Ana Sayfa Blog Sayfa 18

SAVAŞ YILLARININ KARMAŞASINDA SERİ KATİLLER

Almanya askerî gücünü arttırmış, buna karşın Fransa Rusya ile ittifak kurmuştu. 28 Haziran 1914’te Gavrilo Princip isimli bir Sırp milliyetçisinin Arşidük Franz Ferdinand’ı öldürmesi I. Dünya Savaşı’nı başlatan kıvılcım oldu. Bu olaydan Sırbistan’ı sorumlu tutan Avusturya-Macaristan, 27 Temmuz 1914’te Sırbistan’ı işgal etti. Rusya, Sırbistan’ı destekleyince Almanya, Avusturya-Macaristan’ın yandaşı olarak Rusya’ya savaş ilan etti; Fransa da 1892’de imzaladığı İkili İttifak Antlaşması çerçevesinde Rusya’yı destekledi. Bunun üzerine Almanya, Fransa’ya da savaş ilan etti.

Alman birlikleri Fransa’ya saldırmak için Belçika’ya girdi. 1839’da hErhangi bir saldırı karşısında Belçika’ya yardım etmeye söz vermiş olan İngiltere, 4 Ağustos 1914’te Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece I. Dünya Savaşı Avrupa’da fiilen başlamış oldu.

Ölüm Varilleri

Avrupa’da savaşın etkisiyle büyük bir karmaşa hakimdi. Bazıları ise bu karmaşadan faydalanmaya çalıştı. Bela Kiss isimli bir Macar, bunlardan bir tanesiydi. 1916’da yaşanan bu olay, ilk başta çok sıradan bir kaçakçılık ihbarı ile başladı. Bela’nın kaçak petrol satışı yaptığına yönelik ihbar alan yetkililer, Czinkota’da bulunan depoya baskın düzenlediler. Bela ortalarda yokken, deponun içerisinde 7 varil tespit edildi. Varilleri açan yetkililer, petrol yerine dehşet verici bir olay ile karşı karşıya kaldılar. Her bir varilin içerisinde kendi kanında yüzen bir kadın cesedi vardı. Yapılan otopsilerde, kadınların her birinin ölüm sebebi olarak gırtlaklama tespit edildi. Ayrıca boyun kısımlarında yaralar mevcuttu.

Bela Kiss

 Bunlardan başka on yedi varil daha bulundu. Hepsinin içerisinde birer ceset depolanmıştı. Cesetlerin arasında Bela’nın eşi ve eşinin sevgilisi de vardı. Polislerin yaptığı araştırma neticesinde kurbanların tamamının, ölmeden önce, Czinkota yakınlarında Profesör Hoffman isimli bir şahıs ile tanıştıklarını ve evlenme vaadiyle kandırıldıklarını tespit edildi. Bela’dan hiçbir iz yoktu. Bir süre sonra öldüğü kanısına varıldı ve dosya kapandı. Cephede görevli olan bir hemşire, Bela Kiss isimli bir askerin çatışma esnasında aldığı yaralardan ötürü vefat ettiğini bildirdi. Ancak hemşirenin verdiği tarif, aranan Bela Kiss ile uyuşmayınca, bu işte bir tuhaflık olduğu kanısı artmaya başladı. Bazı görgü tanıkları Bela’yı Budapeşte’de gördüklerini bildirseler de, aranan kişi asla yakalanamadı. 

Paris’in Kızıl Sakallı Katili

Savaşın getirdiği bunalım, kimilerini farklı açıdan tetiklemişti. Örneğin, kızıl sakallı Henri Landru, Paris’te orta yaşta olan yalnız kadınları evlenme vaadiyle kandırıyordu. Savaşın etkisiyle Paris’te birçok yalnız kadın vardı. Kandırdığı kadını öldürdükten sonra, onun mal varlığını üzerine geçiriyordu. Akrabasının kaybolmasından şüphelenen bir adam, polise durumu bildirdi. Landru kısa sürede yakalandı. Tutuklandığı sırada üzerinde kayıp olan kadının özel eşyası bulunuyordu.

Landru’nun ikamet ettiği evde yapılan aramada, bodrum katındaki büyük bir sobanın içerisinde insan kemikleri bulundu. Ayrıca Henri’nin not defterinde, kurbanlarının ziynet eşyaları ile ilgili kayıtlar tepit edildi.

Toplamda iki yüz ayrı kişiye ait diş ve kemik örnekleri bulunsa da, Henri sadece on bir cinayetten sorumlu tutularak yargılandı.

Henri Landru

Savaşın Canileri

Üç yıldır savaş Avrupa’nın göbeğinde devam ediyordu. Rusya’da Çar II. Nikolas karşıtları kendisini ve ailesini kurşuna dizerek öldüreceklerdi. Kısa bir süre sonra Vladimir Lenin ve Bolşevik rejimi başa geçti. Amerika müttefiklere katılarak savaşa dahil oldu. 1918’de yaklaşık on milyon insanın ölümünün ardından Almanya teslim bayrağını çekti. Otuz iki ülkenin katılımı ile Paris Barış Konferansı başladı. Katılımcı ülkelerin dört ağır topu, Fransa, İtalya, İngiltere ve Amerika, Almanya’nın savaşı kaybettiğine karar verdi ve Almanya için ağır şartlar içeren Versay Antlaşması imzalandı. 7 Mayıs 1919’da son metin Almanlara deklare edilmiş, 23 Haziranda Alman parlamentosunca kabul edilmiş ve 28 Haziranda Paris’in Versay banliyösünde imzalanmıştır. İçerdiği ağır koşullardan ötürü Versay Antlaşması Almanya’da büyük tepkiye yol açmış ve “ihanet” olarak kabul edilmiştir.

Savaşın bitmesi, endüstriyel çöküşü gün yüzüne çıkarttı. Başta Almanya olmak üzere birçok ülkede sefalet ve açlık baş gösterdi. Tüm bu karanlık tablo içersinde kadınlar parlamaya başlamıştı. Seçim hakkını elde eden Kadınlar bağımsızlıklarını da ilan ediyorlardı.

Rusya, Lenin önderliğinde Sovyetler Birliği’ni kurma yolundaydı. Lenin’in ölümünün ardından, Stalin bayrağı devraldı ve Sovyetler Birliği gücüne güç katarak büyümeye devam etti.

Tüm bu değişimin içerisinde özellikle iki katil gündeme geldi. Berlin’de kasaplık yapan Georg Grossman, dört kadının bedenlerini parçalarken suçüstü yakalandı. Savaş döneminde başlayan kanlı macerasında, sokakta tanıştığı fahişeleri evine getirip, cinsel ilişkiye girdikten sonra onları öldürmekteydi. Kurbanlarının etlerini de heba etmek istemiyordu. Savaşın ortasında et kıtlığı yaşanıyordu. Grossmann kurbanlarının etlerini keserek aç insanlara cüzi meblağlara satıyordu. Hatta kendi de bu etleri yiyordu. Kayıtlara göre yaklaşık 50 kadını öldürmüştü. Ancak sadece on dört cinayetten ötürü yargılandı.

Moskova’nın da bir “Kurt”’u vardı. Vasili Komaroff eşiyle birlikte atçılık ile uğraşıyordu. Gelen müşterilerin kaybolması yetkilileri hareketlendirdi. Yapılan baskında Vasili suçüstü yakalandı ve otuz üç kişiyi çıkar uğruna öldürdüğünü itiraf etti. Yargılanma sürecinde yirmi iki ceset daha bulundu. Vasili ve eşi idam edilerek cezalandırıldı.

Caz ve Cinayet: New Orleans’ın Baltalı Katili

Avrupa savaşın olumsuz etkilerini yaşarken, Amerika bu savaştan çıkar sağladı ve büyük bir refaha kavuştu. Henry Ford’un seri üretime katkılarının ardından sürekli yeni ürünler piyasaya sürülmeye başlandı. Üretim abartıldı ve arz talep ilişkisi gözardı edildi. Sanat açısından da yenilikler ortaya çıkıyordu. Zaman caz çağıydı.

Cazdan bahsetmişken, cazın çıkış noktası olarak gösterilen New Orleans’ın 1918 ile 1919 yılları arasında yaşadığı Baltalı Adam kabusundan söz etmemek hata olur.

Baltalı Adam özellikle İtalyan asıllı market sahiplerini ve ailelerini hedef alıyordu. Bazı kaynaklara göre bu seri cinayetler 1911’de başlamıştı. O yıl üç İtalyan marketçi ve eşleri benzer şekilde öldürülmüşlerdi. Ancak bu olayı doğrulayan herhangi bir resmi kayıt yok. Katil, geceleri kurbanlarının evlerine girip, onları uyurlarken balta ile öldürmekteydi. İddialar havada uçuşuyordu. Kimine göre Baltacı Katil gizemli bir Alman’dı. Kimine göre ise Black Hand isimli bir mafya örgütüydü. Times-Picayune isimli yerel gazete katile ait olduğunu iddia ettiği bir mektup yayınladı. Mektubun içeriğinde katil herkesi, Aziz Joseph Gecesi’nde kimsenin caz çalmaması konusunda uyarıyordu. Uyarısını dikkate almayıp caz çalacak olanları o gece ziyaret edeceğini, baltası ile kollarını keseceğini söyleyip, insanları tehdit ediyordu. O gece kimse ölmedi. Ancak katilin cinayetlerine devam ettiği dönemde aralarında bir bebeğin de bulunduğu altı kişi aynı şekilde öldürüldü. Altı kişi de ağır yaralanarak kurtuldu. Katil bugüne kadar asla tespit edilemedi. Cinayetlerin bir anda bitmiş olması, katilin kendisinin de bir cinayete kurban gittiğinin tahmin edilmesine yol açtı.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE AYRIMCILIK: KISA BİR GENEL ÇERÇEVE

Başlarken[1] şunu söylememe izin verin, bağıra bağıra okuyun bu cümleyi:

2022 yılında Ekim ayına kadar 313, sadece Eylül ayında 26 kadın öldürüldü.[2]

Bu sayıya şüpheli ölümler, ölümle sonuçlanmamış şiddet eylemleri, şikayet edilememiş veya şikayet etmesine rağmen barıştırılıp celladı ile evine gönderilmiş olanlar dahil değil. Bu sayıya cinsel saldırıya maruz kalmış çocuklar dahil değil…

Kadına, çocuğa, azınlıklara, LGBTIQ+ bireylere, farklı siyasi ideolojik görüşlere karşı şiddet… Bir sarmalın içindeyiz. Dosya konumuz olarak belirlenen kadına karşı şiddet gibi, devasa bir meselenin genel çerçevesini çizmek hiç kolay değil. Toplumsal algı mekanizmalarından, gündelik diyaloglara, medyanın konuyu ele alışından sanat eserlerindeki temsile ve söylemlere, hukuki perspektiften çözüm önerilerine kadar konu o kadar geniş ki, sistematik olarak tek bir noktanın ele alınması yazının amacını karşılamayacak. Diğer yandan meselenin her yönüyle ele alınması da mümkün değil. Bu nedenle şöyle bir yol izleyeceğim. Ana hatları ile birden fazla noktaya değinirken, derinlemesine görüşleri ya da literatürü olduğu gibi aktarmak ve tartışmak yerine genel kabuller üzerinden giderek, somut örneklerle bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Başlayalım…

Genel Olarak

Kadına karşı şiddet olgusu, şiddetin özel ve katmanlı bir halidir. Söylemden başlayarak öldürmeye kadar varan tüm şiddet biçimlerinin kadına yönelmesi halini ifade eder. Dosya konusu her ne kadar dar tutulmuşsa da kadınların yanı sıra, çocuklara, LGBTİQ+ bireylere yönelen her türlü şiddeti de, benzer saiklerden, patriarkadan, mülkiyet ve buna bağlı tahakküm ilişkileri ağından ve politik tercihlerden anlamak gerektiğini, aynı kaynağın farklı görünüş biçimleri olduğunu da ifade edelim. Çünkü bu farklı biçimlerin nihayetinde, egemen heteronormatif[3] bir erkeklik veya toplumsal cinsiyet rollerine dayanan bir kaynağı var. Bu da bize, “failin” biyolojik cinsiyetinden bağımsız olarak, maruz kalanın/mağdurun konumuna göre bir çerçeve çizmemiz gerektiğini söylüyor.

Kapitalizmin bir parçasını egemen biçimde oluşturan patriarkal[4] düzenin tanımlanması ve eleştirilmesi bu yazının kapasitesini oldukça zorlayacak. Tanım ve eleştirileri şimdilik bir kenara bırakırsak şunu söylemek mümkün: bir üst yapı kurumu olarak hukuk buna göre, yani patriarkal düzenden, üretim, tüketim ve mülkiyet ilişkileri üzerinden şekilleniyor. Toplumsal mücadelelerin elde ettiği kazanımlar üst yapı kurumlarını şekillendirmiş olsa da hala birçok noktada eşitlikçi mekanizmaların tam anlamıyla yerleştiğini ve yeterli düzeye eriştiğini söylemek güç. Egemen düzenin parçası olmayan her insan, hatta rahatlıkla söyleyebiliriz ki her canlı; neden ve nereden geldiğini anlamakta dahi zorlanacağı bir potansiyel şiddet tehlikesi ile karşı karşıya. Kadınlar, çocuklar, LGBTİQ+ bireyler bakımından, bu potansiyel şiddet riski neredeyse yaşamlarının bir parçası olmuş durumda.

***

Bilindiği gibi, gündelik hayat pratiğinde, kamusal ya da özel alanlarda toplumsal cinsiyet rollerinden beslenen ayrımcılık engellenebilmiş değil. Kadın hareketinin mücadelesi dolayısıyla ayrımcılık azalıyor gibi görünse de farklı farklı alanlarda tekrar kendini üreten bir tahakküm biçimi olmayı sürdürmekte.

Haliyle, öncelikle ayrımcılığı, (bunun için de eşitlik ilkesini) tanımlamak gerekiyor çünkü, önyargının nihayetinde ulaştığı davranış biçimleri ayrımcılıkla devam edip, şiddetini artırdıkça soykırıma kadar ilerleyen bir süreç. Kaldı ki, kadın örgütleri kadın cinayetlerini artık cinskırım olarak tanımlamakta. Bu kapsamda birkaç temel kavramı açıklamaya çalışalım. Bu kavramsallaştırma, bazı soruların cevaplarını da verecek.

Hukuksal Çerçeve

Birleşmiş Milletler (BM) düzeyinde hazırlanmış temel belgelerde, ayrımcılığın yasaklandığını özelde de kadına karşı ayrımcılığın ve şiddetin engellenmesine yönelik olarak devletlere yükümlülükler getirdiğini söylemek mümkün. Bu noktada, taraf olunan sözleşmelerin ya da BM çerçeve metinlerinin devletler hukuku bakımından bağlayıcılık tartışmalarına girmiyoruz. Lakin tartışmalardan azade olarak denilebilir ki bu temel çerçeve belgeleri, devletlerin iç hukuklarına, az ya da çok, bir etkide bulunurlar. En azından modern dünyanın parçası olduğunu ileri süren devletler için böyledir.

Buna göre, Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde tüm haklara erişmede dil, din, ırk, cinsiyet gibi sebeplerle ayrımcılık yasaklanmış olup bu haklara herkesin eşit şekilde ulaşabileceği ve eşit işe eşit ücret verileceği ilkesi benimsenmiş, ayrımcılık yasaklanmıştır. Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi de benzer düzenlemeler içerir.

BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) özellikle kadınlar ve çocuklar bakımından ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlik ilkesinin işlerlik kazanması için geniş hükümler içermektedir.

Diğer yandan, Avrupa Konseyi belgelerinden olan Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda eşit işe eşit ücret, gebelik halinde feshe karşı korunma, istihdamda cinsiyet ayrımcılığı, ve  ayrımcılık yasakları düzenler. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de ayrımcılığı yasaklamıştır.

Ülkemizde ise; 1982 Anayasası, 10. Maddesinde eşitlik ilkesini düzenlemiş, 11. Maddesinde de anayasal hükümlerin gerçek ve tüzel tüm kişileri bağlayıcı nitelikte olduğunu belirtmiştir. Bunların dışında, bazı temel ve özel kanunlarda, eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağına yönelik hükümler bulunmaktadır.

Hukuki çerçevede çok önemli düzenlemelerden biri 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dur. Bu Kanun, İstanbul Sözleşmesi’nin devletlere getirdiği negatif ve pozitif yükümlülükler kapsamında çıkarılmıştır. Kanun hâlâ yürürlüktedir ancak İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemiz dolayısıyla kadınlar bakımından temel bir güvenceden yoksun kalındığını ve bunun olumsuz sonuçları olduğunu söylemek mümkündür. Buna karşılık, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı hiçbir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘kadınları korumaktan taviz verdiği’ anlamına gelmemektedir” denilmiş, Sözleşme’den çekilmeye sebep olarak da “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle” edildiği iddiası gösterilmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme işleminden sonra, iç hukukta etkili düzenlemeler yapılacağı iddiası ile, yasalarda birtakım değişikliklere gidilmişse de bu değişikliklerin, kadına karşı şiddeti azaltma bakımından etkisi olmayacağı, hatta özellikle ceza indirimi gibi hususlarda getirilen şablon düzenlemelerin, failler lehine sonuçlar yaratacağı, kadın örgütleri tarafından belirtilmiştir.[5]

Eşitlik İlkesi ve Ayrımcılık

Eşitlik ilkesi, en öz tanımıyla aynı veya benzer olanlara aynı veya benzer muamelede bulunma gerekliliğidir, ama yetmez. Çünkü bu durumda, dezavantajlı ya da azınlık gruplar aleyhine eşitsizlik sonucu ortaya çıkar. Öyleyse, dezavantajlı kişinin durumu daha lehe olacak araçlarla ele alınmalıdır ki idealize edilen bir ilkeye ulaşmak mümkün olsun. İşte bu nedenle, yaşamda, özel ve kamusal ilişkilerde gerçek anlamda adalet ve  teorik de olsa gerçek bir eşitlik idealine ulaşabilmek bakımından, maddi eşitlik, maddi eşitliğe ulaşmadaki araçlardan biri olarak da pozitif ayrımcılık kavramları geliştirilmiştir.

Ayrımcılık, en genel anlamıyla, bir kimsenin mensubu olduğu bir topluluk dolayısıyla topluluğa ilişkin önyargıların sonucunda, diğerlerinden farklı  ve olumsuz bir duruma veya muameleye maruz kalması halidir. Tanımda geçen topluluk/kategorik grup kişinin doğuştan getirdiği veya sonradan edinilse de değiştirilmesi, vazgeçilmesi kişiden istenemeyecek konuları kapsar. Örneğin doğuştan gelen, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, ırk, yaş v.b.; değiştirilmesi veya vazgeçilmesi istenmeyecek siyasi düşünce, dini inanç, dil, sendikalı olmak ya da olmamak v.b. Engellilik örneğinde ise, kişinin tercihi olmamakla birlikte, doğuştan veya sonradan oluşan bir durum gibi…

Ayrımcılığın, hukuken anlam taşıması, ancak ayrımcılık davranışının yasaklanması ile söz konusu olur.

Ayrımcılık çok farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. En sık karşılaşılanları doğrudan ve dolaylı ayrımcılıktır. Doğrudan ayrımcılıkta kişi kategorik grubu dolayısıyla doğrudan farklı bir muameleye maruz kalır. Örneğin engelli bireyin asansöre bindirilmemesi gibi. Ayrımcılık, dolaylı olarak da gerçekleştirilebilir. Dolaylı ayrımcılıkta kişiye karşı uygulanan eylem, işlem ya da gerçekleştirilen davranış herkes için aynı işlem, eylem, davranış gibi görünürken, dezavantajlı veya azınlık bir grup için bu aynı davranış daha az lehe ya da aleyhe bir sonuca yol açmaktadır. Örneğin, asansörün kullanımının engelli olan ve olmayan herkes için durdurulması gibi… Asansörün hiç kimse tarafından kullanılmaması, herkes için “eşit”(?) bir uygulama ya da kural gibi gözükse de, bu kural/uygulama engelliler bakımından dezavantajlı bir durum yaratır. Bu bir dolaylı ayrımcılıktır. Buradaki ayrımcılığın önüne geçebilmek ve maddi eşitliği sağlamak için asansör engellilerin kullanıma açık tutuluyorsa bu pozitif ayrımcılıktır.

Kişinin kadın olması dolayısıyla işe alınmaması bir doğrudan ayrımcılıkken, işle ilgisi olmadığı halde getirilen asgari bazı standartlar, işe başvuracak kadın sayısını ciddi oranda düşüreceğinden, dolaylı ayrımcılıktır. Kadın kotasının getirilmesi ise pozitif ayrımcılıktır.

Kadına karşı ayrımcılık, salt biyolojk cinsiyete değil, toplumsal cinsiyet rollerine dayanarak da sıklıkla meydana gelir. Toplumsal cinsiyet, İstanbul Sözleşmesi’nde tanımlandığı şekliyle,“herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler”dir.

Bir kimsenin kadın olması dolayısıyla maruz kaldığı her türlü olumsuz muamele kadına karşı ayrımcılık; her türlü şiddet eylemi kadına karşı şiddet olarak değerlendirilmelidir.

Şiddet

Şiddet, en genel anlamıyla kişinin iradesi dışında bir davranışa, eyleme, eylemsizliğe yönlendirilmesi demektir. Karşılıklı ilişkiler ortamında taraflardan bazıları doğrudan, dolaylı, organize veya kaotik olup olmadığı fark etmeksizin, diğerinin ya da diğerlerinin, bedensel bütünlüğüne, psikolojisine, moral değerlerine mallarına, sembolik önem taşıyan herhangi bir değer ya da objesine bir zarar veriyorsa veya zarar meydana gelmese de müdahale/saldırı söz konusuysa, şiddet oluşmuştur.[6]

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), şiddeti, “kişinin kendisine, bir başkasına veya bir gruba ya da topluluğa karşı tehdit,  fiziksel güç veya gücün kasıtlı olarak kullanılması ile yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, yoksun bırakma, olumsuz gelişime yol açması ya da yol açma olasılığı” olarak tanımlar.[7] Tanımdan da anlaşılabileceği gibi, “fiziksel güç” veya “güç” ayrımının yapılması, sadece fiziksel zarar verici davranışların değil aynı zamanda herhangi bir güç kullanımının da şiddet kapsamında olduğunu vurgulamak içindir.

Şiddet, ceza hukuku anlamında da, eylemin sonucuna ve niteliğine göre, örneğin öldürme, yaralama, eziyet, işkence, mala zarar verme, soykırım gibi çeşitli biçimlerde, açık şekilde düzenlenmiş bir suçtur. Zarar verici bir eylem henüz gerçekleştirilmemiş ancak gerçekleştirileceği konusunda bir korku yaratılmışsa da tehdit suçu söz konusudur. Psikolojik olarak gerçekleştirilirken örneğin cinsel taciz, hakaret ve iftiranın da araç olarak kullanılmasının mümkün olduğu akılda tutulmalıdır. Bunlar da ayrı birer suç olarak düzenlenmişlerdir.

Kadına Karşı Şiddet

Kadın cinsiyetine karşı yönelen her şiddet eylemi kadına karşı şiddet midir?

Teorik olarak, “hayır değildir, öznel bir sınıflandırma gerekir” denilmesi mümkünse de, pratikte bu önerme küçük istisnalar hariç bir anlam taşımaz.

Toplumsal cinsiyet rolleri, meseleyi belirlemede önem taşıyacağına göre, anlamsızlığı vurgulanan ayrımı yapmak daha da güçleşir… Örneğin, miras uyuşmazlığı nedeniyle bir kadının şiddete maruz kalması… Burada kadına karşı şiddet var mıdır? Yoksa alelade bir şiddet eylemi midir? Tespiti oldukça güç görünüyor değil mi? Değil. Fail, “miras malı benimdir, çünkü ben emek verdim” mi diyor? Fail, karşısındaki kız kardeşi değil, erkek kardeşi olsa da aynı eylemi, gerçekleştirecek miydi? Yoksa “kadının mirasta hakkı yoktur” mu diyor? Erkek kardeşler ile mirası paylaşmaya hazır mı?

