POLİSİYE BULMACA / FIRTINALI BİR GECE

Eylülün ortalarında güneşli ve sıcak bir pazar sabahı, kahvaltıdan sonra karım, “Büyükada’ya gidelim mi,  Mitat? Biraz dolaşır, piknik yapar, döneriz,” deyince bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.

Kararsız kaldığımı gören karım, “Canım,” dedi. “Çamlar altında romantik takılacak halimiz yok. Deniz kıyısında biraz yürürüz, sonra sahildeki lokantalardan birinde yemek yeriz. Ne dersin?”

Fena fikir değildi ama, benim gibi bütün bir günü evde tembellik yaparak geçirmeye niyetlenen biri için hazırlanıp dışarı çıkmak, otobüse binip Bostancı’ya, oradan da vapurla Ada’ya gitmek yorucu ve zahmetli bir tatil günü yaşamak anlamına geliyordu. Biraz mırın kırın edecek gibi olduysam da sonunda karımın ısrarına dayanamadım. Yarım saat içinde hazırlanıp yola koyulduk.

Bazen, başlangıçta canınız hiç istemese de bazı şeyleri yapmaya başladıktan sonra çok keyif aldığınızı fark eder, iyi ki yapmışım  dersiniz.   Benim gibi aylaklığı seven, üşengeç insanların sık sık yaşadığı bir deneyimdir bu. Bu kez de aynısı oldu ve daha vapurdayken neşem yerine geldi. Oysa evden biraz somurtuk bir suratla çıkmıştım. Büyükada’ya varınca büsbütün keyiflendim. Hava sıcak, güneş pırıl pırıldı. Tatlı tatlı, incecik bir meltem esiyordu. Deniz masmavi, pürüzsüz ve davetkâr bir görünümdeydi. Plajda yüzenleri görünce mayolarımızı almadığıma bin pişman oldum. Yaz sonu olduğundan herhalde deniz ılık olmalıydı.  Yüzenlere imrenerek baktığımı gören karım, “Sana demiştim, bak mayolarımız yanımızda olsaydı şimdi biz de ne güzel denize girerdik,” diye söylendi. “Eylülde, ekimde deniz harika olur. Bunu herkes bilmez.”

Ona bir cevap veremedim. Her iki konuda da haklıydı. Gerçekten de deniz sonbaharda yazdan bile daha enfes olurdu. Ve bunu en iyi, karım ve ben gibi sahil kasabalarında doğup büyüyenler bilirdi.

Denize giremesek  de Büyükada gezimizin fevkalade güzel geçtiğini söylemeliyim.  Önce, faytonla büyük tur yaptık. Sonra, sahildeki lokantalardan birinde bir şişe beyaz şarapla beraber  kalamar, balık ve salatadan oluşan yemeğimizi yedik.

Çaylarımızı içerken karım yaklaşan koyu gri bulutları göstererek, “Hava bozacak galiba,” dedi. “İstersen yavaş yavaş kalkalım.”

Bugün onun günüydü. Ne isterse yapacaktım. Ayrıca, karım her dediğinin gerçekleşmesi gibi ürkütücü bir istatistiğe de sahipti. Hava  bozacak dediyse, mutlaka bozardı. Zaten denizde de hafif hafif bir çalkantı başlamıştı.

Hemen hesabı ödeyip kalktık. Vapura son anda yetiştik. Karım haklı çıkmıştı gene. Bostancı’ya geldiğimizde rüzgar iyice hızını artırmış, ufaktan  yağmur çiselemeye başlamıştı. Eve vardıktan bir iki dakika sonra  büyük bir fırtına koptu. Ama ne fırtına! Ardından da yağmur boşandı. Tam zamanında dönmüştük eve. Şimdi muhtemelen vapurlar da çalışmıyordu. Birkaç dakika oyalanmış olsak, Ada’da mahsur kalmış olacaktık. Karım sayesinde bu badireden kurtulmuştuk. Ona sevgiyle baktım.

Ağaçları köklerinden çıkacakmışçasına eğip büken, elektrik tellerini koparırcasına sallayan fırtına yarım saat sonra hafifledi. Çok geçmeden de  tamamen yatıştı. Yağmur dindi.

Saat  sekiz buçukta telefon çaldı. “Hay lanet,” diye söylendim. Bu saatte beni bir tek kişi arardı. Telefonu isteksizce açtım. Tahmin ettiğim gibi arayan Müdürdü.

“Tamam efendim,” dedim. “Hemen gidiyorum.”

Telefonu kapatırken karımla göz göze geldik.

“İş mi?” diye sordu.

“Koşuyolu Parkı’nda bir genç kızın cesedini bulmuşlar,” diye cevap verdim bir yandan giyinirken.

Karım elleriyle yüzünü kapattı. “Aman Allahım. Yoksa gene bir tecavüz olayı mı?”

Ayakkabılarımı giydim.

“Şimdilik bildiğim sadece olayın bir cinayet olduğu,” dedikten sonra karıma veda edip evden ayrıldım.

Gece olduğundan yollar bomboştu.  Koşuyolu Parkı’na saat  dokuzda  vardım.  Acıbadem Karakolu’ndan gelen polisler  cesedin çevresindeki genişçe bir alanı sarı şeritlerle kapatmışlardı. Adli Tıp’tan gelen bir doktor ceset üzerindeki incelemesini tamamlamış, beni bekliyordu.

Kızın adı Seren Demir’miş. Yirmi bir yaşındaymış. Üniversite son sınıftaymış. Psikoloji okuyormuş.

Bütün bu bilgiler cebinde bulunan ve okul tarafından verilen kimlik kartında yazıyordu. Kartta ayrıca ev adresi de vardı. Karakol amirine, ailesine haber verip vermediklerini sordum. Vermişler. Zaten parka yakın bir apartmanda oturuyorlarmış. Şimdi Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’ndelermiş.

Cesede baktım. Kızın kılık kıyafeti  gayet düzgündü. Ayakkabıları iyi kaliteydi. Siyah bir etek ve kalın siyah çoraplar giymişti. Sırtında yakası işlemeli pembe bir bluz ve kalınca bir hırka ve onun da üzerinde mevsime uygun bir palto vardı.  Herhangi bir boğuşma izi yoktu.

Doktor, genç kızın aldığı bıçak darbeleri yüzünden öldüğünü söyledi. “Ölüm nedeni, kalbine aldığı son darbe olmalı,” diye açıkladı. “Tecavüz edilmemiş. Cinsel saldırıya uğradığını gösteren bir belirti yok.”

Ben de aynı kanıdaydım. Maktulün giysilerinde bol bol kan ve çamur kalıntıları vardı. Kan izlerinden karnına ilk darbeyi alınca yere düştüğü, sonra ayağa kalkıp üç, dört adım yürüdüğü anlaşılıyordu. Muhtemelen katil, burada ikinci kez saldırmış, genç kız tekrar yere düşmüş ve ölmüştü.

“Dört adım atmış,” dedi doktor. “Kan izlerinden belli. Ama fazla uzağa gidememiş. O yere düştükten sonra, katil bu kez bıçağını zavallı kızın  kalbine saplamış.”

Karakol Amiri, adamlarının  parkın her köşesini didik didik aradıklarını ama cinayet aleti olan bıçağı bulamadıklarını söyledi. Ben de ona, bıçağı aramaya devam etmelerini söyledim. Sonra doktora cinayet saatini sordum.

Doktor biraz düşündükten sonra, “Öleli en fazla iki, en az bir  saat olmuş,” dedi. “Otopsiden sonra herşey biraz daha netleşir.”

Olay yerini dikkatli bir biçimde gözden geçirdim. Doktorun dediği gibi kız, bıçaklandıktan sonra birkaç adım yürümüştü.  Saldırganın ayak izleri de hemen yanındaydı. Bu izler karşıdaki ağaçlığa kadar gidiyor ve orada sona eriyordu. Belli ki, katil, işini bitirdikten sonra ağaçlığın arkasındaki yola çıkmış ve böylece izini kaybettirmişti.

Ceset, incelenmek üzere Adli Tıp’a götürülürken ben de Emniyet Müdürlüğü’ne geldim. Seren’in ailesi orada beni bekliyordu. Kırk yaşlarının sonuna yaklaşmış, iki endişeli insan. Baba Necmi Demir ve anne Halime Demir. İkisinin de yüzleri solgun, omuzları çökmüştü. Anne Halime’nin gözleri kıpkırmızıydı. Anneyi, nöbetçi kadın polislerden birine emanet edip Necmi Beyi odama aldım.

Bir babaya evladının öldürüldüğünü söylemekten daha zor ne olabilir? Uzun meslek yaşamımda daha önce birçok kez  yaptığım en nefret ettiğim konuşmamı bitirdiğimde uzun bir sessizlik oldu. Adamcağız bayağı sarsılmıştı. Kendisini toparlamasını bekledim. Sonunda başını kaldırıp “Nasıl olmuş?” diye sordu.

Ona fazla ayrıntı vermeden olayı kısaca anlattım.

“Cinayet, saat yedi ile sekiz  arasında  işlenmiş. Kızınızın bu saatlerde neden evde olmadığını  biliyor musunuz?”

Adam usulca, “Evet,” dedi. Gözlerinde biriken yaşı elinin tersiyle sildikten sonra, “Kuzenini görmeye gitmişti,” diyerek sözlerini sürdürdü.  “Kız kardeşim, yani halası üç ay önce vefat etti. Yeğenim Feridiun on yedi yaşında. Çocuk zaten hassas ve içine kapanık biri, annesinin ölümünden sonra büsbütün tuhaflaştı.  Kızım psikoloji okuduğundan, kuzenine yardımcı olmak istiyordu. Onun sanatçı ruhlu, çabuk incinen biri olduğu düşüncesindeydi.”

“Sık sık gider miydi kuzenini görmeye?”

“Halasının ölümünden sonra sık sık gitmeye başladı. Benim rahmetli kız kardeşimle aram biraz açıktı. Daha doğrusu, kocasıyla. Ailemizin karşı çıktığı bir evlilikti onların evliliği. Kız kardeşime, bu adamla mutlu olamayacağını kaç kez söylemiştim, ama beni dinlemedi. Evlendiler ve ben maalesef haklı çıktım. Enişte çok baskıcı biriydi. Kız kardeşimi çok üzdü, hırpaladı.”

“Kız kardeşiniz neden öldü?”

“İntihar etti. Azönce dedim ya, yeğenim fazla hassas bir genç. Babası bu durumu bir türlü kabullenemiyordu. Oysa Feridun’la annesinin arası çok iyiydi. Çocuk annesine çok bağlıydı. Kız kardeşim onun resme olan ilgisi ve yeteneği dolayısıyla güzel sanatlarda okumasını istiyordu. Haydar, yani kocası ise kendisi gibi subay olmasından yanaydı. Son zamanlarda ikisi arasında bu konu çokça tartışılır olmuştu. Kızım da halasıyla aynı kanıdaydı. Feridun’un çok başarılı bir ressam olacağını düşünüyordu. Halasının ölümünden sonra enişteyi ikna etmeye çalışıyordu ama adam Nuh diyor peygamber demiyordu. Yine de kızım onun bir süre sonra yumuşayacağından emindi.”

“Kızınız bugün saat kaçta gitti eniştesinin evine?”

“On birdi sanırım. Pazar günleri erkenden gidip onlara yemek yapardı. Saat yedi-yedibuçuk gibi evde olurdu. Bu akşam aynı saatte döneceğini umuyordum.”

“Gelmeyince merak etmediniz mi?”

“Ettik ama fazla üzerinde durmadık.”

“Neden?”

“Çünkü fırtına çıkmıştı. Kızım eniştesinin evinden yürüyerek geleceği için fırtınanın dinmesini beklediğini düşündük.”

“Gittiği ev size yakın mı?”

“Evet, biz parkın üst tarafında oturuyoruz. Haydarlar ise daha aşağıda. Yürüyerek on dakika filan sürüyor yol.”

“İki ev arasında gidip gelirken parktan geçmek mi gerekiyor?”

“Evet. Aksi halde yol epeyce uzar. Parkın içinden geçince yol kısalıyor.”

“Peki, fırtına ve yağmur dindikten sonra da kızınız gelmeyince ne yaptınız? Enişte’yi aramadınız mı?”

Necmi  sıkıntılı bir tavırla, “Haydar’ın evinde telefon yok,” dedi.

Beş on saniye düşünceli düşünceli durduktan sonra “Bir süre önce, onunla aramızda nahoş bir hadise geçti,” diye devam etti sözlerine.  “O günden sonra onun evine adım atmamaya yemin etmiştim. Buna rağmen sonunda dayanamayıp gitmeye karar verdim. Ama tam evden çıkacağım sırada karakoldan bir polis geldi ve bizi Emniyet Müdürlüğü’ne getirdi.”

Acılı babaya daha fazla soru sormadım. Haydar’ın adresini aldım ve evlerine gidebileceklerini, benden haber beklemelerini söyledim.,

Yardımcım Emir, dışarda beni bekliyordu. Az önce çağrıyı almış, hemen atlayıp gelmişti. Ona kısaca vaziyeti anlattım. Birlikte arabaya binip yola koyulduk.

Haydar Güral’ın oturduğu apartman, parkın arkasındaki yolun sonundaki bir çıkmaz sokaktaydı. Dört katlı bina  oldukça eski görünüyordu. Bakımsız bahçesini çevreleyen taş duvarın bir kısmı yıkılmış haldeydi.  Adamın dairesi zemin kattaydı.  Pencerelerde ışık görünmüyordu. Saat, onu çeyrek geçiyordu henüz ama Haydar ve oğlu yatmış olabilirlerdi. Bu yüzden zili uzun uzun çaldım. Yarım dakika sonra ayak seslerini duyduk.  Kapının arkasından biri “Kim o?” diye bağırdı.

Emir, kapıyı tıklatarak “Açın, polis!” dedi.

Bir duraklama oldu. Sonra kilitte dönen bir anahtar, zincir sesleri geldi ve boyası  dökülmüş, tahta kapı gıcırdayarak açıldı.

Karşımızda,  üzerinde beyaz bir fanila ile altında siyah bir eşofmandan başka bir şey olmayan, kırk yaşlarında, kel kafalı, traşsız bir adam duruyordu.

“Haydar Güral mısınız?”

“Evet. Ne var ? Ne istiyorsunuz?”

Kimliklerimizi gösterdikten sonra, önemli bir olay olduğunu, kendisiyle konuşmamız gerektiğini, bu yüzden bu saatte rahatsız etmek zorunda kaldığımızı söyledik.

“Uykudan uyandırmadık inşallah,” dedim.

Adam başını salladı. “Hayır, televizyon seyrediyordum. Ne oldu?”

Emir, tatlı bir gülümsemeyle, “Bu konuyu içerde konuşsak, nasıl olur?” diye sordu.

Adam bir ona, bir bana baktı, sonra geri çekildi. “Tamam, buyrun.”

Daire, kirli ve dağınıktı. Yıpranmış, eski eşyalar, evi olduğundan da kötü gösteriyorlardı.

Haydar bizi salon olduğunu sandığım bir odaya soktu.

Fazla büyük olmayan odadaki bütün eşya rengi soluk bir kanape, eski bir televizyon, içi ıkış tıkış dolu küçük bir büfe, yuvarlak bir masa ve iki sandalyeden ibaretti.  Masanın üzerinde örtü yoktu. Tam ortasına içi boş bir cam vazo konmuştu. Büfenin en üstünde, yorgun bakışlı, hafifçe saçları ağarmış bir kadının resmi asılıydı.

Yerdeki, üzeri yağ lekeleri ve sigara yanıklarıyla dolu halıya baktığımı gören Haydar’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Kadınsız ev böyle oluyor işte.” Sonra, rengi atmış, solgun kanapeyi  işaret ederek, “Geçin,” dedi kayıtsız bir tavırla. “Buyrun, oturun.”

“Teşekkür ederiz,” dedim. “Böyle daha iyi.”

Cevap vermedi. Sadece omzunu silkti. Sonra  eski püskü sandalyelereden birine  oturup sigarasını yaktı.

“Karınızı yakın zamanda kaybetmişsiniz,” dedim. “Başınız sağolsun. Ama size şimdi bir başka kötü haberim var.”

Adam oturduğu sandalyede dikleşti. “Ya? Ne oldu ki?”

“Yeğeniniz, daha doğrusu ölen karınızın yeğeni…”

“Seren mi? Ne olmuş ona?”

“Bu akşam parkta bir saldırıya uğramış.”

Haydar ayağa fırladı. “Ee? Nasıl şimdi? İyi mi? Hastaneye mi kaldırmışlar?”

“Sakin olun. Maalesef haber daha kötü. Saldırgan yeğeninizi öldürmüş.”

“Aman Allahım. İnanamıyorum.  Daha birkaç saat önce buradaydı. Öğlenleyin geldi. Karım öldüğünden beri her pazar aynı saatte gelir. Hiç aksatmaz. Ortalığı topladı. Yemek hazırladı. Birlikte öğlen yemeği  yedik. Sonra Feridun’la-oğlumla yani, dışarı çıktılar. Dönerken fırından simit almış. Çay yaptı. Simitlerimizi yiyip çayımızı içtik.”

“Ne zaman ayrıldı evden?”

“Saat yedide.”

“O berbat havada mı çıktı dışarıya?”

“O sırada fırtına başlamamıştı. Zaten aşağı yukarı hep aynı saatte giderdi. Yine öyle yaptı. Annemler merak eder dedi ve gitti. O gittikten iki, üç  dakika sonra çıktı fırtına.”

“Hava bayağı kötüydü. Fırtına çıkınca onu merak etmediniz mi?”

“Ettim tabii. Ama fırtına çıkınca bizim apartmanda elektrikler kesildi. Gaz lambasını tam yakmıştım, kapı çaldı. Üst kattaki Celal, evinde mum kalmamış, benden almaya gelmiş. Çok da gevezedir. Yarım saat beni  lafa tuttu. O gitti, beş dakika sonra fırtına dindi. Yarım saat sonra da elektrikler geldi.”

“Oğlunuz yatmadıysa onunla da konuşmak isteriz.”

“Harp okulunun sınavlarına hazırlanıyor. Daha yatmadı. Durun çağırayım. Feridun! Feridun!”

Haydar öyle bir bağırmıştı ki, en derin uykuda olan biri bile bu sesi duyunca hazırola geçerdi.  Buna rağmen, epey geç sayılabilecek bir süre sonra içeride bir kapının açıldığını duyduk. Sonra ayak sesleri… Ve on on altı-on yedi yaşlarında, ince, uzun, siyah saçlı, mavi gözlü bir oğlan belirdi salonun kapısında. Tedirgin gözlerle bize baktı.

Haydar, sert bir sesle, “Gel, gel,” dedi. “Geç şöyle. Komiser amcan sana bir şeyler soracak. Seren ablan hakkında.”

Çocuk, ürkek bir tavırla, “Ne olmuş ki ona?” diye sordu babasına bakarak.

“Merak etme delikanlı,” dedim. “Bir şey olmadı. Bugün onunla berabermişsiniz. Ne yaptınız?”

Çocuk bir babasına , bir bana baktı. “Parka gittik.”

“O kadar mı? Ne yaptınız parkta?”

“Konuştuk.”

“Ne konuştunuz?”

“Her şey.”

Haydar araya girdi. “Benim oğlan sanata edebiyata meraklıdır.  Seren’le iyi anlaşırlardı bu konuda.”

“Edebiyattan mı konuştunuz?”

“Bir hikaye yazmıştım. Onu okudu. Çok beğendiğini söyledi.”

“Peki, o sırada dikkatini çeken herhangi bir şey oldu mu?”

Çocuk başını iki yana salladı. Bunun ne demek olduğunu anlayama dım. Emir, gözlerimin içine bakıyordu.

“Seni  ya da onu rahatsız eden bir şey oldu mu?”

“O adam geldi.”

“Kim?”

“Zorba. Uzaktan gülerek yanımızdan geçti.”

“Seren ne yaptı?”

“Kızdı. Bana, ona bakma dedi.”

Çocuğu fazla zorlamak istemedim.

Feridun salondan çıkarken, “Ona ne oldu?” diye sordu tekrar.

Haydar, “Önemli değil,” dedi. “Sana sonra anlatırım. Sen git yat artık. Vakit iyice geç oldu.”

Çocuk odasına girince, Haydar’a döndüm. “Kim bu Zorba?”

