İSKEMLE GICIRTILARI ARASINDA

Diğer Yazılar

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

“Herkes karşısındakini sadece bildiği ve sevgiden anladığı biçimde sevebiliyor.”

“Sevmek ya da sevgiyi göstermek geliştirilebilir bir eylem değil mi yani?”

“Bence değil. Mesela babam çocuklarına sevgisini göstermek isterse sadece başımızı okşardı. Bize sarıldığını hiç bilmem. Ben de çocuklarıma sarılmadım hiç. Şimdi torunumu kucaklamak istiyor, beceremiyorum. Elim hemen saçlarına gidiyor.”

“Kendindeki eksiğin farkındayken bunu düzeltmek istememen değişime karşı bir çeşit direniş değil mi?”

“Başkasını düzeltmeye çalışmak kendini düzeltmekten daha kolay ve keyiflidir bizim toplumda. Yazım hatalarını bulmak için kâğıdı karalayıp duranlar iş hatalı kelimelerin doğrularını yazmak olunca üşenirler.”

“Anlaşıldı, cesaretin yok azizim.”

Kahvehanenin girişine en yakın masalardan birinde kendine yer bulmuş, üçüncü bardak çayını içmekle meşgul olan Zafer, okey taşlarının çıkardığı şıkırtıların arasında yan masadan yükselen ve kendisine musiki gibi gelen bu sohbeti bir süredir keyifle dinliyordu. Samimi dostlar olduklarını vücut dilleriyle belli eden bu iki adam, kahvehanede olması beklenen biçimde bir sohbetten fersah fersah uzaktaydılar. Ne siyasetten ne ekonomiden konuşmuşlardı. Spora biraz değinmişlerdi. Ancak konu, günlerdir herkesin dilinde olan Osimhen değildi. Art arda ikinci Fransa Açık ve dördüncü Grand Slam zaferini elde eden İspanyol Carlos Alcaraz ile İtalyan Jannik Sinner arasındaki beş saat yirmi dokuz dakika süren maç üzerineydi konuşma. Ondan hemen öncesinde Muhyiddin İbni Arabi’nin “Ayan-ı Sabite” kavramı üzerine konuşurken konuyu nasıl tenis maçına bağlamışlardı, Zafer’in bunu başkasına aktarması mümkün değildi.

“Başka bir isteğin var mı abi?” diye sordu masadaki boş bardağı almaya gelen kahvehaneci.

“Bana bir şarj aleti, bir araba, bir şoför, cüzdan gönder,” dedi Zafer gülerek. Kahvehaneci, kaşlarını çatarak bakınca “Benim Yadigâr beni yolda bıraktı. Beklemekten başka çare yok anlayacağın. Sade bir kahve yapıver, çay içimi kıydı,” diye ekledi. Kahvehaneci pek de açıklayıcı olmayan bu açıklamayı çözmeye uğraşmak niyetinde değildi, diğer masaları dolaşmayı tercih etti.

Bir soruşturma dosyası nedeniyle yolunun düştüğü bu mahalleye ilk defa geliyordu Zafer. İşini bitirmiş büroya dönecekken külüstür arabası yine su koyuvermiş, onu yarı yolda bırakmıştı. Taksiye bineyim, arabayı sonra alırım, diye düşünmüş ancak kuş uçmaz kervan geçmez denecek kadar olmasa da taksi uğramaz bir yerde olduğunu kısa sürede fark etmişti. Bu farkındalığa cüzdanı da büroda bıraktığı eklenince tek çare Hüseyin’i aramış, durumu anlatmıştı ama şarjı can çekişen telefonu daha konum yollayamadan karanlığa gömülmüştü.

Cüzdan yoktu, cepte para yoktu, ezberden hatırlayabildiği tek numara rahmetli annesinin numarasıydı. Hüseyin bu zorlu sınavı başarıyla geçemezse son çare internetten büronun telefonuna bakacaktı. Sinirleri bozulan, normalde pek küfürbaz olmayan Zafer sandıkta sakladığı tüm tozlu küfürleri peş peşe sıraladıktan sonra hem havanın boğucu sıcağından kurtulmak hem de biraz sakinleşmek için bu kahvehaneye oturmuştu. Cebinde para olmamasına rağmen peş peşe çay söyleyip durmuştu.

Dışarıdaki kavurucu sıcağa inat bir serinlikte olan döküntü kahvehanede rastlayabileceğini hiç hayal etmediği ve bir süredir kulak misafiri kesildiği muhabbetin hoşluğu Zafer’in sinirlerini gevşetmiş, büroyu arama fikrini bile unutturmuştu. Hüseyin bir süre daha gelmese iyi olurdu hatta. Bunları düşünürken kulağına çalınan son cümle mevcut durumuna yüklediği tüm büyüyü bir anda bozdu: “Aman sen de arkadaş! Polis ne derse desin, ikimiz de biliyoruz ki düpedüz cinayetti. Onca yıl onlarla çalıştın, hiç kafası çalışan bir polise rastladın mı?”

Zafer’in polis damarı, “Laaaaayn!” diye bağırarak yuvarlak masaya yumruğunu vururken dışarıdan görünen ve günün sabır sınavıyla sınanan Zafer elini havaya kaldırıp “Kahveci, benim kahve üç olsun,” diye seslendi. “Dayılar izin verirse onlara da kahve ısmarlayayım.”

Zafer yerinden kalktı. “Sohbetinizi bölmek istemem ama izniniz olursa katılmak isterim,” dedi ve kendisini buyur eden iki arkadaşın masasına yaslı sandalyelerden birini çekerek oturdu.

“Hoş gelmişsin. Buralardan değilsin belli. Misafir misin?”

Zafer başına gelenleri, kahveye yolunun nasıl düştüğünü mahalleye bir soruşturma nedeniyle gelmiş olduğu kısmını es geçerek hızlıca anlattı. Sohbetlerine kulak misafiri olduğunu ve çok keyif aldığını da eklemeyi unutmadı. Gözlüğünü alnının ortasına yerleştirmiş olan aldıkları iltifatlardan hoşnut olmuştu, kahkaha attı. “Bu delikanlı bize kahve ısmarlayacağını söyleyip içtiği çayları da bize ödetmesin Selami?” Adamın soru sormadığı, şaka yaptığı sesinden belliydi.

“Olur olur. Burası İstanbul. Herkes birbirine yıkılmanın derdinde,” diyen Selami Bey’in ses tonu şaka yapıp yapmadığını ele vermeyince Zafer, “Paramız yoksa itibarımız vardır, merak etmeyin. Kırk yıllık hatırımız da olur kahveler gelince inşallah,” dedi. “Polis diyordunuz? Cinayet diyordunuz, merak ettim. Hayrola?”

Selami, arkadaşına dikti gözlerini. Konuşmak için ondan onay bekler gibiydi. Beklediği onay gelmeyince topu arkadaşına attı. “Mümtaz anlatsın.” Mümtaz alnının ortasındaki gözlüğü burnunun üstüne indirdi ve gözlüğün üstünden bakıp Zafer’i tarttı.

“Bizim buralar kendi hâlindedir, sessizdir ve pek kirlenmemiştir evlat. İki saattir gözün kapıda, geleni geçeni süzersin, sen de fark etmişsindir herkes birbirini tanır.  Anne ve kızı, buraya taşındıklarında tüm mahalleli bir ay boyunca sadece onları konuştu. Türlü türlü şeyler uydurdular haklarında. Ne ajanlıkları kaldı ne o biçimlikleri… Geceleri eve giren çıkanın haddi hesabı yok, diyenler bile oldu ama dedikoduyla kaldı bunlar.”

Zafer soruşturma yürütüyor olsa araya girer, sorular sorar, özellikle “onlar” kim hemen öğrenmiş olurdu. Ancak dayıları şüphelendirmek ya da görevi nedeniyle tedirgin etmek istemiyordu, sessiz kalmaya devam etti.

“Kızcağız ne güzeldi, değil mi Mümtaz? Taş bebek gibiydi.”

“Taş… Buz kütlesi desen daha doğru olur.”

“Öyle deme Mümtaz, günah. Ölünün arkasından… Hem ne der şair; Bir gün/ kar yağarken/ yahut/ bir gece /yahut/ bir öğle sıcağında/ hangimiz ilk önce/ nasıl ve nerede öleceğiz?”

İskemle gıcırtılarına karışan şiirin kime ait olduğunu hatırlamak için duraksayan Mümtaz, “Aman Selami sen de…” dedi kafasını sallayarak. “Hoca kesilme yine başımıza, delikanlı sordu biz de anlatıyoruz. Anlatıyoruz anlatmasına da delikanlının şaşkın bakışlara bakarsan lafa çok orta yerden girdik anlaşılan.”

Mümtaz ve Selami güldüler. Ne neşe ne karşıdakiyle alay vardı bu gülüşmede. Tamamen dostlukla, yaşanmışlıkların getirdiği samimiyetle doluydu. Zafer sinirlenmedi, hatta o da gülümsüyordu.

“Mümtaz dayı, gel önce bir tanışalım. Ben Zafer, devlet memuruyum. Ellerinizden öper bir evladın babasıyım. Siz emeklisiniz sanırım.”

“Öyleyim evlat. Ben emekli hâkim Mümtaz Hodul, arkadaşım da ta çocukluktan beridir arkadaşım olan Selami Çiftler. Kendisi de edebiyat profesörüdür.”

“Emekli profesör,” diye ekledi Selami Çiftler.

Zafer “Memnun oldum, sohbetteki derinliğin, kalitenin sebebini de böylece anlamış oldum efendim,” dedi ikisinin de ellerini sıkarken. “Herkesin her şeyden anladığını iddia ettiği ama konuşurken hiçbir şey anlatamadığı, cehaletin kostüm gibi giyildiği günlerdeyiz malum. İnsan böyle sohbetlere hasret kalıyor.”

Mümtaz bu iltifatı başıyla kabul etmekle yetinirken Selami’nin yüzünde güller açmıştı.

“İzniniz olursa sormak isterim, az önce bahsettiğiniz anne kız ne zaman gelmişlerdi buraya, sonra ne oldu?”

“Sen de bizim gibi böyle gizemli olayları seviyorsun anlaşılan,” dedi Selami. “Ben çok severim. Mümtaz da sağ olsun, anlatır bana. Yıllarca ne davalara baktı, nice olaylar çözdü Mümtaz.”

“Ah Selami! Seni duyan da beni ağır ceza mahkemelerinde hâkimlik yaptım zanneder. Ben aile mahkemelerinde ağarttım bu saçları.”

“Her zaman ‘Bazı eşler birbirlerini yaşarken öldürür’ demez misin? Bakma sen ona Zafer kardeşim, dehasıyla övünenleri cebinden çıkaracak kadar dâhi sayılır kendisi.”

“Estağfurullah… Selami mesleği icabı mübalağa etmeyi, metni süslemeyi biraz sever. Bizimkisi dâhilik değil evladım, sadece deneyim. Neyse dönelim konumuza, vaktin vardır inşallah. Çünkü bu konu biraz karışık ve uzun…”

“Arkadaş bekliyorum, gelip gelmeyeceği de meçhul. Vaktim var yani day… efendim.” Masaya bırakılan kahvelere dikti gözlerini ve Mümtaz’ın konuşmasını bekledi.

“Ben emekli olalı on bir yıl oldu evladım. Mahkeme salonlarında geçen bir ömürden sonra insan sükûnet arıyor. Beş yıl kadar daha Ankara’nın soğuk havasını çekmeye devam ettim. Sonra benim hanım vefat etti, çocuk evlendi, kaldım mı bir başıma. Herkes Ege’ye yerleşeceğimi düşünürken ben doğduğum bu mahalleye geri döndüm. Selami’nin eşi Nevin’in hastalığı yeni başlamıştı o zamanlar. Önce; dostuma destek olurum birkaç ay, ardından babadan kalma evi de satar yerleşirim bir sahil kasabasına diye düşünmüştüm, sonra tatlı geldi buralar, kaldık öyle. Tanıdık ve güvenilir insanlar arasında olmak insana iyi gelir bizim yaşlarda. Neyse… Üç yıl önceydi, Anna ve annesi Rosa küçük bir kamyonete sığacak kadar eşyayla geldiler mahalleye ve benim evin hemen bitişiğindeki küçük bahçeli eve yerleştiler.”

“Anna, İbranice lütuf, zarafet, iyilik anlamlarına gelir. Rosa, ise İtalyanca ve pek çok dilde gül çiçeğini temsil eder.”

“Profesör! Dağıtma konuyu,” diye çıkıştı Mümtaz. “Anna ve Rosa, Levanten bir ailenin son mensuplarından olsalardı gerek. Bir keresinde Rosa, İtalyan asıllı ve Katolik olduklarını söylemişti.”

“Levanten kelimesinin Fransızca ‘Lever’ sözcüğünden türediğini, doğmak ve Doğu anlamlarına geldiğini biliyor muydun Mümtaz?”

Mümtaz derin bir nefes aldı. “Tutamıyorsun kendini, değil mi azizim? İlla araya bilgi serpeceksin,” dedi, bu kez sabırla. Sonra Zafer’e döndü yüzünü. “Din, dil, ırk hiç önemli olmadı nazarımda. Neyse, konuyu dağıtıp Zafer Bey oğlumu sıkmayalım. Paskalya öncesindeydi. Bahçede mangal yaptım, onlara da ikram edeyim istedim, meğer et perhizindelermiş. Öyle öğrendim Katolik olduklarını.”

Ne zaman asil duruşlu insanlarla konuşmaya başlasa üzerine gelip yapışan kibarlığa şaşırırdı Zafer.  Konaktaki cinayet ve ev sahibesi Jülide Hanım’ın karşısındaki hâli aklına geldi. Mümtaz Bey’in karşısında da aynı şekilde kibarlaşarak “Estağfurullah, ben sıkılmam. Lütuf buyurup devam edin efendim,” dedi Zafer.

Mümtaz hâlâ burnunun üzerinde durmakta olan gözlüğü çıkarıp masaya koydu. “Aslında Selami haklı, Anna gerçekten çok ama çok güzel bir kızdı. Ancak öyle soğuk bir mizacı vardı ki mahalleye ilk geldiğinde salyaları aka aka peşinde dolanan gençlerin hepsi buz dağına çarpmış gibi oldular ve kısa sürede bu kıza diş geçiremeyeceklerini anladılar. E, ne derler: Kedi uzanamadığı ciğere murdar dermiş. Hep bir ağızdan başladılar kızı karalamaya.”

“Rosa’nın da yaşı ellilerini geçkindi ama o da birilerinin gönlünü hoplatmadı değil hani,” diyerek lafa karıştı Selami. “Kasap Rüstem Efendi az dolanmadı etraflarında. Baktı Rosa da aynı kızı gibi soğuk ve mesafeli, dedikoduların ateşini ilk o yaktı.”

Mümtaz, çay ocağının hemen yakınındaki boş masaya bakarak “Rosa eski bir ajan, demişti değil mi? Oğluyla birlikte tam da şurada oturuyordu. Selami’yle gülüp geçtik biz ama ajanlık dedikodusu yürüdü gitti, tüm mahalleye yayıldı. Kimi İngiliz ajanı dedi, kimi İsrail’e bağladı zavallı kadıncağızı,” dedi.

“Hele ev sahibi Vasil’e ne demeli?” diye atıldı bu kez profesör. “Vay çatıyı kontrol edeceğim, vay su tesisatına baktırayım diye diye az mı kapılarını aşındırdı? Onun da Rosa’ya yaranma derdinde olduğunu herkes biliyordu.”

“Karısı da biliyordu. Sırf bu yüzden Vasil’in kafasında oklava kırmadı mı? Adam kel kafasında kurdele gibi bir sargı beziyle dolaştı kaç gün,” diyen Mümtaz yaşından ve ciddi duruşundan umulmadık biçimde kıkırdadı.

“Yok, yok. Karısı Vasil’in Anna’ya âşık olduğunu sanıyordu diye hatırlıyorum ben. Hem Rosa’nın Mümtaz’a hayran olduğunu bilmeyen bir Mümtaz’ın kendisi kalmıştı.” Bu kez kıkırdama sırası Selami’ye geçmişti. Mümtaz Bey ise kaşlarını çatıp son cümleyi hiç duymamış gibi, “Anna’yı o hâlde bulan da oydu,” dedi.

Zafer tenis maçı izler gibi adamları izliyordu. İyice meraklanmıştı. “Ne hâlde?” diye sordu konuya dönebilmek için.

“Merdiven parmaklıklarından boşluğa sallanır bir hâlde,” dedi Selami kederli bir sesle.

“Anna intihar mı etti yani?”

“Polislere göre öyle. Bize sorarsan intihar değildi.”

Mümtaz kaşlarını çatmıştı. Selami’nin sesini alçaltması gerektiğini ifade eden bir el işareti yaptı. “Amfide değilsin mübarek, az kıs sesini. Emin olmadığın bir şey yüzünden tüm kahvehanenin ağzına laf vermeye gerek yok.”

“Yahu şimdi bana kızıyorsun da bu bir cinayet diye ilk söyleyen sen değil miydin azizim?”

“Söyledik de ne oldu? Bir baktık dosya kapanmış bile. Ankara’da olsaydı bu olay, elimiz kolumuz bir yerlere uzanırdı lakin İstanbul’a gücümüz yetmedi.”

“Üstüne gidecek zamanı da bulamadık ki! Kendi derdimize yandık, unuttuk o garibanları,” diyen Selami derin bir soluk aldı. Hem de bu öyle derin bir soluktu ki adamın ciğerleri sanki kahvehanenin tüm havasını çekti ve aynı şiddetle bıraktı.

“Soruşturma sırasında Nevin kansere yenildi de. Mekânı cennet olsun acısı bize her şeyi unutturdu,” diyerek arkadaşının ciğerlerine çektiği nefesin derinliğine açıklık getirdi Mümtaz.

“Eşim vasiyeti üzerine cenazesini memleketi Sivas’a taşıdık. Orada defindi, taziyeydi derken birkaç haftamız Nevin’in baba ocağında geçti. Sonra Mümtaz, beni Ankara’ya götürdü. On gün kadar da Ankara’da kaldık.”

Masadaki boş kahve fincanlarının dibindeki tortu kadar ağır ve kasvetli bir hava çökmüştü hepsinin üzerine. Sessizlik öyle büyüyordu ki kahvehanenin seslerini bile yutan bir kara delik gibiydi. Ne Rosa ne Anna, Nevin’in hatıralarını bastırıp yeniden masanın konusu olacaktı böyle giderse.

“Rosa şimdi nerede?” diye sordu Zafer. İki arkadaş, daldıkları maziden onları bir anda çıkaran bu soruya sanki abes bir soruymuş gibi şaşkınlıkla ve aynı anda aynı ağızlarından çıkan bir kelimeyle karşılık verdiler: “Burada!”

“Peki, o ne düşünüyor bu konuda? Kızının intiharını nasıl karşıladı?”

Mümtaz ile Selami bir an birbirlerine baktılar ve yüzüne çarpık bir gülümseme yerleşen Selami “Garip karşıladı,” dedi. “Hem de çok garip…”

“Garipten kastınız nedir?” diye üsteledi Zafer.

“İnsan doğasına hatta anneliğin doğasına uymayan bir gariplik. İnsan çocuğunu o hâlde gördüğünde dağılır evlat. Bağırır, çağırır, ölümü inkâr eder ya da susar ama o suskunluk bile bir şey söyler. Rosa’da bunların hiçbiri yoktu.”

“Şoke olmuş olabilir.”

“Olabilir evlat. Ama Rosa’nın hâli…” Cümlesini tamamlayamayan Mümtaz gözlüğünü parmaklarının arasında birkaç kez çevirdikten sonra Selami’ye döndü. “Bak, ikimiz de o ilk saatlerde bir tuhaflık olduğunu düşündük ama bunu hiç doğru düzgün kelimelere dökemedik, değil mi Selami?”

“Haklısın azizim. Kafasında oklavadan kalan izin kızarıklığı bile geçmeden Rosa’nın evine girmeye yeni bir bahane bulmanın mutluluğunda olan Vasil’in senin bahçene fideler bırakmasından beş dakika sonra evden küçük bir kız çocuğu gibi çığlık atarak çıkışı, gelen fideler için toprağı kazmaya başlamışken işi bırakıp onu durdurman ve sonrası…”

Emekli edebiyat profesörünün uzun betimlemesine gülümseyen ve içindeki polisi artık daha fazla dizginleyemeyeceğinin farkına varan Zafer, “Artık ipleri ele alma vakti. Bunlara bırakırsam bu muhabbet ilerlemeyecek,” diye düşündü.

“Bir dakika Selami Bey, şimdi baştan alalım, bakalım doğru anlamış mıyım? Vasil, Mümtaz Bey’in evine fideler bırakmış, oradan da Rosa’nın evine gitmişti öyle mi?”

“Öyle.”

“Peki, anne kızın evine gitmek için bulduğu bahane neydi?”

“Onlara da çiçek fideleri verecekti. Vasil’in işi bu. Bahçelerin peyzaj ve düzenlemelerini yapar.”

“Eve nasıl girmişti? Ev sahibi olduğu için anahtarı mı var?”

“Kapı açıkmış.”

“Beni şüphelendiren ilk şey kapının açık bırakılması oldu,” diyerek lafa daldı Mümtaz. “İnsan ölmek isterken ihtimalleri ortadan kaldırır evlat. Hele de Anna gibi inatçı ve kontrollü biri. Bu olayda hâlâ tutunma ihtimalleri vardı.”

“İhtimaller derken?”

“Kanaat dediğin şey tek bir olguya dayanmaz, emarelerin toplamından doğar. Bu olayda doğrudan delil yoktu ama ciddi bir emareler bütünü vardı.”

“Mümtaz Bey, şöyle yapalım mı? Siz önce Vasil’in dışarıya çıkışından başlayarak neler yaşandığını ve sonra size cinayet ihtimalini düşündüren emareleri açıklayın. Ne dersiniz?”

 Mümtaz başını hafifçe salladı, gözlüğünü yeniden burnunun üzerine yerleştirdi.

“Usulüne uygun gidiyorsun evlat,” dedi. “Olayı kronolojik sırayla ele almak, emareleri sağlıklı tartmak için en doğru yoldur. Madem öyle, başa dönelim… O gün sabah gelen sütü kaynattım, yoğurt mayaladım ve Vasil gelmeden az önce bahçeye çıktım. Çiçekleri getireceğini bildiğimden yabani otları temizlemeye başladım. Vasil, çiçek fidelerini bırakırken arabasının arka koltuğundaki kutuyu işaret edip göz kırptı ve ‘Erkeklerin kalbine giden yol midesinden geçiyorsa kadınlarınki de çiçekten geçer.’ dedi. Ben de ona; sen hiç akıllanmayacaksın, eşin tüm kemiklerini kırsa yeri, diye karşılık verdim ve işe koyuldum. Beş dakika geçmeden Vasil çığlık çığlığa yan evden çıktığında neler olduğuna bakmak için bahçe duvarına yürüdüm. Vasil beni görünce donakaldı ve ölmüş diyebildi sadece. Tabii ki hemen fırlayıp yan eve gittim. Polisi ben aradım. Sonra da hemen Selami’yi aradım.”

“Haber ağı diyorsunuz…”

“Oradan bakınca dedikoducu tipler gibi mi görünüyoruz evlat?”

Mümtaz’ın ses tonu hayal kırıklığını belli edince Zafer utandı. “Estağfurullah,” diye mırıldandı.

“Estağfurullah kelimesini ne kadar yanlış kullanan bir toplumuz. Teşekkür edilen veya övülen bir kimsenin alçakgönüllülük göstergesi olarak söylemesi gereken kelimeyi en küçük eleştiride dahi bir savunma kalkanına çevirip anlamını zedeliyoruz.”

Zafer, emekli edebiyat profesöründen de eksi not aldığını hissetti. “Haklısınız, kusuruma bakmayın lütfen hezeyan ettim.”

“Hah, bu oldu işte. En azından hezeyan etmek ne demek biliyorsun, yerinde kullanabildin,” dedi Selami. Adam gülümsediğinde çok sevimli görünüyor, diye düşündü Zafer.

“Selami’yi aradım çünkü birinin Vasil’i sakinleştirmesi ve uzaklaştırması gerekiyordu. Gerçi Rüstem birden yanımda belirdi. Oğlu da yetişti kısa sürede. Benim eve geçirdiler Selami’yi. Zavallı Vasil, Rosa’yı da öldürdüler kesin diyor başka bir şey demiyordu.”

“Bu sırada Rosa neredeydi?”

“Alışverişe çıkmış. Polisler ve sağlık ekibi geldikten on dakika sonra eve geldi.”

“Garip bir hâli olduğunu söylemiştiniz.”

