Hoh! Hoh!
Bu soğuk odada sıcak olan tek şey nefesim.
O gitti, sen geldin… Hoş geldin.
Bakma öyle tek gözüyle sana bön bön bakmasına. O gitti.
Hey çok güzelsin.
Ben mi? Çökmüş müyüm? Göz altlarım mağaraya mı benziyor? Elmacık kemiklerim mi çıkmış? Zayıflıktan zaar. Fakat dişlerim güzel değil mi? Ya elbisem beyaz üstüne kırmızı güller. Gülleri ben yaptım. Sıçratma tekniği. Bu tekniği de ben buldum. Ha… Ha ha!
Dur, kalkayım. Yüzüstü yatınca başım döndü. Senin dönmüyor mu? Aşağı bakmaktan.
Senin gibiydim. Daha on yediydim… Bilir misin öyle bir şarkı varmış annemin zamanında. Ben, buraya geldiğimde daha on yediydim.
Ha, orada yatan adam mı? Kim olduğunu bilmiyorum. Adı yok. Şekilsiz bir canavar işte. Sen de benzetemedin hiçbir şeye. Değil mi?
Baştan mı anlatayım…? Biraz kafam karışık. Eylüldü zannımca. Evet, her akşam yürüyüşe çıkardık. Köpeğim Pufi’yle.
Yatağa bakma. Lütfen gözlerime bak ve ışıltı arama, o iki karanlık çukurda.
Amaann üzülme. Senin suçun değil ki. Benim de değil. Tek suçum yürümekti en güvenli bölgemde.
Canavar mı? Kömürde yanmış gibiydi. Gözleri kordu, parlaktı. Dışarıda görsen mesela kaldırımda yürürken ya da sahilde güneşlenirken ya da… Ya daa bebek arabası sürerken insan dersin. Kıllı göğsünü her gün tıraş ederdi. Tıpkı gece mavisi saçımı ettiği gibi.
Neyse! Neyse… Anlatayım kapana kısıldığım anı. Yürüyordum. Yürüyorduk. O kuyruğunu sallıyordu. Ben başımı sağa sola. Mutluydu. Mutluyduk. Benim kulaklarımda gençlik şarkısı. Çıstak çıstak.
O karmaşada hissettim, hissetmiştim vahşi soluğunu ensemde. Sık sık aldığı hırıltılı nefesi boynuma değince arkamı döndüm. Koluma batan iğnenin o cansız sızısı, hemşirenin dediği gibi cıst, bitti işte… Pufi’nin yukarı bahçeye tek tekmeyle savruluşu çok daha acıtmıştı canımı.
Ara ara duyduğum motorun gürültülü homurtusu kaç gün kaç gece sürdü hiç haberim yok.
Gözlerimi açtığımda buradaydım. Kirli sarı duvarlar… “Bağırma boşuna duvarlar ses geçirmez. Hem geçirse de seni kimse duymaz. Kuş uçmaz kervan geçmez,” dedi. İlk önce duvarlar üstüme geldi. Kirli sarı kabuslarım oldu. Sonra duvarlarla barıştım. Onlar konuştuğum ilk arkadaşlarımdı. Nevresimler pırıl pırıl bembeyaz. Takır tukur çalışan makinenin sesini duvarlar içeri aldı. Her gün değişirdi çarşaflar. Ah yaa çarşaf çarşaf yazsam roman olacak.
Susadın mı? Bak köşede lavabom var. Kana kana içtiğim zamanlar oldu. Bir de kanarken içtiğim zamanlar. Tavana yapışmış dev bir ayna. Aynadan yansıyan ben. Şu karşıda gördüğün iki kapaklı dolap, içi midi boy beyaz elbiselerle dolu. Elbiseler derken, çiçekleri rengarenk.
Neyi işaret ediyorsun? Ha, o mu? Lazımlık. Tuvalet için. Yediklerimin kontrolü de var tabii. Şu küvet duvarın dibindeki. Su mu? Lavabom var dedim ya. O kıvrılmış duran yılan misali hortum hem küveti doldurur hem çıplak bedeni döver. Çatal, kaşık plastikten… Tabaklar kâğıt.
Yemekleri mutfakta yapardı, baya genişmiş dediğine göre. Ev de büyükmüş. “Bizim evimiz,” derdi, derdi de babasından mirasmış. Babasını da katletmiş. Çok sohbetler ettik. O anlattı ben dinledim. Ben anlatamadım. Anlatmak ister miydim? Tabi ki… Belki hava almak isterdim bir bahar sabahı. Belki kardan adam yapmak isterdim babam gibi.
Ah canavara bakıyorsun. O da sana. Dikkat et, bakma adam gibi görünmesine. Bu kapanda ben fareydim, o ise düzeneğin sahibi.
Sıkıldın mı? Çok konuştum, hasret kalmışım iki yumuşak kelimeye.
Gel gel, sana manzarayı göstereyim.
Şangırt.
Of, korkuttum mu seni? O benim zincirim. Bu zincir yere perçinlenmiş. Kolum gibi ya da ayağım. Hem bileğimin tasması hem zihnimin. Nasıl şeytandır o. Milimetrik hesaplamış. Bak, üç metre kapıya, üç metre pencereye. Gidiyorum. Uzanıyorum. Nafile. Dokunamıyorum ki açayım.
O gördüğün de bildiğin kamera… Her gece film çekerdi. Şaheser. Bak bak ayakkabılığıma, her renkten topuklular. Uzun uzun. Ve maskeler tüylü, morlu, beyazlı, pullu… Rengârenk. Ya peruklara ne demeli sarısından pembesine. Küt kesilmişinden kıvırcığına. Yaklaş da camdan bakalım. Görmüyor musun oradan? Ben anlatırım sana. Bu pencereden kaç mevsim geçti. Şimdi aylardan mart olmalı. Bıraktım epeydir çentik atmayı. Uzat başını. Karlar erimeye durmuş. Belki kardelenler çıkarmıştır başını.
Yakaladım seni. Yine ona bakıyorsun. Nasıl mı öldürdüm…? Komiksin, koca adamı nasıl öldürebilirim?
Ha ha…
Dün gece morali bozulmuştu. İşi yarım kalmış! Üstümden kalkarken önce beni suçladı. Kadın olamamışım hâlâ. Vurdu. Hortum da boş durmadı. Bu izler dünden kalma.
O sinirle kameraya giderken ayağı hortuma takıldı. Kaydı. Allah’ın işi, yıllar sonra hatırına geldim herhalde. Düştü. Kalkmadı.
Koştum, dediysem de inanma. İki adımda yanına gittim. Parmağımla dürttüm. Ses etmedi. Biri de beni dürttü. Sen miydin akıl hocam?
Sonradan olma uzvumu doladım boynuna.
Gözleri pörtledi. Salyası aktı taş zemine. Parmakları zincire sarıldı. Ayakları çırpındı. Göğsü bir kalktı, bir indi.
Sıktım.
Sıktım.
Sonra sustu.
Bütün bedeni sustu.
Öldü mü?
Bilmem.
Yoruldum, kalktım. Dişlerimi fırçaladım. Alıştırmıştı bir kere.
Bayılırdı topuklu giymeme. Her güne ayrı topuk vurdum yüzüne. Nasıl eğlenceliydi anlatamam. Bilemezdim ki gözünü oyacağımı. Biraz da onun için şekilsiz yüzü.
Elimi cebine attım. Telefon. Aradım 112’yi. “Alo,” dedi karşıdaki. “İmdat!” dedim. Şarjı bitti.
Gel, hadi manzaraya bakalım. İnmeyecek misin oradan? İnceden bir tipi başladı dışarıda. Hava kapalı. A… Ayak izleri var buraya gelen. Arabalar durmuş. Uzakta. Tepelerinde mavi kırmızı ışıklar.
Tak tak tak.
Gerçekten vurulan kapı mı? Hey, buradayım. Hey! İyi ki geldiniz. Gerçekten geldiniz mi?
KAYIP mı?
Kayıp mıyım? Tanıyorsun yani beni? Tabii ya, gazeteye, TV’ye, internete düştü haberlerim.
“KAYIP” mış.
Ne büyük kayıp ama. Çok düşmüşsünüz belli peşime. Ne kadar aradınız Allah aşkına? Bir gün, bir hafta mı? Yoksa on gün mü?
Ben her gece akrep ona yaklaşırken titreme nöbetleri geçirdim. Ya altıma kaçırmalarım. Hiç mi izlemediniz o filmleri? Yönetmen/Oyuncu canavar, Başrol/Figüran ben. Elinizde çekirdekle mi aradınız çok merak ediyorum? Size çok dargınım. Çook. Yine de buldunuz beni. Ya da ben buldum sizi.
Memur Bey.
Adam çürümüş mü? Çürümemiştir. Daha yeni oldu sanırsam.
Tanıyor musunuz onu? Babasını da öldürmüş benim gibi. Ben de onu.
Nasıl mutluyum. Bugün çok konuştum arkadaşımla.
Hava güzelmiş dışarıda. Durun bir dakika. Buradan bakayım ömrümü yiyen iki katlı kapana.
Hani arkadaşım nerede?
Bakmayın birbirinize. Girelim içeriye. İşte orada. Tavanda. Aynadan yansıyor.
Yoksa onu almayacak mısınız? O daha on yedisinde.
Yerdeki canavar mı? Hayır, o değil ben öldürdüm.
O masum bir çocuk. Ben yirmi altı olmalıyım.



