AGATHA CHRISTIE ROMANLARINDAKİ İNGİLTERE

Diğer Yazılar

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

“İçimdeki soğuğu ısıtmaya güneşin bile yetmediği yıllardan sonra o sabah nedense gülümseyerek uyandım. Perdelerin arasından sızan ışık, halının üzerinde yollar oluşturmuştu. Bilirsiniz, bizim buralarda güneş biraz nazlıdır, sever bulutların ardına gizlenmeyi.  Perdeleri aradım ve Edward’ı Büyük Savaş’ta kaybettiğimizden beri bahçeye karşı ilgimi kaybetmiş olmamın acı tablosu ile karşılaştım. Her tarafı yabani otlar bürümüş, tüm köyde ün salmış güllerimin ihtişamından eser kalmamıştı.

Edward çocukken onu bahçeden içeriye zor sokardık. Malikânenin tüm çalışanlarını ki o zamanlar aileme hizmet eden onlarca çalışanımız vardı, peşinden koştururdu. En sonunda, benim gençliğimden beri evimizin uşağı olan Alfred devreye girer, ne yapar ne eder Edward’ı söylenileni yapmaya ikna ederdi. O yaşlı kurt eğer vefat etmeseydi, Edward’ı savaşa katılmaması için de ikna edebilirdi.

Büyük Savaş… Sadece oğlumu almakla kalmadı, tüm hayatımızı da yerle bir etti. Erkeklerin çoğunu kaybettik. Yıllardır ne yana dönsem benim gibi dul kadınlar, yas tutan aileler ve ruhsal çöküntü yaşayan eski askerler…

Oda kapımı sessizce aralayan Mary erkenden uyanmış olduğumu görmenin şaşkınlığını saklayamadı, yüzü çok komik bir hâl aldı. “Özür dilerim Lady Pendelton. Ben şey… mutfakta… Kalktığınızı duymamışım,” diye kekeledi. Ona şapşal bir ifade katan dudakları iyice aşağıya büküldü. Sürekli sakarlıklar yaptığından sık sık azarladığım bu kızı çok korkutuyor olmalıyım, diye geçirdim içimden. Savaş sırasında fabrikalara kaptırdığımız nitelikli çalışanlardan sonra işi bilen, zeki ve iyi terbiye almış hizmetçi bulmak bu kadar zorlaşmasaydı ben de bu kızın beceriksizliği ile uğraşmak zorunda kalmazdım. Gerçi bulsam da yüksek vergiler ve malikânenin bakım masrafları bir süredir o kadar belimi büküyordu ki nitelikli çalışanların istedikleri ücretleri karşılayamayabilirdim.

Babam Lord Sterling Vance, adı gibi kaliteli bir duruş sergileyen ve sanki ışık saçıyor gibi parlayan gümüşi saçlara sahip, muzip ama aynı zamanda fazla gelenekçi bir adamdı. Kendisinden bir üst mevkide gördüğü Earl Damien Blackwood’la evlenmem gerektiği ve Blackwood soyadının İngiliz aristokrasisindeki saygınlığından bahseder dururdu. Ancak aileler tarafından uygun görülen bu evlilik hakkında Lord Blackwood ile yaptığımız ilk ve tek görüşmede, onun ilerideki çocuğumun babası olmasını istemeyeceğim türden bir adam olduğunu anladım. Bakışları pek karanlık, benden on iki yaş büyük bir adamdı Blackwood. Etek boyumun bileklerimi ortaya çıkarmasından saçlarımı yeterince kabartmadığıma kadar, giyimimle ve tarzımla ilgili her şeyi kibar kibar kınamasından, çocukluğumdan beri tanıdığım ve her zaman beni korkutan annesinin muhafazakârlığını övüp durmasından, yapmamız planlanan evliliğin bir mülkiyet ve ünvan ittifakı olacağını ısrarla vurgulamasından hiç ama hiç hoşlanmamıştım. Ona göre kadın, kocasının zenginliğini ve asaletini kıyafetleriyle, görgüsüyle ve mücevherleriyle topluma sergileyen lüks bir vitrin objesi olmalıydı. O gün Lord Blackwood’la bir daha evlilik hakkında görüşmeyeceğimden emin olarak ayrıldım yanından.

