Hikaye: Kayıp

Yayın Tarihi:

spot_img

Oturduğu koltuktan yavaş hareketlerle ayağa kalktı, üzerine çöken garip huzursuzluğu adlandıramıyordu. Oysa bugün hayatının en mutlu günlerinden bir tanesiydi. Yıllardır özlemini duyduğu kızına kavuşmuştu nihayet. Onsuz geçen zamanının her bir dakikasını ızdırap ve korku dolu yaşamış, yeri geldiğinde var olduğunu bile unutmuş, kendisini tüm dünyadan soyutlamış, yıllarca şimdi salonunda bulunduğu bu sessiz evi kızı ile doldurmuştu.

Ailesinin tek çocuğuydu. Doğal olarak el üstünde tutulmuş, iyi bir geleceğe sahip olması için her imkan önüne sunulmuştu. Aldığı eğitimin sefasını süreceği senelerde aşık olduğu adam ile karşılaşmış, ailesinin istememesine rağmen ondan vazgeçmemişti. Şimdi o yılları düşündüğünde pişmanlığını saklama gereği duymadan kendi kendini acımasızca eleştiriyordu. Babası ani bir kalp krizi sonuçu hayata veda etmiş, annesi ise akıl sağlığını kaybederek hayatına son vermişti. Aşık olduğu adamın ise şimdi nerelerde olduğunu düşünmemeyi, onu yok saymayı, yaşadıklarından sonra öğrenmişti.

Annesinin büyüklerinden kalan miras ile bir iş kurup bu evde günlerini geçirmeye başlamıştı. Kendi zevkinden ziyade kızına sunacağı konforu düşünerek döşediği evinin onun açısından hiçbir tehlikesi olmaması için azami özen göstermişti. Balkonlar kapatılmış, tüm pencerelere kilit takılmıştı. En sevdiği eşya olan şömineyi duvar ördürerek kapatmış, hiç sevmediği halde doğalgaz döşetmişti. Yukarı odalara çıkılan merdivenlerin hem en alt basamağına, hem de en üst basamağına kızının okul çağına gelinceye  kadar açamayacağı bir sürgü ile kapatılan parmaklıklı güvenlik kapıları ekletmişti.

Kızı dünyanın en kıymetli varlığıydı. Onun yokluğunda büyüttüğü tüm acıları bugün bitirmiş ama yine de içindeki huzursuzluğu bastıramamıştı. Kendi kendine, “Geçecek bunlar. Şu an heyecandan ne düşündüğünü bilmiyorsun,” diyerek önce salondan mutfağa geçip kendine bir kahve hazırladı. Camın önünde duran ahşap masanın kenarındaki sandalyeyi çekerek oturdu, bir müddet ilkbaharın bahçesinde canlandırdığı, çiçek açan ağaçları izledi.

Kahvesini içmeyi unutmuştu. Yarın, ölmüş annesini ziyaret ederek kızına kavuştuğunun müjdesini vermeyi düşündüyse de bunun imkansız olduğunu kendisine hatırlatarak ayağa kalktı, soğuyan kahveyi lavabonun içine döktü. Elinde tuttuğu kupayı bulaşık makinasına yerleştirdikten sonra buzdolabını açıp dünden hazırladığı ve kızının çok sevdiği mercimek çorbasını, köfte, makarna ve yoğurt kasesini çıkarıp tezgahın üzerine koydu. Birazdan canparesi uyanacak ve seneler sonra ilk kez birlikte akşam yemeği yiyeceklerdi. Tüm bu düşünceler eşliğinde yemek masasını hazırladı. Mutfak dolabından kızının içmek zorunda olduğu iki ilaç şişesini de unutmamak için tezgahın üzerine bıraktı.

Şimdi onu uyandırmak için tekrar hole doğru yürümeye başlamıştı. Güvenlik kapısını açıp merdivenleri tırmanırken her basamakta artan kalp atışını duyarak üst kata çıktı. Evin bu bölümünde üç oda vardı. Birisi kendisinin, diğeri kızının, üçüncü oda ise kütüphane olarak  babasının anısına döşettiği odaydı Bu odaya her girdiğinde huzur duyar, elini kitapların üzerinde gezdirir, ara sıra birini bulunduğu raftan alıp açardı. [bctt tweet=”“Kitap okumak, başka hayatlara misafir olup ders alma sanatıdır,”” username=””]diyerek  bir kaç sayfa okur, sonra özenle yerine bırakırdı.

Banyonun kapısını açık görünce telaşlandı. Kızı uyanmıştı. Neden kendisine seslenmemişti? Endişe ile içeri girdiğinde, kızını yerde oturur halde buldu. Sarı saçları dağılmış, başını önüne eğmişti. Hemen yanına diz çöktü. Kızı altını ıslatmıştı. Bu daha önce hiç olmamıştı. Dört yaşını doldurmak üzere olan kızının  başını sanki incitecekmiş gibi yavaşça kaldırıp bal rengi gözlerine baktı. Ağlamıştı. Göz göze geldiklerinde kızın gözlerinin kendisine bomboş bakışını gördü ve  irkildi. Şefkatle kollarını uzattığında kızının hıçkırıklarının arasından “Anneciğim!” kelimesini duyunca, tüm sevgisi ile onu kucakladı. Şimdi kollarında olan kızını bir daha elinden hiçbir gücün almaması için ölümü göze alacağına dair içinden yeminler ederek ona daha da sıkı sarıldı…

[bctt tweet=”Bu dünyada sevginin iyileştiremeyeceği hiçbir yara yoktu.” username=””]

 

Birkaç gün sonra…

Kreş birkaç gündür çok kalabalıktı. Nefise Hanım müdür odasında bir aşağı bir yukarı yürüyor sinirinden kendi kendini yiyordu. Üç gün önce kreşin bahçesinden bir kız çocuğu kaybolmuştu. Dilara öğretmenin bir anlık dalgınlığı ile çocuk ortadan yok olmuş, arkasında  hiç bir iz bırakmamıştı. Kreşin bahçesindeki kamera görüntülerinden çocuğun bahçe kapısından çıkışı görünüyor, sonrası ise bilinmez bir denklem gibi orta yerde duruyordu. Dilara tüm çocukları sınıfa aldığında Özüm’ün olmadığını fark etmiş, hemen dışarı koşturmuş ama küçük kızı bulamamıştı.

Ders saati olduğu için kapıda her zaman duran güvenlik görevlisi Mehmet, okulun faturalarını halletmek için Nefise Hanım’ın talimatı ile bankaya gönderilmişti. Dilara, ilk anda kimseye haber vermeden  Özüm’ü önce koridorlarda sonra okul içinde her yerde aramış ama  küçük kızı bulamamıştı. Verdiği ifadeye göre, yarım saat süren bu arama sonrasında attığı çaresiz çığlık,  tüm okulu ayağa kaldırmasına sebep olmuştu.

Okul öncesi eğitim verilen kreşte yaklaşık seksen öğrenci vardı. Yaşları üç ile beş arasıydı. Emniyet, kayıp ihbarından sonra okula gelen Çocuk Şube Komiseri Tuğba ve ekibi herkesle görüşmüş, tüm öğretmen ve görevlilerin dosyalarını talep etmişlerdi. Sosyologlar, Pedagoglar ve Çocuk Psikoloji uzmanları diğer çocuklarla konuşmuş fakat küçücük ağızlardan işe yarar hiçbir bilgi elde edememişlerdi. Olay yeri araştırma ekipleri ise yaptıkları araştırma sonuçu, okulun dış kapısının iki metre ilerisinde Özüm’e ait bir saç tokası dışında bir iz bulamamışlardı. Şehrin yeni yapılaşmaya başlayan bu semtinde, Nefise Hanım kurduğu bu okul ile oldukça fazla medyada yer almış, bu sayede de  nüfuzlu ailelerin çocuklarının neredeyse hepsini öğrenci olarak almayı başarmıştı. Bürokrat, sanat ve spor camiasından birçok çocuğa ev sahipliği yapıyordu. Okul, iki dönümlük arazinin el verdiği tüm imkanlara sahipti fakat bu olay Nefise Hanım’ı çileden çıkarmış, o kızgınlıkla öğretmeni derhal kovmuştu. Medya kendisini çarmıha germiş, üç gündür acımasızca dikenli dilleri ile onu sosyal ortamlardan inzivaya çekilmesi için yarış başlatmışlardı.Yürümesini fark etmeden hızlandırdı. Kapının vurulduğunu kendi iç sesi ile konuşmaktan duymamıştı. Birinin ismini seslendiğini duyunca daldığı kabustan uyanırcasına başını kapıya doğru çevirdi.

Gelen rehber öğretmeni Meral Hanım’dı. Kadın üç günde çökmüş, adeta ayakta gezen bir cesete dönmüştü. Rengi sanki hayalet görmüş gibi bembeyaz olmuştu. Hiç selam vermeden, kendisine en yakın koltuğa yıkılırcasına bıraktı. Titreyen sesi ile, “Müdürüm hemen aşağıya spor salonuna gitmeniz lazım,” diyerek ağlamaya başladı.

Nefise , ne olduğunu anlamadan şaşkınlıkla ayağa kalktı, onun tam önünde durdu. “Neler oluyor Meral Hanım?”

Kadın sorulan sorudan ziyade kendi kendine konuşur gibi, “Spor salonunda bir ölü var. Her yer kan içinde,” diye mırıldandı.

Nefise şaşkınlıkla ona baktıktan sonra hemen kendini toparlayarak, “Sen ne saçmalıyorsun?” diye bağırdı.

Meral tepki vermeyince koşar adım odadan dışarı çıktı, koridorun sonundaki merdivenlere yöneldi. Attığı her adım dizlerinin daha çok titremesine sebep oluyordu. Tutunduğu  trabzandan aldığı güçle bir kaç saniye nefesini düzenlemeye çalıştıktan sonra, korkarak son basamağı buldu. Spor salonunun kapısı açıktı. Havada garip bir koku vardı. Midesi bulandı. Kusmamak için arka arkaya yutkunup içeri girdi, soyunma odalarına yöneldi. Kalbinin atışı kulaklarını yırtacak kadar sesli ve güçlüydü. Son bir gayretle söylenilen yere geldi. Görüşü bulanıklaşıyor, tüm bedeni sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. Sıra sıra dolapları geçince yerde yatan cesedi gördü. İlk tepkisi kendinin bile şaşırdığı çığlığı oldu. Yerde, kan gölünün ortasında yatan kişi birkaç gün önce işine son verdiği Dilara öğretmen idi.

Odasına ne zaman geldiğini, bu kadar insanın burada ne yaptıklarını anlamak için çaba sarfediyordu. Okulda görev yapan herkes büyük yuvarlak masanın etrafında sanki her zamanki toplantılardan birini yapacaklarmış gibi oturuyorlardı. Kimi ağlıyor, kimi ise donuk bakışlarla birbirlerine bakıyorlardı. Nefise, titreyen ayaklarına inat ayakta duruyor, hipnotize olmuş vaziyette film izler gibi bu karmaşayı takip etmeye çalışıyordu. Sert adım sesleri duyunca  açık duran kapıya başını çevirerek, gelecek olan ziyaretçiye  algılamak için kendini zorladı. Masasına dayanarak destek aldı. Gelenlerin polis olduğunu kemerlerinde takılı rozetleri görünce anladı. Dört kişiydiler. Üçü erkek biri kadındı. Kadın bir adım önde yürüyordu. Ayaklarını zemine o kadar sağlam basıyordu ki marleyin sesi onun ayakları altında inleyerek sanki eziliyordu.

Kadın masaya yaklaştı. Yanındaki ekibi ile birlikte  rozetlerini gösterip kendilerini tanıttıktan sonra, “Ben cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu,” dedi. “Okulunuzdan gelen ihbar üzerine buradayız.Ben önce kurbanı göreceğim. Sonra sizlerle tekrar görüşeceğiz.”

Sözlerini bitirdikten sonra spor salonuna gitmek için kendisine yol gösteren güvenlik görevlisinin peşine düştü. Savcı Turgut Akman da onlara yetişmişti. Salona indiklerinde önce savcı kurbanı inceleyip  evraklarını imzaladı, Aylin’e ve Sinan’a verdi.  İşini bitirdikten sonra oradan ayrıldı.

Olay yeri ekibi de gelmiş, Aylin’den onay bekliyordu. Aylin ve Sinan olay yerini bozmamak için, ayaklarına galoş, ellerine eldiven takıp yerde yatan kurbana yaklaştılar. İsmi Dilara olan kadın sırt üstü yerde kendi kanının içinde yatıyordu. Boğazı sağdan sola doğru kesilmişti. Aylin boğazın kesik yerinden bıçağın çıkış yeri olan sol taraftaki kesinin daha zayıf ama sağ taraftakinin alabildiğince derin olduğunu hemen fark etti. Yıllardır gördüğü kurbanlardan artık belli ipuçlarını elde etmeyi  öğrenmişti. [bctt tweet=”Cesetler konuşurdu. Önemli olan,  ne dediklerini anlamak için onları dinleyebilmekti.” username=””]Kurbana arkadan saldırılmıştı. Yattığı açıdan bu anlaşılıyordu. Biri onu saçlarından kavramış, boğazını kesip bir bez parçası gibi yere bırakmıştı. Yerde birkaç tutam siyah saç hemen dikkat çekiyordu. Kurban katiline hazırlıksız yakalanmıştı. Muhtemelen darbeyi alınca tutunacak bir yer aramış, en yakınında duran top filesine asılmış ve topların yere saçılmasına neden olmuştu. Ortada duran yirmiye yakın top dağılmış ve bir tanesi kurbanın sağ kolunun altına yakın bir yerde kan içinde kalmıştı. Cinayet silahı olan otuz santimetrelik avcı bıçağı ise hemen boğazının yanına bırakılmıştı. Üzerinde kan vardı. Siyah sap kısmında ise belli belirsiz bir iz vardı. Eğer şanslılarsa bu katil onlara bir ipucu bırakmış olabilirdi.

Aylin kurbanın baş ucunda durarak, çıkış yönüne doğru ayak izi takip ettiyse de bir şey bulamadı. Tekrar kurbanın yanına gelip onu incitmekten korkarak ellerinin içine baktı. Görünürde bir şey yoktu. Kurbanın çantası yanındaydı. Sinan, çantayı açıp cüzdanını çıkardı. İçinde Dilara Sarp adına bir kimlik ve biraz nakit para vardı. Cep telefonu yoktu. Aylin, olay yeri ekibine işaret verdi. Onlar incelemelerine başlarken, güvenlik görevlisine kurban ve okulun güvenliği hakkında ilk izlenimleri ile ilgili birkaç soru sordu.

Onunla tekrar görüşeceğini söyleyerek Sinan ile birkaç adım ilerledi, geldikleri yöne doğru ilerlemeye başladılar.

“Sinan ne düşünüyorsun?”

“Komiserim kadın tuzağa düşmüş gibi görünüyor. Hazırlıksız yakalanmış. Bu durumun kayıp kız ile kesin bir ilgisi var.”

“Olabilir, birazdan öğreniriz. Yalnız kayıp kızın ailesinden biri örneğin babası veya herhangi bir tanıdığı onu öldürmek istese eminim okulu seçmezdi. Sorguya başlayalım bakalım neler öğreneceğiz. Sen emniyeti ara ve Nimet’e, Dilara Sarp’ın GBT’sini sorgulayıp her ne bulursa bulsun bize haber vermesini söyle.”

Biraz önce tüm okul personelinin bulunduğu odadan içeri girdiler. Aylin girer girmez, masanın en başında oturan kadının yakasındaki isim kartını okuyarak ona, “Buranın sorumlusu sizmişsiniz Nefise Hanım,” dedi. “Size birkaç sorum olacak. Sakin bir yere geçelim. Ekip arkadaşlarım, Sinan, Sedat ve Emir ise diğer eğitmenleriniz ile görüşecek.” Sonra masada oturanlara döndü. “Ekip arkadaşlarım sizlere bir kaç soru soracak. Bizden onay çıkmadan hiç kimse okuldan ayrılmasın.”

Tekrar  Nefise Hanım’a döndü, kadın neredeyse aşağıda yatan kurban kadar hissiz ve ölü görünüyordu.  “Lütfen benimle yan odaya gelin.”

Nefise hiç yorum yapmadan onun peşinden çocukların resimleri ile süslediği etkinlik salonuna geçti. Burada duyduğu huzur yok olmuş, kabusa dönüşmüştü. Sanki uyanmak istediği halde derinlere doğru çekildiği bir korku tünelinin içideymişcesine duygularını toplamakta zorlanıyordu.

Komiser Aylin ona öğretmen masasının arkasındaki sandalyeye oturması için yardım ettikten sonra, “Nefise Hanım, yaptığımız ön araştırmada kurbanın okulunuzun eski öğretmenlerinden biri olduğunu öğrendik,” dedi. “Birkaç gün önce işine son vermişsiniz? Sebebini güvenlik görevlisinden öğrendik. Çok üzücü bir durum sizin adınıza. Dilara Hanım’ı en son ne zaman gördünüz?”

“Ben… ben onu en son okulda öğrencilerimden biri kayıp olduğu gün gördüm ve işine son verdim.”

“Onu buraya ne getirmiş olabilir?”

“Hiç bilmiyorum.”

“Siz sabah kaçta geldiniz okula?”

“Her sabahki gibi yedi bucukta buradaydım.”

“Sizden önce okula gelen biri var mı?”

“Evet var. Güvenlik görevlimiz Mehmet benden önce gelir, o saat yedide burada olur.”

“Okula geldiğinizde dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

“Ben hiç dikkat etmedim. Kayıp kızımızdan dolayı zor günler geçiriyorum o yüzden farklı birşey gözüme çarpmadı.”

“Okulunuzun kapısı giriş kartı ile açılıyor bu kartlardan kimlerde var?”

“Bütün öğretmenlerimde ve hizmetlilerimiz de var.”

“Dilara Hanımın işine son verdiğinizde kartını geri aldınız mı?”

“O kargaşada aldığımı hatırlamıyorum.”

Kadın derin bir nefes aldı. Aylin ona biraz zaman tanıdıktan sonra sorularına devam etti.

“Dün saat kaç gibi okuldan ayrıldınız?”

“Geç saatlere kadar buradaydım. Kayıp vakasından sonra birçok veli çocuklarını artık okuluma göndermek istemediklerinden dolayı onların evrak işleri ile ilgilendim.”

“Güvenlik görevliniz okuldan saat kaçta ayrıldı?”

“Her zamanki gibi yedi buçukta çıktı ben ondan bir yarım saat kadar sonra çıktım.”

“Okulda sizden başka kimse var mıydı?”

“Yoktu.”

“Nefise Hanım, okulunuzun alarmı devre dışı bırakılmış, okulunuza girer girmez kapının üzerindeki sistemin hiçbir lambası yanmıyordu. Ekibimin ve benim dikkatimi ilk olarak bu nokta çekti ve güvenlik görevlinizin söylediğine göre kameralarınızda sorun varmış.Bunun ile ilgili neden tedbir almadınız? Hem de yeni bir kayıp vakası yaşadıktan sonra tedbirlerinizi daha da sıkılaştırmanız gerekmiyor muydu?”

“Ben birkaç gündür çok zor durumdayım. İnanın ne yaptığımı tahlil edemeyecek duruma geldim. Basın peşimde. Ben… ben sizi anlayamıyorum. Tüm bu sorulara nasıl cevap vereceğimi kestiremiyorum. Yoksa siz onu benim mi öldürdüğümü düşünüyorsunuz?”

Hiddetle ayağa kalktı.

Aylin, “Ben böyle birşey söylemedim ama onu öldürmek için çok geçerli bir sebebiniz var,” diye konuştu. “Okulunuz prestij kaybetti. Veliler çocuklarını alıyorlar bu da maddi anlamda da büyük kayıplar yaşayacağınız anlamına geliyor. Bir de okulun kamera kayıtlarının olmaması, özellikle son iki günün, sizce de tuhaf bir tesadüf değil mi? O kameraların kayıt yapmadığını nasıl fark etmediniz? Alarm sistemini söylemiyorum bile. Çocukların güvenliği sizin için ne kadar öncelikli?”

“Ben… ben şok içindeyim. Çocuklarım için emin olun çok endişeliyim. Kameralar için dün akşam firma yetkilisini aramıştım. Sözde bugün gelecekler. Bu işler nasıl yürüyor az çok biliyorsunuzdur. Dilara için çok üzgünüm ama onu öldürmek için saydıklarınız bahane olamaz. Bir insanın canı bu kadar ucuz mu sizce? Kameralarımız ara ara bozulabiliyor bu çok normal. Alarma gelince işte ona ben de şaşırdım. Bu ilk kez oluyor. Daha önce okulumuzda hırsızlık yapıldığı için alarm kurdurmuştum ve emniyette kayıtları var ama ilk kez devre dışı kaldı. Bunu kurucu firma bana neden bildirmedi? Neler oluyor aklım bir türlü almıyor.”

“Alarmınızın devre dışı kaldığını nasıl anlamadınız?”

“Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Şifreyi benden başka kimse bilmiyor! Bu nasıl olur! Dün akşam ve bu sabah hiç fark etmedim. Alarm sistemimiz en iyilerinden biri. Dalgınlığımdan fark etmemişim. Kapı kartlarımız alarm sistemine bağlı değil. Saat olarak kodlu olduğu için en geç akşam sekizde devreye girip  sabah yedi de otomatik olarak konumunu açıyor. ”

“Şimdi biraz sakinleşin ve iyi düşünün. Alarmın şifresini sizin dışınızda bir duymuş olabilir mi?”

“Düşünemiyorum farkında değil misiniz şu an aklım yerinde değil. Çıldırmak üzereyim. Yazılı olarak masamın çekmecelerinin birinde var ama sesli olarak kimseyle paylaşmadım…Onu kim neden değiştirsin ki?  Allah’ım bu olanlara inanamıyorum! Ben… ben nasıl bir oyunun içine çekiliyorum, anlamadım.”

O esnada Aylin’in cep telefonu çaldı. Ekrana bakınca emniyetten memur Nimet’in ismini gördü. Ağlamakta olan nefise Hanım’dan bir kaç adım uzaklaşıp ona cevap verdi. Kısa süren konuşmanın ardından kadına yeniden yaklaştı.

“Nefise Hanım toparlayın biraz kendinizi. Biraz önce ekip arkadaşlarımın bildirdiğine göre öğretmeniniz Dilara Sarp’ın GBT’sini sorguladık. Diploması ve kimliği sahte. Adresine giden ekip arkadaşımız adreste böyle birinin ikamet etmediğini orasının bir iş yeri olduğunu bildirdi.”

“Siz neler söylüyorsunuz? Yani öyle biri yok mu?… Ben…”

Sözünü bitirmeden oturduğu yerde baygınlık geçirdi. Komiser Aylin hemen sağlık ekibine haber verdi. Kadın gerçekten zor durumdaydı. Bir yandan da kadının anlattıklarını düşünüyor, bir yandan da onun bluzunun üst düğmelerini açmaya çalışıyordu. Masanın üzerinde duran bir resim kağıdını alıp yelpaze gibi kullanmaya başladı. Kadın sanki derin bir uykuya dalmıştı da gördüğü kabustan uyanmak için inliyordu. Komiser Aylin onu bıraktı, demirlerle güvenlik önlemi alınmış olan pencerelerin birini açmak için o tarafa yöneldi. Bu okulda bu kadar güvenlik önlemi alınmış, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş iken bir çocuğun kaybolması ve sahte kimlikle bir öğretmenin burada görev alması oldukça çelişkiliydi. Nefise Hanım’a daha soracağı birçok soru vardı.

Hiç vakit kaybetmeden odanın kapısından Sinan’a seslendi.

“Sinan hemen Emniyet’i ara ve Nefise Özyurt hakkında ne bulurlarsa bulsunlar bize derhal bilgi geçsinler. Kayıp çocuk ve kurban arasında bu okuldaki herhangi biri ile kesin bir iletişim var. Onu çözdüğümüz an katili yakalamış olacağız. Kayıp Çocuk Şubesi’nden de çocuğun ebeveynleri hakkında bilgi al. Acele et!”

Tekrar kadının yanına döndü. Sağlık ekipleri de o anda kapıdan içeri girip ilk müdahaleyi yaptılar. Nefise Hanım kendine gelmişti. Sağlık görevlisi onun tansiyonunu ölçerken kolundaki tırnak izleri Aylin’in dikkatini çekti. Bunlar küçük bir çocuğa ait gibi görünüyordu. Aylin burasının bir kreş olduğunu, onlarca çocuk olduğunu bilmesine rağmen bu konuyu ona soracaktı.

Sağlık ekibi işini bitirince gelen doktor hanım, Aylin’i bir köşeye çekip “Komiserim, Nefise Hanım ufak bir sinir krizi geçirmiş. Lütfen sorularınızla onu çok fazla zorlamayın. Kendisine en kısa sürede bir hastaneye gitmesini söyledim,” dedi.

Aylin onun bu önerisini dikkate alacağını bildirdikten sonra, Nefise Hanımın yanına gitti.

“Siz biraz dinlenin ben diğer öğretmenleriniz ile görüşeceğim fakat ayrılmadan önce size bir sorum olacak. Dilara Hanım’ı işe nasıl aldınız? Yani onu size biri mi tavsiye etti yoksa CV’sini mi size gönderdi?”

Kadın oturduğu sandalyeden biraz doğrularak, boş gözler ile Aylin’e odaklanmaya çalıştı.

“Onu bana rehber öğretmenim Meral Hanım tavsiye etmişti. Dilara çok iyi bir kızdı.” Birden hüzünlendi. Kendi kendine “Bu olanlar gerçek olmamalı,” diye mırıldandı.

Aylin onu odada bırakıp dışarı çıktı. Yandaki sınıfa baktığında Emir’in güvenlik görevlisi Mehmet ile görüştüğünü görünce içeri girdi. Başı ile devam etmesini işaret ederek, Emir’in yanına geçti.

“Şimdi baştan alalım,” dedi Emir, ses tonu ve bakışlarıyla adamın küçük cüssesini daha da küçülterek. “Sen çocuğun kayıp olduğu günden itibaren okulda neler olduğunu tekrar anlat.”

Adam orada olmayan birilerinden yardım beklercesine sağa sola bakındı. Aylin’i görünce nedense derin bir iç çekip “Özüm yani çocuk kaybolduğu sırada ben burada değildim,” dedi. “Okulun faturalarını yatırmak için bankaya gitmiştim. Bu her ay tekrarlanan bir rutin. İki saat kadar okulda yoktum. Döndüğümde ise okul polis kaynıyordu. Nefise Hanım çıldırmış gibi sağa sola bağırıp duruyordu. Özellikle Dilara’yı sorumsuzlukla suçlayıp eğer çocuğu bulamaz ise onu buna pişman edeceği tehdidini savurup duruyordu. Bildiklerim bu kadar. Bugün ise talihsiz kızın cesedini bulduk. İnanın çok üzüldüm. Dilara Hanım kendi halinde, içine kapanık fakat herkesle çok iyi anlaşan biriydi.”

“Okulun kamera kayıtları yok. Alarm sisteminin devre dışı. Sen bu konuda neler biliyorsun?”

“Okulun güvenlik görevlisi olmama rağmen, benim ne şifre ne de kamera kayıtları hakkında bir bilgim var. Kameralar, bilgisayar odamıza bağlı ve dün öğlen saatlerinde devre dışı kaldı. Nefise Hanım yetkileri aradı onlar ise bugün geleceklerini bildirdiler. Bunun dışında bir bilgim yok. Bunlar benim yetkim dışında. Nefise Hanım bizzat kendisi bu konularla ilgilenir.”

“Sen ne iş yapıyorsun bu okulda o zaman?”

“Ben sadece kapıdaki küçük kulübede durup, gelen giden isimleri not alıyor, servis araçlarından gelen çocukların teslim evraklarını imzalıyorum.”

“Anlaşıldı. Şimdi çıkabilirsin fakat biz izin verene kadar okuldan ayrılma.”

Güvenlik görevlisi çıkınca Emir Aylin’e dönerek “Bu adam benim iş yerimde çalışsa hemen işine son veririm,” dedi. “Kafasını kuma gömmüş, ay başı maaşını alma derdinde. Baksanıza hiç bir konu hakkında bilgisi yok. Neredeyse bir saattir sorduğum sorulara aynı cevapları verip durdu Komiserim.”

“Emir, Dilara hakkında öğrendiklerimizin üstünde duralım. Bu kadın sanki hiç var olmamış gibi. Hakkında hiç bir bilgiye ulaşamadık. Kimliği sahte. Sen diğer eğitmenlerle görüş. Ben bir de Sinan’a bakayım.”

“Vay anasına! Sahte kimlikle küçük çocukların bulunduğu okula nasıl kapak atmış? Bir Allah’ın kulu bu kadını araştırmamış mı?”

“Tavsiye üzerine işe alınmış. Artık kimseye güvenemeyeceğimiz bir devirde yaşıyoruz. En alttan en üst tabakaya kadar hergün aklımıza gelmeyen pisliklerle baş etmeye çalışıyoruz. Hırsızlığa, sahtekarlığa göz yumarak, sessiz kalarak  içimizdeki karanlığa gitgide daha çok teslim oluyoruz.  [bctt tweet=”“İnsanlar özünü kaybetti. Işığı dışarıda arıyorlar. Oysaki  o, kalbin içinde. Her insan biraz kendi içine baksa dünya da bu kadar kötülük olmaz. İnsanlar sır dolu. Ve haksızlık karşısında susan onu desteklediğinin farkında değil.”” username=””]

Aylin  iç çekerek bitirdi sözlerini. Emir sessizliğini koruyarak onu onayladı ve olay yeri inceleme ekibinin yanına doğru gidişini izledikten sonra, Sinan’ın yanına doğru yürümeye başladı. Sinan, Dilara ile aynı dönem işe başlayan, Elif’i sorguluyordu. Kadın ağlamaktan perişan olmuş, sorulara evet veya hayır diye hıçkırıklar arasında cevap vermeye çalışıyordu. Aylin onu yalnız bırakıp rehber öğretmen olan Meral Hanım’ın odasına doğru yürürken Sedat arkasından yetişti.

“Komiserim üç eğitmeni sorguladım ama elimde henüz hiç bir şey yok. Kimse bir şey görmemiş. Ağız birliği etmiş gibi,  önce Nefise Hanım’ın çığlığını duyduklarını ardından Meral Hanımdan olayı öğrendiklerini anlatıp durdular.”

“Dur bakalım Sedat, onu şimdi sorgulayacağım sen de benimle gel. Sonra toplanır elde ettiğimiz verileri değerlendiririz.”

Birlikte  kadının odasına girdiler. Meral Hanım, bir aşağıya bir yukarıya doğru odasının boş alanında kaotik bir şekilde bilinçsizce yürüyordu.

Aylin ona seslenerek, “Meral Hanım, biraz önce size kendimi tanıtmıştım,” dedi. “Birkaç sorum olacak lütfen oturur musunuz?” Kadına masasının arkasında duran sandalyeyi işaret etti.

Kadın korkmuş gözlerini ona çevirerek uysal bir şekilde söyleneni yaptı, sandalyeye geçti fakat oturmaktansa ayakta kalmayı tercih etti. Titrek bir sesle, “Sizi dinliyorum,” diyebildi.

Sedat, kadının masasının sol tarafına geçip onu göz hapsinde tutmaya başladı.

Aylin, “Meral Hanım, biraz önce kurbanı yani sizin tavsiyeniz ile okula alınan Dilara’yı gördüm,” dedi. “Onu ilk siz görmüşsünüz. Bildiğim kadarı ile siz rehber öğretmensiniz, spor salonuna inme sebebinizi öğrenebilir miyiz?”

Kadın bu soru üzerine sandalyesinin arkasından destek alarak tutundu ve “Haklısınız,” dedi. “Benim bir sorun olmadığı sürece orada işim olmuyor. Bugün ise çocukların kayıtlarının tutulduğu odaya gitmem gerekiyordu. Kayıp olan kızımız Özüm’ün dosyasını alacaktım ama maalesef gidemedim. Dilara öğretmeni görünce neye uğradığımı şaşırdım. Hemen yukarı Nefise Hanım’ın yanına koştum.”

Durdu, titreyen sesini kontrol etmek istercesine derin nefesler aldı. Gözlerindeki yaş yanaklarından süzülmeye başladı. Elleri ve bütün bedeni titriyordu. Yavaş hareketlerle sandalyeye geçip oturdu. Dağılan sarı saçlarını ellerini koyacak bir yer bulamıyormuş gibi başının üzerinde tutup, saçlarını arkaya doğru ittirdi.

Aylin sordu. “Kurbanı ne kadar tanıyordunuz?”

“Çok değil. O nasıl desem, içine kapanık birisiydi. Çocuklarla iletişimi çok iyi olmasına rağmen büyüklerden olabildiğince uzak duruyordu. Okuldaki herkes onu ne kadar tanıyorsa ben de o kadar tanıyordum.”

Cümlesini bitirir bitirmez masanın üzerinde duran kağıt mendile uzanıp bir tane aldı. Akan makyajı yüzünde garip bir maske gibi duruyordu. Bir müddet mendili elinde evirip çevirdi. Sanki düşüncelerini sıraya koymak istiyormuş gibi sağ eli ile alnına iki kez hafifçe vurdu. Sedat ve Aylin ona odaklanmış tüm hareketlerine dikkat kesilmişlerdi. Sol eli ile sanki beyaz bluzunun sağ kolu üzerinde bir şey görmüş gibi onu silkeledi. Masasının üzerine düşen siyah saç telini eline alarak sol baş parmağına dolamaya başlayınca Sedat ve Aylin birbirlerine baktılar.

“Meral Hanım siz aşağıya indiğinizde ses duydunuz mu? Veya birilerini gördünüz mü?”

Bu sözlerin ardından Aylin kadına yaklaştı.

“Rica etsem o elinizde oynadığınız saç telini yardımcıma verir misiniz?”

Kadın önce ona sonra elinde tuttuğu saç teline bakarak,

“Anlamadım?” dedi.

Sedat ise cebinden çıkardığı delil poşetini ona doğru uzattı.

“Saç telini poşetin içine bırakın.”

Bu sert ses karşısında kadın hipnotize olmuş gibi kendisinden istenileni yaptı.

“Bu ne işinize yarayacak ki? Ben hâlâ neden istediğinizi anlamadım.”

Aylin ise soruyu duymazdan geldi. “Biraz önce sorduğum soruya cevap verin. Aşağıya indiğinizde olağan dışı bir şey dikkatinizi çekti mi?”

“Dilara dışında, hayır.”

“Kurban sizin tavsiyeniz üzere okula alınmış. Bu soruyu biraz önce de sordum ama dikkate almadınız. Şimdi onu tanımadığınızı söylüyorsunuz fakat okula alınmasını siz tavsiye etmişsiniz. Burada bir çelişki var. Tanımadığınız bir insanı nasıl oluyor da Nefise Hanım’a öneriyorsunuz?”

“Onu gerçekten de tanımıyordum. Bir velimiz bu kızımızın işe ihtiyacı olduğunu söylemişti. Ben de Nefise Hanım’a CV’sini verdim. O da onaylayarak işe aldı. Bildiklerim bu kadar.”

“Bu velinizin iletişim bilgilerini yardımcıma iletin.”

Aylin, Sedat’ın elinde tuttuğu delil poşetini aldı.

“Meral Hanım, sizin saçlarınız sarı ama bu saç teli siyah. Bugün hiç kimse ile yakın temasınız oldu mu? Örneğin öğrencilerinizden biri ile.”

Kadın, “Hayır olmadı,” diye kekeledi. O da gözlerini delil poşetine sabitlemişti.

“Emin misiniz?”

Kadın o kadar şaşkındı ki, Aylin’in bu soruyu sormasındaki amacı anlamamıştı. Kurbanın saçları siyah ve poşetin içinde duran saç teline yakın uzunluktaydı.

Aylin, bu tespitini kendine saklayarak, “Anladığım kadarı ile kurbanı bulduğunuzda ona dokunmamışsınız?”  dedi.

Bu soruyu özellikle soruyordu. Eğer kurbana dokunmuş olsaydı  üzerindeki beyaz kıyafet ve ellerinde, en azından tırnaklarında kan izi olurdu. Tabii cinayeti dün akşam işleyip eve gitmediyse.

Aylin bunları düşünürken, Meral, “Onu yerde kan içinde görünce yaklaşamadım bile,” dedi. “Şoka girmiştim. Ne kadar süre orada kaldım bilmiyorum Yerimden kıpırdayamadım sonra nasıl anlatılır bilmiyorum ama bir an gerçekliğe geri döndüm ve yukarı çıktım.”

“Kayıp olan çocuk hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Çocuğu ebeveynlerden biri kaçırmış olabilir mi?”

“Hayır, olamaz. Onlar bir aradalar ve kızlarının üzerine titriyorlar, her gün okula getirip akşam da alıyorlardı. Anne şu an hastanede müşahede altında. Ziyarete gittim fakat okuldan hiç kimse ile görüşmeme kararı aldıklarını avukatları aracılığı ile bana bildirdi.”

Durdu. Gem vurduğu bütün duyguları dışarı taşmaya başlamıştı.

“İnanın o olay beni daha çok üzdü. Dilara sadece öldürüldü ama Özüm nasıl bir caninin elinde. Ona yapılacakları düşünmemek için zihnimle savaş halindeyim.”

Tuttuğu hıçkırığı serbest bıraktı. Aylin ona biraz zaman tanıdı. Acısı o kadar derindi ki çıkardığı sesler tıpkı canı yanan bir hayvanı andırıyordu. Kadın kendini biraz toparlayınca Aylin,“Okuldan ayrılmayın,” dedi.  Sonra onu acısı ile başbaşa bırakıp hızla okulun dışına çıktı. Arka kapının olduğu bölüme yöneldi. Sedat da onunla beraberdi. Okulun arka kapısında hiç bir güvenlik önlemi yoktu. Sadece ferforje bir kapı vardı ve buradan okula giren hiç kimse okulun diğer bölümlerinin görüş alanında değildi.  Aylin özellikle okul binasına giriş bölümü ile bu kapının arasındaki renkli karo taşlarına odaklandı. Yerde kan izine benzer bir iz arıyordu fakat bulamadı.

Okul binasının arka kapısına yönlendiği sırada bir kadın telaşla ferforje kapıdan içeri girdi. Kendilerini görünce olduğu yerde kalakaldı. Hemen ona doğru yöneldiler. Kadın ise birkaç saniye ne yapacağını kestiremiyormuş gibi önce bir adım geri gitti sonra fikrini değiştirip olduğu yerde beklemeye başladı. Aylin ve Sedat ona yaklaşınca rozetlerini gösterdiler.

“Siz burada ne yapıyorsunuz? Olay yeri şeritlerini görmüyor musunuz?” diyen Aylin’in sesi istem dışı sert çıkmıştı.

Kadın onları hiç umursamıyormuş gibi bir tavırla “Kantine gidiyordum,” dedi.

“Sen deli misin be kadın?” diye bağıran Aylin, ferforje kapının dışında duran polis memuruna seslenerek içeri çağırdı. Bütün siniri tepesine çıkmıştı.

“Be adam bu kadının geçmesine nasıl izin verdin? Derhal savunmanı istiyorum.”

Karşısındaki genç memur ezilip büzüldü. “Efendim, burada görevli olduğunu söyleyince izin verdim. Belki soruşturmaya bir faydası olur diye düşündüm.”

“İyi bok yedin. Şimdi çekil karşımdan!”

Aylin, kadına dönerek, “Bütün okul eğitmenleri içeride, siz  kimsiniz ve bu okuldaki göreviniz ne?” diye hiddetle sordu.

Kadın, eli ile okul arka kapısında yazılı olan tabelayı gösterdi. “Ben kantin sahibi ve işletmecisiyim.”

Aylin ve Sedat birbirlerine baktılar.

“Neden dışarı çıktınız?”

“Ben yeni geldim.” Göz teması kurmaktan çekiniyor gözlerini ayakkabılarına sabitliyordu.

Aylin, “O zaman buyurun kantine geçelim,” diyerek kadına yol verdi.

Kadın hiç bir şey olmamış gibi önlerine düştü. Kapıdan içeri girince kantinin bir kaç metre ilerisinde bulunan ve “Spor Salonu” yazılı renkli tabela dikkatlerini çekti. Katil, kurbanını öldürüp hiç kimseye görünmeden buradan çıkmış olabilirdi.

Aylin kadının arkasından onu inceliyordu. Ayakkabıları düz olmasına rağmen boyu bir yetmişin üzerinde görünüyordu. Zayıf değildi fakat kilolu da sayılmazdı. Kantinin kapısına gelince kadın kilitli olmayan kapıyı açıp onları sanki bir kahve içmeye uğramışlar gibi rahat tavırlarla içeri aldı. Sedat kendisine kadının açısını rahatlıkla görebileceği bir konuma hazırlamak için kapının yanında beklemeye başladı.

Kadın, sergilediği rahat tavırlarla kasanın bulunduğu tezgah bölümüne geçti. Bu beklemediği misafirler ile göz teması kurmamaya çalışarak, “Sizi dinliyorum,” dedi.

Aylin, “Adınız ve bu okulda ne zamandır bulunuyorsunuz?”

“Adım, Saliha Göç. Okul açıldığından itibaren bu okulun kantininin hem sahibi hem de işletmeciliğini yapıyorum.”

“Merakımı mazur görün ama siz hep bu saatlerde mi geliyorsunuz okula?”

“Hayır tabii ki sabah çocuklardan yarım saat önce gelip  öğlen yemeklerini hazırlıyorum. Bugün özel işlerim vardı biraz geciktim. Hem siz neden buradasınız? Biz tüm okul kayıp olan Özüm için arkadaşlarınıza ifademizi verdik.”

Aylin kadının son cümlelerinin üzerinde durmayarak, “Saat öğlene yakın yemekleri nasıl yetiştireceksiniz?” diye sordu.

Kadın ilk kez onun gözlerine bir kaç saniye baktıktan sonra, “Bugünkü menüm makarna, salata ve tavuk. Dün çıkmadan tavukları soslamıştım sadece fırına koyacağım. Diğerlerini ise yarım saatte hallederim. Benim için sorun olmaz.”

Arkasında duran dolaba döndü, büyükçe bir tencere çıkarıp  musluğa yöneldi.

Sedat ile Aylin kısa bir bakışma yaşayarak kadının izliyorlardı. Aylin kadının umursamaz tavırlarından dolayı sinir olmaya başlamıştı. Sesini biraz sertleştirerek, “Okul çevresindeki polis şeritleri ve emniyet güçleri dikkatinizi çekmiştir herhalde. Ne olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Hem neden okula girmek için arka kapıyı kullandınız? Dikkatimi çekti, siz kantinden çıkınca kapıyı kilitlemiyor musunuz?”

“Özüm hakkında olduğunu düşünüyorum. Yoksa bulundu mu?”

Sesindeki sahtelik göze çarpıyordu.

Aylin, “Sorularıma cevap verin,” dedi. “Kapıyı neden kilitlemediniz?”

“Acele ile unutmuşum.”

“Sabah okula gelmediğinizi söylediniz, dün akşam kaçta çıktınız okuldan?”

“İşim bitince çıktım. Acele işlerim vardı. Güvenlik görevlimiz var o yüzden dikkat etmemişim.”

“Ama o da sizlerle okuldan ayrılıyor. Saat kaçta çıktınız?”

“Tam hatırlamıyorum ama akşam üzere yedi gibi çıkmış olmalıyım.”

“Okul öğretmenlerinden Dilara Hanım’ı tanıyor muydunuz?”

“Ay yine ne yapmış? Bu kız nasıl eğitmen olmuş anlamakta zorluk çekiyorum. Okula bir daha gelmeyecek olmasına seviniyorum. Sessiz ve sinsi bir şekilde ortalıkta dolaşmasına sinir oluyordum.”

“Neden geçmiş zaman kipi kullanıyorsunuz? Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Özüm’ün kaybolduğu gün, Nefise Hanım ortalığı yıktı. Onu aşağı spor salonunun ordaki dolaptan eşyalarını alırken gördüm. Zaten sonrasında okula gelmedi. Gelmesin de zaten.”

“Saliha Hanım, Dilara bugün bu okulda öldürüldü ve gördüğünüz emniyet birimleri bu cinayeti sorguluyor. Şimdi, dün akşam nereye gittiğinizi anlatın.”

Kadın hiç bir şaşkınlık ifadesi göstermeden duygusuz bir ses tonu ile, “Ben eve gittim,” dedi.

“Biraz önce acil işleriniz olduğunu söylemiştiniz, herhalde evde değildi bu işleriniz?”

Kadın ilk kez tedirgin oldu. Tekrar onlardan uzaklaşmak istercesine buzdolabına yöneldiğinde Aylin, Sedat’a dönerek “Sedat, Saliha Hanımı Emniyet’e alın,” diye  talimat verdi.

Bunu duyan kadın olduğu yerde kaldı.

“Ama ben bir şey yapmadım.”

Fısıldar  gibi konuşmuştu.Korku yüzüne yavaş yavaş yerleşiyordu.

Aylin, kaşlarını çattı. “Size biraz önce bir insanın katledildiğini söylüyorum ama siz tencere, tava derdindesiniz. Verdiğiniz cevaplar ise tutarsız. Şimdi ya sorduğum sorulara adamakıllı cevaplar verin ya da sizi Emniyet’e aldırıp orada nasıl konuşmanız gerektiğini anlatayım. Dilara Hanım hakkında söylediklerinize bakılırsa aranızda bir husumet olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yok. Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Biraz önce söyledim ya.”

Huzursuzluğu artık kendi göstermeye başlamıştı.

Aylin  arkasını dönerek, Sedat’a “Saliha Hanımı cinayet şüphelisi olarak Emniyet’e götür ve beni bekle.” Dedi ve oradan çıktı.

Okul binasına girdiğinde Sinan ve Emir’i buldu. Boş sınıflardan birine onları sokan Aylin, kapıyı kapattıktan sonra,“Maktul ve Nefise Hanım hakkında elimizde neler var?” diye sordu.

Sinan, “Komiserim, kurbanın hakkında elimizde bir şey yok,” dedi. “Müdüre hanımın sicili temiz. Trafik cezası bile yok. Kadın biraz önce tekrar fenalaştı ve hastaneye sevk edildi. Soruşturduğum eğitmenler aynı şeyleri söyleyip durdular. Kayıp olan çocuğun ailesi ile iletişime geçtim ve avukatları onların hastaneden hiç ayrılmadıklarını teyit etti. Bende başka bilgi yok.”

Emir, “Efendim bir hizmetli, kurban hakkında adres bilgisi verdi,” diye açıkladı. “Ben de Emniyet’ten arkadaşlara yönlendirdim. Haber bekliyorum.”

Aylin ellerini beline koydu. “Emir böyle bir bilgi alıyorsun ama bekliyorsun. Kurbanın her şeyi sahte iken neden hemen bize haber vermiyorsun? Bu olayda yerine oturmayan taşlar var. Örneğin, Meral Hanım’ın üzerinde bulunan saç teli. Kurbana dokunmadığını söyledi eğer saç teli kurbana aitse elimizdeki ilk şüpheli o olacak. Diğeri ise kantinin sahibi Saliha denen kadın. Sedat onu şimdi Emniyet’e götürüyor, orada sorgulayacağım. Verdiği ifade çelişki dolu ve kadın soğukkanlı bir katil profiline oldukça yakın. Kurbanın öldüğünü söylediğimde tepkisi inanılmaz rahattı. Ölen bir hayvana bile insan olan, bu kadından daha çok üzülürdü. Şimdi Sinan, sen burada kal. Olay yeri inceleme ekibi ile ilgilen. Emir yürü, biz şu adrese gidelim bakalım bizi ne bekliyor?”

Yoldayken ekipten haber geldi. Komşuları kurbanın kullandığı isim ile orada oturduğunun teyidini vermişlerdi. İyi de bu kadın neden sahte bir isim ile gizlenme gereği duymuştu? Bu işte bir bit yeniği vardı. Adrese geldiklerinde Aylin kapının koçbaşı ile açılması emrini verdi. İçeri girdiklerinde ise evi saran temizlik kokusu onları karşıladı. Bir artı bir olan daire de her şey ucuz ama zevkle döşenmişti. Emir salona, Aylin ise yatak odasına geçti. Kurban hakkında bulacakları en ufak delil onları belki de katile götürecekti. Aylin yatak odasında bulunan bir yatak, bir gardrop ve komidine bakarak kurbanın bir daha evim dediği bu yere gelemeyeceğini düşündü.  Önce komidinin üst çekmecesini açtı. İç çamaşırları ile dolu olan çekmeceyi incelerken sanki kurbanın mahremiyetine el uzatıyormuş hissini hemen geçiştirerek yatağın üzerine boşalttı. İkinci çekmeceye elini uzattığı anda çorapların arasında  pembe kaplı bir defter olduğunu fark etti. Onu çorapların arasından çekip aldı. Bu, bir günlüktü.

Aylin hızlıca daftere göz gezdirdikten sonra Emir’e seslendi. “Hemen Emniyet’e gidiyoruz. Çabuk ol!”

Bulundukları birinci katın merdivenlerinden ikişer ikişer atlayarak indi. Emir de onu koşarak takip ediyordu. Arabaya bindiklerinde Emir, şaşkınlıkla, “Komiserim, olay yeri inceleme ekibini bekleseydik,” dedi.

“Bir çocuğun hayatı söz konusu iken bir saniyenin bile önemi var. Çabuk sür şu kahrolası arabayı Emir!”

Kucağında tuttuğu günlüğün sayfalarını çevirmeye başladı. Sayfalar elinde hızla çevrilirken, Aylin çok az yaptığı bir şeyi yapıyor, ağlıyordu.

“Ah Emir, kurbanımız öldürülmeden çok daha önce kurban olarak hayata gözlerini açmış. Sahte kimlik kullanması çok normal. Bir insan ben babamın kız kardeşimden olan ve beni doğururken ölen annem veya ablam diye nasıl anlatabilir ki?”

Günlüğü gözyaşlarına eşlik eden hıçkırığını da ekleyerek sessizliğini Emniyet’e kadar korudu. Emniyet’e geldiklerinde araba daha park etmeden dışarı atlayıp sorgu odasına koşarak gitti. Sedat’ın kendisine seslendiğini duymadan içeri girdi ve sandalyede oturan Saliha’nın karşısına dikilerek,

“Özüm’ü nerede saklıyorsun?” diye bağırdı.

Kadın,  avukatı olmadan konuşmayacağını söyleyince, sinirlerine hakim olamayarak “Sana şimdi avukatın ne olduğunu gösteririm. Soruma cevap ver seni adi ruh hastası!” diye bağırdı.

Kadının bakışları şimdi zehirli bir yılana dönüşmüştü.

Aylin onu umursamadan konuştu. “Aile geçmişiniz hakkında her şeyi biliyorum. Dilara’yı konuşmaması için mi öldürdün? Hoş cevap vermesen de olur. O her şeyi günlüğünde anlatmış. Nasıl dünyaya geldiğini; babanın kız kardeşini kullandığını ve on dört yaşında Dilara’yı doğururken öldüğünü; babanın çok saygın bir adam olduğunu ve bu olayın açığa çıkması ile utancından değil, nüfuzunu kaybetmesinin öfkesinden kalp krizi geçirdiğini; annenin olaylardan sonra bir akıl hastanesinde tedavi gördüğü üç yılın sonunda kendini diş fırçasının sapını dişi ile sivriltip şah damarını keserek  intihar ettiğini; senin ise evlilik dışı bir çocuk dünyaya getirip onu dört yaşındayken bir market alışverişi esnasında elinden kaçırıp trafik kazasına kurban verdiğini; seni yetiştirme yurdundan çıktıktan sonra arayıp bulduğunu ama senin onu kabul etmeyişini ve en önemlisi Özüm’ü okuldan senin kaçırdığını gördüğünü, eğer çocuğu geri getirmez isen Emniyet’e bildireceğini  yazarak elimde tuttuğum günlüğü bırakmış. Sahte diploma ve kimlik düzenlemesi için bedenini nasıl sattığını, tüm aile geçmişini de ona bunları sağlayan adamdan öğrendiğini ve daha birçok olayı… Aile meselelerin beni ilgilendirmiyor. Özüm nerede? Gerçi sen cevap vermesen de ekip arkadaşlarım, evine doğru yola çıkıyor nasıl olsa onu bulacağız. Şimdi o çok istediğin avukatı cevabını aldıktan sonra görebilirsin.”

Aylin tam sorgu odasından çıkacakken kadın, “O benim kızım,” diye haykırdı. “Anlamıyor musun? Onu bana Tanrı gönderdi. Bana anne dedi.”

Aylin durdu. Bu kendini deliliğe veren, belki de gerçekten aile geçmişi ile ilgili yaşadığı travma sonucu “Parçalanmış Kişilik Bozukluğu” olan kadına döndü. “Tamam o senin kızın ama onu bulmamız lazım saatlerdir evde tek başına öyle değil mi?”

“Evet, ilaçlarını verdim. Ben gidene kadar uyuyor. Ona bir şey olmaması için her tedbiri aldım. O bana geri döndü.”

“Anladım. Peki onu nerede tutuyorsun? Eminim kayıtlı adresindedir öyle değil mi?”

“Sen beni aptal mı sandın? Onu yazlık evimize götürdüm. Orada bizi kimse bulamaz.”

“Şu yazlık evin adresini versen, seni burada biraz misafir edeceğiz avukatın gelene kadar. O zaman zarfında arkadaşlarım ona göz kulak olsunlar.”

Kadın adresi Aylin’e fısıltıyla söyledi. Aylin koşar adım dışarı çıktığında Sinan ile burun buruna geldi. Ona kısaca bilgi verip Özüm’ün kaldığı evi bulmak için yola çıktılar. Aylin bir taraftan da telsiz ile anons geçiyordu…

Yazlığa geldiklerinde Özüm’ü kilitli bir odada altını ıslatmış halde buldular. Küçücük kız çocuğunun korkarak bakan gözleri orada bulunan herkesin yüreğini acıttı. Sordukları hiçbir soruya cevap alamadılar. Aylin kızı kucağına aldığında ise ağlamaya başladı.

Aylin ona sadece, “Ağlama bak seni annene götürmek için geldik,” diyebildi.

Çocuk, bu sözler üzerine sesini yükselterek ağlamasını sürdürdü. Aylin bir yandan onu sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da  içinden düşünüyordu:

[bctt tweet=”Bu dünya, çocukların saf masumiyeti için tehlikeli bir girdaptı. Onlar bu dünyadaki kötülükler yüzünden solup gidiyor,  tüm insanlık söz birliği etmiş gibi olayları sadece izlemekle yetiniyordu.” username=””]Ne yasalar, ne din adamları ne de eğitimciler dünya üzerinde çocukların korunması için yeterli donanıma sahip değillerdi. Sadece eğitimle çocuk tacizinin ve onlara uygulanan şiddetin önüne geçileceğini savunanlar, gelişmiş ülkelerde bu suçların ne kadar yoğun yaşandığı ile ilgili istatiki bilgilerden bihaber yaşayıp sadece ahkam keserek ve onların da insani hakları olduğunu savunarak  bu suçları işleyenlere bilinçsizce destek verdiklerini ne zaman anlayacaklardı? Bu suçları işleyenlerin ne büyük bir yıkıma sebep olduklarını topluma anlatmak lazımdı ama bu nasıl yapılacaktı?

Tüm bu düşünceler eşliğinde yazlıktan çıkıp, Sedat’ın Özüm’ün ailesine sevinçli haberi vermesini dinledi. Buruk bir gülümseme ile kollarında korkudan titreyen çocuğa daha sıkı sarıldı. Onun yaşayacağı travmayı az çok hayal edebiliyordu. İlkbaharın bu güzel akşamı, yüreğine derin bir keder ekip sevincini gölgeliyordu. İstanbul, güneşin batışı ile hüzünlü bir güne daha veda etmek için kızıl gurubunu bu koca ve yıllanmış şehrin üzerine sermek için acele ediyordu…

 

Yorum Bırakın:

yorum

EN SON YAZILAR

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif...

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız...

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda...

2021 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması Sonuçları

2021 yılında düzenlenen 2. Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı. Necati Göksel, Dr. Saniye...

BENZER YAZILAR

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif...

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız...

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda...