“Kadınlara uygun değilmiş… Nesi uygun değilmiş be! Duyan da taş ocağına işçi alıyorlar sanır… İkiyüzlüler…”
Bir yandan soluk soluğa kalmış olması, bir yandan da kendisine doğru yürümekte olan kadının endişeyle büyüyen gözleri; öfkesini daha fazla dile getirmesini engelledi Aslı’nın. Kadın onu görünce kaçar gibi diğer kaldırıma gitmişti. Bastonunu tutuş şeklinden, gerekirse onu sopa olarak kullanmaya hazır olduğu anlaşılıyordu. Halbuki ne kadar da çok Makbule teyzesini andırıyordu. Teyzesi hayatı boyunca gördüğü en uysal insandı.
Yokuş bitip de apartman kapısının önüne geldiğinde, başını kaldırıp bir çift meraklı gözle karşılaşmayı bekleyerek pencerelere ve balkonlara baktı. Karşısındaki manzarada onu rahatsız eden tek şey gözüne giren ter damlası oldu. Bu seferlik kapı komşusunun radarından kurtulmuştu anlaşılan. Çok nadir yaşanan bir durumdu bu. Küçük de olsa bir sevinç kapladı içini; fakat kapısına üç beş basamak kala yanıldığını anladı. Karşı daireden aceleci birinin ayak sesleri geldi kulağına. Hızlandı.
Ondan daha hızlı olabilirim.
Anahtarları kilide yeni sokmuştu ki karşı komşusunun dış kapısının sesini duydu. Beş saniye daha gecikse ne olurdu sanki. Ne olur ne olmaz diye cebinden çıkardığı telefondan yakın zamanda indirdiği uygulamayı açtı. Rehberden rastgele birini ve bir dakika sonrasını seçti.
“Merhaba Aslı Hanım.”
Yapış yapış hissetmesine neden olan terden daha rahatsız ediciydi İrfan’ın sesi. Böcekleri güzel kokularla kendine çeken etobur bitkilere benzetiyordu Aslı onu. Tek farkı, koku yerine tatlı bir dille bunu gerçekleştirmesiydi.
Dedikoducunun tekiydi İrfan. Hayır bu tabir hafif kalıyordu. Gerçekçi bir İrfan portresi için yavşak, fesat, namussuz gibi kelimelerin bir araya gelerek iş birliği yapması gerekiyordu. Tüm gün mahallede olup biteni gözler, gözlemleyemediği kısımlardan kalan boşlukları hayal gücüyle doldurup akşamları kahvehanede yayardı. Aslı’nın bunu öğrenmesi biraz zaman almıştı, ne yazık ki. Kendisi hakkında söylenenleri duyduğunda İrfan’ın fantezi dünyasının genişliği karşısında nutku tutulmuştu.
Açmaya çalıştığı kapıya sırtını dönüp İrfan’ın gözlerinin içine baktı.
“Merhaba İrfan Amca,” dedi Aslı.
Aralarındaki yaş farkı amcadan çok abi kadardı. Ama Aslı, bu tarz adamlarla arasına bir mesafe koyduğunda, karşı tarafın da bunu iyice anladığından emin olmayı isterdi.
“Eee?” dedi İrfan. “Nasılsınız?”
Senle karşılaşmadan önce çok daha iyiydim piç kurusu!
Hâl hatır sormak ya da gülümsemek gibi nezaket kurallarını boş vererek:
“İyiyim,” dedi Aslı sadece.
Geçen gün gayet net olduğunu düşündüğü bir konuşma yapmıştı İrfan’la: Karışma, konuşma, kaşınma. Hâlâ kendisine selam verebildiğine göre ya kalın kafalıydı ya da gördüğü en yüzsüz kişiler listesinde başı çekmeye adaydı İrfan.
Telefonunun melodisini duyunca tebessüm kaslarına hâkim olmaya çalışarak “İyi günler,” dedi İrfan’a. Uygulama kusursuz çalışıyordu.
“Alo… Merhaba, nasılsın?”
Bu üç kelime, eve girip kapıyı arkasından kapamasına yetmişti. Telefonu tekrar cebine koyup çantasını askılığa astığı sırada İrfan’ın “Orospu” diyen sesini duydu. Ses dinmedi; önce merdiven boşluğunda ardından da Aslı’nın beyninde yankılanmaya devam etti.
İrfan’ın sesinde öyle bir kin vardı ki, Aslı tekrar dışarı çıkıp onunla yüzleşme cesaretini kendinde bulamadı. Daha güçlü, daha cesur hatta biraz deli olmadığı için kendine küfretti. Birkaç gün önce İrfan’a haddini bildiren kız neredeydi şimdi?
Hayır kendine haksızlık ediyorsun.
Az önce İrfan denen mahlukatın başka bir yanını daha görmüştü. Tehlikeli bir yanını. Her an her şeyi yapabilecek bir adamın gözleriydi az önce baktığı gözler. Duyduğu seste büyük bir gerilme birikimi vardı, her an kırılacak bir fayın üzerindeymiş gibi hissettirmişti Aslı’ya. Ta ki onunla arasına kapıyı koyana kadar.
Mutfağa girip buzdolabının kapağını açtı. Su sürahisini buzdolabına boş olarak koyduğunu görünce yüzü düştü. Kötü geçen iş görüşmesi ve sapık komşusu İrfan’dan sonra bardağı taşıran damla kuru bir sürahi olmuştu. Mâni olamadığı bir iki göz yaşı yanaklarından süzülürken iki kişilik yemek masasının sağlam olan sandalyesini çektiğinden emin olmak için oturmadan önce eliyle yokladı. Kendini zorlayarak masada duran sürahideki, bekleye bekleye sidik gibi olmuş sudan içti.
Bir işe yaramayacağını bilse de kafasında deminki tatsız karşılaşmayı defalarca döndürmeye devam etti. Ta ki ayaklarının dibinde gözlerini ona dikmiş sessizce bekleyen Alacayı fark edene kadar. Hayvanın miyavlamasına gerek yoktu, gözlerindeki beklenti ne istediğini gayet açık ifade ediyordu.
“Tamam, tamam,” dedi. “Hadi gel.”
Eğilip onu dikkatlice kucağına aldı. Başını okşarken yarasını inceledi.
“Güzel,” dedi. “Gayet iyi gözüküyor. Kremin neredeydi senin?”
Alaca’yı kucaklayıp ayağa kalktı. Mutfak tezgahının üzerine kısa bir bakış attıktan sonra Oturma odasına yöneldi.
“İşte,” dedi. “Buradaymış.”
Kanepeye çökerek sehpanın üzerinden kaptığı Fito kremin kapağını açtı. Alaca’nın sol arka ayağındaki kabuklaşmaya başlayan yaranın üzerine sürdü. Hayvan hiç ses çıkarmadan Aslı’nın işini bitirmesini bekledikten sonra kanepenin sırtına çıkıp kuruldu. Her an kapanacakmış izlenimini veren kısık gözlerini Aslı’dan ayırmıyordu. Alaca’nın başını okşarken mırıltıları ile farkında olmadan yavaş yavaş sakinleşti. Midesi iş görüşmesine geç kalmamak uğruna kendisini ihmal ettiğini hatırlatsa da Alaca’nın miskinliğine öykünerek kanepeye uzandı.
Gözlerini kapamadan önce kediye son bir bakış attı.
“Bakma bana öyle,” dedi. “Ben senin kadar cesur olamadım işte.”
Kedisi dört gün önce balkondan düşmüştü. Birçok omurgalı canlı için bu bir sorun olsa da Alaca için değildi. Ama hayvanın şanssızlığı o an balkonun altında ırkçı bir sokak köpeğinin pinekliyor oluşuydu. Bilgisayarı başında vakit geçirirken sokaktan gelen vahşi sesleri duyup neler olduğunu anlamak için pencereden göz atmıştı Aslı. Kedisini orada görmek tek başına şaşırmasına yetecekken üstüne bir de köpekle kavga ettiğini görmek bu duyguyu idrak felci boyutuna taşımış, yanına da korku ve panik eklemişti. Hemen sonra asıl gerçeği fark etmişti: Alaca kavga etmiyordu, hayatta kalmaya çalışıyordu. Merdivenlerden rüzgâr gibi inerken zihninin gerisinde tek bir soru vardı; neden kaçmayı tercih etmemişti?
Alaca’yı, garezinin sadece kedilere yönelik olduğu anlaşılan iri köpekten kolaylıkla kurtarmıştı Aslı. Sonrasında veterinerin yolunu tutması gerekmişti. Alaca’nın sol arka ayağında neredeyse beş santimlik derin bir kesik vardı. Veteriner yarasını dikip ilk müdahaleyi yaptıktan sonra bile elleri titremeye devam etmişti. Ancak eve dönüp Alaca’yı iştahla mamasını yerken gördüğünde sakinleşmişti Aslı.
Duş alıp terden yapış yapış olmuş kıyafetlerini değiştirmek için can atsa da kendisini kanepenin sunduğu konfora teslim etti. Kısa, tatlı bir şekerleme yapmaktı isteği ama son aylarda yaşadıklarının anıları ona bunu çok gördüler. Meditasyon denemelerinde öğrendiği gibi zihnini tüm düşüncelerden arındırmayı denedi. Ama beyninde yıkılmış bir bent vardı; anıları ve düşünceleri hissettirdikleri ile birlikte akmaya başladı.