Ben de 1800’lerin sonunda doğan her asil kadın gibi yetiştirilmiştim elbette. Piyano çalıyor, nakış işliyor, birkaç yabancı dili biliyor, en önemlisi Fransızcayı mükemmel derecede konuşabiliyordum. Asil kadınlardan beklenen güzel resim yapabilme yeteneğine sahip olmasam da görgü kurallarına kusursuz uyduğumla ilgili övgüleri sürekli duyuyordum. Yine de Lord Blackwood’un istediği o vitrin objesi olamazdım, olmadım da. Her ne kadar babamın kendinden düşük seviyede bulduğu için pek onaylamadığı bir aday olsa da daha ilk görüşmemizde bile beni neşelendiren ve renkli karakteriyle kendisine hayran bırakan Lord Tristan Pendelton’un teklifini kısa sürede kabul ettim. Yalnızca beş yıl süren evliliğimiz boyunca her günümü de o ilk günkü neşeyle geçirdim. Eğer Tristan bir av kazasında ölmemiş ve henüz üç yaşında olan oğlumuz Edward’la beni, bilmediğim borçlarla boğuşmak zorunda bırakmasaydı ve eğer babasının ünvanını devralan oğlum Edward, ülkesinin her aristokrattan en büyük beklentisi olan askerî sadakat nedeniyle savaşa gitmemiş olsaydı bugünkü suratsız kadın olmayabilirdim. Savaş, İngiliz aristokrasisini ağır biçimde etkiledi, çok sayıda asil aile erkek varislerini kaybetti. Ne babamın ne de Pendelton ailesinin erkek veliahdı kaldı. Ama Lord Blackwood eskisinden daha güçlü döndü savaştan. Bugün hâlâ çok yakın malikânelerde -gerçi onunkine şato da denilebilir- yaşıyor ve sık sık briç oyunları için buluşuyoruz ve hâlâ, isteyip de elde edemediği yegâne hazineymişim gibi, üstüme titreyen tavrını karanlık buluyorum.

Bazı aristokrat mülkleri, yalnızca erkek varislere aktarılabilen ‘entail’ uygulamalarına bağlıydı. Bu nedenle savaşta ailesindeki erkekleri kaybeden pek çok asil kadın sefalete sürüklendi. Yani geriye kalanlar arasında yine de şanslı kesimden sayılırdım. Babamın mülkleri için böyle bir sözleşmesi olmadığından ve hiçbir zaman o çok istediği erkek veliahda kavuşamadığından mülkleri benim yönetimime kalmıştı. Kocamdan kalan borçları karşılamak için birçoğunu elden çıkarmak zorunda kaldığımı görecek kadar yaşamamış olmasına için için sevindiğimi itiraf edebilirim. 

Mary kahvaltı tepsisini masaya bıraktığında hâlâ pencerenin önünde durmakta ve dalgın bir biçimde bahçeyi seyretmekteydim. “İyi misiniz leydim?” diye sordu, cevap vermedim. Alt tabakadan gelme çalışanlarla samimiyet kurmayı doğru bulmam.

“Beatrice ve Eleanor, Mısır gezisinden bugün döneceklerdi. Odalarını hazırladınız mı?”

“Hazır leydim. Bay Raymond da arayıp akşam yemeğine katılacağını bildirdi. Başka bir isteğiniz var mı?”

Bahçeye son bir bakış atıp “Angus Higgins’i çağırın. Şu bahçeyi bir adam etsin artık, bir de çiçek tarhını bana bıraksın, kendim ilgileneceğim.”

Tüm gününü kütüphanedeki bir masanın ardında geçiren bu ev sahibesini bahçeyle uğraşırken hayal edememiş olmalıydı ki söylediklerim Mary’nin yüzünde yine o şapşal ifadenin belirmesine sebep oldu.

Viktorya döneminden kalma, bakımı çok zor olan bu devasa taş malikânenin o ihtişamlı günlerini bilmediği için misafirlerimizin geleceğini duyduğunda da şaşkınlığını gizleyememişti.  Eşimin uzaktan akrabaları olan misafirlerimizin bu beklenmedik ziyaret istekleri beni de şaşırtmıştı aslında.

