Yine aynı kuytu köşede durmuş, onun gelmesini bekliyordu. Bu gece bekleyişleri sona erecek, bu gece her şey hayal ettiği, planladığı gibi olacaktı.
Başını gökyüzüne çevirdi. Gün boyu etrafı yakıp kavuran güneş çoktan batmış, yıldızlar birbiri ardına geceye yerleşmeye başlamıştı.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Burnuna, altında dikildiği yasemin ağacının mis kokusu doldu.
Gözlerini açıp etrafa son bir kez daha bakındı. Beklediği birazdan sokağın başında görünecek ve yeryüzündeki bütün çiçeklere inat, kokusunu dört bir tarafa yayacaktı. Kuytusuna sindiği yasemin ağacının kokusu, onun yanında sönük kalacaktı. Günlerdir peşindeydi. Başka yolu yoktu… Nihayet bu gece o muhteşem koku onun olacaktı.
On beş yaşındaydı, tarif edemediği duygular bedenini yakıp kavurmaya başladığında. Mahallenin en güzel kızı Zeynep’i uçurumdan iterek öldürdüğünde ise on yedi… Zeynep’in o gün orada sevgilisiyle buluşacağını biliyordu. Tek yapması gereken buluşma saatinin değiştiğine Zeynep’i inandırmak ve orada yalnız olmasını sağlamaktı. Yapmıştı da… Ona o kadar güveniyordu ki Zeynep, hiç yadırgamamıştı, önünü, ardını sorgulamamıştı. Kaderin kendisine biçtiği vaktin dolduğundan habersiz, koşarak gitmişti sevdiğiyle buluşma yerine. Zeynep… Saçları Misk-i Amber kokan Zeynep… O günden sonra onu da kokusunu da o vazgeçilmez hazzı da bir daha unutmamıştı.
Günahının, vücudunun her zerresine yaydığı mutluluğu yıllarca bastırmaya, yok saymaya, kendine hâkim olmaya çalıştı. Ne var ki dürtülerini dizginlemek, ıstırabına ıstırap katmaktan öte gidemedi. Gün geçtikçe daha pis kokuyordu dünya, gün geçtikçe daha dibe batıyordu. İçine düştüğü pislik çukurunda boğulmak üzereydi. Tekrar nefes alabilmesi için öldürmeye devam etmeliydi. Etti de… Artık biliyordu, öldürmekten asla vazgeçmeyecek, asla yakalanmayacak ve kendini bu hazdan asla mahrum etmeyecekti.
Yeni kurbanı nihayet evine girmişti. Kapının önüne dikildi. İçeriden müzik sesi geliyordu. Kim bilir ne diyordu şarkıda? Bunu hiç düşünmedi. Parmağını zile doğru uzatırken, ruhunu kasıp kavuran pislik çukurundan ağır ağır yukarı çekildiğini hissetti.
***
Feride, bütün gece sıcaktan dönüp durduğu yatağından kalkmakta zorlandı. Görev onu bekliyordu. Hava bugün de çok sıcak olacaktı. Bunu, yatak odasının kalın, kahverengi perdelerini yarmaya çalışan güneş ışıklarından anlayabiliyordu. Hızlıca hazırlanıp kızı Hayal’i uyandırmak üzere çocuğunun odasına gitti. Yavrusu, uyurken ne güzel ne masum görünüyordu. Her şeye onun için katlanıyordu. Kendisini ve biricik kızını yüz üstü bırakıp, onları bir başka kadın için terk edip giden eski kocasının hayalini hızla savuşturdu aklından. O olmadan da ayaktaydılar işte.
Kızını okula hazırlamış, kahvaltısını ettirip okul servisine yetiştirmiş, kendisi de küçük arabasına atlayıp merkezin yolunu tutmuştu. Aylardır, Temizlikçi lakaplı bir seri katili yakalamak için Başkomiser Ahmet Baki ile derin bir çalışmanın içindeydiler.
Başkomiser Ahmet, iyi bir insandı. Her ne kadar camiada adı Despot Ahmet olsa da Feride ona baktığında sevecen, babacan, evet otoriter, kuralcı fakat bir o kadar da sevdiklerine bağlı bir insan görüyordu. İki yıl önce komiserliğe atandığında Başkomiser Ahmet’in ekibine dâhil edilmiş ve o günden beri onun sevgisini ziyadesiyle kazanmıştı.
Başkomiser, başarılarıyla ünlü, aldığı dosyaları bir çırpıda gün yüzüne çıkaran, katillerin korkulu rüyasıydı. Emekliliğine sadece birkaç yıl kalmıştı. Fakat o, canla başla, sanki mesleğine yeni başlamış da önünde uzun yıllar varmış gibi dört elle sarılıyordu görevine. Feride onun gibi birini tanıdığı için çok mutluydu. Amiri olmasından ziyade, çocukluğundan beri hayalini kurduğu baba figürüne uyduğu için daha da çok seviyordu onu.
Kendi babası emirleriyle, direktifleriyle hayatı önce annesine sonra ağabeyi ve kendisine zindan etmiş biriydi. Ketumdu, sevgisini asla belli etmezdi. Değil evlatlarının saçını okşayıp kucağına almak, sıcak bir söz bile söylediğine şahit olmamıştı Feride. Dediğim dedikti, koyduğu kurallara uymayan için o evde huzur içinde yaşamak imkânsızdı. Onun verdiği bir karara karşı gelmek, aptallık olurdu. Feride eski kocası Celal’le evlenmeye, sırf babasının verdiği karara karşı çıkamadığı için razı gelmişti. Öz kızını mutsuzluğa iten babası, Feride’yle Celal’in şu son hallerini görecek kadar yaşasaydı acaba kızını mı yoksa damadını mı savunurdu? Her defasında yüreğini paramparça eden anıları bir kenara bırakıp düşüncelerini, aylardır çözemedikleri vakaya yönlendirdi.
Peşinde oldukları katil onlara dört ceset bırakmıştı. Dört kadın da kendi evlerinde, farklı yöntemlerle öldürülmüş, öldürüldükten sonra itinayla temizlenmiş, güzel kokular sürülmüş, temiz kıyafetler giydirilerek bir koltuğa oturtulmuş halde bulunmuşlardı. Adli tıp otopsi raporlarına göre hepsinin nefes borularında insan dışkısı kalıntılarına rastlanmıştı. Olay yerleri temizlenmiş olduğu için tuvaletlerde bu tahmine uyan bir delil bulunamamıştı fakat uzmanlar, maktullerin nefes borularındaki kalıntıların ancak kafaları dışkı dolu bir kovaya veya klozete sokulduğu takdirde bu sonuca ulaşılabileceğinde ısrarcıydı. Aynı dışkı kalıntıları, her ne kadar maktuller temizlenmiş olsalar da vücutlarının ince kıvrımlarında bulunmuştu. Sanki tepeden tırnağa pisliğe batırılmış sonra çıkartılıp temizlenmiş gibiydiler.
Kadınların hiçbir ortak özellikleri, geçmişleri ve ortak tanıdıkları yoktu. Meslekleri, yaşları ve yaşam standartları birbirinden farklıydı.
Son üç ayları, bu katilin peşinde geçmişti. Her seferinde olay yeri en ufak zerresine kadar araştırılıyor ancak ne bir parmak izine ne de bir kanıta ulaşabiliyorlardı. Bu durum Feride’yi, en çok da Başkomiser Ahmet’i çileden çıkarıyordu. Meslek hayatı boyunca yakalaması en uzun süren, belki de hiç yakalayamayacağı bir katille karşı karşıyaydı Başkomiser.
Feride düşüncelerinden sıyrıldığında çoktan Emniyet’in önündeki park yerine arabasını yerleştirmiş, Başkomiserinin odasına doğru yola koyulmuştu. Başkomiser Ahmet koridorda yakaladı Feride’yi. Bir cinayet daha işlenmişti ve büyük ihtimalle aynı katilin işiydi. Feride, boğucu sıcağa ve yoğun tempoya sitem edecek yaşta değildi, onu huzursuz eden, durmak bilmeyen bir katilin, üç ay gibi çok da uzun sayılmayacak bir zamana beşinci kurbanını sığdırmış olmasıydı.
Olay mahalli tam da bekledikleri gibiydi. Temizlikçi rutininden şaşmamıştı. Her yer temizlik malzemeleri reyonu ve parfüm reyonu karışımı ağır bir kokuya bürünmüştü. Kurbanın bulunduğu odaya girdiklerinde ise bu koku dayanılmaz bir hal almış, bu sefer o tatlımsı, vanilyamsı, baharat, çiçek, okyanus ve klor kokularının yanına bir de ceset kokusu eklenmişti. Olay yeri inceleme ekibi tam kadro, evde çalışmalarını sürdürüyordu.
Savcı Cevdet Şahin Olay Yeri ve Adli Tıp ekibine talimatlarını sıraladıktan sonra Başkomiser Ahmet’e çevirdi bakışlarını. “Başkomiserim, bu katilin motifini bir an önce bulmalıyız,” dedi. Sıkıntısı her halinden belliydi. Ölümün keskin kokusunun çiçek kokularına baskın geldiği salonda gözlerini gezdirdi. “Yoksa onu durduramayacağız. Maktul sayısı beşe yükseldi ve biz hâlâ onlarda katile neyin cazip geldiğini bulamadık. Bu sefer onu yakalamalıyız Başkomiserim. Vali Bey acil durum toplantısı talep etti, Başsavcı çok huzursuz ve bunu bize ziyadesiyle hissettiriyor. Aynı baskıyı ben de size yapmak istemiyorum fakat bu cinayet katilin son katli olmalı. Başka yolu yok. Şimdi gidiyorum, vaka sizindir. Soruşturma detayları hakkında yeni bir toplantı yaparız. Sorgulanacak şüpheliler olduğunda haberim olsun. Bizzat sorgularda bulunmak istiyorum. Kolay gelsin Başkomiserim, size de Feride Komiser.”
Savcı Cevdet’in ardından bir süre bakakaldı Başkomiser Ahmet. Cevdet’i uzun yıllardır tanırdı. Mesleğinde başarılı, dürüst, zeki, çalışkan, samimi biriydi Savcı. Emniyet ve Adliye dışında da görüştüğü, sevdiği bir dosttu. Aralarındaki bağ, adli soruşturma amiri ile kolluk idari amiri ilişkisinden daha fazlasıydı.
Başkomiser sıkıntılı bir nefes çekti içine. “Savcıyı duydun Feride,” dedi, “hemen işe koyulmakta fayda var. Bütün komşuları sorgula. Sokağın güvenlik kamera görüntülerine ulaş. Kadının yedi göbek sülalesinin bir dökümünü istiyorum senden. Sevgilisi var mı, çalışıyor mu, nelerden hoşlanır, neleri sevmez, düşmanı var mı, kimlerle gezer? Hatta hangi renk oje sürer, onu bile öğren! En kısa sürede önce Savcıya sonra bana bulgularını ilet.”
Cümlesini tamamladığında, sesindeki bezginlik ve bıkkınlık bakışlarına da yerleşmişti.
***
İşte yine aynı çukurun içindeydi. Yine etrafını saran pislikten kurtulmaya çabalıyor, her hareketiyle daha da derine gömülüyordu. Dayanılmaz koku nefes almasını zorlaştırıyor, alnından süzülen ter dudaklarına erdiğinde, ağzında pisliğin tadını hissediyordu. Yukarı doğru baktığında, kendisini izleyen onlarca baştan kahkahalar yükseliyordu. Elleri, yüzü, saçları pisliğin izleri ve kokusuna bulanmış, dibe, daha da dibe batıyordu. Ağzına kadar gömüldüğü yerde kıpırdayacak gücü kalmamıştı. Nefes alamıyordu.
Uyandığında yastığı, hatta yatağı tere batmıştı. Nefes alışverişinin hızına kendi bile yetişemiyordu. İşte yine aynı rüya! Yıllardır bu rüya peşini bırakmıyor, ona rahat bir nefes aldırmıyordu. Banyoya koşup suyun altına attı kendini. Ne sabun kâr ediyordu bu kokudan kurtulmasına ne de su. Yine de sabunu vücuduna, saçlarına, her yerine sürdü. Ovaladı, ovaladı, ovaladı… Derisi yüzülecek gibi kızarmıştı yine. Yine canı yanıyor ama genzine yapışan o kokuyu atamıyordu vücudundan.
Oysa o kadını öldürdüğünde, diğer kadınları öldürdüğünde, yıllar önce Zeynep’i öldürdüğünde misk-i amber gibi kokmuştu her yer. Yine, yine yapmalıydı. Bu pis koku onu öldürmeden o, birini daha öldürmeliydi.
***
Feride birkaç gün içinde Başkomiserinin bütün talimatlarını yerine getirmiş, herkesi sorgulamış, kadın hakkında bir sürü bilgi edinmişti.
“Leyla Çavdar… Yirmi sekiz yaşında. Bekâr… Sevgilisi olduğuna dair bir bilgi bulamadım. Anne ve babası Antalya’da yaşıyor. Bir güzellik merkezi işletmecisi. Diyetisyen ve yaşam koçu. Etrafı çok geniş. Birçok müşterisi tarafından tercih edilen biri. Maddi durumu iyi, hatta çok iyi. Bu değirmenin suyu sadece diyetisyenlikten gelmiyor gibi.”
Feride bu bilgileri Başkomiseri ile paylaşırken şunu da eklemeden edemedi. “Leyla Çavdar’ın para karşılığı zengin erkeklerle birlikte olduğunu düşünüyorum Başkomiserim. Elde ettiğim bilgilere göre bu tip güzellik merkezlerinde, bu hanımın harcadığından daha az paralar kazanılıyor. Güzellik merkezinin ayak işlerine bakan bir kadınla konuştum. Biraz dedikoducu bir hanımdı. ‘Geleni gideni çok olurdu,” dedi, Leyla için. ‘Her gelen de mutlaka pahalı bir hediye bırakırdı giderken,’ diye de ekledi. Soruşturdum! Bu adamların hepsi mevki, nüfuz sahibi, zengin adamlar. Yani Temizlikçi yaptı demesem, bu adamlardan biri öldürdü Leyla’yı derdim ki yapıp ettiklerini ifşa etmesin. Bir de Başkomiserim, kırmızı…”
“Efendim.”
“Kırmızı… Oje yani. Leyla kırmızı oje sürmeyi severmiş. Öğren demiştiniz.”
Yarı gurur yarı şaşkınlıkla Feride’ye baktı Başkomiser Ahmet. Hiçbir şey demeden masasının arkasında duran, şimdiye kadarki beş kurbanın fotoğrafının asılı olduğu panoya doğru gidip anlatmaya başladı.
“Adli Tıp otopsi raporuna göre Leyla Çavdar’ın ölüm sebebi bıçaklanma. Yediği dokuz bıçak darbesi sonucu ölmüş. Öncesinde yaşadıkları ne kadar dayanılmaz olsa da öldürücü değilmiş belli ki. Cinsel bir istismar yok. Ama sanırım kurbanın kendisinin bile bilmediği bir gerçek varmış hayatında. Leyla altı haftalık hamileymiş. Kendisinin bilmediğini düşünüyorum çünkü kanında uyuşturucuya rastlandı. Bile bile bebeğini zehirleyemezdi herhalde. Sanırım tüm erkek müşterilerinden DNA örneği alınması gerekecek.”
Feride, panoda asılı olan fotoğraflara tekrar baktı. İlk kurban Meral Gündoğan, bundan üç ay önce evinde bulunmuştu. İki günlüğüne iş seyahatine gitmiş olan kocası geri döndüğünde, karısının koltukta oturan tertemiz cesediyle karşılaşmıştı. Göğsünde ve alnının ortasında birer kurşun yarasıyla…
Meral kırk beş yaşında, yaşına göre çok alımlı bir kadındı. Kocasıyla on yıldır evliydiler fakat çocukları yoktu. Kocasının büyük bir şirkette müdür olması, rahat ve bolluk içinde bir hayat sunuyordu ona. Bu bolluk ve rahat yaşam karı kocayı yeterince bağlayamamış olmalıydı ki ikisi de birbirlerini aldatmıştı. Bu yüzden ilk şüpheli olarak Meral’in kocası ve eşlerin sevgilileri sorgulanmışlardı. Tüm şüphelilerin sorgulanmaları ta ki iki hafta sonra ikinci kurban bulunana kadar devam etmişti.
Gülay Ayhan kırk yedi yaşındaydı. Evindeki koltukta bulunduğunda öleli üç gün olmuştu. Ondan haber alamayan oğlu eve gelip annesinin cesediyle karşılaşmıştı. Başına sert bir cisimle vurularak öldürülmüştü Gülay. Ekip, cinayetlerin bir seri katilin işi olduğunu o gün anlamıştı.
Bir sonraki kurbanı altı hafta sonra bulmuşlardı. Sevda Cangül on dokuz yaşındaydı. Şehre üniversite öğrenimini yapmak için gelmişti. Üç arkadaşı ile paylaştıkları evde, memleketinden dönen diğer arkadaşları tarafından bulunmuştu. Boğazına ince bir cisim bağlanarak boğulmuştu. Diğerleri gibi onun cesedi de çok güzel ve tertemizdi. Bu cinayetten sonra katilden, Temizlikçi diye bahseder olmuşlardı.
Sonraki bir hafta boyunca, daha Sevda’nın cinayetinde bir adım bile ilerleyememişken, Gülcan Baran’ın cesediyle karşılaşmışlardı. Yirmi beş yaşındaydı Gülcan, mankenlik ve fotomodellik yapıyordu. Vaktiyle bir yarışmaya katılıp güzelliğini tescilletmek istemiş fakat dereceye girememişti. Katil bu seferki kurbanını zehirleyerek öldürmüştü.
Feride, Başkomiser Ahmet ile o panonun önünde kaç saat durduklarını ve kaçıncı kez konuştuklarını bilmiyordu. O sırada Başkomiserin odasının kapısı vuruldu ve içeri Savcı Cevdet girdi.
“Başkomiserim, nasılsınız? Buraya gelmişken soruşturma hakkında yeni bir gelişme var mı diye sormak istedim. Merhaba Feride Komiserim, siz nasılsınız?”
Cevdet’in çok önemli bir işi olmadığı halde, bir bahane bulup son zamanlarda sık sık Emniyete geldiği ve Feride’ye bakışlarındaki hayranlığı Başkomiserin gözünden kaçmıyordu. “Hoş geldin Cevdet Savcım,” dedi, şüphesini belli etmeden. Oturması için yer gösterdi. “Elinizdekilerden farklı bir bilgi yok henüz,” diye devam etti. Bu Temizlikçi belası bizi daha çok uğraştıracak gibi. Bir türlü açık vermiyor mendebur!”
Söze Feride devam etti.
“Araştırmalarımız sonuç vermiyor bir türlü Savcı Bey. Bu katilin zoru ne, onu bir anlasak, belki gerisi çorap söküğü gibi gelecek. Yani aslında sizin de bildiğiniz gibi temizlik takıntısı olduğu aşikâr.”
“Haklısınız Feride Komiserim. Katil, cesetleri yıkayıp temizliyor, giydirip parfümlüyor… Yani kurbanların bir ortak noktası yok ama öldükten sonra hepsi ortak bir noktada buluşuyorlar. Temizlik… Aslında onları parfümlüyor olması bana yıllar önce okuduğum bir romanı hatırlattı. Bilirsiniz belki, hani şu Alman yazarın kitabı. İsmi de galiba parfüm mü koku mu neydi?”
Feride, “Koku!” diye atıldı.
Başkomiser merakla ikisine bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Dayanamayıp sordu.
“Ee ne oluyormuş bu Koku’da?”
Sorusunun yanıtı Cevdet’ten geldi.
“Şimdi Başkomiserim, bu katil doğduğundan beri kokmuyor. Yani vücudu normal insanlarınki gibi bir kokuya sahip değil. Ama diğer her şeyin kokusunu müthiş alıyor. Öldürdüğü kadınların vücutlarının kokularını bir şekilde alıp onlardan parfüm yapıyor ve kendi vücuduna bu parfümü sürüyor.”
Feride Cevdet’in sözünü kesip Başkomisere döndü.
“Bulduk Başkomiserim! Koku!..”
“Anlamadım…”
“Aradığımız motif bu. Katilin koku ile ilgili bir takıntısı olmalı. Yani romandaki katile özeniyor diyemem tabii ama bu koku meselesi bizi bir yerlere taşıyabilir.”
Ardından Cevdet’e dönüp konuşmaya devam etti.
“Teşekkürler Savcı Bey. Bu benim aklıma neden daha önce gelmedi ki?”
“Üzülmeyin Feride Komiserim,” derken gülümsedi Savcı, “benim de beş cinayetten sonra aklıma geldi.”
Feride’nin yüzüne engelleyemediği bir tebessüm yayıldı. Cevdet, onun bu şaşkın ve heyecanlı halini çok şirin buldu. Her ne kadar konuşulan konu katiller, cesetler de olsa, Feride’nin ağzından dökülen her kelime çok güzel geliyordu Cevdet’e.
Başkomiser Ahmet, yanı başında duran panoya bir kez daha bakıp “Koku ha?..” dedi, çenesini kaşıyarak, “neden olmasın?”
***
Evindeydi… Masanın önünde oturmuş, başını ellerinin arasına almış, öylece bekliyordu. Vücudundan gelen pis kokuya dayanamıyor, bu yüzden hiçbir şey düşünemiyordu. Aslında yapması gerekeni biliyordu. Öldürecek yeni birini bulmalıydı.
Daha fazla evde duramadı. Kendini sıcaktan kavrulan sokaklara attı. Tüm bedenini saran kokudan kaçmak ister gibi hızlı adımlarla koştu. Bir metro girişinde birden durdu. Sepetinden kıvrılarak çıkan yılan misali, burun deliklerine dolan kokuyu hissetti. Derin derin içine çekti nefesini. Misk-i Amber… İşte o harika koku, oradaydı. Fakat kokunun sahibi ortalarda görünmüyordu. Metronun merdivenlerini koşarak inmeye başladı. Merdivenin başına geldiğinde, göğsünün ortasına bir tekme yemiş gibi geriye doğru itildiğini hissetti. Sersemledi… Kısa, çok kısa bir süre kendinden bile geçti. Gözünü açtığında bir kadın başında dikilmiş ona yardımcı olmaya çalışıyordu. Özürler diliyor, acelesi olduğundan dikkatsiz davrandığını söylüyordu. Başka şeyler de söylüyordu ama o, hiçbir şey duymuyordu. Burnunun ucuna yerleşen güzel kokudan başka hiçbir şey hissetmiyordu.
“Bir şeyim yok,” diyebildi, hayal meyal hatırladığı. “Üzülmeyin, bir şeyim yok.”
Kendisinden defalarca özür dileyip yanından ayrılan kadını, ufukta kaybolana kadar seyretti. Başını sağa sola yatırıp boynunu kütletti ve “Buldum seni,” dedi.
***
Feride, Başkomiser Ahmet’i ve Savcı Cevdet’i Emniyette, Leyla’nın erkek müşterilerini sorgularken bırakmıştı. Şimdiden birkaç kişi şüpheliler listesine girmişti bile. Hepsinden DNA örneği alınacaktı. İçlerinden biri ya farkında ya da değil, Leyla’nın karnındaki bebeğin babasıydı.
Kendisi de tekrar son cinayetin işlendiği mahalleye gidecekti. Olay günü, kurbanın evine yirmi metre uzaklıkta olan evin sahipleriyle, o gün hastanede diyaliz randevuları olduğu için görüşememişti.
Mahallenin neredeyse en eski evinin sahipleri yaşlı bir çiftti. Pek sık misafir ağırlamadıkları her hallerinden belli olan çift, Feride’yi çok iyi karşıladılar. Eve girdiği andan itibaren etrafında dört döndüler. Yalnızlıkları gözlerinden okunuyordu. Onların bu halleri, Feride’nin yüreğini burktu.
“Biz Leyla Hanım’ı pek tanımayız evladım. Birkaç kez sokakta karşılaştık, o kadar. Toplasan, iki muhabbet etmemişizdir. Zamane gençleri işte, pek öyle komşuluk ilişkilerine önem vermiyorlar, öyle değil mi Seyfettin Bey?”
“Öyle ya Şahika Hanım… Nerede o eski komşuluklar?”
“Yine de bana anlatacağınız bir şeyler olmalı,” diyerek araya girdi Feride. Yaşlı çiftin dikkatlerinin dağılmasına izin vermek istemiyordu. “Sonuçta Leyla kapı komşunuzdu. Arkadaşları, akrabaları, geleni gideni yok muydu?”
Seyfettin Bey, “Olmaz mı, var tabii evladım…” dedi, kısa bir duraklamadan sonra devam etti, “Anasını, babasını, akrabasını bilmem ama Leyla Hanım’ın evinden misafir hiç eksik olmazdı. Gelenler de hep yaşlı başlı adamlardı. Artık günahı boynuna.”
Şahika Hanım kocasının sözlerinden sonra ellerini semaya kaldırıp “Yine de ruhu şad olsun, diyelim biz Seyfettin Bey. Ölünün arkasından böyle sözler etmeyelim,” dedi. Seyfettin Bey, karısının tatlı sert uyarısından sonra başını önüne eğdi.
Feride, Leyla ile samimi olmadıkları halde, evine girip çıkan kişileri nasıl bildiklerini sorunca, Seyfettin Bey’in gözü, köşedeki duvara dayalı konsolun üzerinde duran, küçük dürbüne kaydı. Mahcup bir ses tonuyla, “Bütün gün eski günleri yâd ederek, bizi bir kez bile arayıp sormayan çocuklarımıza sitem ederek gün geçmiyor be kızım,” dedi. “Bu da bizim eğlencemiz işte.”
“Dürbünle evleri mi gözetliyorsunuz?”
“Evleri, sokağı, ağaçları, kuşları… Yaşlılık zor zanaat evladım. Hele bir de yalnızsan, çekilecek gibi değil.”
Yaşlı çiftin utana sıkıla yaptığı itiraftan sonra Feride’nin içi umutla doldu. Bir ihtimal olay gecesine ait bir delile ulaşabilirdi. “Çok haklısınız Seyfettin amca,” dedi. “Bunda utanılacak bir şey yok. Hatta belki de bize çok büyük yardımınız dokunacak. Şimdi hafızanızı zorlamanızı istiyorum sizden. Olay gecesine geri dönün, saati saatine bana neler yaptığınızı anlatın. Tabii dürbünden neler gördüğünüzü de…”
Feride’nin sesindeki yumuşaklık yaşlı çifti rahatlatmışa benziyordu. Şahika Hanım gözlerini kocasına dikmiş, heyecanla anlatmasını bekliyordu. Seyfettin Bey hem bir cinayet soruşturmasına sözleriyle katkıda bulunacağına hem de tekdüze hayatlarına katılan bu minicik renge sevindiğinden, coşkuyla anlatmaya başladı.
“Yemekten sonra Şahika Hanım’la karşılıklı çaylarımızı içtik. Televizyonda fasıl programı vardı, eşlik ettik hatta şarkılara. Vakit epey geç olmuştu. Program da bitince, dışarıya bir göz atayım dedim. O gece mehtap bir güzeldi ki görme kızım. Önce karşı evlere baktım biraz. Oturmazlar ki evlerinde, boş, hepsi bomboş. Sonra sokağı izledim uzun uzun. Ne günlerimiz geçti bu sokakta. Derken, şu karşıdaki yasemin ağacının altında birinin dikildiğini fark ettim. ‘Ne yapıyor burada bu?’ dedim hatta Şahika Hanım’a. Otobüs durağı da değil ki otobüs beklesin. Hayır, saat olmuş gece yarısı, evi barkı yok herhalde, dedim. Sonra baktım, Leyla Hanım geliyor öbür taraftan. Hep geç gelir zaten o böyle. Biraz da sarhoştu sanırım, sallana sallana evine girdi. Bir de baktım, bu da arkasından dikildi kapının önüne. Sonra Şahika Hanım, ‘Bırak artık şu dürbünü. Gel şuraya da iki lafın belini kıralım Seyfettin Bey.’ deyince döndüm, oturdum ben de. O gördüğüm kişi Leyla Hanım’ın evine girdi mi, girmedi mi, bilmiyorum.”
“Nasıl biriydi gördüğünüz kişi? Tarif edebilir misiniz?”
“Ne bileyim be kızım. Öyle boylu poslu değildi, orta boyluydu yani. Başında bir şapka vardı. Ya da ne bileyim kapüşon muydu ne? Tam seçemedim. Sırtında bir şey vardı sanki. Çanta olabilir belki, bilmiyorum. Hani şimdiki gençler takarlar ya sırtlarına tuhaf tuhaf çantalar, öyle bir şey olabilir. Yüzünü falan gördün mü deme, göremedim o karanlıkta. Gördüğüm, bildiğim tek şey, ufak tefek biri olduğuydu…”
***
Feride, Seyfettin Bey ve karısıyla yaptığı görüşmenin heyecanıyla soluğu Emniyet’te almış, Başkomiserine öğrendiği her şeyi bir bir anlatmıştı. Ellerine geçen bilgi belki çok küçük bir ayrıntıydı fakat Seyfettin Bey’in dürbünle sokağı seyretme alışkanlığı sayesinde, katilin en azından bir özelliğini öğrenmişlerdi. “Ufak tefek biri!”
Akşam olmak üzereydi. Feride Başkomiserinden izin isteyip Emniyet’ten ayrıldı. Bugün eve biraz erken gitmesi gerekti. Kızı Hayal’e birlikte sinemaya gitmek için söz vermişti. Ne yazık ki emektar arabası, arada yaptığı gibi yine ona bir oyun oynamış ve çalışmamakta ısrar etmişti. Eli mahkûm, arabayı Emniyet’in park yerinde bırakıp yürümeye başladı. Bir taksi bulurdu nasılsa.
Eve geldiğinde komşusu Hanife Hanım açtı kapıyı. Okullar tatil olduğundan beri gündüzleri Hayal’e bakıyordu.
Çok akıllı bir çocuktu Hayal. İlkokul üçüncü sınıfa geçmişti. Annesinin onun için neleri göze aldığının farkındaydı. Babasını hiç sormuyordu. Zaten doğru dürüst hatırlamıyordu bile onu. Hayal üç yaşındaydı, babası onları terk edip gittiğinde. Bir daha da doğru dürüst ilgilenmemişti kızıyla.
Bir başka kadına âşık olmuştu Celal. Öyle söylemişti Feride’ye. Aslında her şey Feride’nin babasının ölümüyle başlamıştı. Feride gibi Celal de bu evliliği, ailesinin zoruyla kabul etmişti. Feride’nin babasının ölümüyle, sanki bu zoraki durum ortadan kalkmış gibi ihmal etmeye başlamıştı evini. Başından beri bir rüya gibi olmayan evlilikleri, sonunda bitmişti.
Kapıdan girer girmez annesinin boynuna sarıldı Hayal. Giyinmiş, hazırlanmış, heyecanla beklemişti annesini.
Sinemaya geldiklerinde bekleme salonu pek kalabalık değildi. Kızına patlamış mısır almak için sıraya giren Feride, Savcı Cevdet’i gördü. Feride’yi başıyla selamlayan Savcı, “Feride Hanım sizde mi buradaydınız? Büyük sürpriz oldu bu,” dedi.
“Merhaba Savcı Bey. Kızımın görmeyi çok istediği bir çizgi filmi izlemeye geldik. Siz hangi filme geldiniz?”
“Yeni bir macera filmi…”
Feride, çarçabuk kızının istediği atıştırmalıkları aldı. İyi seyirler dileyip ayrıldı oradan.
Film boyunca Hayal çok eğlendi. Feride de kızının mutluluğu ile daha da mutlu oldu. Film bitip dışarı çıktıklarında, kapıda onları Cevdet bekliyordu.
Cevdet’in, “Düşündüm de küçük hanım acıkmıştır. Şu köşede harika bir hamburgerci biliyorum. Hayal Hanım’a bir hamburger ısmarlamama annesi izin verir mi acaba?” sorusuna, “Evet, evet, verir!” diye cevap verdi Hayal. Annesine de göz ucuyla bakıyordu. Kızının böyle mutlu olduğu bir anda ona hayır demek, Feride’nin içinden gelmedi. Birlikte hamburgerciye gittiler. Feride, Savcı Cevdet’in şakacı biri olduğunu bilmiyordu. Hayal bütün akşam gülmüş, eğlenmişti. Sanki karşısında koskoca savcı değil, kızının okul arkadaşı vardı. Çok eğlendikleri bir akşam olmuştu.
Yemekten sonra Feride’nin arabasının bozuk olduğunu öğrenen Cevdet onları eve bırakmaya gönüllü olmuş, yolda da Hayal’le oyunlar oynamayı sürdürmüştü.
***
Birkaç gün içinde Leyla’nın erkek müşterilerinden alınan DNA örneklerinin sonuçları çıkmış, bebeğin babasının, ülkece ünlü bir şirketin genel müdürü Suat Alptuna olduğu kanıtlanmıştı. Emniyete çağrılması pek bir işe yaramamıştı. Yanında getirdiği avukat ordusu sayesinde adam birkaç soruya üstünkörü cevaplar verip sıyrılmıştı sorgudan.
Elbette evliydi Genel Müdür. Leyla’dan yaşça da epey büyüktü. Hamile olduğunu bilmediğini söylüyordu. Uyuşturucu kullandığını biliyordu elbette. Muhtemelen kendisi de kullanıyordu. Zaten uyuşturucu konusunda narkotik onunla ayrıca ilgilenecekti. Leyla’nın öldürüldüğünü yeni duymuştu Suat. Onu en son bir hafta önce görmüştü. Birlikte şık bir restoranda yemek yemişlerdi. Hatta garson kızlardan biri şarap kadehini elinden düşürmüş, Leyla’nın uçuk pembe elbisesini kan kırmızısına boyamıştı. Garson kız bu duruma çok üzülmüştü. Suat, “Neredeyse ağlayacaktı kız. Çok da korktu tabii işten kovulacak diye. Leyla’nın elbisesini temizlemeye uğraştı,” diye anlatmıştı.
Başkomiser odasına geldiğinde kafası kazan gibi olmuştu. Daha koltuğuna yeni oturmuştu ki Feride elinde, Leyla’nın sokağının Mobese kayıtlarıyla içeri girdi.
“Seyfettin Amca’nın bahsettiği şu yasemin ağacının altı da görünüyor görüntülerde. Bakın…” diyerek monitörü Başkomiser Ahmet’e çevirdi.
Yasemin ağacının altında gerçekten de biri vardı. Seyfettin Bey’in dediği gibi görüntülerdeki kişi ufak tefek biriydi. Ağacın altına sokak lambasının ışığı vursa da görüntü kalitesi düşük olduğu için zanlının yüzünü seçmek zordu. Bilişim Birimi uzmanları görüntüyü ellerinden geldiği kadar netleştirip yeni bir CD yollayacaklardı.
Öğlenden sonra Başkomiser Ahmet, Leyla ve Suat’ın yemek yedikleri ünlü restorana gitti. Restoran çalışanlarını tek tek sorguladı. Bir tek bahsi geçen garson kız, Leyla’nın onu affetmesine rağmen işinden kovulmuştu. Kızla görüşmekte yarar vardı. O gece maktule ve sevgilisine en yakın kişi olarak belki Cinayet Büro ekibine ikili hakkında bilinmeyen bir detay sunabilirdi fakat maalesef kızın adres bilgileri, en azından telefon numarası dahi kayıtlarda yoktu. Zaten işe daha yeni başlamıştı ve beceriksizliği sonu olmuştu. Diğer çalışanlar için olağan bir geceydi. Çoğu Leyla’yı hatırlamıyordu bile. Şef garson, Başkomisere, isterse güvenlik kamera görüntülerine bakabileceğini, hatta bir kopyasını alabileceğini söyledi.
Birlikte kamera odasına gittiler. Görüntülerde Leyla ve Suat şık bir masada oturuyorlardı. İkili arasında şüpheli bir durum seçilmiyordu. Aksine Leyla halinden çok memnun görünüyordu. Ta ki binlerce liralık elbisesi kızıla boyanana kadar. Garson kızın mahcubiyeti kameradan bile görülebiliyordu. Leyla ile Suat’ın etrafında dört dönüyor, kendini affettirmeye çalışıyordu. Başkomiser onun işten kovulmasına üzülmüştü. Zengin takımı işçi sınıfından bir kişinin daha ekmeğiyle oynamanın gurunu yaşamış olmalıydı.
***
Başkomiser Ahmet restorandakileri sorgulamak için Emniyet’ten çıkmadan önce Feride’yi, Savcı Cevdet’in akıllarına soktuğu koku meselesini araştırması için görevlendirmişti.
Feride, araştırmasına kurbanların gitmeleri muhtemel parfüm mağazalarından başlamaya karar verdi. Ayrıca, olay gününe yakın günlerde, mağazalarından yapılan alışverişlerde, gözlerine batan bir anormallik olma ihtimalini soruşturmak üzere, temizlik malzemeleri satan birkaç yere de uğramakta yarar vardı.
Şehirde pahalı parfüm satan sayılı yer vardı. Onları bulması zor olmadı. Mağazaların iki tanesi kurbanlardan Leyla ve Gülay’ın uğrak yeri çıkmıştı. Hatta birinde Gülay için özel bir parfüm bile yapılıyordu. Leyla da diğer parfümeriden iki ayda bir aynı parfümü almaya gelirdi. Son alışverişi on gün önce olmuştu.
Feride, iki mağazanın da güvenlik kameralarını incelemişti. Gülay’ın alışveriş yaptığı günlerin kayıtları bulunamamıştı fakat Leyla’nın görüntüleri ayan beyandı. Öyle ki mağazanın vitrininden, sokağın karşı kaldırımında dikilen ufak tefek kişi bile fark ediliyordu. Başındaki kapüşonu, sırtındaki çantası ve simsiyah kıyafetiyle bu kişinin, yasemin ağacının dibindeki kişi olduğu belliydi. Ne yazık ki görüntü net değildi. Bu, katilin kurbanlarını günler öncesinden takibe aldığının kanıtıydı.
Temizlik malzemeleri satan yerleri bir araya toplamak daha zor olmuştu. Zira sadece bir semtte bile onlarca market, bakkal, toptancı vardı.
Feride önce marketlerle başladı çalışmasına. Son günlerde gözlerine batan büyük bir alışveriş olmamıştı. Bakkallar daha zor durumdaydı. “Kim kaybetmiş öyle bol alışveriş yapan müşteriyi de biz bulalım be kızım!” demişti bir tanesi. Toptancılardan da kayda değer bir bilgi alamadı.
Bütün gün boyunca o mağaza senin, bu mağaza benim dolaşan Feride, yorgunluktan bitmiş bir vaziyette, kendini Emniyet’e attı. Başkomiser Ahmet’e verecek iyi haberleri olmadığı için üzgündü. Elbette pes etmeye hiç niyeti yoktu. Ertesi gün araştırmasına kaldığı yerden devam edecek, gerekirse bütün şehrin dükkânlarında katilden izler arayacaktı. Leyla’nın parfümerideki görüntülerini bir de Başkomiserine izletip geçenlerde bozulan arabasını tamirhaneden almak üzere çıktı Emniyet’ten.
Tamirci, Feride’nin arabasını tabiri caizse kız gibi yapmıştı. Arızayı onarmış, içini dışını bir güzel temizlemiş, otomobillere özgü bir de parfüm sıkmıştı döşemelere. Feride arabasına bindiğinde, “Katil de böyle itinayla mı temizliyor acaba kurbanlarını?” diye düşünmeden edemedi.
***
Cevdet bütün gün aklındaki şeyi yapmayı düşünmüş, planlamış, kendi kendine söyleyeceği sözleri bile tekrarlamıştı. Artık bu işe bir nokta koymalıydı. Feride ile konuşacak, onu sevdiğini, birlikte mutlu olmaları için kendisine bir fırsat vermesini söyleyecekti. Feride’nin apartmanının yakınlarında bir köşede arabasını durdurmuş, planladığı şeyi yapıp yapmama konusunda kararsız kaldığından, arabasının içinde oturuyordu.
***
Feride nihayet evinin önüne geldiğinde, neredeyse akşam olmak üzereydi. Tamirciden çıktıktan sonra eve dönmek için acele etmemiş, birkaç alışverişini tamamlamak üzere, yol üstündeki bir markete uğramıştı. Acele etmemişti çünkü Hayal evde değildi. Bu geceyi dayısında geçirecekti. Baba sevgisinden mahrum büyüyen kızı için dayısı ve ailesiyle geçirdiği vakitler çok değerliydi.
Feride eli kolu dolu bir şekilde apartmanın dış kapısına doğru yürürken, kendisine doğru hızla koşan genç bir kız gördü. Kız çok korkmuştu ve belli ki birinden kaçıyordu.
“Lütfen, lütfen hanımefendi bana yardım edin! Peşimde… Öldürecek beni!” diyerek Feride’nin boynuna sarıldı ve ağlamaya başladı. Genç kız korkudan titriyordu adeta.
Feride, “Neyin var canım? Ne oldu? Kimden kaçıyorsun? Korkma! Bak ben buradayım. Polisim ben. Korkacak bir şey kalmadı,” diyerek cesaretlendirmeye çalıştığı kızı eve çıkarıp sakinleştirmeye karar verdi.
Kız öyle korkmuştu ki “Hadi gel. Bak, burası benim evim. İçeri girelim. Bir bardak su iç, kendine gel. Sonra da bana her şeyi anlat,” diyen Feride’ye boş gözlerle bakarak “Tamam,” diyebildi sadece.
***
Cevdet, sokağın köşesinden gelen Feride’yi görmüş, tüm cesaretini toplayarak onunla konuşmaya kesin kararını vermişti.
Fakat Feride’nin kapısının önünde bir kızla, hem de ağlayan bir kızla konuştuğunu görünce kendini belli etmeden izlemekle yetinmişti onları. Belki de başı dertte olan bir komşu kızı ya da bir akrabası olabilirdi.
Feride’yi zor durumda bırakmak istemedi. Hem gitse bile bu kızın yanında ne konuşabilecekti ki onunla?
Arabasına bindi, gitmek üzere kontağı çalıştırdı. O an aklına bir fikir geldi. Madem bu akşam Feride ile konuşamıyordu, o da Başkomiserle konuşup ona anlatacaktı derdini. Hem belki de Başkomiser Ahmet, Cevdet’e işini kolaylaştıracak bir tavsiyede bulunurdu. O arabasını Emniyet’e gitmek üzere hareket ettirirken, Feride ve genç kız çoktan eve girmişlerdi.
***
Feride kızı salondaki koltuğa oturttu, önce belindeki silahını konsolun çekmecesine koyup kilitledi sonra hemen kıza bir bardak su verdi.
“Daha iyiysen, söyler misin, nedir seni bu kadar korkutan? Kimden kaçıyorsun?”
Genç kız, iki yanından tokaladığı saçlarını omuzlarının üzerine salmıştı. Üzerinde siyah bir pantolon, çok iddialı olmayan, sade, gri bir tişört ve elinde tuttuğu siyah bir kazak vardı. Okul çantasını andıran sırt çantasını ayaklarının dibine bırakmış Feride’ye bakıyor, bir yandan da elleriyle gözyaşlarını siliyordu.
“İki gündür evimin telefonu susmak bilmiyor,” dedi kız, boğuk, ağlamaklı bir sesle. “Konuşmuyor da! Nefes alıp verişini duyuyorum sadece. Yalnız yaşıyorum ben. Daha önce hiç böyle şeyler gelmedi başıma.”
“Ailen nerede?” diye sordu Feride. Kız cevap vermek yerine sarsılarak ağlamaya devam etti.
Feride, kızın sakinleşmesine yardım eder umuduyla hızlıca çay yapıp getirdi. Genç kız, fincanları masaya bırakırken, “Limon ister misin?” diyen Feride’yi duymuyor gibiydi. Korkudan hâlâ elleri titriyordu. “Geçti, korkma artık,” dedi Feride şefkatle, “burada güvendesin.” Az sonra içine bolca limon sıktığı çayı kızın eline tutuşturdu. Kendisi de kızın tam karşısındaki koltuğa oturdu. “Anlatmak ister misin?” diye sordu, “belki senin sayende aradığımız bir suçluya ulaşabiliriz.” Kızın bahsettiği kişinin Temizlikçi katil olma ihtimalini göz ardı edemezdi.
“Adım Defne,” diye söze başladı kız. “Yirmi sekiz yaşındayım. Yalnız yaşıyorum, demiştim. Zaten bu yüzden bu kadar çok korktum. Düşünsenize, size telefon eden biri iki gün sizi sessizce dinleyip sonra da ’Sıra sende! Öleceksin!’ dese, siz ne yapardınız? Asıl korkudan ölecektim neredeyse. Az önce de yolun aşağısındaki otobüs durağında otobüsten indim. Evim sizinkinin üç sokak ötesinde. Oraya doğru yürürken birinin arkamdan geldiğini fark ettim. Kaçmaya başladım. O da arkamdan koşmaya başlayınca, benim peşimde olduğunu anladım. Sonrasını biliyorsunuz işte.”
“Yüzünü görebildin mi? Tarif edebilir misin bana o kişiyi.”
“Hayır, yüzünü göremedim. O kadar korkmuştum ki…”
Feride son sözünden sonra yine ağlamaya başlayan kıza bir mendil bulmak için ayağa kalkacaktı ki kız, eliyle oturmasını işaret etti. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve gözlerini yumdu. Başını yukarı kaldırdı. Derin bir nefes çekti içine. Yetmemişti, yeniden çekti havayı, daha derin, daha yoğun. Nefesini salarken, “Duyuyor musun?” dedi. “Neyi?” diye cevap verdi Feride. “Misk-i Amber kokusunu…” Çantasına doğru eğildi. Yüzüne şeytani bir bakış oturmuştu. “Tıpkı,” dedi, çantadan silahını çıkarırken, “iki gün önce metroda çarpıştığımızda yayılan kokun gibi.”
***
Başkomiser Ahmet odasında oturmuş, günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. Eve gitmek istemiyordu. Uzun süredir hasta olan annesine bakmak için Nevşehir’de kalan karısının yokluğunda, evin tadı tuzu yoktu. Bu sabah telefonla konuştuklarında karısı, hafta sonu artık eve döneceğini müjdelemişti. İki ay olmuştu neredeyse gideli.
İki oğlundan biri Amerika’da burslu okuyor, diğeri Ankara’da öğretmenlik yapıyordu. Çoktandır onları da görmemişti. Özlemişti kerataları.
Bunları düşünürken kapısı tıklatıldı ve içeriye bir polis memuru girdi.
“Başkomiserim bu CD’yi bilgisayar uzmanlarımız yollamışlar. Sanırım beklediğiniz bir şeymiş.”
Bilişim Birimi, yasemin ağacının altındaki görüntüleri netleştirip göndermiş olmalıydı. Başkomiser eve gitmek zorunda kalmadığına sevindi. CD’yi masasının köşesinde duran bilgisayara yerleştirdi. Görüntü kalitesi epey iyiydi. Bilgisayar uzmanlarını bir kez daha takdir etti. Harika bir iş çıkarmışlardı.
Yasemin ağacının altında duran kişi, her ne kadar kendini saklayacak kıyafetler giymişse de yüzü ayan beyan görülüyordu. Başkomiser Ahmet, uzun uzun baktı görüntüye. Ona çok tanıdık gelen bir yüzdü bu. Nereden tanıyor olabileceğini düşündü bir süre. Birden yerinden fırladı. Masasının çekmecelerini karıştırmaya başladı.
O sırada kapı vuruldu. “Gel,” demeye bile vakti yoktu. Çekmecenin önüne çökmüş, aradığı şeyi bulmaya çalışıyordu. Kapısı yavaşça aralandı ve Savcı Cevdet başını kapıdan uzattı.
“Başkomiserim, bir an yoksunuz zannettim. Yine de kapıyı açıp bir bakayım dedim. Müsaitseniz sizinle özel bir konuyu görüşecektim.”
Başkomiser çömeldiği masanın önünden, “Gel Cevdet Savcım. Çok önemli bir şey oldu. Sanırım katilin kim olduğunu biliyorum. Ben de tam ona bakıyordum. Gel, sen de bak!” dedi.
İkisi birlikte masanın başına geçtiler. Başkomiser bilgisayardaki CD’yi çıkarıp yerine başka bir CD yerleştirdi. Görüntü açıldığında ekranda, bir restoranın masalarında oturan insanlar ve bir sürü garson belirdi.
“Bu, son kurban Leyla ile sevgilisi Suat’ın akşam yemeklerini yedikleri bir restoranın güvenlik kamerası görüntüleri. Bekle, şimdi onların masası görünecek.”
Cevdet de gözlerini bile kırpmadan ekranda olağanüstü bir şeyler seçmeye çalışıyordu. Sonra şu garson kızın şarap dökme anı geldi. “İşte!” dedi Başkomiser. “Katil bu kız. Olay yeri Mobese görüntülerinde ağacın altında duran ve komşunun anlattığına göre sonra da Leyla’nın kapısının önünde dikilen kişi, işte bu kız.”
Cevdet ekrana bakakalmıştı. O sırada sanki felç olmuş gibi ya da sanki bir karabasan çökmüş gibi içinden bağırıyor ama dudakları kıpırdayamıyordu. Kendini konuşabilmek için adeta zorlayarak “Başkomiserim koşun! Koşun, çabuk olmalıyız!” deyip, Başkomiseri çekiştirerek odasından çıkardı.
***
Feride, elinde tuttuğu çay bardağına sıkıca sarıldı. Karşısında oturan kıza gözünü bile kırpmadan bakıyordu. Nasıl olmuştu da tanıyamamıştı onu?
Birkaç gün önce Emniyet’in park yerinde arabasını bırakıp, nasıl olsa bir taksi bulurum umuduyla yola koyulmuştu. Sonra taksiye binip akşam trafiğine kalmaktansa, metroyla evine gitmeye karar vermişti. Metrodan çıkarken sinemaya geç kalacaklar endişesiyle koşmaya başlamış ve merdivenlerin başında çarpışmıştı Defne ile. “Tıpkı iki gün önce metroda çarpıştığımızda yayılan kokun gibi.” Bu söz ne demekti?
Birden başı dönmeye başladı. Aklına gelen ihtimal, midesinin ortasına yumruk yemiş hissi vermişti. “Sen…” diyebildi. “O sensin! Temizlikçi sensin!”
Defne, bir kahkaha patlattı. Az önceki ağlama sahnesinden çatallaşmış sesinde çarpık bir ton oluşmuştu.
“Temizlikçi ha?” dedi, sinsi kahkahasını bastırıp. “İyi bir lakap seçmişsiniz benim için ama eksik, beni tamamlamıyor. Benim derdim temizlik değil çünkü, koku…”
Feride, dönen başını tutmak işe yararmış gibi iki eliyle kafasını bastırdı. Bir anda yanı başında biten Defne’yi fark edecek durumda değildi. Defne hırıltılı nefesini Feride’nin kulağına yaklaştırdı. “Merak etme,” dedi fısıltıyla, “daha ölmeyeceksin. Çayıma limon getirmek senin fikrindi, senin çayına uyku ilacı karıştırmak için bulunmaz bir fırsattı bu.”
Feride, Defne’nin sesini, sanki çok uzaklardan duyuyordu. “Neden!.. Neden!..” diyerek yarı baygın koltuğa çöktü. Defne’nin acelesi yoktu. Feride’nin boynuna yaklaştırdı burnunu. Gürültülü bir şekilde nefesini içine çekti. “İşte bunun için,” dedi. Feride’nin tenindeki hayali koku ciğerlerine doldukça daha sıkı bastırıyordu burnunu boynuna. “Misk-i Amber kokun için… Her geçen gün daha derine saplandığım pislik çukurundan çıkabilmek için o kokuya ihtiyacım var.”
Hâlâ Feride’nin boynunda duran eliyle saçlarını kavradı. Feride’nin kıpırtısız bedenini kendine doğru çekti. Bir süre öfkeyle yüzüne baktı. Derin derin havayı kokladı. Hastalıklı bir koklayıştı bu, çarpık, aç, dehşet verici… Ve ardından kokusu tükenmişçesine boş bir çuval gibi geri savurdu Feride’yi. Hiddetle ayağa kalktı.
“Daha küçücüktüm pis koktuğumu anladığımda,” diye bağırdı. Daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. “Hiçbir temizlik çare etmiyordu bu kokuya. Annem, babam hatta kardeşlerim bile yüzlerini buruşturuyorlardı bana sarılınca. Zaten zamanla sarılmamaya başladılar. Hiç arkadaşım olmadı benim. Ne okulda ne mahallede ne iş yerinde… Hiç… Herkes biliyordu çünkü pislik çukuru gibi koktuğumu. Oysa en güzel sabunlarla yıkanıyordum. En iyi parfümleri sürüyordum. On yedi yaşındaydım Zeynep’i öldürdüğümde. Çok güzel kokmaya başladım sonra.”
Son cümlesinde bağırmayı bırakmış yine fısıldamaya başlamıştı. Feride’nin yığıldığı koltuğun önüne geldi. Dizlerinin üzerine çömeldi. Eliyle Feride’nin yana düşmüş başını kendisine çevirdi. Yarı aralık gözlerine dikti gözlerini. “Misk-i Amber ne demek bilir misin?” dedi aynı dehşetengiz fısıltıyla. “Cennet kokusu derler bazıları. İşte aynı öyle koktum. Sonra uçup gitti o güzel koku. Yine o pis rüyalar başladı.”
Feride’nin gayriihtiyari yana düşen başını öfkeyle yine kendisine çevirdi.
“Evden, ailemden çok uzağa, bu şehre geldim. Tek başıma bir hayat kurdum kendime. Ama pis kokan bir hayat. Yanımdan gelip geçen kadınların güzel kokuları delirtiyordu beni. Üç ay önce bir kadını daha öldürdüm. O gece rüyamda, o pislik çukurunu gördüm yine. Ama bu sefer çukurun çıkışı daha yakınımdaydı. Anladım ki beni bu kadınlar çıkaracaktı bu çukurdan. Şimdi sıra sende. Ta ki oradan çıkana kadar da durmayacağım.”
Feride, Defne’yi -ya da adı her neyse onu- duyabiliyor ama kıpırdamakta zorlanıyordu. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu ne var ki vücudu beyninin emirlerine cevap vermiyordu. Onu durdurmak için elinden hiçbir şey gelmiyordu. Aklına kızı Hayal geldi. Onu bir daha görebilecek miydi? Bütün gücünü toplamaya çalıştı. Bu haliyle kendini nasıl koruyacaktı?
“Merak etme,” dedi Defne, bir yandan da elindeki silahla kafasını kaşıyordu. “Niyetim seni uyku ilacıyla öldürmek değil. Biraz uyuşman için gerekliydi o. Pis kokmak neymiş, anlamadan ölmeyeceksin.”
Feride’nin gözlerindeki korkuyu görmüş olacak ki adeta sırıtarak “Yo, yo, yo!” dedi alaycı bir tonla. “Korkma…” Feride’nin üzerine abandı. Yine derin derin içine çekti nefesini. Birden öfkelendi. “Korkma dedim!” diye bağırdı. “Korku kokunun saflığını bozuyor. Buna izin veremem. Ben bozacağım senin kokunu, pisliğin dibine batıracağım seni. Unutamayacağın bir ölüm şekli tasarladım senin için.” Sinsi bir sırıtışla bitirdi cümlesini, “Merak etme, Her şey bittiğinde şimdikinden daha güzel kokacaksın.”
Feride zorlanarak yana düşen başını kaldırdı. Az önceki haline göre bir nebze daha dinçleşmiş hissediyordu kendini fakat yine de kelimeler ağzından heceler halinde, güçlükle çıkıyordu. “Ssenn, has-ta-sın… Kkötü kokk-mu-yorrsu…”
Defne hiddetle yerinden fırladı. “Kötü kokmuyorum öyle mi canım?” diye bağırdı, “Hep böyle dersiniz zaten. Maksat kıçınızı kurtarmak.” Feride’yi kucaklayıp koltuktan kaldırdı. Ayakları yerde sürünen kurbanına bir omzuyla destek verdi. Feride’nin saçları Defne’nin yüzüne dökülmüştü. Misk-i amber sardı dört bir yanını bir anda. Bu sefer koklamamak için direndi. Başını öte tarafa çevirdi. Karşı konulmaz kokusuna kapılmamalıydı, nasılsa az sonra en az onun kadar güzel kokacaktı kendisi de. Bu düşünce sabırsızlanmasına sebep oldu. “Daha fazla vakit kaybetmeyelim, ha, ne dersin?” dedi alaycı bir sesle.
Feride’yi çekeleyerek koridora çıkardı ve yere fırlattı. Bir eliyle hâlâ yerde duran Feride’nin saçlarını tutuyor, diğer eliyle de belinden çıkardığı silahını Feride’ye doğrultmuş bir vaziyette onu tuvalete sürüklüyordu. Feride direndikçe ya bir tekme ya da kafasına bir kabza yiyordu. Tuvalete, klozetin önüne varana kadar bu böyle devam etti. Köşedeki dolabın üzerinden bir rulo tuvalet kâğıdı aldı, klozetin deliğine tıkadı ve sifona bastı. Bir anda klozetin içi suyla doldu. Yerde ufak hareketlerle kıpırdamaya çalışan Feride’yi kaldırdı, dizlerinin üzerine oturtup başını klozete daldırdı. Ağzını sımsıkı kapatması hiçbir işe yaramıyordu, burun deliklerinden giren pis su Feride’nin kapalı tutmaya çalıştığı genzinden süzülmeye başlamıştı. Daha fazla nefesini tutacak mecali kalmamıştı. Tam her şeyin bittiğini düşünürken Defne’nin öfkeden bir kerpetene dönüşmüş elleri gevşedi ve Feride’nin saçlarını kavrayıp hızla yukarı çekti. Oksijenle buluşan ciğerleri rahatlamıştı ne var ki yüzünden ve burun deliklerinden süzülen suyun kokusuna midesi daha fazla dayanamamıştı. Elinde olmadan kusmaya başladı. Defne geri çekildi, hiç acelesi yoktu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, gururla eserine bakıyordu. İstediği oluyor, misk-i amber kokan bir kadın daha pis kokmak neymiş, öğreniyordu.
Feride midesindeki son kalıntıları da boşalttıktan sonra kendini daha iyi hissetmişti. Göz ucuyla klozetin içine baktı. Pek temiz bir yolla olmamıştı belki ama Defne’nin az önce kafasını daldırdığı su birikintisi ayılmasını sağlamıştı. Başını belli belirsiz arkasında dikilen Defne’ye çevirdi. Bu son şansı olabilirdi. Tüm gücünü toplayıp hızla döndü ve üzerine atıldı. Defne’nin elindeki silah yana savruldu. Dar tuvalette boğuşmaya başladılar. Her ne kadar Feride artık hareketlerini kontrol edebiliyor olsa da yine de gücü Defne’ye yetecek kadar kendinde değildi. Bir anda katilini üzerinde, boğazını sıkarken buldu. Defne aynı anda boynundan kavradığı Feride’nin başını, bulduğu her fırsatta yere çarpıyordu. Feride kendini kaybetmek üzereydi ve bir an önce bir hamle yapmazsa katilin elinden kurtulmak imkânsız olacaktı. Elleriyle kararlama sağı solu aramaya başladı. Az önce Defne’nin elinden düşen silahın kabzasına değdi parmakları. İçine bir umut doğdu. Ne yazık ki aynı silahı Defne de fark etmişti. Feride’yi engellemek için ellerini gevşetti ve yan tarafa, silaha uzandı. O anı fırsat bilen Feride hızlı bir hamleyle Defne’yi üzerinden düşürdü ve hole doğru emekleyerek kaçtı. Portmantonun önünde duran cam vazoyu eline aldığı gibi tam arkasında bitiveren Defne’nin başına vurdu.
Feride, bu darbesinin rakibini biraz olsun durduracağını ummuştu fakat tam tersi olmuş, Defne daha da hiddetlenmişti. Çevik bir hareketle silahını önce Feride’nin başına dayadı. Sonra da ağzının içine yerleştirdi. “Oyun istiyorsun ha! Oyun… Pekâlâ. Oynarız o zaman!” diyerek silahı ağzından çıkarıp Feride’yi ayağa kaldırdı. Saçlarını silahsız eline doladı ve Feride’nin kanlı başını yüzüne dayadı, derin derin kokladı. “İğrenç kokuyorsun, tıpkı benim çukurum gibi” diye fısıldadı, “ama hiç sorun değil. Ölüm miskle amberi buluşturacak ve çukurun kokusunu silecek.” Şeytani gülüşü bütün yüzüne yayıldı ve aynı anda Feride’nin suratını karşı duvara çarptı.
Feride’nin canı, gözlerini yuvalarından fırlatacak kadar acımış, bir anlığına kendinden geçmişti. Dizlerinin üzerine çöktü. O sırada karnının ortasında bomba patlamış gibi bir ağırlık hissetti. Defne bir türlü hırsını alamıyor, durmadan tekmeliyordu. “Az kaldı,” diye bağırdı, “birazdan gebereceksin. Giderken bu sefil bedenini burada bırakacaksın, kokunsa benimle gelecek.” Delirmiş gibi vuruyordu. Son kurbanı için seçtiği öldürme şekli bu değildi aslında fakat bazı kurbanlar kaderlerini kendileri seçerdi. Demek ki Feride, dövülerek ölmeyi tadacaktı, bunu kendi istemişti.
Feride nefes dahi alamayacak duruma gelmişti. Artık ne Defne’nin sesini duyuyordu ne de darbelerin acısını hissediyordu. Uzaktan, çok uzaktan, belli belirsiz duyduğu o tanıdık ses, beyninin içinde yankılanan son sözler oldu. “Bırak onu! Aç kapıyı, aç, katil!”
***
Başkomiser Ahmet ve Cevdet, katilin Feride’nin evinde olduğunu anladıklarında yanlarına bir ekip alıp soluğu orada almışlardı. Evin bulunduğu sokağa sessizce giren ekip arabalarından inen personel, aynı intizamla apartman kapısının önüne kadar gelmişti.
Feride’nin dairesi üçüncü kattaydı. Evin ışıkları yanıyordu. Feride evdeydi. “Umarım yalnızdır!” diye geçirdi aklından Cevdet.
Apartmanın sokak kapısı yine açıktı. Bir türlü kapıdaki arızayı tamir ettirmeyen apartman yöneticisi, bu gece Başkomisere ve ekibine nasıl büyük bir iyilik yaptığının farkında değildi.
Sessizce içeri girdiler. Hızlı adımlarla üçüncü kata çıktılar. Cevdet de ekibin yanındaydı. Onların dikkatini dağıtmak istemiyordu elbette ama aşağıda öylece bekleyemezdi.
Kapıya geldiklerinde içeriden gelen boğuşma sesleri ayan beyan duyuluyordu. “Oyun istiyorsun ha! Oyun… Pekâlâ!” diyordu biri. Sonra bir gürültü kopmuş ve Feride’nin inleyen sesi duyulmuştu.
Daha fazla bekleyemedi Cevdet. Kapıyı yumruklamaya ve “Bırak onu! Aç kapıyı, aç! Katil!” diye bağırmaya başladı.
Başkomiser tüm gücüyle kapıyı omuzladı. Ancak kapıyı bu şekilde açabilmek, elbette ki imkânsızdı. Ellerindeki koçbaşıyla öne koşan iki polis, var gücüyle kapıya vuruyordu. İlk iki deneme sonuçsuz kalmıştı ki üçüncü seferde kapı kırılarak açıldı.
“Polis! Teslim ol!” diyerek kendisini içeri atan Başkomiseri karşısında katil ve başına dayalı silahla yarı baygın ayakta durmaya çalışan Feride bekliyordu. Feride’nin iki gözü de kan çanağına dönmüş, gözlerinin altı morarmış ve şişmişti. Burnundan akan kan bluzunu kıpkırmızı yapmıştı, saçları ıslaktı ve kana bulanmıştı. Cevdet, Başkomiserin hemen arkasındaydı ve gördüğü manzara adeta yüreğini yakmıştı.
Başkomiser Ahmet katile, “Bırak onu! Teslim ol! Kaçamazsın!” demeye çalışırken Defne, onu susturdu. “Ben kaçamam belki ama o da ölür!” diyerek başıyla Feride’yi işaret etti.
“Teslim ol! Onu öldürerek eline ne geçecek? Yeteri kadar cana kıymadın mı?” dedi Başkomiser. Bir yandan da katilin boş bir anını kolluyordu. Diğer polisler de silahlarını katile doğrultmuşlardı. Artık kaçması imkânsızdı. Başkomiserin tek derdi, Feride’yi canlı kurtarabilmekti.
Katil, bir yandan da Feride’yi çekiştirerek holün sonundaki odaya doğru adım adım geriliyordu. Kafasında, içinde bulunduğu bu durumdan kendisini kurtarabilecek bir plan yapmaya çalışsa da burasının yolun sonu olduğunu anlamıştı. Yine de bu kadını öldürmesini kimse engelleyemeyecekti. Onu, bu son hazdan kimse alıkoyamayacaktı.
Önüne siper ettiği Feride arada sırada kendinden geçerek düşecek gibi oluyordu. Başkomiser bu anlardan birini iyice kollayıp katile ve Feride’ye doğrulttuğu silahını birden ateşleyiverdi. Kendince çok iyi nişan almıştı. Yine de vurulanın Feride olabileceği fikri birden gözlerini kararttı. Sımsıkı kapattığı gözlerini yavaş yavaş açarken ikisinin de yere düştüklerini gördü.
Cevdet hızla onun yanından geçip katilin ve Feride’nin yanına koştu. Temizlikçinin alnının ortasındaki delik, vurulanın Feride olmadığını gösteriyordu. Cevdet’in kucağında yarı baygın, başı ve kolları aşağı düşen Feride, “Kızım…” diyebildi ancak.
***
Feride gözlerini açtığında kendini bir hastane odasında buldu. Odanın dört tarafı çiçeklerle doluydu. Bakışlarını, yatağının ayakucunda dikilen Başkomiser Ahmet’e ve Cevdet’e doğru çevirdi. Bitkin bir ses tonuyla, “Katili yakaladınız mı Başkomiserim?” diye sordu.
“Evet Feride, onu ölü olarak ele geçirdik. Neredeyse seni kaybedecektik. Çok şükür iyisin. Bunu da Cevdet’e borçluyuz. O gün senin kapının önünde olup sizi görmeseydi, sen şimdi burada olamayabilirdin.”
Feride şaşırmış bir halde, “Anlamadım, ne işi varmış ki Savcı Bey’in benim evimin önünde?” dedi.
Cevdet’in mahcubiyetini saklamakta zorlandığı her halinden belliydi. Feride’nin evinin önünde ne aradığını söyleyebilecek cesareti bir daha bulur muydu kendinde, emin değildi. Neredeyse ışık hızıyla konuyu değiştirdi.
“Bakın Komiserim, ne çok çiçek getirdiler size. Bu kadar çok seveniniz olduğu için çok şanslısınız doğrusu. Cennet bahçesi gibi oldu burası. Her yer Misk-i Amber gibi koktu.”
Feride bu sıcak havada, sanki sırtından aşağı bir kalıp buz bırakıvermişler gibi irkilerek, “Aman Cevdet Bey, bana Misk-i Amber demeyin! Mümkünse bir süre bu sözü duymak istemiyorum,” dedi.


