AKSAK TİMUR 4 – PAPARAZZİNİN GÜNLÜĞÜ

Diğer Yazılar

Murat Yuksel
Murat Yuksel
1979 Bafra doğumlu. Halen Bafra’da ikamet ediyor. AÜ Adalet Yüksekokulu mezunu. Yirmili yaşlardan bu yana yazıyor. Semih Gümüş, Zafer Köse, Bahar Yaka, Barış İnce gibi alanlarında yetkin isimlerin çevrim içi öykü atölyeleri, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle seminerlerine katıldı. Öyküleri başta Edebiyatist ve Dedektif Dergi olmak üzere bir çok basılı dergide, ayrıca çeşitli internet sitelerinde, çevrim içi yayınlarda, şiirleriyle denemeleri yerel yayınlarla çeşitli internet sitelerinde yayınlandı. Perdelerin Ardında ve Dark Dedektif Suç Öyküleri-1 isimli kolektif öykü kitaplarında yer almıştır.

Yumuşak, şerbetli bir mayıs gündüzüydü. İnsanın kanını kaynatan, rehavetle umut arasındaki o ince çizgide gidip gelen, bahar yorgunluğunun iliklere kadar hissedildiği o sinsi günlerden biri. Şehrin bu yakasında, denizin tuzlu kokusu genelde çürümüş yosun ve mazot kokusuna karışır. İsimsiz şehrimizin iki yüzü vardır; bir yanda gökdelenlerin camlarına çarpan kibirli güneş ışıkları, diğer yanda benim de ofisimin bulunduğu, sıvası dökük binaların gölgesinde hayatta kalmaya çalışan varoşlar.

Masamın üzerinde, yazarı eski bir dostum olan, kapağı epeyce hırpalanmış Cennetten Bir Cehennem adlı öykü kitabını usulca kapatıp kenara ittim. Beşiktaş logolu, kenarı hafif çatlamış kupamda soğumaya yüz tutmuş ikisi bir arada kahvemden okkalı bir yudum aldım. Sol bacağım, her yağmur öncesi veya aşırı hareketsizlikte olduğu gibi sızlıyordu. Emniyet’teki o malum operasyondan bana kalan yegâne yadigâr. “Yukarıdan” gelen baskıyla malulen emekli edildiğim o günden beri, emlakçılık maskesi altında şehrin kirlenmiş sırlarını temizliyorum. Ya da en azından, onları halının altına süpürenlere yardım ediyorum.

Ajandama göre gün içinde toplam üç randevum vardı. Müşterilere gösterilmeyi bekleyen iki yazlıkla rutubetten duvarları ağlamaya başlamış iki buçuk katlı bir müstakil bina. Son kez üzerlerinden geçiyordum ki kapının üzerindeki o ucuz, teneke zil şıngırdadı.

Kafamı kaldırdım, baktım girene. İçeri adım atan, benim tozlu ve kasvetli dünyama ait olmayan bir vitrin mankenine benziyordu. Usul olduğu üzere, aksayan bacağıma çok yüklenmemeye çalışarak ayağa kalktım, “Buyurun,” dedim. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Uzun boylu, atletik vücudu o pahalı İtalyan kesim takım elbiseyi zorlayan muhatabım oturmak için müsaade isteyince elimle deri kaplaması çatlamış boş koltukları gösterdim. Ceketinin ön düğmesini açıp, kendinden son derece emin bir şekilde bacak bacak üstüne attı. Mavi, buza çalan gözlerini üzerime dikti. Kravatsız beyaz gömleğinin üst düğmesi açıktı; boynundaki kalın altın zincir buradayım diye bağırıyordu. Bedenini kaplamış hafif bronzluk, yakın zamanda pahalı bir tatil beldesinde güneşlendiğini haber veriyordu. Hafif sarıya çalan kumral, gür saçları arkaya doğru özenle taranmış, cildi ise pürüzsüzdü. Yaşı olsa olsa yirmi beş otuz arasıydı. Ayakkabıları o kadar parlıyordu ki eğilsem kravatımı düzeltebilirdim.

“Umut Yılmaz ben.”