“Evet,” dedi Selami. “Oldukça donuktu. Aldığı bir kilo eti olduğu gibi mahallenin köpeklerine ikram etti. Polislerin ayakkabılarıyla eve girip çıkmalarına takmıştı aklını. Çay mı yapsam, dediğini bile duyduk bir ara.”

“Aşırı sükûnet de en az taşkınlık kadar şüphe doğurur. Davranışın ardındaki saik, çoğu zaman görünenin tersidir.”

“Umursamaz değildi, mi demek istediniz Mümtaz Bey.”

“Bu durumu tam açıklayamıyorum aslında. Kızının ölümüne sevinmiş miydi dersen, hayır. Şoke mi olmuştu dersen, ona da hayır. Sanki Anna diye birinin varlığı hiç olmamışçasına yokluğunu yok sayan bir tutumdu bu. Ölüm bir teferruatmış gibi… Rosa’nın bu tutumu tüm dikkati üzerine çekmesine neden olmuştu.”

“İfadesi alınmıştır elbette.”

“Alındı. Söyledikleri o kadar kanıtlanabilirdi ki kimse onu suçlamadı.”

“Rüstem’in oğlu hariç. Neydi delikanlının adı, Serhat? Senin yüzünden, diye bağırmamış mıydı Rosa’yı görünce?” diye sordu Selami.

“Serkan,” diye düzeltti Mümtaz. “Neden öyle dedi bilmiyorum ama evet, öyle bağırdı. Ancak Rosa evden çıkarken Anna’nın hayatta olduğuna yeminler eden bir şahidi vardı.”

“Hımm…” dedi Zafer düşünceli bir biçimde.

“Evet, evet şahidi vardı. Karşı evde oturan Sevgi Hanım çamaşır asıyormuş, Rosa’nın evden çıktığını görmüştü. Anna’nın da arkasından kepekli ekmek istediğini duymuştu,” dedi Selami.

Mümtaz, arkadaşının sözlerini başıyla onaylarken bir yandan da elini çenesine götürdü.

“İşte,” dedi. “Beni şüphelendiren ikinci emare de buydu evlat. İntihar etmeyi planlayan biri neden ekmek siparişi versin, haksız mıyım? Bir de dedim ya Anna tüm dedikodulara, sözlü saldırılara karşı dimdik durabilen, her davranışında kontrollü bir kişiydi. Hayatından kolayca vazgeçebilecek biri değildi.”

Zafer, “Sevgi Hanım kaç yaşında?” diye sorunca, bu soruyu beklemedikleri yüzlerinden belli olan Mümtaz ve Selami birbirlerine baktılar hemen. “72-73 vardır, “ diye karşılık verdi Selami. “Bence daha fazla,” diye itiraz etti Mümtaz. Kısa bir duraksamadan sonra “Sorunun nedenini anladım galiba evlat. Şahidin güvenirliğinden emin olmak istiyorsun. Bak bu düşünce biçimini takdir ettim,” dedi. “Sevgi Hanım oldukça sözüne güvenilir, saygın biridir,” diye ekledi.

“Rosa sonraki günlerde nasıl davrandı peki?” diye sordu bu kez Zafer.

“Bu da yerinde bir soru. Ancak cevabı bizde yok. Malum cenazemiz vardı.”

“Aslında cevabımız var. Haber ağı diyordu ya Zafer kardeşim, mahallenin haber ağından edinilen bilgiye göre evinden dışarıya çıkmamış pek,” diyen Selami, kahvehanenin çay ocağında oturan uzun saçlı adamı işaret etti. “Yavuz’un hanımı iki üç kere gitmiş yoklamaya. Ancak Rosa onu eve almamış, bahçede bir kahve ikram etmiş sadece. Alışmaya çalıştığını, yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu falan söylemiş her zamanki ketumluğuyla. Bir de ara sıra baş düşmanı Rüstem’le dertleşirken görenler olmuş.”

Mümtaz “Rüstem’in oğlu da dükkânın başına geçerdin geçmezdim deyip babasıyla papaz oldu ve evi terk etti ya, düşmanlar evlatlarının yokluğunu yaşayan iki kader arkadaşı oluverdiler sanırım,” deyip arkadaşını destekledi.

“Ya siz Mümtaz Bey, neticede kapı komşusuymuşsunuz, siz hiç konuşmadınız mı Rosa’yla?” diye sordu Zafer.

“Hayatın olağan akışına aykırı olan her durumda her kelam dikkatle tartılmalıdır. Meslekte geçen yıllar bana, insanları dinlemenin konuşmaya çalışmaktan önemli olduğunu öğretti sanırım. Rosa elbette benimle konuştu, konuşuyor da. Ancak o elim olaydan önceki konuşmalarımızdan farklı minvalde konuşmalar değil bunlar, havadan sudan… Ben de acısına saygı duyuyor, onu konuşmaya zorlamıyorum.”

“Hiç mi açmıyor konuyu?”

“Ankara’dan döndüğümüzdeydi. Onu ilk defa bahçede gördüğümde seslendim ve sadece nasılsınız diye sordum.” Mümtaz kısa bir an sustu. Sanki o günü yeniden aklında tartıyor gibiydi. “Rosa budadığı fesleğenlerin arasından başını kaldırdı, ‘Hep gitmek istiyordu sonunda gitti işte, beni de hayallerimden etti. Bu yeni duruma alışmaya çalışıyorum,’ dedi.”

Masada kısa ama ağır bir sessizlik oldu.

“Anlaşılan Rosa, kızına birinin böyle bir kötülük yapabileceğine ihtimal vermemiş. Belli ki ana kız arasında bilmediğiniz bir çekişme varmış,” dedi Zafer. Ancak bunu sırf konuşma sürsün diye söylemişti, çünkü soruşturma yapan Başkomiser Zafer böyle kesin yargılar içeren cümleler kurmazdı. Başkomiser şunu sorardı ve sordu da: “Siz hiç bu komşularınızın kavga ettiklerine ya da aralarının bozuk olduğuna şahit oldunuz mu?”

“Bilakis pek muhabbettelerdi. Hele Rosa, kızının üstüne titrerdi. Anna zamane kızlarına benzemezdi. Avrupai bir güzellik, 1940’ların asilliği vardı duruşunda, bariz bir muhafazakâr tutum vardı giyinişinde.”

“Kesinlikle,” dedi arkadaşının sözlerini kafasını durmadan sallayarak onaylayan Selami. “Bakımlı elleri hiç ev işi yapmıyor gibiydi. Boyu neredeyse benim kadar uzundu.”

“İşte bu da bir diğer emareydi evlat,” dedi Mümtaz.

“Neden?”

“Hazırlanan ipin boyu yüzünden. Ben o kadar uzun boylu olsam ve kendimi merdiven korkuluklarına bağladığım bir ipten aşağıya bırakacak olsam o kadar uzun tutmazdım ipi. Onu, o hâlde bulduğumuzda neredeyse ayak parmağı yere değmek üzereydi. Polislere söyledim bunu. Israrla hem de. Acemice atılmış düğüm yüzünden esneme olmuş olabileceğini söylediler. Bence esneme değildi. İp ayarlanmak için birkaç kere düğüm atılıp çözülmüştü. İnsan kendi boyunun ölçüsünü bilmez mi?”

“Hımm, adli tabip ipin kızın boğazında bıraktığı izden durumu anlardı bence. Bir yerlerde okumuştum; ipin izi intiharda eğimli, cinayette yatay olurmuş gibi bir şeydi,” dedi Zafer. Aslında bunu başka bir davadan hatırlıyordu. “Adli tıp raporunu görmek lazım. İntihar olarak kayıtlara geçmesinin bir sebebi vardır mutlaka. Bir insanı kendi rızası dışında asmak kolay iş değildir. Uyuşturulmuş olsa toksikoloji raporunda çıkardı. Darbe alıp bayıltılmış olsa o da otopside bulunurdu mutlaka.” Zafer gözden kaçan onlarca bulgunun davalara ne büyük zararlar verebildiğini bilse de içine düşen bu şüphe tohumunu dışarıya yansıtmadı.

“Evlat, bunları düşünmedim mi sanıyorsun, düşündüm, farkındayım ama işte… İntihar… Aklıma yatmıyor.”

Oturdukları masaya yanaştığının farkında bile olmadıkları bir delikanlı, “İntihardı,” dediğinde üçü de başlarını delikanlıya çevirdiler. “Serkan, ne zaman döndün evladım, hoş gelmişsin,” dedi Mümtaz.

“Dün döndüm Mümtaz amca. Nereye gidersem gideyim kendimden, aklımdan uzaklaşamadıkça kaçmak çözüm değilmiş, anladım.”

Serkan usulen müsaade isteyip masaya oturdu. “Selamünaleyküm, ben Serkan,” deyip elini uzattı Zafer’e ve hemen ekledi: “Anna hakkında konuştuğunuzu duyunca dayanamayıp yanınıza geldim.”

“İyi ettiniz. Benim de aklıma sizinle ve bu olaydaki yerinizle ilgili birkaç soru takılıyordu. Direkt size sormak iyi olacak,” dedi Zafer ve hemen konuya girdi. “Anna’yı seviyordunuz, değil mi?”

“Evet.”

“O da sizi seviyordu.”

“Evet.”

“Ama annesi ve babanız sizi onaylamıyordu.”

“Evet.”

“Ve bence bu reddedişin sebebi onların birbirlerinden hoşlanıyor olmalarıydı.”

Son soruya sadece başını sallayarak onay verdi Serkan. “İkisi birden Anna’yı ölüme sürüklediler,” dedi mırıldanır gibi.

Mümtaz ve Selami şaşkınlıkla bir Zafer’e bir Serkan’a bakıyorlardı. “Ben bunu nasıl fark edemedim?” dedi Mümtaz. Zafer sadece gülümsemekle yetindi. Acısı yüzünden okunan Serkan’ın omuzuna elini koyup babacan bir tavırla “Aranızda geçenleri baştan anlatmaya ne dersin delikanlı?” diye sordu.

“Anlatacak çok bir şey olamadı aramızda. ‘Seversin, kavuşamazsın, aşk olur’ dediği gibi Âşık Veysel’in, bizimki de kavuşamadığımız için büyüyen bir aşk oldu. Anna’ya ilk görüşte vuruldum, mahalledeki tüm gençler gibi. Askerden yeni dönmüştüm, işsizdim. O yine de hepsinin arasından bir beni seçti, bir bana gülümsedi. Eski zaman gençleri gibi mektuplaşmaya başladık. Kısa notlarla büyüdü sevgimiz. Kısa süre sonra evlenme teklif ettim. Dispens diye bir şey varmış. Katolik birinin, Katolik olmayan biriyle kilisede evlenebilmesi için bağlı olduğu yerel piskoposluktan alacağı resmî izin belgesiymiş bu. Anna, o izin çıkarsa ve ben onun dinine müdahale etmezsem benimle evlenebileceğini söylüyordu.”

“Baban bunu duyunca büyük tepki verdi tabii. Söylentiler çıkarması da aileyi karalamak istediğindendi sanırım.”

“Sen beni doğduğumdan beri tanırsın Selami amca. Umursadım mı sence?”

Selami başını iki yana salladı. “Umursamamışsındır. Buna şüphem yok ama biraz önce Rosa’nın Rüstem’e ilgisini olduğunu onayladın. Bu beni şaşırttı.”

“Şaşırma. Babamın Rosa’ya ilgisini herkes biliyordu ama Rosa’nın babama karşılık verdiğini bir ben biliyordum. Hatta Rosa, babam istediği için din değişmeye bile razıydı. Ne olursa olsun hayatına babamla devam etmek istiyordu. İlişkilerini Anna’ya bile anlatmadım. Bana düşmez, Rosa anlatır diye bekledim.”

“Babanın sözleri dün gibi kulağımda Serkan. O kadar ağır sözler, o kadar dedikodu… İnsan sevdiği kadını bu kadar karalar mı evladım?”

“Rosa’nın ilgisi ortaya çıkana kadardı o sözler Mümtaz amca. Babam karşılık alabileceğine hiç inanmamıştı ki! Hatta Vasil amca ile aralarında bir şey var sanıyordu. Ta ki bir sabah erkenden Rosa dükkâna gelip babama hesap sorana kadar. O gün oradaydım. Sonra Rosa dükkâna ne zaman gelse babam beni uzaklaştırdı. Bir gün karşılarına dikilip ‘Sen annesi ile evlenirsin ben de Anna’yla,’ dediğimde işler değişti.”

“Baban buna neden razı olmadı?” diye sordu Zafer.