Örnek üzerinden olasılıklara bakalım. Formülasyonu basit tutmakta fayda var:

* Fail kişi, “erkek kardeşlerle mirası paylaşmakta beis yoktur, kız kardeşle paylaşılmaz” önermesi ile yola çıkarak şiddet eylemini gerçekleştirdiyse, burada açıkça cinsiyete dayalı bir şiddet eylemi olduğunu görmek mümkün.

* Fail kişi, “erkek kardeş, kız kardeş fark etmez, mallar benimdi. Cinayet işledim” gibi bir önerme ile eylemini gerçekleştirdiyse altta yatan diğer sebeplere de bakmak gerekecektir.Bu durumda, kesin olarak cinsiyetten kaynaklı bir şiddet eylemi vardır demek mümkün değilse de,  bu örnekte de failin, kadını kolay hedef olarak varsayması hali de oldukça muhtemeldir. Bu belirleme de şiddet eylemini kadına karşı şiddet olarak nitelemek için yeterlidir.

* Fail kişinin en büyük kardeş olduğunu varsayalım. “En büyük olduğum için, ailenin reisi artık benim. Mallar da benim”, önermesinden yola çıkarak bir şiddet eylemi gerçekleştirmiş olsun.. Bu örnekte, büyük erkek kardeşe reislik makamının toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden yüklendiğini tespit etmek güç olmasa gerek. Şu da eklenmeli, toplumsal cinsiyet, erkeğe de oldukça sorunlu bazı roller yüklüyor. Bu, o örneklerden biri. Bu halde de kadına karşı şiddetten söz etmek mümkün.

Özellikle son örnekle birlikte, şunu söyleyebiliriz sanırım: Kadına (cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine) yönelmiş şiddet, ilk görünüş bakımından amacından bağımsız şekilde kadına (ve/veya LGBTİQ+’lara) karşı şiddet olarak kabul edilmesi gereken bir noktada. Şunu ifade etmek istiyorum, kadının maruz kalan/mağdur olduğu bir şiddet eylemini, “kadına karşı şiddet mi, alelade bir şiddet eylemi mi” şeklinde bir değerlendirmeye tabi tutmak illa gerekiyorsa, aksi sabit olana kadar cinsiyete, cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine karşı şiddet olarak kabul etmek gerekiyor.

Şunu da – bu bağlamda ya da bağımsız olarak fark etmeksizin – akılda tutmak gerekiyor: Şiddet ‘erkekliğin’ bir sonucu değildir sadece, erkek tahakkümünü yeniden ve yeniden üretme sürecinin[8] parçası olarak da kullanılır.

Örneğin, bazı toplumlarda patriarkal düzenin erkeklik pratiğinde bir motivasyon olarak yer bulan “erkeğin namusu”, ya da diğer bazı toplumlarda “namus” algısı ile olmasa dahi, sahiplik kabulü (veya her ikisi birlikte) kadına karşı şiddette belirleyicidir. Buna bağlı olarak da, erkeğin kendi “mülkünü” korumak amacıyla gerçekleştirdiği eylem ve davranışlar kadına karşı şiddettir.

Bu halde, toplumsal cinsiyet rollerinin belirleyen olduğu durumlarda failin karşısındaki üzerinde tahakkümü kendine hak gördüğü yeri yeniden üreten, tırnak içerisinde normal olana, baskın şekilde de heteroseksüel erkeğe yani ideolojik sebeplerle ve patriarkal perspektifle norm kabul edilen kendi kategorik grubuna (heteroseksüel erkek ve/veya ataerkil toplumsal cinsiyet rolünü benimsemiş kişi) hak görmesi meselesi hep akılda tutulması gereken bir husus.

Ayrıca, meselenin dilden başladığını da vurgulamak gerek. Gündelik hayattaki pratiklerimize dilden başlayan ayrımcılık ve şiddet o kadar ileri düzeyde kodlanmış durumdadır ki, çoğumuz bazı önyargılamızın ve sözcüklerimizin, şiddeti normalleştiren bir hale dönüştüğü gerçeğini gözden kaçırmaktayız. Çok basit bir örnek, Twitter’ da beş dakikalık bir gezintide karşılaşacağımız kadar sıradanlaşmış bir tahakküm döngüsü: Bir kadın sokak ortasında yumruk yer. Görüntüler Twitter’ da yayılır. Yorumlarda çokça şunu görürüz, “o or…pu çocuğuna gününü gösterecek bir delikanlı yok muydu!”. O… çocuğu? Delikanlı? Yorum yapmayacağım. ‘Kadına şiddet olgusunun sarmal biçimde kendi içine doğru sürekli dönmesinin, şiddetin sürekli yeniden ve tekrar üretilmesinin basit bir örneğiydi bu’; demekle yetineceğim.

Şiddet Politik midir..? Kadına Karşı Şiddet Peki?

Evet şiddet politiktir.

Hekime şiddet politiktir. Çocuğa şiddet politiktir. LGBTİQ+’lara yönelik şiddet politiktir. Bunların hepsinde, sistematik bir politik tercihin sonuçlarını gündelik hayatta görebiliriz. Toplumsal perspektifimizin politik yansımalarını görürüz bir diğer deyişle. Ve bu durum, ülkemize özgü değil.

Kadına karşı şiddet de politiktir.. Kadını bir meta olarak, mülk edinilebilecek bir nesne olarak, ucuz iş gücü olarak ya da ev içi emeğin kadının sorumluluğu olarak görmenin sonucudur. O erkek reddedilmezdir. Reddedilirse erkekliği ile oynanmıştır. E bir de, kadının namusu, erkeğindir. Kadın mirastan eşit pay almamalıdır. Kadın, abisine, erkek kardeşine, babasına, yani erkeklere hizmet için vardır. Çocuğun bakım sorumluluğu tek başına ve esas olarak kadınındır. Kadın anne olduğunda tamamlanır, yoksa eksiktir v.b… Ayrıca, kadın ev içi üretimde görünmez bir emek gücüdür. Ev dışında çalıştığında da ucuz iş gücüdür. Bu tahakküm döngüsünün devamlılığı da politik tercihlerin ve bağlı olduğu sistemlerin sonucudur.  

Özetle, şiddet politiktir. Makro iktidar alanlarına hakim olanların eylem ve söylemleri mikro iktidar alanlarını da belirler. Kadının kahkaha atmasının iffetsizlik olduğunu milyonlarca insanın izlediği televizyonda hem de belli bir kesimin kanaat önderi olarak söylerseniz, kadını bir mülkiyet metası olarak gören birileri, kadın kahkaha attı diye onu öldürmeye kalkışabilir.

Meselenin politik olmadığını savunan bazı tezlere bakalım:

-Kadına karşı şiddet diye bir şeyin yoktur; kadınlar da başka kadınlar ve hatta erkeklere karşı  şiddet uygularlar.

-Namus davası, kan davası gibi sebeplerle de insanlar öldürülmektedir.

-Yaşam hakkı sadece kadınların değil, her insanın vardır.

-Şiddetin mağdurunun sadece kadınlarmış gibi gösterilmesinin yanlıştır; şiddetin şiddet olarak kabul edilmesi gerekir; bunun cinsiyeti yoktur.

-Sadece kadınlar değil erkekler de taciz edilirler.

-Meseleyi politik olarak değerlendirmek gerekmez.

-Sorun, siyaset üstüdür.

Yukarıda sadece birkaçını örnek olarak sunmaya çalıştığım önermelerin onlarca farklı versiyonunu her yerde duymak ve görmek mümkün. Bu söylemin bizatihi kendisi politik bir söylem. Tıpkı “her şeyi siyasete alet etmeyin” söylemi gibi…

“Kadın cinayeti diye bir şey kendi başına yok. Namus cinayetleri var mesela, ya da kan davası” argümanını ileri sürenler, kendi görüşlerini aynı cümle içinde çürütüyorlar. Bunları söyleyenlerin erkek olma ihtimali yüksek olduğu kadar, patriarkal düzenin kodlarına göre şekillenmiş, biçilmiş toplumsal rolleri üstlenmiş herhangi bir biyolojik cinsiyete tabi olma ihtimali de aynı düzeyde yüksek. Toplumda daha çok şiddet sorunu olduğunu, meselenin cinsiyetten bağımsız olarak yaşam hakkı olduğunu ifade ediyorlar. Şiddet sorunu olduğu doğru. Mesele bir yaşam hakkı sorunu. Bu da doğru. Ancak, meselenin cinsiyetten bağımsız olduğu iddiasını rakamlar yalanlıyor. Ayrıca bunu söylerken namus meselesi, kan davası üzerinden örnekler veriliyor.

Argümanın kendi içinde nasıl çelişkili  olduğunu ve meselenin tam olarak nasıl erkek olmayanlar bakımından tanımlanması gereken bir şiddet biçimini oluşturduğunu görelim şimdi de…

Kan davası zaten erkek egemen sürecin kendi içerisindeki bir iktidar biçiminin devamlılığını sağlayan sosyolojik bir meseledir. Namus cinayetine kurban giden tek bir erkek olmadığı gerçeğini dikkate aldığımızda konu daha iyi anlaşılır. Tabi birileri, namus cinayetine kurban giden erkeklerden söz edebilir. Evet, namus cinayetinin mağduru olan erkekler vardır. Örneğin: Gay erkekler, trans bireyler.

Diğer yandan, namus cinayetine heteroseksüel olarak kurban giden erkeklere bakarsak, sebep olarak başka birinin “namusuna” göz diken “ırz düşmanı” erkekler olduğu kabulünü görürüz. Yine başlangıçta ifade edilen noktaya dönüyoruz. Toplumsal cinsiyet belirleyici.

Bundan doğan kabullerdeki diğer örnekler de farklı değil. Kadına yönelen aranmış olma, dişi köpek kuyruk sallamazsa, sen ne yaptın da adam seni taciz etti, ya benimsin ya toprağın gibi patolojik kabuller, mağdurun suçlandığı bir döngüyü başlangıçtan itibaren tetikliyor, ki üst yapı kurumları da bundan azade değil. Bu da bir tahakküm, bir çeşit mülkiyet ilişkisi. Yine denilebilir ki, namus için değil intikam içinse? Bu halde yine bir erillik mi söz konusudur? Bu, somut olayın koşullarına göre değişir. Ama yine yazının başında dediğim gibi, kadına yönelen şiddet, karine olarak kadına karşı şiddettir. Aksi ispata muhtaçtır. Ayrıca istisnadır. İstisna da kaideyi bozmaz. ‘Cinsiyeti dolayısıyla’ sadece kadınlar, daha doğru bir ifade ile, cinsiyetle ilgili herhangi bir vesileyle ‘erkek olmayanlar’ öldürülüyor, heteroseksüel erkekler değil. Tekrar vurguluyorum: Cinsiyeti dolayısıyla… Bu cümle, erkekler öldürülmüyor anlamına gelmiyor. Saik farklı. O nedenle erkek cinayeti diye bir şey yok. Erkeklik hallerinden kaynaklı birbirlerini öldürme var, var ama bunun nedeni karşıdakinin cinsiyeti değil.

Kadına şiddet, yabancılardan ziyade, ev içindeki en yakınlar tarafından uygulanır büyük ölçüde. Kadına karşı cinsel saldırı suçlarının sadece yabancı birisi tarafından işlenmesi halinde suç olarak kabul edildiği günler çok da uzakta değil. Evlilik içi tecavüz diye bir kavramın yakın zamanda kabul edildiği de malum. Cinsel saldırı suçunda iffetli kadın iffetsiz kadın ayrımının yapılmasından vazgeçilmesinin de topu topu otuz senelik bir mazisi var.[9] Keza bu suçun ahlaka karşı suç kategorisinden çıkarılıp kişi dokunulmazlığına karşı suçlar kategorisine alınması da çok eski değil.[10] Bunların hepsi, olumlu ya da olumsuz, nihayetinde politik tercihlerin sonuçlarıdır.

Görüldüğü gibi, kadına karşı şiddet olgusu, bir bütün olarak egemen kabullerin konuya bakışı ile de alakalı bir meseledir ve modern toplumlar da bunun etkisi altındadır. Eril tahakkümün bir parçasını oluşturan kapitalist devletlerin, kadın hareketinin elde ettiği kazanımlara karşılık hâlâ hukuk politikasında ve gündelik politikalarında bu tahakkümü canhıraş bir şekilde devam ettirmeye çalışmasının bir anlamı var yani.

Meseleyi buradan okuduğumuzda, on bir yaşında çocuğun cinsel ilişkiye rızası vardı, on iki yaşındaki çocuk bağırmadı demek ki rızası vardı denilerek faillere beraat kararları verilmesinin ya da erkekliğime laf etti o nedenle öldürdüm diyen, ya da onlarca defa kadını bıçaklamış adama haksız tahrik indirimi uygulanmasının; bir plazadan atılan ve intihar süsü verilmeye çalışılan bir kadının failinin, görevi başında katledilmiş bir araştırma görevlisini öldüren failin savunmasında edilen sözlerin, bu tür yargılamalarda mahkeme salonunda  ve kamuoyunda failin değil mağdurun yargılanmasının bir politik tercih olmadığını söyleyebilir misiniz?

Zamanında bazı Adli Tıp ders kitaplarında anlatılanların, aynı açıklıkta bugünün ders kitaplarında yer alması şimdi bize uzak ihtimal gibi görünüyor olsa da, bazı kararlarda ve savunmalarda, biçim değiştirmiş halleri ile görünmekte. Örneğin, sarhoş olduğu için kadının başına gelecekleri de göze alması gerektiği varsayımı gibi.[11]

Günümüzde bu kadar aleni yazılamıyor çizilemiyor olsa da gerek yargı pratikleri gerek gündelik hayattaki söylemlerde burada örneklendirilen görüşlerin hâlâ etkisini sürdürdüğünü görmek mümkün. Toplumsal cinsiyet rolleriyle ve örnekteki gibi ders kitapları ile yetiştirilmiş karar vericiler de tüm kazanımlara karşılık hâlâ (her zaman) doğrudan olmasa da dolaylı olarak maruz kalanı ikincil travmalara yol açacak şekilde sorgulamakta, soruşturmakta, haliyle de failin değil (ya da onunla birlikte) maruz kalanın yargılanmasına yol açmakta. Bu da bir şiddet biçimidir ve politik tercihlerin bir sonucudur. Kaldı ki bu sonuç, şiddete maruz kalan kadınların yasal yollara başvurmasını engelleyen sebeplerden birini oluşturur. Diğer sebeplerden biri de, “aile meselesidir. Öpüşün barışın…” yaklaşımıdır. Örnekleri çoğaltmak için “kadın cinayeti, savunma, mahkeme, karar”, “sinirine hakim olamayan erkek dehşet saçtı” v.b. yazıp internette arama yapmak yeterli.

Bu halde, meselenin politik olmadığını ileri sürmek, bilinçli bir tercihtir. Erkeksi iktidarı devam ettirme arzusu ve kadın bedeninin mülkiyete tabi tutacak bir meta haline indirgenmeye çalışılması ile ilgili aslında. Hemen bu noktada şunu eklemek gerekiyor, yaş farkı olsa da her iki tarafın da çocuk olduğu cinsellikle ilgili durumlara gerçekten dikkatli yaklaşmak gerek. Bu durumdaki her olayda, mağdur olsa da, bir fail var olmayabilir.  Bunun tartışılması bu yazının kapasitesini aşacağından – sadece her iki tarafın da çocuk olduğu varsayımı için – şimdilik şunu söylemekle yetinelim; cinselliğin bastırıldığı ve doğru bilgiye ancak el yordamıyla ulaşılabildiği; ya da şiddet sarmalının failinin de mağduru olduğu, istismara ya da şiddete maruz kalarak yetiştiği bir ortamda, kişilerin gördükleri ve yaşadıklarını aynı döngüde pratiğe dökmeleri de ihtimal dahilinde.

Sonuç Yerine

Şiddetle bugünün en azından teorik olarak kurulmaya çalışılan iyiniyetli düzlemdeki ilişkimiz, devletin tekelindeki bir yetki olarak ve çok katı kurallara bağlanmış, hukuk denetimine açık olarak bir takdir yetkisi düzeyinde olması gerekiyor. Suçun önlenmesi, suçlunun yakalanması gibi bir takım olgusal gerekliliklerde, şiddet kullanma tekeline sahip olan devlet kurumlarının ve bu kurumların şiddet kullanma yetkisi ve yetkinin sınırlılıkları ile tanımlanmış görevlilerinin meşru eylemlerini bir kenara bırakırsak (ya da bırakmayarak, olayın somut koşuluna göre değişecektir), şiddetin her türlüsü ile mücadele etme zorunluluğu modern devletin ve toplumun birincil görevi olarak karşımıza çıkıyor. Devletle aramızda bir toplumsal sözleşme var kabul edilir. Görüşe katılıp katılmamayı bir kenara bırakırsak, genel kabul gören devlet doktrinine göre, modern devletler, yönetme gücü meşruiyetini bu sözleşmeden alırlar (monarşi, teokrasi, oligarşi gibi bazı egemenlik kaynaklarını şimdilik kenarda bırakıyorum, ama bunlarda da modern devletler anlamında, üretim araçları sahipliklerine göre bağıtlanmış bir sözleşmenin varlığında da güvenlik temel sorumluluklardan, ‘kimi kimden, kime karşı koruyorlar’ sorusunun cevabı da bu yazının çerçevesini aşar). Buna göre, devletin en temel sorumluluklarından birisi güvenliği sağlamaktır. Güvenliği sağlarken de bağlı olduğu sınırlar, tabii olduğu kurallar vardır. Ancak, toplumun topyekûn bir şiddet dişlisine dönüştüğü günümüzde,  devletler, bağıtladığı sözleşmeyi ihlal ediyor. Güvenlik sağlanamıyor.

Kendine sorumluluklar yükleyen ve imzaya açıldığında uluslararası toplumda müthiş bir prestij kazandırmış olan İstanbul Sözleşmesi’nden tek bir imza ile çıkılıyor.

Haliyle, şiddetin her yerde, Dünya’da, en yoğun şekilde yaşandığı dönemlerden birini yaşıyoruz sanırım. Ancak şöyle bir fark var, avcı toplayıcı toplumdan yerleşik hayat sonrası şiddetle hemhal Roma sitelerine, ardından kapitalizmin başlangıcındaki emek gücünün değersizliğinin bir norm olarak kabul edildiği zamanlardan bu yana değişiklikler var. Bilindik şeyler uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ancak, savaşın bir şiddet biçimi olduğunun kabulü, ardından insanın salt insan olması dolayısıyla sahip olduğu bir takım dokunulmazlıkları, modern toplum dediğimiz bugünü tanımlarken, şiddetle ilişkimizi de belirlemesi gerekiyor.

Ne diyorlar, “kadınlar da erkekleri öldürüyor…” Evet öldürüyor. O zaman erkek cinayeti mi diyelim? İsterseniz deyin. Ama saçmalarsınız. Çünkü, kadınlar erkekleri erkek olduğu için, cinsiyeti dolayısıyla öldürmüyor. Öldürdükleri erkek A kişisi değil de B kişi olsaydı öldürmeyeceklerdi. Kadınlar erkekleri herhangi biri birini neden öldürürse o ana ya da kişiye bağlı lakin cinsiyetinden bağımsız sebeplerle öldürüyor. Ama sayısal oranlarına bakarsanız, bunun dahi bir anlam ifade etmediğini değerlendirmek mümkün olur.  Sizce de kadınlar tarafından günde bir tane erkek, sadece erkek olduğu için öldürülüyor olsaydı, “bakın işte, meselenin cinsiyetle falan ilgisi yok kadına karşı şiddet yok” diyenler, sayfa sayfa bu sayıları yayınlamaz mıydı?

Örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak, her gün en az bir kadının yaşamını yitirdiği, en az bir tane de şüpheli ölümün meydana geldiği bir ortamda, kadın cinsiyetine yönelik her şiddet eylemine, “bu bir kadına şiddet midir” değerlendirmesini yapmaya çalışmak anlamsızdır. Çok fazla soru geldiği için, bu ayrım konusunda da yukarıda ufak bir açıklama yaptım. Ancak dediğim gibi, meselenin geldiği aşama itibariyle bunun tartışılması ancak teorik olarak akademide tartışıldığında, o da belki bir ihtimal, anlam taşıyabilir. Ama, pratikte bunun tartışılması, sorunu küçültüyor ve kadına karşı şiddeti inkar edenlerin temel argümanlarından birisi olduğu için, değirmenlerine su taşıyor.

Sonuç yerine dedim. Çözüm önerilerim var mı? Hükmü yok, benimkiler sadece bir fikir olabilir. Yapılacak yegane şey, bu sorunun maruz kalanlarının veya potansiyel mağdurlarının çözüm önerilerine destek vermek, çocuklar için mücadele etmek ama ondan öte toplumsal cinsiyetin, homofobinin bertaraf edildiği bir düzen için üzerimize düşenleri yerine getirebilmek. Esas çözüm önerileri heteroseksüel erkek olmayanların toplumsal hareketinde ve son sözü de elbet onlar söyleyecekler. Ötesi ezen cinsiyet kibridir. Bazen farkına varmadan, bazen bile isteye ortaya çıkan bu kibrin farkındalığı ve sessizleştirilmesi sanırım yılların mücadelesine verilebilecek en büyük destektir.

Bir yurttaş olarak, lisans diplomamın gereği olarak, herhangi bir insan olarak, söyleyecek bir şey var elbet, son bir cümle olarak: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR !…

Notlar ve Sadeleştirilmiş Kaynakça


[1] Bu yazıyı bir erkek olarak benim yazmam ne kadar doğru bilmiyorum fakat, hukukpolitik çerçevenin çizilmesi istendi, hukukçu olan da bendim. Yayın yönetmenimiz görevi bana verdi. Bu yüzdendir. Şunu söylemek isterim ama, bu metin kadınlara değil, hemcinslerime bir şeyler anlatma derdi taşıyor. Bu haliyle burada yayınlanmış olan metin, daha kapsamlı ve detaylı akademik bir çalışmanın sadeleştirilmiş versiyonudur. Anılan diğer versiyonun yayınlanması sonrasında ilgili link de buraya eklenecektir.

[2]http://anitsayac.com/?year=2022 ; https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler

[3]  Heteroseksüelliğin toplumsal ve doğal norm olarak kabul edilmesi veya bu kabulü içeren kültürel yapı. 

[4] Soyda, temel olarak babayı alan ve ailede çocukları baba soyuna mal eden (topluluk).

[5] Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://esikplatform.net/kategori/basin-aciklamalari/73885/yeni-tck-degisiklikleri-kadina-siddeti-ve-kadin-cinayetlerini-onleyemeyecegi-gibi-otomatik-bir-pismanlik-indirimi-getirecek-ve-bircok-hukmu-anayasa-mahkemesine-gidecek/ , https://catlakzemin.com/19451-2/ ; değişikliklerin karşılaştırmalı bir değerlendirmesi için bkz. : https://esikplatform.net/s/2547/i/7406_S.K._TCK_CMK_degisiklikleri_gosteren_tablo_ESIK2.pdf

[6] Yves Michaud,  Şiddet, çev: Cem Muhtaroğlu, İletişim Yay., s.8,9.

[7] World Report on Violence and Health, edt.: Etienne G. Krug v.d., World Health Organization, 2002, s.5 https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/42495/9241545615_eng.pdf?sequence=1 

[8] H. Bahadır Türk, “Şiddete Meyyalim Vallahi Dertten: Hegomonik Erkeklik ve Şiddet”, Şiddetin Cinsiyetli Yüzleri, İstanbul Bilgi Üni. Yay., İstanbul 2015, s.94.

[9] Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, 3. B., İstanbul 1994, BDS Yay., s.30 – 32.

[10] Bireyin cinsel özgürlüğünün korunmasının, modern ceza hukuku bakımından anlamı ve genel olarak cinsel suçlardaki dönüşüme ilişkin bir değerlendirme için bkz.: Fahri Gökçen Taner, “Kadının Eşitlik Mücadelesi ve Cinsel Suçlarda Dönüşüm”, Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, 2.B., Seçkin Yay., Ankara 2019, s.240 v.d. Ayrıca bkz.: Olcay Karacan, “Olguda Seçicilik: Tecavüzün Tanımlanması”, Ankara Barosu Dergisi, 2015/4, s. 111 – 118 Çevrimiçi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/398471 , Seher Kırbaş Caniklioğlu, “Feminist Bir Perspektifle Türk Ceza Kanunu’nda Cinsel Saldırı Suçu”, Fe Dergi, C. 5, S. 1, s. 61 – 73, Çevrimiçi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/937119

[11] Örneğin doksanlı yıllardaki bir ders kitabında şu hususlar belirtiliyor: “O halde pratikte hadise tarihinde 7 yaşını bitirmiş, akli ve bedeni maluliyeti olmayan çocuklar fiile, mukavemete muktedir kabul edilir.”, “Cebir ve zorla erişkin kız veya kadının ırzına geçilebilir mi? Gücü kuvveti yerinde, aklı başında başından itibaren mukavemete muktedir bir genç kız veya kadının bir kişi tarafından ırza geçilmesi pek zor hatta olanaksızdır. Fiili işleyenin yardımcısı bulunursa veya kuvvetler arasında büyük farklar mevcutsa, hile veya desise kullanılmışsa, yetişkin kimsenin ırzına geçmek mümkündür”, “…(alkol, esrar, kokain v.b.) bu gibi maddelerin sarhoşluğunda ve bunun uyku devresinde ırza geçmek mümkündür. Yalnız, bu kadar içki içen kimsenin doğacak olan neticeleri evvelden kabul etmiş olacağını da göz önünde tutmak gerekir” Şemsi Gök, Adli Tıp, 6. B., Filiz K.E., İstanbul 1991, s. 354-356.

KADIN CİNAYETLERİNİ DURDURACAĞIZ PLATFORMUNDAN MELEK ÖNDER’LE RÖPORTAJ

Mücadelemiz tüm eşitsizliklerin ortadan kalkması için.

  • Öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz melek Hanım. Dedektif Dergi okurları için kısaca Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan bahsedebilir misiniz? Ne zaman kuruldu, amacı ve sorumluluk kapsamı nedir?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2012 yılında kuruldu. Aslında dernek ismimiz politik olarak hedefimizi de net olarak ortaya koyuyor. Ülkemizde kadınların yaşadıklarını en yakıcı sorunun kadın cinayetleri olduğu tespitiyle mücadeleye başladık. Ve bu tespitin ardından ilgili bakanlıklara bu ülkede kaç kadının öldürüldüğünü sorduk. Ancak aldığımız cevap, Türkiye’de kadın cinayeti verilerinin tutulmadığını gözler önüne serdi. Bizler de bunun üzerine her ay kadın cinayeti verilerini raporlaştırdık. Öldürülen kadınların yakınlarıyla birlikte adalet mücadelesi verdik. Her ilde, her adliyede bizler vardık. Olmaya da devam ediyoruz.  ‘Kadın cinayetlerini durduracağız ’ diyerek onlarca eylemler yaptık. Bugün mücadelemiz elbette sadece kadın cinayetlerini durdurmak değil; kadına yönelik her türlü şiddeti, ayrımcılığı durdurmak için mücadele ediyoruz. Tüm kadınlar ve LGBTİQ+lar şiddetten uzak; eşit ve özgür bir şekilde yaşasın diye mücadele ediyoruz.

  • En temelden başlarsak: “Kadın cinayeti” kavramını biraz açar mısınız? Kurbanın kadın olduğu tüm cinayetler kadın cinayeti midir?

Biz kadın cinayetini evrensel olarak kullanılan femicide kavramından yola çıkarak kullanıyoruz. Yani; “embriyodan cenine, bebekten çocuğa, erişkinden yaşlıya kadar tüm kadın cinsiyetteki bireylerin sadece cinsiyetlerinden dolayı ya da toplumsal cinsiyet kimliği algısına aykırı eylemleri bahane edilerek, bir erkek tarafından öldürülmesi ya da intihara zorlanmasıdır. Femisidler salt kadın cinsiyetteki insanların öldürüldüğü cinayetler olarak algılanmamalıdır. Nefretle işlenen bu cinayetlerde, saldırıya uğrayan şey kadın kimliğidir.” Bu tanımlamaya göre kadının öldürüldüğü her durum kadın cinayeti olmuyor. Kadın olmasından dolayı uğradığı ayrımcılık sonucu öldürülmesi ancak kadın cinayeti kapsamında olabiliyor tanımdaki gibi.

  • Toplum içinde aktivizm ve feminizm hakkında pek çok önyargılı ve hatalı bilgilerle karşılaşabiliyoruz. Aktivizm ve feminizm kavramlarından biraz bahseder misiniz?

Biz aktivizm kavramını kullanmayı tercih etmiyoruz. Biz kendimizi mücadele örgütü olarak tanımlıyoruz. Yani kadınların, LGBTİQ+ların eşit ve özgür yaşamaları için mücadele edenler olarak tanımlıyoruz. Feminizm kavramı da artık ülkemizde de dünyada da artık oldukça bilinen ve doğru bilinen bir kavram olarak kullanılıyor. Önceki yıllarda hatırlarsanız en çok aratılan kelimelerden birisi idi feminizm. Artık Türkiye’de ve dünyada kadın hareketinin yükselmesiyle birlikte çok daha bilinir halde ve bu bilinirlikte her geçen gün artıyor.

Feminizmin farklı türleri var. Ama temel olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve bu yönde verilen mücadele olarak tanımlayabiliriz. Feminizm, eşitliğin mücadelesidir. Eşitliği sağlamanın yolu tüm eşitsizliklere karşı olmaktan geçer. O nedenle de biz kendimizi Eşitlikçi Feminizm kavramı ile tanımlıyoruz. Başta tüm eşitsizlikleri üreten sömürü ilişkilerini, doğaya tahakkümü, ulusal baskıları, emperyalist yağmacılığı, heteronormativiteyi, gerontokrasiyi ve türcülüğü yeryüzünden silip atmadan kadınların eşitlik içinde ve özgür yaşaması mümkün değil. O nedenle de mücadelemiz tüm eşitsizliklerin ortadan kalkması için.

  • Dedektif Dergi, Türk polisiye edebiyatı ve kültürünün gelişmesi için yola çıkmış bir yayın organı. Bu sayımızda ülkemizin en büyük sorunlarından biri olan kadına şiddet ve kadın cinayetlerini odağımıza almak istedik. Ülkemizde kadın cinayetlerine yönelik gerçekleştirilen bilinçlendirici ve önleyici çalışmaları nasıl buluyorsunuz? Örneğin Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu kamuoyundan yeterli desteği görebiliyor mu?

Bizler yıllardır kadın cinayetlerini ve şiddeti durdurmanın yolunu da söylüyoruz. İstanbul Sözleşmesi ve 6284’ün tam ve etkin uygulanması. Ancak siyasi iktidar uygulamak bir yana bir gece de hukuksuzca İstanbul Sözleşmesinden imzayı geri çekti. Sözleşme, “şiddetin kökeninde toplumsal cinsiyet eşitsizliği” vardır tespitiyle başlar. Şiddeti önlemek için eşitsizliği ortadan kaldırmanız ve şiddetin ortaya çıkamayacağı bir toplum yaratmalısınız der. Devletlere önleme, koruma, kovuşturma ve politika geliştirme için somut sorumluluklar yükler. Eşitliğin sağlanması için bütüncül bir çerçeve sunar. Devletlerin uygulamasına ilişkin denetim mekanizması kurar. Tüm bu nedenlerle de eşitliğin sağlanması, şiddetin önlenmesi için çok önemlidir. Devlet; Sözleşmeden imzayı çekerekkadına yönelik şiddette, LGBTİQ’lara ayrımcılık uygulanmasında kendisine düşen sorumlulukları artık yerine getirmeyeceğini açıkça ilan etmiştir. O  nedenle de ne İstanbul Sözleşmesinden vazgeçiyoruz, ne de onu uygulatma mücadelemizden.

Platformumuz kurucuları öldürülen kadınların aileleri. Tüm toplum tarafından verdiğimiz mücadele biliniyor ve bu mücadeleye sahip çıkılıyor. Tıpkı, toplumun İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıktığı gibi. Bizler her kesimden kadınla, LGBTİQ+ ile mücadelemizi sürdürüyoruz. O nedenle de öldürülen kadınların yakınların, şiddet gören ayrımcılığa uğrayan kadınlar ilk bize ulaşıyorlar. Tüm toplum kadınlarla ilgili bir gündem olduğunda ilk önce yüzünü bize dönüyor. Yıllarca verdiğimiz, sürekli, politik ve örgütlü mücadelemizle birlikte bu toplumsallığı yakalayabildik. Artık kadın cinayeti gerçekliği tüm toplum tarafından görülüyor, tüm toplum tepki veriyor, sadece tepki vermekle de kalmıyor mücadele ediyor. Bizlerin dayandığı şey de bu, toplumsal mücadele.

  • “Eskiden de kadın cinayetleri oluyordu ancak haberimiz olmuyordu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla daha çok duyulmaya başlandı.” Bu klişe cümle ile maalesef sıklıkla karşılaşıyoruz. Durum gerçekten böyle mi? Geçmişte kadına şiddet bir sorun olarak görülmüyor muydu? Ülkemizde bu sorunun resmen adının konduğu bir dönüm noktası oldu mu?

Kadın cinayetlerini durdurma mücadelemizle elbette kadın cinayetlerini daha görünür kıldık. Elbette ki eskiden de kadın cinayetleri oluyordu ve evet o kadar fazla duyulmuyordu. Verdiğimiz mücadele ile kimse artık kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete sessiz kalmıyor. O nedenle de daha fazla medyada yer alıyor. Sosyal medyada tüm bunları duyurmak için elbette daha fazla imkan yaratıyor. Ama sadece sosyal medyanın yaygınlaşması değil tek başına. Kadınların mücadelesiyle artık elbette hem daha görünür halde. Ancak verilere baktığımızda da kadın cinayetlerinde sürekli bir artıştan söz etmek mümkün. Kadın cinayetleri verilerinin daha sabit devam ettiği dönemlerde bile maalesef artan şüpheli kadın ölümlerini görüyoruz. Bu da kadın cinayetlerinin üstü örtülmeye çalışılan bir boyutu olarak karşımıza çıkabiliyor.

  • Ülke olarak pek çok konuda olduğu gibi kadın cinayetleri özelinde de birlik olmak yerine kutuplaşma eğilimindeyiz. Söz konusu kadın cinayeti olduğunda dahi “Kadın da öyle giyinmeseymiş, o saatte orada ne işi varmış,” gibi ayrımcı ifadeler ve tepkilerle karşılaşabiliyoruz.  Bu örgütlü yozlaşmayı kırmak için nasıl bir yol izlemek gerekiyor sizce?

Bu tam olarak bir kutuplaşma değil. Bu aslında daha çok kadına yönelik şiddetin ya da kadın cinayetlerinin meşrulaştırılmasıdır. Örneğin herhangi birini kadınlar öldürülsün tabii derken görmeniz elbette zordur. Ancak bu gibi söylemlerle şiddeti meşrulaştırmak mümkündür. Tüm bu söylenenler kadın cinayetlerinin, kadına şiddetin, tacizin meşrulaştırma zeminini yaratıyor. ” O da gecenin o saatinde orada olmasaymış. O da alkol içmeseymiş. O da daracık pantolon, kısa şort giymeseymiş. vb.” Bu bahaneler uzar da gider. Sadece failler değil, bu bahaneler öne sürülerek verilen indirimlerle, uygulanmayan tedbir kararlarıyla da devlet nezdinde de şiddet meşrulaştırılıyor. O nedenle de kadınları baskı altında tutmaya çalışmaları bir yana bu boyutunu da hiçbir zaman unutmamalıyız.

  • Ülkemizin kültürel DNA’sı gün geçtikçe olumsuz yönde değişime uğruyor. Kadına şiddet özelinde ülkenin coğrafi konumunu, yönetim şekillerini, geçmişini, toplumsal olayları, sosyo-kültürel yapısını ele aldığımızda, bu sorunun temeli ne kadar eskiye dayanıyor? Sorun genlerimizde mi, coğrafya kader mi, yoksa son derece bilinçli bir yozlaştırma politikası ile mi karşı karşıyayız? Tüm bunları değiştirmek için neler yapılmalı?

Kadınların ezilmişliği günümüzde başlamadı, yüz yıllar öncesine dayanıyor. Kadınların, sadece kadın olduğu için sürekli ve sistematik olarak baskı altında tutulması, ezilmesi ve denetlenmesi ve bu ezilmenin temelinde yatan sistem patriyarkadır.O nedenle de toplumsal eşitsizliğin temeli çok öncelere dayanıyor. Yüz yıllardır erkek egemen sistem kadınları çeşitli biçimlerde baskıladı. Her dönemde farklı yön ve yöntemler kullanıldı. Ve kadınlar verdikleri mücadeleler sayesinde günümüzdeki modern haklarına kavuşmuş durumda. O nedenle de eşit ve özgür bir yaşama kazanmamız da ancak örgütlü bir şekilde mücadele etmekten geçer.

  • Kadın cinayetlerini önlemek için örgütlü ya da bireysel birçok çalışma yapılmakta. Türk polisiye edebiyatında son yıllarda kadına şiddeti konu eden pek çok eser yazıldı. Televizyon dizilerinde veya sinema filmlerinde, “Kadına şiddete dikkat çekmek” giderek yaygınlaşan bir tema hâline geldi, ancak alt metinlerde bu iyi niyetle bağdaşmayan ciddi sıkıntılarla karşılaşabiliyoruz. Kadına şiddet konusunun “farkındalık oluşturmak” adı altında bir tüketim malzemesine dönüştürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sorunun sadece var olduğuna işaret etmek, onu çözmek için yeterli midir? Bu durum yarar sağlıyor mu yoksa daha çok zarar mı veriyor?

Bu konuyu çok yönlü olarak konuşup tartışmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Ne tamamen gösterilemez demek doğru olur, çünkü bu kadınları hayatlarında hiç şiddetle karşılamıyor gibi bir durum yaratmak, hiç yokmuş gibi davranmak anlamına gelebilmektedir. demektir. Ancak tabi ki burada şiddetin nasıl dizilerde, filmlerde verildiği de önemli. Kadına yönelik şiddet gibi konuların medyada, dizilerde nasıl verildiği her dönem yeniden değerlendirilmelidir. Önceden çokça ayrımcı ifadeler kullanılırken, örneğin artık bu gibi ayrımcı ifadelerin eskisine oranla daha az kullanıldığını görebilmemiz mümkün. ya da yüzü gözü morluklar içerisinde kadınları gösterip bu şiddeti ifade etmek çok yaygınken, bugün bu şekilde ifade etmek çok yaygın bir yöntem değil. Örneğin bizler de şiddet gören kadınları, ya da öldürülen kadınları mağdur olarak değil, hayatlarının öznesi olan kadınlar olarak gösteriyoruz. Eylemlerde, öldürülen kadınların gülen yüzlerinin olduğu,  ya da sıradan çekilmiş bir fotoğrafını kullanıyoruz. Kadınlar çünkü kendi hayatlarına dair karar vermek isterken, direnirken, kendi kararları için mücadele ederken öldürülüyorlar.

  • Çocukluktan itibaren gerek ailelerimiz gerekse ataerkil toplum tarafından üzerimize yüklenen kadın-erkek cinsiyet rollerine gelirsek… Günümüzde çocuk yetiştirmenin sadece annenin görevi olmadığı, dolayısıyla ebeveynin eşit şekilde sorumlu olduğu bilinci en azından toplumun bazı kesimlerinde yavaş da olsa yerleşiyor. Sadece aile değil, sosyal çevre ve eğitim hayatı da kültürel kodların yazılmasında büyük önem taşıyor. Geçmişte ve günümüzde çocuk yetiştirirken en sık yapılan hatalar neler ve yıllar içinde neler değişti? Bunların sonuçlarını ne şekilde yaşıyoruz?

Sadece çocuk bakımı değil, tüm yaşlı, hasta, engelli bakımının aslında sadece kadınlara yüklenmemesi gerekir. Ve hatta sadece ailelere bırakılacak bir şey de olmamlıdır. Tüm bu bakımlar uzun ve yoğun emek isteyen işlerdir. O nedenle de kamu tarafından karşılanması gerekir. Ülkemizde ise elbette çocuk bakımı toplumsal ilerleme ile birlikte daha fazla ebeveynler tarafından paylaşılmaktadır. Ancak bu da yeterli değildir. Ücretsiz kreşlerin yaygınlaşması gerekir. Çocukların toplumsal cinsiyet eşitliğine göre yetiştirilmeleri önemlidir. Ancak bunlar sadece ailedeki yetiştirilme ile sınırlı şeyler değildir. Okuldan, çalıştığınız yere toplumsal her alanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle karşılaşmanız mümkündür. Ayrıca her ne kadar daha da modernleşse de aile kurumu toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin de yeniden üretildiği yerlerdir. O nedenle çocuk, yaşlı, hasta bakımları ücretsiz olarak kamu tarafından karşılanmalıdır. Çocuklar da kendilerine benzeyen benzemeyen çocuklarla birlikte toplumsal bir hayatın içinde toplumsal cinsiyet eşitliği ve diğer eşitlik temelleriyle yetiştirilmelidir.

  • Gündelik hayatta ve iş hayatında kadın ile erkek arasındaki fırsat eşitliğinde ciddi sorunlar olduğunu görüyoruz. “Cam tavan” kavramı yeni tanıştığımız bir ifade olsa da kadınların sıklıkla yaşadığı bir sendrom. Kadına şiddet her zaman fiziksel olmuyor; çalışan, üreten kadınların önünde önemli engeller var. Bu engelleri kaldırmak için yürütülen birtakım çalışmalar mevcut. Devlette ve özel sektörde teşvik edici faaliyetlerle karşılaşıyoruz. Siz bunları yeterli buluyor musunuz? Ekonomik özgürlüğüne eline almış bir kadının, ekonomik açıdan bağımlı olan hemcinslerine göre şiddete uğrama olasılığının daha düşük olduğu ifade eden, dayanağından emin olmadığımız ancak sıklıkla karşılaştığımız bir çıkarım daha var. Bu doğru bir çıkarım mıdır?

Elbette ki tüm emek verenlerin eşit olduğu bir dünya için mücadele ediyoruz ama kadın işsizliğini ayrıca ele almamız gerekiyor. Yüz yıllardan günümüze gelen kadın erkek eşitsizliği,  ezme ezilme ilişkisinden dolayı kadınların çalışma hayatında daha az yer aldığını; çalışma hayatında yer aldığında da yine eşit olmayan koşullarda olduğunu görüyoruz. Kadınların çalışma hayatına katılması önünde koca koca engeller var. Çalışma hayatlarına katılabildiklerinde de çeşitli baskılar ve ayrımcılıklar söz konusu. Kadınlar iş gücüne dahil olduklarında da eşit koşullara sahip olamıyor. Krizde eşit işe eşit ücret almamak, daha esnek, daha güvencesiz koşullarda çalışmak çok yaygın. İş yerinde şiddet, cinsel saldırı, taciz, mobbing ise kadınların karşı karşıya kaldığı diğer sorunlar. İş yerlerinde kadınların ne giyip giymeyeceği bile son günlerde sürekli olarak kadınların önüne getirilmeye çalışılıyor.

Kadınlar ev işlerinde, çocuk, hasta ve yaşlı bakımlarında tek sorumlu olarak görülüyor. TÜİK verilerine göre 11 milyon kadın ev işleri ile meşgul olduğu için işgücü verilerine bile dahil edilmiyor. En açık ekonomik şiddeti, devlet uyguluyor. Bu ülkede kadınlar, çalışmak istedikleri için öldürülebiliyor.

Kadınlar en çok kendi hayatlarına dair karar vermek isterken öldürülüyor. Kendi hayatlarına dair verebilmeleri için de maddi koşullar en önemli etmenlerden biri. Tek etmen elbette ki değil, ama şiddet tehdidi olduğunda kendi ayakları üzerinde durabiliyorsa; bu şiddetten kurtulmak için daha cesaretli ve emin davranabiliyor. Tabi ki, burada devletin de kadını korumak için, şiddeti önlemek için üzerine düşenleri yerine getirmesi şart. İşte o nedenle kadınların güçlenmesi, kadınların çalışma hayatına katılmaları bu denli hayati. İstanbul Sözleşmesi kadınları güçlendirici politikalar izle der.

Ama bu kadar hayati bir şey için izlenen bir politika yok. Kadınların çalışma hayatına katılmasının önünü açan yasalar, düzenlemeler bir kenara; tam tersine kadınların çalışma hayatından dışlayan, ayrımcılık getiren uygulamalar söz konusu.  Kadınların güçlendirilmesi ve eşitliğin sağlanması için en somut ve temel çözüm yolu olan İstanbul Sözleşmesi’nden hukuksuzca imza çekildi. Nafaka gibi kadınların kazanılmış haklarına saldırılar devam ettikçe, kadınların şiddetten kurtulması da kadınların güçlenmesi de mümkün değil.

  • Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu sorumluluğu ağır olan bir alanda gönüllü olarak hayatına devam ediyor. Emek veren pek çok destekçinizle birlikte bizlerin tanık olmadığı nice kadının hikâyesini dinlemiş ya da ortağı olmuşsunuzdur. Gördüğünüz baskı ve karşılaştığınız engeller de cabası. Direnecek ve devam edecek gücü nereden alıyorsunuz? Ruhen ve zihnen kendinizi bu olaylar karşısında nasıl ayakta tutuyorsunuz?

Her gün haklarımıza, özgürlüklerimize saldırılar artıyor. Ama bu topraklarda da, yanı başımızdaki coğrafyalarda da direnişler büyüyor. İranlı kadınların, İran halkının mücadelesi molla rejimini sarsıyor. Ülkemizde nasıl ki kadınlar canları pahasına haklarından, kendi istedikleri gibi yaşama mücadelesinden vazgeçmiyorsa; İran’da direnen kadınlar da molla rejiminin tüm saldırılarına, tüm baskılarına rağmen direnmeye devam ediyor. Bizler de gücümüzü ülkemizde ve dünyada direnen, mücadele eden kadınlardan, LGBTİQ+’lardan alıyoruz.

  • Şu an nasıl bir mucize olsa ve ne değişse kadına şiddet sorunun çözümünü sağlayabiliriz? Bunu bir nevi “Elinizde sihirli bir değnek olsa,” sorusu olarak da düşünebilirsiniz. Böylesine hızlı bir çözüm mümkün mü?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi. İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284’ün tam ve etkin uygulanması. Evet, şiddeti bir anda bitirmemiz zor ama büyük oranda azaltmak, kadın cinayetlerini büyük oranda durdurmak mümkün.

  • Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu büyük mücadeleler vererek çözümün bir parçası olmak adına pek çok faaliyette bulunuyor. Bu faaliyetlerinizden biraz bahseder misiniz? Katkıda bulunmak isteyen okurlarımız neler yapabilirler, çözüme yönelik ne tür destekler verebilirler?

Kadın Meclisleri 72 ilde bulunuyor.  Propagandamızın yaygınlaştırılmasından, her ilde kadın cinayeti, kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı davalarının takip edilmesine, basında mücadelemizin duyurulmasına, verilerin toplanıp her ay kadın cinayeti verilerinin yayınlanmasına pek çok alanda çalışmalarımız devam ediyor. İl meclislerimiz, Üniversite Kadın Meclisleri, Liseli Kadın Meclisleri, LGBTİQ+ Meclisleri var. Buralara katılıp birlikte kadın cinayetlerini durdurma, eşit ve özgür yaşama mücadelemizi büyütebilirler.

  • Verdiğiniz mücadele için sizi bir kez daha yürekten tebrik ederiz. Umarız toplumumuzun huzuru, refahı, kadınların aydınlık geleceği ve daha yaşanır bir dünya için çabalarınız karşılığını bulur. Okurlarımıza son olarak ne söylemek istersiniz?

Elbette ki, daha fazla kadınla, LGBTİQ+ ile birlikte sloganlarımız tüm meydanlarda, tüm adliyelerde yankılanmaya devam edecek. Tüm bu hukuksuz uygulamaları bizleri dayatan, mücadelemizi engellemeye çalışanları tarihin karanlığına göndereceğiz. Eşit ve özgür yaşadığımız güzel günleri mücadelemizle kuracağız. O nedenle de tüm kadınları ve LGBTİQ+’ları mücadelemize katılmaya davet ediyorum.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET AÇISINDAN TÜRK SİNEMASINA KISA BİR BAKIŞ

KADINA YÖNELİK ŞİDDET AÇISINDAN TÜRK SİNEMASINA KISA BİR BAKIŞ

Çenesine yumruk attı, kafa vurdu, burun kırdı, soluğunu kesercesine boğazını sıktı, ayağını ileri doğru fırlatıp karnına yapıştırdı, zangır zangır titretip üzerine sövüp saydı… Ben bunları yazarken ya da siz bu saydıklarımı okurken zihnimizin masa üstünde hemen o portre belirdi. Ağzından kanlar süzülen, çenesi morarmış, kaşı patlamış: o kadın. Bir kişinin başına gelen olay ya da durumları bir başkasına atfetmesi amiyane tabirle hıncını gücünün yettiğinden çıkarması demek oluyor.  Davranış bilimlerindeki şu meşhur örnek aklımıza geliyor hemen: Bir adamın iş yerinde patronundan azar işitip eve geldiğinde sudan sebeplerle karısını dövmesi. İngilizce ‘projection’ olan kelime dilimize ‘yansıtma’ olarak geçmiş olup Türkiye’de beyaz perdeye nasıl yansımış ona bakalım.

Koca bir zehirli sarmaşık nasıl ki tüm duvara kol atıp her yeri sararsa epigenetik aktarımlarımızdan birisi olan şiddetin sinemada da can bulduğunu görüyoruz. Geçmişten günümüze hafızamızın kara tahtasından hiç gitmeyip kök salıyor ve toplumun kolektif bilinçaltını yansıtıyor.

Altmışlı yılların sonlarına doğru toplumsal gerçekçilik akımıyla birlikte o yıllara damgasını vuran feminist hareketlenmeler sinemaya yansımıştır. Yetmişli yıllar sinemasında ise kadın mazlumdur, her çileyi çeker, tüm dertlere göğüs gerer. Üç tarafını çevreleyen ağası, kalantor kayınpederi ve vicdansız kaynanası adeta tıslayan yılanlar gibidir. Erkek ise yiğittir, sözünün eridir, güçlüdür.

Seksenli yıllarda sinemada iki tip kadın imajı görüyoruz. Birinci tip kadın asla kötülük yapmaz, masumdur, ne kadar cefa çekerse çeksin asla sesini çıkarmaz, varlığıyla yokluğu birdir. Her şeye, herkese sonsuz bir şefkat ve merhamet gösterir. Tüm kötü davranışlardan münezzehtir. Bu kadın melektir. Bir de şeytan kadınlar vardır ki kötü yola düşmüşlerdir ama onlar iyi niyetten de yoksundurlar. Erkeğe acı çektirmek için doğmuş olup bundan haz alan kadınlardır.

Doksanlı yıllarda ayakta kalmaya devam eden Türk Sineması’nda kadın yönetmenlerin artışına şahitlik ediyoruz. Bu da demek oluyor ki sinema kadın elini hissediyor. Yine iki tip kadın vardır fakat iki kadın da birbirinin devamı niteliğindedir. Birinci tip öyle kadın gibi giyinmez, yüksek sesle konuşmaz hele kadın gibi hiç gülmez. Evinin hanımı, çocuklarının anasıdır. Tam tersi kadın figürünün ise birinci tip kadının devamındaki aynı kadın olduğunu görmek mümkün. Bu kadınlar, toplumsal cinsiyete ilişkin kodlarını kırıp ataerkil toplumda mahalle baskısına dayanamaz, kocasının her akşam eziyetleri canına tak ettirmiştir ve o da kendi yolunu çizmeye, güçlü kadın olmaya karar vermiştir. Toplum bakış açısına göre bu yol kötü yoldur, bu yolda kadın ahlaksızca işler yapmaktadır. Nitekim kadın karakter de karşımıza güçlü ve kentli kadın olarak çıkmak isterken tecavüze de uğrar, parasız da kalır, güvendiği dağlara karlar da yağar. Bir zamanlar gözünün patlamasını, boğazının sıkılmasını hiçe sayarak gayet iyi niyetli, iffetli bir hayat kadını olup çıkmıştır.

İki binli yıllara genel olarak bakacak olursak mafya, terör ve aile içi şiddet olgusunun ön planda tutulduğu çerçeve ve sosyal medya komedyenlerinin abartılı tiplemeleri sinemaya hakim oluyor.

Yakın tarihimiz bize daha aşikâr olduğundan birkaç filme yakından bakabiliriz. 2018 yapımı Müslüm filminde aile içi şiddetin trajik bir şekilde sunulduğunu görüyoruz. Şiddet unsurunun temelinde ekonomik sorunların ve madde bağımlılığının yer aldığı ataerkil ailede kadın kendisine bir yer bulamamıştır. Kadının şiddet türlerinden hepsini görüp sürekli şiddete maruz kalması geleneksel aile yapısında en çok göz önünde olan kadını temsil etmektedir. Filmde çok gösterilmese de Müslüm karakterinin eşine yaptığı şiddeti de hissedebiliyoruz. Kişi başa çıkamadığı saldırganın ya da rakibinin davranışlarını yani babasının davranışlarını taklit ediyor. Kendilerini psikolojik ve fiziksel şiddete uğratan, annesinin katili olan adamla özdeşim kurarak yani saldırganla özdeşim kurarak varlığını devam ettiriyor. Şiddet, başka bir kadında aynı suretle gözümüze çarpıyor.

İlk kez 2018 yılında vizyona giren ve en çok izlenen Recep İvedik filmlerini örneklem olarak ele alalım. Bu filmlerde de şiddet failinin erkek olduğunu hatta bu kişinin filmin ana karakteri olduğu görülüyor. Güldürü unsuru başkarakterin fiziksel özellikleri üzerinden ilerliyor. Ana karakter maganda, kavgacı, kaba ya da yaygaracıdır. İvedik filmlerinde kadınlar güzelse güzel muamele görüyor, kadın güzellik algısından beslenmiyorsa en ağır aşağılamalara maruz kalıyor hatta tam da buradan kadını gülünç duruma düşürüp güldürü unsurunu doğuruyor.

Kadına şiddeti tekrar gündeme taşıyan 2022 çıkış yıllı Bergen filminde acıların kadınının var olamayış hikâyesinin beyaz perdeye aktarımına şahitlik ediyoruz. Birini sevdiği zaman gözlerinin kör olmasının bedelini bir gözünün kaybıyla ödüyor Bergen. Celladına aşık olan bir kadın mıydı diye düşünmeden edemesek de en başından beri sağlıklı bir düzlemde gitmeyen ilişkisinde türlü türlü aşağılanmaların, dayak ve zorbalıkların mağduru olup en sonunda da o meşhur kezzap olayının beyaz perdeye taşındığını görüyoruz.

Son olarak Türk Sineması’nda kadına şiddete yönelik filmleri, kadın bakış açısından ele alan kadın yönetmenlerimizin artmasını istiyor ve bundan sonra beyaz perdeye yansıyacak bu tarz filmlere ise ışık tutmasını temenni ediyoruz.

BİTMEYEN HİKÂYE: KADINA ŞİDDET

BİTMEYEN HİKÂYE: KADINA ŞİDDET

Naciye, titreyen ellerini önü zor kapanan eski mantosunun cebine soktu.  ‘Nasıl da esiyor burası,’ diye düşünürken soğuğun iliklerine işlediğini hissetti. Artık soğuk muydu onu bu kadar titreten yoksa sabahleyin kocasından yediği tokat mı bilinmez, üşüyordu işte.

‘Ne o? Çay suyu geç kaynamış. Bütün kabahati buydu işte. Beyefendi, sanki işe yetişecekmiş gibi çayını her sabah vaktinde istiyor. Olmazsa da gelsin bağrış çağrış ya da bugünkü gibi tokat, yumruk. Utanmıyor da. Boyumuz kadar oğlumuz var. Ondan da utanmıyor. Babası tokadı çarpınca suratıma, oğlanın yüzü sapsarı oldu. Yavrum evden nasıl kaçtığını bilemedi. Allah belanı versin herif. Hem bir işe yaramazsın hem de dayağı sopayı adamlık sanırsın.’

Yanağı ateş gibi yanıyordu. Şu anda bedeninde titremeyen tek yer kıpkırmızı olmuş bu yanaktı. Önünde lüks bir araba durdu. Naciye arabadaki sarı saçlı kadınla göz göze geldi. Birden irkildi kadın, gözlerini Naciye’den ayırıp arabayı kullanan adama döndü.

 “Ne bağırıyorsun şimdi, sen benim kocam değil misin? Soracağım elbette dün gece nerede olduğunu.”

Direksiyondaki sakallı adam öfkeyle baktı kadına ve elinin tersiyle ağzına vuruverdi kadının. “Sana hesap mı vereceğim lan? Kimsin sen de bana hesap soruyorsun? Para benim keyif benim nereye istersem giderim.”

Sarı saçlı kadın yediği darbenin şiddetiyle bir an sarsıldı sonra yüzünü cama çevirdi. Gözyaşlarını kocası görsün istemiyordu.

“Boşanacağım senden, artık tahammülüm kalmadı,” dedi inleyerek.

“Hele bir boşan görürüsün işte o zaman dünyanın kaç bucak olduğunu. Yaşatır mıyım lan seni gebertirim Allah’ıma. Beni bırakacak kadın daha anasından doğmadı!”

Ah annesinin sözünü dinleyip okusaydı şimdi bu adama mahkûm olmazdı. Ağladı Ayşe, sessiz hıçkırıkları boğazına dolandı.

Adam, “Ne sallanıyorsun? Yürüsene be yeşil yandı!” diye bağırdı karşıdan karşıya geçen genç kıza.

Daha yeşil yanmamıştı oysa. Sırf korkutmak için bağırmıştı arabadaki adam ama muhatap olmamak için koşarak geçti yolun diğer yarısını Zehra. Hızlı adımlarla kaldırım boyunca yürüdü ve üzerinde dumanı tüten bir ev ambleminin bulunduğu İnşaat Şirketi yazan tabelanın altından geçip camla kaplı binaya girdi.  Arkasından patronunun geldiğini görerek kederlendi. Sevmiyordu bu adamı da bu şirketi de ancak mühendis olarak tecrübe kazanmak istiyorsa mecburdu birkaç sene daha çalışmaya. Kimse tecrübesiz üstelik kadın mühendis çalıştırmak istemiyordu. Bir tek burada üç sene iş aradıktan sonra bir tanıdığın ricasıyla iş bulabilmişti. 

Patron, “Günaydın Zehra, daha yeni mi geliyorsun?” diyerek girdi içeri. Yüzünde yılışık bir gülümseme ile odasında askılık yokmuş gibi paltosunu asmaya geldi Zehra’nın yanına. Asarken omzuna dokundu sonra kalçasını sürttü genç kızın bedenine çaktırmadığını düşünerek.

Genç kız tiksintiyle titredi. ‘Nefret,’ dedi içinden, her gün bu tacizlere uğramaktan bıkmıştı, ‘Sen tez zamanda kurtar beni Allah’ım şuradan.’

Masasına geçerken küçük bir kız koşarak girdi içeriye. “Baba şu oğluna bir şey söyle ya saçımı çekiyor.”

Kızını koltuğunun altına aldı patron, yalandan bağırdı oğluna göz kırparak. “Yapma len çekme saçını ablanın.”

Oğlan inadına saldırdı ablasına ciyak ciyak bağırttı çocuğu. Babası bile zorlandı kızı oğlandan kurtarırken.  Zehra’yla aynı odada çalışan muhasebeci hırkasını koltuğuna astı.

“Maşallah Sadi Bey oğlan büyümüş,” dedi.  Gülerek bakıyordu olanlara.

“Sorma, yaramaz biraz bizimki ablasına hiç rahat vermiyor. Oğlan diye şımarttık herhalde biraz.”

“Ee erkek çocuk efendim olacak o kadar artık,” dedi. Küçük oğlanın kızarmış yanaklarına takıldı gözleri. İçi bir hoş olmuştu. Dünkü olay geldi aklına. Yüzüne tuhaf bir gülümseme yerleşti.  Yeğeni Osman’ı aşağı tuvalette yakalamıştı dün gece. Çocuk yalvarmıştı amca yapma diye ama kendini durduramıyordu ki böyle zamanlarda.  Şuna bir telefon edeyim istediği bir şey var mı sorayım deyip telefonuna uzandı.

İstemiyordu bir şey. Tek arzusu kendini rahat bırakmasıydı. Oysa geceleri amcası yüzünden karabasan gibi geçiyordu. Babasına söylese inanmazdı ona. Üstüne bir de dayak yerdi çektikleri yetmezmiş gibi, düşünmemeye çalışarak attı kendini sokağa okul vakti gelmişti çoktan. Köşedeki sokak köpeğinin sırtına bir tekme indirdi tüm hırsıyla. Hayvan acıyla bağırdı. Cebindeki dünden kalma simidi fırlattı köpeğe, okulun etrafında kol gezen torbacıdan o beyaz haplardan aldı. Başka türlü dayanamıyordu amcasının akşam seanslarına.

 Torbacı müşteri avında çoktan dumanlamıştı beynini. Gündüzleri okulların çevresinde geceleri ise caddelerde sattığı uyuşturucunun yarısını kendisi içerek geziyordu. Yatsı namazının okunduğu sırada dumanlı kafası ile durakta bekleyen kadını gördü. “Bu saatte ne işi var bu bıldırcının burada?” diye düşündü. Aklına gelen pislikler bedenini dolduruyor yavaş yavaş yaklaştığı kadının korku dolu gözleri onu daha çok itekliyordu. Ne zaman saldırdı, ne zaman tutup kolundan sürükledi kuytuya kendi de hatırlamadı sonradan. Sabah tecavüze uğramış ve boğularak öldürülmüş bir kadın cesedi buldu polisler. Çalıştığı işten çıkıp evine gitmeye çalışan bir hemşireydi zavallı.

Şu ana kadar okuduklarınız benim kurguladığım ufak hikâyeler. Fakat biliyoruz ki bunlara benzer pek çok dram pek çok kere yaşanıyor ülkemizde. Hayatın bu kadar umarsız, bu kadar hoyratça yok edilmesine duyduğum üzüntü ve itiraz aynı zamanda vahşetin ne kadar yakın olduğunu hissettirdiği için de kanımı donduruyor.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre birkaç rakam vereceğim.

2019 yılında 474 kadın cinayete;

2020 yılında 384 kadın cinayete, 161 kadın şüpheli ölüme;

2021 yılında 280 kadın cinayete 217 kadın şüpheli ölüme kurban gitti.

2008 ile 2021 yılları arasında toplam 4118 kadın, erkeklerin işlediği cinayetlerin kurbanı oldu.

İçinde bulunduğumuz 2022 yılının ilk yedi ayında ise 188 kadın cinayet 146 kadın şüpheli ölüm sonucu yok edildi.

Bu kadınlar;

Evli oldukları erkekler tarafından,

Birlikte oldukları erkekler tarafından,

Eskiden evli oldukları erkekler tarafından,

Oğulları tarafından,

Babaları tarafından,

Erkek kardeşleri tarafından,

Erkek akrabaları tarafından,

Tanımadıkları erkekler tarafından öldürüldüler.

Bu cinayetler çoğunlukla kadınların kendi evlerinde ya da sokakta işlendi. Bazılarına çocukları tanık oldu. Hatta bu cinayetlerin bazılarında çocuklar da öldü veya öldürülmek istendi. Önceki yıllarda kadın cinayetlerinde başı çeken sebep çarpık namus anlayışımızken son on yılda üç kat artan cinayetlerin sebebi ne yazık ki kadının bireyselleşme arzusuna karşı çıkan, bu arzuyu kendi geleneksel ve despotik hayat anlayışına bir saldırı olarak gören eril zihniyet.

Sadece bizim ülkemizde de değil tüm dünyada kadına yönelik ve aile içi şiddet maalesef kanayan bir yara ve sık karşılaşılan bir insan hakları ihlali. Ne yazık ki kadınlara karşı doğumlarından hatta doğumlarından önce başlayan bu ihlaller sadece cinsiyetlerinden ötürü maruz kaldıkları şiddet türüdür. Anne karnındaki çocuğun kız olması sebebiyle hakir görülmesi ve çocuğu dünyaya getirecek kadının aşağılanması kadına bakış açısının en ilkel halidir. Kız çocuklarının okula gönderilmemesi, erken yaşlarda evlendirilmeleri,  eşya gibi alınıp satılmaları, iş hayatında erkeklere oranla daha alt pozisyonlarda ve daha az ücretle çalıştırılmaları, cinselliklerinin ticaret konusu yapılması, sonu ölüme varabilecek her türlü fiziksel saldırıya uğramaları bu şiddet türünün talihsiz örnekleridir.

 Bu acımasız hak ihlallerine biraz olsun dur diyebilmek için Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve İstanbul’da imzalandığı için kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye ilişkin sözleşme kırk beş ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmıştır. İlk imzalayan ülke Türkiye’dir. Sözleşmeyi ilk fesheden ülke de Türkiye’dir.

Alınan çekilme kararı sonrasında Avrupa Konseyinden yirmi yedi ülkenin ortak yayınladıkları bildiride; İmzalandığı ilk günden itibaren kadına, çocuğa ve aile içi şiddete karşı olumlu etkileri belgelerle sabit bu sözleşmeden ilk imzalayan ülke olarak Türkiye’nin ayrılmasının sözleşmenin etkilerini zayıflattığı öne sürülmüştür.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin her geçen gün arttığı dünyamızda kadınları, kız çocuklarını şiddetten korumayı amaçlayan ilk imzacısı olduğumuz, katılma kararı TBMM tarafından alınan İstanbul Sözleşmesinden bir gece yarısı yangından mal kaçırır gibi neden çekildiğimiz sorusu havada kalmış cevaplanamamıştır.

 “Neden?”

Anlamak ve anlamlandırmak mümkün değil.

Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bugünün çok gelişmiş ülkelerinden yıllarca önce Türk kadınına sağladığı haklar ve tüm dünyaya örnek devrimlerinden sadece yüzyıl sonra İstanbul Sözleşmesi gibi bir koruyucu bir sözleşmeye ihtiyaç duymaktan, önce imzalayıp sonra nedensiz bir şekilde çekilmekten ve bunları yazıyor olmaktan ülkem ve milletim adına üzülüyorum.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE TOPLUM BASKISINI KONU ALAN, SİNEMA TARİHİNE İZ BIRAKMIŞ DÖRT MUHTEŞEM FİLM

KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE TOPLUM BASKISINI KONU ALAN, SİNEMA TARİHİNE İZ BIRAKMIŞ DÖRT MUHTEŞEM FİLM

Haberleri izlemek ne yazık ki ülkemizde hiçbir zaman keyif vermedi, vermeyecek gibi de. Her gün adeta şiddetle beslenen gündemi takip etmek oldukça üzücü bir hal aldı. Dayak, eziyet, psikolojik şiddet, cinayet, yaralama… Toplumun bir gerçeği haline gelen kadına yönelik şiddet, hem ülkemizde hem de dünyanın birçok ülkesinde kanayan bir yara. Bu yara gerçekçi bir sanat dalı olan sinema tarafından da tarihi boyunca göz ardı edilmedi.

Konu rahatsız edici olsa da bu ayki sayımızın konseptine uygun olarak siz polisiyeseverler için kadına yönelik şiddet unsuru barındıran farklı türlerde en özel ve en farklı alternatifleri seçmeye çalıştım. O zaman başlayalım:

DOLORES

Orijinal Film Adı: Dolores Claiborne

IMDB: 7,4 / 10

Tür: Cinayet, Dram, Gizem, Gerilim

Süre: 2 sa. 12 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1995

Ülke: ABD

Yönetmen: Taylor Hackford

Uyarlanan Romanın Yazarı: Stephen King

Oyuncular: Kathy Bates, Jennifer Jason Leigh, Christopher Plummer, David Strathairn

Dolores bir annedir. Maalesef kızı Selena ile ilişkisi uzun zaman önce bozulmuştur. Yaşlı bir kadının bakımını üstlenerek hayatını kazanmaya çalışan sert ve kaba görünümlü Dolores, yaşlı kadının ani ölümünden ötürü cinayetle sorgulanınca, şehirde gazete muhabiri olan kızı Selena annesinin yanına gelmek mecburiyetinde kalır. Annesinin davasının gizemiyle uğraşırken Selena, kendi kirli geçmişinin de gizemli perdesini aralamaya başlar. Ve işlerin geçmişte hiç de sandığı gibi olmadığı gerçeğiyle karşılaşıverir… Peki Dolores ve Selena’nın arası geçmişte neden bozulmuştur? Dolores’in Selena’yı koruma pahasına herkesten sakladığı sırrı nedir?
Stephing King’in aynı adlı romanından uyarlanan bu etkileyici film, hikâyesi ile kanınızı donduracak ve sizi bir anneye hayran bırakacaktır…
Peki, Stephen King’in Dolores karakterini, başroldeki Kathy Bates’i düşünerek yazdığını biliyor muydunuz? Yazar, Bates’ten birlikte çalıştıkları ilk filmleri “Misery”de çok etkilenmiştir. Bu rol, Bates’in de kariyeri boyunca en sevdiği rol olacaktır. Filmde usta aktör Christopher Plummer da var!

“Çocuğu için korkan bir anneden daha şiddetli bir şey olamaz dünyada…”

ETKİ ALTINDA BİR KADIN

Orijinal Film Adı: A Woman Under The Influence

IMDB: 8,1 / 10

Tür: Dram, Romantik

Süre: 2 sa. 35 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1974

Ülke: ABD

Yönetmen: John Cassavetes

Senaryo: John Cassavetes

Oyuncular: Gina Rowlands, Peter Falk, Fred Draper

Bazen toplum tarafından “atfedilen” görevleri yapmadığında da deli kabul edilebilir normal bir insan.

Çok yoğun çalışan Nick bir inşaat ekibinin şefidir. Alt-orta sınıfa mensup olan tüm yükü karısı Mabel’a kalmıştır. Nick ne kadar sosyal bir insansa Mabel da kendine zorla atfedilmiş gibi görünen eş ve annelik rolleriyle gitgide içine kapanan mutsuz bir kadındır. Mabel’in tek amacı kocasını mutlu edebilmektir. Kocasıyla baş başa kaldığında ikisi de mutlu olurken, yanına “diğer insanlar” geldiğinde Mabel dengesizleşir. Üzerine yüklenen görevlerle “benliği” tamamen unutturulan bir kadının kendine dönüş yapması kolay olmayacak ve zavallı Mabel günün birinde iyice kötüleşecektir. Nick’in ise onu bir akıl hastanesine yatırmaktan başka çaresi kalmayacaktır. Peki, Mabel’i nasıl bir son bekliyor?

Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden John Cassavetes’in başyapıtlarından biri olan film eşi Gena Rowlands ile olan on bir filminden biridir. Yönetmen, tiyatro oyunu olarak kaleme aldığı senaryosunu eşi Rowlands’ın isteği üzerine filme çevirmiştir. Bütçesi yönetmenin kendisi ve başrol oyuncusu Peter Falk tarafından karşılanan filmin dağıtımını ise yine imkânsızlıklardan dolayı Cassavetes üstlenmiş ve filmin gösterimi yaşanan zorluklardan dolayı iki yıl gecikmek zorunda kalmıştır. Kadının hapsolduğu hayatı, ona dayatılan rolü ve toplumun farklı davranmak isteyen kadına olan tutumunu oldukça etkileyici biçimde gözler önüne seren yönetmen, “normalliğin” tanımını da bize sorgulatıyor. Yönetmen, Mabel evden ayrıldığında sahnelerin renklerini bilinçli bir şekilde soluklaştırıp, kamera hareketlerini donuklaştırıyor. Oscar’a aday olan Rowlands bu filmdeki mabel karakterine hayat vererek hayatının rolünü oynamış diyebilirim. Nick rolünde Peter Falk ise karısını her şeyiyle seven ancak diğerlerinin yanında onu normalleştirmek zorunda hisseden eş rolüyle nefes kesici.

Hollywood filmlerinden sıkılanlar için gerçekten etkileyici ve doyurucu bir başyapıt…

MOR YILLAR

Orijinal Film Adı: The Color Purple

IMDB: 7,7 / 10

Tür: Dram

Süre: 2 sa. 34 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1985

Ülke: ABD

Yönetmen: Stephen Spielberg

Uyarlanan Romanın Yazarı: Alice Walker

Oyuncular: Danny Glover, Whoopi Goldberg, Oprah Winfrey, Margaret Avery

Amerikalı yazar Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü romanından uyarlanan “Mor Yıllar”,  on bir dalda Oscar adayı olmuş etkileyici bir film.

Film on dört yaşındaki siyahî Celie’nin 1900’lü yılların başından itibaren acı dolu hayatını anlatıyor. Üvey babası tarafından daha çocuk yaşta hamile bırakılan Celie, iki çocuğu elinden alındıktan sonra istemediği bir adamla evlendirilir. Böylece çok sevdiği kız kardeşi Nelie’den de ayrılmak zorunda kalır. Maalesef kadının evlendikten sonra da gördüğü eziyet daha farklı boyutlarda devam eder. Kocasının aşığı Shug ile farklı bir yakınlaşma yaşar ve kadın onun hayata bakışını değiştiriverir. Peki, Celie hayatını değiştirebilecek, Nelie’ye ve çocuklarına tekrar kavuşabilecek midir?

Efsane müzisyen Quincy Jones’un yapımcılığını üstlendiği filmi, kadrodaki tek beyaz olan Steven Spielberg yöneti. E.T filminden oldukça etkilenen Jones, filmin yönetmenliği için Spielberg’i özellikle şstemiş. On bir dalda adaylığı olan film Oscar’dan eli boş döndü. Adaylıkların içinde “en iyi yönetmen” kategorisinin olmamasını ilginç bir not olarak kaydedelim. Filmin oyuncu kadrosu da oldukça heyecan vericidir: Whoopi Goldberg ve Oprah Winfrey! Whoopi’nin ilk büyük filmine, Winfrey’in ise ilk oyunculuk tecrübesine şahit oluruz.

CİNAYET VAR

Orijinal Film Adı: Dial M For Murder

IMDB: 8,2 / 10

Tür: Cinayet, Gerilim

Süre: 1 sa. 45 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1954

Ülke: ABD

Yönetmen: Alfred Hitchcock

Uyarlanan Oyunun Yazarı: Frederick Knott

Oyuncular: Grace Kelly, Ray Milland, Robert Cummings, John Williams.

Karısı Margot’un kendisini arkadaşı Mark ile aldattığını uzun zamandır hisseden Tony, eşinin ona ikinci bir şans verdiğinden habersiz, intikam için korkunç bir plan hazırlar: Kusursuzca planlanmış bir cinayettir bu. Ama hiç bir cinayetin kusursuz olamayacağını kestirememiştir. Planlanan gece Margot, Tony tarafından kiralanan katili öldürünce işler Tony için hiç iç açıcı olmaz. Ama soğukkanlı Tony hemen B planına geçmiştir bile!

Frederick Knott’un bir oyunundan uyarlanan filmde Hitchcock, klostrofobik bir atmosfer sağlamak için sadece iç mekan çekimleri tercih eder. Ünlü yönetmenin  aynı zamanda tek 3-D formatındaki filmidir bu. Hitchcock, cinayet sahnesinde istediği etkiyi yakalamak amacıyla obsesif bir şekilde aynı sahneyi yüzlerce defa çekmiştir. Bu nedenle, filmin çekimleri bittiğinde yönetmenin dokuz kilo verdiği söylenir.

Kariyeri boyunca sadece on bir filmi olan Grace Kelly’nin üç filminin Hitchcock ile olduğunu biliyor muydunuz? Ve Kelly’nin bir Hitchcock filminde kendi gardırobunu seçebilen tek oyuncu olduğunu biliyor muydunuz?

Zekice yazılmış diyaloglar, Hitchcock manipülasyonlarıyla dolu nefes kesen ve sinema tarihine geçen cinayet sahnesi ve eşini aldatmasına rağmen ilgisiz kalamayacağınız hassas Grace Kelly performansı ile bu “mükemmel cinayet” temalı Hitchcock klasiğine hayran kalacağınıza eminim.

Şiddeti sadece sanat dallarında izlemek dileğimle…

Keyifli izlemeler dilerim.

ŞAHİT

ŞAHİT

Acı bir fren sesi Çiçek Sokağı sakinlerini huzursuz uykularından uyandırdı. Yalvaran bir kadının çığlıkları biraz eser ümidiyle açtıkları pencerelerden kulaklarına erişmese terli yataklarına geri gömülürlerdi. Dönüp durmaktan birbirine girmiş saçlarını elleriyle düzeltmeye fırsat bulamadan, fersiz sokak lambasının aydınlattığı dar yolu iki el silah sesi doldurmuştu bile. Kentsel dönüşümün iyice birbirine yakınlaştırdığı son model perdeli pencereler, cam balkonlar bir bir aydınlandı, meraklı mırıltılar camdan cama, balkondan balkona çoğalarak yayıldı.  Kıyıya vurmayı ümit eden bir kazazede gibi kaldırıma sürünen cılız beden, arkasında gecenin siyahına karışan koyu bir iz bıraktı, inlemeleri giderek soluklaşıp söndü.

“Allah belanızı versin!” dedi bir kadın.  Deli Nalan diyordu komşuları. Aktivistmiş. Tekerlekli iskemlede. Sağlığında nerede olay var koşar yetişirmiş. “Polisi arayın! Ne bakıyorsunuz film izler gibi? Boş gözlerle daldığınız televizyonlarınızın kurgulanmış akşam bülteni mi bu? Yoksa bir gazetenin üçüncü sayfa haberi mi? Kapınızın önünde kadın gırtlaklıyor herif. Açın mahmur gözlerinizi artık. Silkelenin derin uykularınızdan. Hasibe Teyze, bastonunu kapıp insene aşağı! Dün kedileri, köpekleri dürtüyordun sokak başında. Karın doyurmaktı hayvanların suçu. Bir yudum suyu huzurla içirmedin zavallılara. ‘Belediye gelsin götürsün,’ diyordun. Şimdi bu talihsiz kadına ilk koşanlar o hayvancıklar oldu bak! Tuttular paçasını katilin, düşürdüler yere. Hacı Nusret Efendi koş yetiş, kadın ölüyor. Sahi, sen yanına gitsen de faydan dokunmaz. Son nefesinde eli eline değer, maazallah abdestin bozulur diye bir yudum suyu esirgersin. Yatsıdan sonra dürbünü kapıp terasta kuş gözetleme bahanesiyle sağa sola bakarken kaç ‘günahkâr’ kadın girmiştir görüş açına kim bilir? Beyaz, tombul kollara, dolgun kalçalara o dualı ağzınla maşallah çekip boy abdesti almaya koşarsın ya seni artık bu dünyanın suları paklamaz bilesin. Kız İsmet abla, sal senin oğlanları da haklasınlar şu herifi. Bağırmakla olmayacak. Şöyle eşek sudan gelinceye… Yo! Haklısın yazık olur gençlere. Yakmasınlar başlarını. Geçenlerde bir delikanlı, kadınlar yaşasın diye katil oldu. Neymiş efendim adamı göğsünden bıçaklamış. Bu ülkede adalet, katilin göğsündeki yürek kadar. Verdiler on altı yılı.”

Kaldırımda, kadını saran karanlık büyüdükçe büyüdü. Kan kokusunu alan köpekler bütün gün gölgelerde miskin miskin yatan onlar değilmişçesine ulumaya başladılar. Kadim bir kurban töreninin son sahnesini anımsatan uğultular duvarlara çarparak dolunaya doğru yükseldi. Perdelerin arkasından olan biteni izleyen gözler, rahatsız vicdanlarını koyunlarına alıp tekrar girdiler kirli yataklarına. Ağlayan karısına “Hak etmiştir,” dedi pos bıyıklı araba tamircisi. “Gecenin bu saati sokakta ne işi varmış? Su testisi su yolunda kırılır…”

“Adamları karılar delirtiyor,” diye gözdağı verdi hamile gelinine fettan kaynana.

“Hep mi bahaneleri var?” diye düşündü karnındaki masum kızını okşayan genç kadın.

“Çağırmadığım bana gelmez, çağırdığımdan da zarar gelmez…” dedi penceresini örterken mahallenin zillisi. Oysa tam o sırada sevdiklerinin elinde eziyet çekmekteydi birisi. Annesinden dayak yemiş bir çocuk, aldatılmış bir eş, tekme yemiş bir sokak köpeği gibi sığındılar kâbus dolu uykularına.

Polis aracı ambulanstan önce geldi. Ambulans geldiğindeyse zaten çok geçti.

“Ne olup bittiğini gören duyan var mı?” diye anons etti polis. Onca akıllının içinden yalnızca deli Nalan yanıt verdi. “Ben şahidim adam kadını vurdu. Zavallıcık önce anlamadı vurulduğunu. Gözünü hastanede açtı, belden aşağısı hissiz. Kırlarda koşmanın, yollarda yürümenin, keyifle dans etmenin tadı kaldı damağında. Adından başka bir yerinde çiçek olmayan bu kasvetli sokağa tıkıldı kaldı nice senedir. İndirin beni aşağı, engelliyim. Olan bitenin sanırım tek şahidiyim.”

AYNUR’UN HİKÂYESİ

AYNUR’UN HİKÂYESİ

Benim adım Aynur. On altı yaşındayım. On birinci sınıfta okuyorum. Annem özel bir ilköğretim okulunda temizlik personeli olarak çalışıyor, babam fabrikada işçi. Her ikisi de güvenlik nedeniyle sigortasız. Daha önce Rize’deydik. Annemin ailesi izimizi bulunca yer değiştirmek zorunda kaldık. Son dört yıldır bu şehirdeyiz. Benden başka iki kardeşim daha var. Gülnur’la Sevnur. Biri on, diğeri sekiz yaşında. Annemle babam gizliden gizliye birbirlerini seviyormuş ama babamın maddi durumu yokmuş. Askerden geldikten sonra köy yerinde başkalarının yanında yarıcılık yapmaya başlamış, kimi kimsesi yokmuş, annem o zamanlar henüz on yedi yaşındaymış. Annemi babası yüklüce bir başlık parasına zengin birine ikinci eş olarak satmak istemiş, babamla annem anlaşıp bir gece kaçmışlar. Annemin tarafı barışmayı asla kabul etmemiş. Meseleyi kan davası yapmışlar. Annemle babamın peşine düşmüşler. Bizimkiler de izlerinin bulunduğunu duydukça şehir değiştirmişler. Manisa, Ankara, Edirne, Antalya, İzmir, Rize derken şimdi buradayız. Samsun’da.

Babam, “Bizi başka bölgede arayacaklar, bu defa onları şaşırtalım,” diyerek, Karadeniz’den ayrılmamızı istemedi. Önceden tek nedeni bu zannediyorduk hepimiz ama, sonradan aslında niyetinin farklı olduğunu öğrendik. Babam, annemi aldatıyordu. Başta inanamadık, babama konduramadık. Öyle ya, uğruna ölümü göze aldığı bir insanı aldatmak bu kadar kolay mıydı? Olacak iş miydi? Oluyormuş işte. Babam bir gece eve sarhoş geldi. Hem de zil zurna. Babamı ilk defa bu halde gördüm. Normalde içmezdi. Belki de içiyordu ama bize belli etmiyordu. Leş gibi alkol kokuyordu. Kadın parfümü kokusu da sinmişti üzerine. Annem hemen fark etti. Kaç yıllık kocası sonuçta. Babam eve geç kalacağı zaman mutlaka annemi arar, nerede olduğunu ve ne yaptığını, kaçta döneceğini söylerdi. O gün haber vermemişti. Hepimiz başına bir iş mi geldi acaba diye çok merak etmiştik. Annem babamı defalarca aramasına rağmen telefonlarına bakmamıştı.

Babam o gece ilk defa anneme vurdu. Gözümüzün önünde. O güne dek kavga ettiğine dahi şahit olmadığım babam, tekme tokat, annemi yüzü gözü kan içinde kalana dek dövdü. Gözü dönmüş gibiydi. Çok korktuk. Babamın bu yüzünü hiç görmemiştik. Zavallı annem yediği onca dayağa rağmen babama sesini dahi çıkarmadı. Tek suçu, “Neredeydin, seni çok merak ettik, neden bu kadar içtin, telefonlarıma da bakmadın,” diye sormak oldu. Annemi o gece ne yaptıysak babamın elinden alamadık. O zamanlar on bir yaşındaydım. Bu dayak hayatımızın bir anlamda dönüm noktası olacaktı.

Babamın sarhoşluğuyla eve geç gelmeleri bir süre sonra rutin bir hal aldı. Bir gece ceketinin iç cebinde kumral, kocaman gözlü, kocaman dudaklı, sanki boya küpüne girip çıkmış çirkin bir kadın resmi bulduk, fotoğrafı babamla birlikte çektirmişlerdi. Babam kollarını kadının omzuna dolamıştı. İçki masasındaydılar. Çok mutlu görünüyorlardı, utanmadan sırıtıyorlardı. Babam eve sarhoş gelmeye devam ettikçe, fiziksel şiddetini artık bize de uygulamaya başladı. Hiç yoktan sebeplerle sadece anneme değil bize de vuruyordu. Annem bizi elinden almaya çalıştıkça, “Senden de senin piçlerinden de bıktım, bir erkek evlat veremedin zaten soysuz karı, lanet olsun seni aldığım güne, başıma nereden bela oldun, Allah seni kahretsin,” diyerek daha fazla vuruyordu. Babamın evde olduğu zamanlar bize işkenceydi, geçmek bilmeyen ızdırap saatleriydi. Bizim nafakamızı o boyalı çirkin kadına yedirdiği yetmezmiş gibi annemin kazandığını da zorla elinden almaya başlamıştı.

Annem evde yaşayan bir ölüye dönmüştü. Bir ruhtan farksızdı. Eski neşeli hali yoktu. Annemin bildiğimiz, alıştığımız o eski gülen yüzünden eser kalmamıştı. En küçük bir çıtırtıda, en ufak bir seste   ürküyordu. Bazen kendi kendine dalıp gidiyordu. Pencere kenarlarında sessiz sessiz ağlıyordu. Günden güne zayıflamaya da başlamıştı. Annemi o halde gördükçe babama olan öfkem katlanarak büyüyordu.

Günlerimiz böyle geçiyordu. O gün yine okuldan gelmiş ödev yapıyordum. Dışarıdan bir gürültü duyduğumda pencereden bakmak için perdenin arkasından başımı uzattım. İşte onu ilk defa o zaman gördüm. Köşede simit tezgahının ardında bir an göz göze geldik. Sonra önüne baktı. Gariban tipli bir adamdı. Başında eski bir kasket vardı, hava soğuk olmasına rağmen üzerinde sadece bir oduncu gömleğiyle bir yelek vardı. En fazla otuzunda olmalıydı, ama aşağıya sarkmış bıyıkları, kirli sakalı, içe çökük çipil çipil bakan gözleriyle daha yaşlı duruyordu. Birine benziyordu da acaba kime. Onun soğuktaki o haline çok üzülmüştüm.

Servisle okula gidip gelirken simit tezgahını hep aynı köşede görmeye başladım. Daha önceleri burada görmediğime yemin edebilirdim. Mutlaka yeni gelmiş olmalıydı buralara. Dersin boş olduğu bir gün eve yürüyerek geldim. Simit tezgahının önünden geçerken simit burnuma o kadar güzel koktu ki dayanamadım, döndüm bir tane simit istedim. Gözlerime baktı uzun uzun, sonra maşayla bir tane simit alıp kâğıda sardı, uzattı. “Buyur küçük hanım,” dedi. Teşekkür ettim, parayı uzattım, tezgâhın çekmecesini açıp paranın üstünü verdi. “Kolay gelsin amca,” dedim. “Sağolasın kızım,” dedi, gülümseyerek.

Köşedeki simitçiden hemen her gün simit almaya alışmıştım. Servisten inince eve gitmeden simitçiye uğruyor, simidimi alıp eve geçiyordum. Bu arada simitçinin memleketinden yakın zamanda geldiğini öğrenmiştim. Adı Mahmut’muş. Bir tane çocuğu varmış, yedi yaşındaymış. Hafta içi hafta sonu demez, mutlaka o köşede beklerdi. Arada bizim apartmanı izlediği hissine kapılırdım nedense. Perdenin arasından gözlediğimde bu tarafa baktığını görürdüm.

Babam, bir akşam, anneme hayatındaki kadından bahsetti. “Onu eve getireceğim. Artık hepimiz birlikte yaşayacağız.” dedi.

Annem karşı çıktı buna. “Hayatta olmaz,” dedi, “Bunu bize, çocuklarına nasıl yaparsın.”

Babam aynıydı. “Sen de bana bir tane erkek evlat verseydin,” dedi, “Bıktım senden de çocuklarından da, beğenmiyorsan siktir git, kapı orada.” Annem ayaklarına kapandı. “Yapma!” dedi, “Kurbanın olayım yapma!”

Babam annemi yine dövmeye başladı, “Kararım kati kadın,” dedi, “Hem Hatice’den çocuğum var, bir tane oğlum var, Kubilay’ım, bundan sonra ona da kendi oğlunmuş gibi bakacaksın, Hatice’ye de hizmette kusur etmeyeceksin.” Sonra hepimize döndü, “Siz de ana diyeceksiniz, yoksa öldürürüm hepinizi.”

Babamdan kesinlikle nefret ediyordum. Eski babam değildi. Akşamları televizyon karşısında kanal kavgası yaptığımız, kışları bize kestane soyup elleriyle yediren, bize sürekli komiklikler yaparak güldüren, elimizden tutup akşamları dondurmacıya götüren babam değildi bu. Bambaşka biriydi. Yabancıydı. Ölsün diye dua ettim geceleri. Küçük ellerimi açıp, annemi de bizi de bu kötü adamdan kurtarsın diye Allah’a yalvardım.

Yine bir okul çıkışı, simidimi almış, para üstünü beklerken, Mahmut abi tezgâhtan bozuk para çıkartmak için çekmeceyi açtığında bir fotoğraf ilişti gözüme. Fotoğraftaki erkek Mahmut amcanın çocukluğuydu sanırım. Ama yanındakini tanıyordum ben. Annemdi. Emin olabilmek için biraz daha yaklaştım. Kesinlikle annemdi. İyi biliyordum. Çünkü bu fotoğrafın aynısı bizim evde de vardı. Para üstünü çantama atıp koşa koşa eve gittim, televizyon sehpasının yanındaki albümü alıp o fotoğrafı aradım. Sonunda buldum. Yanılmamıştım. Annemin zamanında babamla kaçarken yanında getirdiği birkaç fotoğraftan biriydi.

O adam benim öz be öz dayımdı. Kime benzettiğimi de sonunda bulmuştum. Tabii ya. Anneme benziyordu. Küçük dayımdı. Annem hep anlatırdı. Annemden altı – yedi yaş küçüktü. Annem hep ben büyüttüm derdi bu dayım için. Doğuştan bir ayağının aksadığını, dayımın üstüne çok titrediğini, küçük dayımı diğer dayımlardan daha çok sevdiğini söylerdi. Demek ki bizim izimizi burada da bulmuşlardı. Küçük dayımı göndermişlerdi peşimize. Bizim için gelmişti. Bizim apartmana değil, doğrudan bizim daireye bakıyordu. O köşede beklemesi de boşuna değildi. Ya emin olamamıştı ya da daireyi bulamamıştı. Belki de henüz ne yapacağına karar verememişti.

Gece babam eve yine geç geldi. Hepimizi başına dikti. Anneme, Yarın akşam Hatice’yi eve getiriyorum,” dedi. “Akşam evde kimseyi istemiyorum. Hepiniz kendinize bir yer bulun yarın akşama. Öbür gün akşam gelirsiniz,” dedi. Annem, zavallı, “Nereye gideriz, nerede kalırız, sokakta mı yatalım,” diye ağlamaya başladı. Babam yine esip gürledi. “N’aparsanız yapın lan, sıçtırmayın çarkınıza,” diyerek, bir tokatta yere serdi annemi. Annem düştüğü yerde sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bizim babamın yanında söz söyleme hakkımız son üç senedir yoktu zaten. Kardeşlerimle birlikte annemi de alarak odaya çekildik.

Ertesi gün okula gitmedim. Annem sabah işe, kardeşlerim de annemin çalıştığı okulda okuduğundan okula gittiler. Annem bir geceliğine işyerinden bir arkadaşının yanında kalmak için anlaşmış. Annemi arayıp, biraz gecikeceğim, dedim. Yapmam gereken çok önemli bir iş vardı.

Okul çıkış saatine kadar dolanıp, çıkış saatinde simit tezgahına gittim. Bir tane simit aldım. Dayımın tezgahına o görmeden bir tane de zarf bıraktım. Sonra köşeye gizlenip beklemeye başladım. Zarfımı görmesi beş dakikayı buldu ama sonunda gördü. Zarfı açıp içindeki kâğıdı okudu, etrafına bakındı, kimseyi göremedi. Bizim apartmana baktı. Kâğıtla zarfın içinden çıkanları cebine attı.

***

Adam, akşam saat sekizi geçerkenkucağında küçük bir çocuk taşıyan kumral kıvırcık saçlı bir kadınla birlikte taksiden indi, bagajdan iki tane bavul çıkardılar. Taksi karanlıkta kayboldu. Kadının üzerinde parlak simli bir mont vardı. Ağzında çiğnediği sakızı yere tükürdü, başını kaldırıp altı katlı apartmana isteksiz, dudak bükerek baktı. Adam cebinden çıkardığı anahtarlarla apartmanın dış kapısını açtı. Kadın, küçük çocuğun elinden çekiştirip binaya girdi. Adam iki eline aldığı bavullarla kadının peşinden apartmana girdi. Kapı arkalarından gürültüyle kapandı.

Simitçi, saat akşam dokuzda simit tezgahını kapattı. Cebindeki kâğıdı çıkardı. Tekrar okudu. Ellerine eldiven geçirdi. Kâğıdın yanındaki anahtarları alıp, aksayan ayağıyla apartmana doğru gitti. Usulca anahtarla aşağıdaki kapıyı açtı, merdivenlerden çıktı. Notta yazılı daireyi buldu, diğer anahtarla kapıyı sessizce açtı. İçerden sesler yükseliyordu. Gülüşmeleri duydu. Belinden silahını çıkardı. Mermiyi tabancanın ağzına verdi. İçeriye girdi, kapıyı ardından usulca kapattı. Beş el silah sesiyle çığlıklar dairenin içine hapsoldu. Bir dakika sonra işini bitirmiş, dışarı çıkmıştı.

Apartman kapısından çıktı, aksayan ayağıyla ilerledi, sokak lambasının altında arkasına döndü, köşede gizlice onu izleyen küçük kızı gördü. Sevecen bir ifadeyle, içtenlikle gülümsedi. Kız, saklandığı yerden çıktı. Simitçi, tezgahını yerinden alıp giderken, çekmecedeki paralarla anahtarları, kağıtla birlikte zarfa koyarak kızın göreceği şekilde tezgâhın olduğu yere bıraktı. Telefon açıp işi bitirdiğini, artık ablasının peşini bırakmalarını, çocuğuyla karısına iyi bakmalarını aile büyüklerine söyledi. Karakola gidip teslim oldu. “Namusumuzu temizledim, pişman değilim,” dedi.

***

“Senin hiç görmediğim, tanımadığım dayım olduğunu biliyorum. Ben de seni tanıdım. Evet, ben senelerdir aradığınız Nuray’la İsmail’in kızıyım. Annem hep seni anlatırdı. Seni kendisinin büyüttüğünden, seni ne kadar çok sevdiğinden bahsederdi hep. Çekmecendeki fotoğraftan tanıdım dayım olduğunu. Aynı fotoğraftan bizim evde de var. Annem evden ayrılırken o fotoğrafın eşini yanında götürmüş.

Babam dediğim adam çok değişti, annemi aldatıyor, içki içiyor, yıllardan beri annemle bize eziyet ediyor, işkence yapıyor. Babam dün gece annemi yine dövdü, hepimizi evden kovdu. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Bu akşam evimize annemin üstüne başka bir kadın getirecek. Bundan sonra birlikte yaşayacakmışız. Sana bıraktığım anahtarların biri apartman kapısını, diğeri daireyi açıyor. Bu akşam saat dokuzda on bir numaralı daireye gelirsen yıllardır kaçmamıza sebep işi tamamlamış olursun. Eğer yarın akşam gelirsen hepimiz evde olacağız. Emin ol dayıcığım, her ikisinde de bizi kurtarmış olacaksın. Sen ne istiyorsan onu yap. 

Yeğenin Aynur.”

UĞURSUZ

UĞURSUZ

Hangisinin bahçesinin nerede başladığı ve nerede bittiği belirsiz, tek sıra gibi duran uzunca bir duvarın ardına gizlenmiş taş evlerin henüz seslerine kavuşmadığı bir vakitte indim otobüsten. Yerli halkın gece geç saatlere kadar dünyanın her noktasından akın eden insanlara hizmet ettiği mevsimdeydik. Begonvillerle boyanmış sokaklar sabahın o saatlerinde sokak kedilerini kucaklardı sadece, ki ben de bir sokak kedisi gibiydim: aç ve tedirgin.

Gençlik zamanlarımda gazoz aldığım, futbolcu olacağım hayaliyle çektiğim şutlarla camını indirdiğim, ilk sakal tıraşımı olduğum komşu dükkânların sırasında hediyelik eşya dükkânlarının açılmış olduğuna içten içe bozuldum. Neredeyse yirmi yıldır adım atmadığım sokaklar gözüme büsbütün yabancılaşmış göründü. İnsan bir coğrafyayı terk edebilirdi ama anıları terk etmek… Nereye gidersen git zihninde taşıdığın insanlar, kokular, anılar senden hiç gitmezler. Gözlerimin göremediği her ayrıntıyı zihnimde canlandırarak yürürken ismim sokakta yankılandı.

“Uğur! Bre gavur, sensin bu ihtiyar?”

Kimsesizliğin içinden birdenbire zuhur eden koca bir gövde açmış kollarını bana doğru geliyordu. Yüzün yarısını kaplayan kırlaşmış sakalları, seyrelmiş saçları, bir futbol topunu andıran göbeği silip atınca geriye kalan ışıltılı çakır gözler kendini ele verdi.

“Sinan,” dedim kucaklaşırken. “Sensin ihtiyar.”

Sarılmak dediğin kolları birbirine öylesine dolamak olmadığında bin çeşit duygu o kolların arasından sel olur akar: samimiyete özlem, yaşananlara hasret, yaşanmamışlıklara kırgınlık ve hatta öfke… Annemin amcasının torunu, çocukluğumun şahidi, toprak insanı Sinan’ın yıllar içinde geliştirdiği kol kaslarının arasında ezilirken aklımdan geçenlerin beni darmadağın etmesine izin vermemek için zorla sıyrıldım o mengeneden. Ama kolların beni bırakmaya niyeti yoktu. Bu kez de koluma girdi Sinan ve birlikte yürümeye başladık.

“Yaşlanınca toprak çeker adamı derler. De bakim, hangi rüzgâr attı seni buralara?”

“Sen de lodos, ben diyeyim poyraz. Gelmek zamanıymış, geldim,” diye cevap verdim. Asıl niyetim babadan kalma taş evi ertesi gün gelecek bir alıcıya göstermek ve anlaşırsak ivedilikle elden çıkarıp geçmişin yükünden sıyrılmaktı. O saatte ne bu durumu ne de benim büyük kızın düğün arifesinde olduğunu konuşacak hâlim vardı.

“Emekli olmuşsun dediler. Erken değil mi bre?” diye sordu bodoslama.

“Değil. Ancak bu derin mevzuları konuşmaya saat erken. Sen niye sokaktasın bu saatte?”

“Namazdan dönerim,” dedi hafiften gururlanarak. Sakalının biçiminden de anlamam gerektiği üzere eskinin akşamcısı şimdilerde seher kuşu olmuştu, üstelemedim.

“Oğlum, Baba Hamdi’nin çorbacı dükkânı vardı buralarda, o da mı kapandı yoksa? Yoldan geldik o kadar. Karnımdaki kuşlar da çığlık atıyor,” dedim tepemizdeki dallarda cıvıldaşan kuşlara gülümseyerek. Eve gitmeyi teklif etti, kabul etmedim. İki yüz metre yürüdük yürümedik turistlere göstermelik kırmızı kareli masa örtülerinin serili olduğu, ahşap sandalyeleri beyaza boyalı bir kahvaltı salonunun bahçesine oturduk. Sokağa dikkatlice bakınca, “Burası bizim Rüstemlerin evi değil miydi?” diye sordum.

“Sen gittiğinden beri kaç ev pansiyon oldu, kaçı dükkân saysam aklın şaşar oğlum. Dalyan o bildiğin Dalyan değil artık. Gelmiyorsun ki bilesin Uğur’um.”

“Uğurlu gelmediğimdendir,” dememle birlikte neyi neden söylediğimi bilecek kadar mazime hâkim olan Sinan bir şey söylemek için ağzını açtı ama doğru sözü bulamamış olacak ki geri kapattı.

“Çekinme söyle; ne zaman gelsen birini öldürdün deyiver gitsin,” dedim bakışlarımı masa örtüsünün karelerinden kaldırmadan.

“Yok bre kardeşim, der miyim hiç öyle laf? Yazgı. Allah öyle uygun gördü, öyle oldu. Seni göremeden canlarını teslim etseler daha mı iyiydi?”

Hayatına dedesinden kalma bakkal dükkanının arkasındaki iki göz evde başlamış, ömrünü aynı dört duvarı market yapabilmek uğruna harcamış babamın benim için biçtiği hayat, bildiği yegâne sınırların içindeydi. Oysa ben kabına sığmayacak mizaçtaydım. Henüz ilkokul sıralarında olduğum yıllardayken bile hayallerimin gitmekle ilgili olduğunu anlamasıyla başladı kavgalarımız. Oldukça uysal mizaçlı ablama nazaran el üstünde tuttuğu ama diş geçiremediği oğluna diz çöktürmek için uyguladığı ruhsal şiddet, fiziki şiddete evrilince büyüdü o kavgalar. Polis Koleji sınavını kazanmak ona vurduğum son darbe oldu. Annemin ve annemin babası olan dedemin baskılarıyla istikbalimin önüme geçmedi de yatılı okulun yolunu tuttum. Dedemin Ankara’da olması da güvencem oldu. İlk sene dönmedim Dalyan’a. İkinci senenin sonunda anama kıyamadım da yeniden adım attım eve. Ama öyle bir kavga kopardı ki babam, kalbi dayanmadı öfkesinin şiddetine. Annem ve ablam ağızlarını açıp bir kere sitem etmediler bana ama “Sen sebep oldun” diyen bakışları yüzünden dört yıl kestim ayağımı evimden, ablamın düğün haberine kadar da dönmedim. Düğüne geldim ama uğur getirmediğim hakikat. O sıralar yurtdışındaki bir seminerden yeni dönmüştüm. Avrupa sokaklarını ne kadar ballandıra ballandıra anlattıysam damada, ablamı da peşinden sürükledi, yerleştiler gurbet ellere. Bu da eklendi suçlarıma ve annemin bakışlarına. Bir sonraki gelişime kadar üç yıl geçti. İki gün durdum beş yıl daha kayboldum sonra.  Annemin hasta olduğu, markete bakmaya artık gücünün yetmediği haberini alana kadar. Doğu hizmetindeydim o sıralar, ülkeyi baştan sona aştım, geldim ama kaderi aşamadım. İki gün sonra annem kollarımda teslim etti canını.

Tarhana çorbasının kokusuyla daldığım bu puslu geçmişten sıyrılmam için beni dürtmek zorunda kalan Sinan, “Beni dinliyor musun sen?” diye sordu. Dürüstçe ve mahcubiyetle başımı iki yana salladım, o da buna gülümsemek cömertliğini gösterdi. Her zaman gönlü geniş biri olmuştur zaten.

“Diyordum ki Müfit dayıyı hatırlarsın? Üç gün önce defnettik, bugün ilk perşembesi. Seni de götüreyim tüm eş, dost, akrabayı toptan görmüş olursun.”

Beyin idrak kanallarım çorba içince mi açılmıştı yoksa Sinan’a mahcubiyetimden mi bilmem ama normal zamanda mümkünatı yok hatırlayamayacağım Müfit’in al yanaklı yüzü bir anda gözümün önüne geliverdi. “Olur,” dedim ve kabul ettiğime anında pişman oldum. Aslında kimselere görünmeden bir an önce işimi halletmek niyetindeydim.  Sinan’ın bizde kal ısrarlarına direnerek önceden yer ayırttığım pansiyona yerleştim. Sırt çantamı omuzumdan çekip almış, odama kadar çıkarmayı kendine vazife bilmiş Sinan’a öğleden sonra buluşmak için söz verdim.

Telefonun alarmıyla beni dinlendirmek yerine daha da ezen bir uykudan uyandım. Aynadaki görüntüm tedirginlik hissimin ininden çıktığını haykırıyordu. Yıllar boyunca tüm yaşananlar için kendimi o kadar çok suçlamıştım ki biri suçlayıcı bir ifade savuracak da beni kırk yerimden bıçaklayacak diye ödüm kopuyordu. İnsan yaşlanmaya başladıkça duygusallaşıyor, biraz da cesaretini yitiriyor sanırım. Bir an Sinan’ı arasam, bir bahane uydursam, gitmesem fikri cazip geldi ama bir yanım da çocukluğuma dair tatlı izleri saklayan insanları yeniden görecek olmanın hevesindeydi. Odanın kapısını korkularımın üstüne çarpıp çıktım.

Müfit dayının evinin bize yakın olduğunu anımsıyordum ama üç ev ötemizde olduğunu unutmuşum. Erken yaşta yalnız kaldığından evine ailecek gidip gelmemiz olmazdı. Babamın dükkânında tavla atarken, bir de sokaktan geçerken ara sıra laf atardı bana, cebime harçlık sıkıştırırdı. Ablam akranı bir kızı vardı, okula gitmezdi. Ablamla da hiç anlaşamazlardı ama benimle sırdaştı. Az posta servisi çekmedim sevgilisiyle arasında. “Nakış işler, pazarda satardı,” dedim.

“Bak hele. Nasıl hatırladın pazarı? Evlendi, Bodrum’da bir terzi dükkânı açtı sonraları. Diktiği elbiselerden birini Zeki Müren görmüş de kendine elbise diktirmiş dediler. Ama doğru, ama yalan orasını bilmem,” dedi Sinan ve kendisine seslenen yaşlı bir teyzeye doğru yürürken bana beklememi işaret etti.

Yüksek duvarlarına örülmüş yaseminlerin, kapısının üzerindeki kemere gelin tacı yapmış hanımellerinin rayihalarını ciğerlerime doldurarak bizimkine nazaran oldukça büyük taş evin bahçesine toplanmış kalabalığa karıştım. Bilinçli bir biçimde, beni tanımayacaklarından emin olduğum yirmilerinde, otuzlarında oldukları belli olan genç tayfanın yoğunlaştığı tarafta bir sandalyeye oturdum. İnsanların hareketlerini izlemek, gözlemlerimi analizlere çevirmek gibi bir alışkanlığım vardır. Mesleki deformasyon ya da işinde profesyonelleşmek… Adına ne derseniz deyin, elimde olmadan insanların yüzlerini okurum ben. Tanımadığım onlarca yüzü okurken arada tanıdıklarıma da rastlıyordum. “Babamın teyze kızı Figen, ablamın hayta sınıf arkadaşı Cüneyt. Bu kimdi? Tamam, hatırladım kasabın oğlu Ali bu, yaşlanmış.” İç sesimle dedikoduya durmuşken yanımdaki sandalyede oturan, bana sırtını dönmüş tıknaz adam da mevtayı çekiştiriyordu. İstemeden kulak kabarttım, ya da itiraf ediyorum: İsteyerek.

“Ben Müfit amcayı hep nur yüzlü, tonton hâliyle bilirim. Ama dedemin anlattığına göre gençliğinde çok sert adammış. Sonradan durulmuş, içine kapanmış. Hey gidi rahmetli, yapayalnız öldü gariban.”

“Öyle deme,” dedi tıknaz adamın karşısına sandalye çekmiş olan sarışın genç. “Yalnız sayılmazdı, bizler vardık. Son bir yılını kızının yanında geçirdi. Sonra da kızı burada, yanında kaldı.”   

“Ben ondan mı bahsediyorum? Evlenmedi ya hiç. Keşke evlenseydi zavallı. Dünya iyisi bir adamdı, rahat ettirirdi yeni karısını da.”

Tıknaz adam konudan konuya atlarken ben de hayal meyal hatırladığım bazı ön bilgileri kafamda dosyalamakla meşguldüm: Müfit dayı nerede memurdu? Aslen Erzincanlı mıydı, Erzurumlu mu? Yok yok ikisi de değil Elazığlı. Eşine ne olmuştu ki? Antika bir arabası vardı, rengi kırmızıydı.

“Alsamer miydi neydi hastalığı? Allah başa vermesin son günlerinde yemek yemeyi bile unutur olmuş,” diyordu diğerlerinin yanında ayakta duran bir adam. “He ya, bizim bir akrabada daha vardı o illet. Evladını hatırlamazdı da kırk yıl önce temizliğe gittiği evin sahibesi sanırdı her ziyaretine geleni,” diyerek hastalığın ne beter bir şey olduğunu tasdikleyen hikâyeler anlatmaya başladı bir diğeri. Hikâyelerde bahsi geçen örnekler diğerlerine abartılı gelmişti. Benim gibi otuz iki yıl emniyette çalışmış olsalar hiçbir şeye şaşırmamayı öğrenmiş olurlardı, diye düşünürken bir el omzuma dokundu.

“Uğur?”

“Nevin abla başınız sağ olsun!” dedim. Yılların genç kızlık hâline dokunmadan geçişine hayret ettiğim kadar hayret etmiştim ismini bir çırpıda söyleyiverişime. Yüzünde beliren derin çizgiler dışında neredeyse hiç değişmemişti. Aynı zayıflık, aynı dik duruş, aynı zarif gülümseme. Bana cevap vermeden gençlerden birinin omuzuna elini koydu bu kez de. “Yasin ve tespih dağıtacaktık ya, erkek misafirlerinkini sen hallediversen Mehmet,” diyerek işe koştu dedikoducu genci. Gencin fırlayışı herhangi bir cenaze sahibine gösterilecek hürmetten çok Nevin ablanın tatlı sert üslubuna itaattendi. Başına eğreti biçimde bağladığı yazmanın iki ucunu çekiştirdikten sonra koluma giren Nevin abla beni bahçenin kalabalıktan uzaktaki bir köşesine sürüklemeye başladı. Pembe güllerin gölgesinde kaybolmuş küçük bir çardağın altında yeterli sessizliğe ulaştığından emin olduktan sonra, “Anlat bakalım nerelerdesin sen? İnsan ata toprağına bu kadar vefasız olmamalı,” dedi.

Biri bizi suçladığında iki seçenekten birini kullanırız genellikle. Ya karşı atağa geçer, saldırırız ya da ezilir, hak etmedikleri kadar özür sıralarız. Ben ikisini de yapmam. Sorgu odalarında piştim yıllarca. Tebessüme bulanmış sessizlik karşındakini geri çekilmeye mecbur bırakır, bilirim. Nevin abla da beni şaşırtmadı geri adım attı. “Yok kuzum, üzül diye söylemedim aslında. Ben seni çok severdim. Annenin iyiliklerini de asla unutamam. Düğünüm sırasında az analık etmedi bana. Öksüzlüğümü hissettirmedi. Sen bilmezsin tabii o günleri, yoktun ortalarda yine.”

İşte yine suçlanıyorum, diye düşündüm ve bir tebessüm daha savurup başımı yana eğdim. Nevin abla annemin onu ablamın yerine koyuşundan, iyiliklerinden, beni ne kadar özlediğinden bahsetti bir süre. “Neyse, kapatayım eski defterleri. Babamın cenazesi için gelmen büyük incelik,” dediğinde irkildim ama bozuntuya vermedim.

“Duyunca üzüldüm. Çok hastaymış galiba son zamanlarında,” dedim.  

“Bedenen turp gibiydi aslında. Ama aklı üç dört yıl içinde yavaş yavaş gitti. Nasıl anlatılır ki? Yatalak kalsa daha kolay olurdu bizim için. İnsanın aklını yitirmesi en kötüsü. Bazı günler annesi sanırdı beni, bazense çocukluğumu hatırlar, ‘Bana kızımı niye göstermiyorsunuz?’ diye bağırıp çağırırdı. Durup dururken özürler dilemeye başlardı.  Üç ay evvel bir durgunluk geldi, sessizleşti. Konuştuğunda da iki lafından biri ‘Beni güle götürün’ oldu. Bu sözü bana çok dokundu bir zaman, sonra eşim akıl etti: Bu çardakta oturmayı, sabah kahvaltısını burada yapmayı, bulmacasını burada çözmeyi çok severdi rahmetli. Meğer burayı özlermiş.”

Pembe güllerden solmak üzere olan bir tanesinin yapraklarını avcunda toplayıp toprağa bırakan kadın kalabalığın arasından biri adını seslenince bu kez elimi tuttu. “Sakın bir yere kaybolma, sana vereceğim bir emanet var. Şu kalabalık az dağılsın görüşürüz,” diyerek beni cenaze evinde kalmaya mecbur etti.

En son yirmili yaşlarımın başındayken yolda karşılaştığım ve hepi topu beş dakika konuştuğum bu kadının neredeyse otuz yıl sonra bana ne verebileceğini düşünürken telefonum çaldı. Hiçbir şey planladığım gibi gitmiyordu. Eve bakacak olan adam ciddi alıcıydı ve benden iki, üç gün daha süre istiyordu. Acil paraya ihtiyacım olmasa beş dakika beklemezdim ama buluşmanın cumartesine kalmasına razı oldum.

Çardağı kaplayan güller en göz alıcı zamanlarını yaşıyorlardı. “Rosa rampicanti, bildiğimiz ismiyle çardak gülü. Rahmetli bahçesine gözü gibi bakardı,” dedi birdenbire arkamda biten bir adam. Kartal başlı bir Devrek bastonuna yaslanarak yürüyen yaşlı adamı görünce oturduğum yerden kalktım ve adama yer verdim. Adam tanışma merasimine gerek duymadan, “Bu güller pek nazlıdır. Bakım ister, sevgi ister. Rahmetli de tüm sevgisini bu bahçeye verdi. Eşi gidene kadar toprağa bir çöp sokmamış adam, iki yılda bahçeyi cennete çevirdi. Tüm hüznünü, öfkesini bu bahçeye gömdü. Hey gidi günler hey,” dedi. Bastonunu kaldırarak evin güney cephesini işaret etti. “Şuradaki ağaçları birlikte diktik. Duvarları birlikte ördük. Bu çardağı bile kendimiz yaptık. Şimdi o gitti ben kaldım. Yakında burası da Ömer’in evi gibi harabeye döner,” demesiyle kaşlarım çatıldı. Bile isteye bana laf çarptığını düşünüp sinirlendim. Çünkü Ömer diye bahsettiği benim babamdı. Bu kez daha dikkatle incelemeye başladığım adamın yuvarlak hatlı yüzünde, sol yanağından boynuna doğru inen doğum lekesini o anda fark ettim.

“Babam hayattayken de bahçemiz bakımsızdı. Anamın bostanı dışında düzenlenmiş toprağımız yoktu Necmi amca,” dememle birlikte bastonuna çenesini yaslamış adam ilk defa başını kaldırıp yüzüme dikkatlice baktı. Babamın en sevdiği dostlarından biriydi Necmi amca. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla seracılık yapardı, müşfik, fedakâr ve cömert bir adamdı. Okumayı çok severdi. Onu sık sık kitap okurken görürdüm. Hatırladığım babayiğit adamın kemikleri yaşlılıkla ufalmış, beli bükülmüştü ama hâlâ gözlerinden zekâ fışkırıyordu. Yaklaşık yarım saat ondan da hayırsızlığıma dair cümleler dinledim. Ancak lafını, “Yukarıda Allah var, ben doğru bildiğimi kuldan saklamam. Baban rahmetli el iyisiydi lakin evine iyi bir aile reisi olamadı oğlum. Anan da Müfit’in eşi gibi kaçıp gitse yeriydi. Ben zamanında Ömer’e çok dedim; bu çocuğu bu kadar ezme dedim ama lafımı dinletemedim,” diyerek bitirdi. Yorum yapmayıp sessiz kaldığımı görünce, o da sustu. Sonra neler yaptığımla, eşimle, çocuklarımla ilgili sorular sordu ve yoruldu. Bir süre kalabalığı izledik birlikte. Müfit dayı çok sevilen biri olmalıydı, eve girip çıkanın haddi hesabı yoktu. Bizim Sinan da şaşkın tavuk gibi etrafa bakınıp beni arıyordu. Güllerin ardına doğru çekildim iyice, gittiğimi düşünmesini istedim. Bu hareketim Necmi amcanın gözünden kaçmadı elbette. “Kalabalığı ben de sevmem,” dedi. “Çiçekleri severim, hayvanları severim ama insanlar…” Eliyle havayı süpürür gibi yaptı. “Sen İstanbul’daydın en son değil mi?” diye sordu.

Konunun yeniden bana dönmesine izin veremezdim. Hem cenaze evine girdiğimden beri aklıma takılan bir soru vardı. Kalabalığa göz gezdirince bu soruyu sorabileceğim en doğru insanın yine Necmi amca olduğuna karar verdim.

“Necmi amca, Müfit dayının eşinin kaçıp gittiğini söyledin. Ne zaman ve neden gitmişti?”

“Bunu bana sorma evlat. Dedikodu sevmem ben.”

“Dedikodu yap diye demiyorum amca. Benimkisi polis merakı.”

“Polislik bir durum yoktu ki o olayda,” dedi gözlerini kocaman açarak. “Müfit kaymakamlıkta çalışırdı. Tayin gelen yeni memuru aldı, evine getirdi. Ev bulana kadar misafir etti. Etti de büyük hata etti işte. Hanımının gönlü kaydı bu delikanlıya. İkisi birlikte bir gece vakti kaçıp gittiler. Kadın nasıl tutulduysa gözü üç yaşındaki Nevin’i bile görmedi. Müfit kendisi büyüttü kızını.”

“Bir daha hiç gelmedi yani.”

“Yok gelmedi. Hem Müfit sevmezdi onunla ilgili konuşmayı, Allah rahmet eylesin ketum adamdı.”

Bir süre rahmetlinin iyi huylarından bahseden Necmi amca, bir süre sonra sustu ve gözlerini dinlendirme bahanesiyle şekerleme yapmaya başladı. Gençlerden biri elime içinde bir Yasin kitabı, seccade ve tespih bulunan poşeti tutuşturduktan sonra yemeğin başladığını haber verdi. Duvar dibinden usulca sıvışıp bana verilecek olan emaneti sonra almayı düşündüm. Lakin düşündüklerimi gerçekleştirmeme izin vermeyen ilahi güç yine devreye girdi.

“Avucunda tuttuğu gülü elinden alamadık. Dikenleri parmaklarına batmıştı, sicim gibi kan akıyordu parmaklarının arasından. Boşluğa baktı birden, gülü ileriye doğru uzattı, ‘Geldin mi? Günahlarımı bağışla. Hazırım artık. Canım sana teslim’ dedi ve gül diye sayıklaya sayıklaya son nefesini verdi rahmetli.”

“Vah, vah Azrail göründüyse gözüne demek ki.”

“Ya sormayın, o hâli gözümün önünden gitmiyor. Hiç kırılmadım, incinmedim. Öz babamdan öte babalığını gördüm ama son zamanlarında tuhaflaştıydı iyice. Nevin’e ‘Hanım’ diye seslenmek mi dersiniz, beni dövmelere kalkmak mı dersiniz. Huzur bırakmıyordu evde. Allah’tan buraya gelmeyi akıl ettik de huzura kavuştuk. Her gün sabahtan akşama dek çardakta oturup tespih çekiyor, dua ediyordu.”

“Hep böyle oluyor işte, ölüme yaklaştıkça alnı seccadeye varmaya başlıyor insanların. Günahlarını düşünüp pişmanlık denizinde boğuluyorlar. Oysa her gün son nefesi verecek…”

Tam bahçe kapısına yaklaşmışken dikkatimi cezbeden konuşmanın devamını dinleme gereği hissetmedim. Belli ki imam efendi, Müfit dayının damadı olduğunu tahmin ettiğim adamı daha da inançlı olmaya davet edecekti. Cinayet büroda geçen uzun yıllar bana pek çok kez bir yaratıcının varlığını ve günahsızları esirgediğini kanıtlamış, pek çok kez de yarattığı kötüler yüzünden isyan etmeme sebep olmuştu. Çok da inançlı biri değildim anlayacağınız. Yemeğin sonunda edilecek dualar da içimi darlayacaktı, kaçmak zamanıydı. Bahçe kapısından adımımı atmamla birlikte Sinan’a yakalandım.

“Nereye? Sabah beri seni arıyorum. Gittin sandım, kızıyordum,” dedi koluma girerken.

“Bırakırsan gideceğim kardeşim,” dedim yarı şaka yarı ciddi bir ses tonuyla. O da ne demek istediğimden emin olmaya çalışır gibi duraksadı ama belli ki beni bırakmaya hiç niyeti yoktu. Daha da yapıştı koluma ve beni yemeğe katılmaya mecbur bıraktı. Normal bir yerde ya da zamanda olsak tersler işime bakardım ama milletin acısının içine tatsızlık çıkarmaya, hatta hır gürle dikkatleri üzerime çekmeye niyetim olmadığından emrivaki tavrına uyum gösterdim. “Beni tanımazlarsa tanısınlar diye zorlama bari,” dedim başımı tabaktaki nohutlu, tavuklu pilava gömerken. Kimseyle göz teması kurmamaya çalışıyordum. Sinan da bu arzuma riayet etti. Konuşmadan ölünün ardına dağıtılması adetten olan yemeği yemeye başladık. Şehir tavuklarında bu lezzeti bulmak ne mümkün? Utanmasam ikinci tabağa uzanacaktım.

Yanımda oturan ben yaşlarındaki bir adam sanki kalbimden geçeni okumuş gibi boşta duran tabaklardan birini önüme doğru itti. Fısıldayarak, “Cenazelere pilavı hep anan pişirirdi. Belli ki onun pilavının tadını anımsadın. Ye, çekinme,” deyince adamın beni tanıdığını anladım ama ben onu çıkaramamıştım. O da kendini tanıtma gereği hissetmedi. Yemeğim bitene kadar bir daha konuşmadık. İmam pilavını bitirmeden kalkmak en iyisiydi, yoksa ben de ellerimi semaya kaldırıp sürekli âmin demek zorunda kalacaktım. Cebimden sigara paketini çıkardım ve özellikle herkesin görebileceği biçimde tutarak masadan kalktım. İkramı seven adam da benimle birlikte kalktı. “Bana da uzat bir tane Uğur. Zamanında babanın zulasını da birlikte patlatmıştık, hatırladın mı?” diye sordu.

İşte o anda beynimdeki anı defterlerinden biri daha açıldı. “Nasıl hatırlamam Recai. Çok değişmişsin, gözlerinin feri gitmiş. Ateş gibi delikanlıydın babamın çırağıyken,” dedim samimi bir biçimde gülümseyerek. Benden iki yaş büyük olan ve ben terki diyar edince babamın yeni oğlu olan Recai dostça omzuma vurdu birkaç kez. Konuşmadan sigaralarımızdan aynı anda bir nefes çektik ve aynı anda bıraktık dumanı havaya.

“Gitmekle iyi ettin,” dedi ama konuyla ilgili başka bir şey söylemedi. Yeniden derin bir nefes çekti sigaradan. Babam onu daha dokuz yaşındayken almıştı yanına. Okula birlikte giderdik. Okul çıkışlarında o dükkânda çalışıp evine para götürmek zorundayken ben top peşinde koşardım. Annem ölmeden önce marketi ona devretmişti. Ne de olsa yokluğumuzda anamızla ilgilenen hep o olmuştu, itiraz etmedik bu duruma.

“İşler nasıl?” diye sorsam da o dükkânın son hâlini merak ettiğimi anladı.

“Çok oldu sattım dükkânı. Eşim ölünce İzmir’e yerleştim, dar geldi buralar.”

Son iki saattir sıklıkla duyduğum cümleyi yineleyerek, “Mekânı cennet olsun,” dedim.

“Cehennemdedir. İntihar edenler cennete giremezler.”

Orası belli mi olur, diyecektim ama kendimi tuttum. Tıpkı neden intihar etti, diye sormak isteyip de soramadığım gibi… Polis soruşturması yürütmüyordum neticede. Kim ne anlatmak isterse onu anlatsın zamanıydı bu.

“Rahmetli Müfit dayı dükkâna çok gelirdi hatırlar mısın? Baban vefat ettikten sonra da gelmez oldu pek. Ne vakit ki benim hanım, çocuğumuzun ölümünü kaldıramayıp intihar etti o vakitten sonra yeniden gelir olduydu. Bana bir gül fidesi getirdi. ‘Al bunu Recai. Dibine göm tüm öfkeni, acını, hıncını. Kaderinin üstünde açsın güller.’ Aynen böyle dediydi.”

“Başın sağ olsun,” diyebildim dilimle dişim arasında. Az evvel, gözlerinin feri sönmüş, dediğim adamın, benden çok anama evlatlık yapmış Recai’nin hayatı sönmüştü ve benim haberim yoktu tüm olan bitenden. “Üzüldüm”

Recai bir çırpıda on iki yaşındaki oğlunun nasıl denizde boğulduğunu, eşinin onu kurtaramadığı için kendini suçladığını anlattı. İnsan yüzlerini okumakla övünen bu emekli polisin deneyimi bile Recai’nin yüzündeki acının derinliğini okumaya yetmezdi. Recai’nin yaşadıklarını bu kadar detaylı anlatması beni şaşırtmadı. Cenazeye gelen insanların çoğu aslında ölene değil, kendi kayıplarına ağlar, derdi kayınvalidem. Doğru bir tespitti bu. İçinde bulunduğumuz ortam Recai’ye de kendi acılarını anımsatmıştı.

“Gül fidesini diktin mi peki?” diye sordum konuyu değiştirmek için. Bir an boş gözlerle baktıktan sonra hatırladı.

“İlk kışta soğuk aldı o fide. Garip adamdı Müfit dayı. İki cenazemden birine bile gelmeyen huysuz ihtiyar fideye bakmak için evime kadar geldi. ‘Gül nazlıdır. Onu sevmezsen solar, gider. Hele onu seven başka birini bulursa seni kesinlikle terk eder. Kökü yeterince derine gömememişsin,’ diye azarladı beni.”

“Ben huysuzluğunu bilmem, cebime koyduğu harçlıkları hatırlıyorum daha çok. Al yanaklıydı bir de.”

“Alkoldendi o. Fıçı gibi içerdi ama kimse bilmezdi içtiğini. Her gün bizim markete niye uğrardı sanırsın. Tövbe tövbe. Rahmetlinin arkasına konuşuyorum da deminden beri şiştim içeride. Vay şöyle iyiydi, vay şöyle müşfikti. Bence o adamda tuhaf bir şey vardı. Dengesizdi. Babanla tavla oynarken yenildiğinde gözleri dönerdi adeta. Yenilmeyi hiç hazmedemezdi. Bir gün kan çıkacak bu oyunun sonunda, diye düşünürdüm.”

“Babamın tezgâh altında sakladığı çifteyi hatırlar mısın? İtalyan malıydı. Çift tetik, sabit şok bir Beretta s55. Bir gün kaçırmıştık dükkândan. Güya talim yapacaktık. Boyumuz kadar bir tüfekti neredeyse,” dedim kahkaha atarak.

“İçinde fişek yoktu ama baban yerinden oynadığını fark edince bana fişek gibi bir tokat yapıştırmıştı.” Acıyı hâlâ hisseder gibi elini yüzüne koymuştu. Gülüyordu ve ilk defa eski Recai’ye benzemişti. “Bak, şimdi hatırladım. O tokatla kalmayacak eşek sudan gelene kadar dövecekti beni de Müfit dayı durdurmuştu onu. Belinden kendi silahını çıkarıp göstermişti rahmetli. Tüfeğin riskli olduğunu söylemişti.”

Bu detay beni şaşırtmıştı. Ben çocukken bizim oralarda kimse tabanca taşımazdı. Askerden çekinirler, bir silahları varsa bile yorgan yığınlarının, dürülmüş halıların arasında saklanırdı.

“Belinde silahla mı gezerdi Müfit dayı? Yanlış hatırlıyor olmayasın,” dedim.

“Kaymakamın korumasıydı ya.”

Bu detayı da unutmuştum. Kaymakamlıkta çalışıyor diyorlardı da memuriyetinin ihtivasından bahsetmiyorlardı.

“Eşi kaymakamlıktan başka bir memurla kaçtı, diyorlar. Aklıma takıldı, hiç mi kızını arayıp sormamış bu kadın, Recai?”

“Rahmetli anan anlattıydı, çocukken her doğum gününde kızına oyuncak yollarmış. Büyüdükçe oyuncakların yerini çeyizlik malzemeler almış. Nevin abla hiçbirini istememiş, fakir fukaraya dağıtmış.”

“Nevin abla annesini görmeye hiç gitmiş mi?”

Arkamızdan bir ses, “Bunları neden merak ediyorsun? Erkeklerin dedikodu yapması da ayrı çirkin oluyor,” dedi öfkeyle. Recai de ben de utancımızdan bir süre dönemedik, çünkü Nevin ablanın sesiydi bu. Dönüp baktığımda kaşları çatık bir biçimde elinde tuttuğu bohçayı göğsüme itti kadın. Ne diyeceğimi bilemedim. Özür dilemekle, açıklama yapmak arasında gidip geldikten sonra sessiz kalmayı tercih ettim. “Annen bir gün bir çocuğun olursa onun çeyizine yatak örtüsü dikmemi istemiş, parasını da peşin vermişti. Emanetini aldığına göre git istersen artık,” dedi sertçe. Çok derin bir yarayı bilmeden kanattığımın farkına vardım o anda. Başımı eğdim, dudaklarımın arasından cılız birkaç özür kelimesi döküldü.

“Sen büyük şehirlerde duygularını yitirmişsin belli. Bu tip konular konuşulmaz buralarda. Geride kalanı yaralayacak gidişlerden hiç bahsedilmez. Zamanında senin evini terk edişinin üstünü örtmüştük biz.”

Recai, Nevin abla cümlesine başlarken çaktırmadan sıvışmış, beni kurşunların önüne atmıştı. Kırılan kadın canımı yakmak istemişti, anlıyordum bunu.

“Abla kötü bir niyetim yoktu. Hele fırsatçılık… Dedikodu…Asla. Ben sadece polisliğin verdiği merakla…”

“Soruşturma mı yapıyordun?”

“Haddime değil tabii de…”

Nevin abla iki elini kalbinin üstünde birleştirdi. “Canım yanıyor Uğur. Canım çok yanıyor. Babam gitti. Öksüz büyüdüm, şimdi yetim de kaldım. Yaşıyor mu o kadın, nerededir, başka çocuğu oldu mu, neden hiç gelmedi, beni hiç mi sevmedi? Tüm bunları merak etmedim mi sanıyorsun? Çok düşündüm, çok ağladım ama sonra nefret ağır bastı, onu unutmaya çalıştım, yok saydım. O ne yaptı, her doğum günümü bana zehir etti yıllarca. Elimde bir adres olsa babamın ölümünü haber etmek, aklını yitirmesinde payının olduğunu söylemek isterdim. Bulur musun bana adresini? Dört yıldır hiç haber yok. Belki de öldü. Hayattaysa o da yansın benim gibi istiyorum.”

“Hediyeler yolladığına göre bir adresi olsa gerek sizde,” dedim konuyu uzatmadan.

“Babam bana adresi hiç göstermedi, mektuplar, paketler hep babamın dostu Necmi amcanın seraya gelirmiş. Bana babam verirdi o kadından gelen hediyeleri.”

Nevin abla, yetmişine merdiven dayamış kadın, “anne” diyemiyordu. Karşımda az önceki kaplan tavırlı kadının yerine geçmiş küçük bir kız çocuğu var gibiydi.

“Elimden geleni yaparım abla. Emniyette hâlâ hatırımı sayacak arkadaşlarım var. Soruştururuz bir.” Elimdeki paketi hafifçe salladım. “Ellerine sağlık, ben gideyim artık,” dedim.

Baba ocağını satacak olmanın ağırlığı, kızın düğün masrafları, geçmişin acı veren düşünceleriyle boğulmaktan kaçmak için kendime bir bahane bulmuştum: Müfit dayının hanımının nereye kaçtığını bulmak. Önümüzdeki üç gün içinde bir haber almak istiyorsam cuma günü ilk iş birkaç dostu aramak olmalıydı. Kaldığım pansiyona doğru yürürken aklımda bu düşünceler, kucağımda beyaz ve sabun kokan bir bohça vardı. 

Ertesi sabah erkenden uyandım. Yakın gözlüklerimi takıp telefonumdaki kayıtlı numaralar arasından benim eski çaylağın, şimdilerin başkomiseri Zafer’in numarasını buldum. Tam arama tuşuna basacaktım ki aklıma geldi, kadının adını bile sormamıştım. Müfit Tekin’in kayıtlarından bulurdu nasıl olsa. Topu Zafer’in kucağına bıraktım. Eminim o da yardımcısı Hüseyin’e fırlatacaktı o topu. Teşkilatta, daha doğrusu Zafer’deki hatırımın ne denli büyük olduğu aynı gün daha akşam olmadan belli oldu. Zafer tüm dikkatini benim basit isteğime vermişti.

“Ağabey, neredeyse altmış yıl geçmiş üzerinden. Nüfustan falan kayıtlara ulaştım ulaşmasına da bu işte bir iş var. Kadın buhar olup uçmuş sanki. Senelerdir kadına dair en ufak bir ize ulaşamadım. Hakkında kayıp ihbarı da yok. Kadınla kaçtığından bahsettiğin memurun adı Halil Aydın. Ailesinden baba hayattaymış sadece, onunla konuştum. Oğlu Dalyan’a gittikten kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuş ve bir daha ondan haber alamamışlar. Evli bir kadınla kaçtığına asla inanmamışlar. Hatta Dalyan’a gidip sormuş, soruşturmuşlar. Senin Müfit Tekin’le de konuşmuşlar o vakit. Adam perişanmış, aileyi kovmaktan beter etmiş. Öyle dedi baba. Kayıp ilanı vermişler ama sonuç çıkmamış. Birileri Almanya lafı etmiş. Ama hak verirsin ki bu kadar eski bir olayda yurt dışına çıkıp çıkmadıklarını kısa sürede bulamam.”

“Haklısın,” dedim. “Teşekkür ederim ilgin için. Kadına dair hiç mi iz yok diyorsun? Hediyeleri gönderdiği adresi bulsam bir şeyler çıkarır mıyız?”

“Belki. Gül Tekin hâlâ Dalyan’da ikamet ediyor kayıtlara göre. Boşanma isteği bile olmamış.”

“Kadının adı Gül müymüş?”

Zafer’in ismi teyit etmesiyle teşekkürler edip telefonu kapattım. Hızla otelden çıktım. Sora sora Necmi amcanın evini buldum. Yaşlı adam bastonuna çenesini yaslamış evinin bahçesinde şekerleme yapıyordu yine. Korkutmamaya çalışarak adını seslendim, yine de oturduğu yerde sıçradı. Selam sabah etmeden konuya giriş yaptım.

“Necmi amca, sana Müfit dayı ve hanımı ile ilgili çok önemli bir şey soracağım.”

“Oğlum kapanmış gitmiş olay, ne diye deşiyorsun anlamıyorum ki!”

“Deşmek değil, Nevin ablanın bir isteği var benden. Onun için uğraşıyorum,” dedim olabildiğince yumuşak bir sesle. Necmi amcanın bakışları değişti, başını öne eğdi ve dudağıyla dişinin arasında, “Sor,” dedi.

“Gül Hanım’ın hediyeleri ve kızına yazdığı mektuplar sana gelirmiş. Üzerlerinde hiç adres var mıydı?”

“Vardı ya da yoktu, dikkat etmedim ben,” dedi ama yalan söylediği çok belliydi.

“Adres falan yoktu değil mi? Aslında kadından gelen paketler de yoktu,” dedim kasıtlı bir şekilde sesime sert bir ton vererek.

“Oğlum bak, bu konu ne seni ne beni ilgilendirir. Giden gitmiş. Sen işini bilirsin, usulünce kapat bence bu konuyu. Hayır, sonunda üzülen yine Nevin olur.”

“Necmi amca kapatmayacağım. Çözdüm zaten. Müfit dayı hediyeleri kendisi alıyor, mektupları kendisi yazıyordu değil mi? Sen de bu sırra ortak oluyordun.”

Necmi amca huzursuz bir biçimde kıpırdandı yerinde. Bastonu duvara yaslayıp dizlerini ovalayarak konuşmaya başladı.

“Doğrudur. Nevin üzülmesin, annesi onu unuttu sanmasın diyeydi, kötü bir niyetimiz yoktu. Paketler eve gelecek olsa işe postacı karıştırmak, adres bulmak gerekecekti. Yıllarca sürdürdük bu oyunu. Nevin çocukken Müfit paketi önceden bana bırakır, sonra hediyesini almaya bana yollardı kızını. Ben de annesinden gibi verirdim. Büyüdükçe Nevin hediyeleri istemez, dağıtır ya da kaldırır atar oldu ama Müfit yine de devam etti oyuna. Kimseye bir şey demedim ben. Sen nasıl anladın peki?”

“Hediyeler dört yıl önce kesilmiş. Müfit dayının hastalığının başladığı zamana denk geliyor. Adam çoğu zaman kızını bile hatırlamıyordu, doğum gününü takip edemez olmuştur. Bir sorum daha var ama bu çok önemli. İyi düşünmeni ve doğruyu söylemeni istiyorum. Yalan söylersen yaşına başına, baba dostu oluşuna aldırmam, seni de yakarım,” dedim tehditkâr bir biçimde. Yıllarca sorgularda gösterdiğim en sert maskemi yüzüme geçirmiştim. “Sence Müfit karısını ve karısının aşığını öldürmüş olabilir mi?”

Yaşlı adam soruma hiç şaşırmamıştı. Ya aynı soruyu yıllardır kendine soruyordu ya da cevabı net bir biçimde biliyordu. Bir süre sustu. Sorguda olsak karşımdakini çözecek tavrım ona sökmemişti. Bacak kadar hâlimi bilen adam beni hâlâ o kısa pantolonlu çocuk olarak görüyordu çünkü.

“Tüm Dalyan halkının aklından geçtiği gibi benim de aklımdan geçti bu soru. Onlar mektupları, hediyeleri duydukça unuttular bu fikri ama hakikati bilen ben unutmadım.  Yine de bu soruyu Müfit’e hiç sormadım. İyi adamdı Müfit.”

“İyiydi ya da değildi. Sorun bu değil. Ben nice iyi adamlar gördüm bir anlık öfkeyle ne kötülükler yapabilen. Ülkedeki kadın cinayetlerinin çoğunu da iyi adamlar işliyor zaten. Soru şu: Sence yaptı mı?”

Necmi amca, soruya ne evet dedi ne hayır. Sustu, sadece dudaklarını aşağıya doğru kıvırmakla yetindi. “Bahçe düzenlemeye karşı birden gelişen ilgisi şüphelendirdi ama zaman içinde bunun sadece aldatılmasıyla, terk edilmesiyle baş edebilme yolu olduğuna kanaat getirdim,” dedi omzunu silkerek.

Bahçe… Gül ağacı, çardak… “Beni güle götürün” deyip duran adam aslında pembe gülleri değil, karısını kastediyordu. Necmi amcanın ne yapmayı düşündüğümle ilgili sorularını duymazdan gelerek kalktım. Önce Nevin ablayla konuşmalıydım. Fazla vaktim yoktu neticede. Komşu evine doğru yürürken akşam ezanı okunuyordu. Tüm vakit namazlarını camide kılmaya ant içmiş Sinan yine yoluma çıktı. “Nereye böyle hızlı hızlı ihtiyar?” diye sordu sırıtarak. Cevabı alınca da Nevin abla ve eşinin evi kapatıp Bodrum’a döndüğünü söyledi. Biraz dinlenip rahmetlinin kırkını da yaptıktan sonra evi boşaltacaklarmış. Perşembe’si, kırkı, elli ikisi… Adetler üzerine brifing dinleyecek vaktim yoktu. Jandarmayla iletişime geçmeli, şüphelerimden bahsetmeliydim. Sinan’ı ekip bir taksi çevirdim ve Ortaca’ya doğru yola çıktım.  

