
SEKİZ BUÇUK METREKARE – ÖZLEM ABUT OTLUOĞLU
Yayınevi: HERDEM KİTAP YAYIN / HERDEM POLİSİYE
Basım Tarihi: 2026
Sayfa Sayısı: 460
Tür: POLİSİYE-ROMAN
Roman, bir hafriyat çalışması sırasında, kepçeye bir kafatasının takılmasıyla başlıyor. İnşaat sahasının ve Tunç Holding’in sahibi Halit Tunç haber vermeye yanaşmasa da işçilerden biri polisi arıyor ve Başkomiser Feraye Atılgan ve yardımcısı Komiser Cavit Karael vakayı soruşturmaya başlıyor. Adli Tıp’tan gelen bilgilere göre 20-25 yıl önce öldürüldüğü ve yaşının en fazla yirmi olduğu tespit edilen maktulün, bulunduğu yere, dini vecibelere uygun pozisyonda konulduğu ve öldürüldüğü sırada hamile olduğu ortaya çıkıyor. Cesedin üzerinde üç farklı DNA kalıntısı tespit ediliyor ve bunlar dan birinin bebeğin babası olduğu ortaya çıkıyor.
Başkomiser Feraye Atılgan ve yardımcısı Komiser Cavit Karael, önce bunun eski bir faili meçhul cinayet olduğunu düşünüyorlar. Ekip, ellerinde DNA delili bulunmasına rağmen katile dair bir ipucu yakalamakta zorlanıyor.
Cinayet Büro ekibi, kitabı okuyunca daha iyi anlayacağınız bir sebepten, vakaya Sekiz Buçuk Metrekare adını veriyor. Romanın adının arkasındaki bu karanlık boyutun, kurgunun kasvetini ve trajediyi çok daha vurucu hale getirdiğine hayretle şahit oluyoruz. İsimı detay, olay örgüsünü çözmeye yaramasa da kurgunun karanlık ve tekinsiz atmosferini zirveye taşımaya yetiyor.
Roman, iki farklı zaman dilimi arasında mekik dokuyarak ilerlerken bizi belirli aralıklarla 1999 yılına ve sonrasına götürüyor. Kalfa, Amele ve Ufaklık adlı üç inşaat işçisinin hayat hikâyeleriyle buluştuğumuz bu bölümlerde, üçlünün hayatlarının Müteahhit adındaki karanlık bir adamın himayesine girdikten sonra nasıl değiştiğini okuyoruz.
2025’e döndüğümüzde, severek evlenen fakat yıllar içinde baskıcı ve ukala bir adama dönüşen Veysi Varol ile kırılgan, zarif ve psikolojik şiddetle sindirilmiş karısı Funda Varol’un hikâyesiyle yüzleşiyoruz. Hırslı Müteahhit Veysi, işlerini büyütmek amacıyla ünlü iş insanı Muammer Başaran’ı ve karısını akşam yemeğine davet ediyor. Niyeti adamı ortaklığa razı edip servetini ve adını büyütmek. Ne var ki adamın kendini beğenmişliği, görgüsüzlüğü ve narsistliği Muammer Başaran’ın gözünden kaçmıyor. Özellikle onların gözü önünde karısı Funda’ya saygısızca davranması, Veysi’nin hayalini kurduğu ortaklığın başlamadan bitmesine sebep oluyor. Olaylar ertesi gün içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve Veysi’nin karısı Funda ve dört yaşındaki oğlu bir anda ortadan kayboluyor. Karısı ve oğlu için kayıp ilanı vermeye geldiği Emniyette Feraye Atılgan’ın hışmına uğrayan adam, nasıl bir belaya bulaştığını o anda fark etmiyor.
Kayıp Şahıslar Büro Başkomiseri Levent, kayıp kadının ölmüş olabileceği şüphesiyle soruşturmasına Cinayet Büro Başkomiseri Feraye’yi de dahil ediyor. Birlikte Veysi ve Funda’nın oturduğu apartmana gidiyorlar. Feraye, aynı apartmanda oturan, Funda Varol ve Veysi Varol’un ev sahibesi Lamia Dikmen ile tanışıyor. Bu tuhaf kadın, kayıp vakasını hiç ummadık yönlere çekiyor.
Cinayet vakasında yerinde sayan Başkomiser ve yardımcısı, kayıp vakasında dolu dizgin ilerliyor. Kısa sürede Funda ve oğlunun cesetlerine ulaşılıyor. Tüm deliller iki farklı zamanda işlenen bu üç cinayetin aynı yöntemlerle işlendiğini gösteriyor. İki vakanın birleşmesi ise geçmişle günümüzü iç içe geçirip hiçbir karşılaşmanın, hiçbir ipucunun, hiçbir detayın tesadüf olmadığıyla bizi yüz yüze getiriyor. Sondaki ters köşe ise o ana kadar yaptığınız tüm tahminleri yerle bir ediyor.

