TAŞ KONAKTA BİR GARİP CİNAYET

Diğer Yazılar

-I-

Kar Yağarken Kimse Girip Çıkmadı!

“Bazı odalar kilitle değil, mantıkla açılır.”

Telefonum gece saat 03.17’de çalmıştı. Polislikte belirli saatler vardır. Gündüz saatleri bir arama geldiyse genellikle hayırlı bir haber olur; bir ipucu yakalanmıştır, bir tanık ortaya çıkmıştır gibi… Fakat gece saatlerinde gelen telefonlar ya hayat değiştirir ya da bir hayatı bitirir. Bu telefon da onlardan biriydi. Karşıdan gelen ses nöbetçi komiser Furkan’ındı.

“Başkomiserim, bir cinayet ihbarı aldık… Hatta hemen alakadar olmak isteyeceğiniz kadar ilginç bir cinayet…”

“Her cinayet ilginçtir Furkan.”

“Bu biraz fazla ilginç, Başkomiserim.”

“Bilmece gibi konuşma da söyle! Ne olmuş?”

“Karaburun yolu üzerinde, eski bir taş konakta cinayet işlenmiş.”

“Katil kaçmış mı?”

“Aslında kaçamamış olması gerekiyor.”

“Bak yine başladın Furkan!”

“Adam içeriden kilitli bir odada öldürülmüş.”

“İçeriden kilitli mi?”

“Evet, Başkomiserim.”

“O zaman katil hâlâ oralarda bir yerde… Olay yerini çevirdik değil mi?”

“Elbette Başkomiserim, kuş uçamaz…”

***

Konağa geldiğimizde kar hâlâ yağıyordu. Eski görev yerim küçük bir Akdeniz ilçesiydi; bu yüzden alışık değildim kara. Aslında kar iyiye işaretti çünkü kar ayak izlerini saklamaz, aksine açık ederdi.

“Buradan biri geçti…”

“Burada biri durdu…”

“Buradan biri kaçtı…”

Bu yüzden kar yağarken işlenen cinayetler genellikle kısa sürede çözülürdü. Fakat bu kez öyle olmayacak gibi görünüyordu. Zihnimde henüz taze fikirler çiçek açmamıştı. Elimizde sadece arkadan kilitli bir oda, odanın içinde bir ceset ve korkmuş maktul yakınları vardı. Bir kadın, iki erkek ve bir genç kız bizi bekliyordu. Onlarla henüz konuşmamıştık fakat endişeli oldukları ve korktukları her hâllerinden belliydi.

Maktulün kim olduğuyla başladım önce.

“Adı neymiş?”

“Murat Aksoy, Amirim. 63 yaşında. Eski bir iş adamı. Emekli bir mimar. Bekâr, hiç evlenmemiş. Varlıklı bir adam. Pek sevilen biri değilmiş, yakınları öyle söyledi.”

Polislikte bu üçlü tehlikelidir. Para, yalnızlık ve sevilmemek…

Çalışma odasının kapısına geldiğimizde durdum. Gerçekten de kapı içeriden ve anahtarla kilitlenmişti. Anahtar hâlâ kapının üzerindeydi. Kapıyı kırarak açmak zorunda kalmışlardı. Bu yüzden kapı sövesi yıpranmış ve kilit dışarıda kalmıştı. Bu da cinayet anında odanın kilitli olduğunu bağıra bağıra söylüyordu bize.

“Yedek anahtarı var mıymış odanın?” diye sordum Furkan’a.

“Yokmuş, Amirim. Olsa bile arkada anahtar olduğu için açamazlardı.”

Evet, genellikle öyle olurdu. Hele ki böylesine eski taş evlerin kapılarında… Yedek anahtar fikrini zihnimde eledim hemen.

Murat Aksoy, maktulümüz, çalışma masasının hemen yanında yerde yatıyordu. Göğsünde, muhtemelen kalbine kadar uzanan tek bıçak yarası vardı. Cinayet aleti olay yerinde bırakılmıştı ve üzerinde herhangi bir parmak izi yoktu.

Odaya şöyle bir baktım tekrar. Şömine yanıyordu. Fakat göstermelik, dekorasyon amaçlı yapılmış, elektrikli bir şömineydi. Herhangi bir baca çıkışı yoktu. Katilin bacadan girip çıktığı gibi uçuk bir fikir daha toz oldu zihnimden.