Dedikoduculuğu ve görgüsüz tavırları nedeniyle çok yakın hissetmediğim Beatrice’in, sağlık problemleri nedeniyle sıcak ülkelere yaptığı ziyaret dönüşünde, Londra’ya geçmeden kısa süreliğine mülkümde kalıp temiz hava alma isteğini reddedemezdim. Beatrice ve kızı Eleanor’u o beş yılda sadece iki kere görmüştüm. Edward’la yaşıt olan Eleanor’u oğlumla bahçede kelebek kovalayan o küçük, sevimli kız olarak hatırlıyordum.  Yeniden gördüğüm ilk anda yaşadığım hayal kırıklığı çok büyüktü. Seçme seçilme hakkı kazanmanın verdiği öz güvenle özgürleşen, saçlarını kısa kestiren, sigara ağızlığı kullanan ve araba süren Flapper kadın tipinin bir örneği karşımdaydı. Kırmızı ruju ve maskülen kıyafetiyle ahlaki çöküşümüzün bir temsiliydi adeta. Babamın yakın bir dostunun torunu ve benim de Edward’ın ebedi yokluğunda oğlum yerine koyduğum utangaç, içine kapanık ve melankolik bir genç olan Raymond’un bu uçarı kızı görünce hayranlığını gizleyememesi, tüm yemek boyunca onu seyretmesi de o gece yaşadığım şaşkınlıklar listesine eklendi. Ebetteki en büyük şaşkınlığı bir hafta sonra düzenlenen briç partisinde yaşayacağımı daha bilmiyordum.

Şu son yıllarda İngiliz aristokratlarının malikânelerinde bitmek bilmeyen hafta sonu partileri düzenlemesi ve düzinelerce misafir ağırlaması âdet olmuştu. Sanki savaş ve ekonomik buhran onları da vurmamış gibi hâlâ güçlü, hâlâ yenilmez ve zengin olduklarını kanıtlamaya çalıştıkları bu güç gösterisinin seyircisi olmaktan hoşlanmadığım için bu partilere katılmıyor, bunun yerine çapraz bulmaca çözdüğümüz ve briç oynadığımız eğlencelerde sosyalliğimi koruyordum.

O gün gittiğimiz briç etkinliği nasıl birden caz partisine dönüştü, münzevi bir hayat yaşayan ev sahibimizin evi nasıl birden sırt dekolteli gece elbisesi içinde şuh kahkahalar atan kadınlar, Amerikalı aktrisler  ve onlara eşlik eden smokinli erkeklerle doldu, anlayamadım. Kendimizi içinde bulduğumuz bu yeni moda eğlence ortamı beni ne kadar gerdiyse, Eleanor’u ve onun peşinden bir dakika ayrılmayan Raymond’u bir o kadar eğlendirmişti. Evin geniş salonunda çok da tasvip etmediğim bir biçimde dans ediyorlardı, ta ki evin uşağı George içeri girip daha bir saat önce karşılıklı briç oynadığım Lord Blackwood’un bir cinayete kurban gittiği haberini verene kadar…”

Bir Agatha Christie hikâyesinden fırlamış gibi duran Lady Pendelton’ın macerasına bir gün döner miyiz, devamını yazar mıyım bilemem ama bu hikâyenin siz okurları 1920’lerin ve 30’ların İngiltere’sine, yani Agatha Christie’nin bizzat soluduğu ve romanlarına ilham veren dünyaya taşıdığını umabilirim. Gelin, Hercule Poirot’nun o meşhur gri hücrelerini çalıştırdığı, Miss Marple’ın örgü örerken köy dedikodularını dinlediği o dönemin sosyal hayatına, modasına, mimarisine ve sokaklarına doğru keyifli bir yolculuğa çıkalım.

Agatha Christie’nin bizi davet ettiği o gizemli malikâneler, rayların üzerinde tıkırdayarak ilerleyen trenler, av köşkleri ve aristokratik briç partileri sadece bir kurgudan ibaret değildi. Kraliçe Viktorya dönemi ile modern dünyanın tam ortasında sıkışmış, caz müziğiyle çalkalanan, bir yandan yas tutarken diğer yandan çılgınca eğlenen, kabuk değiştiren gerçek İngiltere’nin bir aynasıydı.

Agatha Christie’nin ilk romanı Styles’taki Gizemli Olay’ı yazdığı ve ardından popülerliğinin zirvesine ulaştığı 1920 ve 30’lar, İngiltere için adeta manik depresif bir dönemdi. Bir yanda I. Dünya Savaşı’nın ekonomik ve sosyal çöküntüsü içinde ihtişamını korumaya çalışan, kayıpların yasını tutan bir imparatorluk diğer yanda “Yarın ölmeyecekmiş gibi yaşa!” diyerek gece kulüplerine, şaşalı partilere akın eden insanlar… 

O dönemde İngilizler için hafta sonları sinemaya gitmek çok önemli bir aktiviteydi. Sessiz filmlerden sesli filmlere geçişin yaşandığı, ülkenin özellikle Amerika’dan gelen aktrislerin istilasına uğradığı bu dönemde sinema kültürü, tiyatro gelenekçiliğini bile sarsmaya başlamıştı. 1920’lerde BBC yayın hayatına başlamış ve kısa sürede ülkenin en etkili medya kuruluşlarından biri hâline gelmişti ve caz müziği kulüplerden taşıp her eve girer olmuştu. Ses sanatçıları da bu sayede en az tiyatro oyuncuları kadar popülerleşmeye başlamıştı. Christie bu sanatçı istilasını ve özellikle aktrislerin İngiliz aristokrasisine sızışını yine “Lord Edgware’i Kim Öldürdü?” romanındaki Jane Wilkinson, Carlotta Adams gibi kahramanlarla ve sonraki yıllarda yazacağı “Ve Ayna Kırıldı” (The Mirror Crack’d from Side to Side) romanında yer alan dünyaca ünlü Marina Gregg karakteriyle cinayetin tam merkezine koyar. Ölüm Oyunu (Evil Under the Sun) romanındaki Arlena Stuart Marshall ya da Çarpık Evdeki Ceset (Crooked House) romanında yer alan Magda Leonides de rol yapma ve gerçeği gizleme becerilerinin sembolü olarak karşımıza çıkar, romanlarda gizem faktörü olarak kullanılır.

Agatha Christie, romanlarında bir başka sanat dalını daha, ressam karakterleri aracılığıyla sıklıkla işler. Yazar, ressamları genellikle kurallara uymayan, tutkulu, gözlemci veya cinayet düğümünün tam merkezinde yer alan figürler olarak kurgular. Beş Küçük Domuz (Five Little Pigs)dan Amyas Crale ya da Şeytan Dönemeci (The Hollow)ndeki Henrietta Savernake gibi…  

Aslında tıpkı bizim Lady Pendelton gibi dönemin aristokrat genç kızlarına iyi bir evlilik yapabilmeleri için piyano çalmak, Fransızca konuşmak ve resim yapmak (genellikle sulu boya manzara veya çiçek çizimleri) öğretilirdi. Köklü aristokrat aileler için aile bağlarını, zenginliği ve tarihi gücü temsil eden bir araç olan resimle uğraşmanın temel amacı kadınların boş vaktini asilce değerlendirmesini sağlamaktı esasında. Eğer aristokrat bir kadın bu sınırı aşar ve Şeytan Dönemecindeki heykeltıraş Henrietta Savernake gibi sanatını hayatının merkezine koyup profesyonelleşirse, kendi sınıfı tarafından “tuhaf” ve “marjinal” ilan edilirdi. Sınıfsal düzene karşı bir tehdit olarak görülürdü. Hercule Poirot’nun sadık dostu Başmüfettiş Japp bile emekli olduktan sonraki hayatında gizli bir amatör ressam hâline gelmiştir. Poirot ile buluşmalarında sürekli yaptığı doğa ve manzara resimlerinden bahseder, Christie ise bu detayı Japp karakterine sevimli bir tezatlık ve mizah katmak için kullanır. Ancak romanlardaki ressamlar aslında katı İngiliz aristokrasisinin ve kurallarla dolu köy hayatının tam zıttını sembolize eder. Christie, bu karakterlerin resim yapma süreçlerini ve atölyelerini anlatarak romana renk, tutku, özgürlük ve dramatik bir atmosfer katmış ve dönemin bohem yaşam tarzını da kitaplarında ressamlar aracılığıyla işler.

Lady Pendelton’ın bahsettiği o “Flapper” kızlar ise dönemin en büyük devrimi, başkaldırısıydı. Savaş öncesinde kadınları nefessiz bırakan, vücudu “S” şekline sokan Viktorya dönemi korseleri çöpe atılmıştı. Moda, tarihte ilk kez kadını özgürleştiriyordu. Göğüsleri ve kalçaları dümdüz gösteren, beli kalçaya indiren düz kesim elbiseler moda oldu. Kadınlar saçlarını erkeksi bir radikallikle “bob” tarzı kısacık kestirdiler, kafalarına çan şeklinde şapkalar (cloche) takıp dudaklarına ilk kez sokakta sürülebilen asansörlü kırmızı rujlar sürdüler. Uzun sigara ağızlıkları ve kat kat dökülen inci kolyeler, dönemin vazgeçilmez aksesuarları oldu. Erkeklerde ise ağır, katı redingotlar yerini daha spor ceketlere, Oxford tipi geniş paça pantolonlara bıraktı. Akşam davetlerinde ise tabii ki o vazgeçilmez jilet gibi smokinler giyilirdi.

Agatha Christie bu moda değişimini hikâyelerinde tehlikenin veya kurbanın habercisi olarak sıklıkla kullanır. Romanlardaki Miss Marple veya huysuz ihtiyar albaylar gibi yaşlı ve muhafazakâr karakterler bu yeni nesil kadınların ipek çorap giymesini, yüzlerine pudra sürmesini ve erkeklerle yalnız seyahat etmesini ahlaki çöküş olarak yorumlarlar. Paris’ten giyinen, kırmızı rujlu ve biraz da hafif meşrep görünen bu karakterlerin katil gibi algılanması illüzyonunun arkasına genellikle geleneksel görünen kadın katili gizleyen Christie, giyim tarzını karakterlerini güçlendiren bir yapı olarak okura sunar. Örneğin “Neden Evans’a Sormadılar?”(Why Didn’t They Ask Evans?) romanındaki cesur, pantolon giyen, kendi arabasını kullanan asil Flapper kızımız Lady Frances “Frankie” Derwent veya “Köşkteki Esrar” (The Secret of Chimneys) romanında hız yapmayı seven Lady “Bundle” Brent, yazarın bu yeni nesil özgür kadınlara duyduğu gizli hayranlığın en güzel kanıtlarıdır.

Christe romanlarına damgasını vuran bir diğer unsur da mimari yapılar olarak karşımıza çıkar. Yazar; Viktorya döneminin o kasvetli, ağır ahşap oymalı, çok odalı taş binalarının yerini alan geometrik hatları, parlak metalleri ve camları seven Art Deco akımını romanlarında zıtlıkların gizemini desteklemek için kullanır. Simetri takıntısı olan Poirot’nun Londra’daki ultra modern, köşeli beyaz dairesi Whitehaven Mansions tam bir Art Deco harikasıdır. Hatta “Briç Masasındaki Cinayet” (Cards on the Table) romanı tamamen bu modern Art Deco apartman dairelerinin soğuk şıklığında geçmektedir.

1920’lerde çok büyük bir krizle boğuşan İmparatorlukta savaş sonrası getirilen aşırı yüksek mülk ve miras vergileri, aristokratların belini bükmüştü. Tıpkı giriş hikâyemizin kahramanı Lady Pendelton gibi, birçok lord malikânesini ayakta tutabilmek için topraklarını parça parça satıyor, hatta bazıları mülklerini zengin Amerikalılara kiralamak zorunda kalıyordu. Misafirlerinden kira bedeli almak zorunda kalmanın utancı bazen aristokratları intihara bile sürüklüyordu. Büyük malikânelerin masraflarını karşılayamayıp iflasın eşiğine gelen çaresiz soyluların dramı “Üç Perdelik Cinayet”(Murder in Three Acts) romanında Sir Charles Cartwright’ın malikânesinde veya “Briç Masasında Cinayet”teki o elit ama borçlu davetli profilinde derinden hissedilir.

Savaş öncesinde bir malikânede aşçı, uşak, oda hizmetçisi, bahçıvan, arabacı derken onlarca kişi çalışırdı ve bu bir statü göstergesiydi. Ancak savaş sırasında kadınlar fabrikalarda çalışıp kendi paralarını kazanmayı, erkekler ise cephede madalyalar almayı öğrenince, savaş sonrasında kimse haftalık birkaç şiline lordların kahrını çekmek, yerleri dizüstü çömelerek silmek istemedi. Hizmetçiler işi bırakıp şehirlere, fabrikalara veya mağazalara kaçtılar. Kalanlar ise tıpkı hikâyemizdeki sakar Mary gibi ya işi bilmeyen tecrübesiz gençlerdi ya da çok yüksek ücretler talep ediyorlardı. Aristokrasi, kendi çayını kendi doldurmak zorunda kaldığı o “korkunç” gerçeklikle yüzleşiyordu. Yani Christie’nin romanlarında deneyimli, sessiz ve yaşlı uşakların veya kâhyaların acemi ve beceriksiz, hatta çoğunlukla aptal hizmetçi kızlarla uğraşmasının ardında yatan acı gerçek yine bu travmatik savaş günlerinin ve yaşanan ekonomik krizin ardında yatıyordu. Christie, çıkarılamayan lekeler, ters konulan tabaklar yüzünden ev sahibelerinin delirdiği bu hizmetçi krizini, “Elmayı Yılan Isırdı” (Hallowe’en Party) ve okurun Miss Marple ile ilk kez karşılaştığı “Ölüm Çığlığı” (The Murder at the Vicarage) romanlarında arka plandaki en büyük mutfak dedikodusu malzemesi olarak kullanır. Hizmetçiler evlerin içindeki tüm kavgalara, gizli ilişkilere ve mektuplara erişimi olan insanlardır. Sınıfsal hırsları olan veya parasızlıktan bunalan hizmetçiler Christie romanlarında kimi zaman tehlikeli birer figüre dönüşür. Çünkü hizmetçiler ya da hastabakıcılar, hedefteki kişilerin yemeklerine veya ilaçlarına zehir katmak için en kolay satın alınabilen ya da manipüle edilebilen kişilerdir, Ecelin Çağrısı (The Pale Horse) romanında olduğu gibi. Kimi zaman da Porsuk Ağacı Cinayeti (A Pocket Full of Rye) romanında olduğu gibi bu saf kızlar aptallıkları yüzünden canlarından olur.

Agatha Christie romanlarında Afrika ya da Hindistan’a gitmek, karakterler için sadece bir seyahat değil; genellikle İngiltere’nin boğucu kurallarından, geçmişteki bir suçtan ya da ekonomik buhrandan kaçışın, sömürge lüksüyle harmanlandığı karanlık bir sığınaktır. Christie, Britanya İmparatorluğu’nun bu uzak köşelerini sırlar, tropikal hastalıklar ve egzotik maceralar için mükemmel birer fon olarak kullanır. Örneğin, “On Kişiydiler” (And Then There Were None ) romanındaki acımasız Yüzbaşı Philip Lombard’ın karanlık geçmişi Afrika kıtasındaki bir yerli kabilesini ölüme terk etmesine dayanırken, “Kuytu Evdeki Cinayet” (Peril at End House )te Hindistan, karakterlerin İngiltere’deki elit hayatlarına geri dönmeden önce sömürge ordularında görev aldığı ya da servet avcılığına çıktığı gizemli bir geçmiş paravanı olarak işlenir. Keza “Şahidin Gözleri” (Ordeal by Innocence) romanında da Hindistan, cinayet düğümünün çözülmesinde kilit rol oynayan tehlikeli ve tutkulu bir geçmişin simgesidir, çünkü Christie dünyasında bu uzak topraklara gidenler, ya zengin bir mirasyedi olarak dönerler ya da peşlerine takılan ölümcül bir intikamla.

Büyük şehrin, çoğunlukla Londra’nın, karmaşasına ve bozulmuş ahlaki yapısına romanlarında sıkça atıfta bulunan Christie, özellikle Güney İngiltere’nin o kartpostallardan fırlamış gibi görünen köylerine, saz damlı şirin evlerine, bakımlı bahçelerine, ahşap çitlerine, herkesin birbirini tanıdığı köy hayatının güzelliğine üstü kapalı övgüler yağdırır. Çünkü savaş sonrası bu dönemde özellikle toplumun varlıklı kesimi için bu gibi yerlere yerleşmek; kilise yararına yapılan kermesler düzenlemek, örgü, oyun veya okuma kulüpleri aracılığıyla sosyalleşmek ve elbette o meşhur briç partilerinde yer almak hayatın travmatik gerçeklerinden kaçmanın en popüler yoluydu. Bu nedenle Christie, kitap kahramanlarını yaratırken sıklıkla şehir hayatından kaçmış eski bürokratların, rütbeli askerlerin veya mülk zenginlerinin kırsala dönüş hikâyesine yer verir.  Dıştan bakıldığında huzurlu görünen bu kırsal hayatının ne gibi dedikodulara, gizemli geçmişlere, yalanlara gebe olduğunu da çoğunlukla Miss Marple sayesinde okura sunmaktan çekinmez. Miss Marple’ın yaşadığı o meşhur şirin ama içten içe kaynayan St. Mary Mead köyü ve buradaki köy hayatı “Ölüm Çığlığı” ile “Ve Ayna Kırıldı” romanlarında tüm taşra çıplaklığı ve meşhur dedikodu ağlarıyla kusursuzca işler.

1920 ve 30’lar, seyahat etmenin hem çok zahmetli hem de inanılmaz derecede romantik ve lüks olduğu bir dönemdi. İngiltere içinde ulaşım ağının kalbi, o devasa, siyah dumanlar saçan buharlı trenlerdi. Poirot, Londra’dan bir taşra malikânesine gitmek için her zaman kusursuzca işleyen bu trenleri kullanır. İstasyonlardaki gazete bayilerinden alınan polisiye dergiler, bir moda hâline gelmiş çapraz bulmacalar, kompartımanlarda tüten pipo dumanları dönemin seyahat ritüeli olarak romanlarda yansıtılır. Zenginler ve aristokratlar için ise asıl macera, kış aylarında İngiltere’nin o meşhur soğuk ve gri havasından kaçıp sıcak ülkelere gitmekti. Tıpkı Lady Pendelton’ın akrabaları Beatrice ve Eleanor gibi, Mısır’a gitmek, Nil nehrinde buharlı gemilerle turlamak veya arkeolojik kazıları ziyaret etmek (ki Christie bizzat kocası Max Mallowan ile Bağdat, Suriye ve Irak’taki kazılara gitmişti) en büyük lükstü. “Nil’de Ölüm” ve “Doğu Ekspresinde Cinayet” romanları, işte bu lüks, kozmopolit ve macera dolu seyahat çağının birer anıtıdır. Ayrıca “Mezopotamya’da Cinayet” romanı da yazarın bizzat eşiyle katıldığı arkeolojik kazıların lüks ve tozlu atmosferini birebir yansıtır.

Özetle Christie kurgularında lüks seyahatler, dönemin burjuva ve aristokrat sınıfının statülerini dünyaya sergilediği ihtişamlı birer podyum hâlini alır. Ancak bu vagonlar veya güverteler, aynı zamanda farklı sınıflardan ve geçmişlerden gelen insanların yollarının kesiştiği, maskelerin düştüğü ve İngiliz seçkinlerinin korunaklı dünyalarının hiç bilmedikleri yabancılar tarafından tehdit edildiği tekinsiz birer kavşak noktası olması açısından da dikkat çeker.

Christie kurgularında sıklıkla rastladığımız, dikkat çeken bir diğer unsur ise doktorlardır. İngiliz üst sınıfı ve aristokrasisi için doktorlar, her sırrın paylaşıldığı, aile içine doğrudan kabul edilen, güvenilir insanlardır. I. Dünya Savaşı’nda hastanede gönüllü hemşirelik yapan Agatha Christie, bu süreçte zehirler, ilaç dozları ve tıp dünyası hakkında epey bilgi sahibi olmuştur.  Kurgularında doktorları bu yüzden sıkça kullanır.

Doktorlar, rahipler, ressamlar, oyuncular, uzaktan akrabaların misafirliği ve geçmişten gelen sırlar… Agatha Christie kitaplarında görmeye alışkın olduğumuz bu kurgusal karakterler dışında iki isme değinmeden geçersem o dönemin İngiltere’si hakkında iki bilgiyi sizden esirgemiş gibi hissederim: Hercule Poirot ve Jane Marple. 

Hercule Poirot, Agatha Christie’nin yaşadığı dönemde İngiliz toplumunun yabancılara karşı beslediği çekince, küçümseme, merak ve örtük hayranlık gibi çelişkili duyguların bir yansıması niteliğindedir. Sıklıkla arkasından söylenen “gülünç görünümlü yabancı züppe” ifadesi ve klasik taşra İngilizlerinin kendilerini yabancı birinden üstün görmeleri Hercule Poirot için zaman zaman avantaja bile dönüşür. Romanlardaki karakterler, Poirot’nun belirgin Fransız aksanını onun İngilizceyi yeterince iyi konuşamamasının ve dolayısıyla sınırlı bir zekâya sahip olmasının göstergesi olarak değerlendirirler. Ancak Poirot, İngiliz toplumundaki bu yabancı düşmanlığının ve üstünlük duygusunun son derece farkındadır ve bunu bilinçli biçimde kendi lehine çevirir. İngiliz aristokratları, bu “tuhaf yabancının” yanında kendilerini öylesine güvende hissederler ki onun keskin zekâsını küçümseyerek farkında olmadan suçlarını açığa çıkaracak sözler söylerler. Poirot’nun başarısının temelinde de bu durum yatar, çünkü ona göre İngilizler, bir yabancıyı kendileriyle eşit görmedikleri için onun yanında gerçek düşüncelerini gizleme gereği duymazlar.

Jane Marple (Miss Marple), Agatha Christie’nin eserlerinde kaybolmakta olan Viktorya dönemi geleneksel İngiliz taşra değerlerini ve bu değerlerin modernleşen dünya karşısındaki direncini ifade eder. Onun yaşadığı kurgusal St. Mary Mead köyü, adeta eski İngiltere’nin küçültülmüş bir hâlidir. Viktorya ve Edward dönemlerinde evlenmemiş yaşlı kadınlar; toplumun kıyısına itilmiş, dedikoducu ve işlevsiz bireyler olarak görülürdü. Miss Marple bu toplumsal ön yargıyı bir avantaja, yaşını da kamuflaja çevirir. Örgü ören, bahçesiyle ilgilenen “zararsız yaşlı kadın” imajı sayesinde kimse ondan şüphelenmez. O ise bu sayede toplumsal hafızayı ve detayları en iyi gözlemleyen dedektife dönüşür.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Miss Marple’ın simgelediği geleneksel İngiliz köy yaşamı köklü bir dönüşüm geçirir. Kırsal düzen, modernleşmenin ve kentleşmenin etkisiyle eski yapısını büyük ölçüde yitirmiştir. Agatha Christie, özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda kaleme aldığı Cinayet İlanı (A Murder Is Announced) ve “Ve Ayna Kırıldı” (The Mirror Crack’d from Side to Side) gibi eserlerinde bu toplumsal değişimi dikkatli bir gözlemci titizliğiyle kayıt altına alır. Özellikle The Mirror Crack’d from Side to Side‘da köyde açılan ilk süpermarket, değişen yaşam biçiminin güçlü bir simgesi olarak öne çıkar.

Lady Pendelton’ın pencereden dışarı baktığında gördüğü, çöküntüdeki bir bahçe değil dönemin İngiltere’siydi aslında. Bir yanda şatafatını korumaya çalışan ama içten içe gücünü kaybeden aristokrasi, diğer yanda etek boylarını kısaltıp arabalarıyla tozu dumana katan özgür kadınlar; bir yanda şirin çiçek tarhları, diğer yanda o tarhların altına gizlenmiş gümüş, kanlı sigara tabakaları… Agatha Christie romanlarında sadece müthiş muammalar üretmekle kalmadı, aynı zamanda 20. yüzyıl İngiltere’sinin en gerçekçi portresini çizdi.

Bugün Agatha Christie’nin hâlâ milyonlarca okur tarafından ilgiyle okunmasının nedeni yalnızca kusursuz, muammalarla dolu kurguları değildir; aynı zamanda artık kaybolmuş bir dünyanın atmosferini, insan ilişkilerini ve toplumsal dönüşümlerini canlı biçimde hissettirebilmesidir, ne dersiniz?

En Son Yazılar