Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

FLORANSA CANAVARI: Gizemli Bir Seri Cinayet Vakası Üzerine

Diğer Yazılar

Bülent Tunga Yılmaz
Bülent Tunga Yılmaz
1975 yılında Samsun’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi, sosyoloji ve kültürel çalışmalar alanında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. Weitz Center for Sustainable Development’dan Yerel Kalkınma ve Kamu Yönetimi konusunda diploması bulunuyor. Çalışmaları ağırlıklı olarak AB-Türkiye İlişkileri, toplumsal araştırma, akademi-endüstri ilişkileri ve proje yönetimi alanında yoğunlaşan Yılmaz evli ve Kerem isminde bir çocuk babasıdır. Aİlesiyle birlikte Dubai’de ikamet etmektedir.

Orijinal dilinde Firenze… Florance veya Floransa… Hangi dilde nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, dünyanın en güzel kentleri arasında; benim için en güzel beş kentten biri. Rönesans’ın beşiği; görkemli mimarisi ve sokaklarını süsleyen sanat yapıtlarıyla ‘açık hava müzesi’ klişesinin ötesine geçerek, tahayyüllerin adeta gerçeğe dönüştüğü bir kent. Son dönem İtalyan Sineması’nın en önemli yönetmeni Paolo Sorrentino’nun başyapıtı La Grande Bellazza’ya (Muhteşem Güzellik) göndermeyle, muhteşem güzelliğin kentsel tanımı. Ve bu muhteşem güzelliğin biraz arkasında, onu çevreleyen tepelerde ve kırsal bölgelerde meydana gelen, 16 yıla yayılmasına karşın hâlâ gizemini koruyan vahşi cinayetler serisi. Netflix’te yakın zamanda yayınlanmaya başlayan 1 (Floransa Canavarı) mini-dizisi, işte bu vakayı, onun arkasındaki gizemli hikayeleri ve bu arada toplumsal-psikolojik-cinsel arka planı anlatmayı hedefleyen bir İtalyan yapımı.

Dizinin analizine geçmeden önce bu vaka hakkında kısa bir bilgi vereyim. Cinayetler serisi 1968’de Signa’da Barbara Locci ve Antonio Lo Bianco’nun bir araba içinde tabancayla vurularak öldürülmesiyle başlıyor. Dizide detaylı olarak yaşamından bahsedilen Locci ve sevgilisi Lo Bianco’nun cinayetleri önceleri bir ‘tutku suçu’ olarak kabul ediliyor ve hatta bu cinayetten dolayı Locci’nin kocası Stefano Mele tutuklanıyor; suçunu itiraf ediyor ve hüküm giyiyor. Öte yandan sonradan yapılan soruşturmalar neticesinde, bu cinayetlerin ‘canavar vakası’ ile doğrudan bağlantılı; hatta cinayetlerin başlangıcı olduğu kabul ediliyor. 1968’de başlayan cinayetler serisi, 1969’da yine bir çiftin arabada öldürülmesiyle devam ediyor ama bu olay sonrasında Canavar beş yıllık bir suskunluğa giriyor.

Cinayetlerin ikinci halkası, 1974 yılında Pasquale Gentilcore ve Stefania Pettini’nin yine bir araba içinde öldürülmesiyle başlıyor. Bu olayı diğerlerinden ayıran en önemli fark, Pettini’nin öldürüldükten sonra 97 kez bıçaklanması oluyor. Bıçak bulunamıyor.

Bu cinayetlerden sonra yedi yıl bekleyen Canavar, 1981 yılında Giovanni Foggi ve Carmela de Nuccio’yu aynı şekilde bir araba içinde öldürüyor ve kadın kurbanın bedenini parçalıyor. Bu olay sonrasında cinayetler sıklaşıyor ve 1985’e kadar Canavar her sene benzer şekilde çiftleri katledip kadın kurbanların bedenini parçalıyor. 1983’te gerçekleştirdiği Alman eşcinsel çift cinayetinde, uzun sarı saçlı olan kurbanı parçalaması, ya onu kadın sanması veya bilinçli olarak onu kadın yerine koyması olarak yorumlanıyor. Cinayetler, 1985 yılında Fransız turist çift Kraveichvili ve Mauriot’un öldürülmesi ve Mauriot’un bedeninin parçalanması sonrasında kesiliyor.

16 yıla yayılan bu cinayetlerle ilişkili olarak gerçekleştirilen soruşturmalar, dünya suç tarihinde özel bir konuma sahip. Toplumsal kaos ve histeri sonucunda gerçekleşen yanlış/yanıltıcı ihbarlar, polisin soruşturma sırasında yaptığı hatalar ve elbette o dönemde henüz adli tıp ve araştırma teknik ve teknolojilerinin bugünkü kadar gelişmemesi nedeniyle, cinayetlerin gizemi ve en önemlisi katilin kim olduğu hâlâ aydınlatılmış değil.

Diziden bir sahne

Floransa Canavarı cinayetlerinin iki çok belirgin özelliği bulunuyor:
Katilin .22 kalibreli bir silah kullanarak neredeyse tüm vakalarda özellikle aracını park etmiş sevişen çiftleri hedef alması ve 1974’ten itibaren de kadın kurbanların vücudunu, özellikle pubis bölgesini cerrahi bir hassasiyetle çıkararak cesetlerin beden bütünlüklerini bozması.

Bu özellikler, cinayetleri belki başka ülkelerde -özellikle de ABD’de- meydana gelen seri katil vakalarıyla kıyaslandığında görece daha az vahşi yapıyor. Ama olayların bilhassa İtalya’nın en huzurlu, güzel ve turistik bölgelerinden biri olan Toskana’da, Floransa kentinin yakınlarında gerçekleşmesi, bu olayı adli olduğu kadar toplumsal, tarihsel ve psikolojik bir vaka olarak analiz edilmeyi gerektiren derin bir konu haline getiriyor. Vakanın arka planı bizi dönemin İtalyan toplumu, özellikle de kırsal kesimindeki yaşamın beklenmedik sırlarına götürürken, bir yandan da başsavcı P*aolo Canessa ve yazar Mario Spezi tarafından dile getirilen -cinayetlerin, kadim Etrüsk ayinlerini uygulayan zengin ve güçlü bir satanist tarafından ısmarlanıp kadın bedenlerinden parçaların kara ayinlerde kullanılmak için çıkarıldığına dair ezoterik içerikli- teori, konuyu çağlar öncesinden modern zamanlara uzanan bir tarihsel bağlama oturtuyor.

Vaka, İtalyan adli sisteminin açıklarını ve özellikle de bir davanın ülkenin adli sistemini nasıl esir alacak derecede takıntı haline geldiğini göstermesi açısından ilginç bir örnektir. Yıllara yayılan soruşturma kapsamında 100 binden fazla kişi sorgulanmış ve 20 kişi ‘Floransa Canavarı’ olarak resmi şekilde suçlanmıştır.

Gazeteci yazar Mario Spezi

2000 yılında bir gerilim romanı yazmak için Floransa’ya taşınan ve bu davada uzmanlaşmış İtalyan gazeteci Mario Spezi ile işbirliği yapan Amerikalı yazar Douglas Preston, Spezi ile yaptıkları araştırmalar sonucunda, o dönemde resmi düzeyde en kabul gören ‘Sardunya Çetesi’ teorisini boşa düşürüyor. Bu da davanın tartışmalı savcısı Giuliano Mignini’nin öfkesini Preston ve Spezi’ye yöneltmesine neden oluyor. Spezi, 2006 yılında cinayetlere suç ortağı olmak ve soruşturmaya engel olmak suçlamalarıyla tutuklanıyor (suçlamalar daha sonra düşürülmüştür); Preston ise sorgulanıyor ve kendisinden İtalya’yı terk etmesi isteniyor. Keza Savcı Mignini, Francesco Narducci adlı bir doktorun çok şey bildiği için öldürüldüğüne ve aynı satanik tarikatın kurbanı olduğuna inanıyor. Bu teori daha sonra terk ediliyor ve hatta Mignini, soruşturmanın bu kısmındaki tutumuyla ilgili olarak görevi kötüye kullanmaktan hüküm giyiyor. İlginç bir bilgi: Mignini’nin bu tutumu, İtalya adalet sisteminin uluslararası arenada büyük ilgi gören davası olan Amanda Knox olayında da gündeme gelmiş. Amanda Knox’un savunma ekibi, Savcı Giuliano Mignini’nin hem Floransa Canavarı davasında hem de Knox’un Perugia’daki cinayet davasında yer aldığını ve Savcı’nın fantastik teoriler peşinde koşma eğilimini o davaya da yansıttığını iddia etmiştir. Preston ve Spezi’nin deneyimleri, uluslararası çok satanlar listesine giren The Monster of Florence (Floransa Canavarı) başlıklı kurgusal olmayan kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

1968’de başlayan bu gizem hâlâ resmi olarak çözülememiştir. Resmi olarak ‘canavar’ suçlaması yapılan Pacciani, Vanni ve Lotti’nin bazı cinayetlerden hüküm giymelerine rağmen, bu davada suçlu olduklarına dair kesin bir kanıt yoktur. Günümüzde de birçok araştırmacı ve gazeteci, gerçek katilin (veya katillerin) hiçbir zaman bulunamadığına inanmaktadır.

