Bilimkurgu Tefrika: kule/2

Diğer Yazılar

Çağan Dikenelli
Çağan Dikenelli
Çağan Dikenelli, Sa­int Jo­seph Ko­le­ji’nde öğ­re­ni­mi­ni ta­mam­la­dık­tan son­ra, Do­kuz Ey­lül Üni­ver­si­te­si Gü­zel Sa­nat­lar Fa­kül­te­si Si­ne­ma Bö­lü­mü’nden mezun oldu. 1969, izmir doğumlu olan polisiye yazarı aynı zamanda senaristlik ve yönetmen yardımcısı olarak sinema ve televizyon sektöründe de çalışmıştır. Kör Fa­hi­şe Bı­ça­ğı Me­lek Tey­ze po­li­si­ye di­zisinin ilk kitabıdır ve oğlak yayınevinden çıkmıştır. Çağan Dikenelli'nin polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

7

 

“Kalk artık!”

Gözüm açıldı. Karşıdaki duvara yapışmış sarmaşıkların üstünde kırpışarak durdu bir süre. Gün odanın içine sapsarı sızmıştı. Bu ışıkta, bu dinginlikte, aşağıda bir parktan yükselen neşeli çocuk sesleri eksikti yalnız. Bir şey mi duymuştum az önce? Bundan emin olamadım. Biraz daha uyumak istiyordum. Ellerimi önüme getirip derin bir nefes aldım ve gerinirken yatağın dışına taşacakmışçasına uzayıverdim.

“Hadi oğlum. Çorba soğuyacak.”

Delice bir korkuyla yana döndüm ve onu hemen yanımda rahat bir pozisyonda otururken buldum. Elindeki tepsiye yerleşmiş kâseden bol yoğurtlu bir yayla çorbasının buharı yükseliyordu havaya. Yutkundum ve vücudumu ele geçiren titremeden bir türlü kurtaramadım kendimi. Defalarca ona baksam da inanamıyordum karşımda durduğuna. Bir türlü çıkmıyordu dudaklarımdan anne lafı.

Tepsiyi özenle yanıma bıraktı. Elini uzatıp saçlarımı okşadı. Sadece bir kez. Sonra kalktı. Bakışları öylesine bir sevgi ve merhametle doluydu ki yanaklarımdan ip gibi süzüldü yaşlar.

“Aaa… Noluyor canım,” dedi anlayışlı bir gülüşle. “Hadi kalk. Ben sana bir çay koyup geliyorum hemen.”

“Gitme,” diyerek doğruldum yerimden. İstemsiz bir şekilde çıkmıştı kelime ağzımdan. Hâlâ zangır zangır sallanıyordu bedenim. Çorba tepsiye dökülüp benden tarafa süzüldü.

Dönüp baktı bana. Gözlerindeki alaycı ifade tam da ayağa fırlamak üzereyken beni yerime mıhlamayı başardı. Ve diline bir türkü kondurup keyifle kapaktan aşağı süzüldü.

Tahtaya inen sert ayak darbelerini dinlerken komodinin eski yerine konmuş olduğunu fark ettim. “Anne!” diye bağırdım.

Şarkı söylemeyi sürdürüyordu. Neşeli sesi sarkaç odasını tok yankılarla geçip oyuğun içine dalınca kısıldı. Mutfağa varmış olmalıydı. Birden müthiş bir telaş yürüdü aklıma. Kendime ne kadar aptal olduğumu haykırarak ayağa fırladım. Delice bir hızla indim merdivenden. Sarkaç durmuştu. Duvarlar terliyordu. Oyuğa daldım. Türkü büyüdü kulağımda. “Anne!” Mutfağa daldım büyük bir korkuyla. Çıldırmış gözlerle etrafıma baktım.

Yoktu.

Şarkının ortasında bir alık gibi sallanırken duvarları gözden geçirdim. Dönüyordu her şey. Beynimi durduramıyordum. Önce tezgâha tutundum. Sonra masanın dibinde buldum kendimi. İskemleye çöktüm. Uzunca süre dönmeye devam etti mutfak gözlerimin önünde. Fokur fokur kaynayan demlikte mola veriyordu bakışlarım sadece. O da kısa bir süre için.

Annemin neşeli sesi çok uzaklardaydı artık. Aşağıdaki kapının kapandığını duydum. Ne balkona koştum ne de dışarıya. Kalkıp bir çay koydum kendime. Kendimi bir beş yıl yaşlanmış gibi hissederken dudaklarıma götürdüm bardağı, buharını burnuma çekip bir yudum aldım. Sıcaklık gövdeme aktı ve ben bardağı tezgâha savurup ağlamaya başladım.

Tekrar yukarı çıktığımda artık aynı kişi değildim.

Kaşığın içinde ağzıma doğru yol aldı çorba ve soğumuş haliyle indi mideme. Cama doğru yürüyüp Topkapı Sarayı’na baktım ağzımı şaplatırken. Bakışlarım yavaşça Kadıköy’e kaydı sonra. Sarayın üstünde olması gereken güneş bugün Haydarpaşa’nın kubbelerine kurulmayı seçmişti!

 

8

 

Kaç gün geçti?

Ya da kaç gece?

Bilmiyorum, saymadım…

Boktan bir rüyada amaçsızca sürükleniyordum…

İlk işim taksiyi alıp Etiler’de bir araba galerisine sürmek oldu. Camları büyük bir gürültüyle kırarak içeri dalıp yepyeni Porche’larla BMW’lere bayağı bir hasar verdikten sonra aşağı atlayıp büyülenmişçesine 68 model Mustang Fastback’in yanına gittim. Yutkunarak çevresinde dönüp kırmızı kaportasındaki kalite cilayı ellerimde hissetmenin zevkini tattım bir süre. Ardından satış masasının çekmecesinden anahtarı bularak geri döndüm ve sürücü koltuğunun rahatlığına gömülüverdim. Kontağı çevirmemle motor kaportanın altında gürledi. Direksiyondaki parmaklarımı kaşıyıverdi titreşimler. Gaza basmamak için zor tuttum kendimi. Mustang’in yolunu tıkayan arabaları, el frenlerini çekip caddeye salladım. Emektar taksime ya da doğruca karşıdaki kaldırıma toslamalarını seyrettim. Çoğu haşat olup önümden çekildiğinde görevim tamamlandı. Fastback’le bomboş yollara fırlamam, ardımda ciyaklamalar bırakarak uzaklaşmam bir film sahnesi gibiydi. Camlar açık, saçlarım uçuşurken ıssızlığa terk edilmiş caddelerde son hız uzaklaşmam da…

Şehrin dışında hemen hemen tüm yollar tıkanmıştı. Çoğu ormanların istilasına, bazısı da inanılmaz çöküntülere kurban gitmişti. Sadece Tekirdağ’a uzanan sahil yolu umut vaat ediyordu. Bir ara ne pahasına olursa olsun Assos’a gitmek geldi aklıma. Geri dönüp bu şaheseri bir ciple değiştirmek ve kaçmak buralardan. Nasıl olsa benzin istasyonlarının hepsi bana çalışıyordu. Fakat sırrın İstanbul’da saklı olduğundan emindim. Ve kulede! Kendimi orada güvende hissediyordum komik bir şekilde. Ayrıca tüm İstanbul ıssız bir balıkçı kasabasına dönüşmüşken, eskiden bu şehirdeki tüm çalışanların ağızlarına pelesenk olan bu kahrolası geyiği yinelemenin anlamı neydi? Hem de ilerideki yolların bana geçiş imkânı verip vermeyeceği konusunda hiçbir fikrim yokken.

 

Bir başka zaman, kim bilir hangi gün, Ayasofya’da buldum kendimi. Halının üstünde ayakkabılarımla hatırı sayılır lekeler bırakarak yürüdüm. Tam merkezde çevrem yoğun bir uğultuyla doldu. Şehir koca bir fabrikaya dönmüş de tüm gürültü mazgallarla oraya yönlendiriliyormuş gibi. Vitraylardan süzülen ışık huzmeleri üstüme akıp beni rengârenk parçalara bölerken bağırdım öfke içinde: “Bir cevap istiyorum!” Bekledim sonra. Dakikalar, saatler geçti ve ben öylece durup tavandaki işlemeleri inceledim. Sonra avluya yürüdüm ayaklarımı sürüyerek. Aklım arkamdan ansızın yükselecek seste, büyük çıkış kapısının kemerinin altından geçtim ve kubbelerle devasa pencerelerin gözü üstümdeyken çiseleyen yağmurun altında meydana doğru yürüdüm.

Hiçbir şey duymadım…

Ve ağlar gibi gülmeye başladım orada, taşın üstüne yuvarlanarak. Gökyüzündeki kara bulutlara bakıp dil çıkardım sonra.

Deliriyordum yavaş yavaş…

 

Daha sonra… Zamanın içinde yoğrulup gündelik yaşamın sıkıcılığında anlamı kaybetmeye yüz tutmuşken, yukarıda, pencerenin önündeki koltuğa kuruldum ve bir sürü kitaba bakıp bir sürü plağı inceleyerek kendimi avuttum. Artık yanımda sadece bitip tükenmesi olanaksız bir çay deposu değil bardan yüklenip getirdiğim hatırı sayılır bir içki koleksiyonu da vardı. İçkili ya da ayık, Yüzüklerin Efendisi ve birkaç başka eser hariç hemen hemen bildiğim tüm kitapların olay örgüleriyle oynandığını fark ettim. Plaklar da aynı durumdaydı. Dostoyevski’nin bir romanına Türk karakterler sızabiliyor, Alice Harikalar Diyarında Alice’in ölümüyle sonuçlanabiliyordu. Umberto Eco ve Ernest Hemingway gibi yazarların hiç bilinmeyen başyapıtlarıyla karşılaşmak şaşırtıcı değildi. Ya da raflarda John Berger’in Türkiye’de varoşlarla ilgili bir araştırmasını bulmak. Bunun yanında adını sanını duymadığım çok özel işlerle de karşılaşıyor, başından kalkmadan soluksuz okumaya dalıyor, hiç duymadığım yazarlarda yepyeni Mankell’ler, Ritsos’lar, Jules Verne’ler, Lem’ler, Nietszche’ler keşfediyordum. Bu arada gizemli, korkunç, duygularımı yerden yere vuran ya da inanılmayacak derecede coşkulu bir sürü müzik bu okumalara eşlik ediyordu. Normalde delicesine bir heyecanla sarmalanmam gerekirken daha çok şaşkınlık ve çaresizlik hissediyordum. Çoğunun sadece bazı bölümlerine baktığım bu kitaplarla, ansiklopedilerle, fütüristik kurguları ortaya döken haritalara sahip tarih araştırmalarıyla en azından üç-dört yılımı mutlu geçirmem mümkündü normalde. Peki ama bu içimi yiyip bitiren o iğrenç sıkıntı ne diye terk edip gitmiyordu vücudumu?

Böylesine bir arşivi kuleye yükleyen güç, filmleri niye ilgi alanı dışında bırakır diye de bayağı bir düşündüm sonuca varmayı falan beklemeden. Buna kafa yorarken görsellik fikrinin beni oldukça rahatsız ettiğinden bir kez daha emin oldum. Plak kapaklarındaki gizemli fotoğraf kurgularına bile bakamıyor, mümkünse onları göremeyeceğim pozisyonlarda, gazetelerin, karton kutuların altında bırakmaya çalışıyordum açıktayken. İstiklal’de seyrettiğim o sapıkça iş aklıma geldikçe gözlerimi kırpıştırıp kurtulmaya çalışıyordum üstüme çullanan bulantıdan…

 

Bir gece, aşağıdaki kapıyla oynandığını duydum açıkça ama bunun bir sanrı olup olmadığından emin olamadım. Tüfekle aşağı inip epey bir zaman beklememe rağmen başka bir ses duyamadım çünkü.

 

Günde beş kez geçip gidiyordu gemi Marmara’ya doğru. İşin garip yanı, bulduğum dürbünün bunların hepsini aynı göstermesiydi. Takılıp kalmış bir çapak görüntüye benziyordu. Tora adının fontu, dökülmüş kırmızı boyanın altından fırlayan geniş pas lekesi, odunların çıkıntısı, sıkışıp birbirine geçmiş koyunların kafalarını sallayışları bile tıpatıp aynıydı. Kulenin terasında yaptığım ışık oyunları, kıyıda yaktığım ateş anlamını kaybetmişti bu sonuca ulaştığımda. Fakat anlayamıyordum. Neyin peşindeydi bunlar? Kendini tekrar eden bir sahne yaratarak ne anlatmaya çalışıyorlardı?

 

Eminönü’nde bir vapurun üst katına doğru tırmanırken de aslında bir cevap falan bulmanın peşinde değildim. Sadece denemek ve görmek istiyordum sistemin nasıl bir mantıkla işlediğini. Motoru çalıştıran mekanizmayı, biraz da ortaokul günlerinde kaptanlar tarafından köşke davet edildiğimizde edindiğim görgü sayesinde çözdükten sonra aşağı inip halatları denize attım. Fakat kısa sürede olayın o kadar da kolay olmadığını gördüm ve ileriye gidişi çözene kadar az kalsın vapuru Galata Köprüsü’nün dubalarına oturtuyordum. Boğazın sularını yara yara ilerlerken müthiş bir keyif yürüdü üstüme. Gençken bir vapuru Bodrum’a kaçırma hayalleri kurardık lise arkadaşlarımla. Sonuçta bir şekilde o dümenin önüne kurulmuştum ve mazotun götürdüğü yere kadar gitme özgürlüğünü elimde tutuyordum. Geminin geçiş saatini saniyesi saniyesine çıkarmış olduğumdan bir beş dakika önce vardım kerteriz noktasına. Hızı iyice düşürüp vapuru ileri doğru akıtırken tetikte bekledim. Kaçış planımı oldukça sağlam kurmuştum. Tek yapmam gereken biraz hızlı davranmaktı. Fakat gemi bir hayalmiş gibi öyle bir anda belirdi ki karşımda tüm stratejim çöküp gidiverdi. Aramızda ancak iki yüz metre kalmıştı. Saçlarım havaya dikilmiş, karnıma ağrılar girmiş halde bağırarak aşağı koştum köşkten fırlayıp. Yan halat demirlerine bağladığım küçük tekne köpüklere kapılmış, hafif yan dönmüş, vapura çarpa çarpa ilerliyordu sadık bir köpek gibi. İpi elime dolarken korkudan ağzım kurumuştu ve titreyen dizlerimin üstünde zar zor duruyordum. Teknenin bağlantısı vapurdan kopup tamamen koluma yüklenince anladım yaptığım yanlışı. Bir anda geriye kaçmıştı tekne ve hem onu öne doğru çekip hem de içine atlamam neredeyse imkânsızdı. Tüm duyularım kırılan tahtaların, göçen demirden pruvanın olası sesine kilitlenmişken daha fazla düşünmeyi reddederek kendimi ileriye fırlattım. Suya gömüldüğüm anda da ipi var gücümle çekip yüzeye fırladım. Pervanelere kapılmaktan korkuyordum ve müthiş bir çabayla yüzüp teknenin üstüne çektim kendimi. Motorun yanına nasıl ulaştığımı hatırlamıyorum bile. Tek bildiğim delice bir güçle kolu çevirdiğimdi yandaki düğmeyi döndürüp marşı vurdurmaya çalışarak. Ağzımdan garip iniltiler dökülüyordu ve ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Bir türlü çalışmıyordu kahrolası. Büyük bir hataydı onu işler durumda bırakmamak! İleriye bir göz atmamla saçlarım diken diken oldu aniden. Tekrar kola yapışıp çevirmeye girişsem de bakışlarım orada kalmıştı. Tora adlı geminin vapuru teneke bir kutu gibi yarıp geçtiğini, camların patlayıp denize uçuştuğunu, kaptan köşkünün buruşan güvertenin üstünde bir fazlalıkmış gibi dağılıp gittiğini gördüm. Sonumun geldiğini düşündüm o an. Şimdi geminin burnu hızla üstüme geliyordu. Denize atlamayı aklımdan bile geçirmedim. Kürekleri çıkarmak için de zamanım kalmamıştı. Orada, gözlerim korkudan dışarı pörtlemiş, üstüme yürüyen dev metal yığınını beklemekten başka bir şansım yoktu. Ve Tanrı o an birden beni hatırlayıverdi. Vapur sola doğru kıvrılıp geminin yanından geçti. Yutkunarak baktım üstümde kıpkırmızı yükselen canavara. Burnu yanıma sokulup köpükler saçarak tehditkâr bir şekilde tıslarken teknemin bu sırada akıntıyla beş metre kadar açılmayı başarabildiğini anladım. Böylece, delice bir korkuyla, on beş metreye yakın dümdüz bir duvarın üstümden geçip gidişini izlemeye çalıştım, dalgalara kapılan zavallı ceviz kabuğumun içinde motora sarılmış savrulup gitmeye karşı koyarken. Melemeler ve odun çatırtıları rüzgârın neşeli ıslığına kapılarak uzaklaşıyordu. Geminin bir çapak görüntü olmadığından emindim artık. Ama gerçekte ne olduğunu asla bilemeyecektim… Günde beş kez önümden geçip gitmeye yıllarca hiç bıkmadan devam etse de…

 

Çoğu zaman yatak odasının içindeki küçük banyoya kapağı atıp tahta küveti sıcak suyla dolduruyor, dar pencereden Galata Kulesi’ne bakarak öylece yatıyordum saatlerce. Beynimdeki yıkıcı düşünceler kendilerini teker teker suya atarak boğulup gidiyordu önümde. Nasıl da iğreniyordum her şeyden, yeniden doğmadan önce! Oynanan çocukça sömürü oyunları, kendini satmaya hazır yüz binlerce insanın bitmek tükenmek bilmeyen rant kavgaları, dünyada birileri cebini doldursun diye medyadan hiç durmadan pompalanan doyumsuzluk ve tüketim çağrıları, yozlaşan değerler, paranın güdümüne girmiş etik yoksunu pislikler, din tokadıyla yere serilmiş öfkesini bir kez olsun doğru bir yere yönlendirememiş zavallı halk, yalanlar, yalanlar, yalanlar, ahlaklı insanların gerildiği toplumsal çarmıhlar… Sinirli gülüşlerle kıkırdayarak kalkıyor, her seferinde suya bir tokat indirip etrafa damlalar saçarak ancak geride bırakıyordum içimde yuvalanmış, kendini dışarı atmak için an kollayan öfkeyi. Çünkü aslında delice korkuyordum orada ani bir felç geçirip kasılıp kalmaktan. Soluğumun kesildiği o an, annemin üstüme koşturuşu aklıma geliyor ve kendimi hızla dışarı atarken yine nereden bu düşüncelere saplanıp kaldım diye kızıyordum kendime. Ve hemen hemen her gün aynanın karşısına geçip uzunca bir süre kendime bakıyordum. Kuleye geldiğim o ilk gün duyduğum korkuyla baş etmek için yüzümü yıkıyor, gözlerim yumuk bir şekilde aynanın karşısında dikiliyor, bir süre sonra o iğrenç beklentiye karşı verdiğim savaştan müthiş bir iradeyle galip çıkarak gözlerimi yeniden açmayı becerebiliyordum. Gerçekten bir başkasını bulmayı bekliyordum karşımda. Ama öylece, sakallarım, saçlarım bir hayli uzamış, avurtlarım çökmüş, parlak gözlerle bakıyordum kendime. Benliğimi kaybetme duygusu acizlik dolu bir panikten başka bir şey değildi. Beni yerle bir eden bir beklentiydi bu.

 

Bir gün yine yumdum gözlerimi. Parmaklarımı yüzümde gezdirirken tenimdeki ıslaklığı donduran bir serinliğin pencereden girip her yanımı kavradığını hissettim. Açtım gözlerimi. Ve o durumda, üzerimde sadece eşofmanım, Rumeli Hisarı’nın burçlarından birinin üstünde ayakta dururken buldum kendimi. Çökmemle parmaklarım dehşet içinde taşların tırtıklı yüzeyine geçti ve gözüm kararırken neyse ki arka tarafa, burcun iç avlusuna düştüm. Ayağa kalkabildiğimde günlerdir yaşadığım stres yüzünden uyurgezere dönüşmüş olabileceğimden başka bir şey gelmedi aklıma.

 

Başka bir gün, viski kafamın içinde çılgın partiler verirken, kuleden fırlayıp Topkapı Sarayı’na gittim. Kapısı açık özel salonlara dalıp cam havzaları yerle bir ederek yıllardır elimde tutma hayalini bir türlü kafamdan söküp atamadığım bazı gürzleri ele geçirdim önce. Alarmlar hâlâ aktif olsa da bağlantıya geçtiği emniyet kuvvetlerinin bu ikaza kulak asabilecek elemanları çoktan cehennemdeki görevlerine geçiş yapmıştı. Kurşun geçirmez camı pervazından ayırıp kaşıkçı elmasını elime aldığımda müthiş bir heyecan yürüdü üstüme. İçinde dans eden ışıklara bakakaldım büyülenmişçesine. Bu anlamsız kâbusta bile çok parlak ve anlamlı duruyordu. Cebime koydum ve enerjisinin her an, her saniye bedenime aktığını hissederek yağmaya devam ettim. Kuledeki odamı süsleyecek akik, elmas, zümrüt gibi taşlarla bezenmiş çaydanlıklar, buhurdanlıklar, giysiler, kutucuklar, daha bir dolu şeyi çantalara sokuşturup arabaya taşıdım. Ve sonra… Ne mi yaptım? Benzinciden yüklendiğim iki bidon benzini her yere saçmak için yarım saat uğraştıktan sonra yaktım orayı!

Otuz dakika geçmeden kulenin terasındaydım ve yavaştan karanlığa teslim olan alacakaranlıkta gökyüzüne yükselen alevlere bakarak içmeye devam ediyordum. Olağanüstü bir keyif yürümüştü üstüme. Yudumlar boğazımdan aşağı sıvıya dönüşmüş alev yalımları gibi akarken bir an için aklıma düşen şey gerçek oldu. Gölge ansızın belirdi orada. Midem kasılırken korkuyla bir adım geriledim. Kocaman olmuş, sanki kabarmıştı sarayın üstünde. Sevdiği birine sarılıyormuşçasına çökmesi ve serbest bırakılmış bir balon gibi yukarı kaçması bir oldu.

Sönmüştü alevler!

 

Bazen boğazın ortasına kadar gidip kürekleri yukarı alıyor, tekneyi akışa bırakıyordum. Küpeşteye uzanıyor ve tatlı bir salınımla gökyüzündeki bulutları sağa sola çekip düzeltmeye çalışan dalgaların şıpırtılarını dinlerken maviliğin içime sızıp ruhumu yatıştırmasına izin veriyordum. Bazen öylece dikilip suyun kıpırdanışını izliyordum ve sevdiğim herkesin nasıl da uzaklaşıp yok olduğunu düşünürken gözyaşlarım pinoteksli tahtanın üstüne damlıyordu küçük lekeler bırakarak. Bazen de göç eden karabatak sürülerini seyrediyordum. Tam tepemden kesif çığlıklar atarak geçerlerken gökyüzü narin karınlarının siyahıyla boyanıyordu. Onlar için dünya hiç değişmemişti. Her şey inatla döngüsüne devam ediyordu. Sadece insanlar olmuştu cezalandırılan! Böylesine bir ilahi adaleti yerine getiren her neyse ona saygı duymamak imkânsızdı…

 

Doğruldum yerimde o gün. Dalgalar iyice yatışmış, doğa huzura varmıştı. Deliliğinden taviz vermeyen sadece boğazın içten içe kaynayan akıntısıydı. Hazırladığım tostu mideye indirip biraz votka içmenin zamanı gelmişti. Adalara doğru baktım. Sonra Ortaköy’e. Ardından Boğaz Köprüsü’ne. Gölge ortalıklarda görünmüyor, martılar tepemde çığlık çığlığa oltayı artık denize savurmam gerektiğini haykırıyorlardı. Kristal bardağıma bir limon parçası atarken çarptı gözüme o karaltı. Dalgalara kapılmış büyük bir kasa mı? Beynim görüş alanımdaki bu küçük değişimi pek ciddiye almasa da bakışlarım istemsizce oraya odaklandı ve başımdan parmaklarıma kadar tüm tüylerim bir anda ayağa dikilirken boğazımdan kesif bir çığlık döküldü. Yüzeyin yarım metre kadar altında, şişmiş suratı, boş göz yuvalarıyla yukarı bakan bir ceset sürüklenip geçiyordu. Hızla teknenin burnuna attım kendimi ve görmeye çalıştım onu. Sonra küreklere baktım. Tekneye alabilir miydim onu? Ama saçları havaya dikilmiş halde iğrenç bir ölüm dansı yaparak battı gitti, bir hayal olup olmadığı sırrını da beraberinde götürerek. Lime lime olmuş lacivert kotu, yenmiş ayak parmaklarıyla yok oldu boğazın karanlık derinliklerinde. İlk defa bir ölü görüyordum! Dalgaların altında uzanan derinliğe bakarken yutkundum. Boğaz cesetlerle kaplı bir bataklığa dönüşmüş olabilir miydi? Garip bir çağrıyla kendilerini denize mi atmıştı tüm insanoğlu? Ama belki de felaketten önce suya düşüp boğulmuş bir avareden başka biri değildi karşıma çıkan. Kafamı sallayarak kendimi olumlamaya çalışırken aklımda dönüp duran sorulardan bir tanesi inatla beni sarsmaya devam ediyordu. Balıklar kulağını yemiş, gözlerini çıkarmış olsa da tanıyordum o suratı bir yerlerden. Ve açıkçası hiç mi hiç sevmiyordum onu…

 

Durmadan aşağı iniyordu binalar. Kulenin çevresi neredeyse tamamen boşalmış, çınar ağacının görkemiyle aramda hiçbir şey kalmamıştı. Galata Kulesi’ne kadar da sadece eski kiliseler, camiler, Ceneviz mimarisinde bazı taş yapılar ayakta duruyordu. Molozların çoğu kuma dönüşmüş, üstlerini otlar bürümüş, zemin yavaştan yerine oturmaya başlamıştı. İstanbul geçmişiyle barışarak yeniden kurulurken gölgeler estetikten uzak hiçbir şeyin geleceğe taşınmasına izin vermeyecek gibi görünüyordu.

 

Gezilerimden birinde içimi yiyip bitiren meraka karşı koyamayarak eski sitemin önüne attım kendimi. Yıllarımı geçirdiğim apartmanın çöküp gittiğini görünce müthiş bir yıkım yaşadım. İçimdeki korku gerçeğe dönüşmüştü. Asla inanmak istememiştim bunun olabileceğine. Arabaya nasıl döndüğümü bilmiyorum. Yolda delice bir hızla akıp giderken uyanmıştım sanki birden. Yavaşladım. Beşiktaş’a doğru iniyordum. Aynadan bakınca beyaz atın peşimde olduğunu gördüm. Hızı iyice düşürerek yanıma kadar gelmesine izin verdim. Onu izledim sonra… Tophane’de, Mustang’im için belirlediğim, çevresinde betondan hiçbir yapı olmayan park yerine varana kadar. Savrulan dolgun yelesi, beyaz gövdesinde lif lif ortaya çıkan kasları, yere basmıyor da havada uçuyormuşçasına toynaklarını ileri doğru savuruşuyla bir hayal gibiydi. Reklamlarda özel kameralarla, buğulu filtrelerle kayda alınan bir reklam yıldızından farkı yoktu. Arabadan inip ona doğru ilerledim kendimi kaybetmişçesine. Yüzünde o çocuksu ifadeyle bana bakışında bir şeyler vardı. Hem muzip hem çekingen. Hem ürkek hem arsızca oyuncu. Hem çok yakın hem çok uzak. Karşılaştığımız o ilk sefer gözlerinde gördüğüm çılgınca korkudan eser kalmamıştı. Benimse o his yine üstüme çullanıvermişti. Sanki mazide beraber yaşadığımız çok özel şeyler vardı da bunları hatırlayamadığım için utanç duymam gerekiyordu. Adım adım yaklaştım. Aramızda iki metre kalmışken içimdeki şüpheye yenilerek durdum. Küçücük soluklarla başını sallarken sağ toynağını hafif hafif betona vuruyordu. Yanına yaklaşmam için beni cesaretlendirmeye çalışıyor gibiydi. Gözlerine baktım. O anda da müthiş bir korku yürüdü üstüme. Hiç düşünmeden dönüp koşmaya başladım. Mustang’in yanından geçtim ve ona sığınmayı aklıma getirmediğim için bir küfür savurarak kuleye doğru panik içinde tırmanmaya başladım. Bir yüz metre sonra ancak bakabildim arkama ve durdum öylece. Çıkıntının üstünde utançla dikilirken, vücudumu basan ter sert rüzgârla kuruyup gider, saçlarım yüzümü döverken, aşağıda, aynı yerde durmuş, masum bir şekilde beni izleyen ata bakakaldım. Ne zamandır ilk kez kendimi salaklıkla suçluyordum. Bir insana ayıp etmişim gibi kıpkırmızı olmuştu suratım. Ama geri dönmeye de cesaret edemedim. Kuledeki odamda pencerenin önüne yerleştiğimde at hâlâ aynı yerdeydi ve inatla yukarı bakıyordu. Ve ansızın şaha kalkıp hızla uzaklaşırken öylesine garip bir duyguyla sarmalandım ki anlatması çok zor… Sanki çok büyük bir fırsatı kendi ellerimle tepmiş, kendimi anlamsız bir yaşama mahkûm etmiştim…

 

Annem bana görüneli uzun zaman geçmişti. Sabah, öğlen, akşam, her an, her yerde onun tekrar karşıma çıkmasını bekliyor, bunun için tanrıya yalvarıyordum ama sadece bazen, içli içli ağladığını duyuyordum uzaklarda bir yerde.

Ve gölgelerden korkmuyordum sanki artık. Peşimde olmadıklarına iyice kanaat getirmiş gibiydim. Bambaşka bir amacın peşinde ölesiye çalışırlarken ve dünyayı iştahla yakıp yıkarlarken benimle uğraşacak vakitleri yoktu onların. Açık havaya daha güvenli çıkıyordum artık ve daha yüksek kahkahalar savuruyordum çevremi saran kâbusun saçmalığına.

 

Bir gün, dönüş yolunda, ne zamandır canımı sıkan o izlenme duygusuyla sarmalandım yine. Çevreme bakınarak yürümeye devam ettim, adımlarım hafif hızlanırken. Kulenin, Beşiktaş’a doğru yirmi metre kadar ötesinde peydahlanan o küçük çınar fidanının üstünde onu gördüm sonra. Kafasının yanındaki beyaz leke ele veriyordu kim olduğunu. Yanına ateş ettiğim o gün havaya yükselip gözlerimin içine bakan ve bir an için bana akıllanmış olabileceğini düşündürten karga! Yine yakınımda bir yere konuşlanmış, alaycı kara gözlerini üstüme dikmişti. Bir korkuluk kadar bile değerim kalmadığı ortadaydı. Yerden bir taş kapıp kafasına indirmeyi sadece kısa bir an için düşündüm. Bu türden gereksiz öfkelere kapılmak gülünç geliyordu artık. Yürüyüp yanından geçerken yukarı çıkıp çayımı yudumlayarak koltuğumda düşüncelere dalmaktan başka bir şey yoktu kafamda. Ama birden konuştu o!

Ve ben durup gözlerim faltaşı gibi açık, ona baktım.

“İyi günler Serdar Bey! Keyifler nasıl?”

Gayet net, şivesiz ve iyi eğitimli bir insan sesiydi bu!

Şaşkınlığımla alay edercesine kıkırdayıp devam etti hemen sözlerine: “Gördüğüm kadarıyla saçmalığın keyfini çıkarmayı biliyorsun. Fakat merak ettiğim bir konu var. Bu sabrı daha ne kadar sürdüreceksin?”

Ayakta sallanıyor, bir cevap veremeyecek kadar aptal hissediyordum kendimi ve o,

“Neyse, yakında yine görüşeceğiz,” diyerek havalandı. “O zamana kadar düşün sen…”

Sesim kurumuş kalmış gırtlağımdan sızıp dışarı çıkmayı başardı zor da olsa. “Dur!”

Alaycı gülüşlerle uzaklaştı Galata Kulesi’ne doğru ve bir pike yapıp çıktı görüş açımdan.

Çaresizlik içinde bağırdım bir kez daha. “Geri dön!”

Kös kös kuleye tırmandım sormayı beceremediğim yüzlerce sorunun omzuma yüklediği inanılmaz ağırlıkla. Viski şişesini elime alıp terasa çıktım ve gözlerim ufka kilitlenmiş, onun geri dönüşünü bekledim hava kararana dek…

Dönmedi.

Belki bu da gözlerim açık gördüğüm yüzlerce rüyadan biriydi!

 

9

 

Basamakları tırmanırken çelişkili duygular içerisindeydim. Nem kokusu her yanı ele geçirmiş, duvarlardaki boyalar pul pul dökülmüştü. Adımlarım kulağıma vuruyor, duvarı tarayan gölgem her seferinde içimi kaldırmayı başarıyordu. Çürümüşlüğün kokusu dayanılacak gibi değildi. Çöken duvarların, aşağı katları gösteren büyük deliklerin arasından sıyrılırken ne olursa olsun ilerlemem gerektiğini biliyordum. Sorunun cevabı burada olmalıydı. 4003 numaralı odada. Tozdan bembeyaz olmuş giysilerimle eşiğin önünde durdum. İçime derin bir nefes çekip zorlukla mideme kadar gönderdikten sonra kapının tokmağını kavradım. Alnımda biriken ter damlalarının yanağımda kendilerine yol açıp çeneme doğru süzüldüklerini hissedebiliyordum. Tokmağı çevirip kapıyı ittim. Burnuma vuran sıcak kokularla biraz olsun sakinleşirken bir-iki adım atıp etrafa baktım. Yapılmamış yatağı, duvara doğru gelişigüzel atılmış terlikleri gördüm ilk başta. Sonra da komodinin üzerinde duran kitabı. Yürü, dedim kendime. Başka çaren yok! Kararlı adımlarla yaklaşıp elime aldım romanı. 174’le 175’inci sayfalar arasına beyaz bir kâğıt yerleştirilmişti.

Apansız bir ürperti bedenimde dalgalandı. Ensefalogramın, beynimin işlediklerinin eksiksiz bir tutanağı, ışınım biçiminde okyanusa gönderilecekti. Neydi Snow’un dediği? Rheya gitseydi çok mu acı çekerdim? Ensefalogram bilinçli bilinçdışı her zihinsel süreci kaydederdi. Gerçekte Rheya’nın yok olmasını istiyorsam yok olur muydu? Ama sahiden ondan kurtulmak isteseydim, ölümünün an meselesi olduğu düşüncesiyle yine de öyle dehşete düşer miydim? Bilinçdışımdan sorumlu muydum?

Kapatıp kitabı yerine koydum. Parmağımı tahtanın yüzeyine sürttüm. Elime toz bulaşmadığını görünce döndüm. Dolapların yanına varıp kapaklarını açtım. Geçen sefer nasılsa yine öyleydiler. Boş! Aylardır ıssızlığın içine gömülmüş ve tüm umutlarımı kaybetmiş olmasam burada birinin yaşadığına yemin edebilirdim. Şimdiyse hiçbir şeyden emin olamıyordum. Son olarak hangi sayfada kalındığından, kitabın yerini kaybetmemek için ayraç kullanılıp kullanılmadığından, terliklerin nerede durduğundan, hiçbir şeyden. Kendimden bile! Karışmış kafamı kaşıyarak yatağın kenarına oturdum. Bir zamanlar burada kalan her kimse kokusu hâlâ odadaydı… O sırada, orada, hemen yanımdaymış gibi! Uzandım ve tavana bakarken burnuma dolan şeyin analizini yapmaya çalıştım. Hastane çarşaflarının ucuz çamaşır suyu işi bozsa da ferah bir şeyler duyumsayabiliyordum. Kızdı. Bundan emindim. Büyük bir olasılıkla da ölmüş olmalıydı. Fakat gölgeler bazı yapılar gibi burayı da koruma altına almışlardı. Ama neden?

Bekleyecektim burada. Sabaha kadar. Kararlıydım. Kalkıp yandaki düğmeye bastım. Işığın yandığını görünce rahatlayıp tekrar uzandım. Yastığı başımın altında düzeltip battaniyeyi üstüme çektim. Yarım saat kadar bir sürü gereksiz şey düşündüm, ayak seslerini duymaya çalıştım ve ikide bir kapıdan tarafa bakıp durdum. Rahatsız ve tedirgin hissediyordum kendimi. Her an bir şeyler olacakmış gibi. Depresif kurgular ön plana çıkmaya başlayınca havamı değiştirmem gerektiğini anladım. Kalkıp balkona attım kendimi. Rüzgâr sert bir şekilde girişti bedenime. Gelir gelmez kapıyı açmayı akıl etsem odanın havasının da değişeceğini düşünerek kendime kızdım. Ön taraftaki blokların, apartmanların tamamen aşağı inmesiyle manzara bir hayli açılmıştı. Kuleyi ve üzerinde dönen leylek sürüsünü görebiliyordum uzaktan. Kara kara bulutlar, Sarıyer’in üstünden akıp geliyordu. O sırada yandaki odanın perdesinin ileri doğru uzanıp savrulduğunu fark ettim. Kim bilir ne zaman önce yapayalnız uyandığım odadan. Düşündüm rüzgâr bedenimi didik didik ederken. Balkonun kapısını açık bıraktığımı hatırlamıyordum. Hatta emindim, öyle olmadığından. Aklıma hemen içinde bulunduğum odanın sahibi geldi. O da yana geçip benimle ilgili bir şeyleri incelemiş olamaz mıydı? Belki de oradaydı şu an!

Salakça bir beklentiyle hemen kapıya yöneldim. Rüzgâr da benimle birlikte dalmıştı sanki içeriye. Esinti kitabı yere uçururken kapıyı açıp koridora çıktım. Ve burada bazı şeylerin olması gerektiğinden evvel, geleceği önceden sezme yetisine sahipmiş gibi davrandığını düşündüm. Sonuçta ilk benim açmam gerekmez miydi kapıyı, oda içindeki anaforu yaratmak için? Ya da adımlarım, nasıl ben yere basmadan ulaşıyordu kulağıma? Kapının önünde boşluk duygusunu içime çektim. Sanki eşiklerin altından ölüm süzülüyor, titrek bir şarkıymışçasına havaya karışıyordu. Açtım kapıyı. Bir süre durdum orada. Aynı görünüyordu her şey. Yere savurduğum çarşafı aradı sonra gözlerim. Yatağın üstünde durduğunu görünce gözlerim kısıldı. Kalbim göğsüme hırçın darbeler indirirken içeri girip girmeme konusunda pek de kararlı değildim artık. Saniyeler beynimin içinde dönüp dönüp tavana doğru uçuşan ürkek kuşlar gibiydi. Bakıyordum, en ufak bir farkı bile gözden kaçırmamanın peşinde… Sonra yürüdüm birden. Eşikten geçer geçmez ayrı bir atmosfere girdiğimi düşündüm. Buz gibi bir soğuk akmıştı vücuduma. Yatağın yanına çabucak ulaşıp hızla arkama döndüm. Banyonun kapalı kapısına bakıyordum şimdi. İçeri giren esinti kulaklarımın içinde uğulduyordu elimi çarşafın neminde dolaştırırken. O sırada bir şey duydum. Bir fısıltı. O kadar yakındı ki döndüm hemen telaşla. Balkona diktim gözlerimi. Uçuşan perdenin kıvrımları yüzümün yanına kadar gelmeyi başarıyordu her seferinde. Biri konuşuyordu. Daha netti şimdi. Duvarın arkasından geliyor olabilir miydi? Az önce çıktığım odadan! Yaklaşıp betona dayadım kulağımı ve tam o an kesildi ses. Bekledim yine de bir süre. O sırada bir gıcırtı yüreğimi yırtıp geçti. Büyük bir korkuyla sıçradım yerimde. İçeriden biri çıkmışçasına açılan ve öylece kalan banyo kapısına baktım. Dikene dönüşmüş tüylerimle geriliyordum adım adım. Rüzgârla kalkıp enseme, kollarıma dolanıyordu tülün ucu her seferinde. Görüş açımda hapisti banyo. Yanıyordu açık tutmaya çalışmaktan kuruyup kalmış gözlerim. O sırada tam yanımda patladı bir çığlık. Benim istemsiz bağırışım da aynı anda koptu boğazımdan. Büzüşürken dehşete kapılmış vücudumu zorlukla toparladım. O tarafa dönüp hiçbir şey görememem korkumu bir nebze bile azaltmamıştı. Her yanı bir anda basıvermişti ayakkabı tabanlarından fırlayan gürültüler. Ürküntüye yenik, banyonun karanlığına bakarken bir şey hissettim. Koluma biri dokundu sanki. Derinlerde bir yerlerden kopup gelen konuşmalar dönüyordu çevremde. Delirecek gibiydim. Kaçma dürtüsü her yanımı sarmıştı. Tek sorun, yolumun üstünde duran banyoydu. Orada bir şeyin beni beklediğinden emindim. Titreyen dizlerimin üstünde zar zor dururken boynuma bir ağırlık kondu ansızın. Boğazımdan bir inleme kopararak silkindim ve artık orada duramayacağıma da böylece karar verdim. Ama ileri atıldığım an büyüdü gölge kapının önünde. Banyodan bir anda akıp dikilivermişti kopkoyu. Ani korkuyla yere mıhlanan ayaklarımı oynatmam mümkün olmuyordu. Yatağın demir başlığına zorlukla tutunarak kaldım ayakta. Ağlamaya başladığımı algılayabiliyordum. “Hayır,” diye mırıldanıyordum devamlı. Bitmişti her şey. Gelmemeliydim hastaneye! Yine de cesaretle konuştu içimde bir şeyler. Yatağın arkasına geç, dedi ve ben bu komuta uysalca boyun eğdim. Önümde kıpırdaşan, milim milim yaklaşan gölgenin saldırıya geçeceğini düşünürken başlığın demirine pençe gibi geçti elim. Garip bir hisle doldum o sırada. İçime akan bir şeyler vardı. Yavaşça sola doğru döndü başım ve gözlerim kocaman açıldı elime bakarken. Üstünde karanlık bir şeyler oynaşıyordu. Soğumuştu bir anda. Beynimde çakıp vuruverdi koluma refleks ama parmaklarımı demirden geriye çekmemin, bir bataklığın içinde çırpınan bir insanı dışarı çekmekten bir farkı yoktu. Midemin kuyusundan fışkıran hayvani bir çığlıkla silkindim. Sendeledim arkaya doğru. Kurtulmuştum. Tam o an belime başka bir şey sarıldı. Küçük inlemeler koptu bedenimden. Çişimi tutamazken delice bir güçle fırlatmaya çalıştım kendimi havaya. Yavaşladı sanki saniyeler. Beni içine almaya çalışan enerjiyi hissettim. Gölge de o an geldi yıldırım gibi. Yapıştı göğsüme ve yere yuvarladı beni. Perdeyi tutup aşağı çektim. İçimde bir yerlerde beni karanlığa batıp yitmekten kurtaracak gücü aranıyordum umutsuzca. Bağırıyordum devamlı. Üstüme iğrenç bir soluk gibi çökmüş atmosferin içinde vücudumu çevirmeye çalışıyor, çürümüş enerjinin bedenimi ele geçirmeye çalıştığını hissedebiliyordum. Bacaklarımı yere büyük bir güçle çarpıp zorlukla dikildim kıçımın üstünde. Ardından kolumu hırsla arkama savurdum. Bir çığlık duydum. Gevşedi bir şeyler. İşte o zaman, nasıl becerdiysem ayakta buldum kendimi. Balkona fırladım. Sonrasında hiç düşünmedim. Tırabzanın üstüne tüneyip umulmadık bir şekilde öne atıldım. Adrenalin beni alıp taşıdı sanki havada. Duvarda yürüyordum. Neredeyse yere paralel bir durumda üç adım atıp bedenimi ileri savurdum ve son anda tutundum yan balkonun demirine. Betona geçen dizlerimden ve kalçamdan yükselen acı yüzümdeki damarlara yürüdü kıpkırmızı. Parmaklarım birden boşaldı. Yarım metre aşağıda, tekrar tutmayı başardım demirleri. Orada, çamaşır ipinde rüzgâra kapılmış bir çorap gibi sallandım bir-iki kez ve beynim acı hissini yok etti birden. Kendimi yukarı çektim. Balkonun içinde dikilip yan tarafa baktım. Perde yine dışarı çıkmış uçuşuyordu. Sesler durmuştu. Sadece korku ve bedenimde çırpınan ağrı kalmıştı sanki dünyada. İçeri baktım gözlerim kocaman açılmış bir halde. Kaçmam gerektiğini biliyor ama bir türlü eşiğe ayağımı atacak cesareti yanıma çağıramıyordum. Sonra ansızın fırladım. Görünmez yarasalar çığlık çığlığa peşime düştüler. Denetimsiz hareketlerim yüzünden yatağın kenarına çarptım. Gıcırtıyı duydum. Kitap havaya fırlayıp başımın yanından hızla geçerek duvarda patladı. Dolabın kapakları açıldı cıvataları sökülürcesine. Tiz bir haykırış patladı yan taraftan. Attım kendimi ileri doğru. Kapıdan dışarı uçuverdim. Yerde yuvarlanmamla ayağa dikilmem bir oldu. Koşuyordum artık. Soluklarım çevremi, ışığa üşüşen sinekler gibi sarmıştı. Merdivenler ayaklarımın altından akan bir film şeridine benziyordu. Yıkılıyordu bir şeyler. Sarsıntıları algılayabiliyordum. Homurdanıyordu koca bina. Alt kata ulaştığımda önümdeki basamakların aşağı indiğini gördüm. Doğruca ters yöne fırladım. Arkamda gümbürdeyerek düşüyordu betonlar. Toz bulutları benimle yarışa tutuşmuş gibiydi. Oradan çıkacağımı hiç sanmasam da koşmaya devam ettim. Koridorun sonundaki demir kapıyı görünce yine bir umut yürüdü üstüme. Hızla açtım. Sapasağlam demirleriyle yangın merdivenini karşımda bulunca bir çocuk gibi sevinerek öne atıldım. Tam o an, yanımdaki çıkıntıya vurup yüzlerce parçaya ayrıldı yukarıda bir yerlerden kopmuş kalıp beton. Omzumda patlayan küçük bir parçayla sendelesem de basamaklardan paldır küldür inmeye devam ettim. Kapının koluna yapıştığımda içimden bildiğim ne kadar dua varsa okumuş durumdaydım. Kolu çektim ve açık olduğunu görünce benim için bu saçma geleceği planlayan tanrıya teşekkür ederek dışarı fırladım. Koştum yollarda. Büyük bir gümbürtünün koptuğunu, zeminin dalgalandığını hissetsem de durmadım. Göz ucuyla yıkıldığına şahit olmuştum hastanenin ve çöküşün zincirleme bir şekilde süreceğini adım gibi biliyordum.

Yirmi dakika kadar sürdü kaçışım. Sahile varınca yere yıkıldım. Öylesine sık nefes alıyordum ki içime neredeyse hava girmiyordu. Dudaklarımın çevresinde terden tuz kalıntıları oluşmuştu. Karaya fırlatılmış bir balık gibi orada öylece yatarken hafif rüzgârla tatlı tatlı salınıyordu dallar üstümde. Bilincim boşalmış, yerine su dolu bir kova konmuştu sanki. Koyu mavi bir filtreden bakıyordum dünyaya. Yatmaya devam etmekten, yüzümde oynaşan serinliğin beni rahatlamasını beklemekten başka bir şansım var mıydı? Dünyanın sunduğu şu yeni gerçekliğin içinde, bir kez daha, küçücük, zayıfçacık, kaderinin karşısında dili tutuk, zavallı bir heriftim işte. Bekleyecek, kaçacak, üzülecek, ağlayacak, bazen de bahşedilen o yüce anlayışla gülmeme izin verilince mutlu olacaktım. Yani hiçbir şey değişmemişti. Ayağa kalktım. Bir sarhoş gibi deniz kıyısına doğru yürürken kıkırdamaya başladım ve çok geçmeden kasıklarımı tutarak yere yığıldım. Tutamıyordum kendimi. Gözlerimden yaşlar boşanıyor, ağzımdan dökülen denetimsiz sesler martı çığlıklarına karışıyordu. Hayat yeniden bir anlama kavuşuyordu sanki. “Siktirin gidin!” dedim tükürükler saçarak. Bir yandan da kıkırdamaya devam ediyordum. “Siktirin! Orospu çocukları! Korkmuyorum sizden!”

 

10

 

Karanlık. Önümde dans eden beyaz küçük noktalar. Soluk, içime sığmaya çalışan koca, beyaz bir bulut. Engebelerle dolu çorak bir arazide durduğumu düşlemeye çalışsam da değilim. Rüzgâr esmiyor. Çakallar ulumuyor uzaklarda. Alacakaranlığın buzdan soğuğu etime saldırmıyor. Küçük, nemli yerlerdeki o uzamsız akustikle sarmalanmış öylece duruyorum. Küf kokusu burnumdan içeri sızarken saymaya devam ediyorum. Şimdi, diyorum sonra kendime. Korkma! Aç hadi!

Açtım gözlerimi…

Önümde ayna vardı. Ve ben orada değildim! Ellerimi ıslak tenimde gezdirdim yavaşça. Damlaları tek tek hissederek karnıma kadar indim. Gözlerimi kırpıştırdım. Sonra yumup bir kez daha açtım. Bedenim ortadan kaybolmuştu. Kireç duvarlar bembeyaz parlıyordu arkada. Parmaklarım aynaya kondu bu kez. Cam yüzeyde kayıp buğunun üstüne daracık yollar çizdi.

Ve kapıyı çekip dışarı attım kendimi. Salak bir gülüş oturmuştu yüzüme. Sırıtmakla ağlamak arası bir şey. Düşünme, diyordum devamlı. Sadece yaşa. Doğruca balkona yürüdüm. Cam paneli çekip havada dolanan esintinin içine battım. Yüzüme yapışmış su zerreciklerinden vücuduma geçti ürperti. Boyaları dökülmüş, üstü kıymık kıymık olmuş tırabzana dayanıp aşağı baktım. Beni görünce neşeyle havlamaya başladı bahçedeki köpek. Delice oraya bir buraya sallanan kuyruğu domates fidelerine sert darbeler indiriyordu. Onu her görüşümde başıma geldiği üzere ağzıma sıcacık bir salepmişçesine yayılan gülüşe engel olamadım. Havlayışı eski günlerden çıkıp gelen bir müziği hatırlatıyordu. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim içime dolan umutla. Pembemsi bulutlarla kaplanmıştı her yer. Uzanıp ağacın yayvan yaprağını yakaladım ve kendime çektim. Elimde ovalarken yeşil özütünün parmaklarıma yürüyüşünü seyrettim. On gün önce bir fideydi, şimdiyse dallarını açabildiği kadar açmış, kulenin üçüncü kat penceresinin önüne koca bir tente gibi yerleşmişti. Gölgeler ufukta titreşiyorlardı. Umrumda değildi artık, binalara deli arılar gibi saldırıp şehri yerle bir eden bu tipler. Omzumu silkip içeri girdim. Bir torba bulup içine votka, zeytin ve kendi ellerimle yaptığım küçük ekmeklerden atarak merdivenlere atıldım. Müzik odasında bir an mola verdim. Her seferinde bir kez daha inandırmam gerekiyordu kendimi, doldurulmuş hayvanların kaçıp gittiğine. Suh Ar’ın iki şarkılık longplay’i pikabın üstünde uslu uslu dönüyor, ortama barok tınılar yolluyordu. Hayvanat bahçesinde öfke içinde turlayıp seyircilerine dişlerini gösteren bir kurdun hırıltılarına benziyordu rafları titreten melodiler. Geri planda zangırdayan yaylılar, beynimde sıkışmış bir kapıyı açmaya çalışıyordu sanki. Unutulagelmiş anılar sabırsız hareketlerle bekleşip sızlanıyorlardı eşikte.

Basamakları hızla inip girişe bıraktığım portatif tabureyi kaparak dışarı çıktım. Dolanıp arka tarafa geçtim çabucak. İki-üç adım daha atmıştım ki yandan müthiş bir sıçrayışla gelip üstüme atladı köpek. Son anda yapıştım boynuna. Yere de böylece yuvarlandık. Bir kahkaha koptu gırtlağımdan. Dil darbelerine bulanıp hızla ıpıslak olan yüzümü korumaya çalışırken geçmişe düşmüştüm sanki. Dejavu’nun sarsıcı etkisini üstümden atma istemiyle doğrulup onu uzaklaştırdım kendimden. Sevginin tekrarlanabilirliğiydi aklımı karıştıran. Sadece ben istediğim için mi geri dönmüştü Kurt? Sadece ben istedim diye mi oluşmuştu, neredeyse caddeye kadar uzanan sebzelerle dolu şu koca tarla? Kıpkırmızı domateslerin arasında huşu içinde ayağa dikildim. On metre kadar ilerledim. Pörsümüş bir salatalık kurusunu yerden alıp atabildiğim kadar uzağa savurdum. Köpeğim çılgınca fırlayıp peşine düştü ve ben ileride bir çıkıntıya tünemiş, işi gücü beni gözetlemek olan kargayı yakaladım suçüstü. Kara gözlerinde alaycı pırıltılar dolaşıyordu. Gerinirmişçesine kanatlarını açıp yerinde döndü bir kez. Bir şey söylemedim. Hızla indim yola. Tabureyi ve torbayı içeri sallayıp kendisini orada bıraktığım için inleyen, bacaklarımın arasında slalom yapan köpeğimi takmadan arabanın koltuğuna yerleşip gaza asıldım.

Bir zamanlar delik deşik olan asfaltın şimdi dışa fırlamış çakılları ve kumlu yüzeyi altımda çatırdıyordu. Vitesi üçe almaya bile gerek duymadan büyük bir sükûnetle, saraylardan ve bahçelerden ibaret şu garip Beşiktaş bozması yerden geçerek köprü yoluna saptım. Uzanıp kaseti yavaşça ittim teybe. P. J. Harvey sakin öfkesiyle kulağıma mırıldanırken sağ tarafa kaydı bakışlarım. Manzaranın önüne dikilen küçük tepede, geçen gün bana o tatsız sürprizi sunan aslanın uyuduğunu açıkça görebiliyordum. Eminönü İskelesi’nde balık tutarken arkamda soluklarını duymuş, onu gördüğüm an kaskatı kesilmiştim. O sırada yapacağım tek bir şey vardı. Kendimi denize atmak. Ama bekledim ısrarla. Gözüm hayvanın yabani güzelliğine kilitlenmiş, hamlelerini kestirmeye çalışarak izledim ve iki metre kadar yanıma gelip rıhtımın tam kenarında sükûnetle oturduğuna tanık oldum. Huzurlu bir şekilde mırıldanarak bir süre manzaraya bakındı. Ardından kıçını tembelce dönüp Fatih’e doğru uzaklaştı. Sanki bir şey sinirlerimi plastik kabarcıklar gibi patlatmaktan hoşlanıyordu ve sanki ben dokunulmazdım. Belki de insanların yokluğu garip bir dengeye yol açmıştı. Ya da her neyse. Yaşıyordum işte ve galiba bunun için de şükretmem gerekiyordu.

Büyük çukurlarla delik deşik paralanmış yol Anadolu’ya doğru akarken ve tenimi yakmayı beceremeyen güneş yüzümü sahte öpücüklere bularken düşünme, korkma, heyecanlanma yetilerini kaybetmiş bir akıl hastası gibi hissediyordum kendimi. Her an üstüme çullanabilecek ölümün gölgesinde, beni tartarak çevremde dolanan doğanın arzulu şımarıklığı etkilenmeme yetmiyordu artık. Gölgelerin sunduğu salakça armağanlar da. Akılcılığın pençesine düşmüş şu biçare beynim neler olduğunu tam olarak anlamadan ne köpeği bağrına basabiliyor ne de yeni bir yaşam modeli yaratmak için çırpınıp duran şu manyak yaratıkları affetmeyi başarabiliyordu. İçimde kıvranan kin duygusunu yok edebilecek bir şeyler bulamıyordum. Tekrar uyanmadan önce nasıl bir tip olduğumu düşünmeye giriştiğimde pek de fazla bir şeyin değişmediğini fark etmem koca bir tokat gibi iniyordu suratıma.

Arabadan indim. İyice uzamış saçlarımı geriye savurup sarayın arkasına çöreklenmiş beyaz bulutlara baktım. Rüzgârla baş etmek için köprünün aklına homurdanmaktan başka bir çare gelmiyor gibiydi. Arada sırada kapağı buraya atıp her şeye üstten bakmayı seviyordum. Yakında beton yol göçüp gidecek, askılar kuşların mola vermek için kullandığı yıpranmış çamaşır askılarına benzeyecekti. Taburem ve torbamla her zamanki gibi dikkatle ilerledim büyük göçüklerin arasından. Denizin beni görünce sevinmiş gibi köpük köpük kabardığını görebiliyordum deliklerden. Ve adalardan Ortaköy’e kadar her yer pırıl pırıl gülücükler gönderiyordu üstlerine öğle güneşini alarak. Tam ortada taburemi açtım ve rahat bir nefes verip oturdum. Votkayı açıp bardağıma boşalttım. Bir zeytin attım ardından ağzıma. Hatıralarımı düzene sokmak için burada geçireceğim huzur dolu saatlerin ilk saniyesini çalıştırıp gülümsedim. Gökyüzüne baktım ardından başımı kaldırıp. Durgunluğu içime çekerken Electric Light Orchestra’dan Showdown’ı mırıldanmaya başladım…

Bazen bir gölge gelip üstüme çöreklenirdi ben buradayken. Nefesimi tutup ağzımda ne varsa yutmayı aklımdan bile geçirmeden öylece dururdum. Beni izlediğini bilirdim. Gözlerim dalgaların cilvelerine batmış olurdu kırpılmadan. Asla yukarı dönmezdi başım. Ve bir süre sonra karanlığını betonun üstünde sürükleyerek çekip giderdi o. İçime çöreklenmiş huzursuzluk korkuyu ittirip hemen su yüzüne çıkıverirdi vakit geçirmeden.

Sanki onları aklıma getirmek haddim değilmiş gibi bir anda kararıverdi gökyüzü. İnleyerek köprüye sürtünmeye başladı lodos. İleride, görünmez bir perdeyi aralamışçasına ortaya fırlayan kara bulutlar kötü bir şakadan başka bir şey değildi. Bardağı mideme boşalttım ve korkulacak bir şey olmadığına karar verdim hemen. Günlerdir dünyayı avuçlarına almış o tatlı huzur geri çekilmeyi planlıyordu demek. Bunu hissettiğimi düşündüm sabah gözlerimi açtığımda. Belki de kalkar kalkmaz unuttuğum bir kâbustu beni dışarı atıp gökyüzünü incelemeye zorlayan. Annemin ağladığını duymuştum bir yerlerde. Ne yapabilirdim ki? Yine de dışarıdaydım işte. İki kıtanın arasında bardağımı ikinci kez başıma dikip ayağa dikildim. Alt bölümdeki demir korkuluklara gitme isteğine karşı koymayarak yürüdüm. Aşağı atlayıp kenara vardım üç adımda. Bazen üstüme çevremdeki her şey canlıymış gibi bir duygu çöküyordu. Denizin birden uzanıp beni içine çekeceğini düşünüyor, böyle zamanlarda aşağı atlamamak için zor tutuyordum kendimi. Her şeye boş verebilmek nasıl da büyük bir huzurdu kim bilir. Yüzlerce kez eşiğe kadar gelmiş, tüylerim diken diken olup soluğum kesilirken, panik içinde bu dünyada tutunabilecek bir şeyler aranmış ve her seferinde bulmayı başarmıştım. Köpeğimin geri dönmesiyle intihar duygusunun o ağır balyası sırtımdan kalkmıştı bir süredir. Ama şimdi, tırabzanın üstüne çıkıp oturduğumda yine geldi çöktü yanıma. Midemde bir şeyler boşalsa da kaçıp gitme duygusuna dayandım. Ayaklarımı sallamaya başladım yavaştan. Lodosun karanlık nefesini kendimden uzak tutmak için dilime bir ıslık oturtup uzaklara baktım. Ölmek bir uyanış olabilir mi sorusu oturdu aklıma. Bir kâbusun içinde yaşadığım ve uyanmamı bir şeylerin engellediği kuramı denenemeyecek kadar riskliydi. Bir kumardı. Atlayacaktım ve evimde, çayın kokusu burnuma dolarak uyanacak, televizyondan yükselen sabah programı seslerinin eşliğinde ayaklarıma terliklerimi geçirip mutfağa yürüyecektim. Ya da başka bir boyutta bulacaktım kendimi. Belki de yine hastane yatağında. Tekrar eden bir kâbusta bir şarlatan gibi dolaşıp duracaktım aynı şekilde.

Gemi soluk kırmızı boyasıyla bacaklarımın arasından süzülünce güvertenin nemli, sert yüzeyi uzanıp alnıma dokundu sanki. Yerçekimi sarılıverdi vücuduma ve ben demirin soğuğuna yapışıp kendimi geriye attım. Hafif yanlamasına düşsem de acımadı hiçbir yerim. Betonu ayaklarımın altında hissedince rahatlayarak aşağı baktım bir kez daha. Geçip gidiyordu koyunlar meleyerek.

Boğazımı ıslatmak üzere tekrar yukarıya yollanırken doğanın çığlıklarını içime çektim doya doya. İleride kulenin üstüne bir hare gibi yerleşmişti güneş. Limon parçasını ortada tutmaya çalışarak bardağı ağzıma doğru kaldırdım. Ve öylece donup kaldım. Vücudum kaskatı, tüylerim diken diken, Ortaköy’e uzanan sahil yoluna bakıyordum dehşet içinde. Yavaşça, nereden geldiğini bilmediğim bir güçle bir kukla gibi kalktım tabureden. Var gücümle bağırdım sonra. Yaramaz kırlangıçlardan farksız yankılar gökyüzünde uçuşurken gördüğüm şeyin bir hayal olmadığına kendimi inandırmaya çalışarak kenara yaklaştım. Kırmızı giysili biri vardı orada! Bir zamanlar yakılmış, şimdiyse sapasağlam ayakta duran eski ilkokulun arkasında yok olması uzun sürmedi ama. Bu mesafeden, özellikle de rüzgâr böylesine azıtmışken sesimi duymaması şaşırtıcı değildi. Ama o büyülenmişçesine, hiçbir tarafa bakmadan, yavaş yavaş yürüyüşü… Yoksa bu da mı bir sanrıydı? Yerden şişeyi alıp kafama dikerken artık hiçbir şeyden emin olamayacağımı çok iyi biliyordum. Aaşağı sallayıp var gücümle arabaya koşarken de. Martılar kafama takıldı o sırada. Sadece onlar değil aslında. Havanın kurşuna çalan renginde ve delirmişçesine uğuldayan rüzgârda da normalin dışında bir şeyler algılıyordum. Başımın üstünde tehditkâr çığlıklar dönerken arabanın yanına ulaştım ve dönüp geriye baktım. Biri o an güneşi elektrik düzeneğinden kısıverdi sanki. Göğsüme karanlık bir korku oturdu ansızın. Biraz daha kendimi zorlasam havaya çöreklenmiş kötülüğü görebilecekmişim gibi hissettim. Anafor yaparak birden geldi rüzgâr. Öne doğru yatsam da engelleyemedim dizlerimin üstüne çöküşümü. Rüzgârın arabanın altına dolduğunu ve bir tonluk ağırlığı büyük bir güçle santim santim yana taşımaya başladığını görünce emekleyerek kapıya ulaştım hızla. Vücudumu içeri sokmak için delice bir güç sarf etmem gerekti. İnliyor, kaslarımı sonuna kadar geriyordum ve kapıyı kapamak da aynı derecede zor oldu. O an, dışarıdaki sesleri filtreleyip beni bir nebze rahatlatmayı beceren arabanın ön camından nasıl bir kâbusla karşı karşıya olduğumu gördüm. Betondan yükselen çatırtıları duyabiliyordum artık. Kontağı çalıştırıp gaza asıldım. Çevirdim burnunu ve tam da o sırada arkadan gelip alt kaportaya vurdu beton dalga. Araba havaya fırladı. Tekerlekler bir-iki saniye boşa dönüp yola konar konmaz tekrar ileri atıldı. Azmış bir denizde tekne sürmeye çalışıyordum sanki. Ansızın bir martı büyük bir hızla çarptı cama. Bir başkası üst kaportaya indi. Yanda, çığlıklarla arabayı didiklemeye çalışırlarken, kanatları havayı beyaz darbelerle dolu bir karmaşaya boyadı hızla. Bir anda dünya çıldırmaya karar vermişti. Kızdığı bile söylenebilirdi. Ama niçin? Kırmızı giysili tiple buluşmamı engellemek miydi amacı? Hiçbir şey göremiyor, arabayı bir çukura sokup ölmemek için dua ediyordum sadece.

Köprüyü beton dalgaların insafına bırakarak son hız uzaklaştım. Ortaköy sapağına yaklaşmakta olduğumu düşündüğümde kuşlar panik içinde kalktılar üstümden. Rahatlatmadı bu beni. Bir şeyler olacağını biliyordum. Viyadükten aşağı doğru virajı alırken garip bir hisle sarmalanınca her yanım panik içinde kasıldı. Gözlerimi kırpıştırıp bir daha baktım önümdeki manzaraya. Her yana sinmiş şu saçmalık bombardımanından daha farklı bir şeyle karşı karşıyaydım. Renkler, perspektif, açılar, hepsi değişik görünüyordu artık. Normalin oldukça dışında. Daha önce hiç böyle algılamamıştım dünyayı. Ve sahil yoluna çıkar çıkmaz da algı sınırımı ve anlayışımı yerle bir eden o şeyle burun buruna geldim. Yirmi metre kadar önümde şeffaf bir perde duruyordu. Ardındaki manzara eski haline benzer bir görüntüye sahip olsa da yapılar başka bir boyuta aitmişçesine açı değiştiriyor, uzamın içinde genişliyor, küçülüyor, hiç durmadan deforme oluyordu. Hızım yüze yakındı ve frene asılmayı aklımdan bile geçirmedim. Yapacak bir şey yoktu. Yırtılmaya benzer bir şey hissettim diğer tarafa geçerken. Motorun bir zamandır süren ciyaklaması kesildi birden. Renkler tam olarak normale döndü diyemem. Daha canlıydı sanki. Yabanilik hâlâ havada asılı olsa da alışık olduğum algı sistemine dönmek rahatlattı beni. Kapkara bulutlar geri çekilmişler, yukarıda sinirli sinirli dolaşıyorlardı. Akıyordu yolların grisi altımdan. Yaşadığım saçmalıklar beni aptala çevirmişti. Neye odaklanmam gerektiğini çıkaramıyordum. Neden burada olduğumu hatırladım birden. Kırmızı giysili tip! Sadece ona yoğunlaşmalıydım. Sadece ona, şu lanet olası yanılsamalara değil. Arabayı durdurdum. Hangi sokağa saptığını nasıl bilecektim? Sahile uzanan soldaki aralığa kaydı bakışlarım. Sonra ileriye göz attım. Belki de Beşiktaş’a doğru devam etmişti. Sağdan Balmumcu’ya doğru çıkmadığını nereden çıkarıyordum peki? Tanımadığım birinin nasıl davranacağını bilmemin bir yolu olmadığı açıktı. Bir karar vermeye çalışıyordum ki radyo ansızın açıldı kendiliğinden. Cızırtılar doldu içeriye. Sinirlerim bir anda boşalıverdi. Ve kısıldı gözlerim. Kahverengi, kıpır kıpırdı zemin uzakta. Buğu nasıl havada asılı kalıp oynaşırsa öyle. Öksürdü biri o sırada. İyice gerilip koltuğa yapıştım. Radyoya kilitlenmişti gözlerim.

Çok net bir şekilde konuştu ağabeyim: “Yapacağını biliyorum Serdar. Başaracaksın.”

Cızırtılara bıraktı ses yerini. Tüylerim diken diken olmuş halde bekledim. Ve bir daha konuştu o, beklenti dolu hayallerimi paramparça ederek. Aynı şey! Teyp kaydı gibi bir şeyle karşı karşıyaydım. Fakat yayın nasıl başlamıştı? Nasıl açılmıştı radyo? “Neyi abi?” diye bağırdım. “Neyi başaracağım? Ne yapıyorum ben burada? Neredesiniz siz? Konuş!” Öfke içinde vurdum ön panele, aptalca davrandığımı bilerek. Kimden ne karşılık bekliyordum ki?

“Güçlüsün sen!”

Direksiyona sıkıca yapışmış halde, üstlerine elektrik yürüyen saçlarım havaya dikilirken anlamaya çalıştım. Şaşkınlık yüzüme sıvanmış çamurdan farksızdı. Değişik bir kayıt mıydı bu da? Yoksa beni duymadan mı konuşuyordu? Tek taraflı bir bağlantı mıydı gerçekleşen? Ter içinde kalmıştım. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi.

“Hadi artık, lütfen,” dedi fısıldarcasına.

Başımı kaldırdım burnumu çekerek. Gözlerimi sildim ve zemine yayılan o kahvemsi dokunun arabaya bir hayli yakın olduğunu da o esnada kavradım. Bir kez daha çarpılıverdi algı sistemim. Yolları kaplamış çirkin halı yüz binlerce küçük şeyden meydana gelmiş koca bir organizmaydı.

“Hepimiz seni çok seviyoruz Serdar. Biliyorsun bunu.”

Soluğumu tutarak baktım farelerden oluşan denize. Korkacak vaktim olmadı. Hızla gelip her yanı koyu kahve karınlarıyla ele geçirdiler. Beş saniye içinde tek bir açıklık bile kalmadı camın üstünde. Kornaya konan elimi geri çekemiyordum. Belki de iğrenç ciyaklamalarının kulağıma ulaşmasını engellemek için yapıyordum bunu. Gözlerindeki çılgın bakışlardan hiçbir şekilde hiçbir şeyden korkmayacakları anlaşılabiliyordu. Panik vücudumu yavaştan ele geçiriyordu bir kez daha. Bağırmamak için zor tutuyordum kendimi. Tekerlek aralarını zorladıklarını, içeri girecek bir delik arayarak ciyakladıklarını duyabiliyordum. Gaza asıldım var gücümle. Görüşümün tamamen kapalı olması çıldırtıcı bir duyguydu. Radyo cızırdamaya devam ediyordu ve sanki tam tepemde üzgün bir şekilde soluk alıp veriyordu ağabeyim. Elli kilometreye yakın bir hızla bilinmeyene yol alıyordu araba. Sileceği çalıştırmayı akıl ettim birden. Rüzgâr da yardımını eksik etmeyince açıldı camın önü biraz. Ezilen yığınların acısı tekerleklere, oradan da yüreğime geçiyordu sanki. Bazen bir jelin üstünde patinaj yapıyormuşçasına kayıp refüje vuruyor, sarsılarak devam ediyordu yoluna araç. Nereye kadar uzandığını çıkaramıyordum fare taburunun. Trafik ışıklarına ulaşmama çok az kalmıştı. O an çok yakınımda bir yerden bir ses yükseldi. Döndüm korkuyla. Nereden nasıl içeri girmişse, arka koltuğun üstüne tünemiş, havayı kokluyordu bir fare. Bir inilti koptu boğazımdan. Hayvan korkup hareketlenince kendimi koruma dürtüsüyle bir elimi öne getirdim hızla ve direksiyonun hâkimiyetini de o an kaybettim. Döndü araba sert bir şekilde, beton şeride vurdu arkası. Devrilecekmişçesine sağa sola yalpa vurup tekrar indi aşağıya. Freni sonuna kadar köklesem de kaymasını engelleyemiyordum bir türlü. Direk büyük bir hızla yaklaşıyordu. Yana doğru dönüyordu araç. Boynum da ters yöne. Yüzüm kasıldı, ağzım sonuna kadar açıldı, ellerim öne uzandı felç geçirmişim gibi ve bağırdım. Çarpmanın şiddetini azaltmadı bu. Yıkıcıydı vuruş. Sarsıntı yalayıp geçti her yanımı. Yan koltuğa fırlayıp dirseğimi pencereye vururken arabanın devrilmediğini anlayabildim. Orada eciş bücüş olmuş kıvranırken iki kez sallanıp yerine oturdu araç. Kapı açıldı ansızın ve ben belime kadar aşağı sarkmasını engelleyemedim vücudumun.

Dehşete kapılmış halde toparlanmaya çalıştım. Ayaklarımı direksiyonun altından kurtardığımda ise hiç istemediğim bir şekilde yere düştüm. Hızla yuvarlanıp ayağa fırladım anında. Denetimimi yitirmiştim. Arabanın üstüne atlamaktan başka bir şey düşünemiyordum. Paçalarıma tırmandıklarını net bir şekilde duyumsayabiliyordum. Küçük küçük çığlıklar kopuyordu ağzımdan. Ama bir şey yapamadım. Öylece ayakta dikilip, şapşala dönmüş suratımla baktım yüz binlerce fareden oluşan kütlenin, güneş batarken eşikten çekilen gölgelere benzer bir şekilde uzaklaşmasına. Arabanın açık kapısından yere atlayan ufaklık de peşlerine düşünce, tiksinti içinde soluyan yüzüme alaycı bir gülüş oturtmaya çalıştım ama olmadı. Çevremde dönerek hızla Beşiktaş’a uzanan caddenin her yanını iyice gözden geçirdim. Arabanın kaportasından yükselen buhara baktım sonra. Şu boktan kazanın vücudumda en ufak bir arıza bile bırakmadığına inanamıyordum. Biraz dirseğim ağrıyordu, hepsi o kadar.

Yürüdüm uyurgezer gibi. Yanından geçerken hurdaya dönmüş Mustang’imin boyasını şefkatle okşadım. Ve atlayıverdi zaman. Işıkların oraya nasıl ulaştığımı bilmiyorum. Sanki ne yaptığımın farkındaymışçasına, kararlı adımlarla, sokağın içine daldım. Akışı bilinçaltıma bırakmış gibiydim. Hiç düşünmeden ilerliyordum dosdoğru. Rüzgâr arkamdan yaramaz bir çocuk gibi koşturup beni yalayarak geçtiğinde gördüm ileride yerde yatan kırmızı eşarbı. Heyecan midemden kalbime, oradan da yanaklarıma aktı ateş gibi. Umutla ileri atılacakken havalandı birden eşarp esintiye kapılarak. Dans edercesine uçuşup sürüklenmeye başladı denize doğru. Bana yolu göstermeye çalışıyordu sanki. Peşine takıldım usulca. Bir kız mıydı takip ettiğim tip? Çocuk gibi pantolonumu çekiştiriyordum yürürken. Arada bir kendimi, yalnızlığın aylardır emrime sunduğu o beş para etmez huzurun bozulacağını düşünürken ve gördüklerimin bir yanılsama olmasını ümit ederken yakalıyor, sinir içinde korkaklığı bırak, diye söyleniyordum. Tarihte daha önemli bir an yaşanmış olamazdı. Bundan sonra da yaşanmayacaktı. Olağanüstü bir yıkımın ardından geride kalmış iki insanın buluşması… Daha ne olabilirdi ki?

Dalgaların kıyıdaki blok taşlara vurup havayı su zerreciklerine buladığı yerde, kızgın gökyüzünün altında durdum. Denize gömülmüş, akıntıyla birlikte uzaklaşan eşarbı fark ettiğim an kızın da aşağı atlamış olabileceği geldi aklıma. Yüreğimden bir şeyler bu düşünceyle kopup gitti. Bez parçasının batışını görmek istemedim. O tarafa sırtımı dönerken bir sinekmiş gibi kovaladım bu salakça düşünceyi. Bu kadar şanssız olamazdım. Bulacaktım onu. Hastane odasındaki küçük, yumuşak terlikler dönüp duruyordu gözümün önünde. Oydu, bir şekilde biliyordum bunu. Bağırdım caminin arkasında kalan yapılara doğru: “Heeey… Neredesin?” Bekleyip bir daha denedim şansımı. “Burada olduğunu biliyorum. Ortaya çık!”

Su damlacıkları yüzüme çarpıp tuzunu üstümde bırakarak akıp giderken sesimin bana bile zor ulaştığını fark ettim. “Ölmüş olamaz, imkânsız,” diye mırıldandım. Minaresi denize gömülmüş caminin duvarlarında oluşmuş büyük çatlaklardan sızan buhara bir anlam vermeye çalışmadan, şimşeklerle damarlı bir mermeri andıran lacivert gökyüzünü geride bırakarak en baştaki sokağa doğru yürüdüm. Gölgelerle dost, eskisinden bir kat daha sağlam görünen Rum evlerinin arasında niteliğini kaybetmemiş yola daldım. Ve müzik o sırada ulaştı kulaklarıma. Adımlarıma temkinli bir yumuşaklık yürüdü hemen. Yere basmıyormuşçasına ilerleyip köşeye ulaştığımda dışarı ışığı süzülen barı gördüm. Artık iyice ayırt edebiliyordum. Kate Bush’tu çalan. Neşeli sesi coşkuya dönüşerek içime akarken sağı solu iyice kolaçan ederek yaklaştım. Bir şeyin kırıldığını duydum o sırada. Ardından güçlü bir anafor doldu sokağa. Çöp tenekesini devirip yerde yuvarladı ve ben başımı eğip baktığımda toz ve moloz kumundan oluşan bir bulutun dizlerimin bir karış altına kadar yükseldiğini gördüm. Yer de gökyüzünün gri kaşlarına özeniyor gibiydi. Soğuduğunu hissettim havanın.

Tüylerim ayaktaydı artık. İğrenç bir enerji vücuduma yerleşmiş sinirlerimi kemiriyordu. Kapıya yaklaşırken ya o değilse, diye düşündüm birden. Ya insan değilse! Vazgeçemezdim ama artık. Kapının önüne gölgemi göndererek yaklaştım. Güzelce sıralanmış, sandalyeleri eşit ölçülerle çevresine yerleştirilmiş tahta masaları gördüm önce. Sonra köşede bir iskemleye kurulmuş kızı fark ettim güçlükle. Kalbim göğsüme tokmakları indirirken içeri girdim. Masadan aşağı sarkan dalgalı kumral saçlara ve orada üşümüşçesine titreyen vücuda baktım. Öne, kollarının üstüne kapanmıştı. Sinir bozucu bir şekilde gıcırdadı ayaklarımın altındaki tahtalar. Konuşmak istiyor ama kurumuş boğazımdan saçma bir gürültü çıkacağını düşünerek sadece yaklaşmaya devam ediyordum. Birden kaldırdı başını. Ağlıyordu demek. Kıpkırmızı gözleriyle kayalık bir yerde sıkışıp kalmış bir karaca gibi baktı bana.

“Korkma,” dedim hemen. “Sana zarar vermeyeceğim.”

Gerilmiş bir lastik gibi görünüyordu şimdi. Kaçmakla kalmak arasında şöyle bir gidip geldikten sonra kesik kesik çıkan zayıf sesiyle, “Kimsin sen?” diye sordu.

Titreyen dudaklarına, bardağı bir silahmışçasına sıkıca kavramış eline baktım. Yüzündeki duygu korkuya benzemiyordu tam olarak. Merak. Ya da umut! Karşısında martılar ya da köpekler yerine bir insanı bulmanın sevinci. Belki de hepsinin karışımı.

Heyecan ağzımın içine bir jilet gibi yerleşmişti. Bir adım daha atıp, “Serdar,” dedim. Yeşil gözleri tek bir hareketimi bile kaçırmıyor, devamlı kıpırdanıyordu yuvalarında. “İnanamıyorum burada olduğuna,” diye devam ettim sözlerime sesimi yükseltmemeye gayret ederek. “Köprünün üstündeydim, hayal gördüğümü zannettim. Ama karşımdasın işte.” Güldüm denetimsiz bir şekilde. Onu ürkütmemeye çalışıyor olsam da hareketlerimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Bir anda önümden puf diye yok olup gidecekti sanki. Hayal görüyor olabilir miydim? Uyanacak mıydım birden? “Sadece biz kaldık geride. Sen ve ben. Yani öyle zannediyorum. Fakat sen neredeydin? Aylardır her yanı dolaştım. Nasıl görmedik birbirimizi?” Bir kahkaha patlattım. “Gerçekten inanamıyorum.”

Dakikalardır dimdik duruyordu. Gözlerinden yaşların ip gibi indiğini fark ettiğimi anlar anlamaz boşalıverdi sinirleri. “Çok korkuyorum,” derken dudakları küçük bir kız gibi büzüştü.

Hissettiğim acıma duygusu çok yoğundu. Tüm paranoyak düşünceleri bir kenarı bırakıp yanına çöktüm. “Hepsi geçti,” dedim anlayışla. “Birbirimize destek olacağız artık.” Elini tuttum. Anlamlı yüzüne bakarak gülmeye çalıştım. “Her şey düzelecek, inan bana.”

Gözlerini kocaman açıp dilinin altında büyük bir sır saklıyormuşçasına bana yaklaştı. “Beni almak istiyorlar.”

“Kimler?” dedim elini avcumun içinde sıkarak. Yaşadığı büyük travmanın onu delirtmiş olabileceği geldi o an aklıma. Ama umrumda bile değildi bu. Yaşayan birini bulmanın coşkusu beynimde bir girdap gibi dönüyordu. Çok güzeldi. Hangi mağazadan aldıysa üzerinde sarı çiçeklerle süslenmiş lacivert, pazen bir elbiseyle kırmızı bir hırka vardı. İncecik bileklerinin hemen altında, bembeyaz parıldayan ayaklarına, topuklu, zarif,  kahverengi bir ayakkabı geçirmişti. Teninin duruluğunda pembe parıltılar dolaşırken koca, yeşil gözleri beni incelemeyi bir türlü kesmiyordu.

“Beni bırakma,” dedi ansızın yalvarırcasına. Ardından bakışları bir şeyi işaret edercesine kapıya kaydı.

Garip bir korku kapladı içimi. Başımı hızla o tarafa çevirdim. Yoğun ışık gözlerime doldu. Sonra açıldı görüntü. Kimse yoktu. Sadece harabeler. Ne bir gölge ne bir insan. Yerimden kalktım yavaşça. Dışarının ıssızlığını gözden kaçırmamaya dikkat ederek bara doğru geriledim. “Seni bırakmayacağım,” dedim. “Elbette bırakmayacağım.” Bir viski şişesini elime alıp kapağını açtım. İçkinin üçte birini mideme gönderip masaya doğru yürüdüm tekrar. Ona adım adım yaklaşırken, “Gölgeler değil mi?” diye sordum. “Onlardan korkuyor olmalısın.”

Kafasını salladı garip bir ifadeyle. “Gölgeler?” diye mırıldandı ilk kez böyle bir şey duyuyormuşçasına. Bana baktı sonra. Türlü sorularla doluydu gözleri.

“Evet gölgeler,” dedim.

Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

“Neyi anlamıyorsun?” dedim öfkelenerek. “Kim almak istiyor seni? Söylesene!” Böylesine ani bir öfkenin nasıl ve nereden çıktığını anlayamadım. Çatık kaşlarımı, gerilmiş yanaklarımı yatıştırmaya çalışırken kızın yüzü de dehşet içinde buruşuverdi.

“Bilmiyorum,” dedi iskemlesinde kımıldanarak.

Bir kez daha yürüdü üstüme sinir. Yumruğumu masaya indirip bağırdım. “Kim olduğunu söyle! Çabuk! Nasıl uyandın? Neler yaşadın bugüne kadar? Nasıl olup da hiç görünmedin bana? Hastanedeki odana geldim. Orada saldırıya uğradım. Gölgelerden bahsediyorum, bilmiyorum diyorsun!” Güldüm mimiklerimi kontrol edemeden. “Sana nasıl güveneceğim ben peki? Yalan söylüyorsun!”

Yaşlar boncuk boncuk süzüldü yanaklarından. Sarsılıyordu vücudu zangır zangır. “Hiçbir şey bilmiyorum,” dedi acıklı bir ses tonuyla. “Yemin ederim.”

Karışıverdi kafam. Korku, nefret, bilinmezlik, paranoya, hoşgörü, çaresizlik, sevgi birbirini ittirip kovmaya çalışıyordu beynimden. Sakinleşmeye çalışmalıydım. Önce soluklarımı düzenledim. Bakamıyordu bana. Güçsüz, tek başına, infazını bekleyen bir mahkûm gibi titriyordu karşımda. Yanına oturup bir yudum daha aldım içkiden. Tricky’den Hell Is Round The Corner çalıyordu şimdi. Bir süre masayı amaçsızca gözden geçirdikten sonra döndüm ona. Büzüşmüş kırmızı dudaklarını, hüzünlü bir şekilde birbirine yaklaşmış kaşlarını incelerken bir sıcaklık yürüdü başıma. Tekrar tuttum elini. “Özür dilerim,” dedim kendimi aptal gibi hissederek. “Burada işlerin normal bir şekilde yürümediğini sen de biliyor olmalısın.” Onay bekledim bir an. Önüne bakmaya devam ediyordu. “Çok kötü şeyler yaşandı ve birine güvenmek hiç kolay değil.” Beynimi ağzımdan çıkan laflara inandırmak için kendimi iyice zorladım. “Ama birbirimize güvenmekten başka bir çaremiz yok.” Yüzümde asılı duran inanç çabası bir çocuğu bile etkileyemeyecek kadar başarısız olmalıydı. “Sadece ikimiz kaldık geride.” Eğilip baktım bakışlarını yakalamayı deneyerek. “Sen ve ben… Gerçek bu.”

“Korkuyorum,” dedi o.

Çevreye bakındım arkama yaslanarak. Diyecek bir şey gelmedi aklıma. Viski üstüne düşen görevi yerine getiriyordu. Kolunu tuttum. Teninin yumuşaklığıyla afalladım. Bu acımasız yıkım dünyasına katlandığım için bana bahşedilen bir hediye gibiydi. “Sen mi koydun müziği?” diye sordum.

Baktı yine ürkek bir ifadeyle. Cevap vermedi.

“Nerede kalıyorsun?”

Şaşırmama neden olan bir öfke belirdi birden gözlerinde. “Ne yapacaksın bana?” diye bağırdı. “Ne yapacaksan yap, neyi bekliyorsun?”

“Bak,” dedim kolunu iyice kavrayıp onu kendime çekerek. “Bir şok yaşıyorsun. Hastanede kaldığını biliyorum. Odana baktım. Ama yıkıldı orası. Benimle gel. Yanımda güvende olursun.”

“Hiçbir şey anlamıyorum,” dedi gözlerini kırpıştırarak. Kolunu çekti sertçe.

“Ve ben senin hiçbir şey anlamamandan sıkılmaya başlıyorum,” dedim derin bir nefes salarak.

“Sen kimsin peki?” diye sordu birden. “Ne arıyorsun burada? Bir rüyadayım ben. Çıkamıyorum bir türlü. Ama dayanamıyorum artık… Beni çağırıyorlar.”

“Keşke rüyada olsaydık,” dedim. Koca bir yudum kaydı gitti boğazımdan. “Ama değiliz. Gölgelerin her yanı yıktığı korkunç bir dünyada uyandık. Bizi neyin kurtardığını, nasıl hayatta kaldığımızı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum artık. Buradayız ve yaşamak zorundayız. Ölmememizin bir anlamı olmalı.”

Uzanıp yanağıma dokundu hiç beklemediğim bir anda. Gülmeye çalıştı beceriksizce. Geriye kaçmamak için zorladım kendimi. Güvenemiyordum bir türlü ona. Eli yavaşça omzuma indi. Sıktı orayı ve gözlerimin içine bakıp konuştu. “Gerçek olduğuna inanmak istiyorum.”

“Evet,” dedim. “İnanmalısın buna.” İttim şişeyi önüne. “Bir yudum al istersen şundan.”

Ne yapması gerektiğini belirlemem hayal kırıklığına kapılmamı önlemedi. Elini omzumdan çekmesiyle boşluğa düştüm. Sıcaklığı çekildi gitti camın üstündeki titrek bir buğu gibi. Koca bir yudum alıp ağzını sevimli bir hareketle sildi.

“Kalk hadi,” dedim ansızın. Salakça bir arkadaşlık coşkusu yürüdü aynı anda içime. Bu salak dünyada her şeyi tek başıma yaşamıştım. Paylaşmayı düşündüğüm o kadar çok şey vardı ki! “Çıkalım buradan,” derken yüzüne baktım. Kalktı itaatkâr bir şekilde. “Yıkılıp gidecek köhne barlara ihtiyacımız yok,” dedim bilmiş bir tavırla. “Dışarıda yeni bir hayat kuruldu.”

Gün ışığına doğru yürürken avcu terlemiş, küçük eline yapıştım ve bırakmadım. Kalbim o boktan ritme kavuşmuştu yine. Tedirginlikle birlikte üstüme çullanan vuruşlar vücudumu aşağı çekiyor, sanki dışarı çıkmamam için yalvarıyordu. Doğanın niye işimi bitirmek kararına vardığını bilmiyordum. Bu kızı bulmamla bir ilgisi olduğu kesindi. Ama niye? Ona baktım. Sanki zor yürüyordu. Kırılgan, bitmiş, tükenmiş, ürkek. Bütün bunların çok etkili bir taklit olup olmadığını düşündüm. Sonra kovdum kafamdan bu fikri. Sıcaklığını hissediyordum, nabzını duyuyordum ve güvenmek istiyordum ona.

Eşikte durduk. Çaktırmamaya çalışarak hızla sağa sola bakındım ve tek gördüğüm havanın, yıkıntıların üstünde bembeyaz, mutlu bir çocuğun dişleri gibi parıldadığı oldu. Ilıktı her yer. Şaşkınlıkla dışarı çıktım ve kuşların neşeli çığlıklarıyla sarmalandım. Kendisini bambaşka bir zamanda bambaşka bir yerde bulmuş bir zaman gezgininden farkım yoktu. Fakat şimdi yüzü allak bullak olan kızdı. Beni çekiştirerek cami yönündeki binaları gösterdi. “Sabah şu apartmanlar ayaktaydı,” dedi sonra. “Sapasağlam duruyorlardı.”

Ona doğru döndüm yavaşça. Delirdiğinden emindim artık. Ya da başka bir şey vardı ortada. “Öyle mi?” dedim bildiklerimi kendime saklamayı seçerek. “Peki nasıl yıkıldıklarını görebildin mi?”

Kafasını iki yana salladı her zamanki gibi. “Hayır.”

“Bak,” dedim onu yan sokağa çekiştirerek. “İstanbul hemen hemen tümüyle çökmüş durumda. İnsanların hepsi öldü. Sadece sen, ben, gizemli bir gemi ve çıldırmış gölgeler var etrafta. Bu gerçeğe alışsan iyi olur.”

“Peki biz niye hayatta kaldık?” diye sordu adımlarıma uymaya çalışırken. “Neden biz?”

Kendini toparlıyor gibi görünüyordu. Gözlerine akıllı pırıltılar düşüyordu arada. “Bence bu bir lanet,” dedim. “Sınanıyoruz büyük ihtimalle.”

“Ben buna dayanamam,” dedi kafasını sallayarak. “Bu acıya katlanamam.”

“Katlanırsın,” dedim. Ve yineledim bir kez daha. “Katlanırsın.”

Baktı bana garip bir şekilde.

“Adını söylesene,” dedim lafı değiştirmeyi planlayarak.

“Bilmiyorum.”

“Peki ne biliyorsun?” derken bıkkınlık taşımıyordu artık sesim. “Hatırladığın bir şeyler olmalı.”

“Hastanedeydim ben, orada buldum kendimi.” Kontrolünü yitirecekmiş gibi sendeledi. Bakındı etrafına çaresizce.

“Bizim kaldığımız katı koruyan bir şeyler olmalı,” dedim hemen. “Başka bir şey gelmiyor aklıma. Manyetik bir alan belki. Bende de aynı hafıza sorunu oldu. Hâlâ da bir sürü kopukluk var ama kim olduğumu biliyorum en azından.”

“Eskiden o bara giderdim,” deyip şaşkınlıkla bir an durdu. “Belki de orada çalışıyordum. Bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum. Annemin yüzünü, kız kardeşimi… Onları kaybetmenin acısıyla bir türlü baş edemiyorum.”

“Bu çok normal,” dedim bir yandan caddeyi keserek. Yeni bir sürpriz yaşamak, o an isteyeceğim son şeydi. “Ama aylar oldu. Alışmış olmalısın artık.”

“Hayır,” dedi birden. “Sadece dört gündür buradayım. Evet. Uyandığımdan bu yana dört kez battı güneş.”

Kafam allak bullak oldu o an. Ana yola adımımı attım ve onu kendime çevirip kısacık yolculuğumuza son verdim. “Bu mümkün değil,” dedim başımı sallayarak. “Aylardır buradayım ben.”

Herhangi bir karşılık vermedi. Garipleşmişti yine yüzü. Bana güvenmiyor muydu? İşte bu komikti! Aklını kaçırmış bir kızla beraber yaşamaya mı mahkûm edilmiştim?

“Demek dört gün… Bu gerçekten ilginç,” diye devam ettim sözlerime. “Nerede kalıyorsun peki şimdi?”

“Hastanede.”

Elini yere doğru savurup ona baktım dimdik. “Nişantaşı’nda ha?”

“Evet,” dedi hırçınlığımı hissetmişçesine ürkek bir ifadeyle. “Başka bir yere gidecek cesareti bulamadım kendimde. Orada kendimi güvende hissediyorum.”

Bir korku kapladı içimi. O gölgelerden biri olsa, anlayabilir miydim bunu? “İkimiz de Amerikan Hastanesi’nden bahsediyorsak yıkıldı orası,” dedim sayıklarcasına. “Üç haftadan fazla zaman geçti. Eminim.”

“Hayır,” dedi kız. “Yıkılmadı. Bu sabah oradaydım.”

Sinir içimde kabarmaya başlamıştı yeniden. Sakinleşmeye çalıştıktan sonra birden yapıştım bileğine. “Gel o zaman!” Onu hırsla kendime çektim.

“Ne yapıyorsun bırak!” diye bağırdı.

“Yalan söylüyorsun!” dedim hırsla. “Arabaya bin.”

“Hayır!”

Kendini geriye vererek yere oturmaya çalıştı. Hafifti. Çekip kaldırmam zor olmadı. “Bin dedim!”

“Yanıyor bu!”

“Hayır. Bin.” Kapıyı açıp onu içeri sokar sokmaz tüm gücümle çarptım kapıyı. Koşup şoför koltuğuna attım kendimi. Dışarı kaçacağını zannetmiştim ama hayır, kuzu kuzu oturmaya karar vermişti birden orada.

Alt şasinin ayvayı yediği, gazı köklediğim an ortaya çıkan bir gerçekti. Eğrilmiş bir parça yere sürtünüyor, gacır gucur sesler çıkarıyordu. Ön kaportadan yükselen bulutlar hava akımına kapılıp dağılarak çarpıyordu cama. Yamulmuş cantlar aracı yanlara çekiyor, direksiyonu düz tutmak oldukça güç oluyordu.

“Yalan söylemiyorum,” dedi gözlerini kırpıştırarak.

“Söylüyorsun.”

Beşiktaş’a doğru son sürat akarken, bir köpek arabaya saldırıp arkamızdan koşmaya başladı.

“Niye yapayım ki bunu?” dedi kız. Yumuşacıktı şimdi sesi. “Çok mutluyum şu an. Daha bu sabah ömür boyu yalnızlığa mahkûm edildiğimden emindim. Şimdiyse sen varsın yanımda.”

“Evet yanındayım,” dedim gözümü yoldan ayırmamaya gayret ederek. “Ama kusura bakma, sana inanamıyorum bir türlü. Ya delirdin, saçmalıyorsun ya da başka bir şeyler var bu işin içinde.”

“Ben de sana inanmıyorum,” dedi o, önüne dönerek.

Büyük bir olasılıkla boktan bir taklitti yaptığı. Yüzüne yerleştirdiği kaprisli kız modeli pek de inandırıcı gelmiyordu. Dört gün ha! Gerçekten muhteşem!

Teşvikiye’den hızla yukarı tırmanıp terk edilmiş araba tarlası ve çökmüş binaların molozları arasında slalomlar yaparak ilerledik. Dört yol ağzına gelmeyi beklemedim frene asılıp kendimi aşağı atmak için. Gerçekten de oradaydı! Ağzım bir karış açık halde yürüyordum şimdi bilinçsiz. Bir anıt gibi tek bir tuğlası bile dökülmemiş, sapasağlam duruyordu bina. Bense yere yığılacak gibiydim. Hastanenin beyaz sıvası aklıma dökülüyor, anlamsızlık içimde büyüyordu. Bu andan sonra ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu artık.

Arabadan indiğini anladım konuşunca. Biraz arkamdaydı. “İnanamıyorum,” diyordu ağlamaklı. “Yıkılıyor her yer! Allah kahretsin!”

Hastaneden bahsetmediği kesindi. Başka başka şeylere şaşıp durmamız kaldırabileceğim bir yük olmaktan çıkmıştı. Kaçamazdım. Yorulmuştum artık. Kaderime boyun eğmeliydim. Yanına gittim. Omuzlarına yapışıp gözlerine baktım. Sokağa bırakılmış küçük bir kedi yavrusu gibiydi beni izleyişi. “Kimsin sen? Gerçeği söyle. Lütfen!”

“Bilmiyorum. Yemin ederim.”

Hemen döndüm. Sokağın ıssızlığında hızlı adımlarla yürümeye başladım. Boşalmış gitmişti içimde bir şeyler. Yukarıya yerleşmiş bulutlar kafamın içinde dönüyor gibiydi. Düşünme yetimi kaybetmiştim. Tek istediğim bir an önce buradan uzaklaşmaktı. Gölgelerin aptal oyunlarından sıkılmıştım. Yerle bir olmuş mahallelerden haberi yokmuş gibi davranan aptal bir kıza ihtiyacım yoktu. Benimle dalga geçmek için onarılan hastanelere de.

“Akşam oluyor,” diye bağırdı arkamdan. Sesine kattığı telaşlı hava gerçekten ustacaydı. “Hastaneye dönelim, benimle gel.”

Cevap vermeden yürüdüm. Gölgemin yan binanın duvarındaki hareketleri benden çok daha aceleci görünüyordu. Bir süre sonra kesik kesik ulaştı kulaklarıma nefesi. Topuklarından çıkan tıkırtılar arkama yerleşiverdi. Bu ıssız kentte, kendisini göstermek için çırpınan dilsiz bir hayaletin çığlıklarıydı beni kovalayan. İlgilenmemeyi seçersem yok olup gider miydi acaba? Tüylerim ürpermişti. Bir saldırı bekliyordu tüm benliğim. Tek kelime etmiyordu artık kız. Bembeyaz yüzündeki tatlı anlam, beynime oturmuş, korkaklığımı izliyordu gülerek. Yanıma ulaştığını hissettim sonunda. Yay gibi gerildi kaslarım. Ve elimi tuttu birden, sıcacık. Başımı çevirdim, soluğumu tutarak. Bana bakmadan, dudakları sımsıkı, küçücük nefeslerle adımlarımın hızına uymaya çalışıyordu.

Arabanın teybinin tekrar açıldığını duydum o sırada uzaktan. “Serdar!” diye bağırdı ağabeyim. Değişmişti yine her şey. Elinin yumuşaklığından vücuduma akan enerjiyle salağa dönmüş halde oradan, hastaneden, arabadan, yola çöken alacakaranlıktan uzaklaşmak için hızla yürüyordum.

“Yalan söylemedim,” dedi kız. Ağlayacak gibiydi.

Sıktım elini. Gülmeye çalıştım gözlerime yaşlar yürürken. “Tamam söylemedin,” dedim. “İnanıyorum sana.”

 

11

 

İki liseli âşık gibi el ele Dolmabahçe’den geçip Fındıklı’ya ulaştık. Daha önce bir kez bu bölgeye geldiğini söylüyordu kız. Kulenin inanılmaz ihtişamı gözlerinin önünde yükselene kadar inanmadı sözlerime. O an heyecandan kıpkırmızı olduğunu görmek biraz rahatlattı açıkçası beni. İşin doğrusu bir süredir onun hastaneyi geri getirme becerisine sahip, yeni doğa düzeninin artığı, olağanüstü güçlere sahip bir post-insan, yani bir çeşit cadı olabileceğini düşünüyordum. Kuleyi de yok etmiş olabileceği gelmişti aklıma ciddi ciddi. Seviyordum orayı. Bahçemi, yıllar önce kaybettiğimde aylarca ardından gözyaşı döktüğüm köpeğimi, bir haftada kocaman olup bana meyvelerini sunan ağaçlarımı, tarlalar dolusu sebzelerimi, plaklarımı, kitaplarımı, mutfağımı, yatağımı, parşömenlerimi, her gün ayrı bir formda bulduğum duvar resimlerimi, içki koleksiyonumu…

Gökyüzünü koyu gri kesip bulutlara uzanan yapıyı görür görmez öne bir-iki adım atıp büyülenmişçesine baktı ve “Bu nasıl olabilir?” dedi sayıklar gibi. “Anlayamıyorum.”

“Benim de anlayamadığım çok şey var,” dedim. “Özellikle de sen.”

Gülmeye çalıştı bana dönüp. Gerçekten bir boşluğa düşmüş gibiydi ifadesi.

Ve bu her şeyi açıkça konuşmak için bulabildiğimiz en iyi fırsat oldu. Ağaçların istila ettiği eski parkta, denize doğru küçük adımlarla ilerlerken bir o bir ben alıyordum lafı. Güvenmek istiyorduk çünkü birbirimize. Çünkü kim olursa olsun birine ihtiyacımız vardı.

Taksim’in ortasına kurulmuş, kökleri sonu belirsiz bir uçurumun derinliklerinde kaybolan dev çınar ağacı, her yanı yakıp yıkan gölgeler, mantıksız doğa hareketleri, kulenin gizleri, kaçıp giden doldurulmuş hayvanlar, gaipten gelen sesler, her gün aynı saatlerde aynı rotayı izleyerek geçip giden gemi ve daha bir sürü şey anlattım ona hiç susmadan. Konuşurken bir yandan da verdiği tepkileri gözlemlemeye çalışıyordum. Fakat tüm bu çaba karşılığında kocaman açılmış iki adet şaşkın gözden başka bir şeye ulaşamadım. O belki safça, belki de beni tuzağa çekmek amacıyla bambaşka bir gerçeklikten bahsetmekte diretiyordu. Sadece dört gündür buradaydı. Şehrin bayağı bir yerini gezmiş, yıkık olan bölgelerin genelde onun pek kullanmadığı alanlar olduğunu teşhis etmişti. Bu sabah birden her şeyin alaşağı oluvermesiyle dehşete düşmüştü. Çoğu zaman bir gümbürtü bile duymamış, dönüp baktığında kilometrelerce alanı kaplayan binaların bir anda moloz yığınına dönüştüğü gerçeğiyle yüz yüze gelmişti. Ne gölgelerle ne de o büyük ağaçla karşılaşmıştı bugüne dek. Onu çağıran bir şeyler vardı sadece. Bazen bir güç tarafından çekiliyor, çığlıklar atarak kurtulmaya çalışırken bir anda serbest kalıveriyordu. Tükenmişti artık. Açtı. Ağaçlardan sarkan meyvelerden başka bir şey yememiş, birikintilerden su içmişti sadece. Solaris’i hatırlıyordu. Belki de son okuduğu kitaptı o. Fakat hastane odasında bir tane bile kitap olmadığından emindi. Doğanın işleyişindeki farklılığı o da görmüştü. Güneşin keyfî yer değiştirmelerinden, denizin nedensiz çılgınlıklarından, havanın öfke nöbetlerinden, iklimin genelde değişmeyen sabit çizgisinden haberi vardı ama bunların çoğu onun yakınlarında olup bitmiyordu hiçbir zaman. Çok uzaklarda, başka bir boyutta yaşanıyormuşçasına yapaydı her şey. Sükûnetle, ıssızlıkla ve mutlak bir yalnızlıkla çevrelenmişti o. Dayanamıyordu. Delirecek gibiydi ve intihar etmekten başka bir şey düşünmüyordu artık. Hisleri onu bara götürmüş, içeri girdiği anda yıllardır orada takıldığını anlamıştı. Erkek arkadaşıyla görüntüleri açılmıştı beyninde. Üniversiteden manzaralar. Grafikle ilgili bir şeyler yaptığına kuşku yoktu. Müzik o içeri girdiğinde çalmaktaydı. Playlist’in her zamanki rotayı izlemediğini söyleyebilirdi. Onun bildiği şeyler değildi çoğu ve bu onu biraz şaşırtmıştı. Daha birçok bölük pörçük anıyla uğraşırken de ben çıkmıştım karşısına…

Bu noktada sustu. Gözlerime baktı anlamlı bir şekilde. Güldüm. Çaresiz hissettim kendimi. Ve sarıldı bana ansızın. Ellerim bir an havada kalsa da çok geçmeden sırtına konuverdi. Onu hissetmenin sıcaklığıyla başım dönmeye başladı. Geminin yırtık sireni de o an vurdu kulaklarımıza. Birbirimizden ayrılıp çocuk bayramı kartpostallarında el ele tutuşan kız erkek pozlarından birini vererek durduk kıyıda ve geçip giden koyunlara baktık.

“Gemi,” dedi.

“Evet,” dedim.

“Daha önce görmemiştim onu, gerçekten,” dedi şaşkın bir ses tonuyla. “Yaşam var o zaman.”

Güldüm. “Çapak görüntü o, söylemiştim sana. Günün belli saatlerinde tekrarlanıyor.”

Bana doğru döndü yavaşça. Buruştu yüzü. “Her şey çok saçma,” dedi küfredermiş gibi.

“Kesinlikle öyle.”

“Böyle bir saçmalıkta nasıl yaşanabilir ki?”

“Kuleye vardığımızda göreceksin.”

“Anlayamıyorum, sen aylardır buradaysan, ben nasıl yeni kalkabiliyorum yatağımdan? Nasıl yaşayabildim bunca zaman peki? Uyandığımda hiçbir şey yoktu kolumda. Serum şişesi yerdeydi. Biri beni besledi mi bu zaman zarfında? Yanımdaki odadaysan sen nasıl bulamadın beni?”

“En iyisi mantıklı bir çözümleme yapma arayışından vazgeçmen. Senin bildiğin anlamda bir mantık yok artık dünyada. Ampirik bilgi yok oldu.”

“Ne kaldı peki?”

“Biz ve saçmalık.”

“Hava kararacak,” dedi bir süre denizi izledikten sonra.

“Korkuyor musun hâlâ?”

“Evet.”

“Çağrı falan yok değil mi şu an?”

“Hayır.”

Ciddi bir bakışla süzdüm yüzünü. “Eminsin değil mi bir kâbus falan görmediğinden? Sonuçta rüyaları gerçeklerle karıştırıyor olabilirsin.”

“Hayır, uyurken değil. Bir anda geliyor sesler.”

Mor denizanaları önümüzden resmi geçit yaparken dalgalar şıpır şıpır öpüyordu kıyıyı. Sanki yürüyüp gitsek kendimizi bir anda karşıda bulacakmışız gibi sakindi her şey.

“Gidelim,” dedim. “Sana göstereceğim şeyler var.”

“Yalnız bir şey sormak istiyorum,” dedi yürümeye başladığımızda.

“Sor.”

Muzip bir bakış belirdi gözlerinde. “Böyle el ele mi gideceğiz her yere? Biliyorsun, daha yeni tanıştık.”

Şakacı tavrı, içinde yatan dalgacı karakter artık unutmaya yüz tuttuğum bir gülüşü ortaya çıkardı. Kahkahayı patlatıp bıraktım elini. Sakallarımı sıvazlarken yanaklarımın kıpkırmızı yandığını algılayabiliyordum. “Doğru söylüyorsun,” dedim. “Yanlış anlaşılabilir etraftan.”

“Seni şikâyet edebileceğim bir yer de yok ama…”

“Beni bana şikâyet edebilirsin. Burada her şey benim.” Güzel duru beyazlığında dolaştı gözlerim bir süre. Taze kokusu burnuma dolarken onu bırakmamak uğruna her şeyi göze alabileceğimden emindim. Cadı ya da değil, yalnız olmaya tahammülüm yoktu bundan böyle.

Konuştu birden düşüncelerimi anlamış gibi: “Kuşkulanıyor musun hâlâ benden?” Cilveli bir tarz yürümüştü yüzüne. Barda bulduğum o bitip tükenmiş kızla alakası yoktu artık. Her adımda içine enerji dereleri akıyor, uyanmadan önce sahip olduğu ruh hali bir dev gibi ayağa dikiliyordu sanki.

“Hayır,” dedim kendimden emin görünmeye çalışarak.

 

12

 

Pencerenin önüne karanlık, koca bir ayı gibi çökmüştü. Kulenin üst odası sadece iki mumla aydınlanıyor, esinti, deliklerden içeri girip saçlarımıza şöyle bir sürtündükten sonra mumların alevini taciz etmeye koşturuyordu. Orada, ellerimizde şarap kadehleri oturup sohbet etmemiz, gerçekten de saçma bir görüntüydü. Daha o gün tanışmamıza rağmen birbirimize tüm duyularımızla bir ahtapot gibi sarılmıştık. Dünyada kalan son kazazedeler!

İçki kafamda akan bir dereydi. Gevşemiştim. Yıllardır tanıyormuş gibi bakıyordum ona. Çakırkeyif görünüyordu. Bazen hüzünleniyor, bazen gülüyordu kendisini zorlayarak. Kulakları havada, burnunu bir sağa bir sola döndürerek dikkatle bizi dinleyen Kurt’un boynuna elini gömmüş sevecen bir tavırla okşuyordu. Köpeğimin gevşemiş hali beynimdeki şüphelerin çoğunu alıp götürmüştü. Onun kötücül bir şeyi sezebileceğinden kuşkum yoktu. Topu topu bir ay önce doldurulmuş bir şekilde duvarda dursa da! Bu düşünceyle kıkırdadım. Yüzüme baktı kız.

“Ne oldu?”

“Her şeyin ne kadar komik olduğunu düşünüyordum.”

Düşündü bir süre. “Öyle olduğu kesin. Ama şarap ve tavuk komik değildi, bundan emin olabilirsin.”

Tarlaya adım atıp kuleye doğru yürüdüğümüz o andan bu yana, karşısına çıkan her şeye tek tek şaşırıp dursa da en büyük tepkiyi kilerimi ve içki koleksiyonumu gördüğü zaman verdiğine şahit olmuştum. “Lezzetli bulduğuna sevindim.”

“Lezzetli mi? Çok alçakgönüllü bir laf bu. Yine de daha çok, bulabilmiş olduğuma seviniyorum işin doğrusu. Umudumu tamamen kaybetmiştim artık.”

Uyandığım ilk gün geldi aklıma. Evime yaptığım ziyarette karşıma çıkan o taze yemeklerden bahsetmemeyi uygun görerek, “Kuleyi bulana kadar ben de aynı durumdaydım,” dedim.

Şarabından koca bir yudum daha aldı. Biten bardağı elinde çevirdi. Hemen uzanıp biraz daha doldurdum. “Peki, diyelim ki aylardır buradasın,” diye başladı lafa.

“Evet.”

“Diyelim ki canavar gölgeler de var.”

“Canavar olduklarını söylemedim.”

“Neyse, gölgeler de dünyanın altını üstüne getiriyorlar diyelim.”

“Bu doğru.”

“Peki bizi niye sağ bıraktılar? Neden ikimizi?”

Dışarıdaki karanlığı izledim bir süre. “Bir nedeni olmalı.”

“Öyle. Mutlaka bir nedeni olmalı. Ama ne?”

Kulaklarını dikip ona kilitlendi Kurt ve bir inilti çıkardı konuşmamıza katılmak istermiş gibi. Kız koltuğunda dönüp ona baktı bir süre.

“Merak etme, o konuşmuyor daha. Sadece yalıyor.”

Güldü kafasını sallayarak. “Daha önce doldurulmuş olduğunu söylüyorsun demek?”

“Evet.”

“Başka bir köpek olamaz mı?”

“Hayır.”

Elini savurmasından iyice kafayı bulduğu belliydi. “Bu kadar saçmalıkla bugüne kadar yaşayabildiğin için seni kutluyorum o zaman.” Alkışladı küçük elleriyle.

“Sağ ol.”

“Plakların, kitapların içeriğinin değiştirilmesine ne demeli? Çok mu şakacı yani bu güçler.”

Beni rahatsız eden o ciddi tonu ağzımdan silemeden konuştum. “Dalga geçmekte haklısın. Anlaşılır olduğunu söylemiyorum bunların. Ama hiç bu kadar güzel şeyler dinlemediğim de ortada. Kitaplar da öyle. Delice bir yaratıcılıkla oluşturulmuş hepsi. Başlangıçta saçmalık diye nitelendirdiğim her şeyin aslında beni büyülediğinin farkındayım artık. Eski dünyaya hâkim olan bitmişlikle dalga geçiyorlar belki de.”

“Aslında hiçbir zaman yaşanmamış tarihi olayların, mitolojik bulguların yer aldığı el yazmaları ne peki? Onlar ne için?”

Kıvrıldı dudaklarım. “Böyle olmalıydı…” Coşku büyüdü içimde. “Evet. Mesaj bu. Yaşanması gerekenleri yaşamadık. Sistem bizi yokoluşa getirdi.”

“Ve bu dersi bize, ikimize veriyorlar, öyle mi?”

“Bu bir tesadüf. Manyetik alan teoremi mantıksız değil. Başlangıçta gözlerinden ya da duyularından kaçtık. Şu anda da onlar için bir anlam ifade etmiyoruz. Kodları değişmiş olabilir. Yok etme tercihleri bizi kapsamıyor artık.”

“Ne dediğini anladığımı söyleyemem.”

Bir süre baktım ona. Al al olmuş yanaklarına, dudaklarına, nemlenmiş kocaman gözlerine. “Neyse boş ver. Buradayız işte. Bize sunulan neyse onu yaşamak zorundayız.”

“Daha önce de farklı değildi,” dedi kız. “Bize sunulan neyse onu yaşadık. Hiçbir şeyi değiştirme gücümüz yoktu.”

“Doğru,” dedim ona saygıyla bakarken. Binlerce insanın arasında, seçeneklerin bolluğu içinde kaybolmuşken, beni yine de bu kadar etkileyebilir miydi? Bir an gerçekten düşündüm bunu. İçki ikimize de dolanmış, her an kısalan, bizi birbirimize yaklaştıran bir ip gibiydi. “Daha iyi görünüyorsun. Seni bulduğumda aklın çok karışık gibiydi.”

Doğruldu yerinde. Hareketlerinin kesik kesikliği üstüne sinmiş neşeyi belli ediyordu. “Bu doğru, iğrenç durumdaydım. Şu anda da tam tersi. Çok saçma değil mi? Aslında çekingen biriyimdir ben. Hap almış gibiyim şimdi daha çok.” Sevimli bir ifade oturdu yüzüne. “Her şey bu öğlen oldu aslında. Seni karşımda bulduğum için belki de.”

“Buna sevindim,” dedim gerçekten de bir taraflarım kabarırken. “Benim de içimde garip bir sevinç var. Sanki kaybettiğim bir eşyayı yeniden bulmuşum gibi.” Bağrımdan kopup geldi gülüş. Köpeğime seslendim sonra, karşımdaki bir çocukmuşçasına yüksek ve abartılı bir ses tonuyla. “Ya sen Kurt… Sen kendini nasıl hissediyorsun?”

Anında dikilip pencereye koştu. Kuyruğu havaya dikilmiş halde havladı bir-iki kez. Görünmez düşmanlara yaptığı güç gösterisi oldukça komikti.

“Bence onun da keyfi yerinde,” dedim. “Burada kalman için bir mani kalmadı.”

Alttan bir bakış atıp hemen ardından içten bir kahkaha savurdu kız. “Zaten kovsan da gitmem artık.”

Gözüm koltuğun üstüne topladığı bembeyaz ayaklarına takıldı bir an ve dikkatimi zar zor koparıp aldım onlardan. Kız Kulesi’nin üstünde, bulutların arasından ilahi bir şekilde süzülen ay ışığına baktım. Başımı nereye çevirirsem çevireyim pamuktan farksız duruyorlardı ayaklar önümde. Yutkunup konuşmaya devam ettim. “Ciddiyim ben. Bu yapının bir şekilde güvenli olduğunu düşünüyorum. İkimize de fazlasıyla yeter de artar.”

“Tamam, teklifin için sağ ol, düşünmeme gerek yok, kabul ediyorum.”

Kadehimi öne uzattım. Çarpıştılar çınlamalarını odaya salarak. “O halde hiç anlamadıkları bir dünyada, dımdızlak kalmış iki kazazedeye içiyorum.”

“O iki kazazedenin mutluluğuna,” dedi o da ve boğazlarımızdan kayıp gitti şarap.

Ayağa kalktım. “Şimdi güzel bir müzik koymalı. Daha sıkı bir kutlama gerekiyor bence.”

“Sana bir şeyi itiraf etmem gerekiyor ama…” dedi bir anda ve ben tam kapağa yönelmişken merak içinde durdum.

“Neymiş?”

“Mutlu olmamın ya da mutlu insanı oynamamın falan bir şeyi değiştireceğini zannetmiyorum. İçimdeki huzursuzluk geçmiyor bir türlü. Beni yine çağıracaklarını hissedebiliyorum. Biliyorum bunu.”

“Yanlışın var,” deyip döndüm ve delikten merdivene atladım. “Hiçbir şey olmayacak. Kimse seni buradan alamaz!”

Fakat ara bölümden mutfağa, oradan da müzik odasına ulaştığımda artık bu yargı o kadar da inandırıcı gelmiyordu bana. İğneyi plağın üstüne hızla yerleştirip neredeyse depar atarak yukarı fırladım. Kapaktan başımı çıkardığımda birden Kurt’u buldum karşımda ve o muhteşem dil darbesinden kaçmam mümkün olmadı. Kızın kıkırdaması da hemen ardından ulaştı kulağıma. Dışarı atlayıp sırıttım ben de. Korkuların canını cehenneme gönderecek bir küfür patlattım içimden. Oradaydı o ve hiçbir zaman da yok olmayacaktı. Beraberdik artık.

“Nasıl buldun?”

“Kim bunlar?”

Asau Deven diye bir grup. Kim bilir hangi ülkeden. Nereli oldukları anlaşılmıyor kapaktan.”

“Çok ilginç. Folk gibi. Yumuşak. Ama aynı zamanda garip bir kaos da var şarkının içinde. Tüyler ürpertici bence bu bölüm. Kızın sesi yüzünden herhalde.”

“Plakların genelinde aynı hava var,” derken oturdum koltuğa. “Bir şeyler anlatmaya çalıştıklarını düşünüyorum.”

“Bu dili hiç duymadım.”

“Ben de. Belki de hiçbir ırka ait değildir.”

Sustuk bir süre. Gözünü kapadı ve müziği dinlemeye verdi kendini. Kurt benim hemen önümde, bir post gibi serilmiş, derin derin nefes alıyordu. Kulenin de soluk aldığını biliyordum… Genişlediğini ve arada sırada kendini saldığını… Bazen ruh haline bağlı olarak gerildiğini. Ama her türlü endişeyi bırakıp uykuya dalmıştı o da. Bize kulak kabartmayı bırakmıştı.

Aynı anda döndük birbirimize. Gözlerimiz kilitlenince dudakları kıvrıldı.

“Çok güzelsin,” dedim birden. “Bu çok saçma. Hiç senin kadar güzel birini görmemiştim.”

“Teşekkür ederim ama nesi saçma bunun?”

“Dünyada kalan tek kızın bu kadar güzel olması iki milyarda bir ihtimal olmalı. Bu kadar şanslı değilimdir genelde.”

“Reklamcı lafları bunlar.”

Kaldım hafif bozularak. Elimdeki kadehe baktım önce. Sonra yine bakışlarımı ona çevirdim.

Şarabını tadarken gözleri muzipçe parladı. “Sen de hiç fena sayılmazsın.”

Bir kahkaha yükseldi karnımda bir yerlerden. Ama tuttum kendimi.

“Hadi ama şaka yaptım.”

“Sana fazla koz vermişim.”

Utanmışçasına eğdi başını.

“Nefret ederdim reklamcılıktan,” dedim kafamı sallayarak. “İşte bunu çok iyi hatırlıyorum.”

Nazikçe güldü.

Kulaklarıma kadar yayıldı dudaklarım. Konuşacak bir şey gelmedi ama aklıma. Onu izlemenin keyfini çıkararak oturdum bir süre. O da bana bakıyordu doğruca. Yüzünde o tatlı ışıltı asılı dursa da aklından hâlâ kötü şeylerin geçtiğini anlayabiliyordum. “Hiçbir şey olmayacak. Burada seni hiçbir şey rahatsız edemez, güven bana,” dedim ve o an bu cümlenin hiç de yeri olmadığını anladım. Tam da eğlenirken.

İfadesi değişti biraz. Karanlık bir şeyler yerleşti sanki birden içine. Konuşacak gibi olsa da hemen vazgeçti. Zorlama bir gülüş oturdu sonra dudaklarına. “Planın ne peki Serdar? Gölgeler seni alana kadar burada mutlu olmaya mı çalışacaksın? Bir insan bu belirsizlikle, bu korkuyla yaşamayı başarabilir mi? Martılar ne zaman çıldıracak, bu kule hangi gün çökecek, yok olup gidecek miyiz bir gün?”

“Normal hayatta da öyleydi. Her an bir trafik kazasında cartayı çekmeyeceğini, günlük stresin kalbine keskin bir darbe indirmeyeceğini söyleyebilir miydin? Hastaneye de öyle düştüm ben. Bir anda bitiverdi işim.”

“Hiç de öyle görünmüyorsun şimdi.”

“Evet, o da garip. Delikanlılığımda nasılsam öyle hissediyorum şimdi. On yıldır bileklerimin canına okuyan ağrılar da yok. Bunların bir anlamı olmalı. Bir şans sunuldu bize.”

Sinirli bir gülüş sıyrıldı dudaklarından.

“Yani burada yaşayıp Adem’le Havva’yı oynayacağız, öyle mi?”

“Neden olmasın?”

“Hangimiz Havva olacağız peki?”

Ondan beklemediğim bu ani şakalarla her zamanki gibi afallayarak baktım bir an. “Adem kontenjanı dolu,” dedim sonra.

“O zaman fazla bir seçeneğim yok.”

“Yok.”

Ayağa kalktı. Eteğini düzeltip kumral saçlarını savurarak yanımdan geçti. Hafif çakırkeyif, yalpalıyordu. Kurt’u peşine takmıştı. Balkonun kapısını açınca sert hava içeri daldı uluyarak.

Bedenimi kavrayan soğuğa küçük bir önlemdi mideme gönderdiğim içki. Sıkılmıştım ama şaraptan. Çay çekiyordu aslında canım. O tarafa döndüm yavaşça. Dışarıdaydı artık. Rüzgâr onu didiklerken uçup gidecek bir gecelikmiş gibi görünüyordu. Kalkıp yanına yürüdüm. Topkapı Sarayı’nın ışıkları açıktı yine. Ayakta kalmış bazı binaların da. Elektrik idaresi aynı ciddiyetle işine devam ediyordu. Yanına iyice sokulup tırabzana dayandım. “Sen niye düştün hastaneye?”

“Hatırlamıyorum. Ama görüyorsun, ben de oldukça sağlıklıyım şu an.”

“Görüyorum.”

Bana doğru döndü yavaşça. Belini tutmaya çalışsam ellerimin arasında eriyecekti sanki, öylesine ince görünüyordu ki. Onu öpmek istediğimi biliyordum. Bunun için delirdiğimi itiraf ettim kendime. Vücudundan yayılan kokunun rüzgârla dağılıp gidişi kahrediyordu o sırada beni.

Birden sordu: “Buradan aşağı atlasam şimdi… Çok mu üzülürsün?”

“Evet,” dedim temkinli bir şekilde. Onu tutabileceğimi biliyordum. İzin vermezdim buna. Ama ne zamana kadar. “Çok üzülürüm.” Panikten havadaydı tüm tüylerim.

“Atlamam o zaman.”

“Buna sevindim.”

Öylesine sevimli bir ifade vardı ki artık yüzünde, ben de gevşedim ayak uydurup. Tedirginlik uçup gitti bir gece kuşuna dönüşerek. Yaklaştım biraz. Bir adım bile değil. Ama yine de çok yakındık.

“Yarın ne yapacağız?” diye sordu. “Çiftçilikle ilgili bir kitap alsaydın bari bir kitapçıdan.”

“Gerek yok, kendileri büyüyorlar.”

“Bana ev işleri mi düşecek peki?”

“Ne istersen onu yapacaksın.”

“Ataerkil düzeni değiştirmek lazım. Avcılığı ben üstleneyim.”

“Nasıl uygun görüyorsan.”

“Kaç çocuk yapacağız peki?”

“En az on.”

“Hımmm…” derken denize doğru çevirdi başını. “Az değil mi?”

“Yetmezse daha da yaparız.”

“Evli falan değildin değil mi daha önce?”

“Hayır.”

Dudaklarının kıpırtısına takılıp kalmıştı gözlerim.

“Sorun yok o zaman.”

“Evet, hiçbir sorun yok.”

Deldi geçti bakışlarındaki anlam.

“Ya aşk ne olacak?”

Kıvrıldı dudaklarım. “Şu an yanımızda dolanıyor.”

“Biraz fazla iddialı değil mi bu?”

“Hayır.”

Aramızdaki mesafe on santime inmişti. Nefesi esintiyi yenmişti. Küçük küçük yüzüme vurup okşuyordu beni.

“Merak ediyorum. Seviyor muydum acaba erkek arkadaşımı? Hiçbir şey hissetmemem çok garip şu anda.”

Değişik bir darbeydi bu. Fiziksel bir şey olsa, içeri uçup duvara çarpmam işten bile değildi. “Önceki hayatımda benim de bir kız arkadaşım vardı. İlk uyandığımda hatırlayamamıştım. Aldattığından eminim şimdi beni.”

Bir süre durduk karşılıklı. Sadece rüzgâr değil başka şeyler de doluştu aramıza.

“Biraz daha bir şeyler içmek istiyorum,” dedi birden. Gözlerinde garip pırıltılar oynaşıyordu. Yabani bir şeyler. Tam olarak algılayamıyordum içinde dönen anlamları.

“Tamam. Ne getireyim?”

“Şarap.”

Güldüm. “Çay da yapabilirim.”

Bir an düşündü. “Tamam.”

“Nasıl istiyorsan. İçkiye de devam edebiliriz.”

“Fark etmez. Sen karar ver.”

Kırpıştırdı gözlerini benim bir şeyler daha söyleyeceğimi zannederek. Sonra boğuk bir ses tonuyla yavaşça sordu: “Bir şey mi söylemeye çalışıyorsun?”

Uzanıp öptüm onu. Geri çekildim. Yanaklarım yanlarında radyatörler varmışçasına yanıyordu artık. Etraf karanlığa gömülürken o pırıltılarla dolmuştu. Ne düşündüğünü anlayamıyordum. Dudaklarıma sürülmüş bir karamelaya benziyordu geride kalan nem. Bir şeyler daha yapman lazım, diye bağırıyordu içimden bir şeyler. Başım, geri zekâlı ergenlik zamanlarımdaki o tatsız hisle dönüp duruyordu.

“Karar verdim. Şarap içelim,” dedi ansızın.

Döndüm usulca. Bir-iki adım attım kapağa doğru. Başımı geriye çevirmeden, “Hemen geliyorum,” dedim.

Bir şey söylemedi.

Oraya bir-iki şişe zulalamayıp ikide bir aşağı inmek zorunda kaldığım için kızmakla meşguldüm bir yandan kendime.

“Peynir de ister misin?”

“Olur.”

Basamaklar ayağımın altından kayıp giderken sarkacın hafif yana yattığını gördüm. Sanki bir gemideydik. Eğimin mimarlık ölçümleriyle ortaya dökülecek somut bir karşılığı yoktu. Kule diplerden aldığı enerjiyle dünyadaki bazı güçlerin dengesini yansıtıyor olmalıydı. Mutfağa daldım. Kafamın karıştığını, kendimi çaydanlığı yıkarken bulunca anladım. Kilere yürüyüp koca bir kalıp kaşarla bir adet Kalecik Karası çıkardım dışarı. Peynirleri eşit aralıklarla kesip tabağa dizdim. Tirbuşonu mantara gömüp dışarı çektim. Flop sesi müziğin sustuğu bir aralıkta hoş bir şekilde sekti taş duvarlarda. Güldüm. Hâlâ ortaokullu küçük bir çocuk gibi titriyordu dizlerim. Kumral saçları her yanda dalgalanıyor, beni bir an evvel yanına çağırıyordu. Bense korkuyordum bundan. Yaşanacak bir terslik her şeyi çıkmaza sokabilirdi. Sordum kendime: Ne oluyor sana Serdar? Kaybettiğin her şeyin faturasını bu kıza mı keseceksin? Kendini aldatmayı bırak!

O an patladı bir ses. Haykırış değildi tam olarak. Hayvani bir böğürme. Yoğun bir iniltiyi de andırıyor ve kesintisiz bir şekilde sürüyordu. Kurt’un tehditkâr hırıltısı daha düşük bir tonda yükseliyordu arkadan. Kaydı elimden şişe. Yerde patlayıp ayaklarımın çevresini kırmızı damlalarla kapladı. Koştum hemen. Üçer dörder atlayarak çıkıyordum basamakları. Taş kalıplar başımın yanından film şeridi gibi geçiyordu. Hâlâ duyuyordum bağırışı. Ağlama sesi de karışıyordu araya ve Kurt deli gibi havlıyordu artık. Sarkaç sallanıyordu büyük bir daire çizerek. Açık duruyordu kapak. Mumlar sönmüş, görüntüler yerini belirsizliğe bırakmıştı. Tüylerim tamamıyla havadaydı. Korkmak aklıma bile gelmiyordu ama. Hayır kelimesi bir kuş sürüsü gibi uçuşuyordu beynimde. Korkunç bir şeyler oluyordu, anlayabiliyordum bunu. Onu kaybetmek istemiyordum.

Bağırarak fırladım odanın içine. Yandı ışık. Yerde gördüm kızı. Tamamen dağılmıştı. Saçları kabarmış, ayakları iki yana açılmış savruluyordu oradan oraya. Elleriyle havayı tutmak istermişçesine çırpınıyordu bir yandan. Kurt hemen bacaklarının yanında, ileri geri kesik hareketler yaparak hırlıyordu bir şeylere. O an fark ettim ortamdaki doğal dışı hareketi. Yerde kayıyordu kız. Bir güç! Çekiyordu onu! Ve ansızın savrulup atıldı duvara doğru. Yarım metre kadar yuvarlanıp yatağın kenarına çarptı. Sonra tutuldu yine. Ne olduğunu göremiyor, dehşet içinde yaklaşmaya devam ediyordum. Saçları havaya kalktı. Bir şey çekiyordu onu. Atıldım öne. İki büyük adımda vardım yanına ve yakaladım belinden. Sarılıp çekince aşağı kondu birden. Hiç beklemedim. Büyük bir güçle döndürdüm vücudunu. Sırtımı gücün durduğunu sandığım yerle kızın arasına perde edip kapandım üstüne. Bekledim. Darbe gelmedi. Sustu birden Kurt. Kalbinin bir kuş gibi attığını hissedebiliyordum kızın. “Hayır, hayır, lütfen,” diye sayıklıyordu hiç durmadan.

“Geçti,” dedim. “Yok bir şey. Geçti artık.” Saniyeler boyu öylece kaldık. Müziğin de sustuğunu algıladım ve ortamı ele geçiren yoğun sessizliği neredeyse somut olarak hissettim. Korkuyordum şimdi. Hem de deliler gibi. Onu koruma dürtüm ağır basmasa kapağı kilitleyip aşağı kaçmam işten bile değildi. Kollarımın arasında titriyor, yalvarıyordu onu bırakmamam için ve ben yanında olduğumu tekrarlıyordum hiç durmadan. Elektrikler arada bir gidecek gibi olup sonra yeniden geliyordu. Kurt’un beni paçamdan yatağa doğru çekiştirdiğini algıladım o an ve karşı koymadım buna. Kızı taşıyıp oraya yatırdım.

Korkuyla bağırdı elini uzatarak. “Bırakma beni.”

“Buradayım, bırakmıyorum.”

Sızlanmasını takmadan koşup kapağı kapadım ve üstüne komodini yerleştirdim. Balkon kapısını kilitlerken çabamın ne kadar komik göründüğü umrumda bile değildi. İçeri girebileceğini bilmem bir şeyi değiştirmezdi. Bu önlemleri, bir şekilde, rahatlamak adına alıyordum. Tüfeği kapıp yatağın kenarına yerleştirerek kızın yanına uzandım. Sarıldım yine. Sustu hemen. İnlemeyi kesti. Birkaç dakika sadece nefeslerimiz asılı kaldı havada.

“Özür dilerim.”

“Geçti,” dedim. “Korkma artık. Ben yanındayım.”

Rüzgâr sanki bir süre mola verip yine başlamıştı esmeye. Camlar titriyordu ruh halimizi paylaşmak istiyormuş gibi.

“Özür dilerim,” dedi yine. “Onları buraya getirmek istemedim.”

“Onlar her yerdeler,” dedim. “Kaçamazsın. Tek yapacağın korkmamak. Güçlü olmak. Alamayacaklar seni.”

“Korkuyorum,” dedi ve ağlamaya başladı hıçkırıklara boğularak. “Çok korkuyorum. Elimde değil.”

Sarıldım sımsıkı. “Uyu hadi,” dedim. “Uyu. Sabah kendini daha iyi hissedeceksin.”

Büzüştü iyice ve elimi tuttu. Tek vücut olmuştuk. Nefeslerimizi karıştırıyordum bazen. Başımda boktan düşünceler uçuşup duruyor ve onları kovmak için aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Konuşmadı bir daha. Ben de öyle. İkide bir kafamı çevirip balkona bakmaktan başka bir şey yapmayarak yatağa gömüldüm her saniye. Kurt da ayaklarımın hemen önüne tünemiş, başını patisinin üstüne yaslamış bana bakıyordu alttan.

Sonra yok olup gitti her şey. Bir anda. Karanlığa düştüm. Bakındım etrafa ve hiçbir şey göremedim. Sadece rüzgâr esiyordu ve garip bir ses geliyordu üstümde bir yerden. Kaldırdım aniden kafamı ve gülen birini gördüm delikte. İğrenç bir surat!

Açıldı gözlerim. Hiçbir şey hatırlayamadım. Boktan bir tat dolanıyordu ağzımın içinde. Ona yapışmıştım sımsıkı. Yorganın altında alev gibi yanıyordu vücutlarımız. Solukları derin derindi. Pandispanya kokuları yayıyordu derisi. Saçlarının yumuşaklığı kolumun üstüne konmuştu. Gece yarısı olmalıydı. Çınar ağacının dalları balkonun tırabzanına vuruyordu ritmik bir şekilde. Hafifçe inledi kız. Yana döndü biraz. Kalçası kasıklarıma oturdu. Sertleşmiş olduğumu böylece fark ettim. Ve yarım yıla yakındır seks yapmadığım da ilk kez o zaman aklıma düştü. Uzun bir süreydi bu. Hem de çok uzun. Mastürbasyon bile gelmemişti aklıma. Başıma çöreklenen yangını önemsememeye çalışmaktan başka bir çarem yoktu. Yavaşça çektim kolumu. Yatağa sırtüstü yerleşip gözlerimi tavana diktim. Akşam yaşananları düşündüm ve oldukça uzak geldi her şey bir anda. Tehlike fikri komik ve çocukça bir olasılıktı sanki. Bir inilti daha yükseldi kızın ufacık ağzından. Uykusunda küçük bir köpek gibi sızlanması ona şirinlikten başka bir şey katmıyordu. Döndü homurdanarak. Kolu aranıp buldu vücudumu. Dolanıverdi dalları kısa bir sarmaşık gibi. Yeniden derin nefeslerle sarmalandı her yanım. Harika bir his olduğunu düşündüm onunla bir arada olmanın. Bir gün önce tanışmamız umrumda bile değildi. Aklımın, bedenimin, ruhumun her zerresiyle algılıyordum aramızdaki uyumu. Kolumu başının altından geçirip koltuk altıma kayışını duyumsadım büyük bir zevkle. Saçlarının arasına sokulup kokusunu koca bir solukta içime çektim. Kurt’un ayağa dikilmiş bana baktığını gördüm o an. “Uyu sen,” dedim gülerek. “Yok bir şey.” Çok geçmeden üstüme çöreklendiğini hissettim uykunun. Saatin iki falan olduğunu düşündüm.

Gözlerim açıldı birden. Ne ara kapanmıştı ki? Hâlâ karanlıktı gökyüzü. Allak bullak olmuştum. Şaşkındım ve ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Parmakları üstümdeydi. Aletimi okşuyordu yumuşacık. Dudakları göğsümle kolumun bitiştiği yere gömülmüştü, saklanmak istiyormuş gibi. Nefesi ağır ağır içime süzülüp tutuşturuyordu duygularımı. Başımı eğip yüzüne bakmaya çalıştım. Gözlerinin açık olup olmadığını anlayamadım o açıdan. “Uyanık mısın?” diye sordum dayanamayıp.

“Evet,” dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle. Mengeneye kapılmıştı sanki boğazı.

Koltuk altlarından tutup çektim onu. Kolayca kayıp önümde durdu. Yüzüne baktım bir an. Ay oraya oturmuş beni izliyordu sanki. Kıpkırmızı, bir kalp gibi atıyordu dudakları. Utanç vardı bakışlarında. Teslimiyet ve kararsız bir pişmanlık.

“İstiyorsun değil mi?” diye sordu ağlamaya hazırlanan bir çocuk gibi.

Bütün gece arkasında dimdik yatışımı mı kastediyordu? Bir iyilik miydi peşinde olduğu? “İstiyorum,” dedim.

“Beni üzmeyeceğini söyle. Lütfen…”

Yanakları ellerimin arasındaydı artık. “Hayır,” dedim. “Asla!” Öptüm onu kendime çekip. Sonra bir kez daha. Vücudunu yavaşça yana kaydırır kaydırmaz da üstünde buldum kendimi. Delice bir ihtiras bedenimin içine sızmış, kalp taklidi yapıyordu. Dudaklarının yumuşaklığından kayıp gittim birden. Eteğini sıyıran, iç çamaşırını alelacele söküp atan ben değildim artık. Yukarıdan izliyordum olan biteni. Gözlerini sıkıca kapayışını, parmaklarını çarşafa geçirişini görüyordum. Ve geri geldim yine. Başımı arkaya atıp yüzüne baktım. İçindeydim. Beyninin içinde zonkluyor, atıyordu organım. Görüyordum bunu. Sevmek istiyordu beni. Kalbinden kopan o hüzünlü haykırışı da duyabiliyordum. Saçlarını kavradım ve yüklendim üstüne. Gücü hissettim vücudumda. Bağırdı. Zevk ve acı iç içeydi sesinde. Belime sıkıca yapıştı. Gidebildiği kadar geriye gitti başı. Boynunu öptüm. Ve ısırdım. Sarıldım ardından ve şefkat geri geldi ansızın. “Seni seviyorum,” dedim nefes nefese. Bir karşılık vermedi. Küçük küçük inlemeye devam ediyordu. “Seni seviyorum,” dedim tekrar ve boşaldım.

Göz kapaklarım açılır açılmaz üstüme saldırdı parlak ışık. Elimi yüzümün önüne getirip sırtüstü döndüm. Sabahın umudu neşeli kelebekler gibi uçuşuyordu tepemde. Bir an, gece yaşadıklarımın garip bir rüya olabileceği geldi aklıma. Tam bunu düşünürken fark ettim çıplak olduğumu. Elimi yana götürdüm ve boşluğa düştüm onunla birlikte. Panik içinde dönerken yatakta yalnız olduğumu çoktan anlamıştım. Doğrulup yataktan aşağı attım kendimi. Nedense seslenmeyi, bağırmayı falan düşünmeden balkona koştum. Tarlaları ve bir zamanlar yollarla ya da apartmanlarla dolu olan çorak toprakları taradım telaş içinde. “Beni bırakıp gidemez,” diye sayıklayarak içeri daldım. Kafamda yüzlerce şey uçuşuyor, sağlıklı bir şekilde düşünmemi engelliyordu. Merdivende buldum kendimi birden. Gölgeler geldi aklıma. Almışlardı onu! Her yanımdan terlerin boşaldığını hissedebiliyordum. Çıldıracak gibiydim. Taşa şaplaklar vurarak paldır küldür beni aşağı taşıdı ayaklarım. Mutfağa daldım ve onu buldum birden karşımda. Biri beni elbise askısına geçirmiş gibi sallandım kaldım öylece. Elinde tava bana doğru döndü ve en az benim kadar şaşkın bir halde ansızın gülmeye başladı. Allak bullak olmuş yüzüme sevimli bir mimik yerleştirmeyi başaramadan aşağı indirdim kafamı. Tabii ya! Çıplaktım!

 

Sarıldım ona. Rüzgâr denizden yosunun o nostalji dolu kokusunu taşıyıp suratlarımıza çarpıyordu. Kollarımın arasında, birazcık daha sıksam şekli bozulacak bir pamuk helva gibi duruyordu kız. Dönüverdi birden, sanki ona yapışmamışım gibi. Yüz yüze durduk, dudaklarımızın gevşeyip kıvrılmasına mani olamadan.

“Mutlu olmaya çalışacağız, yapacağımız tek şey bu,” dedi hafif bağırarak. Saçları yüzündeki neşeli gülüşü kapamak istiyormuşçasına aramıza daldı. Çekti incecik parmaklarıyla. “Bu o kadar da zor görünmüyor artık bana.” Uzanıp yanağıma bir öpücük kondurdu ve utangaç bir şekilde hızla çeviriverdi yine bedenini.

Kendime çektim onu. İyice sıktım. Şekli falan bozulmadı. Burnumu saçlarına gömdüm sonra. Geçmişte kalmış bir şeyleri hatırlatıyordu bana kokusu. Her seferinde bir sıcaklık doluyordu içime ve hoş bir his, keyifli bir anıymış gibi yerleşiveriyordu aklıma.

“Bak,” diye bağırdı ellerini çırparak. Kollarımdan kurtulup kıyıya doğru koştu. “Gemi!”

Yürüdüm yavaşça peşinden.

“Hadi el sallayalım.”

Kurt kafasını eğmiş inleyerek bir bana bir ona bakıyordu şimdi merakla.

Tam yanında durdum ve bu dejavu’nun içinde elimi kaldırıp koyunlara doğru ağır ağır sallarken kendimi hiç de aptalmış gibi hissetmedim.

 

Saatlerdir yürüyorduk el ele. Yollar ayaklarımızın altından bir düşteymişçesine akıyor, yorgunluk vermiyordu. Susuyorduk çoğunlukla. Geçmişimiz, anılarımız değerini yitirmişti. Şimdi ise daha yaşanmamış gibiydi. Tarih durmuş bizi izliyordu sanki. Arada bir, büyük bir açlıkla parmağını daha önce farkına varmadığı bir şeye yöneltiyordu o. Haliç’e üst üste yığılmış yüzlerce gemiye mesela. Betonların içinden fışkırmış, rıhtımı vişneçürüğüne boyamış lalelere. Surların üzerine ustaca yerleştirilmiş koca bir denizaltıya. Mısır Çarşısı’nın duvarına sırtını yaslamış bir dilenci gibi dinlenen file. Sarayburnu önünden başlayarak kilometrelerce uzanan içi boş mezarlıklara ve bembeyaz mermerden mezar taşlarına…

 

Küçücük pembe bulutlar gökyüzünde Japon balıkları gibi dolanıyorlardı. Rüzgâr Marmara açıklarına çekilmiş saygıyla izliyordu bizi. Kurt, Sepetçiler Kasrı’na gelmeden, ortalıkta dolaşan bir tavuk sürüsünün peşine takılıp yok olmuştu ortadan. Cankurtaran’dan ağır ağır tırmanıyorduk yukarı. Arnavut kaldırımlarını ayaklarımızın altında hissetmek hoş bir duyguydu. Tıkırtılarımız geriden geliyordu gölgelerimizle beraber.

“İleride evlenmek istedik diyelim…” dedi bana bakıp.

Kafamı salladım gülerek. “Eee?”

“Nasıl yapacağız bunu? Ne nikâh memuru var ne imam.” Bana baktı muzip bir tavırla. “Ciddi bir sorun değil mi sence de bu?”

Karga geldi birden aklıma ama sustum. Onun bu işi yapabileceğini düşünmüştüm ciddi ciddi. “Ben açıkçası evlenmekten değil özgür yaşamaktan yanayım.”

Güldü saçlarını savurarak. “Doğru,” dedi sonra. “İnsan bu devirde sürprizlere kendisini kapatmamalı.”

Meydana çıktık. Çalılar ayaklarımıza dolanıp tozlar paçalarımızı yalarken yürüdük ağır ağır.

“Erken dönelim,” dedi o. “Karanlık bastığında burada olmak istemiyorum. Tüylerim ürperiyor düşündükçe.”

“Merak etme,” derken Ayasofya’yı gösterdim parmağımla. “Bazen oraya gidiyorum.” Düşündüm bir an. “Komik ama içeride çok rahat hissediyorum kendimi. Döneriz biraz kalıp.”

Kafasını salladı şüpheci bir tavırla. Pek de sıcak gelmemiş gibiydi ona bu teklifim.

“Sana bir şey olursa ben de yaşamam artık,” dedim ansızın. Buz gibi olduğunu hissediyordum suratımın. Pişman olmuştum. Bu kasvetli konudan bir an önce uzaklaşmam gerektiğini bilsem de bir şey yapamadım. “Bunu bilmeni istedim sadece,” diye ekledim acemice.

Bana sarıldı hemen. Kafasını omzuma yasladı. “Ben de yaşayamam!” Ciddi olduğunu belli eden karanlık bir ton vardı sesinde.

O an üstümüzden uçup gittiğini algıladım huzursuzluğun. Birbirimize ait olma fikri ikimizin de hoşuna gitmişti muhakkak. “Yüzyıllardır tanışıyoruz gibiyiz,” dedim. “Bu sana da garip gelmiyor mu?”

“Belki de tanışıyoruzdur,” dedi alaycı bir sırıtışla.

“Belki de,” derken temiz havayı bir körük gibi çektim ciğerlerime. “Belki biri çıkar birden ve ‘siz kardeşsiniz!’ diye bağırır.”

“O çıkan kişi erkekse sen yalnız kalırsın, kızsa ben.”

“Doğru.”

Ayasofya’nın ince uzun bahçesinde yürüdük. Hava ne soğuktu ne ılık. Bazen yine de üşüyordu insan.

“Beni bir cami yerine alışverişe de götürebilirdin,” dedi tatlı bir gülüşle. “Bu elbiseden nefret ediyorum artık.”

“Bence sana çok yakışıyor.”

“Paran yoksa söyleyebilirsin, anlarım.”

Dokuz tonozlu giriş bölümünden geçerken gülüşüm başka bir şeye dönüştü. Sesim yabancılaştı kendime. Önce iç nartekse, oradan da tavan mozaiklerini hayranlıkla izleyerek ana salona geçtik. Birden yankılarla boğuldu sesler. Geniş salon loşluğuyla önümüze serilirken tanrıların gözleri üstümüze çevrildi. Cebrail de imparator kapısının üstündeki madalyondan onlara katılmış dikkatle bizi izliyordu. Camların mozaiklerinden zorlukla geçen renkli ışıklar boyayıvermişti her yanımızı.

“İşte geldik,” dedim.

“Bomboş burası,” dedi ve kelimeleri duvarlarda sekip dolaşmaya başladı salonu.

Kafamı sallarken ben de etrafa bakınıyordum. Bir şey, müezzin mahfilini, halıları, restorasyon iskelelerini, 1. Mahmut Kütüphanesi olarak bilinen odayı, düşünülebilecek her şeyi alıp götürmüş, içeride dalgalı mermer duvarlar ve işlemeli sütunlardan başka hiçbir şey bırakmamıştı. “İkimizi yalnız bırakmak istemişler.”

“Bilmiyorum,” dedi durup. “Pek tekin gelmedi bana burası.”

“Gel,” dedim elinden tutarak. “Biraz oturacağız sadece.”

“Çıkalım,” dedi zayıf bir sesle.

“Hadi ama,” dedim ilerlemeye çalışarak.

Birden döndü öfkeyle. “Ne yapmak istiyorsun?” Çekti elini sert bir hareketle.

İçinde paranoyak bir bulutun patlamaya hazırlandığını anladım ona bakar bakmaz. Hayret içindeydim. “Hiçbir şey,” dedim. “Ne zannediyorsun ki?”

“Sevmedim burayı.” Üstüne basa basa yineledi isteğini. “Gitmek istiyorum!”

“Tamam,” dedim anlayışlı bir ses tonuyla onu yatıştırmaya gayret ederek. “Çıkarız o zaman.”

Güldü birden biri. Yankılarla döndü çevremizde kahkaha. Dehşet içinde her yana bakınmaya çalışırken bir yandan da kızı tutmuş arkama doğru çekiştiriyordum. “Kim o?” diye bağırdım. Ayaklarım tir tir titriyordu artık. Mideme iğrenç bir ağrı çökmüştü. Yere yığılmamak için insanüstü bir çaba sergiliyordum.

“Daha ilk günden kavga etmeye başladınız,” dedi ses ve kızın beni tüm gücüyle dışarı yönlendirmeye uğraştığını o an kavradım. “Kaçalım,” diye sayıklıyordu yalvarırcasına.

Birden gördüm onu. Yirmi metre kadar üstümüzde, camlardan birinin önüne yerleşmiş kıkırdamaya devam ediyordu karga. Kurumuş boğazımla dikilip ona baktım öfkeyle. Harap olmuş sinirlerimi toparlama gayretiyle bir küfür savurdum.

“Nasılsın Serdar?” dedi karga. Hafifçe oynattı sonra kafasını. Tırnaklarını koluma geçirmiş, üstüme tırmanacakmışçasına vücudunu bana doğru bastıran kıza bakıyordu şimdi. “Ya sen isimsiz ve anısız kız?”

“Karga!” dedi kız dudakları titreyerek.

“Ne istiyorsun?” diye bağırdım. “Aylardır tek bir kelime etmedin. Şimdi mi geldi aklına konuşmak!”

Kırpıştı gözleri. Kanatlarını kaldırıp geriniyormuşçasına bir hareket yaparak tekrar yerine yerleştirdi. “Daha önce konuşacak bir şey yoktu,” dedi cırtlak sesiyle. “Çünkü sen bir şey anlayacak durumda değildin. Ama artık iş ciddi. Sizi uyarmaya geldim. Evet. Seni ve Pelin’i.”

Kıza döndüm hemen. Ağzı kocaman açılmış halde, bayılacakmışçasına gözlerini kırpıştırırken buldum onu. Allak bullak görünüyordu. “Pelin,” diye mırıldanıyordu dudaklarını küçücük oynatarak.

“Adın bu,” dedi karga bir kez daha o iğrenç gülüşünü patlatarak. “Gerisini zaten kendin bulacaksın.”

“Ciddi olan ne?” diye bağırdım ben. Sinirden çıldıracak gibiydim. Pis bir şeylerin eşiğinde olduğumuzu düşünmekten nefret ediyordum artık. “Söyle çabuk.”

“Hayal kurmayın!”

Nefesimizi tutarak bekledik ikimiz de.

“Daha söylenecek çok şey var ama gereksiz. Hayal kurmayın. Bu dünyayı paylaşarak imkânsız bir şeyi başardınız. Ama zaman daha gelmedi. Sorunlarınızı buraya taşıyamazsınız.” Kanatlarını çırparak iki metre kadar yanındaki bir çıkıntıya sıçradı bir anda. “Hayal kurmayı bırakın.”

Çevrede fırlatacak bir şeyler bulsam kafasını patlatmaya hazırdım. Sinirim burnumdan gözlerimden dışarı fışkırıyor, ellerim zangır zangır titriyordu. “Seni lanet olası hayvan!” diye bağırdım.

Sarıldı kız bana korkuyla.

Güldü karga. “Sinirlenerek hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini hâlâ anlayamadın mı Serdar?” diye sordu. “Felç geçirmek yetmedi mi?” Havalanıp üstümüzde dönerken sözlerine devam etti. “Cilveleşmelerinizi izlemek güzeldi. Ama kader bu! Aşktan anlamıyor.” Yükseldi hızla kubbenin tepesine. Konduğu yerde zıplayıp bize doğru döndü. “Vedalaşmak için zamanınız var daha. Bunun zevkini çıkarın. Tek istediğim, çocuklar gibi hayal kurmamanız! İnanın içim parçalanıyor.”

“Seni piç! Seni adi yaratık!”

“Ha ha ha!” Kahkahasını geride bırakırken bir çatlağa dalıp yok oldu ortalıktan.

Ona tehditler savurarak koşarken birden aklıma düştü korku. Hızla arkama döndüm. Kızın yere çöktüğünü fark ettim. Büründüğü pozisyonu görünce tüylerim diken diken oldu. Yanına gittim hemen. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kolundan tutup ayağa kaldırdım onu. Sarıldım sıkıca. Öptüm sonra dudaklarından, yanaklarından, boynundan. Sıktım bir daha kollarımın arasında. Gözyaşlarını sildim ardından. “Yalan söylüyor,” dedim. “İnanma ona.” Bir kargayı suçlamak öylesine komikti ki buna daha fazla devam edemedim. “Yanındayım ben,” dedim. “Hiçbir şey olmayacak. Seni alamazlar benden.”

“Duyuyorum onları,” diye inledi o. “Duyuyorum. Beni çağırıyorlar.”

“Hayır,” dedim paniğe kapılarak. “Öyle sanıyorsun. Şu boktan karga yüzünden.” Fakat kendim de inanmıyordum ağzımdan çıkan sözlere. Hızla kucağıma aldım onu ve koşmaya başladım. Ağırlığını hissetmiyordum bile. Tüylerim peşimizden şeytanlar koşturuyormuşçasına ayağa dikilmişti. Cebrail gülüyordu sanki. Koridor ayak seslerinden bir koroyla karşıladı bizi. İçlerinden geçip gittim ve meydana kadar hiç durmadım. Aşağı inen raylara baktım. Eksenimde dönerken başımı yukarı kaldırdım sonra. Kopkoyu bulutlar iç içe geçmiş gurulduyorlar, aradan ışık huzmelerinin sızmasını önlemek istercesine çatlakları kapatıyorlardı. “Gitmemiz lazım buradan!”

Onu yere bırakır bırakmaz durup bir meczup gibi bulutlara kaldırdı başını ve saymaya başladı: “Hatırlıyorum her şeyi. Adım Pelin. Evet! Mimar Sinan’da okuyorum. Grafik. Çalışıyorum. Erkek arkadaşım… Onunla kalıyorum. Adı Tunç. Annemler burada, yanımda. Ablam evli. Müjgan. Ah bir de yeğenim var… Burak…”

“Gel, gitmeliyiz buradan,” diyerek çekiştirdim onu ama gülmeye başlamış, susmuyordu bir türlü. Rüzgâr uğultularla saldırıyordu ağaçlara ona katılmak istercesine. Bir şeylerin çevremizde döndüğünü algılayabiliyordum. Kaçmaktan başka hiçbir şeye odaklanamıyordum.

“Trafik kazası. Arkadaşlarım. Zeynep. Çığlıklar. Öldü o. Evet. Çocukluğumda en sevdiğim şey fuara gitmekti. Lunaparkta…”

Onu hızla kendime çevirip bir tokat oturttum yüzüne. Sustu birden. İçli içli ağlamaya başladı sonra. Öylesine acı dolu bir ifade vardı ki yüzünde yüreğim dağlandı. Bacaklarına yapışıp omuzladım onu ve aceleyle yürümeye başladım.

“Öldü o…” dedi.

“Sus,” dedim hiddetle. “Hepimiz acı çektik!”

Sırf sesini kesmek için söylemiştim bunu.

“Duyuyorum,” dedi bir süre sonra yeniden hıçkırmaya başlayarak.

Hızımı arttırdım hemen. Ezilmiş tramvayın yanından, dibi görünmeyen çukurlarla dolu yollardan, içinde büyüyen ağaçlarla patlayıp dağılmış apartmanların önünden geçtim. Arnavut kaldırımları üstünde kaymaktan ödüm patlasa da Eminönü’ne kadar durmadım ve orada, yorgunluktan yere yıkılmasam asla durmazdım. Korkuyordum, hem de ne zamandır hiç olmadığı kadar. Ellerim yerde, sanki dünyada oksijen kalmamışçasına havayı açgözlülükle içime çekerken bir yandan da onu izliyordum. Kıçının üstüne oturmuş, bir eli yanağında, umutsuzca denize bakıyordu. Ürperdim birden. Ben de baktım onunla aynı yere ve gölgenin iskelenin hemen önünde koskocaman durmuş bizi izlediğini gördüm. Büyük bir güç yükseldi içimde. Ayağa fırlarken büyüdüm sanki. Ne zamandır bu anı bekliyormuşçasına, “Defol git buradan!” diye bağırdım. “İşinin başına dön. Dünyayı yıkmak senin görevin, bizimle uğraşmak değil.”

Gölge oynaşmaya devam ediyordu orada.

Gerileyerek kızın önüne geçtim. Bir elimle elbisesini bulup sıkıca kavradım. Ayağa kalktı yavaşça. Benim baktığım yere dikmişti içinde anlam taşımayan boş bakışlarını. “Sakin ol,” dedim. “Bir şey yapamayacak bize.”

“Kim?” dedi zangır zangır titreyerek.

Dehşete kapılarak ona doğru döndüm. “Görmüyor musun?” diye sordum şaşkın bir halde.

“Neyi?” dedi yüzünü buruşturarak. “Yapma bunu bana.”

“Sen de oraya bakıyordun,” derken cırladı sesim. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi.

“Korkutuyorsun beni.”

Tekrar çevirdim başımı iskeleye doğru ve gölgeyi hemen beş metre önümde bulunca yutkunmaya çalıştım. İçim boşalıvermişti birden. “Bize bir zarar veremeyeceksin,” derken kelimeler o kadar zavallı bir şekilde çıktı ki ağzımdan kendimden utandım. Yaklaştı biraz daha. Çöktüm dizlerimin üstüne.

Ağlamaya başlamıştı yine kız. “Yapma,” diye bağırıyordu çığlık çığlığa.

Benim de gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Denetimimi tamamen yitirmiştim. “Yeter artık,” dedim. “Yeter.”

Ve birden, sanki biri üflemiş gibi dağılıp gitti gölge.

Bakmaya devam ediyordum ama ben oraya. Böylece kurtuluverdiğime inanmam mümkün değildi. Gülmeye başladım ansızın. Aslında ağlıyormuşçasına sarsılıyordu tüm vücudum. Ellerimi yere koydum tekrar ve tıkanmamak için yana devrildim. Doğruldum sonra birden. Avuçlarımı gözlerime bastırıp ağlamaya başladım. İki büklüm kaldım orada bir süre. Ve kız geldi aklıma. Hızla arkama döndüm ama göremedim onu. Kafam yana çevrildi hemen. Aklım beynimden atlayıp dehşet içinde bir haykırış kopardı sanki. İnanamıyordum kaçtığına. Oradaydı işte! Benden en az altmış metre uzaklaşmış, deli gibi koşuyordu. Korkmuş muydu benden?

“Peliiin!” diye bağırdım var gücümle. Ve tam o an görünmez birtakım yaratıklar üstüne üşüşmüş gibi ellerini kollarını havaya savurduğunu fark ettim. “Pelin! Geri dön!” Büyük bir güç patlamasıyla öne atıldım. Soluklarımla sarılmış, tere batmış, insanlıktan çıkmış, korkularla sarmalanmış koşuyor ve onun çırpınışlarına saniye saniye tanık olmanın o çıldırtıcı hissiyle boğuşuyordum. Sonra birden bambaşka bir şey fark ettim ve “Hayır!” diye haykırdım var gücümle. Gelip tüm ağırlığıyla çarpıvermişti üzerime kâbus. Yıkıp geçmişti her şeyimi. “Peliiin!”

Siliniyordu…

Tuzlu tuzlu gözümü yakıyordu ter ve ben, “Yanlış görüyorsun… Bu mümkün değil…” diye sayıklıyordum devamlı. “Lütfen. Geri gel! Lütfen!”

“Serdaaar!” Boğazından çaresiz bir çığlıkla döküldü ismim. Bacakları yoktu artık. Gövdesinin arkasında betonun grisi oynaşmaya başlamıştı.

“Hayııır!” Yere attım kendimi. Dizlerimin sıyrılıp gitmesine aldırmadan kayıp gözyaşlarına boğulmuş halde baktım. Koparacakmışçasına çekiyordum saçımdan bir tutamı, aklımı yitirmemek için.

Yoktu artık o görünürde.

Pelin!

 

(Devamı Gelecek Sayıda)

 

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar