ÖLÜM BESTESİ

Arkasından yaklaşıp elindeki sopayla yere serdiği adamın hemen üzerine atılmış, boğazına yapışmıştı gecenin karanlığında. Aylardır, ona kabus yaşatan bu adamı arıyordu; Bodrum kazan, o kepçe.. Uzun bir süre takip ettikten sonra tenha ve karanlık bir köşede sinsice yaklaşıp elindeki demir sopayı hiç acımadan vurdu kafasına tüm gücüyle. Yere düşen adam, “gık” bile demedi. Yüzünü döndüğünde ise, kapşonunun altından, yine seçememişti suratını o karanlıkta.  Acımasızca boğazını sıkarken, altındaki herifin çırpınıp mücadele etmesini, onunla boğuşmasını, işini zorlaştırmasını istiyordu içten içe ama beyhude bir çabaydı bu. Herifin yüzünde gölge gibi yayılan ince bıyıklarından, adamın güldüğünü hissetti. Hem de bu durumda!! Tüm kuvvetini parmaklarına aktardı ruhsuz bir makine gibi. Boynun, mengene gibi kavrayan parmakların ucunda boğuşan bir yılana dönüşmesini arzulamıştı ancak adam sadece gülümsüyor ve bir şeyler mırıldanır gibi böğürmeye çalışıyordu. “Nerde o? Ona ne yaptınız? Konuş orospu çocuğu.” diye bağırdı Uğur. Sesi, dar ve karanlık sokakta yankılanınca irkildi birden ama bu herifin işini bitirmeliydi bu gece. Adamın ne dediğini anlamak için biraz gevşetti parmaklarını ve eğildi kurbanına doğru.  Tıslayarak, güçlükle konuşabiliyordu altındaki. Kulağını biraz daha yaklaştırdı kapşonun altında görünen dudaklara. Ve o an duyabildi  can çekişirken bile gülümseyen adamın ne söylediğini:

“Lanetli şarkıyı çaldınız ve lanetlendiniz…Sen de bu lanetle öleceksin. Aynı onun gibi.”

Öfkeden deliye dönen Uğur çılgınca etrafına bakındı. Bir eli adamın boğazındayken diğeri ile az ilerideki kesik cam parçasına ulaştı. Ve tüm gücüyle sivri tarafını sapladıktan sonra, şah damarını da yırtacak şekilde soldan sağa doğru asıla asıla çekti. Sıcacık kan yüzüne fışkırmıştı ki bağırarak yataktan kalktı.

Komidinin üzerindeki cep telefonu ısrarla çalıyordu. Aynı kabusu aylardır görüyordu. Arkadaşlarına anlattığında doktor tavsiyesini elinin tersiyle itmişti ama şimdi kabusları da sıklaşmıştı. Son birkaç haftadır neredeyse gözünü her kapatışında aynı rüyayı görüyordu. Yüzünü hiç seçemediği ve nedenini asla bilmediği bir adamın gırtlağını kesiyordu. Hem de hiç acımadan. Karınca bile incitemeyen birine göre oldukça sıra dışı bir kabustu bu. Birkaç arkadaşı da hocaya götürmeyi önermişti ama inançsız bu adam tersleyerek reddetmişti hepsini; “bu çağda ne hocası” diyerek. İçine dolaştığı  battaniyeden, yılanın derisinden kurtulma mücadelesine benzer bir çaba ile çıkarak sağına doğru uzandı ve telefona yetişti. Arayan Oktay’dı. Mesai arkadaşı Oktay. Açar açmaz söylenmeye başladı adam:

“Lan iki saattir arıyorum, başına bir şey geldi sandım. Eve gelecektim az daha açmasan. Bugün yılbaşı. Akşama çok önemli sahne var, daha alışverişe çıkacağız.”

“Oktay?”

“Başka kim olacak be sen de!”

“Dünkü program yordu çok Oktay. Başım çatlıyor.”

“Oğlum biz de aynı sahnedeydik, biliyoruz. Saat 13:00 oldu. Sözde, sabah seninle kahvaltıya gidecektik at çiftliğine.”

“Öğle yemeği yeriz artık.”

“Her neyse, çık gel beni de al, gidelim yemeğe. Çok acıktım ben. Sonra da bir mağazaya girelim, akşamki özel gösteri için birkaç şey alacağım.”