Furkan pencereye yöneldi.

“Dışarı çıkış yok,” dedi. “Pencere önlerinde demir parmaklıklar var ve hâlâ kilitli…”

Pencere fikri de böylelikle uçup gitti.

Peki, bu katil, adam ya da kadın, içeri nasıl girmiş ve hiç iz bırakmadan odadan sıvışmıştı? Sıvılaşıp anahtar deliğinden çıkacak hâli yoktu ya!

Furkan odanın ortasına dönmüş ve garip el hareketleriyle etrafı tarıyordu. İzlediği bir diziden etkilenmiş gibi görünüyordu. Dâhi dedektif Monk’un birkaç bölümünü ben de izlemiştim. Fakat adam feci derecede obsesifti ve bu sayede çözüyordu cinayetleri. Furkan’ın öyle obsesifliği falan olmadığını iyi biliyordum.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum ister istemez.

“Birisi bu odadan çıkmış olmalı Amirim,” dedi Furkan.

“Evet…”

“Ama nasıl?”

“Cevabı bulmak için önce yanlış sorular sormayı bırakacağız Furkan,” dedim çocuğun omzuna elimi atıp.

Furkan hayretle kaşlarını kaldırdı.

“Yanlış soru ne Amirim?” diye sordu.

“Katil nasıl çıktı?”

“Bu soru yanlışsa doğrusu ne Başkomiserim?”

“Gerçekten katil dışarı çıktı mı? Yoksa hep burada mıydı?”

***

Furkan düşünürken ben yakınlarıyla görüşmek için yemek salonuna geçtim. Masada oturmuş beni bekleyen dört kişi vardı. Ölen adamın kız kardeşi Aysel Aksoy Yılmaz, 24 yaşındaki yeğeni Elif Yılmaz, avukatı Kemal Demir ve eski iş ortağı Nihat Sezer… Bu dörtlüde Aysel ve Elif’in orada bulunması doğal görünüyordu fakat avukatın ve iş ortağının neden konakta olduklarını anlayamamıştım. Bunu sorarak başladım.

Avukat, “Murat Bey’in bazı hukuki evraklarını imzalaması için müsait olmasını bekliyordum,” dedi.

“Ne gibi hukuki evraklar?”

“Eski şirketteki hisselerin Nihat Bey’e devredilmesiyle ilgili…”

“Ben de o yüzden buradaydım,” Nihat Sezer. Hâlbuki sözü ona bırakmamıştım. Bana garip bir savunma hâlindeymiş gibi göründü.

“Ne yani? İkiniz birden Murat Aksoy’un müsait olmasını mı bekliyordunuz?”

“Evet, buna mecburduk,” dedi avukat. “Murat Bey, şirketin en büyük hissedarıydı…”

“Olay gecesini anlatın,” dediğimde yine avukat girdi söze.

“Biz dördümüz, akşam yemeğini birlikte yedik. Murat Bey öğlenden beri çalışma odasındaydı ve hiç çıkmamıştı. Meşgul olduğunu düşünüp yemekte bize katılmamasını normal karşıladık. Fakat sonra…”

“Evet, sonra…”

Burada eski ortak Nihat atıldı.

“Sabah işlerim vardı, Murat’ın bir an evvel belgeleri imzalamasını bekliyordum. Öğlenden beri içeride olduğunu düşünüp şu sonuca vardım: Murat makul bir süre içinde kendini göstermemişti. Ne hizmetçiler görmüştü onu ne de biz…”

“Sonra ne yaptınız?”

“Kapısına gittik. Kapıyı çalıp bizi buyur etmesini bekledik ama herhangi bir karşılık alamadık.”

“Sonra?”

“Kapıyı kıralım, dedi bahçıvan çocuk…”

“O nerde şimdi? Ve diğer hizmetçiler…”

“Kapıdadırlar, merakla içeriyi dinlediklerini düşünüyorum,” dedi avukat.

Hemen hizmetçileri ve bahçıvanı içeri aldık. Hepsi ağız birliği yapmıştı. Murat Aksoy öğle yemeğinden sonra, saat 13.00 gibi odasına çekilmişti ve dışarı çıktığını gören kimse olmamıştı. Yani cinayet öğle saatleriyle cesedi buldukları saat olan gece 23.15 arasında işlenmişti. Çok uzun bir zaman aralığıydı bu. Adli Tıp, cesetteki bulgular sayesinde daha kısa ve net bir aralık verebilirdi bize belki ama benim hiç bekleyecek hâlim yoktu.

“Maktulün odasına gitmeye karar verdiğiniz anda dördünüz de aynı odada mıydınız?”

Bu sorumu maktulün kardeşi Aysel Hanım’a bakarak yöneltmiştim. Avukat atılmaya kalktıysa da müsaade etmedim konuşmasına.

“Evet, sanırım,” dedi Aysel Hanım.

“Dışarıda olan biri var mıydı yani?” diye sordum bu kez maktulün yeğeni Elif’e dönüp.

Kız, kızarıp bozararak sorumu yanıtladı.

“Beni kast ediyorsanız odamdaydım. Bağırış çağırışı duyunca dışarı çıktım. Sonra bir baktım ki dayım yerde. Çok kötüydü gerçekten…” diyerek ağlamaya başladı.

“Peki,” dedim dörtlüden herhangi birine bakmadan. “Biriniz, maktulün pek sevilmeyen bir adam olduğunu söylemiş. Bunu kim söyledi ve Murat Bey neden sevilmiyordu?”

“Ben söyledim,” dedi kız kardeşi. “Ve abimin sevilmemesini anlayabiliyorum.”

Sonra Murat Aksoy’un geçmişini anlatmaya girişti Aysel Hanım.

Maktulümüz mimar olarak büyük projelere imza atmıştı. Ama ilerleyen zamanlarda başka şeyler ortaya çıkmıştı. İflas eden ortaklar… Kaybolan paralar… Mahkemelik işler… Bozulan dostluklar… Ve hatta yıkılan aileler…

Murat Aksoy geride epey cinayet zanlısı bırakmış gibi görünüyordu. Fakat bana henüz dışarıdan gelen bir katil fikri sıcak görünmüyordu.

Masaya dönüp “Siz dördünüzden başkası geldi mi konağa?” diye sordum.

“Hayır,” dediler hep birlikte. “Mümkün değil,” diye eklediler. “Yoksa mutlaka bilirdik!”

Bu cevaptan sonra konağın bütün güvenlik kameralarını izlemesi ve Murat Aksoy’un geçmişteki düşmanlarının listesini oluşturması için Komiser Furkan’ı görevlendirdim. Furkan, gün aydınlanıncaya kadar araştırma yapacaktı. Rahat uykusundan uyandıracaktı bazılarını ve muhakkak bir sonuca ulaşacaktı. Yoksa zaten benim aklımda bir fikir vardı. Bunu teyit etmeyi sabaha bırakacaktım.

-II-

Daha Büyük Bir Karanlığa Mahkûm!

“Bazen mantıklı açıklama kilit altında kalır.”

Ertesi sabah tekrar olay yerine gittim merakla. Hem bahçedeki ayak izlerinin tarama sonuçlarını alacaktım hem de Furkan’ın araştırmasından elde ettiklerini…

Kar durmuştu. Bahçeyi şöyle bir ben de taradım. Birkaç iz vardı ama aralarından hiçbiri yabancıya ait değildi. Evdekilerin ayak izleriydi. Kimse gelip gitmemişti. Ayak izlerinden çıkan buydu. Doğal sonuçlar… Furkan’ın öğrendikleri ise bütün şüpheli ve olası düşmanların cinayet saati aralığında başka bir yerde olduklarını kanıtlamasından ibaretti.  

O zaman şu kesindi: Cinayet içeriden biri tarafından işlenmişti ve katil bu dört kişiden biriydi. Peki hangisi? Benim şimdi yapmam gereken doğal sorular sorup katilin bir açık vermesini beklemekti. Avukatla başladım özel görüşmeye.

“Murat Bey’in gizli bir odası var mıydı? Panik odası gibi…”

Avukat gerçekten şaşırmıştı bu soru karşısında.

“Sanmam,” dedi ve sonra ekledi. “Pek panik olacak bir adam değildi.”

“Siz sever miydiniz kendisini?”

“Bunu hiç düşünmedim, alacağım paraya bakıyordum ben…”

O son cümle her şeyi anlatıyordu aslında. Alacağım paraya bakıyordum ben… Avukat bundan ötesi olamazdı.

Sıra eski ortağına gelmişti.