“Babam değil, Anna razı olmadı. Anna, babamdan hiç hoşlanmıyordu. Hele babamın annesinden istediklerini duyunca bu ilişkiye büsbütün karşı çıktı. Babam da hırs yapmaya başladı, kadını kızıyla kendisi arasında seçime zorluyordu. Rosa iki arada bir derede kalmıştı. Birbirlerine bağımlılık derecesinde bağlı olan anne kızın arasında gerilim büyüdükçe büyüdü, bana da sıçradı. Babamla görüşmemeye yemin eden Rosa, kızının da benimle görüşmesini yasakladı. Anna da annesinin isteğine razı oldu. Anna tüm bunlara dayanamadı bence. Ben de bunlara sebep olmanın verdiği ağır yüke… Dükkân falan bahane, çekip gitmemin nedeni Anna’nın acısıydı.”

“İnanın şoke oldum. Bu kadar olay yaşanırken tüm mahalle uykudaydık galiba. Küçük yer, her şey hemen duyuluyor diyorduk, değil mi Mümtaz?”

“Vallahi öyle Selami…Hiçbir şeyin farkında değilmişiz meğer.”

“Bu acıyı bir sır gibi yüreğime gömecektim aslında,” dedi Serkan. Eliyle kahvehanenin karanlıkta kalan bir köşesini gösterdi. “Dipteki masada otururken Anna’nın adını duyunca yakınlaşıp iyiden iyiye kulak verdim sohbetinize. Ne bileyim, hâlâ birilerinin sevdiğim kadını anıyor olması hoşuma gitti, gerçeği bilin istedim,” derken gözleri dolu dolu olmuştu. 

“Neler düşünmüştüm ben de. Tüm bu gerilim Anna’yı intihara sürükledi yani. Zavallı kızcağız,” dedi Mümtaz üzüntüyle.

“Bakıyorum da hemen şüphelerinizden vazgeçtiniz Mümtaz Bey,” dedi Zafer. “Bence bu olayda hâlâ bir cinayet şüphesi var. Hatta tek bir neden bile bu şüpheyi ayakta tutmaya yeter: Anna aşırı dindardı.” 

Masadaki üç kişi birden Zafer’e dönüp açıklama bekleyen bir ifadeyle bakınca “Katolikler için intihar, diğer dinlerde olduğu gibi, lanetli bir durumdur. Affı olmayan bir günah olarak kabul edilir,” diye açıkladı Zafer.

Mümtaz, sandalyesinde hafifçe doğruldu. Yüzündeki şaşkınlık yerini düşünceli bir ifadeye bırakmıştı. Parmaklarını masaya yavaşça vurup Zafer’e baktı.

“Evladım,” dedi ağır ağır, “sen meseleye öyle bir yerden dokundun ki… Vallahi bir polis gibi düşündün. İnsan bazen gözünün önündeki ayrıntıyı göremiyor. Haklısın, böylesine muhafazakâr bir kızın intihar etmesi insanın içine kurt düşürmeli.”

Tam o sırada kahvehanenin kapısında görünen Komiser Hüseyin’in, “Başkomiserim! Sonunda sizi buldum,” demesiyle kahvehanenin tüm müşterileri dönüp Zafer’e baktı. Mümtaz’ın ağzı hafifçe aralandı, Selami’nin kaşları havaya kalktı. Serkan’ın gözleri kocaman açıldı.

Masaya yanaşan Hüseyin, “Gayri resmî işlere soktunuz beni Başkomiserim. Siber suçlardaki Kerem’e izinsiz, onaysız telefonunuzun son aktif olduğu konumu bulması için epey baskı yaptım,” dedi gülerek ve Zafer’in cüzdanı ile şarj aletini masaya bıraktı.

“Başkomiser mi?” dedi Selami şaşkınlıkla. “Evladım sen polis misin?”

Zafer, her zamanki sakinliğiyle soğumuş çayından kalan son yudumu aldı. “Bu sohbetteyken sadece Zafer’dim ama polis refleksleri işte,” dedi hafifçe gülümseyerek ve sandalyesinden ağır ağır kalktı. “Sizlerle tanıştığıma gerçekten çok sevindim. Oldukça keyifli, oldukça heyecanlı bir bekleme süreciydi,” dedi. 

“Hesap tamam Başkomiserim. Büroya dönelim mi artık?”

“Döneceğiz Hüseyin,” dedi Zafer. “Ama önce Serkan bize evi göstersin de şu Sevgi teyzeyle bir tanışalım bakalım.”

“Sevgi teyze mi?” diye sordu Hüseyin ama Zafer ona aldırmadan devam etti.

“Kadın gerçekten Anna’nın sesini mi duydu yoksa sadece Rosa’nın verdiği cevabı işitince soru sorulduğunu mu sandı? Bundan emin olmamız lazım.”

Zafer’in arkasından bakakalan Mümtaz ve Selami bir süre konuşmadan oturdular. Bir süre de ne konuştuklarını, farkında olmadan bir başkomisere neler anlattıklarını tarttılar ve onu bir daha görüp görmeyecekleri konusunda iddiaya girdiler.

Beş hafta sonra Zafer, onlarla yine kahvede buluşmak isteyince iddiayı kazanan Mümtaz oldu. Zafer tarafından kandırılmış gibi hisseden Mümtaz’ın suratı ilk dakikalarda epey asıktı. Selami de her zamanki güleç tavrından uzaktı ancak Zafer’in samimi açıklamaları iki emekliyi de yumuşattı.

“Haklıydınız ve muhteşemdiniz,” dedi Zafer. “Sayenizde gencecik bir kızı öldüren canilerin ettikleri yanlarına kalmadı.”

“Ben hâlâ Rüstem’in ve Rosa’nın bu yaptığına inanmakta zorlanıyorum,” dedi Selami.

“Aslında için için farkındaydınız, Rosa’nın durumunu açıklarken ‘İnsan doğasına hatta anneliğin doğasına uymayan bir gariplik,’ demiştiniz. Bu cümleniz şüpheli kimliği konusunda oldukça belirleyiciydi ama o an neden unsuru muğlaktı. Serkan’ın sözleri de nedeni belirlemiş oldu. Geriye sadece nasıl unsuru kalmıştı. Onu çözebilmek için de dosyayı yeniden açtırmamız gerekti.”

“Nasıl yapmışlar peki?”

Zafer, “Şu anda bunu sizinle paylaşamam, doğru olmaz Selami Bey,” diye karşılık verince iki dostun hayal kırıklığı yüzlerine yerleşti anında.

“Polis meselesi tabii, burnumuzu sokmak istemeyiz ama biraz bilgi edinmeye de hakkımız olduğunu düşünüyorum,” dedi Mümtaz kararlı bir ifadeyle.

“Sizinle paylaşmam demedim, şu anda paylaşamam dedim. Önce şu kahveler konusunda bir ödeşelim de kırk yıllık hatırımız karşılıklı olsun, değil mi?” dedi Zafer gülerek. Kahveler gelince de anlatmaya başladı.

“Beni şüphelendiren ilk şey Anna’nın karakteriydi, biliyorsunuz. Disiplinli, inançlı, zorluklara dirençli bir kızdan bahsediyordunuz. Sonra Rosa’nın tavırları geldi aklıma. Acı çeken bir anne gibi davranmıyordu. Daha çok beklediği bir son gerçekleşmiş gibiydi.”

Selami yavaşça başını salladı. “Ben de o yüzden içime sindirememiştim işte.”

“Sonra Serkan konuştu,” dedi Zafer. “Rosa ile Rüstem birbirlerine âşıktılar. Anna ise buna engeldi. Annesinin din değiştirmesine de karşıydı, Rüstem’e de… Üstelik Serkan’la evlenmek, annesinden ayrılmak istiyordu. Rosa kendini iyiden iyiye çıkmaza girmiş gibi hissediyordu. Sizin emare dediğiniz şey: ipin boyu, onda da haklıydınız. Anna’nın boyuna göre ipin ölçüsü hatalıydı. Düğüm birkaç kez çözülüp yeniden bağlanmıştı. Ayrıca boğazdaki iz, kendini asan birinin eyleminde oluşacak kadar doğal değildi.”

Selami öne eğildi. “Yani önce öldürüp sonra mı astılar?”

Zafer başını salladı. “Olay intihar gibi gösterildi. Rosa’nın evden çıkışı da kapıyı açık bırakması da özellikle planlanmıştı. Evde olmayışına şahitler lazımdı.”

“Sevgi Hanım…” diye mırıldandı Mümtaz.

“Evet,” dedi Zafer. “En kritik ayrıntı oydu. Sevgi teyze, Anna’nın sesini duyduğunu sanıyordu ama aslında yalnızca Rosa’nın verdiği cevabı duymuştu. Rosa özellikle yüksek sesle konuşmuştu. Böylece içeride Anna hayattaymış izlenimi oluşturmuştu. Ardından önce fırına sonra Rüstem’in dükkânına gitti. Et paketini kendisi hazırladı, böylece bir diğer şahidi de Rüstem olacaktı. Ancak şu var ki adamın dükkân komşusu Arif, Rosa dükkâna girmeden çok önce Rüstem’in dükkândan çıktığını görmüştü fakat yaşanan olayla bağını kavrayamamıştı. Vasil de bir diğer şahit olarak seçildi.”

“Vasil’in geleceğini biliyorlardı, o yüzden kapıyı açık bıraktılar. Benim evde olabileceğimi, onları görebileceğimi hiç hesaba katmamışlar,” dedi Mümtaz, bu duruma içerlemiş gibi.

“Kattılar. O gün sütçünün günüydü. Sizin mutfakta olacağınızı, mutfağın da arka tarafa baktığını biliyorlardı. Hem yine siz söylediniz, bahçedeki sesleri duyabiliyordunuz ama ayağa kalkıp duvara yaklaşmadıkça onların bahçesini göremiyordunuz. İlk niyetleri sizin bahçeye çıkışınızı beklemekti ama Sevgi teyzenin çamaşır asmaya çıkması daha iyi bir fırsat sundu onlara. Ayrıca Rüstem’in birden yanınızda bittiğini de siz söylediniz. Çünkü zaten evde saklanmaktaydı.”

Mümtaz bir süre boşluğa baktı. “Kör birine gözlük gerekmez,” deyip gözlüğünü çıkardı ve masanın ortasına fırlattı.

“Kendinize haksızlık etmeyin, bu olay sayenizde çözüldü. ‘Hep gitmek istiyordu, sonunda gitti işte.’ Bu cümleyi de siz aktardınız. Bu bir annenin yas cümlesi değildi. Bilakis kırgınlık, bıkkınlık, hatta rahatlama taşıyan bir cümleydi. Savcı, Rosa’yı yeniden ifadeye alınca, biraz da zorlayınca gizlediği her şeyi dökülüverdi kadın. ‘Anna’yı kaybettim ama öldükten sonra bile bizi ayırmayı başardı. Onun ölümü Rüstem’le hayallerime engel oldu. Artık birbirimizi görmeye dayanamıyoruz.’ dedi ifadesinde.”

“Kızcağızı öldürmeyi planlarken sonunun böyle olacağını düşünmemişler mi pislikler?” dedi Selami öfkeyle.

“Planlamamışlar aslında. Anna’nın öğle saatlerine kadar uyuduğunu bilen Rüstem sabah erkenden Rosa’yı görmeye gitmiş. Ama Anna’nın uyanası tutmuş. Annesinin odasında daldığında gördüğü manzara inançları kuvvetli kızı çileden çıkarmış. Annesine günahkârsın diye bağırmaya başlamış. Konu komşu duymasın diye onu susturmak isterlerken olan olmuş. Sonrası da olayı örtbas etme çabası işte.”

Selami birden gülmeye başlayınca bu yersiz gülmenin manasını çözemeyen Mümtaz, arkadaşını dürttü. “Kendine gel dostum. Bunda gülünecek ne var Allah aşkına?” dedi sertçe.

Selami gülerken gözüne biriken yaşı, işaret parmağının kenarıyla alırken, “Hani o gün polislerle ilgili büyük bir laf etmiştim hatırlar mısın? Polisin kafası nasıl da iyi çalışıyor biz iki kafasıza kanıtladı Zafer oğlum,” deyince diğerleri de güldüler. Gülme faslı bitince emekli edebiyat profesörü, iskemle gıcırtıları arasında geçen muhabbette son bir şiir bırakıverdi masaya.

“…

Kanadı kırık kuş merhamet ister,

Ah senin yüzünden kana batacak.

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.”  

En Son Yazılar