ORKESTRADA CİNAYET

Diğer Yazılar

Bir Mine Tanan Polisiyesi

Mine, konser salonuna vardığında saat 22.00’ye geliyordu. Yine telefonunu duymamış, üzerine bir de cuma akşam trafiği eklenince epey gecikmişti. Hakan’ı ve olay yeri ekibini iş başında buldu.

Hakan, “Hoş geldiniz amirim,” diyerek doğrudan konuya girdi. “Konser 8’de başlıyormuş. Şef Harun Soyman sahneye çıkmayınca, on geçe, kulisteki odasını kontrol etmeye giden personel bulmuş cesedi. Kapı kilitli değilmiş. Maktul kanepeye uzanmış halde, yüzü gözü kusmuk içindeymiş. Sağlık ekipleri ‘kafa travmasına bağlı ölüm olabilir’ deyince cinayet şüphesiyle bize haber vermişler. Olay yeri ekibi de bu ihtimali doğruladı.  Maalesef elimizde görüntü yok. Kulisteki kameralar uzun süredir bozukmuş.”

“Başka türlü olsa şaşardım,” dedi Mine. “Diğer müzisyenleri göndermediniz inşallah.”

“Yok amirim beklettik.”

“Müzisyenleri salona aldık. Nöbetçi savcı geldi, bilgilendirilmek istediğini söyleyip siz gelmeden az önce çıktı.” Hakan cümlesini tamamlarken amirinin geç kaldığını ima etmiş olmaktan huzursuz oldu.

“Bir görünelim bakalım orkestradakilere,” dedi Mine, Hakan’ın tuttuğu kapıdan salona girerken. Halıdan döşemeye kan kırmızı renge bürünmüş oditoryuma girdiğinde bir an irkildi; burası her yönüyle alışılmadık bir olay yeriydi.

“İyi akşamlar,” dedi, kısacık gri saçları, deri ceketi ve tok ses tonunun ciddiye alınmaya değer kıldığı ufak tefek kadın. “Ben komiser Mine Tanan. Üzücü bir olay yaşadığınızın farkındayız, sizi bekletiyoruz ama bazılarınızın bu elim olayın aydınlanmasına yardımcı olacak bilgiler verebileceğine inanıyoruz. Dağıtacağımız kağıtlara Harun Soyman’ı en son ne zaman, nerede gördüğünüzü, o sırada onun ve sizin yanınızda kimlerin bulunduğunu yazarsanız büyük yardımı dokunur.”

Homurdanmaya başlayan müzisyenlerle uğraşmayı Hakan’a bırakarak hızla salondan çıktı, olay yeri ekibinin çalışmayı sürdürdüğü kulise yöneldi.

Suat ve ekibi işlerini bitirmek üzereydiler. Şefin kulisi, dar bir koridora dizilmiş soyunma odalarının arasındaydı.

“Kolay gelsin arkadaşlar,” dedi Mine. “Ne var elimizde?”

“Maktul 60 yaşlarında, erkek. Belirgin sağlık sorunu yok. Sol şakağından ölüme sebep olan sert bir darbe aldığı anlaşılıyor. Epidural hematom, yani kafatası ve beyin zarı arasında gelişmiş beyin kanaması gibi görünüyor. Bu durumda ölüm hemen gerçekleşmemiş olabilir. Yara izi belirgin değil ve cinayet silahını henüz bulamadık. Doku örnekleri aldık. Ortalıkta epeyce parmak izi de var ama kulis her akşam başkaları tarafından kullanılıyormuş. Odada iki viski kadehi bulduk, şişe yok. Ayak izi yok, boğuşma yok, maktulün tırnakları temiz. Ön rapor ve test sonuçları gelince daha fazla bilgi verebiliriz.”

Kanepenin yanındaki sehpada, kenarına kurşun kalemle notlar alınmış bir partisyon duruyordu. Odaya sinmiş keskin kusmuk kokusu geniz yakıyordu. Mine, Suat’a teşekkür edip çıkarken cesedi bulan kişiyle görüşmek istediğini söyledi. O sırada içeri giren bir adam, idari işler müdürü olduğunu, sahne amirinin haberi üzerine salona az önce geldiğini söyleyerek elini Mine’ye uzattı. İsmi İsa’ydı, silik görünüşlü, nazik bir adamdı. Tam bir şeyler daha anlatmaya çalışıyordu ki, Mine “Teşekkür ederim, izninizle önce konu hakkında bilgi alabileceğimiz kişilerle görüşelim, sizi yarın ziyaret ederiz,” diyerek tanışma faslını kısa kesip dikkatini İsa’nın yanında bekleyen orkestra müdürü İbrahim’e yöneltti. 

“Siz,” dedi İbrahim’e, “Bu akşam buradaydınız, değil mi?”

“Evet, ben de orkestrada çalıyorum.”

“Harun Soyman’ı en son kaçta gördünüz?”

“18.20’ye kadar genel prova yaptık. En son yaylıları çalıştırdı on dakika kadar, onlar da buçuk gibi bitirdiler.”

“Solist de sizinle miydi?”

“Bu akşam solist yoktu, tamamen senfonik bir programdı.”

“Şef ne yapar konserden önce?”

“Maestro odasına çekilir. Yemek yemez, biraz çerezle viskisi vardır.”

Mine tam daha fazlasını sormaya hazırlanıyordu ki Hakan elinde koca bir tomar kağıtla yaklaştı. Kalabalıktan biraz uzaklaşmalarını işaret eden komiser, yardımcısına soran gözlerle baktı.

“Valla amirim bunları aldık ama bulmaca gibi, kim kimle, nerede…” Mine’nin “zevzeklik yapma” bakışını hissedince bir an duraklayıp devam etti. “Ne yapalım yollayalım mı müzisyenleri, iyice huzursuzlandılar içerde.”

“Bak bakalım, 6 buçuktan sonra şefi gören biri varsa kalsın, diğerlerini yolla. Bir tutarsızlık görürsek yarın görüşürüz.”

Orkestra müdürüne dönen Mine sordu, “Sonra ne oldu?”

“Bizim başlama saatimiz kesindir, sekiz dedin mi başlar konser. Maestro bizim daimî şefimizdir, genellikle orkestra yerleşirken o da gelir sahne arkasına. Kırk yıldır sahnededir, konser saatini geçirdiğini görmemiştim. Bu akşam çıkmayınca şaşırdık, akort bitti, bekliyoruz… Sahne amiri Arif’e işaret ettim, kulise bir baksın diye. Arkadaş yüzü bembeyaz gelince ben hemen sahne arkasına geçtim. Gidip kulise baktım, işte bildiğiniz gibi… Konsertmaister’imiz dinleyicilere konserin sağlık sorunları sebebiyle yapılamayacağını bildirdi; bir şey belli etmeden boşalttık salonu.”

“O sırada izleyicilerden ya da orkestra üyelerinden dikkatinizi çeken biri oldu mu, farklı tepki veren biri?”

“Herkes şaşırdı tabii, bir tek çellistimiz Şule fenalaştı, arkadaşlar teskin ettiler.”

O sırada, Hakan takdir edileceğinden emin bir tavırla Mine’nin kulağına eğildi. “Şule Seran, amirim,” dedi, “kendisi provadan sonra maktulü odasında görmüş.”

Mine sessizce kafasını sallayarak müdüre döndü. “Kimdir bu Şule Hanım?”

“Arkadaşıdır maestro’nun, samimidirler. Kendisi içeride, isterseniz haber verelim.”

“Hakan, Şule Hanım beklesin lütfen,” dedi Mine.

“Siz girdiniz mi kulise, öldüğünü nasıl anladınız?”

“Girdim evet, belliydi durumu. Kanepeye yarı uzanmış, ayakları yerdeydi; üstü kusmuk içinde kalmıştı. Nefes alıyor mu anlamak için yaklaştım. Almıyordu.”

“Şule Hanım’ı uygun bir odaya alalım Hakan,” dedi Mine, orkestra müdürüne teşekkür ettikten sonra. İçinden “inşallah boktan bir aşk üçgeni çıkmaz,” diye geçirdi ve o anda fark etti, olay yerine geç kaldığından henüz maktul hakkında yeterince şey öğrenmeye fırsat bulamamıştı, buna adamın evli olup olmadığı da dahildi.