Tanışma faslını fazla uzatmadık. Zamir Şirketler Grubu’nun Genel Müdürü olduğunu, iki yıldır evli olduğunu ama son zamanlarda eşi tarafından aldatıldığını düşündüğünü söyledi. Sözünü ettiği şirketlerin içinde üç tane devasa market, lüks bir restoran, bir kendin pişir kendin ye formatında kasap ve birkaç farklı iş yeri daha olduğunu piyasadan biliyordum. Önümdeki paketten bir sigara çıkardım, muhatabıma uzattım. Yüzünü hafifçe buruşturarak reddetti. Kullanmıyormuş. Sağlıklı yaşam, diye geçirdim içimden, zenginlerin kutsalı. Sigaramı yaktım. Ciğerlerime gönderdiğim gri dumanı, aramızdaki o görünmez sınıf farkının üzerine doğru üfledim.

“Yanlış anladınız galiba,” dedim sahte bir tebessümle. “Paparazzi değilim ben. Tabelaya bakmadınız mı acaba girerken, burası bir emlak bürosu. İsterseniz size deniz manzaralı güzel bir dubleks gösterebilirim.”

Gözlerini üzerimden ayırmadan, ses tonunu bir milimetre bile değiştirmeden devam etti. “Lütfen Timur Bey. Kendinize haksızlık etmeyin. Sizi ve geçmişte yaptıklarınızı artık bu şehirde duymayan, bilmeyen yok. Emniyet’teki efsanenizi de, şimdiki asıl mesleğinizi de biliyorum.”

İtiraz edecek oldum, ellerimi iki yana açıp koltuğuma iyice gömüldüm. “İyi ama,” dedim. “Söyledikleriniz ruhumu okşasa da benim çalışma alanım farklı. Siz benden eşinizi takip etmemi isteyeceksiniz. Hatta belki de magazin muhabirleri gibi ağaç tepelerine tırmanıp fotoğraf, video gibi ipuçları toplamamı…”

Başını usulca salladı. “Tam olarak bunu istiyorum sizden.”

Elini ceketinin iç cebine attı ve masanın üzerine, benim bir aylık kira ve fatura giderlerimi rahatça karşılayacak kalınlıkta sarı bir zarf bıraktı. “Ne isteyeceğinizi, tarifelerinizin ne olduğunu bilmediğim için bunu bir avans olarak kabul edin lütfen. Ayrıca, sonucun olumlu ya da olumsuz olması önemli değil. Hak ettiğiniz parayı fazlasıyla alacaksınız.”

Bütün bunları söylerken adamın suratında mimik oynamıyordu. Heyecan, öfke, kıskançlık ya da aldatıldığından şüphelenen bir erkeğin o tipik paranoyası… Hiçbiri yoktu. Sadece soğuk, hesaplı bir iş adamı duruyordu karşımda. Zarfı aldım, içindekileri çıkarmadan parmak uçlarımla kalınlığını tartıp çekmeceye usulca bıraktım. Bir yandan da aklımda, bu işi kabul edersem kullanmam gerekebilecek teleobjektifli bir makinenin kaça patlayacağını düşünüyordum.

Sanki zihnimi okumuş gibi, “Merak etmeyin Timur Bey,” dedi. “Anlaştığımız takdirde, size ihtiyacınız olan en üst model fotoğraf makinesini ve başka ne gerekliyse gün içinde buraya göndereceğim. Masraflar bana ait.”

Vakit kazanmak için dışarıdaki çay ocağına seslenip iki çay söyledim. Kafamda tartıyordum. İş belliydi. Sıkıntısız, kansız, kimsenin topuğuna sıkılmayacak bir işti. Belki sonucunda bir aile yıkılacaktı ama ceset torbaları taşınmayacaktı. Zaten canım sıkılıyordu. Neredeyse bir aydır ne emlak piyasasında bir hareketlilik vardı ne de benim “özel” işlerde. Çerezlik bir vaka, diye geçirdim içimden. Aldatıyorsa boşanırlardı, aldatmıyorsa adamın içi rahat ederdi.

“Eşinizin,” diye söze girdim çayımı yudumlarken. “Fotoğrafı var mı? Çalışıyor mu? Gün içinde rotası nedir? Nerelere gider, kimlerle görüşür? Arkadaş çevresi, rutinleri? Ve benden tam olarak ne kadar derine inmemi bekliyorsunuz?”

Kadriye Yılmaz’dı hedefin adı. Kırk dokuz yaşındaydı. Daha önce bir evlilik yaşamıştı; biri üniversite, diğeri lise öğrencisi iki kızı vardı. Kocası beş yıl önce, ani bir kalp krizinden masada kalıp ölünce, şirketlerin başına Kadriye Hanım geçmişti. Umut’la da üç yıl önce yolları kesişmişti. Alakasız, tuhaf bir şekilde; can sıkıntısından oynadığı çevrimiçi bir kelime oyununun sohbet sayfasında tanışmışlardı. Umut evlendikten sonra şirketlerin operasyonel yükünü üstlenmiş, Kadriye ise daha çok hayır kurumlarının tertiplediği yemeklere, açık artırmalara, sanat sergilerine katılmaya başlamıştı.

“Dört ay öncesine kadar çok mutluyduk,” dedi Umut, sesinde hâlâ o robotik tınıyla. “Ama son dört aydır hâl ve hareketleri değişti. Bana karşı ilgisiz. Telefonlarımı açmıyor, basit konularda bile sürekli tartışma çıkarıyor. Hayatında başka biri olduğundan neredeyse eminim.”

Bütün bunlar onun anlattıklarıydı elbette. Benim işimde ilk kural şudur: Herkes yalan söyler. Müşteriler, şüpheliler, masum görünenler hatta masumlar bile… Karşı tarafı da dinlemek gerekirdi ama ben bir evlilik terapisti değildim. Hele zarfın içinde hissettiğim Amerikan dolarlarından sonra, etik sorgulamalarım hafifçe geri plana çekildi.

Çaylarımızı bitirdikten sonra muhatabımı kapıya kadar yolculadım. Dediği gibi, birkaç saat sonra kapıma bir kurye yanaştı. İçinde son model bir Nikon, devasa bir teleobjektif, yüksek çözünürlüklü minik bir ses kayıt cihazı olan şık bir çanta, adıma faturalandırılmış olarak dükkâna bırakıldı. Epey kârlı bir başlangıçtı.

Şehrin izbe pavyonlarına, karanlık ara sokaklarına ve kan kokan cinayet mahallerine alışık olan beni, parlak yıldızların, pırlantaların ve sahte gülüşlerin altında bir görev bekliyordu.

***

İlk gün, sabah saat on sularında evden çıktı Kadriye Yılmaz. Şehrin batı yakasındaki, bulutları delen o lüks rezidanslardan birine girdi. Yüksek tekerlekli, devasa 4×4 arazi aracını park edişi bile kendinden emindi. Yarım saat sonra yanında kendi yaşlarında, şık giyimli başka bir kadınla birlikte çıktılar. İki ayrı araç hâlinde, şehrin en işlek AVM’lerinden birine geçtiler. Yemek katında sadece VIP müşterileri kabul eden özel bir kahve dükkânında diğer iki kadınla buluştular.

Dışarıdaki bir masaya konuşlanmış, önümdeki gazeteye gömülmüş gibi yaparken belli etmeden onları izliyordum. Dördü de aynı yaş grubundandı; estetik cerrahinin nimetlerinden faydalandıkları belli olan, yaşlarını asla göstermeyen zarif kadınlar. Dengeli davranışları, abartıdan uzak kahkahaları vardı. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama vücut dillerinden ihanet planları yapan bir kadının gerginliği değil, sıradan bir dedikodu halkasının rahatlığı okunuyordu.

Bir saat sonra kalktılar. Kadriye Hanım’ın sıradaki durağı lüks bir kuaför salonu oldu. İki saatten fazla içeride kaldı. O sırada midemin kazındığını fark edip sokağın köşesindeki pideciye uğradım. “Çabuk tarafından bir buçuk kapalı Bafra at ustam,” dedim. İnce, çubuk şeklinde, kenarları ustalıkla kapatılmış, dumanı tüten nefis Bafra pidesini afiyetle indirdim mideme. Pidenin kıtır kenarlarını ısırırken içimden, ‘Bakalım kimin için bu kadar süslendin?’ diye geçiriyordum. Acaba âşık olduğu toy delikanlıyla mı buluşacaktı?

Saat üç gibi kuaförden çıktı. Güneş gözlüklerini takıp arabasına bindi. Onu sahil yolundaki en lüks, Michelin yıldızı adayı bir restorana kadar takip ettim. Benim külüstür sedanı mekânın valeleri bile küçümseyen gözlerle süzdü. Hedefim içeri girdi, ben de arabanın içinden restoranın cam cephesini görecek şekilde pusuya yattım. Kimin geleceğini merakla beklerken, restorandan içeri adım atan kişiyi görünce kaşlarım çatıldı: Umut Yılmaz.

Kocasıydı. Umut beni dışarıda fark etmişti; uzaktan bir bakışla, göz ucuyla, belli belirsiz bir selamını aldım. Kadın kocasını görünce ayağa kalktı, neşeyle adamın boynuna sarıldı. Hiç de Umut’un anlattığı o soğuk, mesafeli, ilgisiz kadın gibi durmuyordu. Kadriye’nin gözlerinin içi gülüyordu. Belki de dışarıya karşı ‘mükemmel çift’ imajı çiziyorlardı, kim bilir?

Yemeğin ardından ikisi de ayrı yönlere gitti. Ben hedefin peşinden ayrılmadım. Öğleden sonra bir hayır kurumunun düzenlediği açık artırmaya katıldı, iki modern sanat tablosu alarak yüklü bir bağış yaptı ve evine döndü. Liseye giden küçük kızı okuldan geldi, ardından birlikte etüde gittiler. Akşam Umut Bey gelene kadar da malikâneden dışarı adım atmadılar.

İkinci gün, senaryo hafif sapmalarla tekrarladı. Sabah kuaför, ardından başka bir lüks site… Bu kez güvenlik duvarını aşmak kolay olmadı. O meşhur, eski polis kimliğim, güvenlikteki çocuğun umurunda bile değildi. Ancak araya bir adet Benjamin Franklin sıkıştırınca, kapılar “Hoş geldiniz Amirim,” nidalarıyla açıldı. Kapıcıdan, içeride bir pırlanta ve mücevher tanıtım partisi olduğunu öğrenmek ise bana fazladan bir Hamilton’a mal oldu. Zenginlerin dünyasında dedikodunun bile tarifesi ayrıydı.

Öğleden sonra AVM’deki lüks bir erkek giyim mağazasına girdi. Uzaktan izlediğim kadarıyla iki şık gömlekle bir tasarım kot pantolon aldı. “İşte,” dedim kendi kendime. “Sevgiliye alınan hediyeler. İş şimdi başlıyor.”

Ancak Kadriye Hanım aldıklarını eve bırakıp, elinde bir spor çantayla tekrar dışarı çıktı. İstikamet elit bir spor salonuydu. Yeni müşteri adayı kılığında içeri girip etrafı kolaçan ettim. Hedefim tek başına bir köşede, kulaklıklarını takmış ağırlık çalışıyordu. Gerçekten de genç kızları kıskandıracak bir diriliği ve disiplini vardı. Konsantre olmuş, sadece demirle boğuşuyordu. Etraftaki kaslı, genç antrenörlere dönüp bakmıyordu bile.

Bu rutini tam yedi gün boyunca adım adım takip ettim. Yedi koca gün. Bütün bulgularım şundan ibaretti: Kadriye Yılmaz’ın görüştüğü erkekler mağazalardaki tezgâhtarlar, restoranlardaki garsonlar ve sitenin kapıcısıydı. Kadının, kocasını hâlâ deliler gibi sevdiği her hâlinden belliydi. Değil aldatmak, etrafındaki erkek sineklere bile dönüp bakmıyordu. Aldığı o pahalı kıyafetleri de akşam eve gelen kocası Umut’un üzerinde görmüştüm.

Birinci haftanın sonunda Umut Yılmaz’la gözlerden uzak bir kafede buluştuk.

“Hiç mi bir şey bulamadınız?” diye sordu, sesinde gizlemeye bile gerek duymadığı bir hayal kırıklığıyla.

“Yok,” dedim çayımı yudumlarken. “Karınız size sadık. Hatta kusura bakmayın ama anlattıklarınızla uzaktan yakından alakası yok. Kadın size resmen tapıyor.”

“Hmmm,” diye mırıldandı. Suratı, yine duvar gibiydi. İnsan, karısının onu aldatmadığını öğrenince sevinirdi. Derin bir oh çekerdi. Bu adamda o rahatlamadan eser yoktu. Aksine, beklediği fırtına çıkmadığı için sinirlenmiş bir kaptan gibiydi.

“Daha ne kadar devam etmemi istiyorsunuz?” diye sordum.

“Sonuna kadar,” dedi gözlerini kısarak. “Nereye kadar gerekiyorsa.”

“Bana uyar,” dedim rahat bir tavırla. “Patron sizsiniz. Ama tablo yeterince açık değil mi?”

Başını iki yana salladı. Tam o an, gözlerinde daha önce fark etmediğim, şeytani ve çok karanlık bir parıltı gördüm. Çok anlık bir parıltı. Karısını onu aldatırken yakalayacağından garip bir şekilde, hastalıklı bir şekilde emindi.

“Ben ödemelerinizi günlük olarak yapmaya devam edeceğim,” dedi masadan kalkarken. “Gerekirse yanında gördüğünüz en ufak bir teması, bir bakışmayı bile kayda alın. Eminim… Bu hafta bu iş biter. İş bittiğinde ayrıca yüklü bir prim de düşünüyorum size.”

O gittikten sonra tek başıma kaldım. Bir ay, iki ay daha gözetlemeye devam edebilirdim. Sonuçta banka hesabıma düşen rakamlar küçümsenecek gibi değildi. Ancak tekvandoda temel bir felsefe vardır: Rakibin hamle yapmıyorsa, seni kendi dengesizliğine çekmeye çalışıyordur. İçimdeki o yaşlı kurt, o eski polis burnum fena hâlde sızlıyordu. Umut Yılmaz’ın duygusuz suratı, o karanlık ısrarı normal değildi. İşim bir cinayet ya da kayıp vakası olsa, bu durum kulağıma kar suyunu kaçırmaya çoktan yeterdi. “Sana ne canım,” dedim kendi kendime. “Paranı al, işine bak.”

Ama kader, benim rahat durmamı istemiyordu.

***

İki gün sonra, her şey bir anda “fazla” kolaylaştı. Kadriye Yılmaz’ın her zaman gittiği kafede yalnız oturduğu bir saatte içeri esmer, deri ceketli, yüzünde kirli bir sakal olan bir adam girdi. Kadriye o sırada telefonuyla ilgileniyordu. Adam doğrudan kadının masasına gidip oturdu. Kadın kafasını kaldırdı, irkildi. Adama bir şeyler söyledi. Mesafeden dudaklarını okuyamıyordum. Adam aniden öne doğru eğildi, kadının elini tuttu.

Telefonumla hemen birkaç kare fotoğraf çektim, ardından videoya girdim. Benim açımdan bakıldığında, adam kadına çok samimi davranıyor, hatta eğilip yanağından öpüyor gibi görünüyordu. “İşte bu,” dedim içimden. Umut’un beklediği an gelmişti.

Ertesi gün benzer bir sahne bu kez bir mağazada oynandı. Kadın yalnızken aynı adam yanına yaklaştı, kısa bir süre konuştu. Adam yine gereksiz gördüğüm bir fiziksel yakınlık kurdu. Hemen deklanşöre bastım. Umut Yılmaz iki günlüğüne şehir dışındaydı, dönünce sağlam bir dosya sunabilirdim.

Fakat asıl saçmalık aynı günün akşamı oldu. Saat üç sularında kadın eve dönmüştü. Arabamda tekrar çıkmalarını beklerken, aynı esmer adam elinde kocaman bir çiçek buketiyle rezidansın kapısına geldi ve içeri girdi.

Bu kadarı aptallıktı. Dünyanın en cesur âşığı bile bir holding patroniçesinin kocasının olduğu eve elinde çiçekle gitmezdi. Arabanın içinde çektiğim fotoğrafları büyütüp detaylıca inceledim. Adam ne kadar sırnaşık ve atik görünüyorsa, Kadriye Yılmaz bir o kadar tedirgin, öfkeli ve şaşkın duruyordu. Dikkatlice bakıldığı takdirde, fotoğraflardaki bir “âşıklar buluşması” değil, bir “taciz” anıydı. Burada çok pis bir uyumsuzluk vardı.

Arabamdan inip, artık sigara ikram edecek kadar ahbap olduğum güvenlik görevlisinin yanına gittim. İçeri giren çiçekli adamı sordum.

“Ya, benim asker arkadaşına benzettim elemanı. Kimdi o geçen?” diyerek yalanı salladım.

“Abi, o C Blok’taki Nusret Hanım’a geldi. Kuryeymiş. Kimliğini bıraktı, İsmet Şahin. Çiçek siparişi getirmiş.”

C Blok. Kadriye Yılmaz’ın yaşadığı A Blok’la alakası bile yoktu.

Hemen telefonuma sarıldım. Dostum, ev sahibim, mahalledeki herkesin “Almancı” bildiği ama aslında emekli bir istihbarat kurdu olan Dede’yi aradım. Dede, yer altı dünyasının ve devletin dehlizlerinin ayaklı arşiviydi. “Buluşmamız lazım.”