“Akşamki özel gösteri?”

“Oğlum unuttun mu, sabah da söyledim ya. Bugün özel bir sahne var bize. Adamlar geçenki programda çok beğenmişler ve şimdi Ortakent’te villalarında bir program istiyorlar bizden yılbaşı için. Tabi villa denirse. Daha çok şato gibiymiş lan. Benimle konuşan godomanların korumaları öyle söyledi. Bugün paranın da bahşişin de a*ına koyduk oğlum. Hadi kalk. Alışveriş yapmamız lazım. Sana da bakalım bir şeyler. Yeni yıla bir malikanede gireceğiz. Hadi.”

Oktay ile Uğur’un müzik sayesinde başlayan dostlukları yıllara dayanıyordu. Milas’ta açılan bir “Sanat Akademi”sinde tanışmışlar, sonra da sahnelere çıkmaya başlamışlardı. Tabi zaman sadece dostluklarını pekiştirmemiş, aynı zamanda becerileri ve tecrübelerini de geliştirmişti. Oktay, kendine bakan, yakışıklı ve kızların da gözdesi sayılabilecek bir solistti. Ama, görüntüsünden önce sesi hayran bıraktırıyordu kendisine.

“Tamam, kalkıyorum. Duş alır almaz çıkıyorum.”

İkili, Bitez’de deniz kenarındaki güzel öğle yemekleri sonrası Oasis’e doğru yöneldiler. Uğur, çok pahalı burası dese de Oktay’a dinletemedi. Bu gece fazlasını çıkaracaklardı nasıl olsa. İlginç bir mağazaya girdiklerinde, Uğur şaşkınlığını gizleyemedi.

“Oğlum burada ne işimiz var?”

“Müdür, adamlar zengin işte. Garip garip de istekleri var. Bu gece herkes siyah giyecekmiş. Ayrıca, pelerin ve maske de takılacak.”

“Maske mi? Biz de mi?”

“Aynen müdür. Biz de. Al bak bu sana yakışır.”deyip elindeki, gözlerin etrafını kapayan fosforlu ve püsküllü gümüş renkli maskeyi uzattı.

“Sayende daha neler göreceğiz bakalım Oktay.”

“Akşam  bizi almaya gelecekler Uğur. Benim adresi verdim. Bende hazırlanacağız. Önce senin evden kemanı falan alırız.”

İkili, tüm hazırlıklarını tamamlamış, evde oturmuşlar heriflerin gelmesini bekliyorlardı. Hava kararmış heyecanları geçmişti ki, Oktay’ın çalan telefonu ile sıçradılar. Herifler, aşağıda kendilerini bekliyorlardı.

Kapının önünde, takım elbiseli izbandut gibi bir herif; “Oktay ve Uğur Beyler..” diyerek eliyle aracı işaret etti. Uğur, ilk şokunu yaşamıştı. Gösterişli bir VIP araç beklerlerken, kapalı kasa, penceresiz, sağı solu yamalı ve vuruk bir minibüstü kendilerini almaya gelen. Oktay da omuzlarını yukarı kaldırarak “ne bileyim” dercesine dudak büktü. Aracın kapısı açıldığında ise, ikisinin gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu. Dışarıdan bakıldığında toptancı aracına benzeyen minibüsün içerisi, şimdiye kadar hiç görmedikleri kadar lüks ile donatılmıştı. Her yer kapalıydı ve dışarıyı göremiyorlardı ama zaten gerek de yoktu. Gömüldükleri deri koltukta seyrederlerken, mini etekli hostes, içeceklerin servisini yapıyordu.

“Oktay, biz nereye gidiyoruz böyle?” diye sordu Uğur yüzündeki şapşal ifadeyi atamadan.

“Bilmiyorum. Galiba cennete.” diyerek cevap verdi Oktay, gözünü hostesten ayıramadan. Asıl şok ise onları gittikleri malikanede bekliyordu.

Araçtan indiklerinde etrafa bakınan Oktay ve Uğur, nereye gelmiş olabileceklerini kestirmeye çalışıyorlardı. Her neresi ise, ikisinin de daha önce gelmediği bir yer olduğu aşikardı. Etrafın karanlığına bakılırsa, Bodrum’un bilinmedikleri bir bölgesindeydi ev. Çünkü ne bir ışık vardı civarda ne bir ses. Ya, dağ ile çevriliydi ya da orman. Minibüsün kapısında dikilmişler aval aval etrafa bakınırlarken, genç hostes seslendi:

“Telefonlarınızı alayım. Gittiğiniz yerde ihtiyacınız olmayacak. Gece sonunda teslim alırsınız.”