EMPAT – GÜNAY GAFUR
Yayınevi: KIRMIZI KEDİ YAYINEVİ
Basım Tarihi: HAZİRAN 2026
Sayfa Sayısı: 160
Tür: PSİKOLOJİK GERİLİM – ROMAN
Günay Gafur’un psikolojik derinliği ön plana alan, yazarın karanlık atmosfer kurmadaki ustalığını gözler önüne seren yeni romanı Empat, ülkenin en karanlık geçmişini 160 sayfaya sığdırabilmiş başarılı bir psikolojik gerilim romanı. Yazar bu romanında klasik polisiyeye çelme takmış ve suçun çözümünden ziyade karakterin iç dünyasına, hafızaya ve travmalara yoğunlaşmış. Okuru bir empatın zihninde doğaüstü bir labirente sokan, suçun insan üzerindeki etkisini, insan psikolojisini, iyi ile kötünün savaşını ön planda tutan, gerilim düzeyi yüksek, gerçek olaylarla harmanlanmış iyi bir kurgu çıkmış ortaya. Romanda ‘Katil Kim?’den ziyade ‘Katillerimiz Kimler?’ sorusuna cevap bulacaksınız. 80 darbesi, Madımak katliamı, 17 Ağustos depremi, ekonomik kriz, intiharlar, darbe girişimi, Soma faciası, bombalı saldırılar, yılbaşı katliamı, Çorlu tren kazası, kadın ve çocuk cinayetleri, suça karışan çocuk görünümlü katiller, Kahramanmaraş ve çevresini adeta yerle bir eden, elli bin kişinin canına mâl olan deprem, orman yangınları ve en sonunda Yenidoğan Çetesi olaylarına değinen roman, okura ülkeye damgasını vurmuş suçların, suçluların muhakemesini yaptırıyor.
Empat, 1988 yazında, sekiz yaşındaki Güney’in arkadaşlarıyla oyun oynarken gördüğü bir sanrıyla başlıyor. Fısıltılar eşliğinde bir anda kendini bir göl kenarında buluyor, çaresiz bir bebeğin sulara gömülmesine şahit oluyor. Güney, gerçekle hayalin iç içe geçtiği o anı anlamlandırmakta zorlanıyor. Akşam dayısı İstanbul’dan geliyor ve ortalık bir anda bayram yerine dönüyor. Uzun bekleyişin sona ermesi, sevgiyle kucaklaşma, hasret giderme, gün içinde yaşadığı tuhaflığı unutturuyor Güney’e. Ta ki dayısı aynı gece, üstelik de onu gizemli bir oyuna dahil etmişken aniden ölene kadar. Ölürken ardında bıraktığı, son şiirinin satırları, Güney’in daha birkaç saat önce gördüğü sanrıda duyduğu cümleyle birebir uyuşunca, yaşadıklarının önemsenmeyecek bir kötü rüya olmadığına çocuk beyni ikna oluyor. “Unutma sakın! Katillerimiz nefes kadar yakın!”
Sonraki yıllar Güney, tekrarlanan her kabusun, bebek sesinin, fısıltının ardından birinin, birilerinin ölmesiyle kendini lanetli, karanlık ruhlu, uğursuz bir kahin olarak görmeye başlıyor. Büyüyor, eksiliyor, seviyor, seviliyor, çoğalıyor, yaşıyor fakat her seferinde korkunç bir vızıltıyla ve lavanta kokusuyla gelen kabuslarından ve peşi sıra gelen ölümlerden asla kaçamıyor.

ÇIRAK – TESS GERRITSEN
Yayınevi: DOĞAN YAYINLARI
Basım Tarihi: 2008
Sayfa Sayısı: 336
Orijinal Adı: THE APPRENTİCE
Çevirmen: BEGÜM KOVULMAZ
Tür: POLİSİYE-GERİLİM
Rizzoli & Isles serisinin ilk kitabı Cerrah’ta Warren Hoyt’un saldırısına uğrayan ve ölümden kıl payı kurtulan Jane Rizzoli, ikinci kitap Çırak’ta, fiziksel yaralarından çok ruhsal çöküntüsüyle savaşır. Jane bu kitapta daha kırılgandır.
Jane Rizzoli hayatını ve ruh sağlığını normale sokmaya çalışırken, Newton’daki bölge polisinden Dedektif Vince Korsak, Rizzoli ile irtibata geçer ve Newton’da işlenmiş bir cinayette Warren Hoyt’un izlerine rastladığından şüphelendiğini söyler. Cerrah’ın etkisinden henüz kurtulamayan Rizzoli, Korsak’ın çağrısına kayıtsız kalamaz. Olay yerine vardığında ev sahibi Dr. Richard Yeager’ın vahşice öldürülmüş olduğunu görür, karısı Gail Yeager kaçırılmıştır. Cinayeti Cerrah ile ilişkilendiren detay çiftin yatak odasındadır. Kadının kanlı geceliği özenle katlanıp odadaki koltuğun üzerine bırakılmıştır. Rizzoli’nin aklına gelen bir ayrıntı soruşturmayı olduğundan daha ürpertici hale getirir. Ya Hoyt kendine yeni bir ortak, bir çırak bulduysa?
