AGATHA’NIN KAYIP 11 GÜNÜ GİZEMİNİ HÂLÂ KORUYOR (MU?)

Diğer Yazılar

Önay Yılmaz
Önay Yılmaz
ÖNAY YILMAZ İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimini tamamladıktan sonra Hürriyet, Milliyet gazeteleri ve İnterstar televizyonunda çalıştı. Çok sayıda habere ve bilimsel içerikli röportaja imza attı. 1996 yılında “Nazilerle Beş Yıl” adlı yazısıyla seri röportaj,1997’de “Gökova Felaketi” ve 2005 yılında, “Tuhaf Rehber” adlı haberleriyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Gazetecisi” seçildi. 2010 yılında da “Ayamama Gerçekleri” adlı haberiyle Bülent Dikmener Ödülü’nü kazandı. Boğaziçi Üniversitesi, Beşiktaş Belediyesi, Kadıköy Belediyesi, Doğa Savaşçıları Örgütü, ÇEVKO Lyons 118-Y gibi kuruluşlar tarafından çeşitli “çevre” ödüllerine layık görüldü. İstanbul Tabip Odası tarafından “Demli Radyasyon” adlı haberiyle 2000 yılında sağlık ödülü de kazanan yazara, TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nca, yazmış olduğu “Nazilerle Beş Yıl” adlı belgesel romanı nedeniyle takdir ve teşekkür plaketi verildi. Yazarın, Nazilerle Beş Yıl (Belgesel Roman, 2005, Remzi Kitabevi), Bandırma Yolcuları (Belgesel roman, Alfa Yayınları, 2008), Türkler (Araştırma, Alfa Yayınları 2009), Poseidon’un Laneti (Polisiye roman, 2009, Güncel Yayıncılık), Ölüm Deltası (Polisiye roman, 2010, Destek Yayınları), Heybeliada Cinayetleri (Polisiye roman, 2011 Destek Yayınevi, 2020 A7 Kitap), Günbatımı Cinayetleri (Polisiye roman, 2013, Profil Yayıncılık) Senin de Canın Yanacak (Polisiye roman, 2016, Destek Yayınları) Av (Polisiye roman, 2018, A7 Kitap), Seni Hiç Aldatmadım (Polisiye roman, 2019, A7 Kitap), “Cinayet Haberlerinin Yıldız Muhabiri” adlı öyküsüyle (Dark Polisiye İkinci Kitap, kollektif , Dark İstanbul 2021) yer aldı. Yılmaz”ın ayrıca 2021 yılında Milliyet gazetesinde tefrika olarak yayınlanan Bodrum’da Mandalina Cinayetleri adlı bir polisiye romanı daha bulunuyor.

Agatha Christie, tüm zamanların belki de en çok okunan, en ikonik polisiye roman yazarlarından biri… Onun 11 günlük kayboluşu bugün bile hâlâ gizemini koruyor ve çeşitli kitaplara, makalelere konu olmayı sürdürüyor.

3 Aralık 1926 Cuma günü saat 21.45’te, kariyerinde yükselişe geçmiş olan polisiye roman yazarı Agatha Christie, küçük bir bavulu, ehliyetini, küçük kızının fotoğrafını ve büyük miktarda nakit parayı Morris Cowley marka arabasına yükleyerek İngiltere’nin Berkshire bölgesindeki soğuk gecede yola çıktı. Ertesi sabah, içinde bavulu ve kürk mantosu bulunan terk edilmiş arabası, farları açık halde bir kireç ocağında bulundu. 36 yaşındaki yazar ise ortada yoktu. 11 gün boyunca arandı. Bu süre içinde yazar sürekli gündemde ve gazete manşetlerindeydi. Kayıp yazarı bulabilmek için İngiliz kırsalı 15 bin gönüllü tarafından didik didik arandı. Kariyerinin başlarındaki yazarın sebep olduğu bu durum, polis ve kamuoyunun başına ne geldiğini araştırmaya çalışmasıyla bir medya çılgınlığına da yol açtı. Christie kayıp olduğu süre içinde İngiliz medyasının ana konusu haline geldi. Altı yılda altı polisiye roman yazmış ve mütevazı bir başarı elde etmiş yazarın kayboluşu için intihardan cinayete, sinir krizinden reklam hilesine kadar çeşitli teoriler ortaya atıldı. Christie nihayet 15 Aralık’ta, Yorkshire, Harrogate’deki Old Swan Hotel’de, Londra’dan yaklaşık 350 kilometre uzakta bulundu. Takma isimle otele giriş yapan Christie, hafıza kaybı yaşıyor gibiydi ve kendi kayboluşunun manşet haberi olduğu bir gazete okuyordu. Kocası onu almaya geldiğinde, Christie onu tanıdık buldu ancak kim olduğunu hatırlayamadığını söyledi. Muhabirler ertesi günün manşeti için notlar alırken onlar karı koca akşam yemeklerini yiyorlardı.

NEDEN KAYBOLDU?

16 Aralık gazetelerinden birinin manşeti “Kayıp Romancının Gizemi Çözüldü” diye yazıyordu. Ancak bu başlık tamamen yanlıştı, gizemin çözüldüğü filan yoktu. Hatta aradan geçen bir asırlık zamanda da Christie’nin kaybolması aydınlatılamadı. Nitekim Christie biyografisi yazarları ve meraklılar bugün halen şu soruyu soruyor: “Dünyanın en ünlü yazarı 1926’da 11 gün boyunca neden sırra kadem bastı?”

National Geographic’in “Why did Agatha Christie go missing? Here are 4 theories, from amnesia to publicity stunt” (Agatha Christie neden ortadan kayboldu? İşte hafıza kaybından reklam kampanyasına kadar 4 teori) başlıklı haberinde teoriler şöyle sıralandı:

KAYBOLMA TEORİLERİ

Teori 1: Eşinden intikam almak istiyordu

Eğer Christie romanlarının zeki dedektifi Hercule Poirot kanlı canlı bir insan olsaydı, muhtemelen ilk şüpheli olarak Christie’nin eşi Archibald Christie’ye odaklanırdı. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere hava kuvvetlerinde görev yapmış bir subay olan Archibald, Agatha’yla 12 yıldır evliydi. Çiftin, Rosalind adında 7 yaşında bir kız çocukları vardı. Peki mutlu bir evlilik miydi bu? Polislerin başlangıçta tam bir centilmen ve bir savaş kahramanı muamelesi yaptığı Archie, polislere öyle olduğunu söylemişti. Ancak sonraki günlerde yaptıklarıyla şüpheleri üzerine çekti. Özellikle eşinin bir not bıraktığını, kendisinin de bu notu okuyup imha ettiğini ifade etmesi, okların Archie’ye dönmesine neden oldu.

Ancak Archie’nin şahitleri vardı; o hafta sonu yakınlardaki bir köy evinde yaşayan arkadaşlarını ziyarete gitmişti. Ne var ki Archie, bu ziyaretin sebebinin o sırada metresi, kısa süre sonra da eşi olan genç yaştaki Nancy Neele’la nişanlanması olduğunu belirtmeyi ihmal etmişti.

Sonradan anlaşıldığı üzere, Agatha eşinin kendisini aldattığından haberdardı. Hatta 3 Aralık günü bu konuda bir tartışma yaşamışlardı. Christie, 1977 yılında yayımlanan biyografisinde, eşinin ‘Ben Nancy’e âşık oldum ve mümkün olan en kısa sürede beni boşamanı istiyorum’ dediğini aktaracaktı. (Tabii bunların hiçbirini polislere söylememişti.)

Kısa süre sonra eski Bayan Christie olacak olan yazar, eşinin ilişkisine sinirlenmiş, ‘nişan’ töreni nedeniyle kendisini aşağılanmış hissetmiş ve Archie’yi cinayet şüphelisi gibi gösterip kutlamaları sabote etmek amacıyla böyle bir plan kurmuş olabilir miydi? 100 yıldır birçok biyografi yazarı bu soruya ‘Evet’ cevabını verdi.

Zira Christie’nin kaybolmasının zamanlaması, Archie’nin hemen eve dönmesini ve kutlamaların sona ermesini gerektiriyordu. Dahası şüpheli listesinin başında yer alan Archie, ‘Mutlu bir evliliğimiz var’ diye yalan söylemek zorunda kalmıştı. Christie’nin istediği de zaten buydu.

Teori 2: Hayatına son verme girişiminde bulundu sonra da bu durumu örtbas etmek istedi

Bir numaralı teorideki karmaşık planın hayata geçirilebilmesi için Christie’nin akli melekelerinin yerinde ve güçlü olması gerekiyordu. Ancak muhtemelen durum daha farklıydı. Zira 1926 yılı Christie için zor bir dönem olmuştu. Annesini kaybetmiş, en yakın arkadaşı Charlotte’un uzaklara taşınmasıyla yalnız kalmıştı. Dahası Archie, Agatha annesinin yasını tutarken ona destek olmak yerine zamanının çoğunu yurt dışı seyahatlerinde geçiriyordu.

Christie biyografisinde, “Hayatımda ilk kez gerçekten hastaydım” diyor, sürekli ağladığını, unutkanlaştığını, uyuyamadığını ve ‘bir sinir krizinin eşiğinde’ olduğunu ifade edecekti. Kaybolduğu gece Charlotte’a bir mektup yazmıştı. Polise teslim edilen bu mektupta Christie, ‘Buradan uzaklaşmaya’ ihtiyacı olduğunu çünkü yaşadıklarının haksızlık olduğunu belirtiyordu.

Christie’nin biyografisinde birçok konuya açıklık getirilirken ortadan kayboluşundan hiç bahsedilmiyor. Nitekim Christie bu konuyla ilgili sadece bir kez konuştu. O da yılan hikâyesine dönen boşanma davası sırasında kendini savunmak içindi. Daily Mail’e kısa bir açıklama yapan Christie, “O gece daha fazla devam edemeyeceğimi hissettim. O gece umutsuz bir şey yapma niyetiyle ve sinirlerim fazlasıyla bozuk bir halde evden çıktım” ifadelerini kullanmıştı.

‘Umutsuz bir şey’ ifadesi intihara işaret etse de Christie kesinlikle böyle bir girişimde bulunmadığını da vurgulamıştı. Zira intihar hem bir suç hem de bir günahtı ve böyle bir girişimde bulunmak kısa süre içinde sonuçlanacak boşanma davasında kızının velayetini kaybetmesine neden olabilirdi.

Christie bunun yerine dramatik bir olay yaşandığını belirterek, “Araba bir şeye çarptı ve aniden durdu. Ben direksiyona doğru savruldum ve kafam bir şeye çarptı. O ana kadar Bayan Christie’ydim,” demişti. O andan sonrasını ise hatırlamıyor, çarpmanın etkisiyle geçici hafıza kaybı yaşadığını iddia ediyordu.

Christie’nin arabasını terk ettiği noktayı ziyaret eden biyografi yazarı Laura Thompson ise Christie’nin intihar etmeyi planladığına neredeyse emin olduğunu belirterek, “Gerçekten korkutucu bir yer. Etrafı suyla çevrili, ıssızlığın ortasında…” ifadelerini kullanıyordu. (Şunu da belirtelim: Christie’nin arabası hasarlıydı ama kullanılamaz durumda değildi. Deposu da yakıt doluydu)

Teori 3: Gerçekten de nadir görülen bir tür hafıza kaybından muzdaripti

Diyelim ki Christie başını vurunca hafızasını kaybetti. O zaman yürüyerek tren garına giden, Harrogate’e bilet alan ve oldukça şık bir yer olan Swan Kaplıca Oteli’ne yerleşen kimdi?

Teknik olarak otele yerleşen kişi Christie değil, Güney Afrika’nın Cape Town şehrinden geldiğini söyleyen Teresa Neele isimli bir kadındı. Christie’nin soyadı olarak Neele’ı seçmiş olması özellikle dikkat çekiciydi çünkü bu eşinin metresinin soyadıydı. Dahası Christie, otel kayıt defterini de şahsına münhasır el yazısıyla doldurmuştu. Bu durumu kimileri açık bir ipucu olarak görürken kimileri aptalca bir hata kimileri de Christie’nin ‘kafa karışıklığı ve hafıza kaybı’ hikâyesini kanıtlayan saçma bir eylem olarak yorumladı.

Christie, arkadaşı Charlotte’a gönderdiği mektupta, ‘Kafam patlıyor’ ifadesini kullanıyordu. Bu kafa patlama hissi, nadir bir psikiyatrik bozukluğa işaret edebilecek endişe verici bir fiziksel semptom olarak değerlendiriliyor. Dissosiyatif bozuklukları olan kişilerin yüzde 85’i çok ağır baş ağrıları yaşıyor. En anlaşılamamış dissosiyatif bozukluklardan biri olan dissosyatif füg durumunda ise duygusal travmalar geçici hafıza kaybına yol açabiliyor. Bu sorunu yaşayan kişiler çoğunlukla dışarıdan normal görünürken gezip seyahat etmeye başlıyor.

Swan Kaplıca Oteli’ndeki tanıklara göre, Bayan Neele burada kaldığı süre boyunca diğer konuklarla kaynaşıyor, şarkı söyleyip dans ediyor, geç saatlere kadar uyuyup yatakta kahvaltı keyfi yapıyordu. Bütün Bunlar Christie’nin umutsuzluğa düşmüş olduğu şeklindeki yorumlarla çelişiyor.

Ne var ki Thompson, “Christie görünürde çok iyi zaman geçiriyor olsa da akut mental sıkıntıdan kaynaklanan dehşet verici bir çöküntü yaşıyordu,” dedi. Bazı biyografi yazarlarına göre bu açıklamanın 11 günün gizemini çözdüğünü belirten Thompson, kendisinin bu grupta olmadığını belirterek, “Kesinlikle olamaz. Bence gerçekleri örtbas etmek için uydurdukları bir şeydi bu,” diye konuştu. Thompson, olan biten hakkında bir daha konuşmak istemeyen Christie için hafıza kaybının kusursuz bir bahane olacağını vurguladı.

Teori 4: Dünyanın en büyük ve en başarılı reklamı yapıldı

Archie, Christie’nin ortada olmadığı süreçte Daily Mail’e verdiği bir röportajda başka bir teori ortaya atarak, “Eşim kendi iradesiyle ortadan kaybolma olasılığından bahsediyordu. Muhtemelen işiyle ilgili olarak, bir kayboluş planı aklından geçiyordu,” ifadelerini kullanmıştı.

Christie ortadan kaybolduğu sırada başarılı bir yazardı ancak henüz bir edebiyat efsanesine dönüşmemişti. Altıncı romanı The Murder of Roger Ackroyd’u (Roger Ackroyd Cinayeti) yayımlamasının üzerinden fazla zaman geçmemişti ancak kitap şoke eden sonuyla epey gürültü koparmıştı. Zira kitaptaki katil hikâyenin anlatıcısından başkası değildi.

Günümüzde okurlar, Fight Club ve Gone Girl gibi eserler sayesinde anlatıcılara güvenmemek gerektiğini iyi biliyor. Ancak 1926 yılında böyle hikâyeler pek yaygın değildi ve okurlar kendilerini kandırılmış hissetmişti. Biyografi yazarı Lucy Worsley’in kitabında belirttiği üzere Christie, ‘üçkağıtçılık konusunda gittikçe büyüyen bir şöhrete’ sahipti.

Dolayısıyla bütün bu kaybolma olayının günümüzde halen popülerliğini koruyan çok başarılı bir reklam hamlesi olması mümkün. Zira Christie’nin ortada olmadığı günlerde, gazeteler romanlarını kayıp haberlerinin yanında tefrika halinde yayımlayınca kitap satışları iki kadına çıkmıştı. Artık küçük yayınevlerinden gelen telif ödemeleriyle yetinmesine gerek yoktu. Hatta 1930 yılında astronomik bir ücret karşılığında altı kitaplık bir anlaşma bile imzalayacaktı.

Planlı olsun olmasın, kayboluşu sayesinde Christie, Worsley’nin ifadesiyle ‘ünlü yazar’a dönüştü. Christie artık zengin ve ünlüydü. Dünyada Shakespeare ve İncil’den sonra en fazla satan üçüncü yazar olmuştu. Ancak bu müthiş kariyerinin var olmasının en büyük sebebinin, en büyük utancı olduğu gerçeğiyle yaşamak zorundaydı. Worsley, “Kazara olmuştu, fazlasıyla nahoştu ama dev başarısının temel taşına dönüşecekti,” ifadelerini kullandı.

Agatha Christie’nin dünyaya sunduğu diğer gizemlerin aksine bu kez hikâye, Hercule Poirot gibi bir dedektifin olan biteni nasılı ve nedeniyle tane tane anlatmasıyla sona ermiyor. Dolayısıyla Christie meraklılarının halen ipuçları arıyor olmasına şaşırmamak gerek. Zira tüm karmaşık karakterlere, sürprizlere, gizli planlara ve dikkati başka yöne çekme çabalarına karşın, Christie’nin en büyük gizemi sonsuza kadar çözülemeden kalacak.

PERA PALAS’TAKİ 411 NUMARALI ODA

Bu esrarengiz olay o yıllarda o kadar büyük ses getirmişti ki, yankısı İstanbul’a kadar uzanmıştı. Pera Palas Oteli’nin Web sayfasında bu kaybolma konusuna da şöyle yer verildi:

“120 yılı aşkın süredir İstanbulun en güzel köşesinde tarihe tanıklık eden Pera Palace Hotel ile dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christieyi birleştiren bir ‘anahtar’ hikâyesi vardır. Bu gizemli anahtar hikâyesi, yazarın ölümünün ardından ortaya çıkmış ve aslında tam olarak çözülemeden rafa kaldırılmış olsa da mutlaka bilinmeye değerdir. Bu yazımızda sizlerle bu gizemli hikâyenin detaylarını paylaşacağız. Eğer siz de ünlü yazar Agatha Christie ve İstanbulda geçen kayıp 11 gününün; ona ait gizemli anahtarın hikâyesini merak ediyorsanız, yazımızı okumaya devam edin!

Eserleri 45 dile çevrilmiş ve kutsal kitaplardan sonra en fazla okunan kitapların yazarı olan Agatha Christie, dünyanın en tanınmış polisiye roman yazarıdır. Ünlü yazar Christie, yaşamı boyunca sırlarla iç içe olmayı tercih etmiştir ve yaşamındaki sırlardan birini İstanbulda bırakarak bir dönem tüm dünyanın dikkatini İstanbul’a çekmeyi başarmıştır.

Bir dönemin en önemli insanlarını ağırlayan ve İstanbulun ilk modern oteli olarak tarihe adını kazıyan Pera Palace Hotelin ünlü misafirlerinden biri de Agatha Christiedir. Ünlü yazar 1926 ile 1932 yılları arasında otelin 411 numaralı odasında pek çok kez konaklamış ve hatta ünlü romanı Doğu Ekspresinde Cinayeti burada kaleme almıştır. Bu ünlü roman dünya çapında satış rekorları kırmış ve filmlere konu olmuştur.

Agatha Christienin gizemli hikâyesine gelecek olursak… Christie 1926 yılında 11 gün boyunca ortadan kaybolur. Kendisinden haber alınamamasının ardından arabası bir göl kenarında ağaçlara çarpmış şekilde bulunur. İnsanlar artık neredeyse yazarın göle düştüğünü ve öldüğünü düşünmeye başlamıştır. Sonra birdenbire Christie ortaya çıkar ve kaybolduğu zaman dilimiyle alakalı kimseye hiçbir açıklama yapmaz.

Ünlü yazarın 11 kayıp günü ile ilgili o dönemde birçok farklı senaryo ortaya atılmıştır ancak kimse gerçeği bilmemektedir. Christienin ölümünün ardından ünlü film şirketi Warner Bros. onun gizemli hikâyesini film yapmak ister. Ancak yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları için bir medyumdan yardım almaya karar verirler. Tamara Rand isimli medyum, bu iş için yazarın ruhunu çağırmakla görevlendirilir ve ardından 11 kayıp günün sırrının Pera Palace Hotel’de saklı olduğunu söyler.

Medyumun iddiasına göre yazarın sırrını yine onun sakladığı bir anahtar açıklayacaktır. Kesin bir bilgi olmamakla birlikte Pera Palacede bulunan anahtar, otelin sahibi Misbah Muhayyeş’in Yeniköydeki yalısında bir odayı açmakta; orada bulunan defterde ise 11 kayıp günün tüm detayları yazdığı söylenmektedir.

Bu çarpıcı iddianın ardından tüm dünyanın gözü Agatha Christienin Pera Palace Hotelde bulunan odasına çevrilir. 411 numaralı oda artık tüm dünya tarafından merak edilmektedir. Bir süre sonra söz konusu anahtar gerçekten de medyumun tarif ettiği yerde bulunur! Anahtarın bulunmasıyla birlikte otel yönetimi ve film şirketi arasında asla uzlaşılamayacak bir mücadele başlar.

Otelin o dönemki sahibi bir ücret talep eder. Sonrasında Tamara Rand kendisine bir mektup yazar. Otelin sahibi fikrini değiştirir ancak o sırada otelde bir grev patlak verir ve hikâye çözülemeden ortada kalır.

Sonuç olarak; ünlü yazar Agatha Christienin sırrı halen Sonraları oteldeki başka bir odada ikinci bir anahtarın bulunduğu söylense de ünlü yazarın en heyecanlı hikayesi hâlâ bir yerlerde okurlarıyla buluşmayı bekliyor olabilir.”

***

Bütün bunlardan sonra genel kanı, kaybolma hikâyesinin tamamen reklam amaçlı bir senaryo olduğu yönündeydi. Ve bu senaryo akla daha yakın geliyordu. Çünkü Christie’nin akli melekelerinin yerinde olduğu, hafıza kaybıyla ilgili de bir sorunu olmadığı ortadaydı. Öyle olsaydı sonrasında kendisinde yazacak gücü bulamazdı. İntikam almak ya da intihar etmek istediği de çok inandırıcı bir teori değildi. İntikam almak için neden böyle bir yol izlesindi? Veya neden intihar etsindi? Yazarlık kariyerinde önemli bir yere gelmişti. Ayrıca dini inançları da buna engel teşkil ediyordu. Böylesi bir durumda intikam almak, kariyerini de riske atmak olurdu. Kısaca, National Geographic’in 4. teorisi daha inandırıcıydı. Bu teori gerçekse yazara çok da büyük bir başarı getirmiş sayılırdı. O kadar etkili olmuştu ki aradan yıllar geçmesine rağmen bu esrarengiz kaybolma hikayesi hâlâ gizemini ve gündemdeki yerini koruyordu. Tek başına bir etken olmasa da Christie’nin kitaplarının daha fazla satılmasını sağladığı kuşkusuzdu.

Gizemli polisiye yazarının gizemli kayboluşu… Bundan daha iyi bir reklam olabilir miydi? Yani özetle reklam açısından “yeme de yanında yat” cinsinden müthiş bir plan sayılabilirdi.

Pera Palas’a gelince bunun da bir senaryo olduğu ortadaydı. Bu kaybolma hikâyesinin bir tür devamı niteliğinde uydurulmuş ama pek de inandırıcı olmayan bir senaryoydu. Genel kanı bu yöndeydi. Burada amaç, Christie’nin reklamının devam etmesi olduğu kadar, bu reklam pastasından Pera Palas’ın da bir pay almasını sağlamaktı. Yani alan da memnundu satan da.

Pera Palas Oteli bundan yararlandı mı? Bunun yanıtı da elbette “evet”di.  Ne demişler, reklamın iyisi kötüsü olmaz!

En Son Yazılar