“Ben neden öldürmek isteyeyim ki Murat’ı? Tam da çok düşük fiyata hisselerini devrederken…”

“Çok düşük mü?”

“Evet, uluslararası bir yardım kuruluşu var… Oraya yatıracaktı aldığı parayı. Fakat işlerim yattı benim de. Yani anlayacağınız ben mağdurum bu olaydan, yani Murat’ın böyle ölüp gitmesinden. Kimler kârlı çıkar? Siz onu düşünün. Bence doğal varisleri sorguya çekin. Kız kardeşi ve yeğeni…”

“Neden öyle dediniz?”

“Bu anlaşma olsaydı, Aysel beş kuruş miras alamayacaktı. Yeğeni Elif ise yıllardır dayısının eğitim bursuyla okuyordu. Tam yedi yıldır Felsefe bölümünü bitirmeye çalışıyordu. En son hatırladığım kadarıyla Murat eğitim bursunu kesmişti bunun.”

Bunları duyduktan sonra ne maktulün kardeşi Aysel’le görüşmeyi seçtim ne de yeğeni Elif’le. Doğrudan çalışma odasına yöneldim ve “Beni yalnız bırakın,” dedim. Adamlarım istediğimi yaptılar.

Başından beri bana garip gelen duvara yöneldim. Bu duvardaki kütüphane, bir iki parmak ileride duruyordu ve diğer duvardaki kütüphanelerle arasında bir elin sığabileceği genişlikte bir boşluk vardı. Birkaç parmak ileride duran kütüphanedeki bütün kitapları yavaş yavaş boşaltmaya başladım. Beklediğim gerçek bir süre sonra kendini gösterdi. Kitaplardan biri, bir kilide bağlanmıştı ve kendinize doğru çekince kütüphane daha da ileri çıkıyordu. Yanındaki kitaplıkla arasında bir adam geçecek kadar boşluk oluşturuyordu. 

O boşluktan içeri girdim ve Murat Aksoy’un arka taraftaki panik odasını böylelikle buldum. Bir bilgisayar, bir yatak, bir berjer koltuk ve bir yemek masasından ibaretti. Burası kesinlikle bir panik odasıydı çünkü duvarlar nükleer saldırılara karşı kurşun alaşımdan yapılmış bir dolguyla kaplıydı ve odada sağlıklı bir insana en azından bir ay yetecek kadar gıda malzemesi vardı.

Artık Murat Aksoy, kendisine nasıl bir son biçtiyse…

Bu müthiş keşfimden sonra içeriye Olay Yeri çalışanlarını çağırdım bu müthiş keşfimden sonra. Keşfim muhteşemdi ama içeride bir ipucu bulunacak kadar mıydı, bilmiyordum. Katil, eğer profesyonel çalıştıysa bu odayı bulacağımızı biliyor olmalıydı.  Ve içeride hiçbir delil bırakmadan gitmiş olmalıydı.

Fakat başından beri aklımdaki katil, hiç de profesyonel değildi ve tamamen duygusal hareket ediyordu. Çöp kutusunda maktulün yeğeni Elif’in parmak izlerinin bulunduğu kanlı bir eldivene ulaştık önce. Sonra kanın maktule ait olduğunu öğrendik.

Ve kamera kayıtları…

Güya profesyonel bir katil gibi tüm izlerini silmeye çalışmıştı.

Bilgisayardaki olay anına ait çalışma odasından alınan tüm görüntüleri ve panik odasındaki görüntüleri silmişti.

Olay anından bir süre önce, dayısının tuvalete gitmesini fırsat bilip odasına girmiş ve panik odasına saklanmıştı. Sonra bir anda ortaya çıkıp cinayeti işlemişti. Panik odasına tekrar kapandığında evdekilerin cesedi bulmalarını beklemişti. Bağırış çağırışın arasında panik odasından çıkıp evin diğer sakinlerinin arasına karışmıştı. Böylelikle kimse olanları anlayamayacak ve dosya rafa kalkacaktı.

Elif benimle tanışmamıştı; yaptığı birinci hata kanlı eldivenleri panik odasında bırakmaktı. İkinci hatası ise polisin zekâsını hafife almasıydı.

Elif’in tutuklanıp giderken son cümlesi kısa oldu.

“Dayım, geleceğimi karartmaya yemin etmişti. Bense onu daha büyük bir karanlığa mahkûm ettim!”

En Son Yazılar