Berbat bir evlilikten çıkmış, üstüne işini kaybetmiş ve yetmemiş; bir de şehrin en sevmediği muhitinde, beş üstü herhangi bir depremde dizlerinin bağı çözülecek bir daireye taşınmak zorunda kalmıştı. Sorun kira tutarlarında mıydı yoksa maaşlarda mıydı, bilemiyordu. Belki de her ikisi birden. Bir maaşı olduğunda bu sorunun cevabını öğreneceğini umuyordu. Dışarıda yemek yemiyor, tiyatroya ve sinemaya gitmiyor, giyim kuşama gereksiz para harcamıyordu. Fakat en çok canını sıkan şey, istediği kitapları alamamasıydı. Evinin yakınlarında arada bir nefes alabileceği bir sahaf olsa ne güzel olurdu.
Tüm bu tutumluluğuna rağmen, en son çalıştığı işyerinin küçülmeye gidiyoruz bahanesiyle kıçına tekmeyi bastığında verdiği tazminat hızla eriyordu. Acilen yeni bir işe ihtiyacı vardı Aslı’nın. Ancak aradan geçen aylara ve yaptığı onlarca başvuruya rağmen olumlu bir yanıt alamamıştı. Hatta pek çoğundan yanıt bile alamamıştı.
“Küçülmeymiş,” diye tısladı. “Adı gibi; olan hep küçük çalışanlara oluyor.”
En başlarda mesleği ile ilgili ilanları araştırmış, çalışma koşullarını beğendiği, ücreti yüksek işlere başvurmuştu. Olumlu yanıt alamayınca zamanla çıtayı düşürmüştü; maaş, konfor ve diğer güvenceler önemini yitirmeye başlamıştı. Fakat buna rağmen yine de aldığı yanıtlar değişmemişti. Şimdilerde ise ortada çıta falan yoktu. Aynı şekilde, o ilk günlerdeki iyimserliğinden de eser yoktu.
Sabahki iş görüşmesi aklına gelince, “Şoförlükle cinsiyet arasında benim bilmediğim nasıl bir doğru orantı olabilir ki?” diye söylendi. “Titanik’i bile batıran bir erkekti be!”
Doğruldu. Cebinden telefonunu çıkarıp internet bankacılığına girdi. Ne bekliyordu ki, hesap bakiyeleri kendi haline bırakıldığında, folluktaki tavuklar gibi sürpriz yapmıyordu insana. Peki, diğer olasılıklar? Hangi harcama kalemlerinden daha ne kadar kısabileceğini ve evde para eden, pekâlâ onlar olmadan da yaşayabileceği eşyaları düşünmeye başladı.
Pansiyonda kalmanın maliyetini ev kirası ve fatura giderleri ile kıyasladığı sırada kedisi duruma el koydu. Aksi taktirde kim bilir ne kadar süre daha hesap kitapla boğuşmaya devam edecekti. Alaca kucağına atlayıp pantolonunun kalın kumaşına rağmen tırnaklarını hissettirerek gerindi. Arpacı kumrusu gibi düşünmek bir şey kazandırmayacaktı, o da biliyordu ama bir bataklığa saplanmış gibiydi; çamuru düşünmemek imkânsızdı.
Oflayarak yerinden kalktı. Güya dinlenmek için uzandığı kanepede ağırlığının oluşturduğu izlere hayal kırıklığıyla baktı. Madem o kadar konforluydu neden yorgunluğundan tek bir leke yoktu o izlerde.
Ayağa kalkmasını fırsat bilen diğer ihtiyaçları kendilerini daha ısrarlı bir şekilde hatırlatmaya başlamışlardı. Ocağa çay suyu koyup banyoya girdi. Aynanın karşısına geçip iç çamaşırları ile kalana dek soyundu. Aksinden memnun kaldı. Kaybetmediği bir şeylerin olması hoştu, ya da kazanması gereken bir şeylerin olmaması.
Suyun altında en başta gelen rahatlama ve arınma duygusu kısa sürdü. Suyun sesi ilginç bir şekilde göz yaşlarını tetikliyordu sanki. Nereden çıkmıştı ki bu ağlama isteği? Gözyaşlarına itiraz ederek planladığından erken çıktı banyodan. Üzerine temiz bir şort ve tişört geçirip mutfağa girdi. Sabah mülakata yetişme telaşıyla evden çıkmadan önce bir şeyler atıştırmaya fırsatı olmamıştı. Yetiştim de ne oldu sanki! Gecikmiş kahvaltısını hazırlayıp çayın demlenmesini beklerken, bir sigara içip içmemeyi tarttı kafasında. Sehpanın üzerindeki ağzı açık paketten bir tane aldı. Buruşmuş paketin üzerindeki ‘Sigara içmek öldürür’ yazısına takıldı gözü.
“İşsizlik de öyle,” dedi.
Sesi söver gibi çıkmıştı. Sigarayı dudaklarına yerleştirip balkona çıkacağı sırada Alaca’nın bakışlarıyla karşılaştı. Aslı’nın peşinden mutfağa gelip rafın üzerine çıkmış, yemek masasında ağzına layık ne var diye inceliyordu.
“Kusura bakma, sicilin bozuk,” deyip Alaca’yı içerideki odaya kapattı.
Alaca’nın tırmalama seslerine aldırmadan balkona çıkıp sigarasını yaktı. Salak hayvan, her defasında başarısız olmasına rağmen akıllanmıyordu. İnatla odadan çıkmak için aynı ritüelleri tekrar tekrar yapıyordu.
Manzarası karşı apartmanın; boyası dökülmüş sıvasından, istiflenmiş eşyalarla dolu balkonlarından ve binanın dış cephesi ile tezat oluşturan rengarenk perdelerden ibaretti. Biraz balkonuna, çok az da hayatına renk katması için diktiği çiçeklerin toprağını kontrol etti. Birkaç gündür ihmal etmiş olmasına rağmen yeterince nemliydi. Normal, diye düşündü. Doğru düzgün güneş ışığı almıyorlardı. Yüksek ve dip dibe binalar, havanın aydınlığını ve gökyüzünü gizliyordu. Dairesinin özelliklerinin de hayatının bu dönemiyle örtüştüğünü düşündü. Karanlıktı; olabildiğince karanlıktı.
Sigarasının son birkaç nefesini, keyif almaktan uzak bir şekilde görevmiş gibi hızlıca çekip küllük olarak kullandığı soda şişesine attı. Mutfağa döndü. Fakat kapıdan girer girmez beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Alaca mutfakta, Aslı’nın kahvaltı niyetine hazırladığı tostu da ucu kemirilmiş olarak Alaca’nın patilerinin altında durmaktaydı. Aslı’yı görünce zerre kadar suçluluk barındırmayan bakışlarını ona dikip heykel gibi beklemeye başladı Alaca.
“Sen nasıl?” diyebildi Aslı.
Alaca’nın o odadan çıkmasının imkânı yoktu ki. Kediyi ve çaldırdığı tostunu boş verip Alaca’yı kapattığı odaya gitti. Kapının kolunu oynatıp dilinin hareketini inceledi. Sorun görünmüyordu. Bu sefer kapıyı kapatıp omzuyla yüklenerek açmayı denedi. Açılmadı. Anlaşılan kedilerin motivasyonları kapağı açılmamış şişedeki iksir gibi ne olursa olsun eksilmiyordu. Alaca defalarca kez aşamadığı bir engeli aksak bir ayakla aşmayı başarmıştı işe. Mutfağa geri dönüp keyifle tostunu kemiren Alaca’ya baktı. Bir süre onu cezalandırmak ya da yeniden odaya kapatmak arasında gidip geldikten sonra boş verdi. Bir kediyle yaşıyorsan kuralları kediler koyardı, sen değil.
Kedinin yemek yerken çıkardığı şapırtılarla gözlerindeki pişmanlık ifadesi büyük bir tezat oluşturuyordu.
“Afiyet olsun Jean Valjean,” dedi.
Alaca yağ ve salça bulaştırmasın diye Yerdeki kilimi katlayarak köşeye çekti. Tezgâhtan ekmeğin kalan yarısını çıkarıp sil baştan tost hazırladı.
“Ah!”
Çok sıcaktı. Hızlıca bir elinden diğerine çevirerek masaya geçti. Çayını doldurup birkaç ısırık aldıktan sonra kedileri düşünmeye başladı. Azim, inat, arsızlık ya da her neyse… İnsanlarda olmayan ya da eksik olan bir şey vardı tabiatlarında. Yılmıyor, pes etmiyorlardı işte.
Böyle olunabilir miydi gerçekten? Birazcık bile olsa, bu mümkün müydü? Bir elin parmakları ile sayılacak kadar az da olsa Aslı’nın da kendisiyle gurur duyduğu böyle anlar olmuştu. Keşke daha fazla olsalardı. Fakat durduğu yerden bakınca o anılarla arasında asırlar varmış gibi geliyordu. Değişmişti Aslı. Yolun bir yerinde mücadele etmeyi bırakmış razı gelmişti.
Razı gelmenin mücadele etmekten daha yorucu olabileceğini nereden bilebilirdi ki.
Alaca, onu düşünceleriyle baş başa bırakıp salona gitti. Gözden kaybolmadan önce eşikte durarak Aslı’ya son bir bakış atmayı da ihmal etmedi. Büyük ihtimalle sevdiği berjer koltuğa kurulup yalanıp uyuyacaktı. Aslı, o gittikten sonra çaydanlığı kurutana kadar oturup düşündü. Yerinden kalktığında bir karara varmıştı; deneyecekti. Alaca’nın yerde yarım bıraktığı tostu bir ara kuşlara vermek üzere poşetledikten sonra salona geçip bilgisayarını açtı. Yaşlı bilgisayarı hisar kapısı gibi yavaş yavaş açılırken raptiyeye oturmuş gibi hopladı Aslı.
Biri sanki evin içinde öksürmüştü. Daha doğrusu öksürüğünü gerisin geri yutmaya çalışmış ama başaramamıştı. Ve bu biri kesinlikle bir erkekti. Ağır adımlarla ortalığı kolaçan ederek sesin kaynağına doğru yürürken silah niyetine tuttuğu kurşun kalemi sıkmaktan parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Antre boştu. Mutfağa kafasını uzatıp baktığında oranın da güvenli olduğunu görüp rahatladı. Yanılmıştı demek ki.
Peki o zaman duyduğu neydi? Acaba üst katına yeni birileri mi taşınıyordu? Geçen hafta evin eski kiracılar polis eşliğinde olaylı bir şekilde evi boşaltmışlardı. Nakliye kamyonu son eşya da yüklenip nihayet hareket edene kadar en az bir saat boyunca ev sahibi ve kiracılar arasında adeta bir meydan muharebesi yaşanmıştı. Ev sahibinin komutanlık yaptığı paralı fedailer kiracının emri altındaki kalabalık akraba sürüsü karşısında ağır bir yenilgi almış, güvenlik güçlerinin zamanında yetişmesi üçüncü sayfa haberlerine eklenecek fazladan bir haberin önüne geçmişti.
Aslı’nın dış kapıya yanaşıp kapı dürbününe uzanması ile kendini geri atması bir oldu. Nefesinin gürültüye dönüşmemesi için çaba sarf ederek parmak uçları üzerinde tekrar kapıya yanaştı. Merdiven sahanlığının yerini alan kocaman kan çanağına dönmüş göz bebeği hala orada duruyordu.
Zihninde çalan tehlike çanları, kulağının dibindeymişçesine atan kalbinin gürültüsüyle yarışıyordu. Stres, zamanı süt kıvamından peynir kıvamına getirmiş gibiydi; kapı süsü gibi oraya aitmiş gibi duran göz bebeği nihayet gerilediğinde aradan on saniye de geçmiş olabilirdi, on dakika da… Bilmiyordu.
İrfan, sanki aralarındaki kapıya rağmen Aslı’yı baştan aşağı süzüyormuş gibi hissettiren son bir bakış attıktan sonra eğildi. Aslı, en başta İrfan’ın kapısının önündeki paspası düzelttiğini sandı ama kulağına gelen metalin sesi ile şaşırarak tahmininin gerçeğin kıyısından bile geçmediğini anladı.
Anahtarını oraya saklayacak kadar salak olamaz, diye düşündü Aslı.
Ama görünüşe göre öyleydi, o sesin başka da bir açıklaması olamazdı. Aslı, bu yeni edindiği bilgiyle İrfan’a neler yapabileceğini kurgularken buldu kendini.
Gidip evinin altını üstüne getirebilirdi. Mutfağında yangın çıkarabilir ya da Alaca’nın kumunu İrfan’ın evinin her yerine saçabilirdi… Ama İrfan’ın ona yaşattıklarının adalet terazisindeki karşılığı bunlar değildi, başka bir şeydi.
Koşar adımlarla balkona çıkıp aşağıya göz attı. İrfan sokağın sonuna varmış köşedeki mahalle bakkalı ile ayaküstü laflıyordu. İrfan aheste adımlarla uzaklaşıp köşeyi dönmeden önce söylediği bir şey bakkalın kahkaha atmasına neden oldu.
Aslı dişlerini sıktı.
Ya İrfan’ın gerçek yüzünü görmemişlerdi bu insanlar ya da kendileri de onunla aynı kumaştandı.
Aslı yapış yapış olmuş avucunu açıp deminden beri sımsıkı tuttuğu kaleme baktı. Tam ortasından kırılarak ikiye bölünmüştü. Kalemi yere fırlattı.
Görmedilerse göstermek lazımdı, görüp de umursamadılarsa da umursamalarını sağlamak.
Banyoya girip aynanın önünde duran rujlardan birini rastgele cebine attı. Yüzüne hızla su çarpıp çıkacağı sırada geride kalan gül kurusu ruja gözü takıldı. Cebindeki şeftali nude ruju çıkarıp yerine onu aldı ve daha fazla oyalanmadan evden çıktı.
Durup boş sahanlığı dinledi. Tek ses kendi anahtarlığının çıkardığı şıngırtıydı. İrfan’ın kapısı ile arasındaki iki metrelik mesafeyi altı yedi adımla katetti. Eğildi. Üzerindeki ‘hoş geldiniz’ yazısı kirden okunmayan paspasa uzattığı elini bir an duraksayıp geri çekti ve ayağının ucuyla iterek kenara savurdu. İşte oradaydı.
Anahtarı deliğe sokup çevirdi. Kilitten çıkan ‘tık’ sesi artık bu noktadan geri dönemeyeceğini fısıldadı. Ya içeride başka birisi daha varsa? Ama bu ihtimal aklına geldiğinde çoktan hole adımını atmıştı Aslı.
Tuttuğu nefesi ciğerlerini yakana kadar bekledi. Parmak uçlarına basarak bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ne bir ses ne de bir hareket vardı.
Solundaki kapısı açık banyodan gelen amonyak kokusu burnunu kırıştırmasına neden oldu.
“Pis herif.”
Bir adım daha atarak en yakın odanın kapı koluna elini attı. Yavaşça çevirip aralanan kapıdan başını uzattı. İçerisi koliler, tozlu elektronik eşyalar, hurçlar ve naylona sarılı mobilyalarla doluydu.
Tekrar koridora göz gezdirdi. Önündeki diğer odanın kapısı ardına kadar açıktı. Temkinli adımlarla eşiğine kadar gelip durdu. Omuzları çökerken içinden küfretti. Lanet çarşaflar siyahtı. Perdeler de işini görebilirdi ama onlar da antrasitti.
Hemen pes etmedi. Az önce burnunun direğini sızlatan ufunetin kaynağına yöneldi. Genzini yakan keskin havaya aldırış etmemeye çalışarak işini görebilecek havlu veya bornoz aramaya başladı. Kirli sepeti olduğunu düşündüğü hasırın kapağını kaldırması ile indirmesi bir oldu.
Filoktetes’in ayağı!
Kendini koridora, oradan da salona attı. Durup öğürme hissiyatının geçmesini beklerken etrafa göz attı. Antrasit perdeler, sigara yanığından geçilmeyen masa ve kevgire dönmüş örtüsüz koltuklar, Aslı’nın mağlubiyetini ilan eden skorbordun hanelerinden farksızdı.
Ayaklarını sürüyerek salonu terk etti.
Planının bu kadar basit bir engel yüzünden suya düşmesi çok acınasıydı. Daha düşmanıyla karşılaşamadan binlerce askerini kaybeden İkinci Joseph geldi aklına; Karansebes Muharebesi’nin ardından o da böyle hissetmiş olmalıydı.
Kötü film yoktur, kötü kurgu vardır.
Evine dönüp hayatının son beş dakikasını makaslayıp atacaktı.
En azından bu utanç verici başarısızlığının şahidi yoktu. Öyleyse neden canı bu kadar sıkkındı. Doğru ya bir tanığı vardı; aynı derinin altında.
Banyonun önünden geçerken başını ters tarafa çevirip nefesini tuttu, tecrübe böyle bir şeydi. Fakat İrfan’ın yatak odası olduğunu tahmin ettiği kara çarşaflı odanın önünde onu durduran bir şey oldu; bir ışık yanıp söndü, tıpkı göz kırpar gibi. Demin çarşaflara, kumaşlara odaklandığından fark etmemişti onu.
On sekiz inç boyutunda gıcır gıcır bir dizüstü bilgisayardı bu. Açık kapağı davetkâr bir şekilde Aslı’yı kendine doğru çekti. Yatağın hemen yanında mini bir sehpanın üzerinde duruyordu. Yerdeki kıyafet yığınlarını ayağıyla ite ite kendine yol açarak başına gitti. Yatağa oturmamak için dizlerini kırarak çömeldi ve rastgele birkaç tuşuna bastı bilgisayarın. Ne görmeyi beklediğini bilmiyordu, neden bunu yaptığını da. İpleri sezgilerindeydi.
Ekran açılır açılmaz Aslı’nın kanı çekildi. Başı tehlikenin kokusunu alan bir av gibi dikildi. Heykel sessizliğinde beklediği o belirsiz zamanda soluğu o kadar sığdı ki göğsü inip kalkmıyordu bile.
Aslı’yı kendine getiren sokaktan yükselen öfkeli bir korna sesi oldu. Ekrandaki görüntüye geri döndü. Reşit olmadığı belli olan küçük bir kız çocuğuna ait müstehcen bir video on beşinci dakikasında duraklatılmıştı. Oynat tuşuna bastı; kızın ağlamalarına ve yardım çığlıklarına beş saniye dayanabildi, durdurdu.
Duygularını sonra da yaşayabilirdi ama o duygularının arasına pişmanlığı eklemek istemiyordu. Bu yaptığı, İrfan’ın yanına kalmamalıydı. Bilgisayarı alıp duvara çalmak istedi ama hayır; bu, o pislik için çok ucuz bir bedel olurdu. Ederi neydi peki?
Adalet?
Yatak örtüsünü kenara fırlatıp döşeğe oturdu. Bilgisayar sehpasını kendine doğru çekti. Ayağı rujuna çarptı. Cebinden kayıp düşmüş olmalıydı. Kapağı kayıptı, aramadı, eğilip aldı. Avucuna kırmızısı bulaştı.
Adalet!
Ruj savaş boyasına, Aslı ise reenkarne olmuş bir Lakota savaşçısına dönüşmüştü. Parmakları tuşlar üzerinde hareket ederken tereddütsüzdü. İnternet bağlantısını kontrol etti; vardı ve güçlüydü. Ekrandaki kısayollara göz attı; Instagram ve X simgelerini gördü. Yeterliydi. Aşina olduğu bir video düzenleme programı bulup indirdi. Üç beş saniyesine bile tahammül edemediği video dosyasını bulup 14:30 ile 15:30 arasındaki kısmı ayıkladı. X simgesini tıkladı. İrfan’ın profiline dair zerre merak duymuyordu. Doğrudan mavi butonu tıklayıp az önce kırptığı ve ‘Delil’ adını verdiği videoyu seçti.
Yüklenmesini beklerken rujun kapağına bakındı. Çok aramasına gerek kalmadı, yatağın ayağının yarım karış kadar arkasında buldu. Tozunu silip yerine oturturken, neye niyet neye kısmet diye düşündü. Bulamadığı o çarşafa “Ben sapık bir tacizciyim,” yazacak ve İrfan’ın balkonuna tüm mahallenin görebileceği şekilde asacaktı güya.
Duvarlarda gezdirdiği bakışları tavanda son buldu. Evi de ruhu gibiydi İrfan’ın, beyaza yer yoktu. Malzemesi adi, görüntüsü şatafatlı avizeye bakarken; içinde de biraz irfan olaymış ya İrfan, diye düşündü.
Sokak içeriye sızdı; bir şarkı yaklaştı uzaklaştı, kayboldu.
Yüklemenin tamamlanmasına kadar geçen dengesiz saniyelerin akışını gözünü kırpmadan izledi.
Girizgâh bitmişti. Emniyet Genel Müdürlüğünü ve Siber Suçlarla Mücadeleyi etiketledi. Yeterince derin kazılmamış bir mezara bakar gibi baktı ekrana bir müddet. Ardından İçişleri Bakanlığını ve Adalet Bakanlığını da ekledi. Davut heykeline son dokunuşunu yapan Michelangelo gibi bir süre ekranı süzdükten sonra ayağa kalktı.
“Efradını cami, ağyarını mâni.”
Ayakları uyuşmuştu. Yalpalayarak odadan çıktı. En baştaki gerginliği geri gelmişti. Ya İrfan şimdi kapıdan girseydi… Ne yapardı? Kaçar mıydı? Konuşmayı mı denerdi yoksa çığlık mı atardı?
Elini dış kapının koluna attığında, gerçekten de apartman merdivenlerinden yaklaşan ayak seslerini duydu. Şom ağzımı… Bitiş çizgisinde geçilen bir maratoncunun hayal kırıklığı ile kapana kısılmış bir tavşanın korkusunu bir arada yaşıyordu. Depo olarak kullanılan odaya attı kendini. Arkasına gizlenebileceği bir koli yığını buldu. Deminki sorusunun cevabını almıştı. Fare gibi saklanırdım. Ayak seslerini korktuğu gibi kapı kilidinin sesi takip etmedi. Kösele ile mermerin oluşturduğu tını azalarak kayboldu.
Her cesaret biraz defoludur.
Yarasalar gibi kulaklarının kılavuzluğunda, pustuğu o daracık yerden çıktı. Beynindeki sirenlerin sustuğuna emin olunca neredeyse koşarcasına kendini evden dışarı attı. Sanki İrfan’ın evine tüpsüz dalış yapmıştı; çıkar çıkmaz derin nefesler aldı. Anahtarı paspasın altına geri koyarak pervasız teşebbüsünün tek tanığını ortadan kaldırdı.
İnsanın, her şey bittiğinde kendine şaşırdığı o nadir anlardan birini yaşıyordu Aslı. İnsan kendini zannettiği kadar tanıyor muydu gerçekten? Bu yeni Aslı’yı sevmişti ama çok sıkı fıkı olmaya da gelmezdi; acil durumda basılacak bir düğme gibiydi daha çok.
Eşikten evine daha adımını atar atmaz içine bir canlılık geldi; ayağı ile ittiği kapısının dili her zaman güvenle eş anlama gelen o ezber repliğini söyledi: ‘tık.’
Sigara paketini en son nereye bıraktığını hatırlayamadı.
Nerede olacak salondadır.
Salon hem çalışma odası hem de televizyon karşısında uyuyakaldığı günlerin çokluğu düşünülürse yarı zamanlı yatak odasıydı.
Tam bir salon hanımefendisiyim yani.
Başka zaman olsa muhtemelen kıkırdardı ama renksiz, sessiz bir filmden cılız bir tebessüm karesi gördü uyku moduna girmiş bilgisayarının ekranında.
Burada değil.
Pazılın yerleşmemiş son parçasının boşluğuydu Mutfak.
Paketten bir dal çekip “Bu bugünkü son sigaram,” diyerek kendini telkin etti. Geride kalan son sigara dalına yenilgiyle baktı. “Ya da sondan ikinci.”
Balkona çıkmaya üşeniyordu. Ocak çakmağını alıp “istisnalar kaideyi bozmaz,” dedi. Taşındığından beri ilk kez evin içinde yaktı sigarasını. Metal bir bardak altı kapıp çok fonksiyonlu salonuna geçti. Çakma küllüğünü bilgisayarının yanına koydu, sırtını dönmeden önce duvara asılı karşılaştırmalı edebiyat diplomasına hüzünle baktı. Klavyede rastgele bir tuşa basıp ekranı uyandırdı. Her zaman iş bulmak için kullandığı internet sitelerine girip taze düşmüş ilanları süzdü. Çağrı merkezi, reyon sorumlusu müracaatları bir kurye ilanı ile son buldu. Bir bardak altı bile küllük olabiliyorsa edebiyatçı da şoförlük yapabilirdi.
Sigarasını yeniyetme küllükte söndürüp daha önce bir şey çıkmaz diye yüz vermediği az bilinen birkaç iş arama sitesine üye oldu. Tüm ilanları tarayıp başvurularını tamamladıktan sonra da durmadı. Telefon listesinden nazının geçtiği arkadaşlarını bulup kendini ve işsizliğini hatırlattı. Çoğu ile daha önce bu konuyu görüşmüştü ama tekrar denemek ne kaybettirirdi ki. Evine kırk beş dakikalık yürüme mesafesinde, daha önce hiç gitmediği bir alışveriş merkezi vardı. Akşam serinliğinde oraya gidip mağazalarla görüşecek, personel ihtiyaçları olup olmadığını soracaktı.
O da kapıyı açmanın bir yolunu bulacaktı.
İşsizlik mesaisi adını verdiği günlük ritüelin hakkını verdiğini düşünerek gerindi. Bilgisayarı kapanış seremonisini yaparken, gözü birkaç gün önce sahaftan aldığı tekli koltuğun köşesine sıkıştırılmış Zweig ve Çehov’a ilişti.
Bir koltuktan diğerine geçerken gözü okuma gözlüklerini aradı. Neyse, dedi; şimdi onu aramak için mesai harcamak istemiyordu, nasılsa bir yerlerden çıkardı eninde sonunda. Koltuğa yanlamasına kurulup bacaklarını koltuğun kolundan sarkıttı ve Çehov’un dünyasına daldı. Daha ilk cümlelerde gündelik hayatın dertleri flulaşarak kayboldu ve yerini İrina’nın kederine bıraktı. Üç Kız Kardeş’e veda edip Üç Büyük Usta’ya selam vereceği sırada mirketler gibi dikilmesine neden olan bir patırtı koptu.
Mahallede başlayan kakofoni, yamaç yangını gibi çok kısa bir sürede apartmana sıçradı ve üst katlara doğru tırmandı. İki hafta önce üst kat komşusu taşındığında çıkan gürültü şu ankinin yanında sinek vızıltısı gibi kalırdı. Duvarlarda yankılanan nakliye elemanlarının direktifleri, ayak sesleri ve eşyaların ederini düşüren çarpma sürtme sesleri, şu an yaşlı binanın kolonlarından temeline kadar sirayet eden gürültüyle boy ölçüşemezdi.
Zihnine üşüşen duygular bedenine kısa devre yaptırmıştı: bir tutam şüphe, iki yüz nanogram adrenalin, bir baş yabancılaşma, eser miktarda panik, iki çimdik dehşet ve tek katre afallama…
“İrfan Müşvik!”
“Polis! Aç kapıyı!”
Aslı’nın kasları gevşedi, kucağına ne ara çıktığını hatırlayamadığı Alaca’nın başını okşadı. Gürlediği kadar da yağdı, diye düşündü.
“İrfan Müşvik, aç kapıyı!”
İrfan’ın işlemeli kapısı kıymıklara ayrılmadan hemen önce fısıldadı:
“Anahtar paspasın altında.”



