona. Telefonlarını kaç gündür açmıyor. Sen ne verecektin ki ona.”

“Eee işte özel bi’ şey, bir kargosu vardı benim adrese gelen, onu vereyim diyordum.” Artık uyuşturucuyu daha ne kadar üstü kapalı tarif edebilirdim bilmiyorum. Anlatılan Serkan profilinden kızın da kullanıcı olduğuna emindim; yine de ihtimalleri düşünüp yuvarlak konuşmak en mantıklısıydı.

“Yaa? İstersen bana ver, gelince ona bırakırım.” Kafamı hayır anlamında sallayınca kız sersem bir ifadeyle sırıtmaya başladı.

“Valla dediğim gibi ikisi de bayağıdır yok ortalarda. En son Serenay tek başına gelmişti. Serkan’ın çantasını alacaktı ama sonra o akbaba tipli yaşlı adam geldi ve kızı alıp apar topar gitti.

Akbaba tipli yaşlı adam… Şerif abi!

“Ayı gibi çekiştirdi kızı. ‘N’apıyorsun ya!’ dedim ama beni “Sen karışma Otogar pişmaniyesi!” diyerek tersledi sonra da yaka paça götürdü kızı.

Otogar Pişmaniyesi? Kahkaha atmamak için dudağımı ısırdım. Kesinlikle Şerif abiydi.

“Vay hayvan!” dedim zorla.

“Taam bir hayvan.” diyerek onayladı kız.

Kızdan yana çıkarak sürdürdüğüm konuşma hızlı bir flörte dönmüştü. Kızda on kişiye yetecek kadar libido olması neyse ki işimi kolaylaştırdı. Ne Serkan’a ne de Serenay’a ulaşılamıyordu ama bakılacak bir yer daha vardı. Serkanla birlikte  ara sıra takıldıkları arkadaşları Cihan. Belki orada olabilirlerdi.

Flörtümü biraz daha devam ettirdikten sonra ayaklandım. Kız bana söylemese de muhtemelen o iki narkotik de buraya gelip çalışanları sorgulamıştı. Belli ki polis oldukları için kimse bir şey anlatmamıştı; ama yine de hızlı olmalıydım eğer ben bu bilgilere ulaştıysam onlar da ulaşırdı.

Cihan’ın evine gittim,kapıyı yine küçük bir numarayla açarak içeri girdim. Bu sefer arkama bakmayı da ihmal etmedim. Koridorun sonundaki girişe asılmış hasır boncukların arasından geçerek dağınık salona ulaştım. Bir sürü etnik motifin ve heykelin olduğu eski bir evdi. Etraftaki bonglar da bana bilmem gereken her şeyi anlatıyordu. Vay arkadaş! Gerçek hayat neden bu kadar klişe olmak zorunda? Etrafa bakındım. Odaları gezdim, ipucu aramaya koyuldum. Kızı bulacağıma emindim ama  burada değildi.  Hayal kırıklığı içinde holde kalakaldım. Peki ama neredeydi? Şerif abi onu bir yere mi saklamıştı ya da daha kötüsü o herifler benden önce mi gelmişti. Yo, yo… Öyle olsa kapı zorlanmış olurdu. Girdiğimde anlardım… Değil mi? Şerif abi, kızı bir yere sakladıysa bulmam çok zordu. Kendi evi olmayacağı kesindi. Acaba başkası adına tuttuğu ev var mıydı?

Hay Allah kimden nasıl öğreneceğim? İşte tam bir çıkmaz! Kimdi bu kız ve ben onu nasıl bulacaktım?

Vuuuuup!!!

Arkamdan gelen sesi son anda duyarak eğildim. Karşıma mor bir vileda sopasını tutmakta olan panik halinde bir kız ışınlanmıştı. Hemen arkasındaki gömme dolabın açık kapısına bakılırsa sopayı oradan almıştı. Süpürge dolabı! Ben nasıl oldu da bunu fark etmedim, tabii ya!

Bir Vuuup daha. Kolayca savuşturdum.

“Yaklaşma bana, patlatırım kafanı. Uzak dur dedim!”

Bardaki kız gibi, bir sürü dövmesi vardı. Bacağında, kolunda, belinde, boynunda… Siyah saçlarının bir kısmını maviye boyamıştı. Yırtık pırtık bir pantolonu ve göğüs kısmı dövmesi gözükecek şekilde kesilmiş bir Ramones tişörtü giymişti. Göğsündeki dövmede Fransızca “J’aime mes erreurs” yazıyordu. Bardaki kızla kıyaslanamayacak kadar güzeldi ama bir sürü dövmeyle sanki bunu  örtmeye çalışıyordu. Korku içinde olmasına rağmen yine de sopayı güzel savuruyordu. İstesem elinden alabilirdim ama bunun için ona doğru hamle yapmalıydım. Bu da onu korkuturdu ve istediğim son şey de buydu. Güvenini kazanıp sopayı bırakmasını sağlamak zorundaydım.

“Dur bi’ dur, şşşş sakin. Yok bi’ şey bak…”  Bir savurma, bir vuup daha.

“Patlatırım beynini geri zekalı herif. Defol git burdan!”

“Yaa bi’ dur, aaaaa! Bağırıp çağırma!  Bi’ sakin ol. Serenay mısın sen?”

“Sana ne, kimsem kimim! Esas sen kimsin de gizlice giriyorsun buraya?”

“Bak şimdi, Allah aşkına şunu savurup durma. Sana saldıracak falan değilim. Bak, bak silahım falan da yok.”

Başka savurma olmadı. Ama kız Conan’ın kılıcı gibi sopayı kaldırmış savunmada bekliyordu.“Bıçak, bıçağın vardır kesin. Bıçak çekeceksin değil mi bana? Sinsi seni.”

“Sinsi mi?” kendimi tutamayıp hafif bir tebessüm ettim ama kız sopayı savurmak için hareketlenince hemen ellerimi uzatarak durması için bağırdım.

“Yok,yok bıçak yok. Hiç bi’ şeyim yok.” Ulan bıçak olsa Vileda sopasından mı korkacağım zaten! “Beni Şerif abi yolladı. Yani dolaylı yoldan diyelim. Onun sayesinde buradayım işte.”

Kız Şerif abi ismini duyunca gözleri merakla kısıldı. Sopayı tutan eli gevşedi, ama savunma pozisyonunu bırakmadı.

“Serenay?” dedim. Bir yandan da ellerimi yere doğru sallayarak sakin olmasını sağlamaya çalışıyordum. Kız başıyla onayladı.

“Bak benim adım Tibet, Tibet Taylan. Ben Şerif abinin arkadaşıyım.”

“Ay ne uyduruk isim o öyle,” deyip sopayı tekrar sıkmaya başladı. Haydaa! Bu gün ikinci kez ismime laf ediliyor. Nesi vardı ki ismin?

“Bak o sopayı savurmadan önce bi’ dur lütfen de söyleyeceklerimi dinle. Ben senin gibi Şerif abinin yardım ettiği insanlardan biriydim tamam mı? Onu kimin öldürdüğünü bulmaya çalışıyorum ama bi’ şekilde senin adın karşıma çıktı.Vurulmasından bir gün önce seni Tornado’dan aldığını öğrendim. İnan ki, sadece yardım etmeye çalışıyorum. En azından Şerif abiye olan borcumu belki böyle ödeyebilirim.

Kızın gözlerinin içine baktım “Serenay. O iki adama karşı tek şansın benim.”

“İki adam mı?” Dudakları titremeye başladı.

“Evet, o iki polis.”

Vileda sopası elinden kayıp düşerken o da yere çöküp ağlamaya başladı.

“Söyledim. O salağa bin kere söyledim. O adamlara bulaşma dedim, ama beni dinlemedi.”

Seranay’ın bir süre ağlamasına izin verdikten sonra başına gelenleri dinledim. Barda çalışan erkek arkadaşı Serkan, aynı zamanda küçük çaplı bir kuryeymiş. Polis baskınını haber alan bağlantısı, yakında oturduğunu bildiği için aceleyle Serkan’ı arayıp saklaması için koca bir çanta dolusu eroin vermiş.

“Ama o salak, ‘Bi’şey olmaz bebeğim yaa!’ dedi ve kendi kafasına göre o çantayı açıp içindeki paketlerden birini aldı,” diyen Serenay’ın gözleri yaşlıydı ama suratı öfke doluydu. “Çantayı almaya gelecek kişiyle buluşacaktı. Ama öncesinde o ayırdığı paketi gidip sakladı. Sonra da buluşma yerine gitmek için yola çıktık benim Vespa’yla. Buluşma yerinin yakınındaki yan sokağa motoru bıraktıktan sonra ‘Adamlar şimdi seni görmesin,’ deyince Serkan’ın beklediği kaldırımın karşısındaki giysi kumbarasının oraya saklandım. Eski bir araba geldi. İçinde sakallı, pis görünüşlü bir adam vardı. Serkan araca girip çantayı ona verdi. Konuşurlarken adamın sesi yavaş yavaş yükselmeye başladı. Tam anlayamadım ama sonra, sonra…” iç çekip derin bir nefes aldı. “Saldırıp Serkan’ı dövmeye başladı. Kafasına vura vura arabadan indirdi ve bıçak gibi bi’ şey çıkardı ve onun, onun… boğazını kesti.”

Kendine hakim olamayıp tekrar ağlamaya başladı. Kız şahit olduğu cinayetin şokuyla olduğu yerde büzülüp kalmıştı fakat kısa bir süre sonra sindiği yerden kaçması gerektiğini de idrak etmişti. Neyse ki giysi kumbarası, Vespa’sını park ettiği yan sokağın hemen başındaydı. Hızlıca motoruna koşarken adam onu fark etmişti.

“Ben onu tanımıyorum ama adam, adam beni tanıyordu. Arkamdan bağırdı hem de adımı söyleyerek. Ama o yetişemeden motora atlayıp kaçtım.”

Kız neyse ki akıllıca davranıp kendinin ya da Serkan’ın evine gitmek yerine Cihan isimli arkadaşlarının evine saklanmıştı. Ertesi gün annesinden gelen bir mesajda onu iki polisin aradığını öğrenmişti. Olayı polisin öğrendiğini düşünerek en yakın karakola gitmeye hazırlanırken Şerif abi işe dahil olmuştu.

Kızın şansı annesinin bizim “Kasabanın Şerif”ini tanıyor olmasıydı. Polisten önce onun yanına giden Serenay başına gelenleri anlatınca Şerif abi karakola gitmesini engelleyip onu bir süre ofiste saklamış, kısa süren araştırma sonrasındaysa Serkan’ın ölümüyle ilgili herhangi bir bilginin sisteme düşmediğini öğrenmişti.

“Ah bu sülalesini  *#+%&…lerim kesin çocuğu öldüren herifin hesabına çalışıyorlar,” demiş Serenay’a. “Seni bulup kalan malın yerini öğrenmeye çalışacaklardı demek ki. Sakın karakola gitme, sen ne olduğunu anlamadan davayı üstlerine alır ve seni de yakarlar.”

  Kız bir süre Şerif abi’nin ayarladığı yerlerde kalmıştı ama onun vurulmasından sonra korkup tekrar Cihan’ın evine dönmüştü. Sonrası benimle karşılaşana kadar evde saklanması ve Vileda sopası.

“Peki ne yapacağım ben şimdi?” Serenay gözleri yaşlı, korkuyla bana bakmaktaydı. Ben ise ne diyeceğimi bilmez bir şekilde kıza bakıyordum. Cengaverce atıldığım maceramın sonunda ne bok yiyeceğimi bilmez bir hâlde kalmıştım. Durum çok tehlikeliydi ve bir de işin içinde iki kirli polis vardı. Fakat ne olursa olsun bu kıza sırtımı dönemezdim.

“Bak bu adamlardan kaçamayız. Öyle filmlerdeki gibi sana sahte kimlik hazırlayacak birilerini falan da tanımıyorum. Tek şansımız o malı bulmak. Belki onun üzerinden pazarlık yapabiliriz. Daha doğrusu ben yapabilirim. Senin ortalarda olman tehlikeli en iyisi onlarla hiç yüz yüze gelmemen.”

“Ama …”

“Aması yok Serenay. Bu adamlar ikimizi de harcar, onları alt etmek istiyorsak onlarla yüzleşmek zorundayız. Şimdi bana karşı dürüst ol, eroin paketinin yerini biliyor musun?”

Kız evet anlamında başını salladı.

“Tamam… aklımda bir fikir var ama önce seni buradan çıkaralım çünkü bizim Otogar Pişmaniyesi er geç o iki polise de öter ve seni yakalarlar.

“Otogar Pişmaniyesi mi?” dedi kız şaşkın gözlerle?

“Off!” dedim. “Boş ver sonra anlatırım, şimdi bir iki telefon açmam lazım.”

***

“Oğlum sen manyak mısın?” Yarım saat içinde bu cümleyi ikinci kez duyuyordum. Telefonun diğer ucundaki, arkadaşım Yavuz’du.

Yavuz gazeteciydi. Kendisi iyi bir gazetede çalışıyordu ama gayet sıkıcı ve kimsenin ilgisini çekmeyen haberler dışında bir şey yayımlattığını görmemiştim. Yılın haberini ayağına getirdiğimde, bir çok meslektaşı gibi taşları sallamak yerine paniğe kapılmıştı. Başına açacağımı düşündüğü dertlerin korkusu gazetecilik aşkına galip gelmişti.

“Hadi haberi yaptım. ‘Polis’ diyorsun be abi, nasıl olacak bu? Gazete yayınlar mı sanıyorsun? Hadi yayınladı diyelim, sonrası zaten başka dert.”

“Ay ne gazeteymiş be! Ulan zaten gazete mi kaldı. İnternet haberi yaparsın, olmadı ver Twitter’a gör bak o zaman neler oluyor!”

“…”  Sessizlik, güzel!
“Bak uyuşturucu bağlantılı cinayete karışan iki polis diyorum sana, daha ne olsun?”

“E, iyi de o zaman kanıt lazım, video çekmemiz lazım,” dedi Yavuz. Başını derde sokmak istemiyordu ama böyle sansasyonel bir haberi tepmeyi de kendine yediremiyordu.

“Ah be adam! İki saattir ben sana ne anlatmaya çalışıyorum?”

Diğer manyaklık suçlaması ise Sami abiden gelmişti tabii ki. Olayları öğrenince aklı çıkmıştı. Bir an kendimi tutamayıp heyecanla oynayan göbeğinin o kuru kafa tişörtüne ne gibi şekiller verdiğini düşünmeden edemedim. Her neyse o da herkes gibi pis bir işe bulaşmak istemese de düzgün adamdı. Böyle bir durumda bizi geri çevirmezdi.

Biraz söylenme, biraz da küfür sonrası Serenay’ı evinde saklamayı kabul etti. Ama önce gidip malı saklandığı yerden almalıydık. Sonra ben Serenay’ı Sami abinin yanına bırakıp adamları arayacak ve uygun bir yerde buluşacaktım. Yavuz’un çekeceği videoyla onlara geri adım attıracaktık ya da… “ya da”sı pek hoş değil. Çok da dahiyane bir plan sayılmazdı ama ben de Sherlock Holmes değildim. Yavuz’un çekeceği canlı videoya bel bağlamaktan başka çaremiz yoktu.

Tornado, olayların başladığı yer olduğu için düğümün çözüleceği yer olması da gayet uygundu. Serkan, eroin poşetini depodaki kiloluk kahve paketlerinden birinin içine koymuştu. Biz de gece dört gibi kimsenin olmadığı bir saatte barda buluştuk. Neyse ki Serenay’da yedek anahtar vardı. Sami abi dışarda nöbetteyken biz içeri girdik. Yavuz hareketlerimizi videoya çekerken bir yandan da durumu özetliyordu.

Paketi aldıktan sonra Sami abinin yanına dönüp Serenay’la ikisini buradan uzaklaştırmalı ve polisleri arayıp ayarladığımız buluşma noktasına gelmelerini sağlamalıydık. Yavuz’un araştırması sonucu bulduğu telefon numaralarından İsmail Demir’i aradım.

“Geldiklerinde canlı yayına başlıyoruz. İsteseler de silemezler videoyu. Direkt yayındalar,” dedi. Telefon çalınca ona sus işareti yaptım.

“Zaten o sırada Serenay da Sami abinin yanında güvende olacak,” diye konuşmaya devam etti. Elimi hızla salladım “Ya bir sus, telefon çalıyor.”

Yavuz otomatiğe bağlamış konuşmaya devam ediyordu. “Hiç şansları yok,” derken telefon sinyali meşgule düştü. Dönüp ”Ulan kapadı herif!” dedim.

“Kusura bakma genç, bilmediğim numaraları açmıyorum.”

Şaşkınlık içinde sesin geldiği yöne döndüm. İsmail Demir elinde telefonuyla karşımıza dikilmişti. O ve alçılı koluyla bana pis pis bakan Alperen Sayman.

***

Bakışlarımı “Bittin oğlum sen, bittin.” diyerek beni tehdit eden kırık kollu pisliğin gözlerine kitlemiştim. “Ulan ite bak birde dik dik bakıyor,” dedi.

“Alperen tamam.” dedi İsmail. Ardından bakışlarını Yavuz’a çevirdi.  “Oğlum, sen de kapat bakayım o telefonu, oradan çaktırmadan bir şeyler yapmaya çalışıyorsun. Sanki görmüyoruz.”

“Nasıl? Buraya geleceğimizi nasıl öğrendiniz?” diye sordum.

“Valla ben buraya gelecek kadar salak olacağınızı tahmin etmemiştim. Ama yanılmışım.” dedi İsmail kafasını sağa sola sallayarak. “Aklınız sıra, malı alıp bize şantaj yapacaktınız değil mi? Serkan’ın malı buraya koyduğuna zaten emindik bulmamız an meselesiydi, bize esas Serenay lazımdı ki sayenizde o sorunu da hallettik.”

“Yeter ya mahvettiniz beni. Bıktım artık yeter!” En sonunda daha fazla dayanamayan Serenay bağırmaya başlamıştı. “Önce Serkan’ı öldürdünüz sonra da başımı türlü derde soktunuz. Aldınız işte alacağınızı. Bırakın da gidelim işte! Daha ne istiyorsunuz?”

“Senden hiçbir şey istemiyoruz.” Polislerin arkasındaki kapıdan orta yaşlarının başında esmer, zayıf ve tilki suratlı bir adam belirivermişti. Onu tanımasam herhalde bu dramatik giriş karşısında sinirim bozularak gülerdim. Ama Ejder Olgun’a gülemezdiniz.

Serenay onu gördüğü anda susup gerilemeye başladı. Ejder parmağıyla önce onu sonra da bizleri göstererek konuşmaya devam etti.

“Artık bizim için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. O tren çoktan kalktı,” dedi yaklaşarak.

Yavuz ise şaşkın bir isyandaydı“Siz iki narkotik polisi Usturalı Ejder’e mi çalışıyorsunuz yani? Sokak aralarında iş tutan çeteciye,” dedi öfkeyle.

“Bak bak! Laflara bak! Kimi bekliyordun lan dürzü, Marlon Brando’yu mu?” yavaşça Yavuz’a yaklaşan Usturalı Ejder’i sakinleştirmek için hemen araya girdim.

“Hocam bak bir sürü karmaşa oldu. Ben seni bilirim. Sen de beni görmüşsündür. Eskiden Üsküdar’da Kandemir abinin yanındaydım. Bırak çocukları gitsinler. Biz seninle anlaşırız. Biliyorsun boş değilim. Ödeşmenin yolunu buluruz elbet. Ben kefilim, bunlar ağızlarını açmazlar.”

Usturalı kısa bir an durumu düşünür gibi olsa da olumsuz bir bakışla bana döndü“Bu saatten sonra senin bana yarardan çok zararın olur,” dedi suratını ekşiterek. “Şimdi ver bakayım o malı, siz de şöyle köşeye geçiverin.”

Ejder’i oyalamak için öne sürdüğüm geçmişim de işe yaramamıştı. “Bari Sami abiyi bırakın.” dedim teslimiyeti kabul ederek. “Kaç yaşında adam bizim yüzümüzden yanmasın.”

“Sami mi?” dedi Ejder şaşkın “Sami de kim ulan?”

***

Deponun dışına çıkarılmıştık. Biz kapıda koyun gibi dizilmiş dururken adamlar arkalarını çöp konteynırlarına vermiş tartışıyorlardı.

“Ulan siz bakmadınız mı dışarı?  Nerede bu Sami denen herif?”

“Her yere baktık diyorum. Yok kimse etrafta. Ayak yapıyorlar. Hadi uzatmadan bitirelim şu işi.”

“Böyle olmaz,” dedi İsmail sıkkın bir şekilde “Ben tanıyorum o Sami’yi Şerif’in yakınıydı. Demek ki bu da tanıyor. Bu iş artık burada olmaz. Fikirtepe’ye geçmemiz lazım.”

Adamlar belli ki bizi barın içinde temizleyip istedikleri hikayeyi uyduracaklardı ama Sami abinin sırra kadem basması tüm planı değiştirmişti. Bizi Fikirtepe’de bir yere götürüp infaz edeceklerdi.  Çaktırmadan adamlara yaklaşıp aralarına dalma planı yaparken onlar hararetle tartışıyorlardı. Ejder para yedirdiği iki polise iyice yüklenmeye başlamış, en sonunda İsmail dayanamayıp parlamıştı.

“Sana enselenme diye tiyo verdik gittin çantayı o müptezele emanet ettin. Şimdi de gelmiş bize mi çatıyorsun Ejder?”

 Tartışma alevlenirken iyice yaklaşmaya başlamıştım,ama İsmail beni fark edip ceketinin altına sakladığı silahını doğrultarak“Şşş, o iş anca bir kere olur,” dedi.

“Ne o sokak ortasında mı vuracaksın? Her yer güvenlik kameralarıyla dolu.”

“Sen rahat ol aslanım.” dedi Alperen.  “Biz o işi hallettik. Bu sokaktakilerin hiçbiri kayıtta değil.”

“Bok değil!”

Ara sokaktan gelen ses hepimizi susturmuştu. Yavaş yavaş sokaktan çıkan adama inanmaz gözlerle bakıyorduk.

Uzun siyah pardösülü, kel bir hayalet karşımızda belirivermişti. Ulan kel hayalet mi olur?

Şerif abiydi bu. Yaşıyordu!

“Vay be İsmail. Hadi o yanındakini anladık; ama sen nasıl bu heriflere uydun be oğlum?”

Şerif abinin hayal kırıklığı dolu bakışlarına şaşkın gözlerle karşılık veren İsmail adeta bir rüyadaydı. “Nasıl? İmkân yok. Seni ben, ben…”

“Vurdun,” dedi Şerif Abi.

Hayal kırıklığı dolu bakışları şimdi avına bakan kurda dönmüştü. “Nişancılığınla çok övündüğünü biliyorum ama beni vuracaksan öyle uzaktan değil, gelip buradan, nah alnımdan vuracaksın! Ulan geri zekâlılar bir tek siz mi dümen çevirmeyi biliyorsunuz. Kendinize o kadar güveniyorsunuz ki gelip morga bile bakmıyorsunuz. Kızı aramak için harekete geçip ortalığı karıştıracağınızı biliyordum. Siz beni öldü sanırken ben de son ayarlamaları yapıyordum. Lakin işe bak ki Tibet’in süper kahramancılık oynayacağı tuttu ve bir de gidip Serenay’ı buldu. Ulan Tibet! Gerçekten helal olsun vallahi! Bu iki hıyar bir de polis olacaklar. Sen onlardan acar çıktın. Tabii senin yüzünden bunları iş üstünde enseleme planım az kalsın gümbürtüye gidiyordu. Neyse ki, siz buraya gelince işler rayına oturdu,kendini avcı sanan bu avlar elime düştü.”

Sonunda Şerif abi bakışlarını Usturalı’ya çevirmişti. “Vay be havalara gel hele. Kertenkele Orhan, olmuş mu sana Usturalı Ejder. Lan! Berber çıraklığını bile beceremeyen adam başımıza mafya kesildi iyi mi?”

Artık bu son laf mı bardağı taşırmıştı, yoksa gözü mü dönmüştü bilemiyorum ama sonunda Ejder dayanamayıp o meşhur usturasını çekiverdi.

“İndirin şu herifi!” diye bağırarak üstüme atılırken silahlar  patlamaya başlamıştı. Yavuz Serenay’ı kaptığı gibi yere kapaklandı. Bense Ejder’in usturasını düşürmek için hızlı bir darbeyle eline vurdum. Düşen usturayı olduğu yerde dönerek diğer eliyle kapan Ejder belki berberlikten kovulmuştu ama belli ki yakın dövüşte pek de boş değildi. Biz kapışırken sağımdan solumdan vızıldayarak geçen kurşunlar arasında İsmail’in kendini çöp konteynırına siper ettiğini hayal meyal görmüştüm. Alperen’in ise Şerif abiye ateş etmekten daha önemli işleri vardı. Beni vurmak gibi!

Biz Ejder’le dövüşürken o da bana doğrulttuğu silahını ateşlemek üzereydi ama o hengâme arasında duyduğumuz “Hayyyyyyt.” sesiyle beraber gelen koca bir cüsse tarafından ayakları yerden kesiliverdi.

Satanist Sami, Şerif Abi tiradını atarken arkadan dolaşmış ve tam zamanında gelerek Alperen’in beni kevgire çevirmesini engellemişti. Kirli polisin şuurunu kaybetmeden önceki son sözleri”Ne bu a…. koyayım her köşeden adam çıkıyor,” olmuştu.

Ejder ise, bu sırada sağa doğru geniş bir yay çizen usturasıyla gardımı aldığım sol dirseğimi kesti ama suratı da kabak gibi ortada kalmıştı. Burnuna yediği sağ tekmemle sersemleyince de ardı ardına yaptığım saldırılara daha fazla karşı koyamayarak devrildi.Usturası da tıngırdayarak sokağa düştü.

Bizim kapışmamızla eş zamanda Şerif abi de İsmail’i bacağından vurarak çatışmayı noktalamıştı. Dengesini kaybeden İsmail çöplerin arasına devrilmişti ama bir yandan da hala doğrulmaya çalışıyordu.

 “At artık silahı İsmail!” diye bağırdı Şerif Abi “Ya da istiyorsan hemen şurada ödeşelim ama bu sefer benim seni nerenden vuracağımı çok iyi biliyorsun.”

İsmail’in silahı hâlâ elindeydi ama ne ateş ediyordu ne de teslim oluyordu. Bakışları tek tek üstümüzde dolaştı.Sonra da dönüp yerdeki suç ortaklarının ve en son tekrar Şerif abinin. Derken yüzünde kısa bir kararlılık anı belirdi ve silahını indirdi.

Teslim olduğunu belirten bir jest yapmıştı ki birden ufak bir bilek hareketiyle indirdiği silahını ateşledi. Şerif abinin tetikteki parmağı da hızla karşılığı verip İsmail’i silahı tuttuğu elinden vurmuştu ama ölümcül kurşunun hedefini bulmasını engelleyememişti.

İsmail yere devrilirken biz de şaşkın bir şekilde birbirimize baktık ve sonra da bir zamanlar Usturalı Ejder olarak bilinen cesede.

***

Neyse ki, süvari birliği sonunda gelmişti. Mavi kırmızı ışıkların aydınlattığı sokakta koşturan polislerin arasında dururken pek de kolay toparlanamayacak bu durumdan nasıl sıyrılacağımızı düşünüyordum. Biraz uzağımdaki Şerif abinin  savcıyla el sıkıştığını gördüğümde nasıl rahatladığımı anlatamam. Belli ki Şerif abi, savcıyla iletişime geçip çok önceden durumu bağlamıştı. Nasıl diye düşünmeye pek lüzum yoktu. Kasabanın Şerif’inin sistemi daima çalışırdı. ‘Sana yardım ediyorum fakat unutma bir gün sen de bana yardım edeceksin. Koşulsuz!’

Savcının elini sıktıktan sonra önce Serenay’ın yanına gelip kıza sarıldı sonra da sıra bana gelmişti.

“Abi sen nasıl bir adamsın ya! Kaç gün yasını tuttuk. Nasıl yaptın tüm bunları?”

“Oğlum Sherlock Holmes romanı mı bu şimdi oturup sana tek tek anlatayım,” dedi azarlayarak. “Bu tipini gondiklediklerim tuzak kurup gece vakti vurdular beni. İsmail de herhalde kendini Clint Eastwood sanıyordu ki iki el ateş edip doğru düzgün bakmadan uzadı. Neyse işte, ben zaten tetikteydim, çelik yeleğim üstümdeydi.” Gülümseyerek göz kırptı “E, artık gerisini de anlamışsındır. Bu salaklar beni öldü sanınca rahatladılar, bu sırada ben de elime düşecekleri anı bekliyordum ki sen gelip her şeyi bok ettin.”

“Abi ama aşkolsun ya ben ne bileyim böyle olacağını. Biz gerçekten seni öldü sandık.”

“Oğlum kaç kere dedik bu işlere bulaşmayacaksın artık diye. Sana mı kaldı polisçilik oynamak.” İtiraz edecekken elini kaldırıp beni susturdu. “Tamam tamam her şeye rağmen kızmıyorum sana çünkü siz içerdeyken erketede bıraktığınız Sami’nin karşısına dikildiğim andaki suratını unutamayacağım. Herif bir anda imana geldi,” diyerek gülmeye başladı.

“Şerif abi. İsmail neden Ejder’i vurdu?”

Gülmesi kesilen Şerif abi bir an beni süzdü sonra bir lise öretmeni edasıyla sorumu yanıtladı.

“İsmail akıllıca bir hareket yaptı. Onun öteceğini ve karıştığı birçok olayın da ortaya çıkacağını biliyordu. Ejder’i öldürdü ve böylece diğer suçlarının da üstünü örtmüş oldu.”

“Vay be! Adama bak sen.”

“Neyse hadi daha dünya kadar işim var benim. Git şu yarana baktır sonra da Yavuz’u alıp ifadeye gelin. Ama önce benim yanıma uğramayı unutmayın. Şimdi gider haberi internete atar manyak, sonra yedi bayram s*kseler ortalığı toparlayamayız.”

Şerif abiden yediğim küfürlü azarın mutluluğuyla uzaklaşmasını seyrederken bir an durup içine düştüğüm durumu düşündüm. Şu kısa sürede nelere bulaşmıştım ama en azından borcumu…

“Haa unutmadan,” dedi son anda dönerek. “Yediğin haltlardan sonra borcun iki oldu ona göre. Artık sen kendini ayarlarsın.”

Sonra arkasını dönüp uzaklaştı.

NE KÖTÜ OLACAKSIN NE DE İYİ

Deniz, uzaktan bakıldığında, lacivert bir parşömen kâğıdını andırıyordu; pürüzsüz, ışıltılı ve keskin… Dokunsanız elinizi kesecekmiş, üzerindeki küçük ışıklar avucunuzu delecekmiş gibi. Akşam saatleri yaklaşıyordu. Tiftik tiftik olmuş bulutların arkasında kalan güneş, havada pembemsi bir leylak rengi oluşturuyordu. Gökyüzünün rengi, denizin engin, lacivert tonuyla buluşuyordu ufukta. Bakmaya doyum olmayan, hayatınızın bütün güzel anlarını aynı anda yaşıyormuşsunuz gibi hissettiren bir manzara.

Akdeniz’in küçük bir ilçesinin meşhur sosyalleşme mekânındayım. Ben memleketimdeyim, fakat benden başka herkes turist sanki. Herkes bana yabancı. Sosyalleşmek gibi bir niyetim yok, daha çok insanları seyretmek için geldim buraya. Kalabalıkların içindeki yalnızlığımı perçinlemek için… Sanki acıyı yudum yudum tatmak istiyorum.

Yalan söylüyorum, evet, yalnızlık hiçbir zaman acı vermedi bana, kendimle arkadaş olmayı çoktan öğrendim. Mecbur kaldım belki de. Üniversite öğrencisiyim, psikoloji okuyorum. Eh, ikinci sınıfta olsam da kendimle ilgili doğru çıkarımlara ulaştım çoktan. Şimdi, kişiliğimi daha derinlemesine analiz etmenin zamanı… Bu mekan, bu engin deniz ve bu kalabalık tam da bu işe yarıyor. Ruhumu deşmemi sağlıyor.

Ekmek arası bir şeyler yedikten sonra tahta bir banka oturmuştum; yanıma kimsenin gelip oturmamasını umut ederek. Yaşlı bir amca gelir de saçma bir sohbet başlatırsa diye korkuyordum. Öyle bir şey olmadı. On beş dakikadan fazladır oturuyordum; sevgilileri, liselileri, turistlerin garip telaşını, bu saatte neden dışarıda olduklarını anlamadığım yaşlı amcaları, teyzeleri seyrediyordum. Bir anda yedi ya da sekiz yaşlarında bir çocuk gelip oturdu yanıma. Kara gözleri, kapkara bir yüzü vardı. Esmerlikten karalığa geçmişti çocuk. Bütün gün güneşin altında gezdiğini düşündüm. Mendil satan, su satan ya da simitçi bir çocuk olabilirdi. Ayaları beyaz kalmış elleri vardı. Ağzının kenarlarında beyaz izler oluşmuş, dudakları kurumuştu. Elimdeki su şişesini uzattım, “İster misin?” diye sordum. “Yok” dedi kabaca. Sesi beklediğimden daha kalındı, yaşını yanlış tahmin ettiğimi düşündüm.

“Bir şey istemem abi. Sadece… Beni sakla yeter!” dedi birden.

“Kimden?” diye sordum.

“Abbas abiden,” dedi.

“Abbas abi de kim?”

“Beni zorla çalıştırıyor. Başka işlere vereceğini söyledi. Ben de kaçtım.”

“Nasıl işler yani?” diye sordum. Alacağım cevaptan çekiniyordum.

“Abi söyletme şimdi,” dedi.

Bunu duyunca tahminimde yanılmadığımı anlamıştım. “Aman Allah’ım, bu çocuk neler yaşıyor?” diye düşündüm. Ben de oturmuşum kendi aptal karakterimi analiz etmekle, kendimi çözmekle, iki senelik psikoloji bilgimle kendime teşhis koymakla uğraşıyordum. “Hadi!”dedim o anda, “Hadi bu çocuğa yardım edebilirsin.”

“Şu temkinli, her şeyden kaçan, ketum huyunu bir kenara bırak! Bir kez olsun duyarlı ol! Boz şu suskunluğunu!”

Bir taraftan da çocuğun onca insanın arasında beni bulmasına hayıflanıyordum. 

“Adın ne?” diyebildim. Ne gereksiz bir soruydu!

“Yunus,” dedi.

Adını söylerken yalvaran gözlerle bakıyordu sanki.

Sonra bunun bir tezgâh olabileceğini, Abbas abisinin köşede, elinde bıçakla beni beklediğini düşündüm. Issız bir yere çekip “Sökül paraları,” diyecekti belki de. Yanımda eski bir cep telefonu ve eve dönmek için kullanacağım otobüs parasından başka bir şey yoktu. Buna güvenip kalktım ayağa, “Gel,” dedim, “Benim eve gidelim. Bu gece bende saklanırsın, sonra polise gideriz.”

“Aman abi!” dedi Yunus, “Polise falan gitmeyelim. Her şey ortaya çıkar!”

“Ne çıkacakmış ortaya? Hem çıksın da çeksin cezasını o Abbas mıdır nedir!”

“Yapma abi! Nasıl anlatırım polise her şeyi?”

Utanmıştı çocuk, esmer yüzü al al olmuştu.

“Tamam,” dedim mecburen.

Abbas’ın bu çocuğa neler yapmış olabileceğini düşündüğümde dehşete düştüm.

Sonra, biraz daha anlattı kendini Yunus. Mardinliymiş, Mardin’in bir köyünden… Üç yıl önce, sokakta oynarken, adamın biri ağzını kapatıp karga tulumba kaçırmış Yunus’u. Birkaç gün pis bir evde kaldıktan sonra buraya gelmişler. Sonra bu Abbas çıkmış ortaya. Mardin’den kaçıran adam Yunus’u Abbas’a satmış olmalı. Sonrası, klasik hikâye… Çalıştırmışlar çocuğu, daha doğrusu kullanmışlar; su, peçete sattırmışlar, olmadı dilendirmişler. Eline ne geçerse Abbas’a vermiş. Onun gibi bir sürü çocuk varmış daha.

Bunları dinleyince o çocukların hepsine yardım etmek istedim. Kendimi iyi hissetmiştim. İhtiyacım olan buydu belki, kendimden sıyrılıp etrafıma bakmam gerekiyordu. Yunus’u evine yolladıktan sonra polise gidecektim hemen. Tabii önce Yunus’tan Abbas’la ilgili daha fazla bilgi almam gerekiyordu.

Yunus’u zar zor ikna edip yapıştım eline, kalktık durağa yürümeye başladık. Tam da düşündüğüm gibi daha otobüs durağına bile ulaşamadan bir adam çıktı karşımıza. Adamın elinde bıçak yoktu, hatta yanımıza gelenin Abbas olduğunu bile anlayamazdım, Yunus’un telaşını fark etmesem.

İyi giyimli, tıraşlı, orta yaşlı bir adamdı Abbas. “Pardon!” diyerek yanaştı. Kibar ve şivesiz bir konuşması vardı. “Biraz konuşabilir miyiz?” dedi.

İlk başta anlamamıştım, “Ne konuda?” diye sordum. “Yunus’la ilgili” deyince, çocuğa baktım. Gözlerini fal taşı gibi açmış, bir dehşetin ortasında kalmış gibi bakıyordu bana. Zangır zangır titrediğini görebiliyordum.

“Konuşacak bir şey yok. Yunus benimle!” diyerek uzaklaşmaya çalıştım oradan, kalabalıktan faydalanıp kaçmaya çalışıyordum.

“Sadece bir dakika,” dedi Abbas, “Yunus ne anlattıysa artık size… Bakın, ben amcasıyım. Babasını üç yıl önce kaybettik. Garip hikâyeler uydurur Yunus. Çok doktora gittik; ama işte… Hala aynı… Sokaklardan topluyoruz sürekli.”

Şeytan, kandırma yolunu tercih ediyordu anlaşılan, söylediklerinin tek kelimesine inanmamıştım. Neden diyeceksiniz? Bunu, Yunus’un gözlerinde görebiliyordum bir kere, gözlerindeki dehşette. Babasını kaybetmiş bir çocuk böyle davranmazdı. Olsa olsa içine kapanır, konuşmaz, insanlardan kaçardı. Halbuki Yunus öyle miydi? Hikâyeler uyduruyormuş! Hıh! Hiç duymamıştım böyle bir şey. Bunu bilecek kadar psikoloji okumuştum.

“Anlıyorum,” dedim sakinliğimi korumaya çalışarak, ben de kandırma yoluna gidecektim. Belki de hiç istemediğim, içten içte korktuğum şey gelecekti başıma; Abbas’ın içindeki esas şeytan ortaya çıkacaktı.

“Yunus’la arkadaş olduk. Bu gece bende kalsın. Yarın alırsınız,” dedim.

Abbas bir anda tersleşti. İşte, çıkıyordu şeytan.

“Yok öyle bir dünya birader!” dedi, “Yunus’u sana bırakamam!”

İnat etmiştim, Yunus benimle kalmalıydı. İçimden güçlü bir adam çıkmıştı bir anda. Gireceği yolun sonunu düşünmeyen, gözü kara bir kahraman… Sanki bütün ömrüm boyunca korkup kaçmalarımın, temkinli davranışlarımın diyetini ödüyordum. Bütün insanlara; arkadaşlarıma, aileme, kısaca çevreme karşı olan duyarsızlıklarımın bedelini ödemem gerekiyordu.

“Ne yapacaksın Yunus’u almak için?” dedim, sesimde tehdit vardı. Benden neredeyse yarım metre uzun olan adama dayılanmıştım.

Sonra bir anda baktım ki etrafımız boşalmış, dükkânların çoğu kepenklerini indirmiş. Tek tük insan geziniyor, onlar da caddenin öbür tarafında. Bağırsam sesimi duyuramazdım bile. Abbas ceketinin yenine sakladığı küçük bıçağın ucunu bana gösterdi. Bıçak belki de tahminimden daha büyüktü, bilemiyordum.

“İşte bunu yaparım!” diyerek üzerime salladı bıçağı, “Sahipsiz mi sandın çocuğu!”

Fakat bir anda kendimi yana atınca boşa gitti hamlesi. Bir şey yapmam gerektiğini anlamıştım, hemen uzanıp kolunu tuttum. Adam kesinlikle çok güçlüydü. Direnmeme rağmen bıçağı karın boşluğuma hızla yaklaştırıyordu. Terlemiştim,gözlüğüm buğulanmış,. görüşüm bulanıklaşmaya başlamıştı. Abbas’ın ağzının pis kokusunu alabiliyordum, içindeki şeytanın kokusuydu bu sanki.

Yunus’u tamamen unutmuştum. Cesaretli çocukmuş, bir anda çıktı ortaya. Cebinde biber gazı saklıyormuş, Abbas’ın gözlerine sıkmaya başladı. Adam gözlerini tutup geriledi tabii, bir taraftan küfürler savuruyordu bana.

Bıçağın yere düştüğünü kaldırımdan gelen çınlama sesinden anladım. Yunus bıçağı alıp hemen bana verdi. “Kaçalım!” dedim, korkuyla. Bıçak elimdeydi hâlâ ve  düşündüğümden epeyce büyüktü. Abbas’ın peşimizi bırakmaya niyeti yoktu. Kızarmış, sulanmış gözleriyle dikildi karşımıza tekrar. Sarhoş gibi yalpalıyordu. Güçlü, kemikli elleriyle boğazıma sarıldı, sıkmaya başladı. Nefesim kesildi bir anda. Adamın elleri o kadar sertti ki boynumda demirden bir pranga varmış da boğazımı  kesecekmiş gibi hissediyordum.

Elimdeki bıçağı kullandım can havliyle. Birinci darbede Abbas yıkılmamıştı, elleri hala boğazımda kenetliydi. İkinci darbeye geçtim mecbur. Bıçağı zorlukla yerinden çıkarıp hemen sapladım bulduğum yere. Tabii öyle kolay olmamıştı bu. Fakat ben nefesimin kesilmesinin telaşındayken, kasaptan aldığım eti doğrar gibi hissettim o anda. Umurumda değildi anlayacağınız. İkinci bıçak darbesinden sonra Abbas’ın elleri gevşedi, karnını tutarak yıkıldı yere. Bense rahat bir soluk aldım, kanlı bıçak hala elimdeydi. Yunus’u aradı gözlerim. Kapalı bir dükkânın saçak altına oturmuş ağlıyordu. Yanına gittim , “Geçti tamam,” dedim, “Neden ağlıyorsun?”

“Amcamı bıçakladın…” dedi. Korkuyla bakan gözleri şimdi nefretle bakıyordu bana.

***

Olayın üstünden sekiz sene geçti ve ben hâlâ başıma gelenleri düşünüyorum.

Meğer Abbas’ın anlattığı her şey doğruymuş. Yunus’un babası üç sene önce Doğu’da şehit olmuş. Annesi köyünde kalmış,Yunus’u okutmak için yanına almış amcası. Taşınmalarından bir sene sonra çocuğun bu ‘gel-git’leri başlamış, bazen ortadan kaybolur günlerce dönmezmiş eve. Saklanırmış. Anlattığı bu hikâyeler sayesinde olmalı. Birçok tehlike atlatmış sokaklarda. Allah’tan yanlış insanlara çatmamış şimdiye kadar. Doktorlara göre, esas amacı Mardin’e, annesinin yanına dönmekmiş. Bir ara onu da denemiş amcası. Annesinin yanına, Mardin’e yollamış Yunus’u. Fakat orada da çok durmamış, bu kez de kaçmış tekrar amcasının yanına gelmiş. En son gittikleri doktor “İlgi çekmeye çalışıyor olabilir,” demiş. “Bu yüzden böyle oyunlar oynuyor.”

Yunus her ne yapmaya çalıştıysa artık… Benim hayatımı bitirdi! Önce deli olup olmadığıma baktılar . Birkaç aylık psikolojik tedaviden sonra hapishaneye girdim.  Abbas ölmemişti Allah’tan. Yaralanmıştı. Benden de şikâyetçi olmadı fakat gel gelelim kamu davasından sıyıramadım paçayı. ‘Adam Yaralamak’tan beş sene hüküm giydim. Koca beş sene…

Okulum yarım kalmıştı. Hapisten çıktıktan sonra dönmek istemedim mi? Çok istedim hem de. Ama olmadı bir türlü. Kafamı toplayamadım.

Yunus’un yaptıklarını anlamaya çalışmakla geçti yıllarım; tabii bir de – belki de en zoru buydu -, kendimi anlamaya çalışmakla… Kötü bir adam değildim, hiçbir zaman olmadım. Fakat bu olaydan sonra iyi olmanın da gereksiz olduğunu düşünmeye başladım.

Ne iyi olacaksın ne kötü! Temkinli olacaksın ve susacaksın. Sanırım en iyisi bu.

AKSAK DERVİŞ

Derviş, ustasının çay tepsisine yerleştirdiği ince belli çay bardaklarını düşürmeden ama çayları da dökmeden ve ılıtmadan bir an evvel götürmek için çay ocağından aksayan ayağını sürüyerek alelacele çıktı. İki dükkân ileriden yan sokağa dalıp, çay ocağının hemen arkasına düşen mobilyacıya girdi.

“Nerde kaldın lan yandan çarklı?” dedi mobilyacı Hüsnü, kırmızı besili suratı, tombul, kel kafasıyla yazıhanesinin arkasından. “Bize yine sidik gibi çay içireceksen bardakları önümüze hiç koyma.”

Derviş, küçük, çipil gözlerinin ardından nefret dolu bir bakış attı Hüsnü’ye.

“Getirdi işte adam, ulan daha demin aradın, yapma günahtır, uğraşma  elin garibanıyla,” dedi, beyaz eşyacı Halil. Kırlaşmış sakallarını sıvazlayıp kemik rengi gözlüklerinin ardından Hüsnü’ye bakıyordu.

“Öyle deme Halil emmi, az anasınınki değil bu yandan çarklı, sen görme bunun böyle sesi soluğu çıkmadığına. Yüz vermeye gelmez bu s.ktimin tohumuna.”

“Tövbe tövbe. Getir oğlum getir, bırak şöyle masanın üstüne.”

Masanın önünde beyaz eşyacı Halil’in karşısında oturan muhasebeci Mustafa, hiç sesini çıkarmadan Derviş’e baktı. Gözlerini, ‘aldırma,’ der gibi yumdu üzerinde hâlâ dumanı tüten üç şekerli demli çay bardağını alırken.

Derviş, elleri titreye titreye, çayları dökmemeye çalışarak tepsideki diğer iki bardağı sahiplerinin önüne bıraktı, tepsisini alıp dükkândan çıktı. İçinden Hüsnü’ye, “S.ktir oradan,” diyordu. Elinden gelse şu anda Hüsnü’yü bir kaşık suda boğabilirdi.

Derviş, iki yıldır Ali Usta’nın çay ocağında çalışıyor, burada yatıp kalkıyordu. Kırk-kırk beş yaşlarındaydı. Uzun boylu, ince yapılı, beyaz tenli, temiz yüzlü olduğundan yaşını gösterdiği söylenemezdi. Aslen nereliydi ya da nereden gelmişti, bilen yoktu. Ali Usta, bir akşamüstü çay ocağını kapatacağı sırada, dükkânın önünde, kaldırım kenarında otururken görmüştü onu. Elleriyle tuttuğu başı, dizlerinin arasında, öyle duruyordu. “İyi misin biladerim?” diye omzuna dokununca Derviş, olduğu yere yığılıvermişti.

Ali Usta, hemen ambulans çağırıp Derviş’i hastaneye götürmüştü. Acildeki doktor muayene etmiş, tahlillerini yapmış, “Bu adam, çok bitkin düşmüş, günlerdir aç kalmış.” demişti.

Ali Usta hastaneden sonra güzelce karnını doyurmuştu Derviş’in. Nöbetçi eczaneden ilaçlarını da aldıktan sonra bu temiz yüzlü, başı öne eğik, bir ayağı hafif topallayan genci öylece bırakmaya gönlü elvermemişti.

“Kalacak yerin yurdun evin var mı biladerim?” diye sormuştu. Az çok olmadığını tahmin ediyordu. “Hadi gel bakalım, sen bana Tanrı misafirisin, anlaşıldı,” deyip almış, babadan kalma evine götürmüştü.

Ali usta, karısını doğum sırasında çocuğuyla birlikte kaybedince bir daha evlenmemişti. Çay ocağında, çevre esnaf ve dükkânın önüne attığı iki üç masayla emekli olacak yaşa gelmişti. Kimseye eyvallahı olmamıştı ama hayat hafiften kamburunu çıkarmıştı. O akşam Derviş’e güzel bir banyo hazırlamış, banyodan sonra kendi temiz çamaşırlarından ve kıyafetlerinden vermişti. 

Derviş o geceden sonra Ali Ustanın yanında çalışmaya başladı. Hem garsonluk yapıyor hem de çay ocağının temizliğiyle ilgileniyordu. Ali Usta, sonradan çay ocağının arkasına Derviş yatabilsin diye küçük de olsa bir yer yapmıştı.

Bir anda çıkıp gelen bu adamın kim olduğunu, nereden geldiğini herkes çok merak etmişti. Ama ne Ali Usta anlatmış Derviş’i nasıl ve ne halde bulduğunu ne de Derviş söylemişti kimseye nereden geldiğini. Bir süre sonra herkes alışmıştı bu yabancıya. Aksayan ayağına rağmen çevrede hemen herkese kendini sevdirmeyi başarmıştı. Ali Usta, birkaç defa nereden geldiğini soracak olmuşsa da adamcağız sadece başını eğmişti.

Derviş, elinde tepsi, yüzünden düşen bin parça halde içeri girince, Ali uUsta anlamıştı mobilyacının boş boğazlık edip Derviş’i kızdırdığını.

“Yine ne dedi o mendebur herif sana?”

“Usta, anam avradım olsun ben bu yavşağı bir gün öldürürüm, elimde kalacak şerefsiz, bak yazıyorum buraya.”

“Ben derim, bi daha karışmaz sana, tamam, sen boş ver onu.”

“Usta her seferinde söylüyorsun ama değişen bir şey yok işte. Adam laftan anlamıyor. Takacaksın bıçağı işkembesine, bak bir daha sesi çıkıyor mu?”

Ali usta, Derviş’in sadece dilinde olan delikanlı muhabbetini gülerek dinledi. Kimseyi incitmeyecek kadar yufka yürekli olduğunu öğrenmişti iki yıl içinde. O sırada gelinlikçi Ayten dört çay istedi.

“Al işte, biri bitti, diğeri başlar şimdi. Fosforlu Cevriye neler saydıracak bakalım? Hemen ver de soğudu etti diye tantana etmesin zilli.”

Ali usta dört tane çay doldurdu. Derviş, tepsiyi alıp aksaya aksaya çıktı dükkândan. Sadece iki dükkân sonrası gelinlikçiydi. İçeri girdi, ayaktaki müşterilere ve gelinlikçi Ayten’e çaylarını uzattı.

“Ne uyuşuk adamsın ayol, çabuk ol, çabuk,” diye cırladı ince sesiyle Ayten. “İşimiz gücümüz var, seni mi bekleyeceğiz burada bütün gün?” Sonra müşterilerine dönerek devam etti söylenmeye. “Kusura bakmayın. Bu yarım akıllıyla idare ediyoruz işte. Çay ocağına bir tane adam gibi adam bulamadılar Hoş, buna yarım adam da denmez ya, çeyrek işte.”

Müşteriler de Ayten’le birlikte soğuk soğuk gülmeye başladılar. Ayten’e, içinden söylenerek çıktı gelinlikçiden. Arkasından bakıp hâlâ gülüyorlardı.

Esnaf arasında onu sevmeyen birkaç kişiden biriydi gelinlikçi Ayten. Diğeri mobilyacı Halil, öbürü de manifaturacı Hasan’dı.  Oysa etliye sütlüye karışmayan, hayattaki tek derdi Fenerbahçe olan, takımı yenildiğinde kahrolup galip geldiğinde sevinçten deliye dönen Derviş’i çevredekilerin çoğu severlerdi. Çay götürdüğünde ikramda bulunurlar, sohbet ederler, hâl hatır sorarlardı. Ama Ayten, Halil ve Hasan’la yıldızı bir türlü barışmamıştı.

Şimdi de Hasan’a çay götürüyordu. Tam dükkâna girerken, aksayan ayağı diğer ayağına takılınca dengesini kaybetti, elindeki tepsiyi düşmeden zor toparladı. Çaylar, az da olsa çay tabaklarına dökülmüştü.

“Kör müsün lan, önüne baksana, öküz! Dingonun ahırına mı giriyorsun?” diye bağırdı Hasan.

“Bir şeyin yok ya hemşerim?” dedi oturanlardan biri, endişeli bir sesle.

“Bişey olmaz buna, dokuz canlıdır, çayları da dökmüşsün lan, bak bir dahakine kafandan aşağı boşaltırım kalan çayı. Kaybol!”

Muhasebeci Mustafa da buradaydı. Yine sesini çıkarmadı. Üç şekerli demli çayını aldı. Derviş, sessizce çayları verip çıktı.

Ali Usta, çay tezgahının arkasında boşları yıkarken bir yandan kulağı karşısındaki televizyondaydı. Karanlık Dosyalar adlı programın tekrarı vardı kanalda. “Sevgili karısını ve biricik kızını gözü önünde kaybeden, kendisi de sakat kalan Cinayet Büro Başkomiseri Engin Aksoy, soruşturduğu dosyanın çok daha derin ayakları olduğunu görüyor fakat pes etmiyor. Hastaneden çıkar çıkmaz dosyayı kaldığı yerden devam ettirerek bütün suçluların cezalandırılmasını sağlıyor. Bu bölümde sizlere iki grubun hâlâ çözülemeyen sebeplerden mafya hesaplaşmasına ve birbirlerini bitirmelerine kadar giden çatışmasını anlattık.  Olayın mimarının ilk cinayet soruşturmasını yürüten, bilerek ya da bilmeyerek arı kovanına çomak sokan Engin Başkomiser olduğunu söyleyebiliriz. Karısının ve kızının kanını yerde bırakmayan Engin Aksoy, en verimli çağında emekliliğini isteyerek bir sabah her şeyi arkasında bırakıp birçok soruyla birlikte şehri terk ediyor ve bir daha kendisinden haber alınamıyor.”

“Ne hayatlar var, vay arkadaş! Biz de yaşadığımıza hayat diyoruz,” dedi Ali Usta televizyonun önündeki masada çay içen müşteriye. Adam çayından bir yudum alırken başını salladı.

O sırada elinde boş tepsiyle içeri giren Derviş, “Ah ulan,” dedi ustasına. Elindeki tepsiyi tezgâhın üzerine fırlattı. “Elime bir tabanca verseler önce Halil’i, sonra Hasan’ı, en son da Cevriye Ayten’i kafalarına sıkıp öldürmeyen adam değil.”

“Amma meraklıymışsın biladerim sen de adam öldürmeye,” dedi ustası.

“Öyle deme usta ayağım takıldı, az daha düşüyordum. İnsanlıktan nasibini almamış ki köpek, halimi soracağına gelmiş bana bağırıyor.”

“Boş ver, seni bilen biliyor. Gel, öğlen geçti ya kan şekerin düşmüş senin. Hele bir karnımızı doyuralım. Ne yiyeceksin, ne söyleyeyim? Ben köfte yiyeceğim bugün. Yanına da güzel bol fındıklı bir sütlaç. Ne dersin ha?”

“Olur ustam, sen ne yersen bana da uyar.”

“İyi hadi bakalım.”

***

Bir akşamüstü beyaz eşyacı Hakan, elinde davetiye ile çay ocağına geldi. Hoşbeş ve bir iki sohbetten sonra, hafta sonu oğluna kır düğünü yapacağını, Ali Ustayla Derviş’i de o gün yanına yardıma istediğini söyledi. Gösterişli bir düğün olmasını istiyordu. Düğünlerinde mutlaka silah atılırdı. Yasaktı ama o işi de ayarlamıştı. Düğün pazar günü saat dörtte başlayacaktı. Öğlende Hakan’ın evinin önünde buluşmak üzere sözleştiler.

Pazar günü, sözleştikleri vakitte, düğün sahibinin evine gittiler. Düğün, Hakan’ın evinin karşısındaki geniş arsada yapılacaktı. Hazırlığa yardım ettiler. Masaları düzenlediler. Bayraklar asıldı, süslemeler, ışıklandırmalar yapıldı. Kendilerinden başka yedi-sekiz eleman daha vardı. Düğün çok kalabalıktı. Masaların hepsi doldu. Yeni masalar getiriliyor, davetliler resmen düğüne akın ediyordu. Düğün sahipleri gelenleri karşılıyor, boş masalara buyur ediyorlardı. Derviş’le ustası masalar arasında dört dönüyorlardı. Yorulmuşlar, terlemişlerdi. 

Derviş’in gözü bir ara arkalarda kalan bir masaya takıldı. Mobilyacı Hüsnü, manifaturacı Halil, avukat Kemal aralarına Ayten’i de almışlar, içiyorlardı. Takılar takılıp ve pasta yendikten sonra ailelerini göndermiş olmalılardı. Keyifli kahkahaları müziğin sesine rağmen Derviş’in kulağına kadar geliyordu. Önlerindeki birkaç büyük rakı şişesi boşalmıştı. Derviş’in baktığını gören Halil elini kaldırıp gelmesi için ona seslendi. Derviş istemeye istemeye gitti. Halil, peltekleşmiş diliyle anlamsız sözler mırıldanarak cebinden bir tomar para çıkarıp içinden seçtiği elliliği uzattı.

“Git bize iki paket sigara kap gel yandan çarklı,” dedi.

“Gitmişken meyve de alsın, daha epey buradayız,” dedi Hüsnü.

“Ayol fındık, fıstık bir şeyler de aldırın bari,” diye lafa girdi Ayten.

“Al bakayım şunu da,” diyerek tomarın içinden bir ellilik daha çıkardı Halil. “Paranın üstünü getir ha,” diye tembihledi.

“Zıkkım yiyin,” diye geçirdi içinden Derviş. Siparişleri aklında tutmaya çalışarak bakkala yollandı. İstediklerini alıp geldi. Paranın üstünü masaya koydu.

“Hani lan peynir?” diye çıkıştı Hüsnü poşetleri kurcalayıp aradığını bulamayan çocuklar gibi mızmızlanarak.

“Peynir istemediniz ki?” diyecek oldu Derviş.

“Kesss lannn,” diye gürledi Hüsnü. İyice küfelik olmuştu. Ayağa kalkıp elini kaldırarak Derviş’e efelenmeye kalktı. Ayakta durmakta zorlanıyordu.

“Ne diyorsun lan sen?” dedi, Derviş. Zaten yorgundu, bir de bu sarhoşların kendisini uşağı olarak görmelerine daha fazla katlanamamıştı. Çakır keyifti, damarlarındaki alkol cesaret iksiri gibi içini ısıtmıştı. “Öldürürüm lan sizi, gözümü bile kırpmadan leşinizi yere sererim, kimse alamaz elimden,” diye bağırdı. Diğer masalardaki başlar Derviş’in parmak sallayarak tehditler savurduğu masaya çevrildi.

O sırada muhasebeci Mustafa yetişti, Hüsnü’yü yerine oturttu, Derviş’i tuttu, eliyle sırtını sıvazlayıp, “Tamam sen işine bak, uyma sarhoşlara, bende burası,” dedi. Bir sandalye çekip yanlarına oturdu. Onlara çevrili yüzler önlerine döndü.

Derviş, öfkeyle kıstığı, iyice küçülmüş gözleriyle nefretle baka baka uzaklaştı yanlarından. Ayten’le Halil kafa kafaya vermiş bir şeyler anlatıp gülüşüyorlardı. Düğünde herkes kendi halindeydi. Eğlence devam ediyordu.

Derviş, ustasıyla ve diğer elemanlarla birlikte harıl harıl masalar arasında dağıttıkları pasta tabaklarını ve meyve sularının boşlarını topluyordu. Bir yandan davul zurnanın gürültüsü, bir yandan patlayan silahlar iyice kafasını şişirmişti. Sanki bütün kasaba buradaydı. Çocuklar ikide bir ayaklarına dolanıyordu. Bu akşam aksayan bacağı da haddinden fazla ağrıyordu. Kendini iyi hissetmiyordu. Astım krizi tutmasa iyiydi. Tam bu düşünceler içinde koşuştururken bir çığlık duydu. Arkasını döndüğünde Halillerin oturduğu masanın etrafına insanların toplandığını gördü. Merak edip, topallaya topallaya masaya yaklaştı. Gördükleri karşısında dehşete düştü.

Masadaki dört kişinin de başları önlerine düşmüştü. Hepsi de göğüslerinden tek kurşunla vurulmuştu. Dörtte dört. “Ancak bu kadar olur herhalde,” diye geçirdi içinden Derviş. İstese bu kadarını kendisi yapamazdı. Millet ah vah ederken, o cesetlere odaklanmış, bu kalabalığın arasında kimin, neden böyle bir cinayet işleyebileceğini kafasında ölçüp biçiyordu. Kim öldürmüş olabilirdi ki? Hem de aynı anda. Tek kişi mi yapmıştı yoksa katil birden fazla mıydı? Hüsnü, Halil, Kemal, Ayten. Dört maktulün ortak herhangi bir noktası olabilir miydi?

Biri koluna yapıştı. “Niye öldürdün lan adamları?” diye fısıldadı kulağına. Döndü baktı. Muhasebeci Mustafa’ydı soran. Yüzündeki ifade gayet ciddiydi.

“Ben yapmadım,” dedi. “Ben karşıdaki masaların yanındaydım. Burada bile değildim.”

“Bilmiyorum valla, öldürürüm dediğini kulaklarımla duydum. Herkes duydu. Birazdan yakalarlar seni. Kaç buradan.”

Ali usta geldi yanlarına. O da manzarayı görünce dehşetle Derviş’e baktı.

“Valla ben yapmadım usta. Ben diğer taraftaki masalardan boşları topluyordum, sen de peşimdeydin zaten, bak poşet elimde hâlâ. Hem niye öldüreyim, cani miyim böyle bir katliam yapayım? Silahı nereden bulayım? Etim ne budum ne benim?”

“Ben sana inanıyorum biladerim, hep peş peşe çalışıyorduk seninle de bu adamları vururlarken hiçbir Allah’ın kulu görmemiş mi koskoca düğün yerinde? Kameracı nereyi çekiyormuş o esnada? Yan masalardan gören yok mu?”

“Çağıralım usta kameramanı. İyi düşündün. Yan masalarda da herkes sarhoş baksana. Yine de sormak lazım tabi.”

“Sen kaybol buradan şimdilik. Biz bakarız.”

Etrafına şöyle bir bakındı. Herkes telaş içindeydi. Eğlence, yerini karmaşaya bırakmıştı En büyük şüpheli kendisiydi. Kaçması lazımdı. İyi ama nereye gidecekti? Fark ettirmeden kalabalığın arasına karıştı. O hengamede onun araya kaynadığını ve sokağın köşesinden çıkıp gittiğini kimse görmedi. Kıyıdaki sandallara kadar aksayarak nefes nefese koştu. Soluklanmak için durdu, arkasına baktı. Kimsecikler yoktu. Denizin hışırtısından ve sandalların sallanırken çıkardığı gıcırtıdan başka ses gelmiyordu. Kıyıda bağlı sandallardan birinin örtüsünün altına girip gizlendi. Nefesini toplayabilmesi için yarım saat geçmesi gerekti. Cebinden çıkardığı ventolinden iki fıs çekti. Ama ayağının ağrısı ona bütün gece sancılı soğuk bir nöbet tutturdu. Deniz kokusu sinmiş sandal, dalgalarla bir o yana bir bu yana sallanırken midesinin kalktığını, içtiği rakıların boğazına kadar yükseldiğini hissetti.

Derviş, sabaha kadar uyumadı. Ağrı ayağından vücudunun her yanına yayılmıştı. Cep telefonu kullanmadığı için ustasına ulaşamıyordu. Karnı da acıkmıştı. Ama açlığını düşünecek zaman değildi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Polisler mutlaka şu anda her yerde kendisini arıyorlardı. Göründüğü takdirde zaten kasabada kendisini tanımayan yoktu. Hareketsizlikten, üzerindeki dalga vurdukça ıslanan ve gecenin soğuğunda demire kesen nemli örtüden, altındaki soğuk zeminden ve gece denizden vuran sert poyrazdan donmuştu. İşlemediği tam dört cinayetin en büyük ve tek zanlısıydı. Her şey kâbus gibiydi.

Ertesi gün hemen herkes akşam işlenen cinayetleri konuşuyordu. Olaya ilişkin hiçbir delil yoktu. Kameraman o esnada davul zurnacıları ve halay oynayanları çekiyordu. Peş peşe silahlar atıldığı için hangi ara vuruldukları da belli değildi. Derviş’in akşam masadakileri tehdit ettiğine şahit olan en az on kişi vardı. Tesadüf ya, masadakileri tehdit ederken, parmağını sallarken, muhasebeci Mustafa onu yatıştırırken kameranın çekim alanındaydı. Üstelik olaydan sonra Derviş kayıplara karışmıştı. Diğer masalardakiler sürekli silah atıldığı için birinin vurulduğunu anlayamamışlar, dolayısıyla kimin yaptığını da görmemişlerdi. Ama bir ara Derviş’in masaya gelip gittiğini hatırlayanlar vardı.

Polisler ilk olarak meraklı kalabalığı dağıtmış, olay yerini sarı şeritlerle muhafaza altına almıştı. Olay Yeri İnceleme ekibi, beyaz tulumlar içinde, ellerinde eldivenler, masa ve çevresinde delil olabilecek her şeyi numaralandırıp toplamışlardı. Kurbanların ruhsatlı silahları vardı ve yanlarındaydı. Masanın etrafında onlarca mermi çekirdeği vardı. Belli ki onlar da silah atmışlardı. Maktullerin hepsi sol göğüslerinden tek kurşunla yakın mesafeden öldürülmüşlerdi. Cinayet Masası dedektifleri  davetlilerin alandan ayrılmamalarını istemiş, olayla ilgili bilgisi olan herkesi not etmiş, şüpheli gördükleri herkesi göz altına almışlardı. Yine de baş şüpheli olaydan sonra kaçan, soyadı dahi bilinmeyen, çay ocağında sigortasız çalışan, kim olduğu meçhul Derviş’ti. Belki de gerçek adı bu değildi. Herkes kendi kendine konuşmaya başlamıştı. Zaten bu topal adamda bir şey vardı, dilinden öldüreceğim, keseceğim, biçeceğim lafı hiç eksik olmazdı,  sonunda dediğini yaptı şeklinde dedikodular Derviş’i peşin peşin katil yapmaya yetmişti. Derviş hakkında yakalama emri çıkarıldı.

Ali Usta, sigortasız işçi çalıştırdığı için ceza yediyse de bunu hiç dert etmedi. Onu esas üzen şey, Derviş’in böyle bir cinayeti işlemiş olma ihtimaliydi. Böyle bir olasılığın gerçekliğini dahi düşünemiyordu. Derviş’e güvenmişti. Evini açmıştı, iş vermişti, aş vermişti. Derviş’e katil damgasını konduramıyordu. Ama nihayetinde insanoğlu çiğ süt emmiş bir varlıktı. Üstelik polislerin de dediği gibi nasıl bunca zaman Derviş’in kimliğini görmemişti? Derviş hakkında nasıl hiçbir bilgisi yoktu? Karıncayı bile incitmeyen biriydi Derviş. Yok hayır, katil kesinlikle Derviş olamazdı. Öyle olsaydı, iki yıl içinde mutlaka bir şekilde anlardı.

Ali Usta, bütün geceyi karakolda ve polislerle birlikte geçirmişti. İfadesi alınmış, Derviş’in kimliğini sorduklarında, bilmediğini söylemiş ama inandıramamıştı. Derviş’i bulma hikayesini anlattı, iki yıldır yanında çalıştığını, herhangi bir yanlışını görmediğini, kendi halinde bir insan olduğunu, çay ocağının arkasında yatıp kalktığını söyledi. Yine de kendisini çok sıkıştırdılar. Suçluyu gizlemenin, bildiklerini saklamanın da en az cinayet kadar büyük bir suç olduğunu defalarca kendisine tekrarladılar. Çay ocağında arama yapıldı, evinde arama yapıldı. Savcının talimatıyla serbest bırakıldığında sabah olmuştu.

Cinayet Büro, tamamen Derviş üzerinde yoğunlaşmıştı. Onlara göre katil belliydi. Derviş yakalandığı zaman suçunu itiraf edecek ve dosya kapanacaktı. Haber, şimdiden televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada infial yaratmıştı. Derviş’in düğünde masadakileri tehdit ettiği ana ait video görüntüsü internette, bütün sosyal medya kanallarında dolanıyor, Derviş son zamanların en acımasız katili olarak yorumlanıyordu. ‘Düğünde Dehşet’ başlığıyla her yerde manşetti. Cinayet Büro için bu olay kendini gösterme fırsatıydı. Savcılık tarafından menfur olaya ilişkin derin üzüntü duyulduğuna ve en kısa sürede failin yakalanacağına dair yazılı bir açıklama yapıldı. Hakkında çıkarılan yakalama emrine istinaden, ekipler her yerde didik didik Derviş’i aramaya başladılar. Mahallede girmedikleri ev, bakmadıkları delik kalmadı. 

*** 

Ali Ustanın aklına önce Hamamcı Selim geldi. Öyle ya! Selim, gizliden gizliye aşık değil miydi bu Ayten karısına? Elin adamlarının arasında içki masasında görünce dayanamayıp kıskançlıktan çekip vurmuş olmasın hepsini? Pekâlâ olabilirdi. Ceketini omzuna atıp Selim’in çalıştırdığı hamama gitti. Onu, kapı önünde bir tabureye oturmuş, sırtını duvara yaslamış, spor gazetesini okurken buldu.

“Hayırdır, Ali Ustam? Hamama mı geldin? Bugün kadınlar günü biliyorsun. Ben bile kapı dışarıyım bak.”

“Yok ona gelmedim. Sen cinayet zamanı neredeydin?”

“N’oldu? Elemanının suçunu satacak adam mı arıyorsun?”

“Sen soruma cevap ver Selim, bırak gırgırı, neredeydin?”

“Ben o akşam şehir dışındaydım, düğüne de gelemedim. Şahitlerim de var. Hanımın akrabasının cenazesindeydik o gün. Git sor istersen. Sen kendine başka kurban ara Ali Usta. Anlıyorum seni. O masayı duyunca kıskandım evet yalan değil. Hatta kendi kendimi yedim. “Ben niye o masada yokum?” dedim kendime ama demek ki Allah’ın sevgili kuluymuşum, yoksa şu anda ben de öbür tarafta olacaktım. Ayten’e yanık olabilirim ama tutup onun için adam öldürecek kadar kafayı yemedim daha. Yok dostum, o kadar değil.” 

Ali Usta Selim’in eşinden de cenazeye gittiklerinin teyidini alınca, elleri cebinde kös kös geri döndü. Kaç gündür çay ocağını açmıyordu. İçinden açmak da gelmiyordu. Bu işi çözmeliydi.

Ali Usta, sokakta oynayan çocuklara bir şey görmüş olma ihtimaline karşı sorular sormaya başladı. Onlara bakkaldan aldığı gofretlerden verdi. Çocuklar da oyun oynar gibi cevapladılar soruları ama yine işine yarar bir şey öğrenemedi. İyiden iyiye canı sıkılmıştı. İçlerinden birinin elinde cep telefonu vardı, düğünde hoşuna giden bir kızı çekmişti. Diğerlerine gösteriyordu. Ali Ustanın kafasında bir an şimşekler çaktı. Çocuğun telefonunu elinden alıp, görüntülere baktı. Alakasız bir masayı çekmişti çocuk.

Ali Usta çocuğa telefonunu geri verirken düğün gecesi kimlerin cep telefonları ile çekim yaptığını hatırlamaya çalışıyordu. Eve gidince, aklına gelenleri tek tek yazdı. Tanımadıklarını da tarifle not etti. Hakan’dan, onların kim olduklarını ve adreslerini öğrenecekti. Bunlardan birinde kazara da olsa olayın görüntülerine ulaşacağını ümit ediyordu. Nitekim elinde ondan fazla isim ve bir o kadar da tarif vardı.

Hakan karşısında Ali Ustayı görünce çekmeceden bir zarf çıkarıp masaya bıraktı.

Ali Usta, “Sağol Hakan,” dedi. “Sana karşı mahcubum ama benim konuşmak istediğim bir mevzu var.”

“Valla Aliciğim, senin mahcup olacağın bir durum yok. Derviş’i düğüne ben istedim. Hem Derviş’in böyle bir şey yapacağı hiç aklıma gelmezdi. Çok şaşırttı beni çok.”

“Derviş işlemedi bu cinayetleri Hakan.”

“Yapma Ali. Polisler peşinde. Akşam da kaçıp gitti. Suçsuz olsa kaçar mıydı?”

“Ben istedim kaçmasını.”

“Sen mi istedin? İyi ama niye?”

“Çünkü bizim saf oğlan bu sarhoşlara akşam sizi öldürürüm demiş.”

“İyi ya işe, kendi ağzıyla demiş zaten, sonra da yapmış. Neyini savunuyorsun hâlâ cani herifin anlamıyorum ki.”

“Öyle değil. Adım kadar eminim. Bu işin içinde başka bir iş var. Kesinlikle yapan o değil.”

“Kim o zaman?”

“İşte ben de onun için geldim. Madem kameracı o sırada başka yeri çekiyormuş, madem kimse görmemiş vurulurken…”

“Eeeeee?”

“Eeeesi, bir sürü cep telefonu hatıra olsun diye ya da sosyal medyada yayın yapmak için kayıttaydı o akşam. Oynayanları çekiyordu. Bir tanesi mutlaka bilerek veya bilmeyerek cinayet anını çekmiş olmalı. Ben on kişiyi not ettim. Hatırladığım ama tanımadığım on kişi daha var. Onların kim olduklarını bana söyleyebilirsen telefonlarındaki görüntülere bakabiliriz. Oradan da katili bulmamız mümkün olabilir.”

-“Dedektifçilik oynayacağız yani Ali?”

“Bir nevi. Ne diyorsun?”

“Çocukken seninle çok hırsız polis oynamışlığımız var. E peki madem. Ver bakalım listeyi.”

Ali Usta, hazırladığı listeyi Hakan’ın önüne koydu. Hakan, tanıdıklarının isimlerini karşılarına yazdı. Tanımadıklarını eşine soracağını söyledi. Ayrıca hatırladığı birkaç isim daha ekledi listeye. İşini bitirince ayağa kalktı ve “Öyleyse en yakındakinden başlayalım ortak,” dedi.

Akşam olduğunda listedekilerin çoğu elenmişti. Maalesef kayda değer bir görüntüye rastlamamışlardı. Yine de Derviş’in, Ali Usta ile birlikte çalıştığı anların yer aldığı görüntü kayıtlarının kopyasını aldılar.

***

O gece geç saatlerde Derviş, karanlıktan faydalanıp arka bahçeden atlayarak Ali ustanın evine geldi, pencereye tıklattı. Ali Usta Derviş’i karşısında görünce pencereyi açıp hemen içeri aldı.

Ali Usta, gün boyu Hakan’la yaptıklarını tek tek anlattı Derviş’e. Derviş’in de aklına başka kimse gelmiyordu. Ama o başka bir şey bulmuştu.

“Usta,” dedi, “Öldürülen kişilerin hepsi de esnaf doğru mu?”

“Doğru,” dedi Ali Usta.

“Bunların iş yeri, dükkanları nerede?”

“Hepsi de yan yana ve arka arkaya.”

“Şimdi bu adamlar içinde tek mal sahibi olmayan kim?”

“Biziz. Biz de çıkacağız zaten yıl sonunda sözleşmemiz dolunca.”

“Aslında bu iş yerlerinin, dükkanların, mağazaların hepsi tek bir bina değil mi?”

“Evet. Eskiden iki kattan fazla bina yokmuş, zaten tütün mağazasıymış burası.”

“Peki hani bu bina yıkılıp yerine kocaman plaza dikilecekti? Senin de kira kontratın o yüzden yenilenmedi, haksız mıyım?”

“Evet de hâlâ anlamadım.”

“Usta, üst katlardaki avukatlar ve muhasebecilerle alt kattaki diğer dükkân sahipleri binanın yıkılması için müteahhite imza vermedi mi? Anlaştık demediler mi? Öldürülenler müteahhitle anlaşıp sonra adam muhtemel zararı karşılamayı kabul etmediği için anlaşmaktan vazgeçmediler mi? On dört, on beş dükkân sahibinin on taneden fazlası imza verdi diye biliyorum ben yanılıyor muyum?”

“Ama içlerinde ölen bir tane de avukat var.”

“Bana sorarsan o bok yoluna gitti. Bence bu işi yapan binanın yıkılmasını isteyen biri. İstemeyen, anlaşmaya yanaşmayan, engel olan çapanoğullarını ortadan kaldırdı, bunu yaparken de beni kullandı.”

“Tamam da kim?”

“Ben biliyorum galiba,” diyerek başladı aklındaki şüpheleri ve ipuçlarını Ali Ustasına anlatmaya. Bitirdiğinde Ali Usta, duyduklarına inanamaz bir halde oturduğu kanepeden hayretle doğruldu. Derin bir nefes aldı.

“Hadi canım!”

“Eminim. Bence o. İhtiyacımız olan tek şey suç aleti ve inanıyorum ki silahı atmadı. Kendisi şüphe altında değil, saklama gereği dahi duyduğunu sanmıyorum.”

“Off! İyi ama nereden bulacağız, nasıl ispatlayacağız?”

“Madem dedektifçilik oynuyoruz, ben kapana kısıldım, hareket edemiyorum, size sadece fikir verebilirim, en fazla akıl yürütebilirim. Doğru ya da yanlış çıktığını da fiili olarak siz kontrol edeceksiniz. Yanılmış da olabilirim. Ama denemeden öğrenemeyiz. Ben ortada dolanırsam polis hemen enseler beni. Dediğim gibi tek başına ya da yardım alarak işledi, nasıl yaptığını bilemiyorum ama silah ya evinde ya da ofisinde. Tabii ikinci bir kişi varsa onun kim olduğunu öğrenip onun da evini ve iş yerini aramak şart. İşe onunla başlayacağız, bulamazsak o zaman maktuller dışında kiminle sıkı fıkıysa onun üzerinden yürüyeceğiz.”

Ali usta, açlıktan nefesi kokan Derviş’i doyurduktan sonra onu evinin bodrumuna sakladı. Ertesi gün doğruca Hakan’ın yanına gitti.

“Hakan, galiba suçluyu bulduk,” diyerek, akşam olanları tek tek anlattı.

Şüphelinin çalıştığı saatlerde evinde sadece eşi bulunuyordu. Çocukları okuldaydı ama eşi ev hanımıydı. Tam ne yaparız da karısını evden uzaklaştırırız diye düşünürken Hakan, “Ben hanıma belli etmeden onu eve çaya davet ettiririm,” dedi. Bu arada listedeki kalan kişileri buldular, görüntüleri izlediler, işlerine yarayacağını düşündüklerini kopyaladılar. Şüphelinin ve Hakan’ın eşi arkadaş olduğu için ertesi gün kadın Hakanların evine gidince hemen işe koyuldular.

Aradıkları silah evde değildi. Ya da onlar bulamamışlardı. Her yeri aradılar. Kapalı bacaların içlerine kadar baktılar. Evin altını üstüne getirdiler. Yoktu. Silah evde değildi. O zaman silah ya bürosundaydı ya da şüpheliyi hafife almışlardı. Düşündüklerinden daha zekiydi, yakalanma ihtimaline karşı silahı güvenli bir yerde muhafaza ediyor olmalıydı. Belki de silahı yok etmişti.

Şüphelinin bürosunu nasıl arayacaklarını düşündüler. Ev kadar kolay olmayacaktı. Büroda bir tane daimî elemanı vardı. Kendisi müşterilerini ziyaret için her gün mutlaka bürodan ayrılıyordu ayrılmasına ama elemanı ne yapacaklardı? Burada devreye Ali Usta girdi. Şüpheli şahıs, müşteri ziyaretine çıkar çıkmaz kaptığı meyveli sodayı elemana götürdü. Patronun gönderdi, beklerken içersin, dedi. Eleman, her zaman içtiği sodayı kafasına keyifle dikti. Beş dakika sonra oturduğu koltukta uyuklamaya başladı. On dakika sonra  içi tamamen geçmişti. Ali Usta ve Hakan büroya girip silahı aramaya başladılar. Çekmecelere tek tek baktılar. Masanın her yerini didik didik ettiler. Küçük odaya girdiler, orada da bir şey bulamadılar. Dosyaların muhafaza edildiği odayı incelediler, dosyaların içlerine tek tek göz attılar. Yoktu.

Tam çıkarken, Ali ustanın dikkatini kitaplıktaki kalın muhasebe kitapları çekti.

“Bir dakika,” dedi Hakan’a. “Bir de şu kitaplara bakalım.”

Kitapları tek tek açıp kontrol etmeye başladılar. Aradıkları silah oradaydı.  Kalın bir muhasebe kitabının ortası oyulmuş, tabanca içine yerleştirilmişti. Dikkatlice kitabı aldılar. Aradaki boşluğu kitabın yokluğu anlaşılmayacak şekilde birleştirdiler. Geldikleri gibi sessizce çıktılar. Eleman hâlâ soluksuz uyuyordu.

Silahı hiç kurcalamadan, doğruca Emniyet’e götürüp teslim ettiler. Derviş’in katil olduğuna emin olan Cinayet Büro’daki dedektif, anlatılan hikâyeden pek tatmin olmasa da parmak izi ve mermiyle uyuşması için silahı incelemeye gönderdi. İlk incelemede mermilerin bu silahtan çıktığı tespit edildi. Silah ve mermiler balistik incelemeye gönderildi. Şüpheli, gözaltına alındı. Suçunu inkâr etse de cinayet zanlısı olarak delilleri karartma ve kaçma şüphesiyle Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandı. Hakan, balistik incelemenin hızlandırılması için kriminaldeki tanıdıklarını devreye soktu. Bu süre zarfında Derviş’i saklamak Hakan’la Ali Ustaya düştü. Hakan hemen her gün arayıp balistik incelemenin çıkıp çıkmadığını sordu. Nihayet öğrendiğinde Derviş’e gidip teslim olmasını söyledi. Derviş, çekinerek de olsa karakola gidip teslim oldu. Peşinden Ali Usta ve Hakan da ayrı ayrı karakola gittiler.

Derviş, karakola girdiğinde başı döndü. Karakolun kokusu bütün vücudunu zangır zangır titretti. Derviş’i alıp oturttular, ellerini kelepçelediler. Durumu haber verdikleri Cinayet Büro’dan bir komiser, elinde dosyayla apar topar odaya girdi. Derviş’i gördüğüne inanamadı.

“Amirim? Engin Amirim? İnanmıyorum. Sizsiniz?”

Derviş kendisine hayretle bakan bir çift ela göze ilgisiz, soğuk bir şekilde cevap verdi.

“Derviş benim adım. Biriyle karıştırdın galiba Komiser?”

Komiser, teklifsizce Derviş’e sarıldı, karşısına oturdu. Cebinden sigarasını çıkardı, bir tane Derviş’e uzattı.

“Ağzıma sürmem. Lanet gelsin. Bu zıkkımdan ne anlarsınız bilmem,” dedi Derviş yüzünü ekşiterek.

“Yok artık,” dedi komiser. “Valla kusura bakma. Sensin işte. ‘Lanet gelsin’miş. Bu lafı senden başka söyleyecek bir Allah’ın kulu tanımıyorum bu memlekette. Beni tanımadığını söyleme, hayatta inanmam. Benim, Mesut Kılınç. Deli Mesut’un. Yapma Amirim. Elinde büyüdüm senin. Nikah şahidimdin. Bir anda ortadan öylece kaybolunca aylarca her yerde aradık seni. Nereye gittin, ne yaptın? Seni çok merak ettik. Çok şükür. Seni burada bulacağım hiç aklıma gelmezdi.” 

Sonra içeriye seslendi, bir polis memuru geldi. Ona Derviş’in bileğindeki kelepçeyi çıkarttırdıktan sobra, “İki tane demli çay kap gel bize sana zahmet,” dedi.

O sırada yanlarına gelen Hakan, Komisere kriminal raporunun geldiğini, sistemlerini kontrol etmelerini, Derviş’in suçsuz olduğunu anlatmaya başladı. Komiser güldü. Kriminal raporundan bilgisi olduğunu söyledi. Hakan’a da bir sandalye çekip oturmasını işaret etti.

“Ne Derviş’i?” dedi. “Benim amirim Engin olur kendileri. Ankara Cinayet Büro’nun göz bebeğiydi amirim. Ben buraya atanmadan önce birlikte çalışıyorduk. Elinde büyüdüm, ne biliyorsam her şeyi bana amirim öğretti. Sonra bir gün bizi bırakıp gitti. Silahını, rozetini, evini, her şeyini geride bırakıp.”

Şaşırma sırası Hakan’daydı.

“Anlamamız lazımdı,” dedi sonra Hakan. “Benim size anlattıklarımı bize anlatan Derviş’ti. Bütün ipuçlarını birleştirip vakayı çözen kendisi oldu anlayacağınız. Biz sadece onun dediklerini yaptık.”

“Şaşırmadım,” dedi Komiser, Derviş’e bakarak.

Bu sırada elinde cep telefonu ve yanında on beş yaşlarında bir kız çocuğuyla karakola Ali Usta girdi.

“Komiserim, merhaba. Ben Ali Yücel. Derviş’in çalıştığı çay ocağının sahibiyim. Bunu mutlaka izlemeniz lazım,” dedi. Elinde tuttuğu cep telefonundaki video kaydını başlatıp Komisere doğru uzattı.

Videoda gelin ve damatla birlikte halay çekenler kayda alınmıştı. Ancak uzaktaki bir masada, bir kişinin, sırayla masadakilerin masaya düşmüş bedenlerini ve kafalarını kaldırıp sandalyede geriye doğru yasladığı görülüyordu. Bunu yapan kişinin kim olduğu da açık seçik belliydi.

Komiser Mesut video kaydını bilgisayara kopyaladı. Telefonun sahibi olan kız çocuğunun babasını arayarak karakola gelmesini istedi. Ali Ustaya, Derviş’in aslında kim olduğuna dair Hakan’a söylediklerini tekrarladı. Şaşırma sırası şimdi de Ali Ustadaydı.

Derviş, yanı başında konuşulanların hepsini duyuyor ama tek kelime etmiyordu. Hiçbir tepki vermeden, sessizce etrafında olan biteni izliyordu. Çaylar geldi. Şekerleri kenara koydu Derviş. Şekersiz çayından bir yudum içtikten sonra, “Bak Komiser,” dedi. “Sözünü ettiğin kişi kimdir, necidir, bilmem, tanımam. Benim adım Derviş.”

Oturduğu yerden çipil gözlerini Komiser Mesut’un gözlerine dikerek konuşmaya devam etti.

“Ben kimseyi öldürmedim. Ali Ustaya şüphelerimi anlattım. Peşine düştüler ve yanılmadığımızı gördük. Bu muhasebeci Mustafa sinsi adam. Çok da uyanık. Düğün gecesi işlediği cinayetleri benim üzerime yıkmaya çalıştı. Ölen esnaf beni ezdikçe onlara diş bilediğimi, arkalarından sövüp saydığımı iyi biliyordu. Ama benim ne çıkarım olacak ki? Bu adamlar ha ölmüş ha ölmemiş? Ekmeğinin peşinde bir adamım ben. Yapsam, bu zamana kadar yapardım. Bugünü mü beklerdim.

“Hem düşünsene Komiser? Bu cinayetlerden en fazla menfaat sağlayacak kişi kimdi? Mustafa. Bak Komiser, benim çalıştığım çay ocağının mülk sahibi de o. Ali Usta kira kontratını yenilemek istediğinde, bu bina bu sene olmasa bile seneye mutlaka yıkılıp yenisi yapılacak diyerek kontrat yenilemeye yanaşmamıştı. Ustam az mı dil döktü çay ocağına geldiğinde Mustafa’ya? Yalan mı usta?”

Ali Usta başını salladı. “Hakkı var Derviş’in. Bu devirde, bu şartlarda yeni dükkân bulmak kolay değil.”

“Ayrıca üst katta kendisininkinden başka üç tane daha ofisi vardı. Müteahhitle şahane bir anlaşma yapmıştı. İşhanı yıkılıp yerine yapılacak çok katlı yeni binadan kendine daha fazla iş yeri alacaktı. Hem müteahhit Mustafa’ya yeni bina yapılana dek kendisine ait iş hanından aynı şartlarda dört tane ofisle bir tane de dükkânı kiralık olarak verecekti. Herhangi bir hak kaybı yaşamayacağı gibi inşaat bittiğinde ofisleri hem daha büyük hem daha modern olacaktı. Maktullerse anlaşmaya yanaşmıyordu. Çünkü müteahhit maktullere inşaat süresince yerleştirmek üzere aynı mahalde aynı büyüklükte kiralık dükkân bulamamıştı. Tutacağı dükkanlarda aylık kazançlarında kayıpları olduğu takdirde zararlarını karşılamaya da yanaşmıyordu. Bunu etrafta zaten bilmeyen yok. Doğru mu?”

Derviş, bunları derken bakışlarını Ali Ustayla Hakan’a çevirdi.

İkisi birden, “Vallahi de billahi de doğru, fazlası var, eksiği yok Komiserim,” dediler.

Hakan, kendisi de aynı binada mülk sahibi olduğundan konuşma gereği hissetti.

“Allah’ı var, ben teklifi kabul ettim, kaybedecek bir şeyim yok, çünkü benim müşterilerim belli zaten, yerimin nerede olduğu öyle pek önemli değil. Nerede kiralık dükkân tutacağının önemi yoktu. Yapılacak yeni bina tabii ki her bakımdan benim için çok daha iyi olacaktı ama birlik olunmadığı için çok da üstünde durmadım açıkçası.”

Derviş, çayından bir yudum daha alarak devam etti konuşmasına.

“Bak Komiser, Mustafa yine de her gün esnaflara uğrayıp onları bir şekilde ikna etmeye çalışıyordu. Bu duruma onlara her gün çay taşıdığımdan ben bizzat şahidim. Her dükkânda çayın birini mutlaka Mustafa’ya götürüyordum. Kulak misafiri olduğum kadarıyla her defasında muhasebeyle ilgili bir şeyi bahane edip anlaşmaya yanaşmayan esnafı ziyaret ediyor, lafı binanın yıkılıp yenilenmesi meselesine getiriyordu ama onlar Nuh diyor peygamber demiyorlardı. Başta da dedim Komiser, maktuller benimle sürekli dalga geçtikleri, beni ezmeye çalıştıkları için Mustafa da dahil, arkalarından çok sövmüşlüğüm var, tabi bir de içten içe kin beslediğim de aşikâr. Bütün bunlara hem çevre hem de Mustafa kolaylıkla şahitlik yapabilecekti. Hatta Mustafa başka esnafı da şahit gösterecekti yanında. Son olarak, düğünde yine maktullerle tartıştığım ve onları tehdit ettiğim için Mustafa ayağına gelen bu fırsatı tepmek istemedi. Bütün suçu tereyağından kıl çeker gibi benim üstüme attı. Avukatın ölümüyse bence tamamen kendi talihsizliğiydi Komiser. O gece masada bulunmasaydı avukat yaşayacaktı. Ne olduğuna bakmak için masanın yanına geldiğimde Mustafa kafamı karıştırmak için olay yerinden kaçmamı söyledi. Ben de kaçtım. Böylece bütün şüpheleri kendi üzerime çektim.”

“Bana da ‘Derviş’e söyle, kaçsın,’ dedi,” diye lafa girdi Ali usta.

“Mesele anlaşıldı,” dedi Komiser. “Gerisini ben tamamlayabilirim. Amirimin dediği gibi, siz silahı getirene kadar tek şüpheli kendisiydi. Çünkü sadece Mustafa değil, tehdit ettiğini gören ve şahit olan en az on tane daha tanık vardı. Bunun yanı sıra, düğün kameramanı da Amirim elini sallayıp masadakilerin üzerine yürürken kayıttaymış. Mustafa’nın, Amirime sarılıp onu masadan uzaklaştırdığı anları da videoya çekmiş. Ama getirdiğiniz silah ve anlattığınız hikâyeden sonra soruşturmanın seyri değişti doğal olarak. Aldığımız ifadelerden de sizin anlattıklarınıza benzer bilgilere ulaştık. İlk incelemede silahla mermiler uyuşmuştu. Tek eksiğimiz balistik incelemeydi, o da tamam oldu. Maktuller aldıkları aşırı alkolün etkisiyle sızmaya başlayınca hepsini tek tek öldürmüş. Sonra da oturdukları sandalyelerde kimse fark etmeden hepsini geriye yaslamış. Biri masadakilerin içkiden sızdığını zannedip uyandırmak istemiş ama öldüklerini anlayınca çığlığı basmış.”

“Avukatı öldürmesinin sebebi neymiş Komiserim?” diye sordu Hakan.

“Masaya en son oturan Mustafa olduğu için geride şahit bırakmamak için avukatı da öldürmek zorunda kaldığını düşünüyoruz. Kendisi hâlâ inkâr etse de balistik inceleme sonucundan ve bu görüntülerden sonra sığınacağı bir yer kalmadı. Bence cinayet planını daha önceden hazırlamış olmalı. Tehdit olayı da piyangodan çıkan büyük ikramiye oldu onun adına. Böylece cinayetini kolaylıkla üzerine atabileceği birini buldu.”

“Ne yapıyoruz şimdi?” dedi Ali Usta.

“Birkaç usuli işlem var. Konuyla alakalı olarak dosyayla ilgilenen Amirimle ve Savcı Bey’le bizzat görüşeceğim. Engin Amirimi yazılı beyanından sonra öyle kolay bırakacak değilim, konuşacak çok şeyimiz var.”

Hep birlikte Derviş’e baktılar.

BEYAZ GÜL

1. Bölüm

Gecenin zifiri karanlığında sık ağaçlarla çevrelenen ormanda sırılsıklam ve korkudan buz tutmuş bir halde yolunu bulmaya çalışıyor, yağmurun kayganlaştırdığı çamurlu toprak yoldaki devasa ağaçların dalları, korku filminden fırlamış canavarlar gibi önünü kesiyordu.

Yağan yağmur şiddetini artırarak sağanağa çevirmiş, korkunç gürültüyle çakan şimşek bir an için etrafı aydınlatsa da sonra yine her yer zifiri karanlığa gömülmüştü.  İncecik tişörtünden iliklerine kadar işleyen soğuk ve bardaktan boşalırcasına yağan yağmura rağmen, dikkatli bakışlarını çevrede gezdiriyor, gözleri kapüşonunu kafasına geçirmiş olan siyah yağmurluklu adamı arıyordu. Korkuyordu ama bu korku içinde bulunduğu durumdan değil,  adamı yakalayamamaktan kaynaklanıyordu.

Aniden çakan şimşek bir an için etrafı gündüz gibi aydınlattı. İşte o zaman az ilerdeki ağacın arkasına saklanan karaltıyı fark etti.  Uzun zamandır aradığı ve bir türlü yakalayamadığı adam birkaç metre ilerisindeydi. Önce derince bir nefes alarak gücünü toplamaya çalıştı. Sonra da yaydan fırlamış bir ok gibi hızla onu gördüğü ağaca doğru koşmaya başladı.

Adam arkası dönük bir halde ağacın yanında hiç kıpırdamadan ayakta dikiliyordu. Sessizce yaklaşıp eliyle omzunu kavradı.

“Buldum seni. Artık kaçamazsın benden.”

Adam yavaşça arkasını döndü ve “Ben de seni bekliyordum,” dedi vahşi bir gülümsemeyle.

Bu sefer yüzünü görecek olmanın heyecanıyla kapüşonuyla sakladığı ve karanlığın gizlediği yüzüne baktı dikkatle. Koyu bir karanlıktan başka bir şey göremedi yine.

Adamın elinde parıldayan çelik nesneyi de bu yüzden geç fark etti ve kendini korumaya fırsat bile bulamadan bir anda hızla karnına saplanan bıçağın keskin acısıyla İki büklüm bir şekilde yere yıkıldı.  Gözleri kapanmadan önce duyduğu tek ses adamın kulakları tırmalayan vahşi kahkahasıydı.

Terden sırılsıklam olmuş bir halde gözlerini açtı. Odasında ve yatağındaydı. Sonra elleri içgüdüsel olarak karnına gitti. Herhangi bir bıçak yarası göremeyince derin bir soluk aldı. Bu seferki kâbus çok gerçekçiydi ve bıçağın keskin acısını iliklerine kadar hissetmişti. Yavaşça doğrularak yataktan kalktı ve banyoya gitti. Lavabodaki aynadan yüzüne baktığında, gözlerinin altının uykusuzluk ve yorgunluktan karardığını ve her zaman canlı bakan gözlerinin de ferinin kaçtığını gördü. Günlerdir doğru düzgün uyuyamıyor, uyuduğu zamanlarda da az önceki gibi hep kâbus görüyordu. Her seferinde kapüşonlu adamın peşinden koşuyor, onu yakalamaya çalıştığında da sürekli elinden kaçırıyordu. Bu sefer kaçmamıştı belki ama kendisini bıçaklayarak yine gizemini korumaya devam etmişti. Gördüğü kâbus, korkunç derecede gerçek gibiydi ve bu da tedirgin olmasına yol açmıştı. O adamı mutlaka bulmalıydı yoksa bu kâbuslar sona ermeyecekti.

Saat gecenin dördüydü ve dışarıda yağmur yağıyordu. Uykusu tamamen kaçmıştı. Biraz hava almak ve rahatlamak için koşuya çıkmaya karar verdi. Üzerine koyu renk kot pantolon, siyah tişört ve siyah yağmurluğunu giyinip kapüşonunu da başına geçirdikten sonra evden çıktı.

***

Telefonu ısrarla çalmaya başladığında gözlerini zorlukla açtı.  Uykulu ve mahmur bir halde el yordamıyla yatağın başucundaki komodinin üzerinde duran telefona uzandı ve arayan kişiye bakmadan cevap verdi.

“Alo buyurun.”

“Komiserim günaydın.”

“Ali saatten haberin var mı?”

“Altı buçuk. Çok da erken sayılmaz değil mi?” diye sırıttı telefonun diğer ucundaki kişi.

Gözleri ve uykusu iyice açılan Filiz yataktan doğrulduktan sonra, “Ne oldu Ali? Önemli bir şey mi var?” diye sordu. Çünkü Ali’nin sebepsiz yere aramayacağını bilirdi.

“Az önce bir intihar vakası bildirildi. Bir kadın beşinci kattaki balkonundan atlamış.”

“Yaşıyor mu?”

“Maalesef ölmüş komiserim. Karakola bildirilmiş. Oradan da bize haber verildi. İntihar vakalarına yaklaşımınızı bildiğim için haber vermek istedim.”

“İyi yaptın haber vermekle. Savcı görmüş mü?”

“Evet, savcı gördükten sonra kadının cesedi Adli Tabipliğe götürülmüş.”

“Seninle yarım saate kadar orada buluşalım.

“Ben olay yerindeyim zaten komiserim. Bekliyorum sizi.”

Yataktan kalkıp gerindi, tam banyoya gitmek üzereyken eşinin sesini duydu.

  “Yine erkencisin,” dedi Berkay. Onun da uyandığını görünce “Bir intihar vakası olmuş. Gidip bir bakacağım,” dedi.      

“Seni ben bırakayım. Oradan geçerim hastaneye.” dedi Berkay. Sonra da bir hamlede doğrularak yataktan kalktı.

Berkay onu Adli Tıp Kurumu’na bıraktığında Ali’yi kapıda kendisini beklerken buldu.

“İntihar denmiş ama Savcı adli tabip incelemesi istemiş,” dedi Ali onu görür görmez.

“Kadın hakkında ne biliyoruz?”

“Otuz beş yaşında, ev hanımı ve iki çocuk annesi. Kocası ise bir fabrikada gece bekçisi olarak çalışıyormuş.”

“İntihar etmek için ne gibi bir sebebi vardı acaba?”

“Savcı intiharı şüpheli görmüş sanırım.”

“Öğreniriz birazdan gerekçesini. Nöbetçi tabibin ilk inceleme sonuçları çıktı mı?”

“Az önce yanındaydım. Sanırım size söylemek istediği birkaç şey var.”

“Gidelim o halde yanına.”

Nöbetçi adli tabip ile görüştükten sonra oyalanmadan İl Emniyet Müdürlüğüne geldiler. Adli tabibin açıklamalarından sonra artık bu vaka intihar değil, cinayet olarak görünmeye başlamıştı gözüne. Odasına girer girmez Ali’ye, “Olay yeri ekibinden fotoğrafları ister misin? Bakalım yine dikkatimizi çekecek bir şeyler bulabilecek miyiz?” dedi.

“Cinayet olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

“Şu an kesin bir tespit yapmak için çok erken. Herşey mümkün. Önce maktulün tırnak altı inceleme sonuçları gelsin de bir bakalım.”

Adli Tabip bugün onlara ölen kadının boynunun her iki tarafındaki morarmayı göstermiş ve ölmeden önce biri tarafından sıkılmış olabileceğini ve tırnak altlarında buldukları kalıntının da eğer biri tarafından itilmişse o kişiye ait olabileceğini söylemişti. Kesin bir kanıya varmak için inceleme sonuçlarının ellerine geçmesi gerekiyordu.

Bu sırada kapısı tıklatılınca ikisinin de gözü kapıya kaydı. Gelen Şule’ydi.

“Komiserim günaydın.”

“Günaydın Şule.”

“Cinayet şüphesi içeren bir intihar vakası varmış sanırım. Benim yardımcı olabileceğim bir şey var mı?”

Şule Emniyete yeni atanan adli psikologdu. Füsun’un tayin istemesiyle açılan kadroya atanmıştı. Okuldan yeni mezun olmuş, istekli ve hırslı bir genç kızdı. Başta ona biraz temkinliydi fakat zekâsı, çalışkanlığı ve olgun tavırlarıyla kısa sürede dikkatini çekmekte gecikmemişti. Olayları hızlı kavrayıp kısa sürede sonuca ulaştıracak kadar zeki ve becerikliydi.

“Bana günaydın yok mu?” diye dudak büktü hemen Ali.

“Sana az önce koridorda demiştim,” dedi Şule ciddiyetini bozmadan.

Ali asık bir yüzle bakmakla yetindi Şule’ye. Şule de aynı şekilde karşılık verdi. Filiz onların bu atarlı bakışlarını görmezden gelerek, “Şimdi olay yeri fotoğrafları gelecek. Onları hep birlikte inceleyelim,” dedi.

    “Ben hemen alıp geleyim onları,” diyerek Ali hızla odadan ayrıldı. Filiz de Adli Tabibin söylediklerini Şule’ye aktardı. Onlar konuşurken kapı yine tıklatılıp açılınca, İkisinin de bakışları kapıyı buldu. Cinayet Büro Amiri Serkan Acar’ı, yanında otuzlu yaşlarda gösteren esmer bir genç adamla kapıdan içeri girerken gördüler.

    “Filiz Hanım, Şule Hanım günaydın.” dedi Amir her zamanki nazik tavrıyla.

    “Günaydın Amirim”, diye karşılık verdi Filiz. Şule de aynı şekilde karşılık verdikten sonra Amir, “Sizi yakın bir arkadaşımın oğlu olan Yılmaz Kaya ile tanıştırayım,” diyerek yanındaki esmer, uzun boylu ve koyu renk takım elbiseli genç adamı onlara tanıttı. İkisi de tokalaştıktan sonra,  “Yılmaz, bu son günlerdeki kadın cinayetleri davasında sizlere yardımcı olmak için burada,” dedi.

     Serkan Amirin kastettiği, bir ay öncesine kadar arka arkaya işlenmiş kadın cinayetleriydi. Bu cinayetler kamuoyu gündemini oldukça meşgul etmiş, öldürülen genç kadınların cesetlerinin üzerine bırakılan beyaz gül ise karşılarında bir seri katil olduğunu düşündürmüştü.  Bunun yanında seri katile ait olmayan başka kadın cinayetleri de oldukça sık bir şekilde gündeme gelmeye devam ediyordu. Bazılarının katili tespit edilerek yakalanmış, bunlar arasında kocası veya sevgilisi tarafından öldürülen kadın sayısının azımsanamayacak kadar çok olması da endişelerini artırmıştı. 

      “Sizlere elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım,” dedi genç adam.

      “Bize nasıl yardımcı olacaksınız? Uzmanlığınız nedir?” diye sordu Filiz.

    “O biraz karışık,” diye araya Serkan Amir girdi. “Yılmaz bir psikomedik.”

    “Yani nesnelere dokunarak bir şeyler mi görüyorsunuz?” diye sordu Şule. Filiz, onun espri olsun diye söylediğini sanarak genç kıza baktı ama ciddi yüz ifadesini görünce bakışlarını vereceği cevabı merak ettiği genç adama çevirdi.

    “Evet, bu şekilde görüler alıyorum.”

    “Sadece nesneler üzerinde mi etkili bu görüleriniz?” diye sordu kendisi de.

   Genç adam hafif bir tebessümle, “Hayır. İnsanlara dokununca da bazı görüler alıyorum,” dedi.

   “Şu seri katil davasında Yılmaz’ın yardımına ihtiyaç duyabilirsiniz? Kendisi kısa sürede sonuca ulaşmanızı sağlayabilir,” dedi Serkan Amir.

    “Ulaşabileceğimiz her bilgi ve yardım bizim için değerli olur,” dedi Filiz.

    “O halde ben sizleri baş başa bırakayım da birlikte çalışmaya başlayın.”

   Şule ile birlikte hiç konuşmadan genç adama bakıyorlardı. İkisinin de yüz ifadesi şaşkınlıkla çevrelenmişti. Bunca yıllık meslek hayatında inanılması güç birçok olayla karşılaşmış,  artık hiç bir şey beni şaşırtamaz dedikçe başka bir şey çıkmıştı karşısına. Eşi Berkay ile birlikte çözdükleri reenkarne olayındaki çocuk da bunlardan biriydi. O zaman da inanılması güç bir durumla yüz yüze gelmişler fakat sonuçta cinayetlerin işlenme nedenini ve katilini ortaya çıkarmışlardı. Şu an karşısında ifadesiz bir yüzle ayakta dikilen genç adam da yine ilginç bir vaka olarak çıkmıştı karşısına. Bu adamın gerçekten bir şeyler görebildiğine ihtimal vermese de tecrübeleri ona bir şans vermesi gerektiğini de özellikle vurguluyordu.

   “Şimdi ne yapmamız gerekiyor bir görü alabilmeniz için,” diye sordu aralarında oluşan sessizliği bozarak.

    “Size belki inanması zor ve garip gelebilir ama birkaç gün birlikte çalışırsak seri katil ile ilgili belki bazı ipuçları yakalayabilirim.”

     “Anlıyorum. Nasıl ve ne şekilde başlayacağız sizinle çalışmaya?” diye sordu.

     “Maktullere ait eşyalara dokunmam şu an için yeterli olur.”

     “O halde şimdi şöyle yapalım. Bugün genç bir kadın beşinci kattan atlayarak intihar etti. Önce onun davasını kapatalım. Sonra diğerlerine geçeriz.”

    “İntihar ettiyse şayet benim ne bulmamı umuyorsunuz?” diye sordu adam şaşkın bir halde.

    “Sadece cesede dokunmanızı istiyorum. Kadınla ilgili bir görü alabilecek misiniz bunu merak ettim.”

    Cinayetten şüphelendiğini söylemedi. Onun bu sonuca ulaşıp ulaşmayacağını merak ediyordu çünkü.

    “O halde hemen gidip bakalım.”

    Filiz bakışlarını Şule’ye çevirdi.

    “Biz Ali ile çalışacağız birlikte. Yılmaz Beye sen eşlik edersen sevinirim.”

    “Tabi ki. Hemen çıkalım o zaman Komiserim.”

    Şule genç adama döndü. “Şimdi birlikte adli tabipliğe gideceğiz,” dedi.

   Onlar kapıdan çıkmak üzereyken elinde sarı bir zarfla Ali girdi içeri. Şule ve yanındaki genç adama geçmeleri için yol verdikten sonra elindeki zarfı getirip Filiz’in masasının üzerine koydu.

    “Şule’nin yanındaki kimdi? diye sordu sonra da.

     “Cinayet Büro Amiri’nin arkadaşının oğluymuş.”

      “Niye Şule’nin yanındaydı peki?”

      “Birlikte Adli Tabipliğe gidiyorlar. Genç adam pisikomedikmiş,”

      “O da ne ki?” diye sordu Ali şaşkınca.

      “İnsanlara ve nesnelere dokununca bir şeyler görüyormuş işte,” diye kısaca açıklamaya çalıştı.

      “Allah Allah nerede garip olaylar, kişiler varsa o da gelip bizi bulur. Bir medyumumuz eksikti o da oldu,” diye güldü Ali kafasını cık cık yapıp sağa sola sallayarak.  

      “Neyse şimdi sen boş ver onu da biz kendi işimize bakalım,” dedi ve Ali’nin getirdiği sarı zarftan resimleri çıkarıp masasının üzerine yan yana dizmeye başladı.

      Şule yeni tanıştığı genç adamla birlikte yola çıktıklarında iki polis memuru da onlara eşlik etti. Adli Tabipliğe geldiklerinde doğruca morga inip genç kadının cesedini istediler. Gelirken ekip arabasında Yılmaz Kaya ile hiç konuşmamış, sessizce yolculuk etmişlerdi. Sessiz ve çekingen bir adama benziyordu. Onun gergin oluşu da gözünden kaçmamıştı. Ekip otosunun arka koltuğunda yan yana oturmuşlar ve genç adam yolculuk boyunca dizlerinin üzerinde kenetlediği ellerinden gözlerini hiç ayırmamıştı.

    Morgdaki görevli memur onları bir sedye üzerinde genç kadının beyaz örtüyle kapatılmış cansız bedeninin olduğu odaya aldığında, Yılmaz Kaya hemen kadının yanına gitmemiş, olduğu yerde bir süre uzaktan beyaz örtüye bakmıştı. Bu esnada onun yüzünün solduğunu ve hafifçe ellerinin de titrediğini fark etmişti. Bu durumu da dokunduğunda bir şey görememe endişesine yormuştu.

     Bir süre uzaktan cesede bakan genç adam yavaş adımlarla sedyeye yaklaşıp kadının cansız bedeninin üzerine örtülen örtüyü hafifçe çekip önce yüzüne baktı, sonra da kadının sağ elini avuçları arasına alarak gözlerini kapattı. Önce tepkisiz bir şekilde bir süre gözleri kapalı durdu, sonra gözlerini açıp, gergin bir şekilde yüzünü sıvazladı. Daha sonra kadının elini tekrar avuçları içine alıp tekrar gözlerini kapattı.

    Şule bakışlarını bir an bile ayırmadan onu izliyordu. Az önceki tepkisiz yüzü bir anda sağa sola doğru kaymaya başlamış, gözlerini de bu defa sımsıkı sıkmıştı. Onun bu vücut hareketleri bir şeyler görmüş olabileceğini düşündürdü ister istemez.

      Birkaç dakika sonra genç adam tuttuğu eli yavaşça bırakarak bir iki adım geri çekildi. Bakışlarını cesetten ayırmadan, “Bu kadın intihar etmemiş, öldürülmüş,” dedi.

    Şule şaşkınlıkla baktı. Filiz Komiser cinayet şüphesinden bile bahsetmemişti onu buraya gönderirken. Sadece intihar demişti. Nasıl anlamış, ne görmüştü acaba, iyice merak etmişti.

    “Nasıl bu sonuca vardınız, ne gördünüz?” diye sordu.

    Yılmaz Kaya bakışlarını Şule’ye çevirip, “ Balkondan atıldığını gördüm,” dedi.

    Duydukları karşısında şaşıran Şule, “Bunu… Bunu açıkça gördünüz mü?” diye sordu kekeleyerek.

     “Kısmen. Anlık ve bulanık görüntüler olarak geliyor her şey. Net bir görüntü olmadığı gibi, bir bütünlük içinde de görmüyorum. Parça parça görünüyor bunlar bana. Görülerime göre kendim detaylandırıyorum kalan boşluğu. Sanırım kadın katilini tanıyordu.”

     “Bunu nasıl anladınız?”

     “Önce konuşuyor gibiydiler. Tanıdık iki insanın sohbetine benziyordu. Sonra yüksek tonda kavga sesleri duydum. En son gördüğüm görüntüde ise adam kadını balkondan itiyordu.”

      “Adamın yüzünü gördünüz mü?”

      “Hayır, görmedim. Sadece biraz yapılı biriydi.”

     “Sizin görülerinize dayanarak olaya cinayet dememiz çok zor. Bunun için kanıta ihtiyacımız var.”

     “Kanıtı kadında bulabilirsiniz. Kendini korumaya çalışırken adamın yüzünü tırmaladı. Maktulün tırnak altlarına bakıldı mı? Ayrıca adam aşağı iterken kadının boynunu tutuyordu. Boynunda da iz kalmış olabilir,” dedi. Sonra da kadının yüzünü kapatan örtüyü hafifçe yine aşağı çekip boynuna baktı ve eliyle Şule’ye gel işareti yaparak yanına çağırdı.

    “Bakın boynun her iki tarafında hafif morarma var. Aynen dediğim gibi olmuş,” dedi.

    “Görülerinizin net olmadığını ve parça parça anlık şekiller olduğunu söyleyen biri olarak oldukça detaylı bir açıklama yaptınız,” dedi Şule kinayeli bir şekilde.

      “Size kalan boşlukları kendimin doldurduğunu söylemiştim. Sinema salonunda film izler gibi izlemiyorum ben bu görüntüleri.  Anlık geliyor hızla ve farklı parçalar halinde. Ben sadece onları zihnimde birleştiriyorum,” dedi Yılmaz Kaya, kibirli bir şekilde.

     Şule adamın ukala tavrı karşısında sessiz kaldı. Şüpheci bakışlarını adamdan ayırmadan,  “Artık emniyete dönüp, bütün bunları Filiz komisere anlatalım,” dedi  

    Filiz tam karşısında oturan Şule ve Yılmaz’a bakıyor, ikisinin de anlattıklarını dikkatle dinliyordu.

    “Demek cinayet olduğunu düşünüyorsunuz,” dedi sonra genç adama.

    “Eğer benim gördüklerime inanıyorsanız, bunun cinayet olduğuna da inanın. Zaten kanıtlar bunu size ispatlayacak.”

    “Katile ait bir ipucu da olsaydı hiç fena olmazdı,” diye Şule araya girdi bu sefer.

     Genç adam bakışlarını ona çevirip, “İpucumuz var zaten, bunu söylemiştim size. Kadın adamın yüzünü tırmaladı. Yakın çevresinde yüzü tırmalanmış birisi varsa zanlı olma ihtimali yüksektir.”

    “Kadının evli ve iki çocuk annesi olduğu bilgisi geldi bize. Kocası karısının balkondan atladığı gece evde değilmiş.”

    “Nerede olduğunu kanıtlayabiliyor mu?” diye sordu Yılmaz Filiz’e.

    “Adam bir fabrikada gece bekçisiymiş. Olay gecesi çalışıyormuş.”

    “Gidip bir konuşalım kocasıyla,” dedi Şule.

    “Bu vakayı Yılmaz Bey ile birlikte götürün ve bana bir sonuçla gelin,” dedi Filiz onlara.

     “Elimizden geleni yaparız,” diyerek ayağa kalktı Şule. Yılmaz da onunla birlikte kalkıp gitmek üzere kapıya yöneldiklerinde odaya girmekte olan Ali ile karşılaştılar yine. Bu sefer Ali bakışlarını Yılmaz’a çevirip, “Merhaba, şubeye yeni gelen medyum sizsiniz sanırım. Ben komiser yardımcısı Ali” diye tanıttı kendini. Yılmaz Kaya dudaklarının kıvrımına yerleştirdiği alaycı bir gülümsemeyle sıktı kendisine uzatılan eli.

     “Sizin tabirinizle evet yeni gelen medyum ben oluyorum. Memnun oldum Ali Bey. Adım yılmaz Kaya.”

  Ali, onun alaycı tebessümü karşısında hafifçe kızardı. Sonra bakışları Şule’yi buldu.

     “Bir yere mi gidiyorsunuz?”

      “Evet. İntihar eden kadının eşiyle konuşacağız.”

      “Ben de geleyim sizinle.” dedi Ali. Tam onlarla birlikte kapıdan çıkmaya yelteniyordu ki Filiz’in otoriter sesiyle olduğu yerde kaldı.

     “Ali, ikimizin burada yapacak işleri var. Görüşmeye onlar gitsin, sen kal.”

     Ali gönülsüz bir şekilde geri çekilip onların kapıdan çıkması için yol verdi. Sonra da gelip Filiz’in karşısına dikildi.

    “Neden benim gitmeme izin vermediniz? Acil yapılacak bir işimiz de yoktu,” dedi.

    “Bu davada biraz geri durmanı istiyorum.”

    “Neden ama?” diye Ali surat asınca, “Şule’nin bütün dikkatini Yılmaz Kaya’ya vermesi için senin ortalıkta olmaman lazım. Kıza yapmadığını bırakmıyorsun.”

    “Ben ona hiçbir şey yapmıyorum,” diye itiraz edecek olunca, “Bak Ali, o çok zeki bir kız. Birçok zorlu görevin üstesinden rahatça gelebilecek kapasitede biri. Fakat sen onun kendisini ispatlamasına fırsat vermiyor, her yaptığı işe kusur buluyorsun. Derdin ne o kızla anlamış değilim,” dedi Filiz sinirli bir tonda.

    “Onunla bir derdim yok. Çok tatlı bir kız. Ben sadece ona yeni olduğu için yardımcı olmaya çalışıyordum,” diye itiraz etti Ali hemen.

    “Seri katil ile ilgili yaptığı her analize bir kusur buldun. Attığı her adımda bir gölge gibi takip etmeye başladın. Bu da hiç hoşuma gitmiyor. Yoksa sen bu kızdan hoşlanıyor musun?”

    “Onu da nerden çıkardınız komiserim. Yok öyle bir şey,” dedi Ali yüzü kızararak.

     “Madem öyle bırak da biraz rahat nefes alsın.”

     “Yanındaki adama güveniyor musunuz peki? Sonuçta onunla yalnız gönderdiniz.”

     “Ben kimseye kolay güvenmem. Onlara iki memur eşlik ediyor zaten. Yalnız gitmiyorlar.”

     “Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Ali rahatlamış bir halde koltuğa oturarak.

     “Bu konuyu hallettiğimize göre şimdi biz de işimize bakalım. Şu seri katilin öldürdüğü kadınların dosyalarını tekrar açıp bir inceleyelim birlikte,” dedi Filiz ve yerinden kalkıp odasındaki maun kitaplıktan kalın bir klasör çıkarıp masasına koydu. Klasörün içindeki üst üste konmuş şeffaf dosyaları çıkarıp hepsini olay sırasına göre yan yana dizdi.

     Şule, Yılmaz Kaya ile birlikte öldürülen kadının evine geldiğinde büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Olayı duyan yakınları ve komşuları eşine ve çocuklarına taziye ziyaretine gelmiş olmalılardı. Buraya gelirken ekip otosuyla gelmişler, onlara yine iki polis memuru eşlik etmişti. Yol boyunca Yılmaz Kaya ağzını açıp konuşmadığı gibi, elleri dizlerinin üzerinde kenetli bir halde aynı gergin oturuşuna devam etmişti.

    Maktulün oturduğu apartmana geldiklerinde polis memurlarından biri evdeki kalabalığa karışmış olan kocasını dışarı çıkarmıştı. Apartmanın kapısına çıkan adamın yanında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen kızı da vardı. Kızın on iki, oğlanın da dokuz yaşında olduğunu öğrenmişlerdi. Onun yanında rahat konuşamayacaklarını anlayınca, polis memurlarından çocukla ilgilenmelerini istedi.

     Maktulün kocası kırklı yaşlarında, esmer ve çok zayıf görünümlü bir adamdı. Karısının ani ölümünden sarsıldığı ve oldukça üzgün olduğu yüzünden rahatlıkla anlaşılmaktaydı. 

    “Başınız sağ olsun. Gerçekten üzücü bir durum,”  dedi Şule. 

    “Teşekkür ederim. Dostlar sağ olsun,” diye üzgün bir şekilde karşılık verdi adam.

    “Karınız neden intihar etmiş olabilir? Bir fikriniz var mı bu konuda?”

    “İnanın çok şaşkın ve üzgünüm. İntiharı düşünecek biri değildi eşim. İki çocuğumuz var bizim,” diye hıçkırarak cevap verdi bu sefer adam.  

    Yanında sessizce dikilmekte olan Yılmaz Kaya yavaşça yaklaşıp elini adamın omzuna koydu.

    “Sizin için kolay olmadığını biliyorum,” dedi sadece. Şule bakışlarını ona çevirdi. Bu dokunma ile adamdan bir görü almaya çalıştığını düşünüyordu fakat genç adamda görü alırkenki gördüğü hiçbir mimik belirtisi yoktu yüzünde. Sadece teselli amaçlı bir dokunuş gibiydi.

    Adam, “Gerçekten hiç kolay değil, ben şimdi ne yapacağım iki çocuğumla yapayalnız,” diye hıçkırmasına devam edince, “Biz sonra yine geliriz. Sizi bugün daha fazla üzmeyelim,” dedi Şule. Bu sırada Yılmaz Kaya’nın küçük kızın yanına gittiğini gördü. Ölen kadının kızı, az ileride polis memurlarının yanında hıçkırarak ağlıyordu. Yılmaz Kaya’nın kızın önünde eğildiğini ve ellerini kendi avuçlarına alıp teselli etmeye çalıştığını gördü. O esnada genç adamın gözlerini sımsıkı kapatması da dikkatinden kaçmadı.

    Bu arada kendisi de ölen kadının dairesine çıkıp evdeki kalabalığın arasına karıştı. Birkaç dakika sonra Yılmaz Kaya’yı da yanında görünce şaşırmadı. Muhtemelen o da kendisi gibi taziyeye gelen kişiler arasında yüzü tırmalanmış kişiyi arıyordu.

      Emniyet’e doğru yola çıktıklarında yine sessizliğini koruyan adama, “Maktulün kızını teselli ederken bir şey gördünüz mü?” diye sordu.

    “Hayır, görmedim,” diye karşılık verdi Yılmaz Kaya. Sonra tekrar sessizliğine gömülünce daha fazla soru sormadı. Nedense bu cevap onu tatmin etmemiş, içinde onlardan bir bilgi sakladığına dair bir his oluşmuştu.

     İl Emniyet Müdürlüğüne geldiklerinde de kendisi ile birlikte yukarı çıkmayıp yanlarından ayrılmıştı.

     “Maktulün kocasından kayda değer bir bilgi alabildiniz mi?” diye sordu odasına girer girmez Filiz Komiser.

    “Adam çok üzgündü fazla konuşamadık. Karısının intihar etmesi için bir sebep olmadığını düşünüyor.”

     “Yılmaz Kaya nerede?”

     “Emniyete gelince yanımızdan ayrıldı. Giderken de bir şey söylemedi.”

    “İlginç” dedi Filiz, eliyle çenesini sıvazlayarak.

     “Onda benim içime sinmeyen bir şeyler var. O adama karşı dikkatli olun,” diye Ali girdi araya.

    “Gizemli ve kibirli bir adam,” diye Şule da başını salladı.

    “Sen bu görü olayına nasıl bakıyorsun?” diye sordu Filiz Şule’ye.

    “Bir şeyler gördüğü kesin gibi. Maktulün eline dokunduğunda onun intihar etmeyip öldürüldüğünü söyledi.   Görü alırken gözlerini sımsıkı kapatıyor, başı da sağa sola istemsizce hareket ediyor.”

    “Yani dediği gibi kesin bir şeyler görüyor,” diye Filiz düşünceli bir şekilde hafifçe başını sallayınca,

    “Öyle görünüyor,” diye onayladı Şule de.

    “Peki bu mümkün mü?” diye sordu Filiz.

    “Bence palavra,” dedi Ali hoşnutsuz bir ifadeyle yüzünü buruşturarak.

    “Palavra diyerek basite indirgeyemeyiz durumu. Psikoloji de bu gibi durumlara paranormal algılar denir. Yani böyle bir şey mümkün olabilir,” dedi Şule.

    “Bizim bu medyum gerçekten bir şeyler görüyor diyorsun yani,” diye Ali dudağını aşağı doğru sarkıttı. Buna inanmadığı yüz ifadesinden okunuyordu. Şule ona hafifçe tebessüm etti.

    “Psikometri duyu dışı bir algılamadır. Mesela sen her sabah neredeyse parfümünün yarısını üzerine sıkıp geliyorsun ya. Geçtiğin her yere, dokunduğun her eşyaya onun kokusunu da bırakıyorsun. Yani o parfümün kokusu her yere siniyor. Biz burnumuzla bu kokuyu alabiliyoruz. Ama duyumsadığımız sadece o sıktığın parfümün kokusu oluyor. Fakat bir psikometrik o kokudan daha fazla şey algılar.”

    “Yani sadece böyle bir kokudan bile beni görebilir mi demek istiyorsun?”

    “Evet, bu mümkün. İnsandan çıkan yüksek frekanslı psikomanyetik tesirler eşyalar üzerinde iz bırakır. Bir psikometrik bu etkileri hisseder, onları bir takım vizyon ve fikirlere çevirebilir. Yani senin dokunduğun her hangi bir nesneye dokunduğunda seninle ilgili birçok bilgiye sahip olabilir.”

   “O zaman biz boşuna uğraşıyoruz katili bulalım, yakalayalım diye. Her emniyet bir psikometrik çalıştırsa şu ülkede bir tane suçlu kalmaz,” dedi Ali alaycı bir edayla.

    “Keşke öyle bir imkân olsaydı. Dediğin gibi toplumun yararına olurdu bu durum. Fakat ne yazık ki böyle paranormal durum yaşayan insanlar senin sandığın kadar çok değil.”

    “O zaman biz şu an çok şanslıyız böyle biriyle çalıştığımız için.”

    “Öyle denebilir. Fakat Yılmaz Kaya’nın henüz çözemediğim gizemli bir yapısı var. Mesela bugün maktulün kızıyla kısa bir sohbet etti ve eline dokundu. O anda bir görü aldığından neredeyse eminim. Fakat bana bir şey görmediğini söyledi.”

     “Belki de gerçekten görmemiştir,” dedi Ali.

    “Eğer Adli Tabiplikte görü alırkenki yüz ifadesini görmemiş olsaydım bende öyle düşünürdüm. Fakat kızın eline dokunduğu anda gözlerini yine sımsıkı kapattı aynen görü aldığı andaki gibi.”

    “Peki neden bunu sakladı senden?”

    “Bilmiyorum. Bir bilgi sakladığını düşünüyorum bizden. Emniyete geldiğimizde de hemen yanımdan ayrıldı. Buraya o da gelebilir, bu konuyu hep birlikte konuşabilirdik oysaki.”

     “Madem öyle her bir şeyi görebiliyor, kadını kimin öldürmüş olabileceğini de söylese de bizi fazla uğraştırmasa.”

    “Aslında bize çok büyük bir ipucu verdi Ali. Katilin yüzünde tırnak izi var.”

    “Evet söylemişti bunu.”

    “Bugün taziye evine girip etrafa bakındım biraz. Yüzünde tırnak izi olabilecek birini aradım.”

    “Sanırım kimseyi görmedin.”

    “Maalesef görmedim.”

    Bu sırada odanın kapısı tıklatılınca hepsi bakışlarını oraya çevirdi. Yılmaz Kaya odaya girip üçüne de aynı anda baktı. “Ben geldim,” dedi tebessümle.

    “Hoş geldin,” dedi Filiz.

    “Öyle bir gidişin vardı ki tekrar gelmezsin sanmıştım,” dedi Şule de genç adama gülümseyerek baktıktan sonra.

     “Kontrol etmem gereken bir durum vardı. Bu nedenle ayrılmıştım yanından.”

     “Hallettin mi bari?”

     “Evet. O yüzden tekrar geldim. Kadını öldüren kişiyi buldum.”

     “Nasıl?” diye şaşkınca baktı Şule.

     “Kimmiş katil?” diye sordu Filiz.

      Yılmaz Kaya masanın önündeki boş koltuklardan birine oturup rahat bir şekilde arkasına yaslandı. Sonra da bakışları Şule’yi buldu.

     “Bugün o küçük kızın eline dokunduğumda aslında bir görü almıştım. Fakat zihnimde net bir şekilde resmedemediğim için sana söylemedim. Maktulun dairesine çıktığımızda taşlar yerinde oturdu bende. Kızın zihninde bir erkeğin yüzünü görmüştüm. Yakından tanıdığı biri, belki de bir akrabası. O kişiyi evde gördüğümde, bizim orada oluşumuzdan kaynaklanan tedirginliği dikkatimi çekmekte gecikmedi.”

     “Katil o mu yani?” diye sordu Ali ilgili bir ifadeyle.

     “Değil ama katili tanıyan birisiydi.”

     “Nasıl yani, biraz daha açık konuşabilir misin?” diye sordu Filiz. Yılmaz Kaya bu sefer bakışlarını Filiz komisere çevirdi.

     “Bugün çocuğun eline dokunduğumda birçok farklı görü aldım. Anne ve babasıyla ilgili anılar vardı zihninde. Fakat bunların dışında yakın bir akrabası olduğunu düşündüğüm bir adam daha vardı. Bu adamın dikkatimi çekme sebebi ise, çocuğun bilinçaltına yerleşmiş olan davranışlarıydı. Azarlıyordu onu. Bu da çocuğun ağlamasına sebep oldu. Önce bu adamın kim olduğunu bilemedim. Zihnimde de net bir çerçeve çizemedim gördüklerime. Sonra kadının dairesine çıktığımızda bu adamı gördüm. Nedense eve polisin gelmiş olmasından oldukça rahatsız olmuştu. Bunu vücut dilinden anlayabiliyordum. Oldukça gergin ve endişeli görünüyordu. Emniyete gelirken yolda aklıma geldi bu adama dikkat etmem gerektiği. Bu yüzden Şule Hanım’ın yanından ayrılıp tekrar maktulün oturduğu semte gittim ve o civarda biraz oyalanıp o adamın evden çıkmasını bekledim. Çok beklememe gerek kalmadan adamı apartman kapısında gördüm. Oyalanmadan yürüyerek ayrıldı oradan. Ben de onu takip ettim. Yolda telefonla birini aradı. Sinirli bir ses tonuyla konuştu aradığı kişiyle.”

     “Sonra ne oldu?” Ali bütün dikkatini Yılmaz Kaya’ya vermiş onu ilgiyle dinliyordu. Genç adam Ali’ye hafifçe gülümsedikten sonra, “Anlatacağım şimdi,” dedi.

    “Ben konuşmaları duyabilmek için mümkün olduğunca yakından takip ediyordum ama buna rağmen pek anlamadım. Sadece adamın, ‘Dükkanda mısın?’ dediğini duydum.  Sonra cep telefonunu sinirle ceketinin cebine koyup hızla yürümeye devam etti. İnşaat malzemeleri satan bir dükkânın önünde durdu. O içeri girince bende kapıya iyice yaklaşıp konuşmaları dinlemeye çalıştım.”

    “Duydun mu peki bu sefer?” diye sordu Ali heyecanla. Yılmaz Kaya ona yine gülümseyerek baktı.

    “Evet. Duymam gerektiği kadarını duydum. ‘Necla’yı sen mi öldürdün?’ diye sordu sinirle içeri girer girmez. Orada bulunan adam da ‘Niye ben öldüreyim ki. İntihar etti Necla Abla’dedi.  ‘Peki eve niye polis geldi o zaman’ diye sorunca diğeri şaşkınlıkla ‘Niye gelmiş olabilir ki?’ diye karşılık verdi panikle. ‘Bak benimle kafa bulma. Sana miras hakkından biraz iste dediysem kadını öldür demedim, eşek sıpası seni. Eğer sen kadına bir şey yapmadıysan polis niye gelsin?” diye bağırarak tokat attı diğerine. “Baba bana niye vuruyorsun? Ben senin istediğini yaptım sadece dedi öbürü de.”

    “Yani öldüren bu adamın oğlu muymuş?” diye Ali yine şaşkınlıkla araya girince, “Evet öyleymiş. ‘Niye öldürdün?’ diye sordu babası. Oğlu ‘Mirasdan pay istedim senin dediğin gibi. Çocuklarımın rıskını kimseye yedirmem aç gözlü pislik dedi bana ve üzerime atlayıp yüzümü tırmaladı. Ben de sinirimi alamadım boğazından tuttuğum gibi ittim balkondan aşağı,’ dedi. Yani olay kısaca böyle gelişmiş. Bu adam kadının yakın akrabası ve miras hukuku var aralarında. Bu araştırılırsa kimliği de çıkar ortaya. İşte adamın telefonla çektiğim fotoğrafı. Kimliğini bu şekilde tespit edebilirsiniz,” dedikten sonra telefonundaki fotoğrafı odada bulunan herkese tek tek gösterdi.

     Ali yüzünde kocaman bir gülümsemeyle gidip Yılmaz Kaya’nın omzuna hafif bir yumruk çaktı.

    “Medyum dediğin işte böyle olur. Senden her emniyete lazım,” dedi hayranlığını belli eden bir ifadeyle.

   “Elimden geleni yapmaya çalışıyorum,” dedi diğeri de. Sonra gözleri Filiz komiseri buldu.

   “Komiserim seri katil davasına başlayabiliriz artık değil mi?” diye sordu.

   Filiz, genç adama bakıp, “Evet başlayabiliriz. Maktullerle ilgili bir takım bilgileri paylaşabiliriz artık sizinle,” dedi.

    “Hemen başlayalım o halde,” dedi Yılmaz heyecanla.

    “Önce bu davayı kapatalım sonra da seri katil davasını açarız. Siz yarın sabah erkenden Şule ile birlikte bu adamın dükkânına gidip bir yoklayın ve ifadesi alınmak üzere emniyete getirin,” dedi Filiz, Şule ile Yılmaz’a.

2. Bölüm

     Şule, Yılmaz ile birlikte ertesi günü sabah erken saatlerde Konak’a bağlı Yenişehir Mahallesi’ndeki inşaat malzemeleri satan dükkâna gittiklerinde adamı içeride yalnız buldular. Oğlu ortalarda görünmüyordu.

    “İyi günler, Necla Duman’ı tanıyor musunuz?” diye sordu Şule adamı gördüğü anda.

    “Evet, dayısı olurum. Dün intihar haberini almıştık. Çok üzücü bir durum,” dedi üzgün bir sesle.

    “Necla Hanım’ın intihar etmediği, öldürüldüğü yönünde bazı şüphelerimiz var. Bu yüzden onu tanıyan herkesle görüşmemiz gerekiyor. Bizimle Emniyete kadar gelip ifade vermenizi isteyeceğim.”

     “Ama neden ki? Ben bir şey yapmadım. Onu öldürmedim,” dedi adam panik olmuş bir halde.

     “Yanlış anladınız beni. Sizi suçlamadım. Sadece yeğeniniz hakkında bazı sorularımız olacak. Bu nedenle ifade vermeniz gerekiyor.”

      “Peki madem, geleyim,” dedi adam gönülsüz de olsa rıza göstererek.

      O sırada adamın cep telefonu çalınca izin isteyerek telefona baktı.

    “Neee! Ne zaman? Nerede?” diye bağırarak konuştuktan sonra telefon elinden düştü.

    “Oğlum Ahmet… Oğlum Ahmet ölmüş,” dedi adam ve olduğu yerde sendelemeye başladı. Yılmaz Kaya çevik bir hareketle adamı yere düşmeden yakaladı.

     “Kim aradı? Nasıl olmuş?” diye sordu Yılmaz adama.

     “Arkadaşım Muhsin’di arayan. Aşağı mahalledeki köprünün altında görmüş az önce oğlumu. Kendisi köprüye yakın oturur. Polis de oradaymış.”

    “Gidip bir bakalım,” dedi Şule.

     Cesedin bulunduğu yere geldiklerinde polisin olay yerini sarı şeritle çevirdiğini gördüler. Adam oğlunu köprünün altında cansız bir halde yerde yatarken görünce hızla koşarak yanlarından ayrıldı ve yanına diz çöküp başını kolları arasına aldı. Sonra, “Neden yaptın bunu? Neden? Neden?” diye ağlamaya başladı. Yılmaz Kaya ile birlikte onların yanlarına gittiklerinde cesedi görür görmez şaşkınlıkla genç adama baktı. Kafası ve yüzü kanlar içinde olan ve otuzlu yaşlarda görünen adamın gözünün altından başlayıp çenesine kadar inen tırnak izi, Yılmaz’ın anlattıklarını doğrular nitelikteydi. Onun bakışlarını yakalayan Yılmaz, hafifçe başını sallayarak baktı genç kıza. 

 Şule cesedin biraz ilerisinde bir polis memuru ile görüşen savcı Soner Bülbül’ü görünce doğruca onun yanına gitti.

     “Merhaba Soner Bey,”  Arkası dönük olan savcı adını duyar duymaz Şule’ye döndü.

    “Merhaba Şule Hanım. Olay yerine gelmişsiniz ama sizlik bir durum yok gibi görünüyor.”

     “Olayı size kim haber verdi? ” diye sordu.

     “Mahallede oturan bir genç görüp haber vermiş polise. Şu az ilerdeki delikanlı,” diyerek eliyle polis memuru ile konuşan on altı, on yedi yaşlarındaki bir genci gösterdi.

     “Görgü tanığı var mı?

      “Maalesef yok gibi. Tabi yine bir soruşturmak gerek.”

     “Cinayet bulgusu peki?

      “Cesedin genel görüntüsü intihar fikrinin ağır basmasına neden oluyor. Bir boğuşma ya da her hangi bir darp izi görünmüyor. Yine de adli tabiplik incelemesi isteyeceğiz.”

     “Tamam teşekkür ederim,” dedi.

     “Rica ederim Şule Hanım, kendinize iyi bakın,” dedikten sonra savcı yine az önce görüştüğü polis memuruna doğru döndü.

     “İşler iyice karıştı galiba,” dedi yanına gelen Yılmaz Kaya.

     “Neden intihar etmiş olabilir ki? Bir dokun istersen cesede,” dedi Şule bakışlarıyla yerde yatan adamı işaret ederek.

     “Bu kadar kişinin içinde bunu yaptırma bana lütfen,” diye karşılık verdi genç adam. Konuşurken masumane bir şekilde kaşlarını yukarı kaldırıp yüzünü de hafifçe ekşitmişti. 

     “Tamam Adli tabiplikte yaparız yine,” diye göz kırptı. O da hafifçe gülümseyerek karşılık verdi.

    “Sence intihar mı etti?

    “Olabilir. Belki yakalanacağını anladı ve korktu,” dedi Yılmaz.

    “Makul bir sebep ama yine de doğru olmayan bir şeyler var gibi,” diye fısıldadı.

     “Ne gibi?”

     “Çok hızlı oldu intiharı. Onu bu kadar korkutacak ne olmuş olabilir ki? Henüz polis soruşturması bile yapılmadı. Bana intiharı biraz şüpheli görünüyor.”

    “Cesedine dokunduğumuzda anlarız neler olup bittiğini,” dedi genç adam.

    “Hadi emniyete gidip Ali ile Komiser Filiz’e haber verelim.”

    Ali odasına iki kahve fincanı ile girdiğinde masanın üzerindeki dosyalara gömülmüş bir haldeydi.

      “Komiserim, böyle sıkı çalışırken kahvenizi de ihmal etmeyin.”

   Ali’nin masasına bıraktığı kahveden bir yudum aldıktan sonra, “Senin sayende etmiyorum,” diye gülümsedi.

      “Hangi dosyalara bakıyorsunuz?”

      “Necla Duman’ın adli tabiplikten gelen otopsi sonuçlarını inceliyordum.”

      “Cinayet olduğu kesinleşti sanırım.”

      “Evet ama tırnak altındaki kalıntıların zanlının DNA’sı ile eşleşmesi kalıyor geriye. Yılmaz ile Şule Emniyete getirilerse adamı, bunu da kısa sürede hallederiz.”  O sırada telefonu çalınca konuşmasını kesip telefonu eline aldı.

     “Efendim Şule,” dedi açar açmaz.

     “Komiserim, burada işler karıştı. Zanlı olduğunu düşündüğümüz kişi intihar etmiş. Cesedi Adli Tabipliğe götürülüyor şimdi. Biz de birazdan yanınızda oluruz. Detayları gelince anlatırım.”

     “Allah Allah işler cidden karışmış. Neden intihar etmiş, şüpheli bir durum var mı?”

     “Savcıya göre yok. Yine de soruşturma olacak. Olanları gelince anlatacağım.”

     “Tamam, bekliyoruz sizi.”

     “Ne olmuş Komiserim?” diye Ali merakla sorunca, “Katil olduğundan şüphelendiğimiz kişi intihar etmiş,” dedi.

     “Haydaaa! Neden intihar etti ki acaba?”

     “Şule ile Yılmaz yoldalar. Geldiklerinde öğreniriz neler olup bittiğini.”

      Yenişehir Mahallesi’nden emniyete gelmeleri on beş dakikalarını almıştı. Komiser Filiz’in odasına girdiklerinde Komiser Yardımcısı Ali ile onu yine çalışır halde buldular. Ali ile Filiz Komiser, masanın önündeki koltuklara karşılıklı oturmuşlar ortadaki sehpanın üzerinde kapağı açık olan dosyanın içindekileri dikkatle incelemekle meşguldüler.

     “Komiserim hiç boş kalamıyorsunuz,” dedi önlerindeki dosyayı işaret ederek.

    “Bugün olanları bir anlatın bakalım. Bu dosya davayla ilgili zaten.”  

     “Komiserim, biz zanlının dükkânına gittiğimizde sadece babasıyla karşılaştık orada. Adamı da ikna ettik, tam Emniyete getirmek isterken bir telefon geldi, oğlunun intihar ettiğine dair. Mahallenin çıkışında, kavşağın yakınındaki köprüden atlamış oğlu.”

     “Köprü ölümüne sebep olacak  kadar yüksek miydi?” diye sordu Filiz şaşırarak.

     “Değil gibiydi Komiserim. Savcı cesedin genel görüntüsünden yola çıkarak şüpheli bir durum olmadığını söyledi. Yine de adli tabip incelemesi istedi. Gelen sonuca göre soruşturma yürütülecek.

      “Basit gibi görünen her şey karmaşık bir hal alıyor. Garip bir dava oldu.”

      “İş Yılmaz’a kalıyor yine,” diye Ali girdi araya.

      “Birazdan Adli Tabipliğe gidip cesede bakacağız,” dedi Yılmaz Ali’ye gülümseyerek.

      “Senin sayende bir adım önde gibi oluyoruz fakat sonra yine geriye düşüyoruz,” dedi Ali de.

     “Bakalım bu sefer bu maktul bize ne söyleyecek? Merak ediyorum Yılmaz’ın söyleyeceklerini.”

     “Sen de iyice kaptırdın kendini bu medyumluğa Şule,” diye güldü Ali.

     “Sanki sen kaptırmadın da.”

     “Sıra dışı bir durum yaşıyoruz. Haliyle normal bu tepkilerimiz.”

     “Madem kendin için normal buluyorsun, niye bana laf çarpıyorsun sürekli?”

     “Tamam yeter! Yine atışmaya başlamayın!” diye azarladı onları Filiz. Yılmaz ise onların atışmalarını gülümseyerek izliyordu. Filiz bakışlarını ona çevirdi.

       “Siz ne düşünüyorsunuz bu olay hakkında?” diye sordu.

      “Ben görülerime güvenerek yol alırım. Şu an bu intihar bana da şüpheli geliyor. Çünkü adamın intihar etmesini gerektirecek somut bir durum yok. Polisin kendisinden şüphelendiğini bilmiyordu. Neden intihar etsin ki?”

      “Vicdanı rahatsız etmiş olamaz mı? Sonuçta bir akrabasını öldürdü,” Yılmaz Ali’ye kafasını hafifçe iki yana sallayarak baktı.

      “Hiç sanmam. Vicdanının rahatsız etmesi için suçluluk duyması lazım. O suçluluk duygusunu görülerimde hissedemedim.”

      “Belki daha sonra bir vicdan muhasebesi yapmıştır. Kendi başına kaldığında mesela. Birini öldürmek kolay değil,” diye Şule girdi araya.

      “Neyse birazdan sorularımızın cevaplarını alacağız. İstersen gidip bir bakalım.”

      “İyi fikir. Bence oyalanmadan gidin,” dedi Filiz onlara kapıyı işaret ederek. Sonra bakışları Ali’yi buldu.

   “İstersen sen de gidebilirsin onlarla.”

    Ali duyduklarına inanamıyor gibi şaşkınca baktı. “İstemez miyim hiç?” dedi yüzünde beliren kocaman bir gülümseyişle.

     Yılmaz ve Ali ile birlikte Bornova’ya bağlı Manavkuyu mahallesindeki Adlî Tıp Kurumuna doğru yola çıktıklarında ikisi arka koltukta yan yana, Ali ise ön koltukta arabayı kullanan polis memurunun yanına oturmuştu. Yılmaz’ın düne göre daha rahat olduğu gözünden kaçmadı. Bu sefer başını öne eğip sessiz oturmadığı gibi, kendisiyle konuşmuştu bile. Nereli olduğunu, hangi fakülteyi bitirdiğini ve mesleğini sevip sevmediğini sormuştu. Sorularını yanıtlarken de ilgiyle dinlemişti. İnsanın içine işleyen delici bakışları vardı. Ne kadar yumuşak bakarsa baksın o kara gözlerdeki derin ifade insanın içini titretiyordu. Biraz kibir, biraz da mütevazılığın harmanlandığı bu zıt anlamlar, bir insanın bakışlarına aynı anda nasıl yansır bilmiyordu ama Yılmaz da bunu görebiliyor, daha doğrusu hissedebiliyordu. Filiz Hanım’ın onu ilk defa sahaya göndermesi de rastgele verilmiş bir karar değildi. Hislerine güvendiği için Yılmaz hakkında fikir edineceğini bilerek bu görevi vermişti ona. Aniden sıra dışı özelliğiyle ortaya çıkan bu adamın onlara yakınlaşmasının ardındaki gizemi çözmesini istemişti ondan. Dün oldukça ketum bir davranış içinde olan genç adamın gizemli yanını çözmekte zorlanacağını düşünürken sanki bugün gardını indirmişçesine davranışlarındaki rahatlık onu yakında çözebileceği düşüncesine kapılmasına sebep olmuştu.

      “Benim de size sorularım var ama hakkımı Adli Tabiplikten ayrıldıktan sonra kullanacağım,” dedi onun sorularını yanıtladıktan sonra.  Yılmaz küçük bir kahkaha atıp, “ O anın yakında geleceğini biliyordum. Sorularını zevkle yanıtlarım,” dedi.

      “Anlaştık o zaman,” diye gülümsedi.

      Ali, “Bakıyorum da hiç Ali sen ne durumdasın, keyfin nasıl diye soran yok. Sohbetimize seni de dâhil edelim diyen de yok,” diye arkasını dönüp onlara sitem edince, “ Seni artık tanıdığım için soracak soru bulamıyorum,” diye üzerine gidip iyice damarına bastı.

       “Yani hakkımda bilmediğin şey yok diye artık beni görmezden gelebilirsin mi demek oluyor bu?”

      “Senin nasıl anladığına bağlı Ali. Şu anda bu şekilde atarlanman bile çok saçma. Seni tanımasam Yılmaz Bey’i kıskandığını düşüneceğim,” diye güldü.  Ali ona kıpkırmızı bir yüzle bakıp, “Kim, ben mi kıskanacağım? Hayal dünyan baya genişmiş senin,” dedikten sonra kafasını yanlara sallayıp, cık cık yaptıktan sonra önüne döndü ve Adli Tabipliğe gelinceye kadar bir daha hiç konuşmadı. Onun bu tepkisine kendisi gibi Yılmaz’ın da bıyık altından güldüğünü görünce, genç adamın göründüğü kadar soğuk biri olmadığına hükmetti.

     Adli Tabipliğe geldiklerinde görevli personel, Şule ile Yılmaz’ı cesedin bulunduğu odaya götürdü. Ali ise maktulün babasının yanına gitti. Oğlunun cesedi Adli Tabipliğe getirilecek olunca adamın da görevli bir polis memuru nezaretinde buraya gelmesine izin vermişlerdi.

     Maktulün yattığı sedyeye yaklaşan Yılmaz, cesedin üzerindeki beyaz örtüyü aşağı doğru çekip önce adamın yüzüne, sonra da Şule’ye baktı.

     “Bakalım şimdi bize ölümüyle ilgili neler anlatacak?” dedi gergin bir sesle. Onun gerildiğini görünce, “Ne zaman morga gelsek hep gergin oluyorsun? İyi misin?” diye endişeyle sordu Şule.

     Yılmaz yavaşça başını sallayarak, “İyiyim.  Kolay değil yapmaya çalıştığım şey,” dedi.

      “Bu yaptığın sana acı veriyor mu?”

       “Bedenen değil ama zihnen çok yoruyor beni.”

       “Gergin olmanı şimdi daha iyi anlıyorum sanırım.”

        Yılmaz derince bir nefes aldıktan sonra, “Başlayalım o halde,” dedi ve adamın ellerini avuçları arasına aldı.  Şule gözünü dahi kırpmadan Yılmaz’ı izliyordu. Genç adam bir süre hiç tepki vermeden gözleri kapalı bir şekilde ayakta dikildi. Sonra gözlerini iyice sıktı ve bu sefer başıyla birlikte bedeni de titremeye başladı. Daha önce görü alırkenki halinden daha şiddetli tepki gösteriyordu bu sefer. Bir an onun için endişelendi ve neredeyse kolundan tutup bu trans halinden çıkmasına sebep olacaktı ki, Yılmaz’ın bir anda yere yıkıldığını gördü. Hemen yanına eğilip omzuna dokundu. Onun kesik kesik ve zorlukla nefes aldığını görünce, “İyi misin? Ne oldu böyle?” diye sordu endişeyle. O esnada Yılmaz’ın kanayan burnunu da görünce iyice endişelendi genç adam için.

   “Yılmaz Bey iyi görünmüyorsun. Ben hemen doktoru çağırıp geleceğim,” dedi.

     Yılmaz halsiz bir şekilde uzanıp onu kolundan tuttu. “Çağırmana gerek yok, iyiyim. Şimdi toparlarım kendimi,” dedi. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Şule o ayağa kalkarken kolundan tutarak destek oldu. Sonra da onu odada bulunan sandalyeye oturttu. Çantasından çıkardığı bir kağıt mendili de Yılmaz’a uzattı.

     “Burnun kanıyor,” diye eliyle burnunu işaret etti.

      Genç adam onun elinden aldığı mendil ile kanayan burnuna tampon yaparken Şule de endişeyle onu izliyordu. Bu yaptığı işin onu zihnen yorduğuna şu anda kendi gözleriyle de şahit olmuştu. Bu durum genç adamın sağlığını da tehlikeye atıyor olmalıydı.

      “Şu an gerçekten endişeliyim senin için. O trans anında ne oldu öyle Yılmaz Bey?” diye sordu.

      “Artık şu bey hitabından vazgeçip ismimle seslenirsen belki neler gördüğümü anlatırım,” diye hafifçe gülümsedi Yılmaz.

      Onun şakayla karışık ciddi ifadesini görünce kendine geldiğine sevindi ve o da gülümseyerek cevap verdi.

      “Peki Yılmaz. Şimdi anlat bakalım az önce neler oldu?” diye sordu.

      “Bu adam kendi iradesiyle intihar etmemiş. Ali’nin dediği gibi vicdan muhasebesi yapmış intihar etmeden önce ama biri buna zorlamış.”

       “Nasıl yani? Cinayet mi?” diye sordu şaşırarak.

       Yılmaz yavaşça başını salladı.

       “Kim olduğunu gördün mü? Neler oldu orada?”

       “Adam içkiliydi. Meyhaneye gidip içmiş köprüden atlamadan önce. Evine geldiğinde kapısının önünde bekliyordu onu zorlayan kişi. ’Sen katilsin, yaşamaya hakkın yok senin. Necla’ya ne yaşattıysan aynısını sende yaşayacaksın? Hiç mi düşünmedin o kadının geride bırakacağı çocukları?’ diye bağırdı. Maktul de ağlayarak, ’Öldürmek istememiştim. O çocukların yüzüne ben nasıl bakacağım,’ diye hıçkırmaya başladı. Diğeri de, ’Bakamazsın. Buna yüzün yok. Senin yaşamaya hakkın bile yok,’ dedikten sonra belinden silah çıkarıp tehditle köprüye kadar götürdü.”

       “Ama köprü çok yüksek değildi. Ölmeyebilirdi.”

        “Öyle ama sarhoş olduğu için yukardan kafasının üzerine düştü. Muhtemelen beyin kanaması sebep oldu ölümüne. Otopsi raporunda belli olur ölüm nedeni.”

        “Katil kim, yüzünü görebildin mi?”

        Yılmaz solgun bir yüzle başını olumsuz anlamda yanlara salladı.

        “Yüzü görünmüyordu. Siyah kıyafeti vardı ve kapüşonlu bir yağmurluk giymişti.”

        “Peki neden seni bu kadar etkiledi?”

         “Benim onu izlediğimi fark etti ve yüzünü özellikle göstermedi. Hatta çık git buradan diye bağırdı bana.”

        “Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?” diye şaşırarak baktı Şule.

        “İnan bilmiyorum. İlk defa başıma geliyor. Beni nasıl fark etti anlamış değilim,” dedi Yılmaz yorgun bir ifadeyle.

        O sırada Ali yanlarına geldi. Yılmaz’ı görünce, “Ne oldu burnuna?” diye sordu.

        “Trans esnasında kanadı.”

        “Geçmiş olsun. Umarım önemli bir şey yoktur,” Ali’nin de endişelendiğini fark edince Şule, “İstersen bir doktora görün. Çok sıra dışı bir olay yaşadın. Eminim şok etkisi yaratmıştır üzerinde;” dedi.

      “İyiyim şimdi. Baya toparladım kendimi. İsterseniz Emniyete dönebiliriz artık.”

     “Ben de bu yüzden yanınıza gelmiştim. Yılmaz’ı o halde görünce söyleyemedim hemen. Bir cinayet ihbarı var. Buradan, önce olay yerine gideceğiz sonra Emniyete geçeriz. Filiz Komiser arayıp haber verdi.” dedi.

    Olay yerine intikal ettiklerinde evinin kapısının önünde eski kocası tarafından bıçaklanarak öldürülmüş genç bir kadının cesediyle karşılaştılar. Olay yerindeki meraklı kalabalık arasında kadının komşusu olduğunu söyleyen bir genç kız, Şule’ye yaklaşıp, “Abla, Sultan Ablayı öldüren kişiyi gördüm,” deyince öğrenmişlerdi katilin kim olduğunu. Kızın ifadesine göre, Sultan, şiddetli geçimsizlik nedeniyle ayrıldığı eşinin sık sık tacizine uğruyordu. Adam her fırsatta kapısına dayanıp barışmak istediğini söylüyor, Sultan kabul etmeyince de küfürler savurup, genç kadını tehdit ettikten sonra çekip gidiyordu. Bütün bunlar kapının önünde yaşandığı için de çevreden duyuluyordu. Bugün de aynı şey yaşanmış, adam karısının kapısına gelip yeniden birlikte olmalarını istemişti. Sultan, “Seninle evli kalmak isteseydim, ayrılmazdım,” diyerek onu terslemiş o da saçından tuttuğu gibi sürükleyerek kadını sokağa çıkarmış ve herkesin gözü önünde tekmeleyip tokatlamıştı.

       “Senin gibi bir caniyle niye yeniden evleneyim?” diye bağıran Sultan, kocasının elinden kurtulup kaçmaya çalışırken adam onu yakaladığı gibi belinden çıkardığı bıçakla defalarca bıçaklamış sonra da olay yerinden kaçarak uzaklaşmıştı.

      Komşuların verdiği bilgiler doğrultusunda adamın kimliği hızlı bir şekilde tespit edilmiş ve kaçabileceği adreslere ekip gönderilmişti. Talihsiz kadının cesedi de en yakındaki devlet hastanesinin morguna götürülmüştü.   Emniyete gitmeden önce yine Filiz Komiser’in isteği ile onlar da maktul ile birlikte hastaneye gitmişlerdi.

       “Bunu yapmak istediğinden emin misin? Bugünkü olanlardan sonra bence bir süre bu işe hiç kalkışma,” dedi Şule Yılmaz’a endişeyle bakarak.

     “Şu adama bir bakalım. Nasıl bir pislik yaptı bunu merak ediyorum.”

     “Filiz Komiser de merak ediyor. Tamam yap o zaman,” dedi Şule mecburen onay vererek.

    Şule,  Yılmaz’ın yine cesede yaklaşıp genç kadının elini tutmasıyla kısa sürede transa girip başını hafifçe sallayıp gözlerini sıktığını görünce normal bir görü aldığını düşünüp rahatladı. Nitekim kısa sürede gözlerini açan Yılmaz,  “Karaktersizin tekiymiş kocası. İşsiz güçsüz, belalı bir adammış. Evlendikleri ilk günden beri kadına şiddet uyguluyordu. Yazık oldu. Genç bir kadının hayatı böyle şerefsiz bir insan yüzünden heba oldu,” dedi Yılmaz. Hem sinirli, hem üzgün bir şekilde konuşmuştu.

     “Hadi emniyete gidelim sen de dinlen biraz,” dedi Şule.

      Emniyete geldiklerinde olan biten her şeyi Filiz Komisere anlattılar. O da Yılmaz için endişelendi ve eve gidip biraz dinlenmesini istedi.

     Şule, ertesi sabah Emniyete geldiğinde binanın giriş kapısında Ali ile karşılaştı. O da işe yeni geliyordu.

      “Günaydın Şule,” dedi onu görür görmez tebessümle.

      “Günaydın Ali, nasılsın?”

      “Halimi hatırımı sorarak beni şaşırttığın için, oldukça iyiyim,” diye güldü genç adam.

      “Onu nezaketen sormuştum ama bu şekilde üstüne alınman da hoş oldu doğrusu. Keyfin pek yerinde,” diye güldü.

     “Keyfimi anında bozmakta ve yerine getirmekte senin kadar beceriklisi bugüne kadar hiç çıkmadı karşıma.”

     “Bak bu sözlerinle gururumu okşadın,” diye güldü Şule onunla birinci kattaki servise merdivenlerden birlikte çıkarken.

     Şule’nin odasına geldiklerinde de kapıyı açıp Şule’nin geçmesi için yol verdi.

     “Teşekkür ederim Ali. Sen de bugün pek kibarsın,” diye gülümsedi.

     “Aslında ben her zaman böyleyim de nedense senin gözün bunları görmüyor,” diye sitem edince, “Ali bak yine başladın bana sataşmaya,” diye güldü.

     “Tamam, sen keyfine bak şimdi ben Filiz Hanım’ın yanına gidiyorum,” dedi ve oradan ayrıldı. Şule kafasını hafifçe yana devirip gülümseyerek baktı arkasından. Ali,  biraz alıngan olması dışında karşısındakine güven veren, iyi bir insandı. Onunla atışmak hoşuna gidiyordu. En azından bu şekilde davranarak iş gerilimini biraz da olsa üzerlerinden atıyorlardı. Birbirlerine atarlanmaları bile aslında eğlenceli oluyordu. Ali de bunun farkında olduğu için bu şekilde takılmaktan zevk alıyordu ikisi de. O sırada kapısı çaldığında tam masasına geçmiş, koltuğuna oturmak üzereydi.  Kapı açıldığında Yılmaz girdi içeri.

     “Günaydın,” dedi girer girmez gülümseyerek.

     “Sana da günaydın. Yorgun görünüyorsun?” diye endişelenerek baktı adamın solgun yüzüne.

     “Gece çok iyi uyuyamadım sanırım ondan. Bir kahve içersem kendime gelirim.”

     “Hadi gel o zaman hemen söylüyorum kahve. Sade mi içersin sütlü mü?”

     “Sade olsun.”

      Tam elini telefona atmış odaya kahve söyleyecekti ki telefonu çaldı.

     “Efendim komiserim.”

      “Bir cinayet ihbarı aldık şimdi. Yılmaz’ı da ara istersen o da emniyete gelsin.”

      “Yılmaz burada benim yanımda. Geliyoruz şimdi yanınıza.”

        Telefonu kapattıktan sonra Yılmaz’a baktı.

       “Filiz Hanım’dı arayan. Bir cinayet ihbarı olmuş. Sanırım olay yerine bizim de gitmemizi isteyecek.”

      “Olay yerine değil de direk morga gitsek daha uygun olur sanki,” diye güldü genç adam.

      “Haklısın. İkimiz de saha adamı değiliz sonuçta.”

      “Hadi gidelim komiserin yanına,” dedikten sonra kapıya doğru yürüyen Yılmaz’a,

      “Sana kahve de içiremedim,” dedi üzüntüyle.

      “Önemli değil. Görevden döndükten sonra içeriz birlikte.”

      “Tamam, sana bir kahve sözüm olsun,” diye gülümsedi.

      “Merak etme bunu sana unutturmam.”

     Filiz Hanım’ın odasına gittiklerinde onu Ali ile konuşurken buldular.

    “Bu dava gerçekten karma karışık bir hal aldı. İşler iyice sarpa sardı,” diye söyleniyordu Ali’ye.

    “Hep diyorum size. Nerde ilginç olay var gelip bizi buluyor diye.”

    “Haklısın Ali,” diye gülümsedi bu sefer Filiz Hanım. Onların kapıdan girdiğini görünce de, “Tahmin edin bakalım ne oldu?” diye sordu.

     “Yoksa dün öldürülen kadının kocası da mı öldü?” diye şakayla takıldı Şule.

     “Evet, az önce maktulün kimliği bildirildi. İki günde iki cinayet,” diye araya Ali girdi.

    “İki değil dört cinayet,” diye Yılmaz düzeltti.

    “Haklısın. Öldürenler de öldüğü için dört oluyor tabi,” dedi Ali. Konuşurken başını da sallayıp Yılmaz’ı onayladı.

      “Adam nasıl öldürülmüş?” diye sordu Şule.

      “Bıçaklanmış. Şimdi bir ekip gitti olay yerine. Siz üçünüz yine hastaneye gidip bu adamı kim öldürmüş bir öğrenmeye çalışın,” dedi bakışlarını Yılmaz’a çevirip.

     “Çok ilginç,” dedi Ali eliyle çenesini sıvazlayarak.

     “İlginç olan ne?” diye sordu Şule.

     “Kurbanlarını nasıl öldürdülerse katilin de aynı şekilde ölmesi. İlk katilimiz Ahmet, kuzeni Necla’yı balkondan attı. Kendisi de köprüden atladı.  Dün de adam karısını bıçaklayarak öldürdü sonra kendisi de bıçaklandı.”

     “Evet bu yüzden ilginç bir hal aldı diyorum ya bende,” dedi Filiz Ali’ye.

     “Neyse bakalım nasıl olsa Yılmaz sayesinde katili öğreneceğiz. Hadi hemen gidelim,” diyen Ali aceleyle kapıya doğru hamle yaptı. Şule ile Yılmaz da onu takip etti.

    Hastaneye geldiklerinde oyalanmadan hemen morga indiler. Yılmaz adamın elini tutup gözünü kapattığında Ali ile birlikte dikkatle onu izliyorlardı. Bir anda yine vücudu şiddetle titremeye başladı. Yılmaz için yine endişelendi ve onu kolundan tutup sarsarak transtan çıkarmak istedi fakat Ali buna izin vermedi.

      “Yapma, belki de çok önemli bir ayrıntıyı görüyordur şimdi,” dedi.

      “Bak burnundan kan gelmeye başladı yine. Bu trans hali onu öldürebilir,” diye kolunu tutan Ali’den kurtulup Yılmaz’a doğru hamle yaptığında genç adam yine geçen seferki gibi yere yıkıldı. Bu sefer bilinci yerinde değildi.

      “Çabuk bir doktor çağır!” diye Ali’ye bağırdı.

      Sırtındaki hırkasını da çıkarıp katladı ve Yılmaz’ın başını hafifçe tutup kaldırdı ve altına koydu. Sonra da çantasından çıkardığı bir mendil ile yine kanayan burnunu silmeye çalışıyordu ki Yılmaz’ın gözleri açıldı ve şaşkınlıkla ona bakarak,  “Ne oldu?” diye sordu.

       “Transtayken yine kriz gibi bir şey geçirdin aynı geçen gündü gibi. Fakat bu sefer bilincini de kaybettin.”

     “Yine aynı adamı gördüm,” dedi Yılmaz yattığı yerden doğrulmaya çalışırken.

     “Hayır kalkma. Ali doktor çağırmaya gitti. Bayılman normal değil. Bir kontrol etsin seni.”

     “Kendimi yorgun hissediyorum ama bilincim şu an tamamen açık.”

     “Olsun yine de kımıldamadan yat. Doktor seni bir görsün.”

     Doktor muayene odasından çıktığında Ali ile Şule’nin yanına yaklaştı.

     “Arkadaşınızın genel durumu gayet iyi. Fakat yine de bir kan tahlili yapılsın ve bir de MR çekilsin. Siz randevu alın. İhmal etmeyin,” dedikten sonra yapılacak tetkiklerin yazılı olduğu kağıdı Ali’ye verdi.

       Yılmaz yanlarına geldiğinde üçü birlikte hastanenin kafeteryasına gittiler. 

        “Bayıldığın için kahve yerine meyve suyu alacağım sana,” dedi Şule.

        “Kahveyi unutturamazsın ama,” diye genç adam gülümseyince, “Merak etme unutmam,” dedi. Bu sırada Ali, “Ne kahvesi? Neyi unutmuyorsunuz?” diye sordu ikisine de şaşkınca bakarak.

      “Sabah kahve ısmarlayacaktı Şule bana. Filiz Hanım yanına çağırınca fırsat olmadı. O konuda takılıyorduk birbirimize,” diye kısaca açıklama yaptı Yılmaz.

      “Hmmm demek Şule kahve ısmarlayacak. Hiç bana öyle jestler yapmıyor,” dedikten sonra Şule’ye bakıp suratını asmıştı.

     “Sana da kahve sözüm olsun. Hadi alınma artık.”

      “Artık bana da sözün var. Ben de unutturmam.”

      Şule üçüne de meyve suyu alıp geldikten sonra, “Hadi anlat ne oldu bugün orada?” diye sordu Yılmaz’a.

     “Yine aynı kişiyi gördüm. Siyah pantolon ve siyah kapüşonlu yağmurluk giyen adamı yani. Bizim katili takip ediyordu. Onu sıkıştırdığı yerde art arda bıçağı birkaç kez saplayarak öldürdü.  Bu sefer yüzünü görmek için baya uğraştım. Fakat yine göstermedi ve ’Çık dışarı. Takip etme artık beni,’ diye bağırdı. Bu nasıl mümkün oluyor bilmiyorum ama onu izlediğimin tamamen farkında.”

     “Beyaz Gül Katili gibi yeni bir seri katilimiz daha var sanırım,” dedi Şule düşünceli bir halde.

     “Nurtopu gibi bir seri katilimiz daha oldu yani,” dedi Ali de canı sıkkın bir halde.

     “Beyaz Gül Katili hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordu Yılmaz ikisine.

    “Genç kadınları öldürüyor ve öldürdüğü kadınları sırt üstü yere yatırıp ellerini göğüslerinde birleştiriyor ve ellerinin arasına bir beyaz gül bırakıyor,” dedi Ali.

     “Ali daha fazla detay vermek bize düşmez,” diye uyardı Şule onu.

      Ali eliyle hemen ağzını fermuar kapatır gibi kapattı.

      “Valla bir an dalgınlığıma geldi.”

       “Artık birlikte çalışıyoruz bana söylemenizde ne gibi bir sakınca olabilir ki? Ben asıl o dava için yardıma gelmiştim size. Bu iki dava hiç hesapta yoktu.”

      “Öyle ama yine de detay kısmını Filiz Hanım versin. Biz fazla karışmayalım,” dedi Şule.

      “Haklısın sizi zor durumda bırakmak istemem. Yarın artık o dosyalara bakmak istiyorum. Nasıl olsa bu iki dava da çözüldü sayılır.”

***

       Buz gibi keskin soğuk yüzüne çarpıyor, rüzgârın uğultusu gecenin sessizliğini bozuyordu. Kulağına fısıldayan rüzgâra aldırış etmeden her iki tarafı ağaçlarla çevrili patika yolda hızlı adımlarla yürüyor ve içine işleyen soğuya rağmen kapüşonlu adamı takip ediyordu. Arada adam arkasına bakıp vahşi kahkahasını atıyor ve sonra yine yürümeye devam ediyordu.

    Bu sefer onu yakalayacak ve mutlaka yüzünü görecekti. Adımlarını biraz daha hızlandırarak ona yaklaşmaya çalıştı. Tam ona dokunacaktı ki büyük bir gürültü rüzgârın sesine karışıp kulaklarında yankılanmaya başladı.

   Adamın “Beni yakalayamazsın! Beni yakalayamazsın!” diye attığı vahşi kahkaha kulak zarına basınç yapıyor, ayakta durmasını zorlaştırıyordu. Elleri ile kulaklarını kapatıp yere çöktü.

     “Sus! Sus Artık!” diye bağırdı.

     “Beni yakalayamazsın! Beni yakalayamazsın!”

     O anda gözlerini açtı. Yine sonuçsuz bir rüya gördüğünü anlaması uzun sürmedi. Artık bu rüyalar günlük hayatının rutini haline gelmişti. Her gün birbirine benzer bir rüya ve aynı sonuç. Kapkara bir hiçlik… Buna bir son vermeli ve mutlaka bu adamın yüzünü görmeliydi.

      Yerinden doğrulup yatağından kalktı ve üzerine sokak kıyafetlerini giyinip salona geçti. Masanın üzerindeki cam vazodan bir tane beyaz gül alıp evden ayrıldı.

      Mezarlık sabah saatlerinin serinliğini üzerinde taşır gibi soğuk ve kasvetli, gökyüzü ise bu duruma eşlik edercesine asık suratlıydı. Yan yana dizilmiş mezarlar ise yalnızlığın ve kimsesizliğin dışavurumu gibi hüzünlüydü.

     Ortamın kasvetli havasına aldırış etmeden yavaş adımlarla yürüyerek beyaz mermer bir mezarın önünde durdu. Bir süre sessizce ayakta dikildikten sonra elindeki beyaz gülü mermerin üzerine bıraktı.

    “Bana biraz daha zaman ver. Az kaldı, çok az kaldı,” diye mırıldandı.

3. Bölüm

    Filiz akşam eve geldiğinde oldukça yorgundu. Son günlerde yaşanan cinayetler, sonrasında gelişen olaylar ve Yılmaz’ın sıra dışı yeteneği herkesi şaşırtmakla birlikte hiç alışık olmadıkları şekilde kolayca sonuca ulaşmalarına da sebep oluyordu. Özellikle Necla Poyraz’ın katili olan Ahmet’i, Yılmaz sayesinde çabucak bulmuşlardı. Ahmet’in intiharının aslında bir cinayet olduğunu da yine Yılmaz sayesinde öğrenmişlerdi. Yılmaz’ın görülerinin kanıt olarak bir geçerliliği olmadığı için olay kayıtlara intihar olarak geçse de onlar bunun cinayet olduğunu biliyorlardı. Eski karısını öldüren adam da aynı şekilde cinayete kurban gitmişti. Gerçi bunun cinayet olduğu baştan belliydi ama katile dair en ufak bir ipucu dahi bulamamışlardı. Cinayet silahı yoktu ortalarda. Cinayetin gerçekleştiği yerde hiç kamera olmayışı da ellerini kollarını bağlıyordu. Katilin kim olduğu ve o insanları niçin öldürdüğü esrarını korurken, Yılmaz’ın görülerinde katil hakkında hiçbir bilgi alamaması da ilginçti. Daha tuhafı ise katilin trans halinde olan Yılmaz’ı fark etmiş olmasıydı. Katilin cinayeti işlerken biri tarafından izlendiğini nasıl anladığı ise büyük bir muammaydı.

     Akşam yemeğinden sonra salonda kahvelerini içerken eşi Berkay’a anlattı bugün olanları. Eşinin psikiyatri doktoru olması ve gerek duydukları zamanlarda Emniyete danışman olarak hizmet vermesi bu konuları onunla rahat konuşmasını sağlıyordu.

      “Sen nasıl bakıyorsun bu olaya? Sence Yılmaz’ın yaşadıkları mümkün mü?” diye sordu.

      “Sana daha önce Yılmaz hakkındaki düşüncelerimden bahsetmiştim. Tıp dilinde biz bu duruma paranormal algılar diyoruz. Yani Yılmaz’ın nesnelerden ya da dokunduğu kişilerden aldığı enerji ile bir şeyler görmesi sık rastlanmasa da normal bir durum. Fakat görülerinde fark edilmesi ise gerçekten çok sıra dışı bir olay. Bu durumun gizemini henüz çözemedim. Yılmaz ile yarın tanışmayı ve onunla biraz bu yeteneği hakkında konuşmayı düşünüyordum.”

      “Yılmaz’dan hastaneye mi gelmesini isteyeceksin?”

       “Tetkikleri yaptırmak için yarın gelmeyecek mi zaten? Geldiklerinde Şule’ye söylersin bir yarım saat de benim yanıma uğrarlar müsait olurlarsa tabi.”

        “Söylerim Şule’ye. Yılmaz da gelmek isterse şayet uğrarlar.”

     Yılmaz Emniyete ilk geldiğinde ona karşı temkinliydi.  Genç kızları hedef alan seri katilin yakalanmasına yardımcı olmak için geldiğini söylemişti. Henüz seri katil ile ilgili dosyaları birlikte incelememişlerdi ama onun bu katile olan ilgisini de merak etmiyor değildi. Her fırsatta konuyu seri katile getirmesi ve o dosyalara bakmak istemesi biraz kafasını karıştırmış, bu yüzden Şule’nin ona yakın olmasını istemişti. Şule’nin psikolog olması yanı sıra, dikkatli ve zeki olması da etkili olmuştu bu kararı vermesinde. Şu ana kadar da bundan memnundu. İki gün gibi kısa sürede Yılmaz’ın Emniyete uyum sağlamasına ve daha rahat bir şekilde kendisini ifade etmesine yardımcı olmuştu. Yılmaz’dan başlarda biraz şüphelense de onlara yardımcı olmak istediği konusunda bir endişesi yoktu. Genç adam görü alırken rahatsızlanmasına rağmen görevini yerine getirme konusunda ısrarcı oluyor ve elinden geleni yapıyordu. Onun rahatsızlanmasına da oldukça üzülmüştü. Tetkik sonuçlarının temiz çıkmasını temenni etmekten başka da elinden bir şey gelmiyordu.

      Ertesi sabah Emniyete geldiğinde işe gelmeden Yılmaz ile birlikte hastaneye gideceği için Şule’yi telefonla arayarak eşi Berkay’ın isteğini iletip onu da durumdan haberdar etti.

      Necla Duman cinayetinde kadından alınan DNA örneği, Ahmet ile eşleşince dava kapanmıştı. Ahmet’in öldürüldüğüne dair Yılmaz’ın görüleri dışında her hangi bir kanıt olmaması yüzünden o dava da intihar olarak kayıtlara geçmiş ve kapanmıştı. Kocası tarafından öldürülen kadının davası kocası da öldüğü için kapanmış fakat kocasını öldüren kişiye ait hiçbir delil olmaması yüzünden bu son dava gizemini korumaya devam ettiğinden açık kalmıştı. Yılmaz, katile dair görülerinde bir ipucu yakalayamazsa çözümü oldukça zor bir durum ile karşı karşıya kalacaklardı. Çünkü cinayet silahı bulunamadığı gibi, cinayet çok izbe bir yerde işlendiği için hiçbir kamera görüntüsü de bulunmamaktaydı. Olaya şahit olan ve gören kimse de yoktu. Cesedin üzerinde de katile ait olabileceğini düşündüren hiçbir kalıntıya ve ize rastlanmamıştı. Son derece profesyonel bir şekilde işlenmiş bir cinayetti. Bu cinayetin çözümünde onlara yardımcı olabilecek tek kişi ise Yılmaz’dı.

    “Komiserim dalmışsınız, neler düşünüyorsunuz?”

    Ali’nin seslenmesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

    “Şu seri katil davasına ait dosyaları inceleyelim bugün. Yılmaz hastaneden geldiğinde belki maktullere ait eşyalardan işimize yarar bir şeyler görebilir.

    Şule sabah Yılmaz ile hastanede buluşmaya giderken Filiz Hanım’ın arayıp haber vermesi üzerine bütün tetkikler bittikten sonra Yılmaz ile birlikte Filiz Komiserin eşi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’nda Doçent olan Dr. Berkay Karaca’nın yanına gittiler. Berkay Karaca onları oldukça sıcak bir şekilde karşılamıştı.

    “Şule hoş geldin,” dedikten sonra dostça bir gülümsemeyle elini sıkmıştı. Sonra bakışlarını Yılmaz’a çevirip, “Yılmaz Bey hoş geldiniz. Sizinle tanışmayı çok istiyordum. İsteğimi kırmayıp uğradığınız için teşekkür ederim,” dedikten sonra onunla da sıcak bir gülümsemeyle tokalaşmıştı.

    Sonra üçü de masanın önündeki koltuklara karşılıklı oturdular. Berkay Karaca kendi koltuğuna değil, Yılmaz’ın tam karşısındaki koltuğa oturmuştu.

     “Şule, Filiz Komiserin eşi olduğunuzu söyledi. Bu vesileyle tanıştığımıza memnun oldum.”

     “Evet, ben de memnun oldum. Geldiğiniz günden beri bir hayli dikkat ve ilgilerini çekmiş durumdasınız.  Eşimin bazı davalarında danışmanlık yaptığım için sizden de bahsetti haliyle.”

    “Benim durumumla ilgili bir takım bilgi ve düşüncelere sahipsinizdir. Bu nedenle soruyorum, bu son görülerimde katili görememe nedenim ne olabilir? Daha da önemlisi beni nasıl fark edebiliyor?”

     “Bu gerçekten çok ilginç bir durum ve benim de aklımı kurcalıyor. Daha önce görü alırken hiç rahatsızlanmış mıydınız? Yoksa bu ilk mi?”

    “İlk defa böyle bir şey oldu. Zaten çok fazla görü almamı gerektirecek bir durum yaşamıyorum. Tanıştığım insanların hayatlarına da bakmıyorum. Çok ender yaşadığım bir olay bu görü olayı.”

      “Nasıl ortaya çıktı bu durum? Ne zaman farkına vardınız?”

       “Sanırım ortaokul birinci sınıftayken oldu ilk defa. Okuldan bir arkadaşımın kitabı çalınmıştı. Sınıfta aynı sırada yan yana otururduk. Elim sıranın üstündeydi. Bir anda gözlerimin önünden şekiller geçmeye başladı. Önce ne olduğunu anlamadım. Sonra sınıftan başka bir arkadaşın elindeki kitabı gördüm. Masanın üzerinden alıyordu. O güne kadar hiç böyle bir görü alma durumum olmadığı için korkmuştum. Gördüklerimin ne olduğuna o an için anlam veremedim. Bu yüzden de kimseye anlatmadım. Ertesi günü kitabı alan arkadaşımla şakalaşıyor, birbirlerimizin ellerine vurmaya çalışıyorduk. Onun eline dokununca aynı görüyü tekrar aldım. Ve oradan uzaklaşıp sınıfa gittim ve çantasını açtığımda sıra arkadaşımdan aldığı kitabı buldum. O zaman biraz durumu anlar gibi oldum ama böyle bir şey yaşamak inanılmaz korkutmuştu beni.  Arkadaşımın çaldığını açık etmeden kitabı getirip diğer arkadaşıma vermiş ve onu yerde bulduğumu söylemiştim. Çalan arkadaşım ise kıpkırmızı kesilmişti. Onu ele vermeyişimin de farkındaydı.” Burada susunca lafı Berkay Karaca aldı.

      “Peki daha sonra nasıl başa çıkabildin? Bir destek aldın mı?”

      “Evet, aldım. Diğer türlü bu durumla başa çıkmam mümkün değildi. O gün olan biten her şeyi babama anlattım. O da çok şaşırdı. Hatta elini uzatıp bak bakalım bir şey görecek misin, dedi. Onun elini tuttuğumda annemi görmüştüm. Ben henüz beş yaşındayken geçirdiği trafik kazası sonucu ölen annemi. Hatta arabada ben de vardım o görüde. Oysaki o kazayı hiç hatırlamıyordum. Babamın yaralı haldeki annemi kucaklayıp arabadan çıkardığını, sonra benim yanıma gelip beni kucakladığını gördüm. Yüzüm kanlar içindeydi. Bunları söylediğimde babam neredeyse şok geçirecekti. Her ne kadar inanmakta zorlansa da anlattıklarım onu dehşete düşürmüştü. Ertesi günü beni hastaneye götürdü ve birkaç yıl psikiyatri gözetiminde tedavi gördüm ve bu yeteneğimi kabullenip onunla yaşamayı öğrendim.”

       “Senin için o süreç oldukça zor olmuştur.”

     “Kesinlikle öyleydi. Aslında şimdi bile kolay olduğunu söyleyemem. Bu yeteneğimi günlük hayatımda kullanmamaya özen gösteriyorum. Çünkü insanların özeline müdahale etmek gibi geliyor bana. Birkaç arkadaşımın isteği üzerine ellerine dokundum ve onlarla ilgili çok acı verici şeyler öğrendim. Birisinin evde şiddet gördüğünü, babasının sürekli onu dövdüğünü gördüm. İçim çok acımıştı ona. Diğer bir arkadaşımın da annesini gözleri önünde kaybettiği günü gördüm.  Babası annesini bıçaklamıştı. Arkadaşım o gün hem annesiz hem de annesini öldüren babası hapse girdiği için babasız da kalmıştı. Anneannesinin büyüttüğü arkadaşımın her gece yatağında ağladığını öğrenmek yüreğimi bin parçaya bölmüştü. Bu yüzden gündelik hayatımda bu yeteneğim yok gibi davranıyorum.”

       “Bu seri katili yakalamak için yeteneğini ortaya çıkarmana sebep olan şey neydi?”

       “Bu soruya şimdilik cevap vermek istemiyorum. Kendimce nedenlerimin olduğunu söyleyebilirim sadece.”

      “Bu cevap bana özel bazı nedenlerden dolayı katili bulmak istediğini düşündürtüyor.”

      “Bu aşamada istediğinizi düşünebilirsiniz. Katil yakalandıktan sonra nedenini söyleyebilirim ancak.”

      “Peki madem bu konuda konuşmak istemiyorsun konuşmayalım. Bu durumda yeteneğinle ilgili başka bir soru sorayım. Daha önce görü alırken hiç rahatsızlanmadığını söylemiştin. Buna rahatsızlık demeyelim de hiç zihin karışıklığı yaşadın mı diye sorayım.”

       “Bu soruya nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. Aslında evet zihin karışıklığı ya da bulanıklık daha uygun olur, yaşadığım oluyor. Bir an sendeliyor ve nerede olduğumu neye baktığımı unutabiliyorum. Bazen de gece yatağıma yattıktan sonra sabah oraya nasıl geldiğimi bilmeden başka bir yerde uyanıyorum. Uyurgezer olduğumu da düşündüm hep. Acaba buna da zihnimi talan eden görüntüler mi sebep oluyor? Çok hızlı geçişler yaşıyorum çünkü bir anda.”

     “Uyurgezerliği bu görülere bağlamak çok mantıklı gelmese de bir ihtimal dahilinde düşünmek lazım. Eğer istersen uygun bir zamanda hipnoz tedavisi ile zihninde gizli kalan ne varsa ortaya çıkarabiliriz. Mesela yüzünü göremediğiniz Ahmet’in katili ya da karısını öldüren adamın katilinin kim olduğunu öğrenebiliriz.”

      “Görmediğim bir şeyi nasıl öğreneceksiniz?”

      “İnsan beyni inanılmaz sırlarla doludur. Biz sadece onun bilmemizi istediği kadarını bilebiliriz. Fakat o sırların bazılarına ulaşmak mümkün olabiliyor. Gördüğünüz fakat zihninizce algılanmayan bazı vizyonlar bilinçaltınıza nüfus etmiş olabilir. Onu hipnoz vasıtasıyla ortaya çıkarabiliriz.”

      “Bu teklifinizi şimdilik reddetmek durumundayım. Öncelikle katili kendim bulmak istiyorum. Fakat bütün çabama rağmen bunda başarılı olamazsam mutlaka sizden yardım isterim.”

      “Anlaştık o zaman,” dedi Berkay dostane bir gülümsemeyle.

   Şule, Yılmaz ile birlikte emniyete dönerken bu sefer onu düne göre daha gergin gördü. Bunda yapılan tetkikler ya da Filiz Komiser’in eşi Berkay Karaca ile görüşmesinin etkisi olabilirdi. Onun bu sıkıntılı ruh halini biraz dağıtmayı umarak, “Canını sıkma. Tetkiklerden önemli bir şey çıkacağını sanmıyorum. Yani umarım öyle olur,” dedi. Yılmaz yarım ağızla tebessüm etti onun bu sözlerine.

      “Şurada üç gündür arkadaşız ama sanki birbirimizi yıllardır tanıyor gibi davranıyoruz,” dedi.

      “Belki üç gündür arkadaşız ama bu kadar kısa sürede de kimsenin olamayacağı kadar yakınlaştık birbirimize.”

       “Bak bunda haklısın. Senin yanında kendimi daha iyi hissediyorum,” diye gülümsedi Yılmaz.

       “Buna sevindim,” dedi gülümsemesine eşlik ederek.

        “Dalgınlığım tetkik sonuçlarıyla ilgili değildi. Berkay Bey’in söylediklerini düşünüyordum.  Eğer katili görme ihtimalimiz varsa hipnozu ciddi anlamda düşünebilirim.”

      “Önce kendin bulmak istemiştin,” diye daha önceki sözlerine vurgu yaptı. Kararını neyin değiştirdiğini merak etmişti.

      “Eğer katilin yeni bir cinayet işlemesine engel olacaksak bence zaman kaybetmemeliyiz.”

     “Beyaz Gül Katili üç ayda üç cinayet işledi. Sanki ayda bir gibi bir kuralı var. Tabi bundan emin olamayız. Bir aya yakındır ondan haber alamadığımızı düşünürsek yeni bir cinayet işleme ihtimali yüksek olabilir. Yani bu konuda haklı olabilirsin,” diye onayladı genç adamın düşüncesini.

    İzmir İl Emniyet Müdürlüğüne geldiklerinde Filiz Komiser’in onları sabırsızlıkla beklediğini gördüler.

      “Hadi gelin bakalım. Ben de sizi bekliyordum,” dedi masanın üzerindeki yan yana konmuş olan açık üç dosyayı işaret ederek.

     “Bunlar Beyaz Gül Katilinin dosyaları mı?” diye sordu Yılmaz gözlerini onlardan ayırmadan.

     “Evet onlar ve açıkçası senin neler göreceğini oldukça merak ediyorum.”

     Filiz, Yılmaz ile Şule Emniyete gelmeden önce eşi Berkay’dan görüşme hakkında bilgi almıştı. Genç adamın bu seri katil davasında yardım için istekli oluşu bu davayla ilgili bir nedeni olabileceğini akıllarına getirmişti. Berkay da kendisi gibi aynı düşüncedeydi. Bu yüzden onların Emniyete gelmesini sabırsızlıkla beklemişti. Üç kurbanın bilgilerini ve onlara ait eşyaları Yılmaz’a gösterip tepkisini gözlemleyecekti ve böylece kurbanlardan herhangi birisiyle bir bağı olup olmadığını anlamaya çalışacaktı.  Berkay dolaylı yoldan bu cevabı almak istemesine rağmen Yılmaz o konuda konuşmayıp davayla olan ilgisini açık etmemişti.

      “Bunlar seri katilin kurbanlarına ait bilgiler,” diyerek üç genç kıza ait olan dosyaları Yılmaz’ın önüne doğru hafifçe itti.  Masanın önündeki koltuğa oturan Yılmaz, önüne doğru uzatılan dosyaları eline alıp hepsini tek tek incelemeye başladı. Filiz ile Şule gözlerini ondan ayırmıyorlardı.

    Tam da düşündüğü gibi olmuş, Yılmaz baktığı dosyalardan birini incelerken hem ona daha uzun bakmış hem de kâğıdı tutan elleri hafiften titremişti.

     “Bir şey görebildiniz mi?” diye sordu onun dikkatini çekebilmek için.

     Beyaz Gül Katili üç ayda üç genç kızı öldürmüştü. İlk kurbanı üniversiteden yeni mezun olmuş, sarışın mavi gözlü çok güzel bir kızdı. Yılmaz’ın elleri onun dosyasına bakarken titremişti. Bu yüzden o kızla aralarında bir bağ olabileceğini düşündü. Bir diğer kurban da bankada memur olarak çalışan bekâr bir genç kızdı.  Üçüncü kurban ise, özel bir firmada yazılım mühendisi olarak çalışıyordu. Üç kurbanın ortak özelliği gerçekten güzel olmalarıydı. İlk kurban olan Çilem sarışın mavi gözlüydü. Banka memuresi olan ikinci kurban Çağla esmer, koyu yeşil gözlü ve uzun boyluydu.  Yazılım mühendisi olan üçüncü kurban Melike ise, kumral, açık kahverengi gözlü, orta boylarda, hafif balık etli ve yine güzel bir kızdı. Üç kurbanın ailesiyle de görüşmüşler, çevrelerinde şüpheli hiçbir kimseden bahsetmemişlerdi. Bu üç kurbanın da rastgele seçilmiş olabileceğini düşünseler de, üçünün de karın bölgesinden defalarca bıçaklandıktan sonra sırt üstü yere yatırılmaları ve ellerini göğüs bölgesinde birbirinin üzerine koyarak parmaklarının arasına bir dal beyaz gül bırakılması cinayetin ortak noktasıydı.

     “Henüz bir şey göremedim. Odaklanmam lazım,” dedi Yılmaz bakışlarını birinci kurbanın resminden ayırmadan.

     “Ne zaman kendini hazır hissedersen o zaman yaparsın acele etme.”

     Yılmaz üç dosyadaki kurbanların resimlerine birkaç sefer daha baktıktan sonra, ilk kurbanın dosyasını eline aldı ve dosyanın içindeki zarfı açıp Çilem’e ait olan küçük zarif bir inci kolye çıkardı. Kurbanların üzerindeki eşyaları ayrı bir dosyaya koymuş, onları da Yılmaz’ın görü alabilmesi için odasına getirmişti. Yılmaz kolyeyi eline alıp bir süre inceledi. Yüzü solmuş ve göz pınarlarında yaşlar birikmişti. Genç adamın görüntüsü artık o genç kızla aralarında kesinlikle bir bağ olduğunu düşünmelerine sebep oluyordu.

       “Tanıyor muydun?” diye sordu elindeki kolyeyi işaret ederek. Çünkü genç adamın bakışları kolyenin üzerinde dalmış gitmişti. Birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra yavaşça başını salladı.

       “Evet, komşumuzun kızıydı. Çocukluğunu bilirim. Birlikte aynı mahallede büyüdük. Aramızda sekiz yaş vardı ve ben ona ağabeylik yapardım. Mahallede kimsenin ona zarar vermesine izin vermezdim. Çok farklı bir bağ vardı aramızda. İkimiz de birbirimizin en iyi arkadaşıydık. Her şeyimizi konuşurduk. Sonra yollarımız ayrıldı, onlar taşındılar bizim mahallemizden. Sanırım o zamanlar lise son sınıftaydı. Arada bir telefonla görüşür, birbirimizden yine haberdar olurduk. Fakat o üniversiteye başladıktan sonra görüşmelerimiz zamanla azalmıştı ama yine nadir de olsa birbirimizi arar nasıl olduğumuzu sorardık. Ölüm haberini haberlerde öğrendim. Şok oldum. Tabiri caizse yıkıldım diyebilirim.  Son yıllarda az görüşmüş olsak da Çilem benim hep en yakın arkadaşım olarak kaldı. Bu yüzden katilini bulmayı çok istiyorum. Biraz da bu amaçla geldim size yardım etmeye.”

       “Bize geldiğinden beri çok yardımcı oldun zaten. Fakat bu trans hali seni hasta ediyor. Durumun daha ciddi bir hal alabilir. İstersen bir iki gün ara verebiliriz görü alma işine.”

      “Ben iyiyim. Bu kadarcık sıkıntıya katlanabilirim. Katili bir an önce ve başka kimseye zarar vermeden bulalım istiyorum.”

     “O halde sen nasıl istersen öyle yapalım.”

     “Size sormak istediğim bir soru vardı. Nedense hep bu kafama takıldı. Katil kurbanlarının üzerine neden beyaz gül bırakıyor sizce?”

   Filiz, Yılmaz’ın sorusu üzerine bir süre sessiz kaldı. Bu soruyu kendi aralarında çok tartışmışlardı. Beyaz gülün katil için bir anlamı olduğu bariz bir şekilde belliydi. Kurbanlarının üzerine beyaz gül bırakarak belli ki bir mesaj veriyordu. Rastgele bir davranış değildi yaptığı.  Gerçeği tam olarak bilmeseler de beyazın anlamı üzerinde yoğunlaşmıştı daha çok düşünceleri. Beyaz, saf ve duru olarak kabul edildiği için muhtemelen bu genç kızları öldürme sebebi de onların saf ya da temiz olmadıklarını düşündüğü anlamına gelirdi. Buradaki temizlik kavramı namus olarak ele alındığında eğer kurbanlarını beyaz gül ile cezalandırıyorsa bunun anlamı onların masum ve duru olmadığına inandığı içindi. Böyle düşünebilmesi için de kurbanlarını tanıyor olması gerekirdi. Onları nerede ve ne şekilde tanıdığı ise hala gizemini koruyordu. Üç genç kızın hayatını didik didik ettiklerinde üçünü de birbirine bağlayan bir orta nokta bulamamışlardı. Ne ortak bir tanıdıkları ne de ortak gittikleri bir mekân vardı. Fakat gözden kaçırdıkları bir şeylerin olduğu da muhakkaktı. Yılmaz işte o şeyi bulmalarına yardım edebilirdi. Bu düşüncelerini genç adama söylediğinde bu görüşe karşı çıktı.

     “Diğer kurbanları bilemem ama Çilem temiz bir kişiliğe sahip birisiydi.  Düşündüğünüz şekilde cezalandırılacak bir şey yapmış olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çok şaşkınım şu anda. O benim gözümde her zaman tertemiz ve duru bir güzelliğe sahip hem fiziksel hem de ruhsal açıdan. Belki de başka bir anlamı vardır. Bunu bulmaya çalışalım en azından bugün.”

     “İyi olur. Bu davada sanırım en büyük yardımı senden alacağız.”

      Yılmaz elindeki kolyeyi avuçlarının arasına alıp parmaklarıyla kapattı. Sonra da gözlerini sımsıkı yumdu. Filiz onun transa girmek üzere olduğunu anlamıştı. Genç adam kısa bir süre öylece kaldıktan sonra başı öne arkaya doğru sallanmaya başladı. Bir kaç saniye sonra da vücudunu bir titreme sardı. Şule ile birlikte nefes dahi almadan dikkatle Yılmaz’ı izliyorlardı. Genç adamın bir şeyler gördüğü anlaşılıyordu. Sonra aniden hızla yere düştü.

     Filiz hemen genç adama doğru eğilip nasıl olduğuna bakmak isterken Şule ondan önce davranmıştı.

    “Bakın komiserim yine oldu,” dedi endişeyle Yılmaz’ı kontrol ederken. Sonra kaygılı bakışlarını çevirip, “Bilinci yerinde değil,” dedi titreyen bir sesle.

    Yarım saat kadar sonra hastanede acildeydiler. Yılmaz kısa bir süre içinde kendine gelmiş dahi olsa bayılmış olması herkesi çok endişelendirmişti. Genç adamı hastaneye getirmek konusunda biraz sıkıntı yaşamışlar,  ambulans çağrılınca mecburen gelmişti. Eşi Berkay’ı da arayıp durumdan haberdar etmekte gecikmedi. Berkay onlar acile gelir gelmez yanlarına geldi.

     “Şimdi gerekli tetkikler yapılacak. Fakat üst üste trans halindeyken benzer durumlar yaşadığı için artık bu şekilde görü almaya çalışması sağlığı açısından zararlı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bundan sonra daha dikkatli olması gerekecek.”

    Bu esnada yanlarına yaklaşan bir hemşire Yılmaz’ın onları görmek istediğini söyleyince hemen eşiyle beraber Yılmaz’ın yattığı odaya gitti.

     “Berkay Bey bana hipnoz yapmanızı istiyorum,” dedi Yılmaz onları gördüğü anda.

     “Geçmiş olsun. Bu şekilde rahatsızlanmanıza gerçekten üzüldüm. Hipnoz için acele etmeyelim. Bir iki gün dinlenin. Uygun bir zamanda yaparız.”  

     “Hayır, hemen yapılmasını istiyorum. Görülerimde yine kapüşonlu adam vardı. Fakat sanki bu daha önceki değil, başkasıydı. Yüzünü yine göstermedi bana.  Her gece rüyalarıma da giriyor bu adam. Artık benim kâbusum oldu. Yüzünü görmem lazım. Görü alırkenki bu rahatsızlığım sadece bu katili gördüğümde oluyor. İlk defa Ahmet’in katiliyle karşılaştığımda yaşadım bu sağlık sorunlarını,” dedi.

     Berkay ne dersin gibisinden Filiz’e bakınca, “ Doktor olan sensin. Sağlığı hipnoz için uygunsa yapalım,” dedi.

      “Ben iyiyim gerçekten. Yaşadığım sorun bir anlık bir durumdu. Şimdi gayet iyi hissediyorum kendimi.”

    Filiz her ne kadar endişeli olsa da Yılmaz’ın ısrarı, Berkay’ın da kabullenici görünmesi üzerine daha fazla karşı çıkamadı Hipnoz fikrine.  Bir saat kadar sonra Yılmaz ve Şule ile birlikte Berkay’ın odasında bir araya gelmiş hipnozun nasıl yapılacağını konuşmaya başlamışlardı.

     “Kesin kararını verdiysen birazdan başlayabiliriz. Eğer katilin yüzünü gördüysen hipnoz esnasında hatırlayacak ve bize onunla ilgili bir ipucu vereceksin. Biliyorsun hipnoz da bir tür trans hali. Bilincin yine açık olacak. Her sorumu duyacaksın ve istediğine cevap verebileceksin. Hipnoz esnasında her hangi bir şey seni rahatsız ederse hemen çıkarız. Bu konuda endişen olmasın.”

     “Size güveniyorum Berkay Bey. Bir an önce yapalım ve bende artık kâbuslarımdan kurtulayım.”

    “Sizinle bunları konuşmadık. İsterseniz önce onu konuşalım biraz.”

    “Hipnozdan sonra. Bana güvenin bu konuda. Size karşı tamamen dürüst olacağım.”

    “Peki siz nasıl isterseniz. Eğer Şule ya da Filiz Hanım’dan rahatsız olacaksanız dışarıda bekleyebilirler.”

      “Neden olayım ki? Onların da duymasını isterim. Amacımız bu değil mi zaten?”

      “Tamamdır. O halde başlıyoruz. Sizi şuradaki kanepeye alayım,” diyerek odasındaki masasının tam karşısında duvarın önündeki krem rengi kanepeyi işaret etti.

 Yılmaz rahat bir şekilde kanepeye uzandıktan sonra Berkay, “ Şimdi rahatlamanı ve bana güvenmeni istiyorum. Kendini huzurlu hissedeceğin bir ortamda hayal et. Burası bir kumsal olabilir, bahçe ya da bir orman olabilir. Buna sen karar ver. Ben konuşmaya devam ettikçe göz kapaklarında bir ağırlık hissedeceksin. Gözlerini kapat ve rahatla. Artık huzurlu ortamına gidebilirsin.”

    Yılmaz’ın gevşeyip rahatladığını ve trans haline geçtiğini yüzünün ifadesinden anlayabiliyorlardı. Eşi Berkay bu konuda iyi bir uzamandı ve daha önce de emniyet için bir davada bu konuda yardımcı olmuştu. Bu yüzden içi rahattı. Belki de biraz sonra seri katile ilişkin bir ipucuna ulaşacaklardı. Bunun heyecanı vardı şu an içinde. Aynı heyecanı Şule’nin de yüzünde görebiliyordu. Onlar sabırsızlıkla Yılmaz’ın söyleyeceklerini beklerken Berkay genç adamı yönlendirmeye devam ediyordu.

     “Şimdi en rahat ettiğin ortamdasın. Derince bir nefes al ve gözlerini aç ve etrafına bak. Sonra nerede olduğunu söyle bana.”

     “Ormandayım. Yemyeşil yapraklarla bezenmiş, dalları gökyüzüne değecekmiş gibi uzayan sık ağaçlarla çevrelenmiş bir ormandayım şimdi. Ağaçların arasından güneş ışığı vuruyor yüzüme. Derince bir nefes alıp, ormanın huzur veren kokusunu içime çekiyorum. Sonra yavaşça koşmaya başlıyorum. Ormanda koşmak çok hoşuma gidiyor. Hep yapıyorum bunu.  Ormanın içinden su sesi geliyor.  Kuş sesleri duyuyorum. Önümden hemen bir yaban tavşanı koşarak geçiyor. Gülümseyerek ona bakıyorum.  Az ilerdeki ağacın yapraklarını afiyetle yiyen geyiği görüyorum. Beni görünce ürküyor ve koşarak uzaklaşıyor oradan.  Duyduğum suyun sesi artıyor. Bir dere kenarında buluyorum kendimi. Bir ceylan dereden su içiyor. Onu da ürkütüp kaçırmamak için adımlarımı olabildiğince yavaş atıyorum. Su kenarına yaklaşıyorum ve ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarımı suya sokuyorum. Öyle serinletici ve ferahlatıcı ki, içim huzurla doluyor.”

   Yılmaz burada susup başını hızla sağa sola çevirmeye başlamıştı. Berkay’ın endişeyle oturduğu yerden fırlayıp genç adama yaklaştığını görünce, “Ne oldu?” diye fısıldadı. Eşi cevap vermediği gibi sorusunu duymazdan gelmişti.

     “Yılmaz ne oldu? Beni duyuyor musun? Bana orada ne olduğunu, ne gördüğünü söyle?” dedi sakince.

      “Hava bir anda karardı. Yırtıcı hayvanların çığlıkları geliyor şu an kulağıma. Çok rahatsız edici bir ortam oluştu. Çıkmak istiyorum. Korkuyorum.”

     “Tamam Yılmaz. Eğer çıkmak istiyorsan arkanı dön ve geldiğin yolda yürüme başla,” diye yönlendirdi Berkay Yılmaz’ı.

     “Hayır olamaz!” Yılmaz’ın fısıltıyla konuşması üzerine, “Ne oldu Yılmaz, ne gördün?” diye sordu Berkay.

    “Siyah kapüşonlu adam az ilerdeki ağacın altında. Bana bakıyor, beni bekliyor ama karanlıktan yüzü görünmüyor. Her gece kâbuslarımda gördüğüm adam bu. Onu görünce kalbim hızla çarpmaya başladı ve şu an ona doğru koşuyorum.”

     “Beni yakalayamazsın!”

     “Kim seni yakalayamaz?” diye sordu Berkay.

     “Beni yakalayamazsın!”

     “Yılmaz cevap ver? Kim bu adam?”

      Beni yakalayamazsın derken Yılmaz’ın ses tonu değişmiş, daha tiz bir hal almıştı.

     “Her gece peşinden koştuğum ama bir türlü yakalayamadım adam bu. Yaklaştım ona. Fakat bu sefer kaçmıyor sanki beni bekliyor ama sürekli ’Beni yakalayamazsın!’ diye bağırıyor.”

  “Bu sefer kaçamazsın elimden. Seni yakalayacağım pislik!”

    Yılmaz konuştukça üçü de şaşkın bir halde ona bakıyorlardı. Yılmaz o anda sanki kâbusun içine çekilmiş gibi kendi kendine konuşuyor, hipnozdan çıkmış gibi görünüyordu. Berkay’ın sorularını da duymuyordu artık.

    “Yılmaz kimi gördün? Nerdesin şimdi? Beni duyuyor musun?”

    “Dur kaçma!”

    “Beni yakalayamazsın! Hahahaha!”

    Sanki o anda iki kişi konuşuyor gibiydi ve üçü de her duydukları konuşmada şaşkınca birbirlerine bakıyorlardı. Yılmaz hem konuşuyor hem de vahşi bir şekilde kahkaha atıyordu.

    “Nasıl öldürdüm ama sevgilini?  Hala mezarına gidip beyaz gül bırakıyor musun?”

    “Neden! Neden öldürdün onu?”

    “Seni aldatıyordu. Oysaki çocukluk aşkındı. Sen ondan başka kimseyi sevmemiştin. Fakat o başka birine gönlünü kaptırmıştı. Cezasını buldu. Saf ve masum kalmalıydı. Diğerleri de öyle. Sevgilisini aldatanı öldürdüm. Hepsini senin için yaptım. Dikkatini çekmek için.”

     “Kimsin sen? Nereden tanıyorsun beni?”

     “Beni tanımadığını mı söylüyorsun? Ben Coşkun. Senin en yakın dostunum. Bunu sen bilmesen bile!”

    “Yüzünü göster bana. Seni görmeme izin ver.”

    “Ben istemezsem göremezsin. Bunu biliyorsun zaten.”

    “Evet biliyorum. Bir gece beni bıçaklamıştın üstelik.”

    “Peşimi bırakmıyordun bir türlü. O bir ikazdı.”

    Yılmaz konuşmaya devam ettikçe nefes dahi almadan dinlemeye devam ediyorlardı. Sanki iki kişi ormanda karşılaşmış sohbet ediyorlardı. O esnada üçüncü bir kişinin sesini duydular.

      “Katil! Seni aşağılık kadın katili!”

      “Sen de kimsin?”

      “Tanımadın mı beni?”

      “Ahmet’i öldüren adamsın sen.”

      “Karısını öldüren şerefsizi de öldüren benim.”

      “Neden seni görmeme izin vermedin? Nasıl girdin benim beynime? Nasıl gördün beni görülerimde?”

     “Sence nasıl gördüm Yılmaz?”

     “İsmimi nereden biliyorsun?”

     “Ben İsmail. Sen de beni tanıyorsun. Gel bak yüzüme.”

     “Hayır! Gitme bakma ona. Sana tuzak kuruyor.”

      “Sus! Rezil katil. Sen de ölmeyi hak ediyorsun. Masum kızları öldürdün. Ahlak bekçiliği yapmaya kalktın kendince. Hiç hakkın yoktu onları öldürmeye.”

     “Kimsiniz siz? Nerden tanıyorsunuz beni?”

     “Gel Yılmaz yaklaş bana. Hep görmek istediğin yüzümü gör.”

     “Yine bıçaklayacaksın beni. İnanmam artık sana.”

      “Hayır, beni görmene izin vereceğim.”

      Yılmaz burada susunca gözü eşi Berkay’a kaydı. Yüzündeki ifadeden bir şey anlamak mümkün değildi fakat Şule’nin dehşete düşmüş yüz ifadesini görünce kendisinin de aynı olduğundan yana hiç şüphesi yoktu. Duydukları şeyler inanılır gibi değildi. O sırada Berkay’ın sakin bir sesle, “Yılmaz beni duyuyor musun?” dediğini duydu.

      “Evet.”

      “Buna sevindim. Şimdi bana neler olduğunu anlat. Yanında kim var? Katili gördün mü?”

      “Şimdi ona doğru yürüyorum. Bu sefer kaçmıyor, sanki beni bekliyor gibi. İyice yaklaştım şimdi yanına.”

    “Kapüşonunu çekip aşağı indir ve yüzünü aç.”

    “Uzandım tuttum kapüşonunu ve hızla çektim şimdi.”

    “Kimi gördün Yılmaz?”

     Yılmaz cevap vermeyince Berkay sorusunu yineledi.

     “Kimi gördün Yılmaz? Cevap ver bana.”

     “Kendimi.”

      “Diğerinin de yüzünü gördün mü?”

      “Çıkmak istiyorum. Burada kalmak istemiyorum. Hayır! Hayır!”

       Yılmaz tedirgin bir şekilde başını ve vücudunu sağa sola çevirmeye başladı.

     “Yılmaz gözlerini kapa ve ben aç deyince aç. Seni çıkaracağım şimdi oradan.”

      Berkay sakin bir sesle, “Şimdi ormanın huzur bulduğun yerine geldin. Kuş seslerini duyuyorsun. Rahatladın artık. Derin bir nefes al ve gözlerini yavaşça aç.”

    Yılmaz onun söylediklerini yaptıktan sonra yavaşça gözlerini çatı ve şaşkınca onlara baktı.

    “Neler oldu?” diye sordu onların allak bullak olmuş yüzlerini görünce.

     “Gördüklerini hatırlıyor musun?”

     “Hayal meyal. Kâbus gibiydi.” Berkay Yılmaz’ın yattığı yerden doğrulmasına yardımcı olduktan sonra,  “Gördüğün kâbuslarından bahseder misin bana Yılmaz? Hipnozdan sonra anlatacağını söylemiştin,” dedi Berkay.

   “Siyah yağmurluk giyen kapüşonlu adamı görüyordum. Yüzünü görmek istememe rağmen göremiyordum. Sanki bu yüzden dalga geçiyor gibiydi. Yüzü hep karanlıkta kalıyordu ve hiçbir şey görünmüyordu.  Bir gün ona iyice yaklaştım belki bu sefer görürüm umuduyla fakat o beni bıçakladı. Sanki her şey gerçek gibi çok acı vericiydi.”

     “Peki mezara koyduğun beyaz gül ne anlama geliyor?”

     “Çilem’in cesedinin üzerinde beyaz gül vardı. Katili koymuştu. Neden koyduğunu bilmiyordum ama onu yakalayacağıma yemin etmiştim. Bu yeminimi unutmamak için her hafta bir beyaz gül bıraktım mezara. O beyaz gül benim için katili simgeliyordu. Katil ise onu saflık ve duruluk olarak görüyordu.”

      “Katilin onu saflık ve duruluk olarak gördüğünü nereden biliyorsun?”

      “Söyledi hipnozda.”

      “Hipnozda olan her şeyi hatırlıyor musun?”

      “Katil bana benziyordu sanki. Bu olayı öyle bir bilinçaltına itmişim ki, bana katilin yüzü olarak kendi yüzüm yansıdı.”

       “Sen böyle mi düşünüyorsun?”

       “Başka ne olabilir ki?”

        “Kişilik bölünmesi diye bir hastalık var. Bazı insanlarda birden fazla kişilik ortaya çıkabiliyor. Sanırım sende de böyle bir hastalık yani çoklu kişilik bozukluğu var.”

      Yılmaz sinirle kafasını yanlara çevirdi.

      “Öyle bir şey olsa ben bilmez miyim, hissetmez miyim?” diye kabul etmedi.

      “Anladığım kadarıyla sadece gece ortaya çıkan kişiliklerin olmuş. Gündüz kendi kişiliğini yaşarken, gece bizim gördüğümüz kadarıyla iki farklı kişiliğe sahip olmuşsun. İkisi de katil. Birisi Beyaz Gül Katili. Diğeri de kadınları öldüren kişileri öldüren, kendince adalet dağıtan bir katil. Sen ise onlardan habersiz katilleri arayan saf bir ruhsun.”

      “Böyle bir şeye inanmam mümkün değil.”

       “Kabul etmesi gerçekten zor bir durumla karşı karşıyasın.  Ortaya çıkan kişiliklerin senin üzerinde baskı kuramadığı için tedavi ile iyileşme şansın var. Senin kendi kişiliğin baskın bir yapıda görünüyor. Bunda sahip olduğun yeteneğin ne gibi bir etkisi var, o kadarını bilemiyorum. Çok farklı bir tutum var kişiliklerle senin aranda. Bu yüzden bu hastalığın kesin teşhisini koyabilmek için bir takım testler ve tetkikler yaptırmanı isteyeceğim senden. Bu isteğime olumlu yaklaşmanı umuyorum.”

    Yılmaz yavaşça başını salladı.

     “Size güveniyorum doktor. Lütfen iyileşmeme yardım edin.”

   Yılmaz’ı hastanede bırakıp emniyete döndüklerinde olan biten her şeyi Ali’ye de anlattılar. Gördüklerine ve duyduklarına kendileri bile hala inanamazken Ali’den inanmalarını beklemiyorlardı. Buna rağmen genç adam, “Valla hayret. Tam bir medyumumuz var artık çözemeyeceğimiz dava kalmaz derken, aradığımız en azılı katil yine medyumumuz çıktı. Güler misin ağlar mısın? Şu içine düştüğümüz duruma bak,” dedi onların da duygularına tercüman olarak.

   Yılmaz, Berkay’ın yardımıyla kısa sürede tedaviye başlamıştı. Onun içindeki diğer kişilikleri bastırmak için büyük çaba göstermesi ve bu konuda Berkay’a güven duyması tedavi sürecinin hızlı bir şekilde ilerlemesini sağlıyordu. En azından Yılmaz sayesinde katili ve cinayet işleme nedenini bulmuşlardı. Çilem’i Yılmaz’ı aldattığını düşünerek katletmişti diğer kişiliği. Bunu da Yılmaz’ı korumak için yapmıştı. Diğer iki kızın niçin öldürüldüğünü ya da katilin onları nereden tanıdığını ilk başlarda öğrenememişlerdi fakat cinayet işleme nedeni düşünülünce onların da Çilem ile benzer nedenlerle öldürüldüğü açıktı. Daha sonra Berkay, Yılmaz ile yaptıkları başka bir hipnoz seansında bu soruların da cevabını öğrenmişti. Katil diğer iki genç kızı sosyal medyada bulmuş, paylaşımlarından yola çıkarak böyle bir yargıya varıp cinayet işlemişti. Bu cinayetleri işleme sebebi de Yılmaz’ın dikkatini çekmek ve Çilem’i öldürme sebebini anlamasını sağlamaktı.  Yılmaz’ın diğer katil kişiliği ise, katil olanın kadınları öldürmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Öldürülen o üç genç kızın katilini bulamadığı için, Yılmaz’ın soruşturmalarına dahil olduğu o iki kadının katilini öldürerek bir nevi vicdanını rahatlatmıştı. Katilleri de öldürdükleri kadınlarla aynı şekilde öldürerek intikam almış yani yaşattıklarını yaşamalarını sağlayarak kendi adalet terazisini ortaya çıkarmıştı.

   Zorlu bir davayı daha geride bırakırken yarın hangi ilginç ve sürpriz olaylarla karşılaşacaklarını düşünmeye başlamışlardı ister istemez.

     “Yarın da karşımıza katil olarak bir hayalet çıkarsa buna da şaşırmam artık,” demişti Ali gülerek. Onun bu sözlerine şaka yollu tebessüm etseler de bu ihtimalin bile gerçek olabileceğini düşünecek kadar ilginç kişilerle karşılaşmış olmaları, böyle bir şeyi imkânsız kılmıyordu artık hiç birinin gözünde.

YEMEK HIRSIZI / KOMİSER MONTALBANO SERİSİ 3

İtalya’nın en ünlü çağdaş yazarlarından Andrea Camilleri, ilk eserini tamamladığında, tamı tamına başvurduğu on dört yayın evinden red cevabı almış. Yani pes etmek yok arkadaşlar, Camilleri bile red yemiş. Mutlaka okunması gereken elli polisiye yazarından biri olan yazar, kahramanına ‘Komiser Salvo Montalbano’ ismini ise İspanyol yazar Vazquez Montalban’a olan hayranlığından seçmiş. İlk Montalbano kitabı ‘Suyun Şekli’ ni 1994 yılında yazmış.

Camilleri karakterleri, mekanları, olayları, figürleri, kurgusu ve suçları ile küçük bir Sicilya kasabası (Vigata) yaratmış. Hatta 2003 yılında yarattığı bu hayali kasabayı modellendirdiği memleketi ‘Porto Empedocle’, resmi adını ‘Porto Empedocle Vigata’ olarak değiştirmiş. Her ne kadar kitaplarında yozlaşmayı, mafyayı ya da politik çürümüşlüğü yazsa da eklediği mizahla beni her daim güldürmüştür.  

Kahramanı Montalbano, yaşamayı seven ve hayatın tadını çıkaran, huysuz, şefkatli ve cana yakın bir adam. İyi yemekler yemeyi, kaliteli şaraplar içmeyi ve uzak mesafe ilişkilerini sever. ‘Yedin bu haltı, çek şimdi cezanı! Bana ne senin bunu niye yaptığından!’ deyip asla suçun işlenme nedenini sorgulamaz. Tek derdi suçu aydınlatmak, suçluları yakalamaktır. Camilleri’nin kitaplarında sadece kahramanı değil yarattığı en küçük karakter bile gerçekten kişilik bulur. Sağ kolu Fazio, yardımcısı Mimi, Galluzzo, aşk-nefret ilişkisi beslediği Dr. Marco Pasquano, sapık olmaya bir adım yakınlıktaki adli tıp uzmanı Jacomuzzi ve sakarlıkla salaklık arasında gezinen memuru Catarella’yla hayali Vigata karakolunda suçla mücadele eder. Uzatmalı sevgilisi Livia ve Livia’dan daha fazla rol çalan İsveçli kız arkadaşı İngrid, komiserin hayatında yer kaplayan önemli isimlerdir. Camilleri’nin kitaplarında sayfalar akıp gider. Yaptığı en uyanıkça şey, aksiyonun ortasında komik bir sahne girmesidir. Bir süre neler olup bittiğini unutup kendinizi gülümserken bulursunuz.

Mylos Kitap Komiser Montalbano serisinin ilk kitabı Suyun Şekli’ni Şubat 2021’de yayımladı. Suyun Şekli’nde ünlü bir mühendis ‘Ağıl’ adı verilen, hayat kadınları ya da eşcinsellerle beraber olmak isteyen tiplerin gittiği bir harabede, kendi arabasında ölü bulunuyor. Görünüş itibariyle amacına da ulaşmış. Yargıcın kararı doğal ölüm oluyor, dosyayı kapatmak istiyor. Ancak Müfettiş Salvo Montalbano, sokak bilgesi olduğu kadar da dürüst, aptallara ve kötü adamlara karşı acımasız olduğu kadar kurbanlara da bir o kadar şefkatli olduğundan, Vigata’ nın polis şefi, yargıcı ve piskoposu tarafından da baskı görmesine rağmen davayı kapatmak istemiyor. Çünkü bu nüfuzlu adamın bu pespaye yerde bulunmasına bir anlam veremiyor. Siyasetin, mafyanın hatta işin içine Vatikan’ın bile girdiği şahane bir tanışma kitabı.

İkinci kitap Ağustos 2021’de gelen Terrakotta Köpek’te ise, elli yıl önce ölmüş ve hâlâ kucaklaşmış şekilde duran iki genç aşığın cesedi, cesetlerin yanında gerçek boyutlu topraktan yapılmış bir köpek tarafından izlenir şekilde, dağlık bir alandaki gizli bir mağarada bulunuyor. Montalbano’nun bu eski suçu çözme tutkusu, kişisel tehlikeye aldırış etmeden, onu adanın geçmişinde ve II. Dünya Savaşı’ nın dehşetinin ortasında kalmış bir ailenin karanlık kalbine doğru yolculuğa çıkarıyor. Elbette yine mafya, yozlaşan kurumlar, yasa dışı ticareti es geçmiyor yazar. Olaylar, zamanlar ve mekanlar arasında harika bir maceraydı Terrakotta Köpek.

2022’ye geldiğimizde Mylos bize yeni yıl hediyesi vererek Ocak ayında yayımladı Yemek Hırsızı’nı. Suç, entrika, güneş, deniz ürünlerinden yapılan yemekler, makarna ve karışık bir aşk hayatının baş döndürücü bir kombinasyonu.

Bu kitapta Vigata sularında bir balıkçı teknesi saldırıya uğruyor. Saldırıyı yapanlar Tunuslular. Enteresan bir şekilde teknede ölen tek kişi de Tunuslu. Montalbano olayı yardımcısı Mimi’ ye paslıyor. Aynı gün bir apartmanın asansöründe kendini emekliye ayırmış bir tüccar bıçaklanarak öldürülmüş halde bulunuyor. Kurbanın eşiyle görüşen Montalbano adamın bir sevgilisi olduğunu öğreniyor. Bilin bakalım kadın nereli? Bingo! Tunuslu. Bu kadının yaşadığı yeri bulup gittiklerinde kadının ve beş yaşındaki oğlunun da kayıp olduğunu öğreniyorlar. Şehirde bu sıralarda ufak tefek yiyecek hırsızlıkları da yaşanmaya başlıyor. Elbette bu hırsızlıkları yapan, kitabın da adını aldığı Tunuslu kadının oğlundan başkası değil. Montalbano çocuğu bulduğunda bu çocuğun olayların düğümünü çözecek fitili ateşleyeceğini şaşkınlıkla okuyoruz. Bulunan bu çocuğa, Montalbano’ yu ziyarete gelen uzatmalı sevgilisi Livia kol kanat geriyor. Soruşturma ilerledikçe kayıp kadının bir sevgilisi daha olduğu ortaya çıkıyor. Bundan sonrası tam bir soruşturma hikâyesi işte. Yasa dışı göçmenler, suç örgütleri, gizli servisler ve hepsinin peşinde hırslı, asabi, muzip ve çalışkan Montalbano.

Yemek Hırsızı muhtemelen basit bir nedenden dolayı en sevdiğim Camilleri romanıdır. ÇünküSalvo’ nun babalıkla imtihanını görürüz bu kitapta. Samimi bir şekilde yakalanan acı tatlı bir epifani. Büyük ölçüde diyalog yoluyla anlatılan hikâye hızlı tempolu; ortam canlı bir şekilde tasvir edilmiş ve sonra bol da yemek var! Andrea Camilleri, insanlara dokunan hikâyeleri nasıl anlatacağını biliyor. Dedektif Montalbano’ yu çok sevdiğimi söylemeliyim. O basit bir adam. Alaycı, komik ve biraz da kaba. Mükemmel bir polis değil. Yiyor, içiyor, seviyor, sevişiyor ve hayattan zevk alıyor. Ve teknoloji söz konusu olduğunda biraz “aptal”. O, konuşmadan önce düşünen, başka kitaplarda gördüğümüz mükemmel, melankolik bir dedektif değil. Hayır, hayır, hayır… Yalan söylüyor, başkalarıyla dalga geçiyor, amacına ulaşmak için elinden gelen tüm imkanları kullanıyor. Tek sorun, yemeği o kadar iyi tarif ediyor ki, okurken kendinizi sürekli aç hissediyorsunuz.

Ve sigara… Ben çok fazla sigara içtim kitabı okurken. Montalbano’ nun ne zaman elinde bir tane varsa, benim de bir tane vardı. (Sigara sağlığa zararlıdır)

Muhteşem mekanları, muazzam kurguları, lezzetli yemekleri ve her biri birbirinden ilginç karakterleriyle Montalbano sizi Vigata’ da bekliyor. İyi bir şarap da götürürseniz eminim çok sevinecektir. Dördüncü kitabını heyecan ve merakla bekliyorum.

TÜM PANAYIRLARIN HEYULASI’NIN POLİSİYE YAZARLARI İLE SÖYLEŞİ

Spekülatif kurgu ağırlıklı kültür sanat platformu Kayıp Rıhtım geçen ocak ayında 14. yaş gününü kutladı. Site, uzun yıllar dijital ortamda sürdürdüğü öykü seçkilerini yeni yaşıyla birlikte basılı dünyaya da taşıdı. Ocak 2022’de İthaki Yayınları etiketiyle yayımlanan Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi tamamı bu kitap için özel olarak yazılmış yirmi öyküden oluşuyor.

“Ucube” temasını mercek altına alan kitaptaki öyküler fantazi, bilimkurgu, korku, distopya, tuhaf kurgu ve polisiye türleriyle temas kuruyor. Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa editörlüğünde hazırlanan eser, farklı tarzlardan yazarları bir araya getirerek okura zengin bir okuma deneyimi sunmayı hedefliyor.

Tüm Panayırların Heyulası’nda polisiye öyküleriyle yer alan Ekin Açıkgöz, Suat Duman ve S. İpek Ortaer Montanari ile eserdeki çalışmaları özelinde sohbet ettik.

Ekin Açıkgöz

Bozulmamış Kırmızı Gül’de ekolojik bir kıyımın izini paylaşan bir öykü kaleme alıyorsunuz. Çağdaş suç ve polisiye edebiyatında beslenilebilecek kaynaklar arasında doğaya karşı işlenen günahları nereye konumlandırıyorsunuz? Eko-bilimkurgu, eko-gerilim gibi, bir “eko-polisiye” alt türünden bahsedebilmek mümkün mü?

Malumunuz, ‘polisiye edebiyat’, ‘polisiye’ ve ‘edebiyat’ kavramlarının harika bir uyumu. Bu iki kavramı ayrı ayrı ele almak lazım. Bir kurgu yazınının ‘polisiye’ olması için iki temel ögeye ihtiyaç var; ‘suç’ ve ‘gizem’. (‘Edebiyat’ olabilmesi için neler içermesi gerektiği daha uzun bir konu, onu da başka bir gün konuşuruz inşallah.)

‘Gizem’ kavramının mutlaka ‘katil kim’ ile doldurulması gerekmiyor. Faili bildiğimiz ama ‘niçin’i merak ettiğimiz, ‘niçin’i öğrensek bile ‘nasıl’ı çözmek istediğimiz (misal kapalı oda gizemi) kurgular da polisiyedir. Benzer şekilde, ‘suç’un illa cinayet olması lazım değildir. Hırsızlık, casusluk, kaçakçılık da pekâlâ polisiye konulardır.

Klasik polisiyelerde, ‘hard-boiled’ ve ‘noir’larda (aslına bakarsanız 1970’lerin soğuk savaş-casus edebiyatına kadarki alt türlerin büyük çoğunluğunda) bireylere karşı işlenmiş suçları (ekseriyetle cinayetleri) okuduk. Zevkle de okuduk, okumaya da devam edeceğiz. Ama çeşitlilik de önemli.

1990’lardan sonra topluma karşı işlenen suçların ele alındığı polisiyeler artmaya başladı: uyuşturucu ticareti, fuhuş, organize suçlar… Bugün yerli polisiyede tek bir bireysel suçtan yola çıkıp topluma karşı işlenen büyük suçlara dikkat çeken polisiyeler artıyor: insan kaçakçılığı, mülteci sömürüsü, çocuk tacizi gibi. Bu konuların polisiyemizde işlenmesini, yarattığı farkındalık bakımından kıymetli buluyorum.

Benim konu tercihlerim de bireysel suçlardan ziyade kitlelere yönelik suçlar. 2015 tarihli romanım Her İşte Bir Hayır Vardır biyolojik kitle imha silahları üzerinedir. Yayınlanmış öykülerimin çoğunluğunda da kitlelere zarar vermeye yönelik girişimleri – bireysel bir suçtan yola çıkarak – kurguladım. Silah teknolojileri temel malzememdir. Bu malzemenin üzerinde çok kafa yorarım, okurların da yormasını arzu ederim.

Bozulmamış Kırmızı Gül’de küçük hesaplar ve kirli kazançlar için tüm ekosisteme karşı işlenen bir suçu konu ediyorum. Kahramanım Ayşegül Komiser’in de dediği gibi, gerçek cinayet budur.

Öneriniz çok yerinde. Polisiye yazarları olarak bu konuyu daha sık işlemeli, ‘eko-polisiye’ alt türünden bahsedebilmemizi sağlayacak miktarda üretim yapmalıyız. Böylece diğer toplumsal konularda olduğu gibi bu konuda da gündem oluşturmaya katkı sağlayabiliriz. 

Polisiyede kadın başkarakterlerin sayısında son dönemde dikkat çekici bir yükseliş yaşanıyor. Kadının suç edebiyatındaki güncel yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Öykünüzdeki Ayşegül karakteri nasıl ortaya çıktı? Kendisiyle yeniden karşılaşabilecek miyiz?

Ben edebiyatımızda büyük iz bırakmış feminist yayınevi Ayizi Yayınları’nın bir yazarıydım. Bu benim için her zaman büyük bir onur olacak. Ben kadın ile erkek arasında ayrım yapmam. Bana göre roller cinsiyetten bağımsızdır: Kız çocuklar futbol oynamalı, erkek çocuklar bale yapmalıdır. Bugün erkeklerin stilistlik icra ettiği şehrimizde, kadınlar benzin istasyonunda pompacılık yapıyor. Erkekler çocuk büyütüyor, kadınlar ticari gemi kaptanlığı yapıyorlar. Tek sorun, kültür değişiminin yavaş olması. Kadının toplumdaki dahli arttıkça kadını her türlü rolde görmeye alışacağız. Bu bir süreç.

Kadın subaylarımızın, savaş pilotlarımızın, özel harekât polislerimizin sayısı artıyor. Bu çok gurur verici. Bu gelişmelere paralel olarak Türk polisiye edebiyatındaki kadın dedektifler de artmakta. Ben de birkaç yıldır kadın başkarakterleri sıkça okuyorum ve bundan keyif alıyorum.

Kadın ile erkek arasında ayrım yapmadığım için sadece kadın başkarakter yazmıyorum. Erkek başkarakterlere sahip kurgularım da vardır. Ama kadın başkarakter kullanacak olduğumda Ayşegül Komiser başımın tacıdır. Çünkü Ayşegül topluma karşı işlenen suçların önündeki perdeyi aralıyor bizlere.

Ayşegül Komiser ‘Bozulmamış Kırmızı Gül’den önce başka platformlarda da boy gösterdi. AltZine Dergi’de yayınlanmış bir öyküsü var. Yabani Dergi Polisiye Özel Sayısı’nda da bir başka öyküsü. Yabani’de Ülker Şamxalova’nın mükemmel çizimiyle iki boyutta canlandı Ayşegül. Ne de güzel kadınmış meğer… Önümüzdeki günlerde birkaç seçkide daha karşımıza çıkabilir. Ben sevdim onu; okurlar da sever umarım.

Tüm Panayırların Heyulası tematik bir antoloji. Bu bağlamda her öykünün temaya getirdiği farklı bakış açıları bulunuyor. Siz “ucube” temasına karşı nasıl bir yaklaşım sergilediniz?

‘Ucube’ Arapça kökenli bir sözcük. ‘Acayip’ ile aynı kökten gelir, şaşılacak derecede tuhaf ve çirkin anlamındadır. Bu çok acıdır aslında. Çünkü insanoğlu kendisinden farklı olandan korkar. Korktuğumuz şeyi ötekileştiririz. Epeyce ilkel bir savunma mekanizmasıdır bu. Ötekileştirme eylemi sırasında yalnız kalmaktan da korktuğumuz için, sürü köpeği gibi ‘öteki’nin üzerine topluca yürürüz, meydanı boş bulursak toplu linçe kalkışırız. İşte ‘ucube’ tam olarak böyle bir kavram. Kendi çirkinliklerimizle yüzleşmemek için uydurduğumuz bir paravan.

Farklılıkları kabul etmek, benimsemek bize zor gelir. Vizyon ister, yatırım ister, çaba ister. Alışkanlıkları değiştirmek, tabuları yıkmak, mücadele etmek lazımdır. Farklıları kapsamak yerine dışlamak bizim için daha konforludur. ‘Ucubeleştirmek’ en kestirme yoldur.

Halbuki muhatabın ‘ucubeliği’ aslında bizim çarpık bakış açımızdan veya muhataba verdiğimiz zarardan kaynaklanmıştır. Ben bu öyküde, bir bebeği bile nasıl ötekileştirebildiğimizi kurguladım. Kolay para için verilen zararların sonuçlarını birlikte görelim istedim. En büyük suçlar geleceğimize karşı işlenen suçlardır. Evimize ve çocuklarımıza yönelik suçlar! Kendi hastalıklı güç arzumuzdan daha ‘ucube’ bir şey olmadığı kanaatindeyim.

Suat Duman

Zamanın Belirsiz Bir Yankısı adlı öykünüzde dedektifliğe soyunan bir avukatın peşine düşüyoruz. Peki Mehmet Cemil karakteri nasıl doğdu?

Mehmet Cemil bundan yaklaşık 15 yıl önce yazdığım ilk romanım Cinayet Mevsimi ile polisiyenin kirli dünyasına kendisi için büyük ama gerçekte o kadar da abartılmaması gereken bir adım attı: Aya gidilip gidilmediği bazıları için muamma olsa da Cinayet Mevsimi kesinlikle yazıldı. Sonraki romanım Müruruzaman Cinayetleri ile de macerasına devam etti. Uzun bir aradan sonra bu karaktere yeniden dönüşüm Zamanın Belirsiz Bir Yankısı iledir. İlk romandan itibaren biraz şaşkın, varoluş dertlerinden muzdarip, büyüse de acemi bir avukat Mehmet Cemil, her kadın onu peşinden sürükleyebilir, sıradan bir kelime bile canını alabilir.

Türkiye’de polisiye edebiyat biraz daha komiser/polis eksenine oturmuş görünüyor. Dedektif anlatıları yerli suç edebiyatında nereye konumlanıyor? Pastadaki paylarının değişeceğini düşünüyor musunuz?

Türk polisiyesi renklidir. Polisi de pezevengi de çocuğu da travestisi de muamma aydınlatmada gerçekçi ve yaratıcı roller oynadılar, oynuyorlar. Bu şekilde devam edeceğini, polis eksenli romanın edebiyatımızda baskın bir pay edinemeyeceğini düşünüyorum. Dedektifin amatör olanını seviyorum.

Öykünüz belki sinema referanslarıyla belki de atmosferiyle okuruna bir film noir tadı da veriyor. Sizin böyle bir tercihiniz oldu mu? Hikâyeyi kurgularken nelerden beslendiniz?

Alfred Hitchcock filmlerinden fazlaca etkilendiğimi saklamayacağım, sadece bu öykü için söylemiyorum hem, Dünyanın Leşleri’nden beridir romanlarımda, sanki kendi filmiymiş gibi şöyle bir görünüp kayboluyor, öldükten bunca zaman sonra o muzip cameolarına en azından benim romanlarımda devam etmesi fena bir fikir değil.

Diğer taraftan film noir fevkalade bir pasta gibidir, yine Hitchcock’un meşhur söyleşisinde kendi filmleri için dediği gibi pastadan bir dilim. Sinemanın gidip görülecek en güzel yeri belki de. O nedenle öyküde o ruhun nefes alıp vermesi, sürpriz değil.

Bir de zamanla, zaman kavramıyla az, azıcık oynamak zevkli geldi, edebiyatta nadir, sinema hayli zengin bir külliyat var, bir parçası olmak ve bir parçamı vermek istedim sanırım.

Tüm Panayırların Heyulası’ndaki her öykü temaya farklı bir bakış sunmamızı sağlıyor. Sizin “ucube”yi ele alışınız da oldukça sıra dışı. Öykünüzü tasarlarken tema aklınızda nasıl şekillendi?

Aslında ucube rahatsız edici biri değil benim için daha ziyade rahatsız edici bir kelime. Öykü, daha doğrusu kavram üzerine düşünürken bunu fark ettim. Ne münasebet, birine, bir şeye ucube demek ne haddime. Verili anlamı çoğaltmak ağır geldi itiraf edeyim, ben de onu, ucubeyi, bir durum olarak kavramak istedim. Zamanın Belirsiz Bir Yankısı biraz bu düşüncelerle gelişti.

S. İpek Ortaer Montanari

Sıkı okurlar sizi Pierre Boulle, Marquis de Sade, Maurice Leblanc ve Guy de Maupassant gibi yazarlardan yaptığınız çevirilerle tanıyor. Öyküleriniz ise daha çok dijital mecralarda karşımıza çıktı. Çevirmenlikten yazarlığa aralanan kapıdan biraz bahsedebilir misiniz?

Sizin de belirttiğiniz gibi hem çevirmen hem de –yavaş yavaş– yazar rolünü sırtlanmış bulunuyorum. Aslında ikisinin de birbirini tamamlayan uğraşlar olduğunu düşünüyorum. Gençlik yıllarımdan beri edebiyata ilgim vardı; lisedeyken de çeşitli öyküler yazıp yarışmalara katılarak ödüller almıştım. Ancak üniversiteye girmemle birlikte, nedense yirmili yaşlarımın sonuna kadar bu uğraşıma pek zaman ayıramadım. Üniversite tercihim, bir son dakika hamlesiyle Fransızca Mütercim Tercümanlık oldu; belki de bilinçaltımın bir yönlendirmesiydi; çünkü edebiyat çevirmenliği de yazınla içli dışlı olmanızı, zorunlu olmamakla beraber bir yazar kimliğine bürünmenizi gerektiriyor. Zaten yazmayı sevmedikten sonra yazın çevirmenliğinin yapılabileceğini, yapılsa da bu alanda başarılı olunabileceğini düşünmüyorum. Öte yandan önemli çevirmenlerin çoğunun da aynı zamanda yazar olduğu görülüyor. Ben de gerek yazdığım öyküler, gerekse yayınlanan çocuk kitaplarımla bu hayalime doğru ağır adımlarla yürüyorum sanırım. Kim bilir, belki bir gün yazdığım öyküleri de yabancı dillere çevirmek kısmet olur.

Edebi türlerin giderek iç içe geçtiği bir döneme şahitlik ediyoruz. Gece Mavisi adlı öykünüz de hem fantazi hem polisiye unsurlarını bir araya getiriyor. Ancak yine de bir suç hikâyesi anlatırken gerçeküstünün sınırlarını dikkatli çekmek gerekiyor diye düşünüyorum. Bu açıdan öykünüzü kurgularken fantaziyle gerçeğin dağılımına nasıl karar verdiğinizi merak ediyorum.

Çok güzel bir noktaya dikkat çekmişsiniz. O ayrım, öyküyü kurgularken beni de biraz zorladı; ancak genel olarak yazdığım öykülerde fantazya kavramını psikolojik temellere oturtmaya çalışıyorum. Öyküyü açık etmemek için ayrıntı veremeyeceğim; ama metin, fantaziden arındırılmış, sadece psikolojik yönlü bir kurgu olarak okunursa, gerçekle çelişmediğinin düşünüleceğini umuyorum. Bu noktada, kurgulama açısından, biraz da olsa çevirdiğim Maupassant öykülerinden ilham almış olabilirim.

Daha önce verdiğiniz bir söyleşide ucube kavramını “üzerimize geçirdiğimiz bir kostüm” olarak tanımlamıştınız. Temayı ele alış biçiminiz hakkında bizlere neler söylemek istersiniz?

Psikoloji, gerilim ve polisiye tarzı öyküler okumaktan hoşlandığımdan bu türlere uygun bir metin yazmaya çalıştım ve ucube kavramına bakış açım da buradan doğdu. Kavramı psikolojik açıdan ele almaya karar verdim. Ucube, sürekli olarak giydiğimiz bir kostüm değil, aksine yalnızca onaylanmayan bir davranışta bulunurken arkasına sığındığımız bir etiketi temsil ediyordu benim için. Bu onaylanmayan davranış iyi ya da kötü olabilir; ancak toplumun çoğunluğunun yadırgadığı bir harekettir. Ucube kostümümüzü sırtımıza geçirir yapacağımızı yapar ve sonra da çıkarıp hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ederek insan içine çıkarız.

LASTİK PABUÇLAR – Werner Dikson

Lastik Pabuçlar (The Rubber Shoes), e Yayınları Polis Romanları Dizisi’nin 2. kitabı olarak 1971 yılında yayınlanmış. Yazarı Werner Dikson hakkında yayıncının vermiş olduğu “Vurdu-kırdıya dayanan polis romanları arasından gerçek bir yazar yeteneği ile sıyrılan ender yazarlardan biridir. Başından sonuna kadar soluk soluğa okunacak, insan ilişkilerini kaba entrikalara feda etmeyen, usta işi bir roman Lastik Pabuçlar. Bir polis romanının olanaklarını bir toplum kesitini verebilmek için zorlayan bir yazarı tanıtıyor Türk okuyucusuna.” haricinde herhangi bir yerde herhangi bir bilgi yok. Değil yerli ve yabancı edebiyat ve polisiye sitelerinde, koca internette adamın adı geçmiyor.

Gelelim romana…

Gary Malone yirmi sekiz yaşında, bir seksen boyunda, geniş omuzlu bir kardeşimizdir. Başarılı bir mimar olan Gary, Kore gazisi (Kore’de jet pilotluğu yapmıştır) olmasının yanında iyi bir sporcudur da. Yaşadığı kasabada patronu dahil herkes tarafından sevilmektedir.

Gary üç yıldır Ellen adında çok güzel fakat düşman başına bir kadınla evlidir. Gary vadide bir ev almaktan mı bahsediyor, Ellen “Aman Allahım Gary,” diye lafı ağzına tıkar, “bu köylü yığınının arasına mı gömülmemizi istiyorsun. Aklından çıkar bunu.” Çocuk yelkenli mi almak istiyor, Ellen vadideki köylüler kadar yelkenlilerden de nefret ediyordur. Gary haftada iki-üç gün kadına hediye getirmezse evde huzur kalmaz. Karısına iltifat etmek ister, “Bana bebek deme. Ne kadar kötü bir alışkanlık bu böyle!” diye fırça yer. Barmeninden komşularına kadar herkes Gary’nin bu içler acısı durumunun farkındadır. Patronu Baker işten çıkarken Gary’ye, “Sen de evin yolunu tut. Ellen’in yemek saatine ne kadar dikkat ettiğini bilirsin,” deme ihtiyacı duyar. Uzun lafın kısası; Ellen denen bu psikopat karı yüzünün güzelliğine, dizlerinin hoş yuvarlaklığına, baldırlarının kusursuzluğuna, bileklerinin inceliğine, hafif adaleli kalçalarına ve dik göğüslerine güvenip zavallı Gary’e yapmadığını bırakmaz.

Bir akşam Ellen komşuları ve en yakın arkadaşları Luke ve Betty çiftini yemeğe çağırır. Betty tombul, hoş bir görünümü olmayan bir kadındır. Aslında Ellen, Betty’nin görünüşüyle kendi güzelliğini daha da ortaya çıkardığını düşündüğü için onunla ahbaplık yapmaktadır.

Neyse… Yemekten önce mi yoksa yemekten sonra mı orasını unuttum, Ellen Gary’ye evlerinin bodrumunda bulduğu bir çift lastik pabuçtan söz eder ve kimin olduklarını sorar. Gary pabuçlara bakar ve ilk defa gördüğünü, bodruma nasıl geldiklerini bilmediğini söyler. Luke, ayakkabıların iç kısmına kalemle yazılmış D.B.H. harflerini görür. Yoksa bu harfler kasabada üç ay önce kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan lise öğrencisi Diana B. Halloran’ın baş harfleri midir? Polise haber vermeye karar verirler. Betty ve Luke, olayla kendilerinin de ilişkilendirilebileceğini düşünerek anında arkadaşlarını satarlar ve bir koşu evlerine dönerler.

Pabuçların kayıp kıza ait olduğu ailesi tarafından doğrulanınca Gary sorgu için karakola çekilir. Evi ve işyeri aranır, aleyhine başka bir kanıt bulunamaz. Bodrumun kilidi yoktur, Gary’ye buraya olay zamanında kimlerin girdiğini sorarlar. Gary düşünür; marketin çırağı, su tesisatını tamir etmesi için çağırdıkları usta, birkaç kişi daha… Bu isimlerle konuşurlar. Tesisatçı bodruma indiğinde yerdeki toprağın yeni kazılmış gibi olduğunu, bu durumun dikkatini çektiğini söyler. Tarif ettiği yeri kazdıklarında burada da kayıp kızın elbiseleri bulunur. Olaya mal bulmuş mağribi gibi atlayan yerel gazeteler Gary’yi sapık bir katil olarak gösterirler. Tüm kasaba halkı Gary’ye fena halde bilenir. Polis Gary’ye henüz tutuklu olmadığını, bunun için ellerinde yeterince kanıt olmadığını ama can güvenliği için karakolda kalmasının daha iyi olduğunu söyler. Gary pencereden bakınca kendisini linç etmek için karakolun önünde biriken kalabalığı görür ve polise hak verir. Bütün bunlar olurken Ellen annesinin yanına gittiğini bildiren bir not bırakır, “Temizlikçiye verdiğim kırmızı elbisemi bir zahmet alır mısın?” demeyi de ihmal etmez. Tövbe tövbe…

Genç kızın cesedini bulmak için Gary’nin yeni yaptırdığı arka bahçesini kazmaya başlarlar. Gary kendisini nasıl temize çıkaracağını, bu durumdan kıçını nasıl kurtaracağını düşünedursun Ellen kendisini karakolda ziyarete gelir ve evlerinin arka bahçesinin kazılmasına izin verdiği için fırça çeker.

Eskiden yüzüne gülenler, arkadaş, dost bildikleri, karısı, komşuları bir anda Gary’nin düşmanı olmuşlardır. Böyle bir durumda Gary masum olduğunu kanıtlayabilecek midir?

***

Sağlam karakterler, iyi bir olay örgüsü, ince ipuçlarıyla güzel yazılmış bir roman. Bulabilirseniz okuyun derim.