“İtin biri. Yokuşun başındaki müştemilatta oturuyor. Bir iki kez Seren’in yolunu kesip ona laf atmış.”

“Adı ne?”

“Bünyamin. Soyadını bilmiyorum. Babasının taksisi var. Ara sıra o da şoförlük yapar ama günün çoğunu mahallenin kahvesinde okey oynayarak geçirir.”

Emir sordu. “Siz emeklisiniz, değil mi?”

“Malulen binbaşılıktan emekli oldum. Tatbikat sırasında sol gözümü kaybettim. Askerliği seviyordum. Erkenden ayrılmak beni çok üzdü. O yüzden oğlumun mutlaka subay olmasını istiyorum. Biraz narin yapılı ama başaracak, çok sıkı çalışıyor.”

Haydar’a ve oğluna başarılar dileyip oradan ayrıldık.

Müştemilat iki bloktan oluşan bir apartmanın yan tarafındaydı. Önündeki  bahçesinde park etmiş bir taksi duruyordu. Kapıyı başı örtülü, yaşlıca bir kadın açtı. Polis olduğumuzu öğrenince hafifçe geriye doğru çekildi. Canından bezmiş bir tavırla, “Gene ne yaptı bu?” dedi.  Daha ben ağzımı açmadan, “Ömrümü yedi bunlar, ömrümü yediler,” diye söylenmeye başladı.

Sordum. “Bünyamin burada mı oturuyor?”

“Oturmaz olaydı. Burada oturuyor tabii.”

“Siz nesi oluyorsunuz?”

“Annesiyim. Ne halt karıştırdı gene? Kim şikayet etti?”

“Kimse şikayet etmedi. Onunla konuşmamız lazım. Evde mi?”

Kadın güldü. “Bu saatte evde mi olur o? Kimbilir hangi cehennemdedir?”

“Ne zaman çıktı evden?”

“Akşam üstü.”

“Fırtınadan önce mi?”

“Evet.”

“Nerede olabileceğine dair bir tahmininiz yok mu?”

“Bekir’in kahvesine bakın.  Bu saatte oradadır.”

“Nerede bu kahve?”

“Caddeye çıkınca görürsünüz. Yanında  kebapçı var.”

Kadının söylediği kahveyi kolayca bulduk.  İçerisi fazla kalabalık değildi. İki masada okey oynuyorlardı. Bir-iki kişi de televizyon seyrediyordu.

Çay ocağındaki  kafası takkeli, sakallı adama yaklaşıp kimliğimi gösterdim. Adamın beti benzi attı.

“Buyrun Komiserim.”

“Bekir  sen misin?”

“Ben Hayati Komiserim. Bekir abi az önce gitti. Evi şurada, İsterseniz hemen bir koşu gidip çağırayım.”

“Gerek yok. Şimdi söyle bakalım. Bünyamin burada mı?”

“Burada Komiserim.”

“Hangisi?

“Şu okey oynayan bıyıklı. Deri ceketi olan.”

Yirmi beş-yirmi altı yaşlarında, saçları sıfır numara traşlı, belalı bir tip.

Emir’le Hayati’nin gösterdiği masaya gittik.

Bünyamin’in omzuna dokundum. “Hey Zorba!”

Bünyamin, kaba bir tavırla kükredi. “Ne var ulan?!”

Emir, Bünyamin’i ensesinden tutup ayağa kaldırdı. Bıçkın oğlan ne olduğunu anlayamamıştı. Gözlerinden ateş saçarak, “Ulan ben seni…” diye başladığı cümlesini bitiremedi. Çünkü kimliğimi burnuna doğru  uzatmıştım.

“Polis!”

Birden omuzları çöktü. Yüzüne mazlum bir hal geldi. Yaltaklanmaya başladı. “Aman Komiserim. Siz olduğunuzu bilmiyordum. Hatamı affedin.”

Susmasını söyledikten sonra onu bir kenara çektim ve bu akşam saat yedi ile yedi buçuk arasında nerede olduğunu sordum.

Bir an şaşkı şaşkın baktı, sonra, “Fırtına çıktığı zaman mı?” dedi.

“Evet.”

“Neredeydim?  Şeydeydim tabii.  Alışveriş merkezinde. Evet orada. Altunzade’de.”

“Ne yapıyordun orada?”

“Alışveriş tabii ki. Başka ne ne yapılır ki?”

“Bilmem. Ne aldın peki?”

“Hiçbir şey. Beğenmedim.”

“Ne alacaktın ki?”

“Kravat. Evet Kravat.”

“Ne yapacaktın  kravatı?”

“İş görüşmesi yapacağım.”

“Alışveriş merkezinde olduğunu nasıl kanıtlayacaksın? Tanığın var mı?”

“Hasan var Komiserim. Onunla karşılaştım orada. Sonra birlikte döndük mahalleye. Hasan orada  Komiserim. Sorun isteseniz kendisine.”

Okey masasında oturan ve bizi meraklı bakışlarla izleyen grubun içinden Hasan’ı çağırıp sordum. Bünyamin’in iddiasını doğruladı.

Bünyamin’e döndüm. “Bak, alışveriş merkezinde ne halt karıştırdığın beni ilgilendirmez. Ama sen ve Hasan yalan söylüyorsanız ikinizi de bunu yaptığınıza pişman ederim.  Bir yere kaybolmayın sakın. Başınız o zaman iyice derde girer.”

Kahveden çıkınca Emir, “Komiserim, ona inandınız mı?”

“Hayır inanmadım.”

“ O zaman niye alıp götürmedik herifi? Ya kaçarsa?”

“Bir yere kaybolmaz merak etme.”

“Peki şimdi nereye gidiyoruz?”

“Parka. Cinayet mahallini tekrar inceleyeceğim. Orada sanki gözümden kaçan bir şey varmış gibi geliyor bana.”

Cinayetin işlendiği parkta polisler hâlâ bıçağı arıyorlardı. Karakol amiri ise ortalıkta değildi. Şeritle çevrelenmiş cinayet mahallini bekleyen polise kimliklerimizi gösterip içeri girdik.

“Şimdi,” dedim. “Kız saat yedide evden çıkmış. Hemen hemen fırtınadan birkaç dakika önce. Doğruca buraya gelmiş olmalı. Parkın tam burasında saldırıya uğramış. Kızın ayak izlerinin yanında başka birine ait ayak izleri de var. Yani, katil kızın yanında yürümüş.”

Emre, “Yürürken de bıçağı saplayıvermiş.”

“ Kız, ne olduğunu anlamamış herhalde bir iki adım attıktan sonra yere düşmüş. Katil bunun üzerine tekrar saldırmış.”

“Peki bundan ne sonuç çıkar?”

“Katil, tanıdığı biriymiş. Kız onun yanına sokulmasına izin verdiğine göre.”

“Belki de şemsiyesi vardı yanında. Kızı yağmurdan korumak için sokuldu yanına. Kız da buna hayır diyermedi.”

Birden kafamın içinde bir alev parladı sanki.

“Ne? Nededin sen?”

“Belki şemsiyeli biriydi dedim.”

“Şemsiyeli biri ha?”

“Ne oldu Komiserim? Neden öyle bakıyorsunuz?”

“Ne olacak, sayende cinayeti çözdüm. Hay Allah ne kadar da körmüşüm. Bazen insanın basireti bağlanıyor. Hadi gel benimle.”

“Nereye gidiyoruz Komiserim?”

“Katili yakalamaya.”

 

Okuduğunuz hikâyede katilin kim olduğuna dair bütün ipuçları verildi.

Şimdi soruyoruz. Katil kim?  Hikâyedeki ipuçlarından yararlanarak katilin kim olduğunu  ve neden cinayeti işlediğini bulduysanız, cevabınızı  dedektifdergi@gmail.com a yazınız.

Doğru cevap veren okurlarımızdan üçü, Yaprak Öz’ün “Tilki,Baykuş, Bakire” adlı kitabını kazanacaklar.

Doğru cevabı  ve Yaprak Öz’ün imzalı kitabını kazanan okurlarımızın adlarını gelecek sayımızda açıklayacağız.

Hepinize bol şanslar.

 

Geçen sayımızdaki Polisiye Bulmaca’nın doğru cevabını ve Nurhan Işkın’ın “Katilin Özrü” romanını  kazanan okurlarımızı öğrenmek için lütfen tıklayınız.