MÜZEDEKİ HAYALET

Diğer Yazılar

Necva G. Esen
Necva G. Esenhttps://necvaesen.com/
Necva G. Esen, Zonguldak doğumludur; ilkokulu orada, orta ve liseyi Erenköy Kız Lisesi’nde bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesi mezunudur. İngiltere’de önce çocuk eğitimi üzerine okudu ve çalıştı. Sonra yetişkin eğitimi üzerine yüksek lisans yaptı ve halen bu alanda eğitimci olarak çalışmakta. Ailesi ile birlikte Londra’da yaşıyor. İlk romanı Görünmez Gemi 2019 yılının başında Herdem yayınlarında çıktı. Tabii bizler onu daha önce Dedektif Dergi’ye yazdığı hikaye ve yazılarıyla tanıdık. İkinci romanı Kara Ölüm, Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı’nın 2019 Çocuk Romanı Ödülü’nü kazandı. Kendi değimiyle ‘gizemli’ hikaye ve romanlar yazmayı seviyor. Her iki kitabının da yediden yetmişe her yaştan edebiyat severlere hitap ettiğini söylüyor.

Özgürlüğün normal olduğu bir yerde özgürlük de anlamını yitiriyormuş meğer. Balık suyun farkında mı? Değil. Onun gibi. Kimse farkında değil ama Londra’nın havasında H2O, azot, karbondioksitten başka bir de özgürlük var. Hem de bol miktarda. Kimse giyimimle, yürüyüşümle, saçımın şekliyle ya da konuşmamla ilgilenmiyor.

“Ay neden o ayakkabıları giydin?”

“Ay senin biraz kilolusun, o etek sana yakışmıyor.”

“Ay neden çok ruj sürdün?”

“Ay sen r’leri söyleyemiyor musun?”  diyen kimse yok.

Yaz günü çizme giydin diye tuhaf tuhaf bakan yok.

Otobüste, “A kızım üzerine bir şey giysene, böyle dışarı çıkılır mı?” diyen teyzeler yok.

Herkes sosyal normlar dahilinde hareket ediyor. Ne yaşlılar bu dünyada uzun süre bulunmanın onlara başkalarının hayatına karışma hakkı verdiğini düşünüyor, ne de gençler yaşlılara ‘Evde otursana hanım teyze, bey amca’ gözüyle bakıyor. Herkesin hatta, bebekli annelerin, engelli insanların bile dışarıda olma, istediği yere gitme, istediği şekilde giyinme özgürlükleri var. Kimse kimsenin özel hayatına burnunu sokmuyor. Bir tür görünmez oluyorsun. Halide Edip bunu, ‘su içinde bir yağ damlası olmak,’ diye açıklıyor İngiltere anılarını yazdığı kitabında. Tabii o farklı bir bağlamda ele alıyor. Ben ise bireysel özgürlükle ilişkilendiriyorum.

İlk başlarda iliklerime kadar hissedip, haz aldığım bu özgürlüğe bir süre sonra herkes gibi ben de alıştım. Aksi olursa tuhafıma gitmeye başladı. Ha, bu arada ben de kendi söylediklerime, düşündüklerime dikkat etmeye başladım. Daha önce hiç görmediğim bir saç şekline, bir takıya, bir giyime, içimden bile olsa ‘tuhaf’ damgası vurmak yerine, bu tip şeylere kişinin kendini ifade edişi olarak bakmaya başladım.

Böylece bir gün burnu halkalı bir beyefendiye otobüste yer verdiği için teşekkür etmek; yarın 1940’ların moda mecmuasından fırlamışa benzeyen bir kadınla sohbet etmek; öbür gün evsizlerin giyimini andıran bir kıyafetle işe gelmiş bir arkadaşının tatilde nereye gittiğini dinlemek, benim için sıradan insan manzaraları haline gelmişti. Kimsenin yediğini, içtiğini, giydiğini belki şaşırır ama hiç yargılamaz hale gelmiştim.

Fakat 2013 yılının yağmurlu 25 Ağustos günü karşılaştığım insanların hepsi tuhafıma gitti. Hepsini ağzı açık seyrettim çünkü bu şehre daha yeni gelmiştim.

Londra’ya gelirken uzun bir listem vardı. Gezip göreceğim bütün yerlerin adlarını yazmıştım. British Library listenin en başındaydı. Küçüklüğümden beri gotik hikâyelere, başka bir deyişle hayaletli şatoların, mezarlıkların, evlerin bulunduğu hikayelere çok meraklıydım. Bu konuda İngiltere’den daha iyisi bir yer var mıdır, bilmem. Hiç ummadığın bir mahalleden hayaletli bir ev, bir park, küçük bir kilise, kilisenin arkasında küçük bir koru ve yıkık dökük mezarlar çıkıverir insanın karşısına. Sanırım bunun bir nedeni eskiyi korumayı becerebildiklerinden olsa gerek. Her tarafta sıra sıra Kraliçe Victoria, hatta Birinci George döneminden kalma evler var. İnsanlar hâlâ bu evlerde oturuyorlar. Biz olsak hepsini çoktan yıkmış yerine apartmanları dikmiştik bile. Eskiyi yeninin yanında korumayı pek güzel beceriyorlar. Hatta insan ilişkilerinde bile bu böyle. Tabii bütün bunlar henüz yüzeysel benim için. Yok kraliçe, yok beş çayı, yok hayaletler, yok cinayet işlenen şirin köyler, yok polise taş çıkartan dedektif nineler, yok soğuk ve kibar İngilizler. Bunlar yüzeysel kalıplar. Şimdi daha iyi anlıyorum. O zamanlar henüz derine inecek kadar deneyim sahibi değildim. İnsan ve insan ilişkileri, temelde dünyanın her yerinde aynıydı ama benim bunu anlamam biraz zaman alacaktı.

British Library, St Pancras train istasyonun yanındaki yeni binasına taşınmadan önce British Museum’un içinde imiş. Tabii bunu o zaman bilmediğim için bu yağmurlu yaz gününde taa St Pancras’tan Holborn’a yürümek zorunda kaldım. British Museum’un heybetli kapısından sırılsıklam bir şekilde içeri girdim. Şemsiyem olmasına rağmen yağmur yere paralel yağdığı için ıslanmamı engelleyememiştim. Burada yağmurun bile tuhaf yağdığını düşünmüştüm o zaman.

İşte şimdi bu muhteşem müzenin iç avlusundaydım. Beni müze ilgilendirmiyordu-en azından şimdilik. Müzenin avlusundaki cam kubbeli, silindir şeklindeki salon nedeniyle buradaydım. Eskiden kütüphane olan, bu muazzam salon için bunca yolu, üstelik yağmurda yürümüştüm. Bu yapıyı 1857 yılında inşa etmişler. Kubbeyi destekleyen demir kitap rafları salonun etrafını dolandığı için ‘Demir Kütüphane’ dendiği de olmuş. İlk önce müze kütüphanesi olarak işleve başlamış. Yıllar geçtikçe kitap sayısı artmış ve önce yönetimi sonra da kendisi ayrılmış. St Pancras’ın yanına inşa edilen, önünde Newton’un devasa heykeli bulunan yeni kütüphane binasına taşınmış 1997’de. Bir şekilde eskiyi muhafaza etme eğilimi burada da kendisini göstermiş. O muazzam cam kubbeli, demir kitaplıklı, meşe ve maun döşemeli kütüphane hiç bozulmadan müzenin tam orta yerinde bugüne kadar kalmış.

Rivayete göre eski kütüphaneyi ziyaret edip orada çalışmış, araştırma yapmış bütün ünlü isimler -işte burada tuhaflık başlıyor- arada sırada burayı ziyarete gelirlermiş. Hayaletlerden söz ettiğimi anladınız herhalde. Eğer şanslıysan onları, her zaman oturdukları sırada yazarken ya da kitap okurken görebilirmişsin. Çünkü burada tüm kâinat birmiş. Çünkü burada en sorulmayacak sorular sorulurmuş; en merak edilmemesi gereken şeyler merak edilirmiş. En olmayacak denilen hayaller hayal edilirmiş. Çözümü olmadığı baştan kabul edilen sorunlara çözüm aranırmış. Fakat en önemlisi korkusuzca yazılırmış. O yüzden, bazen Virginia Woolf’u, bazen George Orwell’ı, eğer çok şanslıysan Karl Marx’ı, hatta Lenin’i bile burada görmek mümkünmüş. Karl Marx her zamanki yerine gelip oturur, bütün gün bir şeyler yazar dururmuş. Hatta birisi Mahatma Gandhi ile Charles Darwin’i yan yana görmüş. Arthur Conan Doyle ise zaten hiç çıkmazmış okuma odasından. Onun müzede yaşadığını söyleyen bile var. Bir tek Oscar Wilde gelmezmiş, sağken kütüphaneyi çok kullandığı halde. Bunun nedenini 1895 yılında okuma kartının iptal edilmesine yorumluyorlar. Kraliçe Victoria döneminde eşcinsel olması nedeniyle hapse atılınca o zamanki müze yönetimi kartını iptal etmiş.

Tabii bütün bunlar bir söylentiydi. Ama yine de duyunca insanın içini ürpertiyordu.

Silindir şeklindeki binanın, yüksek, bembeyaz duvarının dibinden yürüyerek etrafını dolandım. Bina gerçekten de tam müzenin ortasında yükselen haşmetli modern bir yapıydı. Evet yanlış duymadınız. Modern bir yapıydı. Bunun antika bir yanı yoktu. Üstelik içeri açılan bir kapısı da yoktu. Gözüm uzun etekli, şapkalı bir kadına takıldı. Onu takip edince anladım. Kadın emin adımlarla geldi, geldi ve bu inanılmaz büyüklükteki yapıdan beklenilmeyecek kadar küçük bir kapıdan içeri girdi. Kapının küçücük olması yetmezmiş gibi önüne bembeyaz bir pano koymuşlar. Sanki kapıyı gözlerden iyice gizlemek için.

Kadının arkasından içeri girdim ve bir an nefesim kesildi sandım. Kendimi evrenin tam ortasındaymışım gibi hissettim. Kubbenin her tarafını dolanan pencerelerden içeri sızan huzmeler inanılmaz bir görüntü oluşturuyordu. Masa ve sandalyelerin turkuaz rengi beni aldı götürdü. Meşe ve maun kokusuyla tarihin derinliklerine çekildiğimi hissettim. Hem buradaydım hem değil. Elim en yakın sıraya doğru uzandı. Deri kaplıydı, turkuaz rengi. Sandalyenin arkalığına dokundum. Koyu kırmızımsı antik ağacın verdiği his parmak uçlarımdan beyin hücrelerime kadar yayıldı. Acaba Virginia Woolf da benim gibi hissetmiş midir?

“Hoş geldiniz.”

Sevimli bir kızcağız gülümseyerek bana bakıyordu.

“Şuraya adınızı, soyadınızı yazıp imza ve tarih atar mısınız, lütfen? Çıkışta da imza atmanız gerekiyor. Eğer bir kitap ayırtmak istiyorsanız kart çıkarmanız lazım. Onun için şu formu doldurmalısınız.”

Sonra doldurmak üzere formu aldım. Teşekkür ettim. Adımı, soyadımı yazıp günün tarihini ve imzamı attıktan sonra kalemi geri verirken, “Bu kütüphane hayaletliymiş doğru mu?” diye sormaktan kendimi alamadım.

“Evet, öyle derler, ama ben hiç görmedim.”

Kız bunu tatlı bir gülümseme ile söylemişti. 1960’ların desenleri hakimdi mini etekli elbisesinde.

Kubbeden içeri süzülen ışık muhteşemdi. Havadaki tozlu kitap kokusuna deri koltukların, maun masaların, kitap raflarının tarihi esansı karışıyordu. Sanki başımın biraz döndüğünü hissettim ve kubbeye bakmaktan vaz geçtim. A,B, C…..hah G. G1, G2, …. ve G7. Vay be Karl Marx, Kapital’i burada şu masada yazmış. Masanın kenarında elimi gezdirdim. Sanki başım biraz döndü. Oradaki sandalyeyi -belki de Karl Marx’ın oturduğu sandalyeydi- çekip üzerine yığıldım. Kollarımı masada yastık yapıp gözlerimi kapattım. Yağmur ve yol yormuştu beni anlaşılan. İçimin geçtiğini hissettim. Belki bir saniye, belki bir dakika, belki de bir saat uyumuşum. Rüyamda birisi bana konuşuyordu. Hem de Türkçe. Düşündüm. Burası Londra. Ben Londra’dayım. Kim bana anadilimde konuşabilir? Hemen gözlerimi açtım. Başım hâlâ masada. Yanımdaki sandalyede oturan birinden geliyordu ses. Bir kadın. Uzun koyu renkli bir eteği vardı. Beli ince. Saçları tepede kabarık topuz. Hani şu Suffragette’lerin yaptığı gibi. Genç bir kadındı. Yüzü bir yerden tanıdık geliyordu ama çıkaramadım. Doğruldum. Kara kaşları, çakmak gibi gözleri bizim taraflardan olduğunu bağırıyordu. Gayriihtiyari elim başıma gitti. Saçlarımı düzelttim. Kadın, Türkçe konuşmaya devam etti.

“Türksünüz galiba.”

“Nereden anladınız?”

“Uykunuzda sayıklıyordunuz.”

“Öyle mi? Hayret.”

“Ne kadardır buradasınız, yani Londra’da?”

“Daha yeni geldim.”

“Siz de mi? Ben, bir tek benim, sanıyordum. Bu son olaylar herkesi yaraladı. Çocuğunuz var mı?”

“Yok.”

“Benim var. İki tane. Onları İstanbul’da Paşa dedeleriyle bırakmak zorunda kaldım. Burada onların hasretine ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Bu kütüphane benim teneffüs edebildiğim tek yer. Bir tek burada geçirdiğim vakti israf olarak telakki etmiyorum.”

“Sizce burası hayaletli mi? Öyle diyorlar.”

“Evet öyle derler.”

“Doğruyu söylemem gerekirse ben hayaletlere inanmam ama insan burada her an bir tanesiyle karşılaşacakmış gibi hissediyor. Bu kadar önemli kişiliklerin yoğun olarak beyin gücü harcadıkları bir yerde, onların varlığını hissetmemek imkânsız.”

“Çok doğru. Zannımca o yüzden bir tek burada fikirlerimi bir noktada temerküz ettirebiliyorum.”

Kadın konuşuyordu ve ben onu dinliyordum ama aslında sürekli onu nereden tanıdığımı düşünüyordum. Sanki on dokuzuncu yüzyılda çekilen fotoğraflardan çıkıp gelmişti.

Kadın “Artık gitmem lazım,” diyerek kitaplarını toplamaya başladı.  

“Uykumda ne söyledim acaba?”

“Merak etmeyin önemli şeyler söylemediniz,” diyerek güldü kadın ve ekledi: vapur, deniz, park, gezi falan.”

“Rüya görmüşüm demek ki. Halbuki hiç vapura binmem. Boğazı hep köprüden geçerim.”

“Bazen bana da olur. Bilhassa yağmurlu havalarda. Köprü derken hangi köprüyü kastettiniz?”

“Ah, yok yok ikinci köprüyü hiç kullanmam. Birinci köprüden doğru Taksim’e giderim.”

Kadının siyah, etkili bakışları bir süre üzerimde dondu kaldı. Sonra “Allahaısmarladık,” diyerek uzaklaştı.

Kitaplarının arasından yere bir kart düştüğünü gördüm. Eğilip aldım. Kütüphane kartıydı. Gözüme adı ilişti. Ah, elbette ya… Nasıl da düşünemedim? Halide Edip’in ta kendisiydi. Dilim tutuldu. Arkasından seslenemedim. Dondum kaldım.  Halide Edip, kütüphane memuresinin masasına gidince kartı düşürdüğünü anladı ve geri geldi. Benim elimde kartla öylece durduğumu görünce gülümseyerek teşekkür etti ve kartı elimden aldı. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. Öylece kalakaldım. Doğru, Halide Edip 1909 yılında Londra’ya gelmişti. Kaçmıştı desek daha doğru. Otuz bir Mart olaylarından sonra. Önce Mısır’a, oradan Londra’ya. Yazılarından dolayı aranıyordu.

Halide Edip’in kütüphane memuresiyle ne konuştuğunu duymak için yavaşça yakınlarındaki bir kitaplığın arkasına geçtim.

Usulca “Sanırım henüz yeni,” dedi kıza. “Pek de gençmiş yazık. Sanırım benden sonra. Çünkü iki köprüden bahsediyor İstanbul Boğazı’nda. Benim zamanımda bir tane bile yoktu.”

Şaşkın ve sarsılmış bir şekilde dışarı attım kendimi. Aydınlık ve bembeyaz duvarlar gözlerimi kamaştırdı. Duvardaki akıp giden elektronik takvim 25 Eylül 2025’i gösteriyordu. 2013 değil, 2025. O sırada kütüphane memuresi, “Çıkarken de imza atmanız gerekiyor,” diye arkamdan seslendi.

Geri döndüm. Bir robot gibi söylenileni yapmak için kalemi elime aldım. Gözlerim listedeki isimlere kaydı. Üst sıralardan birinde Halide Edip, 25 Eylül 1909 yazıyordu, tam beş sıra altında da kendi el yazımla adım ve 25 Eylül 2013.

O an her şeyi hatırladım:

Londra’ya geldiğimin ertesi günü Victoria İstasyonu’ndan bindiğim tren Ponders End yakınlarında raydan çıktı. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna derler işte, diye düşündüğümü hatırlıyorum, büyük bir gümbürtüyle sarsıldığımızda. Sen, o kadar karışık İstanbul’dan burnun bile kanamadan çık gel, burada başına bu iş gelsin. Karşımda oturan kadının üzerime düştüğü andaki görüntüsü daha dün gibi aklımda. Ben sıyrıksız kurtuldum sanıyordum. Meğerse…

En Son Yazılar