Şule, 30’lu yaşlarının başlarında, siyah elbisesi içinde, at kuyruğu yapılmış fönlü saçları ve ölçülü makyajıyla yalnızca güzel değil aynı zamanda etkileyici bir kadındı. Tek falsosu aşırıya kaçmış parfümü olabilirdi. “Chanel No. 5,” diye içinden geçirdi Mine. Onun da çok sevdiği ama fazla kadınsı bulduğundan kendine yakıştıramadığı bir parfüm. Kuliste bu kokuyu almamıştı. “Muhtemelen varlıklı bir ailenin iyi eğitim almış kızı,” diye düşündü Mine. Bu tiplerin ciltleri bir başka parlardı.

Şule’nin üzüntüsü kızarmış gözlerinden okunuyordu.

“Şule Hanım, anladığım kadarıyla Harun Bey’le yakınmışsınız.”

Şule, duruşuna yakışır bir netlikle girdi söze: “Harun’la birkaç yıldır gitgelli bir ilişkimiz vardı. Siz sormadan söyleyeyim; Harun evli, ben bekarım. Fakat eşi Rezzan, Paris’te yaşıyor ve yıllardır açık bir ilişkileri var. Yani gizlimiz saklımız yoktu.”

“Bugün en son kaçta gördünüz kendisini?”

“Prova bittikten sonra Harun kulise geçti, ben de odasına uğradım. Beraber geldiğimiz için eşyalarım oradaydı. Harun konserden önce yalnız kalmak ister. Zaten bir süredir mesafeliydik. Maksimum 15-20 dakika kaldım yanında; sonra hazırlıklarımı tamamlamak için orkestra kulisine geçtim. Yemek, hazırlık, en az bir saat vakte ihtiyacım olur benim sahneye çıkmadan.”

“Orası belli,” diye düşündü Mine. Kendisiyse bu akşam Ekrem’in evinden 15 dakika içinde ayrılmış, yine de geç kalmıştı.

“Harun Bey’e zarar verebilecek kimse geliyor mu aklınıza? Bir husumet, bir düşmanlık?”

“Sanmam,” dedi Şule. “Harun mesafelidir ama pek düşmanlık edilecek biri değildir. Tabii pozisyonu kıskançlık sebebi olabilir. Sertan Aktaş mesela, epey bir uğraştı ayağını kaydırmak için. Eski nişanlım Necdet de hiç hazzetmedi Harun’dan. Orkestrada fagot grup şefidir. İlişkimizin bittiği dönemde benim hemen Harun’la görüşmeye başlamam biraz sevimsiz oldu ama o da biraz uzattı, kaç yıl geçti hâlâ selam bile vermez Harun’a.”

İsimleri not eden Mine, görüşmelerinin bittiğini ima eden bir tonla teşekkür etti. “Gerekirse sizi yeniden rahatsız ederiz. Lütfen bir şey hatırlarsanız aramaya çekinmeyin,” dedi kartını uzatırken. Tam arkasını dönmek üzereyken durup, “Şule Hanım,” dedi Mine, son anda bir şey hatırlamış gibi. “Kuliste iki viski kadehi bulundu, siz çıkarken şişe odada mıydı?”

“Evet,” dedi Şule, “25 yıllık bir Bushmills’di, Harun iyi viskiye bayılırdı.”

Şule’yi kafasıyla onaylayıp “Necdet’in kağıdını bulalım Hakan,” derken, Hakan’ın zaten işe koyulmuş olduğunu görmek Mine’nin hoşuna gitti. Necdet, kağıdına şefi en son provada gördüğünü yazmıştı ama Hakan işi şansa bırakmayıp Mine’nin söylemesine gerek kalmadan diğer kağıtlarda Necdet’in ismini aramaya başlamıştı bile. Mine gülümsedi; çocuk azıcık zevzekti ama zehir gibiydi.

Ertesi sabah yarı uykulu halde şubede poğaçalarını yerlerken “Önce Necdet’i bir görelim,” dedi Mine. “Bir de idari müdürü ziyaret edelim. Belki şu Sertan Aktaş konusuna açıklık getirir.”

Necdet’le sabah 10.00’da salonun hemen yanındaki kafede buluşmak için sözleşmişlerdi. Soru sorulmasını beklemeden konuya giren adam, Harun’a karşı hislerini inkâr etmeden, ölümüne üzülmediğini, şefin yüksek egosunu her fırsatta orkestra üyelerinin üzerinde tatmin etmekten hoşlanan biri olduğunu sıralayıverdi. Kendisinin özel bir husumeti kalmamıştı ama evlenmeyi planladığı kadını elinden aldığı için kızmamış olabilir miydi? Neyse ki her şey geçmişte kalmıştı… “Şule’yi araştırmalısınız,” dedi Necdet. “Maestro, Rezzan’a dönmüş, Paris’e taşınma planları yapıyordu duyduğum kadarıyla. Sizce Şule razı olur muydu çekip gitmesine?”

Kafeden çıkıp idari müdürle görüşmek üzere salona doğru yürürlerken kendini tutamayıp, “Kimin eli kimin cebinde, daha neler çıkacak Allah bilir,” deyiveren Hakan, Mine yorum yapmayınca uzatmaması gerektiğini anladı ama amirinin dudağının kenarında bir gülümseme gördüğüne de emindi.

İdari işler müdürü İsa Tokgöz, onları ofisinin kapısında karşıladı. Ofis pahalı deri koltuklar ve yerdeki İran halısıyla görgüsüzlüğe varan bir şıklıkla döşenmişti. Duvarda okunmaktan çok sergilenen katalog boyunda kitaplarla dolu bir kütüphane ve köşede içki şişeleriyle dolu ufak bir dresuar dikkat çekiyordu. Önceki akşam görmezden gelinmiş olsa da adamın nazik olmaya özen gösterdiği açıktı. Adam, “Maalesef kameralarımızdan bir kısmı çalışmıyordu, tüm sistem yenilenecekti. Ha bugün ha yarın derken biz de biraz ihmal ettik,” derken, çalışan üç kameranın kayıtlarını içeren bir flash diski Mine’ye uzattı.

Diski alan Hakan, “Ben dışarıdayım amirim,” diyerek Mine’nin yolda tembihlediği gibi güvenlik şefini bulmak üzere yanlarından ayrıldı.

“Harun Bey hakkında neler söyleyebilirsiniz,” diye sordu Mine, vakit kaybetmeden. “Böyle bir şeyi yapabilecek biri geliyor mu aklınıza? Rakipleri, kendisine zarar verebilecek kimseler var mıydı?”

“Yok, asla yok,” dedi İsa. “Kurumumuzun göz bebeğiydi maestro. Herkes sever, sayardı kendisini. Tabii o pozisyondaki herkesin bazı zor tarafları olur ama asla kimsenin kendisine böylesi düşmanlık beslemesini düşünemem.”

“Sertan Aktaş peki,” diye sordu kadın.

Hazırlıksız yakalanan İsa, “Efendim, o mesele bize de yukardan gelmiş bir konuydu, Sertan Bey de bu pozisyona talipti ne zamandır. Maestro yurt dışına,eşinin yanına gitmişti bir altı ay kadar. Bazı psikolojik sorunları olmuş diye duyduk hanımefendinin. O dönemde konuk şeflerle çalıştık tabii. Sertan Bey de birkaç konseri yönetince niyetlendi burada kalmaya herhalde. Araya birilerini soktu tahminimce ama öyle bir tasarrufu olmadı yöneticilerimizin.”

Mine, yapış yapış bürokrat ağzıyla konuşan İsa’dan başka bir şey öğrenemeyeceğinin farkına vardığı halde tam lafı uzatıyordu ki gözü dresuarın üzerindeki viski şişesine takıldı. Beklediği mesajı telefonunun ekranında görünce adamı bir kez daha şaşkın halde masasında bırakarak kapıya yöneldi.

“Amirim, galiba bu İsa Bey’de bir iş var,” dedi kapıda bekleyen Hakan heyecanla. “Kulisteki kameraların hepsinin yaklaşık iki aydır bozuk olduğunu ve güvenlik şefinin ısrarına rağmen İsa Bey’in tamirata yanaşmadığını öğrendim.”

“Başka bir şey söyledi mi?” diye sordu Mine.

“Güvenlik şefi, İsa’yla Harun’un ilişkisi hakkında pek konuşmak istemedi ama anladığım kadarıyla pek sevişmiyorlarmış. Çocuk laf arasında, ‘Harun Bey yönetimde çok etkili, İsa Bey’in istediği birçok proje onun yüzünden olmadı; iki yıl önce neredeyse İsa Bey ayrılıyordu ama iş tersine döndü’ dedi. Aktaş meselesi de o döneme denk geliyor, İsa Bey’in önerdiği isimmiş.”

“Evet,” dedi Mine, “Ben de adamda bir sevimsizlik sezdim ama olay gecesi salona bizden sonra geldi.” Mine, Sertan Aktaş’la da konuşmayı isterdi ama savcıdan onay almadan soruşturmayı genişletmeye cesaret edemezdi. Tam bu sırada cep telefonunun ekranında bilmediği bir numara belirdi.

“Mine Hanım?”

“Evet benim, buyurun.” Şule’nin cildi gibi pürüzsüz sesini hemen tanımıştı.

“Ben Şule. Aklına bir şey gelirse ara demiştiniz. O gün genel provada Necdet’le Harun’un biraz gerildiklerini hatırladım da önemli olabilir diye düşündüm.”

Büroya dönen Mine ve Hakan ikindide kalkacak cenazeye kadar kamera kayıtları ve müzisyenlerin doldurduğu kağıtlar üzerinde çalıştılarsa da bir sonuç elde edemediler. Cenaze oldukça kalabalıktı. Ünlüler, basın ve önceki akşamdan aşina oldukları birçok yüz caminin avlusunda birikmişti. Kenarında bekleşen birkaç orkestra üyesinin yüzünde samimi bir üzüntü okunuyordu. Mine, cenazeden sonra Harun’un eşi Rezzan’ın yanına yaklaşıp kendini tanıtarak baş sağlığı diledi ve uygun bir zamanda kadınla görüşmek istediğini söyledi.

Daha Rezzan’la el sıkışırken, “Şule de ne ki” diye geçirdi içinden. Kadın Şule’den en az on yaş büyüktü ama hani diğeri burjuvaysa bu aristokrat filan olmalıydı. Rezzan’ın anlattığına göre Harun’la on yıldır evliydiler ama birbirlerinin hayatlarını merak etmez, hesap sormazlardı. Sesi sakin, neredeyse mesafeliydi; kendi hayatını değil de bir başkasınınkini anlatır gibiydi.

Mine, “Harun Bey altı ay kadar sizinle Paris’te kalmış,” deyince kadın, Harun’un o sıralar kurumla bazı sorunları olduğunu, Avrupa’da kariyer imkânlarını araştırmak ve biraz da kendisiyle vakit geçirmek üzere Paris’e geldiğini anlattı. Ama İstanbul’daki yerini fazla boş bırakmak istememiş, Avrupa’da kendisi için bir gelecek göremediğinden işinin başına dönmüştü.

“Harun Bey, yerinin başkası tarafından doldurulacağından mı endişeleniyordu?” diye sordu Mine.

Rezzan, “E tabii, o pozisyon için cinayet işleyecek kişiler var,” dedikten sonra söylediğinin duruma pek uygun kaçmadığını fark etmiş olacak, kısa bir duraksamayla devam etti, “Hep söyledim Harun’a, Türkiye’de çalışmak sinir harbidir. Ama tabii Avrupa’da da muazzam bir yarış var. Orada kalıcı bir pozisyon bulamazdı ama eğer uluslararası bir kariyer imkânı olacaksa son şansı olduğunu, demiri tam tavında dövmek gerektiğini biliyordu. Deneyimli, iyi bir şefti Harun ama deneyimle yaşlılık arasındaki sınır keskindir. Harun da sonunda güvenli alanında kalmayı seçti.”

 Mine ve Hakan büroya dönerken, “Hikâye İsa’nın anlattığı gibi olmayabilir,” dedi Mine. “Rezzan bana pek de depresif görünmedi. Diğer yandan, Necdet’in söylediği gibi adamın Avrupa’ya yerleşme planı da yokmuş. Ayrıca kadın Harun’un kurumla sorunlar yaşadığını anlattı. Bu meseleyi biraz araştıralım.”

Hakan, yine de Şule’den şüpheleniyordu.“Şule bizi Necdet’e yönlendirip hedef şaşırtmak istemiş olabilir,” dedi.

Cinayet Büroda hep söylenen bir şey vardı; sebep genellikle basit, katil de en yakındakidir. Şule’nin imkânı vardı ama sebep belirsizdi. Peki ya cinayet silahı neydi? En kestirme yoldan giderek genç bir kadını evli sevgilisini öldüren kıskanç metres klişesine yerleştirmek istemeyen Mine, “Necdet de aynını yapmak istemiş olabilir,” dedi mırıldanarak.

“Haklısınız amirim,” dedi Hakan, “Necdet’in, hatta Rezzan’ın Şule’yi suçlamak için düzen kurmadığından da emin olmamız gerek.”

“Tabii katil Rezzan, İsa ya da Sertan Aktaş tarafından yönlendirilmiş üçüncü biri de olabilir,” dedi Mine. Hemen ardından ekledi, “Ancak bu işi yapan orkestradan biri değilse kulise kadar gelmesi muhtemelen göze çarpardı.”

“Doğru söylüyorsunuz amirim. Kameralar çalışmasa da yabancı biri fark edilirdi. Ama bir orkestra üyesinin soyunma odalarından birine değil de diğerine girmesi dikkat çekmezdi…” dedi Hakan. Bir an duraksayıp bir şey bulmuş gibi devam etti, “Kapı, kilitli değilmiş. Siz şef olsanız, hemen yan kapınız da bir başka soyunma odası olsa… Üstelik konserden önce yalnız kalıp demlenmeyi seviyorsunuz… Kapınızı içeriden kilitlemez miydiniz? Yani hiçbir şey olmasa bile biri yanlışlıkla girebilir.”

“O halde katili içeriye kendisi almış. Ama orkestradan kim gelse almaz mıydı?”

“O da doğru,” dedi Hakan, parmak kaldırıp da yanlış cevap vermiş çocuk gibi iç geçirerek; elde var sıfırdı.

Çaresizlikle birbirlerine baktıkları sırada Hakan’ın nişanlısı, polis memuru Senem içeri girdi ve Mine’nin orada olmasını beklemediğini belli eden bir şaşkınlıkla, “Merhaba amirim,” dedi. “Hakan çıkmadan uğra demişti de.”

Anlayışla gülümsedi Mine. “Hoş geldin Senem, keşke Hakan da çıkabilseydi.”

“Yok amirim,” dedi Hakan, “Bu dosyayı çözmeden gözüme uyku girmez vallahi.”

Çocuk bunu söylerken oldukça samimiydi.

Senem’in ardından odada asılı kalan hafif yasemin kokusunu içine çeken Mine’nin aklından ‘havlamayan köpek’ geçti. “Hakan, biz neyi atlıyoruz?”

“Neyi, amirim?”

“Parfümü.”

“Kuliste parfüm kokusu yoktu amirim,” dedi Hakan, “Siz koku aldınız mı?”

“Almadım.”

“Şule odada olsa buram buram kokardı, diyorsunuz.”

“Konserden önce bolca parfüm sıkmıştı diyorum. Bizimle konuşurken bile tütüyordu. Harun’la kulisteyken şişe elinde olamaz mı?”

Mine, gözünün önüne Chanel şişesini getirdi, o, içindeki kokunun zarafetine inat kaba, köşeli şişeyi… Telaşla telefonunda Suat’ın adını buldu.

Suat’ın Mine’yle paylaştığı ön bulgulara göre cinayet aletinin bu türden künt bir cisim olması mümkündü.

Hakan ve Mine geç saatte ekip otosuyla kapısına vardıklarında Şule’nin hala makyaj izlerinin fark edilebildiği yüzünden korkudan çok rahatlama okunuyordu.

“Ona zarar vermek istemedim,” dedi, daha kendisine hiçbir şey sorulmadan. Mine Hakan’a bakmadı; kadının devam etmesini bekledi.

Şule, şubedeki sorgu sırasında oldukça sakindi. “Provadan sonra beraber viski içiyorduk; ben bir yandan hazırlanıyordum. Harun’un sonunda Rezzan’dan ayrılacağını düşünüyordum, oysa döndüğünden beri mesafeliydi. Kariyerini düşünmeye ihtiyacı olduğunu, önümüzdeki aylarda bir süre yalnız kalıp işine odaklanmak istediğini söylediğinde kulaklarıma inanamadım. ‘Biz ne olacağız?’ diye sorduğumda yüzüme öyle boş bir ifadeyle baktı ki… Ne yaptığımı bile anlamadan elimdeki parfüm şişesini kafasına indirdim ama yemin ederim bir şey olmadı. Hatta hemen bardağımdan çıkardığım buzu koydum başına, özürler diledim. Birbirimize sesimizi bile yükseltmezdik, nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Kendimi toparlayıp çıktığımda kızgındı ama yemin ederim iyiydi.”

“Peki neden bizi Necdet’e yönlendirdiniz?” diye sordu Mine.

“O darbenin onu öldürmüş olabileceğine inanamadım. Benden sonra başka biri yapmış olmalı diye düşündüm. Necdet inanılmaz kindardır, aklıma ilk o geldi. Ama sonra cenazede, beyin kanaması olduğunu, hemen ölmemiş olabileceğini duyunca bütün gece uyuyamadım. Acaba ben mi sebep oldum diye içim içimi yedi. Siz de kapıma gelince…”

Mine ve Hakan sorgu odasından çıktıklarında ellerinde bir itiraf olmasına rağmen kafaları karışıktı. Şule parfüm şişesini yanında götürmüştü. Peki viski şişesine ne olmuştu? Şişe artık orada olmadığına göre kulise gerçekten biri daha girmiş olmalıydı.

“Şu kayıp viski şişesini bulmadan bu işi çözemeyeceğiz,” dedi Mine; “Salona dönüp her şeyi en baştan gözden geçirelim.”

İşe güvenlik şefi Ömer’le yeniden konuşarak başladılar. Adam, olay günü prova sonrasında İsa Bey’le kameraların tamiri konusunu konuştuklarını söylediğinde Hakan ve Mine göz göze geldiler.

“Nasıl yani, İsa prova sırasında salonda mıydı?” diye sordu Mine, şaşkınlıkla.

“Provadan sonra güvenlik odasına geldi. Teftiş gibi bir şey yapıyor diye düşündüm. Bir ara gözü monitörlere takılınca kameraların hâlâ çalışmadığını hatırlattım ama konuşmadan, başını sallayıp çıktı.”

“Sonra?”

“Özel bir şey olmadı. İsa Bey’in aracı konser başlamadan hemen önce çıktı otoparktan. Giriş çıkışa dikkat ederim, meslek icabı.”

“Sertan Aktaş o akşam salonda mıydı peki?” diye sordu Mine, aklındaki son ihtimali de kapatmak için.

“Yoktu. Sertan Bey’i konuk şeflik döneminden beri burada gören olmadı.”

“Aktaş’ı listeden çıkaralım o halde,” dedi Mine, Hakan’a dönerek. “Ama prova bittikten sonra İsa hâlâ binadaysa iş değişir. Sebep, imkân, kameralar… bunlar adamı baş şüpheli yapmaya yeter de artar.”

İsa’yı hemen sorguya aldılar. Mine, konser akşamı salonda olduğunu neden sakladığını sorduğunda, adam kendini beğenmiş bir şekilde cevapladı “Ben size salonda değildim demedim ki komiserim, lütfedip dinleseydiniz provadan sonra ayrılıp olaydan sonra döndüğümü anlatacaktım.”

Mine, kanın beynine sıçradığını hissetti. Adam haklıydı, böyle önemli bir konuyu nasıl atlamış, nasıl olup da ertesi gün görüştüklerinde sormamıştı. İsa’nın katil olması muhtemeldi ve şimdi de karşılarına geçmiş kafa tutuyordu. Bu iş burada bitmek zorundaydı. Fakat sorguya bir, hatta birkaç sıfır yenik başladıklarından en azından şu an için böyle bir şey söz konusu bile değildi. Ellerindeki tek ipucu kayıp viski şişesiydi ve herhangi bir çöp tenekesinde kırılıp gitmiş olma ihtimali oldukça yüksekti.

Mine, sorguya ara verip Hakan’ı, İsa’nın aracını ve ofisini araştırmaya yollarken bir şey çıkacağındanpek de ümitli değildi. İçindeki sesi dinleyerek İsa’yla yeniden yüzleşmeye karar verdiğinde de işin aslı, adamın egosundan başka güvenecek dalı yoktu. Son bir ümitle İsa’ya döndü. “O gece Harun Bey’in kulisine girdiniz mi?”

“Girdim,” dedi İsa. “Konserden önce iyi şanslar diledim. Kısaca sohbet ettik ama ben ayrılırken bir sorun yoktu.”

Mine acele etmedi; adamı kameralar, prova, akşamın seyri üzerine konuşturdu. Dakikalar uzadıkça İsa’nın kendine güveni de artıyordu.

Tam o sırada kapı açıldı. “Amirim, şişeyi ofiste bulduk,” dedi Hakan, “Dresuarın üzerinde, diğer içki şişelerinin yanında duruyordu. Aradığımız ipucu meğer gözümüzün önündeymiş.”

Mine, içinden “Saklamanın en iyi yolu, göz önünde bırakmaktır,” diye geçirirken İsa’nın yüzü bir an değişti ama adam çabuk toparlandı.

“Bir viski şişesi,” dedi İsa. “Kendi ofisimde, kendi içkim. Neyi kanıtlıyor bu?”

“Şule Hanım o akşam Harun Bey’in odasındaki şişeyi tarif etmişti: 25 yıllık bir Bushmills. Odanızdaki de öyle,” dedi Mine. “Laboratuvar, şişeyi kulisteki kadehlerle karşılaştırır, çok sürmez. Bir de şu var, provadan sonra ayrıldım demiştiniz. Prova altı buçukta bitmiş, aracınızsa konser başlamadan hemen önce otoparktan çıkarken görülmüş. Aradaki bir buçuk saatte ne yaptığınızı hâlâ anlatmadınız.”

İsa tesadüflerden bahsediyor, ithal içkinin her yerde bulunabileceğini, gerekirse avukatını çağıracağını söylüyordu. Konuştukça sesi inceliyor, cümleleri kısalıyordu.

Mine’yse hiçbir şey söylemeden gözlerini İsa’ya dikerek bekliyordu. Sessizlik uzayınca İsa konuşmaya başladı.

“Harun’u ben öldürmedim,” dedi panik içinde. Görevini bırakmak için Harun’la konuşmaya gittiğini, içeri girdiğinde adamı sağ ama yarı baygın, kusmuk içinde bulduğunu anlattı. “Şule’yi otoparkta sigara içerken görmüştüm. Normalde konserden önce Harun’un yanında ya da orkestra kulisinde olurdu. Hali bir garipti. Harun’u öyle görünce kavga ettiklerini düşündüm. Sarhoş olmuş ama kendine gelir diye bırakıp çıktım. Birini suçlayacaksanız Şule’yi suçlayın.”

“Ama kendine gelmedi,” dedi Mine. İsa cevap vermedi.

“Ön rapora göre Harun zamanında müdahaleyle kurtulabilirdi; bir telefon yeterliydi,” dedi Mine. “Sizse onu kurtarmak için hiçbir şey yapmadınız.”

Gözlerini kucağında tuttuğu ellerine indiren adam anlaşılmaz bir şeyler geveledi.

“Peki viski şişesini neden aldınız?”

“Harun içkiyi odamda görmüştü, almak için ısrar etmişti. O panik içinde üzerinde parmak izlerim olabileceğini düşünerek aldım. Üstelik 25 yıllık bir Bushmills’di.”

İsa’yı sorgu odasında bırakıp dışarı çıktıklarında kafaları daha da karışmıştı.

“Amirim şimdi asıl katilimiz kim?” diye sordu Hakan yorgun bir sesle.

“İkisi de Hakan,” diye cevapladı Mine. “Birinin öfkesiyle başlattığı cinayeti, diğeri korkaklığı ve kibriyle tamamladı.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar