BAŞKOMİSER ÇAKIR-4: TRUVA ATI

Diğer Yazılar

Tuğba Turan
Tuğba Turan
1972, Ankara doğumlu olan Turan, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirip devlette çalıştıktan sonra 2008'de Karabük-Eflani ilçesine serbest eczane açtı. Kendisini 2003 doğumlu bir erkek evlat, üç köpek, on (zaman zaman daha fazla) kedi annesi olarak tanımlamaktadır. Safranbolu’da yaşıyor. Zalifre Yazıları isimli basılı dergide makaleleri yayınlanan yazarın Gölge e-Dergi'nin son yirmi sayısında fantastik hikâyeleri yer almıştır. Dedektif Dergi’nin kuruluşundan beri yazdığı 30 bölümlük Tilda ve Diğerleri isimli polisiye hikayeleri kitap haline gelmiştir. Kişisel sayfası olan tugbaturan.com'da tüm yazılarını yayımlayan yazar aynı zamanda Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üyesidir. Eserleri: Adı Cemre Olacak (Roman) 2020, Herdem Yayınevi Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları (Polisiye Hikâye) 2021, Herdem Yayınevi Dedektif Dergi (Polisiye Hikâye Seçkisi, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Kırmızı Battaniye (Polisiye Hikâye, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Dark Polisiye – İkinci Kitap 2021, Dark İstanbul Yayınları

Dünyaca ünlü kedi yönetmen Kör Kristofır Nolur’un son filmi Odyssey, dünyada ilk olarak Safranbolu’da gösterime girecekti. Bu sebeple Leyla Dizdar Kültür Merkezi’nin bahçesine filmdeki gibi kocaman tahtadan yapılmış bir at getirildi. Bu heykel mitolojideki Truva Savaşı’nı simgelediği için Truva Atı ismini taşıyordu. Atlar tarih boyunca insanoğluna savaşta ve barışta sadakatle hizmet etmişlerdi. Fakat bu güzelim hayvanın ahşap dev heykeli inşa edildiğinde, sadakati değil insanların güvenini kazanıp sonra onları oyuna getirmeyi temsil eder olmuştu.

6 Temmuz 2026, Karabük Kedi-Köpek Güvenlik birimi-KKKB:

Komiser Şanslı ve Komiser Tombiş ile polis memurları Hirohito ve Dartanyan şehirde heyecan yaratan bu film gösterimi hakkında sohbet ediyorlardı.

Polis Memuru Hirohito: Ne acayip filmmiş bu Şanslı amirim! Dünya’da ilk kez Safranbolu’da gösterime girecek. Gelen misafirler yüzünden bütün polis teşkilatı ayakta!

Şanslı: Film deyip geçme Hirohito. Bütün filmlerin, dolayısıyla bütün hikâyelerin atası bu Odyssey.

Komiser Tombiş: Kim yazmış?

Şanslı: Homeros. İzmirli bir yazar.

Polis Memuru Dartanyan: Desene yazarı da Türkmüş amirim.

Şanslı: Tam olarak öyle değil. Bu Homeros, milattan önce 8. yüzyılda yaşamış. O zamanlar Anadolu Yarımadası’nda pek çok şehir devlet varmış. Homeros için de eskiden İzmir’in olduğu yerde doğmuş deniyor. Yani İyonya’da.

Hirohito: Ama sen dedin ya İzmirli diye.

Şanslı: Bu topraklarda doğduğunu belirtmek için söyledim.

Tombiş: Peki o kadar yıl önce ne olmuş da yazmış bu adam?

Şanslı: İki tane upuzun destan yazmış.

Dartanyan: Vay canına. Demek destan o kadar uzunmuş ki yazması, dur bakıyım… 800 yıl milattan önce, 2000 yıl da bu taraftan var. Demek yazması 2800 yıl sürmüş. Bir de bana kitap okumuyorsun diyorsun ya amirim. Nasıl okuyayım ben bunu? Baksana adam bile 2800 yılda yazmış!

Şanslı: Adam bu destanları 2800 yılda yazmamış, 2800 yıl önce yazmış.

Dartanyan: Şakadan da mı anlamıyorsun amirim? Bana hiç kitap okumuyorsun demiştin ya. Artık okuyacağım. Neydi adı Homeros’un destanlarının?

Şanslı: İlk destan İlyada. O zamanki Yunan Yarımadası’nda kurulmuş şehir-devletler var. Bu şehir-devletlerin kralları birleşip bir ordu kuruyorlar. Bu askerlere Akalar deniyor. Miken Kralı Agamemnon’un kumandanlığındaki Akalar, gemilerle Ege Denizi’ni geçerek savaşmaya gidiyor.

Tombiş: Kiminle savaşmaya?

Şanslı: Şimdiki Çanakkale’de Truva isimli çok güçlü bir şehir-devletle savaşmaya. Homeros İlyada destanında bu iki güç arasındaki savaşı anlatmış.

Hirohito: Ne kadar sürmüş bu savaş?

Şanslı: On yıl sürmüş ama on yılın sonunda Akalar, Truvalıları yenmek şöyle dursun daha şehrin kalesinden içeri bile girememişler.

Tombiş: Sonra?

Şanslı: Sonra perişan düşmüşler. Ama komutan olan İthaka Kralı Odyssey’in aklına bir fikir gelmiş.

Dartanyan: Nasıl bir fikir?

Şanslı: Odyssey, on yıldır savaşan ama Truvalıları yenemeyen askerlerine tahtadan kocaman bir at yapmalarını emretmiş.

Tombiş: Aynı bu film için Safranbolu’ya getirilen at gibi mi?

Şanslı: Evet. Atı Truva Kalesi’nin dışına bırakmış. Truvalıların bazıları hediyeye sevinmiş. Bazıları tehlikeli bulmuş. İçeri almak istememişler.

Hitohito: Tabii ki Truvalılar haklı Şanslı. Adamlar yorulmuştur on yıldır savaşmaktan.

Şanslı: Sonunda bu tahtadan atın masum bir hediye olduğunu savunanlar kazanmış ve kale kapılarını açıp atı içeri almışlar. Savaş bittiği için çok sevmişler. Kutlamaya başlamışlar. Hepsi kutlamalardan yorgun düşüp uyurken Odyssey ile beraber atın içine saklanan askerleri, dışarıda bekleyen diğer askerlere kale kapılarını açmışlar. Sonra şehri yakıp yıkıp el ele geçirmişler.

Tombiş: Hay Allah Şanslı. Deme ya! Ama bu askerliğin şanına sığar mı?

Şanslı: ‘Savaşta her şey mübahtır’ derler ya Tombişim. Yani düşmanı alt etmek için hainlik yapabilirsiniz demek bu.

Hirohito: Demek Truvalılar ‘Dostlarını kendine yakın tut ama düşmanlarını daha yakın tut’ sözünü duymamışlar amirim.

Şanslı: Duymamışlar ve bunun bedelini çok ağır bir yenilgiyle ödemişler Hirohitocuğum.

Hirohito: Demek ki arada sırada ben de bir şeyler okuyormuşum amirim.

Şanslı: Sanırım bu filmi izledikten sonra daha sık okuyacaksın. Savaşın sonunda komutan Odyssey İthaka’daki krallığına, karısına ve oğluna dönmek için denizlerde on yıl boyunca savrulmuş. İkinci destan da Odyssey adını taşır ve kralın yolculuğunu anlatır. O yüzden yüzyıllardır tüm hikâyelerin bir kahramanı vardır ve hikâyeler o kahramanın yaptığı yolculukları anlatırlar.

Tombiş: Demek bizim hikâyemiz de böyle ha Şanslı? Sen, ben, Hirohito ve Dartanyan, Başkomiser Çakır’la beraber bu hikâyenin kahramanlarıyız değil mi? Ama bir farkla. Biz hep bu şehirdeyiz. Yolculuk yapmıyoruz.

Şanslı: Hadi, hadi, hadi yürüyün. Yönetmenin söyleşisi ve filmin gösterimi var yarın. İşimizi canla başla yapmazsak başkomiser de bizi uzun bir yolculuğa çıkarır elbet!

7 Temmuz 2026 sabahı, Karabük Kedi-Köpek Güvenlik birimi-KKKB:

Başkomiser Çakır: Sanki işimiz gücümüz yokmuş gibi bu yönetmenin korumasını da KKGB’ye yüklediler! Şanlı! Tombiş!

Şanslı: Emredin amirim.

Çakır: Hemen onar kişilik ekip oluşturun. Biriniz sahne arkasında diğeriniz de o tahtadan at heykelinin arkasında konuşlanın. Ekibinizi de aralıklı olarak yayın. Telsizleriniz açık olsun.

Tombiş: Emredin amirim.

Çakır: Gençler?

Tombiş ve Şanslı hep bir ağızdan: Emredin amirim.

Çakır: Filmdeki destanın hikâyesini biliyor musunuz?

Tombiş: Biliyorum amirim.

Çakır: Anlat bakalım.

Tombiş: Bundan 2800 yıl önce Homeros diye bir deli bir kuyuya taş atmış, tutmuş önce bir savaşı yazmış defterine. Adına İlyada demiş. Sonra da bu savaşta dalavereyle galip gelen bir komutan olan Odyssey’in eve dönüş, daha doğrusu on yıl boyunca evine dönemeyiş yolculuğunu yazmış. Ona da Odyssey demiş. İşte o zamandan beri bütün hikâyeler kahramanın yolculuklarını anlatırmış.

Çakır: Aferin. Tombiş. Sonunda sen de kitap okumaya başladın demek ki.

Tombiş: Daha başlamadım amirim ama okuyacağım. Bunları bana Şanslı anlattı.

Çakır: Bütün dünya bu filmi konuşuyor. Tabii ki bizim de KKGB polis teşkilatı olarak dünyada olan bitenden haberdar olmamız gerekiyor. O zaman ne yapıyoruz? Kristofır Nolur’un en yeni filmini burada izledikten sonra eski filmlerini de internetten izliyoruz. Kitap gibi film çekiyor adam zaten. Hadi bakalım bu kadar sohbet yeter. Yürüyün işinizin başınıza!

7 Temmuz 2026 Leyla Dizdar Kültür Merkezi bahçesi, Safranbolu.

Bir gözü kör olmasına rağmen müthiş işlere imza atan kedi yönetmen Kör Kristofır Nolur’u büyük bir kalabalığın dinlemeye gelmesi bekleniyordu. Söyleşi ve film gösteriminin kültür merkezinin önündeki çim alanda yapılması kararlaştırıldı. Başkomiser Çakır liderliğindeki KKGB polisleri, kültür merkezi ve civarının güvenliğini sağlamak üzere harekete geçtiler.

Söyleşi için yüksek bir platform ayarlandı. Film gösterimi için IMAX sinema sahnesi ve özel ses sistemi kuruldu. Böylece gelen davetliler kendi sandalyelerini getirip çimlere yayılarak ünlü yönetmeni dinledikten sonra filmi izleyebileceklerdi.

Söyleşinin sonunda beklenen soru geldi:

“Destandaki Helen karakterinin o zamanki Yunanistan’ın en güzel kadını olarak adlandırıldığını ve Truvalı prens Paris’e âşık olup Truva’ya kaçtığını biliyoruz. Uğruna savaş yapılan bu kadını oynaması için neden siyahî bir oyuncu seçtiniz? O zamanki Yunanistan’da siyahî insanlar yaşıyor muydu acaba?”

Yönetmenin bu soruyu beklediği yüzündeki gülümsemeden belliydi.

Kör Kristofır Nolur: Sorunuza Nasreddin Hoca isimli âliminizin bir hikâyesiyle cevap vereyim. Nasreddin Hoca komşusundan bir kazan ödünç alır. Geri vermesi gerekince kazanın içine küçük bir kazan koyup geri verir. Komşusu sorar. “Hayırdır Hoca, bu küçük kazan da nedir?” Hoca “Senin kazan doğurdu,” der. Komşusu çok sevinir. İki kazanı da alıp evine götürür. Çok muzip ve akıllı bir adam olan Nasreddin Hoca kazanı bir daha ödünç alır. Bu sefer kazanı geri vermez. Komşu sorduğu zaman “Senin kazan öldü,” der. Komşu şaşırır. “Nasıl olur Hoca, hiç kazan ölür mü?” der. Nasreddin Hoca da komşusuna şu cevabı verir: “Doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun?”

Gelelim filmimize. Hikâyenin daha doğrusu destanın ya da masalın bir kısmını size hatırlatayım. Helen’in annesi Leda, kuğu rolüne girmiş Zeus’la çiftleşir, sonunda yumurtlar. Bu yumurtalardan ikiz kız çocuğu Helen ve Klitemnestra ile ikiz erkek çocukları Castor ve Polluks dünyaya gelir. Yani destandaki hikâyeye göre Helen bir yumurtadan çıkmıştır.

Nasreddin Hoca bize şunu öğretir. İnsanlar olayları eğer kendi işlerine gelirse kabullenirler. Ama işlerine gelmeyince, onları mutlu etmeyince, bu olayın geleneklere, göreneklere, düzene veya ahlaka aykırı olduğuna dair söylemler üretirler. Şimdi bir insanla kuğunun çocukları olabileceğine inandık. Ama bu yumurtalardan dünyadaki her çeşit ırk ve renkten insan çıkamayacağına mı inanmıyoruz?”

***

Yönetmenle yapılan söyleşi bittikten sonra film başladı. Leyla Dizdar Kültür Merkezi’nin bahçesi hiç bu kadar büyük bir kalabalığı ağırlamamıştı. Film başladıktan sonra bile gelenler olunca Başkomiser Çakır, merkezin bulunduğu dört yol ağzının trafiğe kapatılmasını emretti. Sonradan gelen vatandaşlar yola taştı. Kimisi sandalyelerde kimisi de minderlerde oturarak filmi seyretmeye başladı.

Filmin ikinci yarısında askerlerin Truva Atı’nın içinden çıkarak şehre sızma sahnesi vardı. Bu sahne sırasında kültür merkezi binasının önünde hareketsiz olarak duran at birden hareketlenmeye başladı. Tahtadan yapılmış süsü verilmiş atın ışıkları yandı. Sonra metalin metale sürtünmesi gibi sesler çıkmaya başladı. Derken heykel yedi parçaya ayrıldı, her biri gözlerinden kırmızı ışıklar saçan kurt köpekleri şeklinde yedi robota bölündü.

Filmi seyretmekte olan çoluk çocuk tüm seyirciler çığlık çığlığa kaçışmaya başladılar. Ortalık savaş alanına döndü. Bu keşmekeşte telsizden anonslar geçildi. Ama polislerin bu gürültüde anonsu duymaları ve ortamın kaosuna hâkim olmaları imkânsızdı.

Artık son teknoloji ürünü olduğu anlaşılan bu robot köpekler seyircilerin çığlıklarına aldırmadan protokolde oturanların yanına kadar geldiler. Robotlardan biri belediye başkanını diğeri de yönetmen Kristofır Nolur’u rehin aldı.

Beyazı çok, siyahı az kocaman bir erkek kedi az önce yönetmenin soruları yanıtladığı platforma çıkarak mikrofonu eline aldı. Sakince konuşmaya başladı.

Beyazı çok, siyahı az kocaman bir erkek kedi: Pff. Pff. Ses! Ses! Sesim geliyor mu arkadaşlar?Filmi durdurun lütfen. Hah! Tamam.İyi akşamlar. Paniğe mahal yok. Dokuz canlıyım. Aynı zamanda da dost canlısıyım. Kimseye zarar vermeye gelmedik. Bu gördüğünüz robotik ekipmanla donatılmış arkadaşlar benim dostlarım; aynı anneden doğmuş yedi erkek kurt köpeği. Saf kandırlar. İsteyen Köyiçi’ndeki yedi dönüm arazime kurulmuş Mermerli Konak’a gelip şecere kayıtlarını inceleyebilir. Ben arazimde mutlu, mesut yaşarken bu Kör Kristofır denen kedi film çekmeye kalkıştı. Filmde Odyssey’in bir köpeği varmış. Üstelik de bu köpek filmin sonunda ölüyormuş. Ne acı! Odyssey’in kedisinden bahseden yok! Benim dedemin dedesinin dedesinin Akalar’la beraber Asia Minor’e yani Anadolu Yarımadası’na ayak bastığına dair belgeler var elimde. Bu kör yönetmen dedemden hiç bahsetmediğine göre tek gözüyle film çekmeyi beceremiyor demek ki. Neyse… Şimdi yönetmeni ve garanti olsun diye belediye başkanını kaçıracağım. Böylece film gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra gösterime girecek.

Bu arada ismimi söylemeyi unuttum. Ben Pamuk Prens. Bunlar da 7 Yüceler! Haydi bakalım yüce kralların ismini taşıyan köpek dostlarım! Agamemnon! Akhileus! Odysseus! Menelaos! Diomedes! Patroklos! İdomeneus! Alın rehineleri de bir an önce olay mahallinden çıkalım. Bu KKGB polislerini de başarısızlıklarıyla baş başa bırakalım!

Çelikten yapılmış ekipmanla donatılmış köpeklerin karşısında kendi ekibinin çaresiz kaldığını gören Başkomiser Çakır eline aldığı megafondan haykırarak seslendi.

Çakır: Dur kedi! Teslim ol! Robot köpeklerine güvenme! Elbet teknoloji seni yarı yolda bırakacak.

Pamuk Prens: Sevgili Başkomiser Çakır. Sen bana değil, kendi derdine yan istersen. Teknoloji beni değil, seni yarı yolda bırakmasın? Bak emrinde beni takip edebilecek kimsen yok! Hahayt!

***

Pamuk Prens ve 7 Yüceler isimli organize suç örgütü, başkan hanım ve yönetmeni kaçırarak sırra kadem bastı. KKGB ekibi suçluları Bartın yoluna kadar takip ettiler. Fakat tekrar at şekline bürünmüş robotik köpekler yanlarında rehineleriyle ormanlık alana dalıp polislerin takip mesafesinden çıktılar. Güvenlik güçleri, panik içindeki halkı Safranbolu şehrinin tekrar güvenli, sakin haline döndüğüne ikna edene kadar akla karayı seçtiler.

***

7 Temmuz 2026 akşamı, Karabük Kedi-Köpek Güvenlik birimi-KKKB:

Safranbolu tarihinin ilk kaçırılma olayından sonra bütün güvenlik teşkilatı teyakkuza geçti. Amirler diken üstündeydi. Başkomiser Çakır’ı kimse zapt edemiyordu.

Başkomiser Çakır: Habere bak! Tarihte Safranbolu’da yaşanan ilk kaçırılma olayından sonra bütün güvenlik teşkilatı teyakkuza geçmişmiş! Ben söyledim amirlerime! Bu at hayra alamet değil dedim!

Komiser Tombiş: Pamuk Prens, Köyiçi’ndeki yedi dönüm arazi içine yapılmış Mermerli Konak’ın yedi yaşındaki erkek kedisi amirim. Bu bilgi teyit edildi.

Çakır: Başlatma bilgisinden de teyitinden de Tombiş! Bilmiyor muyuz sanki? Köyiçi’ndeki Selamı Yanında Kahvesi’ne her gittiğimde gördüğüm, ekmek elden su gölden yaşayan, konağın duvarlarında yalandan kelebek avlayan, hazır mama yiye yiye semirmiş, boş gezenin boş kalfası beyaz-siyah o kedi işte. O kedi de! O kedide ne gezer bu suç örgütünü organize edecek kadar akıl ve para!

Başkomiser Şanslı: Amirim, Büyük Göztepe Tümülüsü’nün olduğu tepede hareketlilik olduğu tespit edildi.

Çakır: Hah! Bana bunlarla gel işte! Ben diyorum bu işin içinde bir bit yeniği var diye. O bitin yeniğinden bir ipucu yakalarsak bu mesele çorap söküğü gibi çözülür!

Tombiş: Amirim, oraya varan ekipler de eli boş döndü. Ama kamera kayıtlarından yerlerini bulduk. O robot köpeklerden üçü kocaman bir altın Medusa heykelini bir kamyonetin arkasına bindirirken görüntülenmişler.

Polis Memuru Hirohito koşarak Çakır amirin odasına girdi.

Polis Memuru Hirohito: Amirim önemli bir haberim var. Yönetmenin odasında…

Çakır: Yönetmenin de işin içinde olduğuyla ilgili bir ipucu mu buldunuz?

Hirohito: Ama… Ama… Amirim… Nereden bildiniz?

Şanslı: Sen daha çok şaşıracaksın amirimizin öngörülerine Hirohito. Şimdi şaşırmayı bırak da öt bakalım ne bulunmuş Kristofır Nolur’un odasında?

Hirohito: Nolur’un eşyaları arasında bir tablet bulundu amirim. İçinde Truva Atı’na sinyal göndererek onu harekete geçirecek bir yazılım yüklü.

Çakır: Ne demiş Çehov? “Eğer ilk perdede duvarda bir silah asılıysa, ikinci perdede o silah mutlaka patlar!” Biliyordum yahu biliyordum! Bu Truva Atı’nın tarihte hiçbir zaman iyi niyeti temsil etmeyeceğini biliyordum! Daha o atı kültür merkezine getirdikleri ilk gün midem bulandı! Ama kimseye derdimi anlatamadım. Güvenlik önlemi alalım, etrafına çelik kafes koyalım, dedim. Bana güldüler. “Tahtadan bir at kafese konur mu?” dediler. Alın size tahtadan at!

Hirohito: Odasındaki bilgisayarda Büyük Göztepe Tümülüsü’nün yüksek çözünürlüklü uydu fotoğrafları bulundu. Birtakım notlar da var. Zamanlamalar… Nasıl gidileceği… Nereden kaçılacağıyla ilgili.

Çakır: Ben demedim mi size, o Pamuk Prens denen kedinin bu işi kotarabilecek ne aklı ne parası vardır diye! Bakın anlatayım, bu Kristofır Nolur meraklı ve zengin bir adam. Uydudan yeni bulunmuş tarihi alanları araştırırken Safranbolu’daki Göztepe Tümülüsü’nü keşfeder. Sonra elindeki özel tarayıcı bilgisayarlarla orada bir altın Medusa heykeli olduğunu keşfeder. Adam bir sonraki filminde kullanacağı objeyi çalmak için filmin ilk gösterimini Safranbolu’ya taşımış yahu! Biz de film diye onun tahtadan atla sergilediği bu oyunu seyrettik! Yuh bize!

Şanslı: Kaçırılma hikâyesi de kaos yaratmak ve göz boyamak içindi yani.

Tombiş: Ve o köpeklere tümülüse gidip Altın Medusa’yı çıkaracak zamanı kazandırmak içindi.

Çakır: İnandırıcı olsun ve eli güçlensin diye başkan hanımı da kaçırdı. Onu heykeli ülkeden çıkarmak için rehine olarak kullanabilir.

Hirohito: Başka zaman olsa altın bir heykeli ellerini kollarını sallayarak alıp çıkamazlardı.

Şanslı: Ama tüm polis teşkilatı belediye başkanı ve ünlü yönetmeni kaçıran köpeklerin peşine düşünce geriye Altın Medusa’yı tereyağından kıl çeker gibi almak kaldı!

Tombiş: N’apıyoruz amirim?

Çakır: Tarihte hainler her zaman vardır. Ama siz gençlerin gözü açık olacak ve memleketimizin bir karış toprağını da bir gram altınını da bu hainlere teslim etmeyeceğiz. Durumu hemen Ankara’ya bildirin. Gerekli izinleri göndersinler. Altın Medusa’mızın peşine düşüyoruz!

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar