DOKTOR TAVSİYESİ

Diğer Yazılar

“Gel Zeki! Kapat şu kapıyı, otur. Gönderdiğin tahakkuka baktım da… Zeki, sen benimle dalga mı geçiyorsun?”

“Anlamadım Ahmet Bey? Geçici vergiden mi bahsediyorsunuz?”

“Evet, tam olarak ondan bahsediyorum! Çıkan vergi rakamı ne öyle? Ben bu şirketi devlete çalışsın diye mi büyüttüm? O rakamı derhal aşağı çekeceksin.”

“Ahmet Bey, dönem sonu stok sayımlarınızı, kâr-zarar durumunuzu ve mevzuata uygun tüm giderlerinizi sisteme işledik. Şirketin bu dönemdeki reel kârlılığı bu. Mevcut yasal çerçevede ödenecek vergi tam olarak bu tutardır.”

“Zeki, bana mevzuat anlatma gözünü seveyim. Yıllardır bu piyasadayım ben. Yok mu bunun bir yolu, yöntemi? ‘Gider gösterin’ diyorum size her ay. Başka şirketler nasıl sıfıra yakın vergi çıkarıyor? Biraz esnek olun, yaratıcı olun!”

“Ahmet Bey, yani yasal sınırların dışına çıkalım… Biz zaten belgelenebilir tüm operasyonel giderlerinizi, yıpranma paylarını ve indirimleri son kuruşuna kadar matrahtan düşüyoruz. Bunun ötesine geçmek; sahte belge düzenlemek veya hayali gider kaydetmek olur.”

“Bak Zeki, ben her ay senin ücretini tıkır tıkır ödüyor muyum? Ödüyorum. Ben senden imkansızı istemiyorum, şirketin kasasını korumanı istiyorum. Birkaç fatura bul, gider yaz, stokları ayarla… Ne yapıyorsan yap ama o rakamı en az yarı yarıya düşür. Haftaya ödeme var, ben bu parayı vergiye bağlayamam!”

“Ahmet Bey, beni bu şirket için tutma sebebiniz işlerinizi kanunlara uygun yürütmek ve sizi mali risklerden korumak. Eğer ben bugün sizin dediğiniz gibi yazılmaması gereken bir gidere ait bir fatura sokar veya stoklarla oynarsam, yarın vergi müfettişleri incelemeye geldiğinde bu durum ‘vergi ziyaı’ ve ‘kaçakçılık’ suçuna girer.”

“Kim gelip inceleyecek Zeki? Yıllardır kimse kapımızı çalmadı. Sen halledersin, ruhları bile duymaz.”

Ahmet Bey konuşurken Zeki’nin zihninde film şeridi gibi sahneler akmaya başladı. Adamın o kibri, masaya vuran elleri, parasıyla her şeyi ve herkesi satın alabileceğini sanan o özgüvenli, küstah yüz ifadesi… Zeki’nin içindeki öfke dev bir dalgaya dönüştü. O an oturduğu yerden kalkıp Ahmet’in masasındaki cam puro küllüğünü aldığı gibi kafasına indirdiğini hayal etti. O kibirli suratın dağıldığını, bir dişinin fırladığını, ağır çekimde dudağının sağa doğru kaydığını, gözlerindeki o son zavallı ifadeyi düşündü. Bu düşünce ona karanlık bir rahatlama verdi. Nefes egzersizlerinden çok daha iyiydi Ahmet’in kafasına cam küllükle vurmanın hayali.

Ama hemen ardından kalbinin sıkıştığını hissetti. Sanki kalbi bir anlığına yerinden sıçradı, ardından göğüs kafesini zorlayan vahşi bir tempoda çarpmaya başladı. Güm, güm, güm…

“Kriz geçiriyorum,” diye fısıldadı sesi titreyerek. “Kalbim duracak. Birazdan bayılacağım… ya da aklımı kaçıracağım.”

Alnında buz gibi ter damlaları birikti. Şakaklarında çekiçle vuruluyormuş gibi bir basınç vardı. Görünmez bir el boğazını sıkıyor, çırpındıkça daha da daraltıyordu. Oturduğu sandalyeden nasıl doğrulduğunu, odadan nasıl çıktığını fark etmedi bile.

Zeki kendine geldiğinde, Ahmet’in odasının kapısının önündeydi. Koridorun serin duvarına yaslanmıştı. Çevresine bakındı; her şey yerli yerindeydi. Felaket gerçekleşmemişti, kimsenin kafasını yarmamıştı. Kalbi hâlâ atıyordu, zihni hâlâ yerindeydi. Sırtını duvara yaslamış halde bir süre öylece kaldı. Tıpkı devasa bir kasırgadan sarsılarak çıkmış bir kazazede gibi bitkin, ama hayatta olmanın getirdiği o sessiz kabulleniş içindeydi. Ölecek gibi hissetmişti ama ölmemişti.

Dr. Selim’in muayenehanesindeki duvar saatinin tiktakları, sessizliğin içinde ritmik bir balyoz gibi inip kalkıyordu. Her tiktak, odadaki steril havayı biraz daha ağırlaştırıyordu. Bu krizlerden kurtulmak için eşi Tuğba’nın zoruyla buraya gelmişti. Zeki zaten kendi kendine hiçbir doktor randevusu almazdı.

“Zeki Bey,” dedi Dr. Selim, elindeki dolma kalemi hafifçe deri kaplı not defterine bastırarak. “Son iki haftadır yüzünüzdeki gerginlik daha da artmış görünüyor. Uykusuzluk devam ediyor mu?”

Zeki gözlerini doktorun masasındaki pirinç isimlikten ayırmadı. Dr. Selim’e ikinci gelişiydi. Gözü sürekli odadaki uyumsuz detaylara kayıyordu; çöp sepetinin içindeki sararmış elma ve masada duran iki ayrı not defterinin kıvrılmış sayfaları onu fena halde rahatsız ediyordu. Zihninde sürekli dönen o sayı dizisini durdurmaya çalıştı. Tanıdığı, düzenli bir şeye bakmak kaygısına iyi gelirdi. Başını çevirip camdan dışarı baktı; karşı hanın üçüncü katındaki mali müşavir tabelasını gördü. Geçen seans da fark etmişti bu tabelayı. Dr. Selim’in dolu çöp sepetine bakmaktansa karşıdaki o tanıdık tabelaya gözlerini dikmeyi tercih etti. Ellerini dizlerine koyup parmak boğumları bembeyaz olana kadar kumaşı sıktı.

“Aslında en çok sorun yaşadığım bir mükellef var, onun etkisiyle tüm işime olan ilgimi yitirdim,” dedi Zeki.

“Size uyumanızı kolaylaştıracak bir ilaç verebilirim ama yatağa ilk girişinizde uykuya dalabildiğinize göre bir uyku ilacına ihtiyacınız yok. Egzersiz, gün ışığı, uyumadan bir saat önce ekran kullanımını bırakmak gibi önlemleri denediniz mi? Peki, gündüzleri uyuyor musunuz? Gündüz uykusunu, hatta büro koltuğunuzdaki kısa şekerlemeleri bile bırakmanızı tavsiye ederim.”

“Ne şekerlemesi doktor? Gece uyuyabildiğim birkaç saat dışında gözlerim kapanmıyor.”

“İzin verin, birkaç şey daha söyleyeyim,” dedi kibarca Dr. Selim. “Serin bir odada yatmaya özen gösterin. Öğleden sonra çay ve kahve tüketmeyi bırakın.”

“İşim gereği kahvesizlik mümkün değil. Mart ayında damarımı kesseler kan yerine kahve akar!”

“Azaltmaya çalışın o zaman. Bir de gece vakti aklınıza bir endişe gelirse ‘Bunu yarın halledeceğim,’ deyin ve zihninizi serbest bırakın. Rakamları seviyorsunuz; aklınıza sizi endişelendiren bir konu geldiğinde yüzden geriye doğru sayın.”

Zeki doktorun odasından çıkarken bu cümleyi kararlı bir şekilde tekrarladı: “Bunu yarın halledeceğim.”

Muayenehaneden çıkıp arabasına bindiği sırada telefonu çalmaya başladı. Telefon hem titriyor hem de melodinin arkasından arayan kişinin ismini robotik bir sesle dışa vuruyordu: “Mükellef Ahmet Dereli.”

Telefonu açtı ve karşıdan o buyurgan ses yükseldi: “Zeki Bey, az bir konuşalım seninle! Şirkete gel!”

Zeki arabayı doğrudan Ahmet’in şirketine sürdü. Binaya girip doğrudan adamın odasına geçti. Kapıyı açtığında Ahmet’i masasında buldu; adam morarmış bir yüzle hırıldıyor, nefes alamıyordu. Konuşamıyor, titreyen parmağıyla masanın yanındaki çekmeceyi işaret ediyordu. Güç bela, “İlaç…” diyebildi.

Zeki soğukkanlılıkla öne çıktı, elini çekmeceye atıp ilaç kutusunu buldu. Ahmet’in ciddi bir kalp ritmi bozukluğu olduğunu, bu ilacı hemen almazsa ölüm riskinin çok yüksek olduğunu biliyordu. İlaç folyosunu yavaşça yırttı, hapı eline aldı ve öylece beklemeye başladı.

Ahmet’in gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, elleriyle masaya tutunmaya çalışıyordu. Zeki ilacı elinde hafifçe yuvarladı. Ağır adımlarla odadaki büfeye doğru ilerledi. Suyu almaya gider gibi bir izlenim veriyordu. Arkasını döndü, sürahiden bardağa ağır ağır su doldurdu. Elindeki ilaca baktı. Sonra geceleri uyumadan önce zihnini sakinleştirmek için yaptığı gibi T cetvelini aklından geçirdi. Şirketin bu ayki mizanını, banka hareketlerini hatırlamaya çalıştı.

Tam o esnada doktorun tavsiyesi geldi aklına: “Yüzden geriye sayın!”

Zeki, arkası dönük bir şekilde içinden yüzden geriye doğru saymaya başladı. 99, 98, 97… Sayılar zihninde düzenli bir sırayla akarken arkasından gelen hırıltılar yavaş yavaş kesildi. 3, 2, 1… Sıfıra geldiğinde odada tam bir sessizlik hakim olmuştu.

Zeki arkasını döndü. Ahmet’in kafası cansız bir şekilde masanın üstüne düşmüştü. Sakince masaya yaklaştı; elindeki ilacı yere attı, su bardağını ve sürahiyi de bilerek zemine fırlatıp kırdı. Odadan çıkıp koridora doğru telaşlı bir sesle seslendi. Asistan Yeliz masasının başındaydı.

“Buraya gelin Yeliz Hanım, çabuk!” dedikten sonra cep telefonundan hemen 112’yi aradı.

On beş dakika içinde ofise iki acil sağlık görevlisi ulaştı. Nabzını kontrol ettiler. Ahmet Dereli ölmüştü. Sağlık görevlisi Zeki’ye ne olduğunu sorduğunda, Zeki’nin zihni bu cevaba çoktan hazırdı:

“Odaya girdiğimde kriz geçiriyordu. İlaçların yerini bildiğim için hemen çekmeceden aldım. Bir bardak su doldurmak için büfeye yöneldim, arkamı döndüğümde kafası masanın üstüne düşmüştü.”

Kısa süre sonra olay yeri inceleme ekipleri de intikal etti. Zeki aynı hikayeyi hiç açık vermeden, kelimesi kelimesine polise de anlattı. Ahmet Dereli’nin ölümü kayıtlara resmen “kalp yetmezliğine bağlı doğal ölüm” olarak geçti. Yeliz ise ağlamaklı bir şekilde, çocuğunun okulunda toplantı olduğu için Ahmet Bey’den dün izin aldığını, bugün geç geldiğini, Zeki Bey’in çağrıldığından haberi olmadığını ama şirketin mali müşaviri olduğu için sık sık uğradığını söyledi.

Polis merkezindeki işlemler bitip Zeki arabasına bindiğinde telefonu çaldı. Arayan eşi Tuğba’ydı.

“Eee, nasıl geçti günün?”

“Ahmet Dereli’nin şirketindeydim bugün.”

“Çok zorlamadı seni inşallah.”

“Zorlayamadı,” dedi Zeki direksiyonu kırarken. “Çünkü öldü.”

“Nasıl? Nasıl öldü? Zeki, bunu bu kadar sakin mi söylüyorsun?”

“Evet, beni odasına çağırdı. Meğer o sırada bir çeşit kriz geçiriyormuş, galiba son saniyesinde son gördüğü yüz benimki oldu.”

“Nasıl yani, peki bir şey yapamaz mıydın? Doktor çağırsaydın. Yeşim miydi, neydi? Asistanı yanında değil miydi?”

“Asistanının o gün çocuğunun okulunda toplantı varmış. Ahmet Bey ile görüşmek için geldiğimde henüz şirkete gelmemişmiş. Benden birkaç dakika sonra girmiş o da içeri.

“Sen ne yaptın peki?”

“Doktor tavsiyesi ile yüzden geriye doğru saydım, endişe hissinin geçmesini bekledim.”

“Onu sormuyorum, doktor polis filan gelmedi mi, adam durduk yere küt diye öldü diyorsun.”

“Geldiler, ilaç kullanıyordu. Biliyordum ben de, son anda ilacını ve suyunu vermeye çalıştım ama geç kalmıştım.”

“Başımız sağ olsun Zeki, adamdan bunca zaman para kazandın sonuçta, cenazesine beraber gidelim bari. Üzülme sakın, yetişemedin diye o zaman. Ona bakarsan asistana da kendi izin vermiş. Madem hasta, niye tek kalıyor ki?”

“Ne bileyim Tuğba, öldü gitti işte adam!”

“Vadesi o kadarmış. Babaannem düğünle cenazenin vadesi olmazmış derdi.”

“Valla doğru söylemiş babaannen, vadesi dolmuş gitmiş işte.”

Geçmişti. Zeki, doktorundan emin oldu o anda. Doğru tavsiyeyi vermişti Zeki’ye. Tuğba’yı aradı. “Gelecek hafta için bana Dr. Selim’den bir randevu daha alır mısın Tuğba? Kendimi çok iyi hissediyorum.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar