Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır’ı Hiç Böyle Görmediniz!

0

27 Ağustos 2021 tarihinde gösterime giren Karanlık Şehir Hikayeleri: Kilit adlı filmin senaryosunda Arif & Adil Valizade ile birlikte çalışan Cenk Çalışır, aynı zamanda filmde bir rol de üstlendi. Başarılı polisiye kitapları ve hikayeleri ile tanıdığımız Cenk Çalışır’ın basına düşen fotoğrafı, sevenlerini tebessüm ettirdi.

Karanlık Şehir Hikayeleri: Kilit adlı filmin yapımcılığını Dark Town Pictures’ın üstlenirken yönetmen koltuğunda ise Adil Valizade’yi görüyoruz. Kilit aynı zamanda Valizade kardeşlerin ile yapımı olarak da karşımıza çıkıyor.

Fragmandan anladığımız haliyle Polisiye / Gizem türündeki film ilgi çekici bir anlatıma ve kuvvetli bir senaryoya hakim. Filmde yer alan oyunculara baktığımızda, Mert Fırat, Melisa Aslı Pamuk, Timur Acar, Asuman Dabak, Gökhan Tevek, Tuğçe Karabacak, Melik Akkaya ve Mustafa Alabora gibi beğenilen isimleri görüyoruz.

Polisiyeseverlerin keyif alarak seyredeceğine inandığımız bu filmi izlemenizi tavsiye ederiz.

Cenk Çalışır’ın Dedektif Dergi’deki hikayelerini okumak ya da dinlemek isterseniz burayı tıklayın.

Karanlık Şehir Hikayeleri Kilit: Fragman

((( Birazdan Canlı yayındayız! )))

0

Funda Menekşe, 2020 Zehirli Kalem Polisiye Hikaye Yarışması’nın birincisi Güray Işık ile Instagram hesabımızda saat 9’da canlı yayında! Bekleriz: https://instagram.com/dedektif_dergi/

Thodex Vakası: Türk Kripto Borsasında Skandal

0

Thodex nedir? Kurucusu kimdir?

Thodex, 2017 yılında genç bir girişimci olan Faruk Fatih ÖZER tarafından kurulan Koinex adlı şirket bünyesinde, Türkiye’nin dördüncü kripto para borsası olarak kuruldu. Kripto paraların alım satımına aracılık eden kripto para borsa şirketi, 2020 yılında ABD’de yerleşik FinCen MSB lisansı alarak Türkiye’den global pazara açılan ilk kripto para borsası oldu. Borsanın adı yine bu yıl Thodex olarak değiştirildi ve yeni marka lansmanı, ünlü yüzlerle büyük bir pazarlama kampanyası şeklinde yapıldı. Şirket, Türkiye’nin ilk Bitcoin ATM’sini de İstanbul’da hizmete açtı. Borsa, Ocak 2020 Dünya’daki bütün kripto para birimlerini ve kripto para borsalarını değerlendiren bir site olan Coinmarketcap’te günlük 698 milyon TL’lik hacim ile globalde 53., ülkemizde ise 2.sırada yer aldı. Thodex borsasının 2020 itibarı ile kullanıcı başına ayda 177 işlem ortalaması bulunmaktaydı. Bu ise toplamda 25 milyar TL’lik bir hacme karşılık gelmekteydi. Bu tarihte Thodex borsasında Bitcoin, Etherium, Dash, Litecoin, Dogecoin, Holochain, Chainlink, Stellar, Ripple, Bitcoin Cash, Nem, Bitcoin Gold, Eth Classic, Thron, USDtether, Bittorrent, Monero, Cardano ve ZCash alım satımı yapılabilen kripto paralar arasındaydı.

 

Ünlü isimlerin katıldığı büyük tanıtımlar ve reklamlar

Ülkenin en ünlü sözlük sitesinde şirketin başlığı 07.10.2017 tarihinde açılmıştı. 2020 başında sosyal medya reklamları sayesinde hatırı sayılır bir kullanıcı kitlesine erişen borsanın, referans sistemi ile pek çok mecrada reklamına tüm hızla devam ediliyordu. Şirket isim değiştirdikten sonraki ile konu başlığı ise Öyle ki, Ekim 2020’ye gelindiğinde bir Porsche marka araba çekilişi dahi düzenlemişti. Bu çekilişte dağıtılacağı söylenen hediye listesi de bir hayli kabarıktı: 1 adet Porsche Panamera 4 marka otomobil, 30 adet iPhone 11 marka cep telefonu, 100 adet Apple Watch, 30 adet Samsung S10, 50 adet Sony Playstation 4, 50 adet Macbook Air, 500 adet Thodex hediye kiti. Bu kitte yer alanlar ise şunlardı: Termos, bluetooth hoparlör, defter ve kalem seti, mobil şarj aleti. Bu kampanyada Pelin Karahani Barış Kılıç, Burcu Esmersoy, Eda Ece, Cansel Elçin, Zeynep Tuğçe Bayat, Gökçe Bahadır, Gaye Turgut Evin, Gökçe Akyıldız, Selin Şekerci ve Melisa Döngel gibi ünlü isimler yer almıştı. Takvimler Şubat 2021’i gösterdiğinde çekiliş sonucu yine büyük bir duyuru kampanyası eşliğinde açıklanıyordu (şimdilerde bu açıklama bağlantı sayfalarına tüm internet genelinde erişilemiyor).

 

Yeni bir krize uyanan ülke

Şirketin isim değiştirdikten sonraki sözlük başlığına ilk yazı 25.02.2021 tarihinde girilmiş ve olayların patlak verdiği hafta başına kadar yalnızca 47 yazı varken bugün ise bu sayı 351! Peki ne oldu? Bundan beş gün önce, yani takvimler 20 Nisan 2021’i gösterdiğinde, ülke yeni bir krize daha uyandı. Şirketin Twitter hesabından yapılan açıklamada “Son zamanlarda borsamızda yaşanan çekim sorunlar nedeniyle 20.04.21’de planlı bakım çalışması yapılacak ve çalışma yaklaşık 6 saat sürecektir” dendi. Ardından sosyal medyaya bir haber daha düştü. Şirket’in kurucusu ve sahibi Faruk Fatih ÖZER’in 19 Nisan’da yurt dışına çıktığı bilgisini alan yatırımcıların paniği giderek büyüdü ve 21 Nisan’da Şirket’ten yapılan sistemin 5 gün kapalı kalacağı paylaşımı her şeye tuz biber ekti. Yukarıda bahsettiğim sözlük sayfasına geriye dönük göz atıldığında aslında kullanıcıların 12 Nisan’dan bu yana sistemsel sorunlar nedeniyle işlem yapamadıklarını görüyoruz.

 

Kripto para yatırımcıları takipte

Bu arada borsanın binlerce kullanıcısının sıkı takibi sonucu bazı önemli noktalar açığa çıkmaya başladı: 17 Nisan Cumartesi günü 1.3 milyar doları aşan tutar ile, son üç aylık dönemdeki en yüksek işlem hacmine ulaşan Thodex’in, aynı gün yarım milyar dolarlık Dogecoin satışı yaptığı belirlendi. Üstelik şirketin bu satış işlemini, Dogecoin (DOGE) o günkü piyasa fiyatının yaklaşık yüzde otuzu altında bir değerle yaptığı ortaya çıktı. Thodex’in kullanıcılara yönelik tüm işlemleri bakım bahanesi ile durdurmasından hemen önce gerçekleşen bu durum, şirketin kaçmak için hazırlıklara başladığı şeklinde yorumlandı.

 

Sistem güvenli miydi?

Thodex borsasındaki paranın, kullanıcıların kendi cüzdanları yerine şirket cüzdanında yer alıyor olması ise başka bir şüphe doğuran başlık olarak öne çıkıyor. Bu, global piyasada kullanılan güvenli yolun aksine, riskli ve istismara açık olan bir yoldu. Dahası, daha önce de kendi soğuk cüzdanlarına geçmek isteyen kullanıcılara şirket tarafından sistem arızası gerekçe gösterilerek izin verilmemesi, vurgun şüphesini kuvvetlendiren deliller arasında gösteriliyor.

Thodex kurucusu kaçtı mı? Şimdi nerede?

Faruk Fatih Özer’in şu an tam olarak nerede olduğu bilinmiyor. Emniyet kayıtlarına göre Arnavutluk’a kaçtığı iddia edilen CEO’nun buradan da Tayland’a geçmiş olabileceği öne sürülüyor. Şirketten de, CEO’nun nerede olduğuna dair bir açıklama yapılmazken, Faruk Fatih Özer kendi Twitter hesabından yaptığı paylaşım ile, kısa zaman içinde ülkeye döneceğini paylaştı.

Thodex konusunda son gelişmeler ne?

Bu sabah ajanslara düşen haberde ise, MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) tarafından şirketin tüm hesaplarına el konduğu belirtildi. Sekiz ile yayılan operasyon ile  şirket ile bağlantılı 78 kişi hakkında gözaltı kararı verildi, bunlardan 62’si yakalandı. Diğer şüphelilerin aranmasına devam ediliyor.

Haber sitelerine en son olarak öğle saatlerinde düşen bir gelişmeye göre de; şirketin CEO’su Faruk Fatih Özer hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada, şahıs hakkında İnterpol nezdinde girişimlere başlandığı, 23.04.2021 saat 10:00 itibari ile kırmızı bülten ile aranmasına ve Arnavutluk’tan iadesi konusunda harekete geçildiği bildirildi.

Thodex vurgunu intiharlara mı neden olacak?

Öte yandan, Thodex mağdurlarından kötü haberler gelmeye ne yazık ki başlamış durumda. İstanbul’da, evini satarak kriptopara yatırımını yapan 50 yaşında bir erkeğin, adı geçen vurgun sonrasında iş yerinde intihar ettiği haberlere düştü.

Thodex krizi daha ne kadar sürecek?

Umarız 390 binden fazla kişinin mağduriyetine neden olan bu olumsuz gelişme bir an evvel çözüme kavuşturulur. Ancak iki milyar dolarlık maliyeti ile, ülkemiz tarihinin en büyük dolandırıcılığı olmaya aday bu olay, ne yazık ki daha uzun bir süre ülke gündeminden düşmeyecek gibi görünmekte.

TARİHTEKİ MEŞHUR HIRSIZLAR

0

 

Önnot: Bu yazıda tarihteki suçu tescil edilmiş gerçek hırsızlar yer alacaktır. Fakat hırsızlık denince akla maddi değeri olan şeyleri çalmak gelmektedir. O yüzden bu yazıda politik bir isim aramak nafiledir. Zira Hitler gibi kuşakların hayatlarını ve geleceklerini çalan asker ya da politikacı diktatörler hiçbir zaman hırsız damgası yememişlerdir. Tarih onlara başka ve daha ağır damgalarla yaftalayacaktır. 

Suç denince aklımıza ilk cinayet gelir. Demek herkesin içinde bir katil yatmaktadır ama çoğumuzun içindeki asla uyanmamaktadır, ne dersiniz? bence hırsızlık da cinayet kadar izlemesi okuması takip etmesi ilginç suçlardan biri. 

O yüzden dünyadaki en büyük hırsızlar ve hırsızlıklar sıralaması yapılmış. Üstelik hırsızlıkla ilgili yazılmış/çizilmiş/beyaz perdeye aktarılmışlardan kocaman bir kurgu hırsızlar listesi bile var.  

Cinayet, ihanet, toplu katliamlı  savaş suçları gibi hikayeleri okurken veya filmini/dizisini izlerken genelde suçlunun tarafını tutmayız. Çünkü işlediği suç cezasız kalmaması gereken ağır bir suçtur. Ama hırsızlık gibi bir suç neyi kimden nasıl ve ne amaçla çaldığına bağlı olarak hırsızın olaydan kazasız belasız çıkması için dua eden bizleri ekran başında ya da saatlerce kitabın başında tutabilir. Öyle ki kurgu dünyasında Maurice Leblanc’ın “Arsene Lupin-Gentleman Cambroileur” isimli kahramanı bu işin centilmenlikle dahi yapılabileceğini göstermiştir. İngilizcede “gentlemen burglar” Türkçede “kibar hırsız” diye yer bulmuş bu kahramanı izlerken ya da okurken onun tarafını tutmamak ne mümkündür! 

Ayrıca Robin Hood gibi yardımsever dediğimiz zaman herkes zenginden çalıp fakirlere dağıtan İngiliz folklorunun 13-14. yüzyıllardan gelen efsanevi okçusundan bahsettiğimizi bilir. Tabii toprak ağalarının köylüleri ezdiği 14. yüzyılda zenginden alıp fakire dağıtmak fikri pek de kötü görünmeyebilir. Üzerinden altı yüz yirmi bir yıl geçtikten sonra hala zenginlerin devasa vergi borçlarının affedildiği, fakirin ise üç kuruşundan birinin vergi olarak alındığı günümüz dünyasında, kibar olsun olmasın neden hırsızların yanında yer aldığımız daha bir netlik kazanıyor. 

Şimdi gelelim tarihte adı geçen meşhur hırsızlara. Bu sıralama “tarihteki ilk 10” sıralaması yapan internet siteleri araştırılarak ve ilk 10 sınırlaması yapmadan dikkate değer tüm kişilerin eklenerek bir liste oluşturulması şeklinde hazırlanmıştır.  

1. DORIS PAYNE –ABD 

Dünyanın en meşhur mücevher hırsızlarından biridir. 60 yıllık suç hayatı 2013’te çekilen kendisinin de oynadığı bir belgeselde anlatılmıştır. 1970’lerde Monte Carlo’dan çaldığı 500.000$ değerindeki 10 karat elmas yüzük de belgeselde hikâye edilenlerin arasındadır. 2011’de 80 yaşında iken 1 karat bir elmas yüzük çalarken yakalanmıştır. 2013 yapımı “The Life and Crimes of Doris Payne” isimli belgeselde hayatı anlatılmıştır. 

2.DEREK ‘BERTIE’ SMALLS – İNGİLTERE 

İngiltere’deki silahlı soygunların altın çağı olan 60’lar ve 70’ler Smalls’un zirvede olduğu zamanlardı. 1970’te The Ilford Barclay’s Bank’in bir şubesini soyup 237.000£ çaldığında bu meblağ zamanın rekoruydu. 

3. CARL GUGASIAN  – ABD 

İstatistik biliminden doktorası olan bir Ivy-league mezunu Amerikan subayı olan Gugasian, ‘Friday Night Bank Robber-cuma gecesi banka hırsızı’ olarak ün yapmıştı. Hırsızlık yapacağı banka şubelerinin özellikle orman kenarında yerleşik küçük kasabalardan seçiyordu. Bu ona kaçış yolunda kolaylık sağlıyordu. 2002’de tutuklandığı zaman iş birliği yapmayı kabul ettiği için 115 yıllık cezası 17 yıla düşürüldü. 

4. FRANK ABAGNALE JR. – ABD 

Steven Spielberg’ün2002 filmi Catch Me If You Can’de Leonardo Di Caprio tarafından canlanrıdırılan Frank Abagnale Jr., bir pilot, bir doktor, bir avukat ve bir hapishane görevlisi kimliklerine büründükten sonra 1969’da Fransa’da tutuklandı. 1974’te şartlı tahliye edilerek kanunsuz hayatını bırakıp güvenlik danışmanı olarak çalışma hayatına atıldı. 

5. ALBERT SPAGGIARI – FRANSA  

Dumas romanlarından fırlamışçasına diye tasvir edilen centilmen ve stil sahibi kişiliği ile Spaggiari 1976’da silahlı soyguna karışmadan önce Şili istihbarat servisinde çalışıyordu. Aşırı dağ ile ilişkisi olduğu ve evinin duvarında Hitler’in portresi asılı olduğu iddia edilmişti. Nice’teki Societe Generale Bank’tan 30 ila 100 milyon frank arası tahmin edilen bir meblağda para çaldı. Bir yakını tarafından ele verilse de polis gözaltından kaçarak kalan hayatını kaçak olarak geçirmiştir. 1989 yılında kanserden öldüğünde Nice soygunundan çalınan paralardan hala haber alınamamıştı. 

6. JESSE JAMES – ABD 

Amerikan İç Savaşı zamanının efsanevi suçlusu Jesse Woodson James türünün tek örneği idi. Konfederasyon askerleri ile sayısız çatışmadan sağ çıktıktan sonra James-Young çetesini kurdu. Çetesinin Iowa ve Teksas’ta yaptığı banka ve tren soygunları genelde kalabalıklar önünde yapılıyordu ve bu James’e Robin Hood-vari bir kişilik kazandırdı. James 1882’de kendisi gibi bir haydut olan Robert Ford tarafından vurularak öldürüldü. Brad Pitt ve Casy Affleck’in rol aldığı 2007 tarihli The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford isimli Andrew Dominik filminde hikayesi anlatıldı.

7. BILL MASON – ABD 

Kelimenin tam anlamıyla bir centilmen hırsız olan Mason, hayatını Florida’da yüksek sosyete partilerine katılarak zengin konuklarla sohbet ettikten sonra mücevherlerini el çabukluğu ile çalarak kazandı. 2004’te Confessions of a Master Jewel Thief ismiyle anılarını yayınladığında yüzücü Johnny Weissmuller’den çaldığı altın olimpiyat madalyasını nasıl iade ettiğini de anlatmıştır. 70’ler ve 80’lerde 35 milyon dolar servet yapmıştır. Bob Hope ve Phyllis Diller gibi ünlülerin evlerini soymuştur. 2004’te New York Times için yapılan bir röportajda hırsızlık kariyerinin özellikle ailesi üzerindeki kötü etkisi için üzüldüğünü söylemiş ama “Bir daha dünyaya gelseniz tekrar aynılarını yapar mıydınız?” sorusunu “Yapmayacağıma dair söz veremem.” diye cevaplamıştır. 

8. VEERAPPAN – HİNDİSTAN 

Munisamy Veerappan Mallar, Hintli haydut, 30 yıl boyunca polisten kaçarak yaşamıştır. 2004’te özel kuvvetler birimi tarafından vurularak öldürülmüştür. 90’lar ve 2000’lerin başında kaçak fildişi avcısı ve sandal ağacı kaçakçısı olarak pek çok kaçak avcılık karşıtını ve polis memurunu ve ihbarcı kabul ettiği vatandaşları öldürmüştür. Ayrıca bazı politikacıları kaçırarak fidye istemiştir. Cenazesine binlere insanın katıldığı Veerappan tartışmalı bir figür olarak tarihteki yerini almıştır. 

9. VINCENZO PERUGGIA  – İTALYA

20. yüzyılın en büyük sanat hırsızlığı olarak adlandırılan olayın mimarı ve baş aktörüdür. 1911 yılının ağustos ayında Louvre Müzesi’ne işçi kılığında girmiş Mona Lisa’yı çerçevesinden çıkarmış ve giysisinin altına saklayıp elini kolunu sallayarak çıkıp gitmiştir. Bu suç basitliği yüzünden komiktir de. 2 yıl sonra resmi satmaya çalışırken yakalanmıştır. Mona lisanın taklitlerini yapması için bir taklitçi ressam olan Yves Chaudron ile bir anlaşma yaptığı iddia edilmiştir. Bazıları da bir İtalyan vatanperver olarak resmi İtalya’ya iade etmek için çaldığını iddia etmişlerdir. Peruggia bu hırsızlık yüzünden 1 yıl hapis yatmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda İtalyan ordusunda görev almış bir kahraman ilan edilmiş ve 1925’te kalp krizinden ölmüştür. 

10. NATWARLAL – HİNDİSTAN 

Mithilesh Kumar  Srivastava, en bilinen adıyla Natwarlal’ın 50’nin üzerinde sahte kimlik kullandığı bilinmektedir. Sanayicileri dolandırmak için pek çok farklı yaratıcı yöntemler geliştirmiştir. En bilinen numaraları bir hükümet yetkilisi rolü yaparak Tac Mahal, Hindistan Parlamento Binası ve Kızıl Kale’yi saf turistlere hatta Hintlilere satma hikayesidir. Kanunsuz kariyeri boyunca pek çok defa hapishaneden kaçmıştır. Ölüm tarihi belirsizdir ama efsanesi yaşamaktadır Hindistan’da zekice tasarlanmış bir dolandırıcılık yapıldığı zaman o kişi “Natwarlaal” diye adlandırılır. 

11. JEANNE DE VALOIS-SAINT-RÉMY  – FRANSA 

Aynı zamanda Comtesse de Lamotte adıyla da bilinen Fransız hırsızdır. “Affair of the Diamond Necklace– Elmas gerdanlık olayı” ile meşhur olmuştur. 1700’ler Fransa’sında kocası istediği aşırı lüks hayatı kendisine sağlayamayınca inisiyatifi kendi ellerine almıştır. O zamanlarda uygun şıklıkta giyinen kişiler Versailles Sarayı’na girebiliyorlardı. Jeanne sarayda Retaux de Vilette isimli bir adamla sevgili olmuş ve Kraliçe’nin onayını almaya çalışan Kardinal Prince Louis de Rohan’la tanışmıştır. Aynı zamanda Charles Auguste Boehmer isimli bir kuyumcu inanılmaz güzellikte bir elmas gerdanlığı inanılmaz bir fiyata satmaya çalışmaktadır. Gerdanlık o kadar pahalıdır ki sadece Kral’ın onu alabilmesi mümkün görülmektedir. Ama Louis XVI ve Marie Antoinette bu pahalı gerdanlıkla ilgilenmezler. Bunun üzerine Jeanne sevgilisi ve kocası ile birlikte bir plan yapar. Sevgilisine Kraliçe’den kendisine yazılmış sahte bir mektup düzenletir. Mektupta Marie Antoinette, Kral’ın istememesine rağmen gerdanlığı almak istemekte ve Kardinal’den bunu halledebilmek için borç para istemektedir. Kardinal mektubu görünce çok memnun olur. Kardinal bir gece Kraliçe kılığına girmiş bir sokak kadınından da Kraliçe adına “olur” alınca borç parayı verir. Tabii ki gerdanlık asla Kraliçe’nin eline ulaşmaz. Jeanne’ın kocası gerdanlığı parçalayıp elmaslarını Londra’da satar. Kardinal ve Jeanne tutuklanır. Fakat Jeanne erkek kılığında hapishaneden kaçar. Sonunda hatıralarını kitaplaştıracağı Londra’ya gider. 

12. SONYA GOLDEN HAND- SONYA ALTIN EL  – POLONYA 

Sofia İvanovna Blyuvshtein 19. Yüzyılda Rusya’da yaşamış bir mücevher hırsızıdır. Hayatı hakkında fazla bilgi olmamakla birlikte bilinen hırsızlık senaryoları film ya da romanlara ilham verecek derecede şaşırtıcıdır. Bir kuyumcu dükkanında yüklü miktarda mücevher seçip bunları doktor olan kocasının muayenehanesine yollamasını ister. Önceden o doktora gidip kocasının pahalı mücevher alma ve satma hastalığı olduğunu söyler ve tedavisi için ödemeyi önden yapar. Akşama mücevher satıcısı doktorun muayenehanesine gelir. Sonya’nın sözde “doktor” kocası sözde “kuyumcu” kocasıyla karşılaştığında doktor olanı diğer adamı yakalar ve bir akıl hastanesine kapattırır. Sonya ise mücevherlerle kaçmıştır. Bir de kuyumcu dükkanlarında minik mücevherleri yutan minik bir maymunu olduğu iddia edilmiştir. 

13. VINCENZO PIPINO  – İTALYA 

Venedik doğumlu İtalyan hırsız da centilmen ya da kibar hırsız denilen hırsızlardandır. Robin Hood gibi o da sadece zenginlerden çalmaktadır. Hatta tamir ettirilmesi gereken şeyleri örneğin kırık saatleri bile çalmaz. Çaldığı sanat eserlerinin Venedik’te kalmasını istediği için sahiplerinden fidye isteyerek onlara geri vermiştir. Palazzo Ducale – Dükler Sarayı’ndan bir sanat ürünü çalabilen tek hırsızdır. 9 Ekim 1991’de bir grup turistle saraya girer. Grubun arkasında kalarak herkes sanat eserlerine bakarken sarayla bağlantılı olan hapishane bölümüme geçerek geceyi bekler. Nöbetçilerin nöbet değiştirme saatlerini bildiği için saklandığı yerden çıkıp Rafael’in meşhur ‘Madonna col Bambino –Madonna ve çocuk’ eserini duvardan indirip yan kapısından çıkarak sarayı terk etmiştir. 

14. JONATHAN WILD – İNGİLTERE

18. yüzyılda Londra’da yaşamıştır ve “ThiefTakerGeneral” ismiyle bilinir. O zamanlar halktan kişiler polise hırsızların yerini bildirdiği için ödüllendiriliyordu. Polis ihbar edilen hırsızları yakalamakta başarılı olursa bu ihbar eden kişiler çalınan şeyin yarı bedelini ödül olarak alıyordu. Tabii ki bu ödül çok cezbediciydi ve bu sebeple hırsız-yakalayıcılar doğdu. Fikir harika gibi görünse de hırsız-yakalayıcılar sistemden faydalanıp “hırsız” haline geldiler. Önce bir çeteye hırsızlık yaptırıp sonra çalınan malları polise iade ederek ödül avcılığı yaptılar. Bazen hırsızlık yaptırdıkları çeteyi de ele verdiler. Wild halk arasında ve polis teşkilatınca da başlarda takdir edilse de bu ikili oyunu ortaya çıkınca suç işlediği için yakalanıp asılmıştır. 

15. DAVID BRANKLE – ABD 

Interstate Bank Mart Bandit” lakaplı bir banka soyguncusudur. Bu lakabı süpermarketlerin içinde yer alan banka şubelerini soyduğu için polis tarafından verilmiştir. 2002’de önce bir BMW araba çalar. Kolayca yaptığı ilk banka soygunundan sonra toplam 43 bankayı soyar. Bir polis memurunun basit bir trafik cezası için ehliyetini sorgulaması sonrasında polisin çalıntı BMW vakası için şüphelenmesi sonucu yakayı ele verir. Polisle yaşadığı kovalamaca sonrası yakalanınca hırsızlıkları yaptığını itiraf eder ve 21 yıl hapse mahkûm olur. 

16. DICK TURPIN – İNGİLTERE 

Turpin Londra’dan York’a Black Bess isimli atıyla 24 saatten az sürede gidebilmesi ile ünlenen bir İngiliz hayduttur. Bir kasabın yanında çalışmaya başladıktan sonra kendi dükkanını açar. Ondan sonra kasap dükkanında satmak için koyun ve kuzu çalarken yakalanır. Her şeyi terk edip bir kaçak olarak yaşamaya başlar. Gregory Çetesi ya da daha bilinen adıyla Essex Çetesi’ne katılır. Bu çete kırda tek başına bulunan evleri işgal etmesiyle meşhurdur. London Evening Post gazetesi çetenin faaliyetlerini halka duyurur ve Kral yakalanmaları için 50£ ödül koyar. Turpin daha sonra Captain Tom King isimli meşhur bir başka haydutla çalışmaya başlar. Önlerine çıkan herkesi soydukları için Kral başlarına koyduğu ödülü 100£’a çıkarır. Sadece hırsızlıkla yetinmeyen aynı zamanda katil olduğu da iddia edilen Turpin Yorkshire’a kaçar ve John Palmer ismiyle yaşamaya başlar.  Orada yakalanıp zindana atılır. Yardım için kardeşine bir mektup yazar. Kardeşi mektup için ödemesi gereken altı sent parayı ödemez ve mektuba cevap yazamaz. Bu arada Turpin’in eski okul müdürü mektuptaki el yazısından zindandaki kişinin Dick Turpin olduğunu tespit eder ve Turpin idam edilir.  

17. STEPHEN BLUMBERG – ABD 

1990’da üniversiteler ve müzelerden kitap çalmak suçundan tutuklanan bir bibliomani hastasıdır. (Bibliomanikitapların sosyal ilişkilerin veya sağlığın zarar gördüğü noktaya kadar toplanmasını veya biriktirilmesini içeren obsesif-kompulsif bozukluğun bir belirtisi olabilir.) çaldığı kitapların total değeri yaklaşık 5,3 milyon dolardır. Doğal olarak “kitap haydudu” lakabını almış ve tarihteki en başarılı kitap hırsızı olarak nitelendirilmiştir. Blumberg kitapları çalmasının nedeni olarak devletin nadir kitaplara sıradan vatandaşın erişebilmesine engel olduğu iddiasını sunmuştur. Bu nadir eserleri satmayı aklının ucundan bile geçirmediğini çünkü bunun dürüst bir davranış olmadığını söylemiştir. Blumberg suçlu bulunup 4,5 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Salıverildiğinde kitap çalıp toplamaya devam etmiştir. 

18. THE DINNER SET GANG – YEMEK MASASI HIRSIZLARI – ABD 

Dinner Set Gang aka Fat Cat Burglars, 1960’lar ve 1970’lerde meşhur olan bir çete idi. Çetenin yöneticileri Peter Salerno ve Dominick Latella isimli kayınbiraderlerdi. Bunlar zengin Amerikalıların evlerini akşam yemeği esnasında soyuyorlardı. Kayınbiraderler ailelerin akşam yemeği rütüelini takip edip şu bilgilere ulaşmışlardır. Akşam yemeği esnasında tüm hizmetkarlar yemek servisi ile meşgul olduğu için ve aile bireylerinin sofradan erken kalkması ayıp sayıldığı için genellikle başarılı oldular. Biri evden içeri girip yukarı katlarda mücevher ararken diğeri de yemek masasını gözetlemiştir.  

19. BUTCH CASSIDY – ABD 

1900’lü yıllarda Amerika’da meşhur olmuş tren ve banka soyguncusudur. Wild Bunch isimli bir çetenin lideridir. Her soygununda yaklaşık yarım milyon dolar çalmıştır. Çetenin pek çok üyesi polisle olan bir kovalamacada vurulup öldürülmüştür. Cassidy ve çeteden sağ kalanlar Bolivya’da 10 yıla yakın kaçıp saklandıktan sonra öldürülmüşlerdir. 1969 yapımı Butch Cassidy and the Sundance Kid  filminde Paul Newman Butch Cassidy’yi Robert Redford da çetenin diğer lideri olan Sundance Kid’i başarıyla canlandırmışlardır. 

20. KATE BARKER aka MA BARKER  – ABD

Ma Barker ismiyle de bilinen Kate Barker 1873-1935 yılları arasında yaşamıştır. FBI kurucusu ve ilk başkanı J. Edgar Hoover tarafından “son on yılın en vahşi, tehlikeli ve becerikli suçlu beyni” olarak tanımlanmıştır. Barker-Kapris çetesi Büyük Buhran Dönemi’nde palazlanmış çetelerden biridir. Dört oğlu ile birlikte yürüttüğü suç faaliyetleri yüzünden acımasız bir suçlu (İngilizcesinde “matriarch”  diyor, anaerkil suçlu ya da “mafya anası” mı demeliyim?) olarak tanımlanmaktadır. Onu tanıyan çevresindeki insanlar tarafından suça iştirak etmediği ve FBI tarafından öldürülmesine kılıf amaçlı suçlu ilan edildiği iddia edilmiştir. 1960 yapımı ‘Ma Barker’s Killer Brood’ isimli film merak edenler için 1930’lardaki hikayelerini anlatmaktadır. Batı Alman müzik grubu  Boney M. 1977’de piyasaya çıkardığı “Ma Baker” isimli şarkıda meşhur kadın gangsteri anlatmıştır. İsimdeki “Barker” şarkıda daha kolay söylendiği için “Baker”a çevrilmiştir. 

21. BONNIE VE CLYDE -ABD 

Bir kadın ve bir erkekten oluşan bu ikili de Amerika’daki Büyük Buhran Dönemi’nin oluşturduğu haydutlardandır. Banka soyarak eyaletten eyalete geçmişlerdir. Özellikle çiftin birbirlerine âşık olmaları pek çok sinema filmine ve hikâyeye ilham kaynağı olmuştur. O zamanlar Amerika’da her eyaletin polisi kendi sınırları içinde yetkili olduğu ve suçlular komşu eyaletin sınırını geçtiklerinde elleri kolları bağlı kalmışlardır. 1933’te ismi FBI olarak değiştirilen polis biriminin eyaletler arası tam yetkilendirilmesinde bu suçluların da etkisi olmuştur. 1967 yapımı Bonnie and Clyde isimli filmde Warren Beatty ve Faye Dunaway’in efsanevi oyunculukları, sonunda kanun adamları tarafından vurularak öldürülen aşık çiftin hayatını beyaz perdeye şık bir şekilde yansıtmıştır. 

22. JOHN DILLINGER -ABD 

Amerikan tarihinin meşhur banka soyguncularındandır. 24 banka ve 4 polis istasyonu soymuştur. İki ayrı seferde tutuklanmış ve hapse atılmış ama her ikisinde de kaçmayı başarmıştır. Ma Baker’la iş birliği yaptığı yönünde iddialar da vardır. Kanunsuz hayatı boyunca sadece bir polis memurunu öldürmek zorunda kaldığı ve kan dökülmesine karşı olduğu için medyada Robin Hood’vari bir itibar elde etmiştir. 

23.BABY FACE NELSON -ABD 

Genç görünümü yüzünden “baby face” bebek yüz lakabını almış olan Nelson sayısız banka soygununa imza atmıştır. Aynı zamanda John Dillinger’ın hapisten kaçmasına yardım ettiği iddia edilmektedir. 25 yaşında öldürülmüştür. 

 

 

 

 

 

TARİHTEKİ MEŞHUR HIRSIZLIKLAR

0

 

Önnot: Bu yazıda tarihteki hırsızlıklar yer alacaktır. Fakat hırsızlık denince akla maddi değeri olan şeyleri çalmak gelmektedir. O yüzden bu yazıda politik bir isim aramak nafiledir. Zira Hitler gibi kuşakların hayatlarını ve geleceklerini çalan asker ya da politikacı diktatörler hiçbir zaman hırsız damgası yemezler. Tarih onlara başka ve daha ağır damgalarla yaftalayacaktır. 

Tarihteki meşhur hırsızlarda Bonnie ve Clyde’ı ve Jesse James’ten bahsetmiştik. Şimdi onları unutun. Çünkü bu listede birkaç (ya da birçok) banka soyup 300-500 dolar çalanlar değil aşırı fazla miktarlarda para ya da para cinsinden ederi çok fazla olan altın/elmas gibi şeylerin çalındığı hırsızlıklar yer alacak. Ve tüm bu büyük hırsızlıklar için bunları çalanların organize olması ve büyük büyük iş adamları ve politikacılarla bağlantılı olmaları gerekecek.  

1. BÜYÜK MADENCİLİK SOYGUNU – 4 MİLYAR $ 

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 2010 ve 2012 yılları arasında paravan şirketler madencilik firmalarını neredeyse 16’da biri değerinde satın aldılar ve gerçek değerinden devlete yeniden sattılar. Böylece devletin kasasından 4,36 milyar dolar uçup gitti. Bu meblağ ülkenin sağlık ve eğitime harcadığı bütçenin neredeyse iki katıydı. Kongo BM’in insani gelişme indeksinde en sonlarda yer almaktadır, dünyanın en çok beslenme yetersizliği bulunan ülkeleri arasındadır. Çocuk ölümlerinde dünyada 6. en büyük oranı olan ülkedir ve 7 milyonun üzerinde çocuk okula ulaşamamaktadır. 

2. BÜYÜK TREN SOYGUNU – İNGİLTERE- 2.6 MİLYON £ 

1963’te İngiltere’de Kraliyet Posta Treni’nden yapılan 2,6 milyon sterlin’lik soygundur. Sadece basit bir metal çubuk kullanılarak gerçekleştirilen soygun İngiltere tarihinde yerini almıştır. Çetenin 17 üyesi yakalanıp hapse atılmıştır. 

3. İNGİLİZ HAZİNE BONOLARI – İNGİLTERE -292 MİLYON £    

2 Mayıs 1990 saat 09,30’da bir kurye olan John Goddard Londra’da ara caddelerden birinde yürürken bilinmeyen bir kişi onu bıçakla tehdit etmiş ve Bond çantasını çalmıştır. Tarihin en karlı hırsızlıklarından biri olarak nitelendirilir. Çünkü çantada 292 milyon sterlin değerinde İngiliz hazine bonosu vardır. Hırsız olmasından şüphelenilen kişi daha sonra kurşunlanarak öldürülmüş olarak bulunmuştur. 

4. RUS SİBER HIRSIZLAR – ULUSLARARASI -80 MİLYON £ 

2014-2016 yılları arasında Rus hacker’ların Dünya çapındaki bankalardan tahmini 650 milyon dolar çaldıkları tahmin edilmektedir. Bankaların sistemlerine sızan yazılımlarla günlük rutinleri ve işlemler, webcam ve güvenlik kameralarından izleyerek bankalardan sahte hesaplarına para transfer etmişlerdir. Hatta belirli zamanlarda nakit para vermesi için ATM’leri programlamışlardır. Tek seferde bir hedeften 80 milyon sterlin’den fazla almadan dünya çapın da 30 ülkeden yaklaşık 100 bankayı soymuş ve bugüne kaldar yakalanamamışlardır. Rus hacker’lardan en bilineni, Aleksandr Andreevich Panin veya “Gribodemod” veya “Harderman” olarak da bilinen Rus hacker “SpyEye” isimli tehlikeli yazılımı virüs olarak 50 milyon bilgisayara bulaştırmış ve bunlardan banka hesapları ve kredi kartı bilgilerini çalmıştır. 2013’te Atlanta Havalimanı’nda yakalanan Panin Amerikan federal mahkemesince 9 yıl 6 ay hapse mahkûm edilmiştir. 

5. HATTON GARDEN MÜCEVHER HIRSIZLIĞI -İNGİLTERE- 200 MİLYON £ 

Mart 2016’da İngiltere Merkez Mahkemesi olan Old Bailey’de 7 kişilik bir grup toplam 443 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Bu 7 kişi Hatton Garden isimli emanet kasası şirketine girerek tarihteki en gözü pek soygunlardan birine imza atmışlardır. 76 yaşındaki Brian Read liderliğinde eski hırsızlardan oluşan ekip kasaların bulunduğu odanın altına inebilmek için asansör boşluğunu kullanmışlar ve kasa odasına erişebilmek için yarım metre beton duvarı delmişlerdir. Çaldıkları değerli taşların 200 milyon sterlin değerinde olduğu tahmin edilmektedir. Hırsızlar yakalanıp hapse atılmışlardır ama yaptıkları b-vurgun asla bulunamamıştır. 2017 yapımı The Hatton Garden Job isimli film bu hikâyeyi anlatmaktadır. 

6. BOSTON MÜZESİ SOYGUNU – ABD –YARIM MİLYON $ 

18 Mart 1990 günü Boston’daki Isabella Stewart Gardner Müzesi’nden gelen yardım çağrısına polis kılığına girmiş iki erkek cevap vermiştir. Korumaları etkisiz hale getirerek yarım milyon dolar değerinde olduğu düşünülen 13 sanat eserini çalmışlardır. Bu özel bir mülkten çalınan en yüksek meblağdır. Sanat eserlerinin arasında bir Rembrandt, pek çok Degas resmi ve bir tanesi İnci Küpeli Kız olmak üzere tüm dünyada toplam 34 tane bulunan Vermeer resimlerinden biri vardır. Hiç kimse tutuklanmamış ve sanat eserlerinden hiçbiri bulunamamıştır. Müze yetkilileri eserlerin bir gün müzeye geri dönecekleri inancını taşıdıkları için boş çerçeveler hala müzenin duvarlarında asılı durmaktadır. 

7. İRLANDA KRALİYET MÜCEVHERLERİ HIRSIZLIĞI –İRLANDA- PAHA BİÇİLMEMİŞ 

1671’de Albay Thomas Blood isimli bir maceraperest Tower of London’daki Mücevher Evi’nin ustasına kendini bir rahip olarak tanıtmış ve sevdirmiştir. Bir sokak kadınını ise karısı olarak göstermiştir. Pek çok ziyaretten sonra Albay, Mücevher Evi’nin ustasını kendisi ve üç suç ortağını mücevher kasasının içine girmesi için ikna etmiştir. Ustayı bağlayıp etkisiz hale getirdikten sonra kraliyet asasını ikiye biçmiş, ST. Edward’ın kraliyet tacını bir tokmakla esmiştir. Bir diğer kişi de üzerindeki haç ile kutsal olan Royal Orb isimli küreyi çalmıştır. Hırsızlar kaçarlarken kraliyet asasını düşürmüşler, bir nöbetçiyi öldürmüşlerdir. Albay Blood taçla beraber sonunda yakalanmıştır. Kral Charles II’nin huzuruna çıkarıldığında Kral hayret edilecek bir şekilde Albay’ı affetmiş ve hatta ona İrlanda’da toprak vererek ödüllendirmiştir. 

8. HARRY WINSTON SOYGUNU – FRANSA – 108 MİLYON $ 

5 Aralık 2008 günü Pembe Panterler çetesi isimli silahlı dört erkek, lüks mücevherat satan Harry Winston dükkanına kadın kılığında girmiş, vitrinde sergilenenleri ve depodakilerle beraber toplam 108 milyon dolar değerindeki mücevherle kaçmışlardır. 2013’te beysbol şapkası takmış yüzünde yara izi olan bir adam Cannes’daki Carlton Otel’in bünyesinde bulunan Leviev Elmas Evi’ndeki bir sergiye girmiş ve tarihteki muhtemel tek seferde yapılan en büyük mücevher hırsızlığını gerçekleştirmiştir. Tutarı 110 milyon sterlin civarındadır. Bu hırsızlıktan da Pembe Panterler çetesinin sorumlu olduğundan şüphelenilmektedir. 

9. WILCOX TREN SOYGUNU –ABD – 50.000$ (GÜNÜMÜZDE YAKLAŞIK 7 MİLYON$) 

Butch Cassidy’nin “Duvardaki Delik Çetesinin Union Pasific Trebibi soyması Vahşi Batı’daki en ilginç soygunlardandır. İki trenyolu sinyal görevlisi treni Wyoming’in ortasında bir yerde durdurmuşlardır. Daha sonra çete kasanın bulunduğu vagonu, kimse takip edemesin diye tren raylarını ve kasayı ayrı ayrı dinamitle patlatmıştır. Çete 50.000 dolar parayı alarak at sırtında kaçmıştır. Fakat bu para günümüzün yaklaşık 7 milyon dolarına eşittir. Dört ucundan biri yanık olan banknotlar soygundan yıllar sonra New York ve New Mexico’da görülmüştür. 

10. ANTWERP ELMAS MERKEZİ SOYGUNU -BELÇİKA – 100 MİLYON $ 

Dünyadaki işlenmemiş elmasların %80’i Antwerp’ten geçmektedir. Şehir yıllar içinde pek çok hırsızlığa sahne olsa da 16 Şubat 2003 günü gerçekleştirilen bu soygun çalınan elmasların ederi ve çalınma metodu açısından gerçekten kayda değerdir. Çalınanların miktarı o kadar fazlaydı ki ganimetlerini taşımakta zorlanmışlardır. Yine de 189 kasadan sadece 123’’ünü boşaltmışlardır. 30 yıllık hırsızlık kariyeri olan Leonardo Notarbartolo çetenin lideridir. Soygunu planlamak yıllar almış ve en az dört kişi gerektirmiştir. 3 yıl önce binadaki ofislerden birini kiralamışlardır. Burada Leonardo, İtalyan bir elmas tüccarı olarak güven kazanmıştır. Diğer tüccarlarla toplantılar yapmış, küçük pazarlıklar içine girmiş ve kimse şüphelenmemiştir. Harekete geçme zamanı gelince güvenlik kameralarına sahte kasetler yerleştirerek soyguna başlamışlardır. Kasa 10 ayrı güvenlik katmanı ile korunmaktadır. Bunların arasında infrared ısı dedektörleriDoppler radar sistemi, bir manyetik alan, bir sismik sensör ve 100 milyon kombinasyonlu şifresi olan bir kilit vardır. Soygun 100 yılın hırsızlığı olarak nitelendirilir çünkü polis hala hırsızlığın tam olarak nasıl yapıldığını bilememektedir. Suç ortaklarından biri bir torba suç delilini yakmakta başarısız olunca Nortarbartolo yakalanmıştır. 100 milyon değerindeki taşlar asla bulunamamıştır. Notarbartolo Yahudi bir mücevher tüccarının onları hırsızlık için tuttuğunu aslında toplam 20 milyon dolarlık elmas çaldıklarını ve çoğu kasanın da boş olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca kendisi ve çetesinin büyük bir sigorta yolsuzluğu için kullanıldığına inanmaktadır. Polis bu olasılığı reddetmiştir. 

11. UNITED CALIFORNIA BANK SOYGUNU – ABD- 30 MİLYON$ 

30 milyon dolar diğer yüzlerce milyon dolarlık soygunların yanında az gibi görünse de 1972 yılında yapılmış bir soygun olduğu unutulmamalıdır. Bugünün şartlarında 100 milyon dolardan fazla edebildiği hesaplanmıştır. 1970’ler için dünya rekoru niteliğinde bir hırsızlıktır. Amil Dinsio liderliğinde yedi adam California Laguna Niguel’deki bir United California Bank şubesine girerek güvenlikli banka kasalarını yağmalamışlardır. Güvenlikli banka kasalarının kanunu gereği müşteriler içine ne koyduklarını belirtmek zorunda olmadıkları için çaldıkları miktar sadece tahminidir. 

12. SCHIPOL HAVALİMANI SOYGUNU –HOLLANDA – TAHMİNİ 118 MİLYON $ 

Çalınan meblağ tarihteki en yüksek elmas vurgunudur. Çalınan taşlardan çoğu işlenmemiş olduğu için değerini tespit etmek ve izini sürmek bir o kadar imkânsız olmuştur. Böyle büyük bir soygun için hassas planlama ve bu planı mükemmel şekilde uygulamak gerekmektedir ama bu soygun daha çok bir kapkaç şeklinde yapılmıştır. Soygundan iki hafta önce dört kişi Hollanda’nın en büyük havayolu şirketi KLM’ye ait bir kargo kamyonu ve KLM çalışanı üniformaları çalmışlardır. Böylece havalimanının giriş izni gerektiren bölgelerine de girmeleri mümkün olmuştur. 25 Şubat 2005 günü hırsızlar Antwerp’teki depoya götürülmekte olan yüklü miktardaki işlenmemiş elmasları taşıyan KLM kamyonunu gasp etmişlerdir. Görgü şahitlerinin önünde silah soruyla şoför ve korumaları kamyondan indirip, kamyonla beraber kaçmışlardır. Hangi kamyonu kaçırmaları gerektiğini önceden tespit edebilmeleri üzerine polis içeriden bir suç ortakları olduğundan şüphelenmiştir. 

13. BRITISH BANK OF MIDDLE EAST SOYGUNU – LÜBNAN – 25 MİLYON £ 

70’li yıllarda Yaser Arafat’ın liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü Filistin halkı için bir ülke arayışı içindedir. İsrail ile savaşır ve savaşmak için para lazımdır. Lübnan bir iç savaşın ortasındadır ve bu karışıklık esnasında FKÖ sayısı ondan fazla banka soygunu gerçekleştirmiştir. Bu soygunlardan biri de 20 Ocak 1976 günü British Bank of Middle East’ten 25 milyon sterlin değerinde altın, mücevher, hisse senedi ve nakit çalınmıştır. Banka duvarını patlatıp Korsikalı kasa hırsızlarıyla iş birliği yaparak kasayı soymuşlardır.  

14. KNIGHTSBRIDGE GÜVENLİK KASALARI SOYGUNU – İNGİLTERE- 60 MİLYON £ 

Valerio Viccei 1986’da İtalya’dan İngiltere’ye göç etmiştir. İtalya’da elliden fazla silahlı soygun suçundan aranmaktadır. 12 Temmuz 1987’de yanına aldığı bir suç ortağı ile Knightsbridge Güvenlik Kasa şirketine gidip bir kasa kiraladılar. Kasa odasına girmelerine izin verildikten sonra şirket müdürü ve güvenlik görevlilerini etkisiz hale getirdiler. İçerideki kasaları açıp 60 milyon sterlin değerinde olduğu tahmin edilen içeriğini çalmışlardır. Polis hırsızlık olayından bir saat sonra alarma geçmiş bu da hırsızlara kaçmaları için fazlasıyla zaman sağlamıştır. Valerio Latin Amerika’ya kaçarken suç ortağı yakalanmıştır. Sonrasında çok sevdiği arabasını almak için İngiltere’ye geri döndüğü zaman yakalanıp 22 yıla mahkûm olmuştur.  

15. DAR AS SALAAM BANKASI SOYGUNU – IRAK – 252 MİYON $ 

Dar As Salaam bankası çalışanları 12 Temmuz 2017 sabahı işe geldiklerinde kapıları kilitsiz, kasayı ağzına kadar açık ve tüm paranın çalınmış olduğunu görmüşlerdir. Bankanın 3 güvenlik memurunun o tarihte kasada bulunan ve tesadüfen hepsi Amerikan doları olan 252 milyon parayı çalıp kaçtığı tahmin edilmektedir. Güvenlik memurları ülkedeki gayrimeşru milis kuvvetlerden destek aldığı düşünülmüştür. Çünkü Bağdat’ın etrafındaki arama noktalarından bagajında 282 milyon dolar olan bir araba ile kaçmak mümkün olmayabilirdi. Bu suç için bugüne kadar kimse tutuklanmamıştır ve para da bulunamamıştır. 

16. E.G. BÜHRLE FOUNDATION SOYGUNU – ZÜRİH – 163 MİLYON $  

10 Şubat 2008 pazar günü E.G. Bührle Foundation’dan içeri giren üç tane kar maskesi giymiş hırsız tesadüfen dördü de aynı salonda asılı duran bir Cézanne, bir Degas, bir van Gogh ve bir Monet’yi aldıktan sonra bir minibüse atlayıp kaçmışlardır. Gündüz gözüyle ve rahatlıkla yapılan bu soygun bir hafta içinde ikinci sanat hırsızlığını yaşayan İsviçre için şok edici bir haber olmuştur.

17. NAZİLERİN YAPTIĞI SANAT HIRSIZLIKLARI – 1933-1946 -TÜM AVRUPA 

1933’ten II. dünya Savaşı’nın sonuna kadar Nazi rejimi tüm Avrupa’daki sanat eserlerini satmak veya Üçüncü Reich dedikleri kendi ülkelerindeki müzelerde sergilemek üzere yağmalama politikası gütmüşlerdir. Özellikle LuftWaffe-Alman Hava Kuvvetleri’nin başı olan Hermann  Göring’in Holokost kurbanı olan Yahudiler ve başkalarından yüzlerce sanat eseri çalmış olduğu bilinmektedir.

2011 başlarında II. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından çalındığı tahmin edilen yaklaşık 1500 sanat eserine Münih’te bie evde el konulmuştur. Bu el konma 2013 Kasım’ına kadar kamuya duyurulmamıştır. Tamamen ortadan kaybolduğu sanılan Pablo Picasso, Henri Matisse, Marc Chagall, Paul Klee, Max Beckmann ve Emil Nolde’ye ait eserlerin tahmini değerinin 1 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmiştir. Modernist sanat akımına ait eserler Naziler tarafından ‘Alman-olmayan’ veya Yahudi veya Bolşevik olarak değerlendirilerek yasaklanmışlardır. 1694 yapımı The Train isimli filmde Burt Lancaster, savaş sırasında Fransa’da muhafaza edilen fakat Almanlar tarafından yağmalanarak trenle Almanya’ya kaçırılan sanat eserleriyle ilgili gerçek bir hikayeyi canlandırmıştır. 2014 yapımı The Monuments Men isimli filmde ise George Clooney, benzer bir gerçek hikayenin başrolünü oynamıştır.

18. VAN GOGH MÜZESİ HIRSIZLIĞI  

7 Aralık 2002’de Amsterdam Van Gogh Müzesi’nden çalınan iki eser 30 Eylül 2016’da İtalya Napoli’de bir çiftlikte saklanmış olarak bulunmuştur. Polisin uyuşturucu kaçakçılarını takip ederken tesadüf ettiği eserler müzeden gece vakti çalınmışlardır. Eserler dünyanın her yerinde en çok aranan sanat eserleri olarak nitelendirilmişlerdir. Bunlar van Gogh tarafından 1882’de yapılmış olan Fırtınalı Havada Scheveningen Sahili ve 1884-85 yılları arasında yaptığı eser olan Neunen’deki Reform Kilisesinden Çıkış tablolarıdır. 

 

 

TARİHTEKİ “TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİMİN HAKKINI ÇALAN” HIRSIZLAR

0

Önnot: Bu yazıda asıl görevi ülkelerini yönetmek ve halklarını daha ileri götürmek ama sonları adi bir hırsız olmaktan ileri gidemeyen hırsızlar yer alacaktır. Fakat hırsızlık denince akla maddi değeri olan şeyleri çalmak gelmektedir. O yüzden bu yazıdaki tüm isimler maalesef politiktir. Zira Hitler gibi kuşakların hayatlarını ve geleceklerini çalan asker ya da politikacı diktatörler hiçbir zaman hırsız damgası yememişlerdir. Tarih onlara başka ve daha ağır damgalarla yaftalayacaktır. 

Bu başlığı elbette ki tarihteki hırsız ve hırsızlıkları araştırırken kullandığım internet kaynaklarından çevirmedim. Aslında bu kategoride yer vereceğim hırsızlar ve hırsızlıklar internet kaynaklarındaki diğerleriyle bir arada alt alta yer alıyordu. Ama ben aksine onlara kendi kategorilerini açmak istedim. Çünkü hırsızlık toplum içinde ayıp ve kanunlar nezdinde suç da olsa akıllı, centilmen veya kibar hırsız gibi deyimlerle sevimli hale getirilen kurgu dünyasının hırsızlarını ilgiyle izler ve okuruz. Örneğin inanılmaz değerde bir elmas gerdanlığın yüzyıllar boyunca kim bilir kimlerden sömürdüğü paralarla satın almış Rus hanedanı Romanoff’lardan çalınıp satıldıktan sonra o parayla sefasının sürülmesini anlatan bir film izlerken kendimiz sefa sürüyormuşuz gibi eğlenebiliriz.  

Gerçi hırsızlığın en zor yanı çalmak değil çaldıktan sonra o çalabildiklerinizi saklamak ve yakalanmamak gibi görünüyor. O yüzden çoğu sevimli ve akıllı hırsızlık hikayelerinin sonu “Kanun namına teslim ol, etrafın sarıldı!” cümlesi ile biter. Burada hırsız bir müze, banka ya da soylu bir aileden de çalıyor olsa çaldığı şeyin mutlaka sigortası vardır. Olan sigorta şirketine olur ve kimsenin canı yanmaz. 

Bir ülkenin halkına onlara hizmet etmek vaadi ile başa seçilip sonra bu hizmet için sahip olduğu en yüce değerler adına yemin ettikten sonra, halktan, aslında zengin halktan değil, tam da tüyü bitmemiş yetimin rızkından çalmak olayı tek bir “hırsızlık” kelimesi ile açıklanabilecek kadar basit midir? 

Fakat başlık atarken başka kelimeler kullanamadığım (ve terbiyem müsaade etmediği için) bu ülkelerini yönetirken halk için ülke için, ülkenin çocuklarının geleceği için harcanması gereken parayı kendi kişisel hırsları adına zimmetine geçirip milyarlarca dolarları elde ettikten sonra bile ölüm denen mutlak sonun elinden kurtulamayan bu insanlık dışı kişilere de hırsız demek zorunda kalıyoruz. 

Belki de bu “adi hırsız” kelimesi, olmak için çok çaba harcadıkları general, devlet başkanı, cumhurbaşkanı gibi devletin en büyük rütbesine erişmiş bu insanlara layıkıyla verilebilecek en güzel unvandır. Yeni nesillerin onların sadece basit birer hırsız olduğunu unutmaması ve unutturmaması için… 

1. FERDINAND MARCOS – FİLİPİNLER ESKİ CUMHURBAŞKANI (5-10 MİLYAR DOLAR) 

Filipinler eski Cumhurbaşkanı Ferdinand Marcos’un  devlet kredilerinden, rüşvetten, zimmete para geçirmekten, özel şirketleri kendi hesabına satın almaktan ve direkt hırsızlıktan dolayı 5 ila 10 milyar dolar arasında çaldığı tahmin edilmektedir. Bu paralar yabancı banka hesaplarına yatmış veya ABD’de gayrimenkule yatırılmıştır. Marcos büyük halk ayaklanmaları sonucu devrilmiş ve Hawai’de  sürgünde iken ölmüştür. Yetkililer çalınan meblağdan 4 milyar dolar kadarını bulabilmişlerdir. 

2. SADDAMHÜSEYİN – IRAK DEVLET BAŞKANI BAĞDAT MEKEZ BANKASI (1 MİLYAR DOLAR) 

Tarihte tek bankadan yapılmış en büyük soygun 18 Mart 2003’te, koalisyon güçlerinin işgalinden bir gün önce Irak’ta gerçekleşti. Yönetimde olduğu 24 yıl boyunca ülkeyi kendi derebeyliği gibi gören Saddam Hüseyin Amerikan ve İngiliz birliklerinden oluşan koalisyon kuvvetlerinin ülkeye girmesinden bir gün önce oğullarından Kusay’a elle yazılı bir evrakla Irak Merkez Bankası’ndaki tüm parayı çekmesini emretmiştir. 100 dolarlık banknotlardan oluşan yaklaşık 1 milyar doları özel kutulara yükleyerek bankadan almıştır. 22 Temmuz 2003’te da iki oğlu da öldürüldükten ve bu 1 milyar doların 650 milyon dolarlık kısmı saraylarından birinde duvarda gizli olarak Amerikan birliklerince tespit edildikten sonra Saddam Hüseyin’in kendisi 13 Aralık 2003’te yakalandı. 30 Aralık 2006’da Kurban Bayramı’nın ilk gününde asılarak idam edilmiştir. Tüm bunlara rağmen 1 milyar doların kayıp olan 350 milyon dolarlık kısmı asla bulunamamıştır.

3. JEAN-CLAUDEDUVALIER –HAİTİ ESKİ CUMHURBAŞKANI (BİLİNMİYOR)

Baby Doc” lakaplı Jean-Claude Duvalier, Dünya Bankası verilerine göre bu küçük ve fakir ülkenin başında kaldığı sürece her yıl gayri safi milli hasılanın %1,7 ila %4,5’ini çalmıştır. 1986’da yönetimden inerek Fransa’ya kaçmış ve 2014’te hayatını kaybetmiştir. 

4. DANETETE -NİJERYA ESKİ PERTOL BAKANI (NİJERYA PETROL SAHASI HIRSIZLIĞI) (1.1 MİLYAR DOLAR)

2011’de Nijerya’da Nijer Deltası’nın 150 kilometre açığında bulunan ve OPL-245 olarak bilinen petrol sahasının satışında yapılan rüşvet ve dolandırıcılık olayıdır. Eni ve Shell petrol şirketleri, “OPL 245” off-shore petrol sahasını 1993-1998 yılları arasında Nijerya Petrol Bakanı olan Dan Etete’ye ait olan Paravan şirket Malabu Oil&Gas şirketiyle ortak olarak 1.3 milyar dolara satın almışlardı. Bu satış, petrol sektöründe görülen en büyük yolsuzluk skandalına yol açmıştı. İddialara göre satış fiyatının 1.1 milyar doları temsilcilere ve aracılara verildi. 2018 yılında açılan dava sonucu görülen mahkemenin yargıcı Shell yetkililerinin, Etete’nin paranın bir kısmını kendine alıp bir kısmını da sahayı mülkiyetine geçirmesine yardım eden Nijeryalı siyasetçilere dağıtacağını bildiklerini söylemiştir.

5. GENERAL SANİ ABACHA – NİJERYA DEVLET BAŞKANI (3 İLA 5 MİLYAR DOLAR)

1998’de kalp krizinden öldüğünde General Sani Abacha’nın Nijerya’daki 5 yıllık hükümdarlığı süresince 3 ila 5 milyar dolar para çaldığı rapor edilmiştir. Milli güvenlik projelerini bahane ederek Nijerya Merkez Bankası’ndan on milyonlarca dolar nakdi hesabına geçirmiştir. Nijeryalı yetkililer izini sürerek bu paranın küçük bir kısmını geri almayı başarmışlardır fakat büyük kısmı General tarafından paravan şirketler kullanılarak yurt dışı bankalarda muhafaza edildiği için o kısma erişememişlerdir. 

 

Tilda ve Diğerleri: Bangkok’ta Kalmak İsteyeceğiniz Son Yer: Bangkok Hilton | 27

One night in Bangkok and the tough guys tumble
Can’t be too careful with your company
I can feel the devil walking next to me

/ Bangkok’ta bir gece sert adamları bitirirse

Yanında kim var diye dikkat edemezse

Şeytanın yanımda yürüdüğünü hissedebiliyorum meğerse

Murray Head

 

Previously on Tilda ve Diğerleri:

İstanbul’un ve dahi Türkiye’nin ilk Ermeni kadın dedektifi Tilda Ahırkapı, can düşmanı 8 Oktan Necla’nın dark web’de başına ödül koyması yüzünden Türkiye’yi terk etmişti. Kaptan Barbaros Hayrettinoğlu komutasındaki CEMRE-1 isimli kuru yük gemisiyle yaptığı kaçak yolculuk sonucu Hindistan’a ulaştı. Orada Tilda ve diğerlerini Hintli dedektif Vish Puri karşıladı ve misafir etti. 8 Oktan Necla’nın adamlarını yeterince yanılttıklarını düşünerek Delhi’den İstanbul’a gitmek üzere bindikleri uçak korsanlarca kaçırıldı. Bunun üzerine arkadaşı Tijen Hanım Tilda’ya sormadan edemedi. “Dark web’den tehdit edildiğin o sabah sağından mı kalkmıştın solundan mı, hatırlıyor musun kuzum?”

Dedektif Vish Puri Tilda’ya 8 Oktan Necla’nın tehdidinden korkmasının yersiz olduğunu anlatmaya çalıştı.

“Anladığım kadarıyla can düşmanınız 8 Oktan Necla isimli bir kadından Bangkok hapishanelerinde asılmanız gibi bir tehdit geldi. Bunun gerçekleşmesi için öncelikle Bangkok’ta olmanız lazım bu bir. Orada bir suç işlememiz ya da suça iştirak etmeniz lazım bu iki. Sonra tutuklanıp bir hapishaneye düşmeniz lazım bu da üç.”

Korsanların kaçırdığı uçak Uzakdoğu’da onca şehir varken Bangkok’a indirilmişti. Bu da Tilda’nın hali hazırda Vish Puri’nin saydığı şartlardan birincisini yerine getirdiği anlamına geliyordu.

***

Bang Kwan Merkez Hapishanesi’nde:

Hapishanenin kadınlar koğuşu yıllardır kapalıydı. Ama Tilda’yı yine de buraya getirmeyi tercih etmişlerdi. Duvarlarından su sızan pis ve karanlık bu yerde Tilda yere çökmüş, başını da ellerinin arasına almış kara kara düşünmekteydi. Daha 5-6 saat önce Delhi’den uçağa binmiş ve o çok sevdiği şehrine, İstanbul’una kavuşmak üzere yola çıkmışken, bu Allah’ın cezası hapishaneye nasıl düşmüştü?

Vish Puri’nin üç öngörüsünden Bangkok’a gelmeyi tamamlamıştı. Diğer ikisinden burada suç işlemek ya da suça iştirak etmeyi atlamıştı ama ne yazık ki bir hapishaneye düşmek kısmının tam ortasındaydı.

***

Tilda, en yakın dostu ve makyözü Tijen Hanım, Tilda’nın yüzünden polislikten açığa alınmış olan Komiser Okan, Hintli dedektif Vish Puri, hacker Siber Can ve erkek arkadaşı Adonis Kazım Bangkok Suvarnabhumi Havalimanı’na inen uçakta hava korsanları tarafından rehin alınmışlardı. Fakat korsanların bilmediği şey, müthiş bir hacker olan Siber Can’ın uçak alçak irtifada iken ulaşabildiği tüm polis teşkilatlarına haber uçurabilmeyi başarmış olmasıydı.

Havalimanında korsanları Hindistan Hava Kuvvetleri özel birimi, Tayland’da resmi görevli bir Türk asker timi ve Tayland Havalimanı polis gücü karşıladılar. Uçakta İnterpol tarafından aranan Hindistan’ın bir numaralı tetikçisi Oskar Patel ile iş birliği yapan Komiser Okan, dışarıdaki polis ve asker gücü ile Siber Can vasıtasıyla iletişim kurabilince hava korsanlarını kıskıvrak yakaladılar. Bu arada Komiser Okan silahından faydalanarak iş birliği yaptığı tetikçiyi de yakalatmayı başarmıştı.

Tayland Havalimanı polis gücü diğer rehinelerle birlikte Tilda ve arkadaşlarını da araçlara bindirip önce devlet bir hastanesine götürdüler. Orada doktor kontrolünden geçtikten sonra misafir edilecekleri binaya doğru yola çıkmak için tekrar araçlara dağıtıldılar. Herkesin bindiği araçta yer kalmayınca Tilda’yı en arkada bekleyen araca bindirdiklerinde Tilda dahil hiç kimsenin aklına kötü bir şey gelmedi. Fakat Tilda’nın içinde bulunduğu araç polis eskortuyla yolculuk eden konvoydan ayrıldığında genç dedektif şüphelenmekte gecikmedi. “Beni nereye götürüyorsunuz?” diye sorduğunda polislerin kahkahalarla verdiği cevap ilginçti:

“Bangkok Hilton’a madam!”

***

Bang Kwan Merkez Hapishanesi diğer adıyla Bangkok Hilton’da:

Tilda polisin verdiği cevap üzerine Vietnam’ın Hanoi şehrindeki Hoa Lo Hapishanesi’ne Amerikan askerleri tarafından ‘Hanoi Hilton’ dendiğini hatırladı. O anda büyük bir aydınlanma yaşadıysa da etrafında ne sesini duyurabileceği kimsesi ne de yardım istemek için elinde bir telefonu vardı. Arka koltukta ızbandut gibi iki Tayland polisin arasına oturttukları için kapıları açıp da arabadan atlayamazdı. Anlaşılan yanıltabildiğini sandığı 8 Oktan Necla’nın adamları ellerini Bangkok’a kadar uzatmış ve Tilda’nın başına konan ödül karşılığında Tayland polisinin bir kısmını satın almayı başarmışlardı. Tilda yıllardır kullanılmayan bu terk edilmiş kadınlar koğuşunun tüm kapıları demirden, kilitleri asma kilit olan hiç kamerası olmadığı gibi teknolojiyle de yakından uzaktan alakası olmayan binasında kaderiyle ve lağım fareleri ile baş başa kalmıştı.

***

Bangkok Türkiye Büyükelçiliği’nde:

“Kilitleri uzaktan kumanda edemiyor muymuşuz?” diye sordu Tijen Hanım, Siber Can’la komiser Okan’ın lafının arasına girerek.

“Asma kilitleri mi?” diyerek sinirli sinirli güldü Siber Can. “Kolları olan ve demir makası kullanabilen drone var mı acaba bir sorun bakalım?”

“Tünel kazalım!”

“Ocean’s Eleven filminde miyiz Tijen Hanım? Hem hapishane nehir kıyısında. Tünel kazsak bile sularla dolar hemen.”

“Kraliyet polis müdürü ile görüşmek isteyelim. İçeri girelim. Tilda’yla görüşme talep edelim. Kaçırdılar kızı yahu! Bir şeyler yapalım!” diye ağlamaya başladı Tijen Hanım.

Komiser Okan Tijen Hanım’ı sakinleştirmeye çalışırken açıkladı. “Resmi nedenlerle içeride tutuyorlar. 8 Oktan Necla’nın hacker’larının biz uçaktayken elleri armut toplamamış. Tilda’yı İnterpol’ün arananlar listesine sokmuşlar bir şekilde. Yüksek meblağlarda vergi kaçakçılığı ile uluslararası bir taşımacılık gemisinde kaçak yolculuk yapmaktan aranıyor. Adamlar mahkeme yapacağız diyorlar. Mahkemeye kadar gözetim altına aldık diyorlar. Elimiz kolumuz bağlı.”

“Ama neden o Allah’ın belası terk edilmiş binada tuttuklarını söylemiyorlar değil mi!”

“Yabancı bir ülkedeyiz Tijen Hanımcığım. Canımız istedi hapishanenin kadınlar bölümünü devreye soktuk diyorlar. Karşı argüman üretecek pozisyonda değiliz maalesef.”

“O zaman pozisyonumuzu değiştiririz!” dedi Siber Can. Gözleri parlıyordu.

“Nasıl yani?”

“Yürüyün benim bir fikrim var.”

 

Bang Kwan Merkez Hapishanesi diğer adıyla Bangkok Hilton’da:

“İnsan beyni karanlık ve açlığa maruz kalınca neden böyle şeyler düşünür ki?” diye geçirdi içinden Tilda. İf Şatosu’nu merak ediyordu şimdi. Yazar Alexander Dumas’nın Monte Kristo Kontu romanının kahramanı olan Edmond Dantes’nin haksız yere hapsedildiği hapishaneyi. Karanlıkta aç biilaç düşününce insanın aklına gelen ne çok hapishane filmi vardı değil mi? Henri Charrière, Fransız Guyanası’nda bulunan Şeytan Adası’ndaki hapishaneden nasıl kaçtığını anlatmıştı Papillon isimli romanında. Fakat filmi ve filmde iki mahkûmu canlandıran Steve Mcqueen ve Dustin Hoffman daha çok kazınmıştı herkesin hafızasına. Şeytan isimli bir adada bile olsalar en azından denize atlayıp kaçmak ya da ölümüne yüzmek ihtimalleri vardı o mahpusların. Tilda’nın içinde bulunduğu terk edilmiş kadınlar hapishanesi Çao Phraya nehrinin kenarında idi ama dışarıya hiç penceresi olmayan bu mekândan kaçarak nehre ulaşması imkânsızdı.

80’li yıllardan kalma One Night in Bangkok şarkısı dönmeye başladı sonra kafasında kırık plak gibi. “Hay ben böyle şansın!” diye savurdu küfrü Tilda. “Ne işin vardı dedektiflikle filan. Oturup evde baklanı yeseydin ya!”*

 

Shangi-La Otel odası, Bangkok:

Masaya yatırılmış Bang Gwan hapishanesi binasının şeması üzerinden düşünerek kafasını kaşıyan Siber Can ağzındaki baklayı çıkardı. “Bana tek gereken içeriye yemek götüren görevlilere ulaşabilmek. Sadece Tilda’ya minik bir verici çip ulaştırabilirsek bu iş tamamdır.”

“Emin misin? Bu kadar basit mi yani?” diye kaygıyla sordu Komiser Okan.

“Şu çıkmaz durumumuzda daha iyi bir planın var mı?”

Komiser başını öne eğdi. Maalesef yoktu.

 

Bang Kwan Merkez Hapishanesi diğer adıyla Bangkok Hilton’da:

Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma!

Böyle yazmıştı Sabahattin Ali Sinop Cezaevi’nde yatarken. Hani aynalı bir komodin ve yatağın bulunduğu hücresinde resmi ve bu şiiri ve şairin fotoğrafı asılıdır ya. Hani yıllarca insanlara eziyet çektiren binaları sonradan müze yaparlar da ağzında sakız çiğneyerek gençler hiçbir şey bilmeden hissetmeden selfie çeker gezerken.

Hani Göklerde kartal gibiydim, kanatlarımdan vuruldum diye başlar Sabahattin Ali ‘Hapishane Şarkıları’ isimli şiirlerinden ilkine. Sonra beşinci şiire şu satırları yazar ki Edip Akbayram’ın sesinden bilir herkes.

Ağladığın duyulmasın, aldırma gönül aldırma!

Neredeeen nereye geldik! Şu başrolünde Clint Eastwood’un oynadığı, isminde kaçış olan meşhur film neydi? Hah! Alkatraz’dan Kaçış. San Fransisco Körfezi’ndeki meşhur adadan kaçtığını iddia eden mahkûmlar vardı ama bir de hiç kimsenin kaçamadığını iddia eden hapishane yönetimi.

Tüm bunları düşünürken Tilda’nın açlıktan ve susuzluktan başı dönmeye başlamıştı. Bu sefer de aklına Spielberg’in Güneş İmparatorluğu filmi geldi. Filmde 13 yaşındaki  Christian Bale, Shanghai şehri 1941’de Japonlar tarafından işgal edildiği zaman toplama kampına düşen bir İngiliz çocuğu canlandırmıştı. Kamptaki doktorun tavsiyesi üzerine ölmemelerine yetecek kadar verdikleri yemeklerden çıkan kurtçukları yemişti protein ihtiyacını karşılamak için.

Tilda ne kadar zamandır nemli ve soğuk zeminde uzanıyordu bilmiyordu. “Ölmemek için kurtçukları ya da çıtır çıtır seslerini duyduğu farecikleri yemek mi?!” diye düşündü. Bomboş olsa da midesi bulandı. Midesindeki son safra suyunu da oracığa kustu.

Asla kaçamayacağı için hep kaçış hikayeleri geliyordu aklına. Escape at Dannemora’da iki mahkûm, kadın gardiyanın dışarıdan yardımı ile hapishanenin altını aletlerle boydan boya delip geçerek kaçıyorlardı. Üstelik gerçek bir hikayeydi bu. Sonu mutlu bitmiyordu tıpkı Tilda’nın hikayesi gibi. Eğer 8 Oktan Necla’nın istediği gibi tavandan sarkan demirlere asıp öldürmeyeceklerse, bir iki gün içinde açlık ve susuzluktan ölüp gidecekti zaten.

Tam kendinden geçmek üzereyken üç gündür hiç açılıp kapanmayan kapıda bir tıkırtı duydu. Plastik bir tepside bir bulamaç ve karton bir bardağın dibinde bir parmak kadar su vardı. Bunların yanında da bir adet Nestle gofret. Yemek diye iğrenç bir bulamaç veren zihniyet gofreti niye vermişti ki?

Gözleri alacakaranlığa alıştığı için gofreti eline aldı, evirdi çevirdi. Sonra arkasında diğer yazılardan farklı bir şey gördü.

BUNU YEME

Gofreti elinden fırlattı. Bulamacı kokladı. Yenecek gibi değildi. Bir parmak suyu bir yudumda içti.

Gofretin zehirli olabileceği ya da patlayabileceği gelmişti aklına ilk olarak. Fakat o bir yudum su hücrelerindeki oksijenin glikozla reaksiyona girmesini sağlamış olmalıydı. “Buradaki gardiyanlar gofretin üzerine nasıl Türkçe yazabilirler ki?” diye düşünmeye başladı. Fazla düşünmesine gerek kalmadı. Büyük bir gümbürtü koptu.

 

Çao Phraya Nehri’nin Bang Kwan diğer adıyla Bangkok Hilton hapishanesine bakan kıyısında:

Hapishanenin nehre bakan duvarına dev kancalarla zapt edilmiş iki zincir, gemileri nehirden geçiren güçlü kılavuz tekneye bağlanmıştı. Siber Can’ın işareti ile kılavuz tekne zincirleri asıldığı anda hapishanenin nehre bakan duvarı yerle bir oldu. Duvarın iki yanında siyah Ninja kıyafetine benzer kıyafetleri ve ekipmanları ile beklemekte olan Adonis Kazım ve Komiser Okan hapishanenin yıkık duvarından içeri daldılar. Ellerindeki kocaman duvar delici aletle iki iç duvarı daha deldiler. Tilda’yı gümbürtü seslerinden ürkmüş, hapishane hücresinin bir köşesine sinmiş ve çığlık çığlığa ağlarken buldular. Komiser Okan üç gündür açlık ve susuzluktan kuş kadar kalmış olan genç kadını kucağına aldı. Adonis Kazım’la beraber duvarı yıkan zincirlerini atmış kılavuz gemisine bindiler.

Onlar gemiye bindikleri anda Bang Kwan Hapishanesi’nin yıllardır kapalı olan kadınlar koğuşu inanılmaz bir patlamayla yerle bir oldu. Kaptan tam zamanında tekneyi kıyıdan açığa almıştı. Binadan kopan parçalar arkalarından nehre düşse de kılavuz tekneye çarpmayı başaramadılar.

“Vay vay vaaay! 8 Oktan Necla!” dedi Komiser Okan. Demek onun B planı da buymuş. Tilda’yı asmak yerine Bangkok hapishanelerinde havaya uçuracakmış şerefsiz kadın!”

***

Siber Can Tilda’yı kurtarmak amaçlı B planını yaparken şöyle düşünmüştü: Nehir kenarındaki hapishaneye Ocean’s Eleven filmindeki gibi tünel kazamazlardı. Peki, gölgesinden daha hızlı silah çeken kovboy namlı Red Kit’in sürekli yakalayıp hapse attığı ama her seferinde hapisten kaçmayı başaran Daltonlar Kardeşler’in kaçış hikayelerini de mi bilmiyorlardı? Dünyanın ilk ve en kolay hapishaneden kaçma yolu, içerde yatan kişinin yattığı yerin duvarının dışarıdaki elemanları tarafından beygir gücü ile yıkılmasıydı!

Tilda’yı son teknolojiyle korunan bir hapishaneye koymamalarının sebebini şimdi anlamıştı Siber Can. Hacker’lık yetenekleri ile tüm kapı, pencere, kamera, çalışan kayıtları ve kimlikleri gibi şeylere erişebileceğini tahmin etmişti 8 Oktan Necla. Ancak bu kadar sıradan kara düzen bir binaya bir hacker olarak asla erişemezdi. Ne var ki saf kötülükten ibaret olan kadın, Siber Can’ın içindeki sayfalarca çizgi-roman okumuş ve saatlerce çizgi-film izlemiş çocuk ruhunu hesaba katmamıştı. Teknolojik olarak erişilemeyen bir binaya kaba kuvvetle pekâlâ erişilebilirdi.

Tabii ki önce Tilda’nın binanın neresinde olduğunu tespit etmeleri gerekiyordu. Bunun için de üç gündür aç susuz bırakılan kadına ölmeyecek kadar yiyecek götürülmesini sağlamaları ve yiyecek götüren gardiyana rüşvet karşılığı, içine yer belirleyici minnacık bir çip yerleştirdikleri gofreti Tilda’ya vermesini sağlamaları gerekti. Gofretin üzerine de BUNU YEME yazdıktan sonra da gerisi, Tilda’nın o küçücük yazıyı görüp okuyup gofreti yememesi için dua etmelerine kalmıştı.

 

Pattaya açıkları, Tayland Körfezi:

Kılavuz tekne HOANG PUONG isimli genel yük gemisi ile buluştuğunda Tilda hâlâ baygındı. Tijen hanım ve kediler ve İstanbul’a gitmeyi beklerken Bangkok’ta bu olmadık maceraya atılan Vish Puri de dahil olmak üzere teknedeki diğer yolcular yük gemisine aktarılırken Tilda serumla besleniyordu ve hâlâ baygındı.

Genel yük gemisi Tayland Körfezi’ni terk edip Singapur açıklarından dolanıp Hint Okyanusu’na açıldığı zaman gemiye binmelerinin üzerinden üç gün geçmişti. Tilda nihayet ayıldı.

Karşısında gördüğü ilk yüzün kime ait olduğunu algılayabilmesi bir-iki saniyesini aldı.

“Barbaros Kaptan!”

Boğazı susuzluktan tahriş olmuş Tilda, bunu bağırabildikten sonra öksürüğe boğuldu.

“Sakin olun Tilda Hanım. Evet gözlerinize inanamadınız ama yine ben! İlk seferde yaptığım hataları size affettirmek isterim. Hem zaten Avrupa kıtasından benim yüzümden ayrılmadınız mı? Ve ben sizi Hindistan’da indirmeseydim bir şekilde Bangkok hapishanelerine düşmeyecektiniz muhtemelen. O yüzden Siber Can’dan gelen buralardan kaçabilmeniz için yardım isteyen mesaja hemen cevap verdim ve rotamı değiştirip sizi almaya geldim. Ne güzel değil mi?”

Tilda öksürük krizini atlattı. Baş ucunda bekleyen ve dedektif kadının bu haline çok üzülmüş olan Vish Puri’nin elini tutarak gülümsemeye çalıştı. Bu “Merak etmeyin, Bangkok hapishanelerinde asılmadım veya açlık ve susuzluktan ölmedim…” demekti. “Henüz ölmedim ya! 8 Oktan Necla’nın başlattığı oyunda ona göstereceğim son bir kozum daha olmalı.” diye düşündükten sonra gemi doktorunun serumun içine kattığı antialerjik iğne sebebiyle huzursuz bir uykuya daha daldı.

 

*Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun Geceler isimli gösterisinin ilk skecinde Metin Akpınar’ın çapkınlığa çıktığından pişman olduğunu belirtir cümle: “Ulan evdeki karı esmer buradaki karı esmer hiç olmazsa oturur evdeki baklamı yerdim!”

Beni Güzel Hatırla | 1

BİRİNCİ BÖLÜM

Anahtarıyla açtığı kapıdan girdi evine. Zile basmış, bir dakika kadar beklemişti açılmasını. Şimdi holde dikilirken mutfaktan ya da başka odadan gelecek herhangi bir sesi beklediği gibi. Oysa üç yıldır yalnız yaşıyordu bu evde. Üç yıldır kapısını hep kendisi açmıştı.

Bu akşam bir şeylerin farklı olacağını düşünmüştü.

Kendi zevkiyle, içine sinerek döşediği salonuna geldiğinde ani ve umutlu bir heyecan doldurdu yüreğini. Masasında şık bir sofra bekliyordu onu. Bol yeşillikli mevsim salata, zeytinyağlı yaprak sarma, fıstıklı helva, kırmızı şarap…

Yine aniden ve büyük bir hüsran kapladı bu kez kalbini. Bütün hazırlıkların zevkine ve damak tadına uygun yapıldığı sofrada tek bir servis vardı.

Geniş servis tabağının üstündeki kapağı kaldırmadan da ana yemeği tahmin edebiliyordu. Karmakarışık duygularla ve derinlerden gelen bir parça öfkeyle oturdu masaya. Kadehinde hazır bekleyen koyu kırmızı içeceğine baktı. Birkaç aydır hissetmeye başladığı ağır suçluluk duygusu şu anda yaşadığı hezimetin verdiği kızgınlığı bastırıyordu.

Rahatsızlık veren bütün duygularından kurtulmak istermiş gibi büyük bir yudum şarap içti.

Kim demiş, ‘balıkla kırmızı şarap içilmez,’ diye? Onun vazgeçilmez zevkiydi bu tatlar.

Karşısındaki boş sandalyeye bakıyordu bomboş gözlerle. Yüreğinde çoktandır var olan ezici eksiklik duygusu umutsuz bir boşluğa sebep oluyordu. İlk ne zaman fark etmişti hatırlamıyordu ama bu yabancı duygunun gün ve gün çoğalarak büyüdüğünü biliyordu. Büyümekle kalmıyor, bütün yaşama zevkini elinden alıyordu sanki.

Şarabın yoğun buruk aromasında gizlenmiş acı tat boğazını yakıyordu.

 

Servisin kapağını kaldırdı. Beklediği gibi, büyük bir levrek balığı kiraz domatesler ve limon dilimleri eşliğinde fırınlanmış, azami biz özenle servis edilmişti. Yemeğin sıcak buğusunda yükselen nefis kokuyu içine çekti. Kusursuz sofrasının mimarı birkaç dakika öncesine kadar burada olmalıydı.

Şarabından bir yudum daha içti.

Şimdi kalkıp dolu bir ümitle ve çocukça bir coşkuyla odalara bakmak için koşardı, yıllardır evinde görmek istediği balık sofrasında, şarap kadehinin altına yerleştirilmiş küçük beyaz kartı görmemiş olsaydı eğer.

***

 

Başkomiser Hakkı Turan, şık balık sofrasının hemen önünde sırt üstü yatan cesede dikkatlice baktı. Adamın ağzından boşaldığı belli olan kan buz mavisi gömleğinde lekeler oluşturmuştu. Cesedin yüzü şişmiş, ten rengi, yaşlı polisin daha önce karşılaşmadığı farklı bir görünüm almaya başlamıştı.

“Gelmişsin Amirim.”

Çoktan işinin başına geçmiş olan Olay Yeri İnceleme Ekibinin Şefi Hakan Komiserdi yaklaşan. Hakkı Paşa kuşkulu kuşkulu sordu.

“Kalp krizi olmadığından emin misiniz Hakan?”

“Sıkı polis olduğunu duymuştum da serde doktorluk olduğunu bilmiyordum Hakkı Paşam.”

Arkadan yükselen alaylı sesle döndü iki arkadaş. Ceset için gelen doktor salon kapısında durmuş, büyük bir parça kâğıt havluyla ellerini kurulamakla meşguldü.

“Ooo Mehmet Hocam, siz de mi buradaydınız?”

Kırklı yaşlarının başlarında ve iyi bir görünüme sahip doktor lakayt şekilde güldü.

“Allah’tan ambulans görevlisi, tecrübeli Başkomiserimiz gibi önyargılı biri değilmiş. Maktulün durumundaki olağanüstü hali fark etmiş ve şüphelerini polisle paylaşmış.”

Hakkı Paşa cesede dönerken doktor yanlarına gelmiş ve anlatmaya devam ediyordu.

“Fikrimce sofrada oturuyordu. Kalkmış, belki rahatsızlandığı için. Fazla ilerleyemeden yüz üstü düşmüş, öylece kalmış. Halıda kan ve başka ifrazat kalıntıları var. Adamı ilk bulanlar, oğlu ve eve çağrılan polis memuru yardım etmek  amacıyla sırt üstü çevirmişler. Ne var ki onlar geldiğinde yapacak bir şey kalmamış. Çok hızlı bir şekilde ölmüş. Tahmini ölüm saati 18.30, 19.00.  İki saat, belki de daha az zaman geçmiş olmasına rağmen ten rengindeki dönüşümün şimdiden başladığını fark edebilirsiniz. Vücudunda şişlikler oluşmuş ve dudaklarında aşırı morarmalar var. Azımsanmayacak miktarda kan kusmuş. Bu durum ciğerlerinde oluşan büyük hasarı gösteriyor. Dediğiniz gibi Hakkı Paşam, ölüm sebebi ani gelen bir kalp krizi olabilir ama krize sebep olan şey kesinlikle güçlü bir zehir.”

“Zehir mi?”

Doktor kendinden son derece emin devam etti.

“Maktul zehirlenmiş. Otopsiden sonra daha net bir açıklama yapabilirim, ancak zehir konusunda şüphem yok.”

Tan konuşulanları dinlerken, masanın kenarına, servisten uzakta bırakılmış boş şarap kadehine ya da hiç bozulmamış balığa bakmıyordu. Kırmızı şarap şişesinin hemen dibinde duran not aslında olay yerinde bu gece yaşanılan her şeyi özetlemeye yetiyordu.

“Yalnız yemeğe hazırlanıyormuş,” dedi. “Balığa hiç dokunmamış ama en az bir bardak şarap içmiş. Bu not, bir veda gibi. Belki de intihar etti.”

Üç adam aynı noktaya, masadaki nota baktılar. Doktor acı acı gülümsedi.

“Planlamadan, yani aniden gelişen ruh haliyle intihar eden insanlar ateşli silah, evde buldukları ilaçları ya da kesici aletleri kullanırlar. Planlı gerçekleştirilen intiharların öncesinde ise ciddi araştırmalar vardır. Bu ikinci sıradaki insanların büyük yüzdesinin asıl amacı ölmek değil, dikkat çekmektir. Bizim olayımız ise her iki durumdan da hayli farklı. Tahminim beni yanıltmıyorsa kısa sürede etki gösteren güçlü bir zehir. Kolay elde edilecek bir madde olmamalı. Ve böyle bir şeyle ölmek istemezsin Komiser, inan bana.”

Polisler yüzlerinde benzer tatsız ifadelerle maktule dönerlerken, Doktor gözlerini masadan ayırmadan devam etti.

“Tercih ettiği şarap, türünün en sert olanıdır. Balık için uygun bir içecek değil ama zehrin kötü tadını saklamak amaçlı mükemmel bir  seçim. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim. Bir  balıksever olarak itiraf etmeliyim ki, böylesi tatmin edici bir servisi en lüks restoranlarda bile zor bulursun. Hatun her şekilde işini biliyormuş.”

Bir süredir elinde tuttuğu sigara paketini salladı hafifçe.

“Ben artık gidiyorum beyler. Sizlere kolay gelsin.”

Hakkı Paşa, Doktorun vedasına aldırmadan Hakan’a sordu.

“Neden ‘hatun’ dedi?”

Bulgularını paylaşma sırası Olay Yeri Şefine gelmişti. Anlatmaya başladı.

“Evde detaylı temizlik yapılmış. En küçük bir çöp bile bulamadık. İntihar etmeden önce böylesi fazla abartılı geldi bana. En azından zehrin ambalajı ortalarda olmalıydı diye düşünüyoruz. Bir küçük şişe ya da başka bir şey yok. Bununla birlikte mutfak zemininde iki tel sac bulduk. Hazırlığı yapan kişinin bir kadın olduğunu sanıyoruz.”

“Birlikte yemek için buluştular, adamı zehirledi, kendi servisini topladı, ortalığı temizledi, olaya intihar süsü vermek için notu bıraktı ve gitti, öyle mi?”

Bu akşam işlenen cinayetin muhtemel senaryosunu kısaca özetleyen ağabeyinin yanına gelmişti Mete. Elini adamın omuzuna koydu.

“Maktul oğlunu bekliyormuş. Özel bir yemek söz konusu olamaz yani. Ayrıca komşuları, üç yıldır yalnız yaşayan adamın ziyaretine, temizlik işleriyle ilgilenen hanımdan başka bir kadının geldiğini hiç görmemişler.”

“Neler öğrendin anlat,” dedi Hakkı Paşa genç Komisere.

Mete eli ağabeyinin omuzunda devam etti.

“Baba-oğul akşam görüşmeyi gün içinde planlamışlar. Kapı açılmayınca polise haber vermiş oğlu. Kilidi çilingir açmış, gerisi malum zaten.”

***

Evinde ölü bulunan kişinin adı Aydın Tansel’di. Elli üç yaşındaki adam özel bir bankadan emekli olduktan sonra açtığı oto galerisinin de sahibiydi. Maktulün tek çocuğu olan Faruk Tansel, polis memurunun hemen ardından eve girmiş ve babasının cansız bedeniyle karşılaşmıştı.

Bu gece oturup sohbet etmeyi planladıkları salonun orta yerinde yatan babasının cesedi yavaş yavaş soğumaya başlarken ve adamın yalnız yaşadığı evi polis tarafından işgal edilmişken Faruk’un elinden yatak odasında çaresizce oturmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Yanında, eve birlikte geldikleri nişanlısı vardı. Yatağın ayak ucuna ilişmişlerdi. Genç kadın, fazlasıyla şaşkın ve üzgün görünen adamı teselli etmek için teskin edici sözler fısıldıyordu. Ellerini tutuyor, yüzünü, saçlarını okşuyordu.

Faruk Tansel’in sessizdeki telefonu sık sık titremeye başlıyor, genç adam birkaç saniye tereddüt ettikten sonra gelen aramayı meşgule veriyordu. Şu anda eşe dosta, konu komşuya dert anlatacak gücü bulamıyordu kendinde.

Nişanlısına, ara ara aniden ıslanan gözlerle bakıyor, “Ben anneme nasıl söyleyeceğim?” diye soruyordu.

Tunay, doktorun dile getirdiği zehir tanısı ve evde bulunan kadın saçı hakkındaki konuşmaları duymuştu. Yine de geride bırakılan not, hazin bir vedaya ait kelimeler gibi geliyordu genç Komisere.

Komşuları tarafından, hali vakti pek yerinde ve son derece sağlıklı bir insan olarak anlatılan Aydın Tansel gerçekten bir cinayete kurban gitmiş olabilir miydi?

Olay mahalli evdeki hummalı çalışma devam ederken, sonunda, bir süredir beklemek zorunda kaldıkları yatak odasının kapısında Başkomiser göründü.  Ekibin geri kalanı da Başkomiseri takip ediyordu.

“Faruk Bey, başınız sağ olsun.”

Yaşanılan taze acıya gönülden iştirak eden bir sesle taziye dileyen polise baktı genç adam. Yüreğindeki acı boğazını  yakarak konuştu.

“Teşekkür ederim.”

İncecik ve isteksiz çıkmıştı sesi. Hemen ardından daha güçlü ekledi yeni kelimeleri. Polisin yüzüne daha kararlı bakıyordu şimdi.

“Babamın intihar ettiği söyleniyor. Böyle bir saçmalık asla gerçek olamaz. Bu gece için kendisi çağırmıştı beni.”

Genç oğulun acılı telaşını anlayışlı bir sükûnetle karşıladı Hakkı Paşa.

“Olayı henüz araştırıyoruz Faruk Bey. Şimdiden bir kanıya varmayalım. Otopsi sonucu bizlere en doğru cevabı verecektir.”

Sessizce, sanki başka sözler, yaşadığı katlanılmaz acıya çare olacak daha kudretli kelimeler bekler gibi bakıyordu Faruk Tansel.

Başkomiser, mesafeli bir ifadeyle, “Doğru zaman olmadığının farkındayım ama birkaç sorum olacak,” dedi.

“Gerçekten çok yanlış bir zaman,” diyerek söze girdi genç kadın. Sesi otoriter, bakışları küstahtı.

Hakkı Paşa ilgiyle ve soran gözlerle onu süzerken, güzel nişanlı ayağa kalkmadan takdim etti kendisini.

“Avukat Kerime Narin. Faruk Bey’in nişanlısıyım.”

“Anlıyorum Avukat Hanım. O halde beyefendiyi yarın sabah  Emniyet’e kadar yoracağız.”

Faruk nazikçe müdahale etti nişanlısına.

“Sorun değil Kerime.”

Başkomiser, evin her tarafı gibi fazla temiz ve düzenli görünen yatak  odasına göz gezdirirken, acılı evlada soracağı soruları sıraladı kafasında.

“Anlayışınız için teşekkür ederim. Kısa keseceğim. Babanızla bu akşam görüşeceğinizi söylediniz.”

“Evet. Sabah aradı beni. İş çıkışı gelmemi istedi. Dinleyin beni Başkomiserim. Babamın intihar gibi yanlış bir tanıyla gömülmesine asla izin vermeyeceğim. Bu korkunç olayın sorumlusu her kim ise bulunmalı ve cezasını çekmek için adalet karşısına çıkmalı.”

“Bunu sağlamak için buradayız Faruk Bey. Babanızın zehirlendiğini düşünüyor doktor. Tabii Adli Tıp raporu geldiğinde emin olacağız. Fakat siz babanızın intihar ettiğine ihtimal vermiyorsunuz, öyle mi?”

“Babamı tanıyan herkes size aynı şeyleri söyleyecektir. O hayatla barışık, mutlu yaşamayı bilen bir insandı.”

“O halde, Aydın Bey’e zarar vermek isteyecek, husumeti olan birilerini tanıyor musunuz?”

Genç adam düşünerek salladı başını.

“Hayır. Yani bilmiyorum. Böylesi bir rahatsızlıktan hiç söz etmedi bana.”

“Bu akşam için sizi kendisinin davet ettiğini söylediniz. Sık sık görüşür müydünüz?”

“Evet. İşim karşı tarafta olduğu için birkaç senedir Suadiye’de yaşıyorum. Babam her gün mutlaka arardı beni. Bu gece önemli bir konu hakkında konuşacağını, istiyorsam eğer Kerime’yi de getirebileceğimi söylemişti.”

“Bu önemli konu hakkında bir fikriniz var mı?”

Genç adam ilk kez indirdi gözlerini. Nişanlısının, hep avucunda olan bakımlı parmaklarını sıktı usulca.

“Görüştüğü bir bayan vardı. Sanıyorum onunla evlenmeye karar verdiğini açıklayacaktı.”

Hakkı Turan dikkatlice izliyordu genç oğulun beden dilini. Açıklanması beklenilen evlilik kararından pek hoşnut değildi anlaşılan Faruk Tansel.

“Bu hanımı tanıyor musunuz?”

Faruk sorunun sahibi polise döndü. Tunay, ekip arkadaşları olan kardeş komiserlerin yanına geçmişti.

“Şahsen tanışmadık ama ilişkilerinin bir yılı aşkın zamandır sürdüğünü biliyordum. Bugün babamın sesinde normal olmayan bir tedirginlik ve heyecan hissetmiştim. Aslında birkaç haftadır ortaya çıkan farklı bir heyecandı bu sanıyorum. Aklıma evlilik kararından başka bir şey gelmiyor.”

“Anneniz nerede Faruk Bey?”

Ağabeyiyle omuz omuza duran Mete sormuştu bu can yakan soruyu. Genç adam bambaşka bir ıstırapla kıvrandı komiserlerin gözleri önünde.

“Üç yıl önce boşandılar. Annem Şile’de yaşıyor. Ben… ben, ona nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.”

“Babanız, akşam yemeğini yalnız yiyecekmiş gibi görünüyor. Bu masayı kendisi mi hazırladı sizce? Beraber olduğu bayan yapmış olabilir mi hazırlığı?”

Bir kez daha Tunay’a döndü Faruk. İlgiyle, kuşkuyla süzdü Komiseri. Yüzünü aniden kaplayan güçlü bir öfke gözlerinde dolandı.

“Böyle mi düşünüyorsunuz? O kadın mı zehirledi babamı?”

Ortamda bir anda var olan gerilimi hissediyordu Hakkı Paşa. Araya girme ihtiyacı ile yükseltti sesini.

“Henüz kimse hiçbir şey düşünmüyor Faruk Bey. Bilgi edinmeye çalışıyoruz. Ebette Aydın Bey’in çevresindeki herkesle konuşacağız. Ama suçsuz bir kimsenin töhmet altında kalmasını da istemiyoruz. Lütfen soruya cevap verin.”

Genç adam kafası oldukça karışmış, düşünceli şekilde konuştu.

“Levrek balığını ve o sert şarabı çok severdi. Bu uyumsuz ikili, bir tutkuydu babam için. Annemse balıktan nefret eder. Tartıştıkları bile olurdu. Bu balığı pişirmeyi öğrenmesini söyleyip dururdu babam. Yine de annemin onun için hazırladığı her sofrada mutlaka kusurlar bulurdu. Şey… evet, yemeğini de sofrasını da kendisi hazırlamış olabilir. Babam çevresine rahatsızlık verecek ölçüde titiz ve düzenli bir insandı.”

***

Adli Tıp doktorunun ilk incelemeleri sonrası şüpheli bir ölüm olarak nitelendirilen Aydın Tansel dosyası, olay yerinde inceleme yapan Savcı tarafından hızlı bir kararla Cinayet Büro’ya verilmişti.

Tunay ve Mete Komiserler o sabah Emniyet’e geçmeden önce maktulün iş yerine bir ziyaret yaptılar. Gösterişli Oto Galeri, ikinci eli bile akla zarar fiyatlarla satışa sunulan lüks arabalarla doluydu.

Acı haberi henüz dakikalar önce galeri müdüründen almış olan çalışanlar şaşkın, üzgün cevapladılar soruları. Eli açık, anlayışlı bir adam olarak anılan Aydın Tansel’in işçileriyle bir sıkıntı yaşamadığı anlaşılıyordu.

İş yeri Müdürü Ruhi Şanslı da herkes kadar üzgün karşıladı polisleri. En az galeri kadar gösterişli yazıhanede ağırlarken komiserleri, artık boş olan geniş patron koltuğuna kurulmaktan çekinmemişti. Belli ki sık sık oturuyordu şimdi bile rahatça yayıldığı konforlu koltuğa.

Olayı, Aydın Bey’in komşusu gece, geç saatlerde cepten arayarak haber vermiş. Üç numaralı dairede yaşayan Eczacı Seda Nur Hanım, Müdür Ruhi’ye, polisin uzun saatler Aydın Beyin evinde kaldığını ve etrafta soruşturma yaptığını anlatmış. Aslında evli olan bu kadının, patronuyla özel bir hukuku varmış ve Ruhi’den isminin ortaya çıkmamasını önemle rica etmiş.

İntihar mı etmiş Aydın Bey? Eczacı Seda Nur Hanım öyle söylemiş. Ruhi bu palavraya asla inanmazmış.

Sabahın erken saatinde gelen polislere bir çay ikram etmeyi bile düşünemeyen konfor sever Ruhi Şanslı sır saklayabilecek bir tipe benzemiyordu. Tam tamına yirmi yedi aydır birlikte çalıştığı patronunun gelmişini, geçmişini ortaya dökerken, laf aralarına, ‘nasıl ölmüş?’, ‘neden ölmüş?’ gibi soruları, dedikodu seven insanlara özgü bir ustalıkla sıkıştırmayı da ihmal etmiyordu.

Ama alabildiği tek yanıt, ‘otopsiden sonra belli olur,’ olunca, dedikodu açlığı ile boynunu büküp yolcu etmek zorunda kalmıştı komiserleri.

***

“Gerçekten zehirlenerek ölmüş diyorsun, öyle mi?”

Hakkı Paşa, Aydın Tansel’in ölüm raporu hakkında görüşmek için Adli Tıp doktoru Mehmet Aras’ın odasındaydı. Genellikle rahat bir adam olan doktorun bu sabahki sıkıntılı tavırları gözünden kaçmıyordu.

“Bu sonuçtan emindin zaten. Sorun nedir?”

Doktor Mehmet arkasına yaslanırken derin bir nefes aldı. Karışık düşünceleri sık sık gerilen yüzüne derin izler oluşturuyordu.

“Zehre sadece kadehte rastlandı. Kullanılan miktar adamın korkunç acı çekmesine sebep olmuş olmalı. Ve aniden gelen kalp krizi bütün acılarına bir anda son vermiş.”

“Kriz gelmese kurtulabilir miydi?”

“Pek ihtimal vermiyorum. Dediğim gibi, zehir çok güçlü ve dozu yüksek. Yine de oğlu kısa süre sonra eve gelmiş. Bilemiyorum ve artık bunları konuşmanın anlamı yok değil mi? Beni düşündüren asıl konu zehir.”

“İçkisinde olduğunu söylüyorsun. Geride bıraktığı veda notunu da göz önüne alınca. Konuştuğumuz herkes aksini söylese de intihar etmiş bu adam.”

Doktor birkaç senedir tanıdığı Cinayet Büro Amirine umutsuz gözlerle baktı.

“İşinin o kadar kolay olacağını sanmıyorum Hakkı Amirim.”

“Nasıl yani?”

“Ben yirmi küsur senedir doktorum. Şimdiye kadar kimsenin akrep zehri içerek intihar ettiğini ne duydum ne de gördüm. Ya sen?”

Aralarına aklar düşmüş kalın kaşları hayretle kalktı Başkomiserin.

“Ne? Akrep zehri mi?”

Doktor gözlerini devirdi.

“Evet. Garip değil mi? Şarapta bulunan madde ülkemizde görülmeyen, son derece zehirli bir akrep türüne ait.”

***

Mete, iri bedenini koltuğunda dikleştirdi. Amirinin kendileriyle dalga geçip geçmediğini anlamaya çalışıyordu. Büyük haberi verirken yaktığı sigaranın dumanını açık pencereden dışarı üfleyen Hakkı Paşa’nın ise hiç şaka yapar hali yoktu.

“Amirim,” dedi sonunda.  “Yanlış mı anladık? Aydın Bey akrep zehri içerek mi intihar etmiş? Nasıl ama? Bir insan neden uyku hapı içmek dururken böyle bir şey yapsın? Akrep zehrini nereden bulmuş?”

Hakkı Paşa, peş peşe dizilen şaşkın soruları sakince dinledikten sonra alçak bir sesle yanıtladı.

“Aydın Tansel intihar etmemiş Mete. Adam kesinlikle öldürülmüş.”

“Görev yaptığım bir ilçede buna benzer bir olay yaşandığını duymuştum.”

Bütün ekip dalgın mırıldanan Tunay’a döndü.

“Nasıl bir olay?” diye sordu Hakkı Paşa.

“Köyde yaşayan bir aile… Anne ve baba iki çocuklarıyla birlikte sabah kahvaltısı yaparlarken rahatsızlanmışlar. Adam ve bir çocuğu olay yerinde ölürlerken, kadın ve diğer çocuk hastaneye yetiştirilseler de kurtarılamamışlar. Doktorlar zehirlenme vakası olduğunu anlamışlar ama o zamanların şartları altında kimse tam olarak tanı koyamamış. Olay yerinde yapılan araştırmalar sırasında, ailenin kahvaltıda içtikleri çayın demliğinde ölü bir akrep bulunmuş.”

“Yani,” diye fısıldadı Mete kuşkulu kuşkulu. “Akrep önceden demliğe girmiş ve çayın içinde pişmiş mi?”

Hakkı Paşa bulutlarla dolu gökyüzüne baktı. Yağmur yağacak gibi görünüyordu.

“Zehir şişede olsa idi belki böyle uzak bir ihtimali de düşünebilirdik. Ancak, zehire sadece bardakta rastlanılmış.”

“Peki,” diyerek konuşmaya katıldı Tan. “Diyelim ki eve akrep girdi ve bir şekilde zehrini bardağa bulaştırdı.”

“Doktor, kullanılan miktarın bir akrebin salgılayabileceğinden daha fazla olduğunu düşünüyor,” dedi Hakkı Paşa. Masasına geçmiş sigarasını küllüğe bastırıyordu.

“Ayrıca bu zehre sahip olan tür ülkemizde yaşamıyormuş. Ve bir de intihar notumuz var. Bu detay önemli.”

Dikkatle dinleyen adamlarının üstünde gezdirdi gözlerini. Kimsenin bir diyeceği ya da fikri yoktu sanki.

“Tamam,” dedi derin bir solukla. “Baştan alalım. Olay yeri incelemesinden alınan sonuç?”

“Evde bulunan koyu kestane saç telinin bir kadına ait olduğu belirlendi,” diye yanıtladı Mete amirini. “Parmak izleri ve mobese kayıtlarının incelenmesi sürüyor. Aydın Bey’in evini doğrudan gören bir kamera bulunmadığı için biraz zor olacak.”

“Maktulün telefonunda ne bulduk?”

“Şüphe uyandıracak sıklıkta bir görüşme ya da kuşkulu durum yok,” dedi bu kez Tunay.  “İş görüşmeleri, sevgilisi ve oğlu ile konuşuyormuş. Mesajlar da yine iş ve sevgilisine ait. Ben üstünde duracağımız bir ayrıntı bulamadım.”

“Oto galeride ne öğrendik?”

Yine Tunay yanıtladı.

“Galeri müdürüyle ve çalışanlarla konuştuk. Kimse sıkıntılı bir durumdan haberdar değil. Herkes şaşkın. İntihara ihtimal veren bir kişi dahi yok. Maddi sıkıntısı yokmuş Aydın Bey’in. Özel yaşantısında olduğu kadar işinde de titiz bir adammış. Kavgayla, hır gürle işi olduğunu görmemiş kimse. Yalnız, iki ay önce bir olay yaşanmış. Hatırlı bir müşterinin aldığı araç, satıştan sadece iki gün sonra adamın kapalı garajından çalınmış. Hırsız güvenlik kameralarını sprey boyayla kapatıp girmiş garaja. Bu olay Aydın Bey’in canını çok sıkmış. Bizzat üstünde durmuş, hatta ilgili şubeyle görüşmüş. Ama günde ortalama yirmi aracın çalındığı bir şehirde yaşadığımızı düşünürsek, bu hırsızlık olağan bir durum.”

“Aydın Bey’in oğluna bahsettiği önemli konuya dair bir fikri yok  müdürün,” diye ekledi Mete.

“Adı geçen sevgilinin adresini verdi. Alınan bir evlilik kararına pek sıcak bakmıyor.”

Başkomiser, masasındaki delil poşetinin içinde duran, hafif sararmış beyaz karta indirdi bakışlarını.

“Not hakkında ne düşünüyorsunuz?”

“Hakan abi kartın üstünden alabildikleri parmak izlerinin sağlıksız olduğunu söylüyor,” dedi Tan. “Üstünde çalışacaklarmış ama umutlu değil.”

“Çok ünlü bir şiirden alınmış dize,” diye ekledi Mete ve yüzünü ekşiterek devam etti.

“Orhan Veli’ye ait diye geçiyor şiir ama bu konuda tartışmalar olmuş. Vefasızlığı anlatan sitemkâr bir veda. Belki de katil olaya intihar süsü vermek için yazdı notu.”

Hakkı Turan sert bir bakış attı rahat rahat konuşan genç Komisere.

“Kafanı işine ver! El yazısının maktule ait olduğunu doğrulamadı mı oğlu?”

Mete kullandığı yanlış kelime yüzünden düştüğü zor durumdan kurtulmak için yardım arayışıyla baktı ağabeyine.

“Belki de gerçekten intihar etti Aydın Bey.”

Yardım, ekibin son üyesi Tunay’dan geldi. Genç adam hep dalgın kelimelerle sürdürüyordu konuşmasını.

“Zehirler hakkında uzman değilim ama bazen laboratuvarların da hata yaptığını biliyorum. Buldukları toksik maddenin kesinlikle bir akrepten alındığına ne kadar emin olabilirler ki? Akrep zehri internetten sipariş edilecek bir şey mi? Biraz araştırdım, öyle bir site bulamadım. Mete’ye bir konuda hak veriyorum. İnsanın kendini ya da başkasını öldürmek için kullanabileceği çok daha zahmetsiz yollar var. Bence Adli Tıp hata yaptı. Tekrar araştırmalarını istemeliyiz. Ve intihar olgusundan uzaklaşmamalıyız, diye düşünüyorum. Belki de Aydın Tansel’in hayatı dışarıdan göründüğü kadar mükemmel değildi. Sakladığı, kimseye anlatamadığı, üstesinden gelemediği bir derdi vardı.”

Düşüncelerini sakin kelimelerle dile getiren genç komiseri süzüyordu Hakkı Turan. Tunay’ın sözleri mantıklıydı elbette ama Doktor  Mehmet de emindi kendinden.

“Kalpte saklanmaya çalışılan derdin, insanı inatçı bir kurt gibi durmaksızın kemirip sonunda o kalbi de çürüttüğü söylenir. İçe atılan sıkıntıdan daha güçlü bir zehir olabilir mi Tunay Bey?”

“Şair gibi konuştunuz amirim.”

Mete her zaman kolayca yaptığı gibi şakaya dökmüştü işi. Başkomiser ona aldırmadan, bakışları hep önünde olan Tunay’ı süzmeye devam ederek konuştu.

“Siz adamın sevgilisine gidin. Sıkıştırın biraz, şüpheli bir durum fark ederseniz alıp getirmekten geri durmayın. Biz de Tan’la eski eşi ziyaret edelim.”

***

Elli üç yaşında ölen Aydın Tansel’in sevgilisi yirmi beş yaşından fazla göstermiyordu. Adamın oğlundan daha küçük olan kadın lüks bir dairede yaşıyordu.

Kapısını çalan polisleri kibarca içeriye davet etmiş, ikramda bulunmuş ve bütün bunları yaparken inci büyüklüğünde yaşlar dökmüştü.

Saatlerdir durmaksızın ağladığının kanıtı şişmiş gözlerine, taranmadan, karışık bir şekilde toplanmış gece siyahı saçlarına, makyajsız solgun yüzüne rağmen güzel bir kadındı. İki komiserin karşısında oturmuştu ve yine ağlıyordu. Duracak gibi de görünmüyordu.

Oto galerisinin müdürü, patronunun bu genç hanımla bir senedir birliktelik sürdürdüğünü, kadının yaşadığı evi Aydın Bey’in hediye olarak aldığını, sevgililerin arasında geçen bir sorundan haberdar olmadığını anlatmıştı.

Son derece çapkın bir erkek olan Aydın Tansel’in böyle uzun soluklu bir ilişkiyi sürdürürken bile sık, sık ve tek seferlik kaçamaklar yapmaktan geri durmadığını da sıkıştırmıştı laf arasına.

Genç kadın o kadar çok ve içten ağlıyordu ki komiserler sorguya nasıl başlayacaklarına karar veremiyorlardı. Tunay sıkıntılı bir öksürük sonrası girdi söze.

“Yaren Hanım, sizin için zor olduğunu biliyoruz. Bir-iki soru sorup gideceğiz. Biraz sakinleşebilir misiniz?”

Hıçkırdı, burnunu çekti, ıslak gözlerle baktı güzel Yaren.

“Özür dilerim. Ben kendime hâkim olamıyorum. Aydın gibi iyi bir insanı kim, neden öldürmek ister, anlayamıyorum.”

Mete dikkatle baktı kadına.

“Neden böyle dediniz? Kim size Aydın Bey’in öldürüldüğünü söyledi?”

Bir kez daha burnunu çekti Yaren.

“Ruhi aradı. Galerinin müdürü… sizin sorular sorduğunuzu, Aydın’ın zehirlenerek öldürüldüğünü, bana da geleceğinizi söyledi. Zaten Aydın’ın öldüğünü de Ruhi gece arayıp haber vermişti. Oh, zavallı adam, son yemeği balık olmuş?”

Mete, ‘balık mı?’ diye düşünerek istemsizce kaşlarını çatarken kadın ağlaya ağlaya anlatmaya devam ediyordu.

“O lanet balığı yiyemeden ölmüş üstelik. Cenazesi ne zaman? Oh, ben son yolculuğunda yanında bile olamayacağım. Oğlundan, akrabalarından çekinirim.”

“Yarın sanıyorum,” diye yanıtladı Tunay kadını ve sordu.

“Aydın Bey’in evine sık gider miydiniz?”

“Hayır. Beni hiç götürmedi evine. Sanıyorum oğluyla karşılaşmamı istemiyordu. Aydın dile getirmiyordu ama anlıyordum ben. Aramızdaki yaş farkı yüzünden karşı idi oğlu ilişkimize. Bu evi satın aldı ve benim üstüme yaptı.”

Durup hıçkırdı Yaren kesik kesik devam etti anlatmaya.

“Ben… evlenme teklifi bekliyordum. O balık… hep, karısının yirmi yıl boyunca bir türlü pişirmeyi öğrenemediğini anlatıyordu. Benim bu işi düzgünce yapmamı isteyip duruyordu. Ben, o balıktan da içtiği aptal şaraptan da nefret ediyordum.”

“Yani aranızda balıktan başka sorun yoktu?

Kadın, polislerle arasında duran sehpadan bir peçete almakla meşgulken durdu, garip garip baktı Tunay’a.

“Benden mi şüpheleniyorsunuz? Neden? İlla ki balık pişirmeyi öğrenmek zorunda mıyım? Neden öldüreyim ki bana mükemmel bir hayat yaşatan adamı? Sizce aptal mıyım ben? Ona bir çocuk doğurarak kolayca zengin olmak varken ve o aptal balığı lokantadan sipariş edebilecekken neden cinayet işleyip özgürlüğümü tehlikeye atayım ki?”

En azından açık sözlü bir kadındı şimdi birkaç peçete ile ıslak yüzünü, burnunu temizlemeye çalışan genç sevgili.

Mete oturduğu koltukta kadına doğru eğildi.

“Sizi suçlamıyoruz Yaren Hanım. İşimizi yapabilmemiz için bu can sıkıcı soruları sormak zorundayız. Dün akşam 18.00 ve 19.00 saatleri arası nerede olduğunuzu sormak zorunda olduğumuz gibi.”

Genç kadının kaşları çatıldı.

“Neden anlatamıyorum size? Katil değilim ben. Bütün gün ve gece burada, evimdeydim. Kız kardeşim gelmişti.”

Yeniden ve çabuk, çabuk dökülmeye başladı göz yaşları.

“Aydın son nefesini verirken biz gelinlik modellerine bakıyorduk.”

“Evlilik teklifi beklediğinizi söylediniz,” dedi Tunay.

Yaren hıçkıra hıçkıra cevap verdi.

“Evet. Daha sabah konuşmuştuk. Ben aramıştım, son günlerde tedirgin bir hali vardı. Onu kızdıracak bir hata mı yaptığımı sormuştum. Her şeyin yolunda olduğunu, canımı sıkmam için bir sebep olmadığını ama benimle önemli bir konuyu konuşmak istediğini söylemişti. Bazı düzenlemeler yaptığı için meşgul olduğunu, fırsat bulur bulmaz geleceğini anlatmıştı.”

“Gün içinde gelmedi mi?”

Kadın, Mete’nin sorusuna yine kaşlarını çatarak cevap verdi.

“Hayır Komiser Bey. Gün içinde gelmedi. Ve ben bütün gün, gece de dahil olmak üzere hiç dışarıya çıkmadım. Binanın güvenlik kayıtlarından bunu kolayca ispatlayabilirim size.”

“Sakin olun Yaren Hanım. İnanıyorum size.”

Daha çok kızdı Yaren.

“Senin inanmana ihtiyacım yok ki benim. Zaten evimden çıkmadığımı ispatlayabiliyorum. O lanet eve adımımı atmadığımı da biliyorum.”

“Peki Yaren Hanım,” diyerek araya girdi Tunay.  “Aydın Bey gerçekten öldürüldüyse eğer, bunu yapan kişinin bir çıkarı olmalı değil mi? Böyle birisini tanıyor musunuz?”

Kadın şimdi yeni bir hıçkırık kriziyle boğuşuyordu.

“Özür dilerim. Ben öyle üzgünüm ki, saçmalıyorum işte. Bana bu evden ve birkaç parça mücevherden başka bir şey bırakmadı. Bütün mal varlığını oğlunun üstüne yaptığını, kendi geçimini galeriden ve emekli aylığından sağladığını biliyordum zaten. Aydın’ı bu şartlar altında öldürmek bana bir kazanç sağlamazdı.”

Evet, güzel Yaren gerçekten acık sözlüydü.

“Sizi çok yorduk,” dedi Tunay. “Son bir sorudan sonra hemen gideceğiz. Aydın Bey’le ikiniz için özel olan bir şiir var mıydı?

Yaren sırılsıklam kirpiklerinin arasından anlamsızca bakıyordu.

“Şiir mi? Aydın sevmezdi öyle şeyleri, çocukça bulurdu. Neden sordunuz?”

***

Aydın Tansel’in eski eşi Nuray Solmaz, sahili gören iki katlı, nefis bahçeli müstakil bir evde yaşıyordu. Elli yaşına henüz girmiş olan kadın solgun yüzüne ve yorgun gözlerine rağmen bakımlı bir güzelliğe sahipti. Siyah kurdeleyle topladığı gür, kızıl saçları vardı.

İstanbul’dan gelen konuklarını oğlu ve müstakbel geliniyle karşılamıştı. Ağır başlı, oturup kalkmasını bilen bir hanımefendi görünümü sergiliyordu. Tecrübeli Komiserlerin kendilerine, ‘biz burada ne arıyoruz,’ sorusunu sorduracak kadar mütevazı bir yapısı vardı, soyadının aksine son derece solgun duran Nuray Hanım’ın.

Hasır bahçe koltuklarının üçlü olanında oğlunun ve gelininin arasında oturuyordu. Avukat Hanım elini kayınvalidesinin elinin üstüne koyup “İstemiyorsan konuşmak zorunda değilsin Nuray anne,” diye fısıldamayı ihmal etmemişti.

Nuray Hanım, ağır başlı bir tavırla önce gelinine sonra karşısında oturan yaşlı Başkomisere gülümsedi.

“Çocukların kusuruna bakmayın lütfen. Babalarını henüz kaybetmişken şimdi de benim için endişe duyuyorlar haliyle. Malum, Aydın Bey kaybı derinden yaralayacak bir insandı.”

Başkomiser Hakkı Turan son derece mahcup tebessüm etti.

Eski eşle tanıştığından beri bu ziyaret için çok aceleci davrandığını düşünmeye başlamıştı. Bu insanlar henüz kayıplarını toprağa bile verememişlerdi. Öte yandan mesleğinde sonuca ulaşmak için zaman en değerli şeydi. Katil, kaybedilen süre içinde kaçabilir, delilleri karartabilir, başkasına zarar verebilirdi.

“Asıl siz kusura bakmayın Nuray Hanım. Meslek icabı yapmak zorunda kaldığımız ziyaretlerimizde bazen fazlasıyla rahatsızlık verdiğimizin farkındayım.”

“Estağfurullah efendim. Lütfen rahat olun ve işinizi uygun gördüğünüz şekilde yapın. Ama önce kahveler. Bu güzel havada sizleri birer acı kahve içmeden göndermek istemem. Aydın Bey’in ruhuna hürmeten.”

Çeşitli meyve ağaçlarının bereket dolu dallarını salladığı ve rengarenk çiçeklerin süslediği bahçe, denizden gelen ferah bir esinti ile doluyordu. Kahveler içilirken Nuray Hanım ve Başkomiser Hakkı Turan, Şile’nin özelliklerine, güzelliklerine, emeklilik sonrası yaşamak için ideal bir bölge oluşuna dair kısa bir sohbet etmişlerdi.

Başkomiser fincanını bırakırken boğazını temizledi.

“Aydın Bey ile en son ne zaman görüşmüştünüz Nuray Hanım?”

Kadının hafif makyajlı yüzünde hüzün gölgeleri dolandı. Işığı sönmüş bir yıldız izlenimi uyandıran bakışları hayli yorgun görünüyordu.

“Altı ay kadar oluyor. Oğlumuzun kız isteme ve nişan merasimlerinde bir araya gelmiştik.”

“Güzel telaşlar bunlar. Allah tamamına erdirsin. Dün akşam nerede olduğunuzu sorabilir miyim?”

“Ben hep buradayım Hakkı Bey. Bazen İstanbul’a gitmem gerekirse oğlum gelip alır beni.”

“Annem araç kullanmıyor,” diye araya girdi Faruk Tansel. “Ehliyeti de yok zaten.”

Genç adamın sebepsiz gerginliği, ziyaretin ilk anlarından beri devam ediyordu.

“Faruk Bey size evde bulunan nottan bahsetmiştir herhalde.”

Kadının yüzü güçlü bir acı hissi ile gerildi.

“Evet. Aydın Bey’in kendi el yazısı olduğundan emin Faruk. Ben de bir anlam veremiyorum bu duruma.”

“Eski eşiniz intihar etmiş olabilir mi sizce?”

Nuray Hanım hemen yanında oturan oğluna kaçak bir bakış atıp süratle eğdi başını.

“Uzun zaman oldu biz ayrılalı. Öyle bir adam değildi ama… Ne söylemem gerektiğini bilemiyorum inanın.”

“Aydın Bey ile hiç telefonda görüşmez miydiniz?”

Yeni, başka bir acı ile gülümsedi güzel kadın.

“Konuşacak sözlerimiz bittiği için ayrıldığımızı düşünüyorum.”

“Mutlaka birbirinizden haberler alıyor olmalısınız,” diyerek araya girdi Tan.

Kadının benzi daha da soldu, gölgelerin hüküm sürdüğü bakışları elinde tuttuğu fincana indi.

“Bir evladımız ve ortak eşimiz dostumuz var haliyle. Tümüyle kopamıyor insan ne kadar istese de.”

“Çok özel değilse eğer neden ayrıldığınızı sorabilir miyim?”

Genç Komisere baktı Nuray Hanım. Usulca cevapladı soruyu.

“Aydın Bey yaşamdan zevk ve keyif almayı seven, sağlıklı bir erkekti. Son zamanlarda artık kendisine ayak uyduramıyordum.”

Sertçe, “Anne,” derken Komisere ters bir bakış atmayı ihmal etmedi Faruk Tansel.

Kadın yorgun, kırgın gülümsemeye çalıştı.

“Sorun yok hayatım.”

Tan ise eski eşin kırık kelimelerinin ardında gizlenmiş sözleri idrak edebiliyordu, biraz geç de olsa. Pişman ve çekinerek mırıldandı.

“Özür dilerim. Sizi üzmek değildi niyetim.”

Nuray Hanım, karşısındaki polisin, ağır başlılığını sevdiğini düşünerek anlayışla tebessüm etti.

“Önemli değil Komiser Bey. Sıkmayın canınızı. İşinizi yapıyorsunuz elbette. Aydın Bey bana güzel bir hayat sundu. Çok çalışırdı, iyi yaşamayı ve yaşatmayı severdi. Ben kanser hastasıyım. Ona ayak bağı oluyordum. Ayrılmaya birlikte karar verdik. Beni asla muhtaç durumda bırakmadı kendisi.”

“Yani eski eşinize karşı hiçbir kırgınlığınız yok mu?”

Başkomisere döndü, bir an düşündü kadın.

“Sanıyorum ki sizde uzun yıllardır evlisiniz Hakkı Bey. Eğer öyle olduğunu söylersem inanır mısınız bana? Çocukların yanında ve merhumun arkasından dile getirmek zor ama elbette insanın insana kırılması son derece kolay.”

Tan, zor hastalığı karşısında güçlü bir duruş sergileyen kadının gözlerindeki yorgunluğun, makyajlı yüzündeki doğal olmayan rengin sebebini şimdi anlayabiliyordu. Oğluyla gelininin gösterdikleri özel ihtimamı, buraya gelmemeleri gerektiğini…

***

  1. Ve Son Bölüm gelecek Sayıda

Taş, Kağıt, Makas!

Dükkânın kepenkleri şiddetle sarsıldı.

“Açın kapıyı, polis!”

Nazif, dükkândaki dört kişiyle beraber korkuyla ayağa fırladı. Yüreği en son ne zaman böyle vurdu hatırlamıyordu. Evden çıktığına, cesaret edip ta buralara geldiğine, tanımadığı insanlarla bu işe kalkıştığına bin pişmandı. Suçtu yaptığı. Birkaç ay önce söyleseler “Hadi canım!” diyeceği türden hem de.

Kararını gece vermişti. Sabah kahvaltıda eşine “Artık bu duruma dayanamıyorum, önümü göremiyorum Sevim. Aynaya bakmaktan utanıyorum. Bugün gidip bu işi bitireceğim,” dedi. Karısı beyaz elleriyle yirmi senelik hayat arkadaşının yüzünü, saçlarını okşayarak “Boşa dert ediyorsun. Ya yakalanırsan ya bir aksilik çıkarsa, az daha sabret bu günler geçecek. Bakarız bir hal çaresine kimseye muhtaç değiliz şükür,” dediyse de Nazif kararlıydı, dinlemedi.

Telefonuna gelen talimatlar netti. “İki sokak geriye park et, dikkat çekme, polisi görürsen evine dön. Adrese gelmeyi başarırsan parola ‘taş, kâğıt, makas’”

Emektar Ford’unu sanayi sitesine kadar maskeli insanları, kapalı dükkânları, tenha trafiği izleyerek sürdü. Kalkıştığı işin riskini düşünüp geriliyor, sonrasında hissedeceği ferahlığı düşünerek kendini teskin ediyordu. Yayan devam ettiği sokak dar, karanlıktı. Sağda solda yiyecek bulamayınca aç kalıp hırçınlaşmış köpek çeteyi taş atarak savuşturdu. Karmaşık sokak numaraları yüzünden kafası karıştıysa da polis devriyesini gördüğünde aradığı adresin tam önündeydi.

Yolcu koltuğundaki memur camını indirip “Hayırdır?” dedi.

Nazif, maskesinin altında döktüğü ecel terlerinin görülmediğini umarak kısık bir sesle “Burası benim dükkân memur bey! Salgından dolayı iş yok diye kapattım. Hırlısı var, hırsızı var. Gelip arada kontrol ediyorum,” dedi. Maskeli dolaşmaktan yılmış polis, devriyesinin son saatinde olduğundan mıdır, dükkân kapatan esnafa üzüldüğünden midir bilinmez “Biz dolaşıyoruz yedi-yirmi dört, siz dönün evinize,” deyip kimlik kontrolünü boş verdi. Devriye aracının uzaklaşmasını yavaş adımlar atarak izleyen Nazif, soluğu kepengi kapalı dükkânın önünde aldı.

Maskesinin üstünde gözlüğü buğulanıyor, yaşadığı heyecan sırtından ter olup damlıyordu. Kepenge üç kez vurdu. İçeriden davudi bir ses “Kimsin?” dedi.

“Nazif ben. İkiçeşmelik’ten Selim’in arkadaşı. Dün akşam aramıştım sizi.”

“Parola?”

“Taş, kâğıt, makas.”

Kepenk yarım metre kadar açıldı.

“Geç içeri oyalanma, işim çok.”

Emekleyerek girdi, içerisi loştu. Kepenk ardından kapanınca gözleri alışana kadar sağını solunu göremedi.

Dükkân, zemininde yağlı lekeleri, sağa sola atılmış kirli üstüpü topakları, duvarda asılı alet edevatıyla sıradan bir oto tamircisiydi. Görüntüsüne tezat oluşturacak bir şekilde tıraş kolonyası kokuyordu. Eskiden ofis görevi gören masa ve sandalyeler berber koltuğuna çevrilmiş, arızalı aracını çay, kahve içip sohbet ederek bekleyen müşterilerin yerini saçı sakalı birbirine karışmış iki adamcağız almıştı. Berber sinirle çırağına direktifler veriyor, bir yandan da “koronasına, pandemisine, yasağına…” diye başlayan güzellemelerle yaşadığı sıkıntılara alayına isyan ediyordu.

Tıraşı tamamlanan müşteriler derin bir “oh” çekip, “Allah bir değil, bin kere razı olsun Sami Usta,” diyerek bol bahşiş ekledikleri ücretleri çırağın cebine sokuşturuyor, dikkatle aralanan kepenkten maskeli dünyalarına geri dönüyorlardı. Saçlarından kurtulmanın rahatlığıyla kimsenin aklına ayna sormak, ense tıraşını kontrol etmek gelmiyordu.

Nazif, bir ayağı kısa sandalyeye kurulup defalarca kullanılmış örtüyü, makası, tarağı düşünmeden kendini berberin maharetli ellerine bıraktı. Salgından, ekonomiden, doğru maske hangisi muhabbetinden yılmış berber, sivri uçlu makasıyla son düzeltmeleri yaparken Nazif dayanamayıp aklındaki soruyu sordu.

“Sami abi neden parola taş, kâğıt, makas?”

Berber derin bir iç çekip “Düşünsene bilader, bir ay önce ‘saç kesmek yasak, cezası var’ deselerdi kim inanırdı. Misal emniyet müdürünün, savcının falan saçını kesiyordum ben. Şimdi bir yanda yakalanma korkusu, bir yanda hastalık kapar mıyım sıkıntısı. Berberlik kelle koltukta meslek oldu çıktı. Polis baskını yemekten korkan kumarhane sahibi gibi titreye titreye yapıyorum işimi. Şansa kaldı yani. Taş, kâğıt makas işte, anla!” dedi makasına yapışmış saçları temizlerken. “Şimdi burayı polis bassa tutuklarlar beni, doğru cezaevine. Sen para cezasıyla yırtarsın. Tacizcisi, tecavüzcüsü, gaspçısı sokağa, berberler içeri. Nasıl günler bunlar? İleride anlatsak çoluk çocuk halimize kahkahalarla güler.”

Dükkânın kepenkleri şiddetle sarsıldı.

“Açın kapıyı Polis!”

Nazif, dükkândaki dört kişiyle beraber korkuyla ayağa fırladı. Yüreği en son ne zaman böyle vurdu hatırlamıyordu. Evden çıktığına, cesaret edip ta buralara geldiğine, tanımadığı insanlarla bu işe kalkıştığına bin pişmandı. Suçtu yaptığı. Birkaç ay önce söyleseler “Hadi canım!” diyeceği türden hem de.

Genç Wallander, Şair Ruhlu Dedektifin Gençliği

2008-2016 yılları arasında Henning Mankell’in romanlarından uyarlanarak yayınlanan ve başrolünü ünlü oyuncu Kenneth Branagh’ın canlandırdığı Wallander dizisi çoğunlukla beğeniyle karşılanmış ve son bölümüyle ağızlarda buruk bir tad bırakmıştı. Uzun denebilecek bir aradan sonra, Netflix’te yayınlanan Young Wallander dizisi Kurt Wallander hayranlarına şair ruhlu dedektifle hasret giderme imkanı tanıyor.

2015’te kanserden ölen Henning Mankell hiç mübalağa etmeden söylemem gerekirse beni polisiyeye aşık eden yazardı. Yarattığı Dedektif Kurt Wallander karakterini adeta yakın bir dostum gibi sevmişimdir. Kitaplarında toplumsal eşitsizliklere ve adaletsizliklere, yabancı düşmanlığına, mülteci sorunlarına değinen ama bunu kör göze parmak sokarcasına yapmayan, söylemek istediklerini yoğun bir polisiye hikâyenin katmanları arasına ustaca saklayan bir yazardı Mankell. En önemli özelliklerinden biri de dünya çapında çok satan bir yazar olmasına karşın (nedense bizde aynı ilgiyi görmedi) Amerikan kültürünün polisiye romanlarda da kendini gösteren basmakalıp tarzından uzak kalması, İsveçli bir yazar olmaktan vazgeçmemesiydi. Romanlarındaki karakterler asla başka bir ülkenin insanına benzemez, her halleriyle olması gerektiği gibi İsveç insanını yansıtırlar.

Mankell toplamda 12 Wallander romanı yazdı. Bunlardan The Pyramid, dedektifin serinin ilk kitabı olan Faceless Killers’a kadarki dönemini anlatan 5 hikâye içerir. Altı bölümden oluşan Young Wallander’in ilk sezonunda, The Pyramid’teki ‘Wallander’in ilk vakası’ isimli öyküden hareketle karakterin polislikteki ilk yıllarının ve 40 yaşında ayrılacağı eşi Mona’yla tanışmasının öyküsü anlatılıyor.

Kurt Wallander dizide de sık sık vurgulandığı gibi işine duygularını karıştıran bir karakter. Bir cinayetle karşılaştığında kurbana ve yakınlarına karşı sorumlu hissetmekten alamıyor kendisini. Mankell de bir röportajında Wallander’i evde televizyon izlerken dışarıdan gelen bir yardım çığlığına bigâne kalamayan birisi olarak tanımlıyordu. Fazla hassas, fazla duyarlı ama aynı zamanda öfke patlamaları yaşayan, zenginlerden hoşlanmayan, işini kişisel yaşamının önünde tutan, bununla birlikte neden mutlu olamadığına ve normal bir aile hayatı yaşayamadığına anlama veremeyen, toplumdaki olumsuz değişimlere kafa yoran birisi Wallander. Bu yönüyle polis olmaya pek de uygun olduğu söylenemez. Zaten romanlarda ve daha önce Kenneth Branagh’ın canlandırdığı dizide de gördüğümüz gibi maruz kaldığı duygusal yük bir süre sonra onda hem fiziken hem ruhen kalıcı izler bırakıyor. Öyle ki sonunda genç yaşta babası gibi Alzheimer olmaktan kurtulamıyor. Wallander bir taraftan cinayetleri çözmeye çalışırken bir taraftan kilo vermeye, şeker hastalığıyla mücadele etmeye, kızıyla ve babasıyla arasını düzeltmeye çalışır. Yine de kişisel hikâye soruşturmanın ve muammanın önüne geçmez hiçbir zaman. Cinayetler ise teknolojik araçlarla değil eski usulle yani ipuçlarının peşinden giderek, kurbanın yakınlarıyla görüşülerek çözülür.

Young Wallander ise İsveç’in Malmö kentinde günümüzde geçiyor. Wallander henüz hayatının önemli bir kısmını geçireceği Ystad’a taşınmamıştır. Yani her defasında aynı resmi yapan bir ressam olan geçinemediği babasından ya da başka yakınlarından uzaktadır. Göçmenlerin yaşadığı, varoş denilebilecek bir mahalledeki bir apartmanda yaşamaktadır. Bir gece İsveçli bir genç, kalabalık bir insan topluluğunun önünde öldürülür. Karmaşa nedeniyle katilin kim olduğu anlaşılamaz ancak maktulün bir gece önce kavga ettiği göçmen bir genç zanlı durumuna düşer. Cinayetin göçmen karşıtı gösterilere neden olması nedeniyle olaylar büyür. O sırada sıradan bir polis olan Wallander dedektif olması beklenen en iyi arkadaşı Reza yerine dedektifliğe seçilir ve cinayeti çözmeye çalışan ekibe katılır.

Wallander romanlarında aksiyon, gizem ya da gerilim çok ön planda değildir. Daha çok dedektif karakteri öne çıkar. Bununla birlikte merakla okunan bir anlatımı ve kurgusu vardır. Wallander dizileri için de aynı durum geçerli. Kenneth Branagh gibi bir oyuncuyu Wallander rolünde izledikten sonra aynı karakteri başka bir aktörün canlandırmasına alışamayacağımı düşünmüş olsam da 1988 doğumlu İsveç’li oyuncu Adam Palsson Young Wallander’de iyi bir iş çıkarmış. Karakterin hassas ruhunu, duyarlılığını, melankolik tabiatını, cinayetleri çözme konusundaki inatçılığını iyi yansıtmış.

Henning Mankell’den yeni Wallander maceraları okuyamayacak olsak da kurgusal karakteri hala yaşıyor; şair ruhlu dedektifin maceralarını özleyenler için Young Wallander birebir.

İnsta’ndan Öptüm Seni

Öykü ♦ 

“Türker Beyciğim genetik opsiyonel bir paket sunalım mı size?  Yetmiş yaşına gelse dahi pürüzsüz bir cilde sahip olan birisiyle, birlikte olmak ister misiniz? Boyunu nasıl yapalım peki? Bin lira farkla büyük seçim paket?  Ya saçları? Ahenkle dans eden olursa yine ücret farkı alırız.”

“Dalga geçiyorsun ama benim güzellik algım simetriden besleniyor yapacak bir şey yok güzelim. İdeal vücut ölçülerine sahip değilsen boşuna konuşmayalım. Her şeyin çözümü var sonuçta. Napıyım yetmiş yaşı ben? Arthur Schopenhauer demiş ki: “Gençliğin güzelliği olmasa bile çekicidir; ihtiyar güzellik çekici değildir.” Tek cümleyle: yaşlanmış bir vücut tiksindirici.”

“Düşündürücü ama doğru mu bilemem. Sen kimsin peki? Fikirlerin mi bedenin mi? Mesela benim bedenim tek başıma Aslı Atalar olabilir mi? Hiçbir yerim sarkmasın, tenim buruşmasın, göz kapaklarım düşmesin.  Dünya barışı dışında bir şeyler de istemem beni ben yapan şeyler değil midir sence?”

“Onlar nasıl ki glütenlere sarıyorlarsa bedenlerini ben de bedenimi Hint sütlerine buladım; şitake mantarlarıyla besledim, büyüttüm; Frenk üzümleriyle cildim neme doydu. Şimdi geçmiş karşıma beden olumlaması isteme benden. Daha yüz yüze bile görüşmedik.”

Mesajlaşmaya devam ettiler. İkisi de birbirinden habersiz yataklarına uzanmış, telefon ekranlarının ardından birbirlerini tanımaya çabalıyorlardı.

Eğitimli, etkileyici, kibar bir beyefendi oturuyor karşımda. Mesajlaşmalardaki gibi arada bir anlayamadığım cümleler de kurmuyor üstelik. Eee, tabi mesajlarda bir emojiyi bile eksik koysak karşımızdaki şaka yaptığımızı anlayamıyor. Doktor olmasının yanı sıra motosiklet meraklısı ve insanı cezbeden bir özgüveni var. Sahildeki kahvaltı dükkânlarından birisinde çaylarımızı içerken önüme serilmiş ve ne olduğunu anlamaya çalıştığım kahvaltılıklardan kekikli zeytin, havuçlu olduğunu düşündüğüm peynir, ballı kaymak ve benim tatmadığım ve sanırım heyecandan tadamayacak olduğum yiyeceklere bakış attım. Yüz yüze tanışmanın verdiği heyecanla ağzımı aldığım her lokma benim için aynıydı. Yüzünün dikdörtgenliğini tamamlayan burnunun muntazamlığı ve bununla birlikte bıyıklarıyla bütünleşen kirli sakalı, sağ profilde bana bakıp gülümsemesine çekicilik kazandırıyor. Tatlı tatlı gülümserken telefonu çaldı.

 

Kırmızı elbisesiyle diğer kızlar gibiydi. Kırmızının çekiciliği hiçbir şeyde yok, bunu bildiği için kırmızı bir elbise. Üstelik kendine özgü davranışları ve konuşma tarzı var her cümlesinin sonunda bir tebessüm. Bu kadarı da fazla bence. Üstelik kulağa hoş gelen, gösterişli cümleler de kuruyor. Biraz zaman geçsin anlarım ne olduğunu nasılsa. En iyisi bozmamak ve gülümsemek.

Telefonla konuşurken bana bakıp arada bir gülümsemesinin sebebi: beni unutmadığını, varlığımı yok saymadığını anlatmak. Böyle düşünceli ve duyarlı davranışlar gösterdikçe ona karşı hayranlığım artıyor. Yüreğimde biriken umudun bana nasıl döneceğini merakla bekliyorum.

Nihayet telefon konuşmam bitti. Yaklaşık bir haftadır mesajlaştığım kız karşımda oturuyordu. Şimdi ona kuzenimin şehir dışından buraya geleceğini çünkü çocuğunun kolunun kırıldığını ve hastaneye gitmemiz gerektiği haberini verecektim. Şüphesiz önce yüzünde hayal kırıklığını görecektim sonra güzelliği yüzünden uçmaya başlayacak ve yüzüne yapmacık bir gülümseme konduracaktı.

Son kavşaktan döndük. Hep aceleci mi yoksa bir amaç uğruna mı aceleci oldu? O, sağa sola aynaya bakarken varlığını hissettim. Yeni bir hayat ve sanki eskiden beri tanıdığım o. Trafik rahatlayınca sağa bakmalarını arttırdı sanki. Konuşmaya susamışız gibi konuştuk yol boyu. Arada gülümsemelerini gördüm, hep gülsün istedim. Kafasında yaptığı kaba gezi planı tutmadı ama olsun o an, onunla yoldayım diyorum ve anlattıklarına gülüyorum. Bu sefer farklı diyorum içten içe. Neyse ki ağaçlı topraklı yoldan çıkınca hastaneye vardık. Hastanede kuzeni Elçin, kuzeninin kocası ve henüz bir yaşını yeni doldurmuş küçük Liya’yla tanışmaya çalıştım. İngilizce konuşarak tanışmaya çalışan Elçin’in üzerinden hayret dolu bakışlarımı gizleyemiyordum.

Çalıştığım hastanede buluştuğumuzda on aydır Elçin’le görüşmediğimi fark etmiştim. Beni görünce: “Heyy, good to see you.” deyiverdi.  Liya’ya İngilizce öğretebilmek için günlük konuşurken de bu dili konuştuklarından haberim vardı. Kuzenimin kızı Liya’yı ilk defa gördüm ve kolundaki belirginleşmiş şişlik ve morluk gözüme çarptı. Bu sebepten ağrısından dolayı da ağlaması kesilmiyor. Ortopediden arkadaşım Evren geldi yanımıza. Kuzenim olduğunu, şehir dışından geldiklerini söylediğim anda dikkati Liya’ya kaymıştı bile.

Klasik hastane kokusunu almaya başladığım anda nefes alış verişimin, düşünüşümün, bakışımın, duyuşumun farklılaştığını hissedebiliyordum. Üstelik Türker’in, doktor arkadaşı Evren’le beni tanıştırmamasına bozulmuş fakat belli etmemiştim. Hani insan kendini bir yerde fazlalık hisseder ya o yer benim için tam olarak burasıydı.

Kendisini doktor kalabalığının içinde bulan Aslı’nın başı ağrımaya başlamıştı. Alışmadığı kişilerin, isimlerin, kavramların ona yabancı gelen tumturaklı bir dilin içinde kendini kaybetmişti. Başı öne düşmüş, kollarını kavuşturmuş kendini kambur etmişti. Kötü bir rüyanın içinde, vahası olmayan bir çölde kaybolmuş gibiydi. Liya’nın etrafında dört dönen hemşirelere bakıyor, Elçin’in bu zor durumda bile İngilizce konuşmayı sürdürmesini inceliyor, yerdeki kan mendillerinin kırmızısı midesini bulandırıyor ve az önce arabada gülüşüp konuştukları Türker’in onunla hiçbir şekilde göz teması kurmamasını hayretler içinde izliyordu. Liya’ya gerekli müdahaleler bitince hastaneden toplu bir şekilde çıktılar.

Kuzenim hemen dönmek istese de onları bu şekilde bırakamazdım. Eve gidip bir şeyler yiyip dinlenip öyle yola çıkmalıydılar. Zaten Elçin’in eşi Erhan’ın uykusuzluğu gözlerinden okunuyordu. Hastane bahçesinde biz ne yapacağımızı konuşurken telefonuma seri şekilde gelen mesajlara bakmaya başladım. Evimi her hafta temizlemeye gelen Nazan abla yaptığı yemeklerin fotoğraflarını göndermişti. Evime gitmemiz için bir neden daha çıkmıştı bize. O anda orada isteksizce dikilmekte olan Aslı’yı fark ettim. Ona bizimle eve gelmesi için gereksizce ısrar etmeye başladım. Bunu niye yaptım ben de bilmiyorum. Bazen insan istemediği şeyleri kendine inat olsun diye yapabiliyor işte.

Israrlara dayanamayıp Türker’in evine doğru yol almaya başladık. Gelmem için o kadar çok ısrar etti ki kabul etmek durumunda kaldım oysaki onların kendi kendilerine kalmak isteyebileceklerini düşündüğümden müsaade isteyip ayrılacaktım. Türker’in evine girdiğimiz anda ilk olarak yemek kokuları karşıladı bizi. O yemekleri yapan Nazan Hanım kapıda bizi karşılarken aynı zamanda çıkmaya hazırlanıyordu. Genelde eve gelen gündelikçi kadınların ve orta yaşın aksine Nazan Hanım sarı saçlarıyla gayet bakımlıydı. Makyajıyla çok katmanlı yüzü, koskoca evi temizlemiş fakat hiç yorulmamış gibiydi. Nazan Hanım’ın yaptığı yemekleri balkonda yedikten sonra öğle sıcağının esiri olan ev halkı, kendilerini evin bir yerlerine attılar. Ben de balkonda otururken etrafı seyretmeye başladım. Altıncı kat olan evin önünde V şeklinde açıklık var. Yan tarafları büyüklü küçüklü apartmanlarla dolu olan manzaranın tam ortasında yürüyüş alanına da sahip bir park bulunuyor. Öğle sıcağı olmasına rağmen parktaki çocuk sayısı azımsanmayacak derecede. Başımı sağa doğru çevirdiğimde ise karşı apartmanlardan birisinde oturmakta olan koltuk değnekli, otuzlu yaşlarında olduğunu düşündüğüm adamla göz göze geldim. Bir anda sağ kolumu havaya kaldırıp ona el sallarken yakaladım kendimi. Onun da bana el salladığını gördüğümde gözlerindeki o ürkütücü şefkatle karşılaştım. “Ama,” dedim ya tereddütle mırıldanarak: “Öğle sıcağından hep bunlar…”

Akşamüzeri gitmeye karar veren kuzenimi ve ailesini yolcu etmek için dışarı çıktık. Onları yolcu ettikten sonra üzerimizdeki şu gri bulutları dağıtmak için Aslı’ya şehirde motosikletimin sesini dinlemeyi teklif ettim. Gittikçe hızlanan tekerlekler ile o gri bulutlar renk değiştirmeye başladı adeta. Arkamdan sıkıca sarılan Aslı’nın ben hızlandıkça bana kenetlendiğini hissetmek hoşuma gitmeye başladı. Motosikletimi şehrin dışında, toprak bir araziye sürdüm. Şehrin sesini kısarak motosikletlerimizin sesini dinlemek için bu alanda benim gibi motorperestlerle toplanırız. Alana vardığımızda on on beş motosiklet vardı. Aslı’yı arkamdan indirdiğim gibi sürüş arkadaşlarımla kısa bir tur yapmaya karar verdik.

Motosikletin aynasında bir gördüğüm nesneyi bir daha görmeden geldiğim bu garip dağ başında benim işim neydi? Çok korkuyorum ama korkmamış gibi yapıyorum. Benim için ürkütücü metal yığınlarından ibaret olan bu aletler onlar için yaşam tarzına dönüşmüş. Üstelik şimdi tanımadığım birkaç kişiyle birlikte ıssızlığı olan bu yerde tek başımayım. Hemen döneceğini söylemesinin ardından yarım saat geçtikten sonra motosiklet sesleri gelmeye başlayınca içim rahatladı. Şanlı bir giriş yapan motosikletliler kesintisiz gösterilerine devam ediyorlar. Ön tekerleğin yere değmesi yasakmış gibi sadece arka tekerlek üzerinde bir takım hareketler yaparken Türker’in motosikletini göremediğim anda başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Şaşkınca oraya buraya bakındım, yutkunmayı unutup gözlerimin dolduğu anda gerilerden gelen motosiklet sesi kulağıma çalındı. Onu gördüğüm anda dolu olan gözlerimden iki yana düşen yaşlara aldırmayıp gülümsedim. Önümde durdurduğu motosikletin arkasına atladığım gibi evin yolunu tuttuk.

Eve gülerek giren Türker ile Aslı evde yoğun bir çamaşır suyu kokusuyla karşılaştı. Bu koku bütün evi kaplamış olduğundan ikisi de öksürmeye başladı. Hemen kendilerini balkona attılar ve o korkunç, o bilinmez manzarayla karşılaştılar. Bağıran, çığlık atan Aslı değildi sanki. Tuhaftı.

“Aslı, ben bir şey yapmadım. Ben bir şey yapmadım. Beni dinle.” diyordu şiddetli ses tonuyla Türker. Ama Aslı yerde yatan eli yüzü buruşmuş, kireç gibi bembeyaz kesilmiş Nazan Hanım’ın ölüsüne bakıyordu. Nedense bir süre öylece baktıktan sonra elleri titreye titreye cinayet haberini polise vermeyi akıl edebilmişti. Bir süre sonra eski tenhalığı kalmayan balkonu olay yeri ekibi ve polisler doldurmuştu.

Bir polis merkezine bir cinayet ihbarı geldi. Başkomiser ve ekibi olay mahalline gitmek için yola çıktılar.

“Sakin olun, hanımefendi. Bağırmayı ve ağlamayı keserseniz sizi daha iyi anlayabiliriz.”

“Sakin olamıyorum başkomiserim. Bu adam yaptı diyorum size, eminim onun olduğuna. Bu kadının katili: bu adamdır.”

“Aslı Hanım sakin olun ve bize ne olduğunu anlatın.”

“Komiserim bu adam mesajlarında bile vücudun önemli olduğundan bahsedip durdu bana. Bakın işte kadının vücudunu ne hale getirmiş? Kim bilir ne alıp veremediği vardı zavallı kadınla.”

Aslı, cinayeti Türker’in yaptığını biliyordu çünkü onu o dağ başında yalnız bırakmış üstelik yarım saat geç gelmişti. Bir işler çevirdiğini hissetmişti. Ama bu kadarını tahmin bile edemezdi. Şimdi anlıyordu o mesajlardaki imalı ve üstü kapalı konuşmalarını. Kişinin ruhundan önce bedeninin önemli olduğunu defalarca vurgulamıştı. Bu tam bir kalpsizlikti. Kurbanı olan bu kadın da zaten temizlikçi gibi değildi bunu en başında anlamıştı. Orta yaşlarında olmasına rağmen gayet bakımlı bir görüntüsü vardı. Ama olgun vücutları sevmediğinden bahsetmişti bir mesajında da. Yaşlı bir vücuda sahip olduğu için öldürmüş olabilir miydi? Kadının vücudunu artık tiksindirici buluyordu ve kadını reddediyordu. Kadın bunu kabullenemedi ve ayrılmak istemedi. Türker’de çareyi öldürmekte buldu. Üstelik kuzeni Elçin’i bile plana dahil etmiş olabilirdi. Her şey olabilirdi. Kendisi yapmasa dahi cinayete azmettirdiği başka bir kişi bile olabilirdi. Aslı o gün neler yaşadığını zihninde başa sarıp sarıp tekrar yaşıyordu. Fakat bazı yerleri hatırlayamıyordu yahut yanlış hatırlıyordu. Yemek yedikten sonra mı motosikletle gezintiye çıkmışlardı, önce mi? Kafası allak bullak olmuştu, sürekli iç çektiğinden kafası bir öne bir geriye gidip geliyordu.

Olay Yeri İnceleme Komiseri konuşmayı bölerek: “ Komiserim daire kapısında zorlanma izi yok. Maktül kendisi kapıyı açmadıysa anahtarla girilmiş. Ceseti, otopsi için Adli Tıp’a; evden topladığımız delilleri ise  Kriminal Labaratuvar’a görüreceğiz ve en kısa sürede Cinayet Büro’ya bu raporu göndeririz.” dedi ve ayrıldı.

Aparmanın dışındaki kuru kalabalığın sesi balkondan işitiliyordu. Apartman sakinlerinin ise sorgulamaları devam ederken akşam saatlerinde binadan hiç ses gelmediğini, her şeyin normal olduğunu söylemişlerdi. Türker bütün şüpheyi üzerine çektiğinin farkındaydı ve baş şüpheli olarak gözaltına alınmıştı. Bunun yanında Aslı’da tüm gününü cinayet şüphelisiyle geçirmesi nedeniyle en az onun kadar şüpheliydi ve o da gözaltına alınmıştı. Polisler eşliğinde apartmandan çıkarken Aslı’nın gözleri el salladığı sakat adamı gördü. Görmesiyle birlikte sakat adamın gülümseyerek ona el salladığını fark etti. Aslı’nın bu garip davranış karşısında içi ürpermişti.

Yanındaki polise dönerek yalvarır bir ses tonuyla “Onu da alın, onu da sorguya alın.” dedi.

Polis ise amirine dönerek sordu. “Amirim n’palım?”

Amir durumu anlamaya çalışır bir şekilde Aslı’ya yaklaşarak “Bildiğiniz bir şey mi var?” dedi.

“Komiserim, bu sakat adam tüm gün cinayet işlenen evi izledi. Ben bunu bugün balkonda otururken fark ettim. Kesin altından bir şey çıkacaktır. Lütfen onun da ifadesini alın.” dedi.

“Tamam, adamı alın arkadaşlar.” diyen komiser yine garip bir cinayetin içinde olduğunu seziyordu. Öyle cinayetler görmüştü ki: sağır, dilsiz ve kör. Ama bir ipucu, bir anlık kendini ele veriş bu cinayeti çözecekti.

Cinayet büroya getirildiklerinde Aslı halâ o gün yaşadıklarını düşünüyordu: “Motosikletiyle gittiğinde beni almaya yarım saat geç geldi demek ki o sırada işledi cinayeti. Ne istedin zavallı kadından? Aman Allah’ım bu, bu öldürülen ben de olabilirdim. Ya o sakat adam? Ürkütücü ve imalı bakışları? Yüzündeki o haince gülümsemesi? Ya şu yoldan apar topar döndürülen Elçin ve eşi? Bir insan yaşamını kaybetmiş. Halâ İngilizce konuşmaya çalışmakta ne oluyor?”

Kuzenim Elçin ve eşi gitmekte oldukları yoldan geri döndüklerinde olayın şokuyla ifade verdiler. Her şey birbiriyle örtüşüyordu da benim motora benzin almak için gittiğim yarım saatlik süreyi açıklasam da inandıramamıştım. Her şey mobese kamera kayıtlarına ulaşıldığında ortaya çıkacak. Evet, ben genç vücutları seviyorum ama bir insanı da yaşlı diye öldürecek değilim. Dünden beri aç, susuz; bu havasız, nefes kokan bu yerde tutuluyorum. Üstelik şu koltuk değnekli adam da tam karşımda bana pis pis bakarak oturuyor. Burada işi ne onu da anlamış değilim. Bunun yanı sıra haberi duyan hastaneden birkaç doktor arkadaşım ve Evren geldi. Birden koltuk değnekli adamın tiz ve yüksek sesle: “Onu gördüm, gördüm o, işte!” demesiyle tüm gözler Evren’e çevrildi. Devam etti yüksek sesle: “Akşamüzeri sizin apartmandan çıkarken kapıda karşılaştığım adam, bu: o.” Evren sakin ses tonuyla: “Birisine benzetiyor olmalısın, üstelik senin ne işin vardı o apartmanda? Pis röntgenci” dedi.

Sesleri işiten baş komiser sorguya Evren’i de aldı.

“Doğru mu? Akşamüzeri apartmanda görmüş seni.”

“Yok, komiserim ben hastanedeydim o sırada sorabilirsiniz arkadaşlara.”

Yırtıcı ses tonuyla bana öfkeyle bakan koltuk değnekli adam: “Bu adam var ya,” dedi beni göstererek “Her hafta o balkonda başka bir kızla yemek yiyor.” dedi.

Başkomiser sakat adama dönerek: “Sen de bunu kıskanıp kadını öldürmeye karar verdin. Ama gittiğinde gördün ki o kadın yok temizlikçi var ve onu öldürdün.”

“Hayır, komiserim öyle olmadı.” dedi ürkerek.

“Nasıl oldu anlat o zaman.”

“Ben korkarım,” dedi koltuk değnekli adam ve devam etti: “ Böyle sizin gibi üstün insanların yanında tutulur kalırım, söyleyemem.”

“Anlatacak mısın? Yoksa seni tutuklatayım mı?”

“Tamam tamam anlatıyorum komiserim. Bu hafta bu doktorun yemek yediği kız bana el salladı. Belli ki diğerlerine benzemiyordu, iyi biriydi. Ona bu adama güvenmemesi gerektiğini anlatacaktım. Cesaretimi toplayıp karşı apartmandaki daireye gittim. Kapıyı çaldım ama açan olmadı, evde kimse yoktu. Asansörden indiğimde apartman kapısının önünde şu adamla karşılaştım.” dedi Evren’i göstererek.

Adli tıptan gelen rapora göre maktulün mide ve her iki akciğerinde de sıvı ile boğulmuş olduğunu düşündüren bulgularla birlikte yüksek oranda sodyum hipoklorit tespit edilmiştir. O zaman maktul Nazan Arcan, zanlı Türker Akkaya’nın evinde intihar girişiminde mi bulunmuştu? Bu durum intihar gibi görünse de gözlerin kristal gibi bembeyaz olması ve bacakların katılaşması boğulmaya zorlanma olduğu ihtimallerin en yükseğiydi. Hastaneden erken çıktığı anlaşılan Evren’in kendisini kötü hissedip izin alarak evine gittiği anlaşılınca Olay Yeri İnceleme Ekibi, Evren’in evine gitti, oradan aldığı örnekleri Kriminal Laboratuvar’a iletti.  Çıkan raporda evinden alınan sodyum hipoklorit örneği ile maktülün vücudundaki örnek eşleşince cinayet zanlısı Evren Şenel sorgulanıp adliyeye sevk edildi.

“Nazan Arcan’ı öldürdüğünüz adli tıptan gelen raporlarla kesinleşmiştir. Peki neden öldürdünüz?” sorusu saklandığı yerden aniden çıkan kertenkeleye sorulmuştu sanki. Evren Şenel büyük bir soğukkanlılıkla ve yüzünde zerre kadar pişmanlık okunmayan ifadesiyle anlatmaya başladı: “ Türker’in evini salı ile benim evimi ise perşembe günü temizleyen Nazan Abla evimi özellikle de tuvaletleri çok iyi temizliyordu. Olay günü ise yani perşembe günü Türker’in evinden temizlikten çıktığını biliyordum. Acil misafirimin geleceğini bana gelmesi gerektiğini söyledim. O da kıramayıp geldi. Evi temizlemeye başlayan Nazan Abla bir şeyi ima eder gibi tuvaletlerin bol çamaşır suyuyla yıkaması gerektiğini söyleyerek güldü. Bunun üzerine aynı çamaşır suyunu zorla içirip başını klozete soktum tıpkı küçükken annemin bana yaptığı gibi. Sonra da arabaya koyup Türker’in evine götürdüm ne de olsa Nazan Abla da evinin anahtarı vardı. Küçükken tuvaletimi yapıp temizlemeden çıkardım. Bunu gören annem evde kriz geçirir, beni klozette boğmakla tehdit ederdi. Ama ben buna rağmen her seferinde yaptığım dışkıyı orada bırakmayı severdim çünkü o benim yaptığım bir şeydi, değerliydi. Annem bunu hiç anlamadı. Nazan Abla’da anlamadı. Şimdi sorgu bittiyse biraz uyumak istiyorum. Çok uykum var.”

“Uykusuzluktan göz kenarlarımda kaz ayaklarım çıktı artık o kadar genç olmadığımı salık veriyor bedenim” dedi cinayet bürodan çıkarlarken.

Aslı Türker’den gelen serserice söylenmiş bu cümleye: “Kendinle asla barışamayacaksın çünkü buna izin vermiyorsun. Kendinle barışmanın yolu: bedeninle barışık olma dışında bir şeylerle uğraşman.” dedi.

“Mesela yaşlı bir kadının vücudunu öldürmek gibi mi?” dedi zafer sarhoşluğu içindeymişçesine konuşan Türker.

Kara Romana Yazık Etmeyin

Makale

Polisin ilgilendiği olayları anlatan her roman ‘polisiye roman’ türüne dahil edilemez. Bir romanın polisiye roman sayılabilmesi için, suç-gizem-dedektif üçlüsüne sahip olması gerekir. Bunu anlatmaktan dilimizde tüy bitti ama hâlâ anlamamakta ısrar edenler var. O yüzden biz de bunu gerekirse yüz defa, bin defa yazacağız.

Suç-gizem-dedektif üçlüsü dedik ama bu, meseleyi kısa yoldan formüle etmek içindi. Yoksa iş  o kadarla kalmıyor elbette.  Bir kere, gizemin, bir dedektif tarafından adım adım ilerleyen bir süreç sonunda çözülmesi  gerekir. Ha, bu dedektifin illa polis olması da şart değil. Hatta iyi bir polisiye romanda polis olmaması çok daha iyi. Böylece, polisin sahip olduğu imkanlardan yoksun bir şekilde çalışacaktır kahramanımız. Yani daha zor bir soruşturma süreci vardır önünde. Ve bu süreç, olaya karışan kişilerle daha yakın ilişki kurmasını, onları daha yakından tanımasını gerektirir. Böylece, polisin dedektif olduğu romanlarda bir figürden öteye gidemeyen roman kişileri, polis olmayan bir dedektifin soruşturmasında ete kemiğe bürünüp canlı birer karakter halini alırlar.

Suç, suç diyoruz ama işin ilginç yanı,  polisiyede suç olmayabilir. Tabii suçlu da. Bu da değinmemiz gereken ikinci önemli nokta. Böyle varsaymamızın nedeni,  gizem edebiyatını, Türkçede ‘polisiye edebiyat’ olarak adlandırmamızdan kaynaklanıyor. Polisiye deyince, içinde mutlaka polislik bir durum (hırsızlık, cinayet, şantaj, adam kaçırma vb. gibi) olması gerektiğini düşünüyoruz mecburen. Oysa gerekmiyor. Yani polisiyede suç ve suçlu olması şart değil. Bu türün temel sorunsalı gizem ve gizemin çözülmesi. Dedektif kelimesi de burada herhangi resmi ya da gayriresmi bir otorite anlamını değil, araştırmacı  anlamını içermekte.

Dolayısıyla bir romanı polisiye roman türüne sokan asıl ayırt edici nokta, gizemin (bu ister bir suçla ilgili olsun ister olmasın) bir araştırmacı tarafından aşama aşama çözülmesi ve sonunda makul ve mantıklı bir nihai açıklamaya ulaşılmasıdır.

‘Kara roman’ polisiyeye benzer ama asla polisiye değildir. Zaten polisiye olsaydı, kara demeye gerek olmazdı. Demek ki polisiyeden farklı bir tür. Kara roman yazanlar neden kendilerini polisiyeci olarak  tanımlamak ve tanıtmak isterler hiç anlamam. Sanki kara roman yazmak kötü bir şey. Ayıp sanki.

Bir de macera romanı yazıp polisiye yazdım diye ortaya çıkanlar var. Macera romanı yazıyorsan “Ben macera romanı yazdım.” diyebilmelisin. Kötü bir şey mi macera romanı yazmak? Adam oturmuş, uzun uzun bir macera romanı yazıyor. Üstelik sonu da belli, neyse. Arada cinayetler işleniyor. Bir süre kimin işlediği bilinmese de daha romanın ortasında katil kendini belli ediyor. Yazılan bir macera romanı olduğu için bu hiç önemli değil elbette. Ama yayınevi tutuyor bu romanı polisiye diye pazarlıyor. Yetmiyor, kitabevleri polisiye rafına koyuyorlar bu kitabı. O da yetmiyor, kitap yılın polisiye romanı ödülünü alıyor. Birtakım insanlar, polisiye olamayan bir kitaba polisiye roman ödülü veriyorlar. Haliyle, okur da polisiyenin böyle bir şey olduğunu zannediyor.

Ama değil!

Kara, aslında sinemaya özgü bir terim. İlk kez 1930’lardaki suç ve polisiye filmleri için kullanılmış. Yanlış okumadınız, 1930’larda çevrilen Dashiel Hammet, Raymond Chanler uyarlaması filmleri de kapsayan genişçe bir tür ‘kara film’. Edebiyatta bu terimin kullanılması ise yıllar sonra Fransa’da başlayan bir olgu. Kara roman  dediğinizde bunun polisiye romandan farklı bir tür olduğunu zaten kabul ediyorsunuz demektir. Yoksa, yukarıda da dediğim gibi, ona da polisiye der, çıkardınız işin içinden. Demediğinize göre, başka bir şeyden söz ediyorsunuz. Kara ile polisiyeyi birbirine karıştıranlar ya da birini diğeri yerine kullananların kafa karışıklığı, esas itibariyle her iki türde de suçun ve suçlunun ön planda olmasından ileri geliyor. Suç ve suçlu, her iki türün ortak noktası gibi. Ama suç ve suçlu, polisiyenin olmazsa olmazları değil. Polisiyenin olmazsa olmazı gizem ve bir araştırmacı tarafından yürütülen soruşturma. Peki kara romanda bunlar var mı? Yok. O halde, sadece bu bakımdan bile ikisi farklı türler. Kaldı ki aralarındaki ayrım bunlardan ibaret değil. Ele alınan konular ve bunların işlenişleri, yani anlatım teknikleri de farklı. Kara romanda olaylar geleceğe yönelikken, polisiyede geçmişe yönelik. Tabii en önemli anlatım farklılığı, kara romanda tek bir hikaye, içinde bulunulan anın hikayesi anlatılırken polisiyede iç içe geçmiş iki hikaye var: Soruşturmanın yapıldığı şimdiki anın hikayesi ve suçun anlatıldığı (ya da soruşturmaya konu olan olayın anlatıldığı) ikinci hikaye.

Kara roman ile polisiye romanın birbirine karıştırılmasında her iki türün aynı kaynaktan doğmuş olması da büyük rol oynuyor. Özellikle Amerikan tarzı sert polisiye (hard-boiled mystery) bu türün anası konumunda. Kara romanın tehlike içindeki, şiddete meyilli, yozlaşmış, muhtemel olarak suçlu kahraman tipinin öncüsü Chandler-Hammet romanlarındaki dedektif tipleri olduğunu hatırlayalım.  Bunun yanı sıra, kullanılan dilin sert (hard –boiled), kısa cümlelerden oluşan, olguların belirleyici yanlarına vurgu yapan bir dil olması da benzerliğin başka bir boyutu. Birinci tekil şahıs anlatı da her iki tür arasındaki biçimsel benzerliklerden bir diğeri.

İki tür arasındaki geçişleri de yabana atmamak lazım. Kimi polisiye romanlar, kara roman atmosferinde yazılmaktadır. Benzer kahramanlarla ve benzer bir dille. Zaten sert polisiyenin dili, kara romandaki dille neredeyse aynıdır. Yozlaşmış, geleceği belirsiz, hayatı tehlikede olan bir kahramanın, üzerine yıkılmış bir suçu aydınlatması ve en sonunda suçluyu yakalayıp kendini temize çıkarması gibi, özellikle sinemada fazlasıyla işlenen konular bu geçişkenliğin klasik örneklerinden biridir. Bu tarz bir romana ya da filme ‘kara’ denemez. Çünkü, eninde sonunda bir “katil kim?” sorusuna cevap aranmaktadır burada. Tıpkı, Hammet-Chandler romanları gibi. “Katil kim?” sorusu ise sadece polisiye romana özgü bir sorudur.

Polisiye roman, ister rahat (cozy mystery) ister sert (hard-boiled mystery) olsun tamamlanan bir döngüdür ve bir denge durumu içerir. Kara romanda ise döngü tamamlanmaz, burada dengeden eser yoktur. Bu anlamda kara roman nihilisttir. Umutsuz bir vakadır. Polisiye roman, eğlenceli bir metin olarak tebarüz ederken, kara roman acıklı, trajik bir metin olarak kalır.

Sadece bizde değil, Batı’da da kara roman terimini polisiye yerine kullananlar var. Özellikle farklı ülke polisiyeleri için bu terimi kullanıyorlar. İskandinav Karası, Tartan Karası, Akdeniz Karası gibi. Neden İskandinav Polisiyesi, İskoç Polisiyesi, Akdeniz Polisiyesi değil?

Türleri böyle ulu orta isimlendirmenin yaratacağı kavramsal kargaşa bir yana, olan gerçekten kara romana oluyor. Kara roman, polisiyeden farklı bir tür ve çok iyi yazarlarla eserler barındırıyor bünyesinde. Polisiye romana, kara roman demek külliyen yanlış. Bu iki türü birbirlerinin yerine kullanma alışkanlığından vazgeçilmesi lazım.

Polisiye romana acımıyorsunuz, bari kara romana yazık etmeyin!

Gencoy Sümer’in Yeni Polisiye Romanı: Mavi Kolye

Gencoy Sümer’in yeni romanı Mavi Kolye, Temmuz ayının son günlerinde kitap dünyasına bomba gibi bir giriş yaptı. İşte o ilk gün, birçok polisiye okuru gibi bende de bir heyecan oluştu. Çünkü yazarın daha önceki üç kitabını büyük bir keyifle okumuştum. Gencoy Sümer’in, daha önce Feneryolu Cinayetleri’nde okurla buluşturduğu ünlü dedektifi Kerim Ülkü’nün bu kez kimin peşine düştüğünü öğrenmek için ben de hemen kitabın peşine düştüm. Kimi benden, kimi dağıtımcılardan kaynaklı sebeplerle kitap elime geç ulaşmamış olsa bu yazı bir önceki sayımızda yer alacaktı.

Herdem Polisiye etiketiyle piyasaya çıkan ve üç yüz on yedi sayfalık bir kurgu olan Mavi Kolye, Gencoy Sümer’in tüm kitaplarında alışılageldiği üzere daha ilk sayfalarında okuru avucunun içine alıyor. Yazarın diğer kitaplarında duyumsadığım o tanıdık tadı -yani bir Agatha Christie kitabı okuyormuşum gibi hissetmek- bu kitapta yine aldım. Doksanların sonunda, Zonguldak’ın Filyos kasabasında geçen, çevremizde gördüğümüz ya da görmemiz muhtemel karakterle oluşturulan kurgu, enfes bir anlatımla birleşiyor ve bizleri polisiyenin olmazsa olmaz sorularının peşine düşmeye zorluyor:

Katil kim?

Cinayet ne sebeple işlendi?

Cinayet nasıl işlendi?

Mavi Kolye’de, sade ve akıcı dili, üslubundaki yetkinlikle Gencoy Sümer bizi güvenli sularda bir gezintiye çıkarıyor; son dakikalara kadar o güvenli sularda heyecanlı ama aynı zamanda huzurlu bir yolculukta hissediyorsunuz kendinizi. Son dakikalara yani son sayfalara kadar… Acaba o son dakikalarda bize fırtına yaşatan nedir? Bu soruyu elbette cevaplamayacağım, ancak büyük bir ters köşeyle olmaz dediğimizi olduran yazarımızın kitabını okuyarak bu gizemi çözebilirsiniz.

Polisiye türünde bir kitabın inceleme yazısını yazmak oldukça zorlayıcıdır. Kitabı okumuş, olayı dedektifle birlikte adım adım çözmüş biri olarak aldığınız hazzı, kitabı okuyacak olan okurun da alabilmesi için hem merak uyandırıcı hem de gizemi koruyacak cümleler kurmanız gerekir. Karakterler, yerler üzerine kuracağınız yanlış bir cümle ile tüm sırların ortaya dökülmesine sebep olabilir, yazarın ilmek ilmek dokuduğu kurguyu açık edebilirsiniz. İşte sırf bu sebeple ben de bu yazıyı yazmaya başlamadan önce polisiyenin kraliçesinden esinlenerek sizler için bir ön hazırlık yaptım.  Agatha sevenler yazarın kitaplarının başındaki kısmı hatırlarlar. Ben çok severim o kısımları okuyarak kurgu üzerine fikir yürütmeyi. Haydi, biz de bunu Mavi Kolye için yapalım. Bakalım başarılı olabilecek miyiz?

MAVİ KOLYE İLE İLGİSİ OLANLAR:

İhsan Ayverdi: Zengin bir iş adamı. Kasabaya yatırımlar yapmıştı. Vakıf kurmayı planlıyordu.

Neval Ayverdi: İhsan Bey’in kendinden yaşça küçük ikinci eşi. Bir kediye benziyordu.

Yasemin Aksoy: İş adamının yaşından olgun davranışlı kızı. Babası ve eşi arasında kalıyordu.

Mete Ayverdi: İhsan Bey’in şımarık ve boşboğaz oğlu. Babasının nüfuzuna sığınıyordu.

Burak Aksoy: İhsan Bey’in kimya mühendisi olan damadı. Son zamanlarda çok keyifsiz görünüyordu.

Çetin Yıldırım: Yakışıklı bir mimar. Sahile yapılacak olan otelin tasarımını hazırlıyordu.

Zeynep Demirkan: Evin hizmetçisi. İhsan Bey’e çok sadıktı.

Ali Rıza Özdemir: İşçi sendikasının lideri. Fabrikada yaşanan gelişmelerden dolayı öfkeliydi.

Profesör Azmi Petek: Kasabada arkeolojik kazılar yapan heyetin başkanı. İhsan Bey ile olan samimiyeti bozulmuştu.

Nazmi Duman: Dağlarda hazine arayan avare bir adam.

Vedat Beyaz: Babasının kurduğu yerel gazeteyi yöneten eski bir avukat. Dedikodulara inanmıyordu.

Başkomiser Murat: Cinayeti çözmek için görevlendirilmişti. Bir an önce katili yakalamak istiyordu.

Ve KERİM ÜLKÜ

KERİM ÜLKÜ’NÜN ELİNDE ŞU İPUÇLARI VARDI:

  • Bir antika sikke
  • Koruda parlayan ışık
  • Gümüş saplı biftek bıçağı
  • Çok soğuk bir gece
  • Kırk iki numara ayak izleri
  • Ezan saati
  • Sigara izmaritleri

KERİM ÜLKÜ’NÜN ŞU SORULARI YANITLAMASI GEREKİYORDU:

  • Depoda yaşanan hırsızlıkların olayla bağlantısı var mıydı?
  • Korudaki buluşma kimler arasında olmuştu?
  • O gece evden dışarı çıkanlar kimlerdi?
  • Gazeboda sigara içen kimdi?
  • Kimler cinayetten fayda sağlayacaktı?
  • Kasaba dedikodularının arkasında yatan gerçek neydi?
  • Medusa heykeli neredeydi?

 

Ne dersiniz, başarabildik mi?

Eğer dili akıcı, kurguları merak uyandırıcı yazarımızla henüz tanışmamışsanız ilk kitabından başlayabilir, bu muhteşem yolculuğu Filyos’ta tamamlayabilirsiniz.

Kaleminiz daim, okurunuz bol olsun Gencoy Sümer. Sizinle yolu kesişen her okurun, onlar için bıraktığınız ipuçlarını takip etmekten vazgeçmeyeceğine eminim.

Yeşil Kapılı Ev | 1

Kadim şehrin eski semtlerinden birinde kıvrılarak uzayan dar sokakta yürürken buraların hiç değişmeyeceğini düşündü Hande. Önünden koşarak geçen çocuklara boş boş baktı az ilerde kapı önünde laflayan kadınlar onu görünce dedikodularını kesip gözlerini ona diktiler aldırmadı, yürümeye devam etti. Her adımında diz kapaklarını ortaya seren yırtık kot pantolonu, biraz kımıldasa göbeğini olduğu gibi gösteren kısa bluzu pembeli saçlarıyla bu mahalleye aykırıydı. Sıvaları dökülmüş, zamanında ahşap bir ev olarak muhakkak iyi günler görmüş fakat sonradan betonla ve pvc pencerelerle sözüm ona yenilenmeye çalışılmış evin yeşil boyalı kapısının önünde durdu nefesini aldı, kapıyı tıklattı. Yandan kararmış bir kablonun ucunda sallanan zile basmaya, tenezzül bile etmedi. Uzun zamandır çalışmadığını bilecek kadar geçmişi vardı bu evde. “Yeşil kapılı ev, babaannemin evi,” diye geçirdi içinden, “Benim babaannemin evi.” Kapının hemen üstüne denk gelen pencerede perdeler kımıldadı birkaç dakika sonra açıldı kapı.

“Merhaba Hediya, ben geldim,” diyerek teklifsizce girdi içeri. Loş girişte spor ayakkabılarını çıkardı. Koşar adım önünde uzanan basamakları çıktı. Aydınlık sofada hiç beklemeden sağa döndü. Biraz önce perdeleri kımıldayan odaya girdi. Mutfaktan gelen tanıdık koku ve tıs tıs sesi babaannesinin yine yaramazlık peşinde olduğunun ispatıydı. Gülerek baktı karşıki çekyatta üst üste konmuş iki minderin üstünde en az iki kişilik yer kaplayarak oturan kadına.

“O, Mukaddes Hanım yine işkembe konmuş düdüklüye! Sana yasaklamamış mıydı doktor sakatat yemeyi?”

“Aman doktor ne bilcek benim ne yicemi? Boş ver sen onu. Hoş geldin nur yüzlüm, hangi rüzgar attı seni burlara? Sen bu sokaklan yolunu bilir miydin?”

Sitemli sözlerine rağmen gözleri sevgiyle bakan yaşlı kadına doğru atıldı Hande. Boynuna sarılıp şapur şupur yanaklarını öperken “Aman babaanne! Geldim işte! Geçen ay da gelmiştim. Ne yapayım iş güç vakitim olmuyor valla. Telefon ediyorum ya arada.”

Yaşlı kadın, kıkırdayarak kurtuldu torununun kollarından. “Dur deli kız, şimdi öpersin gari de mi? İş güçmüş, gören de dünyayı gurtarıyon sancak. Neyse bakem öyle olsun. Dünyayı gurtarıyon da para gazanamıyon heyal. O pantol ne gız yırtık pırtık kedi gibi tüy döküyon her yere.”

“Aman babaanne moda ya.”

“Modaymış modanız batsın e mi? Otur, hele şuraya. Hah yanıma gel, özledim zati, uzağa oturma.”

“Nasılsın babaanneciğim? İyisin değil mi? Geçti mi ağrıların?”

“İyiyim, iyi demek adet olmuş diyem de iyi olam inşallah. Sen nasılsın bakem anan, baban nasılla haber alıyon mu? Ben alamıyom da ondan soruyom.”

“İyiler babaanneciğim, öyle deme konuşuyorsunuzdur telefonla.”

“Hee, konuşuyoz haftada bir baban arıyo anne nasılsın diyo bizim işimiz çok o yüzden gelemiyoz, Türkan’ın selamı var diyo çat kapatıyor. Ne annıcam ben bundan?”

“Haklısın, gelemiyorlar uzun zamandır ama biliyorsun Antalya uzak, ikisi de çalışıyor. Gerçekten işleri çok. Hastalar, nöbetler bitmiyor ki n’apsınlar?”

Yaşlı kadın derin bir iç çekti ama hemen uzaklaştı sitemli halinden. Torununun yanağını okşayarak sordu.

“Senin işle nasıl nur yüzlüm? Hem mektep hem iş zor olmuyo mu sana? Bak gak gada galmışın gene çok mu yoruyon kendini?”

“Yok babaanneciğim çok yorulmuyorum. Rejim yapıyorum o yüzden zayıfladım. Fit olacağım eski şişman Hande olmayacağım artık. Sağlıklı besleniyorum spor yapıyorum. Bak ne güzel oldum.”

“Hee, pek güzel olmuşun kemiklen sayılıyo. Gııız Hediya çayı koydun mu?” Odanın dışına doğru bağırdı Mukaddes Hanım. Bağırırken torununun elini okşuyor kaçıverecekmiş gibi sıkı sıkı tutuyordu.

Kapı çalındığında tam bir şey söylemek üzereydi Hande. Fakat babaannesinin dikkati dağılıvermiş, adeta refleks gibi kapı sesiyle birlikte yana doğru boynunu uzatmış, perdeyi aralayıp aşağıya bakmıştı.

“Hadii! Şimdide Ayten geldi. N’oluyo? Bugün benim gabul günüm vaa da benim mi haberim yok? Birine bi şey mi oldu yoksa? Hande de bakem bana. Kötü bi şey mi var?”

“Benim bildiğim yok ama Suzan yengem telefon etti. Buraya gelmemi istedi. Demek ki Ayten yengemi de çağırmış.”

“Merhaba anne. Hande, sende mi buradasın?”

Kırklı yaşlarının sonunda uzun boylu, uzun saçlı, alımlı bir kadın beraberinde hoş bir kokuyu sürükleyerek odaya girdi. Bir an işkembe kokusu bu güzel parfüm ile karıştı kaybolur gibi oldu ama ne mümkün! Düdüklünün uzun bir tıslamasının ardından parfümü bastırdı yeniden eve hâkim oldu. Ojeli ellerini yaşlı kadına doğru uzatarak ilerledi Ayten. Eğilip elini öptü, kısa eteğini çekiştirerek çekyatın karşısındaki koltuğa oturdu. Hoş geldin ve nasılsın faslından sonra onun da buraya Suzan tarafından çağrıldığı anlaşıldı. Yaşlı kadın Özbekistan’dan Türkiye’ye çalışmaya gelmiş bakıcısı Hediya’dan her zamanki şikayetlerini etmeye başlamıştı ki kapı tekrar çalındı. Bu sefer gelen buraya toplanmalarının sebebi Suzan’dı.

“Hoş geldin Suzan. Hayrola Ömer’e bir şey mi oldu yoksa? Korkmaya başladım billa. Çocuklar falan mı hasta ne oldu? Siz gelmezdiniz böle hele bir deyin bana.”

Mukaddes Hanım’ın sararan yüzünden, titreyen sesinden gerçekten korkmuş olduğu anlaşılıyordu. Zavallı kadın böylesi ziyaretlere hele ki gelinlerinin gündüz vakti kendi başlarına gelmelerine hiç alışık değildi. Aklına kötü kötü şeyler geldiğinden eni konu endişelenmişti.

Suzan önce kayınvalidesine sonra merakla kendisine bakan Hande ve Ayten’e baktı. Kısa kıvırcık saçları burnunun üzerindeki yuvarlak gözlükleri ve salaş kıyafetleri ile daha yaşlı görünse de Ayten’le yaşları aynıydı aslında.

“Önce hepinize merhaba diyeyim. Aytenciğim, Hande kuzum geldiğiniz için çok teşekkürler. Anne korkacak bir şey yok. Ömer iyi, sapasağlam maşallah hiçbir şeyi yok. Buraya sizleri topladım bunun sebebi ise…”

Sözünün burasında durdu, yutkundu. Gözlerine dolan yaşları birkaç kırpışla gidermeye çalıştı ve baklayı ağzından çıkardı. “Ben Ömer’den boşanmaya karar verdim. Bunu önce benden duymanızı istedim. Çok sıkı fıkı olduğumuz, öyle birbirimize bağlılığımız falan yok biliyorum fakat inanmasanız da ben sizleri severim. Anne, zamanında aramızda nahoş şeyler geçmiş olsa da seni de severim. Adaletine güvenirim her zaman haklının yanında olursun bilirim. İşte bu nedenle ilk sizlere söylemek istedim. Ömer bile bu düşüncemi daha dün akşam öğrendi. Acele ettim çünkü ondan önce davranmak bu kararımın nedenlerini Ömer’den önce ben anlatmak istedim.”

Hepsi sus pus olmuşlardı. Ayten oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı, Mukaddes Hanım bir şey söylemek üzere ağzını açtı. Hediya çay dolu tepsiyle odaya girince bir şey söylemeden kapattı. Çaylarını aldılar. Özbek kadının zigon sehpaları çıkarışını tedirginlikle izlediler. Bu ikramın devamı gelecek demekti, susmaya devam ettiler. Bekledikleri gibi bakıcı kadın buzluktan çıkartılarak ısıtıldığı belli böreklerle ve pötibör bisküvilerle dolu tabakları getirmeye başladığında Hande kalktı, mutfağa geçip kalanlarını da o getirdi. Böylece ikramlıkların dağılış süresini kısaltmaya çalıştı. Peçeteler de verilip süreç tamamlandığında Hediya mutfağa geçti. Hepsi rahatladılar ve meraklı bakışlarını yeniden Suzan’a çevirdiler.

“Evet, Ömer’den boşanacağım çünkü beni aldatıyor.”

Buz gibi bir hava esti. Çayların sıcaklığı bile yetersiz kaldı onları ısıtmaya.

“Benim oğlum öyle şey yapmaz!” dedi Mukaddes Hanım kesin ve sert bir sesle.

“İmkansız,” dedi Ayten. Hande gözlerini pencereye doğru çevirerek sessiz kaldı.

“Ne yazık ki imkanlı Aytenciğim. Gözümle görmesem ve bunu bana bir başkası söylese Ömer’e iftira atıyor diye onu paralardım ama maalesef gördüm. Hem de hiç yanılmaya pay bırakmayacak şekilde bir otel odasında.”

“Olmaz! Katiyen inanmam benim Ömer’im öyle şey yapmaz. Herkes yapa ama Ömer yapmaz. Seni ne gada çok seviyo biliyon işte Suzan. Senin için, beni depti benim oğlum. Yıllaca gonuşmadı benlen, ne o sana laf ettim deye. Hem çocukları da çok sever ölür onnan uğruna katiyyen yapmaz. İnandıramazsın beni Suzan, yanılıyon. Olmaz mümkünü yok!”

Bu sefer durdurmayı başaramadığı yaşları elindeki peçeteye silen Suzan, “Ah anne, bende öyle sanıyordum ama gördüm diyorum sana. Gözlerimle gördüm hem bir de şahidim var değil mi Hande? Sende biliyorsun amcanın neler yaptığını hadi anlat. Ne olur anlat.”

“Şey, amcamın neler yaptığını bilemem ama ben de gördüm.  Oteldeydim, şey için gitmiştim. Seminer için şirket göndermişti. O nedenle ben önce amcamı gördüm, sonra o kadını.”

“Genç kızı diyelim de yanlış anlaşılmasın. Hande kadar bir kız işte, çocuğu yaşında neredeyse. Öyle değil mi Hande? Söylesene!”

Hande yutkundu elinde sıkı sıkı tuttuğu bardağı sehpaya bıraktı. Sanki söyleyecekleri için zaman kazanmaya kelimeleri toparlamaya çalışıyordu.

“Evet,” dedi. Anlatacakları onu bunaltıyormuş gibi kızarmıştı. “O kız ve amcam lobide oturuyorlardı. Beni görmediler birlikte kalktılar, amcam kıza sarıldı öptü.”

Kadınların hayret dolu ifadelerini fark edince “Yanaklarından öptü,” diye düzeltti ifadesini. Bu çok önemli bir ayrıntı olmalı ki Ayten’le Mukaddes Hanım başlarını sallayarak rahatladılar. Suzan hıçkırdı. Hande başını önüne eğip daha kısık bir sesle devam etti. “Sonra amcam o kızı yanına alıp asansöre bindi. Ben bu kadarını gördüm başka bir şey bilmiyorum. Biraz sonra yengem geldi. Koşarak girdi otele. Ben ona doğru yürüdüm, o da beni gördü. Amcan geldi mi, diye sordu. Daha ben geldi, demeden o da asansöre bindi, gitti. Çok merak etmiştim ama seminer tekrar başladığı için lobiden ayrılmak zorunda kaldım. Gerisini bilmiyorum.”

“Gerisini ben anlatayım.”

Suzan oturduğu yerde sırtını dikleştirdi gözlerini tekrar sildi. “Asansöre bindim üçüncü kata çıktım doğruca 3030 nolu odaya gittim. Kapıyı tıklattım. İçimden dualar ediyorum Ömer orada olmasın diye. Ama kapıyı Ömer açtı. Kız yatağın üstüne kurulmuş sırıtıyor. Onları öyle görünce beynimden vurulmuşa döndüm koşarak kaçtım oradan. Arkamdan Ömer bağırıyordu ama ben duramadım. Eve kadar koşmuşum onca yolu nasıl gittim hayret ediyorum şimdi.”

“Bi şey demedi mi Ömer sana gızım? Gabul mü etti hemencik?”

“Bir şeyler anlatmaya çalıştı dün akşam ama ben dinlemedim. Ha! Bu arada bu olay dün oldu akşamına da ben boşanacağımı söyledim. Bunca yıl ve iki çocuktan sonra bana bunu yapan adamla bir gün daha bir arada duramam. Evden ayrıldım bugün. Çocuklar da biliyorsunuz Ankara’dalar Allah’tan.”

“Ömer ne dedi onu de gızım. Bi şey söylemiştir muhakkak.”

“Anne sen hâlâ onu temize çıkarmaya çalışıyorsun ama gözümle gördüm diyorum, bir şey söylese ne söylemese ne? Bu iş bitti ben dönmem artık kararımdan. Büroyu kapattım daha doğrusu çektim kapıyı çıktım. Müvekkillerime e-posta attım özel nedenlerle bir müddet burada olamayacağım dedim. Mahkeme günleri gelirim, uçak denen bir şey var. Bugün akşama Ankara’ya çocuklarımın yanına gidiyorum. Onlara da durumu anlatacağım. Perişan etti beni Ömer, mahvetti. Ama bunu onun yanına bırakmam. Burnundan fitil fitil getireceğim. Donuna kadar alacağım göreceksiniz bak. Bana bunu nasıl yapar ya! İnanamıyorum Ayten? Nasıl yapar aklım almıyor! Biz, biliyorsun sen şahitsin bizzat işte, ne çok sevdik birbirimizi, yıllarca nelere katlandık bu sevda uğruna? Ama biliyorum ben yapacağımı. Bak canım kardeşim ortak çalışıyorlar. Taner abime söyle önlemlerini alsın çünkü mahkemede mahvedeceğim onu. Ben boşanma avukatıyım Yahu bana yapılır mı böyle bir şey?”

“Sen nereden öğrendin Ömer’in otelde olduğunu?” Soru Ayten’den gelmişti. Uzun tırnakları ile sinirini elinden çıkarırken sormuştu.

“Bir telefon aldım. Önce şakadır deyip aldırmadım ama üst üste üç kere aranıp aynı şey söylenince meraklandım. Dolandırıcılar olabileceğini düşünerek gittim. Tam otele girmek üzereyken oda numarası mesaj olarak geldi. İçeriye şok vaziyette girdim ve Hande’yi gördüm o da amcam geldi deyince odaya çıkmaktan başka şey düşünemedim. Sonra da olanlar oldu zaten. Dünyam başıma yıkıldı. Sonradan yine attığı mesajdan öğrendim ki benim eski ortağım şu kavgalı ayrıldığımız Şadan’mış beni arayan. O görmüş otelde Ömer’i. Üç kuruşluk adama rezil olduğuma mı yanayım yoksa bunca yıllık kocamın beni bir şırfıntıyla aldatmasına mı?”

“Gızım bak, öfkeyle galkan zararla oturu deye bi laf vadır bilir misin? Bence fevri hareket ediyon sen. Önce bi dinle, bi anla, neymiş bi öğren. Hemen bi kere gördüm deye böyle boşanmaa filan galkılır mı? Hele bi dur ben Ömer’i bi çağırem hatta Taner de gelsin. Hep beraber gonuşam nedir ne değildir öğrenem. Hakketen böle bi eşşeklik yapdıysa ben de senlen bir olcem söz. Mahkemeye bile gerek yok her bir malını mülkünü ben yaptırcem senin üzerine ama önce bi annayam. Yerimden galkabilsem kendim giderim, çıkar garşısına sorarım ama halim malum. Hande, ara gızım şu telefondan amcanı, çabuk gelsin buraya. Sende, Taner’i ara Ayten o da çabuk gelsin. Önce gonuşam sonra gidesin. Ben şimdi bırakmam seni hiçbir yere. Lüzum ederse bu gece burda galırsın işte o gada. Burası ev değil mi?”

Yaşlı kadının otoriter tavrı diğerlerinin susmalarına sebep oldu. Suzan itiraz edecek oldu ama Mukaddes Hanım sertleşerek susturdu onu. Madem oğluna bir ithamda bulunuyordu o zaman işin doğrusu eğrisi zaman geçirilmeden ortaya çıkmalıydı. Öyle bir otel odasında gördüm diye Ömer’i yaftalamak doğru değildi. Bugüne kadar şerefiyle yaşamış bir adam kolay kolay bundan vazgeçmezdi. Yaşlı kadına göre mutlaka bir açıklaması vardı bu işin.

“Ne yaftası anne iftira mı atıyorum ben yirmi beş yıllık kocama? Gözümle gördüm diyorum işte Hande şahit o da gördü otelde amcasını.”

“Sana iftira atıyon demiyom ben gızım. Ne olup bitiyo annıyam diyom. Bak sende bir çare arıyon ki bütün boşancam yaygarana rağmen buraya geldin. Hepimizi topladın. Demek ki bizden medet umuyon yoksa neden gelcen? Bizi seviyomuşun da falan filan geç bunları. Senin derdin bizi ortaya sürmek böyle olunca gururun gırılmaycak aklın sıra. Biz gaçın gurrasıyız Suzaaan anlarız bunları. Otu hele oturduğun yerde. Sende ara amcanı oyalanıp durma Hande.”

Hande birkaç kez aradı Ömer’i fakat cevap alamadı. Ayten kocasına ulaştı kısaca önemli bir mesele olduğunu Ömer’i de alıp hemen annesinin evine gelmesini söyledi. Birlikte beklemeye başladılar.  Hediya, çaylarını tazeledi meraktan çatlıyor olmalıydı ki sık sık odaya girip çıkıyor, yarım Türkçesiyle Hande’yi sıkıştırıp konuşulanları anlamaya çalışıyordu.

Ayten’in telefonu çaldığında Hediya Mukaddes hanımı tuvalete götürmüştü. Telefonu açan kadın duydukları ile önce sarardı sonra neredeyse yeşile döndü rengi. “Tamam,” deyip kapattığında dudakları titriyordu. Dehşet dolu gözlerini Suzan’a dikti bir müddet baktı sonra sanki kendiliğinden dökülmüş gibi akıverdi sözcükler ağzından.

“Ömer, öldürülmüş.”

Suzan ve Hande koltuklarından fırlarken sofadan Mukaddes Hanım’ın çığlığı duyuldu.

***

“Bak Komiser Bey oğlum, Ömer benim evladım Suzan’da gelinim ne deyem ben şimdi onla hakkında. Bir ana ne deyebilir ölen çocuğu hakkında. İçim yanıyo benim komiser içim yanıyo! Ah geberip gideydim de görmeyeydim… Ah toprağın altında olaydım da görmeyeydim… Sen ne diyon oğlum anayım ben ana…”

İki gözü iki çeşme hıçkırıklarla sarsılan yaşlı kadına acıyarak baktı Komiser Halit. Durumu anlıyor kadıncağızı sıkıştırmak istemiyordu fakat cinayet şüphelisini bu evde tutuklamışlardı. Evde bulunan herkesi sorgulamak göreviydi şimdi onun.  “Ne yapsam?” diye düşündü bir an kadına baktı. Nasıl olsa bir yere gidecek hali yoktu yaşlı kadının. Bir müddet rahat bırakmaya karar verdi, odadan çıktı. Sofada kimseyi göremeyince mutfağa yöneldi. Düdüklüdeki işkembeyi etrafa kokular saça saça boşaltan yabancı uyruklu kadına yanaştı. İşini bitirmesini bekleyip leziz görünen işkembeye yutkunarak baktı. Pek severdi bu mereti, anası da böyle yumuşacık pişirirdi sonra şöyle biraz tuz biraz karabiber ne güzel yenirdi çekiştire çekiştire. Hediya komiserin gözlerindeki açlığı fark edince bir tabak aldı bir iki parça işkembe koyup tabağı mutfak masasına bıraktı. Komisere hitaben, “Buyurun siz yiyin işkembe,” dedi.  Görev başındaydı, yememesi daha doğru olurdu ama dayanamadı Komiser Halit, oturuverdi masaya. Kadına da karşısına oturması için işaret etti. Masada bulduğu tuzu işkembeye boca ederken sordu.

“Adın ne? Nerelisin?”

“Ben, adım Hediya Usmanov belge göstermek var bende. Ben Özbekistan’dan geldim bir sene oldu. Çalışma izin var bende.”

“Belgelerine bakacağım ama önce neler oldu bu evde bugün anlat bakalım.”

“Ben bilmiyorum ne oldu. Misafir geldi bugün. Annenin birinci gelini Ayten yinge geldi sonra Hande kız geldi bir de Suzan yinge. Hiç gelmezler buraya şaşırdı ben ama çay yaptım, börek ısıttım verdim. Anne kızar misafire çay mühim der. Ben de yaptım.”

“Konuşmalarını duydun mu? Ya da ne bileyim farklı bir şey gördün mü?”

“Ben dinlemem ayıp. Suzan yinge ağladı, anne üzüldü, Hande tilifon etti ben bu kadar biliyorum.”

Kadından bir şey çıkmayacağı belliydi, işkembe de bitmişti. Oyalanmadı Halit Komiser, teşekkür edip arka bahçedeki kameriyede sigara içtiklerini gördüğü Hande ve Ayten’e yöneldi.

“Merhaba hanımlar. Burası ne güzelmiş böyle koca apartmanlardan sonra bu bahçe vaha gibi valla.”

“Öyledir Komiser Bey. Siz daha beş-on yıl önce görecektiniz. Ev daha bakımlı, bahçe daha güzeldi o zamanlar. Kayınpederim sağdı, baktırırdı rahmetli.”

“Ayten Kuzucu değil mi efendim?”

“Evet, ben Emekli Öğretmen Ayten Kuzucu. Kuzucu Hukuk bürosunun sahiplerinden Taner Kuzucu’nun eşiyim. Ölen Ömer benim kayınbiraderim oluyor. Eşimle ortak çalışırlardı, o da avukattır. Fakat hiç anlamadım Suzan’ı niye tutukladınız? O bizim yanımızdaydı kocasını öldürmüş olamaz. Hem niye yapsın ki değil mi Hande?” Hande yengesini başıyla onayladı. Sigarasından çektiği nefesi havaya salıverdi, “Boşanacağım diyordu Suzan, niye böyle bir şey yapsın ki?” diyerek sözünü tamamladı Ayten gözlerini genç komisere dikti.

“Tüh, keşke yemeseydim işkembeyi sarımsağı yoktu ama yine de kokar neyse artık napalım şanslarına küssünler.” Aklından geçirdiklerinin rahatsızlığıyla ceketinin ceplerini karıştırdı ve bir çiklet bulmanın sevinciyle çıkardı elini cebinden Halit. Yanağı çikletin tamamını ağzına soktuğundan şişkin, konuşması çarpık sordu.

“Kaçta geldi buraya Suzan Kuzucu?”

“Benden sonra geldi yani saat on beş otuz civarında öyle değil mi Hande?”

Hande yengesinin her sözünü kendisine tasdikletmesinden sıkılmış, yine başıyla evet deyip bir sigara daha yaktı. Ne çok içmişti bugün boğazı yanmaya başlamıştı tahrişten.

“Halinde tavrında bir gariplik var mıydı ya da size kocası hakkında bir şey söyledi mi?”

“Komiser Bey, bize Ömer’in kendisini aldattığını ondan boşanacağını söyledi daha ne olsun? Kayınvalidem inanmadı oğlunun Suzan’ı aldattığına. Bize Ömer’i ve Taner’i çağırmamızı söyledi öyle değil mi Hande? Sen de bir şey söylesene kızım.”

“Hande Hanım’la da konuşacağım Ayten Hanım fakat şu anda sizinle konuşuyorum. Lütfen siz anlatın sonra ne oldu?”

Hande de Ayten de birbirine benzer şeyler söylemişler, ikisi de Suzan’ın katil olamayacağı konusunda hem fikir olmuşlardı. Durum ise şaşkınlık verecek kadar tuhaftı. Öyle söylemişlerdi. Komiser Halit, Kadınlardan maktul Ömer Kuzucu’nun genç bir sevgilisi olduğunu, bir gün önce Şafak Otel’de onunla buluştuğunu ve karısı tarafından basıldığını öğrenince istikametini otele çevirmeye karar verip evden ayrıldı. Ancak giderken “Geri döneceğim. Lütfen kimse buradan ayrılmasın. Hepinizin peşinden ayrı ayrı koşmayayım,” diye talimat vermeyi de ihmal etmedi.

“Ne demek buradan ayrılmayın ya? Merve çoktan eve gelmiştir. Karnı aç çocuğun. Taner de yok ortalarda ben burada böyle kaldım. Olur mu ya? Valla bir saat daha bekler eve giderim ben.  Arayan orada bulsun. Neymiş böyle canım?”

“Yenge, sen Merve’yi düşünüyorsun ama Ömer amcam öldü, Suzan yengem tutuklandı farkında mısın olayların? Korkunç bir şey yaşıyoruz burada. Merve çocuk değil ki yirmi yaşında kız. Kendi karnını doyurur merak etme. O kadar çok merak ediyorsan söyle buraya gelsin. Biz Komiser ne diyorsa onu yapalım. Hem babaannemi de yalnız bırakmak olmaz şimdi.”

Kapının çalınması ikisini de yerlerinden zıplattı. Hediya kapıyı açtığında konu komşu nereden haber almışlarsa doluverdiler. Hepsi de hem başsağlığı dilemek hem de olayı öğrenmek için gelmişlerdi. Önce Mukaddes Hanım’ın yanına girdiler. Biraz sakinlemiş kadını yeniden feryatlara boğup bahçeye onların yanına doluştular. Evdeki herkesi kısa sürede derin kederlere gark edip evlerine döndüler. O andan sonra da huzur kalmadı. Gelenin gidenin ayağı kesilmiyor, komşular bitse akrabalar geliyor, akrabalar bitse mahalle esnafı dalıyordu içeriye.

***

Taner Kuzucu annesinin evine geldiğinde vakit gece yarısına yaklaşmıştı. Kardeşinin defin işlerini yapmak istemişti fakat emniyet cenazeyi vermiyordu. Suzan için görüşmediği kimse kalmamış fakat onu da nezaretten kurtaramamıştı henüz. Annesinin yenice uyuduğunu öğrenince orada kalmaktan vazgeçip kızlarının da onları merak edeceği düşüncesiyle karısını alıp evine gitti. Hande, o gece orada kalmak istemişti. Babaannesini yalnız bırakmak içine sinmeyecekti. Ayrıca annesiyle babası yoldaydılar. Doğruca buraya geleceklerini bildiğinden onları karşılamak, olanları bizzat anlatmak istiyordu.  Bu nedenle amcasının seni de evine bırakalım teklifini geri çevirdi.  Üstüyle başıyla uzandı Hediya’nın dantelli çarşaflar serdiği yatağa. Yan duvara vuran sokak lambasının ışığı acayip şekiller oluşturuyor, eski evin her yerinden ayrı bir ses geliyordu. Sabaha karşı babasının gür sesiyle uyandığında anladı uyuduğunu. Fırlayıp kalktı yataktan, doğruca babaannesinin odasına gitti. Sarılıp ağlaşmalar uzun sürmedi. Haklı olarak babası kardeşinin nasıl öldüğünü öğrenmek istiyordu.

“Bilmiyom oğlum. Başına bir şey vurmuşla diyo Taner. O bulmuş kardeşini, yazıhanede yapmışlar ne olmuş neden olmuş annıyamadık daha. Polisle geldi Suzan’ı yaka paça dutup götürdüle.  Bi komser geldi soru felan sordu ama bi şey demedi. Çok fenayım ben içime sığdıramıyom olanları aklım almıyo oğluma mı yanayım Suzan’a mı üzüleyim bilemiyom. Şaştım galdım.”

“Suzan’ı niye götürdüler, karısı diye mi?”

“Yok!” diye atıldı Hande. “Cinayet zanlısı olarak götürdüler baba. Biz de anlamadık. Halbuki yengem hep bizimleydi. Ne ara öldürecek bilemedik.”

Konu uzun, acı büyük, çare yoktu. Yaşlı kadın oğlunun yorgun yüzüne baktı. “Tamer oğlum uzun yoldan geldiniz bak gözlen gıpgırmızı olmuş Türkan’ında benzi atmış. Geçin arka odaya uyumasanız da uzanın dinlenin. Sabah ola hayrola.”

“Sabah oldu bile anne ama haklısın yorulduk. Biraz uzansak iyi olur.”

Taner’le karısı Ayten geldiklerinde mutfakta kahvaltı etmeye çalışıyorlardı. Hediya elektrik süpürgesi çalıştırmak istemiş fakat izin vermemişlerdi. Sırası mıydı şimdi?  Saat çoktan dokuz olmuştu ama Mukaddes Hanım’ın kapısı kapalıydı.

“Annem ne yapıyor?” Taner endişeyle baktı yaşlı kadının odasına.

“Tamer zorla bir iki lokma yedirdi, ilaçlarını verdi biraz uyusun istedik. Ses gitmesin diye kapattık kapısını.”

Bir sandalye çekip eltisinin yanına oturan Ayten, “Sen nasılsın Türkan soramadım, iyi misiniz? Bu olay akıl falan bırakmadı hiçbirimizde kusura bakma. Çok yoruluyorlar dedi Hande,” diye sordu.

“Yoruluyoruz valla Aytenciğim ama naparsın iş işte. Tamer ayrı, ben ayrı koşturuyorum hastanede. Bir de şu Çin’deki olay çıktı şimdi inşallah buralara kadar yayılmaz hastalık.”

“Ya bir de o var televizyon hep bundan bahsediyor.”

“Boş ver ne olacaksa olacak. Sen burada neler oldu bir düzgünce anlatsana bana. Annem başka anlatıyor, Hande başka, anlayamadım valla. Boşanacaklar mıymış Ömerler?”

“Biz de Suzan’ın anlattığı kadar biliyoruz valla. Sözüm ona Ömer’i genç bir kızla otel odasında yakalamış. Boşanacağım diyor başka bir şey demiyordu dün. Hatta akşama Ankara’ya bilet almış çocukların yanına gidecekti ama gidemedi tabii.”

“Çocuklara haber verildi mi?”

“Taner olayı yumuşatmaya çalışarak verdi. Babanız hasta gelseniz iyi olur falan dedi. Suzan’dan hiç bahsetmedi ama çocuklar annelerine ulaşamayınca ha bire bizi arıyorlar ne diyeceğimizi şaşırdık. Bugün gelecekler, Taner karşılayacak onları.”

“Biz emniyete gidiyoruz Ayten.” Mutfak kapısından başını uzatarak söylemişti Taner bunu fakat Türkan, “Dur Taner! Hele bi anlat neler olduğunu da öyle git. Sen bulmuşsun Ömer’i öyle mi?” deyince ellili yaşlarında kır saçlı kır bıyıklı adam iç çekerek isteksizce oturdu masanın altından çektiği tabureye.

“Öyle oldu maalesef Türkan. Ayten beni Ömer’ i de al gel diye aradığında ben büroya gitmek için yoldaydım. Bütün gün yoktum zaten hatta hiç gitmemiştim dün büroya. Üç tane duruşmam vardı üst üste. Evden doğruca adliyeye geçmiştim. Büroya varıp Ömer’in odasına girince gördüm işte. Koltuğun üstüne yığılıp kalmıştı kardeşim. Başından kanlar akıyordu göl olmuştu sanki kan yerde, o kadar çoktu.  Sonra ne yaptım polisi nasıl aradım hatırlamıyorum valla ama aramışım ki hemen geldiler. Sorgu sual derken güvenlik kameralarını sordular bizimkiler epeydir çalışmıyor bir türlü tamir edemedi takan şirket. Dünya para aldılar ama yapmadı deyyuslar. Neyse iş hanının girişindekiler çalışıyormuş. Oradan Suzan’ın Ömer ölmeden bir müddet önce bizim büroya geldiğini görmüşler hemen buraya gelip götürdüler işte kadını. Bir de şu aldatma mevzuu varmış ya. İşte onu da sebep olarak alıyorlar.”

“Sen Suzan’la konuştun mu?”

“Konuşamadım. Henüz kimseyle görüştürmüyorlar. Bugün gidip kabul ederlerse kendimi avukatı olarak bildireyim diyorum. Ne kadar doğru olur bilmem ama öyle yapacağım. Yalnız bırakamayız orada. Hani akrabasıyım diye beni kabul etmezlerse bir arkadaşımı sokacağım devreye.  Suzan olduğuna asla inanamam ama kim yapar bunu benim mazlum kardeşime aklım almıyor. Olayı gördüğümden beri beynim zonkluyor düşünmekten. Bizim netameli davalarımız olmaz. Ceza davalarına filan bakmayız. Alt tarafı ben emlak hukukunda uzmanım Ömer sigorta davalarında. Müvekkillerimiz bellidir, kimseyle alacak verecek bir şeyimiz yok. Çok kazanmayız ama kimseye de muhtaç olmayız. Hırsızlık desem çalınan bir şey yok. Büroda hiçbir yer karıştırılmamış. Yabancı birinin geldiğine dair bir emare yok çıldıracağım vallahi. Ömer bu ya! Karıncayı incitmeyen adam nasıl olur inanamıyorum.”

Başını ellerinin arasına aldı, çaktırmadan yaşlarını silmeye çalıştı. Tamer sırtını sıvazladı onun da gözleri yaşlıydı.

“Hadi Taner kalk, burada eylenmeyelim bir an önce gidelim emniyete.”

***

 

2. ve Son Bölüm Gelecek Sayıda…

 

 

Filmden Romana Bir Kahraman: Selman Bulut

Polisiye edebiyatta polis ya da dedektif olmayan kahramanlara sıklıkla rastlanır. Bizim polisiye edebiyatımızda da böyle kahramanlar bulunmaktadır. Vedat ile Tefo, Metin Çakır, Yıldız Alatan ve Kerim Ülkü bu kahramanlardan sadece bir kaçı. Bu karakterler polislere göre bilgi ve kanıtlara ulaşmakta dezavantajlı durumdadırlar. Bu olumsuzluk kahramanların konu üzerinde daha çok yoğunlaşmaya ve en ufak bilgi kırıntısını dahi kullanmaya iter.

Bu yazıda inceleyeceğim kahraman da meraklı bir kişilik. Her amatör dedektif gibi kendi mesleği var. Selman Bulut bir cami imamı. Diğer amatör dedektiflerden farkı, ilk olarak bir romanla değil, bir filmle vücut buldu.

Selman Bulut, Onur Ünlü’nün senaryosunu yazıp ve yönetmenliğini de üstlendiği ve bence şu ana kadar yapılmış en iyi Türk polisiye filmi olan ‘İtirazım Var2 ile polisiye dünyamıza girdi. Onur Ünlü, pek çok ödül kazanmış yetenekli bir senarist ve yönetmen. Yarattığı Selman Bulut karakteri, farklı kişiliği ile polisiye edebiyatımızın önemli tiplemelerinden biri olmaya aday. Selman Bulut, bildiğimiz imamlardan çok farklı bir yapıya sahip. Antropolojide yüksek lisans yapmış, yaptığı her hamleyi adıyla söyleyebilen bir satranç oyuncusu. Filmde ve romanda gördüğümüz en önemli özelliği ise felsefeyi ve özellikle de Hegel’i çok sevmesi. Bu özelliğini yansımalarını hem filmde hem de filmin devamı niteliğinde olan “Hesabım Var’ romanında görüyoruz. Camisinde işlenen cinayeti bazen mantığıyla bazen de duygularıyla hareket edip, bulduğu bilgi ve kanıtları analitik zekâsıyla birleştirerek katili bulması Selman Bulut’u başarılı bir amatör dedektif yapıyor. Yazar bu romanın devamını getirirse polisiyemiz yeni bir Hercule Poirot tarzı dedektif kazanacaktır.

Selman Bulut’un sıradan din adamlardan çok farklı yönleri var. Aydın ve okuyan bir insan. Olaylara klişe kalıplarla değil güncel hayatın getirdiği değişikleri de benimseyerek bakıyor. Öyle ki kızının erkek arkadaşıyla aynı evde yaşamasına ses çıkarmıyor belki de çıkaramıyor. Kızının imam nikâhı yaptık demesine kızarak “Başlatmayın imam nikâhınıza!” diyebilecek bir yapıya sahip.

Hesabım Var filmin devamı olan bir roman. Filmdeki karakterlerin tamamı romanda da yer alıyor. Selman Bulut ilk maceradaki yaşadığı olaylardan dolayı işinden kovulmuş ve geçimini temin etmek için eksi camisinde müezzin olan Efraim ile birlikte bir pavyonda bağlama çalmaya başlamıştır. Selman Bulut pavyonda çalışan kadınlar tarafından çok sevilmektedir. Onlara yardımcı olmakta ve kadınlar tarafından bir ağabey bir baba gibi görülmektedir. Pavyondaki kadınlardan birinden haber alamayan Selman Bulut kadının intihar ettiğini öğrenir. İçindeki merak ve şüphe kadının intihar etmediğini öldürüldüğünü söylemektedir ona. Bu şekilde başlayan macera tarikatlar, uyuşturucu ticareti, toplumsal sömürü ve kadına yönelik şiddeti içeren olaylarla devam eder.

‘İtirazım Var’ filmi ve ‘Hesabım Var’ romanı kara roman tarzında yazılmış başarılı eserler. Onur Ünlü romanda çok başarılı bir kurgu oluşturmuş. Yazar, rahat okunan, okurken filmi izlemiş olmanın etkisiyle olayları sanki oradaymış ve kenardan izliyormuş hissini okura yaşatan gizem dolu bir eser bir ortaya çıkarmış. Selman Bulut karakterine can veren Serkan Keskin’in usta oyunculuğu da anmanın da gerekli olduğunu düşünüyorum.

Kitabı okuyacaklara tavsiyem, önce filmi seyrederseniz kitaptan çok daha büyük keyif alırsınız.

Yazımı İtirazım Var filminden bir alıntıyla bitireyim.

“İnsan sadece suçluyken kaçmaz. Bazen suçlandığın için de kaçarsın. Ama bir kere kaçmaya başladıysan, bir şeyleri de muhakkak kaçırırsın elinden. Bazen gençliğini kaçırırsın, bazen geleceğini, bazen de aklını…

Fakat işin en güzel tarafı da bundan sonra başlar. Çünkü aklını kaybedince korkularından da kurtulursun. Bu da seni özgürleştirir. Çünkü sadece korkaklar kendi akıllarına güvenirler. Ve bütün korkaklar hakikatin esiridir.

Oysa hakikat akılla ya da başka bir şeyle kavranılamaz; hakikatin ancak parçası olunur. Bunun için kurtul; geçmişinden, geleceğinden, aklından… Kâinatta ne varsa şu anda oluyor, görmüyor musun? Sadece burada, sadece şimdi. Gözlerini kapa, kalbini aç, aklını da bırak gitsin…

Akıl dediğin şey, kafanda koca bir ağırlıktan başka ne ki?”

İyi polisiye iyi edebiyattır. Bol kitaplı günler dilerim.

Agatha Christie Severler İçin Muhteşem Bir Uyarlama: Beklenmeyen Şahit

Orijinal Film Adı: Witness For Prosecution

IMDB: 8,4 / 10

Tür: Polisiye, Dram, Gizem

Süre: 1 sa. 56 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1957

Ülke: ABD

Yönetmen: Billy Wilder

Uyarlanan hikâye yazarı: Agatha Christie

Oyuncular: Tyrone Power, Marlene Dietrich, Charles Laughton, Elsa Lancaster

 

 

AGATHA CHRISTIE SEVERLER İÇİN MUHTEŞEM BİR UYARLAMA: BEKLENMEYEN ŞAHİT         

Bana kalırsa herkesin bir Agatha Christie ile tanışma hikâyesi vardır. Benimkinden kısaca bahsetmek isterim.  5-6 yaşlarında bir çocukken odamda tek başıma uykuya dalmaktan aşırı korkardım. Bir gece annemle babamın yanında yatmak için izin koparınca bunu her gece yapmaya başlamış ve ikisi de bu duruma artık kayıtsız kalıp okudukları kitaptan kafalarını kaldırmamaya başlamışlardı. Her gece kitaplarının arka kapağında oldukça yaşlı, inci kolyeli ve uzun tırnaklı bir kadın fark ederdim.   Maalesef bu yaşlı kadından da korkardım. Babama ne okuduğunu sorduğumda ancak büyüyünce okuyabileceğim polisiye bir roman olduğunu söylerdi. Kitapların renkleri haftada bir değişirdi ve ben babamın elinde ne renk kitap olacağına dair kendi kendime oyun bile üretmiştim. Zaman geçti ve ilkokulu bitirdiğim yaz evde tek başımayken birden aklıma bu romanlar geliverdi. Kütüphaneye koşarak kapak görsellerinden en sevdiğimi seçtiğimi hatırlıyorum. Sakıncalı bir şey yaptığımı düşündüğümden kitabı yatağımın altına saklayıp gizli okuduğumu hatırlıyorum. Henüz 11 yaşımda olmama rağmen kitabı okurken anlayabiliyor olmanın bana verdiği mutluluk hala aklımdadır. Zaten Christie’nin de sırrı bu değil midir? İster genç olun, ister yetişkin hatta benim gibi bir çocuk yazarın dilinin sadeliği ve anlatımındaki akıcılık size müthiş keyif verir. Sanırım katili biliyorum dediğiniz her seferde sizi tongaya düşürmesi de ayrı bir keyif değil midir? Christie’nin her bir romanının sonu sizi bir diğerine davet eder. İster istemez o rengârenk kitap kümesine bir anda siz de sahip olursunuz.

Anılarımla sizi kaybetmedim umarım çünkü bu ay sizinle yazarın bir dönem Broadway salonlarını sallayan ünlü tiyatro oyunundan uyarlanmış etkileyici bir başyapıtından bahsetmek istiyorum. Amerika Film Enstitüsüne göre sinema tarihinin en iyi mahkeme temalı 10 filminden 6.sı olan “Beklemeyen Şahit”,  6 dalda Oscar’a da aday gösterilmiş ve sansasyonel sonuyla bir dönemin manşetlerinden inmemiştir. Yönetmen koltuğunda efsane Billy Wilder’ın olduğu filmin neredeyse tamamı mahkeme salonunda geçmesine rağmen, “Beklenmeyen Şahit” filmini özel kılan hikâyenin Christie’ye ait olmasının yanı sıra ustalar ustası bir yönetmene ve nefis bir oyuncu kadrosuna da sahip olmasıdır.

Filmin konusundan kısaca bahsetmem gerekirse: Ünlü avukat Sir Roberts kalp hastalığı nedeniyle inzivaya çekilmiştir. Eskisi gibi cinayet davaları yerine hafif davalara bakma kararı alan avukat günün birinde kapısını çalan bir cinayet dosyasına tepkisiz kalamaz. Savunmasını kabul ettiği Bay Vole, dul ve zengin Bayan French’i öldürmekle suçlanıyordur. Vole’e deli gibi aşık olmuş olan zavallı zengin dul, mirasında Vole’e de yüklü bir mal varlığı bırakmıştır. Vole bir numaralı zanlı gibi görünmektedir ama Sir Roberts adamın masum olduğuna inanıyordur. Dava devam ederken ilginç bir şey olur: Vole’un eşi Christine mahkemede kocası aleyhine savcılığa tanıklık yapacaktır! Her şeyi altüst edecek bu durum karşısında Sir. Roberts ne yapacaktır? Peki, Vole gerçekten de masum mudur?

Filmde savunma avukatını canlandıran usta aktör Charles Laughton, güzeller güzeli aktris Marlene Dietrich’in ışığını çalıyor desem abartı olmaz.  Laughton’u film boyunca izlemek inanın o kadar keyifli ki kendisi gerilim dolu bir polisiye filme katabildiği mizahla adeta devleşiyor. Dietrich’in o meşhur keskin vamp bakışları ve muhteşem uzun bacak sahnesi bu filmimiz de var. “Flashback”lerle gençliğinden olgunluk çağına kadar izleyebildiğimiz aktrisin performansı gerçekten çok inandırıcı ve sahici.  Zaten Billy Wilder da aktrisin bu rolü sanki kariyerinin dönüm noktası gibi sahiplendiğini ve inandırıcı olabilmek adına saçının duruşundan sesinin tonlamasına kadar titizlikle işlediğini anlatacaktır anılarında. Filmde avukatın hemşiresini canlandıran ve “Frankenstein’ın Gelini (1935)” filminden hatırlayabileceğiniz aktris Elsa Lanchester da Charles Loughton’ın gerçek eşidir.

Elsa Lancaster, Frankenstein’in Gelini-resim 5

İkilinin filmde hissedeceğiniz inanılmaz kimyası da işte buradan gelmektedir. Aslında Christie’nin kitabında böyle bir hemşire yer almamaktadır. Karakter Billy Wilder ve ünlü senaryo yazarı Harry Kurnitz tarafından filme mizah katmak adına yaratılmıştır. Amaç biraz da spot ışıklarını başroldeki Tyrone Power’dan, İngilizlerin el üstünde tuttuğu aktör Charles Loughton’a çekmek içindir bana kalırsa.  Birçoklarına göre Power, oynadığı Vole karakterine göre oldukça yaşlıdır. Bu rolünde sadece 43 yaşında olan Power aslında yoğun alkol ve sigara kullanımından dolayı biraz yıpranmıştır. Ne üzücüdür ki kendisi bu filmin ardından da hayatını kaybetmiştir.

Film dokunuşları itibariyle gerilim ustası Alfred Hitchcock filmlerini andırır. Hatta Hitchcock’un kendisi de bir röportajında birçok insanın kendisine gelip bu filmi izlemekten ne kadar memnun kaldıklarını söylemiştir. Gariptir ki ünlü yönetmenin meşhur filmi “Paradine Davası (1947)”nın da Wilder’a ait olduğu sanılır. İki film de muhteşemdir. Filmimiz gerçekten de gerek kasvetli atmosferi, gerek cazibeli ve baştan çıkarıcı bir sarışın aktris kullanımı, gerek içine serpiştirilmiş mizah gerekse keskin gözlerin görebileceği ince detaycılığıyla Hitchcock filmlerini andırır. (Burada biraz spoiler vereceğim dilerseniz bu bölümü atlayabilirsiniz) Özellikle filmin son sahnesinde avukat Sir Roberts’ın tek göz camıyla bıçağı işaret etmesi ve bu işareti fark eden Christine’in bıçağı alıp kocası üzerinde kullanması bir Hitchcock ince dokunuşuna sahip gibidir.  Filmin tempolu ve hızlı finali de ünlü yönetmenin tarzını çağrıştırır. Laughton bu tek cam gözlük detayını kendi avukatı (o dönem ünlülerin avukatı olarak da bilinen) Florance Guedella’dan esinlendiğini belirtir. Bu detay döneminin çok ötesinde bir yönetmen olan Wilder tarafından ne kadar zekice filme dâhil edilmiştir öyle değil mi? Wilder anılarında Laughton’ın eşsiz bir oyuncu olduğunu ve mesleğini bu kadar severek icra eden bir oyuncu daha görmediğini söyler. Laughton gerçekten de günümüzün birçok oyuncusu gibi ego sahibi bir aktör değildir. Dönemin gerçekten de dev bir ismi olmasına rağmen sette boş olduğu zamanlarda oyuncuların repliklerini onlara okumaktan gocunmaz.  Hatta çoğu zaman sadece bunun için bile sete geldiği olmuştur.

Final demişken, filmin sonu o kadar beklenmedik ve şaşırtıcıdır ki gösterime girdiği sinema salonlarında film bitiminde konuşan bir dış ses seyircilerden filmin sonunu kimseye anlatmamalarını rica eder. En ilginci ise filmin sonu oyunculara dahi söylenmemiş, bitim çekimlerinde ellerine geçen son 10 sayfa ile öğrenmişlerdir! İngiltere’de saray soylularına yapılan ön gösterimde ise kendilerinden filmin sonunu saklayacaklarına dair yazılı bir söz de alınmıştır.  Filmin sonu şaşırtıcıdır belki evet ama maalesef Christie romanlarından alışkın olduğumuz sona sahip değildir. Bu biraz yazarın romanlarında alışık olduğumuz “gizem” unsurunu da silikleştirmiş gibidir. Genellikle yazarın romanlarında bildiğiniz de üzere cinayete dâhil olan isimler bir salonda toplanır ve cinayeti çözen kişi olay örgüsünü baştan özetleyerek katili işaret eder.  Filmimizde böyle bir sahne olmaması biraz da mahkeme salonunda geçmesinden ileri gelir. Bu kötü mü olmuştur? Tabi ki hayır ama bir Christie sever olarak yazarın bu dokunuşunu yine görmek belki de güzel olabilirdi bilemiyorum.  Yorumu sizlere bırakıyorum. Öte yandan Agatha Christie ise bu filmin eserlerinden uyarlanan en sevdiği film olduğunu da belirtmiştir. (Bu yorumu 1974 yapım  “Doğu Ekspresinde Cinayet” filminden önce olmuştur ve yazar bu filmi de çok beğendiğini dile getirmiştir.)

Dram, cinayet, mizah, müthiş oyunculuklar, nefis bir yönetmen ve harika bir hikâye… Bir filmi klasik yapan özellikler bunlar değildir de nedir?

Geçtiğimiz ay ölüm yıldönümü tüm dünyada kutlanan polisiye edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan ve eserleriyle sinemaya da oldukça katkıda bulunmuş olan İngiliz usta yazar Agatha Christie anısına…

Keyifli izlemeler dilerim.

Ne Bileyim Ben

Bir gün bir yerinden tutarsam hayatın, bileceğim ki Allah beni seviyor bir şekilde. Yoksa nasıl olur ki bu kadar acıyı bir bünyeye sığdırması. Bilemem ki nasıl bir adaletti ya da nasıl bir anlayışsızlıktır bizimki.

Geçen kafam güzel, gözümü açtığımda pezevengin biri bir orospuyu dövüyordu. Çaresizce yalvarıyordu orospu, belki de ölümden kurtulmak için. Gözlerimi açtım ama kollarımı kaldıramadım. Gerçi kaldırsam ne olacaktı ki? Baktım sadece, içimin bulantısını ki alkolden mi baliden mi bilemediğim, durduramadım. Sonunda kustum, öfkemi, üzüntümü, yediğim kadarı ile… Döndü bana baktı iğrenerek, sanki kendisi güzel bir şey yapıyormuş gibi… Ellerini terleyen saçları arasında dolaştırdı. Pantolonuna sildi ıslanan parmaklarını, özenle kurutarak. İğrenerek baktığı gözlerini benden uzaklaştırarak, yarım kalan işine döndü.

S..tiğimin orospusu, bir daha bana ya da müşteriye hayır çekersen öldürürüm seni, öldürürüm ve bir tek şuradaki keş şahit olur olan bitene, ne adını ne cismini soran olur.

Keş isminin leş ile bağlantısı üzerine hiç düşünmemiştim bugüne kadar, ama alınmadım desem yalan olur. Ne de olsa nefes alıyordum, beni mezbahadaki danaya benzetmesinden hoşlanmamıştım. Yerdeki tanımsız cisim kıpırdandı amaçsızca. Karşı koymaktan çok kıvranıyordu. Son bir tekme savurdu ayaktaki, bin bir küfür ve tehdit ile…

Nice zaman sonra toplayabildim aklımı. Kalktım, şekilsiz duran cisme yürüdüm. Ne yapmak istediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Amaçsızca vardım yerde yatan insan müsveddesine. Sarstım korkarak. Sarstım ve geri çekildim. O an fark ettim yattığı yerde eteğinin altından görünen külotunu. İstemsizce kafamı çevirdim. Gittim olmayan gücümle kaldırmaya çabaladım. Bir inilti geldi sadece cevaben. Ayakta ve ayık olmaya çalışarak, tuttum kolundan. İtirazına aldırmadan, zorladım kalkmaya… Başta dirense de kalktı. Sorgulayan gözlerle beni süzdü, üstünü başını toparladı, gömleğini, üstünü başını düzeltti. İğrenen bakışlarını gizlemedi, elinin tersiyle yüzünde biriken kan ve gözyaşını silerken. Bir süre bekledi ayakta, önce nerede olduğunu anlamaya çalıştı çantasından sigarasını çıkarırken, kafası açıldıkça bir yandan toparlanıyor bir yandan da bana daha dikkatli bakmaya başlıyordu.

-Ne var ne bakıyon diyebildim yalnız. O ayılsa da ben hala güzeldim.

-S..tir git lan dedi, onu kaldıran ben değil de, dövenmişim gibi.

-Sen s..tir diyebildim.

Beni s..lemeyen tavırlarla, cebinden telefonu çıkardı. Olan biteni anlatmaya koyuldu. Artık ben yoktum hayatında, her ne derdi varsa kendi s..tiğimin dünyasında onun dediği gibi, karşısındakine dert yanıyordu.

Çaresiz baktım, içimde öfke doldu, sakinleştim. Sonra bir isyan kabardı, tırstım. Kafam önde, kalktığım köşeye döndüm. Yattığım zeminin soğukluğunu hissettim. Biraz daha mal olsa dedim uykuya dalarken. Sonra canhıraş bir ses ile uyandım, tam da uykunun derin sarhoşluğuna dalmışken. Anlamsız gözlerle baktım etrafıma. Karmaşık karaltılar gördüm anca. Netlemeye çalışırken görüntüleri, seslerin şiddeti arttı.  Ben kimdir, nedir derken kargaşayı susturan bir kadın çığlığı sardı etrafı, bir an sustu sokak, herkes ne olduğunu sordu zihnine, en kafası güzel benken, ilk anlayan ben oldum acının kaynağını. Elindeki bıçağı defalarca salladı genç, kadının bedenine, bir süre sonra kesildi kadının sesi çaresizce, ellerine bulaşan kana baktı adam kayıtsızca. Ne olduğunu anlayamayan bakışlarla etrafını kolaçan etti. Göz göze geldik. Tanıdık bakışlar sakinleşti, kana bulanmış bıçağı ceketinin koluna sildi sakince. Etrafını kolaçan ederek bana yaklaştı. Elini cebine attı, çıkarttığı para destesinden bir parça kâğıdı çekti, önüme savurdu.

Git kendine bir şeyler al, ama unutma ben hiç olmadım. Eğer ki seni bir daha görürsem bir şekilde, g..ünü keserim şurada yatan orospu gibi.

Sorgulayan bakışlarla gözlerini bana dikti. İçimden geçen her şeye rağmen karşı çıkacak gücü yüreğimde bulamadım. Sonra düşündüm, bana ne amına koduğumun orospusundan, bu para beni birkaç gün idare eder. Hem, şimdi olmasa sonra, eninde sonunda olacaktı. Beni ne ilgilendirir. Yerde yatan paralara dikilmiş gözlerimi kaldırdım, bir yandan paraları toplarken.

S..erler, dedim en umursamaz tavrımla.

Sorgulayan bakışları gezindi üzerimde. Sonunda ikna oldu. İğrenerek baktı, tükürdü hedef gözetmeksizin, arkasını dönüp gitti.

Gözden kaybolana kadar bekledim. Ürkek adımlarla, yerde yatan kitleye ilerledim. Betonun soğukluğuna aldırmaksızın yere yattım. Gözlerimiz yatay vaziyette aynı hizaya gelene kadar sokuldum. Çekişen canının verdiği acı gözlerinin pınarlarından damla olup süzülürken, gözlerimi gözlerine diktim. Sesi olmayan çığlıklarla aktı gözyaşları, benimkilerle beraber.

3 Aylık Ceza

Saatine baktı, tam dokuz saat geçmişti. Saatlerdir saklandığı yerden artık çıkabileceğine kanaat getirdi ve öyle de yaptı. Geminin bu kuytu ve karanlık köşesinde usulca doğruldu, bel çantasının fermuarını ağır hareketlerle sağdan sola gezdirerek açtı ve elini çantanın içerisine daldırdı. Evet, kamerası oradaydı. Çantadan çıkardı, cihazın sağına soluna baktı ve açma tuşuna bastı. Kameranın şarjı tam, ekrandaki görüntü oldukça netti. Kameranın kayışını sağ eline sıkıca geçirerek yola koyuldu. Depoya girdiği yerden çıkması pek akıllıca sayılmazdı, orası kalabalık olabilirdi. Limandan gemiye gizlice girerken mürettebata farkettirmeden kendini güç bela bu depoya atabilmişti. Deponun tavanındaki loş ışıklı lambaların belli belirsiz aydınlattığı duvarlarda gözünü gezdirdi ve işte, hemen karşısındaki duvarın solunda yer alan kapıyı gördü. Kapının kolunu usulca eğdi ve şansına kapı kilitli değildi. Normalde bu kadar şanslı değildi, en azından şimdiye kadar. Okuldan mezun olduktan sonra gazetecilik namına pek bir iş tutamamıştı. İş güç olmadan da hayat çekilmezdi tabii. Geçim derdine düşmüş, tezgahtarlıktan muavinliğe, şoförlükten değnekçiliğe türlü işlerde çalışmış ama hayali olan gazetecilik için de hep yanıp tutuşmuştu. Son işi olan değnekçilikte bir tartışmayla tanıştığı adam, ona bu hayalinin kapısını aralamıştı. Aldığı bir kartvizitle başlayan bu yeni süreç, onu bu geminin bu daracık koridoruna dek sürüklemişti. Ne demişti adam? “Gazetecilik yapmak niyetindeysen delikanlı, büyük haberlerin peşinden koşmalısın. Büyük haber de, büyük fedakarlıklarla elde edilir.“ Sonra eklemişti. “Eğer gerçekten bunu istiyorsan, elimde sana verebileceğim bir iş var.”

Depodan çıkar çıkmaz önüne dar ve uzun bir koridor çıktı. Gecenin bu kör vaktinde tayfaların çoğu  istirahatte olmalıydı ama yine de ihtiyatlı davranmalıydı. Uyku tutmayanlar, işten kaytaranlar ve daha da önemlisi nöbetçiler olabilirdi. Parmak uçlarına basarak ilerledi. Yedi sekiz metreyi geride bırakmıştı ki az ileriden gelen sesle irkildi. Birileri ona doğru yürüyordu, koridor boş değildi! Panikledi, iyice irileşmiş gözlerle etrafına bakındı, bir kaç adım ilerisindeki kapıyı yokladı. Şansı bu kez de yaver gitmişti ve kendini içeriye atabildi. Karanlıkta güç bela seçebildiği şeylere baktı; kovalar, kutular, süpürgeler… Burası bir temizlik deposu olmalıydı. “Umarım bu gelenler temizlik yapma niyetinde değillerdir,” diyerek homurdandı ve odanın arka köşelerinden ona daha genişçe yer tanıyanına çömeldi. Eline geçirdiği bir ahşap paspas sapını iki eliyle kavradı. En kötüsünü düşünmek zorundaydı. Adamlar onu bulurlarsa, son çare olarak kendisini savunmak zorunda kalacaktı ve bunu da yapacaktı. “Acaba gerçekten bunu yapabilir misin be oğlum? Ha Murat? Sen karıncayı bile incitemezsin ki?” diye söylendi usulca. Sonra düşünceleri değişti, o adamla buluştuğu güne gitti. Kentin en işlek caddesinde park yerine para vermek istemediği için tartıştığı bu adam, konuşmanın sonunda eline bir kartvizit tutuşturmuştu. Apart oteldeki tek göz odasına geldikten sonra paketindeki son dalı yakarken içerisine koyduğu kartviziti farketmiş ve adamın yanına gitmeye karar vermişti. Sabah olduğunda öğrencilikten kalma siyah takım elbisesini çekmiş, kravatını her zamanki maharetiyle özenle bağlamış ve akbilini de cebine kayarak yola düşmüştü. Adamın ofisi bir iş hanındaydı. Bir iki kişiye sorarak bulduğu bu karanlık binanın ikinci katına çıktığında adamın ofisi karşısındaydı. Önce havadan sudan bir iki kelam etmişler, acımış birer ince belli çay içmişler ve ardından adam sadede gelmişti. Ellili yaşlarda gibi görünen, kır saçlarının kafasının tepesini boş bıraktığı bu adam, tek eliyle sarı kemik çerçeveli gözlüğünü kavramış ve diğer elindeki bez ile bunun koyu camlarını silmeye başlarken söze girmişti. “Bak evlat, sen zeki bir gence benziyorsun. Ben insanları tanımakta pek acemi sayılmam. Seni de gözüm tuttu. Düşündün mü? Gazetecilik yapmak istiyor musun? Ama gerçek gazetecilik?”

“Bundan kastettiğiniz nedir efendim?”

“Demek istemiyorsun,” dedi masanın arkasındaki deri koltuğuna daha da bir yaslanan adam.

“Ha-hayır, beni yanlış anladınız. Be-ben sadece…”

Ofis sahibi “Benim vaktim kıymetli ve de sınırlıdır canım. Toysun henüz, ama sana kanım ısındı. Bak sana şöyle izah edeyim,” dedi ve yerinden doğrularak ayağa kalktı. Masanın sağ yanındaki vitrinin önüne geldi ve burada burdu. Camekanın arkasındaki dizi dizi plaketi gösterirken bir yandan da konuşmasını sürdürdü. “Benim adım Orhan evlat, Orhan Büyükçağ. Ama sen bana patron desen yeterli. Ben yıllarımı bu işe verdim, gazeteciliğe. Ama daha da önemlisi, araştırmacı gazetecilik evlat. Şimdikilerin yaptığı gibi magazin gazeteciliği değil!” Adamın sesi hiddetlenmişti ama sonradan yine ilkinde olduğu gibi tekdüze devam etti. “Elimde bir iş var. Eskiden olsa ben, kendim yapardım. Ama işte, artık genç sayılmam,” dedi ve kötü bir kahkaha attı. “Bir gemi var, başında da bir bilim insanı.”

“Kim efendim?” diye sordu Murat çekinircesine.

“Müfit Tarhanacı. Profesör Müfit Tarhanacı evlat.”

“Biz ne yapacağız peki? Daha doğrusu benden istediğiniz nedir?”

Adam vitrinin başından ayrıldı, gerisin geriye masaya dönüp koltuğuna kuruldu. Bardağının dibinde kalan çayı bir dikişte içip yüzünü ekşitti ve cevapladı. “Adamımız bir genetikçi. Bir genetik mühendisi. Üniversitedeki çalışmalarının ardından yurtdışına çıktı ve senelerce oralarda devam etti. Hakkında biraz araştırma yaptım. Önceleri Amerika’da bir kaç eyalette çalıştı, ardından dağılmadan evvelki Yugoslavya’da bir süre kaldı ve sonra da Afganistan’da olduğunu öğrendim. Son bir kaç sene için hakkında bir kayıt falan yok, ya da ben bulamadım. Ama olsaydı da bunu ancak ben bulabilirdim.”

“Yani,” diye araya girdi Murat.

“Yanisi, evlat. İzini kaybettirdi, ya da öyle olduğunu düşündü.”

“Anlamadım efendim, kaybettirdi mi kaybettirmedi mi?”

“Kaybettirdiğini sandı, ama ben evlat, ben… Ben onu buldum!”

Murat ofise ilk gelişindeki çekingenliği iyiden iyiye üzerinden atmış, olayın nereye varacağını merak edercesine masaya doğru eğilmişti ve sordu. “Neredeymiş peki?”

“Aslında başka bir haberin peşindeydim. Suriye hakkında bir yazı dizisi hazırlıyordum. Hani şu gündemi meşgul eden iç savaş konusunda. Birkaç kişiyle görüşmelerim oldu, üst düzey kişilerle… Bu konuşmalar sırasında onun adı çalındı kulağıma. Ne kadar istese de, bir şekilde kaçamadı benden!” Patron yeni bir gevrek kahkaha attı ve Murat’a sordu. “Birer çay daha içer miyiz?”

“Lütfen efendim, şey, patron.”

Bu söz üzerine büyük bir keyifle gülümseyen adam telefonun ahizesini kaldırıp bir tuşa bastı ve “Kızım bize iki çay getir hemen,” dedi. Ardından tekrar Murat’a dönerek devam etti. “Adamımız evlat, Müfit… Bir genetikçi demiştim. İlk başlarda iyi bir bilim insanı olarak aklı selim projeler yürütmüş ama daha sonra şer odaklarının eksesine direksiyon kırmış bir adam… Saydığım ülkeler dikkatini çekti mi hiç? Bak tekrar sayıyorum; Amerika, Yugoslavya, Afganistan ve de Suriye… Sende bir şeyler çağrıştırdı mı?”

“Hayır efendim. Ama bir dakika. Tümü savaş geçirmiş ülkeler, bölünmüş, harap olmuş… O-organ mafyası mı yoksa?”

“Yaklaştın sayılır evlat, ama hâlâ çemberin daha çok dışındasın. Bak şöyle söyleyeyim…” dedi ama odaya giren sekreterin adımlarıyla dudaklarını kapadı. Sekreterin dışarı çıkması ile çayını karıştırırken devam etti. “Bu adam genetikçi evlat, genetik mühendisi. Tüm çalışmaları bu yönde. Adam uluslararası antlaşmalarla yasaklanmış gizli projeler yürütüyor. Büyük işler, çok gizli ve çok tehlikeli işler. Organ mafyası mevzuları bu adam için çok hafif kalır. Bana kalırsa çok daha büyük işler peşinde bu Müfit!”

Patronunun anlattıklarıyla kafası iyice karışmış olan Murat, neden sonra bardağındaki çayına hiç dokunmadığını farketti ve bir iki yudum aldı. Duyduklarıyla epeyce bir kuruyan boğazına ilaç gibi gelmişti bu sıcak içecek. “Ne gibi patron? Ne tür işler?” diye sordu.

“İşe onu bilmiyoruz evlat. Ondan seni çağırdım ya.”

“Nasıl yani?”

“Elimizdeki tek bilgi Müfit’in bir gemide olduğu. Yaptığı iş her ne ise, tüm Dünya genelinde yasadışı olduğundan bunu ancak bir gemide, ancak uluslararası sularda sürdürebilecek ve bu gemi şu anda Boğaz’da demirlemiş vaziyette!”

“Boğaz’da mı? Burada mı yani?”

“Evet Murat, burada.”

“Neden polise haber vermiyoruz, ya da sahil güvenliğe? Onlar bunu çarçabuk halledivereceklerdir.”

“O zaman gazetecilik bunun neresinde kalır be evlat?”

Murat utandı ve başını öne eğdi. Bunu farkeden patron babacan bir tavır takınarak konuştu. “Sen ve ben, biz, bizler gazeteciyiz evlat. İki araştırmacı gazeteci… Sen gizlice o gemiye bineceksin, bir süre saklanacaksın. Ardından da içeride neler döndüğünü kaydedeceksin. O görüntüleri ajanslara servis ettiğimizde Müfit’in tüm foyası ortaya çıkacak ve kodesi boylayacak, hem de bir daha hiç gün yüzü görmemecesine!” dedi ve üçüncü kahkahasını da patlattı.

Görüşmenin bundan sonrası teferruattı. Çaylar içilmiş, planlar yapılmış ve Murat yola çıkmıştı. Şimdiyse süpürgelerle birlikte bu ufacık odada fareler gibi saklanıyordu. Koridordaki ayak sesleri giderek yaklaştı, yaklaştı ve kapının önünde durdu. İki adam konuşmasını sürdürüyordu. Murat iyice  kulak kesildi. Evet, dışarıdakiler İngilizce konuşuyorlardı. Ne tür bir işin içindeydi? Patronu haklıydı galiba, uluslararası bir çetenin tam da ortasına düşmüştü! Adamlar konuşmaya devam ederken kapının kolu eğildi, Murat elindeki süpürge sapını daha bir sıkıca kavradı ama ellerinin giderek artan terini farketmedi. Düşündü; şimdi kapı açılacak, adamlar onu görecek ve ne yaparsa yapsın onu yakalayacaklardı. Murat yutkundu, adem elması adeta boğazını yırtarcasına yukarı aşağı oynadı. Ama kapı açılmadı. Kapı kolu eski haline döndü, adamlar çekip gitti. Ayak sesleri giderek uzaklaştı ve sona erdi. Gözlerini kapatıp başını arkasındaki soğuk metal duvara yaslayan Murat derin bir “Oh” çekti ve yerinden kalkarak kapıya yanaştı. Kulağını dayadı ve dışarıyı dinledi. Ses seda yoktu. Usulca kapıyı açıp kafasını koridora uzattı, koridor tenhaydı. Hızlı hareket etmeye karar verdi. Yine parmak uçlarında koridoru geçti, gördüğü ilk merdivenlerden yukarı tırmandı. Paslı merdivenler onu bir hole kavuşturdu. Burası diğer bulunduğu yerlere nazaran daha aydınlıktı ve bu durum Murat’ı tedirgin etti. Etrafına bakındı, saklanabileceği pek bir yer yoktu; ne girebileceği bir kapı ne de arkasına zulalanabileceği bir koli, bir eşya görebildi. Tavana baktı, bir nebze de olsa rahatladı. Hiç kamera görmemişti. Sessizce ama hızlıca ilerlemeye devam etti. Hol bitti ve karşısına bir kapı çıktı. Kapıyı çok ses çıkarmamaya gayret ederek araladı ve eşikten adımını attı. Az ileride bir camlı bölme vardı ve bu bölmenin ardının oldukça aydınlık olduğu belli oluyordu. Bölmeye doğru çömelerek yaklaştı ve başını cama yasladı. Camın arkasında genişçe sayılabilecek bir oda bulunuyordu. Odanın ortasında yine camdan olduğunu sandığı kafese benzer dikey bir sütün vardı ve bu sütunun her yerinden odanın tavanını kaplayan kalın siyah kablolar çıkıyordu. Bunun başında biri uzun biri kısa iki adam birbirlerine dönük duruyor, uzun olan muhtemelen diğerine pek hararetlice bir şeyler anlatıyordu. Murat hemen kamerasını çıkardı ve içeriyi gözetlemeye başladı. Adamlardan kısa boylu olanı, konuşmanın ardından arkasını dönerek sol taraftaki bilgisayarların yanına geldi. Klavyede birkaç tuşa bastı ve sütünün ön paneli aşağıya doğru kaymaya başladı. Panel kaydıkça, arkasındakileri giderek daha büyük bir açıklıkla Murat’a gösteriyordu. Panelin yitip gitmesiyle ortaya çıkan camekanın arkasında sıvı bir ortam vardı. Açık mavi-yeşil renkli bu sıvı, boşluk bırakmamak istercesine tavana dek uzanıyor ve ortamı sadece bu sıvının içerisindeki irili ufaklı  hava kabarcıkları hareketlendiriyordu. Murat bir süre önünde peş peşe sıralanmış iki camın ardındaki sıvıya gözünü daldırdı ama birden bire gördüğü şey ile irkildi. Murat bir yana, kamerası bir yana düşmüştü. Murat hemen kendini toparlayarak kamerasını alıp tekrar mevzilendi. İlkin odadaki iki adama baktı, az evvel çıkardığı sesi işitmiş görünmüyorlardı. Sonra Murat’ın bakışları tekrar cam kafese kaydı. Evet, az önce gördüğü şey halen oradaydı. Sıvının içinden bir şey uzanmış ve ön cama yaslanmıştı. Evet, bu bir eldi, bir insan eli! “Aman Allah’ım! Bu da ne ya?” diye korkuyla söylendi Murat. Kafesin içerisinde biri vardı. Bu mesafeden seçemedi Murat, o da kamerasındaki görüntüyü yaklaştırdı ve gözlerini kısarak ekrana baktı. İçeride bir insan vardı, çıplak bir insan! Ama nasıl olurdu? O sıvı ortam içerisinde nasıl nefes alabilirdi? Dahası burada neler oluyordu ve bu adamlar neyin peşindeydi? “Hemen buradan çıkmalıyım, bu kadar görüntü yeter,” dedi ve arkasını döndü ama hemen arkasındaki beyaz üniformalı adamı görmesi ile görüntünün kararması bir oldu. Son hatırladığı şey buydu.

Gözlerini araladı Murat. Başı çok ağrıyordu, adeta patlarcasına şimşekler çakıyordu zihninde. Bir rüyada mıydı acaba? Az önce şahit oldukları bir düşten, bir kabustan mı ibaretti? Bunları düşünürken duyduğu ses ile irkildi ve o yöne döndü. “Demek kendine geldin,” dedi o ses. Murat karşısındaki sesin sahibine baktı. Beyaz bir önlük içerisinde olan bu adam, nereden baksan yetmiş yaşında vardı. Boyu, burnu, elleri uzundu. Karşısındaki bu adamı daha önce de görmüştü Murat, daha doğrusu ona öyle geliyordu. Düşündü Murat, ağrıdan zonklayan beynini zorladı ve zihninde bir imge aralandı. Bu adam oydu, evet, cam odadaki uzun boylu adamdı bu.

“Demek anımsadın oğlum,” dedi ihtiyar. “Elektroşokun etkisi nihayet sonlanıyor,” dedi ve arkasını dönerek ellerini arkasında kavuşturdu, konuşmasına devam etti. “Buraya hangi amaçla geldiğini biliyorum. Peşimizde birçok gizli servis, birçok haberci var. Hangi amaçla geldiğini biliyorum ama nereden geldiğini bilmiyorum. De bakalım bana, seni buraya kim gönderdi?”

“B-ben, ben bilmiyorum. Yanlış gemiye bindim sanırım, kayboldum ben.”

Adamın sesi ciddileşti. “Kötü bir yalancısın delikanlı. Sen hep kamerayla mı kaybolursun? Elektroşoku tecrübe ettin, bir daha denemek istemeyeceğini tahmin ediyorum, yoksa yanılıyor muyum?

Murat’ın gözleri büyüdü, ensesindeki sızıyı hissetti. Şoku ensesine yemiş olmalıydı. Başını öne eğerek pes ettiğini ilan etti. “Tamam, kabul. Beni buraya gönderdiler. S-sizi izlemem için…” cümlesini sürdürmedi.

“Kim oğlum, kim?”

“Ben gazeteciyim… Bana bir iş verdiler, patron yolladı beni buraya. Geminin yerini o söyledi, içeriye nasıl girebileceğimi de.”

“Gazeteci ha? Demek gazeteci. Patron dediğin de…” dedi ve duraksadı, bir şeyler düşünüyor göründü ve ekledi. “Orhan değil mi? Orhan gönderdi seni buraya.”

“N-nasıl bildiniz?”

“Durmadan peşimizde çünkü. Ah, o inatçı ihtiyar. Kafayı bizimle bozmuş bir kaçık o!”

“Asıl kaçık sizsiniz!” diye bağırdı Murat. Tüm çekingenliğini ve korkusunu üzerinden atmış görünüyor ve olanca kuvvetiyle haykırıyordu. “Sizin ne yaptığınızı gördüm! İnsanlar üzerinde böyle deli saçması deneyler yapmaya hakkınız yok! Sizi mahvedeceğim!”

“Şu durumda mı? Ah, güldürme beni,” dedi uzun boylu ihtiyar, yaşlı yüzünü kırış kırık eden pis bir gülümsemeyle. “Haline bir bak, sen bir tutuklusun.”

“Ne tutuklusu? Sen k-kim oluyorsun da beni tutukluyorsun be adam? Burada asıl tutuklanması, asıl parmaklıklar ardına kapatılması gereken biri varsa o da sensin! Sizlersiniz! Bu gemideki herkes! Bırakın hapishaneyi, alayınızın bir tımarhaneye tıkılması gerek!”

“Bu geminin kaptanı benim ve şu anda uluslararası sulardayız. Dolayısı ile de tüm yargı yetkisi bende.”

Tam bu sırada odaya biri girdi. Diğerine göre hafif şişmanca olan bu adamın da üzerinde beyaz bir önlük vardı. Elindeki tablet bilgisayarı uzun boylu olana göstererek konuştu. “Profesör, kaçağın kamerasındaki tüm kayıtları sildik ve hard diskini imha ettik. Geriye hiçbir fiziksel veri kalmadı.”

Uzun boylu adamın pis sırıtışı bir kez daha göründü. “Güzel,” dedi ve Murat’a dönerek. “Gördün mü delikanlı, elinde hiç bir kanıt kalmadı.”

Murat atıldı. “Demek Profesör sensin!

“Ha şunu bileydin,” dedi Profesör Müfit ama hemen ardından yüzündeki çizgiler birden bire ciddileşti. “Çok vakit kaybettik. Seni şimdi, hemen burada yargılıyorum ve bilime vermeye çalıştığın zarardan ötürü seni üç aylık cezaya mahkum ediyorum!”

Murat şaşırdı, istedi ama konuşamadı. Neden sonra dile geldi. “Ne cezası? Ne üç aylığı? Bunu yapamazsınız, buna yetkiniz yok, buna hakkınız da yok!”

Profesör yanındaki adama döndü, tek elini havaya kaldırarak emrini verdi. “Götürün bu adamı, cezasını çekecek!”

Bu sözlerin üzerine odaya dört adam daha geldi. Adamların üçü, Murat’ı karga tulumba yanlarında getirdikleri tekerlekli sandalyeye mıhlarken diğeri elindeki enjektör ile işini gördü. Murat bir sızı hissetti önce boynunda, ardından hareketleri ve düşünceleri karıncalaştı. Görüntüler buğulandı, sesler ağırlaştı ve düşünceleri yavaşladı. “Üç aylık ceza da ne ola ki?” diye geçirdi içinden. “Üç ay boyunca bir hücreye mi kapatılacağım şimdi? Ya da üç ay boyunca yerleri mi paspaslayacağım? Ne olacak?” diye de ekliyordu ki gözleri ve zihni kapandı. Adamların önüne kattıkları sandalye başka bir odaya getirildi. Murat’ı yine karga tulumba sandalyeden kaldırıp odanın ortasındaki tabutvari bir sandık içerisindeki yatağa yatırdılar. El ve ayak bileklerine silikona benzer esnek kelepçeler takıldı, başına da metal bir halka geçirildi. Adamlar işlerini büyük bir hız ve beceriyle görüyorlardı. Belli ki bu işi daha önce de yapmışlardı. Murat’ı çarçabuk hazırladılar, sandığın hidrolik kapağını kapattılar ve bunun ardından sandık zeminde açılan yarığa girerek gözden kayboldu. Odanın hemen başındaki biraz yüksekçe masada beliren Profesör, önündeki kontrol panelindeki bir kaç tuşa bastı ve konuştu. “Bağımsız bilim adası Genivarya personeli… Burada, bilimsel çalışmalarımıza ve varmak isteğimiz bilimsel hedeflerimize sekte vurmaya çalışan bir kaçağın, bir suçlunun hükümünü veriyorum! Bu suçlu, geminin kaptanı ve yöneticisi olarak tarafımdan ‘üç aylık ceza’ ile cezalandırılmıştır.” Profesör’ün sesi, gemideki her köşede bulunan hoparlörler ile tüm mürettebata ulaşmıştı ve tüm personel şimdi bu açıklamaları dinliyordu. Profesör devam etti. “Suçlunun cezası az sonra infaz edilecek ve ardından, o da, Genivarya’nın insanoğlunun geleceğini şekilledireceği yeni müfredatına göre hayatını sürdürecek olan diğerlerinin yanında tecrit edilecek. İşte şimdi…” dedi ve bir tuşa daha bastı. Az evvel sandığın içerisine girdiği zemindeki yarıklardan beyaz renkli dumanlar çıktı ve odayı kapladı. Dumanların arasında Profesör’ün sesi yankılanırken yarık açıldı ve sandık tekrar ortaya çıktı. Dumanlar dağıldı, sandalın hidrolik kapağı açıldı. Odadaki herkes şimdi, sandalın içerisindeki yatakta duran bu üç aylık bebeğe bakıyordu.

Erkek Seri Katiller | Adli Bilim | 13

Artık sıradan vatandaşlar da suç olaylarının detaylarını öğrenmekteyken, adlî bilim ve polis teşkilatları daha dikkatli davranmalıydılar. Çünkü gözler onların üzerindeydi. İngiliz hukukçu Jeremy Bentham suçun önlemi, polis teşkilatının kapsama alanının genişletilmesi ve hapisahanelerdeki koşulların sıkılaştırılması konusunda bir bildiri ve program yayınladı. Polis teşkilatı her yerde tam zamanlı hizmet veriyordu. Halkın güvenliği artık ön plandaydı. 1839’da Fransa’da ilk kez olay yerinde tespit edilen sperm örnekleri üzerine çalışmalar başlatıldı. Ancak zehir bilimi olan toksikoloji İngiltere’de yaşanacak bir olayda çok kötü çuvallayacaktı.

1830’lu yılların başlarıydı. “Sahtekar Wainwright” lakabıyla tanınan Thomas Griffiths Wainwright’ın,  akrabasını ve bir arkadaşını çıkar uğruna öldürmekten tutuklanmasına karar verilmişti. Tutuklanmadan önce Fransa’ya firar eden Thomas, Londra’ya tekrar dönme kararı aldı ve bir bankayı dolandırmaya çalışırken yakalandı. Öldürmek için kullandığı strikinin maddesi o dönemde zor tespit edilebilir zehirli bir maddeydi. Dolayısıyla elde bir delil yoktu. Thomas’ın da bilinen pişkinliği ile itiraf etmeye niyeti yoktu. Cinayetten yargılanamayan Thomas, dolandırıcılktan ötürü suçlu bulunup Avustralya’ya gönderildi. O yıllarda Avustralya, İngiltere’de dolup taşan hapishaneler için önemli bir alternatif olmuştu.

1840’da başka bir dava ise zehir ile ilgili araştırmaların ne kadar önemli olduğunu ispatladı ve bu alanda yapılacak araştırmalar için teşvikler yarattı. Maria LaFarge, eşi Charles LaFarge’ı arsenik ile zehirleyerek öldürmekten ötürü yargılanıyordu. LaFarge’ların evinde çalışan hizmetkârlar, Maria’nın eşinin yemeklerinin içerisine beyaz bir toz kattığını ifade etmişlerdi.

Uzmanlar Marsh testini uygulamaya karar verdiler. Ancak LaFarge’ın midesinde olması gereken zehire ulaşmaları gerekiyordu. Otopsi kararı çıktı. Yapılan testler sonucu, arsenik bulgusuna rastlanmadı. Bu sefer mahkemeye Mathieu Orfila davet edildi. Kendisi aynı testi bir kez daha uyguladı. Sonuç bu sefer olumluydu. LaFarge’ın midesinde arsenik bulgusunu ispatladığı gibi, adamın ölmeden önce öksürmesinden ötürü gırtlağında kalan bir miktar arseniği tespit etmeyi de başardı. Orfila’nın tespiti sayesinde Marie’nin suçlu olduğu ispatlandı ve Marie idam cezasına çarptırıldı. Daha sonra cezası ömür boyu hapis cezasına çevrildi.

Doktorlar ve patologlar ilk adlî bilimciler olarak kabul edildi. Özellikle zehirlenme şüphesiyle ölümlerdeki davalarda onlar uzman olarak boy gösteriyorlardı. LaFarge davası bilim ile adliyenin iç içe çalışması gerektiğini gösteriyordu.

1843’de suçluların resimleri ilk kez Suretè Publique tarafından Belçika’da yayınlanmıştır. Suçluların resimleri firar ettikleri zaman tekrar bulunmaları için çekiliyordu. 1850 sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, bu durumu daha da geliştirdi. Artık yurt genelindeki tüm mahkûm olmuş suçluların resimleri polis kataloğunda arşivleniyordu. İhtiyaç duyulduğu taktirde meşhur “Wanted” afişleri üzerinde kullanılmaktaydı.

Adlî vakalara destek olacak alanlar sadece kimya ve fizik bilimleri değildi tabii ki. İngiltere’de görülecek bir dava neticesinde artık psikiyatri de adlî vakalarda vazgeçilmez bir destekçi olacaktı. Özellikle aşırı şiddet içeren vakalarda, psikolojinin önemi dikkat çekmeye başladı.

 

Türkiye’de Adli Bilimler

Türkiye’de adlî tıp uygulamalarının tarihsel gelişimi ile ilgili yeterli araştırma yapılmamış olmakla birlikte; çok eskilerde Hitit yazıtlarında hukuksal içerikli ifadelere, kurallara rastlamamız mümkündür. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde tıbbı ilgilendiren hukuksal metinler olduğu bilinmektedir. Adlî tıp gerçek anlamda, Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin kurulmasıyla birlikte başlamıştır. Bu okulda, Avusturya Viyana’dan getirilen Dr. Charles Ambroise Bernard, adlî tıp derslerini ilk kez 1841’de “Tıbb-i Kanunî” adı ile vermeye başlamıştır. Dr. Bernard’ın ısrarı üzerine Sultan II. Abdülmecit 1843 yılında kadavra diseksiyonuna ve Hıristiyan ölülerin otopsisine izin veren bir ferman çıkarmış ve böylece ilk otopsi, başına sırık düşerek ölen bir işçinin cesedine uygulanmıştır. O yıllarda dinî nedenlerle otopsiler Müslüman ölülerine uygulanamamış, günah sayılmıştır. 1844’de Dr. Bernard çok gençken, 36 yaşındayken, hastalanarak ölünce adlî tıp derslerini bir süre yardımcısı Dr. Spitzer vermiştir. 1846’da Servicen Efendi Askerî Tıbbiye Mektebi’nde Tıbb-ı Kanunî hocası olmuştur.

The Man In The High Castle / Yüksek Şatodaki Adam Bir Türk Dizisi Olsaydı?

Önnot: Sayın okuyucularımıza yazının dizi ve roman hakkında spoiler verdiğini belirtmek zorundayım. Ama tabii ki hikayelerin sonunu açıklamadım ve okumak/izlemek isteyen sizlere bıraktım.

Tavsiye: Diziyi izlemeden önce II. Dünya Savaşı hakkında bir kitap okumanızı, en azından bir belgesel izlemenizi şiddetle öneririm.

 

Truth, she thought. As terrible as death. But harder to find. / Gerçek, diye düşündü. Ölüm kadar korkunç. Ama bulması daha zor.

Philip K. Dick

 

Amerika’nın, II. Dünya Savaşı sırasında en çok nefret ettiği ülkeler sıralamasında birinciliği paylaşan Almanlar ve Japonlar tarafından, doğudan ve batıdan işgal edildiği ve uğruna savaştığını iddia ettiği her şeyi elinin tersiyle ittirebildiği bir distopyayı anlatan bir dizi çektiler: The Man in The High Castle. Böyle uçuk bir fikir kimin aklına geldi ki diye sorguladığımız zaman aldığımız cevap oldukça tatmin ediciydi. Dizi yazarları Philip Kindred Dick (1928-1982) isimli Amerikalı bilim kurgu yazarının 1962 yılında yayınlanan aynı adlı romanından esinlenmişti. Esinlenmiş diyorum çünkü ileride de anlatacağım gibi dizideki hikâye romandakinin birebir aynısı değil.

The Man in The High Castle romanı 1963 yılında bilim-kurgu dünyasının en saygın ödüllerinden biri olan Hugo ödülüne layık görülmüştür.

Blade Runner (1982), Total Recall (1990), Minority Report (2002), Next (2007), The Adjustment Bureau (2011) fimleri, Dick’in hikâye ve romanlarından uyarlama olan filmlerin bazılarıdır. The Man in The High Castle dizisi ise yazarın romanından aynı adla uyarlanan ilk yapımdır.

Dizinin ilk sezonu 23 Ekim 2015’te Amazon Pirime Video platformundan yayınlandı. 2019’da final sezonu ile bitti ve her sezonda toplam 10 bölümden 40 bölümden ibaretti. Hemen merak edip bakacaklar için zahmetsizce söyleyeyim, dizinin IMDb puanı 8.0.

Dizi çok ciddi bir atmosfer içerse de izlerken insana bir kara-komedi hissi veriyor. Bu, Amerikalılar için dehşet verici ama Almanlar için hayallerinden de iyi olan dünyada, Amerika’nın Atlantik kıyılarını Almanlar, pasifik kıyılarını ise Japonlar işgal etmiş görünüyor. Almanların işgali ettiği bölgenin adı American Reich; başkenti New York. (Reich Almancada devlet. Özellikle Nazi Almanya’sıyla bütünleşmiş bir kelimedir. Nazi Almanya’sının bir diğer adı Drittes Reich- Üçüncü Reich’tır.) Almanların tüm dünyada Afrika, Avrupa, Arabistan yarımadası, Kuzey Amerika’nın doğusu ve Güney Amerika’nın güneybatısında hüküm sürdükleri dünya devletinin ismi ise Greater Nazi Reich; başkenti Berlin. (Neden ‘great-büyük’ değil de ‘greater-daha büyük’? Bu bile komik bence.)

Japonların elinde bulundurduğu Pasifik kıyılarındaki bölgenin adı Japanese Pasific States; başkenti San Fransisco. Japanese Empire ise Hindistan dahil Asya’nın tüm doğu kıyıları Avustralya ve kuzeyindeki tüm adalar ile Amerika kıtasının Meksika hariç tüm batı kıyılarını yönetmekte. Başkenti tabii ki Tokyo.

American Reich ve Japanese Pasific States arasında Rocky Dağları boyunca uzanan, tüm kanun kaçaklarının, Nazilerden kaçan Yahudi ve siyahilerin kötü şartlarda da olsa yaşayabildiği başkenti Denver olan bir Neutral Zone var.

Dizi ve filmdeki hikâye, gerçek tarihte yani 1933’te Guisepe Zangara’nın Amerikan Başkanı Franklin Roosevelt’e düzenlediği başarısız suikastın başarılı olduğunu varsayıyor. Ardından 1947’de Mihver Devletleri’nden Almanlar ve Japonların, Müttefikleri (İngiltere, SSCB, ABD, Çin, Fransa ve diğerleri) yenerek II. Dünya Savaşı’nı kazandıkları bir paralel evren yaratıyor. Ve başka başka paralel evrenler.

 

Bir Hollywood Klasiği: Film veya Dizilerle Özür Dilemek

Hadi Philip K. Dick 1962 yılında bu romanı yazmış. Hikâye ilginç ve merak ettirici o da kabul. Peki Amerikalılar neden 2015’te bu hikâyeden bir dizi çekmişler acaba diye merak ediyor insan.  Öncelikle tabii ki çok paraları var ve akıllarına esen her hikâyeyi çekebiliyorlar.

Ama daha önemlisi bu hikâye ile sanki Japonlar ve Almanları bir nevi aşağıladıklarını düşünebilirsiniz. “İşgal edemediniz ki edemediniz ki, bizim ülkemize gelemediniz ki gelemediniz ki! Ama biz sanki siz bunu yapabilirmişsiniz gibi bir hikâye yazdık (burada kahkahalar) ve bunun dizisini çekiyoruz!” diyorlar sanki.

Böyle bir dizi çekebilmelerinin sebebi politik elbette. Dünyanın en çok bilinen sembollerinden ama en çok sakınılan ve lanetlenen işareti olan kırmızı zemin üzerine beyaz gamalı haçı yani Nazi sembolünü, göğsünü gere gere kolunda taşıyan American Reich komutanlarının yine göğüslerini gere gere Amerika’yı Nazilerin adına yönettiği bir dizi çekmek politiktir.

Almanlar bunu herkesin izleyebileceği bir TV dizisinde yapamazlar. O gamalı haçlı bayrağa ellerini bile süremezler. Onlar ömürleri boyu özür dileseler de unutulmayacak o utancı aldılar, kabul ettiler ama başlarını da önlerine eğmediler. İleriye bakıyorlar. Geleceğe. Bir daha hiç Hitler ve etrafındakilerin yarattığı sahte üstünlük hissinin verdiği kadar kibirli olmamak için çalışıyorlar. Elbette içlerinde hâlâ Nazi fikirlerini güdenler vardır. “İyi ki yapmışız, yine olsa yine yaparız.” diyenler vardır. Ama umarım “Tanrı bize böyle bir utancı bir daha yaşatmaz.” diyenler daha çoğunluktadır. Kimse onlara  kendilerinden aşağı gördükleri için katlettikleri Yahudileri ve diğer insanları koynunuza alın demiyor zaten. Belki de tüm dünya insanlarının, kendi ırklarını üstün ırk gibi görmemeye ve herkesle eşit olarak birlikte yaşamaya alışmaları için Naziler gibi bir ayıp yaşamaları gerekmektedir. (Aman olmasın öyle bir şey, sakın yanlış anlaşılmasın da!)

Dizide İncil’in yasaklandığı ve el altından satıldığı belirtiliyor, o da sadece Neutral Zone’da. Diğer bölgelerde yaşayan Almanlar, Amerikalılar ve Japonların (neredeyse) hiçbir dinle hiçbir ilişkilerinin kalmadığını, (özellikle Nazi işgali altındaki yerlerde) tapınılan tek şeyin ırklarının üstünlüğü ve bir de onlara bu refahı yaşatan Führer’leri olduğunu dehşetle seyrediyoruz. (Dehşete düşüren şey, dinle ilişkileri kalmaması değil, Führer’e sorgusuz sualsiz tapmaları.)

O yüzden Tevrat’tan seslendirilen dualarla dizide ismi anılan tek dinin Yahudilik olması dikkatleri çekiyor. Bu da akıllara senaryo yazarlarının Yahudilerden Almanlar adına tekrar tekrar özür dilemekle meşgul oldukları hissini veriyor insana.

Dizinin 4. sezonunda, Alman bayrağı dalgalanan hiçbir kıtada esamesi bile okunmayan siyahi insanların, Japon Pasifik Devletleri’nde Japonlara karşı birleşip Black Communist Rebellion grubunu kurmalarını ve kendi özgülükleri için Japonlara karşı yaptıkları terör eylemlerini izliyoruz. Amerika’nın bitmek bilmeyen ırkçılık dalgası yüzünden sokaklarda haksız yere şiddet gören hatta öldürülen siyahi insanların, dizideki “400 yıldır savaşıyorlar, bir 400 yıl daha savaşacak güçteler.” repliğiyle yüceltildiğine şahit oluyoruz.

Bunlar hep Amerika’nın Hollywood aracılığı ile halkın gazını alma veya ağzına bir parmak bal çalma teknikleri. Bu “Kusura bakmayın öyle yaptık ama siz bunun hak etmiyordunuz…” özürleri Akademi ödüllerinde kendine fazlaca yer bulmuştur.

1983 en iyi film Oscar’ı verdikleri Gandhi ile Hintlilerden,

1987 en iyi film Oscar’ı verdikleri Platoon / Müfreze ile Vietnam’da ölen askerlerden ve Vietnamlılardan,

1991 en iyi film Oscar’ı verdikleri Dances with Wolves / Kurtlarla Dans ile Kızılderililerden,

1994 en iyi film Oscar’ı verdikleri Schindler’s List / Schindler’in Listesi ile Yahudilerden,

2014 en iyi film Oscar’ı verdikleri 12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret ile köle yaptıkları Afro-Amerikalılardan,

2016 en iyi film Oscar’ı i verdikleri Spotlight ile Amerika’daki Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı din adamlarının kurbanı olan genç erkeklerden özür dilemişlerdi.

 

Nazi Selamı Veren Özgürlük (!) Heykeli

Tabii dizinin içeriği politik olunca dizinin reklamlarının da politik olmaktan uzak durması beklenmiyor. Hollywood’un şu fikri her zaman sabit zaten: reklamın iyisi kötüsü olmaz. New Yorklular dizinin 1. sezonu yayınlanmadan önce bir sabah, en işlek hatlardan birine ait metroya bindiklerinde, vagonun koltuklarının ve tavanının dahi distopik bir dünyaya ait bayraklarla kaplanmış olduğunu gördüler. Bu bayraklar Amerikan bayrağının sol üst köşesindeki elli eyaleti temsil eden mavi beyaz yıldızların yerine Almanların kartalını ve Demir Haç’ını içeren hayali American Reich bayrağı ve Japon Pasifik Devletleri’ne ait kırmızı güneşin etrafında mavi güneş ışınlarından oluşan hayali bayraklardı.

24 Kasım 2015 tarihli The Guardian gazetesine göre New York şehrinin toplu taşıma sistemlerini işleten Metropolitan Transportation Authority (MTA) reklamlarla ilgili duyulan genel rahatsızlık için “Biz bir devlet kuruluşuyuz ve reklamları onlar hakkındaki hislerimiz üzerinden kabul veya reddedemeyiz. Lütfen bunların ticari reklamlar olduğunu unutmayalım. Hatta bazılarımız için tatsız görünse de bu reklamlar Nazizm’i değil bir TV dizisinin reklam ediyorlar.” diye açıklama yaptı. Ama tatsızlık olduğunu iddia eden kişi New York Belediye Başkanı Bill de Blasio olunca akan sular durdu.

Belediye Başkanı, Amazon’a, sorumsuz ve saldırgan olarak nitelendirdiği reklamları kaldırması için çağrıda bulunuldu. Amazon reklamları geri çekti. Sonuçta dizinin yayına girmesine kimse karışmadı. Ama Naziler tarafından yapılan soykırımdan herhangi bir şekilde etkilenmiş insanlarla soykırımdan hiç etkilenmemiş insanların bile böyle bir felaketi hatırlatan işaretlere maruz kalmasını istemedi New Yorklular. (Trump’tan tırnağa ırkçılığın kol gezdiği bir ülke ve şehirdeki “Amanın Yahudiler ve Yahudi olmayanlar incinir mi acaba?” hassasiyetine dikkat çekmek isterim.)

Amazon, bu reklam olaylarından bir yıl sonra, dizinin ikinci sezonu için yine ilginç bir görselle New York’u tartışmaya boğdu. Broadway’de 51 ve 52. caddelerin kesiştiği noktada duran dev billboard, sağ kolunu havaya kaldırarak Nazi selamı veren Özgürlük Heykeli’ne ve şu cümleye ev sahipliği yapıyordu.

The future belongs to those who change it / Gelecek onu değiştirenlere aittir.

En hafif kelimelerle söylemek gerekirse bu ‘kışkırtıcı’ reklam için bir New Yorklunun yorumu şöyle idi:

“Bu dizinin reklamı için bu fotoğraftan daha iyi bir milyon fikir üretebilirim ama bu Nazi selamı veren Özgürlük Heykeli’nin soykırımdan kurtulanlar ve onların akrabaları üzerinde nasıl etkileri olduğunu tahmin bile edemiyorum.”

Birçok kişi ise olayı mevcut Amerikan yönetimi ile bağdaştırmadan edemedi:

“Bu reklam Amerikan iç ve dış politikasının ne hale geldiğinin bir göstergesidir.”

Dizinin 4. sezonu da yayınlandıktan sonra Amerikalı Nazi subayının karısı olan Helen Smith karakterini canlandıran aktrisin Twittter hesabından, dizide kullanılan tüm Nazi amblemleriyle hayali Japon ülkesine ait bayrakların kesilip parçalanarak yakılmaya gönderildiğini duyurduğunu buraya eklemem lazım.

New Yorkluların şehirlerindeki reklamlarla ilgili görüşleri bu minvaldeydi. İnsanı asıl düşündüren, bilim-kurgu bir romanın hikayesi üzerinden II. Dünya Savaşı’nda Almanlar ve Japonlar galip gelseydi, dünya daha iyi bir yer olmazdı konusunu anlatmaya çalışırken, çaktırmadan her yeri Nazi işaretleriyle süsleyerek Nazi propagandası yapmıyorlar mıydı?

Sadece diziyi izlerseniz görebileceğiniz çok ilginç bir New York şehri var örneğin. American Reich’ının başkenti olan şehirde, Manhattan kıyısında günümüzde de var olan Woolworth binasını S.S. Headquarters binası yapmışlar. Devasa gökdelen boyunca yükselen kocaman kırmızı üzerine beyaz gamalı haçlı Nazi bayrağı, bunun propagandaya en yakın şey olduğunu düşündürebilir izleyenlere.

Amerikan subaylarının topuk selamı verip sağ kollarını kaldırarak durmadan Seig Heil* ve Heil Hitler** demesi de ayrı. (*Nazi Almanya’sında politik amaçlı kullanılan selamlama. ‘Sieg’ zafer ve ‘heil’ selam manasındadır. ‘Zafere Selam’ manasında kullanıldığı söylenebilir. **Heil Hitler; Hitler’e selam.)

Amerikalı subaylar sanki ülkeleri Almanlar tarafından işgal edilince mutlu olmuşlar ve seve seve Nazilere katılmışlar hissi veriyor insana. Almanların Washington’a atom bombası atmalarından sonra başka çareleri kalmamış sanırım.

 

Ya Yüksek Şatodaki Adam Bir Türk Dizisi Olsaydı?

Ve sanki Almanlar tarafından işgal edilen bizim ülkemizmiş gibi sinirleniyor insan seyrederken. Tabii ki böyle bir dizi Türkiye’de olsa bizdeki yansımaları nasıl olurdu diye sormadan edemedim. Kurtuluş Savaşı öncesi Anadolu’yu işgal edenler oldukları yerlerde kalsalardı eğer önümüze şöyle bir manzara çıkacaktı:

İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmiş. Antalya ile Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. (…) Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor ve daha sonra Manisa ve Aydın çevresini de işgal ediyor. (Nutuk’tan alınmıştır.)

Hani Amerikalıların “what if” dedikleri ve tüm bu bilim-kurgu hikâyenin üzerine inşa edildiği “eğer öyle olmasaydı da böyle olsaydı” mantığıyla bakacak olursak, I. Dünya Savaşı sonrası bu işgal ülkelerinin bayrakları işgal ettikleri illerimizin gökyüzünde dalgalanıyor olsaydı? Tüm bu şehirler işgal altında olsaydı ve biz Osmanlı’nın yıkımından arta kalan halk olarak Adapazarı-Kütahya-Nevşehir-Amasya hattından kuzeye Karadeniz kıyılarına kadar Anadolu’nun neredeyse üçte birine sıkışıp kalsaydık ne olurdu? Bunları bir dizi yapmaya cüret edebilecek bir yapımcı tanıyor musunuz?

Biz kendi milliyetçiliğimizi o kadar göklere çıkarıyoruz, o kadar çok el üstünde tutuyoruz ki bir şeyi unutuyoruz. Fransız da milliyetçi, Alman da. Yunan da ülkesini seviyor, Rus da. Romen de ülkesinin savunmak için askere gidiyor Amerikalı da_ Bir dakika, orada durdum.

Amerika’da, Avrupa ülkelerinin milliyetçiliğinden farklı bir milliyetçilik anlayışı var gibi görünüyor. Tamam ülkelerini seviyor, “And the star-spangled banner in triumph shall wave / Over the land of the free and the home of the brave! / Yıldızlı ve çizgili bayrağım zafer içinde dalgalanmalı / özgür olanların topraklarında ve cesur olanların ülkesinde!” diyorlar. Ama “E ben vergi veriyorum. Sen bu vergilerle askerlere maaş vereceksin. O yüzden de ben evimde rahat rahat oturacağım ve onlar ülkemi dış mihraklara karşı koruyacaklar.” diyor ortalama Amerikalı.

“Çünkü ülkemi seviyorum ama canımı verecek kadar da değil. Ben daha önemliyim. Benim hayatım her şeyden daha önemli.” diyor. Hele bir de şehitlik mertebesi diye bir şeyi hayatlarında hiç duymadılar ise olası bir savaşı çekirdek yiyip TV’den izlemeyi tercih ediyor ortalama Amerikalı. Bir de kıtanın kuzey tarafının (II. Dünya Savaşı’nda New York ve Florida’ya inen sekiz Nazi ajanını ve yine aynı dönemde Japonların Alaska’yı işgalini saymazsak) hiç büyük çapta işgal edilmemiş olmasının verdiği güven var. Tabii 1492’deİspanyolların gelip Güney Amerika’yı işgal etmelerini saymazsak.

Heinz Dieterich, 1492: Globalizasyonun İlk İşgali isimli röportajında Noam Chomsky’ye yerli insanların 1492’yi fetih değil de işgal olarak adlandırmasının doğru olup olmadığını soruyor. Chomsky’nin cevabı güzel: “Açıkça doğrudur. Birisi ancak insan tarafından hiç yerleşilmemiş bir araziyi keşfedebilir fakat içinde insan yaşayan bir yeri keşfettim diyemez. Mesela ben Meksika’ya seyahat edersem, ‘Meksika’nın Keşfi’ isimli bir makale yazamam.”

Gelelim bizim hayali The Man in The Çankaya Castle / Çankaya Kalesi’ndeki Adam dizimize yapılan itirazlara. (Dizi hayali olunca ismini de hayali yaptım. Ne de olsa Çankaya da köşkü de hayal oldu artık.)

Alanya Kaymakamı, dizideki kaleye çekilmiş İtalyan bayrağını gördükten sonra bir basın açıklaması yaptı: Biz şehrimizi İtalyanlara yedirmeyiz.

Hoppalaaaa!

Gaziantep Müftülüğü’nden yeni diziye itiraz: Tüm dinlere saygılıyız ama Fransız bayrağı bu şehrin üzerindeki ezan seslerini dindiremez.

Haydaaaa!

İstanbul Valiliği’nden tartışmalı yeni dizi için açıklama: Geldikleri gibi gidenlerin işgalini anlatan dizinin, şehrimiz insanlarına ağır psikolojik etkileri olmadan yayından kaldırılması gerekmektedir.

Nasıl yani?

Afyon Valiliği’nden duyuru: Afyon kaymağımız gibi Afyon toprağımız da anamızın ak sütü gibi helaldir. Kimseye yedirmeyiz.

Yahu biz ne ettik? Altı üstü tarih bilgisine dayanan bir “what if” “ya öyle olsaydı” denen alternatif-tarihli bir dizi senaryosu yazdık.

E pes! Neden biz de Amerikalılar gibi ütopik, distopik, apokaliptik filmler, diziler çekemiyoruz anladık mı?

“Acaba öyle olmamış olsaydı böyle olsaydı”ya bile katlanamayan bir milliyetçilik anlayışımız var da ondan. Tıpkı erkeklik anlayışımız gibi milliyetçiliğimizin de en ufak bir meseleden zedeleneceğini düşündüğümüz için ona halel getirecek konulardan uzak dururuz. Neme lazım deriz. En çok böbürlendiğimiz şey aslında en zayıf noktamızdır, bunu bilmeyiz.

Maalesef bunun bir görsel şölen, bir dizi, bir bilim-kurgu romandan uyarlanmış hikâye, eğlence sektörüne para kazandıran bir araç olduğunu unutmadan izleyemeyiz.  Elimize oklavadan kılıç alırız, kafamıza kevgirden miğfer giyeriz.

 

Diziye Sonradan Eklenmiş Karakterler Kitaptan Alınan Karakterler Kadar Etkili

Dizideki baş karakterler arasında devam eden New York’tan San Fransisco’ya, Berlin’den Denver’a atlayarak devam eden kovalamaca hikayesi nedeniyle diziyi heyecanla takip etmek mümkün. Başrollerden birinde kitaptan alınmış olan Juliana Crain karakteri var. Juliana’nın direnişçilere katılmış olan kız kardeşi, Japon Başmüfettişi Kido tarafından öldürüldülür. Ondan devraldığı gizli bir makaralı filmi San Fransisco’dan yola çıkarak Neutral Zone’da birine ulaştırmaya çalışacak olan Juliana bu arada gizli gizli filmi izler. Onun peşine düşen Nazi ajanı Joe Blake ile aralarında bir kıvılcım olacak mı diye merak ederken bir bölümden öteki bölüme sürükleniyoruz. Tabii ki ajan olduğunu Juliana’dan saklayan Blake de bu yasak filmi izliyor.

Juliana Crain ve katıldığı (Nazilere ve Japonlara karşı direnen) direnişçiler bu filmleri hiç izlememe kuralına bağlı kalarak toplayıp The Man in The High Castle’a – Yüksek Şatodaki Adam’a getiriyorlar. Bu adamın bu yasak filmleri hangi amaç için topladığı bilgisini diziyi izlediğiniz zaman öğrenmeniz için saklı tutuyorum. Ama Philip K. Dick’in romanında bu yasaklı filmlerin yerine, yazarının Yüksek Şatodaki Adam’ın ta kendisi yani Hawthorne Abendsen isimli kişi olduğu belirtilen The Grasshopper Lies HeavyÇekirge Uzanmış Yatıyor isimli bir kitap var. Ve bu kitap diziye pek de akıllıca davranılarak zamanın makaralı göstericisinde oynatılan yasaklı filmler olarak aktarılmış. Filmlerdeki görüntülerin kurgulanmış veya sahte olabileceği fikrini de göz ardı etmeyen dizi kahramanları yine de “Ya bizimki değil de bu gerçeklik doğruysa?” diye sorgulamaktan kendilerini alamıyorlar. Çünkü görüntülerden birinde Eisenhower, Churchill ve (dizideki gerçekliğe göre suikasta uğradığı için II. Dünya Savaşı’nda Amerikan başkanı olamayan bir) Roosevelt’in, muzaffer gülümsemeler eşliğinde Mihver Devletleri’ne karşı zafer kazandıklarını ilan eden imzalarını seyrederken, acaba bütün bunlar gerçek olabilir mi, diye akıllarını başlarından atıyorlar.

Dizide yana yakıla filmleri ve The Man in The High Castle’ı arayanlardan biri olan Japon Başmüfettiş Kido romanda olmayan ama diziye çok yakışmış sağlam bir karakter. Dünyanın iki yarısına hükmeden iki ülke olan Almanlar ve Japonlar arasında savaş çıkmasın diye çabalayan Japon Ticaret Bakanı Tagomi ise romandan birebir alınmış kahramanlardan.

New York merkezli American Reich’ta Obergruppenführer John Smith (general rütbesine eşdeğer Nazi subayı rütbesi – lütfen telaffuz etmeye çalışmayın çünkü dizide bol bol duyacaksınız) ve karısı Helen Smith hikâyenin başlıca lokomotifleri. Fakat bu karakterler Dick’in romanında yoklar. Senaristlerin muhteşem zekâsı ile, hikâyeye Amerikan ordusuna hizmet için ant içmiş ama Almanlar Washington’a atom bombası attıktan sonra fazla seçeneği kalmamış bir (sürü) Amerikan subayı eklemek bütün boşlukları doldurmuş. Diğer eski Amerikan yeni SS subayı arkadaşları gibi o da gamalı haçlı bandı koluna takmış ve Reich’a en üst düzeyden hizmet etmekten zevk alıyor. Çünkü hiç çaba sarf etmeden elde edilen güç baş döndürücüdür.

SS subayının karısı Helen Smith ise 1960’ların kıpkırmızı ruju ve en şık kıyafetleriyle önünde önlüğü hiç eksik olmadan kendini çocukları ve kocasına adamış Amerikan kadınının, Hitler’in Aryan ırk zırvalarıyla zehirlenmiş versiyonunda çok başarılı. Helen, önce Führer’i, sonra vatanı ve sonra çocukları için canını vermeye hazır anne modeli olsa da spoiler vermeden söyleyeyim, biri erkek ve ikisi kız olan çocuklarının Alman Öjenik Kanunu’na (insan ırkının soyaçekim yoluyla zihnen ve bedenen geliştirilmesine ve gelecek nesillerin ıslahına dair kanun) göre çocuklarının üçünün de yüzde yüz sağlıklı olması gerekiyor.

Dünyada ayakta kalmış iki büyük güç olan Almanların başındaki Hitler’in 73 yaşındaki tiplemesini Hulusi Kentmen’in biraz daha zayıf ama onun kadar sevimli bir aktör canlandırmasa daha iyi olurmuş. Hitler’in o siyah-beyaz eski videolardaki deli deli bakan gözlerini belki de bilerek ve isteyerek diziye koymamışlar. Dizide Heinrich Himmler* de etkili bir pozisyonda karşımıza çıkacak. Romanda ise 1962 yılında, Hitler politik sahneden çekilmiş, Himmler ise ölmüş olarak gösteriliyor. Dizide ikisi de hayatta ama başlarına ne geldiği hakkında spoiler vermeyelim. (Heinrich Himmler, Nasyonal sosyalist Alman İşçi Partisi liderlerinden. Schutzstaffel, Türkçesi ‘koruma timi’ kısaca SS diye bilinen ordunun komutanı.)

Japon İmparatorluğu ise Tokyo’dan Hirohito tarafından yönetiliyor. Gerçek hayatta da var olan Hirohito’nun ismi kitapta hiç geçmiyor. Japonların asla göremedikleri ve duyamadıkları imparatorları, gerçek hayatta 15 Ağustos 1945’te II. Dünya Savaş’ındaki yenilgilerini kabul ettiğini radyodan açıklayarak Japon imparatorlarının geleneksel konuşmama adetini bozmuştu. Dizide II. Dünya Savaşı’nda yenilmedikleri için bu konuşmayı yapmamış olan Hirohito’nun, başka bir amaçla halka seslenerek yine o adeti bozuyor olması, alternatif tarihin gerçek tarihe göz kırpması olarak değerlendirilebilir.

Dick’in romanında, Almanlar’ın Akdeniz’i atom gücüyle kuşatmak kurutmak ve işlenebilir topraklara dönüştürmek gibi planları var. Önce Ay’a sonra Mars’a yapılan yolculuklardan bahsediliyor. Berlin’den San Fransisco’ya 45 dakikada gelebilen Lufthansa roket uçağına biniliyor. Ama dizide Concorde uçağına benzer görüntüler yer alsa da bu 45 dakikalık transatlantik yolculuktan, Mars’ta ve Ay’daki kolonilerden bahsedilmiyor.

Romanda sürekli adı geçen ve başlıca karakterlerin hepsinin kader tayini için başvurduğu Yi-Çing kitabı dizide o kadar önemli kılınmamış. Yi Ching – Değişimler Kitabı’nın milattan önce 2800’lere dayanan bir metin olduğu iddia ediliyor. Bu neredeyse 5000 yıllık kitaba saygı duruşu olarak dizinin 4. sezon ilk bölümünün ismi Hexagram 64. Kitapta heksagram ismi verilen 64 şeklin olduğu ve zarlar ya da yazı tura yöntemi ile kişilerin kitaba kaderleri ile ilgili başvurduklarını biliyoruz.  Heksagram 64’ün açıklaması ise şöyleymiş: “Her zaman değişimin eşiğindesin, olaylara nasıl yaklaşacağın senin başarını belirleyecek.” (5000 yıllık bilgeliğe hakaret etmek istemem ama bu açıklama çok Falım sakızları değil mi?)

Alternatif Şimdiki Zaman

Paul: “Dedektif romanı değil. Tam tersine bilimkurgu tarzından çıkmadan kaleme alınmış ilginç bir kurgu biçimi.”

Betty: “İçinde bilime dair bir şey yok. Gelecekte de geçmiyor. Bilimkurgu gelecekte yaşanan olayları, özellikle de bizim yaşadığımız zamanın çok ötesinde geliştiği zamanları ele alır. Bu kitap her iki öncüle de uymuyor.”

Paul: “Ama alternatif bir şimdiki zamanda geçiyor. Bu kategoride yer alan çok sayıda bilim-kurgu roman var.” (Yüksek Şatodaki Adam, S.174.)

Philip K. Dick romanında Paul ve Betty isimli iki Japon karakter üzerinden romanını belki de tüm yazdıklarını eleştirenlere kendi yanıt veriyor. Bilim-kurgunun bir alt türü sayılan alternate history-alternatif tarih anlatısını okuyucuya bir nevi kendi cümleleriyle onaylatıyor.

Daha önce de bahsettiğim gibi dizide direnişçiler, Hitler, John Smith ve Juliana Crain tarafından sürekli aranan ve toplanan makara filmler, romandaki hikayede The Man in The High Castle’ın bizzat kendisi olan Hawthorne Abendsen tarafından yazılmış “Çekirge Uzanmış Yatıyor” isimli bir roman.

Mihver devletlerinin kazandığı bir alternatif tarihi anlatan Yüksek Şatodaki Adam isimli romanda, başka bir alternatif tarifi yani savaşı Müttefiklerin kazandığı bir tarihi anlatan bir Çekirge Uzanmış Yatıyor isimli roman-içinde-romanı anlatarak aklımızın algı sınırlarıyla oynuyor yazar. (Sevenler anlar, bir de Inception izleyenler. Kötü espri için özür dilerim.)

Dick’in çekirge alıntısının (takıntısının) İncil’de geçen 12:5 numaralı ayetten olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. (Ama belirttim.)

 

Romanın Sonu ile Kitabın Sonu Maalesef Farklı

Romanın 6.45 yayınevi 2013 basımında asıl metnin sonuna eklenmiş “Yüksek Şatodaki Adam (1964) Romanın Devam Taslağına Ait Tamamlanmış İki Bölüm” kısmında bir kelime geçiyor: Die Nebenwelt (diğer dünya, öteki dünya, bir sonraki dünya diye çevrilebilir.) Ne olduğuna gelince, var olduğu sanılan/bilinen diğer alternatif ya da paralel dünyalara yolculuk yapabilmeyi sağlayan bir Alman projesi diyebilirim. Bu projenin başında Dr. Josef Mengele’nin olduğunu söylemem sanırım Mengele’nin ismini daha önce duymuş kimseyi şaşırtmaz. (Josef Mengele, Ölüm Meleği olarak da bilinen II. Dünya Savaşı’nda inşa edilen toplama kamplarındaki mahkumlar üzerinde ölümcül deneyler yapan ve 2 milyon kişinin ölümünden sorumlu olduğu iddia edilen Nazi bilim adamı.)

Her ne sebepledir bilinmez, Philip K. Dick bu bölümlerin devamını getirememiş olsa da bıraktığı müthiş hikâyeden esinlenen senaristler, Die Nebenwelt’i bir adım öteye taşımışlar. Nereye taşımışlar, söylemeyeceğim elbette. Diziyi ya da kitabı ben yazsaydım dizideki ve/ya kitaptaki gibi bir son mu yazardım diye düşünüyorum izlediğim/okuduğumdan beri. Sanırım ben daha dramatik, travmatik, daha Yeşilçamvari bir son yazardım. (“Hayır! Evlenemezsiniz siz kardeşsiniz!” gibi. Tabii tüm bilim-kugu ne biliyim-kurgu oldu, at çöpe!)

İzleyeni ya da okuyanı bu şekilde “Acaba?” diye düşündürmeye sevk ediyorsa, bir zihinden (basıldığı yılı baz alırsak) tam 58 yıl önce çıkmış fikirler hala işlevini yerine getiriyor diyebilir miyiz? Diyebiliriz elbet.

Ne güzel ki, Philadelphia Bilimkurgu Topluluğu sponsorluğunda Norwescon tarafından 1982 yılından beri Philip K. Dick ödülü verilmekteymiş.

Ve iyi ki 1982’de aramızdan ayrılmış yazarın dünyaya bıraktığı mirasın etkilediği ve etkileyeceği nesiller arasındayız.

Sentetik İnsan Projesi

İçinde dünyaları barındırdığı için mi kendini yere göğe sığdıramaz insan? Ya da dünyayı keşfetmek mi daha zordur yoksa bir insanın iç dünyasını mı? Mesela hafızanın mı sınırları daha geniştir yoksa gökyüzünün mü? Hatıraların sayısı mı daha fazladır yoksa gökyüzündeki yıldızların mı? Yıldız kaydığında neden dilek tutulur? İnsanın mı oldurma gücü daha fazladır yoksa kayan yıldızın mı? Dünyanın sırlarını çözmekle insanlık anlaşılabilir mi? Ya da dünyayla aramızdaki bağı fark etmemiz kötülüğü durdurabilir mi?  Gece midir karanlık olan yoksa düşüncelerimiz mi?

Psikiyatrist Gustav Jung şöyle der: Dünyada var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Ve gülünç bir biçimde bunun farkında değildir. İnsanın beyni incelenmeli. Çünkü olacak bütün kötülüklerin kaynağı orasıdır. 

 

2001 yılında HIV yüzünden kaybettiği kardeşinin hikayesini bu cümlelerle yazmaya başlamıştı Yeşim. Bir daha da bilgisayar başına oturup devamını getirememişti. İnsanların kötü oluşundan bahsetmek yalnızca sorunları büyütmek demekti. İnsanların nasıl daha iyi olabileceğinin yollarını yazacak gücü ise kendinde bulamıyordu. Her gece kabus görüyordu ve bundan kaçış yolu yoktu. Yazmaya devam edemeyeceğini anlayınca bilgisayarı uzun süre açmamak üzere kapamıştı. Ta ki Amerika’da genetik mühendisliği okuyan kuzeninin telefonuyla kendini inanılması güç bir dünyanın içinde bulana kadar. Öyle bir dünyanın kapısı aralanmıştı ki, bu yeni dünya; mahkeme salonlarında geçirilen saatleri, kardeşi gibi HIV pozitif olan hastaların tek umudu olduğu günleri beraberinde getirmişti. Duruşmada derdini anlatmak, doktorların ağır eleştirilerine maruz kalmak ve hatta tıp dünyasının ve ilaç sektörlerinin nefretini kazanmak sorun değildi de kardeşinin ölümünü engelleyemediği gibi diğer hastaların da ölümüne sebep olmaktan korkuyordu. Kardeşini kaybettiği anı her gece yeniden yaşamaktan bıkmıştı ve bu kabuslardan kurtulmak istiyordu.

Uykuya daldığı anda Yeşim kendini hastane odasında kalp monitörüne bakarken buluyordu. Monitörde dümdüz akan bir çizgi görüyordu. Ölümü gösteren dümdüz bir çizgi ve sonu olmayan tiz bir ses… Yaşamın inişli çıkışlı hallerine benzeyen ve hayatta olduğunu gösteren zikzak çizgilerin aksine ölümün çizgisi dümdüzdü. Tüm iniş çıkışlar bir anda son buluyordu. Artık kardeşinin sonsuza dek hayatından çıktığını ve onu bir daha göremeyeceğini bilmenin, onsuz hayatı hayal edememenin korkusu sarıyordu tüm benliğini, bencilce bir korkuyla sarsılıyordu. Sonra başka bir duygu devreye giriyordu. Rahatlama duygusu… Karşısındaki cansız bedene bakınca bir rahatlama hissediyordu. Çünkü artık kardeşinin gözlerinin önünde eriyişini izlemek zorunda değildi, hastanede geçirdiği zamanlar artık bitmişti. Ama bu duygu da uzun sürmüyordu, kısa bir süre sonra canı acımaya başlıyordu. Çünkü en yakınının acı çekmesini izlemektense ölümünü yeğlemek tarifsiz bir vicdan azabını da beraberinde getiriyordu. Öleceğini kabullenmek, onun için savaşmaktan vazgeçmek insanın canını yakıyordu. Çaresizlik duygusu kalbini öyle bir sarıyordu ki kabusunda nefes alamıyordu. İşte tam o anda kardeşiyle göz göze geliyordu. Masmavi ve kocaman gözler ona bakıyor ve “kurtar beni” diyordu. Yeşim kardeşinin ağzının açılmadığını görüyor, ama sesini duyuyordu. “Kurtar beni!” Her seferinde kabusundan terler içinde uyanıyordu.

Yine kabuslarla geçen bir gecenin ardından Amerika’da genetik mühendisliği okuyan kuzeni onu aramış, haftaya Türkiye’ye geleceğini ve kesinlikle buluşmaları gerektiğini söylemişti. Telefonda anlatılamayacak kadar önemli bir konuyu konuşmaları gerekiyordu. Yeşim’in aklına ilk gelen HIV’in artık tamamen tedavi edilebilir bir hastalık olduğuydu. Ama bu durum artık umurunda değildi. Kardeşi ücretini karşılayamadıkları ilaçlar yüzünden eriyip gitmişti. Çünkü o yıllarda Aids olanlara sapık gözüyle bakılıyor, tedavisini devlet karşılamıyordu. Hem artık eskisi kadar idealist biri de değildi, kimseye fayda sağlamak istemiyordu. Yine de kuzenini kıramamış ve onunla buluşmuştu. Ve bu buluşma yalnızca Yeşim’in hayatını değiştirmekle kalmadı. Yeşim’i de tümüyle değiştirdi.

Kuzeni uzun uçak yolculuğunun ardından hiç uyumadan Yeşim’in evine gelmişti. Beş dakika süren hasret giderme konuşmasından sonra kuzeni Can, sehpanın ortasına şeffaf bir poşet bırakmış ve gözlerini Yeşim’e dikmişti. Poşetin içinde birkaç tüp, içleri çeşitli sıvılarla dolu şişeler, filmlerde gördüğü, içine mikropların yerleştirildiği şeffaf yuvarlak kutular ve ne olduğunu anlayamadığı tıbbi malzemelerle dolu bir poşetti bu.

 

“İyi bir avukat mısın?” diye sordu Can. Yeşim şaşırmış, Can’ın başının dertte olduğunu düşünmüştü. Nedense insanlar aklına ilk olarak kötüyü getirmeğe programlıydı. Evrimleşme sürecinde hayatta kalmamızı sağlayan da bu alışkanlığımızdı.

Yeşim cevap vermek yerine neler olduğunu sordu. Can da nefes bile almadan yirmi dakika boyunca konuştu. Cümlesini tamamlayıp da Yeşim’in yüzüne baktığında fal taşı gibi açılmış gözlerle karşılaşmak Can’ı şaşırtmadı. Anlattıklarını kim duysa aynı tepkiyi verirdi.

 

“Sentetik İnsan Projesi. Çalışmalarınıza gerçekten bu adı mı koydunuz?” diye sordu Yeşim.

“Bizim tercih ettiğimiz bir isim değildi. Ama insanlığın gidişatını düşündükçe sentetikten daha anlamlı bir sözcük olamazdı değil mi?”

Gerçekten de olamazdı. Yeşim ayağa kalkıp camdan dışarı baktı, yağan yağmuru izledi. Atmosferdeki hava kirliliğinin süzülen damlalar üzerindeki etkisini düşündü. Artık her şey biraz sentetikti ve bunun başında da insan geliyordu.

“CRISPR kitlerini çok uzun zaman önce Türkiye’ye göndermiştik. İdealist bazı doktorlar, genetik mühendisleri, biyologlar ve hatta veterinerler yaklaşık altı aydır çalışmalarını sürdürüyor. Dünya üzerinde bizim gibilere ‘biyokorsan’ deniyor. Henüz hiçbir ülke bizi kabul etmeye hazır değil. Buna rağmen çalışmalarımızda bazı umut verici gelişmeler var. Dark web sayesinde denekler bulabiliyoruz. Çoğu hasta olan ve ilaçları karşılayacak parası olmayan insanlar…”

Yeşim “dark web” terimini duyunca irkildi. Can bunu fark edince gülümsedi. Herkesin bildiğinin aksine, yalnızca kötülüklerin dönmediği, gizlice birçok faydalı projenin de yürütülebildiği karanlık ağ… Tabii iyilik göreceliydi. Bir insan kendi iradesiyle kobay olmayı kabul ediyorsa bu kime göre neye göre iyiydi? Zaten herkes iyi bir şey olduğunu düşünseydi Can karşısında oturuyor olmazdı.

Yeşim üzerinde CRISPR – Cas 9 yazan poşeti aldı. Ne demişti Can? Bu kit sayesinde daha az zamanda ve çok daha az maliyetle insanların DNA diziliminde değişiklik yapabiliyorlardı. DNA’ya istediklerini ekleyebiliyor ya da çıkarabiliyorlardı. Böylece hasta hücreleri kesip atabiliyor, mutasyona uğraması sağlanan yeni hücrelerle hastalığı tedavi edebiliyorlardı. Üstelik yalnızca hastalar üzerinde kullanılmıyordu. Doğmamış bir bebeğin mavi gözlü olmasını garantilemek, anne ve babadan gelecek genleri seçerek daha sağlıklı nesiller yetiştirmek bile dahildi. Hatta hastalık yayan dişi anofel sivrisineklerinin henüz yumurtadayken cinsiyetini değiştirmek ve sarı humma, sıtma gibi hastalıkların sonunu getirmek dahi mümkündü. Testler henüz hatasız değildi. Ama kesinlikle gelecek vadediyordu. Amerika’da çevrimiçi alışveriş sitelerinden bu kitleri herkes satın alabiliyor, deney yapabiliyordu. Üstelik kendi iradesiyle kobay olan insanlara ya da bu testleri zarar vermeden, hayvanlar üzerinde uygulayanlara kimse dava açamıyordu. Ama Türkiye’de durum biraz farklıydı. Henüz yasaların CRISPR diye bir teknolojiden haberi yoktu. Yeşim, bu kitlerden satın alıp deney yapan bilim insanlarının sayısını duyduğunda inanamamıştı. Araştırmaları kendi evlerinde yapıyor, testler için gönüllü hastaları kullanıyorlardı. Kanser hastası gönüllülerden birinin durumu ağırlaşınca da eşi bu kitleri internet üzerinden temin ettikleri için siber suçlarla mücadele birimine şikayette bulunmuştu. Can yargılanmak üzere buradaydı.

“Peki madem bu çalışmalar tüm tıp dünyasında uygulanıyor ve biyokorsan denilen kişilerin tümü zaten bilimle uğraşıyor bu kitleri neden Amerika’dan getirttiniz? Türkiye’deki laboratuvarlarda da vardır zaten. Neden laboratuvarlarda çalışmak yerine evlerinizde insanları iyileştirmeye çabaladınız? Neden suçlu gibi davrandınız?”

“Araştırmalarımızı laboratuvarlarda yapıp iyi bir sonuç alsaydık bundan kim faydalanırdı?

Yeşim soruya şaşırmıştı. “Tabii ki tüm insanlık” diye cevap verirken Can’ın alaycı gülüşüyle karşılaştı.

“Hakan aids olduğunda kaliteli ve uzun bir yaşam sürebileceği ilaçlar vardı Yeşim. Peki Hakan neden öldü?”

Yeşim donup kalmıştı, Can haklıydı. Araştırmaları bir ilaç firması adına yapıp başarılı olmaları demek yalnızca zenginlerin ulaşabileceği ve ilaç firmalarının cebini doldurabileceği sistemin parçası olmak demekti. Olacak tüm kötülüklerin kaynağı paranın kölesi olmuş insanlardı. Yeşim, Can’ın yüzüne baktı ve davayı kabul ettiğini söyledi. Belki bu sayede kabuslarından kurtulabilirdi.

Ertesi gün Yeşim işe koyuldu. Can’ın getirdiği bilgisayardan dark webe girdi. CRISPR teknolojisi ile ilgili bulabildiği tüm makaleleri, yurt dışında açılmış tüm davaları inceledi. Hem Türkiye için hem de Yeşim için böyle bir dava ilkti. Bugüne kadar yalnızca boşanma davalarıyla ilgilenmiş olmasına rağmen Can’ın ona neden güvendiğini gayet iyi biliyordu ve bu güveni sarsmak istemiyordu. Bu yüzden de tıp ve bilişim hukukunda kendini kanıtlamış birilerinin yardımı gerekiyordu. Dava açıldığı gün sosyal medya öyle bir çalkalanmıştı ki Yeşim teklif etmeden tüm avukatlar kendisiyle iletişime geçmişti bile. Henüz ilk celse bile görülmeden medyanın ilgi odağı olan Yeşim’in tüm sosyal medya hesaplarında takipçileri artmış, mesaj kutuları yüzlerce mesajla dolmuştu. En acısı da mesajların çoğu HIV pozitif hastalardan geliyor, hepsi denek olmak için adeta yalvarıyordu.

Bu dava, biyokorsanlar lehine sonuçlanırsa emsal teşkil edecekti. İnsanlar CRISPR teknolojisinden faydalanmak için kobay olmanın yollarını arayacaklardı. Çünkü artık kimsenin hastane ve doktorlara güveni kalmamıştı. İlaçlar öldürmeyip süründürüyor, doktorlar çare olarak iyileştirmek yerine hastaların ömrünü uzatacak ilaçları reçete etmekten ötesini yapmıyordu. Çünkü iyileşen insanlar ekonomiye fayda sağlamıyordu. Dünyaya hasta insanlar lazımdı.

Sağlık bakanı, savcıyı aramış, iki tarafı bir araya getirerek uzlaşmaları emrini vermişti. Dava kaybedilirse olacakları kimse göze alamıyordu. Davayı açan Mehmet Bey’e şikayetinden vaz geçmesini söylemenin de bir faydası olmayacaktı. Çünkü tüm ülkenin takibinde olan bir davadan vaz geçilmesi yeni komplo teorilerini doğuracaktı.

Yeşim savcı ve davacı tarafla buluşacakları sabah erkenden kalktı, kahve makinesinin düğmesine bastı ve mutfak camından dışarı baktı. Güneş her zamankinden daha parlak göründü. Uzun zamandan sonra ilk defa dün gece kardeşi kabusu olmamıştı. Rüyasında, gözlerini kalp atış monitörüne dikmek yerine kardeşine baktı, öldüğünü anlayınca elini tutma cesaretini gösterdi. Kardeşinin gözleri kapalıydı ve bu sefer Yeşim’in kulağını yırtarcasına duyduğu “Kurtar beni” çığlığı yerine yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Yeşim kardeşine veda etti. İkisinin de ruhunun özgürlüğüne kavuştuğunu hissetti. Bu sabah, hayatına anlam katabilmek için bir sebebi vardı ve insanları ölümden kurtarabilecek gücü… Kardeşinin “kurtar beni” çağrısı aslında kendisi için değildi, biliyordu. Bu çağrı, aynı hastalıktan mustarip, pahalı ilaçlara erişemediği için ölen tüm hastalar içindi. Yeşim artık onları kurtarabilirdi. O yüzden bu sabah uyandığında huzurlu ve kararlıydı. Uzlaşmayacaktı.

Derin bir nefes aldığı sırada telefonu çaldı. Arayan peşini bırakmayan gazetecilerden biriydi. Hepsi röportaj peşindeydi. Bu sefer nazikçe konuşmak yerine kırmıza tuşa basarak karşısındakinin yüzüne kapattı. Bundan karşı konulamaz bir zevk aldı. Yıllarca iyi bir yazar olmak için ne kadar çabaladığını düşündü. Yazdığı romanları tüm yayınevlerine gönderip her seferinde ret cevabı aldığı yılların ardından yazarlığıyla olmasa da, sosyal medya sayesinde avukatlığıyla adını duyurmuştu. Onu reddedenler peşinden koşmaya başlamıştı. Hatta yayınevleri hayatını yazması için para bile teklif etmişti. Sanatın bu kadar basitleştirilmesini ve her şeyin ticarete dökülmesini bir türlü hazmedemediğinden yazarlık serüveninden vazgeçmişti. Ünlü olmayı hiçbir zaman istememişti. Ama şimdi bu durumdan faydalanma vakti gelmişti. Bu fırsatı kaçırmayacak, CRISPR teknolojisini, DNA’ya nasıl yeni harfler eklediklerini, bu yöntemle hastalıkların tedavi edilebildiğini, biyokorsanların dünyayı değiştirmek uğruna aldıkları riskleri, ilaç sektörlerinin insanları nasıl kullandığını, ölüme mahkum ettikleri hastaların ömrünü ilaçlarla uzatarak nasıl gelir elde ettiklerini, kısacası insanlığın gerçekliğini herkese anlatacaktı. İnsanların nasıl iyi olabileceğiyle ilgili çözüm aramayacaktı. Optimistlerin gözünü açabilmek için kapitalistlerin çarkına çomak sokabilse yeterdi.

Aylarca soluksuz çalıştı. Yaklaşık on beş kişilik bir ekip halinde davayı kazanabilmek için çabalarken bir yandan da tehdit telefonlarıyla uğraşıyordu. Onu yıldırmalarına izin vermeyecekti. En yakınlarına bile nereye gittiğini söylemeden evinden birkaç eşyasını alarak ekibiyle bir villaya kapandı. Telefonunu kapattı, sosyal medyada hakkında yazılanlardan haberi bile olmadı. Bazı günler o kadar çok çalışıp o kadar az uyuyorlardı ki hepsinin bu davaya inancı tükeniyordu. Yeşim bile vazgeçecek gibi oluyordu. Böyle zamanlarda hemen Can’ı arıyordu. Çünkü doğru yolda olduğuna dair inancını arttırabilecek tek kişi oydu. Can, idealist bir bilim insanı olmasının dışında mükemmel bir hatipti. Dünyanın değişmesi ve iyiliğin kazanması için onlara ihtiyacı olduğunu öyle güzel bir dille anlatıyordu ki herkes eskisinden daha büyük bir şevkle işine sarılıyordu. Her seferinde sözlerini CRISPR Cas9’un faydalarıyla bitiriyordu.

“Size iyi bir haberim var. CRISPR sayesinde körlüğe sebep olan retinis pigmentosa hastalığının tedavisi bulundu”

Alkış, mutluluk nağraları ve kahkahalar eşliğinde telefon kapatılıyor, herkes işinin başına dönüyordu. Bu döngü neredeyse her hafta tekrarlanıyordu. Mesela bir önceki konuşmalarında nesli tükenmek üzere olan Hint fillerinin Sibirya soğuğuna bile dayanabileceğini, Harvardlı genetikçilerin bu teknik için patent başvurusunda bulunduğunu öğrenmişler, bu bilgiden yola çıkarak savunmalarını hazırlamışlardı.

Gecelerinin gündüzleriyle karıştığı, on beş kişinin gözlerden ve tehditlerden uzak kalabilecekleri bir evde başka kimseyi görmeden çalıştığı ayların ardından duruşma günü gelmişti. Yeşim’in savunması hazırdı. Korunma talebi kabul edilmiş, mahkeme salonuna silahlı korumalar eşliğinde gitmişlerdi. Kardeşini kaybettiğinden beri hiç bu kadar korkmamıştı. Çünkü bu davayı kaybetmesi demek kabuslarının da geri dönmesi, her gece yeniden ölümle yüzleşmesi demekti. Bu davayı kaybetmesi kardeşini yeniden ve sonsuza dek kaybetmesi demekti.

Duruşmanın ertesi günü Yeşim, Can ve davada görev alan tüm yardımcı avukatlar masanın etrafında toplanmışlardı. Aralarında diğer biyokorsanlar da vardı. Hepsinin gözü duvara yansıtılan gazete manşetlerindeydi.

“Sentetik İnsan Kazandı!”

“Kendi Kendinin Doktoru Olma Devri”

“CRISPR Teknolojisi Yalan Pazarlıyor!”

“Biyokorsan Değil, Yeni Nesil Don Kişot”

“İlaç Kullanmadan İyileşmek Mümkün müdür?”

“Yeni iş ilanı: Kobay Aranıyor”

“Hakim, Amerika’nın DNA’larımızı Kopyalamasına Onay Verdi”

“Tek Bir Genom Değişikliği İle Sağlıklı Olmak Mümkün müdür?”

Her gazete ayrı telden çalıyordu. Bazıları biyokorsanları yere göğe sığdıramazken bazıları ise yerin dibine sokuyordu. Ama Yeşim’in umurunda değildi. Onlar kazanmıştı. İnsanlar kendi bedenini istediği gibi kullanma özgürlüğüne sahipti ve kendi istekleri dışında hiç kimse vücutlarına tek bir iğne bile batırmamıştı. Enjekte edecekleri karışım biyokorsanlar tarafından hazırlansa da birbirlerini hiç görmemiş, hastalara kullanacakları kitler motosikletli kuryelerle teslim edilmişti. Ayrıca ülkeye sokulan CRISPR kitlerinin gümrük yasaklı listesinde adı bile bulunmadığından hakimin davayı düşürmekten başka çaresi kalmamıştı.

“Yapabileceğiniz tek şey var Sayın Hakim. 5237 sayılı TCK hukuku esas alınarak, başkasının intihar kararını uygulayabilmesi için gerekli ortamı sağlamak, mağdurların vücuduna bilinmeyen madde enjekte etmesine yardım etmek suçundan müvekkillerimi yargılayabilirsiniz. Ancak CRISPR teknolojisinin basının deyimiyle biyokorsanlar tarafından, gerçekte ise ilaç önerme ve uygulama hakkına sahip, kısacası bilirkişi tarafından gönüllü deneklerde kullanılmasının yasa dışı olduğuna dair hüküm vermenize yetecek delil yoktur,” demişti Yeşim ve kazanmıştı.

Şimdi iş yine insanların beynine kalmıştı. Ne demişti Gustav Jung? En büyük tehlike insanın kendi beynidir. Bu sabah herkes gazeteleri açacaktı. Bazısı CRISPR’nin bir aldatmaca olduğunu okuyacak, bazıları ise ilaç kullanmadan iyileşmenin mümkün olduğuna inanacaktı. Teknoloji değişecek, bilim değişecek, zaman değişecek; bir tek şey aynı kalacaktı. İnsanın neye inanmak istiyorsa onu gören beyni. İşte gerçek tehlike ve kötülük de bu yüzden asla son bulmayacaktı.

Taksi | 2

  1. BÖLÜM

Mahkeme binasından çıkarken moralim sıfırdı. Feyyaz’ın bu deliller ile tutuklanacağını biliyordum ama gene de tutukluluk kararı nedense bana dokunmuştu. Binanın önüne çıkıp sigaramı içerken, benden başka kimsesi olmayan kardeşime hem acıdım hem de salaklığına kızdım. Böyle bir aptallığı zaten Feyyaz’dan başkası yapmazdı. Yanı başımda biten Bülent bir şey söylemek ister gibi bana bakıyordu.

“Ne oldu Bülent?” dedim.

“Maltepe ceza evine naklediyorlar Başkomiserim,” dedi.

Kafamı sallayarak sigaramdan bir nefes daha çektim.

“Tamam kardeşim,” dedim.

O sırada iki jandarma erinin arasında Feyyaz çıktı. Bana baktı gözlerindeki pişmanlığı görebiliyordum ama o pişmanlıkta suçluluk değil salaklık görüyordum. Üzülmedim desem yalan olur. Üzüldüm. Elimdeki sigaradan derin bir nefes çekip bıraktım. Mavi cezaevi arabasına bindirdiler Feyyaz’ı; tam o sırada telefonum çaldı. Baktığımda Turgut amirin aradığını gördüm. Telefonu açtım.

“Alo, Cüneyt… Şimdi aldım haberi. Kardeşin tutuklanmış. Tekrardan geçmiş olsun.”

“Sağ olun amirim,” dedim.

“Maltepe cezaevine naklediliyormuş. Cezaevi müdürünü aradım. Feyyaz için düzgün bir koğuş ayarlayacağını söyledi.”

“Çok sağ olun amirim; şu anda alabileceğim en güzel haber bu olsa gerek.”

“Keşke elimizden daha fazlası gelse Cüneyt ama yapabildiğim bu şimdilik.”

“Çok sağ olun amirim, siz yapabileceğiniz en büyük iyiliği yaptınız.”

“Ayrıca, bugün izin yap. Kaç gecedir uykusuz olduğunu biliyorum. Bülent yanındaysa ona da söyle, o da dinlensin.”

“Emredersiniz amirim.”

“Tekrar geçmiş olsun,” diyerek telefonu kapattı Turgut amir.

Cezaevi arabası hareket edip yoluna koyuldu.

Bülent bana bakıyordu dayanamadı. “Nereden başlıyoruz amirim?” dedi.

“Sen evine git Bülent çok yoruldun,” dedim. “Bugün başlayamayız, ben cezaevine gideceğim. Sende evine git iyice dinlen yarın bana lazımsın.”

İtiraz edecek gibi oldu. Hamle bile yaptırmadan Bülent’i evine gönderdim. O ayrılırken benim de burada sap gibi dikilmeye ihtiyacım yoktu. Elimdeki sigarayı fırlatıp attım. Feyyaz’a don atlet alıp cezaevine götürmek üzere adliyeden ayrıldım.

 

ERTESİ GÜN

Cama vuran şıpırtılar içinde gözüm açıldı. Doğrulmaya çalıştım ama beceremedim. Derin bir nefes alıp gözlerimi açıp beklemeye başladım. Cama şiddetle vuran yağmur seslerini dinledim bir süre. Dün cezaevine gidip Feyyaz’a birkaç parça bir şey götürdükten sonra kısa bir süre de olsa onu görme fırsatım oldu. Köpek gibi pişmandı ve korkmuştu. Ne yapacağını bilmez bir halde ben öldürmedim abi deyip duruyordu. Zor bela onu sakinleştirip eve geldim. Canım sıkkın bir şekilde koltuğa uzandım. Öylece uyuyup kalmışım. Cama vuran yağmur beni uyandırdı. Kolumdaki saate baktım 07: 45’ti. Birazdan Bülent gelir diye içimden geçirdim. Doğrulup önümde duran sigara paketinden bir tane çıkarıp yaktım. Feyyaz olayını düşünmekten kendimi alamıyordum. Feyyaz’ın böyle vahşi bir cinayet işleyeceğini düşünmüyordum; lakin bütün deliller onu gösteriyordu. Kısa süre içinde gerçek katili ortaya çıkaramazsam her şey Feyyaz’ın başına kalabilirdi. Yattığım koltuktan doğrulup camın kenarına geldim. Camdan süzülen yağmur sularının ardından görünen kasvetli İstanbul sabahına göz gezdirip sigaramı içmeye devam ettim. Tam o sırada bir araba bizim apartmanın önüne doğru yanaştı. Nerede olsa tanırdım. Bizim Bülent arabadan inip koşar adım kapıya doğru geliyordu. İçimden şimdi zil çalar dememe kalmadan zil çaldı. Dudaklarımın arasındaki sigarayı masanın üzerinde ağzına kadar dolu küllüğe batırıp kapıya doğru süzüldüm. Otomatiğe bastım sonra koltuğu çöküp çorabımı giymeye başladım. Bugün yoğun bir gün olacaktı. Çorabımı giyerken Bülent’i kapıda tutmaya yüreğim el vermedi tabii. Tekrar çaldığında ben de hazırdım; kapıyı açtım.

Bülent, “Günaydın Başkomiserim ben de sizi uyandırdım diye korkuyordum,” dedi.

Gülümsüyordu.

“Günaydın Bülent, diyerek kısa kestim. Kapıyı kapattım. Beraber aşağıya indik.

Yağmur İstanbul trafiğini içinden çıkılamaz bir hale getirmişti. Yarım saate alacağımız yol için bir buçuk saattir trafikteydik. İlk önce Songül Pınar’ın çalıştığı konfeksiyona gidecek, orada Meryem adındaki arkadaşıyla görüşecektik. Yol boyunca sustum. Benim suskunluğumu Bülent de bozmadı. Kapıdaki davranışımdan keyfim olmadığını anlamıştı. O yüzden hiç konuşmuyordu. Aldığı sıcak poğaçaları yol boyunca gömmekle meşgul olduk. Dün geceden beri bir şey yemediğim için açlıktan ölüyordum. Hiç konuşmadan üç tane götürdüm. Olsa, üç tane daha yerdim.

Maltepe’de, karayolunun yukarı bölümlerine doğru Başıbüyük taraflarında bir sokakta Bülent, “Geldik amirim, verilen adres burası,” dedi.

Yağmurdan ıslanmış ve sıcak-soğuk dengesinden buğulanmış camdan karşımızdaki binanın ön tarafında küçük tabelada yazan Elit Tekstil yazısını gördüm. Bülent, dar sokağa arabayı park etti. Yağmur dinmişti ama sokaklar çoktan göle dönmüştü. Ayağımı ıslatmadan kendimi kaldırıma zor attım. Binanın kapısı iş hanı kapıları gibi sürekli açıktı. Zaten bir binadan çok iş hanını andırıyordu. Eski püskü demir kapıyı geçip binaya girince güçlü bir makine gürültüsü ile ağır bir küf kokusu bizi hoş geldiniz der gibi karşıladı. Adı elit kendisi epeyce alt seviye olan Elit Tekstil bodrum katındaydı. Merdivenlerden salınıp aşağıya inince, açık bir kapıdan içeriye girdik. Burası, çokça dikiş makinesi, köşelerde ütü makinelerinden yükselen ütü buharı ve hararetle çalışan insanlarla doluydu. Bizim girdiğimizi gören mavi önlüklü, orta yaşlı, kır saçlı bir adam yanımıza yaklaştı.

Bülent cüzdanından kimliğini gösterip “Polis,” dedi.

Kır saçlı adam hemen kendini düzeltti. “Buyurun kime bakmıştınız?”

Ben araya girdim. “Sen buranın sahibi misin?” diye sertçe sordum.

Biraz afalladı. “Yok memur bey, ben değilim. Cavit Bey,” diyerek arkasını döndü ve koridorun sonundaki buzlu cama baktı.

“Tamam,” deyip yürümeye başladık.

Bizi durdurmaya çalışmadı.

Buzlu camın önüne gelince kapıyı tıklatarak içeri girdim. Ellili yaşlarının sonunda, kısa boylu, kısa boyuna rağmen aşırı kilolu, giydiği takım elbisenin içinde tombalak bir şekilde oturan Cavit Bey bizi görünce ayağa kalktı.

“Kemal, beyefendiler kim?” diye bizi karşılayan adama sordu.

Cüzdanımı çıkarıp gözüne tuttum. “Polis, Cavit Bey!”

“Buyurun, buyurun,” diyerek ayağa kalktı.

Odaya girdik. Önündeki boş koltukları gösterdi. Bülent ile birlikte oturduk.

“Konu neydi?” diye damdan düşer gibi girdi konuya. Bayağı heyecanlanmıştı.

Başımla Kemal’i gösterdim.

“Tamam Kemal, sen dışarıda bekle,” dedi.

Kemal meraklı gözlerle bir bana bir Bülent’e bakarak dışarı çıktı. Cavit tekrar bize döndü, ilk andaki tedirginliği kaybolmuştu. Daha bir özgüvenle, “Evet, konu neydi?” diye tekrarladı.

“Cavit Bey, burada kaç kişi çalışıyor?”

“Yaklaşık seksen kişi ekmek yiyor buradan.”

“Bütün çalışanlarınızın kaydı kuydu, ne bileyim hepsi mevcuttur değil mi sizde?”

Konunun nereye geleceğini bilmeden merakla baktı. “Tabii ki.”

“Songül Pınar adlı bir bayan burada çalışıyormuş.”

İsmi duyunca afallar gibi oldu. “İsmen bilemem. Parttaym çalışan personelimiz de olabilir. Ama Kemal ustaya sorabiliriz isterseniz.

“Kimseye bir şey sorma, kadın öldü daha doğrusu öldürüldü.”

“Neee! Nasıl, Ne zaman?”

“Niye bu kadar şaşırdınız? Tanıyor muydunuz personelinizi?” diye sordu Bülent

“Şaşırırım tabii. Personelimden birinin öldüğünü söylüyorsunuz.”

“Neyse. Songül Pınar hakkında soruşturma yapıyoruz, bilgi almaya geldik.”

“İnanın çalışanlarım hakkında fazla bilgi sahibi değilim. Ben burada maddi konularla ilgilenirim. Personel ve iş ile ilgili sorumlu Kemal Bey olduğu için…”

“Ben paraya bakarım diyorsun yani,” diyerek sözünü kestim. “Bülent sen Kemal Bey’le bir konuş bakalım.”

Bülent lafımı ikiletmeden kalktı. Ben de karşımdaki patrona, Cavit denen adama döndüm.

“Birincisi buraya gelmiş birine bir şey ikram etmek nezaketen de olsa bir sorulur.”

“Çok çok özür dilerim. Heyecandan unuttum. Ne alırsınız?”

Onu hiç sallamadan devam ettim. “İkincisi, tüm çalışanlarından haberin olsun. Bak bugün kim gelmiş, kim gitmiş, haberin yok; kim ölmüş, kim kalmış, haberin yok. Üçüncüsü, çalışanlarına yarım, tam fark etmez hepsine sigorta yap. Canını yakarım, ona göre.”

Oturduğum yerden kalktım ve odadan çıktım.

 

  1. BÖLÜM

Şu Elit Tekstil denilen ucubede ne ustabaşı Kemal’i ne de patron bozuntusu Cavit denen adamı gözüm tutmuştu. Ne biçim bir yerdi burası? Kimsenin kimseden haberi yoktu. Ucuz işçilik için insanları köle gibi çalıştıran bu zihniyetten tiksindiğim kadar, bir şey elde edememek de sinirime dokunuyordu. Neyse ki o arada Bülent boş durmamış, Meryem adlı kadını bulup getirmişti. Kemal’e, bize rahat konuşabileceğimiz yer ayarlamasını söyledim, ikiletmedi. O bize yaranmaya çalışırken, diğer çalışanlar işlerinin arasında bir gözleriyle bizi izliyorlardı. Kemal, depoya benzeyen bir odaya götürdü bizi. İçerisi boş kumaş ve elbise parçalarıyla doluydu. Kemal’in elinde iki de tabure vardı.

“Sağ ol Kemal usta,” dedim.

“Siz sağ olun Başkomiserim. Var mı başka emriniz?”

Cevap vermedim. Bülent adamın omzuna dokunup başıyla çıkabilirsin işareti yaptı. Ustabaşı Kemal gene ikiletmedi, kapıyı kapatıp çıktı ama adamın kapının hemen dibinde olduğuna bahse girerdim. Bülent tam kapının önünde bedenini siper eder gibi durmuştu. Ben de Meryem’e döndüm. Soluk benizli, kısa boylu, minyon tipli güzel desen güzel değil, çirkin desen çirkin olmayan bir kızdı Meryem. Bizim polis olduğumuzu duyunca soluk benzi iyice solmuştu. Lafı hiç uzatmayacaktım. Tabureyi gösterip “Otur,” dedim. Hemen oturdu.

“Songül Pınar,” dedim damdan düşercesine.

Yüzü bulutlandı. Önce bana sonra arkamda duran Bülent’e baktı. Sonra bakışları yeniden bana kilitlendi.

“Ne oldu Songül’e?” diye sordu.

“Öldü,” dedim.

“Ne?” diyerek irkildi. “Ne… ne… ne zaman?” diye kekelemeye başladı.

“Senin haberin yok muydu?” diyerek Bülent’e döndüm.

“Ben bir şey söylemedim,” dedi Bülent.

“Bak Meryem, Songül’ün en yakın arkadaşı senmişsin, hatta beraber kalıyormuşsunuz. Bana Songül ile ilgili ne varsa anlat. Kimdir bu Songül Pınar? Kimi, kimsesi var mıdır? Bir tehdit edeni, ne bileyim belki bir erkek arkadaşı falan, bize anlat,” dedim.

Titreyen elleriyle yüzünü kapattı. Ağlayacak zannettim ama ağlamadı.

“Songül’ü yirmi gündür görmüyorum. Fazla değil, birkaç gün kaldı benim yanımda ama yirmi gündür görmüyorum yemin ederim.”

“İş yerinden ne zaman ayrıldı?”

“Bir ay falan oldu.”

“Kimi, kimsesi yok mu? Nerede kalır, nerede yatar, nereye gider, hiç haberin yok mu Meryem.

Dudağını büktü. “Bilmiyorum,” dedi.

“İşten ve senin yanından niye ayrıldı?” diye sordum.

Yüzü gölgelendi. “Bilmem, bilmiyorum,” diye geçiştirmeye çalıştı.

“Meryem, Songül’ün bir erkek arkadaşı var mıydı?”

“Bilmiyorum,” dedi ama yalan söylüyordu.

“Meryem yalan söylüyorsun. “Korkma. Bize her şeyi anlat, anlat ki ne varsa ortaya çıksın.”

“Başındaki herif onu rahat bırakmıyordu, o yüzden işten de benim yanımdan da ayrıldı.”

“Kim kızım bu herif? Bize isim ver,” dedim.

Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sustu.

“Korkma, söyle ismini. Sana bir şey yapamaz,” diye cesaretlendirdim.

“Serkeş Murat diye biri. Çok tanımıyorum. Ben de bir iki defa gördüm. Pisliğini yılışığın teki.”

Rahatlamışçasına derin bir nefes alıp verdi.

“Sana da salça oldu, değil mi?”

Evet anlamında kafasını salladı.

“Peki, nerede buluruz bu herifi?”

“Maltepe sahilinde İskele Kafe var. Orada takılır genellikle ama benden bahsetmeyin lütfen.”

“Merak etme,” dedim. “Peki Songül’le sorunu olan başka biri ya da sorun yaşadığı bir olay var mıydı senin bildiğin?”

“İnanın başka bir şey bilmiyorum gerçekten.”

“Burada onu sıkıştıran, canını sıkan biri var mıydı?”

“Benim bildiğim yoktu. Zaten olsa da anlatmazdı bana.”

“Neden?” diye sordu Bülent.

“Çok yakın arkadaşı olarak görmezdi beni.”

“Cebinden senin numaran çıktı ama,” dedim.

“Beni sevdiğinden değil güveneceği kimse olmadığındandır.”

“Nasıl biriydi Songül? Böyle, neydi ismi, Serkeş Murat gibi arkadaşları olduğuna göre rahat mı yaşardı?”

Soru benden gelmişti.

“Kimseyi sallamayan biriydi, umursamazdı pek. Evet, rahat yaşardı.”

“Peşinde çok erkek var mıydı?”

“Evet.”

“Senin bildiğin var mı? Onu burada sıkıştıran veya zorla arkadaş olmaya çalışan?”

“Gerçekten bilmiyorum; olsa da benim haberim olmaz zaten.”

“Peki,” dedim.

Ceplerime bakıp boş bir kâğıt aradım. Bulamayınca, “Bülent boş kâğıt var mı?” diye sordum.

“Tabi amirim, diyen Bülent montundan küçük bir not defteri çıkardı. Bir sayfasını yırtıp bana uzattı.

Kâğıda benim ve Bülent’in cep telefonu numaralarımızı yazıp Meryem’e uzattım.

“Seni biri rahatsız ederse ara, hemen gelirim. Haa, aklına bir şey gelirse de ara.”

“Tamam ağabey,” diyerek kâğıdı aldı.

“Tamamdır,” deyip ayağa kalktım. Çıkarken dışarıda çalışanların meraklı bakışlarıyla ustabaşı Kemal ve patron Cavit’in kapının önündeki bekleyişleri karşıladı bizi.

İşçilere dönüp “Kolay gelsin!” diye seslendim. Kemal ile Cavit’e baktım sadece. Onlara bir şey söylemeden Elit Tekstil’den ayrıldım.

Yağmurun İstanbul’da bıraktığı trafik çekilmez bir hal almıştı. On dakikalık yolda kilitlenip kalmıştık. Maltepe Köprüsü’nün altında su baskını olmuştu. Köprünün altında ve üstünde trafik kilitti. Camı azıcık aralayıp içeriye biraz temiz hava girmesini sağladım. İçtiğim sigaranın dumanından Bülent boğulacaktı.

“Benim bu Cavit denen adamı hiç gözüm tutmadı Bülent,” diye sessizliği bozdum.

“Ustabaşı Kemal de cabası amirim.”

“İkisinin de a……. Koyayım, al birine vur ötekine. Patronu ne ki ustabaşı ne olsun?”

“İkisi de yalancının teki.”

“Ne anlattı Kemal sana?”

“Bildiğimiz şeyler dışında hiçbir şey. Songül hakkında bildiği bir şey yokmuş. Seksen kişi çalışıyormuş, hepsinin şeceresini bilemezmiş.”

“Bak bak… Bak sen.”

“Zaten Songül’ü gözü pek tutmazmış.”

“Nesini görmüş beyefendimiz?”

“Oynakmış biraz Songül. Öyle diyor.”

“Kendisi kıza sulanmadıysa ben de bir şey bilmiyorum. Siktiri yiyince tabii oynak olur.”

“Aynen öyle amirim.”

Az da olsa önümüzdeki arabalar ilerledi. Bülent sektirmeden attı kendini öne ama bu gidişimiz uzun sürmedi, gene durduk.

“Bu Songül için iyi şeyler söylemiyor kimse. Orasını da atlamamak lazım.”

“Zaten yoldan geçen adamın evine kendine atan birine normal demek de kolay değil Başkomiserim.”

“Peki yoldan geçen her karıyı evine alana ne demeli?”

Bülent, diyecek bir şey bulamadı. Dudağını büzdü.

“Bu serkeş mi ne Murat denen herif yapmış olabilir mi amirim?”

“Hele bir herifi bulalım göreceğiz. Kimdir, ne boktur bu herif? Eminim bak altından bir sürü pislik çıkacak. Çünkü böyle herifleri bilirsin, her bok vardır bunlarda. Para için her şeyi yaparlar. Ayrıca Kemal’e kızıyoruz belki ama Songül, takıldığı herifle kendisinin ne olduğunu belli ediyor. Olan bizim salak Feyyaz’a oldu. Eee, ne demişler?… Her kuşun eti yenmez. Atalar boşa laf söylemez. Benim kardeşim salak, hem de salağın önde gideni. Hırsımı alamıyorum Bülent, ne desem boş.”

“Amirim size gerçek bir şey söyleyeyim. Belki benim öyle düşündüğümü biliyorsunuz ama kardeşiniz Feyyaz öldürmedi Songül’ü bundan adım gibi eminim.”

Bakışlarımı Bülent’in üzerinde kilitledim. “Oğlum biz boşuna mı buralarda dolanıyoruz? O zaman kapatırız dosyayı gider.”

Öndeki araç biraz ilerledi, hareket ettik.

“Ne demek istediğimi anladığınızı biliyorum amirim. Ben Feyyaz’ın masum olduğuna inanıyorum.”

“Öyle Bülent ama hâkim, savcı buna bakmaz. Deliller ne der, ona bakar. İt kardeşimi ben de sevmem ama bilirim ki tavuk kesemeyecek bir adam insan doğrayacak. Var bu işin içinde bir iş ama bulacağız. Ayrıca unutmadan, Mali Şube’ye şu Elit Tekstil’i bir pas geç bakayım, bir kontrol etsinler. Kaçak kuçakları var mı?”

“Emredersiniz amirim.”

 

  1. BÖLÜM

İstanbul öyle bir şehir ki yaşaması da dert yaşatması da. On dakikada alacağımız yolu bir buçuk saatte aşarak zorlu Maltepe Köprüsü parkurunu geçmiştik. Kendimizi sahil yoluna atınca hızla gideceğimiz adresin önünde bitttik. İskele Kafe’nin önünde park yeri bulamayınca az ileriye arabayı park etti Bülent. Kafe, sahil yolunun hemen bitişiğinde canlı müzik yaptığını kapıdaki isimsiz müzisyenin resmiyle belirten, girişi iskele gibi yaparak vizyonsuzluk akan ama yaz kış para basan bir mekân olarak karşımızda duruyordu.

“Bülent açamadık şöyle bir yer seninle,” diyerek gülümsedim.

“Emekli olunca neden olmasın Başkomiserim,” diyerek gülümsedi o da.

“Ne emeklisi oğlum? Biz yaşamayı bile marifet sayıyoruz. Sen emekli olmanı bekle hâlâ.”

“Bakın orası doğru işte. Başımıza ne geleceği belli değil. Bir gün manyak bir kurşun gelir isabet eder, toptan emekli oluruz.”

“Yavaş oğlum, öldük dediysek o kadar da ölmedik daha.”

Kafenin girişindeki iskeleden damlayan sular üstümüzü ıslatmasın diye şekilden şekle girerek içeri girdik. İçerisi günün bu saatinde tenhaydı. Tek tük oturanlar vardı masalarda. Onlar da genellikle cam kenarındaki masalardı. Kimi çayını yudumluyor, kimi önündeki kahvaltıdan bir lokma daha ağzına atıyordu. O arada poğaça ile doymamış midem guruldadı. Elimle ovup dur hele oğlum iş üzerindeyiz dedim içimden.

Kafenin içi sakin döşenmişti. Girer girmez sizi büyük bir televizyon karşılıyordu, hemen arkasında boş orkestra ve sahne gece ekibini bekliyordu. Sağ köşe bar diye tabir edilen çay ve kahve servisine ayrılmıştı. Üzeri çeşitli bardaklar, meşrubat dolabı ve çeşitli bu yeni süslü kahveler için rengarenk kahve şuruplarıyla doluydu. Oraya doğru yürürken yirmili yaşların başında güzel bir garson kızcağız önümüzü kesip “Buyurun hoş geldiniz,” dedi. Bize yer göstermek istiyordu.

“Hoş bulduk,” diyerek gülümsedim ve yürümeye devam ettim. Hedefim barın hemen yanında, önünde kasa yazan bölümün arkasında oturan kirli sakallı, gençti. Yürüyüp tepesinde durduk. Dibinde bitmiş iki herifi görünce gömüldüğü telefondan kafasını kaldırıp ayağa kalktı.

“Buyurun,” dedi dik dik.

Elimi cüzdanıma atıp çıkardım. Rozeti suratına tuttum. “Polis.”

“Buyurun memur bey. Nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek yumuşadı hemen.

“Birini arıyoruz; bu kafenin müdavimiymiş. Dediklerine göre buradan hiç çıkmazmış. Buranın sorumlusu sizsiniz galiba. Tanırsınız…”

“Evet, amcamın yeri burası. Ben ilgileniyorum. Kime bakmıştınız?”

“Serkeş Murat adında bir herif arıyoruz. Demin söylediğim gibi buranın müdavimiymiş kendisi.”

Karşımdaki herifin rengi attı ama bozuntuya vermemeye çalışıyordu. Bardaki eleman, bizi karşılayan garson kız, müşteriler herkes göz ucuyla bizi izliyordu. Bülent’e başımla bardaki çocuğu gösterdim. Leb demeden leblebiyi anlayan adamım bara doğru hareketlendi.

“Bahsettiğiniz isimde birini tanımıyorum. Buraya gün içinde üç yüz, dört yüz kişi gelir. Herkesi isim isim tanımam mümkün değil.”

“Onu ben de biliyorum,” diye üsteledim. “Ama dediğim gibi, adam buradan çıkmıyormuş. Belli ki hatırı sayılır bir müşteriniz. Sürekli gelen bir müşterinizi bilirsiniz yani…”

Yeğenden bozma müdür, “Yooo, hayır tanımıyorum,” derken yan gözle Bülent’le konuşan bardaki çocuğa bakmaya çalışıyordu.

“Hayırdır?” diyerek göz kırptım.

“Yooo, yok bir şey,” diyerek kafasını salladı.

Tam o esnada kafenin kapısı açıldı. Üstü başı ıslanmış şekilde söylene söylene giren kişi bizleri görünce aynı sakinlikle dışarı çıkmaya çalıştı ama yemezlerdi. Bu kadar yıllık tecrübe, gelenin Serkeş Murat olduğunu bilirdi ve iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirdi. Ya da gökte ararken yerde bulmak diyelim.

“Bülent koş!” diye bağırdım.

Murat uyanık olduğunu sanan geri zekalının tekiydi. Kokumuzu almamıştı ama kapıdan girer girmez polis olduğumuzu anlamıştı ve topuklamıştı. Bülent hızla atıldı, peşinden ben ıslak mıslak demeden koşmaya başladık. Ulan herif tazı gibiydi ama Bülent ve ben de ondan aşağı kalır değildik. Fakat herif bayağı hızlıydı. Sahil tarafına değil de üst tarafa, tren yolu tarafına doğru kaçıyordu. Girdiği sokağın başına geldiğimizde o sonunda oluyordu. Fare gibi hemen farklı bir sokağa atıyordu kendini. Önümüzdeki sokaktan sağa sapıp koşmaya devam etti. O sokağa paralel diğer sokağa saptım ben de önüne çıkmak için. Nefes nefeseydim. Nabzım, beynimden atma noktasına gelmişti ama bu herifi elimden kaçıramazdım. Var gücümle sokağın başına geldim. Tam Murat’ı enseleyecekken Bülent nefes nefese dibimde bitti.

“Nerde lan bu herif?” diye bağırdım.

Nefesini götünden ala ala cevap verdi. “Bilmiyorum amirim, tam önümdeydi. Bir anda buraya döndü, sonrası yok.”

Benim de ondan farklı bir halim yoktu ama sinirim tavan yapmıştı.

“Hay a… koyayım böyle işin ben!” diye bağırdım.

Etraftaki binaların birine ya da yer yarılıp içine girmişti. Tam oturup ağlayacak bir haldeydim. Üstüm başım çamur içindeydi. İkimizin de pantolonu sırılsıklam olmuştu. Bülent nefes nefese bana bakıyor, bir şey demiyordu. Elimi omzuna koydum, nefesim normale dönsün diye biraz daha bekledim. Sonra paltomdan sigaramı çıkardım, yaktım. Koşmaktan pert olmuş ciğerlerime bir fırt duman çekip üfledim.

Benim sakinleştiğimi anlayan Bülent, “Ne yapacağız Başkomiserim?” diye sordu. “Gidip etraftaki binalara mı bakayım yoksa o kafedeki herifi alıp bir güzel öttüreyim mi? Hangisi?”

O da Serkeş Murat’ı kaçırdığımız için sinirliydi.

“S…r et. Bir şey çıkmaz o heriften,” dedim.

“E, ne yapacağız o zaman?”

“Gel benimle, önce beni eve bırak. Sonra git üstünü başını temizle.”

Şaşırdı ne diyeceğini bilemedi.

“Bakma öyle bön bön. Herif uçmadı ya, illa ki konacak bir yer bulacak. Ama şu halimize bak. Bir temizlenelim hele,” dedim.

“Peki,” dedi.

Elimde ki sigarayı fırlattım. Yürümeye başladık.

 

Beynimin içi zonklarken onun ağrısına mı yoksa çalan telefon alarmına mı uyandım bilmiyordum. Gelişine güzel bir s…r çektim. Ben böyle b.k gibi uyanmaktan artık nefret eder hale gelmiştim ama doğru bir hayat süremediğimiz için böyle yaşayıp böyle ölüp gidecektik. Serkeş Murat’ın peşinden koşarken kaslarımı nasıl zorlamışsam ayak bağlarım kopacak gibi ağrıyordu. Bedenimin her bir yeri ayrı ayrı kopacak gibiydi. Beynim tüm uzuvlarıma emretmeyi bırakmıştı. Son bir gayretle uzandığım yerden acıyla doğruldum. En son Bülent’e beni eve bırakmasını söylemiştim. Eve gelince, ıslanmış çamurlu elbiselerimi kirli sepetine atıp sıcak bir duş aldım sonra bir telefon görüşmesi yapıp akabinde Bülent’i aradım. Beni 21:00’de almasını söyledim ve biraz uzandım. Uyuyacağımı bildiğimden uzanmandan önce alarmı kurmuştum. Ne de olsa ne mal olduğumu biliyordum. Alarmı da bir saat erkene kurdum ki kendime gelmem anca bir saati bulurdu. Ayaklanıp mutfağa giderken evin temiz olması gözüme çarptı. Bugün temizlikçi kadın gelmiş olmalı ki etraf derli topluydu. Dolabı açtığımda bir tencere çorba gördüm. Ah be Aysel abla! Sana kızardım falan ama gene bana kıyamamış çorba yapmışsın! Aç midem usulca guruldadı, küçük bir parça ısıtmak için tencereyi dışarı çıkardım. Çorbayı ısıtırken daralan zaman, elimde hiçbir ipucunun olmayışı ve Songül Pınar cinayetinin belki de en önemli ipucunu elimden kaçırmam aklıma düştü. Feyyaz için umurumda olmayacak bir çıkmazın içinde debelenip duruyordum.  Murat denen herif Songül’ün katili olabilirdi ama avucumun içinden uçup gitmişti. Nasıl da fare gibi kaçıyordu şerefsiz! Bir anda yok olmuştu önümüzde. Ama bir şeyler yapacaktım, yoksa Feyyaz’ın işi zordu. Çorba ısınırken kendimi camın önüne attım. Sabah yağan yağmur durmuş, akşam karanlığı ve soğuk kendini ayaza çekmişti. Camı açtığımda yüzüme vuran soğuk havadan derin derin nefes aldım. Canım sigara çekiyordu ama ocaktaki çorbayı düşündüm sonra. Karbon monoksit çekmekten bitap düşmüş ciğer temiz havaya tahammül edemeyişinden isyan etti. Başıma saplanan ağrıyı çorba gidermezdi. O da haklıydı, sigara istiyordu. Hemen geri dönüp ocakta ısınan çorbanın altını kapattım, komodinin üstünde duran paketten bir sigara çekip yaktım. Dertlerim içimden uçup gitsin der gibi üfledim dumanı. Feyyaz’ın katil olduğuna inanmıyordum. O zaman gerçek katili bulmam gerekiyordu. Her şey bu kadar basitti ama her şey bu kadar basit olduğu kadar basit miydi? Ah ulan Feyyaz! Beni nasıl bir çıkmaza soktun? Ne yapmam lazımdı, ne yapacaktım? Her şey sarpa sarıyor gibiydi. Sigaradan bir nefes daha çekip üfledim. Bir tane daha çekip üfledim, sonra derin bir nefes daha çekip izmariti fırlattım. Belki temiz dünyayı ufacık da olsa kirletmiştim ama umurumda değildi. Camı kapatıp koltuğa oturdum, Bülent’in gelmesini bekledim.

 

  1. BÖLÜM

Dışarıdaki ayaz, arabanın camını buğuluyordu ama arabanın sıcak kaloriferi içimizi ısıttığı gibi camın tamamen buğulanmasını engelliyordu. Soğuktan donmuş ellerimi küçük peteklerden gelen sıcak havayla ısıtırken buğulu camın ardından gözüken yola odaklanmıştım. Kafamın içi uğulduyordu. Her türlü ses kendi kendine konuşuyor, kendi kendine cevap veriyordu. Onlar konuşmaya devam ederken yol boyunca ağzımı açmadım. Bülent, ben suskun olunca bana bulaşmamak için konuşmazdı. Yol, akşamın bu saatlerinde biraz sakin olduğu için hızlı gidiyorduk. Bu iyiye işaretti. Kağıthane deresini geçince Belgrad Ormanı’nı önümüze alıp Ayazağa’ya doğru yönümüzü çevirdik.

Galatasaray’ın stadını üst tarafta bırakıp alt yoldan yolumuza devam ederken, bir zamanlar bomboş olan arsaya İstanbul’da sanki çok eksikmiş gibi dikilmiş kocaman bir AVM’yi selamlayıp üst mahallere doğru sürdü arabayı Bülent. Gideceğimiz yeri ona söylemiştim. Telefonundan açtığı navigasyon ile o adrese doğru gidiyorduk. Ana yolları bitirip mahalle aralarına girmiştik artık. Hava soğuk, mevsimlerden kış, dışarıda kimseler yoktu. Büyük bir meydan ve meydana paralel camiyi geçtikten sonra, o bilindik ses bize sola dönmemiz gerektiğini söyledi. Sola dönüp yolu bitirdiğimizde büyükçe bir apartmanın alt katında lokal gibi gözüken, hemen bir kat üstünde yazıhane gibi bir yer olan, kıraathane bozması bir mekânın önünde durduk.

Bülent, geldiğimizi belirten bir ifade ile bana baktı.

“Hadi, arabayı park etsene oğlum,” dedim.

“Tabii Başkomiserim,” diyerek yanlış park etmiş, eski püskü bir pikabın arkasına park etti.

Arabadan indik. Sert ayaz buralarda daha sertti. Adı üzerinde Ayazağa! Soğuk, yüzümü yalayıp boğazımdan içime süzüldü, olduğum yerde titredim. Hemen montumun yakasını kaldırdım. Bülent de aynı şekilde yaptı. Arabanın sıcağında iyice mayışmıştık. Soğuğu yiyince kendimize geldik. Birkaç basamaklı merdiveni çıkıp camında Dostlar Lokali yazan kapıdan içeri girdik. Ağır bir tütün kokusu ve yanan sobanın sıcaklığı yüzümüze vurdu bu sefer. Sıcak, soğuk, şimdi tekrar sıcak, hasta olmazsak iyiydi. Beyaz ışıklı, camları buğulanmış kıraathanede, iki masa ve her masada oturan dört kişi ile ocağın başındaki çaycı dışında kimse yoktu. Boyası dökülmüş duvarları, türlü türlü şehir resimleriyle doluydu. Masaların birinde orta yaşlı bir grup okey oynarken diğer masada gençler kâğıt oynuyordu. Okey taş sesleri arasında içeri girip kapıyı kapattık çünkü arkamızdan müthiş bir soğuk vurmaktaydı. Çaycı, kapıda dikilen iki yabancı görünce, ocaktan çıkıp kim bunlar diye bize doğru geldi. Orta yaşlı, çirkince bir surata dikilmiş kaşlar, yakası kirli ve üstüne dökülmüş çay lekelerini omzundaki havlu ile kapatmaya çalışan biriydi.

Karşımıza dikilip aksanı bozuk bir Türkçe ile “Buyurun, kime bakmıştınız?” dedi.

Öne doğru bir adım daha attım. “Resul’ü arıyorum. Burada mı kendisi?” dedim.

Bana karşı dikilmiş kaşlar Resul ismini duyunca daha da çatıldı. Oyun oynayan masadaki gençler bir anda ayağa kalkıp yanımıza geldi.

İçlerinden otuz yaşlarında, çirkince bir oğlan, “De bakim kimsin, neye arıyorsun Resul’ü?” diye efelenmeye başladı.

Bülent yanıma doğru sokuldu, her an benden işaret bekler pozisyona geçti.

Tam bir şey söyleyecektim, arkadan bir kapı açılma sesi ve “Kimdir beni arayan?” diyen Resul’ün sesini duydum.

“Benim Resul Cüneyt Başkomiser,” dedim Başkomiser kısmını vurgulayarak. “Uzun zaman oldu, böyle önümüz kesildiğine göre unutmuşsun beni dedim.”

“Cüneyt Başkomiser,” diyerek gülümsedi kaçak sigaradan sararmış dişleriyle bana bakıp.

Yanıma doğru gelmeye başladı.

“Çekilin lan!” diye gürledi. “Yolunu açın Cüneyt Başkomiserin.”

Karşıma gelince sevgi ile sarıldı, kucaklaştık. Hiç değişmemişti aynı saçlar, aynı surat, aynı sakal, aynı burun. Koca surata nokta gibi konmuş küçücük bir burun… Değişmemişti ama gene de kocamıştı tabii.

“Ne o seni görmeye geldiğimizde önümüzü kestirir olmuşsun,” diye takıldım.

“Olur mu öyle şey? Gel hele,” diyerek buyur etti bizi içeri.

Bana efelenen genci gösterdi. “Bu benim oğlan Mesut.”

“Kusura bakma amirim, bilemedim kim olduğunu,” dedi mahcup bir tavırla Mesut.

“Estağfurullah,” diyerek geçiştirdim. Benim işim Resul ileydi oğlu olacak serseri ile uğraşamazdım.

“Gelin hele, oturun şöyle. Ayakta kaldınız,” dedi Resul.

“Bura olmaz. Yok mu tenha bir yer?” dedim.

“Gel Cüneyt Başkomiser, benim yazıhaneme geçelim,” dedi.

Lokalin dışındaki girişte bulunan demir merdivenlerden bir kat yukarı çıktık. Resul kapıyı açıp ışığı yaktı. Buz gibi bir oda ve ağır tütün kokusu bizi karşıladı. Tahta bir masa önünde iki kişilik bir kanepe, duvarda Şanlıurfa kalesini gösteren büyükçe bir tablo ve hemen yanında antika kocaman bir saat duruyordu.

“Oturun hele. Ayakta kalmayın, rahatınıza bakın,” diyen Resul, kendi koltuğuna geçti. Bülent ve ben de postu iki kişilik kanepeye serdik.

“Cüneyt Başkomiser, karnınız açsa yiyecek bir şeyler söyleyeyim he,” diyerek telefona uzandı.

“Yok Resul, karnımız tok. Varsa bir acı kahveni içerim ama,” dedim.

“Emrin başım gözüm üstüne. Sen ne içersin kardeşim?” diye Bülent’e döndü.

“Türk kahvesi. Sade olsun,” dedi Bülent.

Resul kafasını hay hay anlamında salladı, masanın önündeki telefondan numara çevirdi, bekledi. “Hakkı, bize iki tane mırra bir tane Türk kahvesi sade olsun, hadi sağlam olsun kahveler. Beni mahcup etme,” deyip telefonu kapattı. Sonra, öne doğru eğilerek “Kaç yıl oldu seni görmeyeli Cüneyt Başkomiserim he?” diye sordu.

“Olmuştur bir on sene,” dedim.

“Seni buralara normal rüzgarlar göndermez de hele nasıl bir fırtına koptu, nedir benden istediğin?” diyerek konuya atladı Resul.

Biliyorum, meraklanmıştı.

“Hele bir şey demeden önce dur,” diyerek masanın çekmecesini açıp tütün tabakasını çıkardı. “Benim taş kafa şunu içmeden açılmaz. İznin olursa yakacağım bir tane.”

“Estağfurullah, izin senin Resul. İç, ne demek?” dedim.

“Sarayım sana da bir tane,” dedi misafirperverliğini göstermek için.

Cebimden kendi paketimi çıkardım. Havaya salladım.

“Şimdi ağır gelir o Resul. Bana benim ki yeter.”

Usul usul güldü. Tütünden sararmış dişler tekrardan kendini gösterdi.

“Nasıl istersen Cüneyt Başkomiser.”

Tabakasından çıkardığı sarı kâğıdın içine tütünü koydu. İnce bir işçilik çıkarıyormuşçasına ustaca kâğıdı sardı ve yaladı. O sırada ben de sigaramı yakıp üfledim.

“Eski yanlışlara bulaşmıyorsun umarım,” diyerek ufaktan bir uyarımı yaptım.

“Olur mu Cüneyt Başkomiserim? Onlar geçmişte kaldı. Bizim ağzımız yandı o işlerden. Aha bu kaçak tütün tek yanlışım, o da olmazsa ölürüm ben. Bu zamane tütünleri boğazımı yakıyor, içemiyorum öbürlerini.”

Güldüm.

“Tadı yok bunların,” dedim sigaramı yakarken

“Aynen Başkomiserim. Bizim defterimiz yıllar önce dürüldü geçti bitti o işler, tövbe etmişem. Aha da görmüyon mu? Akşamın bu saatinde iki tane masa için bekliyoruz.”

“İyi ettin. Hayır yok o işlerde. Bugün varsın yarın yoksun zaten.”

“Aynen öyle amirim. Benim oğlan niyetlendi ama ona da izin vermedim.”

Sigarasını yaktı, keyifle dumanı çekip üfledi.

“Bizi buralara kan davası getirdi. Biz öyle veya böyle, bata çıka kendimizi kurtardık. Onun pislik içinde yok olmasına izin vermedim.”

“İyi yapmışsın. Akıllanmışsın Resul,” dedim.

“Devletin sayesinde, sizlerin sayesinde. Sen olmasan bugün hayatta olmazdım Cüneyt Başkomiserim. Sizler sağ olun.”

“Yok yok, olur mu öyle şey? Neyse, konuya geleyim.”

Resul’un iltifatlarını sonunda kesmiştim ama tam o sırada kapı çaldı, elinde tepsi ile aşağıda bizi karşılayan çaycı Hakkı içeri girdi. Kahveleri bırakırken pek uysaldı. Usulca servisini yaptı ve çıktı. Küçük bakır kahve bardağını alıp bir yudum içtim. Acı kahve boğazımdan kayarken, sigaranın katranıyla ağzım kömür çiğnemişim gibi oldu ama bu tadı özlemedim desem yalan olurdu.

“Resul, birini arıyorum. Elimden kaçırdım desem inanmazsın bana ama uçtu gitti sanki. Bana gerçekten lazım biri. Onu bulmam lazım.”

Sigarasının külünü önündeki tablaya döktü, kahvesinden bir yudum içti.

“Sana canım feda. Bilirsin. Seni bana getirdiğine göre baya önemli olmalı.”

“Hikâye uzun, adam önemli,” dedim.

“İsim ver hele, kimi arıyorsun?”

“Senin için sorun olacağını düşünmüyorum. Sokaklarda torba tutan bir hergele. Adı Murat. Soyadı neydi?” Bülent’e döndüm

Bülent, “Ömürlük,” dedi.

“Lakabı Serkeş. Maltepe sahilinde takılıyor. Mekânı oralar. Onu bulmam lazım.”

“Bu yeni yetmeler kendilerine aptalca isim takıyor. Serkeş nedir hele?”

“Sen onu boş ver, bana kendisi lazım. Fazla zamanım yok. O yüzden sana geldim.”

Kahvesinden bir yudum daha alıp sigarasından bir nefes daha çekti.

“Tamamdır Cüneyt Başkomiser. Olmuş bil. Istersen kulağından tutup getireyim sana.”

“Yok, gerek yok. Sen kendini hiç bulaştırma. Bana adamı bul, gerisini ben hallederim.”

“Nasıl istersen. Sana canım feda bilirsin.”

“Bilirim tabii Resul. Yoksa burada ne işim var?”

“Emrin başım gözüm üstüne.”

“Estağfurullah. Emir değil, dostumdan bir rica. Peki, ne zaman haber alırım senden?”

“En kısa sürede. Üç beş tane torba tutan bir zibidiyi bulmak sorun olmaz Başkomiserim.

Elimdeki fincandan kahvemin son yudumunu içtim. Sigaramı tablaya bastırıp söndürdüm.

“O zaman bize müsaade,” diyerek ayağa kalktım.

Resul de hemen ayağa kalktı.

“Sana dur otur diyeceğim, sen dursan bu şehir durmaz. Ama bu sefer böyle olmadı. Müsait olunca gelin sizi misafir edeyim amirim.”

Bunu dedikten sonra bana tekrar sarıldı.

“İnşallah, inşallah,” diyerek Resul’dan sıyrıldım. “Kahve için çok teşekkür ederim. Çok güzeldi. Özlemişim valla…”

“Afiyet bal şeker olsun. Özlenmez mi Cüneyt Başkomiserim? Ne zaman istersen gel, içelim.”

Gülümsedim

Bülent ile aşağıya indik. Resul, arabaya kadar peşimizi bırakmadı, bizi uğurladı. Soğukta dışarıda duracak mecalim yoktu, hemen arabaya bindim. Bülent direksiyona geçip arabayı çalıştırdı.

Resul hala dışarıdaydı. Arabanın camını açıp “Haber bekliyorum,” dedim.

“Başım, gözüm üstüne. Merak etme sen,” dedi.

“Sağlıcakla kal. Hadi üşütme,” dedim.

Bir şey demedi Resul. Elini kaldırdı sadece. Bülent de aynı anda gazladı.

Ayazağa’dan, Resul’ün yanından ayrıldık.

 

-Devamı Gelecek Sayıda-

Gökçe İspi Turan ile Röportaj

“İnsan denen varlığın içindeki şiddet güdüsünü çekip alamazsınız ama onunla yaşamasını ve onu törpüleyebilmesini sağlayabilirsiniz.”

 

S-Gökçe Hanım söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Biz sizi yazdığınız polisiye kitaplarınızla tanıdık ama repertuvarınız oldukça geniş, sizinle yeni tanışacak okurlarımıza biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

C-İşin en zor kısmı burası sanırım. Çünkü ben kalemin oynadığı hemen her yer için çalıştım diyebilirim. Sinema yazarlığı ile başladım, radyo ve tvler için reklam projeleri yazarak devam ettim. Birkaç sene boyunca da radyolara kitap ve sinema programları yazıp sundum. Fakat işte kendimi bildim bileli aslında hep yazıyorum, o yüzden bana şunları yazdım bunları yaptım demek çok zor geliyor. İlk romanım 2010 yılında çıksa da, işin edebiyat kısmı hayatımda kendimi bildim bileli var. Şimdi geriye bakınca üç roman, bir öykü kitabı bir de çocuklar için yazdığım kitap görüyorum.

 

Alim Gültekin’i Doğuran Öykü

S-Firiştegan isimli son romanınız bu yıl içinde yayımlandı, hakkında uzun uzun konuşacağız ama ilk sorum bir önceki kitabınızla Friştegan arasında beş yıllık bir ara var, neden bu kadar uzun süre okurlarınızı beklettiniz, bu arada neler yaptınız?

C-Zor bir hamilelik atlatıp, ikinci çocuğumı dünyaya getirdim. Biri bebek, iki çocukla yazmak çok kolay bir iş değil. Ha, bir de tabii ki kendime yeni bir yayınevi arama süreci vardı işin içinde. 🙂 Durabilen bir yazar değilim, sürekli yazıyorum ama yazarın hızına ayak uydurabilen yayınevi bulmak biraz meşakkatli bir iş. O uyumu yakaladığıma inanıyorum. İnşallah güzel şeyler olmaya devam edecek.

S-Firiştegan, emekli olmuş ve kendini bir gündüz kuşağı programında danışmanlık yaparken bulmuş emekli bir polisin başından geçenleri anlatan bir kitap, bu fikir nasıl oluştu?

C-Gerçekten o kuşakta yer alan, fakat şu an ekranlarda olmayan, bitirilmiş bir programı izlerken oluştu. Ben olsam şunu sorarım ben olsam şöyle yaparım derken baktım o iş kafamda türlü olasılıklarla dönmeye devam ediyor. Hayatımda ilk defa, gerçekten olmuş fakat sonuçlanmamış bir dosya yazmaya koyuldum. Kanlakarışık’ta çıkan Aşur’un Topuğu Necdet’in Yumuşak Karnı öyküsü böyle ortaya çıktı. Âlim Gültekin’i o öykü doğurdu açıkçası. Âlim’in karakter ve öykü olarak devamını yazacağımı biliyordum, fakat bir daha gerçekten olmuş bir şeyi kaleme almamaya yemin ettiğim için aynı karakter merkezli bir kurgu yazarak yola devam ettim. Firiştegân da böyle oluştu.

 

Kadınlara Şiddet Sistematik Gibi

S-Firiştegan hamileliğinin ilk ve en kritik dönemlerinde saldırıya uğramış kadınların hikayesini merkezine alan bir kitap. Kadına yönelik şiddet son yıllarda hepimizi üzecek bir boyuta erişti, sizce bu artışın nedeni ne olabilir? Durdurmak için neler yapabiliriz?

C-Artışın nedeni çok basit aslında. Kadınlara evliliği bir kurtuluş ya da zorunluluk olarak sunarsanız, evde de kadını, onu mecbur ettiğiniz erkekle aynı kefeye koymazsanız, zaman içinde işin şiddete -en azından psikolojik şiddete- bürünmemesi mümkün değil. Bu sistem ancak eğitimle değişir. Okumakla ve okutmakla değişir. İnsan denen varlığın içindeki şiddet güdüsünü çekip alamazsınız ama onunla yaşamasını ve onu törpüleyebilmesini sağlayabilirsiniz. Benim görüşüm en azından bu yönde açıkçası.

Bunun dışında şiddeti durdurmak için bir yol var mı, artık gerçekten bilemiyorum. Kadınlara şiddet sistematik bir hal almış gibi. Bu odağı, olmayan eğitimle nasıl dağıtırız gerçekten hiçbir fikrim yok. Trafikte, sokakta, yolda yürürken kadınlar ve çocuklar kendini tehdit altında hissediyor. Ben olaylar karşısında hep mevcut duruma göre nasıl yol almalıyım diye düşünürüm. Eğitim karşısında gelecek güzellikler bir süreç işi çünkü, belki 50 belki 100 yıl işi. Bugün, burada, şu an, bu mevcut durumla ne yapabiliriz diye düşüyorum ve tek çıkar yolun kadın ve çocukların kendini savunmayı öğrenmesi (sadece psikolojik değil, fiziksel olarak da) olduğu sonucuna varıyorum. Ben bir kursa gidip kendimi fiziksel olarak nasıl savunabilirim diye eğitim almayı düşünüyorum açıkçası. Büyük oğlumu da yanımda götüreceğim.

S-Hamilelik sırasında saldırıya uğramış kadınların faili bulmaları için hikayede seçtiğiniz platform öğle kuşağında yayınlanan bir kadın programı olmuş. Günümüzde benzerlerini izlediğimiz bu tür programlarda birçok olayın da çözüme kavuştuğunu ve günlerce gündemi meşgul ettiğini görüyoruz. Özellikle kadına karşı şiddet olaylarında, sosyal medya ve bu tür programlarda gördüğümüz adalet arayışı konusunda fikriniz nedir?

C-Mecburiyet ve çaresizlik. Ben bu tip programları destekliyorum açıkçası. Adalet dağıtmalılar manasında söylemiyorum bunu ve zaten böyle de yapmıyorlar ama bazen yıllar sürebilecek bir arayışı, medyanın insanlara ulaşım kabiliyeti sayesinde üç beş günde çözebiliyorlar. En azından cehalet karşısında bir caydırıcılığı olabileceğini düşünüyorum. Müge Anlı’ya düşer miyim korkusu ya da Müge Anlı’ya düştüm, kesin yakalacağım korkusu suçluları bence panikletip hataya sürüklüyor. Benim kitaptaki sunucu karakterim biraz hataya meyilli, olaylar karşısında yalpalayan bir karakter fakat ben mesela bir Müge Anlı’yı stüdyoda gelmiş insanları konuşturma ve hataya sürekletme konusunda  çok başarılı buluyorum. 

S-Yerli polisiyemizde sıkça karşılaştığımız ana karakterin polis olduğu hikayeler, bu alternatif adalet arayışıyla birlikte sizin de bir örneğine imza attığınız suç çözen alternatif karakterlerin hikayelerine evrimleşmeye başlar mı?

C-Evrimleşti bile. Ben hayatımda ilk defa Âlim’le eski polis/polis işlerine girmeye başladım mesela, daha önce böyle bir şey yazmamıştım. İlk kitabımda bir tarih öğretmeni çözdü olayı, ikincisinde ana karakterim bir apartman yöneticisi. Tek tek yazmak istemiyorum ama Türk polisiyesinde de birçok polis olmayan ana karakter zaten var. Daha da çok olmalı.

S-Yerli polisiyemizdeki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu aralar kimleri okuyorsunuz?

C-Bu aralar değil, her daim takip etmeye çalıştığım yazarlar var ve hepsi arkadaşım. Polisiye Yazarlar Birliği listesine bakarsanız sıralı tam listenin hepsini orada görebilirsiniz. Şaka bir yana, listem gerçekten uzun ama sadece polisiyeye odaklanan biri değilim. Yazarken de böyle bu. Yola ne polisiye yazacağım ne de okuyacağım diye çıkıyorum.

 

Eleştirmenlerin Ve Yayınevlerinin Polisiyeye Bakışları Farklı

S-Okurların, dergilerin, eleştirmenlerin, yayınevlerinin, kitapçıların polisiyeye ilgisini nasıl buluyorsunuz? Sizce yeterli mi, yoksa alınması gereken daha çok mesafe mi var?

C-Okurların ilgisi son derece yüksek fakat eleştirmenler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Polisiye daha çok sinemanın alanıymış gibi bir tavırla yaklaşıyorlar. Umarım zaman içinde bu tavır değişir. Yayınevlerinin ve kitapçıların ilgisi bence hiç fena değil, kitabım polisiye ya da polisiyeye yakın diye ne ekstra bir ilgi ne de ilgisizlik gördüm. İşin sonucuna bakıyorlar.

S-Firiştegan’ı örnek alırsak, yazmak istediğiniz bir fikir kitaba dönüşene kadar üzerinde nasıl çalışıyorsunuz? Sizi neler besliyor ya da neler olumsuz etkiliyor?

C-Sinema mezunu olduğum içindir belki de, işe hep bir sinopsisle başlıyorum. Sinopsisi şekillendirirken bile kitabın son sayfasından, en hikâyenin sonlanma anından bir sayfa yazmış oluyorum. Yani masaya kitabın sonunu bilerek oturuyor ve kurgumu ona göre şekillendiriyorum. Parçalı yazabiliyorum. Yani eğer o gün öykünün daha ilerki evrelerine dair bir şeyler yazmak geçiyorsa içimden oturup onu yazıyorum. Tabii ki entegre ederken değişiklikler olabiliyor ama bu beni öyküye bağlı tutuyor. Eğer hikayeye çok karıştığım, gece gündüz nefes almadan yazdığım evreye gelmişsem, kurgu okumuyorum. Müzik dinlemiyorum. Daha doğrusu sözlü müzik dinlemiyorum. Tibet çanları en büyük dostum yazarken, sakinleşmek ve hikâyenin içinde kaybolmak için bu tip şeyler dinlemeye, en azından o dönem içinde, gayret ediyorum.

 

Çocuklar İçin Yazmak Bana İyi Geliyor

S-Sizin bir de çocuk kitabınız var.  Çocuklar için bir eser üretmeye nasıl karar verdiniz? Nasıl geri dönüşlerle karşılaştınız? Polisiye dışında bir türde yazma deneyimi nasıldı?

 

C-Bu tip şeyler benim için karar verilerek yapılan şeyler değil aslını isterseniz. Üniversite yıllarımdan beri çocuklar için yazıyordum. Kenarda bir sürü dosyam var. O yüzden “aman çocuk yapan da hemen çocuklar için yazmaya çalışıyor” eleştirileri varsa hemen onları burada püskürteyim ancak en büyük yolu büyük oğlum doğunca aldım, bu bir gerçek Her gece bir hikâye uydururdum. Sonra oğlum beğendiği hikâyeleri benden tekrar tekrar anlatmamı istemeye başladı ve olaylar iyice gelişti.

Dönüşlere gelince, çok heyecan verici olduğunu söyleyebilirim. Zaten bana çocuk dosyası yazarken bundan sonra hep çocuklar için yazacağım, yetişkin dosyası yazarken de bundan sonra hep yetişkin dosyası yazacağım gibi bir his geliyor. Ama el ele kol kola, hatta zaman zaman birbirlerini itekleye itekleye de olsa, ilerliyorlar. Aynı anda merkeze oturmak isterlerse de, bir şekilde dengeliyorum. Çocuklar için yazmak detoks gibi, nasıl iyi geliyor bana anlatamam.

S-Eğitiminiz ve alanında uzman olduğunuz konu sinema. Önemli dergilerde ve yayınlarda eleştirileriniz yayımlandı. En sevdiğiniz film ve yönetmenleri öğrenmek isteriz, bir parantez de en sevdiğiniz polisiye filmler için açarsanız mutlu oluruz.

C-Watchowskilere ve Coenlere deliriyorum. Wes Anderson’ı çok severim. Christopher Nolan’a, David Fincher’a bayılırım. Nuri Bilge Ceylan’a (evet, sert bir geçiş oldu) hayranım. Kayboluyorum onu izlerken. Yavuz Turgul’u, Yeşim Ustaoğlu’nu çok severim.

Zodiac, Seven, 8 MM, The Maltese Falcon, Gone Girl, L.A Confidential, Reservoir Dogs, Usual Suspects, Silence Of the Lambs, Angel Heart, Sherlock Holmes serilerinin hemen hepsini çok severim. Ben bu isim verme işlerinde çok kötüyüm, daha fazla zorlamayayım 🙂

S-Yerli sinemamız hakkında görüşleriniz alabilir miyiz? Neler eksik ya da neleri fazla yapıyoruz?

C-Yerli film izlemeyi çok seviyorum. Biraz komediden uzaklaşmamız lazım ama sanki, Türk sineması izleyiciyi güldünce yapımcısına para kazandırır fikri var. Doğrudur belki de ama edebiyatı bu kadar sağlam olan bir ülkenin sinemadaki diğer genre’larda da gümbür gümbür olması gerek bence. Nuri Bilge bu anlamda bana büyük bir umut ve moral veriyor.

S-Bir film senaryosu kaleme almayı düşünüyor musunuz? Böyle bir teklif gelse kabul eder misiniz?

C-Düşünüyorum tabii ki. Hayatta en çok isteğim şeylerden biri bir film yazmak, diğeri de şarkı sözü olarak arşivlediğim bazı metinlerimin notayla buluşması. Kısmet… Kendi kitaplarınızı senaryolaştıracak mısınız derseniz, orada yokum ama. Aynı metin üzerinde çalışmak bana göre değil.Tamamen sıfırdan başlayacak bir öykünün senaryosunu yazmak istiyorum. Âlim için olabilir bu. Zaman içinde göreceğiz. 

 

Sosyal Medya Benim İçin “Gerçeğe Ulaşma” Aracı

S-Sosyal medya ile aranız nasıl? Özellikle yeni kitabı çıkmış bir yazar olarak değişen ve dönüşen dijital dünyada sosyal medyanın bir tanıtım ve reklam aracı olarak kullanılması hakkında görüşleriniz nelerdir? Bu konuda bir meslek grubu bile oluştu, bookstagramer. Sizin onlarla ilişkiniz nasıl?

C-Sosyal medyada yaşıyorum diyebilirim. Uzun yıllardır evime gazete almıyorum, hatta online olarak bile gazete takip etmiyorum. Sosyal medya benim için “gerçeğe ulaşma” aracı. Elbette ki dezenformasyon var ama tv’de, gazetede daha fazla var.

Bookstagramlara gelince, onları da seviyorum. Eğer kahve yanı kitap fotoğrafçıları değillerse tabii ki. Eleştiriyi başka bir seviyeye taşıdılar, reklam yapanları hemen tanıyorsunuz zaten ama gönülveren birine denk geldiysem, bağımsızsa, beğenilerini dikkate alıyorum.

S-Sizi yakından takip edenler seramik ve kil ile uğraşınızı biliyordur, bu merakınız nasıl başladı?

C-Ya bu kil nasıl bir şey acaba, diye denemeye heves ediyordum fakat tabii el yeteneğim var mı yok mu onu bilmiyordum. Yorumlarım dedim. Ben herşeyi kendime göre yorumlarım, evrim kabiliyetim bu 🙂 Ama bir işe başlamadan önce de epey araştırırım. Kursa ilk gittiğim gün, ben kendi atölyemi açmak için geldim diye girdim içeri. Kile bile dokunmamıştım, tam bir YouTube mezunuydum. Boş A4 ne ifade ediyorsa, kilin içinde aynen öyle kayboldum. Atölyemi de açtım gerçekten. Yakında kendi markamla şirketleşmeyi planlıyorum. Herkese de toprakla bir şekilde uğraşmayı tavsiye ederim. Evdeki saksıda çiçek yetiştirmek de buna dahil, neye uzanabiliyorsanız oradan başlayın. Saksı çiçeği olur, kil olur, toprağa dokunun! Sırada cam var, bir dönem denemelerim oldu ama camla daha yakından uğraşmayı da çok istiyorum.

S-Pandemi döneminde gönüllü karantinaya girdik, bu dönem size yaradı mı, eve kapanmanın yaratıcılığınıza katkısı oldu mu?

C-Okudum, izledim bolca ama pek yazamadım. Depresyona sebep oldu bende, özellikle de ilk bir ay… Sonra zamanla, görece, normalleştim. Genel olarak izole yaşayan bir insan olmama rağmen, herkesin izole olması fikri bana kafamı suya sokmuşum gibi hissettirdi. Halbuki bu benim yaşam tarzım ama işte kollektif bir hal alınca, nefes alamayacak gibi hissettim. Şimdi bu fikre de iyice entegre oldum, hisleri ehlileştirdim. Küçük hayatımı daha da küçülttüm. “Yaratıcılığı pozitif etki” evresine ulaştım sanırım. Yazabiliyorum artık.

S-Gelecek planlarınızda neler var?

C-İki dosya aynı anda açık bilgisayarımda ama ikisini de kenara çekip birkaç ay için çocuk dosyalarım üzerinde çalışacağım. Dediğim gibi bir film yazmak istiyorum. Bir de kendi şarkımı güzel bir sesten, kalabalıklar içinde dinlemek istiyorum. Bakalım hayat neler getirecek?

Gökçe İspi Turan Ve Kitapları

Bazı insanlar hayatınızı seyreder, bazıları ise hayatınıza dokunur.

İnsan ömrü kendini keşif, yaşamı keşif ve bilgeliği keşif gibi dönemlere ayrılıyor bence. Otuzlu yaşlarına kadar kendini keşfedebilmek için bir savaş veriyorsun; sınırlarını, beğenilerini, hayallerini ve gerçekliklerini ortaya çıkarıyorsun. Otuzlarınla kırklarının sonlarına kadar yaşamı sorguluyorsun bu kez de. Taşlar yerine oturana kadar bir koşuşturma hâli sürüp gidiyor. Henüz o yıllara gelememiş olsam da ellilerinden sonrasına gelenlerde dikkatimi çeken şey ise bilgelik durumu. Görüp geçirmenin, ununu eleyip eleğini asmanın sükûneti çöküyor yüzlere.

Elbette tüm bu saydıklarım yaşamı nefes alıp vermekten öte görebilen, mana arayan insanlarla ilgili. Gökçe İspi Turan tam da öyle bir insan işte. Zamanın öylesine geçip gitmesine izin vermeyen, her anı anlamlı yaşamaya gayret eden bir kadın. Eskişehir’de, 1979 yılında hayata gözlerini açıp baba mesleği sebebiyle şehirler arasında mekik dokuyarak büyüdü Gökçe İspi Turan. Ailesindeki pilotlar gökyüzünde kanat çırparken, o, kanatlarını hayaller dünyasına doğru çırpmaya erken yaşta karar verdi. Farklı hayatları keşif yolculuğuna, İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji bölümüyle başlasa da bir süre sonra rotayı bu bölümden, Bilgi Üniversitesi Film ve TV bölümüne doğru çevirdi ve bu bölümden mezun oldu. Alanında saygın dergilerde sinema üzerine analiz yazıları kaleme alırken, ekranlarda sinema eleştirmeni olarak yer aldı. “Giambattista Vico ve Yeni Bilim’in Temel Kavramları”, “90’larda Çocuk Olmak” ve “Türk Sineması’nda Yeni Yönelimler” kitaplarına makaleleri ile destek verdi. Bir süre için Rahmi Koç Müzesi’nin iletişim danışmanlığını yapan Gökçe İspi Turan, “Özel Projeler Müdürü” olarak birçok radyo ve televizyona reklam projeleri yazdı. Tüm bu birikimi sonucunda ilk kitabını yayımladığında da farkını ortaya koydu, hayatlarımıza dokundu.

 

Gökçe İspi Turan: Kalemini kamera gibi kullanmayı seven kadın. 

Yazarın ilk kitabı olan “Arabada Kim Var?” 2010 yılında yayımlandı. Ara ara iç içe geçen üç hikâyenin kusursuz bir sonda birleştiği, insan ruhundaki karanlık noktaları gözler önüne seren bu ilk roman, aynı zamanda Gökçe İspi Turan’ın polisiye dünyasında yerini sağlamlaştıracağının ilk göstergesiydi.

“Kaderin gidiş hattını standart sapmasız kurmak Tanrının işidir, standart sapması düşük kaderden kurulu bir öykü yazmak için yola çıkmaksa ancak Tanrıyla yarışmak olarak adlandırılabilir. O yüzden de pek mümkün değildir.”

Böyle bir paragrafla başlayan bu ilk kitap, saçtığı ipuçlarını bir düğümü çözer gibi çözmesi beklenen okura, yazarın bir meydan okumasıydı ve bu meydan okumayı kabul edebilen, görüneni değil de görünenin ardındakini aramayı seven her okurun kalbinde bir yer edinmeyi başardı.

Yazarın ikinci kitabı, Âdem Ademoğlu’nun Tek Muzaffer Günü, ilk kitaptan dört yıl sonra geldi. Doksan dokuz sayfalık bir kitabın bu kadar içi dolu bir kurguya sahip olması şaşırtıcıydı. Yüz doksan dokuz sayfa da olsa bir çırpıda okunabilecek kadar akıcı bir kaleme sahip olan Gökçe İspi Turan, okuru yine çarpıcı cümleleri, derin karakter analizleri ile vurmaktan çekinmemişti.

İnsanlar sadece yaşamayı gerçekten istedikleri zaman dilimine doğarlardı…” Âdem Âdemoğlu, geçmiş ya da gelecek olması fark etmeksizin istediği zaman dilimlerine uyanabilme yeteneğine sahipti, bunun için dilemek ve ardından birkaç saatlik bir uykuya dalmak yeterliydi. Lakin Âdem anda kalmayı tercih ediyordu. Serra ile tanışmak, kendince kurduğu küçük ve korunaklı dünyanın duvarlarını çatırdatacaktı.

Gecelerin ne gereksiz uzun olduğunu âşık olduğunda anlıyor insan, diyen Âdem’in hikâyesi bittiğinde, o güzel kapaklı kitap kapandığında okurun içinden geçen hissin hikâyeden çıkamamak olacağı bir hakikat.

Yazarın üçüncü kitabı bu kez daha kısa bir sürede, Ağustos 2015’te, “Güve Yeniği” adıyla geldi. İki romanın ardından, ortak noktaları güve olan hikâyelerle sahneye çıkan yazar, okurdan bu kez arkasına yaslanmasını ve öykülerde kendisinden izler aramasını bekliyordu. Birbirinden farklı yirmi kadının hayatından kesitler okurken onların yaşamları üzerinden kendi yaşamlarımızı sorgulama fırsatı sunuyordu. Her hikâyede yer alan güve farklı biçimlerde, anlatımı kuvvetlendiren bir metafor olarak kullanılırken, bizi kemirip duran güveyi aramamız için de bir kapı aralıyor.

Gökçe İspi Turan, 2020’nin Şubat ayında son kitabı olan Firiştegân ile okura yeniden ve yine güçlü bir “Merhaba!” dedi. “Adam yenilmekle marifetli olurmuş, yanılmakla âlim. Allahıma çok şükür ben yanıla yanıla değil de rahmetli babaannem zamanında öyle istediği için Âlim olmuşum,” cümlelerinin sergilendiği ilk paragrafıyla bir kere daha okuru avucunun içine alan yazar, bizlere su gibi akan bir polisiyeyle döndü. Firiştegân okuru tatmin eden çözümlemeleriyle, temposu düşmeyen olaylarıyla, dekorundan karakterlerine bütünüyle gözünüzün önünde canlanabilen bir kurgu. Yazar bu kitabında pek çok okur tarafından klasik polisiyenin olmazsa olmaz sayılanlarını, yani cinayet, gizem, suç ve katil gibi ögeleri ustaca kullanıyor. (Kitapla ilgili detaylı incelememe https://www.polisiyedurumlar.com/firisteganin-ardindan/ adresinden ulaşılabilir.)

 

Gökçe İspi Turan kitaplarında ortak nokta nedir?

Birkaç kitabını okuduğumuz bazı yazarların ardından, “Her kitabının formülü aynı,” deriz. Aynı problemi sadece sayılarını değiştirerek soran bir öğretmen edasıyla davranır; karakterlerin adı, mekânlar değişse de biliriz ki yine o güvenli sulardan çıkmak istememiştir yazar. Gökçe İspi Turan için bunu söylemek mümkün değil. Her kitabında farklı bir tarz var. Bu, seçici okur kitlesi için önemli bir detaydır. Seçici okur, farklı tabaklarda sunulsa da pilavın aynı pilav olduğunu lezzetinden anlar. Ancak bu yazarımız bize lezzet şöleni sunuyor ve bunu o kadar gösterişe kaçmadan yapıyor ki kendi kimliğini karakterlerinin arkasında bulamıyorsunuz. Karakterler ne kurguyu bastıracak kadar baskın ne kurgunun gerisine düşecek kadar silik. Yazarın her karakteri birbirinden bağımsız, her an çevremizde görebileceğimiz kadar bizden ya da uzaktan takip ettiklerimiz kadar ulaşılmaz.

İşte bu noktada bu yazıyı okuyan okura pek de farkında olunmayan bir detaydan bahsedelim: Yazarımızın her kitabında Ziya adında bir karaktere rastlanır. Kelime anlamı olan aydınlık ile bir ilişkisi var mıdır yoksa yazarımızın hayatındaki önemli bir kişiye saygı duruşu mudur bilinmez ancak Ziya ismi, Gökçe İspi Turan’ın kitap sayfaları arasına sakladığı imzası gibidir. Aslına bakılırsa kitaplarında geçen her isim, ardında hikâye barındırabilen bir özelliğe sahip; Âdem gibi, Alim gibi ya da Nergis gibi. Yazarımız da bu isimlerin derinliklerini kurgularına yedirmekte mahir.

Gökçe İspi Turan eserlerinde dikkat çeken bir diğer unsur dili kullanış biçimidir. Her ne kadar yorumlarda, sade ve akıcı bir dili var diye özetleniyor olsa da ben bu konuda farklı bir bakış açısına sahibim. Yazarın diline sade diyemeyeceğim çünkü üslubunda sezilen dil hâkimiyeti, mecaz, eğretileme, tariz gibi söz sanatlarını ustaca kullanışı, genç yaşına rağmen kelime seçimlerindeki çeşitlilik bence sadelikle değil, bilgi birikiminden gelen zenginlikle açıklanabilir.

Kurgularında, doğru noktalara doğru hamleleri yapan masörler gibi, doğru sinir uçlarına dokunup bir nebze acı veren ama sonuçta gerçek rahatlamayı sunan yazarımızın her hamlesinin akıllıca yapılmış olduğunu, aralara serpilen detayların bile bir sebebi olduğunu önünde sonunda anlıyoruz. Bu, nitelikli okuru tatmin eden önemli ayrıntılardan biridir. Yazarın oradan oraya savrulmadığını, dağıttı sandığımız her şeyi elbette toparlayacağını bilmek okura güven verir ki Gökçe İspi Turan da bu konuda hesapsızca adım atmayan yazarlarımızdan.

 

Çamur yoğurmak, hamur yoğurmak ve kelimeleri yoğurmak arasında bir yolculuk…

Kimi ekranlardaki yüzleri takip etmeyi sever. Oyuncuları, şarkıcıları, bir videoyla yıldızı zorla parlatılmış olanları. Ben kelimeleriyle parlayanları severim ve merak ederim. Çünkü yazarı tanıdığınızda, kurguların içinde yazardan izleri bulmanız da kolaylaşır. Elinde içki kadehi, inzivaya çekilip yeni romanını yazan, gözlüklü entelektüel fikrisabitinden öte, okuduğum yazarın nasıl bir hayatı var bilmek isterim. Sosyal medya bu konuda tüm merakımızı gidermemiz için harika bir fırsat sunuyor bizlere. Çünkü artık hayatlar eskiye nazaran daha fazla gözler önünde yaşanıyor. Bile isteye ya da bilmeden kendimizle ilgili sırları döküyoruz ortaya.

Sosyal medyada Gökçe İspi Turan ismini arayanların da ulaşabileceği birkaç detaya daha değinmeden bu yazıya son vermeyeceğim.

O, ilgili bir anne. Kendi çocukları ve diğer çocuklar için “Salyangoz ve Sobeleme Makinesi” adında bir kitap da yazan, rahmetli anneannesinden öğrendiği Müşerref mayasıyla ekmek hamuru yoğuran, çocuklarına bırakabileceği saygın adı koruyan bir anne.

O, seramik atölyesinde bir eğitmen. Kendi atölyesinde kursiyerleriyle birlikte ürettiği şahane seramiklerle çok yönlülüğünü gözler önüne seren yetenekli bir kadın.

O, sevilen ve kimilerine sığınak olan bir dost. Bir hayvansever.

O, pilotlarla kuşatılmış bir ailede kurgu hayatlar ülkesine doğru uçmayı tercih eden bir hayal mimarı.

Harry Potter, Agatha Christie ve Ötekileştirme

Harry Potter eleştirmenleri, bu meşhur serinin ötekileştirme teması üzerine kurulduğu konusunda söz birliği ederler, başka temaların işlenmesinin yanı sıra tabii. Seriyi okuyanlar bilir. Birinci kitaptan son kitaba kadar kahramanlarımız ötekileştirme ve onun katettiği yolun son mertebesinde oluşan hal ve tavırlarla;
bunların başlarına getirdikleriyle uğraşır dururlar.

Herkesin bildiği ya da belki de ilk defa şimdi duyacağı gibi ötekileştirme son raddede ırkçılığa kadar giden yolun yapı taşlarını döşer. “Sizinki”, “bizimki” demeler; “A, bizde böyle yapılır şekerim/hemşerim,” diye kesip atmalar; “dudak bükmeler”; “burun kıvırmalar”; onun bunun saçına başına, kaşına gözüne, derisinin rengine, giysisine, yemek yeme biçimine, adet, usul ve alışkanlıklarına laf söylemeler; ‘şakacıktan’ takılmalar; “Dost acı söyler,” deyip laf sokuşturmalar; arkadan konuşmalar; guruba almamalar; dışlamak için bahaneler yaratmalar; bir tüy hafifliğinde kullanılan çarpınca kafa göz yaran kelimeler; abartılarak değeri düşürülen anlamlar hiç kimsenin gözünden kulağından kaçmaz. Hele hele size yakın olmak isteyen, sizi seven büyük ve özellikle küçüklerin radarından hiç kaçmaz. Kopya edileceğinden emin olarak gönül rahatlığıyla mışıl mışıl uyuyabilirsiniz. İşte bir taş daha döşediniz bu yola. Tebrikler.

J.K. Rowling, cadılık kavramını ele alıp baş aşağı çevirdi. Ona gelene kadar Roald Dahl bile bunu yapmamıştı. Masallarda, gerçek yaşamdaki anlayışa paralel olarak hep kötü, çocuk düşmanı, aile yıkıcı, fesat, canavar ruhlu kişilikler taşıyan cadılar, Harry Potter ile birlikte birden bire stereotype, yani düz ve hep birbirinin aynısı kişilikler olmaktan çıkıp, iyi ve kötü yanlarıyla gerçek bir kimliğe büründüler. Üstelik şimdiye kadar hep kadın olan cadılar, Harry Potter ile birlikte erkek kimlikleriyle de büyücü olarak karşımıza çıktılar. İşte kişiler ya da karakterler ötekileştirilince dümdüz ve hepsi aynıymış gibi görünür. Oysa kimse tek boyutlu değildir. Bu görüşü satır aralarında veren Harry Potter serisi, çocuklar ve gençler hatta büyükler için bile yumuşak, sağaltıcı bir sığınak oluşturdu. Ne zaman isterlerse kaçıp saklanabilecekleri bir sığınak. Bugün çocuk kitapları Harry Potter’dan önce ve Harry Potter’dan sonra diyerek inceleniyor ve kim ne derse desin bu hep böyle olacağa benziyor.

J.K.Rowling gençken Agatha Christie hayranıymış. Bütün kitaplarını devşirmiş. Bu arada eklemeden edemeyeceğim. Torununun söylediğine göre meğer Halide Edip Adıvar da “çuval çuval” Agatha Christie okurmuş. Fakat önce kitapların ilk on beş sayfasını, sonra son on beş sayfasını okur, katili öğrenir, ondan sonra da geri kalanını bitirirmiş. Böyle yapmazsam “meraktan uykum kaçıyor,” dermiş. Şöyle bir düşününce insan garipsiyor. Agatha da onun çağdaşı bir yazar. Bazı yönlerden hem çok benzer hem de çok farklı iki ayrı hayat. Neyse, belki bu başka bir yazı konusu olur.

Harry Potter serisi bitince J.K.Rowling kocasına sormuş, yetişkinler için yazmak istiyorum ama ne tür yazsam acaba, diye. Kocası da demiş ki, “Harry Potter serisi bir whodunnit (kim yaptı) idi. Bu konuda çok ustasın, yine öyle yaz.” Bunun üzerine Harry Potter kitaplarını değişik bir gözle inceleyen J.K.Rowling kocasına hak vermiş ve Cormoran Strike dedektif serisini (www.robert-galbraith.com) yazmaya başlamış.

J.K. Rowling günümüz yazarıdır ve günümüzün anlayışına uygun olarak yazar. Ya da tartışma götürür bir biçimde yazarsa, geçenlerde Twitter’da yaptığı gibi başı ağrır. (bkz https://dedektifdergi.com/j-k-rowlingin-basi-dertte/) Bugün hakim olan anlayış bundan yüz sene öncekiyle aynı değil. Bırakalım yüz seneyi, elli sene öncekiyle aynı değil. Hatta on sene öncekiyle aynı değil.  Bundan on sene önce pek çoğumuzun varlığından bile haberi olmadığı ya da henüz yaratılmamış kelime ve kelime gruplarını bugün günlük yaşantımızda kullanıyoruz; çünkü onların ifade ettiği anlamlara bugün artık ihtiyacımız var. Örnek vermek gerekirse: empati, geri dönüşüm, (Her ne kadar ifade etmek istediği anlamı tam olarak ‘recycle’ kelimesi kadar ifade edemese bile artık yerleşti.) küresel, küresel ısınma, farkındalık, engelli, rahat polisiye, sert polisiye, sosyal mesafe ve daha birçok. Ama bir kelime var ki zamanı çoktan geldi de geçiyor bile, onu kullanmamakta her nedense inanılmaz bir direnç gösteriyoruz.

Evet dedim ki J.K.Rowling günümüzün yazarıdır ve bütün günümüz yazarları gibi bugünün anlayışına uygun yazar. Ondan siyah bir insanı tarif ederken ‘nigger’ yani ‘zenci’ demesini beklemezsiniz. Sadece o değil bugün aklı başında hiçbir batılı yazar ‘nigger’ kelimesini kullanmaz, teni kara olan insanlardan söz ederken. Bu kölelik kültürünün hakim olduğu ve köleliğin kendisi fiziksel olarak yıkıldığı halde kültürel yaşamda hâlâ etkisini sürdürdüğü dönemlerden kalan bir kelimedir ve günümüzde artık tarihin çöplüğündeki yerini almış durumdadır. Bugün, değil edebiyatta ya da basında n-kelimesinin (nigger) kullanılması, sokakta bile söylendiğide ırkçılık temelli sözlü saldırı yapıldığı belirtisi olarak kabul edilir ve bu kelimeye hedef olan taraf için şikayet hakkı doğurur.

Derileri kara olan insanlar, illa ki bizi kategorize etmeniz gerekiyorsa bize ‘black’ yani ‘siyah’ deyin diyorlar. Tıpkı siz kendinize ‘white’ yani ‘beyaz’ dediğiniz gibi. Elbette beyaz tenin de bin bir çeşit tonu olduğu gibi siyah tenin de bin bir çeşit tonu var. Bunlar için yok kahverengi, açık kahve ya da siyahi demeniz gerekmiyor. Nasıl ‘beyaz’ hepinizi ifade ediyorsa ‘siyah’ da bizleri ifade eder, diyorlar.

Bizde de ‘zenci’ kelimesi, köleliğin toplum içinde bir üretim aracı olarak kullanıldığı dönemlerden kalmıştır. Her ne kadar Osmanlıdaki kölelik kavramı bugünün bazı düşünür ve yazarları tarafından bulandırılmaya çalışılsa da gerçekte toplumun temelinde yüzyıllarca varlığını sürdürmüş ve insan ilişkilerine damgasını vurmuştur. O dönemlerde yazan bir yazarın, düşünürün siyah kölelerden bahsederken ‘zenci’ kelimesini kullanması kadar doğal bir şey olamaz. Çünkü o zamanlar öyleydi. Normal olan buydu. Yani ırkçılık ‘normal’ idi. Bir yaşam tarzıydı. Fakat şimdi, geldiğimiz bu aşamada, o anlayışın dilimizdeki artıklarını hâlâ kullanmak zorunda değiliz. Ne zaman biri yanımda ‘zenci’ kelimesini kullansa, ne zaman gazete başlığında o kelimeyi görsem içimde bir şey eziliyor. Peki bu neyi ifade ediyor? Bizim ülkece ırkçı olduğumuzu mu? Hayır değil. Fakat bu konuda farkındalığımızın olmadığını; bu konuda kendimizi eğitmediğimizi gösteriyor. Sokaktaki vatandaşı ve günlük basını anlarım da bugünün yazarlarının, çevirmenlerinin hâlâ ‘siyah’ kelimesi yerine ‘zenci’ demelerini anlamam mümkün değil. Hele bir çevirmenin, İngilizce bir kitabı çevirirken yazarın ‘black’ diye yazdığı kelimeyi ‘zenci’ diye çevirmesi farkındasızlığımızın derecesini gösteriyor. İki gün önce sosyal medyada ünlü yayınevlerimizden birinin çıkarttığı bir çeviri kitap gördüm, siyahlar hakkında. Bu Harry Potter yazısını dilimizdeki ırkçı söylem kökenli “zenci” kelimesinin farkındalığına ayırmamın nedeni işte o kitaptır.  Resmen yüzüm kızardı onlar adına.

Bugün her şey küresel. Hastalıklarımız bile. Dünyanın bir ucunda ne olsa hemen her yere ulaşıyor, herkesin her şeyden haberi oluyor. Yazar ve çevirmenlerin yukarıda anlattıklarımdan haberlerinin olmaması imkansız. Ayrıca hepsi yurtdışında bulunmuş, gezip görmüş insanlar. Tamam ülkemizde çok siyah olmayabilir. Bu bizim, dilimizi canımızın istediği gibi zorbalığa alet etmemizi, başkalarını incitecek şekilde kullanmamızı gerektirmiyor. Siyahlar sanmayın ki ‘zenci’ kelimesini bilmiyorlar. Her dilde, kölelik döneminde siyah derili insanların nasıl çağırıldıkları herkes tarafından biliniyor. “Zenciler isyanda,” diyeceğine “Siyahlar isyanda,” diye yazmak çok mu zor? Biraz daha derin bakmak bu yazının sınırlarını aşıyor ama şu kadarını da söyleyebilirim sanırım. ‘Siyah’ deyince ‘Beyaz’a eşit, başa baş bir politik güç verilmiş oluyor ama ‘siyahi’ denince bu politik güç esirgeniyor; ‘zenci’ dendiğinde ise hor görme, aşağılama işin içine giriyor.

Şimdi şöyle bir soru sorabilirsiniz. Peki Agatha Christie ırkçı mıydı? Niye bir kitabında ve hatta adında ‘nigger’ kelimesini kullandı? Hangi kitabından söz ettiğimi, sıkı bir polisiye okuru olarak biliyorsunuz tabii ki: Ten Little Niggers yani On Küçük Zenci.

Agatha Christie bu kitabı 1939 yılında yazmış. Kitabın güzelliğine hiç girmeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim yazarın en iddialı kitaplarından biri olduğu tüm eleştirmenler tarafından kabul edilmekte ve içinde ırkçılığa kayacak hiçbir görüş verilmiyor. Sadece o dönemin ötekileştirilmişlerine karşı duyulan egzotik duygularla korkuyu uyarmak için eski bir çocuk şarkısı kullanılmış. Okuyan bilir zaten. Kitap İngiltere’de, “Ten Little Niggers” adıyla basılmış. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise hemen ertesi yıl, yani 1940 yılında “And Then There Were None” yani “Ve Sonra Kimse Kalmadı” adıyla basılmış. Demek o zamanlar bile ABD’de ‘zenci’ kelimesini kullanmayı istememişler, haklı olarak.

Dediğim gibi, Agatha bu kitabını mükemmel bir şekilde eski bir çocuk şarkısı üzerine işlemiş. Bizde de tuhaf sözleri olan, bugünkü anlayışa ters düşen birçok eski çocuk hikayesi, masalı, şarkısı ve ninnisi vardır; özellikle kadınları aşağılayanlara sıkça rastlanır. Bu o zamanlar için ‘normal’ karşılanan bir anlayıştır ama bugün kabul edilemez. İngiliz kültüründe de birçok çocuk şarkısının sözleri bugünkü anlayışa göre değiştirilmiş ya da o şarkılar terk edilmiştir.

Agatha’nın kullandığı şiir, 1869’da, on tane küçük siyah çocuktan bahsederek on rakamından sıfıra kadar geriye saymayı öğretmek amacıyla yazılmış bir çocuk şarkısının sözleridir. On tane küçük siyah çocuk varmış, diye başlayıp ve sonra hiç kimse kalmamış, diye biten bir şiir. Agatha bu şiiri keskin zekasıyla ustaca kullanmış ve mısralarda söylendiği gibi herkesi tek tek öldürerek kimsenin kalmayacağını okuyucuya onu korkutarak sezdirmiş. Şiirdeki gibi kimi yemek yerken ölmüş, kimi uyurken vs.

ABD’de 1940 yılında gösterilen hassasiyet, İngiltere’ye anca 1963 yılında gelmiş ve onlar da kitabın adını, önce “Ten Little Indians” yapmışlar sonra da Amerikalılar gibi “Ve Sonra Kimse Kalmadı”ya çevirmişler. Bakalım biz bu hassasiyeti ne zaman göstereceğiz?

Şimdi şöyle bir soru sorulabilir: “Indian” yani “Kızılderili” ya da “Hintli” demek ırkçılık temelli bir incitme taşımıyor mu? Taşımıyor çünkü onlar zaten kendilerini bu kelimelerle tanımlıyorlar. “On küçük Türk”, “On küçük İngiliz”, “On küçük Eskimo”, “On küçük Arap”, “On küçük asker” demek nasıl kırıcı olmuyorsa o da olmuyor. Burada n-kelimesinin ve z-kelimesinin kölelik ile ilişkisini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Tabii siz birey olarak günlük yaşamınızda ne istiyorsanız onu deyin. Bu sizin kişilik ve dünya görüşünüzle bağıntılı bir şeydir. Fakat bir edebiyatçı, araştırmacı, çevirmen, editör, yayınevi, basın mensubu iseniz küresel kültüre ayak uydurmanız; küresel farkındalıkların farkında olmanız ve onları desteklemeniz beklenir sizden. Yoksa dünya aleme karşı yüz kızartıcı olursunuz.

Harry Potter’dan nereye geldik. Bu sefer de böyle olsun.

Sarı Oda

Amerika’nın Agatha Christie’si

Klasik polisiye roman, sadece İngilizlere özgü bir form değil. Polisiye edebiyatın var olduğu her ülkede az ya da çok farklılıklarla ortaya çıkmış, yazılmış, okunmuş ve sevilmiş. Britanya dışında, en yaygın biçimde görüldüğü ülke ise Amerika Birleşik Devletleri. 1930’larda, sert dedektif romanları ilk örneklerini vermeye başladığında, klasik polisiye çoktan popüler edebiyattaki yerini sağlama almış, hatta zirvesine ulaşmıştı. Polisiye romanın bu Altın Çağı’nda  hakimiyet kadın yazarların elindeydi.

Mary Roberts Rinehart bu yazarların en önemlilerinden biri. Ne yazık ki adı ülkemizde fazla duyulmuş değil. Kendisi Amerika’nın Agatha Christie’si olarak tanınıyor. Oysa, ilk romanını, Agatha Christie’nin ilk romanı The Mysterious Affair at Styles’den 12 yıl önce yayınlamış. 1908’de basılan bu roman oldukça ünlü: The Circular Staircase. Türkçeye 1965’de Akba yayınevi tarafından Ölüm Merdiveni adıyla çevrilmiş. Romanın 1915’de sessiz sinema döneminde bir de filmi yapılmış. Ne yazık ki filme ait bir kopya artık mevcut değil.

Mary Roberts Rinehart

Rinehart’ın romanları, aynı Agatha Christie’ninkiler gibi daima çok satan kitaplar arasında yer almış. 1927’de yazdığı Lost Ecstasy, 1931’de Take This Woman adıyla sinemaya uyarlanmış. Dönemin gözde oyuncuları Carole Lombard ve Gary Cooper’ın rol aldığı film, sesli sinemanın ilk örneklerinden. Neyse ki ona bir şey olmamış! Hâlâ izlenebilir durumda!

Hikayeleri, romanları ve oyunlarıyla 20. Yüzyılın ilk yarısında adından sıkça söz edilen Rinehart’ın polisiye edebiyata iki hediyesi olmuş. Birincisi, meşhur the butler did it uşak yaptı ifadesi var ya, işte bu ifade ona ait. İlk kez, The Circular Staircase’de kullanılmış. Diğeri ise, daha çok bir edebi teknik. Türkçeye “bilseydim” diye çevirebileceğimiz “had I but known” biçimindeki ifadenin mucidi gene Mary Roberts Rinehart. Bu tekniği kısaca açıklayayım. Genellikle hikayenin başında şöyle bir cümleye rastlarız. “Eğer, başıma o korkunç olayın geleceğini bilseydim, oraya asla adımımı atmazdım.” Bu bir yakınma cümlesidir ama aynı zamanda muhtemel bir felaketi de haber vermektedir. Öte yandan belirsizliklerle doludur. Anlatıcının hatasının ne olduğu ve mahiyeti,  sonuçları ortaya çıkıncaya kadar okur tarafından anlaşılamaz. Bu teknikle, okur bir beklentiye sokularak metne gerilim ve merak unsurları katılmış olur. Sadece hikayenin başında değil, olayların herhangi bir aşamasında da bu tekniğe başvurulabilir.

1876’da Pennsylvania’da dünyaya gelen Mary Roberts Rinehart, çok ünlü bir yazar olarak 1958 yılında New York’ta öldü. Öldüğünde kitapları 10 milyondan daha fazla satmış durumdaydı. En büyük rakibi Agatha Christie’ydi ve ondan daha ünlü olduğu söyleniyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda muhabirlik yaptı; aralarında Churchill’in de olduğu pek çok tarihi karakterle mülakat gerçekleştirdi.

Agatha Christie ile yazarlık rekabeti, ilginç bir biçimde sansasyon alanında da sürdü. 1947 yazında uşağı tarafından öldürülmek istendi. O sırada 71 yaşındaydı, olaydan yara almadan kurtuldu. Emektar uşak ise hapishanede kendisini astı.  Bu olay, Amerikan basınını günlerce meşgul etti. Cinayet teşebbüsü, Maine’de, deniz kıyısındaki yazlık evde yaşanmıştı. Bu ev, aşağıda ele alacağım 1945’de yayınlanan Sarı Oda romanının geçtiği yerdeydi. Yazara esin kaynağı olan da evin kendisiydi muhtemelen. Cinayet teşebbüsünden kısa bir süre sonra bölgede çıkan büyük bir orman yangını tehditi üzerine yazar ve ailesi Maine’i terk etmek zorunda kaldılar. Yangın, kısa sürede büyüdü ve evi sarıp küle çevirdi. Böylece, yazdığı polisiye romanlarla günümüz polisiye yazarlarının önünü açan  Mary Roberts Rinehart’la ilgili pek çok eşya, not ve el yazması tamamen yok oldu.

 

Sarı Oda

Mary Roberts Rinehart, Sarı Odayı 1944 yılında yazmış. Doğrudan olmasa bile, romanın konusu savaşla ilgili. Romanın kahramanı Carol Spencer, nişanlısını iki yıl önce savaşta kaybetmiş bir genç kız. Ağabeyi Greg Spencer de, en şiddetli hava savaşlarının yaşandığı Pasifik’te görev yapan bir pilot. Greg, gösterdiği yararlıklar dolayısıyla madalyaya layık görülmüş. Hikaye, onun madalya töreni için bir aylık bir izinle ülkesine dönmesiyle başlıyor. New York’ta annesiyle birlikte yaşayan Carol, bir haziran sabahı New Port’ta yaşayan ve zengin bir adamla evli olan ablası Elinor’a gitmek üzere yola çıkarlar. Annesinin amacı oğlunu karşılamak ve onunla birlikte izin süresi boyunca Maine’deki yazlıkta kalmaktır. Carol, ağabeyinin bu emrivakiden hoşlanmayacağını, çünkü bu aylarda Maine’in henüz soğuk olduğunu, denize bile girilemeyeceğini düşünür. Ayrıca ev de bu ani gelişe hazır değildir. Gerçi, eve sürekli bakan bir kadın ve bahçıvan vardır ama onların da Spencerler gelene kadar evi toparlamaları zordur. Elinor’un garip bir şekilde annesiyle kız kardeşini evde bırakıp tek başına New York’a gitmesi, Greg’den de bir türlü haber alınamaması üzerine Bayan Spencer, Carol’u  biri emektar ikisi yeni hizmetçiyle birlikte Maine’e göndermeye, kendisi ise evde kalıp oğlunu ve büyük kızını beklemeye karar verir.

Carol, sıkıntılı ve yorucu bir yolculuktan sonra yazlık eve ulaşır. Ancak onu orada iki sürpriz beklemektedir. Bahçıvan, geçirdiği apandisit ameliyatı yüzünden ev ve bahçeyle hiç ilgilenememiştir. Eve bakan kadın Lucy ise, hiçbir hazırlık yapmamıştır. Çünkü, iki gün önce yazlık evin merdivenlerinden düşmüş ve ayağı kırılmıştır. Carol, onu ziyaret etmek ister ama tuhaf bir biçimde polis buna engel olur. Kadının kimseyle görüşmesine izin verilmemektedir. Söylentilere göre, yazlık evde tek başına kalan Lucy, gece yarısı bir ses duymuş, merdivenlerin başına geldiğinde birisi onu aşağıya itmiştir. Dedikodular bununla bitmez. Komşulardan biri o gece, New York’ta olması gereken Elinor’u kasabada gördüğünü iddia etmektedir. Bir başka komşu ise, evdeki “sarı oda” diye bilinen odanın penceresinden yansıyan bir ışık gördüğünü söyler.

Eve girdikleri andan itibaren bir yanık kokusuyla karşılaşan Carol ve yanındakiler, bir süre bu kokunun kaynağını bulamazlar. Ancak çok geçmeden vaziyet anlaşılır. Ütü dolabında yarı yanmış bir kadın cesedi vardır.

Böylece Carol için, heyecan ve kuşku dolu günler başlar.

Bir polisiye roman olmanın ötesinde aynı zamanda bir gerilim ve heyecan romanı Sarı Oda. Yazar, ilmik ilmik ördüğü küçük olaylarla okuru büyük bir gerilim içine sokuyor. Bir yandan gizemi çözmeye çalışan, diğer yandan da kuşku içinde kıvranan kahramanlarıyla okurun merak duygusunu en üst düzeye çıkarmayı başarıyor.

Bu romanı ilk kez uzun yıllar önce okumuştum. Konusu hiç aklımdan çıkmadı ama yazarının kim olduğunu unuttum. Yıllar sonra polisiye ile ciddi ciddi ilgilenmeye başlayınca Sarı Odanın Esrarı adlı bir kitaptan söz edildiğini işittim. Gaston Leroux’nun bu romanının polisiyenin temel taşlarından biri olduğu söyleniyordu. Sarı Odanın Esrarı’nın, yıllar önce okuduğum Sarı Oda olduğunu zannederek, eski bir dosta yeniden kavuşmanın heyecanına benzer bir heyecanla kitabı satın alıp okudum. Sonuç: Tam bir hayal kırıklığı. Bir kere, bu farklı bir romandı. Ama daha fenası, Sarı Odanın Esrarı, tarihi (!) olmasının dışında, polisiye türü açısından Sarı Oda kadar nitelikli bir kitap değildi. Yıllar sonra, Mary Roberts Rinehart’ın Sarı Oda romanını tekrar okuduğumda bunu bir kez daha anladım. Gaston Leroux’la hemen hemen aynı yıllarda ilk şaheseri The Circular Staircase’i yayınlayan bu büyük Amerikalı yazarın ülkemizde adının bilinmemesi, kitaplarının yayınlanmaması gerçekten yürek sızlatıcı.

Doğal olarak, Mary Roberts Rinehart diye bir yazardan haberleri olmayan kimi polisiyecilerin, “katil kim” romanlarının İngiltere’ye mahsus ve Agatha Christie’yle biten bir tür olduğunu zannetmeleri hiç şaşırtıcı değil.

Bu vesileyle tekrar yazıyorum: Polisiye, temel olarak “katil kim?” muammasına dayanır. Bir polisiye roman, sadece katilin (suçlunun) belirlenmesi sürecine odaklanmalıdır. Çözümle doğrudan bağlantısı olmadığı sürece, kahramanların özel hayatlarının girdi-çıktısı, tarihi olayların ya da ideolojilerin tasviri ve karakter analizleri gibi ayrıntılara, polisiyede yer yoktur.

***

Kitabın Künyesi:

Adı: Sarı Oda

Yazan: Mary Roberts Rinehart

Çeviren: Günseli Arran

Yayınevi: Hayat Kitapları

Basım Yılı: 1964

Sayfa Sayısı: 160

Mavi Çiniler

Ayaklarının çıkardığı sesten ürkerek elinden geldiğince hızlı yürüyordu Hızır oğlu Ahmed. 1314 yılının sıcak yaz gecesinde yürümekten ziyade koşuyordu desek daha doğru olurdu. Terden su gibi olmuş bir halde evinin kapısına vardığında nefes nefese durdu, elinde olmadan iki yanına bakındı sonra arkasını kolaçan etti. Gecenin sessiz karanlığından başka bir şey yoktu peşinde. Yüreği biraz rahatladı, kalın ahşap kapının demir sürgüsünü alışık hareketlerle çekti. Sürgünün çıkardığı sesle kalbi çarpsa da içeri girince kendini daha bir rahatlamış hissetti nedense. Oysa biliyordu ki bu gece gördüklerinden sonra bu beldede onun için güvenli bir yer kalmamıştı.

Önünde tanıdık kokularla uzanan bahçeye hüzünle baktı. Seher vakitleri şimdi karanlık gölgelerle uzayan ağaçların altında bülbül seslerini dinlemek ne keyifli olurdu ama heyhat! Felek öyle bir oyun oynamıştı ki ona, bülbüllerden vazgeçtim sabahı bile göremeyecekti belki. Korkuyla bir inilti çıktı boğazından. Adım atmaya gücü yoktu, olduğu yere yığıldı.

“Ne işin vardı gece vakti çay kenarında be hey Ahmed? Ananı birazcık dinlemiş olsan şimdi döşeğinde şu güzel yaz gecesini soluyarak mışıl mışıl uyuyor olacaktın. Lakin hiç dinler misin? İlle de gideceksin çay kenarına, ille de toplayacaksın sarı sığırgözlerini. Al işte topladın da ne oldu? Ömrün yetecek mi bakalım o arzuladığın boyayı yapmaya?”

Sokaktan gelen sesler yüreğini ağzına getirdi delikanlının. Tam da korktuğu gibi at kişnemeleri, nal sesleri. Geliyorlardı işte canını almaya.

“Bari, anamı son bir kez görseydim.”

Bu düşünce can havliyle eve doğru atılmasına sebep oldu. Korkunun ve karanlığın etkisiyle bastığı yeri görmeyerek takılıp düştüğünde seslerin uzaklaştığını duydu, sevindi. Ona değildi gelenler anlaşılan.  Avcılar olmalıydı herhalde yoksa niye girmesinler, niye çullanmasınlar üzerine?

Düştüğü yerden kalkıp zar zor yürüdü. Taşlıkta biraz durdu, etrafını dinledi. Eskilikten yamulmuş ahşap merdiveni gıcırdatarak yukarı çıktı. Sofada nefesinin düzelmesi için biraz bekledi. Oda kapısını açtı, attı kendini içeriye. Dip taraftan anasının horultulu uyku sesleri geliyordu. Ses çıkartmamaya özen göstererek yaşlı kadının döşeğinin yanına gitti. Gecenin izin verdiği ölçüde baktı yüzüne uzun uzun. Derin bir iç geçirip odanın diğer tarafına yürüdü, küçük kısa kapıyı itti, eğilerek girdi kendi odasına. Yerdeki hasırın üzerine serilmiş şilte, “Gel koynuma uyu,” dercesine davetkâr bekliyordu onu. Ter yüzünden adeta kafasına yapışmış börkünü fırlattı attı. Börkün yanlarına dikilmiş geyik boynuzları tak etti yere çarpınca. Bu ses bile ürküttü delikanlıyı, çarıklarını çıkarıp sağdan sola çapraz bağladığı hırkasının kuşağını bitkin hareketlerle açıp özensizce bırakıverdi. Yıkılırcasına oturdu döşeğin üzerine. Bir müddet boş boş oturdu. Boğazı midesine kadar kurumuştu sanki. Yerdeki testiye uzandı, “Belki de son suyumdur,” diyerek dikti kafasına. Yapacak başka bir şey bulamadığından uzandı döşeğe. Uyumaya niyeti yoktu hatta uykusu bile yoktu fakat yorgun bedeninin onun gibi düşünmediği kısa sürede gözlerinin kapanmasından anlaşıldı ve kulakları dışarıdaki seslerde, yüreği korkunun pençesinde kabuslarla dolu bir uykuya bıraktı kendini.

Anasının, “Vakit öğlen oldu daha yatcan mı oğul?” diye seslenen sesi ile uyandı. Sabah ezanını okuyan müezzinin sesini duyunca anasının her sabah olduğu gibi yine onu namaza kaldırdığını anladı. Sabah mahmurluğu çabucak yerini korkuya bırakıverdi. Gece yaşadıkları tüm canlılığıyla geçti gözünün önünden. Çarıklarını ayağına geçirip bahçeye koştu. Hoca minareden inmeden abdestini almış, taşlıkta anasının serdiği hasır seccadenin üzerinde namaza durmuştu bile.

Elindeki bakır siniyi zorlukla taşıyarak yanına gelen anası güldü.

“Hayrola oğul acelen mi var? Senin hiç böyle namaza seğirttiğini görmedimdi.”

Selamını verip hasırını itekleyen Ahmed, “Bellimi olur ana, bakarsın ecel geliverir. Acele etmek lazım.”

“Tövbe tövbe ağzından yel alsın oğlum. O nasıl laf? Hadi bırak bunları da gel çorbamızı içelim.”

Sabahları mis gibi kokan tarhana ile saç ekmeğinin tadına doyamazdı Ahmed ama o gün canı istemiyordu. Yine de anası kırılmasın, bir de ne var diye üzerine gelmesin diye zorla da olsa birkaç kaşık içti.

“Ben…” diye söze başladı delikanlı. Sesi pürüzlü ne söyleyeceğini bilemiyor gibi düşünceliydi.

“Ben bugün gidiyorum ana.”

Anasının merakla açılan gözlerine bakmamaya dikkat ederek devam etti.

“Kütahya’ya gideceğim. Yeni bir cami yaptırıyormuş Yakup Han orada. Çinileri için ustalar arıyorlarmış. Gidip onlara katılacağım.”

“İyi de oğul buraların suyu mu çıktı da gidiyorsun? Çiniyse çini yapıyorsun işte işini, durup dururken nereden çıktı şimdi bu?”

“Durup dururken değil anacığım burada yaptığım üç beş çiniyle aşımızı bile zor kaynatıyoruz. Sen ha bire el işine gidiyorsun. Ya tarhana ya nişasta ile yoğrulup duruyorsun. Diktiğin yorganları saymıyorum bile… Bu daha ne kadar böyle devam edecek? Kütahya’ya gidersem daha çok kazanırım, sen de biraz rahat edersin. Hele bir gideyim, biraz alıştıktan sonra seni de alırım yanıma. Şehirde yaşamak istemez misin?”

“İstemem. Ben halimden memnunum. Senin de gitmeni istemem ama bilirim kafana bir şey koydun mu beni dinlemezsin. Kararın kesinse bari unutma beni buralarda, bir garip anam var deyip hatırla arada.”

Yaşlı kadın gözlerinden akan yaşları yaşmağının ucuyla sildi. Küskün ve üzgün sofrayı toplamaya girişti. Ahmed de istemiyordu gitmek, kurulu düzenini bırakmak ama nasıl anlatabilirdi ki anasına burada kalmasının ölmek demek olduğunu. Anlatamadı tabii, kalkıp odasına geçti. Zaten üç beş parça pırtıdan ibaret eşyasını topladı. Üç etek hırkasını sırtına geçirip önünü sağdan sola kapattı. Düğmesiz hırkanın önü açılmasın diye anasının keçi kılını eğirip ördüğü kemerini deri tokasından geçirip beline taktı. Sarkancalarına bir tahta kaşık, bir tahta kâse bağladı. Eşek kılından fırçalarını, kamıştan kalemlerini, nadide boyalarını bir tahta kutuya doldurup bohçasına sakladı. Babasından miras kenarı ince bir kürk sırasıyla süslü geyik boynuzlu börkünü kafasına geçirip odasına son bir kez baktı, derin bir iç geçirip sofaya çıktı.

Anası yaşmağını bürünmüş dışarı çıkmaya hazır onu beklemekteydi bahçe kapısının önünde.

“Hadi oğul acele et! Bugün komşularla Aslan Bey’in bağ evine gideceğiz. Nişasta dökülecekmiş beni de çağırdılar. Dünya hali gidip dönmemek dönüp bulmamak var, gel sana bir sarılayım kokunu içime çekip göğsümde saklayayım.”

Ana oğul gözyaşları içinde sarıldılar birbirlerine anasının ellerini defalarca öptü Ahmed. Ah keşke böyle olmasaydı, keşke bu yaşlı halinde anasını bırakmasaydı ama kader böyle istemişti.

Bir çıkın da anası uzattı eline, “Yolluk olur oğul. Biraz ekmek, biraz da çökelek… Üç de yumurta kaynattım. O kadar vermiş tavuklar; bugün seni idare eder. Karnını aç, sırtını çıplak koma. Rüzgâra karşı durma, ateşe yakın yatma. Sen, sen ol haram yeme, haksızlık etme, kimsenin de gönlünü kırma ama kendini de ezdirme. Sağlıcakla git benim yeşil dallar gibi yeşil gözlü oğlum, beni de düşünme. Rızkı veren Allah elbet beni darda komaz. Hadi yolun açık olsun bundan böyle gözüm yolda, duam dilimde yolunu beklerim, bunu da unutma.”

Tam gitmek için hamle yapmıştı ki kapının yanında güllere doğru fırlatılmış dün gece topladığı sarı sığırgözleri ile dolu torbaya takıldı gözleri. Önce kızgınlıkla baktı çiçeklere arsız arsız çıkının orasından burasından başlarını uzatmış sarı sarı bakıyorlardı utanmadan. Her şey onlar yüzünden olmuştu atacaktı hepsini. Öfkeyle vardı torbanın yanına fakat atamadı çiçekleri. Ne kabahatleri vardı onların, toplamaya kendi gitmiş sesleri duyunca kendi yönelmişti seslerin geldiği tarafa sonra da kendi görmüştü olanları. Torbayı koltuğunun altına sıkıştırıp anasına son bir kez baktı, çıktı gitti kapıdan. İlk iş çarşıya indi. Kütahya’dan geçecek bir araba, bir kervan ya da herhangi bir binek bulmalıydı. Öğlene kadar çalmadığı kapı bırakmadı fakat kimse üç bakır parasından başka bir şeyi olmayan bu garibanı yanına almaya razı olmadı. Çaresiz tek başına yayan yapıldak düştü yollara. Kısa sürede yoruldu boğazı yolun tozunu yutmaktan kurudu. Su bulmayı umarak gördüğü yeşilliklere doğru yürüdü. Neyse ki bu sefer talihi yaver gitmiş şırıl şırıl akan suyuyla billur gibi parıldayan bir pınar çıkıvermişti karşısına. Bir müddet oyalandı kana kana su içti, anasının koyduğu azıktan yiyip karnını doyurdu. Niyeti güneş kuvvetini azaltana kadar su başında biraz kestirmekti ama duyduğu şangır şungur sesler kaçıp bir kayanın ardına saklanmasına sebep oldu. Babası her zaman, “Ne olduğunu bilmediğin sesten saklan, öğrenmeden de çıkma,” derdi. Saklandığı yerden seslerin sebebinin yaşlı bir katıra bağladığı küçük arabasıyla köy köy dolaşıp öteberi satan çerçi olduğunu anlayınca rahatladı.

“Selamünaleyküm Çerçi Ağa.”

Selamına gelen karşılık, soğuk ve endişeliydi. Adını söyleyip kendini tanıttı Ahmed. Basit bir çini ustası olduğunu Kütahya’ya gittiğini anlatıp çerçinin ne tarafa gittiğini sordu.

“Ben de Kütahya’ya gidiyorum.  Cuma günleri büyük pazar kurulur orada, ben de sebeplenirim biraz. Hem mallarımı satarım hem yeni mallar alırım. Oraya gidene kadar da yolumda ne kadar köy oba varsa uğrayıp satış yaparım.”

“Beni de alsana yanına ağam sana yardım ederim, hatta bak şuraya astığın kaşıklar var ya onların saplarını desenlerle boyarım. Daha güzel olurlar, sen de daha pahalıya satarsın ne dersin?”

Çerçi pek olumlu bakmadı teklifine ama Ahmed’in ısrarıyla bir kaşığı desenleyip boyamasına izin verdi. Baktı ki kaşık gerçekten güzelleşti, razı oldu.

Çerçinin arabasında köyleri obaları dolaşarak menzile doğru ilerlemeye başladılar. Bir müddet sonra eni konu arkadaş olmuşlardı. Sarı sığırgözlerini arabanın kenarındaki çıkıntıya sermiş kurutmaya başlamıştı delikanlı. Merak ediyordu çerçi Allah’ın dikenli otu nasıl boya olacaktı? Aklı almıyordu bir türlü Ahmed de anlatmıyordu, “Sırrım o benim ağam. Söylersem sır mı olur? Ama söz yapınca göstereceğim sana. Hatta belki çok yapar biraz veririm.”

Boya muhabbeti daha sürerdi belki ama karşıda görünen kıl çadırlar, parlayan ateşler bir Yörük obasına gelmekte olduklarını haber veriyordu onlara. Hazırlıklarını yaptılar obanın ortasına arabalarını sürdüler. Çerçi davudi sesiyle türkü çığırır gibi ahenkle alışverişe çağırdı insanları. Kısa sürede doluverdi arabanın etrafı. En çok da kadınlar çocuklar meraklıydı çerçinin arabasındakilere. Akşama kadar satış yaptılar. Gece de obanın az ilerisine kamplarını kurup uykuya yattılar. Toprak üstünde üstüyle başıyla uyumaya bir türlü alışamamıştı çinici Ahmed. Çerçi çoktan horlamaya başladığı halde o dönüp duruyor başına gelenleri, anasını dert edinip kaygılanıyordu. Başını koyduğu yer belli belirsiz titredi. Bir şey vardı yaklaşan. Babası büyük avcı Abadan ona toprağın sesinin nasıl dinleneceğini daha çocukken öğretmişti.

“Toprağın sesi önemlidir oğul. Gelenin bir hayvan mı, hayvansa nasıl bir hayvan, mesela bir çakal mı yoksa bir kurt hatta bir aslan mı olduğunu anlarsın. İnsan ayaklarının sesi midir duyduğun yoksa bir katırın bir atın mı ya da bir devenin ayakları mıdır toprağı titreten bilmek önemlidir. Hayvansa ya avlarsın ya kaçarsın, karar senin. Katırsa eşkıya olabilir; ne olduğunu anlamadan gözükme. Deveyse korkma. Ya kervandır ya köylü. Eğer atsa bekle, sipahi olabilir ya da bir Türkmen. O zaman dost mu düşman mı bilmen gerek bence. Dostsa bile görünme! Niyetini bilemezsin. Alıp götürüverir seni savaşa. Kendini bir daha bulamazsın.”

Babasının öğütleri aklında, kulağını dayadı yere. Duyduğu at sesiydi derinden. Bir şey sürükler gibi bir hışırtı vardı beraberinde. Onlara doğru geldiğini sanıp daha bir dikkatle dinledi toprağı. Emindi artık sesler uzaklaştığında duyduğu bir at sesiydi hem de bir nalı düşmüş aksayan bir at.

Sabah güneşin doğuşuyla birlikte ayaklandılar. Geceki olayı sabahın telaşında unuttu çinici. Sarı sığırgözleri kurumuşlardı nihayet. Rüzgârın savurmasına izin vermeden yeniden doldurdu torbalarına. Çerçinin yanındaki yerini alıp yeniden yola koyulduklarında iki günlük yollarının kaldığını bu arada bir köye daha uğrayıp bir obayı daha göreceklerini söyledi Çerçi.

“Uğur getirdin bana Çinici. Seninle gittiğim her köyde, her obada satış yaptım. Kütahya pazarından daha çok mal alabilirim artık…”

Konuşması, duydukları uğultu, nal ve insan sesleri ile yarım kaldı. Kısa sürede çevreleri atlarla, katırlarla çevrilivermişti. Bir gün önceki obanın erleri yüzleri öfke içinde kızgın naralar atarak, topuzlarını kargılarını sallayarak durdurdular onları. “Ne oluyor?” demeye kalmadan yaka paça indirdiler arabadan derdest edip ikisini de sürükleyerek götürdüler obaya.

Oba Bey’i otağının önünde bağdaş kurup oturmuştu. Gözleri ateş saçıyor, “Yıkın şunları yere,” derken sesi öfkeden çatallanıyor, ağzı köpükler saçıyordu. Bir kadın otağın önünde kendini yerlere atmış ağıtlar yakıyordu sesinin tüm gücüyle. Çevresindeki kadınlar da ağlayarak, yumruklarıyla göğüslerini döverek ona eşlik ediyorlardı. Kadınların önünde üzerine kilim serilmiş uzun bir bıçak konulmuş, mevta bütün olan bitenin sebebi olarak sessiz yatıyordu.

Çinici ensesinden aldığı yumrukla yuvarlandı yere hemen yanı başına da Çerçi düştü. İkisi de neden burada oldukları ve neden bu muameleye tabii tutulduklarını anlayamamışlardı ama anladıkları tek şey başlarının belada olduğuydu. Korku dolu gözlerle baktılar birbirlerine.

“Bre gafiller, bre soysuzlar,” diye adeta kükredi Oba Bey’i, “Siz ne insafsız ne gaddar eşkıyalarmışsınız ki; gencecik fidanımıza, dalında daha açmamış goncamıza bunu yaptınız. Şimdi beğenin bakalım ölümlerden ölümü.”

“Biz ne yapmışız ağam?” diyecek oldu Çerçi sırtına inen tekme ile ağzından öksürüklü köpükler çıkararak toprağa yapıştı kaldı.

“Bizim bir şeyden haberimiz yok. Ne oldu da bizi suçluyorsunuz?” diye bağırdı Çinici.

Onun akıbeti de aynı Çerçi gibi oldu. Toza bulanarak iki büklüm yattığı yerden kadınların ağıtlarına kulak vererek ne olduğunu anlamaya çalıştı ama duyduğu, “Gonca gülümü dalından kopardılar/Kırıp boynunu diplere yatırdılar/ Yapanın canı çıksın/Gülderen gibi boynu kırılsın,” şeklinde beddua dolu haykırışlar oldu. Kadınların önünde yatan mevtayla ilgili bir durumdu muhakkak. Yatanın da gonca gül dendiğine göre genç bir kız olduğunu tahmin ediyordu Çinici ama başka bir şey de düşünemiyordu.

“Allah, Kuran hakkı için bizim bir şeyden haberimiz yok beyim. İki gariban âdemiz. Beni yıllardır tanırsınız. Hep bu havalide satış yaparım. Bu âdem ise bir gariban çinicidir. Kütahya’ya gider benimle. Vallahi, billahi, tallahi biz bir şey yapmadık. Olan nedir onu bile bilmeyiz.”

Bu kadarına izin vermişti Oba Bey’i; yeniden inen tekmeyle tekrar toprağa yapıştı Çerçi. Bu sefer yüzü yere sert çarpmış, kaşı yarılıp kanamıştı. Kan tozla karışıp tuhaf renkte yollar oluşturuyordu yüzünde.

“Bre melunlar daha ne yapacaksınız ki? Obamızın gencecik kızı Gülderen’i gece kaçırıp çökertmediniz mi? Boynunu kırıp canını aldıktan sonra kuru dere yatağına atmadınız mı caniler? Kaçan koyununu arayan Koca Duran görmese kurda kuşa yem olacaktı zavallı. İyi bakın görün işte işlediğiniz marifeti. Yıktınız obayı viran ettiniz, bir ananın yüreğini dağladınız, bir babanın göğsünü yardınız. Daha ne olsun münafıklar? Daha ne istersiniz? Size hangi ölümü verelim? Suda mı boğalım, boynunuzu mu vuralım, ateşe mi atalım? Ha! Ne istersiniz?”

İkisi birden, “Biz yapmadık,” diye bağırdılar.

“Öyle mi? Peki bu kızın elinin bağlandığı nakışlı ipi sen satmıyon mu Çerçi? Kızın ağzına tıkanan çaputu sen satmıyon mu Çerçi? Ya bu boğazını sıktığın işli kemer… Sen satmıyon mu bunu Çerçi? Hem o gün sizden başka yabancı gelmedi obaya. Etrafta da başkasını görmemiş gözcüler. Sizden başka kimse yok anlayacağınız. Bu işin müsebbibi sizsiniz, başkası olamaz. Yıkın şunları, götürüp atın çukura. Ağaları toplayacağım nasıl öleceklerine anası karar verecek Gülderen‘in.”

Çerçi, “Ben satmışımdır doğru fakat ben yapmadım valla!” diye bağırsa da; Çinici, “Benim bir günahım yok etmeyin ağalar!” diye yalvarsa da kimse umursamadı. Yarı sürükleyip yarı iterek kazılmış bir çukurun içine atıverdiler onları. Çukuru da ağaç dallarından yapılmış bir kafesle kapattılar. Başına silahlı nöbetçiler diktiler. Çaresiz kalmışlardı. Bağırdılar olmadı yalvardılar olmadı, çırpındılar olmadı.

“Kaderimiz böyle demek Çinici. Suçsuz yere öldürüleceğiz, umalım da bu ölüm günahlarımızı bağışlatsın öbür tarafta.”

Çinici dinlemiyordu onu, aklına gelen şeyle sesinin var gücüyle nöbetçilere bağırıyordu.

“Ağalar kurbanınız olayım beni dinleyin. Ben gece birtakım sesler duydum. O sesler muhakkak katile aitti. Bunları anlatmam lazım, ne olur beni Bey’e götürün.”

Nöbetçiler hiç durmadan bağıran Çinici’nin sesinden bıktılar. Tepelerinden aşağı su döktüler susmadı Ahmed. Taş toprak attılar yine susmadı. Ahmed‘in sesi nöbetçilerin telaşı çukurun karşısında keçileri için yaprak toplayan adamın dikkatini çekti.

“Yahu ağalar bu kadar ısrarla istediğine göre belki de gerçekten söyleyecek bir sözü vardır. Çağırın şu Subaşını da bir dinleyelim bakalım ne diyor? Akla yakın bir şey söylerse Bey’e haber veririz.”

Adamın bu sözleri üzerine nöbetçilerden biri gidip başlarını çağırdı. Söylene söylene geldi Subaşı. Yaprak yolan adam nüfuzlu bir olmalı ki önünde saygıyla durdu.

“Buyur Hamit ağam beni istemişsin?” Adam ona da nöbetçilere dediğini söyledi. Birlikte çukurun başına çömeldiler.

“Hey Çinici ne diyeceksen de hadi fazla vaktim yok benim. Palayla boynunuzun vurulmasına karar verdi ağalar. Hazırlık yapacam.”

Çinici bir umut sarıldı bu sözlere anlattı.

“Benim babam avcıydı daha çocuk yaşlarımda öğretti bana toprağın sesini dinlemeyi. Dün gece de dinledim. Konakladığımız yere yakın bir yerden bir atlı geçti, peşi sıra bir şey sürüklüyordu. Üstelik sekiyordu atı sanki nalı düşmüş gibiydi. Ne olur ağalar bir soruşturun obada nalı düşen at var mı? Bu at kimin? Dün gece neredeymiş? Bir sorun Allah aşkına. Eğer soruların cevaplarını öğrenirseniz bizim aradığınız caniler olmadığımızı anlayacaksınız. Yoksa yok yere kanımıza gireceksiniz. Bu vebal sizi ne bu dünyada ne de öbür dünyada rahata komaz. Bir soruşturun evlatlarınızın, ananızın, babanızın hakkı için ne olur.”

Subaşı ile Hamit ağa birbirlerine baktılar. Hamit ağa kaşıyla gözüyle işaret ederek uzaklaştırdı çukurun yanından Subaşı’nı.

“Ben bu sabah nalbantta bir at gördüm. Nalı düşmüş yeniden nallayacağım dedi Nalbant bana. Bir soruştursak mı ha? Ne dersin?”

“Bu deli saçması lafları ben Bey’e söyleyemem Hamit ağa. Olur mu öyle şey, topraktan duymuş da at sekiyormuş da falan. Can korkusundan uyduruyor bence.”

“Olabilir fakat yine de gel gidip nalbanta bir soralım. Bir şey kaybetmeyiz. Amma eğer bu çinici doğruyu söylüyorsa ve biz onu öldürürsek hakikaten sonumuz hayırlı olmaz.”

Subaşı sonuç çıkmayacağından emindi ama sonradan işini yapmamış durumuna düşmemek için Hamit Ağa’nın peşine takıldı.

Nalbant atın işini çoktan bitirmiş sahibine vermişti bile.

“Ne diye sorarsınız ağalar çaktık nalı verdik sahibine, sizin işiniz ne?”

“Kimin atı diye merak ettik, bir de nal ne zaman düşmüş hiç söyledi mi sahibi?”

“At, Osmanoğlu Kerim’in. Karındaşı getirdi bu sabah dün gece avdan dönerken düşmüş nal. Benim çaktığım kolay kolay düşmez ama bu kayaya çarpmış tırnağı da zedelenmiş hayvanın. Önce onu törpüledim. Sonra yenisini çaktım. Yoksa yürüyemez seker zavallı.”

Öğreneceklerini öğrenmişlerdi selamlaşıp ayrıldılar nalbandın yanından.

“Gördün mü, avdan dönerken düşürmüş işte. Bir şey yok bunda, hadi ben işime gidiyom, “dedi Subaşı sıkıntıyla sırtını Hamit ağaya dönerken.

“Dur bakalım Subaşı, benim kafam karıştı. Dün ava giden olmadı ki. Gidelim diyen bir iki yiğide Bey izin vermedi. Hava ıscak dedi, et durmaz bozulur dedi, hava acık soğusun öyle gidin dedi, o vakit ne avı bu gece gece? Bence gidip Osman oğlu Kerim’e soralım.”

Kerim’in çadırına geldiklerinde sekiz aylık gebe karısı Esma kıl çadırın önüne gölgeliğe oturmuş ip eğiriyordu. Onları güler yüzle karşıladı. Buyur edip ayran ikram etti.

“Hayrola ağalar, Kerim beyimi mi ararsınız? İçeride uyur sabahtan beri; gece çok yorulmuş.”

“Ne yapmış da yorulmuş bu kadar bacı?”

Soru komutandan gelmişti.

“Aman sorma ağam bir tembel atımız var serinlikte biraz koşturayım dedi çıktı. Meğer fazla uzaklaşmış, dönerken de at yardan yuvarlanmış nalı çıkmış. Zar zor sabaha karşı geldi eve. Uyur işte horlaya horlaya. Duydunuz değil mi Gülderen’in başına geleni? Çok severdim, yüreğimi yaktı acı haberi. Bana çok yardım ederdi gül kokulum. Karındaşım gibi olduydu. Benim bu obada kimim kimsem yok, her ihtiyacımda Gülderen koşar gelirdi. Melek gibiydi yavrum. Ah bu kötülüğü ona yapanlar iki cihanda da lanetlensinler inşallah.”

“Ne var yenge komutan ne istiyor senden?”

Kerim’in on altı yaşındaki kardeşi Kenan çadırın arkasından çıktı geldi yanlarına.

“Gel bakalım Kenan şu yeni nallattığın atı bir göster bana.”

“Hah! Sen ata bak Subaşı. Ben de Kerim’le bir konuşayım bakalım ne diyecek dün gece için. Fakat çabuk olalım Bey infaz için fazla beklemeyecektir.”

Kerim, karısının söylediklerini aynen tekrar ediyor, av lafını kardeşinin uydurduğunu, herhalde yanlış anladığını söylüyor, başka laf etmiyordu. Hatta öfkelenmişti de biraz. Hamit ağa az daha ısrar ederse yumruğu suratına yiyeceğinden korkar olmuştu fakat bir tuhaf hali de yok değildi hani Kerim’in. Yalan söyleyen insanların yaptığı gibi gözlerini kaçırıyor, ellerini kollarını ha bire sallayıp sanki dikkat dağıtıyordu. Hamit ağanın dikkatini çeken Kerim’in öfkesinin azlığı oldu doğrusu. Kendine böyle bir şey söylense o çadırı söyleyenin başına yıkar, dilini boğazından çeker, burnundan sokardı. Fakat yapacak bir şey yoktu, bir sonuç elde edemediğini düşünerek ama daha da şüphe dolu bir halde ayrılıyordu ki çadırdan Subaşı içeri girdi. Girer girmez de Kerim’in yakasına sarıldı.

“Bre insafsız namussuz sen yaptın ha? Nasıl kıydın bre melun küçücük kıza nasıl kıydın?”

“Ben yapmadım,” diyordu Kerim ama Subaşı boğazını o kadar sıkıyordu ki sesi çıkmıyordu. Sadece bir hırıltı duyuluyordu o kadar. Nefesi kesilmiş gözleri pörtlemiş Esma’nın çığlıklarına bütün oba toplanmış Kerim’i öfkeli adamın elinden alamıyorlardı.

“Onun yaptığını nereden anladın?” diye bağırdı Hamit ağa

Subaşı diğer avcunda tuttuğu şeyi atıverdi yere. Bir bölük örgü sarı saç mahzun süzüldü havada insanların önünde yere düştü. Ucunda anasının ördüğü mavi bağ ben Gülderen’e aitim diye bağırıyordu sanki.

“Bunu atın terkisinde buldum, içine bağlamış mendebur,” daha bir hırsla sıktı boğazını Kerim’in

“Durun!” diye haykırdı arkalardan ince bir ses. Kerim’in kardeşi Kenan, “Durun o yapmadı ben yaptım. Ben öldürdüm Gülderen’i.”

Bir anda bütün başlar ona döndü. Komutan tam bırakmasa da gevşetti ellerini Kerimin boynunda. Kenan pişmanlık içinde çöktü toprağa ağlayarak, dövünerek anlattı.

“Gülderen’e sevdalandım ben ama o hiç yüz vermiyordu. Yalvardım dinlemedi, hediyeler aldım çerçiden istemedi gözü beni görmüyordu aklı fikri oyunda, koşmacadaydı. Dün gece çadırlarının oraya gittim. Sıcak diye talvarda uyuyordu Gülderen. Anası ve kardeşi de yanındaydı. Uzun uzun seyrettim, bir ara hacet gidermek için kalktı güzelim. Fırsat bu deyip arkadan yakaladım ağzını kapayıp çalılığa sürükledim. Direndi çok direndi ama ben güçlüydüm tam olarak hatırlayamıyorum ne yaptığımı kendime geldiğimde Gülderen ağlıyor her şeyi Bey’e anlatacağını, boynumu vurduracağını, etlerimi lime lime ettireceğini söylüyor, bağırıyordu. Birileri duyacak diye korktum, üstüne abanıp susturmaya çalıştım fakat o bağırıyordu. Elime kemeri geçti dolayıp boynuna sıktım. Niyetim susturmaktı vallahi. Başka niyetim yoktu. Sevdalımdı benim. Yârim olacaktı, hanımım olacaktı fakat bu kadar zayıf olduğunu bilemedim. Ben bastırdım sussun diye, birden elimin altında kırılıverdi boynu, soluverdi yüzü, gözlerinin feri sönüverdi hemen. Ne yaptığımı anlamıştım. Çok üzüldüm, çok ağladım ama nafile… O sırada beni aramaya gelen abimi gördüm. Ona seslendim durumu anlattım. Çok korktuğumu söyledim. Beni önce bir güzel dövdü sonra çare düşündü gidip atını getirdi Gülderen’i arkasına bağladık bağlarken bir bölük saçını kestim atın terkisine sakladım. Öpüp koklayacaktım, onu anacaktım, yasını tutacaktım. Ata abimle ikimiz bindik obadan ayrılıp dere yatağına yollandık. Giderken ağırlığımızdan olacak hayvan ayağını kayaya çarptı. O anda fark etmedik ama nalı düşmüş. Gülderen’i dere yatağına attık sonra da başka yoldan geri döndük. Nalın düştüğünü sabah fark ettim. Nalbanta götürdüm işte böyle oldu beyim. Abimin bir kabahati yoktur bırakın onu. O sadece beni kurtarmaya çalışıyordu.”

Oba halkı susmuş, etraf ölüm sessizliğine bürünmüştü. Kimse kıpırdayamıyor sanki bir hareket yapsalar dünya başlarına yıkılacakmış gibi öylece duruyorlardı. Sessizliğin ortasında Gülderen’in anasının sesi gök gürültüsü gibi gürledi bir anda.

“Gülderen’im kınalı kuzum! Onu yıkanları siz de yıkın kuzumun kanına kan isterim!”

Subaşı silkindi ahali kardeşlerin üzerine çullanmadan askerlere işaret etti. Kerim ile Kenan’ı yaka paça tutup götürdüler. Şimdi dövünenlerin ağlayıp feryat edenlerin arasına sekiz aylık gebe Esma’da katılmıştı.

Çinici ve Çerçi hemen serbest bırakıldılar. Bin bir özürle ağırlandılar. Karınları doyuruldu. Yırtılan, kirlenen giysileri yenileriyle değiştirildi. Birkaç gün kalıp misafir olmaları istendi ama durmadılar orada. İkisi de ölümün ucuna geldikleri bu yerden bir an önce kaçıp kurtulmak istediler. Çerçi başka yere uğramayacaktı artık.Bir an önce Kütahya’ya varmak, dinlenmek, yaşadıkları kâbusu unutmak istiyordu.

Çinici, “Varan iki,” diye düşündü. İkidir dönüyordu ölümün kıyısından. Demek yiyecek lokması bitmemişti daha bu dünyada. “Ya nasip ya kısmet,” diyerek girdi Kütahya ilinin kapısından.

Kütahya, Germiyanoğlu Beyliği’nin başşehri güzel Kütahya. Yemyeşil ormanları avcılar cenneti, buz gibi suların aktığı pınarları ab-ı hayat çeşmesi, tarlaları besleyen ırmağı bereket kaynağı ve sanatçı ruhlu, çelebi ama çelebi olduğu kadar gözü pek, savaşta düşmana aman vermeyen kahraman halkıyla ünlü bir güzel belde. Başında güçlü bir sultan Yakup Bey. O bey ki koskoca Bizans’ı dize getirmiş, Karamanlılar’ ı susturmuş Osmanlı’ya kök söktüren Germiyanoğlu Yakup Bey. Şimdi şehri mamur etmek için camiler, medreseler, hanlar hamamlar yaptırıyor, bunların güzelliği için de içlerini çiniyle donatıyordu.

Çini atölyelerinin yan yana sıralandığı meşhur sokağı kısa sürede buldu Ahmed. Hangisine girsem de niyetimi söylesem diye gezinirken, “Ne ararsın yabancı?” diyen bir sesle sesin sahibine döndü. Keskin ve meraklı bakışlarla kendini süzen bir ihtiyardı karşısındaki. Ona Kotion’dan geldiğini çini ustası olduğunu Yakup Bey’in yeni yaptıracağı cami için çalışmak istediğini söyledi. İhtiyar dik dik baktı yüzüne.

“Dediğin gibi usta mısın gerçekten?”

“Olmasam demezdim ihtiyar. Hem sen kimsin ki bana soru sorarsın?”

“Gel bakalım önce bir ustalığını görelim sonra öğrenirsin nasılsa benim kim olduğumu.”

Yapacak başka bir şeyi olmadığından ihtiyarın peşine takılıp çini atölyelerinden birine girdi delikanlı. Şimdiye kadar hiç bu kadar büyük atölye görmemişti. Önce etrafı gezdirdi ona ihtiyar. Girişte rahlelerin üzerinde çini yazan ustalar gördü. Kimi tahrir çekiyor kimi boyuyor kimi de sırlıyordu çinileri. Atölyenin arkası çamur deryasıydı sanki her yerde kile bulanmış ustalar kili önce çamur sonra hamur haline getiriyorlardı maharetle. Hamurun çeşitli şekillerde kesilişini izledi bir müddet. O şimdiye kadar ya kare ya da dikdörtgen yapmıştı çinilerini oysa burada kalıplara döküp yıldız, yuvarlak, üçgen, beşgen çeşitli şekillerde çıkarıyorlardı çini çamurunu. Hayran kalmıştı Ahmed. Kütahya hakikaten çininin başşehriydi. Sıra fırınlara geldiğinde yan yana sıralanmış kuyuları gördüğünde yutkundu. O bir kuyu fırını ile zor baş ediyordu, burada en az beş fırın vardı. Daha ilerde bir beş fırın daha gördü. Vay canına! Bunlarda sırlama fırınlarıydı anlaşılan.

“Ne ileri teknik,” diye düşündü hayranlıkla. Böylece hiç zaman kaybetmiyorlardı. Hamur pişince hemen boyanıyor, sırlanıp sır fırınına atılıyor, hiç beklemeden seri bir şekilde çıkıyordu çiniler. Fırından çıkmış, işi bitmiş çini panolara bakarken çiniye duyduğu aşkla gülümsedi. İhtiyar onun heyecanını anladı,

“Gel bakalım delikanlı sen de bizdensin anlaşılan. Söyle bakalım sen çamurcu musun, bezemeci misin, sırcı mı yoksa boyacı mısın?”

“Ben hepsiyim ağam. Kotion’da hepsini ben tek başıma yaparım. Burada da hangisi derseniz onda çalışırım.”

Bunu derken gözleri boyacılara doğru kayıyor, renk renk boyaların durduğu tezgahlardan gözlerini alamıyordu. İhtiyar güldü, “Anlaşıldı seni boyada deneyeceğiz önce. Ne dersin eline bir desen versem çiniye işleyebilir misin?”

Zil takıp oynayacaktı neredeyse Ahmed. Hemen işe koyuldu. Parşömene çizilmiş deseni kuşağından çıkardığı iğnesiyle deldi bir güzel. Sonra çiniye yayıp kömür tozuyla bir güzel geçirdi levhaya. Ardından başladı siyah boyayla tahrir çekmeye. Tahrir işi bitince ihtiyar yeniden geldi yaptığı kururken ona tahriri çekilmiş başka bir parça uzattı sıra boyamaya gelmişti artık. “Canım ne renk isterse boyayabilir miyim?” diye sordu çekinerek. Aldığı olumlu cevap üzerine maviye aşık çinici vurdu renkleri çiniye. İşi bitmiş ama heyecanı bitmemişti. Ahibaşı olduğunu öğrendiği ihtiyar sonuçtan memnundu ki ertesi günü gelip işe başlamasını istedi. Yevmiye az iş çoktu ama umurunda değildi Ahmed’ in. Akşam vakti Kütahya sokaklarında kalacak bir yer aradı. Bir şerbetçinin yardımıyla iyi kötü bir odacık bulup sığındı.

Kısa sürede kendini göstermiş yeteneği ile boyacıların arasında sivrilmişti Çinici Ahmed. Sadece boyamakla kalmıyor boya bilgisi sayesinde kullanacakları boyaları hazırlıyor, onu ona katıp renk tonları çıkarıyordu. Kuruttuğu sarı sığırgözlerini getirdi bir gün atölyeye. Herkesin öğlen azığını yemek için bir köşeye çekildiği sırada o, otları havana koyup iyice ezdi sonra başka bir havanda toz göz taşını kireç ve suyla karıştırıp gri bir renk alana kadar dövdü; elde ettiği karışıma ezdiği sığırgözlerini karıştırarak yavaş yavaş eklediği su ile macun kıvamına gelene kadar karıştırdı. Tokmağın altında ezilen malzemeler bir müddet sonra tatlı bir maviye dönüşmeye başladılar.

“Şimdi öyle mavi mavi duruyorsunuz da bakalım pişince de böyle mavi olacak mısınız?” Bir taraftan söyleniyor bir taraftan çamur halindeki kilden bir miktar alıp usulca döküyordu boyaların içine. Sır için hazırlanmış cam bulamacından da ekledikten sonra boyası pişmeye hazırdı artık. Önce pişecek sonra çiniye sürülecekti.

Daha önceden hazırladığı bugün fırınlanacak diğer renklerin arasına itinayla koydu yeni hazırladığı boyasını. Eğer bunda başarılı olur istediği o parlak gök mavisini bulursa Kütahya’da nam salardı. Ertesi gün heyecanla geldi atölyeye. Boyası fırından çıkmış hazırdı artık. Bir numune parça alıp boyadı Ahmed. Bir gün daha beklemesi gerekecekti şimdi. Çinisini fırına tekrar verdi. Hele bu fırından da çıksın sonra sırlanacak yeniden bekleyecekti son kez pişmesini. Çini sabır isterdi ateşle imtihanıydı toprağın. Kil verir gül alırsın ateşten derdi eski bir usta.

Beklemenin zor yanı zamanın yavaş geçmesiydi fakat geçti yine de. Sırlanmış çini pırıl pırıl bir gök mavisiyle gülümsüyordu şimdi ona. Bütün atölye başına toplandı. Nasıl yaptığını merak ediyor yeni elde edilen bu mavi karşısında hayranlıkla duruyorlardı. Söylemedi doğal olarak karışımının sırrını.  Reçete ona ait boya ona aitti niye söylesindi ki?

Yakup Han’ın önemle üzerinde durduğu Vacidiye Medresesinin bitimine az bir süre kaldığından nöbetleşe sabahlıyorlardı artık atölyede. Sıranın onda olduğu bir akşam kendini çalışmaya vermişken aniden başına aldığı bir darbe ile kendinden geçiverdi çinici. Ne kadar süre bu halde kaldığını bilmiyordu fakat ayıldığında sarı sığırgözlerinin yerinde yeller esiyordu. Aklına ilk gelen reçetesinin çalındığı oldu. Koşup devriye gezen askerlere haber vermek istedi sonra aklına hırsızın çinici arkadaşlarından başkası olamayacağı geldi. Onlardan başka kimsenin işine yaramazdı. Belki de hata etmişti reçetesini saklamakla. Bencillikti yaptığı; paylaşmalıydı oysa.  Hem canım, canından daha kıymetli değildi ya bir boya, varsın kullansınlar diye düşündü; zaten aklında yepyeni bir reçete vardı. Bu kez patlıcan moru yapmak istiyordu. İçini ferahlatmak için su içerken birden aklına geldi eğer göztaşını fazla koyarlarsa çıkan dumandan Allah korusun…

Panik halde çıktı atölyeden. Etrafına bakınırken karanlık gecede tek ışığın en uçtaki binadan geldiğini fark edip koşturdu. İçeriden kilitlenmiş kapıyı yumrukladı cevap alamayınca omuzlayıp kırdı. Yerde yatan iki çiniciyi görünce korktuğunun başına geldiğini anladı. İçerisi hala göztaşının zehirli dumanıyla doluydu. Kapıyı ve pencereleri açıp yardım aramak için mahalleye koştu.

Olan olmuş iki çini ustası hırslarının kurbanı olup hırsızlıklarının bedelini canlarıyla ödemişlerdi. Bu olay Çinici Ahmed’ in ününün Yakup Bey’e kadar ulaşmasını sağladı. Bu sayede yapılacak yeni caminin çinilerinin sorumluluğu tamamen ona verildi. Cami tamamlandığında bu olayların üzerinden tam üç yıl geçmişti. Anasından ve doğup büyüdüğü Kotion’ dan ayrı geçen üç yıl.

Yakup Bey yaptırdığı camide ilk Cuma namazını davet ettiği beyler ile kıldı. Davetliler namazdan sonra caminin çinilerine, çinilerde kullanılan mavilere, o güne kadar çinide hiç görmedikleri patlıcan moruna hayran kaldılar. Bu maharetli ustayı merak etmişlerdi. Yakup Bey, Ahmed’ i çağırtıp gururla tanıştırdı onlarla. Konuklar arasında Kotion’ un sahavetli beyi Aslan Bey’de vardı. Bu yetenekli ustanın hemşerisi olduğunu öğrenince çok ilgilendi. O da yeni bir köşk yaptırıyordu nehir kenarına. Doğrusu böyle çinilerle süslenmiş odalar köşkün güzelliğine güzellik katardı. Düşüncesini çekinerek paylaştı Yakup Bey’le ve ustasını ona gönderip gönderemeyeceğini sordu. Yakup Bey için sorun yoktu. Kotion da Germiyan’ın bir parçasıydı ve oraya da yapılacak bir güzel bina Germiyan’ın değerini artırırdı. Kolayca izin verdi Ahmed ve ekibinin gitmesine.

Gitmek istemiyordu Ahmed. Ölüm kol geziyor olabilirdi Kotion’da fakat emir büyük yerden gelmişti cılız birkaç itirazdan sonra çaresiz dahil oldu Aslan Bey’in konvoyuna.

Anasının sevinci görülecek şeydi doğrusu. Yaşlı kadın sevinçten hem ağlıyor hem gülüyor ölmeden oğluna kavuşmuş olmanın heyecanı ve şaşkınlığıyla ne yapacağını bilemiyordu.

Aslan Bey, yaptırdığı yeni köşkte ailesi ile kalıyor, köşkün bir kısmını Bey sıfatıyla resmi işlerde kullanıyordu. Ahmed ’den istediği Köşkün geniş arazisi içinde bir yere Kütahya’dakilere benzer bir çini atölyesi kurması ve gece gündüz başında kalmasıydı. Böylece sanat ve gönül insanlarını çevresine toplama gayreti de birkaç sazende ve mevleviden ileriye gidecekti.

Çinici Ahmed korkularını ve evhamlarını unutmaya çabalayarak işe başladı. Umudu, geçen sürenin burada da şahit olduğu şeyi unutturmuş olmasıydı. İlk günler uçan kuştan bile ürkerek çalıştı. Zamanla alıştı ve korkularının boşa olduğunu düşünerek rahatladı. Birkaç ay içinde atölyeyi kurmayı başardı Kotion’dan ve Kütahya’dan bulduğu ustalar ile de ekibini zenginleştirdi. Artık çamurlar karılıp kalıplara basılıyor desenler çizilip levhalara, panolara işleniyordu. Köşkün alt katındaki büyük salon için bir av sahnesi istemişti Aslan Bey. Hedefleri bunu gerçekleştirmekti şimdi.

Kış, atölyenin hazırlanması bahar, çalışmaların başlaması ile geçmiş sıcak yaz günleri gelip çatmıştı. Havanın nasıl olduğunu umursamadan çalışıyordu Ahmed. İşi bir an önce bitirebilirse belki yeniden Kütahya’ya dönmesine izin verilirdi. Her ne kadar rahatlasa da ölüm korkusunu içinden atmak o kadar kolay değildi. Çalışmaktan yorulduğu ve sıcaktan bunaldığı bir gece köşkün geniş bahçesinde gezintiye çıktı. Arkasında bıraktığı meyve ağaçlarının arasından gelen bir ses korkuyla sıçramasına sebep oldu. Dikkatle dinleyince bunun bir ağlama sesi olduğunu anladı, meraklanıp o tarafa yöneldi. Genç bir kız başını ellerinin arasına almış hem söyleniyor hem ağlıyordu.

“Ah benim aptal kafam niye dikkatli dinlemezsin ki? Şimdi nasıl söyleyeceksin bakalım isimleri? İyice baksaydın ya iyice öğrenseydin ya. Hem hocaya hem cariyelere rezil olacaksın şimdi.”

Otların hışırdaması ile korkuyla etrafına bakındı kız. “Kim var orada? Nazik Kalfa sen misin?”

Ağaçlarından arasından geyik boynuzlu börkü ve çekingen suratıyla çıkan Ahmed, kızın daha da korkmasına sebep oldu. Kız tam bağıracaktı ki “Korkma benden hanım,” dedi. “Bahçede geziniyordum ağlamanı duydum. Yardım lazım mı diye bakmaya geldim. Hemen giderim istemezsen.”

Karşısına çıkanın pek korkulacak biri olmadığını anlasa da tedbiri elden bırakmadan oturduğu yerden kalkıp birkaç adım geri çekilen genç kız, “Kimsin sen? Ne işin var bu saatte köşkün bahçesinde?”

Çinici olduğunu atölyede çalıştığını çabucak anlattı Ahmed. Obada başına gelenlerden sonra kadınlara karşı çok mesafeli davranıyordu. Hemen kaçıp gitmek istedi ama kızın güzelliği büyülemişti sanki onu gidemedi.

“Ya sen kimsin güzel kız? Bu saate senin ne işin var bahçede? Neden ağlıyorsun derdin ne?”

“Ben…” dedi kız kim olduğunu söyleyip söylememekte tereddüt ederek, “Ben Aydilge Hatun’um.”

Karanlık olmasa çinicinin sarardığını görüp şaşırırdı Aydilge ama göremedi tabii.

“Aslan beyin kızı Aydilge Hatun musun sen? Kusura bakma hanımım ben bilemedim.”

Delikanlının telaşı güldürdü kızı. “O kadar korkma canım ben adam yemem. Şurada oturmuş derdime ağlarım. Merak etme seni de ele vermem. Sende beni vermezsen tabii.”

Genç kızın samimiyeti ile yatışan delikanlı yüreğinin çarpmasına engel olamadan bir adım yaklaştı kıza.

“Derdini söyle bana sultanım belki de derman olurum.”

“Ah sorma Çinici babam dersler aldırıyor bana. Bir abim rahmetli oldu malum. Hüsrev abim de savaşta, ses yok seda yok. Allah korusun yaşlı babamın da başına bir şey gelirse yeğenlerim daha çok küçük olduklarından abim dönene kadar buraların idaresi bana kalırmış. İşte bu nedenle her şeyi öğrenmeliymişim. Çeşit çeşit hocalardan dersler alıyorum. Hesap ilminden, yer ilmine, savaş düzeninden, para işlerine hatta gök bilimine kadar. Fakat ben bugün hocayı dikkatli dinleyemedim, yıldızların isimlerini öğrenemedim. Yarın hocam soracak; ben ona ne cevap vereceğim? Rezil olacağım koca köşke. İşte derdim bu Çinici. Söyle, derman olabilecek misin bana?”

Beyaz dişlerini göstererek gülümsedi Ahmed. “Kolaymış hanımım. Ben bilirim hepsini. Babam öğretmişti zamanında. İzin verirseniz yanınıza geleyim, tek tek söyleyip size ezber ettireyim hatta bakalım gökyüzüne görelim.”

İki genç sabahın ilk ışıkları çıkıp yıldızlar kaybolana kadar konuştular. Ahmed bildiği bütün yıldızları öğretti kıza. Aydilge halinden memnun teşekkür etti. “Seni unutmayacağım Çinici.”

Ahmed, nasıl söylediğine kendisinin de hayret ettiği bir cesaretle, “O zaman yarın gece yine gel belki diğer derslerinde de yardım ederim. Toprağın sesini dinlemeyi öğretirim, boyaları renkleri anlatırım,” deyiverdi.

Genç kız işveli bir gülüşle köşke doğru koşarken, “Bekle bakalım belki de gelirim,” deyip kayboldu ağaçların arasında.

Güneş başka bir ışıltıyla doğmuş, yel başka bir esintiyle esiyordu sanki. İçindeki coşku Ahmed’i sarıyor, işlerin bir an önce bitmesi ve akşamın olması için acele ediyordu. Koşarak çalışırsa ya da ne bileyim yemeğini hızlı yerse akşam daha çabuk olacak, karanlık daha çabuk çökecekmiş gibi geliyordu ona.  Geceyi hiç bu kadar hevesle beklememişti. İster koş, ister dur zaman kendi doğrultusunda akıyordu. Ne beklemeye ne telaşa gerek vardı ama Ahmed’ in bir kuş gibi çırpınan yüreği laf anlamıyordu. Nihayet gece geldi, şimdi daha heyecanlı daha endişeli bir bekleyiş başlamıştı.

“Ya gelmezse?”

Ağaçların arasından duyulan hışırtılı ipek sesleri tüm endişelerini sonlandırdı. Şimdi sevinç ve aşkla çarpıyordu yüreği. İki genç o gece ve sonraki her gece buluştular. Aydilge Hatun herkesin uyumasını bekleyip odasının penceresinden karşıki ağaca, oradan da yere çocukluğundan beri alışkın olduğu için maharetle süzülüyor, kimseye görünmeden ve nöbetçilere yakalanmadan bahçenin diğer ucuna meyveliğe kadar koşuyordu. Ahmed’se diğer ustalarla birlikte kaldığı küçük konuttan herkes uyuduktan sonra dışarı çıkıyor, o da koşarak meyveliğe gidiyordu. Elma, armut, şeftali ağaçları gençlerin sevdalarının tek tanığıydı. Günler hatta aylar geçmiş köşkün çinileri teker teker tamamlanırken iki gencin sevdaları önüne geçilmez bir hal almıştı. Bu böyle bahçe köşelerinde gizlice buluşularak giderilecek bir heves değildi. Aydilge ile evlenmek için niyetini kıza söylediğinde gözyaşları ile karşılamıştı güzel kız. Onun da dileği aynıydı fakat nasıl olacaktı bu evlilik kestiremiyordu.

“Eğer babamla konuşacaksan abim Hüsrev seferden dönmeden önce konuşmalısın. Dönüş yolunda olduğuna dair haberler var. Eğer gelirse bu işe asla onay vermez; lakin babam yumuşak huyludur, sevdamızı bir iyi anlatırsan dayanamayıp izin verebilir. O olur dedikten sonra abim değil kim gelirse gelsin umurumda olmaz hemen evleniriz.”

İyiydi güzeldi de Aslan Bey’e gidip “Ben kızınla evlenmek istiyorum,” demek kolay değildi. Anasını gönderse saray adabı bilmeyen yaşlı kadın bir pot kırar, olacak işi olmaza çevirebilirdi. Kendisi hiç yapamazdı. En iyisi bu işi Kadı Erman Efendi’ye söylemek ondan rica etmek olacaktı. Kadı, çini sanatına meraklı olduğundan atölye kurulduğundan beri haftada birkaç kez gelip yanlarında çalışıyor, çiniler boyuyordu. Hatta bir hat levha yapmıştı ki değme çiniciler yapamazdı. Sanatın yakınlaştırdığı iki insan olarak sohbet ve muhabbette yakın arkadaşları aratmaz olmuşlardı.

“Yarın Kadı Efendi atölyeye gelecek onunla konuşacağım. Aslan Bey, Kadıyı sever sözünü dinler, bu işi ancak onunla halledebilirim.”

İki genç Kadı Efendi’yi aracı koyup sevdalarını Aslan Bey’e duyurmaya karar verdikleri gece bozkırın ortasında atlı süvariler, yayan piyadeler tozu dumana katarak yol almaya devam ediyorlardı. Çok yaklaşmışlardı Kotion’a. Birlik üç yıldır seferdeydi Nihayet Karamanoğlu’nu yenmiş Germiyan topraklarından sürmüşlerdi. Yıllardır ailelerinden uzak savaşçılar bir gece daha dışarıda geçirmek istemiyor, gönüllü olarak mola vermeden at sürüyor ya da yürüyorlardı. Az kalmıştı… Bundan sonraki molayı eşlerinin çocuklarının yanında vereceklerdi inşallah.

Çinici Ahmed, atölyenin önünde bir ileri bir geri giderek heyecanla Kadıyı beklerken davul sesleri kösler ortalığı inletmeye başladı. Bir anda ortalık bayram yerine dönmüş ne olduğunu anlayamayan Ahmed de kalabalığın içine karışıp sokağa fırlamıştı. Kotion ’un muzaffer askerleri evlerine dönüyorlardı. Bütün ahali onları karşılamak için sokaklara döküldü. Dualarla, davullarla neşe ve gururla girdiler beldeye savaşçılar. Aslan Bey onları beldenin merkezinde ayakta karşıladı. Atından atlayıp önünde diz çöken oğlu Hüsrev’i omuzlarından tutup kaldırdı, alnına kondurduğu dudakları ile karşılayıp “Hoş geldin Oğul,” dedi. Sonrası cümbüş kıyamet. Ailesine kavuşanlar sevinçle kucaklaşıyor, minarelerden müjde salaları okunuyor, çalgıcılar çalıyor halk eğleniyordu. Aslan Bey’in emriyle kazanlar kuruldu, koyunlar, danalar kesilip pilavlar pişti. Halka bol kepçe yemekler dağıtıldı. Bugün zafer kazananlar dönmüştü, şimdi bayram zamanıydı.

Ahmed bahçede sessiz bir köşe bulmuş oraya büzülmüş kara kara ne yapacağını düşünüyordu bu kargaşanın arasında. Ne demişti Aydilge, “Abim izin vermez, o gelmeden halletmeli.” Ama edememişti işte… Hüsrev dönmüştü. Kadı efendi tek çaresiydi. Şu şamata dağılsın, ortalık sakinleşsin tez zamanda konuşacaktı Kadıyla. Sevdaydı onlarınki, ne yapsınlardı yani, ayrılıp kara sevdaya mı düşsünlerdi? Leyla ile Mecnun gibi çöllere mi vursunlardı kendilerini? Mutlaka anlarlardı hallerinden, mutlaka verirlerdi Aydilge’sini ona.

Kadı efendinin atölyeye geldiği ilk seferde utana sıkıla anlattı derdini Çinici. Kadının yüzü kararmıştı. Doğrusu pek ümit verici de konuşmadı fakat Ahmed’ in ısrarına da dayanamadı. Aslan Bey’e durumu anlatacağına söz verdi. Sıra yine beklemeye gelmişti. Ne zordu yarabbi şu beklemek.

Kadıdan haber beklerken, haber yerine bir alayla muzaffer kumandan Hüsrev Cakşı atölyeyi ziyarete geldi. Tüm atölye çalışanları tek sıra karşısında durdular, temenna ile kendilerini tanıtıp yaptıkları işi anlattılar. Kumandan kaftanının eteğini havalandırarak geriye itti ve gelip tam Ahmed’ in karşısında durdu. Gözlerini yüzüne dikip dikkatli bakışlarla inceledi.

“Kardeşime talip olan usta sen misin?”

Bütün cesaretini toplayıp başını kaldırdı genç adam. Hüsrev’le göz göze geldiler evet anlamında başını sallayıp yeniden yere baktı Ahmed.

“O iş olmaz usta sen söylememiş ol biz de duymamış olalım. Davul dengi dengine vurur bilmez misin?  Babamın hatırına densizliğine bu seferlik ses çıkartmıyorum ama sana on gün müsaade tamamla çinileri sonra da nereye gidersen git, gözümün önünden kaybol.”

Hayalleri sırça köşkler gibi yıkılmıştı çinicinin, çare yoktu biliyordu. Aydilge sıradan bir kız olsa alır kaçırırdı onu, giderlerdi uzak diyarlara, kurarlardı yuvalarını fakat Aydilge, bey kızıydı hem de Aslan Bey’in kızı. Koymazlardı onları birbirlerine. Kendi canından olduğu yetmezmiş gibi Aydilge’yi de ederdi canından. Kıyamazdı ona çinici, korku içinde yaşamanın ne demek olduğunu ondan daha iyi kim bilebilirdi ki? Böyle bir zulme mecbur bırakamazdı Aydilge’sini. Sevdiğinin bahçeye bile çıkamadığı o gece sabaha kadar düşündü ve işini bir an önce bitirip kaybolmaya karar verdi. Kaybolacaktı ama Aydilge’ye bir mesaj bırakmadan da gitmeyecekti.

On gün su gibi geçti, köşkün alt kat salonunda Aslan Bey’in istediği av sahneli levhanın son çinisini yapıştırırken gözlerine dolan yaşları engelleyemedi Ahmed. Hüsrev Cakşı geldikten sonra bir kere bile görememişti sevdiğini. Göremeden de gidecekti anlaşılan. Son kez baktı yaptığı işe çok güzel olmuştu. Maviler, tonlara ayrılarak dans ediyordu adeta. Kilin üzerinde sırın parlaklığı neredeyse yıldızları kıskandıracaktı. Birden arkasında bir hışırtı hissetti. Gelen kim diye bakamadan boynuna dolanan ip kesti nefesini, bir hırıltı çıktı boğazından. Gözleri çinilerine takılı, kalbi sevdasında terk ediverdi bu dünyayı Çinici Ahmed. Cesedi bile bulunmazdı eğer Aydilge rüyasında görmese. Çığlıklarla uyandı genç kız yatağından fırlayıp kendini durdurmak isteyen nöbetçileri, peşinden koşan hizmetkârları aşıp bahçeye fırladı. Meyveliğin sonundaki kör kuyuya kadar koştu varınca da düştü bayıldı. Kör kuyunun içine bakan muhafızlar Çinici Ahmed’ in gözleri açık gitmiş cesedini buldular. Aydilge’den başka kimse öldürüldüğünü düşünmedi. Sevdasından attı kendini kuyuya dediler, namazını bile kılmadan babasının yanına gömüverdiler.

Biliyordu Aydilge, Ahmed böyle şey yapmazdı muhakkak başına bir şey gelmiş bir nankör elin kurbanı olmuştu. Sevdasından ve sevdiğinin acısından çıra gibi yanan genç kızı bir tek o çinili oda teselli edebiliyordu. Sevdiğinin ellerinin değdiği çinilere o da ellerini yüzünü sürüyor çininin boya kokusunda sanki sevdiğinin kokusunu duyuyordu.

Yine böyle ağlayarak çinilere elini yüzünü sürerken birden bir şey fark etti. Bu levha bir av sahnesiydi doğru fakat yıldız levhalar, onlardaki figürler sanki bir hikaye anlatıyor sanki bir mesaj veriyorlardı. Genç kız sevdiğinin kendisine bir mesaj bıraktığını anladı.

Aslan Bey, Hüsrev Cakşı’yı çinili salona çağırtmıştı o gün. Kulağına babasının önemli bir meseleyi onunla konuşacağı bilgisi gelmişti Hüsrev’in. Sakın aylardır beklediği şey gerçekleşiyor olmasın? Nihayet yaşlandığını anlayıp kenara çekiliyordu belki babası ve ona devrediyordu beldenin yönetimini. Bey olacaktı nihayet, yoksa böyle akşam vakti niye çağırsındı ki apar topar onu? Sırmalı kaftanının önünü sağdan sola kapatırken heyecandan titriyordu elleri. Hizmetkarı koştu yardımına özenle giydirdi efendisini. Başına sırmalı uçları kanat biçiminde kıvrılmış börkünü taktı; ayağında çizmeleri, belinde hiç eksik olmayan dedesinin verdiği hançeri ile çinili salonun yolunu tuttu.

Babası salonun nerdeyse tam ortasına konulmuş büyük minderin üstüne bağdaş kurmuş oturmuştu. Sağ yanında veziri sayılan akıl danışmanı Abdül Kerim Efendi sol yanında ise Kadı Efendi vardı. Babasının tam arkasında tam teçhizatlı iki yiğit, elleri kılıçlarının kınında nöbetteydiler. Kapının yanında yine iki yiğit bekliyordu. Odanın sağ tarafında çinili panonun önünde kız kardeşi Aydilge, mahzun yüzü kibar bedeniyle saz gibi salınarak dikiliyordu. Onun neden orada olduğuna pek anlam veremese de beyliği ona vereceklerinden emindi artık. Yüzüne yayılan gülümsemesine engel olamadan diz çöktü babasının karşısında.

“Beni emretmişsiniz, buyurun Bey babam.”

Babası elini uzattı, öptü Hüsrev. Başına koyarken göz ucuyla baktı babasının yüzüne. Tuhaf bir hal vardı, kızgın dese kızgın değil daha çok kederli gibi.

Kolay değil tabii diye düşündü, beylikten vazgeçip bir köşede ölümü beklemeye karar vermek. Babasının yaşlı ama gür sesi düşüncelerinden uzaklaştırdı onu.

“Seni buraya Aydilge’nin anlatacağı hikayeyi dinlemen için çağırdım Hüsrev. Bakalım ilgini çekecek mi?”

Şaşırmıştı ama belli etmemeye çalıştı, bey olunca Aydilge’yi Karamanoğlu Beyi’nin yeğenine verip onlarla akraba olacak böylece Kotion‘un sırtını sağlama alacaktı. O nedenle şimdilik kardeşine iyi davranmalı gönlünü almalıydı. Ayağa kalkıp Kadı Efendinin yanına dikildi; gözünü Aydilge ’ye dikti.

Babasının “başla” işaretinden sonra genç kız titrek bir sesle anlatmaya başladı.

“Bu çinilerde anlatılan bir av sahnesi. Hepimiz ilk bakışta öyle görüyoruz fakat ben bu salonda günlerimi gecelerimi geçirdim. Bu çinilerin her birine elimi yüzümü sürüp dikkatlice baktım ve gördüm ki burada anlatılan yalnızca bir av sahnesi değildir. Burada bir mesaj vardır.”

Danışman Abdül Kerim Efendi, “Neymiş o mesaj Aydilge Hatun? De hele de biz de bilelim. Ben parlak mavi çinilerden başka bir şey görmüyorum.”

“Sabırlı olun şimdi anlatacağım, siz de anlayacaksınız.”

Kederli bakışlarını önce abisine sonra babasına dikip yeniden anlattı Aydilge.

“Sol baştan başlayacağım anlatmaya. Bu panodaki her yıldız çinide bir işaret var ve bir şeyi simgeliyor. Kimi bir insanı, kimi bir silahı, kimi de bir olayı. Bakın şimdi şu yıldız çinide görülen geyiğin boynuzlarına bakın, bu boynuzları daha önce bir yerde gördünüz mü?”

Kadı efendi, “Sanki görmüş gibiyim ama hatırlamadım neymiş?”

“Ölen Çiniciyi hatırla Kadı Efendi siz iki iyi arkadaştınız. Hatırla bakalım bu boynuzlar neydi?”

“A!” dedi heyecanlanan Kadı, “Bunlar Ahmed Usta’nın börkündeki boynuzlar. Babası takmış börküne. Hiç çıkartmazdı rahmetli. Kıymetliydi o boynuzlar onun için, adeta işareti gibiydi.”

“Aynen öyle, bu geyik Çinici Ahmed Usta’yı simgeliyor. Burada çiçeklerin başında geyik, yani çinici. Bu çiçekler sarı sığırgözü dikenleri yani çinicinin mavi boyayı yaptığı dikenler. Bu da başka işaret. Şimdi şu ikinci yıldıza gidelim. Bakın geyik yine orada ama bu sefer bir ağacın ardına gizlenmiş bir yere bakıyor. Bakışlarını takip edince bu üçüncü yıldız çıkıyor karşımıza. Burada bir avcı var ve avı bir aslan. Kovalıyor aslanı, çok cesur olmalı aslan vurmak her yiğidin harcı değil. Bu da dördüncü yıldız: Avcı alaşağı etmiş, vurmuş aslanı. Tam tepesinde zaferle dikiliyor. Bakın elinde aslanı öldürdüğü hançer. Ne dersin baba bu hançer tanıdık mı? Ya sen ne dersin Hüsrev abim?”

“Benim hançerime benziyor,” derken sesi tereddütlüydü Hüsrev’in. Eli ister istemez hançerine gitti, odadaki gözler hançere dikildi.

“Hakikaten de o hançerin aynısı. İnanılmaz vallahi, nasılda çizmiş üstündeki taş bile belli.”

Odadakilerin hararetli konuşmalarına bir süre ses çıkarmayan Aslan Bey, kızına devam etmesini işaret etti. Oda yeniden sessizliğe büründü.

“Sonraki yıldıza geçelim… Şimdi aslan avcının ayakları dibinde bir çukurda yatıyor ve geyik bu sahneyi izliyor. Gördüğünüz gibi… Fakat avcı da geyiği görüyor. Bakın nasıl bakıyor avcı geyiğe? Beni ilk şaşırtan bir şey oldu burada. Düşündüm kendi kendime. Avcı bir aslan vurduysa eğer neden çukura atsın değil mi? Onu getirir şehrin ortasına ününe ün katar. Sonra aslana baktım nedir diye şimdi sizde bakın bakalım aslanın boynunda bir tasma var. Hiç tasmalı aslan olur mu? Ama dikkatli bakın. Tasmanın üzerinde de bir mühür var.”

Abdül Kerim Efendi ile Kadı, izin alıp panoya yaklaştılar ve aslanı incelediler. İkisi de aynı anda başlarını kaldırıp birbirlerine baktılar ve bağırdılar.

“Fakat bu Nurettin Çağatay’ın mührü!”

“İşte bunun için çukura atıyordu aslanı avcı çünkü öldürdüğü ağabeyi idi. Oysa geyik görmüştü işlediği cinayeti. Şimdi sıra geyikteydi. Devam ediyorum,”

O böyle söylerken Aslan Bey’in arkasındaki iki muhafız Hüsrev Cakşı’nın iki yanına dikildiler. Aydilge devam etti.

“Şu yıldızda geyik kaçıyor, kendini kurtarıyor sanki. Fakat bakın bu yıldızda geyiğin karşısına bir ceylan çıkıyor, Bir diğerinde gördüğünüz gibi geyik ceylanı kovalarken avcı karşısına çıkıveriyor ve işte son yıldız bunlar geyiğin yani Çinici Ahmed ’in son sözleri.

 

“Renklerin efendisiydim, mavi derken kan soludum

Garip ömrümde bir sır tuttum, sır beni çaldı yere

Kardeş kardeşi vurdu, ben gözlerime kilit vurdum

Güneş battı, ay söndü çare bulamadım derdime

 

Felek yaktı beni, bir nazlı güzele türap oldum

Açılsa kilit sır bilinse, kader yar etmez yâre

Gönülsüz boyun eğdim, sevdam ile tarumar oldum.

Güneş battı, ay söndü çare bulamadım derdime”

 

Salonda hava birden buz kesti sanki hepsini titretti. Hüsrev attı kendini babasının ayakları dibine.

“Bu saçmalığa inanmıyorsun değil mi baba? Bu deli kız neler uydurdu öyle. Sevda bunun aklını almış, dilini yalan dolan sarmış. Bakma bunun lafına Bey babam. Bir deli dedi diye beni yakma.”

“Laf sadece onun olsaydı ya da bir âşık çinicinin destanına kalsaydı inanmazdım. İspat ister böyle dava.  Çağırın Teopolis’i!”

Hüsrev, Teopolis adını duyunca sıtmalı gibi titremeye başladı. İçeriye ayaklarından zincire vurulmuş bir Bizans subayı girdi.

“Onu bu hale biz getirmedik, kendi efendisi derdest edip yolladı bize. Yakup Han’ın bir mektubu dize getirdi Bizans’ı. Bu düzenbazla birlikte kurduğunuz oyunu açık edip cezasını biz verelim diye gönderiverdiler. Bak! Dostların ne kadar da sadık değil mi oğlum. Ah benim yüreğimi dağlayan içine korlar dolduran oğlum. Anlat Teopolis, her şeyi anlat ki gerçek gün gibi çıksın yüze ve adalet yerini bulsun.”

Teopolis, titrek bir sesle anlatmaya başladı.

“Biz Bizans olarak Nurettin Çağatay’dan çekiniyorduk. Biliyorduk ki Aslan Bey’den sonra, hatta onun ölümünü beklemeden yerine geçecek Bey olacaktı Kotion’a.  Daha bey olmadan Yakup Han’ın güvenini kazanmıştı. Akıllı ve kurnazdı, adamları ve kurduğu tuzaklarla sınır köylerini haraca tuttuğumuzu hatta karşı çıkan köylüleri öldürdüğümüzü öğrenmişti, biliyorduk. Yakup Han’ın elçi konvoyuna onu da alması ne kadar değer verdiğini gösteriyordu. Hangi mevkide olursa olsun Bizans’ın başına dert açacağı muhakkak olan bu ileri görüşlü Germiyan beyinin geleceği çok parlaktı. Yılanın başını küçükken kesmek gerek diyerek Nurettin’i ortadan kaldırmaya karar verdik. Biz yapsak savaş nedeni olurdu ama kim vurduya giderse hem de bu işi kardeşi yaparsa hem Kotion ‘un sonraki idarecisini bize bağlamış olurduk hem de Nurettin’i aradan çıkarırdık. Hüsrev bizim illerde çok kumar oynar. Bu huyunu iyi bildiğimizden tuzak kurduk. Hileli bir oyunda çok kaybettirdik, borcuna karşılık ya canını ya abisini istedik. Fakat eli boş kalmayacaktı, o da Kotion beyi olacaktı. Biz de destekleyecektik. O da ne yapsın? Can korkusuna ve hırsına yenik düştü, teklifimizi kabul etti.”

Teopolis ’in bıraktığı yerden Aydilge devam etti.

“Fakat oyunu Çinici bozdu. Mavi boyayı yapmak için diken toplarken cinayete tanık oldu. Birilerine söylemeyi düşünmüştür herhalde ancak kimsenin onu dinlemeyeceğini zannetmiş ve Hüsrev’in hiddetinden çok korkmuş olmalı. O da kaçtı istemeden eminim, yıllar sonra olayların unutulduğunu düşünüp geri döndüğünde kader bizi karşılaştırdı. Önüne geçemedik yüreklerimizin, sevda ateşi yaktı ikimizi de. Yuva kurmak istedik karı koca olmak…”

Gözyaşları yanaklarından yuvarlanırken, kederi sesini boğuklaştırıyordu. Yutkundu, elinin tersiyle yaşlarını silip derin bir nefes aldı ve devam etti.

“Fakat anlaşılan abim, tanıdı onu. Benimle evlenmek istediği için değil, cinayeti ortaya çıkmasın diye öldürdü Ahmed’i. Oysa gördüklerini bana bile anlatmamıştı garip. O öyle bir insan değildi. Yine gidecek, yine kaybolacaktı; çünkü biliyordu ki sevdamız benim canımı da tehlikeye atıyordu. Bunu asla göze alamazdı ama gitmesine bile izin vermediler, öldürüp bir kuyuya atıverdiler…”

Devam edemedi genç kız, hıçkırıklar boğazını sardı, çöktü dizlerinin üstüne kaldı öylece.

Muhafızlar, bey olmak sevdasıyla gelip mahkûm olan Hüsrev’i götürürlerken Aslan Bey göz yaşları içinde konuştu kendi kendine.

“İki oğul yetiştirdim, biri diğerini soldurdu

Keşke bey olmasaydım da bir garip çinici olsaydım

Belki yüreğimi, şu mavi çiniler soğuturdu.”

Birlikte Ölelim mi?

“Tüm yaralarım mikrop kapsın istiyorum. Görünmeyen, içimde biriktirdiğim, sustukça kanayan yaralarımın hepsinden irin aksın! Belki o zaman içimdeki çürümüşlüğü görebilirsiniz, belki o zaman bana hak verebilir; duygularımın nasıl iflas ettiğini, içimdeki kini kusmak için hepinizin neden ölmesini istediğimi anlayabilirsiniz. Çünkü siz inanmak için gözünüzle görmek istersiniz! Çünkü siz inanmak için karşınızdakinin ölmesini beklersiniz. Yardım çığlığına, “beni kurtarın” diye haykırışına kulak asmaz, çürümüş bedenini gördüğünüzde “vah zavallı” diye feryat edersiniz. Şimdi size içimdeki tüm yaraları sunuyorum. Hepsini görmenize izin veriyorum. İki seçeneğiniz var: Ya tek başıma öleceğim ve hepiniz birer bakteri gibi yaralarımdan besleneceksiniz ya da benimle birlikte öleceksiniz. Böylelikle hepimizin irin akan yaraları iyileşecek, kapanacak. Seçim sizin. Ölümcül bir bakteri olup hayatıma son verişimi de izleyebilirsiniz, dünyayı daha yaşanılır kılmak için insanların gözünü açmama yardım da edebilirsiniz. Ne dersiniz? Birlikte ölelim mi?”

Herkesin film repliği sanarak alkışladığı, milyonlarca tıklanma alan bu video toplu intihar mesajlarının ilkiydi. Kimse bu canlı yayınların ölümle sonuçlanacağını tahmin etmemişti. Cemal diğer videoları izlemeden önce bardağındaki suyu son damlasına kadar içti. Kaan’ı kaybettiğinden beri ne alkol ne de uyuşturucu madde kullanmıyordu. Ayık olmalıydı. Sevgilisinin intiharının ardındaki gerçekleri çözmeliydi.  Adli tıp raporunu yazanların, magazin programları sunucularının, sosyal medyada ahkam kesenlerin ve televizyonda Kaan’ın adını kullanarak hayatını didik didik eden, onun şöhretiyle şov yapan psikologların yanıldığını ispat etmeliydi. Hepsinden tiksiniyordu. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz!” demişti Uğur Mumcu. Beyinsiz ahmaklar ise bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı o kadar benimsemişti ki bu sözün kime ait olduğunu bile araştırmadan altına Al-i İmran suresi yazıp şehrin billboardlarına asmışlardı bir zamanlar. İşte böyle bir ülkede bir adama aşık olmuştu Cemal. Kendi gibi bir erkeğe aşıktı ve aşık olduğu adam intihar etmişti. Nedeni hakkında hiçbir fikri yoktu. Zaten fikir sahibi değil, bilgi sahibi olmak istiyordu. Gerçekler dışında hiçbir şey onu zerre ilgilenmiyordu. Hayatlarını ve Kaan’ı acımasızca eleştirenlere gerçeği gösterecek ve bu ülkeden siktirip gidecekti.

Olay, tüm gündemi değiştirmişti. Bazıları hayranı olduğu bir oyuncuyu kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor ve Kaan’ı sonuna kadar savunuyordu. Ama çoğunluk kendiyle birlikte on bir kişinin ölümüne sebep olan bu adamı seri katil ilan ediyordu ve ibneliğinden! dem vuruyordu. Suçlu olmadığını ispat etmek için uydurulan komplo teorileriyle, onu katil ilan edenlerin uydurduğu komplo teorileri kıyasıya yarışırdı. Hatta aralarından bir tanesi tam bir efsaneydi. Bir köşe yazarı, Kaan’ı Mesih ilan etmiş, bok yolu yerine hak yolunu bulduğunu yazmış ve kıyamet kopmadan önce dünyayı eşcinsellerden temizlemek üzere birkaç kişinin daha doğru yolu bularak ölümlere vesile olacağını iddia etmişti. Videoların bazılarında Kaan yemek yediği ve şarap içtiği için yaptıklarının komünyon olduğunu savunmuş, kutsal kurban töreninden farkı olmadığı konusunda ısrar etmişti. Köşe yazarlığıyla yakalayamadığı başarıya bu sayede ulaşmıştı. Bu iddia o kadar popülerdi ki herkes komünyonun ne olduğunu günlerce tartışmıştı. Homofobiklere resmen gün doğmuştu. Hepsi dünyanın günahkarlardan temizleneceğini düşünüyordu. Cemal, sosyal medyada insanların kinini kusmasına alışmıştı da hayal güçlerinin sınırlarına şeytanın bile ulaşamayacağına bu denli şahit olmamıştı. Olanlar aklına geldikçe kendini tutamadı ve masaya sert bir yumruk attı. Artık canı bile yanmıyordu, ruhunun acısı tüm fiziksel acılarını bastırıyordu. Göğüs kafesini kırabilecek gücü olsa yapardı. Çünkü kalbini sıkıştıran bu acıdan başka türlü kurtulamayacağını biliyordu. Bu sefer elini daha sert masaya vurdu.

Cemal’in göz yaşları görüşünü engellemeyecek kadar azaldığında ikinci videoya tıkladı. Karşısında beliren Kaan’ın görüntüsünü eliyle okşadı, gözlerini kapatıp kokusunu içine çekmeye çalıştı. İmkansızı başarmak için tüm odaya sevgilisinin parfümünü sıkmıştı. İçi ürperdi, tüyleri diken diken oldu. Artık ruhlara inanıyordu. Ortamda ölü birinin ruhu gezindiğinde tüylerin diken diken olması teori değil, artık Cemal’in gerçekliğiydi. “Seni çok özledim,” diye fısıldadı ve play tuşuna bastı.

“Van Gogh’u bilir misiniz? Hani şu kendi kulağını kesip gazete kağıdına sararak genelevde çalışan Rachel’a gönderen ressam. 1890 yılında bir Fransız kasabasında buğday tarlasına giderek kendini silahla göğsünden vuran ressam. Son sözü “Böyle ölmek istemiştim” olan ressam. Delilikle dahilik arasındaki ince çizgide gidip geliyordu Van Gogh. Deliliği dahiliğe tercih ediyordu belki de. Çünkü böylesine acımasız bir dünyayı yaşanılası kılmak için dahi değil deli olmak gerekiyordu. Başkalarının yaralarına yapışan bir bakteri olmamak için ölmek gerekiyordu. Sahi karar verebildiniz mi? Benimle ölecek misiniz? Bu canlı yayını izleyen on binlerce kişisiniz. Peki kaçınız dâhisiniz? Belki bir belki iki. Ama hepiniz eminim ki deli olduğunuzu iddia edersiniz. Van Gogh kadar deli misiniz? Ölümü göze alamayacak kadar korkak olduğunuza eminim de belki kulağınızı filan kesmeyi deneyebilirsiniz. Ya da size Van Gogh’u biraz daha anlatırsam belki fikrinizi değiştirir ve benimle birlikte karanlık yolculuğa çıkabilirsiniz. Ölmeden önce tanınmazken intiharından sonra tüm tablolarının satıldığını ve tanındığını söylesem ne dersiniz? Sahi unutulmak mı yoksa her yıl anılmak mı istersiniz? Çünkü neredeyse hepiniz torunlarınızın ölümüyle bu hayattan tamamen silineceksiniz. Sizi kimse anmayacak. Adınızı bile hatırlayan çıkmayacak. Torunlarınızın çocukları kaza ile evde bir fotoğrafınızı bulsa, “bu kim ya?” diyerek çöpe atacak. Adınız torunlarınızda yaşasa bile simanız hatırlanmayacak. Beni bile anmayacaklar. Filmlerimi kimse izlemeyecek. Nostalji seven birkaç kişi kalırsa belki aralarında bir veya iki defa lafım geçecek. O kadar… Oysa ben ölümsüz olmak istiyorum. Dahi değilim ama deliliğimle dünyayı sarsmak istiyorum.”

Cemal, Kaan’ın tüm sosyal medya hesapları kapatılmadan önce aldığı ekran görüntülerini açarak videoların altına yapılan yorumlara baktı. Hepsini ezbere biliyordu. Ancak gözünden hiçbir şey kaçmadığına emin olmak istiyordu. Emniyeti etiketleyenler, alkış emojisi koyanlar, ölmek istediğini yazanlar… Dünyadaki bu insan çeşitliliğine akıl sır ermiyordu. Belki de her konuda onlarca farklı fikre sahip olduğumuz için dünyayı yaşanılmaz bir yere çeviriyorduk. Oysa hayvanlar için her şey ne kadar da basitti. Zamanı gelince doğuyor, yemek ve neslini devam ettirebilecek bir eş bulabildiği sürece kimsenin hayatına burnunu sokmuyor, vakti gelince de ölüyorlardı. İnsan ise kesinlikle bu ekolojik sisteme ait değildi.  İnsan, gerçekten de işlediği günahlar yüzünden ait olduğu cennetten kovularak yeryüzüne terk edilmiş olmalıydı. İnsan, yaratıcısı tarafından unutulandı. Peki dünyanın ne suçu vardı da Tanrı başına insan belasını sarmıştı?

İkinci videonun yayınlandığı gecenin sabahını düşündü Cemal. “Hakkınızda şikayet var” diye kapıya dayanan polislere gülümseyen Kaan, aynı rahatlıkla emniyete giderek ifade vermiş, yeni bir proje için nabız yokladığını söyleyerek tutuksuz yargılanmak üzere eve gelmişti. Sosyal medya hesapları kapatıldıkça yenisini açıyor, asla vazgeçmiyordu. Cemal ise bu olanlardan hiç şüphelenmemişti. Gerçekten yeni bir proje üzerinde çalıştığına inanmıştı. Muhtemelen yeni bir dizide bir psikopatı canlandıracaktı ve her zaman yaptığı gibi o karaktere bürünüyordu. Üstelik Kaan çok mutluydu. Asıl rolünü Cemal’i şüphelendirmemek için oynadığını hiç belli etmiyordu. Kaan gerçekten iyi bir oyuncuydu. Cemal bunları düşününce Kaan’a karşı olan kırgınlığını engelleyemedi. Ama bu sefer kararlıydı. Kaan odadaymış gibi kendi kendine konuşmayacaktı. Duygularına hakim olacak, amacına ulaşmak için bir dedektif gibi iz sürecekti. Kaan’ın bir tarikat tarafından kandırıldığını tüm dünyaya ispat edecekti. Aslında başkalarının ne düşündüğü umurunda bile değildi. Bunu kendisi için yapıyordu. Kaan’ın onu bırakıp gidebileceğine inanmak istemiyordu.

Yorumlara göz gezdirdikten sonra videonun devamını izlemek üzere yeniden play’e bastı. Canını yakan Kaan’ın görüntüsü yeniden karşısındaydı.

“Bir dahi değilseniz, dünyayı kurtaramayacaksınız ve bu dünyada iz bırakamayacaksınız demektir.  Edebiyatla, şiirle, müzikle ve sanatla hatırlanmayı düşünecek kadar Polyanna olmayın! Her şey tüketildi. Yazılmamış konu, söylenmemiş söz kalmadı. Birileri sizden önce piyanonun her tuşuna bastı. Birileri tüm söylenecek cümleleri sizden önce yazdı. Kelimelerle iyi oynarsanız, notaların yerini değiştirirseniz biraz şansınız olur; ama sanatla fark yaratamazsınız! Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz biliyorum. Hepiniz kötülükleri izlemekten sıkıldınız. Bunun bir parçası olmaktan ve hiçbir şey yapamamaktan bıktınız. Bir iz bırakmak istiyorsunuz. Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz. Bunu yalnızca ölümünüzle yapabilirsiniz. Haydi söyleyin benimle ölecek misiniz?”

Bu videonun ardından Kaan değişmişti. Tüm gün bilgisayar başında oturuyor, birileriyle yazışıyor ve mutlu görünüyordu. Cemal ise Kaan’ın yeni bir sevgili bulduğundan endişelenmek dışında aklına başka bir şey getirmiyordu. Keşke gurur yapmayıp telefonunu karıştırsaydı. Kaan’ın ilgisizliği yüzünden evi terk etmek yerine kimlerle ne konuştuğuna baksaydı.

Emniyetten sakladığı Kaan’a ait olan ikinci telefonu eline alarak mesajları açtı. Onunla birlikte intihar eden on bir kişi dışında sayamadığı kadar çok insanla saatler boyunca mesajlaşmaları vardı. Kaan bu işe çok uzun bir mesai harcamıştı. İkna etmek için çabaladıkları, ikna ettikleri ile bu işi nasıl yapacakları, bunun bir şaka olduğunu düşünenleri başından savmak ve planı bozmalarını engellemek için bir dizi karakteri olduğunu söyledikleri, eşcinsel olduğu için onu aşağılayanlarla küfürleşmeleri ve tehditleri, bir kadınla aşk dolu mesajlaşmaları… Bunları yazan Kaan olamazdı. Ama işin içinde bir tarikat olduğuna dair tek bir kanıta da ulaşamamıştı. Peki nasıl olmuştu da şikayetlerin hepsinden sıyrılmış, intihara meyilli olanlarla buna karşı çıkanları ayırt edebilmeyi başarmıştı? Nasıl olmuştu da yakalanmamıştı? İşte böyle bir ülkede yaşıyorlardı. Bir insanın ya da kendi canına kast ettiğini söylemek yetmiyordu. Eyleme geçmediğin sürece hiçbir sorun yoktu. Üstelik ünlüysen işler daha da kolaylaşıyordu.

Cemal saatine baktı. Yine tüm gününü bilgisayar ve telefon başında geçirmişti. Ve yine sonuç koca bir sıfırdı. Evin her santimetrekaresini, telefonun her dosyasını ve uygulamasını didik didik etmişti. Ne evde ne de sosyal medyada ipucu bulamamıştı. Umudunun azalmasına izin veremezdi. Toplu intihar ettikleri videoyu açmadan önce gözlerini ovuşturdu ve gözlük taktı. Çok yorulmuştu; ama inanıyordu. Bu sefer bir şeyler yakalayacaktı. Videoyu sesli izlemeden önce aklına bir fikir geldi. Her bir karesinin fotoğrafını çekmeye ve görüntüleri tek tek incelemeye karar verdi. Birinci videoya geri dönmesi gerekecekti. Ama vakti vardı. Zaten tüm zamanını kaybettiği aşkına adamaya kararlıydı. Ekran görüntülerinin yazıcıdan çıktısını alırken üçüncü ve son videoyu açtı.

“Gözlerinizi kapatın ve karanlık bir oda hayal edin, daracık bir yerdesiniz ama huzurlusunuz. Suyun altındasınız ve ciğerlerinize oksijen gitmediği için ölmüyorsunuz, nefes almaya ihtiyaç duymuyorsunuz. Bir kalp atışı sesi var. Duyuyor musunuz? Tık tık, tık tık, tık tık. O sese kulak verin, kanın damarların içinde akarken çıkardığı uğultuyu dinleyin. Hiç doğmadığınızı hayal edin. Ana rahmindesiniz. Size hayat verenin içindesiniz ve dünyaya gelmek için aceleniz yok. Çünkü dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu biliyorsunuz. Çünkü dünyayı değiştirmek için doğmanız gerekmiyor. Düşünün. Doğumla ölüm birbirine ne kadar benziyor değil mi? Doğarken de bir tünelden ışığa doğru gidiyorsun, ölürken de. Doğarken de o ışığa vardığınızda artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, ölürken de. Mutlak karanlıktan ışığa vardığınızda hem doğmuş hem de ölmüş oluyorsunuz belki de. Yeniden doğmak için ölmek gerekiyor her seferinde. Şimdi ışıklarınızı kapatın ve yeniden doğmak için ölecek kadar cesaretli olanlarınız hangi cümleyle hatırlanmak istiyorsanız o cümleyi yazın. Van Gogh’u hatırlayın. “Böyle ölmek istemiştim” demişti ressam. Siz nasıl ölmek istiyorsunuz?”

Ölenlerin hepsinin odası karanlık olduğu için nasıl intihar ettikleri ve bunun aslında bir oyun ya da rol icabı olmadığının anlaşılması zaman almıştı. Cemal adli tıbbın otopsi raporuna yazdıklarını okumasaydı Kaan’ın önce cinsel organını kestiğine, daha sonra da kan kaybından bayılana kadar tüm vücuduna kesikler attığına asla inanmazdı. Tüm intihar edenler aynı uygulamayı indirerek telefonlarını kilitlemiş ve ekranda yalnızca son cümlelerinin görünmesini sağlamışlardı. Cemal, Kaan’ın ölmeden önce telefon ekranına büyük harflerle yazdığı notu açtı.

“HEPİNİZ İBNESİNİZ”

Bu notu görünce ne kadar bozulduğunu hatırladı. Böyle hissettiği için ne kadar da utanmıştı ama aşık olduğu adamın kendisine veda etmeden, bir mektup bile bırakmadan hayatına son vermesini kabul edemiyordu. Belki de aradığı bir ipucu değil, veda mektubuydu. Kendini öldüren diğer kişilerin notları da sosyal medyada dolaşıyordu. Ama hiçbiri umurunda değildi. Demek ki bir cevap aramıyordu. Kaan’ın suçlu olmadığını ispat etmeye çabalamıyordu. Ne düşüneceğini bilemediği için masaya bir yumruk daha attı. Eli o kadar acıyordu ki kırık olma ihtimali yüksekti.

Yazıcının sesi kesilince oturduğu sandalyeden kalktı ve hava almak üzere dışarı çıktı. Biraz zamana ihtiyacı vardı. Devam edebilmesi için kızgınlığını unutmalıydı. Sokaklarda boş boş yürümeli, Kaan’ı düşünmemeyi öğrenmeliydi. Kapıdan adımını attı ve temiz havayı içine çekti. Birini söndürmeden diğerini yaktığı sigaralar yüzünden ciğerleri oksijenle buluşunca tuhaf bir acı hissetti. Uzun zaman sonra ilk defa yaşadığının farkına vardı. Tam da Kaan’ın anlattığı gibi… Bebeklerin doğduğunda ağlama sebebi de ciğerlerine dolan oksijen değil miydi? Cemal yeniden doğmaya henüz hazır değildi ama aklından geçen düşünceleri engelleyemedi. Cebini yoklayarak sigara çıkarmaya yeltendiyse de vaz geçti. Ciğerlerine biraz temiz hava girmesi için yürümeye başladı. Tam köşeyi dönecekti ki takip edildiğini hissederek arkasına baktı. Kimseyi göremedi. Evin beş yüz metre uzağındaki parka vardığında tekrar arkasına baktı. Bu sefer emindi. Peşinde biri vardı ama korkmadı. Olduğu yerde durup adamın amacını anlamaya çalıştı. Sonra kulağına fısıltı halinde gelen sözleri duydu.

“Ve bi-sür ati igaseti nasrike ve bi-ğayratike…”

Bu düşmana karşı okunan Hizbü’n Nasr duasıydı. Cemal çocukken yıllarca Kuran kursuna gittiği için tüm duaları ezbere bilirdi. Ne olduğunu anlayamadan adam elindeki bıçağı Cemal’in göğsüne sapladı. Bir yandan da dua etmeye devam ediyordu. Cemal kanın sıcaklığı dışında hiçbir şey hissetmedi. Açılan yara acımıyordu. Ciğerlerine dolan kan onu korkutmuyordu. Demin doğumu düşünürken ölüme bu kadar yakın olacağını nereden bilebilirdi ki. Kaan haklıydı belki de. Ölüm ve doğum aynıydı. Kaan haklıydı, herkes ibneydi ve onları asla sevmeyeceklerdi. Kaan kendi müritlerini yaratırken, o pislik köşe yazarı da kendi Mesih’lerini yaratmıştı. Bu dünyayı hiçbiri değiştiremeyecekti. İkisi de sadece nefreti körükleyecekti. İçi nefretle dolanlar kendinden olmayanları öldürmeye devam edecekti. Bazen bıçakla, bazen bakışlarıyla. Bazen bedenini bazen de ruhunu.

Sahi Tanrı insanları yeryüzüne ceza olsun diye yollamıştı da bu güzelim dünyanın suçu neydi?

İşkembe Çorbası

-Veysel kalk.

Kalkmaz şimdi bu. Gece gece yaptırdı bana çorbayı, içmeden sızmıştır kesin. Her zaman böyle yapıyorsun işte. Nerede zıkkımlandıysan orada iç çorbanı da. Çorba neyse o pis kokularınla bir de bana hallenmiyor musun en çok ağrıma giden de o. Her seferinde pis nefesinin vücuduma yapıştığını, iğrenç ter kokunun gusül de alsam vücudumdan çıkartamayacağımı düşünüyorum. Keselemekten yara oluyor bazen etlerim. 23 yıl oldu, neredeyse her gece dayak ama yok gideceğim artık. Nereye gideceğim ki? Çocuklar ne der sonra. Gittim aslında bir iki dayanamayıp gittim kızımın yanına ama evladım da olsa el evi sonuçta. İki gün sonra barıştırdılar, ben de eve döndüm mecbur. İlkini hatırlıyorum en küçük oğlana hamileydim, çok dövdü o gece beni. Kanlar içinde anama gittim. Kadın korkudan ne yapsın bilemediydi, Allah razı olsun anamların komşusu hastaneye yetiştirmişti. Yatağımda yatarken ne olursa olsun dönmeyeceğim diye yeminler ettim ama olmadı. Rahmetli anam “Eller ne der, kucağında yeni doğmuş bebeyle ne yer ne içersin?” dediydi. Çok düşündüm, benim günahım ne diye. Evlenmeden babam döverdi, evlendim kurtuldum derken kocam dövmeye başladı. Başladı derken zaman geçti de başladı sanmayın. Daha gerdek gecesinde yedim ilk dayağımı. Uzun zaman suçlu hissettim kendimi. Ben hata yapıyorum, ben kızdırıyorum adamı diye ama sonraları dayak sebeplerinin çeşitliliği artınca kafama dank etti. Ne yaparsam ya da ne yapmazsam dayağı yiyordum. Yemek tuzlu dayak, tuzsuz gene dayak. Komşularla sohbet etmeye evin önüne çıktım dayak, sokak ortasında kiminle fingirdeşiyorum diye. Çıkmadım dayak, evde ne haltlar karıştırıyorum diye. Çocuklar oldu, oğlanlar büyüdü, dedim onlar korur ama onları da kendine benzetti soysuz. Bir keresinde büyük kız karşı çıkacak oldu, ikimizi beraber dövdü. Ne etsin kız bir daha sesini çıkartamadı. İlk bulduğuyla evlenmekte buldu çareyi benim gibi. Onun bahtı daha düzgün, tamam damat da arada hırpalıyormuş kızı ama en azından bu domuz gibi içkisi yok en azından. Ne bileyim arada gezmelere falan götürüyor hiç değilse. Bizimki mecburen beraber çıkmak zorunda kalmalarımız dışında kapı dışarı çıkarmıyor beni hala. Kim ne yapacaksa beni bu saatten sonra. Bazen düşünürüm, hayaller kurarım, filmlerde gördüğüm gibi bir aşkı yaşasam birkaç günlüğüne, kocamla gezmelere gitsem ne bileyim öyle uzaklara değil denizi görsem mesela. Komşum Necla hep anlatır ballandıra ballandıra. Onun oğlan İstanbul’da yaşıyor her gidiş dönüşünde toplar bizi başına gezdiği gördüğü yerleri anlatır, biz de elimizde çekirdekler nefes almadan dinleriz. Büyük bir suymuş deniz, öyle uçsuz bucaksız, göz alabildiğine su. Bense bizim meydanın ortasından akıp giden çay dışında bir şey görmedim. O çayı bazen alırım aklımda büyütür kocaman bir deniz ederim, içine bile girerim, soğuk sularına bırakırım kendimi, mutluluktan vücudum ürperir sonra kafama inen bir yumrukla kendime gelirim, çay taşar ekinler heba olur. En çok bu hayal kurmalardan dayak yerim zaten. Çocukken de böyleydim. Sağdan soldan duyduklarımı kafamda evirir çevirir başka dünyalar kurardım aklımda. Sanırım babamın dayakları sırasında kazandım bu yeteneği, o vurur ben hayal ederdim. Bir seferinde o kadar kaptırmışım ki kendimi, hayalimde kurduğuma gülüvermiştim. Bu seferde gülüyorum diye dayak yemiştim. Yılların birikimi, ustalaştım artık. Ne hayal kurarsam kurayım belli etmiyorum. Benim deyyus yakaladı bir gün beni. Uyuyor sanıyordum içeride, nasıl kaptırdıysam kendimi duymadım bile geldiğini. O gün bugün gözleri hep üstümde. Ne zaman dalsam sağlam bir küfür eşliğinde yumruk geliveriyor kafama. Ne kem gözlüdür o, çipil çipil yeşil gözlerinden hiçbir şey kaçmaz. Minyondur aslında, arada gözüme kestirmiyorum değil. Bir gün diyorum bir gün, ne diyorsun lan sen diyeceğim, kaldırdığı elini tutup, kolunu kıvıracağım. Yatırıp yere vereceğim sopayı. En sevdiğimse onu at gibi dizlerinin üstüne çöktürüp sırtına binme hayalim. Evin içinde dolaştırıyorum onu dizlerinin üstünde. Sırtına çıkmışım, bir kızılcık sopası elimde kanayana kadar kaba etlerine vuruyorum.  Bazen kahkaha atarken yakaladığım oluyor kendimi. Sonra korkuyla etrafıma bakıyorum evde mi diye. Bak şimdi de daldım hayallere elimde çorba. Sızdı herhalde nalet olasıca. Yoksa şimdiye başlardı bağrınmaya. Şu çorbayı götüreyim iyisi mi. Şimdi başlar yine soğutmuşsun, tuzu az, acısı çok, yeterince sarımsak koymamışsın. Adam bana ceza olarak gelmiş dünyaya ben ne sevsem nefret eder, ben neden nefret etsem o bayılır. Mesela bu işkembe çorbası. Haftada iki üç yaptırır bana. Dayar sarımsağı, dayar sirkeyi. Sarımsak zehirlenmesinden ölür mü ki insan acaba. Sanmam, ölse bu uğursuz ölürdü. Cimridir bir de mutfak alışverişi dışında üç beş kuruş bırakır bana. Gerçi ne yapacağım ki parayı. Ne yapacağım olur mu? Belki güzel birkaç entari alırım. Alsam ne olacak ki? Geçenlerde kız alıvermiş gelirken, bir elbise ile güzel desenli bir hırka. Salaklık bende ya ben de giyinip kapıda karşıladım. Daha ne olduğunu açıklayamadan yıktı beni yere. Nereden bulmuşum bu giysileri, parayı nasıl kazanmışım. Hem dövüyor hem nasıl hakaretler. Kızla damat zor aldılar elinden. Neyse işte böyle o döver ben de hayal kurarım. Hayallerim sağ olsun hiç yaşamadığım yerler götürür beni, hiç yemediğim yemekleri yedirir bana. Ben de böyle mutlu oluyorum ne yapayım.

Bu aralar sakinleşti biraz ama pek dışarı çıkmıyor, normale göre de az içiyor. İşkembe bile haftada bir pişer oldu. Sanırım kazadan beri böyle. Bu ve gerzek arkadaşları içmişler yine bizim oraların meşhur pınarında. Dönüşte de doluşmuşlar traktörün kasasına. Kullanan da sarhoş bu kasadakiler de. Nasıl olmuş ne etmiş devrilivermişler köyün girişinde. Komşular haber verdi gecenin bir yarısı. Üç güne açtı o çipil gözlerini. Doktorlar dedi, yürüyemeyecekmiş bir daha, konuşamayacakmış, felç inmiş vücuduna. Doktorlar anlatırken gördüm o çipil gözlerin ferinin sönüşünü. Bakacaksınız dediler, altından alacaksınız, Allah kolaylık versin dediler. Ondan beri azaldı zati dayaklar ama ben eksik etmiyorum yediğini içtiğini. Her gece rakı sofrasını kuruyorum hala, pek içemiyor ama zorla döküyorum boğazından gerekirse. Sonra çorbasını yapıyorum her hafta, onu da bocalıyorum ağzından bol sarımsaklı sirkeli. O bakıyor hala ben hayal kurarken elimde kızılcık sopasıyla.

Cinayet ve Gurur | 6

“Iphone düşünüyor musunuz amirim?” diye sordu Aykut ceplerini karıştırırken. Birkaç dakika daha aradıktan sonra, paketi evde bıraktığına ikna oldu. “Bir sigara salsana Cengiz.”

Elimdeki Camel paketini Aykut’a atıp amirime döndüm. “Bence boş verin Iphone’u. Dünyanın parası… Daha ucuz yollu bir şey buluruz.”

“Ucuza kapatsak iyi olur, başka taksitler de var. Aksi zamanda bozuldu telefon,” dedi Başkomiser. Gazetesini katlayıp, bir sigara da o yaktı.

Baharın gelişini iyice hissettiğimiz, sıcak bir gündü. Ortalık durgundu. Merkezde, tutanaklarla uğraşıyorduk. ‘Acaba Helin müsait midir?’ diye düşündüm. Arayıp aramamakta kararsız kaldım. Sıkboğaz etmekle, boşlamak arasındaki ince çizgide yürümeye çalışıyordum. Tam elim telefona gitmişti ki gelen ihbar, mesainin erken bitmeyeceğinin haberini verdi.

“Subaşı mahallesinde cinayet ihbarı. 207 no’lu…”

Otoparka doğru yöneldiğimiz sırada, bir ihbar daha aldık.

“Bahçelievler’de, Migros karşısındaki…”

İkinci anons, planları değiştirmişti. “Aykut, sen yanına bir adam al. Migros’un oraya gidin,” dedi Başkomiser arabayı çalıştırırken. “Biz de Cengiz’le Subaşı Mahallesine geçelim. Sonrasında haberleşiriz.”

***

“Siktir lan, bu ne böyle…” dedim cesedi görür görmez. Başkomiserin de şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Yaşlı kadın, ellerinden duvara çivilenmiş hâlde önümüzde duruyordu. Olay Yeri İnceleme’den Kemal, elindeki kağıtlarla yanımıza geldi.

“Selma Mağrur. 68 yaşında. Burası kendi eviymiş. Boynundan zehir enjekte edilmiş. Boğuşma izi yok.”

“Kapıda zorlama var mı?”

“Yok, amirim. Kadın, muhtemelen kendi açmış kapıyı.”

“O zaman tanıdık olma ihtimali yüksek,” dedim maktulü incelerken. “Ama çivileme olayı işi başka bir boyuta taşıyor.”

“Ayrıca, bir de not bırakmış.”

Notu Başkomisere uzatıp işine geri döndü Kemal. Siyah bir kağıdın üzerine, beyaz boyayla yazılmıştı:

Çocuk büyüdü. Öğrendi.

“Ne şimdi bu? Ne anlatıyor burada?”

“Bilmiyorum Cengiz. Kadını araştırmamız lazım. Ailesi, akrabaları… Bir de komşulardan bir şey gören var mı öğrenelim.”

Komşularla konuşmak için apartmanı dolaşmaya başlayacakken Aykut aradı.

“Alo?”

“Olay çok farklı Cengiz. Çivilemişler adamı.”

“Hassiktir… Burada da kadını çivilemişler. Not falan var mı peki?”

“Var ama bir bok anlamadım yazılandan. ‘Çocuk öğrendi. Unutmadı.’ yazıyor.

“Amirime haber vereyim…”

***

Bir saat sonra, toplantı odasında yerlerimizi almıştık. Başkomiser, sigarasını yakıp, olay haritasını çizmeye başladı. “Önce Selma Mağrur’u konuşalım. Komşulardan bir şey öğrenemedik. Akrabalardan bir şey çıktı mı Cengiz?”

“Kocası birkaç sene önce ölmüş. Bir kızı var, Banu ismi. Trabzon’da yaşıyor. Ona da henüz ulaşamadık.”

Sigarasını küllüğe bastırıp, paketten bir tane daha çıkarttı Aykut. Ardından, aldığı notları açtı.

“Diğer maktulün adı da Fikri Zihni. 78 yaşında, eski marangozmuş. Aynı şekilde zehir enjekte edilip sonra da çivilenmiş duvara. Oğluna haber verdik. İlk uçakla gelecek Antalya’dan. Ha bir de, tahmini cinayet saatinden biraz önce postacının girdiğini görmüşler apartmana. Onu da araştırmak lazım.”

“Bir de notlar var,” dedim. “Anlamı ne sizce?”

“Birileri intikam alıyor. İki maktul arasında bir bağlantı olması lazım. Bunu çözersek gerisi gelir.”

Ertesi sabah, Fikri Zihni’nin oğlu Ferit Zihni Cinayet Büro’ya geldi. Polislikte belli bir yıldan sonra, insanların yüzündeki tekinsizliği sezebiliyorsunuz. İlk görüşte çok da sağlam bir tip olmadığını hissettim Ferit Zihni’nin.

“Allah sabır versin Ferit Bey,” dedi amirim. “Babanızın yanına sık gelir miydiniz?”

“Eee… Yani, pek sayılmaz. Eşimden boşandıktan sonra aramız açıldı biraz.”

“Çevresinde kimler vardı peki? Şüphelendiğiniz birisi var mı?”

“Mahalledeki kahveye giderdi eskiden. Onu da bırakmış dediler. Benim oğlan yazın Ordu’ya gelir, bazen uğrar yanına. Onun dışında akrabalarımızın çoğu İstanbul’da zaten. Bir düşmanı, alacaklısı da yoktu bildiğim kadarıyla.”

“Selma Mağrur ismi size tanıdık geliyor mu?” diye sordu Aykut. Ferit Zihni’nin yüzü bir anda bembeyaz oldu. Cevap vermeye çalışırken kekeleyince üstüne gittim. “Şaşırdınız sanki. Tanıyor musunuz?”

“Hayır. Hayır, tanımıyorum. Başka bir şey geldi aklıma.”

Başkomiser ayağa kalkıp, gözlerini adamın suratına dikti. “Bakın Ferit Bey, soruşturmanın gidişatı açısından çok mühim bir konu bu. Bir şey biliyorsanız söyleyin. Söylemezseniz de öğreniriz zaten, sonuç gecikir ama değişmez.”

“Gerçekten bilmiyorum. Bir şey hatırlarsam ulaşırım size.”

***

Öğleden sonra, Fikri Zihni’nin takıldığı kahveye doğru yola çıktık. Çok büyük bir mahalle olmamasına rağmen, üç kişiye sorduktan sonra ancak bulabildik. Yaş ortalamasının yüksek olduğu, merdiven altı bir yerdi. Maktulün fotoğrafını havaya kaldırıp seslendim. “Bakın buraya beyler. Fikri Zihni’yi tanıyan var mı aranızda?”

Vantilatörün yanında oturan yaşlılardan biri el kaldırdı. “He, ben tanıyorum.”

Adamı alıp, kahvenin dışında çıktık.

“Samimi miydiniz Fikri’yle?” diyerek soru zincirini başlattı Başkomiser.

“Samimiydik tabiî. Eskiden dükkanlarımız yan yanaydı. Hırdavatçıydım ben.”

“Nasıl biridir peki? Anlaşamadığı birileri var mıydı çevresinde.”

“Eskiden neşeli, hoşsohbet biriydi. Sonra oğluyla sıkıntılar yaşadı, sağlığı bozuldu. Üstüne bir de geçen sene hanımını kaybedince iyice kapandı içine.”

“Oğluyla arasında ne geçti?” diye sordum. “O kadar samimiyseniz, biliyorsundur elbette.”

Yaşlı adam başını öne eğdi. Gözleri nemlenmişti. “Şimdi nasıl anlatayım rahmetlinin sırrını size?”

Başkomiser, elini adamın omzuna koydu. “Anlat ki arkadaşının katilini bir an önce bulalım. En azından gözü arkada kalmasın.”

“Bunun oğlu, Ferit. İşi gücü serserilikti. Babası bir taksi aldı buna zar zor, sonra evlendirdiler Hatice’yle belki düzelir diye. Ferit itinde ne gezer düzelmek… Çocuğu olduktan iki yıl sonra kaçtı başka bir karıyla. Hatice kanser oldu üzüntüden. Kaçtığı karının da Banu muydu neydi ismi, orospunun teki işte o da…”

“Adı neydi dedin kadının?”

“Banu’ydu galiba.”

Maktul Selma Mağrur’un ulaşamadığımız kızının adı Banu’ydu. Bağlantıyı bulmuştuk. Ferit Zihni’yle yeniden konuşmak için yola çıktık. Daha yolu yarılamamıştık ki, telsizden bir cinayet anonsu daha geçildi.

“Gökkuşağı Sitesinde cinayet ihbarı, dördüncü bloktan…”

***

“Çocuk unutmadı. Hatırlattı.”

Yine siyah kağıda, beyaz boyayla yazılmıştı. Öncekilerde olduğu gibi, zehir enjekte edilmiş ve duvara çivilenmişti. Aykut, adamın kimliğini bulup yanımıza geldi.

“Adı Tunç Fırıldak. Spor hocasıymış. Baya güçlü kuvvetli görünüyor ama kendini savunma şansı olmamış. Demek ki katil şüphe çekmiyor. Postacı kılığında girmesi mantıklı.”

“Amına koyayım ya,” dedim sinirle. “Bir seri katilimiz eksikti. Hollywood sanki anasını satayım.”

Başkomiser gergindi. Ceketini çıkartıp gömleğinin bir düğmesini açtı.

“Patır patır öldürüyor insanları. Diğer cinayetlerle ilgisini bir an önce bulmamız lazım. Tunç Fırıldak’la ilgili her türlü kayıta bakacağız.”

Merkeze dönüp, hızla çalışmaya koyulduk. Sitenin güvenlik kamerasından adamın postacı kılığında girdiğini tespit etmiştik. Ancak yüzü net şekilde belli olmuyordu. Bilgi işlemden Tunç Fırıldak’a ait tüm belgeleri aldık.

“Yok artık,” dedi Aykut. “Tunç Fırıldak, Ferit Zihni’nin boşandığı kadınla evlenmiş. Hatice’yle…”

Kafam iyice karışmıştı. “Kadın nerede peki?”

“Bir yıl önce vefat etmiş.”

“Ferit’le yeniden konuşmamız lazım. Başka çare yok.”

***

“Çocuk hatırlattı. Öç aldı.”

Ferit’i, Gazi Köprüsü’nün altında, bıçaklanmış hâlde bulduk. Saat gece yarısını gösteriyordu. Başkomiser, öfkeyle önündeki çöp konteynırına tekme savurdu. “İki günde dört kişi öldü lan! Herif, elini kolunu sallayarak indiriyor insanları.”

“Sıradaki kişi Banu olabilir amirim,” dedim. “Bir o kaldı bu olaylarla ilgili.”

Aykut henüz yeni yaktığı sigarasını yere atıp, haykırdı. “Kafamızı sikeyim!.. Ferit’in oğlu vardı laf arasında bahsettiği. Baksanıza, tüm olayların ortasında o var. Annesi terk edildi, kanser oldu, kim bilir daha neler var bilmediğimiz.”

“Siktir lan. Zaten hep ‘çocuk’ diye bahsediyor notlarda.”

“Hemen arama emri çıkartıyoruz,” dedi Başkomiser. “Banu’ya da bir an önce ulaşalım. Trabzon Emniyet Müdürlüğü’yle irtibat kurun.”

Ferit’in oğlu Barkın Zihni’nin, iki ay önce Ankara’dan Ordu’ya uçak bileti aldığını tespit etmiştik. Bir  hafta önce de araç kiralamıştı.

Geceyi, sokaklarda devriye atarak geçirdikten sonra, sabaha karşı beklediğimiz anons geldi.

“Aranan şahsın aracı, Tarım İl Müdürlüğü’nün yakınlarında görüldü. Siyah Toyota Corolla. Takipteyiz.”

Aramızda on dakikalık mesafe vardı. Ara sokaklardan hızla geçip, Hema Kafe’nin önünden anayola saptık. Siren sesleri, sabaha yeni uyanan şehri inletiyordu. Beş yüz metre sonra tarif edilen aracın arkasına takılmıştık. Vitesi beşe atıp sağ şeritten ilerlemeye başladım. Toprak yola girmeden önce yavaşlayarak  ilk dönüşte frene bastım ve Toyota’nın önüne kırdım. Çarpmaya milim kala durdu. Arkasından gelen polis ekibi de kaçışını tamamen engelledi. Araçtan inip silahlarımızı çektik.

“Teslim ol Barkın! Kaçacak yerin kalmadı!”

***

“Anlat Barkın,” dedim. “Sikeyim senin yapacağın işi. Anlat çabuk.”

Barkın, uzun süre güldükten sonra, bir anda ciddileşti.

“Anlatırım. Benim saklayacak bir şeyim yok. Babam, annemi Banu denen kaltakla aldattı. Ben daha iki yaşındayken kaçtı gitti. Sonra, annemi Tunç’la evlendirdiler. O istememişti, zorladılar. Her gün dövdü orospu çocuğu, her gün… Hepsini kapının arkasından izledim. Annem dayanamadı, sonunda kanser oldu. Tedavisine bile devam edemedi doğru düzgün. Yıllarca bekledim. Eczacılık mezunuyum, zehirleri hazırlamak basit bir şeydi benim için. Planımı yaptım, sonra da öldürdüm hepsini.”

“Lan oğlum… Babanı öldürdün, Tunç’u da öldürdün. Dedeni niye öldürdün, Banu’nun anasını niye öldürdün?”

“Onlar da suçluydu. Bütün bu acılara sebep oldular, göz yumdular.”

Aykut, Barkın’ın yakasına yapışıp sarstı. “Banu nerede lan? Ona ne yaptın?”

“Kaybettiniz Komiser, bu sefer kaybettiniz. Banu, Gölköy’de toprağın altında. İlk onu öldürüp gömdüm. Bu sefer çocuk kazandı.”

***

Olayların etkisinden uzun süre çıkamadım. Bir hafta boyunca, her gece rakı içtik Aykut’la. Bu durumdayken Helin’i de arayamadım. Sonraki hafta, pazartesi günü merkeze geldiğimde Başkomiserin yüzünden düşen bin parçaydı.

“Günaydın amirim. Hayırdır, iyi görünmüyorsunuz.”

“Gel Cengiz gel.”

Sırtımda soğuk bir ürperti hissettim. Aklımdan geçen milyon tane kötü ihtimalle birlikte başkomiserin yanına oturdum. Önündeki kağıdı bana uzattı.

“Amirim,” dedim. Ellerim titriyordu. “Ben doğru mu okuyorum? Aykut, İzmir’e tayin mi istemiş?

“İstedim, kardeşim.”

Aykut elinde poğaçalarla içeri girmişti.

“Niye oğlum? Ne yapacaksın İzmir’de?”

“Yapamıyorum Cengiz, duramıyorum burada. Ev, yollar, sokaklar, büro… Her yerde Nazlı var. Tüm şehir Nazlı sanki. Bakın, siz, benim ailemsiniz. Başkomiserim babam, sen kardeşimsin. Ama olmuyor… Affedin beni.”

Kalkıp sarıldım Aykut’a. Sonra da Başkomiserim sarıldı.

“Haydi Cengiz,” dedi Aykut gözleri dolu hâlde gülerek. “Çay söyle de, yiyelim poğaçaları…”

 

3 YIL SONRA

Bornova’da, Aykut’un açtığı kafedeyiz. İzmir’in sıcak havası içimizi ısıtıyor.

“Gözleri aynı Zübeyde’ye benziyor,” diyor Helin, Başkomiserin kucağındaki bebeğe bakarak.

Başkomiser, Zübeyde’ye bakarak gülüyor. “Olsun, annesine benzesin.”

Koyu bir sohbet dönüyor. Laf arasında soruyorum Aykut’a, “Özlüyor musun polisliği?”

“Yok be kardeşim. Rahatım burada, işler de iyi gidiyor. Memnunum şimdilik.”

Tek katlı, şirin bir yer burası. Ahşap döşenmiş, loş bir ortam var. Kafenin girişinde oturuyoruz. Karşı duvarda, Nazlı’nın fotoğrafı bize gülümsüyor.

Taksi

1.BÖLÜM:  SALI GECESİ 00:30

 

Kapının eski ve soğuk koluna dokunmadım resmen yapıştım, gün o kadar yoğun geçmişti ki yorgunluktan ayakta zor bela duruyordum. Bir yere tutunmasam yere düşmem içten bile değildi yani. Ayağımın dibindeki tozlu paspasın üzeri bir an gözüme kuş tüyü yatak gibi geldi. Cebimde şangırdayan bozuk paraların arasındaki anahtar, elime gelmemek için benimle köşe kapmaca oynuyordu. Paspasın üzerinde uyuma fikri galip gelecekken parmaklarım evin anahtarını çıkarıp hızla kilide geçirdi. Mekanik sesin huzur veren çınlamaları kulağımda yankılanırken kapım açıldı ve evimin o havasız bana huzur, başkalarına ağırlık veren kokusu suratıma çarpıp koridora karıştı. Kapıyı hızla kapıyı kapatıp salona geçip ışığı açtım. Salonum da aynı benim gibi berbat haldeydi. Temizlikçi kadın bugün gelmemişti, gene ne bahane uyduracak diye içimden geçirdim. Camın hemen önünde ki masada dünden kalma boş arpa suyu şişeleri camdan dışarı bakıyor gibi sıralanmıştı. Boş tabaklar üst üste binmiş, biri gelip beni kaldırır diye bekliyordu. Masanın hemen çaprazında duran ve salon duvarını kapsayan ama bir kez olsun şöyle oturup ağız tadıyla izleyemediğim devasa televizyonun hemen karşısındaki uzun kanepeye postu sermeden paltomu yan tara fırlattım. Kız Kulesi şeklindeki duvar saati 00.30’u gösteriyordu. Dün gece ve bugün ne yoğun geçmişti… Tahminen yirmi sekiz saatten beri uyumayan bir bedenim vardı. Gözlerim beynimin uyu komutuna karşı direnirken midem aç değil misin lan sen diye beni uyarıyordu. Elimi ayağımın dibinde duran cips paketine attım. Boş paket havada uçup önüme düştü. Güzel bir küfür savurdum ama hak etmişti. Aslında gelirken yolda bir şeyler yiyecektim. Arabada gözlerim kapanınca doğrudan eve sürdüm keratayı. Yemek ve uyuma arasında gidip gelen bedenimde uyuma fikri galip gelmişti yoksa şu anda bol acılı bir Adana dürüm ve şalgamı gömüyor olacaktım. Bak, bunları düşününce karnım iyice ben açım dercesine guruldadı. Hadi yat uyu Cüneyt, dayanamıyorsun, hadi aslanım, ha gayret diyerek doğruldum. Zorla elim çoraplarıma gidiyordu ki telefonum montumun cebinde çınlamaya başladı.

“Hay ananı…” diye haykırdım. Artık ne konuşacak gücüm  ne de kimseyi çekecek halim vardı. Hele ki acil bir göreve gidecek takatim hiç yoktu. Elimi atıp telefonu aldım, bilmediğim tanımadığım bir numara beni arıyordu. Si.tir et deyip öylece bıraktım açmadım. Kimse kimdi; hiç merak etmediğim gibi tanıdığım birine dayanacak gücüm yoktu. O da benim cevap vermeyişime dayanamadı zaten, ben açmayınca vazgeçti; telefon sustu. Çorabın bir tanesini çıkardım arayan sonra arasın, Cüneyt Bey şu anda çevrim dışı artık dedim kendi kendime, keyifle gülümsedim. Elim tam ikinci çoraba gitti, aynı numara gene aramaya başladı. Ulan bir rahat verin be bir rahat verin diyerek hırsla telefonu açtım.

“Alo!?”

“Alo?” dedi.

Uzun yıllardır duymadığım ama tanıdığım bir ses. Sustum cevap vermedim.

“Alo ağabey benim,” dedi.

“Ne var lan ne istiyorsun?” dedim.

“Ağabey başım belada, sana ihtiyacım var.”

Kısa bir sessizlikten sonra, “Siktir lan!” diye bağırdım.

“ihtiyacı varmış!” diyerek telefonu kapatacakken, “Ağabey gerçekten polisler burada, cinayet işlendi evimde. Sana ihtiyacım var,” dedi.

Cinayet lafı ile derin bir nefes aldım. Gene kısa bir sessizlik…

Telefonu kapatıp uyumak ile cevap vermek arasında kısa bir kararsızlık ile “Tamam geliyorum, adresi ver,” dedim.

Kulağımda telefon adresi alırken, çıkarttığım ayağıma çorabımı tekrar giyiyordum.

Kolumdaki saate baktım 01:30’a geliyordu. Arabanın sağ tarafında geriye doğru esnerken ikiye ayrılacak gibi olan çenemi ovalayarak yorgunca arkama yaslandım. Kardeşim olacak itin başı acaba polislerle nasıl bir derde girmişti? Telefonda cinayet falan diye geveledi ama konuyu tam bilmiyordum. Canım acayip sıkılmıştı çünkü kardeşim olacak itle uzun yıllardır konuşmuyorduk. Aynı babadan, farklı annelerden olma iki kardeştik. Babam, annem ölünce ikinci evliliğini yaptı. Ben polis kolejine yatılı okumaya başladığımdan onların yanında pek olmadım ama kardeşim Feyyaz tam bir şımarık hergele oldu. Farklı dünyaların insanı iki kardeş… Ben zor şatlarda okuyup polis oldum, o it hukuk fakültesini bırakıp her boka sardı kendini. Babam vefat edince kendi öz anasına bile bakmadı hayvan herif. Kadın huzur evinde kahrından erkenden vefat etti. Canım çok sıkkındı çok, bu itin başına ne gelmişti? Gece yarısı bu saatte yollar açıktı ama biz sahil yolundan kaptırıp gidiyorduk. Hafif bir yağmur başlamıştı. Camlara vuran damlaların sesi iyice uykumu getiriyordu. Direksiyonda yardımcım Komiser Bülent vardı. Otuz yaşlarında, her zaman subay tıraşı saçları, kirli sakalına uygun bir düz suratı ve ona uygun burnu ile havalı ve yakışıklı bir adamdı. Tek ayağıma çorabımı giydikten sonra hemen onu aramıştım. Benim elim kolum her şeyim, bir nevi kardeşimdi. Öz kardeşimden daha çok seviyordum onu. Tamam, çoğu şeyi görev için yapıyordu ama aramızda güçlü bir bağ olduğu için şikayet etmeden her şeyime koşardı ve beni de abisi gibi severdi. Gelip beni almasını söylediğimde şaşırdı tabii, ama gık demeden yarım saate kapımda bitmişti. Şaşkındı ve o da yorgundu muhtemelen. Benim gibi uyumaktan başka bir şey düşünmüyordu ve bu yorgunlukla yarın öğleye kadar onu aramayacağımı düşünmüş olmalı ki gel beni al dediğimde şaşırmıştı. Nah aramayacağım! Bize uyku mu verir bu şerefsizler? Sıcacık yatağını bırakmak zor gelmiş olmalıydı bu defa.  Konuşmadan arabayı sürüyordu ama emir büyük yerden, yani  benden gelince yapacak bir şeyi yoktu. Direksiyon başında o da esneyip duruyordu benim gibi.

“Cinayet olduğundan emin miyiz Başkomiserim?” dedi.

Konuşmama ısrarı kısa sürmüştü.

“Bilmiyorum, ne bileyim? Gidip göreceğiz,” diye tersledim. Ulan iki yüz vermeye gelmiyordu buna da.

“Çok yorgunsunuz Başkomiserim, keşke başkalarına verselerdi bu görevi. Beni de kimse aramadı, direkt siz arayınca koştum geldim.”

“İyi yaptın. Bilirsin sen olmadan gitmem bir yere,” derken gözlerim uykusuzluktan yanıyordu gerçekten.

“Bilmez miyim Başkomiserim.”

Serzeniş yapıyordu pezevenk.

“Ne o aslanım, zor geliyor görev herhalde,” diye ufaktan bir fırçanın dişlerini gösterdim.

“Olur mu Başkomiserim, emir demiri keser,” diye durumu düzeltmeye çalıştı ama yemezlerdi.

“Tabi tabi, sıcacık yatağı bırakmak zor geldi. Biz ne yapalım? Sana uyku yoksa bana da yok. Görev görevdir,” dedim.

“Yok da, bizim olmayan görev diye dedim Başkomiserim.”

“Bülent çok konuştun, sür şu arabayı,” dedim. “Hadi ağzın değil elin kolun konuşsun birazcık.”

Fırçanın sapını da merak etmişti Bülent ben ne yapayım.

“Baş üstüne Başomiserim. Birazdan oradayız.”

Benim kızdığımı anlayınca sustu, gaza biraz daha köklendi. Susması iyi oldu Bülent’i bile kaldıracak havam yoktu çünkü. Kafamı geriye doğru attım, derin bir nefes çektim.

 

Pendik ilçesinin orman taraflarına yakın kalan üst mahallerinden birinde verilen adresi ararken mahallenin yamaç üzerine kurulduğunu fark ettim. Yokuş yukarı çıkıp bir sokağı bitirdik mi diğer sokak ya üstte ya altta kalıyordu. Bayağı bir dolandıktan sonra yanıp sönen ışıkları ve kalabalığı görünce olay yerine geldik dedim içimden.

“Başkomiserim çok kalabalık. Şöyle ileri çekeyim arabayı, siz inin yürümeyin,” dedi Bülent.

“Yok, sür. Park et, beraber gideriz,” dedim.

Bülent gaz verdi ama önündeki insan kalabalığından gidemiyordu. Mahalleli gecenin bu saatinde yağmurun altında gene çoluk çocuk kapıdaydı.

“Ne meraklısınız a…. koyayım!…” diye küfrü bastım.

Bülent de aynı anda kornaya bastı. Kendimizi zor bela hemen ileride park etmiş kamyonetin arkasına attık. Tam dibimde duvar vardı, kapı açılmayacaktı.

“Nasıl ineceğim lan buradan?”

“Affedersiniz Başkomiserim hemen geri alayım.”

“Si.tir et!… Sen in; sen in, sürücü bölümünden inerim ben de.”

Bülent usulca indi arabadan. Ben de küfür ede ede indim. Acayip bunalmıştım uyumam gereken saatte kardeşimin cinayet var diye beni çağırdığı bir gecede bilmediğim bir kördüğümün ortasına düşmüştüm. Evin bulunduğu sokağın önü ana baba günüydü. Bütün mahalleli merakla toplanmış, kimseye yolda vermiyordu. İlçe şube ekipleri şerit çekmiş, şeridin arkası insan dolu. Evin bahçe önü polis kaynıyor ve kimseyi sokmuyorlardı içeri. İnsanları ite ite bahçe kapısının önündeki sete geldim. Kordonu elimle kaldırıp içeri girecekken biri bağırdı.

“Hooopp birader nereye?”

Cebimden kimliği çıkarıp suratına tuttum.

“Pardon Başkomiserim buyurun,” dedi. S

Ses etmedim. Arkamdan Bülent de girdi. Demir kapının ardında küçük mavi boyalı bir gecekondu vardı ve evin kapısının önü beyaz önlüklü olay yeri inceleme ekipleriyle doluydu. Camları ince demirlerle kaplı ve önünde çiçekler olan bu ev, eski evimizi hatırlattı bana. Kardeşimin evine ilk defa geliyordum. Benim kardeşim böyle çiçek böcek ile uğraşacak biri değildi; ayrıca bu kadar ince ruhlu da değildi. Şaşırdım doğrusu. Bunları düşünerek polislerin arasından geçip eski tahta kapıdan içeri girdiğimde kesif bir kan kokusu burnuma çarptı. Tam bir adli vaka evi… Kaç cinayet görmüştüm sayısını unuttum ama burada bir farklılık vardı. Salona girdiğimde, babam üvey annem ve kardeşim Feyyaz’ın olduğu resim dikkatimi çekti ilk olarak. Babamın gerçek ailesi ve kendisi, bir de fotoğrafın üstüne sıçramış koca kan lekesi hepsinin üzerini kapatmıştı. Oda kapısına kadar kan gölüydü. Yerde yatan kadın yirmi beş- otuz yaşlarında, esmer tenli ve muhtemelen son kez baktığı yerden aynaya yansıyan görüntüsü ile mavi gözlüydü. Boynunda, bir ucundan girmiş diğer ucundan çıkmış kocaman bir bıçak vardı. Üstündeki kazak krem rengi olmasına karşın, kendi kanıyla kırmızı renk almış, hatta yetmemiş halı ve yerdeki kalebodurlar da kana bulanmıştı. Başında görevli memurlar delil topluyorlardı. Hemen odanın diğer ucunda, ilçe emniyetinden üniformalı bir Başkomiser ayakta bana bakıyordu. yanına sokuldum.

“Cinayet Şube Başkomiser Cüneyt.”

Uzattığım elimi sıktı.

“İlçe emniyetten Başkomiser Hasan. Kötü bir gece.”

“Hem de çok kötü,” diyerek tasdik ettim. “Kadın ile ilgili elimizde ne var?”

“Yirmi dokuz yaşında, Songül Pınar. Malatya doğumlu. Daha bir yakınına ulaşamadık.”

“Kim bulmuş kadını?”

“Kadını bulan evin sahibi yani kardeşiniz. Ve ilk şüpheli de maalesef o.”

“Neden?”

“Valla kapıda zorlama yok, itiş kakış olmamış evde, her şey yerli yerinde. Bir hırsızlık da yok. Yani para için yapılan bir şey değil. Bıçak evdeki bıçaklardan biri. Komşulardan aldığımız bilgiye göre kardeşiniz kadını bir gün önce eve getirmiş. Daha önce kadını burada gören duyan olmamış. Kardeşiniz eldeki ilk şüpheli ve tek hamlede kadının işini bitirmiş gibi görünüyor.”

“Bu, cinayeti kardeşimin işlediğini göstermez.”

“Tabii ki… Yanlış anlamaya mahal vermesin söylediklerim. Sadece normal prosedür gereği öyle söyledim. Olay yeri incelemesinden sonra zaten çoğu şey netleşir.”

“Anlıyorum. Bakalım adli tıp ne diyecek? Etrafta kamera veya mobese görüntüsü var mı?”

“Arkadaşlar detaylıca bakıyor. Bölgede herhangi bir işletme veya yakınlarda büyükçe bir yapı olmadığı için kamera biraz zor olabilir ama mobese için bekliyoruz. Bu arada Cüneyt Başkomiserim kardeşinizi herhangi bir olumsuzluğa karşı ilçe emniyete aldık. Bir oda tahsis ettim. Sorgusu için sizi bekledik. Dosyayı siz mi alacaksınız?

“Teşekkür ederim, iyi düşünmüşsünüz. Mecburen ben alacağım, ayrıca görevimiz,” dedim.

“İzninizle cesede bakacağım,” diyerek Başkomiserin yanından ayrıldım.

Yerdeki kan gölüne basmadan cesedin dibine çöktüm. Boş bakan gözler bana ne oldu der gibi tavana odaklanmıştı. Bu nasıl bir vahşetti böyle? Feyyaz’ın bunu yapacak kadar gözü dönmüş olabilir miydi? Yok yok benim kardeşim her şeyi yapardı ama böyle vahşi bir cinayet işleyecek kadar göt yoktu kendisinde. Bu olayda başka bir şey vardı. O sırada olay yeri incelemedeki Komiser maktulün başındaydı.

“Kolay gelsin, nedir durum?” diye sordum.

Kafasını kaldırdı. İki yeşil göz delici bakışlarıyla bana bakıyordu.

“Cinayet şubeden Başkomiser Cüneyt Duman,” dedim.

Çömeldiği yerden doğruldu. “Buyurun Başkomiserim.”

“Nasıl olmuş olay?”

“Katil maktulün arkası dönükken saplamış bıçağı, ayrıca tam denk getirememiş boynuna doğru saplanmış bıçak ama tek hamlede boydan boya saplandığı öldürücü bir hamle olmuş, şah damarı kesilmiş. Herhangi bir boğuşma izine rastlamadık evde, kapıda zorlama yok yani. Katil maktulün tanıdığı ya da güvendiği biri olmalı.  Herhangi bir cinsel saldırı izi yok. Lakin kadının iç çamaşırında sperm kalıntıları var. Ölmeden önce bir cinsel ilişki yaşamış. Kadının tırnak aralarında deri parçaları bulduk. Bunların da ilişki sırasında olduğunu tahmin ediyorum. Ayrıntılı ve kesin bilgiye otopsiden sonra ulaşırız.”

Sıkkın olan canım iyice sıkılmıştı. ‘İnşallah,’ dedim içimden. ‘Feyyaz inşallah düşündüğüm şeyi yapmamışsındır.’

“Tam ölüm saati peki?”

“Net bir şey söyleyemem ama yaklaşık bir buçuk-iki saat önce.”

Tam o esnada Bülent yanıma çöktü.

“Başkomiserim kardeşiniz ilçe emniyette,” diye kulağıma fısıldadı.

“Biliyorum.”

“Ne yapmamı istersiniz?”

Komisere “Kolay gelsin,” diyerek ayağa kalktım. Bülent’i Songül Pınar’ın kanı sıçramış babamın resminin asılı olduğu duvara doğru çektim.

“Şimdi bu kadın kim, neyin nesi, kimin fesi hepsini öğren. Sokaktaki herkesle konuş, bakalım kim ne görmüş ne görmemiş. Ayrıca çevrede kamera kaydı kuydu, mobese bok püsür ne varsa içinden geç bak. Dur, daha bitmedi. Adli Tıp raporu çıkar çıkmaz masamda olsun. Birde Feyyaz’ı al şubeye gel. Ben savcıyı bekleyeceğim. Bunları yetiştiremezsen şubeden yardımcı olması için bir-iki kişi al yanına.”

“Baş üstüne Başkomiserim,” dedi ve hızla yanımdan uzaklaştı.

Duvarda duran, babamın kan revan içindeki resmine içim burkularak bakarken odaya Savcı Bey girdi. Resmin önünden ayrıldım. Savcının gelmesi iyiye işaretti. Burada fazla beklemeyecektim. Usulca sokulup kendimi tanıttım.

 

2.Bölüm

Sorgu odasında tek başına oturmuş, tepesinden vuran ışığın altında kafası öne eğik bir şekilde duran kardeşimi öyle görünce üzülmedim desem yalan olur. Ama yılların verdiği soğukluk ve polis olma bilincim çabucak diğer duygularımın önüne geçti. Gene o sinirli ve resmi tavrımı takınıp karşısına oturdum. Usulca kafasını kaldırdığında kederle bakan gözleri bana babamı hatırlattı. O da üzgün ve kederli olunca böyle bakardı. İçim biraz daha acıdı derin bir nefes aldım. Feyyaz karşısında beni görünce rahatlamış gibiydi.

“Ağabey…”

“Ağabey kim lan? Başkomiserim diyeceksin!” diye bağırdım.

Hiç böyle bir tepki vereceğimi beklemiyordu, tırstı. Gözleri iyice ağlamaklı oldu. Zor bir durumdu benim için de. Aslında bir an içimde pişmanlık belirtileri oluşsa da hemen kovdum o düşünceleri. Kardeşim de olsa o bir şüpheliydi.

“Peki Başkomiserim,” dedi yeniden kafasını öne eğerek.

“Maktul Songül Pınar sevgilin mi?” diyerek direk konuya daldım.

“Değil.”

“O zaman senin evinde ne işi var, Feyyaz Duman?” diye üstüne basa basa sordum.

“Şeyyyy…” diye gevelendi. Sonra, “bende kalıyordu,” diye döküldü.

“Niye, sen otel misin?”

“Hayır tabi ki.”

“Feyyaz benim canımı sıkma, seni burada gebertirim üstüne beton döker gömerim kimse ne olduğunu bile anlamaz!” diye bağırdım. “Dalga mı geçiyorsun lan benimle? Olayın farkında değil misin salak herif? Evinde cinayet işlendi, senin evinde!… Senin evinde kullanılan bir bıçakla, senin evinde kalan bir kadın öldürüldü. Cinayetle suçlanıyorsun. Oyun mu oynuyoruz burada?” diye bağırmaya devam ettim.

Cevap vermedi, başı önde duruyordu. Öyle yapınca sinirim iyice arttı.

“Sen öldürdün dimi lan karıyı katil herif?!..” diye bir kez daha bağırdım.

Biraz damarına basmam lazımdı yoksa bizim itin açılacağı yoktu. “Cevap ver lan katil herif!” diye bir kez daha bağırıp aramızdaki masaya yumruğu vurdum.

“Ben katil değilim Başkomiserim. Ben öldürmedim onu,” diyerek başladı ağlamaya.

‘Heh şöyle dökül bakalım Feyyaz Duman,’ dedim içimden. “Ama yetmez bu kadar sana biraz daha sertlik lazım.’

“Ağlama lan karı gibi, erkek ol. Karıyı öldürürken erkek, şimdi karşımda çocuk gibi ağlama.”

“Ağabey ben öldürmedim, gerçekten suçsuzum,” diyerek salya sümük ağlıyordu.

Ses etmedim bu sefer, biraz açılmasını bekledim. Sonra cebimden selpak çıkarıp uzattım. Titreyen elleriyle aldı burnunu sümkürüp gözyaşlarını sildi.

“Tamam kabul ediyorum, sen öldürmedin ama şu konuyu bana en baştan bir anlat bakalım.”

“Peki,” diyerek teklifimi kabul etti.

“Kim bu Songül Pınar? Niye sende kalıyordu? Hepsinin cevabını istiyorum, hemen şimdi,”  dedim. Ben öyle söyleyince sakinledi, titreyen ellerindeki mendili buruşturup avucuna aldı.

Tamam anlamında kafasını sallayarak “Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordu.

“Her şeyi oğlum, her şeyi anlat bakayım. Bu karı kim, neyin nesi, karıyla nasıl tanıştın? Sevgilin değil bir şey değil, neden senin evinde kalıyo? Kimi kimsesi yok mu?”

“Sigaran var mı?”

“Sigaradan çok ne var ki,” diyerek cebimden paketi çıkarıp önüne doğru fırlattım. Bir tane çekip zoraki sokar gibi dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çakıp yaktım. Öyle bir içli çekti ki dumanı içine benim de canım istedi ama yakmadım. Bekledim hiçbir şey demeden. Sonunda dökülmeye başladı.

“Songül’le şans eseri tanıştık aslında, tanışmak değil de biraz rastlantı. Birkaç gün önce Beykoz’a müşteri aldım götürdüm. Müşterinin indiği yerde sahil kenarında bir büfe var belki bilirsin sen de.”

“Bilmiyorum. Devam et,” dedim.

“Neyse karnım acıktı, ayaküstü atıştırayım bir şeyler diye indim, bir sosisli gömdüm. O arada büfenin önündeki banklarda oturuyordu Songül. Yanında küçük bir valiz. Sosisli yerken uzaktan kestim sadece; güzel alımlı bir kadındı ama sadece öylece baktım, ne bir konuşma ne bir şey… Sosisli bitince atladım arabaya bastım gaza. Aradan kaç saat geçti bilmiyorum, galiba üç-dört saat… Durak, müşteri falan derken gene bir bakmışım Beykoz’da aynı büfenin önündeyim.

“Oğlum, sen Pendik taksisi değil misin? Niye İstanbul’un öbür ucunda takılıyorsun?”

“Ağabey ne bilim, güzel bir gündü boş anım olmadı desem yeridir. İyi para aldım o gün. Sadece Beykoz değil, iki kere karşıya da geçtim.”

“Si.tir et… Senin kazancının merakında değilim. Devam et sen.”

“Aynı büfenin önünde müşteriyi indirdim ama gözüm büfenin önündeki banka takıldı. Songül hâlâ orada bıraktığım gibi oturuyordu. Saatlerce oturmuş, halinden o kadar belli ki öylece bekliyor. Basıp gidemedim indim arabadan, sanki bana giren çıkan ne değil mi?”

“Ama kadın güzel olunca insanlık tutuyor değil mi?” dedim.

Elindeki sigara bir çırpıda bitince kül tablası aradı gözleri. “At yere,” dedim. Dediğimi yaptı.

“Songül güzel kadındı, kabul ediyorum ama inan meraktan yanaştım yanına. O kadar saat bir insan bir yerde sıkılmadan nasıl oturur?”

“Gideceği yeri yoksa oturur, gideceği kimse olmayınca sen bile olsan sığınır. Feyyaz o kadın senin kara kaşına kara gözüne sığınmadı, burası belli. Anlatmaya devam et.”

“Neyse yanına yanaştım, beni görünce korktu. Korkmayın dedim. Taksiciyim, saatlerdir burada oturuyorsunuz, gün içinde iki kere geçtim buradan hâlâ oturuyorsunuz, bir sıkıntınız mı var, yardımcı olayım, dedim. Bana şöyle bir baktı. İçimden dedim siktir çekecek şimdi ama yapmadı, bir şey demedi. Anladım gidecek yeri yok, o bir şey demeyince daha da cesaretlendim. Gelin sizi istediğiniz yere kadar bırakayım dedim. Tereddüt etti,  bakışlarıyla sessizce bir süre beni süzdü. Hâlâ cevap vermeyince ben de üstelemedim. Önünde duran taksiye baktı, bana baktı. Valizini eline alıp ayağa kalkınca, ben gidiyor sandım ama benim taksinin arka kapısını açıp valizi içeri salladı ve ön tarafa bindi. Yol boyunca bir şey sormadım ama o bana inanmış olacak ki kendi döküldü. Konfeksiyonda çalışıyormuş.”

“Nerede bu konfeksiyon biliyor musun?” diye kestim.

“Hayır, sadece çalıştığını söyledi. Ben de neresi diye sormadım.

‘İyi halt ettin,’ dedim içimden.

“Sonra bunun bir belalısı varmış,” diye devam etti kardeşim.

“Orada dur bakalım. Ne belalısı?”

“İşte ağabey, takıldığı herifin teki.”

“Tokmakçısı yani. Ulan Feyyaz başka karı yok yani değil mi böyle yoldan her gelene yapışıyorsun? Neyse, kimmiş bu bela isim falan verdi mi?”

Bilmiyorum anlamında dudak büktü. “İsim vermedi; sadece herif bunu dövüyormuş, rahatsız ediyormuş, ondan kaçmış.”

“Bak burası önemli işte. Ulan böyle bir karıyı evine sokuyorsun sormuyor musun neyin nesi kimin fesi? Ahh ahhh…”

“Bilemedim ağabey.”

“Ağabeyinin a…… koyayım, ağabey yok lan. Başkomiserim diyeceksin!” diye bağırdım.

Benim bu Başkomiser olayına neden bu kadar takıldığımı düşünüyor olacakki boş boş bakıp “Tamam,” diyebildi.

Başım ağrıyordu, avuçlarımla şakaklarıma baskı yaptım. Hiçbir şey bilmeden bu soruşturmayı nasıl yürütecektim bilmiyordum. Karşımdaki salak da bir bok bilmiyordu, orası daha fenaydı.

“Başka ne anlattı Songül kendisiyle ilgili?” diye sordum.

“Valla bildiklerim bunlar. Çok bir şey anlatmadı, ben de üstelemedim ağabey- yani Başkomiserim… Zaten iki gecedir tanıyorum. Dün ve bugün.”

“Bugün de öldü zaten,” dedim.

Usulca başı öne eğildi.

“Senin derdin karıyı koynuna almak olduğu için ne olduğu, kim olduğu önemli değil zaten di mi Feyyaz Bey?”

Yaptığı hatanın başına açtığı derdi bildiği için susuyordu.

“Yattın mı lan karıyla?” diye sordum. Cevabını biliyordum ama ağzından duymak istiyordum.

Kafasını kaldırmadan “Evet,” dedi.

“Ulan zaten yattığını biliyorum. Karıyı sevabına eve aldın sanki. Onu demiyorum, cinayet öncesi kadını gördün mü ve yattın mı?”

Oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.

“Öldürülmeden önce bizim eve yakın bir müşteri aldım. O arada bir eve uğrayayım dedim. Tam duş alırken gitmişim eve. Bornozla kapıyı açınca…”

“Tamam ulan tamam, bana fantezini anlatma salak herif anladık yatmışsın işte! Şimdi kadında bütün sperm, tükürük, bok püsür bırakmışsın işte.”

“Böyle olacağını bilmiyordum.”

Cevap vermedim derin bir nefes aldım.

“Songül’ü durakta gördüler mi hiç,” diye sordum.

“Eve getirmeden önce durağa uğradım. Arabayı bırakmam gerekiyordu orada gördüler.”

“Hayyy a…… koyayım… Nasıl bir bokun içine girdin? Nasıl çıkacağız bu işin içinden,” diye bağırırken o esnada kocaman bir esneme ile çenem ikiye ayrılacaktı. Ellerimle yüzümü gözümü ovuşturdum.

“Dün seni gören bir tanık falan var mı? Ne bileyim, akşam saatleri eve gelmeden önce durakta falan takıldın mı?”

“Akşam işlerim çok iyiydi, durağa hiç uğramadım. Hep yoldan müşteri aldım.”

“Tanık da yok yani.”

“Songül’ü ben öldürmedim.”

“Bu yetmez geri zekalı. Ben öldürmedim deyince seni salıvereceklerini mi sanıyorsun?

Ayağa kalkıp sorgu odasında bir ileri bir geri yürümeye başladım.

Cüneyt, “Ağabey, dedi. Önüne gelip durdum. “Ben öldürmedim,” dedi bir kez daha.

Derin bir nefes aldım ve cevap vermedim. Benden bir cevap bekliyordu vermedim cevap.

“Başka ne biliyorsun kadınla ilgili?”

“Bildiklerim bu kadar.”

“Bu kadar yetmez Feyyaz.”

“Başka hiçbir şey bilmiyorum.”

“Tamam tamam tamam a… koyayım,” diye söylendim.

Ağabeyden cevap alamayınca, “Başkomiserim hapse girer miyim?” diye sordu bu sefer.

Başımın ağrısı tepe noktasına varmıştı.

“Ver şuradan bir sigara bana da,” dedim.

Paketi itti önüme. Gözlerimin içi yanıyordu uykusuzluktan. Feyyaz’ın evinde işlenmiş cinayet soruşturması ile gelen stresi bedenim kaldırmıyordu.

Sigarayı yakıp çakmağı cebime sıkıştırırken, “Bilmiyorum Feyyaz ama şu anki deliller ile mahkeme seni tutuklayabilir, dedim.

“Ama ben bir şey yapmadım, diye itiraz etti.

Sigaranın dumanını üflerken cevap verdim. “Bu savcıyı, hakimi ikna etmeye yetmez.”

“Ağabey beni sevmezsin ama sen de biliyorsun o kadını ben öldürmedim.”

“Bilemem,” diye cevap verdim. Ş

Şaşırdı verdiğim cevaba.

“Ağabey, sende mi,” derken lafını kestim. “Burada ne sözler ne yeminler duydum Feyyaz, buradaki herkes masumdur, burada ben bir şey yapmadım diye ağlayanların neler yaptığını bir bilsen… Ama bildiğim bir şey varsa senin evinde öldürülen kadına, çok acımasız biri tarafından kıyıldığı. Benim tanıdığım Feyyaz hayatı s……nin ucunda yaşar ama böyle bir şey yapacak bir adam değil. Ne bebek yüzlülerin neler yaptığını bilen biri olarak da diyorum ki o kadını sen de öldürmüş olabilirsin Feyyaz ama bulacağız, ne olduğunu bulacağız.”

Elimdeki sigarayı yere atıp üzerine bastım.

“Ekleyeceğin başka bir şey var mı?”

“Yok.”

“İyi. Önüne getirilen ifadeni imzala, kimseye bir zorluk çıkarma. Tamam mı?”

“Tamam,” diyebildi sadece.

 

3.BÖLÜM

Kafamın içi uğulduyordu. Uyuyor muydum yoksa uyanık mıydım ben bile bilmiyordum. Uyku ile uyanıklık arasında gitmiş gelmiştim ama kıyıdan köşeden gelen tıkırtılarla gözlerim açıldı. Biraz ötemdeki karaltı kıpırdanıyordu, refleks ile elim silahıma gitti.

“Aman Başkomiserim, beni de vurmayın,” diyen yardımcım Bülent’in sesiyle uyandım.

Kızarmış gözlerimin iyice açıldığını görünce tebessüm etti.

“Ulan sen miydin?” diye sızlana sızlana doğrulmaya çalıştım ama nafile. Tamamen tuzla buz olmuş cam parçalarını bileştirmek nasıl imkansızsa, benim vücut da birleşme niyeti olmayan ayrı ayrı organizmalara bölünmüştü. Hiç zorlamadan kendimi geriye doğru bıraktım.

“Şu s………min hayatını yaşamadan öleceğim ya, yanarım yanarım ona yanarım,” diye küfrü bastım.

“Size bir şey olmaz Başkomiserim.”

Bülent hıyarı tebessüm etmeye devam ediyordu.

“Ne getirdin lan?” diye çıkıştım.

Masanın üzerine bırakmaya çalıştığı dosyayı görmüştüm. Hemen toparlandı laftan da anlıyordu hıyarto.

“Songül Pınar’ın otopsi raporu. Doktor Zafer Bey, sizin isminizi duyunca ikiletmedi bile hemen bitirmiş.”

“Sağ olsun, az mazimiz hukukumuz yok onunla. yardımcı olur.”

“Ayrıca Songül Pınar ile ilgili bilgilere ulaştım Başkomiserim.”

Yavaşça doğruldum. Üzerime üşümeyeyim diye örttüğüm paltoyu köşeye doğru attım.

“Dur hele dur, kafam açılsın. Sigara ver bakayım.”

Alışkındı benim sigara isteyişime. Hemen bir tane uzattı. Sigarayı usulca yaktım, çektim içime, keyifle üfledim.

“Anlat bakayım, kimmiş neymiş bu karı?”

“Valla amirim göbeğim çatladı bir şey bulana kadar. Kadına ait ne adres bilgisi ne de çalıştığına dair SGK bildirimi var. Hiçbir şey bulamadık. Malatya’da yaşayan ailesine ulaştık onlara da bilgi verildi ama aile cenazeyi kabul etmiyor işlemler bitince kimsesizler mezarlığına defnedilecek bilginiz olsun.”

“Eeee, bu kadar mı bulduğun bilgi? Senin bulduğun bilgi buysa vay halimize a…. koyayım,” diye bastım küfürü.

Aldırmadı alışkındı benim bu hallerime.

“Kadın hakkında net bir bilgi yok. Üzerinden çıkan bir numaradan Meryem isimli bir bayana ulaştık. İş arkadaşı olduğunu söyledi aynı konfeksiyonda çalışıyorlarmış. Ayrıca evin çevresinde kamera kaydı yok. Mobeseleri de sabaha kadar taradım bir şey çıkmadı.”

“Öyle bir yer ki milletin si.tir ettiği dağın başında oturuyor hayvan herif. Kamera falan hak getire…”

“Çevredeki bütün komşular ile konuştum. Olayı gören yok.”

“Zaten kimse duymaz, kör olurlar böyle durumlarda a…. koyayım.”

“Konuştuklarımın çoğu Feyyaz’ın sevilen biri olduğunu, işinde gücünde takıldığını ve Songül Pınar’ı daha önce görmediklerini söylüyor.”

Elimle öyledir hareketi yaptım.

“Neyse buradan bir şey çıkmayacak belli. Şu konfeksiyon, Feyyaz da bahsetti, nerede bu konfeksiyon? Uğrayalım hemen.”

“Maltepe taraflarında. Açık adresi dosyada amirim.”

“Neydi o konuştuğun kadının adı?”

“Meryem, Başkomiserim.”

“Onun da açık adresini bul. Orada bulamazsak kaçırmayalım elimizden.”

“Baş üstüne. Kadınla konuştum, orada olur. Ayrıca Songül ile bir haftaya yakındır görüşmediğini söyledi. Songül, memlekete döneceğim diye ayrılmış. Biraz korkak bir tip amirim.”

“Başka bir şey yok mu peki?”

“Sadece bunlara ulaştım amirim, yetmeyecek ama bir yerden başlamak için gene elimizde bir isim var diye düşünüyorum.”

“Daha elimizde hiçbir şey yok Bülent. Ver bakayım şu raporu bir.”

Sigaradan bir nefes daha çektim. Bülent dosyayı uzattı, hızlıca otopsi raporunu okumaya çalıştım sonra fırlatıp attım.

“Bunlarla tutuklanır bizim salak!”

“Büyük ihtimal Başkomiserim.”

“Ulan Feyyaz, ulan Feyyaz!.. Tırnak aralarında deri parçaları ve genital bölgede sperm kalıntıları. Bir tek bıçağı boynuna sapladığını yazmamış.”

“Ama kadına cinsel saldırı yok amirim. Belki bu bir yol olabilir kurtuluş için.”

“Olsun, bir boka yaramaz. Bir şey anlatamazsın hakime. Offf offf Feyyaz!”

“Ayrıca amirim…”

“Neee?”

“Turgut amir…”

“Eeee?..”

“O da sizi görmek istiyor, odama uğrasın dedi.”

“Tamam,” diyerek sigarayı kül tablasına bastırdım. Canım acayip sıkılmıştı, köşeye kıstırılmış bir şekilde çıkış bulmaya çalışıyordum. Ayağa kalktım.

“Ben Turgut amirle görüşeyim. Feyyaz’ı savcılığa sevk edelim, sonrası malum. Sen de kaç saat oldu uyumadın. Seni dinlendireyim.”

“Önemli değil amirim.”

“Önemli, önemli…”

Sırtına usulca dokundum. Ne kadar kızsam da o benim sağ kolumdu. Beraber odadan çıktık.

Bir üst katta odası olan Turgut amirin kapısını çaldım. “Gel!” diye seslendi, kapıyı açıp yavaiça içeri girdim.

“Gel Cüneyt,” dedi.

“Amirim beni emretmişsiniz,” dedim saygıyla.

“Gel otur şöyle,” diyerek önündeki koltuğu gösterdi.

Elli yaşlarındaydı Turgut amir. Kırlaşmış saçlarına nazaran hâlâ genç suratı ve fiziği ile ben buradayım derdi. Arkasında duran Mustafa Kemal Atatürk’ün portresinin önünde saygı ile eğilerek koltuğa çöktüm.

“Kardeşinin başına gelenleri duydum. Nedir bu işin aslı astarı? Anlat bir hele.”

Önündeki maun masaya ellerini dayayarak öne doğru eğildi.

“Amirim inanın ben de konuya o kadar vakıf değilim. Kardeşim olacak herif affınıza sığınıyorum, dışarıdan bir kadın buluyor. Daha doğrusu ortada kalmış yalnız başına bir kadını evine alıyor ve kadın boynuna saplı bir bıçakla ölü bulunuyor. İnanın sadece bildiklerim bununla sınırlı.”

“Peki tecrübelerine dayanarak soruyorum. Bu işi kardeşinin yapma ihtimali nedir? Bilirim ki kardeşinle pek aran yok; o seni, sen onu rahatsız etmezsin. O yapmış olabilir mi?”

“Bilemiyorum amirim. Kardeşim olduğu için onu aklamak değil derdim. Eğer bir suç işlediyse, hele ki böyle bir vahşete bulaştıysa kendi ellerimle sokarım hapishaneye ama benim tanıdığım Feyyaz bir kadının boynuna bıçak saplayıp katledecek biri değil. Birini öldüremez demiyorum ama boynuna bıçak saplayıp öldürecek kadar vahşi biri değil. Ama insanoğlu bu, ne olacağı belli olmaz. Ne olduğunu ortaya çıkaracağım.”

“Seni çok iyi anlıyorum. Ben de onun için seni çağırdım. Bu cinayet dosyasını senin alman etik değil ama senin için önemli olduğunu bildiğimden bu dosyayı ben sana veriyorum, anladın mı?”

“Sağ olun amirim, gerçekten sağ olun.”

“Önemli değil ama işi lütfen çabuk hallet. Sarpa sarınca neler olacağını benden daha iyi biliyorsun.”

“Anlıyorum amirim. İzninizi rica edeyim, başka bir emriniz yoksa. Feyyaz’ı mahkemeye sevk edeceğim.”

“Durduğun kabahat. Geçmiş olsun bu arada, hem sana hem kardeşine.”

“Sağ olun amirim,” diyerek oturduğum koltuktan usulca kalktım. Selamımı verdikten sonra, geldiğim gibi sessizce ayrıldım Turgut amirin yanından. Montumu almak için aşağı doğru yola koyuldum. Tam odama girecekken Bülent ve iki adam önümü kesti.

“Başkomiserim, bu kişiler Feyyaz için gelmişler. İş arkadaşlarıymış,” dedi Bülent.

Önde duran ve yaşça büyük olan adam bana yaklaşıp elini uzattı.

“Hüseyin ben Başkomiserim. Feyyaz’ın duraktan arkadaşlarıyız. Sabah duyduk olayı, durumu nedir diye merak edip geldik.”

Uzattığı elini sıktım. Arkada duran ince tıknaz olan da elini uzattı onu da sıktım.

“Ben de Mülayim Başkomiserim.”

Harbi ismi gibi mülayim bir tipti.

“Hoş geldiniz arkadaşlar. Feyyaz’ın durumu karışık. Şimdi mahkemeye çıkacak, ondan sonrasına bakacağız. İnşallah hayırlı bir sonuç çıkar.”

“Amirim, Feyyaz delidir doludur ama birini öldürmez,” dedi Hüseyin denen adam. Feyyaz’ı benden daha çok sahipleniyordu. Bir şey demedim, eee benden daha çok onların yanındaydı, Feyyaz’ın ailesi onlardı. Benim suskunluğumdan sıkılmış olacak ki “Yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye sordu.

“Sağ olun, şu anda bir şey yok ama bir ara uğrayacağım durağa,” dedim.

“Siz öyle diyorsanız tamamdır Başkomiserim. Her zaman bekleriz. Geçmiş olsun.”

“Sağ olun beyler, ayağınıza sağlık.”

İki adam ile tekrar tokalaştım. Hüseyin ile Mülayim giderlerken ben de odamdan paltomu aldım ve  Bülent’le birlikte mahkemenin yolunu tuttum.

 

Devamı Gelecek Sayıda

 

Beylerbeyi

Beylerbeyi

 

Günlük

Böceklerden sonra içimde her geçen gün büyüyen öldürme dürtüsüne karşı koyamıyorum… Kıskandığım, sinirlendiğim ve hazmedemediğim kim varsa kafamdan geçen çeşitli senaryolarla onun ölümünü düşler dururdum. Kan görmek bana ayrı haz veriyordu.

Daha dokuz yaşımdaydım böcekler dışında bir canlıyı öldürmeye karar verdiğimde. Cesaretim biraz daha yerine geldiğinde ilk deneyimimi sokak kedisini öldürerek gerçekleştirdim. Hayvanın boğazından akan kanın sıcaklığı elime bulaştığı anda heyecanın zirvesindeydim. Fakat bu heyecan fazla uzun sürmedi, ikinci kedi, üçüncü kedi derken içimdeki o zevk veren dürtüyü kaybettiğimi düşünmeye başladım. Daha büyük ve güçlü bir av, kediden sonra ne olabilir diye düşünürken köpek geldi aklıma. Nispeten kediden daha güçlü olduğu için zorlayabilecek varlıklardı, neden olmasın dedim.

Bu deneyimimi bir adım öteye taşımak üzereydim ki avlanma sırasında yakaladığım köpekle uğraşırken yabancı birinin bana bağırdığını duymuş, korkarak hayvanı bağlı şekilde bırakıp kaçmıştım. Soluk soluğa koştururken altıma kaçırmıştım, ta ki durduğum zaman yükselen adrenalin, deli gibi atan nabzımın bana ayrı bir heyecan yaşattığını keşfettim. Kediden sonra köpek öldürememiştim, lakin yeni bir deneyim yaşamıştım, bu zevki daha uç noktalara taşımam gerektiğini düşündüm. On birime ulaştığımda masum bir çocuktan kim şüphelenebilirdi ki? Yalnızca köpeği öldürürken yaptığım hataları tekrarlamamam gerekiyordu, üstelik daha da dikkatli olmalı öldüreceğim kişiyi ona göre seçmeliydim. Kediler gibi, benden güçsüz olan insanları seçmeliydim…

 

Günümüz

Cesedi bulan bisikletçi çifti sorgulayan Turan Komiser onları dikkatle süzdü. Kadınla adamın kafasında kask, ellerinde eldiven, her ikisinde de tayt vardı. Kadının tayt giymesi tamam da erkeğin tayt giymesi garibine gitmişti. Çiftin yüzünden üstlerindeki şoku atlatamadıkları belliydi.

Turan Komiser yanındaki polis memurlarından birine bağırdı, “Beylerbeyi’ne söyleyin yanıma gelsin.”

Memur komiserin suratın ablak ablak baktı, ne demek istediğini anlayamadı. Söylediğini yineletmemek için ikinci kez de soramadı, çünkü Turan Komiser aksi, ters biriydi. Cinayet Büroda ün salmış Komiseri kızdırmak bir köşede dursun kimse onun düşüncelerine ters düşecek bir şey söylemeye dahi cesaret edemezdi.

Memur, Komiserin yanından ayrılarak yeni göreve geldiği İzmir’de ilk tanıştığı anda kendisine yakın gördüğü devresi olan arkadaşının yanına gitti, Turan Komiseri kendisinden daha iyi tanıyan arkadaşına ‘Beylerbeyi’nin’ kim olduğunu sordu. Devresi Baki, bahsi geçenin Komiserin yardımcısı Miran olduğunu söyleyince şaşkın bir ifadeyle baktı, “Komiser ona neden öyle diyor?”

Baki gülümsedi, “Bilmiyor musun? Miran’ın anlamı Beylerbeyi demek, Turan Komiser de ona öyle diyor. Aklı sıra takılıyor işte.”

Devresine biraz daha yaklaşıp fısıltıyla sordu, “Turan Komiser çok ilginç adam öyle değil mi?”

“Evet, Büroda çok sevilen bir kişi değildir ancak oldukça başarılı, o yüzden amirler onun manyaklıklarına göz yumuyor. Sen, sen ol asla onu kızdırma, külahları değiştiği kişilere neler yaptığını duymuşsundur.”

Arkadaşının yutkunduğunu gören Baki, “Sen göz önünde fazla durma, ben Miran Amirime haber veririm,” diyerek onu rahatlattı. Hızlı adımlarla arkadaşının yanından ayrılıp Miran’ı buldu.

“Amirim, Turan Komiser seni çağırıyormuş,” dedikten sonra genç adamın Turan’ın adını duyar duymaz gözlerini devirdiğini gördü. Muhtemelen diğerleri gibi yardımcısı da amirini sevmiyordu. Aslında Miran büroya geldiği ilk günden beri herkes tarafından saygı duyulan, çalışkanlığı ile Turan dışında diğer amirleri başta olmak üzere, tüm ekibin takdirini kazanan biriydi.

Miran, kafasını tamam anlamında sallayıp elindeki not defterine kısaca birkaç şey yazdı ve yürümeye başladı. Baki de sessizce onu takip etti. Turan ve Miran’ın karşı karşıya geldiği anda birbirlerine bakışları arasındaki negatif elektrik bariz şekilde belliydi.

Turan, “Var mı elle tutulur bir şey?” diye sordu kayıtsız bir şekilde.

“Maktul, Nil Yenice, on altı yaşında. Keskin bir cisimle, boğazının sol tarafından başlayarak sağa doğru kesilmiş, bu da katilin sağ elini kullandığını gösteriyor. Kesiğin şiddetine ve izlere bakılacak olursa katil kurbanını arkasından yakalamış. Tek bir hamlede aldığı öldürücü darbe ile kurban kan kaybıyla can çekişerek hayatını kaybetmiş. Kurbanın tırnakları arasında boğuşmaya dair hiçbir iz, cinsel istismara dayalı herhangi kanıt yok.”

Turan Komiser bulundukları ormanlık alanı göstererek, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer olduğunu desteklemek amacıyla kollarını açtı, “Genç kızın burada ne aradığına dair fikrimiz de yok!”

Miran biraz daha cılız sesle, “Adım izlerinin silindiğini tespit edebildik sadece. Katil, kurbanı öldüreceği noktaya kadar ya yürütmüş ya da taşımış. Otopsi sonucunda toksikoloji raporları elimize geçtiğinde cinayetin nasıl işlendiğini anlayabiliriz Amirim.”

“Hmmm, anlarsın,” dedi Turan kinayeli bir tonda. Sonra yardımcısının omuzlarının düşmüş olduğunu gördü, “Bu cinayet seni neden bu kadar etkiledi?”

“Kurbanı tanıyordum, komşumuzun kızı.”

 

Günlük

Hayvanlardan sonra ilk öldürdüğüm kişi, bizim köyden uzakta yaşayan yaşlı, yetmişli yaşlarda yaşlı bir teyzeydi. Kendi işini kendi gören yalnız biriydi. Yakınlaşmak çok kolay olmuştu.

Av zamanı öğrendiğim en önemli husus, avını ve avlanacağın bölgeyi iyi tanıman gerektiğiydi. Bu yüzden tanınmadığım ve kolayca bilgi toplayabileceğim bir kasaba seçtim.

 Yaşlı teyze, her Salı pazar kurulan kasabada ihtiyaçlarını almak için alışverişini yapardı. Bir gün karşısına çıkıp, sıcak yaz gününde poşetlerini taşımasına yardım edebileceğimi söylediğimde oldukça sevindi. Zaten önceden takip ederek öğrendiğim adresine bu kez onunla birlikte gittim, evin içini görme, yaşam alanını koklama şansı buldum. Yol boyunca ona ailem ve kendim hakkında inandırıcı ama yalan bir hikâye uydurdum. Bunu yaparken de özellikle yaşadığımız küçük köyümüzün halkı tarafından tanınan bir öğretmenin kuzeni olduğumu söyledim. Sorup soruştursa dahi kim olduğumu öğrenmesi zordu. Çünkü, kasabaya inen her öğrenci işinin görülmesi için öğretmenin kuzeni olduğunu söylerdi.

Ve, sonrasında son hafta klasik bir ritüeli yerine getirir gibi pazar alışverişini yapmış dönerken yakaladım yaşlı kadını ve ağır yükü ellerinden alıp evine kadar sohbet ederek gittik. Yaşlı kadıncağız son sohbeti olacağını bilmiyordu tabii. Dairesine vardığımızda bu sefer beni içeri davet etti, sabah taze kurabiye yaptığını çay demleyip beraber içebileceğimizi söyledi. Açıkçası daveti beklemiyordum, hızlı düşünen ve çabuk karar vermemle her zaman övünürüm. Teklifi kabul edip içeri girdim. Elbette bir iki komşusu bizi o gün eve girerken gördü. Yaşlı kadın, kendisine yardım eden genç ve saygılı öğrenciden övgüyle bahsetmiş her buluştuklarında. Elbette ki komşularla karşılaşmamızda meşhur öğretmenin kuzeni olarak takdim edilmek kaçınılmaz oldu. Yüzümü görmemeleri için utangaç bir tavırla başımı eğdim. Taktığım kep sayesinde kimliğimi gizlemeyi başardım.  

İlaçlar hakkında yeni yeni edindiğim bilgileri de deneme sırasıydı. Ayrıca artık kedileri kestiğim evdeki kör bıçakla avlanmayacaktım. Reşit olduğum ve ilk cinayetimi işleyeceğim için paraya kıymış indiğim şehir merkezindeki kamp malzemeleri satan bir mağazadan kasabadaki öğretmenin kuzeni olduğumu söyleyerek kaliteli bir bıçak almıştım. Halk arasında sustalı olarak bilinen ancak profesyonellerin Epic Blisterli Bıçak olarak adlandırdığı keskin bir bıçak temin ettim. Biraz pahalıya mâl olsa da son derece kaliteli görünüyordu. İlk cinayetimi de bu aletle işleyeceğim için heyecanlıydım.

Pratik kazanmak, hızlı olmak için defalarca çalışmış ve alışmıştım. Bir saniye içinde keskin ucunu ortaya çıkarabilir ve kadının boğazını kesebilirdim.

İlk çaylarımız bittikten sonra tazelemek için atıldım ve boş bardaklarla mutfağa yöneldim. Demli bir çay koyduktan sonra ilacı da karıştırıp götürdüm. Çayın tadı teyzeye garip gelse de ses etmedi, servisi ben yaptığım için alınabileceğimi düşünüp afiyetle içti. Çok geçmeden terlemeye, midesi kötü olmaya başladı. Yatağına yatmasına yardım edip dinlenmesi için onu evde yalnız bıraktım. Çıkarken evin anahtarlarını da yanımda götürdüm, planım gece gelip işini bitirmekti.    

Evden ayrılırken komşulara yine utangaç tavırla selam verip uzaklaştım. Hava kararmaya yüz tutmuşken ve sokaklar tenhalaşmaya başladığında anahtarı hazırlayıp kimseye görünmeden teyzenin evine girdim. Yatağında mışıl mışıl uyuyordu, sağ elimde tuttuğum bıçakla tek darbeyle boğazına derin bir kesik attım. Korkunun da vermiş olduğu güçle hayalimde gerçekleştirdiğimden daha derin bir kesikti attım.

Eylem iki saniye kadar sürdü ancak zaman sanki o an ağır çekimde ilerlemişti. Birkaç adım geriye çekilip kadının ruhunun bedenini terk edişini izledim. Bileklerime bulaşan kanın sıcaklığı ve kadının gırtlağından çıkardığı garip hırıltı bana koyunların kurban edilirken can çekişmelerini anımsattı. Tek farkla, benim kurbanlarımın elleri ve kolları bağlı değildi. Bu sayede, can çekişirken bedeni bilinçsizce hareket ettiğinde kanla çizdiği özgün resmi izledim. Bu da ayrı bir sanat sayılırdı…

İlkler özeldir, o yaşlı teyze de benim için hep özel olarak kaldı. Daha sonraki cinayetlerimde bana farklı bir haz veren şey ise kurbanlarımın boğazını kestikten sonra gözlerindeki hayat ışığının sönmesi oldu. Her bir ayrıntı, gerçekleştirdiğim öldürme sanatının ayrı bir zanaatıydı.

Saat neredeyse yedi olmak üzereydi, sokak kapısını araladıktan sonra şapkamı da takarak evi terk ettim. Daha sonra neler oldu, cesedi kim ve nasıl buldu bilmiyordum ancak kasabanın meşhur öğretmeni sorguya alındı. Polisler delil yetersizliğinden öğretmeni bırakmak zorunda kaldılar. Faili meçhul olarak kapanacak bir dosya vardı ellerinde.   

Daha detaylı plan yapmalıydım, kurbanlarımı kendi ininde öldürmek yerine kanlarının sıcaklığını elimde hissedebileceğim ve geride kanıt bırakmayacağım şekilde gerçekleştirmeliydim.

Annemi ve babamı hiç tanımadım, beni sevmeyen dayımın elinde büyüdüm. O da ayyaşın tekiydi ve ne yaptığımla hiçbir zaman ilgilenmezdi. Dedelerimi de görme şansım hiç olmamıştı, bana yardımcı olan bir anneanne vardı, babaanne de çoktan göçüp gitmişti. Asıl mesleği hemşirelik olan Anneanne mesleğini yapmak yerine köyde kalıp insanlara kocakarı ilaçlarıyla şifa dağıtarak geçimini sağlardı. İnsan anatomisi ve farmakolojiyle ilgili sürüsüyle kitabı vardı. Öldürürken, o kitapları okumanın faydalarından yararlanıyordum. İlaçların dozunu, ne işe yaradığını bu sayede biliyordum.   

Yaşlı teyzeden sonra ikinci cinayetimi dayımı öldürerek gerçekleştirdim. Bir gece öncesinde çalışıp eve para getirmem gerektiğini, artık bana bakamadığını söyleyerek sağlam kötek attı. Ertesi gün iş bulduğumu ancak iş yeri sahibinin onunla görüşmesi gerektiğini söyledim. Birlikte yola koyulduk, tenha yollardan giderken sürekli söylenip durdu. Bu sefer ilaca ihtiyacım yoktu, zaten körkütük sarhoştu. Ve tek seferde işini gördüm. Nedense dayımın kanı bana fazla zevk vermedi.

Yabancıları aldatmanın kolay olduğunu düşünürdüm ancak tanıdığım, özellikle de bana yakın olan insanları tuzağıma çekmenin çok daha kolay olduğunu görünce tanıdığım kişileri öldürmeye yöneldim. Bunu yaparken de arkamda hiçbir kanıt bırakmamayı da öğrendim.

O günden sonra diğer kurbanlarım da hep çevremdeki tanıdıklar oldu. Sevmediğim, asosyal ya da küçük yalanlara kanabilecek ahmakları seçtim. Her birini de tam da istediğim gibi elde ettim. Dayımı öldürdükten sonra özellikle kadınları hedef aldım, onların kanlarını tenimde hissetmek çok daha güzeldi.

Güç bela ortaokulu bitirdim ve hayatımı sürdürebilmenin yollarını aradım – Yaşlı teyze ve dayımdan sonra beş kişi daha avlamıştım- bu süre zarfında avlanmaya ara verdim. O süreçte katıldığım liseyi bitirebilmek için – Komşuların desteğiyle- ders kitaplarının haricinde seri cinayetlerle ilgili çeşitli kitaplar da okudum. Her seri katilin bir imzası, bir tarzı vardı. Benim de tarzım, ilaçla kendilerini kötü hissetmesini sağlıyor sonra da imzamı kurbanlarımın boyunlarına atıyordum. Her geçen gün bilgi birikimimi de arttırırken tereyağından kıl çeker gibi avlanmayı sürdüyordum.

Avlanmak, evet, kulağa oldukça hoş geliyordu. Kendime sıradan bir yaşam kurmayı başardığımda avlanmaya kaldığım yerden devam ettim. Akıllıydım, bana yardım eden, geldiğim noktada katkısı olup da benimle övünen kişiler arasından da seçtim avımı.  Seçim yaparken farklı şehirlerde olmalarına özen gösterdim. En büyük özelliğim de insanlara verdiğim güven duygusuydu. Kurbanlarımın canını almadan önce onlar hakkında bildiğim detaylar işimi de kolaylaştırıyordu.

Farklı şehirlerde aynı tarzda işlenen cinayetleri birbirine bağlayamayan işgüzar polislere de bir yandan kızıyordum. Hiç mi polisiye film izleyip roman okumuyorlardı, anlamaları için illa kurbanlarımın yanına not mu bırakmalıydım? Niyetim yoktu, ne zaman uyanacaklarını merakla bekleyecektim.

Bu zamana kadar avladığım insan sayısı çift hanelere ulaşmıştı.

 

Günümüz

Turan Komiser yardımcısıyla birlikte maktulün ailesini ziyaret ettiler. Acılı anne ve baba kızlarının vahşice öldürüldüğüne hâlâ inanmakta güçlük çekiyorlardı. Özellikle annesi Zeynep, yakından tanıdıkları komşuları Miran’ın gözlerinin içine kızının katilinin bir an önce yakalaması için yalvarırcasına baktı.

Turan buz gibi donuk bir ifadeyle sorularına başladı. Öldürülen Nil’in ne bir düşmanı ne anlaşamadığı birileri ne de saplantılı bir erkek arkadaşı vardı. Turan, özellikle o yaşlarda öğrenci olan genç kızların yanlış kişilerle arkadaşlık kurmalarının, ayrılmak istediklerinde ise başlarına neler geldiğine fazlasıyla şahit olmuştu. İnsanlar, Türkiye’de yaşanan vahşetlerin sadece birkaçını öğrenebiliyordu, o da basına yansıyanlardı sadece. Lakin cinayetlere tepki gösteren vatandaşlar olmasına rağmen ölümler hız kesmeden devam ediyor bu durumda siyasiler ise kılını kıpırdatmıyordu. En son, kadınlara yönelik ve aile içindeki şiddetin önlenmesine ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamak için daha neden bekleniyordu? #Kadıncinayetinedurdemekiçinneyapmalı?

Araya giren Miran, “Nil her zamanki saatinde mi okuldan çıktı?” diye sordu.

Zeynep kafasını iki yana salladı, Nil ile en son onu canlı gördüğü gün konuştuklarını aktarmaya başladı, “Öğlen okula gitti. Ders bitiminde de arkadaşlarıyla okulun kütüphanesinde eksik notlarını tamamlayacağını söylemişti. Hava kararmadan gelmesini tembih ettim. Her şey yolundaydı. Saat yedi sularında ses çıkmayınca aradım, ama telefonu kapalıydı. Şarjının bittiğini düşündüm. Aradan bir saat geçince tekrar aradım, yine kapalıydı. Bu sefer terslik olduğunu düşündüm. Eğer kızımın işi uzayacaksa bir şekilde bana haber verirdi. Bahadır’ı aradım, durumu anlattım. O da iş yerinden izin alıp okula gitmiş. Okuldaki güvenlik ve nöbetçi öğretmen kütüphanedeki tüm öğrencilerin üç saat önce ayrıldığını söylemiş,” sözlerini güçlükle tamamlayan kadın hıçkırıklara boğuldu. Kocası Bahadır ise destek olmak istercesine karısına sarıldı. Adamın da ağlamaktan gözpınarları kurumuş ve kıpkırmızıydı.

Elleri bomboş çıktıklarında Turan Komiser Miran’a baktı, “Sen evine git, yarın sabah büroda görüşürüz.”

“Amirim, buyurun bana geçelim, bir kahve ikram edeyim,” diyen Miran Turan’ın teklifi kabul etmeyeceğini biliyordu, ama aldığı cevap onu şaşırttı.

“Eh, peki madem… Bir kahveni içip öyle gideyim eve.”

İçeri girdiklerinde bir bekâr evinden ziyade kadın eli değmiş gibiydi, temiz, derli toplu. Islık çalan Turan, şaşkınlığını dile getirdi, “Maşallah, pek de hamaratsın Beylerbeyi!”

“Düzeni seviyorum amirim,” diyen Miran salonu işaret etti, “Kahvenizi nasıl içersiniz?”

Yürürken etrafını inceleyen Turan kahvesini bol şekerli istediğini belirttikten sonra kendi kendine söylendi, “Belli, düzeni sevdiğin belli.”

Büyükçe salon oldukça sadeydi ancak duvarın birine kargacık burgacık tarzda yazılardan bisiklet resmi oluşturulmuştu. Garip harflerin arasında en belirgin ve büyük olanı, ‘LYL’ yazılı olanıydı. Çok şık görünüyordu, Miran gerçekten de özenli ve düzenli biriydi. Elinde tepsiyle içeri giren yardımcısına dönüp resmin anlamını sordu.

“Amirim uzun zamandır boş vakitlerimde bisiklet biniyorum. Zinde kalmamı sağlıyor.”

“Sen de şu maktulü bulan bisikletçi adam gibi tayt giyiyor musun yoksa?”

Miran gülümsedi, “Evet, amirim o taytlar sıradan tayt değil, altlarında selenin acıtmaması için özel jel dolgu var. Benim gibi kilometrelerce yol yapanlar o tarz özel kıyafetler giyer.”

Turan anladığını belirtircesine kafasını salladı, “Peki, oğlum arabalar falan, tehlikeli değil mi?”

“Elbette, bisiklet yolları var, oraya ulaşana kadar biraz sıkıntılı olabiliyor, ama sonrası çok rahat. Zaten bisiklet yolu, bizim evin oradaki parkın hemen başlangıcında.”

“Bu bisiklet yollarını hiç görmüyorum ben. Yol dediğin öyle parça parça olmayacak.”

“Değil aslında, toplu taşıma ya da özel araçla o yolları takip etmek mümkün değil çünkü şehir merkezinin dışına çıkıldığında ücra noktalarda birbirine bağlı konumda. Genelde bisikletçiler kullandıkları uygulamalar sayesinde bu güzergâhtan haberdar oluyorlar.”

“Hmmm, Nil’in cesedini bulduğumuz gibi ücra yerleri kastediyorsun değil mi?”

Miran başını öne eğdi, “Evet, amirim,” dedi sonra konuyu değiştirmek istercesine hem de amiriyle aralarında ilk kez sohbet açılmışken onun da özelinden birkaç şey öğrenmek istedi, “Amirim, sizin uğraştığınız bir hobi yok mu?”

“Olmaz mı Beylerbeyi, işimin dışında kalan zamanlarda yerim, içerim, sıçarım ve uyurum,” dedikten sonra ortamda derin bir sessizlik oluştu.

Kahvesini höpürdeterek bitiren Turan Komiser teşekkür edip ayrıldı, evden çıkar çıkmaz polis memuru Baki’yi arayıp Türkiye haritasında Nil’in cinayetine benzer tüm davaları araştırmasını ve detaylarını öğrenmesini, raporu da en kısa sürede masasında istediğini belirtip telefonu adamın yüzüne kapattı.

 

Günlük

Sıradaki avım, diğerleri gibi sıradan değildi. Ona karşı iiçimde beslediğim duygularım vardı, aşk, ihtiras ve de kıskançlık… Onu başkalarıyla paylaşma düşüncesine bile tahammül edemiyordum.

Ebediyen benim olmalı, hatıralarımda yaşamalı ve kalbinin atmasını sağlayan can sıvısının sıcaklığını hissetmeliydim. Öldürdüğüm yaşlı kadından sonra gerçekten onun yerini dolduracak özel bir av olacaktı. Diğer avlarımın aksine, hangi rengi sevdiğini, hangi müzik türünden hoşlandığını, hobilerini, fobilerini kısaca ona ait her detayın çok daha fazlasını biliyordum.

İzinli olduğum gün takibe başladım, kalabalığın arasında artık fark edilmeme konusunda iyice ustalaştığımdan insanların arasında hayalet gibi gezinebiliyordum. Avım beklediğimden geç çıkmıştı okuldan, hemen yanına gitmek yerine biraz yürümesine izin veridim. Saat neredeyse beşe varmak üzereydi. İki dakika sonra pedala yüklendim ve karşılaşmamız tesadüfmüş gibi yanında durdum. Kokusu burnuma çalındığı an damarlarımda dolaşan kanın hızlandığını hissettim. Nil ise, beni gördüğüne hem sevinmiş hem de şaşırmıştı. Orada ne aradığımı sordu, bisikletle öylesine gezmeye çıktığımı söyledim. Bisikletime her zaman hayranlıkla baktığını bildiğimden ona arkama oturabileceğini söyleyerek eve bırakmayı teklif ettim. Bana karşı hissettiği güven sayesinde tereddütsüz kabul etti.

Ondan sonrası kolaydı, sırtımdaki çantayı göğsüme aldım ve içinden daha önceden hazırladığım ilaçlı su şişesini verdim. Yüzüne rüzgâr vurdukça cildi kuruyacak ve su ihtiyacı doğacaktı. Suyu içtiğinde ise içindeki ilaç sayesinde midesi bulanacak ve kendini kötü hissedecekti. Elbette bunu verdiğim suya değil bisikletin arkasında yolculuk etmeye bağlayacaktı.

Bisiklet yolundan daha hızlı ve tehlikesiz gideceğimizi söyleyip gözlerden uzak, az kişinin kullandığı yola saptım. Eğer, Nil okuldan zamanında çıkmış olsaydı bisiklet yolunu o saatte kimsenin kullanmadığını bildiğimden işim daha kolay olacaktı. O yüzden tedbirli olmalıydım. Bir ay boyunca avımın kanını akıtacağım noktaya kamera yerleştirmiş kaç kişinin geçtiğini saptamıştım, bir ayda sadece tek kişi geçmişti!

Sapa yolda hafif esinti tam da düşündüğüm gibi Nil’in suyu hızla içmesini sağladı. Beş dakika sonra ise başının döndüğünü söyleyerek durmamı rica etti. Bisikletimi Ardıç Ağacının arkasına görünmeyecek şekilde koyup Nil’in koluna girdim. Kız, midesindekileri çıkarmamak için mücadele ederken onu sürüklediğim yerin farkında değildi. Etrafıma bakındığımda hiç kimseyi görmediğim anda göğsüme taktığım çantanın yan gözünden emektar bıçağımı alıp tek seferde Nil’in sahibi oldum. Şanslıydım ki gözlerindeki ışık sönene kadar onu izleme şansı buldum.

Ellerimi teninde, sıcacık kanın içinde gezdirdim. Artık vedalaşma anının geldiğini düşünüp kalktım ve bisikletimi sakladığım ağacın arkasına gittim. Önce eldivenleri ardından da anorağımı giydim. Bileklerimi kapatan kırmızı anorak kanı da gizleyecekti. Zaten spor amaçlı bisiklete binen birinin kask, eldiven, anorak giymesi hiç de tuhaf kaçacak bir durum değildi.

 

Günümüz

Baki, Turan Komiserin istediği tüm bilgileri kalınca bir dosya haline getirip masasına söylediği gibi bıraktı. Turan ise mesai saatinden çok daha önce Cinayet Büroya gelmişti. Masasında istediği bilgileri görünce tebessüm etti. Böyle insancıl tepkileri başkalarının yanında vermeyi sevmiyordu. Ne de olsa onu herkes kalpsiz olarak biliyordu. Geldiğini haber alan Baki kapıda belirdiğinde onun yüzüne baktı, gözlerinin içi kıpkırmızıydı ve çevresi de morarmıştı. E, kalpsiz olduğunu bilenler kendisiyle çalışmanın da kolay olmadığını biliyor olmalıydı.

“İstediğiniz tüm bilgi…”

Turan Komiser sözünü kesti, “Teşekkür ederim, söyle de bana bir kahve getirsinler,” diyerek kestirip attı.

Baki odadan çıkınca dosyaları okumaya başladı, gelen kahvesini bile unuttuğu için buz gibi olmuştu. Saatler geçmişti, odaya giren Miran’ın sesiyle irkildi.

“Amirim kolay gelsin, neyi inceliyorsunuz?”

Oturmasını işaret etti, “Günaydın, erkencisin Beylerbeyi! Adli tıp raporu elimize ulaştı, Nil’in kanında midenin bulanmasını, aynı zamanda bireyin kusmasını sağlayan emetin ve sefelin alkol kalıntılarına rastlanmış. Cinayet için bu ilacın neden kullanıldığını çözemedim ancak aynı yöntemle bu şehirde bisiklet yolunda işlenen bir vakaya daha rastladım. Son cinayeti senin evine yakın yolda, diğeri ise çok ters, uzak noktada. Başka şehirlerde de benzer şekilde boğazı kesilerek öldürülen, faili meçhul cinayetler var. İşin enteresan yanı, on cinayetin yedisi de bisiklet yolunda, aynı Nil’in cinayetinde olduğu gibi tenha noktalarda işlemiş. Katilimizin profilini ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Kafamı kurcalayan nokta ise, daha önceki vakalar. Öldürülme tarzları bisiklet yolunda işlenen cinayetlerle aynı fakat yer ve mekânları farklı. Kurbanlarını da hep kadınlardan seçiyor. Belli bir yaş kriteri yok.

Sen Nil’in ailesini yakından tanıyorsun, git konuş bakalım, Nil’in bisiklet binen sporcu tanıdığı kimler var. Öğretmenlerine varana kadar çevresindeki herkesi araştır. Sık seyahat eden, şüpheli biri olabilir!

Kız, yaya olduğu için o yolu kullanması hiç de mantıklı değil, çünkü mesafeyi iki katı kadar uzuyor. O yüzden yakın tanıdığı biri onu oraya bisikletiyle sürüklediğinden şüpheleniyorum.”

 

Günlük

 

İlk defa yakalanmaktan korkmaya başladım. Polislik mesleğini seçtiğimden bu yana suçluların nasıl hareket ettiğini, polislerin nasıl yol izlediklerini iyi bilememe rağmen ilk kez yakayı ele vermeye bu kadar yakınlaştım.

Bu, köpeği öldürmek üzereyken beni gören birinin çıkmasından daha muazzam bir korku hissi yaşamamı sağladı. Şu ana kadar neredeyse on yedi kişiyi öldürdüm, hayvanları saymıyorum ve bu güne kadar yaşadığım heyecanı hiç tatmadım.

İçten içe Nil’e beslediğim hayranlık ve onun canını aldıktan sonra farklı bir avım olacak. O da, beni yakalamak isteyen amirim. Erkek olsa da onun kanının sıcaklığını hissetmek de çok ayrı bir haz olacak benim için. Bir kez evime gelip kahvemi içti, neden ikincisi olmasın?

Bu kez onun kahvesine ilaç katıp etkisiz hale getirecek ve kendine geldiğinde gözlerinin içine bakarak alacağım canını. 

   

Günümüz

Miran, Turan Komiseri arayarak Nil’in ailesiyle görüştüğünü söyledi ve mesai saati bir hayli geçtiği için onu yine kahve içmeye evine davet etti. Turan’ın bu sefer teklifi reddetmesinden korkuyordu ama korktuğu gibi olmadı. Amiri geleceğini söyledi.

Bir saat sonra kapısı çalındı. Miran kapıyı açtı. Turan Komiser her zamanki sevimsizliği ile karşısında dikilmekteydi. Kocaman göbekli, kirli sakallı, saçları dökülmüş amirine baktı. İçinden, “Evlat olsa sevilmez,” diye geçirdi. Onu içeri buyur ederken Turan’ın elinde tuttuğu altılı bira kutusunu nice sonra fark etti.

Miran’ın şaşkınlığını gören Turan Komiser takıldı, “Ne oldu Beylerbeyi? İçki mi içmiyorsun yoksa bana içmeyi mi yakıştıramadın, hangisi?”

“Yok… Amirim,” dedi ancak Miran planının bu kadar sekteye uğramasını beklemiyordu. Turan’ı içeri davet ederken mutfağa gidip bardak alacağını söyledi. Düşünmek için zamana ihtiyacı vardı. Kapağını açtığı raftan bira bardaklarını alırken aklına iyi de bir fikir geldi. Susadığında içmesi için getireceği suya neredeyse tüm kurbanlarına yaptığı gibi ilaç verip – emetin ve sefelin alkollerinin ne işe yaradığını amiri de biliyordu- midesinin bulanmasını sağlayacaktı. Sonra ayılması için bir kahve yapıp içine sinirlerinin uyuşması için koyacağı diğer ilaçla işini bitirecekti. Sinsice güldü ve bardaklarla içeri girdiğinde bira kutularını açmış bekleyen Turan’ı gördü.

Turan Komiser bardağın birini Miran’ın elinden alırken sordu, “E, Nil’in davasıyla ilgili araştırmadan bir şeyler öğrendin mi?”

“Çevresinde bisikletçi arkadaşlarının olduğunu tespit ettim,” söylediği tamamıyla yalandı, çünkü konuşup zaman kazanmak istiyordu. “Yarın, edindiğim bilgiyle şahısları alır sorguya çekeriz. Arkadaşlarının arasından Dorukhan isimli birinin sabıka kaydı çıktı. Uyuşturucu kullanırken yakalanmış, – Verdiği bu bilgi doğruydu, zamanında Nil’in etrafındaki herkesin şeceresini çok önceden çıkarmıştı- başka da bir vukuatı bulunmuyor. Bisiklet gruplarına üye olduğunu ve çok sık seyahat ettiğini öğrendim.”

Kadehini kaldıran Turan Komiserin yüzünde buz gibi bir ifade vardı, “Aferin Beylerbeyi, iyi iş çıkardın! Ben de yaptığım araştırmalarla ilgili sana bilgi vereyim. Sabah sen geldiğinde evrakların içinde beni gömülmüş buldun, çalışmaya devam ettiğimden sana detaylı açıklama yapamadım. Şu ana kadar Nil’in öldürülme tarzına benzeyen tam on dört cinayete ulaştım.”

Miran’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, öne doğru eğilince Turan Komiser kahkaha attı. Onu ilk kez gülerken görüyordu. Konuşmaya başladığında irkildi.

“Hadi, ne duruyorsun? Fondip!” diye haykırdı Turan Komiser.

Tek seferde ikisi de birayı bitirince Miran amirine su isteyip istemediğini sordu, Turan Komiser, “Olur, getir koca bir bardak,” deyince mutfağa yöneldi. İlacı hazırlarken ellerinin titremesine engel olamıyordu. İlk kez yaşlı kadın Leyla’yı öldüreceği zaman böyle titremişti. Salona geri döndüğünde amiri çoktan ikinci kutuyu açmış bardaklara doldurmuştu bile.

“Şerefe,” dediğinde yine içmek zorunda kaldı. Çok hızlı gidiyorlardı, başı dönmeye başlamıştı ancak Turan Komiser sünger gibi içiyordu. Miran ikinci bardağın yarısına geldiğinde amiri çoktan üçüncü kutuyu açmıştı bile.

Yanında su bardağı dururken birasına uzandı Turan Komiser, Miran’a gülümserken anlatmayı sürdürdü, “Bu işlenen cinayetlerde beni en çok şaşırtan ne oldu biliyor musun? Kurbanların öldürüldüğü yıllarda hep senin de o yerlerde bulunmuş olman. Yaşlı bir kadın, savunmasız, yalnız yaşayan Leyla Birer, ilk kurbanın o muydu?” bira bardağını sehpanın üzerine koydu ve neredeyse insanı tahrik edecek fısıltıyla konuşmayı sürdürdü, “Ondan sonra ulaştığım kişilerden hepsi ya okul ya da mahalle arkadaşların çıktı karşıma. Ne hikmetse Polis Akademisindeki öğrencilik yıllarında benzer hiçbir cinayet işlenmemiş, Mezun olduktan kısa bir süre sonra tekrar benzer cinayetler başlamış. Öldürülen kurbanların hepsi de senin köyünde ikamet etmiş insanlar ya da onların çocukları.

Cinayetlerin en sonuncusu da Nil! Kurbanlarının hepsini tanıyordun, böylelikle onları daha kolay tuzağına düşürüyordun değil mi?”

Miran’ın yüzü kızarmaya başladı, sinirlerine hakim olmakta zorlanıyordu.

“Senden şüphelenmeme sebep olan şey, Nil’in annesine sorduğun soruydu, ‘Nil her zamanki saatinde mi okuldan çıktı?’ dediğinde okul çıkış saatini bilen komşu olabilir mi dedim kendi kendime. Ayrıca duvarına çizdiğin şu bisiklet fotoğrafı, içlerinde kısaltma şeklinde harfler var, en büyükçe yazılanı da ‘LYL’ daha dikkatli bakınca da laciverte kaçan bir mavi ile ‘LYL’ harflerinin yanına iliştirdiğin ‘N’ harfi. Üstelik diğerlerine kıyasla o harf çok taze ve yeni işlenmiş. Çünkü sen Nil’in, mavi, lacivert anlamını taşıdığını biliyordun, bu yüzden kimse anlamasın diye kurbanlarını duvarına çizdiğin bisiklet resminin içinde ölümsüzleştirdin değil mi?”

Artık Turan Komiserin gözlerinde ölümcül bir bakış vardı, tiksinircesine karşısındakine baktı. Daha sonra sehpanın üzerindeki suyu alıp tek nefeste içti. Bu hareketle Miran’ın gözünün hafiften seğirdiğini hissetti.

“Bir sonraki planın ne?” diye sorup arkasına yaslandı.

Miran, planının işleyeceğini düşünmenin verdiği rahatlıkla kendine olan güveni geldi, “Evet, Amirim. Söylediklerinin her biri doğru, açıkçası bu kadar bilgiye bu kadar kısa sürede ulaşman beni şaşırttı. İlk kez misafirim olduğunda fark ettiğin gibi, düzenli ve planlı olmayı her zaman sevmişimdir. Avımı belirlediğim zaman her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplar, irdeler ve incelerim. Şu ana kadar da tüm olasılıkları düşünerek koleksiyonumu bu denli geniş tutmayı başardım. Her avladığım kişinin bendeki değeri çok farklı, ancak Nil bunların dışındaydı. Çünkü ilk kez avladığım biri kalbimde kendine yer açmıştı. Sadece isimleri değil o duvarda yazılı olan, avlandıkları tarihler ve yerleri de var.

Hakkını teslim etmeliyim, sen de farklı avlarımdan biri olacaksın. Aynı Nil gibi! Ve ismin bu bisiklette kocaman yer almayı hak ediyor. Düşündüğümden zeki çıktın. Merak ediyorum, ölüm haberin yayıldığında arkandan kaç kişi üzülecek? Her şey bittiğinde diğer avlarımda olduğu gibi senin ismin tüm ayrıntılarıyla günlüğümde ölümsüzleşecek! Ne zaman yazmaya başladım biliyor musun? Bu şehre geldiğimde, seninle tanıştığım günün akşamı karar verdim.”

Turan Komiser pis pis sırıttı, midesinin bulantısını bastırmaya çalışır gibiydi, “Benim gülümsediğimi de kimler görür biliyor musun Beylerbeyi? Sonunu hazırladığım pislikler…”

 

Günlük

Maceram sürüyordu. Bu da temiz, ayrı sayfa açtığım yeni günlüğümün ilk sayfasıydı. Artık daha da tecrübeli sayılırdım. Köpeği öldürme girişimimden sonra ikinci kez başarısız olmuştum. Ama bu başarısız girişim beni yıldırmadı, tam aksine hapisten çıktığımda artık başka bir kişi olmama olanak sağlayacaktı. Üstelik ünlü biri… El konulan günlüğümün el altından piyasa roman olarak çıktığını öğrenmiştim.

Turan Komiser düşündüğümden zeki, gerçekten çok zeki bir adamdı. Ben onu oyuna getirmeyi düşündüğümde asıl oyuna gelen ben olmuştum. Benim planımı bana uygulamış mutfakta ikimize bardak ararken bira şişesinin içine kaslarımın uyuşmasını sağlayacak ilacı attığını hareket edemediğimde anlamıştım. Özellikle kadeh tokuşturup fondip demişti. Su isteyip istemediğini sorduğumda ikinci golü yemiş, ilaçlı birayı hazırlamasına olanak sağlamıştım. Zerk ettiği ilaç bu sayede hızla kanıma karışmaya başlamıştı.

Hazırladığım bardağın içindeki suyun ilaçlı olduğunun da farkındaymış. Sırf planımın işlediğini sanmam için o suyu içmiş. Midesinin bulanmaya başladığında harekete geçmek için bekleyen ekiplerle arasında bir şifreymiş bana söylediği, ‘Benim gülümsediğimi de kimler görür biliyor musun Beylerbeyi? Sonunu hazırladığım pislikler…’ Ekipler bu sözle harekete geçtiğinde içtiğim biranın içindeki ilaç sayesinde olduğum yerden kalkamadığım gibi keklik gibi avlanmıştım.

Bu günlük de bulunduğu zaman, okuduğum dünyaca ünlü seri katillerle ilgili kitaplarda ismimin geçeceğinden emindim. Nasıl firar ettiğimi de bu günlüğü polise gönderdiğimde beni tanımak isteyip de takip edenler öğrenecekti. Şimdilik veda ediyorum. Çok yakında tekrar görüşmek üzere…

 

Günümüz  

Miran, aldığı müebbet cezasının hapisteki kırk sekizinci gününde ne kimse ile konuştu ne de biriyle yakınlık kurdu. Tek yaptığı yemek yemek, uyumadığı zamanlarda da kitap okumaktı. Konuşmak için kendisine yaklaşanlara ise arasında görünmez bir set çekip muhatap olmaktan kaçınıyordu. İçeride adı ile anılmıyordu, tutuklular arasında ondan Beylerbeyi olarak bahsediliyordu.

Görüşmeye geleceği ailesi de olmadığından özgür kaldığında yapacaklarını da planlıyordu. Mahpus hayatında da dikkatli olmayı kısa sürede öğrenmişti. Mahkûmlar arasında kimin sözünün geçtiğini, kimin iş bitirici olduğunu çözdüğünde hareket geçmiş tek bir isimle iletişim kurmuştu. O da hapisten kaçmasına yardım edecek tek kişiydi. Mahkûmun adı Adil’di. haberleşme şekilleriyse, tuvaletin rezervuar kapağının içine bıraktıkları yazışmalardı.

Adil her şeyin ayarlandığını belirten kısa bir not düşmüştü, “Yarın doktoru gör!”

Miran, Adil’in dediği gibi revire çıkarak doktoru gördü, onun gelmesini beklediği anlaşılan doktor ise hazırlıklı görünüyordu, “Hoş geldin Beylerbeyi, İnfaz Memurları seni yarın kontrol için hastaneye götürecek. Uslu ol ve muayene odasına girmeyi bekle.”

Miran içindeki heyecanı bastırmaya çalıştı, kafa sallayarak cevap verdi. Ertesi gün tüm işlemler yapılıp hastaneye sevk edildiğinde kendisini boş bir muayene odasında buldu. Odanın penceresi açık ve hastanenin en kuytu kısmına baktığını görünce doktorun ne demek istediğini anladı. Yavaşça hareketlenip pencereye yaklaştı, çıkması için hiçbir engel yoktu.

Kısa bir an durup çevreyi dinledi, kapının önünde hareketlilik olmadığını anladığında pencereden atladı ve koşturmaya başladı. Elleri kelepçeli olsa da başarabileceğinden emindi. Özgürlüğe kavuşmak için son bir engel vardı, hastane bahçesinin duvarı. Hiçbir insanın bulunmadığı hastane bahçesinin arka kısmından firar etmek düşündüğünden kolay gerçekleşiyordu. Bir bacağını duvarın üstüne attığında patlayan silahın sesini duydu, sonra sağ böbreğinin olduğu kısımda hissettiği sıcaklık. Görüntü bulanıklaşırken aynı sesi tekrar işitti. Diğer merminin vücuduna isabet edip etmediğinden emin değildi. Birden bir karartı çıktı karşısına, ardından dipsiz, siyah bir delik belirdi gözlerinin dibinde. Sonrasında da üçüncü kurşunda gözlerine perde indi.

 

Günlük

Sonun başlangıcı olarak ilk kez günlük tutmaya karar verdim. Bundan sonra devamı gelir mi bilemem lakin ben öldüğümde ortaya çıkmasını istediğim sırrımı bu şekilde saklayacağım.

Öncelikle işlediğim suçtan pişman değilim çünkü bir katili öldürdüm, hem de kızımın katilini. Beylerbeyi’nin günlüğünden oluşan romanı alıp defalarca içim acıyarak defalarca okudum ve kurbanlarını nasıl öldürdüğünü öğrendim. Katil, yaptığı vahşete ‘öldürme’ değil, ‘avlanma’ diyordu. Avını takip et, her şeyi öğren ve işini bitir. O cani için hepsi bu kadar basitti.

Bizi de böyle kandırdı, evimize girdi, kızımı gizliden gizliye takip etti ve yakınlık kurdu. Ruh hastası bir sapık için canımı, kızımı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşarken onun nefes almasına tahammül edemiyordum.

Vicdansızın yattığı hapishaneden iki kişiyi para karşılığı tuttum. Tuttuğum ilk adam, Beylerbeyinin kiminle yakınlık kurduğunu öğrendi, zor oldu, ama başardı. Bunun için epey de para döktüm. Sonra sıra yakınlık kurduğu adama geldiğinde Beylerbeyinin kaçması için gerekli ayarlamaların hepsini ben yaptım. Her şey başta kızımın ve diğer kurbanların öcünü alabilmek içindi.

Sonunda da başarılı oldum, muayenehane penceresinden kaçıp duvardan atlarken onu ilk kurşunla yaralamayı başardım, ikincisinde ise ıskaladım. Sonuncusunu, kızımın canını alan, onca masumu öldüren katilin gözlerinin içine bakarak alnına sıktım. Pişman mıyım? Değilim! Ancak bu intikam bana kızımı geri getirmedi.

Geçerli bir sebebim olsa da artık ben de bir katildim, yaptığım bana Nil’imi geri getirmediği gibi içimde ufacık huzur kırıntısı dahi bulamadım. Sokakta dolaşan daha nice Beylerbeyi oldukça da huzurum asla olmayacak!    

Ayna Ayna!

“Kraliçe’m?”

Oda hizmetçisinin sesiyle ürpererek daldığım hayal aleminden uyanıyorum. Kadın, aynanın ardından kızarmış gözlerime, dağılmış saçlarıma ürkerek bakıyor, titreyen ellerini saklayacak yer arıyor. Korkutma, sindirme çocukluğumda bana öğretilen ilk şey. İktidar olmanın zahmetsiz yolu.

Yavaşça doğruluyorum. Kan rengi örtüsü bozulmamış yatağımın ayak ucunda hizmetli kızların üzerimi değiştirmelerine izin veriyorum. Hepsi ellerini özenle ısıtmış, kokulu yağlarla yumuşatmış. Bu nafile çabalar benim, kraliçelerinin esmer teni ürpermesin, incinmesin diye. Kuruyup, yüzümde yol yapmış tuzlu izleri silmek istiyor biri, sertçe itiyorum elini. Şefkate tahammülüm yok. Nazik dokunuşları, tenimi geçip ruhumdaki kabuk tutmuş yaraları tekrar kanatıyor. Korsemi sıkmaları gerekmiyor. Altın kaselerde gelen leziz yemeklere dokunmuyorum günlerdir. Bedenim hiç olmadığı kadar kırılgan. Mutsuzluk, verdiğim her nefeste çevreme yoğun, kara bir sis gibi yayılıyor. Yüksek tavandan aşağı sarkan kadife perdeler sımsıkı kapalı. Açılmasına izin vermiyorum. İnsana kaçma isteği verecek kadar soğuk odama gelinceye dek neşeyle gülüp eğlenen bu zavallı kadınlar, sessizleşiyor, bakışlarını mecbur kalmadıkça yerden kaldırmıyorlar. Gözlerimi kapayıp oradan oraya koşuşturan bu haşerat sürüsünün bir an evvel dağılmasını diliyorum.

Tacım, örülüp başımın üzerinde toplanmış saçlarıma özenle yerleştirilirken, muhafızlar kraliyet ulağının geldiğini bildiriyor.

“Yüce kraliçem!” diyerek abartılı bir reveransla yerlere kadar eğiliyor ulak. Selamlaması, sıraladığı iltifatlar o kadar abartılı ki onu dinlemek yerine tekrar aynamın karşısına geçiyorum. Hiç kimse aynada neler gördüğümü bilmiyor. Sırlı camın ardında dalgalanarak kaybolan aksimin garip bir yaratığa dönüştüğünü, tiz çığlıklar atarak dans ettiğini fark etmiyorlar. Anlatmaya kalksam, korku dolu bakışlar şüpheli dudak büküşlere, suskunluklar saklı gülüşlere döner. Hepsi, gece odamdan sarayın taş koridorlarına yayılan korkunç çığlıkların benim olduğunu sanıyor, kulaklarını tıkayarak kifayetsiz ilahlarına dualar ediyor, ıstırapla uykuya dalıyorlar. Sabaha dek yataklarında tekinsiz kabuslar görüyorlar.

Elimi omzumun üzerinden geriye silkeleyerek odadan çıkmalarını sağlıyorum. Gümüş ayaklı, siyah mermer gövdeli masada ulağın getirdiği zarf açmam için hareketsiz bekliyor. Üzerindeki mum mührün kokusunu alabiliyorum. Mektup bekleyebilir. Önce aynaya soracak önemli bir sorum var.

“Ayna ayna! Söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?”

Ayna buğulanıyor. Yansımam, sahte sırıtışı, uzun bembeyaz yüzüyle sarayda tek konuştuğum kişiye, o vefasız arkadaşa dönüşüyor.

“Siz çok güzel bir kadınsınız sevgili kraliçem ama…” diyor kıs kıs gülerek.

“Yeter!” diye haykırıyorum. Sırıtışı yüzünde asılı kalıyor.

Günlerdir aynı cevabı almaktan tükenmiş bedenim yere yıkılıyor.

“Yeter! Benden daha güzeli var, biliyorum. Pamuk prenses, pek sevgili üvey kızım. Ülkenin neşe kaynağı, babasının nadide incisi o. Dertsiz tasasız oradan oraya koşarak kahkahalarıyla beni deli eden baş belası. Kar beyaz giysileri içindeki gün ışığı görmemiş saydam teniyle, yapış yapış mutluluğunu yanından geçtiği herkese bulaştıran zehirli çiçek. Şehla gözlerindeki hülyalı bakışıyla en soğuk kanlı savaşçıları bile kendine hayran bırakan kadın. O, biliyorum!”

Aynadaki dostum alaylı bir kahkaha atıp kayboluyor. Binlerce kez sorsam aynı cevabı alacağım. Geldiğim günden beri bana zindan oldu bu uğursuz saray. Yavaş yavaş dengesini yitiren aklım, temiz havaya hasret bedenim artık ölmeyi istiyor. Vahşi atların sırtında, saçlarımı özgürce savurduğum günlerin özlemi içimi kavuruyor. Cehennem ateşi beni bu yalnızlık kadar kahredip yakamaz. Ölürsem belki cansız bedenim, denizler, dağlar aşıp getirildiğim, karlı yurduma ulaşır. Evlilik buyruğunu verirken utançtan yüzüme bakamayan kral babam belki soğuk alnıma son bir kere dokunur. El değmemiş çıplak bedenimi, ölü eşine bağlılık yemini etmiş yaşlı bir kocanın soğuk yatağı yerine, hasretle sarıp sarmalayacak ılık toprağa veririm.

Bugün sona erdiğinde bir şeyler değişmeli. Matem dolu gözyaşlarıyla, övgü dolu ağıtlarla uğurlanma bekliyor değilim. Güzellik için iksirler hazırlattığım yaşlı büyücüye solmuş dudaklarımı, fersiz gözlerimi sonsuza dek mühürleyecek bir zehir yaptırmalıyım. Kurtuluşumu lezzetli bir elmaya zerk etmeli ki yediğimde çektiğim ıstırap zevkle son bulmalı. Cam bir tabuta konmalı cesedim, ölüler diyarının en güzel kadınını herkes görmeli.

Tüm bu hezeyan ve elemin arasında gözüm ulağın getirdiği zarfa takılıyor. Mührü kırıp açıyorum. Zarif bir yazıyla yazılmış davet içimdeki ölü kuşları kanatlandırıyor. Aynadaki dostum kıkırdıyor. Nihai kararımı veriyorum. Yıllardır beni gerçek hayattan tecrit etmiş bu saraydan bir beden eksilmeli. Yalnız, buhran dolu gecelerimde üzerime yıkılan duvarlara çınlasın diye fettan bir kahkaha bahşediyorum. Hızlanan topuk seslerim, siyah ipek elbisemin hışırtısına karışıyor. İki kanatlı kapıyı şevkle açıyor, sesleniyorum.

“Muhafızlar! Bana avcıyı çağırın.”

Çıkmaz Sokak

Ruhumun bir labirente benzediğini düşünürüm. Bir labirent… Sonu çıkmaz sokaklara ve tercihsizliklere doğru açılan bir yanılsamalar labirenti. İşte benim yaşadığım dünya da bu çıkmaz sokaklardan biriydi. İçinde yaşadığım bu çıkmaz sokak, birbirini anlamamayı göze almış olan ben ve ailemin çıkmazıdır.

Daha on altı yaşındaydım. Bir arkadaşımın bana uzattığı esrarı içime çektim. Akran zorbalığı karşısında direnemedim. Biraz da özendim. İlk uyuşturucu maddeyi içime o gün çektim, hoşuma gitti. Bir kereden bir şey olmaz, bir kerecik tadına bakarım, bir daha da asla ağzıma sürmem, dedim. Yanıldım. İlk kez tadılan madde uyuştururmuş, sonrakiler tekrardan ibaretmiş. Çok geç anladım.

Bütün organlarım azap içindeydi ve bu azap içerisinde organlarım tir tir titriyordu. Geceleri yatamıyor, nefes alamıyordum. Sık sık hasta oluyordum. Hele o ölüm tribi var ya, o hepsinden beterdi. Peki ya sinirlerime ne dersiniz? Gittikçe yıpranıyordu. Tercihler olmadan yaşadığım bu dünyada, öylece çaresizliğin çarkında yorulmuş bir şekilde yaşıyordum. İster memnun ol ister olma. İçindeki labirentin çıkmaz sokağı kendini süslüyor. Bu tercihle yetinmen gerek.

Seçmek zorunda kaldığım bu tek tercihim için, ne yapıp edip para bulmalıydım. Çaresizce evin yolunu tuttum. Korktum. Hatta o kadar ileri gidiyordum ki, daha evin kapısına adım atar atmaz, tedirginlik ve korkular üşüşüyordu etrafıma. O korkularla çaldım evin kapısını. Kapıyı açan annem, beni görünce çok korktu. Hemen kapıyı kapadı.

“Anne ne olur aç kapıyı,” dedim.

“Korkuyorum,” dedi. “Yalnızca senden değil, tüm dünyadan, insanlardan korkuyorum. Ne olur beni anla oğlum.”

Annemin bu sözleri içimi dağladı, ruhumun derinliklerinde büyük yaralar açtı, ama yine de umursamadım. Yeni uyuşturucu maddeler almam için paraya ihtiyacım vardı. Bunu da bana ailem sağlayabilirdi. O yüzden anneme tekrar yalvardım.

“Ölüyorum anne, anlıyor musun? Eğer o parayı vermezsen azar azar yok oluyorum. Beni anlıyor musun?” dedim.

Beni anlamış mıdır, bilemiyorum. Anlamasa bile alışmıştır. İnsan nelere alışmıyor ki? O içeride, bense dışarıda çaresizliğin çıkmaz sokağında, uzun süre hıçkıra hıçkıra ağladık. Bir yandan anneme üzülüyor, diğer yandan dışarıda, kendi çıkmaz sokağımla boğuşuyordum. O yüzden dışarısı ile içerisi arasında denge kuramıyordum. Çıkmaz sokağımın verdiği çaresizlik ile anneme tekrar yalvardım.

“Anne, ne olur aç kapıyı, param yok diyorsan başka şey de olur. Değiş-tokuş mesela. Yeter ki aç kapıyı, bana yardım et,” dedim.

“Oğlum,” dedi annem. “Oğlum, çare bu değil. Eğer istersen kurtulabilirsin bu çıkmaz sokaktan. Yeter ki içindeki aynaya bakmasını bil.”

“Benim aynam kırık anne, bakamıyorum. Baksam bile göremiyorum,” dedim.

“Olsun,” dedi annem. “Olsun, aynanın her parçası bir başka şeyi, başka bir dünyayı gösterir. Sen yeter ki bakmayı bil oğlum.”

Annemin dediğini yaptım, içimdeki aynama baktım. Kırık aynamın parçalarını nereye tutsam, nefret duygusuyla bir araya gelip, keskin bıçak gibi her şeyi kesip atasım geliyordu. Beni bu hale getiren uyuşturucu, bıçağın her iki tarafına bakmama izin vermiyor, sadece keskin tarafını gösteriyordu. Öyle bir uyuşturuyordu ki, kendi dehşetinin sonuçlarını görmem için bana fırsat tanımıyordu. Biraz da güçsüzlüğüm buna engeldi.

Bana sürekli kendi aynama bakmamı nasihat eden annem de bıkmıştı artık. Aynamın kırık olduğunu o da kabul etti. Irmakların bile taşıyamayacağı bir yükün altında azar azar ölüme gittiğimi, kendi çabalarımla bu çıkmaz sokaktan çıkamayacağımı anladı. Gözlerinin önünde can çekişen oğlunun bu haline daha fazla dayanamadı. Elleri ile beni ölüme yollamaya çalıştı. Aldığım uyuşturucunun etkisi ile ölüm tribine girdiğim bir anda, durmadan vurmaya başladı. Annem, benim sevgili annem, sevgi ile nefretin arasındaki bir sınırda öylece kalakaldı. Bir tarafta nefretin demir yumruğu, diğer tarafta sevginin giydiği ipek eldivenle durmadan vuruyordu. Annem nefretin ötesine geçmiş, ben hiçliğin. O kaderini kabul etmişlerin arasındaydı, ben ise karanlık bir boşluğun. Annemin, çaresizlik içerisinde indirdiği acımasız darbeler, içimdeki kırık aynanın parçalarını yok etti. İçimde artık bakacak bir ayna bile yoktu. Sadece acı vardı, yalnızca acı.

Ölüm tribinden kurtulup, tekmelerle, tokatlarla kendime geldiğimde annemin yüzüne baktım. İndirdiği her darbenin ardından bana tuhaf tuhaf bakıyordu. O tuhaf bakışlar, daha sonra yerini bir çocuğa duyulan acı bakışlara bırakıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. O an biraz can gelseydi içime, ona neler neler diyecektim.

“Anne, kafam çok ağrıyor.”

“Beni öldürecek misin?”

“Buz gibi oldum.”

Ellerim titriyor, kafamın içi çok ağrıyordu. Ağlamak istiyordum, ağlayamıyordum. Annem, yüzüme bakıyordu tuhaf tuhaf.

“Anne,” dedim diyeceğim. “Kafam çok ağrıyor, kafam kırıldı.”

“Kırılırsa kırılsın,” dedim diyeceğim. Diyemedim. Dillerim lal oldu.

Öyle bir çaresizlik girdabının içindeydim ki, hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum. Sevdiğin herkesin parmaklarının arasından kayması neydi? Bir türlü içinden çıkamamak neydi? Bu ateşin içinde yanarken yalnız olmak neydi? Ölüm neydi? Hayat neydi? Gitmek neydi? Gelmek neydi? Tek bildiğim şey bu girdabın içinde artık yaşayamıyordum.

Başka çarem yok, kurtulmalıyım kendimden. Sadece ben mi? Hayır. Bütün herkesi kurtarmalıyım kendimden. Özellikle de annemi… Etrafımdaki insanlara hatta tüm dünyaya, içimdeki bu çıkmaz sokaktan artık kurtulmanın zamanının geldiğini söyledim.

“Benim gücüm tükendi anlıyor musunuz? Gücüm tükendi. Geçmişin iplerini toplayıp şimdiki zamana sahip olamıyorum. Ben, bütün perdelerimi kapattım. Anlıyor musunuz? Geleceğe açılan bütün yolları da. Perdelerin arkasında kalan odam bu yüzden karanlıktır,” dedim.

“Dur!” dediler. “Dur, hemen pes etme!”

“Dayan!”

“Kendine gel!”

“Allah’tan ümit kesilmez, günaha giriyorsun.”

“İstersen yaparsın!”

Daha neler neler dediler. Her ne kadar ölümü arzulasam da hiç kimse kalbini dağlayan bıçağa, bir kurtarıcı gözüyle bakmaz, bakamaz. Hele bu kendi ölümünse… Soğuk ve acımasız bir sonu kim ister? Hak etmediğimi düşündüğüm bir cinnetin ortasındaydım.

“Artık vakti geldi,” diye bağırdı içimden biri. Artık vakti geldi. İçimdeki bu şeytandan kurtulmalıydım. Ölüm çare değil. Ama nasıl? Dua eder gibi ellerimi kaldırdım göğe doğru. Kararlıydım, kurtulacaktım bu şeytandan.

Her şeyin bir son durağı var, uyuşmuş bedenimin son durağı da ya ölümdü ya da yardım alıp bu illetten kurtulmaktı. Ben bu illetten kurtulmayı seçtim. Hemen, ALO 191 hattını aradım.

“Alo,” dedim. “Alo, yardım edin, ruhum bir labirentin içinde, yolumun sonu çıkmaz sokak. İçimdeki aynam da kırık, bakamıyorum, baksam da göremiyorum. Tek başıma bulamıyorum yolumu. Lütfen yardım edin.”

Uzun uzun konuştum, hiç bıkmadan, yılmadan beni dinlediler. Anlayışla karşıladılar. İhtiyaçlarıma göre gerekli bilgileri verdiler, tedavim için beni yönlendirdiler.

Sabah erkenden kalktım, son sarılmalar, son kez dokunan eller ve çaresiz bakışlar eşliğinde arabaya bindim. Her şey titriyordu, uyuşturucunun etkisinde kalmış damarlarımdaki kan titriyordu. Yüreğim titriyordu. Ellerim ayaklarım titriyordu. İçimde donan tek şey vardı. Çaresizlik. Fakat ardımda duran hiç kimse aldırış etmiyordu içimde duran çaresizliğime. Kimse duymak istemiyordu bu kelimeyi. “ÇARESİZLİK”

Çaresizliğin girdabı eşliğinde arabaya bindiğimde, çaresizliğin son durağında ağır ağır ilerlerken, arkamdan annemin kederli elleri sallanıyordu.

“Oğlum, içindeki aynana iyi bak, üzme bizi,” dedi.

Onun bu sözleri, hem içimi dağladı hem de bana cesaret verdi. Kararlıydım. Kurtulacaktım. Annem için yapacaktım. Gözlerimden ağır ağır akan geçmişim, beni kendine çekse de kararlıydım. Geçmişim, geçmişte kalacaktı. Daima içimdeki aynama bakacağım. Geçmişi geçmişte bırakacağım. Son durağım asla ölüm olmayacak. Annemin demirden yumruğunu, sevginin giydiği ipek eldivene çevireceğim. Bir kereden bir şey olmaz diyerek girdiğim bu girdaptan kurtulacağım ve tüm dünyaya haykıracağım:

“Siz siz olun, asla bir kereden bir şey olmaz demeyin.”