Birkaç gün içinde Boston’daki Stony Brook korusunda bir ceset bulunur. Kurbanın Newton’dan kaçırılan Gail Yeager olduğu düşünülmektedir. Aynı gün olay yerinde FBI ajanı olduğunu söyleyen bir adam belirir. Newton Emniyetinin FBI’dan yardım talep ettiğini söylemektedir. Rizzoli, adının Gabriel Dean olduğunu söyleyen bu adama şüpheyle yaklaşır. Olay Yeri İnceleme ekibi arazide, gömüleli epey vakit geçtiği besbelli, bir başka bedenin kalıntılarına ulaşır. Belli ki bu arazi katilin mezarlığıdır.
Ajan Dean, bölgeyi gözetim altında tutmayı önerir. Bu şekilde katile tuzak kurmayı hedeflemektedir. Eğer orası gerçekten katilin mezarlığı ise, eninde sonunda araziye geri gelecektir.
Adli Tıp doktoru Maura Isles, otopsi esnasında Gail Yeager’ın kaçırıldığı gün öldürüldüğünü tespit eder. Ajan Dean’in son anda yönlendirmesi sonucu kadının vücudunda hâlâ canlı olduğu saptanan sperm kalıntıları bulunur. Bu da Nekrofili bir katille karşı karşıya olduklarını kanıtlar.
Olaylar iç içe geçmişken Warren Hoyt’un hapishaneden kaçtığı haberi gelir. Hoyt artık sokaklardadır ve doğrudan Jane Rizzoli’yi hedef alan, onun peşinde olduğunu açıkça belli eden tehditler savurmaya başlamıştır bile.
Yeni bir cinayet haberi ekibin işini daha da zorlaştırır. Rizzoli Warren Hoyt’un, Hakim ile birlikte hareket etmeye başladığını anlar. Jane Rizzoli için, korku dolu bir koşuşturmaca yeni başlamaktadır.

SESSİZ HASTA – ALEX MICHAELIDES
Yayınevi: DOMİNGO YAYINEVİ
Basım Tarihi: AĞUSTOS 2023
Sayfa Sayısı: 309
Orijinal Adı: THE SİLENT PATİENT
Çevirmen: ASLI PERKER
Tür: POLİSİYE-GERİLİM
Hikaye, Londra’nın tanınmış ressamlarından Alicia Berenson ile başarılı moda fotoğrafçısı eşi Gabriel Berenson’ın dışarıdan bakanlara parıltılı ve mutlu gibi görünen evlilikleriyle başlıyor. Ancak bu tablo, bir gece yaşanan vahşi bir olayla paramparça oluyor.
Bir akşam, Gabriel eve geç geliyor. Evde yalnız olan Alicia ile aralarında ne geçliği tam olarak o gece dışarıdan bakanlar tarafından anlaşılamıyor. Ertesi sabah polise yapılan ihbar üzerine olay yerine gelen ekipler dehşet verici bir manzarayla karşılaşıyor. Gabriel, evinde sandalyeye sıkıca bağlanmış ve vücuduna sıkılan beş kurşunla öldürülmüş halde bulunuyor. Yatak odasında bilekleri kesilmiş olarak bulunan Alicia ise yaşıyor ancak ağzından tek bir kelime bile çıkmıyor. Alicia, cinayetin ardından ağzını bir daha hiç açmıyor. Ne kendini savunuyor ne polise ifade veriyor ne de avukatlarıyla konuşuyor. Kocasını öldürmekle suçlanan kadın, akıl sağlığının yerinde olmadığı gerekçesiyle, yüksek güvenlikli adli psikiyatri merkezi The Grove’a kapatılıyor
Hırslı adli psikoterapist Theo Faber bu vakaya takıntılı bir şekilde yaklaşıyor ve Alicia’yı konuşturmak ve bu sessizliğin arkasındaki sırrı çözmek için yönetimi ikna ediyor ve The Grove’da göreve başlıyor. Theo’nun motivasyonu ilk başta mesleki bir meydan okuma gibi görünse de derinlerde farklı bir sebepten Alicia’ya ilgi duyduğu ortaya çıkıyor.
Roman, okuyucuyu iki farklı zaman ve bakış açısı arasında mekik dokutuyor. Hikâyenin büyük bir kısmını, Dr. Theo Faber’ın ağzından, yani birinci tekil şahısla okuyoruz. Burada onun Alicia’yı iyileştirme çabalarını, hastanedeki gözlemlerini, kendi özel hayatındaki çalkantıları ve dedektif gibi yürüttüğü gizli soruşturmasını takip ediyoruz.
Romanın diğer bölümlerini ise Alicia’nın cinayet öncesi tuttuğu günlüğün sayfaları oluşturuyor. Bu kısımlar, bir ressamın gözünden, o kusursuz evliliğin altındaki gerçekleri ve cinayet gecesinin gizemini bizzat kurbanın dilinden anlamamızı sağlıyor.
İki anlatıcı da kendi gerçeklerini sunuyor ancak aralarındaki zaman farkı ve gizlenen detaylar, son sayfadaki o büyük şok etkisine hizmet ediyor.