Dava, bir savcı ve polis ekibiyle adli sistemin nasıl bir çıkmaz içine girebileceğinin; kayıp deliller, birbiriyle çelişen çok sayıda teori ve sağlam polislik çalışması yerine sansasyonel ipuçlarına odaklanılmasının bir seri cinayet soruşturmasını nasıl başarısızlıkla sonuçlandırdığının mükemmel bir ders kitabı örneğidir.

Vaka, kalıcı bir gizeme; İtalyan popüler kültürünün bir parçası olan karanlık bir efsaneye dönüşmüştür. Suçlu tek bir katil miydi, yoksa birkaç farklı kişiden oluşan bir grup muydu? Cinayetler, yalnız çalışan bir psikopatın işi miydi, yoksa gizli bir tarikat tarafından ısmarlanan ritüel cinayetler miydi? Gerçek asla tam olarak ortaya çıkarılamamıştır, gizemini ve karanlığını korumaktadır. Resmi soruşturma birkaç kez kapatılıp yeniden açılmış ama günümüze dek kesin bir yanıta ulaşılamamıştır. Canavar’ın gölgesi, şiirsel güzellikteki Toskana kırsalının üzerinde asılı kalmaya devam etmektedir. Oraları ziyaret eden binlerce turist bu olaydan habersiz, doğanın, tarihin ve gastronominin tadını çıkarmaya devam etmektedir.

Netflix’te yayınlanan Il Mostro (The Monster of Florence), vakayı konu alan ilk dizi değil. 2009’da RAI’de, Antonio Frazzi’nin yönetmenliğindeki iki bölüm, dört saatlik bir dizi olan Il Mostro di Firenze, saf bir suç geriliminden ziyade psikolojik bir drama olarak çekilmiş ve esas olarak, cinayetlerin detaylarından ziyade, soruşturmanın kendisine ve olaylara karışanlar üzerindeki yıkıcı etkisine odaklanmıştır. Konu, ağırlıklı olarak, yıllarca bu davayla uğraşmış çalışkan ancak hayal kırıklığına uğramış polis müfettişlerini temsil eden kurgusal bir birleşik karakter Baş Müfettiş Luigi Bocciolini ve yukarıda hakkında kısaca bilgi verdiğim, davayı başından beri inatla takip eden ve zamanla kilit bir figüre dönüşen gazeteci Mario Spezi’nin gözünden anlatılır.

Kasvetli, gri ve ağırlıklı olarak karamsar bir tona sahip olan dizi, Floransa ve çevresindeki kırsalı saran korku iklimini ve soruşturma tekrar tekrar başarısız oldukça büyüyen umutsuzluk duygusunu etkili bir şekilde yakalamayı başarmış ve genel anlamda olumlu olarak değerlendirilmiştir.

Netflix’te 2023 yılında yayınlanan belgesel The Killer Within, arşiv görüntüleri, gazetecilerle (başta Mario Spezi olmak üzere), kurbanların aile üyeleriyle ve eski müfettişlerle yapılan röportajlar aracılığıyla, olaya doğrudan ve kurgusal olmayan bir bakış sunar. Yapım konuyu merak edenler ve olayları dramatize etmeden anlamak isteyenler için bir tamamlayıcı eserdir.

2024 yılında Netflix’te yayınlanan ve Leonardo Fasoli’nin yazıp Stefano Sollima’nın yönettiği Il Mostro, dört bölüm boyunca cinayetlerin içeriğini ve detaylarını, adli soruşturma sürecini, hem de tüm bu süreç içinde olayların toplumsal arka planını kapsamaya çalışıyor. Diziyi bu açıdan seyrederken, kimi zaman Türk edebiyatının haksız yere biraz arka planda kalmış ama aslında çok önemli eserlerinden biri olan Necati Cumalı’nın Ay Büyürken Uyuyamam başlıklı hikâye kitabını andım. Bu kitapta Cumalı, Anadolu’da (ağırlıklı olarak Ege’de) tüm ahlaki ve toplumsal baskı altında yaşanan cinsel sapkınlıkları, tutkuları, kişisel eğilimler ile toplum normları arasındaki çatışmaları, kadın-erkek ilişkilerini ve bu ilişkinin cinsellik boyutunu, sınıfsal ve toplumun ekonomi-politik yapısını da dikkate alarak anlatmayı başarır.

Il Mostro da belirli açılardan İtalya’daki benzer toplumsal ve ahlaki durum da dahil vakayla ilişkili tüm süreç ve olguları kapsamayı amaçlayan çok iddialı bir çalışma. Bir yandan vakanın adli ve polisiye boyutunu karakterler ve soruşturma aracılığıyla aktarmaya çalışırken, diğer yandan Frazzi’nin yapımına benzer bir şekilde, ilgili karakterlerin psikolojik durumlarını aktarmayı başarıyor. Dizide buna ek olarak cinayetler, katil zanlılarından dedektiflere ve savcılara karakterler geçidi yaşanıyor. Arka planda dönem İtalya’sının toplumsal normlarını; İtalyan toplumunda, özellikle kırsal bölgelerde, geleneksel tutucu toplumun baskısı altında yaşanan ilişkileri; gizli ve aykırı cinsellikleri, bastırılan, bir meta muamelesi gören kadınları, cinsellikleriyle ve fiziksel güçleriyle tanımlanan erkekliği, eşcinselliğe bakışı, aile içi saklı arzuları bir edebi yapıt inceliğinde görebiliyoruz. Ancak yapım bu noktada aksamaya başlıyor.

Dizi öncelikle çok farklı boyutları bulunan bireysel, toplumsal ve adli alanların birbirine geçtiği bu vakanın olguları arasındaki dengeyi kaçırıyor. Cinayetlerin polis tarafından soruşturulması ve adli boyut, vakanın toplumsal ve psikolojik boyutlarının yoğunluğu altında adeta ezilerek ikinci planda kalıyor; toplumsal ve psikolojik olguların dramatize edildiği sahnelerin arasına sıkışan parçalara dönüşüyor. Kimi anlarda, özellikle psikolojik ve toplumsal konuları içeren bazı sahnelerde adeta bir edebiyat yapıtı tadı veren Fasoli’nin senaryosu, dizinin en önemli erdemine dönüşecekken, her şeyi kapsama ihtirasının bir biçimde kurbanı oluyor. Senaryodaki farklı olguların bir arada boca edilmesi; konunun, özellikle de soruşturmanın karışıklığından kaynaklı olarak gerçeğin sürekli değişmesi, bir andan sonra kafa karıştırıyor ve diziyi takibi zor hale getiriyor; böylece dizinin odağı kayboluyor.

Dizide canlandırılan her bir karakter, adeta tek başlarına birer diziye/filme konu olacak derecede derin ve ilgi çekici. Öte yandan senaryo, gereğinden fazla malzeme ve içeriği kapsamayı amaçladığından karakterlere hak ettiği zamanı ayıramıyor. Örneğin Barbara Locci’nin yaşamının trajik arka planı; Barbara Locci, Salvatore Vinci ve Stefano Mele karakterleriyle aileleri, toplum ve insanların birbirleriyle olan karmaşık ilişkiler ağı, bütün bir sezonu dolduracak potansiyele sahipken, dizi bu fırsatı yalnızca birkaç geri dönüş ve diyalogla geçiştiriyor. Aynı şekilde, Dedektif Silvia Della Monica’nın mesleki tükenmişliği; yaşadığı ikilemler ve çıkmazlarla dolu kişisel dünyası da yeterince derinlemesine işlenemiyor. Tüm bunların etkisiyle de Il Mostro, eline geçen önemli bir fırsatı kaçırarak ilk bölümdeki enerjisini sonraki bölümlerde koruyamayan, hem konunun derinliğini hem de yönetmen ve yazarının geçmiş işlerindeki başarılarını ve yeteneklerini yeterince yansıtamayan orta karar bir yapıma dönüşüyor.

Senaryodaki tüm aksaklıklara karşın, dizinin sanat yönetmenliğinin üst düzey olduğunu söyleyebiliriz. Gerilimi sürekli sıcak tutan atmosfer ve müzikle oyunculuklar, diziyi senaryosundaki dengesizliğe rağmen ayakta tutmayı ve bir biçimde seyrettirmeyi başarıyor. Müzikler (o dönem İtalya’nın popüler şarkıcısı Mina’nın şarkıları, dönemin atmosferi için iyi bir arka plan oluşturuyor), kostümler ve arabalarla dönemin ruhu çok iyi yansıtılıyor.

Sonuç olarak dizi, bir yandan gerçek olayların karmaşıklığına sadık kalmaya çalışırken, diğer yandan bu karmaşıklığı anlaşılır bir dramatik yapıya oturtmakta zorlanıyor. İzleyici hem olguların ağırlığı altında eziliyor hem de karakterlerin duygusal yolculuklarına tam anlamıyla adapte olamıyor. Öte yandan, saf polisiye meraklılarını tatmin edemese de suç tarihinin en ilginç vakalarından birini ele alması; dünyanın en güzel kentlerinden Floransa’nın ve Toskana’nın kartpostal güzellikleri ardındaki karanlık gölgeleri ve derine saklı yüzünü göstermesi; İtalya’nın, diğer adıyla ‘bella paese’ yani ‘güzel ülke’nin çirkinliklerini, toplumsal yaşamındaki ve adli sistemindeki bozuklukları gün yüzüne çıkarması açısından, bence seyredilmeyi hak eden bir yapım Il Mostro.

https://www.imdb.com/title/tt29457135

En Son Yazılar