***

Dede’nin adresini verdiği duman altı kıraathaneye gittim. Dışarıdaki tuğla duvarda siyah bir sprey boyayla yazılmış, Neyzen Tevfik’in meşhur duvar yazısı duruyordu. İçeri girdim. Dede köşede nargilesini fokurdatıyor, çaycıya abartılı bir gurbetçi şivesiyle bağırıyordu: “Şıvayniye bak sen, çay ver bana pit te…”

Yanına oturduğumda şiveyi anında bıraktı. Kısık bir sesle, “Ne var yine Timur?” dedi.

Adama çiçeği götüren şahsın fotoğrafını uzattım. “Şu elemanı bana bir dök Dede. Kimmiş, necidir, ne yer ne içer?”

Yarım saat sonra ofisime döndüğümde bilgiler Dede’den şifreli bir mesajla telefonuma düştü. Adamın adı İsmet Şahin falan değildi. Kuryelikle zerre alakası yoktu. Gerçek adı Rıza’ydı. Cezaevinden yeni çıkmış, dolandırıcılık ve şantajdan üç yıl yatmış tescilli bir pislikti.

Ertesi sabah, işin içyüzünü çözmek niyetiyle Umut Yılmaz’ın holding binasının önüne park ettim. Umut şehre dönmüştü. Dosyayı teslim edip, ne dolap döndüğünü yüzüne vuracaktım. Ancak binaya girmek üzereyken, hayatın o garip cilvelerinden biri yaşandı.

O kurye kılıklı Rıza yanımdan geçip arabasını holdingin tam önüne çekti. İçeriden çıkan Umut Yılmaz, adamı kapıda karşıladı. Etrafta kimsenin olmadığını düşünerek gayet samimi bir şekilde tokalaştılar.

Hemen arabanın siperine çöküp makineme sarıldım. Lensi zoomladım. Emniyet’teyken aldığım dudak okuma eğitimi, sanırım bir kez daha işime yarayacaktı. Vizörden Umut’un dudaklarına odaklandım.

“Senin iş tamamdır patron,” diyordu sabıkalı Rıza sırıtarak. “Kadın bir şey çakmadı. Etrafta biri varsa diye bol bol poz verdim.”

Umut’un dudakları kıvrıldı. “Merak etme, o aptal dedektif görüntüleri bana versin, sen de payını alacaksın. Anlaşmalı boşanmayı kabul etmekten başka çıkarı kalmayacak.”

“Valla abi, aksilik olursa bir daha geçen seferki gibi hapiste tek başıma yatmam, haberin olsun. Mahkemede bülbül gibi öterim, söylemedi deme.”

Umut Yılmaz, adamın koluna girip holdingin döner kapısından içeri girerken deklanşör sesleri arabamın içini dolduruyordu.

Direksiyona sert bir yumruk indirdim. “Hassiktir,” dedim kendi kendime. Neydi bu şimdi? Kendi karısına kumpas kuran, aldatılıyorum diye sahte delil yaratmak için parayla adam tutan bir koca. Hedef saptırmak için de beni, koskoca Aksak Timur’u taşeron olarak kullanıyordu. Raporumu mahkemede delil olarak sunacak, “Bakın, ünlü dedektif bile onu yakaladı,” diyecekti.

Tam o an telefonum çalmaya başladı. Arayan Umut Yılmaz’dı. O an kararımı verdim.

“Ne yaptınız? Bir şeyler bulabildiniz mi Timur Bey?” sesi oldukça neşeliydi.

“Acil bir durum oluştu Umut Bey,” dedim soğukkanlılıkla. “Dosyanızı hazırladım ama şehir dışına çıkmam gerekti. Özel bir mesele. İki üç gün sonra döneceğim, dosyanızı bizzat elden teslim edeceğim. Siz rahat olun, her şey tam da… beklediğiniz gibi.”

İçimdeki av köpeği artık uyanmıştı. Dede’ye tek bir kısa mesaj attım: “Umut Yılmaz. Tüm şeceresi.”

Ben dükkâna geçip kepenkleri indirene kadar bilgiler mail kutuma çoktan düşmüştü. Umut Yılmaz yirmi dokuz yaşındaydı. Geçmişinde bir evlilik daha vardı. Bir yılın sonunda anlaşmalı boşanmışlar. İşin ilginci, ayrılırken ilk karısından yüklüce tazminatla lüks iki daire koparmıştı ama yaptığı harcamalar ve kumar borçlarıyla tüm parayı kısa sürede tüketmişti. İlk karısıyla evlendiğinde o yirmi üç, kadın ise elli bir yaşındaymış. Belli ki bu jigolo kılıklı adamın kariyer planı buydu: Zengin, dul ve olgun kadınların hayatına gir, onları sömür, sonra bir bahaneyle posalarını çıkarıp at. Ortada aleni bir dolandırıcılık vardı.

İçgüdülerim beni dürtüyordu. Bu kadar planlı çalışan bir adamın başka bir motivasyonu daha olmalıydı.

Aynı gün, tamamen kendi inisiyatifimle Umut Yılmaz’ı fiziksel takibe aldım. Adam holdingden çıkıp doğrudan şehrin dışına, sahile bakan yazlık villalar bölgesine gitti. Orada genç bir kadını evinden aldı. Birlikte bir pırlanta mağazasına uğradılar. Kadının parmağına pahalı bir tektaş takılırken Umut’un eli sürekli kadının belindeydi. Suratı Kadriye Hanım’ın yanında olduğu gibi duygusuz değildi; gayet mutlu, şımarık bir neşe içindeydi.

Ardından lüks bir apartmana girdiler. Kapıcıyla kurduğum hızlı ahbaplık ve araya sıkıştırılan mor renkli Yunus Emre banknotları sayesinde kadının kimliğini çözdüm. Adı Sema Yıldız’dı. Namıdiğer Semoş. Yirmi dört yaşında. Şehrin en işlek caddesinde devasa bir güzellik merkezi işletiyordu.

Araştırmayı biraz daha derinleştirince taşlar yerine oturdu. Bu güzellik merkezi, Umut Yılmaz’ın ilk karısından boşandığı dönemde açılmıştı. Yani belli ki karısından kopardığı tazminatla. Yani Umut, ta en başından beri bu Sema denen kadınla birlikteydi. Peki, işin daha da karanlık tarafı neydi biliyor musunuz? Kadriye Yılmaz, bu güzellik merkezinin en sadık müşterilerinden biriydi!

Adamın midesizliğine hayret etmemek elde değildi. Hem kadınla evlenerek onun şirketlerine, parasına çöküyor hem karısı sıfatıyla kadını kendi sevgilisinin salonunda ağırlatıyor, üstüne de sahte bir ihanet tezgâhı kurup kadını söğüşlemek için beni kiralıyordu.

İki gün boyunca Umut ve Sema’nın aşk dolu anlarını, gizli buluşmalarını, hatta sahilin öte yakasında yer alan tatil köyündeki bungalov evine giriş çıkışlarını HD kalitesinde belgeledim.

Şimdi elimde iki ayrı dosya vardı. Biri Umut’un istediği, içi Rıza adlı sabıkalıyla dolu yalan dosya. Diğeri ise Umut’un bütün kirli çamaşırlarını, ihanetini ve kumpasını gözler önüne seren gerçek dosya.

Böyle anlarda bin huzursuz boğa gücünde hissederim kendimi. Profesyonel mi davranmalıydım? Parasını aldığım müşterime istediği yalan dosyayı verip, vicdanımı o dolarlarla mı susturmalıydım? Yoksa tekvandonun o sarsılmaz dürüstlük yasasına uyup adaleti mi sağlamalıydım?

Üçüncü günün sabahı, Kadriye Yılmaz’ın spor salonundan çıkmasını bekledim. Arabasına doğru yürürken önünü kestim. Beni tanımıyordu. Korkutmamak için ellerimi havaya kaldırıp gülümsedim.

“Kadriye Hanım. İsmim Timur. Konuşmamız lazım.”

Durmadı, arabasına yürüdü, kapıyı açtı. Bana döndü. “Evet?”

Doğrudan konuya girmem gerektiğini hissettim. “Özel dedektifim. Eşiniz beni sizi takip etmem için tuttu.”

Yüzünde ne bir korku, ne bir şaşkınlık… Sadece kaşları hafifçe havaya kalktı. “Öyle mi?” dedi buz gibi bir sesle.

Elimdeki gerçekleri içeren kalın dosyayı ona uzattım. “İçinde kocanızın size kurduğu kumpasın, Rıza adlı sabıkalı adamla yaptığı anlaşmanın ve Sema adındaki sevgilisiyle geçirdiği anların bütün belgeleri var. Bu fotoğraflarla kocanızı don gömlek kapıya koyabilirsiniz.”

Dosyayı almasını beklerken, içimden, mesleğime ihanet etmiş olmanın verdiği o buruk ama haklı gururu yaşıyordum. Bir kadını ipten almıştım.

Kadriye Yılmaz dosyayı elimden usulca aldı. Kapağını bile açmadı. Aralık kapıdan öndeki yolcu koltuğuna gelişigüzel attı. Bana döndü, cipinin kapısına yaslandı ve gözlerimin içine bakarak hafifçe, belli belirsiz gülümsedi. O an, o gülüşün içinde saklı olan dipsiz karanlığı gördüğümde sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü.

“Bekle lütfen,” dedi. Arabaya girdi, torpido gözünden bir zarf çıkardı, yanıma döndü.  Üzerinde adımın yazılı olduğu kalınca zarfı bana uzattı.

“Eksik olma, Timur Bey,” dedi. Sesi artık ipek değil, çelik gibiydi. “İşini ne kadar iyi yaptığını biliyordum. Bir an bile şüphe etmedim.”

Zarfı refleks olarak aldım. İçinde tomarla para vardı. Şaşkınlıktan kelimeler boğazıma dizildi. “Anlamadım… Siz… Biliyordunuz…”

Kadriye Yılmaz hafifçe eğildi. “Ben her şeyi bilirim, Timur Bey. Umut gibi açgözlü aptallar, kendilerini dünyanın en zeki insanı sanırlar. Onun Sema’yla yıllardır birlikte olduğunu biliyordum. Evlendiğimiz gün bile… Hatta o güzellik merkezini bizzat kendi ellerimle ben popüler yaptım, Sema’yı ben parlattım.”

Nefesimi tutmuştum. “O zaman neden…”

“Çünkü,” diyerek sözümü kesti. “Emin olmam gerekiyordu. Bildiğim gerçeklerin doğruluğunu başka gözle görmem gerekiyordu. Çünkü seviyordum. Çünkü yanılmış olmayı çok diledim. Çünkü konduramadığım çok oldu. Rastlantı, dedim. Ufak bir kaçamaktı belki, dedim. Biliyor musun, bir tek senin dürüstlüğünden emindim. Yaptığın benim için çok değerli. Ben Umut’u sadece boşanıp kapı dışarı etmek istemiyorum Timur Bey. Onu hapse atmak, süründürmek istiyorum.”

Gözlerim kocaman olmuştu. “Peki ya şu Rıza denen kurye?”

Kadriye neşeyle kıkırdadı. “Ah, Rıza… Zavallı Umut, onu kendisinin bulduğunu sanıyor. Rıza benim eski şoförümün oğludur. Umut, beni takip ettirmek için bir dedektif arayışına girdiğinde, önüne senin ismini düşüren de bendim. Rıza’yı onun karşısına çıkaran da bendim. O aptalın sana ödediği paralar da bildiğin üzere benim kasamdan çıkıyordu.”

Şok içinde kalakalmıştım. Ava giden avlanmıştı, evet, ama avcı av olduğunu sanırken aslında yemin ta kendisiydi. Kadriye Yılmaz, kendi etrafına örülen kumpası alıp, onu kocasının boynuna dolanacak kusursuz bir ilmeğe çevirmişti.

“Yanlış anlama beni Timur Bey,” dedi arabasının kapısını bir kere daha açarken. “Seni kullandığımı düşünmeni istemem. Taşeronlar aracılığı ile diyalog kurduk diyelim. Bu dosyayı mahkemede delil olarak sunabilmem için senin gibi itibarlı, dışarıdan bağımsız bir dedektifin bunu resmileştirmesi gerekiyordu. Sayende artık kocamın bana kurduğu kumpas, tuttuğu sahte tanık ve gizli sevgilisi resmi kayıt altında. Teşekkür ederim.”

Arabaya bindi. Camı aralayıp son bir kez bana baktı. Gözlerinde Dostoyevski romanlarından fırlamış, suç ve cezayı kendi elleriyle dağıtan bir karakterin kibrinin arkasına gizlenmiş tuhaf pişmanlığı görebiliyordum.

Lüks araç büyük bir gürültüyle yanımdan uzaklaşırken, elimde içi para dolu zarfla öylece kalakaldım. Sol bacağım yine şiddetle sızladı. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Ahmakıslatan bir bahar yağmuru. Cebimden buruşuk paketimi çıkarıp bir sigara yaktım. Dumanını kurşuni gökyüzüne üflerken anladım ki zenginlerin dünyasında kurban falan yoktu. Sadece, dişlerini kimin daha iyi sakladığı gerçeği vardı.

İçimden bir his, bunun Kadriye Yılmaz ile son karşılaşmamız olmayacağını söylüyordu. Ki altıncı hissim böyle zamanlarda on bin Eros gücünde olur.

En Son Yazılar