AGATHA CHRISTIE’NİN EN KARANLIK 7 ROMANI

Diğer Yazılar

Gencoy Sümer
Gencoy Sümerhttps://gencoysumer.com/
Gencoy Sümer İTÜ İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Master ve Doktora yaptı. www.polisiyedurumlar.com sitesini kurdu ve internette pekçok öykü ve makaleleri yayınlandı. İlerleyen yıllarda Dedektif'in kurucuları arasında yer aldı. İlk polisiye romanı Feneryolu Cinayetleri 2017 yılında, Göl Kıyısındaki Ev & Gizemli Öyküler ve Aile Sırrı & Bir Percule Hoirot macerası 2018 yılında yayınlandı. Gencoy Sümer'in polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Agatha Christie okurlarının büyük çoğunluğunun zihninde benzer bir sahne canlanır: güneş alan bir oturma odası, şömine başında dikkatli gözlerle örgü ören yaşlı bir hanım ya da bıyıklarını düzelten küçük bir Belçikalı ve her şeyin sonunda adaletin zarif biçimde tecelli ettiği tatmin edici bir final. Bu, “rahat polisiye” olarak adlandırılan ve Christie’nin adıyla özdeşleşmiş bir atmosferdir.

Ama Christie bu atmosferin yaratıcısıyken aynı zamanda en kararlı yıkıcısıydı.

Bu yazımızda, yazarın o bildik, güvenli çizgilerini aşarak edebiyatın en tekinsiz dehlizlerine daldığı, okuru adalet duygusuyla sınayan en karanlık 7 eserini inceliyoruz. Korkmayın; katillerin kimliğini açık ederek heyecanınızı kaçırmayacak, sadece sizi bekleyen o ürpertici atmosferin kapısını aralayacağız.

Altmış altı roman ve yüzlerce kısa hikâye boyunca Christie, zaman zaman kendi oluşturduğu kalıpları kırarak insan ruhunun çok daha rahatsız edici derinliklerine indi. Bu romanlarda dedektif zekânın tatmin edici zaferi değil, adaletin kırılganlığı öne çıkar. Kurbanlar masumdur, bazen çok fazla. Katiller sevdiklerimizdir ya da bizzat kendimiziz. Aşağıdaki yedi roman, Christie’nin o güvenli kıyıdan ne kadar uzağa açıldığını göstermektedir.


Roger Ackroyd Cinayeti (The Murder of Roger Ackroyd, 1926)

1926’da yayımlandığında polisiye okurları arasında gerçek bir şok dalgası yarattı. Eleştirmenler “hile” dedi, bazıları “sahtekârlık.” Christie ise hiçbir kurala uymadığını, sadece kuralların nerede bittiğini gösterdiğini kanıtlamıştı.

Roger Ackroyd Cinayeti‘nin karanlığı, kurgusal bir numaradan çok daha derinden gelir. Roman boyunca güvendiğiniz ses, size her şeyi anlatır gibi görünür ama neyi sakladığını ancak son sayfada anlarsınız. Bu, okuyucuyla kurulan güven ilişkisinin bizzat silah olarak kullanılmasıdır. Christie burada türün en temel vaadini yani anlatıcının dürüstlüğünü yerle bir ederek modern psikolojik gerilimin zeminini döşemiştir. Yüz yıl geçmiş, roman hâlâ sizi bırakmıyor.

On Kişiydiler (And Then There Were None, 1939)

Geçmişlerinde hukukun pençesinden kaçmayı başarmış on yabancı, ıssız bir adaya davet edilir. Duvarda asılı çerçevede bir çocuk tekerlemesi vardır. Konukların bu tekerlemedeki gibi birer birer ölmesine tanık olursunuz ama hiçbir şey yapamazsınız.

Bu romanın yarattığı rahatsızlık, mekanizmasının mükemmelliğinden gelir. Poirot yoktur, Miss Marple yoktur, çözüm sunan ve düzeni yeniden tesis eden hiçbir dışsal akıl yoktur. Karakterler adaya sıkışıp kaldıkça, asıl savaş dışarıdaki bilinmeyen katille değil, kendi vicdanlarıyla ve birbirlerine duydukları vahşi güvensizlikle yaşanır. Adalet, bu kitapta Christie’nin diğer romanlarındaki gibi zarif bir zihin oyununun ürünü değildir; karanlık bir adanın kayalıklarında, ilkel ve acımasız biçimiyle tezahür eder.

Polisiye tarihinin en çok satılan romanı olması bir tesadüf değildir. On Kişiydiler, türün sınırlarını zorlamak bir yana, bu sınırları tamamen ortadan kaldırmıştır.

Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House, 1949)

Christie, anılarında bu romanı en çok sevdikleri arasında sayar. Bu itirafın kendisi bir ipucu sayılabilir: yazarın en konforlu hissettiği yer, en rahatsız edici şeyleri söyleyebildiği yerdir.

Varlıklı ve otoriter bir iş insanı olan Aristide Leonides, kendi malikanesinde zehirlenerek öldürülür. Üç nesillik geniş aile aynı çatı altında yaşamaktadır. Cinayeti işlemek için herkesin sebebi, herkesin fırsatı vardır. Roman boyunca o tanıdık Christie mekanizması işler. Şüpheler bir kişiden diğerine kayar, ipuçları birikir, mantık çalışır. Ama final, bütün bu düzeni tek hamlede paramparça eder.

Çarpık Evdeki Cesetler, kötülüğün yaş, cinsiyet veya sosyal statü tanımaksızın en beklenmedik yerde yeşerebileceğini gösterir. “Aile” çerçevesini kutsayan tüm sezgisel inançlarımıza karşı yazılmış bir romandır bu. Ve Christie, okuyucusunu o kutsal çerçeveyi yüzüne vurmaktan en ufak bir vicdani sızı duymadan çekinmez.

Şahidin Gözleri (Ordeal by Innocence, 1958)

Evlatlık oğul Jacko, üvey annesini öldürmekten mahkûm edilmiştir. Suçsuz olduğunu iddia etmiştir ama kimse inanmamıştır. Cezası infaz edilmeden hapishanede ölmüştür. İki yıl sonra ortaya çıkan bir şahit, Jacko’nun cinayet saatinde başka yerde olduğunu kanıtlar.

Ve işte o zaman asıl kâbus başlar.

Jacko masumsa, katil ailenin içindedir. Tanığın ortaya çıkışı, aileye huzur getirmek bir yana, onlarca yıllık ilişkileri şüphe içine sokar. Eşler birbirinden, anne çocuğundan, kardeş kardeşinden şüphe eder hale gelir. Christie bu romanda cinayetin kendisiyle değil, masumiyet iddiasının yıkıcı etkisiyle ilgilenir. Güvenin bir kez bu biçimde çözülmesi durumunda geri dönüşün olmadığını, şüphenin ilişkileri sessizce ve kalıcı biçimde kemirdiğini gösterir.

Sonsuz Gece (Endless Night, 1967)

William Blake’in bir dizesinden alınan başlık her şeyi özetler: “Some are born to sweet delight / Some are born to endless night.” Bazıları tatlı zevklere doğar; bazıları sonsuz geceye.

Michael Rogers da bu ikinci gruba aittir. Hayatta kalıcı bir yer bulamayan, hırslı, yakışıklı ve içi boş bir genç adam. Bir araziye, zengin ve masum bir kadına, büyük bir hayale tutkuyla bağlanır. Romanı onun sesiyle okuduğumuz için uzun süre onunla özdeşleşiriz. Bu, Christie’nin bize kurduğu en sinsi tuzaktır.

Sonsuz Gece‘yi diğer Christie romanlarından ayıran şey, suçu dışarıdan değil içeriden göstermesidir. Dedektifin perspektifinden değil, karanlığın merkezinden yazılmış bir romandır bu. Bastığınız zeminin kaymaya başladığını fark ettiğinizde çok geç olmuştur. Hırsın, takıntının ve soğukkanlı manipülasyonun bir insanı nereye götürebileceğini zaten adım adım izlemişsinizdir.

Hollow Malikânesi Cinayeti (The Hollow, 1946)

Christie bu romanı ilerleyen yıllarda tuhaf bir pişmanlıkla anacaktır: Poirot’yu hikâyeye dahil etmek zorunda kalmıştı ve bu kararının romanın asıl gücünü zayıflattığını düşünüyordu. Bir polisiye yazarının kendi dedektifinden şikâyet etmesi, ortada olağandışı bir şeyler olduğunun en iyi kanıtıdır.

Oyuk yüzeyde klasik bir hafta sonu konağı cinayeti gibi başlar. Ama Christie’nin gerçek ilgi odağı cinayet değildir; dört kişilik bir aşk dörtgeninin insanlar üzerinde bıraktığı duygusal yıkımdır. Kurban, öldürüldüğünde neredeyse rahatlamış gibi görünür ve bu tek ayrıntı, romanın tamamının anahtarıdır.

Buradaki karanlık, kan veya şiddetle ölçülmez. Birini seven, başka birini isteyen, bir üçüncüsüne bağlı olan insanların içinde bulundukları o çıkışsız durumun ağırlığıyla ölçülür. Christie bu romanda polisiye kurgusunu neredeyse bir psikolojik roman gibi kullanır ve bu cesaret, Oyuk‘u listemizdeki en sessiz ama en uzun süre zihinde kalan eser yapar.

Ve Perde İndi (Curtain: Poirot’s Last Case, 1975)

Christie bu romanı İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdı; olası ölümüne karşı bir sigorta olarak kasa çekmecesine koydu ve ancak ölümünden bir yıl önce yayımlanmasına izin verdi. Arka planda bu kadar ağır bir tarihsel yük taşıyan bir metnin kasvetli olmaması zaten mümkün değildi.

Hikâye, Poirot ve Hastings’i ilk vakalarını çözdükleri Styles Malikanesi’nde yeniden bir araya getirir. Malikane artık köhne bir pansiyondur; Poirot ise tekerlekli sandalyeye mahkûm, kalp hastası, ölüme yakın biridir. Ama o “küçük gri hücreler” hâlâ keskindir ve bir şey fark etmiştir: aralarındaki misafirlerden biri yasal olarak hiçbir suç işlemeyen, ama insanları birbirini öldürmeye ikna eden bir manipülatördür. Hukukun bu adamı yakalayacak araçları yoktur.

Bu noktada Poirot, polisiye tarihinin en karanlık seçimiyle yüzleşir: adaleti terk etmek ya da bizzat katile dönüşmek. Bütün kariyeri boyunca insan aklının düzeni yeniden tesis edebileceğine inanan bir figürün, adaletin sonunda ancak yasayı çiğneyerek sağlanabileceğini öğrenmesi, Christie’nin kaleme aldığı en acı derstir. Listeye kapanış olarak seçilmesinin sebebi de budur: bu roman bir son değil, bir hesaplaşmadır.

Son Söz

Agatha Christie’yi “rahat polisiye”nin kraliçesi olarak anacaksak, bu tanımın içine bu yedi romanı da sığdırmak zorundayız. Ve o zaman “rahat” kelimesinin ne anlama geldiğini yeniden düşünmemiz gerekir. Belki de Christie’nin asıl başarısı, bizi en güvende hissettirdiği anda en derin rahatsızlığı verebilmesidir. O çay fincanı avcunuzdayken her zaman ısıtır sizi; ta ki içinde ne olduğunu anlayana kadar.

En Son Yazılar