Şaşmaz Sanayi Sitesi, gürültülü bir günü geride bırakmıştı. İçeriden çekiç sesleri gelen birkaç kaportacı dışında her yer sessizliğe gömülmüştü. Sanayinin arka sokaklarından birindeki küçük oto tamirhanesinde ise ışıklar henüz sönmemişti.
Ankara’nın puslu ve yağmurlu akşamında Rasim gün sonu hesabını yapıyor, bir yandan da demleniyordu. Raflardaki lokma takımlarıyla paslı motor parçaları, köşedeki varilde yanan ateşin titrek ışığında belli belirsiz parlıyordu.
Burası yalnızca eski Mercedeslerin dilinden anlayan bir tamirhaneydi. Rasim başını kaldırıp yağmurun altında cam gibi parlayan gümüş rengi 1989 model W201’e baktı. O araba onun için sıradan bir araç değil, aileden biriydi.
Hesabı kapatıp ayaklandığı sırada dükkânın isli camlarına mavi ve kırmızı çakarların ışığı vurdu. Kapıda beliren takım elbiseli adamlardan biri, cebinden çıkardığı resmî kimliği uzattı. Rasim tehlikede olmadığını anlamıştı. Bu adamları geçmişten tanıyordu. Hiç istifini bozmadan masasına döndü, kirli botlarını tezgâha uzattı. Birasından bir yudum, sigarasından derin bir nefes alıp dumanı adamın yüzüne doğru üfledi.
“Ne var, ne istiyorsunuz?”
Takım elbiseli adam, yüzüne çarpan dumandan hiç etkilenmemiş gibiydi.
“Gitmemiz gerekiyor efendim.”
Rasim birasından bir yudum daha aldı ve kararlı bir sesle “Hiçbir yere gelmiyorum, hadi işinize bakın,” dedi.
Adam bir adım öne çıktı. Sesindeki o saygılı ama buz gibi ton değişmemişti.
“Efendim, talimat kesin. Lütfen bize zorluk çıkarmayın.”
Rasim kapıdaki kalabalığa baktı. Direnmenin anlamsız olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi. Sigarasını küllükte yavaş bir şekilde ezip onlarla birlikte dışarı çıktı. Kendi arabasının kapısına yöneldiğinde adam araya girdi.
“Bizimle gelmeniz gerekiyor.”
Rasim, karanlıkta parlayan W201’i işaret etti.
“Beni burada delik deşik etsen yine ‘kızımı’ burada bırakmam.”
Gözlerindeki tavizsiz ifadeyi gören adam başını salladı.
“O hâlde bir arkadaşımız size eşlik edecek. Bizi takip edin.”
Rasim itiraz etmedi. Konvoy hâlinde oradan ayrıldılar.
***
Şaşmaz’dan çıkan konvoy şehrin ışıklarına doğru akarken, Ankara gecesi başka bir damarında kendi ritmiyle atıyordu. Müzikten kimse birbirini duymuyor, mekândaki herkes çılgınlar gibi dans ediyordu. Kabindeki DJ, mekânın en ağır masasına kurulmuş olan Kürşat ile göz göze geldikten sonra setini değiştirdi; Gülşen’in şarkısı çalmaya başladı. Kürşat kelimesi kelimesine şarkıya eşlik etti. Hayatındaki tutkular netti; Galatasaray’a da en az Gülşen’e olduğu kadar gönülden bağlıydı. Takımının mağlup olduğu geceler gözüne uyku girmez, soluğu mekânda alır, skoru zihninden silene kadar içerdi.
Yine kadınlı erkekli bir grubun oturduğu masada eğlenirken korumalarından biri kulağına eğildi.
“Şefim, kapıda sizi soranlar var.”
Kürşat gürültüden dolayı eliyle ağzını siper ederek yanıt verdi.
“Bizi sormayan mı var oğlum, gönder gitsin.”
“Şefim öyle değil, başka bir durum var gibi. Gelseniz iyi olur.”
Masadaki kadınların yanağından birer makas alarak kalktı ve kapıya yöneldi. Dışarıda aynı takım elbiseli adam bekliyordu. Kürşat meraklı gözlerle sordu.
“Hayırdır?”
Adam kimliğini uzatarak “Gitmemiz gerekiyor efendim,” dedi.
Kürşat şaşırdı.
“Nereye?”
“Emniyet Müdürümüzün kesin talimatı var.”
Kürşat, Emniyet Müdürü lafını duyunca biraz gerilse de bozuntuya vermeden arkasını döndü.
“Ben buranın çalışanıyım, hiçbir yere gidemem.”
Adam tehditkâr bir tavırla arkasından seslendi.
“Zor kullanmak istemiyoruz. Yardımcı olun.”
Kürşat duraksadı. Kapı önünde çıkacak bir arbede, mekândaki saygınlığına gölge düşürebilirdi. Daha fazla uzatmadı ve adamlarla birlikte mekândan ayrıldı.
***
Emniyet Müdürü Nihat, kahvesini yudumlayarak karşısındaki genç komisere bakıyordu.
“Bak kızım, burası Avrupa’ya benzemez. Bildiğiniz yabancı diller, aldığınız diplomalar sokaklarda hükümsüzdür. Asayişi sağlamak istiyorsan önce sokakların tozunu yutacaksın.”
O sırada kapı tıklatıldı. Yardımcısı başını uzattığında Nihat Müdür durumu anladı.
“Gelsinler.”
Nihat ellili yaşlarda, pos bıyıklı, meslekte külyutmaz bir adamdı. Rasim’in ağır yağ kokusu ile Kürşat’ın yoğun parfümü, Müdürün odasındaki sert tütün kokusuna karışarak kekremsi bir hava yarattı. Müdür sesli bir nefes verdi.
“Şimdi siz, buraya neden geldik diyorsunuzdur. Doğru mu?”
Kürşat, dik duruşundan taviz vermemek için tedirginliğini belli etmemeye çalışıyordu. Göğüs kafesini şişirerek yanıtladı.
“Evet, Müdürüm. Sorgusuz sualsiz uzaklaştırıldığımız bir yere gecenin bu vakti neden çağrıldık, merak ediyoruz.”
Müdür elindeki kâğıtları masaya usulca bıraktı. Gözlüğünü çıkarıp sapını ikisine doğru tehditkâr bir şekilde salladı.
“Bir kere çağrılmadınız, getirildiniz. Onu bir düzelteyim.” Geriye yaslandığında gözleri öfkeden parlıyordu. “Dalga mı geçiyorsunuz lan benimle! Sizin yüzünüzden masum bir çocuk canından oluyordu az daha! Dua edin hapiste çürümüyorsunuz!”
Hırsını alamayıp karşısındaki Komiser Elif’e döndü.
“Bu iki hergele, teşkilatın gördüğü en dik kafalı adamlardır. Bir gün, çocuklara dilencilik yaptıran bir şebekenin peşine düştük. ‘Emir bekleyin,’ dememize rağmen tek telsiz anonsu geçmeden hangara daldılar. Sonuç? Çatışma çıktı, çocuklardan biri ağır yaralandı.”
Odanın havası ağırlaştı. Kürşat’ın bakışları masanın üzerindeki bir noktada asılı kaldı. Rasim ise boş gözlerle Nihat’ın arkasındaki sisli Ankara Kalesi fotoğrafına dalıp gitmişti.
“Neyse… Mesleğe geri dönüşünüz için…” Rasim tam ağzını açmıştı ki Müdür elini kaldırarak onu susturdu. “Sakın! Burada sizden bir şey talep etmiyorum; size emrediyorum.”
Çevik bir hareketle çekmeceyi açtı. Bir yıldır karanlıkta bekleyen iki rozeti ve iki beylik tabancasını masaya fırlattı. Ardından mavi bir dosyayı önüne çekti.
“İngiltere Büyükelçisinin kızı, Caroline Sinclair. Yirmi iki yaşında. Dün akşam ‘Cosy’ isimli bir spor merkezinde cesedi bulundu.”
Üç parmağını havaya kaldırdı.
“Bu cinayet için görevlendirildiniz. Üçünüz.”
Kürşat ve Rasim şaşkınlıkla önce birbirlerine, sonra Elif’e baktılar. Elif de durumu kavrayamamıştı; Müdürün kendisiyle yeni bir strateji üzerine konuşacağını sanıyordu. Tam itiraz edecekti ki Nihat Müdür ondan önce davrandı.
“Evet, üçünüz. Tanıştırayım. Elif Komiser; akademi birincisi, Lyon’da Interpol kriminoloji eğitimi aldı. Özellikle biyolojik ve kimyasal suçlar üzerine çalıştı. Suçlu profili çıkarma ve olay yeri okumada teşkilatın en parlak zihni.”
Kürşat’ın sesi düz ve teslimiyetçiydi.
“Tamam da Müdürüm, neden biz?”
“Arka sokakları sizin gibi bilen başka adam tanımıyorum. Ayrıca aktif görevde değilsiniz; olayın gizli kalması açısından bu durum lehimize.”
Müdür, dosyanın içinden olay yeri fotoğraflarını ve otopsi raporunu çıkarıp masaya yaydı. Maktul, spor salonunun kapalı havuzunda gözleri açık, sırtüstü yatıyordu. Vücudunda profesyonel bir baskıyla oluştuğu belli olan simetrik, mor lekeler net bir şekilde görülüyordu. Patlayan flaş, açık tenini neredeyse parlayan bir ışık kümesine çevirmişti.
“Kızın kanında nadir bulunan bir nörotoksin tespit edildi. Felç edilmiş. Kamera kayıtları yok edilmiş; muhafazakâr aileler geldiği için yıllar önce sökmüşler. O gün salondaki yirmi beş kişiden hiçbiri bir şey görmemiş. Cinayete dair elimizde kandaki kimyasal dışında hiçbir veri yok.”
Rasim nasırlı eliyle fotoğrafı kendine çekti, gözlerini kıstı. Kürşat ise dosyaya vurulan kırmızı “ÇOK GİZLİ” damgasını görünce gayriihtiyari dikleşti. Elif, kızın biyografisine hızla göz atarak araya girdi.
“Müdürüm, İngilizler bu işi bize bırakmaz. Scotland Yard çoktan devreye girmiştir.”
Nihat acı bir tebessümle başını salladı.
“İngiltere Hükûmeti cinayetin duyulmasını istemiyor. Prestij kaybı yaşayacağını düşündükleri için diplomatik bir dille talepte bulundular. Şimdilik olay bizde. Her türlü desteği vermeye hazırlar.”
“İyi de,” dedi Kürşat. “Salonda yirmi beş kişi var diyorsunuz. O kadar şahidin olduğu yerde maktulün kimliği nasıl gizli kalacak?”
Müdür dosyanın içinden spor salonunun üye listesini çıkarıp yuvarlak içine alınmış “Aysun Polat” ismini işaret etti.
“Kız takma isimle kayıt yaptırmış. Mekândaki yirmi dört kişiyi tespit ettik, geriye kim olduğunu bulamadığımız bu kayıt kaldı. Ayrıca görevlilere maktulün fotoğrafını göstererek ismi teyit ettik.”
Rasim şakağını kaşıyarak mırıldandı.
“Niye kendini gizlesin ki? Kimliğini söylese kızı orada el üstünde tutarlar. Konfordan vazgeçmesi mantıklı değil.”
“Güvenlik kaygısı olabilir,” dedi Elif.
Nihat Müdür parmağını masaya sertçe vurup göğüs kafesini şişirerek geriye yaslandı.
“Kaygılandığı bir şey olduğu belli. Bu kaygı onun sonu olmuş. Bu kaygının sebebini bana bulun çocuklar!”
***
“Oo, Kürşat abim gelmiş, hoş gelmiş.” Arkaya doğru göz atarak hafif bir baş selamı daha verdi. “Vay, Rasim abim de buradaymış.” Elif’i tanıyamadığı için yüzünde anlık bir tereddüt belirdi. “Ablamı çıkaramadım.”
Kürşat hafifçe omuz silkip başıyla onu geçiştirmesini işaret etti. Şevki her şeye kahkahayı basan tiplerdendi. Tezgâhta soğan doğrayan çırağına bağırdı.
“Oğlum, iki çeyrek at abilerime!”
Sonra yeniden Elif’e mahcup bir tavırla döndü.
“Ablam affet, çıkaramadım seni. Sana ne attırayım?”
Elif mesafeli ve soğuk bir tonla yanıtladı.
“Teşekkür ederim, istemiyorum.”
“Bizim Şevki, tribünden… Namıdiğer, Gönülkırmaz Şevki,” diye araya girdi Kürşat.
Elif yüzünü buruşturdu.
“Gönülkırmaz mı? O ne biçim lakap?”
Kürşat, Şevki’nin omzunu avucunun içiyle sıvazladı.
“Lakap değil marka, marka… Bakma böyle durduğuna, tek kişilik dev ordudur kendisi. Kimsenin kalbini, hatırını kırmaz ama yüzlerce rakip taraftarın arasına tek başına girer. Öyle de korkusu yoktur bu aslan parçasının.”
Aslan lafını duyunca Şevki’nin göğsü kabardı. Boynunu büküp tezgâha döndü.
“Estağfurullah abim, sayenizde.”
Rasim masanın kenarındaki tahta taburelerden birini kendine doğru çekti.
“Neyse Şevki, şimdi konumuza dönelim.”
Rasim, Kürşat ve Elif taburelere otururken, Şevki de elindeki satırı tezgâha bırakıp onlarla birlikte oturdu.
“Sana işimiz düştü,” diye konuya girdi Kürşat.
“Emir telakki ederim abim. Yapabileceğim bir şeyse oldu bil, yapamayacağım bir şeyse de yapanı mutlaka buluruz.”
“Tam da bu yüzden buradayız,” dedi Rasim. “Spor salonundaki cinayet, kulağına gelmiştir.”
“Bildim abim, Park Caddesi’ndeki Cosy Spor Salonu. Otuz beş numara.”
Üçü de sessizce birbirlerine baktı. Elif, Şevki’ye doğru eğildi.
“Ölen kızın kim olduğuna dair bir bilgin var mı?”
“Yok Komiserim, önemli biri mi?”
Şevki sınavı geçmişti; cinayeti biliyordu ama maktulün gerçek kimliğini bilmiyordu.
O esnada çırak kokoreçleri masaya bıraktı. Rasim, masanın ortasında duran yeşil cin biberleri ekmeğin arasına doldurup iştahla ısırdı. Rasim’in bu acelesini gören Şevki yine okkalı bir kahkaha patlattı.
Kürşat kokoreçten bir ısırık alırken, “Boş ver Şevki sen oraları,” diye yanıtladı. “Bize Cosy’nin olduğu caddeyi, sokağı avucunun içi gibi bilen biri lazım. Yabancı bir sinek bile uçsa fark edecek kadar mahalleyi, esnafı kollayan birisi. Anladın sen…”
Şevki uzaklara dalarak tezgâhtaki cızırtının eşliğinde olabilecek isimleri düşündü. Kısa bir sessizliğin ardından ekledi.
“Biri var aslında abim. Sen de çok iyi bilirsin.”
“Kim?”
“Cosy’nin hemen yanındaki mekânda organizatörlük yapan, aynı zamanda Gülşen’in menajerliğini yürüten Asım var… Asım Durak.”
Kürşat eliyle alnına vurdu.
“Vay arkadaş! Bu benim nasıl aklıma gelmedi? Lan Asım! Doğru ya…”
Üçü de aynı anda taburelerden fırlayıp hızlı adımlarla arabaya yöneldiler. Şevki elinde satırla arkalarından bağırdı.
“Kokoreçler yarım kaldı abilerim!”
***
W201, Cosy Spor Salonu’nun hemen bitişiğindeki neon ışıklı mekânın önüne yanaştı. Dev cam cepheli spor salonunun kapısı mühürlenmiş, etrafı polis barikatlarıyla çevrilmişti. İçerideki tüm ışıklar sönüktü. Camın hemen arkasında, caddeye dönük şekilde yan yana dizilmiş koşu bantlarının gri metalik gövdeleri karanlıkta birer iskelet gibi görünüyordu.
İçeri girdiklerinde etrafı ekşi ve ağır bir koku sarmıştı. Sanki son kullanma tarihi geçmiş içkiler nemli halıların üzerine dökülüp yıllarca beklemişti. Burunlarını sızlatan bu koku, aynı zamanda açıklanması güç bir cazibe yaratıyor, insanı uzaklaştırmak yerine daha derine çekiyordu.
Üst kattaki asma kata çıkıp ağır, kapitone kapıyı çalmadan açtılar. Uzun boyu, kalıplı cüssesiyle Asım; yüzünün tam ortasındaki hafif kemikli, keskin burnu ve ince dudaklı, düz ağzıyla jilet gibi takım elbisesinden çok daha sert bir heybet sergiliyordu. Karşısında Kürşat ve Rasim’i görünce elindeki kadeh havada kaldı. Gerginliğini belli etmemek için gülümseyerek ayağa kalktı.
“Kürşat, hayırdır?” diyerek elindeki kadehi masaya bıraktı.
“Cosy meselesi için geldik,” diye yanıtladı Kürşat.
Rasim o sırada sessizce odayı süzüyordu; duvarları, vitrindeki şişeleri, pencerenin önündeki koltukları…
Asım’ın gözleri Kürşat ile Rasim arasında gidip geldi.
“Siz mesleği bırakmamış mıydınız?”
Rasim, vitrindeki kristal şişelerden birine parmağının ucuyla dokunarak yanıtladı.
“Uzun hikâye. Sonra anlatırım.”
Asım ceketinin önünü ilikleyip masaya yaslandı.
“Anladım. Peki, şu an size nasıl yardımcı olabilirim?”
Kürşat bir adım öne çıktı, gözlerini Asım’ın gözlerine dikti.
“Cinayet gecesi mekân açık mıydı?”
Asım’ın yüzündeki gülümseme silikleşti.
“Açıktı,” dedi. Kısa bir duraksamadan sonra ekledi. “Ama ben yoktum.”
Elif söze girdi.
“Kim vardı?”
Asım kaşlarını kaldırıp Elif’e baktı. Kürşat’ın hafifçe başını salladığını görünce konuşmayı sürdürdü.
“Mekânda o gün temizlik vardı. Bir sonraki gün için etkinliğe hazırlanıyorduk. Gece geç saate kadar temizlik şefimiz Menekşe abla ve ekibi buradaydı.”
Rasim araya girdi.
“Çağırabilir misin? Birkaç sorumuz olacak ona.”
Asım, Menekşe’yi telefonla çağırdı. Odaya yaşından büyük gösteren, kırk yaşlarında, eli yüzü buruşmuş bir kadın girdi. Kapı açılır açılmaz içeriye yoğun bir çamaşır suyu kokusu yayıldı.
Elif kibar bir ses tonu ile sordu.
“Menekşe Hanım, o gece buralarda dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”
Menekşe bu anı bekliyormuş gibi tereddüt etmeden yanıt verdi.
“Oldu.”
Asım’ın kaşları çatıldı.
“Oldu da niye bana anlatmadın Menekşe abla?”
“Sormadın ki beyim.”
Kürşat, elini Asım’ın omzuna koyup kadına döndü.
“Neyse Asım, konumuz o değil. Ne oldu Menekşe abla?”
Menekşe duraksadı. Gözlerini masanın üzerindeki kristal vazoya dikti; sanki o gecenin görüntülerini camın içinde arıyordu.
“Gece iki sularıydı. Bizim mekânın arka kapısına, çöplerin oraya sigara içmeye çıktıydım. Tam çakmağı çaktım, yandaki spor salonunun yangın merdiveninden bir tıkırtı geldi. Döndüm baktım, kapüşonlu biri demir basamaklardan aceleyle inip son kısımdan kendini pat diye karanlık sokağa bırakıverdi. Yüzünü seçemedim ama altında kot pantolon vardı.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Biraz bekledikten sonra Rasim öne eğildi.
“Eee, devam et hadi!”
Menekşe tavana bakarak zihnini zorluyordu.
“Yok yok, kot pantolon değil, kumaş pantolondu.”
Kürşat homurdandı.
“Detaylarda boğulma Menekşe abla, sen devam et.”
“Sonra hırsız belledim onu. Fırçamın sapını kaptığım gibi koştum üstüne. Kaçınca anladım işin ters olduğunu. Kaçarken cebinden bir şişe düştü.”
Elif araya girdi.
“Ne şişesi?”
“Şişe dediysem küçük bir tüp.”
Kürşat’ın sesi yükseliyordu.
“Ne tüpü?”
“Vallahi, Amirim… O hengâmede eğilip aldım. Bir yerden çalmış, günahı boynuna,” dedim.
Rasim sabırsızca ekledi.
“Sonra?”
Menekşe bir an ellerine baktı, sesi hızlandı, kesik kesik konuşuyordu.
“Sonra ortalık karıştı zaten… Bir anda polisler, ambulanslar doluştu, her taraf kırmızı mavi yanıp sönüyordu. Ne yapacağımı bilemedim.”
Elif, Kürşat’a dönerek mırıldandı.
“Cinayet için önemli bir bulgu.”
Menekşe bir anda panikledi.
“Cinayet mi! Ne cinayeti! Vallah billah ben bilmem, Amirim! Benim bu işle hiçbir alakam yok! Hırsız sandımdı! Cinayet falan olduğunu nerden bileyim!
Rasim kaşlarını çatarak araya girdi.
“Madem alakan yok, madem hırsızdan düştüğünü gördün, niye o gece gelen polislere teslim etmedin bu şişeyi?”
“Amirim, ortalık ana baba günüydü. Cebi delik kadınım ben. Gidip polise ‘bunu buldum’ desem, ‘Sen niye elledin, yoksa sen mi çaldın?’ diye yakama yapışırlar sandım. Korktum, hırsızlık malı üstüme kalır diye önlüğün cebine atıverdim. Sonra Asım Bey’im geldi zaten hemen, polislerle o ilgilendi, ben de köşede büzüştüm kaldım.”
Yutkundu, gözleri dolu dolu olmuştu.
“Vallahi eve gidince önlükle beraber çamaşırlığa atmışım, aklımdan uçup gitmiş! Sabah makineye atarken ceplerini yoklayınca elime geldi, geri cebime koydum. Kurbanın olayım, benim çocuğum var evde Amirim! Ben cinayet mi işlerim…”
Kürşat “Şişe yanında mı? ” diye sordu.
Menekşe, deterjandan rengi atmış tulumun ön cebinden küçük bir şişe çıkardı.
Şişe ışığa tutulduğunda kehribar rengi camın üzerinde morötesi koruyucu bir katman olduğu fark ediliyordu. Şişenin ağzında cerrahi enjektör iğnesinin girmesi için tasarlanmış, üzerinde hafif bir delik izi barındıran gri renkli kalın bir kauçuk tapa vardı. Gövdesine yapıştırılmış beyaz, tıbbi etiketin üzerinde kırmızı harflerle “Leoclaw” yazısı ve hemen altında soğuk baskıyla vurulmuş seri numarası okunuyordu.
Elif şişeyi eline alır almaz yüzündeki ifade değişti. Lyon’daki eğitimi sırasında incelediği bir vaka dosyası zihninde canlanmıştı. Kısa bir sessizliğin ardından şişeyi ışığa doğru kaldırdı. Gözleri üzerindeki etikette gezinirken sesi iyice ciddileşti.
“Leoclaw… Londra merkezli askerî bir biyoteknoloji laboratuvarı. Bu şişe sıradan bir ampul değil; ışığa duyarlı sıvı kimyasalları koruyan izole bir flakon. Üzerindeki Lot numarası, İngiliz Savunma Bakanlığı gözetiminde, yalnızca lisanslı panzehir ve nörotoksin AR-GE çalışmaları için basılan özel bir seriye ait. Tapanın üzerindeki tekli iğne deliği, sıvının havayla temas etmeden doğrudan enjektöre çekildiğini gösteriyor. Maktulün kanında bulunan ve otopside solunum kaslarını kilitlediği belirlenen nadir nörotoksin tam olarak bu flakonun içinde taşınmış. Bu, uluslararası takipte olan, sokağa asla düşmeyecek türden bir kimyasal.”
Elif yazılı bir metin okur gibi, duraksamadan tek seferde konuşmuştu. Oda birkaç saniye sessiz kaldı.
Asım, Rasim ve Kürşat boş gözlerle Elif’e baktılar. Söylediği teknik detayların havada asılı kaldığını anlayan Elif, şişeyi masanın tam ortasına bıraktı.
“Maktulün öldürüldüğü zehre ulaştık gibi duruyor.”
***
Ertesi gün öğlene doğru Büyükelçinin ahşap kokan geniş odasında yoğun bir sessizlik hâkimdi. Dışarıdaki yaz güneşine rağmen içeride insanın içine işleyen bir soğukluk vardı.
Büyükelçi sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin görünüyordu. Üçü de ayakta onun dosyaları imzalamasını bekliyorlardı. Rasim, Kürşat’ı dürterek fısıldadı.
“Adamın yüzünde tek çizgi oynamıyor.”
Kürşat göz ucuyla baktı.
“Diplomatik refleks,” dedi sesini düşürerek.
“Diplomatik refleks mi? Kızının cesedi var ortada.”
Kürşat onu susturmak ister gibi dirseğiyle hafifçe karnını dürttü.
Büyükelçi işini bitirdikten sonra dosyaları kapatarak sekreterine uzattı. Önündeki deri koltuğu işaret ederek, “Buyurun arkadaşlar, lütfen oturun,” dedi. Neredeyse aksansız Türkçe konuşuyordu.
Rasim ağzını tek eliyle kapatarak Kürşat’a doğru, “Bu nasıl İngiliz lan!” diye fısıldadı.
Elif, Rasim’e imalı bir şekilde bakarak öksürdü, ardından delil poşetinin içindeki küçük şişeyi masanın ortasına bıraktı.
“Efendim, kızınızın kanında tespit ettiğimiz kimyasal…”
Şişe masada hafifçe döndü. Büyükelçinin yüzündeki renk bir anda çekildi. Gözleri şişeye kilitlendi. Sanki yıllardır görmediği bir hayalet karşısına çıkmıştı. Dudakları güçlükle aralandı.
“Bunu… nereden buldunuz?” dedi yutkunarak.
Elif resmî bir tonla konuşmasını sürdürdü.
“Efendim, bu kimyasal ile ilgili bazı soru…”
Büyükelçi Elif’in sözünü keserek sesini yükseltti, nefes alışverişleri hızlandı. Yüzündeki şaşkınlığın yerini artık öfke alıyordu.
“Nereden buldunuz dedim!”
Rasim araya girdi.
“Üstlerimizden gerekli bilgileri alırsınız.”
Odadaki hava bir anda gerildi. Kürşat elini sessizce Rasim’in koluna koyarak mırıldandı.
“Sakin.”
Sonra bakışlarını Büyükelçiye çevirdi.
“Sayın Büyükelçi, kızınız için buradayız. Bu kimyasalın ülkeniz açısından ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Buraya diplomatik bir kriz çıkarmaya değil, kızınızın katilini bulmaya geldik.”
Büyükelçi cevap vermedi. Parmakları istemsizce masanın kenarını sıkıyordu. Elif masadaki şişeyi işaret etti.
“Bu kimyasalın Türkiye’deki tedarikçilerine ulaşmamız gerekiyor. Görünen o ki tedarik zincirinin bir noktasında katile yardım eden biri var.”
Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Genç sekreter içeri girerken odadaki gerginliği hissedip kısa bir tereddüt yaşadı.
“Efendim, bölüyorum, özür dilerim.”
Elindeki dosyayı uzattı.
“İçişleri Bakanlığı’ndan resmî yazı geldi. Selim Bey izinden dönene kadar yakın koruma görevinizi Ahmet Bey devralacakmış. Onayınıza sunmuşlar.”
Dosya masaya bırakılır bırakılmaz Kürşat’ın bakışları değişti. Rasim’le göz göze geldi.
“Selim kim Sayın Büyükelçi?”
Büyükelçi gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.
“Özel korumalarımdan biri.”
Rasim hemen atıldı.
“Şu an nerede?”
Büyükelçi kaşlarını çattı.
“Beni sorguya mı çekiyorsun delikanlı?”
Kürşat ortamın gerilmesine müsaade etmeden araya girdi.
“İzne ne zaman ayrıldı, efendim?”
Büyükelçi kısa bir an düşündü.
“Bilmiyorum, birkaç gün önce.”
“Tam tarih verebilir misiniz?”
Büyükelçi kapı hizasında ayakta duran sekreterine baktı.
“Selim Bey, salı günü izne ayrıldı efendim.”
Kürşat’ın kaşları çatıldı, şüpheci bir tonla şakaklarını kaşıyarak mırıldandı.
“Cinayetten bir gün önce…”
Odada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Elif sessizliği bozdu.
“Selim Bey sadece sizin korumanız mıydı, yoksa kızınızla da ilgileniyor muydu?”
“Bazen kızımla da ilgilenirdi. Şoförlüğünü yaptığı olurdu. Kızım araç kullanmayı bilmezdi, Selim yardımcı olurdu.”
Kelimeler ağzından dökülürken Büyükelçinin yüzü değişti. Bu ihtimali ilk kez düşünüyordu.
“Neden soruyorsunuz?”
Duraksadı, cevap alamayınca devam etti.
“Hayır… Selim neden böyle bir şey yapsın?” dedi kekeleyerek.
Kürşat sakin bir ses tonu ile yanıtladı.
“Her ihtimali değerlendirmek zorundayız, Sayın Büyükelçi.”
“Nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Rasim.
Sekreter yeniden söze girdi.
“Yarım saat sonra Rusya’ya uçuşu var. Türk Hava Yolları’ndan gelen uçuş bilgileri az önce sistemimize düştü.”
“Bilginiz dâhilinde mi efendim?” diye sordu Elif. Heyecanı hissediliyordu.
“Evet, Dışişleri Bakanlığının bir çalıştayı vardı. Ona katılmak istemişti,” diye yanıtladı Büyükelçi.
“Peki, daha önce benzer organizasyonlara katıldığı olmuş muydu?”
“Hayır, olmadı. Kişisel gelişimi için buna ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben de izin verdim.”
Üçü birbirine baktı. Anlık bir şaşkınlıktan sonra Elif bilgisayarı işaret ederek sordu.
“Kullanabilir miyim efendim?”
Önündeki dizüstü bilgisayarı ağır ağır Elif’e doğru itti. Gözlerini kısmış, karşısındaki bu genç polisin ne yapmaya çalıştığını çözmek ister gibi bakıyordu. Elif klavyenin tuşlarına hızlı hızlı basmaya başladı. Bir süre odaya sadece tuşların tıkırtısı hâkim oldu.
“Rusya ile Türkiye arasında suçluların iadesi anlaşması yok.”
Kısa bir sessizlik… Üç polis aynı anda ayağa kalkıp kapıya yöneldi. W201 son süratle Esenboğa’ya doğru yola çıktı.
***
Eksi ikinci kattaki sorgu odasında floresanın cızırtısından başka ses duyulmuyordu. Selim ellerinden masaya kelepçelenmiş, omuzları dik bir şekilde oturuyordu. Karşısındaki duvara yaslanmış olan Rasim, dakikalardır gözlerini Selim’den ayırmıyordu.
Selim sessizliğe daha fazla dayanamadı. Zincirleri şıngırdatarak öne eğildi, yüzüne şaşkın ve mağdur bir ifade yerleştirdi.
“Beni neden üç gündür burada tutuyorsunuz?”
Rasim cevap vermedi. Selim sesini biraz daha yükseltti.
“Size diyorum! Hiçbir açıklama yapmadan beni buraya tıktınız. Avukatımı is…”
Demir kapı güçlü bir metalik sesle açıldı. Selim’in cümlesi havada asılı kaldı. Kürşat ağır adımlarla içeri girdi. Arkasından giren Elif, elindeki kalın dosyayla masanın ucunda durdu. Kürşat sandalyeyi çekip Selim’in tam karşısına oturdu. Masaya dirseklerini dayadı.
“Sesinin ayarını kontrol et, Selim.”
Sesi ürpertici derecede sakindi. Selim yutkundu. Haklı görünmek için sesinin hep gür çıkması gerektiğini düşünüyordu.
“Ben hiçbir şey yap…”
Elif masaya karanlıkta çekilmiş bir fotoğraf fırlattı. Bu, Selim’in kendi sokağındaki giyim bağış kutusuna kıyafet atarken çekilmiş bir MOBESE görüntüsüydü. Ardından küçük kâğıt parçalarını masanın üzerine koydu.
Kürşat, işaret parmağını masadaki notlardan birinin üzerinde ağır ağır gezdirdi.
“İşlem tamam. St. Petersburg Havaalanı, 14.15.”
Selim’in gözleri seğirdi. Nefesi aniden hızlandı ama kendini tutmaya çalıştı.
“Astarlara not ilikleyip bağış kutuları üzerinden casusluk yapmak yaratıcıymış, ne yalan söyleyeyim.” dedi Kürşat gülümseyerek.
Kısa bir duraksamadan sonra Elif başka bir dosya açtı.
“Kimyasal kutusuna erişebilen üç kişi,” dedi sert bir sesle. “Ataşe, kurye ve sen.”
Masaya güvenlik kamerasının görüntüsünü koydu.
“Ataşe ve kurye, garajdaki x-ray kontrolünde birlikteydi. Bu fotoğrafta ise sen, zırhlı aracın yanında tek başınasın.” Kısa bir an duraksadı ve devam etti. “Üç dakika kırk iki saniye…”
“Usta bir istihbaratçı işi,” dedi Kürşat.
Selim’in boğazı kurumuştu. Dudaklarını yalarken şakaklarından ter sızıyordu. Elif, şeffaf delil poşetini Selim’in tam önüne bıraktı. İçindeki titanyum maymuncuk, floresan ışığında parlıyordu.
“Kasanın kilidinde saptanan mikroskobik çizikler, evinin beş yüz metre ilerisindeki ormanlık arazide bulduğumuz bu aletin ucundaki metal alaşım ile yüzde yüz eşleşti,” dedi laboratuvar raporunu göstererek.
Metal dedektörüyle aleti bulmak zor olmamıştı. Rapordaki parmak izi eşleşmesi ise maymuncuğun kime ait olduğu konusundaki son şüpheyi de ortadan kaldırmıştı.
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Selim’in kelepçeli elleri masanın üzerinde kontrolsüzce titremeye başladı.
Kürşat arkasına yaslandı. Masanın üzerindeki kâğıtları göstererek, “Buraya kadar olan kısmı boş ver,” dedi.
Elif şaşkınlıkla Kürşat’a baktı. Selim ise ani bir refleksle başını kaldırdı. Kürşat ellerini göğsünde birleştirdi.
“Para… Casusluk… Ruslar…” Omuz silkti. “Bunların hepsi açıklanabilir şeyler. Ne de olsa insanoğlu, zaaflarla dolu…”
Kürşat ceketinin iç cebinden Caroline’in fotoğrafını çıkardı. Usulca masanın ortasına, Selim’in tam önüne bıraktı.
“Ama şunun cevabını bulamadım.”
Sessizlik…
“Bu kız neden öldü? Yoksa…”
Cümlesini bitiremeden Selim ani bir refleksle öne atıldı. Kalkmaya çalıştı ancak masaya zincirli kelepçeler buna engel oldu.
Elif önüne otopsi fotoğrafını koydu.
“Kız senin zaafındı. Saplantılı bir şekilde onu rahatsız ettiğin için her yere takma isimle gidiyordu. Attığın o gizli mesajlar, gece aramaları, uzaktan takipler… Arkasındaki o karanlık gölgenin, aslında onu korumakla görevli adam olduğunu bilmemesi… Ne hazin bir son!”
Selim’in nefes alışverişleri hızlanmıştı. Sessizliğin Selim’i ürküteceği o son ana kadar üçü de tek kelime etmeden onu izlediler, ta ki düğüm çözülene kadar…
“Aylarca…” dedi, çatallaşmış sesiyle. “Her gün karımı gördüm onda.”
Elif, kollarını çözüp masaya doğru hafifçe eğildi.
“Sadece fiziksel bir benzerlikten bahsetmiyorsun.”
Selim başını usulca salladı. Gözleri masanın üzerindeki görünmez bir noktaya, geçmişe kilitlenmişti.
“İzledikçe onun karım olduğuna inandım. Sanki o hastane odasında hiç eriyip gitmemiş, sanki ölüm onu benden hiç almamış gibiydi.”
Kürşat, eline dokunarak, şefkatli bir sesle, “Hadi Selim,” dedi.
Selim, derin ve titrek bir nefes aldı. Nefesini tutarak konuşuyor, kelimeler ağzından güçlükle dökülüyordu.
“O gün havuzda olduğunu biliyordum.”
Elif araya girdi.
“Çünkü onu sen oraya belki defalarca götürmüştün. Senden iyi kimse bilemezdi.”
“VIP hizmet aldığı için tek başınaydı,” diye devam etti Selim. “Bir şekilde girdim. Bana garipseyerek baktı ama tanımadı. Sivil olduğum içindir, diye düşündüm.”
Kürşat, “Çünkü sana daha önce dikkatli bir şekilde hiç bakmamıştı,” diyerek sözünü kesti.
Selim yutkundu. O anı tekrar yaşıyor gibiydi.
“Şezlonga doğru yürürken havlusunu düşürdü. Gidip aldım, ona uzattım. Göz teması kurmadan havluyu aldı, sonra şezlonga uzandı.”
Duraksadı. Masadaki bardaktan bir yudum su içti.
“Gittim, ona kahve aldım. Sevdiği kahveyi biliyordum.”
Işığın cızırtısı artmaya başladı. Anlık bir sessizlik oluştu.
“Sonra?” diye sordu Kürşat.
Bedeni irkildi, boş gözlerle Kürşat’a bakarak devam etti Selim.
“Kahveyi aldı, yüzüme bile bakmadan ‘Teşekkürler,’ dedi. Sonra dergi okumaya başladı.”
Kelepçeli ellerini masaya sertçe vurdu.
“Beni oranın görevlisi sandı! Sadece konuşmak istedim. Eğildim ve… ‘Caroline?’ dedim.”
Kürşat’ın gözlerinden anlık bir parıltı geçti. Selim’in gözbebekleri büyüdü.
“Adını duyduğu an… Donakaldı. Dehşetle döndü bana. ‘Nereden biliyorsun?’ der gibi. Titriyordu. O kadar korkmuştu ki elindeki kahve yere düştü, porselenin kırılma sesi yankılandı.”
Boğazı düğümlendi.
“Birden öyle dönüp dehşetle bakınca ne yapacağımı bilemedim. Oradan kaçmaya çalıştı. Sakinleştirmek istedim, kolunu tuttum. Dengesini kaybetti. Birlikte havuza düştük. Suyun içinde iyice panikledi. Çırpınıyordu. Durdurmak için… Sadece sussun diye sıktım boğazını. Bir elim boğazındaydı, bir elim ağzında.
Yutkundu. Gözünden bir damla yaş süzüldü.
“Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Boğuşurken bir an bana baktı ve… Bıraktı kendini. Teslim oldu. Sonra da korkudan bayıldı. Öldü sandım,” dedi Selim kesik kesik nefes alarak. “Onu sudan çıkardım ama ölmemişti. Nabzı atıyordu. Ayıldığında hayatımın biteceğini düşündüm.”
Kürşat usulca sordu.
“Kimyasalı o yüzden mi kullandın?”
Selim cevap vermedi.
“Enjektörü nerden buldun?”
“Spor salonunun ilk yardım dolabından,”
Kürşat arkasına yaslandı. Gözlerini Selim’den ayırmıyordu.
“Emniyet, uluslararası bir suikast olduğunu düşünecekti. Aylarca sürecek devasa bir soruşturma…”
Elif, Kürşat’ın cümlesini gizli bir hayranlıkla tamamladı.
“Bu da Emniyet’i oyalayıp sana en çok ihtiyacın olan şeyi verecekti: Zaman. Sonra da ver elini Rusya.”
Selim gözlerini kaçırıp başını hafifçe öne eğdi.
“Peki ya havuz? Cesedi neden suda bıraktın?” diye sordu Elif.
“Önce malzeme deposuna taşıdım,” dedi Selim. Artık sesi ruhsuz, mekanik bir hâl almıştı. “Tesisin üstümüze kapanmasını bekledim. Sonra herkes gidince onu tekrar klorlu suya attım.”
Elif klor kelimesini duyduğunda taşlar artık tamamen yerine oturmuştu.
“Çünkü cesedin üstündeki DNA’yı ve derinin üstündeki parmak izlerini klorlu suyun yok edeceğini düşündün.”
Selim küçülmüş, masada bir yığın hâline gelmişti.
Kürşat ayağa kalktı. Üçü birlikte kapıya yöneldi. Demir kapı ağır, metalik bir sesle Selim’in üzerine kapandı.