Karşı koymadan kabul etti ikili. Bahçede dizili duran arabaların değil markalarını bilebilmek, televizyonda bile görmemişlerdi. Devasa avizenin altından geçip, büyük merdivenleri inerken, içerideki ihtişam ikisini de büyülemişti. Kapalı bir odanın kapısında duran güzel bir kadın, ikisi ile de tokalaştı ve içeriye davet etti.

“Burada kıyafetlerinizi giyin ve maskenizi de unutmayın. Biraz sonra sizi sahne alacağınız yere götüreceğim. Kemanınızı da alayım.”

Büyük bir heyecan içinde giyinip beklemeye koyuldular. Yarım saat geçmişti ki aynı kadın, bu sefer üzerinde alabildiğine seksi, siyah bir abiye ile içeriye girdi. Yüzündeki maskeden değil ama sesinden tanımışlardı. Kadın önde, ikisi arkada önce bir kat daha indiler merdivenlerden. Sonra ise daha küçük bir kapıdan eğilerek geçip başka bir merdivene ulaştılar. Yerden duvarlara yansıyan loş ışıklarıyla ve rutubet kokusunun yanı sıra, dönerek inen dar merdivenleriyle sığınağa gittiklerini hissetti Uğur. Bir caminin minaresi gibi dönerek indikleri merdiven onları, kör karanlık bir salona çıkardı. Kadını kaybettiler birden. Oktay; “Uğur, orda mısın?” diye seslendi. Sesin geldiği doğru yönelen Uğur; “Kadın nereye kayboldu?” diye söylendi. O sırada loş kırmızı bir ışık, sahnenin bulunduğu yeri aydınlattı.

Önünde, sadece gölge gibi gördüğü Uğur’u takip eden Oktay, iyice yaklaşıp seslendi.

“Sahne iyimiş.”

“Sen bugün piyano çalacaksın anlaşılan Oktay. Ben kemanımı gördüm.”

İçerideki sessizlik, ikilinin sahneye çıkmasıyla bozuldu. Alkışlar ile birlikte masalardaki cılız mumlar da bir bir yanmaya başladı. Gördükleri manzara karşısında küçük dillerini yutacak gibi oldular. Devasa alan ağzına kadar doluyken, kadınlar iç çamaşırlı, erkekler ise boxer şort ve askı ileyken, yüzler ise maskeliydi. Sahnenin yanına yaklaşan güzel bir kadın, daha ne içeceklerini sormadan, dolu iki kadehi sehpanın üzerine bıraktı. Oktay:

“İyi de ben rakı içecektim.”diye söylenmişti ama kadın gülümseyerek;

“Patronun ikramı. Bugün bunları içeceksiniz. İtiraz yok.” diyerek yanıtladı.

Gelen içkinin tadı, daha önce tattıkları hiçbir alkole benzemiyordu. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Alkol kullanmayan Uğur’un bile hoşuna gitmişti tad. Akordunu bitirmeden kadehi boşaldı. Ve sehpaya bırakır bırakmaz da ikinci bardak konuldu. Ve müzik başladığında, piyano ile kemanın eşsiz birlikteliği,  içerideki herkesi büyüsüyle esir almıştı.  Oktay da önündeki mikrofondan, piyanosu ile çaldığı şarkıları büyük bir haz ile seslendiriyordu. Saatler ilerlerken, ikisinin de başı dönmeye başladı. Sundukları içki her ne ise kendilerini fazlasıyla etkilemişti.

Uğur, etrafında olan biten hiçbir şeyi ayırt edemiyor, kimseyi göremiyordu. Her yer daha da kararmıştı sanki. Sadece Oktay’ın piyano ile çaldığı şarkıya kemanıyla eşlik ediyordu ama bunu bile becerebilip beceremediğinden şüpheliydi. Loş ışıklar birbirine girdi. Etrafında dönmeye başladı. Ayakta çalmayı sevmesine rağmen daha fazla dayanamayıp uzun taburesine oturdu Uğur. Göz ucuyla Oktay’a baktığında onun da durumunun kendisinden pek farksız olmadığını anladı. Piyanonun tuşlarına gömülmüştü. O sırada maskeli, orta yaşlarda olduğunu düşündüğü birisi, elinde bir kağıt ile sahneye, Uğur’un yanına geldi. Kağıdın üzerine ise beşyüz dolar sıkıştırılmıştı. Gözlerini kısıp kağıdı okumaya çalıştığında, bunun notolarla dizili bir sayfa olduğunu anlamıştı. “Benim eserim. Çalarsanız sevinirim” demişti yabancı. Beş yüz dolara asıl sevinecek, Uğur’un kendisiydi tabi ve bir kaç dakikalık süre istedi. Odaklandığı notaları ve ritmi birkaç kez hafızasında çalan Uğur, kemanını eline aldı ve sanki hiç de yabancı olmadığı melodiyi çalmaya başladı. Sayfayı baştan sona kadar büyük bir keyifle çaldı. Başını iyice döndüren melodiye aşık oldu. Bu sefer gözlerini kapayıp, sayfaya bakmadan yeniden çaldı. Oktay da piyanosunda akor basarak eşlik ediyordu şarkısına. Ve ezberlediği şarkıyı yeniden çaldı gözleri kapalı. Ve sonra yeniden, yeniden, yeniden… Oktay durmuştu ama o hala çalıyordu. Başı döne döne, göğsü yana yana. Ama yine de çalıyordu. Yine, yine, yeniden… Sonra şarkıyı isteyen maskeli adam geldi aklına. Gülerken, maskesinin altında yüzüne yayılan ince bıyıklarından, onu tanıdığını hisssetti aniden. Midesi bulandı. Göğsü sıkıştı bu tesadüf karşısında. Kabuslarındaki yabancıydı o şarkıyı ona getiren. Evet,evet, kapşonun altındaki gülüşünden hatırlamıştı onu. Buradaydı. Sanki sert bir rüzgar yüzünü acıttı ve birden sustu. Gözlerini açtı. Hiç bilmediği bir yerde, elinde kemanıyla dağın başında melodiyi çalarken açmıştı gözlerini. Issız, tekinsiz ve soğuk. Kabus yine başlamıştı anlaşılan. Başı döndü, döndü, döndü ve her yer tekrar kararıp gitti.

Bu sefer gözlerini açtığında ise başında dönen beyaz ışıkları gördü. Ateş saçan beyaz kelebekler. Ama biraz zaman geçince yanındakilerin kelebekler değil, hemşireler olduğunu kavrayabildi. Ne olduğunu anlayamadan istemsizce etrafına bakınıyordu. Tok bir erkek sesini işitebiliyordu:

“Kendine geldi mi?”

Bu geceye dair hatırladığı tek şey aklında mırıldandığı o melodiydi. Baştan sona kadar hepsi hala aklındaydı. “Ne kadar soğuk” diye mırıldandı. Tepesindeki hemşirelerden birisi cevap verdi ardından:

“Üşümen doğal. Yeni kendine geliyorsun. Düşünce kafanı çarpmışsın ve dua et ki seni, dışarıda bekleyen köylü amca bulmuş da getirmiş. İki gündür uykudasın. Adam gelip gelip durumunu soruyor. Gece gece Yalıkavak’ta dağın başında ne işin vardı kemanla? Ne içtin sen?”

Uğur’un şaşkınlıktan dili tutulmuştu. Oraya nasıl gittiğini kendisi de bilmiyordu. En son sahnede Oktay ile keman çalıyordu sonrasında ise gözünü rüya zannettiği o dağ başında açmıştı. Sonra ise bayılmıştı anlaşılan. Oktay geldi aklına:

“Yalnız mıydım ben peki?”

“Evet,niye ki?”

“Ben müzisyenim ve o gün arkadaşımla bir programdaydık. Sonrasını ise hatırlamıyorum.”

“Ara istersen diyeceğim ama telefon da çıkmadı üzerinden.”

Telefonu verdiği hostes kadın geldi aklına. Sonrasında, hemşireden Oktay’ın numarasını aramasını rica etti aklındaki numarasını söyleyerek.

“Ulaşılamıyor.” diye cevapladı hemşire.

“Ne zaman çıkarım peki hastaneden?”

“Doktor kontrol etsin, belki akşama taburcu eder seni.”

Hemşirenin dediği gibi olmasa da ertesi sabah taburcu olan Uğur, soluğu Oktay’ın evde aldı. Uzun uzun çaldıysa da kapıyı açan olmadı. O da belki aynı dağ başında kalmıştı. Taburcu olduğunda kendisini bulan adama başka biri daha var mıydı diye sormuştu ama yaşlı adamın dediğine göre Uğur yalnızdı. Uğur’un ilk işi, aynı yerde Oktay’ı aramaktı. Tüm gününü Yalıkavak Değirmenleri’nin bulunduğu yerde, dağ tepe, Oktay’ı aramak için geçirdi lakin hiçbir şey bulamadı. Yeniden şehre indiğinde polise gidip gitmeme konusunda tereddütte kaldı. Evde yapacağı sıcak bir duş sonrası emniyete gitmeye karar verdi.

Havlusu üzerinde sarılı halde yatağında uzanırken, televizyonda geçen “Bodrum’da Vahşet” haberlerine kulak kabarttı. Spikerin anlattığına göre; kesik bil kol, Gümüşlük tarafında sahile vurmuştu. Kimlik tespit çalışmaları devam ediyordu.  Ekrana buzlanmış şekilde yansıyan kolun görüntüsü Uğur’u yattığı yerde zıplattı. Emin olmak için sansürsüz bir resmini bulmalıydı o kolun. Hızla giyinip, kendini en yakın internet kafeye attı. Haber sitelerinde gezerken, çok geçmeden istediği fotografı karşısında gördü. Ve o an öyle büyük bir dehşetle ayağa fırladı ki, altındaki sandalye uçup gitti. Herkes ona dönmüş şaşkınlıkla bakıyordu. Uğur ise bağırmamak için elleriyle ağzını kapatmıştı. O kolu tanımıştı. Bileğindeki nota şeklinde resmedilmiş, el ele tutuşan kadın ve erkeğin dövmesini daha yeni yaptırmışlardı.  Oktay’a dövmeciyi de Uğur ayarlamıştı hatta. Ne yapacağını bilemeden telaşla internet kafeden çıktı. Dün gecenin cevabı,rüyalarındaki adamdaydı ve ne yapıp edip onu bulmalıydı. Haftalarca, aylarca da sürse bu işin sonunu getirecekti. Cüzdanındaki para, birkaç hafta idare edebilirdi kendisini.  Bu arada Oktay’ın kız arkadaşının çalıştığı bankaya gitmeye karar verdi. Muhakkak ki o kolu kız da görmüş olmalıydı. Konacık minibüsüne biner binmez aracın radyosundaki habere kulak kabarttı. Sahilde bulunan kolun kimlik tespiti, tanıdıkları tarafından yapılmıştı. Daha doğrusu, o kolun sahibinin; Oktay isimli bir müzisyen olabileceği belirtiliyordu. Ancak, haber spikeri; şüpheliler listesinde kendi ismini okuyunca beyninden vurulmuşa döndü. Ne yapacağını bilemeden bankaya bir durak kala indi ve yürümeye başladı. Olayların buraya nasıl geldiğini kendisi de anlayamamıştı. Başı önde hızla yol alırken beynindeki fırtınalarla da boğuşuyordu. Elli metreden az kalmıştı ki, bir polis aracı hızla yanından geçip bankanın önünde durdu. Adımlarını yavaşlatan Uğur, sokağı değiştirip yan yoldan bankaya inmeye karar verdi. Böylece, polislerin de  görüş açısına girmeyecekti. Soluk soluğa indiği sokağın başından, bankanın bahçesine daldı. Yavaş adımlarla ilerleyerek cama yaklaştığında gördü ki, aklına gelen başına gelmişti. Polis, Gülşah ile konuşuyordu. Muhtemelen; Oktay ile ilişkisini, ne zamandır birlikte olduklarını, en son ne zaman gördüğünü, en son ne zaman konuştuğunu, en son nereye gittiğini ya da kendisini nerde bulabileceğini soruyordu. Aklına, eve gidemeyeceği fikri geldi. Kara kara düşünürken, en iyi çözümün, şimdilik onu kimsenin bulamayacağı, yazları program yaptıkları, şimdilerde ise kapanan meyhaneye gitmek geldi. Adam, ikisini çok sevmiş, güvenecek başka kimse bulamayınca da işyerinin anahtarlarını Uğur’a vermişti. Adam, yazdan yaza gelip, birkaç ay işlettikten sonra hevesini almış olarak İstanbul’a dönüyordu. Durumu oldukça iyi olan ailenin çocukları olmayınca Uğur’u ve Oktay’ı çok sevmişler, onlardan kendileri yokken mekanlarına göz kulak olmalarını istemişlerdi. İkili de seve seve kabul etmişti.

Kimseye görünmeden, meyhaneye girip, arka taraftaki büroya attı kendini. Gece, ışıkları da görünmüyordu buranın dışarıdan. Televizyonu açıp haberlerde yeni bir gelişme var mı öğrenmeye çalıştı ama bulamadı. Göz kapakları günün yorgunluğu ile düşüp giderken, yerel televizyondaki bu kesik kol haberi onu kıpırdattı. Oktay’ın resmini gördü televizyonda kolun sahibi olarak düşünülen kişi olarak. Kendisi kayıptı ve haber alınamıyordu. Sonra ise kendi resmini gördü şüpheliler listesinde. Polise gidecekti aslında bugün ama kol, bütün dengesini bozmuştu. Gitse ne anlatacaktı onu da bilmiyordu. Kimsenin yerini bilmediği, zengin bir iş adamının malikanesinin en alt katındaki gece alemine Oktay ile birlikte katıldıklarını, sonrasında ise rüyalarında gördüğü bir adamın sahneye gelip kendi yazdığı şarkısını çalmalarını istemesini, çaldıktan sonra da gözünü açtığında ise kendini Yalıkavak’ta dağın başında bulduğunu… Tüm bunlar deli saçmasından başka bir şey değildi. Radyoda ismini duyduktan sonra televizyonda resmini görmek sandığı kadar da etkilemedi Uğur’u. Çok da eski olmayan bir resmini kullanmıştı emniyet anlaşılan. Sakalsız ve uzun saçlı. Bir süre burada saklanabilir, kimseye görünmeden girip çıkabilirdi. Ama önce deliksiz bir uyku çekmeliydi.

Aylardan beri ilk kez o kabusu görmeden uyuyabildi Uğur. Çünkü adam, artık kabusundan çıkmış, ete kemiğe bürünmüştü. Kahvaltı etmek istemiyordu bugün. Uzandığı yatağında bir süre kalıp sadece düşündü. Çıkış yolu aradığı labirentten çıkış için tek umuttu o adam. Bulmalıydı ama nasıl? Böyle saklanarak? Ve böyle tenha bir yerde değil, kalabalığın içinde saklanarak yaşamaya karar verdi. Daha doğrusu arayarak yaşamaya. Bir koşu, yakındaki süpermarkete gitti ve saçları için traş makinası aldı. Üç numaraya kestiği saçlarıyla tanınması biraz daha güçleşecekti. Ve bir iki hafta sonra da uzayan sakalları onu başka birisi yapacaktı. Güneş gözlükleri de hiç çıkmayacaktı. Etrafı kolaçan ederken, meyhanenin boya-badana işlerini yapan işçilerden kalma üst baş kıyafet buldu. Ve hemen giydi. Her yeri yırtık pırtık, yamalı, boyalı kıyafetler ile sokakta başka biri olarak yaşayacaktı.  Evsiz bir dilenci.. Ve Bodrum’un en işlek yerlerinde kafasını yerden kaldırmadan, kimseye kendini belli etmeden, yakalanmadan yaşayacaktı. Ta ki beklediği o adama denk gelene kadar..

Bir hafta sonra kendini dışarı attı Uğur. Yat limanın başında, caminin önünde günlerini geçirmeye başladı Uğur,elinde; meyhanenin duvarından aldığı uduyla. Sürekli çaldı. Gece gündüz çaldı udunu. Müzikti ona hayatı kaybettiren, şimdi yine müzik olacaktı kaybettiği şeyi geri getirecek olan. Ve hep aynı melodiyi çaldı gece gündüz. Kabuslarındaki yabancının bestelediği; “ lanetli şarkıyı…”

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar mevsimleri kovaladı. Saç sakal birbirine girmiş vazitte çalıyor, günü de;  önüne atılan elli-yüz ne düşerse, onunla kapatıyordu. Oktay’a hala ulaşılamamıştı. Ve bir akşam tüketti umutlarını. “Bu gece bitecek.” diye söylenerek oturdu bir banka. Keman almıştı sokakta çalarken biriktirdiği parasıyla. Ve o kemanla son kez çalacaktı bu gece “ölümün şarkısını.” Gece yarısına kadar çaldı, çaldı, çaldı,çaldı…

Ve hiç beklemediği bir anda, aylardır unutamadığı bir ses ona yaklaşarak seslendi:

“Sen bu şarkıyı nereden biliyorsun?”

Karşısındaki yabancı, bu kör dilenciye acımış olacak ki, yüzlük bir banknot atmıştı kemanın kılıfına. Kafasını kaldırmadan, siyah güneş gözlüklerinin arkasından dikti gözlerini yukarıya. Korkusundan bakamadı adamın yüzüne ama o bıyıkları tanımıştı yine.

“Bir abimden.”diyerek cevapladı Uğur.

Yabancı, hiçbir şey söylemeden doğrulup gitti. Aylardır hayalini kurduğu fırsat ayağına gelmişti. Göz ucuyla adamı takip ederken, kemanını toparlayıp sırtına astı ve elindeki sopayla kör taklidi yaparak peşinden yürümeye başladı. İri yapılı adam, muhtemelen spor için çıkmıştı dışarı. Tek başınaydı. Altında siyah,  üstünde ise kapşonlu eşofmanı ile etrafa aldırmadan tempolu bir şekilde yürüyordu. Kış yüzünü gösterirken, el ayak erkenden çekilmiş etraf tenhalaşmaya başlamıştı. Bodrum’un en güzel mevsimiydi bu.

Barlar sokağı boyunca peşinden hiç ayrılmadan devam etti Uğur. Sonra ise Atatürk caddesine çıkan dar bir sokağa girdi. Bu sahneyi hatırlamıştı Uğur. Kabus gerçekleşiyordu.  Adımlarını hızlandırarak öndeki herife iyice yaklaştı. Kulaklık takılıydı adamda. Muhtemelen de müzik dinlediği için, başına geleceklerden habersiz, yürümeye devam ediyordu. Uğur, yaklaştıkça irileşen adam karşısında şansının olmadığını iyi biliyordu. O yüzden konuşma işini daha sonraya bırakmalıydı. Önce onu yıkmalıydı. Koşar adımlara yaklaşıp elindeki demir sopayı bütün gücüyle vurdu.

Yere düşen adam, “gık” bile demedi. Yüzünü döndüğünde ise, kapşonunun altından seçememişti yine suratını o karanlıkta.  Bütün gücüyle boğazını sıkarken, altındaki herifin çırpınıp mücadele etmesini, onunla boğuşmasını, işini zorlaştırmasını istiyordu içten içe ama beyhude bir çabaydı bu. Herif, yine rüyalarındaki gibi gülümsüyordu. “Nerde o? Ona ne yaptınız? Konuş orospu çocuğu.” diye bağırdı Uğur. Sesi, dar ve karanlık sokakta yankılanınca irkildi birden ama bu herifin işini bitirmeliydi bu gece. Ve o an duyabildi altında can çekişirken bile gülümseyen adamın ne söylediğini:

“Lanetli şarkıyı çaldınız ve lanetlendiniz… Sen de bu lanetle öleceksin.”

Öfkeden deliye dönen Uğur, çılgınca etrafına bakındı. Bir eli adamın boğazındayken diğeri ile az ilerideki kesik cam parçasına ulaştı. Ve tüm gücüyle sivri tarafını, şah damarını da yırtacak şekilde soldan sağa doğru asıla asıla çekti. Sıcacık kan yüzüne fışkırmıştı ki bağırarak yataktan kalktı. Komidinin üzerinde ısrarla çalan telefona uzandı. Açar açmaz karşısındaki söylenmeye başladı:

“iki saattir arıyorum, başına bir şey geldi sandım. Eve gelecektim az daha açmasam. Hadi hazırlan, bugün yılbaşı. Akşam çok önemli bir sahne var, alışverişe de çıkacağız daha…”

“Oktay?”

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum