1890 yılında, Victoria Çağı İngiltere’sinin sonunda dünyaya geldim. Kraliçe Victoria’nın ismiyle müsemma bu dönem, 64 yıllık hükümdarlığının ardından 1901’de kraliçenin vefatı sonucu Kral VII. Edward’ın gelmesiyle sona erdi. Erkeklerin iş ve ev hayatı kavramlarının ayrılması fikri, evde kocalarını bekleyen kadınların, ‘eve ekmek getiren’ kocalarına, evlerine ve dahi çocuklarına kul köle olmalarını dayattı. Kadınların yasal hakları bile kısıtlıydı. Bu yüzden feminist olarak nitelendirilebilecek kadın hareketleri tomurcuklanmaya başladı.
Amerikalı yazar Samuel Hynes, 1901’de başlayan Kral VII. Edward Çağı’nı şöyle değerlendirecekti:
“Kadınların resimli şapkalar taktığı ama oy kullanamadığı, zenginlerin gösterişli bir şekilde yaşamaktan utanmadığı ve güneşin İngiliz bayrağının üzerinde asla batmadığı rahat bir dönemdi.”
1920’ler geldiğinde bob-stil denen kısa saçlı, kısa etekli, erkeklerden bir daha geri vermemek üzere ödünç aldıkları gömlek ve pantolonlu kadınlar Edward döneminin sembolü oldular. Bu modern görünümlü kadınlar cinsiyetleriyle ilgili daha önce konuşulmamış konuları konuşacaklardı.
Ben, Agatha Christie, insanlığın ikinci kere ve daha büyük ölçekte savaşabileceğini tahmin edemeyeceğimiz için I. Dünya Savaşı demediğimiz o savaş devam ederken, 1916 yılında yazdığım The Mysterious Affair at Styles / Ölüm Sessiz Geldi isimli ilk Hercule Poirot maceramla, 1920’de Amerika’da, 1921’de de İngiltere’de dünya edebiyat sahnesine ilk adımımı attım.
İlk dedektif karakterim olan Hercule Poirot’yu, denizden İngiltere’nin en yakın komşusu olan (Fransa’yla beraber) Belçika vatandaşı yapıp bir Fransız soyadı vermiş olmam sizi şaşırtmasın. İngiliz yazar Marie Belloc Lounde’nin kurgu dedektifi Hercules Popeau ve Galli yazar Frank Howel Evans’ın Londra’da yaşayan emekli Fransız polis memuru karakteri Monsieur Poirot’yu kafamda birleştirip bu eksantrik ve egosantrik Belçikalı karakterimi yarattım.
Hikâyelerim ve romanlarımdaki kadın karakterlere gelince… Neler yazmadım ki! İtaatkâr ev hanımlarından şefkat dolu annelere, nahif genç kadınlardan keskin zekâlı araştırmacı kadınlara, kariyer yapma hırsı için önüne çıkan her şeyi ezip geçen kadınlardan merakı yüzünden herkesin işine burnunu sokan kadınlara, bekâr annelerden göz alıcı metreslere ve son moda giyinen kaygısız genç kadınlardan soğukkanlı katillere kadar her türlü kadın karakteri yazdım. Şunu söyleyebilirim ki, karakterlerimdeki bu çeşitlilik, bu hayatta kadınların, erkeklerden aşağı kalmadan her şeyi ama her şeyi yapabildiklerini ve hatta yapıyor olduklarını bildiğim içindir.
1920’lerde polisiye romanlarımda kadın katillere yer vermem, beni neredeyse ayıplı bir yazar haline getirdi. O zamanlar, bir kadının kötü düşüncelere sahip olabileceği, hele ki bunları eyleme dökebileceği fikri bile ayıptı. Bu eşitlikçi bakış açımın kendi zamanım için çok cüretkâr kaçtığını söylememe gerek yok. Ama feminist olmamakla suçlandım. Bu suçlamalara da her zaman gülüp geçtim.
On dört yıl süren ilk evliliğimden harika bir kız çocuğu sahibi oldum. Bir Shakespeare hayranı olarak kızıma bu büyük yazarın, As You Like It / Beğendiğiniz Gibi oyununun kadın kahramanı Rosalind’in ismini verdim. Sonra ikinci evliliğimi yaptım. Ben evlilik kurumundan ve çocuk sahibi olmaktan nasibini almış bir kadındım ama hayatta bu olguları tadamamış veya çeşitli nedenlerle evlenmeyi veya çocuk sahibi olmayı reddetmiş tüm kadınlar için, bir kadının toplum içinde sadece “anne” veya “eş” olarak yer alabileceğine dair erkekler tarafından -kadınlara danışılmadan- yazılmış kuralları yıkmak istedim. Çünkü iyiyse bir melek kadar iyi olmak, kötüyse şeytana pabucunu ters giydirecek kadar kötü olmak, ataerkil toplumumuzda kadınlar için önceden biçilmiş rollerdi. Bu kuralları tek başına yıkmadım. Bazı güzel ve akıllı kadınların yardımıyla yaptım, değil mi hanımlar? Şimdi sizlere bazı kadın karakterlerimi ilk ortaya çıktıkları roman isimleriyle beraber takdim edeyim:
Lady Eileen “Bundle” Brent – The Secret of Chimneys, 1925, roman.
Anne Beddingfeld – The Man in the Brown Suit, 1924, roman.
Henrietta Savarnake – The Hollow, 1946, roman.
Griselda Clement – The Murder at the Vicarage, 1930, roman.
Mrs. Maureen Summerhayes – Mrs. McGinty’s Dead, 1952, roman.
Joanna Burton – The Moving Finger, 1942/43, roman.
Prudence L. ‘Tuppence’ Cowley (Evlendikten sonra kullandığı adı: Tuppence Beresford)- The Secret Adversary, 1922, roman.
Ariadne Oliver – Cards on the Table, 1936, roman.
Miss Jane Marple – The Murder at the Vicarage, 1930, roman.
Bu kahramanlarım maceracı özgür ruhlu ve muhafazakâr toplumumuz tarafından -tabiri caizse- ehlileştirilemeyecek kadınlardı. Tek başına da olsalar maceraya girişmek için kolları sıvamış hazır bekleyen, sigara içen, alkol kullanan, araba sürebilen ve rahatlıkla erkek arkadaş edinebilen kadınlardı. Ben 1920’lerden itibaren bunları yazmaya başladığımda bu -her devrim gibi- birilerini çok kızdıracak bir devrim niteliğindeydi.
Bu genç kadınlar kendilerine toplum içinde var olabilmek için dayatılan mecburi evlilik fikrini tuzla buz ettiler. Anne ve Lady Eileen toplumun ileri gelen erkekleri tarafından kendilerine edilen evlenme tekliflerini reddettiler. Hâlbuki o dönemde böyle bir evlilik yapabilmek genç bir kadının en büyük hayaliydi. Sizin anlayacağınız, Victoria İngiltere’sinin kadınlar için uygun gördüğü “zayıf karakterli veya edilgen olma” ve “kocalarına, evlerine ve dahi çocuklarına kul köle olma” dayatışını yerle bir ettiler.
Şimdi sözü bu güçlü kadın kahramanlarıma bırakıyorum:
“Ben Lady Eileen. Çevik, atak ve enerji dolu genç bir kadınım. Cesaretim ve zekâm sayesinde polisiye gizemleri çözerim. Hispano-Suiza marka spor arabamı o kadar hızlı kullanırım ki müthiş bir şoför olduğumu söylerler!”
“Ben Henrietta. The Hollow hikayesindeki cinayet kurbanının metresiyim. Mesleğim heykeltraşlık. En büyük zevkim tek başına araba kullanmaktır çünkü böylece her maceranın sonuna kadar korkmadan gidebilirim.”
“Ben Anne Beddingfeld. Sevdiğim adamla buluşmak için daha önce hiç gitmediğim yabancı bir ülkeye gitme macerasına gözü kara bir şekilde dalarım.”
“Ben Griselda Clement. Bir papazın karısı olduğunuz zaman gelenek göreneklere göre yaşamanız, güzel bir bahçenizin olması, mükemmel yemekler pişirmeniz ve her şeye boyun eğmeniz beklenir. Ama ben yaşlı teyzelerin dedikodularından bile korkmayıp her şeye boyun eğen bir ev kadını olmamayı seçtim.”
“Ben Mrs. Maureen Summerhayes. Mutlu ve mesut bir evlilik yürütürken, tüm ev işlerini başkalarının bana dayattığı şekilde yürütmek zorunda olmadığımın farkına vardım.”
“Ben Joanna Burton. Evlilik hayatına adım atarken, toplumun evli bir kadına dayatacağı ‘fazla sesi çıkmayan bir gelin ol’ düsturunu tabii ki reddedeceğim. Araba da kullanacağım, etrafımızdaki şovenist erkeklere hadlerini de bildireceğim.”
“Ben Prudence L. ‘Tuppence’ Cowley. Kariyer olarak dedektifliği seçtim. Günümüzde çok modern ve cüretkâr bir davranış. Üstelik meslektaşım Tommy Beresford ile evlenip soyadını aldıktan sonra bile mesleğime devam ettim. Hikâyemizi ilginç kılan, Tommy’nin maskülen akılcılığından daha çok benim feminen içgüdülerim!”
“Ben Ariadne Oliver. Polisiye yazarıyım. Ve Sven Hjerson isimli Fin bir dedektif karakterini yazıyorum. Ama bu adamla başım belada. Agatha beni şahsına münhasır karakteriyle egoist bir dedektif olan Belçikalı Hercule Poirot’nun hikâyelerini yazmakta nasıl zorlandığını anlatabilmek için yarattı. Poirot benim arkadaşım ama kendisiyle baş etmekte ben de zorlanıyorum. Meşhur ukalalığıyla benim sezgilerime güvenmeyip ‘ben bilirim’cilikte inat ettiği her sefer, tekrar en başa dönüyoruz maalesef. Bu yüzden Scotland Yard’ın başına o kararsız adamlardan biri yerine bir kararlı adımlar atan kadın getirseler, çözülmedik dava kalmazdı eminim!”
“Ben Miss Marple. Agatha’nın belki de en çok eleştirilen karakteriyim. Yaşlıyım, hiç evlenmedim, yüksek okul eğitimi almadım. Geleneksel bir Victoria Çağı kadını olabilirim. Hatta St. Mary’s Mead isimli kasabamdan nadiren ayrılıyor olabilirim. Ama beni eleştirirken göz ardı ettikleri noktalar var. Ben, art arda yaşanan iki dünya savaşından sonra, savaşlarda kaybedilen erkek nüfusu yüzünden kadın nüfusunun fazla olmasından dolayı evlenememiş bir nesilden geliyorum. Kasabam ve erkeklerle ilgili sözlerimi burada tekrar edeyim:
‘One does see so much evil in a village! Clever young men know so little of life. / Bir köyde bile o kadar çok kötülük görülebilir ki! Zeki genç adamlar hayat hakkında çok az şey bilirler.’
Bir de ukala yaşlı adamlar var. Poirot mesela! Agatha, neden Poirot ve bana hiçbir vakayı beraber çözdürmediğiyle ilgili der ki:
“Poirot, a complete egoist, would not like being taught business or having suggestions made to him by an elderly spinster lady! / Tam bir egoist olan Poirot, yaşlı bir bekâr kadının kendisine işini öğretmesinden veya önerilerde bulunmasından asla hazzetmezdi!”
Ben, Miss Marple olarak, hiç göze çarpmadan girebildiğim ortamlarda duyduklarımdan, gördüklerimden çeşit çeşit insan ve dünya hâlini gözlemleme fırsatı buldum. Böylece başkalarının, özellikle polisin dikkatini çekmeyen anomaliler konusunda onları uyarabildim. Agatha sezgilerle ilgili der ki:
‘Intuition is like reading a word without having to spell it out. / Sezgi, bir kelimeyi hecelemeye gerek kalmadan okumaya benzer.’
Böbürlenen ve sürekli ahkâm kesen polisleri doğru yöne yönlendirirken sergilediğim o muzip ironiyle beraber kadınlara özgü bilgeliğim su yüzüne çıkarken, erkeklerin ‘bilgiçlik taslayan açıklamalarına / mansplaining’ ve erkek otoritesine göz kırpmayı da ihmal etmedim.
Tüm hayatımı sıkıcı ve küçük bir kasabada geçirirken insan doğasının özelliklerini inceledim. Ben sadece eğlenceli vakit geçiriyorum sanırken, gözlem yeteneğim gelişti. Zaten bence dünyadaki tüm insan tiplerinin prototipleri St. Mary’s Mead’de mevcuttu. Bir davayı üstlendiğimde her zaman bu deneyimlerimden yola çıktım. Girişken ve meraklı biri olduğum için her türlü sosyal çevreye rahatça girebildim. Bu sayede bilgi toplayıp suçun çözülmesine yardımcı olacak ipuçlarını bulabildim.”
İşte benim kadın kahramanlarım… Kendi kendilerine yetebilen, zor şartlarla karşılaşsalar bile hayatta kalmayı becerebilen, özgür düşünme yeteneğine ve düşündüklerini dile getirme cesaretine sahip kadınlar. Her ne kadar Hercule Poirot 6 Ağustos !975 tarihli New York Times’da ölüm ilanı verilen tek kurgu dedektifim olsa da evlatlarını birbirinden ayırt edemeyen bir anne gibi tüm karakterlerimi ayrı ayrı seviyorum.