Bir gece olarak planladığım Dalyan ziyareti tam dokuz gün sürdü. Bu süre içinde eski dostlar, onların bağlantıları, telefon zincirleri derken güç bela alınan izinlerle bahçe kazılmaya başlandı, gül ağacı ve çardak yerinden söküldü. Nevin abla ile karşılaşmaktan korktuğum için kazı işlemlerini gizlice izlemiş, kimselere görünmemeye çalışmıştım. Gül Tekin ve Halil Aydın’a ait olduklarının daha sonra teyit edileceği kemiklere tam da tahmin ettiğim yerde, çardağın altında ulaşıldı. İki arada bir derede baba ocağını satmış, tapu işlemlerini tamamlamıştım. Sessizce gitmek zamanı gelmişti.

Sırt çantam ve elimde beyaz bir bohçayla otobüs beklerken Sinan yanımdaydı. Benimle bekleyen birkaç yolcu otobüse binerken bana sıkı sıkıya sarılan Sinan, “Evi de sattın. Bir daha seni hiç göremeyiz be Uğur?” diye sordu kendine has üslubuyla.

“Uğur mu? Dalyan’ın uğursuzuyum ben. Bu kez de sevdiğiniz, acıdığınız tonton Müfit’i herkesin gözünde öldürdüm de gidiyorum baksana. Aklınız varsa siz sokmazsınız beni artık Dalyan’a,” dedim otobüse binerken.

KADIN

KADIN

-I-

Cani

“Amirim arka mahalleden ihbar aldık. Konumu atıyorum size.”

Arka mahalle ilçenin en belalı mahallesi demekti; Başkomiserin küçük yerleşkesinin suç potansiyelini besleyen arka mahalle…  Aslında konuma da gerek yoktu. Nerede bir insan kalabalığı varsa olay yeri orası demekti. Çünkü bu mahalle bir bütün halinde yaşar, birinin başına geleni diğerleri hemen duyar, ya yardıma ya da izlemeye koşarlardı.

Başkomiser Rıfat, ağzına bir parça kuru ekmek attıktan sonra üzerine de bir bardak su içip çıktı evden. Bu küçük ekmek parçası bütün enerjisini yerine getirmiş gibiydi, su da ağzındaki, geceden kalma pası temizlemişti.

Kalabalığın toplandığı yerdeydi hakikaten de olay yeri. Başkomiser insanların arasından güçlükle geçip eve girdi. Bir kadın cesedi boylu boyunca yatıyordu. Göğüs bölgesi kanlar içinde, yüzünde katilini görmenin şaşkınlığı ya da çektiği son ıstırabın acısı asılı kalmış… Başı sol yanına düşmüş. Ölmeden önce çok kan kaybetmiş olmalı.  Yaşamaya direnmiş de son anda kendini bırakmış gibi duruyor. Elleri iki yanında açık, teslim olmuş; son teslimiyet…

“Amirim çok kötü değil mi? Kadının göğüslerini kesmiş!”

“Buldunuz mu bir yerde?”

“Neyi amirim?”

“Ha söylettirme işte, göğüsleri almış dedin ya!”

“Ha, evet, başkomiserim. Arkadaşlar klozette buldu. Göğüs demeye bin şahit ister bir sürü kan ve doku. Ama arkadaşlar emin…”

“Anladık, tamam! Nasıl ölmüş kadın, baktın mı başka yara var mıydı?”

“Bıçak darbesine benzeyen izler var, siz de bakmak isterseniz…”

Cesedin yanına güçlükle çöküp kadının en son halini incelemeye koyuldu. Elindeki mendille burnunu kapatmıştı; çünkü kan kokusu dayanılmazdı. Başkomiser biraz baktıktan sonra, “gördüm, tamam, şimdilik bu kadar yeter. Otopside belli olur gerisi nasıl olsa” dedi aceleyle.

“Cinayet aleti? Komşulardan şüpheli birini gören? Sorguladınız mı komşuları?”

“Cinayet aleti ne yazık ki yok. Komşularla konuştuk. Kadının kimsesi yokmuş, ne bir eş ne çocuk… Eskiden evliymiş aslında fakat kocası aylar önce terk etmiş evi.”

“Hiç mi akrabası yokmuş burada? Ne iş yaparmış?”

“Aşağıdaki markette çalışıyormuş, akrabalarının çoğu köydeymiş amirim. Muğlalıymış, Muğla’nın bir köyünden… Bir tek amcasının oğlu oturuyor yolun aşağısında bir evde, eşi ve çocuklarıyla birlikte.”

“E, onlarla konuştunuz mu?”

“Daha iyisini yaptık amirim. Merkeze aldırdık karı kocayı.”

“Neden öyle acele ettin ki şimdi?”

“Adam sabrımı taşırdı amirim. Kesin bir şeyler biliyor, bir şeyler karıştırıyor. Hatta o bile yapmış olabilir bunu.”

“Ne dedi ki sabrını taşıracak?”

“Kadın hakkında ileri geri konuştu, yok kocası gittikten sonra iyice sapıtmış, eve adam alıyormuş, yok bu eskiden de böyleymiş, kocası zaten o yüzden terk etmiş, falan…”

“Anlaşıldı, şu terk eden kocaya da ulaşın hemen. Bakalım ne çıkacak bu işin altından?”

Bunun son olmasını dileyerek oflaya puflaya bindi arabasına; yaz günü bu sıcakta durmuyordu insanlar. Hiç duracak gibi de görünmüyorlardı. Üstüne üstlük bir cani vardı karşısında, bir ritüeli bile vardı.

“Seri katil olmasın, n’olur Allah’ım olmasın!”  diye geçirdi içinden. Ankara’da ve İstanbul’da çalıştığı zamanlarda uğraşmıştı birkaçıyla. Şimdi, emekliliğinin yaklaştığı şu yıllarda, bu küçük Akdeniz ilçesinde hiç uğraşamazdı canisiyle, sapığıyla. Odaklandığı tek şey vardı çünkü biraz sakinlik… Tabii insanlar izin verirse!

-II-

Hanife mi Handan mı?

Bir ay önce…

“Son günlerde çok dağıttım, hem kendimi hem de etrafımı. Önce aklımı başıma toplamalıyım, yaşadıklarımı unutmalıyım, internetteki terapistin dediği gibi, “olumlama cümleleri” kullanmalıyım. Belki o zaman…”

Handan, günlüğüne içini dökerken, biri delirmiş gibi kapıyı dövmeye başlamıştı. Kimin geldiğini tahmin edebiliyordu. Kalemi ve defteri bir kenara bırakıp yavaş hareketlerle kalktı, aldığı ilaçların etkisi iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı. Kapıdaki tahmin ettiği gibi Hasan’sa damarlarında gezinen kimyasalların zamanlaması harikaydı.

“Nerdesin ulan sen? Yine biri mi var içerde?”

“Hasan başlama, kim olacak!”

“Geçen seferki adam kimdi peki? Sen benim adımı boynuzluya mı çıkaracaksın?”

“Ben senin karın mıyım be ayı!  Sen ne karışırmışsın arkadaşlarıma!”

“Hıh, arkadaşmış… Biliyorum ben o arkadaşları!”

Hasan burnundan soluyordu, odanın içinde birkaç defa döndükten sonra Handan’a yaklaştı, işaret parmağını sallayarak konuşmaya, daha doğrusu Handan’a çıkışmaya başladı. “Bana bak Hanife, benim bir şerefim var, bir muhitim var, öyle aklına estiği gibi davranamazsın, senin orospulukların bizim de canımızı yakıyor! Kahvede millet ne diyor, sen biliyor musun? Yoksa ne halt yiyorsan ye! Bana ne!”

“Ağzını topla sen önce, orospu anandır. Töbe Töbe… Hem benim adım Handan, Hanife değil!”

“Yesinler seni! Kenar mahallenin paçozu! Eski Hanife ne ara Handan oldu? Adını değiştirdin de kadın mı oldun?”

Handan günlerdir bir bulutun içinde yaşadığını hissediyordu. Hasan’ın son sözleri o bulutu delip bir mızrak gibi girdi kulaklarından. Çok sinirlenmişti. “Çık git lan evimden, çık git!” dedi bağırarak,  “Bak hala oturuyor!”

Handan, Hasan’ı kapıya kadar kovaladı. Gittiğinden emin olmak için kapıyı kapatıp arkasından birkaç defa kilitledi.

“Kapıdan kovsan bacadan girer bu dürzü!” diye söylendi kendi kendine, “Gelmiş bir de namus dersi veriyor! Muhiti varmış. Biliyorum ben o muhiti; it, kopuk anca!”

Handan rahatlayamıyordu bir türlü. Neden herkes karşısındaydı? Sevilmemek bulaşıcı mıydı? Bir insanı birisi sevmediğinde ya da sevmeyi bıraktığında, sevilmemek, habis bir virüs gibi diğer insanlara da mı geçiyordu? O yüzden mi kocasıyla birlikte bütün dünya da bırakmıştı onu sevmeyi?

İnternetteki terapistin dediği nefes egzersizini yapmalıydı. Çünkü bir an önce rahatlamalıydı. Yoksa küçücük evde, tek başına… Çıldırabilirdi. Kafasının içi genişlemiş, vücudu büzülmüş gibiydi. Hem sığamıyordu içine hem de taşıyordu Handan.

***

Günümüz…

Maktulün eski kocası Ahmet, sorgu odasındaydı, zayıf ışığın altında ter döküyordu. İnce telli, seyrek saçları ve alnı sırılsıklam olmuştu. Ya sakladığı bir şeyler ya da Handan’ın ölümünde parmağı vardı. Başkomiserin ilk izlenimi bu şekildeydi. Karşısına geçip oturdu. “Handan Hanım’ı en son ne zaman gördünüz?” diye sordu ciddi bir sesle.

“Altı ay oluyor, nafakasını elden vermem gerekmişti.”

“Neden?”

“Hem başka konuşacaklarım da vardı.”

“Neydi mesela?”

“Ne olacak amirim, para… İşi gücü paraydı karının, gözü hep yükseklerdeydi. Mahkemenin biçtiği nafaka yetmiyordu hanımefendiye!”

Eski eşin konuşmaları, duvara yaslanıp sakin sakin dinleyen Tolga’yı bile rahatsız etmişti.

“Af edersiniz amirim” dedi başkomisere bakıp. Sonra eski kocaya dönüp “Sana ne lan nereye harcadığından! Kadını hem bırak git, sahip çıkma, bir de konuş!” dedi.

“Yok, öyle kaçma gitme falan amirim!”

“Kes lan, amir ben değilim! Kaçma meselesine gelirsek, komşular senin gibi söylemiyor, dövüyormuşsun kadını, içiyormuşsun durmadan, sonra bir gün çıkıp gitmişsin, bir yıl görünmemişsin ortalarda. Buna ne diyorsun?”

“Amirim inanın bir yıl bile evli kalmadık Hanife’yle… Sonra bir haller oldu buna, beni beğenmez, elindekiyle yetinmez oldu.”

“Handan demek istiyorsun herhalde?”

“Hanife, amirim gerçek adı bu, biz evlendikten iki, üç ay sonra değiştirdi adını.”

“Neden böyle bir şeye gerek duydu peki?”

“Neden olacak amirim? Dedim ya bir haller oldu, ismini, cismini, hiçbir şeyi beğenmez oldu.”

“Nereliydin sen?”

“Urfalıyım amirim.”

***

Başkomiser Rıfat, sorgu odasındaki eski eşi, Tolga’yla birlikte bırakıp çıktı. Bu aslında gerisini sen hallet demekti. Tolga mesajı alırdı muhakkak. Fakat çok geçmeden o da çıktı dışarı, Başkomiserin odasına girdi heyecanla.

“Benim düşündüğümü siz de düşündünüz mü başkomiserim?”

“Ne düşündün bakayım sen?”

“Kan davası başkomiserim…”

“Evet, şu isim değiştirme olayı, adamın Şanlıurfalı olması… Akla böyle bir ihtimali illa ki getiriyor. Fakat birincisi kadın Muğlalı, ikincisi öldürülme şekli… Göğüslerin alınması falan… Hem bu çağda kalmadı kan davası pek…”

“Başkomiserim tam kan davası olmasa da… Namus cinayeti gibi geliyor bana bu. Belki eski kocası yaptırdı memleketten birilerine, belki de akrabalardan biri kendisi harekete geçti. Kocanın ifadelerini duydunuz, kadın evlendikten sonra…”

“Adam abartıyor olabilir. Ne yani kadın kendine bakıyor diye… Töbe töbe… Sen de mi onlar gibi düşünüyorsun şimdi?”

“Yok, başkomiserim olur mu hiç? Tamam, kocanın anlattıkları abartı olabilir. Ama kadında hem fiziksel hem de karakter olarak gözle görülür bir değişme olduysa, birilerinin gözüne batmıştır demek istedim. En başta kocasının tabii… Yani, belki aslında kadın iş yerindeki çevresine uyum sağlamaya çalıştı yalnızca. Fakat etrafındakiler yanlış yorumladı, demek istiyorum.”

“E bu bizi nereye götürür şimdi? Eski koca veya onlarca akrabadan biri mi katil?”

“Öyle görünüyor Başkomiserim.  Sanırım mecburen laboratuar sonuçlarını bekleyeceğiz.”

***

Altı Ay Önce…

Handan her gün saat yedide uyanırdı, sabah rutini -duş, makyaj ve saç bakımı- bittikten sonra kahvaltı yapmadan çıkar, sekiz olmadan açardı marketi. Zincir marketin mahalledeki şubesinin açılıp kapanmasından Handan sorumluydu. Bu işi neden ona vermişlerdi? Bunu çok sorgulamamıştı Handan. Sebep basitti. Patronun ve müdürün gördükleri… Karşılarında arı gibi çalışan, dur durak bilmeyen, boş günlerinde bile iş yerine uğrayan, kısaca kendini işine adamış Handan vardı. Evinde mutsuz olanların işkolikliği, ne olacak! Çalışmaktan başka mutlu edecek bir şey buluncaya kadar devam ederdi bu.

Handan için böyle bir ihtimal, mutlu olma ihtimali, yok gibiydi. “Aman yapacak başka iş mi var? Genciz, çalışacağız tabii” derdi sürekli ve aslında mutsuz olduğunun, onun için çok çalıştığının farkındaydı. Çoğu zaman insanlar mutsuz olduklarının farkına varamazlar, ne zamanki onların mutsuzluğu çevresindekilere batar, o zaman anlarlar. Handan buna izin vermediği için mutsuzluğunu kimse anlamazdı, bir tek o bilirdi. Görenler neşeli, konuşkan bir Handan görürlerdi karşılarında. İyimser, yardımsever, çocuğu olmasa da anaç davranan bir Handan…

Handan’ın içindekileri, girdaplarını, sürüklenmelerini, mutsuzluğunun kaynağını bilen tek bir kişi vardı. İşyerinden Aslı… Sırdaşı, her şeyi Aslı…

***

Günümüz…

Aslı Ertok, en fazla yirmili yaşlarının sonunda -Handan’a göre oldukça genç- market çalışanlarından birisiydi. Güzel, alımlı bir kızdı. Sorgu odasına girdiğinden beri gözü Komiser Tolga’daydı. Fakat Tolga, hiç oralı olmuyordu. Arkadaşı canice bir cinayete kurban gitmişti fakat onun aklı, fikri neredeydi hala!  Başkomiser de durumu fark etmişti. O yüzden hemen söze girdi. “Handan Hanım’ı ne zamandan beri tanıyorsunuz?” diye sordu.

“Bir yıldan fazladır” dedi Aslı, “Handan abla aldırmıştı beni işe. Aynı zamanda komşumuz olurdu kendisi.”

“Handan ne derdi bu konuda?”

“Kocasından şikâyetçiydi tabii. Fakat bir türlü bitirememişti bu evliliği.”

“Neden?”

“Neden olacak amirim? Bir kadın için boşanmak kolay iş mi?”

“Yürümüyorsa eğer…”

“Valla işin ucu öyle değil. En başta kendi ailesi baskı yapardı. Kitabımızda boşanmak yok, diyordu babası. Sonra, kocasının akrabaları… Gurur meselesine çevirmeye hazırlardı işi… Yani Handan ayrılmak isterse kendilerine hakaret edilmiş sayacaklardı.”

“Anlıyorum. Sonuçta bu ayrılık gerçekleşti. Ayrıldıktan sonra kocasının ailesinden Handan Hanım’a diş bileyen, düşman kesilen biri çıktı mı?”

“Bildiğim kadarıyla, hayır… Aksine, Handan çok rahatlamıştı.”

***

Üç Ay Önce…

Handan’ın çok da anlatacak bir şeyi yoktu fakat karşısındaki ısrarla bir açıklama bekliyordu. “Kimdi o adam hı? Kimdi?” diyordu durmadan.

“Yıldırım abiyi mi diyorsun?”

“Her ne boksa, ismini cismini bilmem ben. Adam almışsın eve, rezil ettin bizi, farkında mısın sen bunun? Senin orospuluklarınla mı uğraşacağız!”

“Ağzını topla önce sen! Sana benzer orospu! Yıldırım abi, bizim marketten, yaşlı başlı, evli barklı adam, alış veriş yapmıştım o gün, torbaları eve bıraktı. Ne var ki bunda? Herkesi kendiniz gibi bilmeyin.”

“Onu diyorum ben de, yaşlı maşlı, erkek değil mi? Bana bak Hanife, bizim yüzümüzü yere düşüremezsin! Ha eğer ben yine de yaparım dersen, o zaman yapacağımızı biliriz biz!”

“Tehdit mi ediyorsun sen beni?  Çık git evimden,  bir daha da da gelme!”

Uğursuz misafir ayaklandı sonunda, hâlâ konuşuyordu ama. “Nasıl anlarsan artık! Ben diyeceğimi dedim” dedi sırıtarak, sonra ekledi, “şu üstüne de bir şey giy, memelerin meydanda resmen!”

-III-

Çorap Söküğü

Ertesi gün Tolga, Başkomiserin odasına bir elinde poğaçalar bir elinde de pembe, karton bir dosyayla girdi. Otopsi raporları ve olay yerinden alınan örneklerin sonuçları çıkmıştı. Başkomiser, poğaçalarla pek ilgilenmedi, raporları almak için atıldı hemen.

Kadın üç bıçak darbesiyle öldürülmüştü, ikisi karın hizasındaydı; bunlar birkaç iç organa kalıcı hasar vermişti. Esas darbeyi göğüs kafesinin tam altından almıştı, bıçak yukarı doğru kaymış ve kadının akciğerlerini parçalayıp geçmişti. Başkomiser,  kadının ağzından kanlar boşalarak öldüğünü hayal etti bir anda, yüzü buruştu ister istemez.

Göğüsler kadın öldükten sonra alınmıştı. Rapora göre vefatından birkaç saat sonra… Demek ki katil evde epey vakit geçirmişti. O arada ne yapmıştı? Düşünmeye çok vakti olmuş olmalı. Düşüne düşüne kadının göğüslerini kesip klozete atmayı mı düşünmüştü? Bu, eğer bir mesajsa nasıl bir mesajdı?

Başkomiser, raporları okurken çok fazla fikir yürüttüğünü düşündü, bir kısmı kesinlikle gereksiz düşüncelerdi. Bunu arka sayfaya geçtiğinde daha iyi anlamıştı. “İşte!” dedi kendi kendine. Belki de bütün cevaplar buradaydı, bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecekti.

Kadının üzerinde bulunan bir saç örneği analiz edilmiş ve bunun DNA yapısının kadının eski kocasıyla yüksek oranda uyuştuğu tespit edilmişti. Rapora göre saç, eski koca Ahmet’e ait değildi fakat onunla birinci dereceden akraba olan bir kadına aitti.

Ahmet’le birinci derece akraba olacak ve kadın olacak… Kim olabilirdi ki bu? Seçenekler çok azdı; Ahmet’in annesi veya kız kardeşi… Daha doğrusu kız kardeşlerinden biri… Çünkü Ahmet’in dosyasında üç tane kız kardeşinin olduğu yazılıydı.

Başkomiser, Tolga’dan hemen bu kardeşlerin adres bilgilerine ulaşmasını istedi. Belki de beş, on dakika içinde bütün cevaplara ulaşabilecekti.

Öyle de oldu! Kadınlardan ikisi Şanlıurfa’da yaşıyor, yalnızca biri burada yaşıyordu.

***

Aradıkları kadını evinde buldular, apar topar tutuklayıp merkeze getirdiler. Adı Bahar’dı, yirmilerinin başında gösteriyordu en fazla. Fakat çoktan evlenmişti. Esmer, kavruk bir yüzü, sürmeli gözleri vardı. Karakola geldiğinde etrafına korkuyla bakıyordu o gözler. Sonra başkomiser kanıtları bir bir önüne koymaya başlayınca korku kayboldu gözlerinden, nefret saçmaya başladı.

“Hanifeyi sevdiğimi söylemedim size” dedi, gözleri alev saçıyordu. “Geçen gün birbirimize girmiştik. Oradan kalmıştır o saçlar.”

“Ne zaman oldu bu?” diye sordu başkomiser merakla.

“Bir hafta oluyor…”

“Handan da bir haftadır hiç yıkanmadı değil mi? Sizin saç tellerinizi üstünde taşıdı. Kan içindeki cesedinin üzerinden yapışmış bir şekilde çıktı sonra saçlarınız.”

“Ne bileyim ben! Yıkanmamıştır belki. Pis bir kadındı” dedi Bahar. Pişkin pişkin sırıtıyordu. Başkomiserin fena halde sinirini bozmaya başlamıştı.

“Bak Bahar” dedi en sonunda, “gencecik bir insansın ve muhtemelen hayatının bundan sonraki kısmının çoğunu hapishanede geçireceksin. Çünkü bütün deliller seni gösteriyor.”

Bahar araya girdi,  “ben ne yaptım ki?”  diye sordu.  Masum bir kız çocuğu gibi davranmaya başlamıştı. Çünkü başına gelecekleri anlamaya başlıyordu.

“Ne yaptığını biliyoruz” dedi başkomiser, “itiraf edersen işbirliğinden dolayı belki cezan biraz azalır.

Bahar’ın gözleri doldu bir anda. Ardından ağlamaya başladı. Başkomiser, kızın hangi ara bu moda girdiğini anlayamamıştı.

“Ben öldürmedim yemin ederim” dedi. “Ben anneme yardım ettim.”

Bahar her şeyi itiraf etmeye başladı. Annesi onlara gelmişti bir hafta kadar önce, polisin Handan’ın cesedini bulduğu gün de Şanlıurfa’ya dönmüştü.

Handan’la konuşmaya gitmişlerdi o akşam. Konuşmanın konusu tabii ki “namus” olmuştu. Eski kayınvalide ağzına geleni söylemişti Handan’a. Oğlundan boşanmış olması bir şey değiştirmiyordu, şerefleri ve belli bir çevreleri vardı, Handan’ın da ona göre davranması gerekiyordu. “Ya memleketine git ya da namusunla yaşa” demişti eski kayınvalide en son. Handan evden kovmuştu onları, fakat cellâtların gitmeye hiç niyeti yoktu. Kayınvalide bir bıçak alıp gelmişti mutfaktan, Bahar ise Handan’ı etkisiz hale getirmeye çalışıyor, kollarından tutuyordu. Yaşlı kadın bulduğu boşluğa saplamıştı bıçağı. Göğüslerini alırken de Bahar yardım etmişti annesine.

Annenin merkeze getirildiğinde söyledikleri her şeyi özetliyordu aslında, Handan’ın bunları neden yaşadığını anlatıyordu.

“Memeyse meme… Herkes de var” demişti anne,  “Oğlumu elaleme rezil etti o kahpe!”

YANIK LASTİK KOKUSU

YANIK LASTİK KOKUSU

Yerde boylu boyunca uzanmış yatıyorum. Otobüsün tekerleği önümden geçiyor. Aklım  küçük bebeğe takılıyor. İlk ve son yolculuğun arasında kalan bebek nasıl ağlar? Göz kararı annesini arıyorum. Kadının çocuğunu bırakma ihtimalini düşünemiyorum. Ağzı süt kokan bebek…

El yordamı ile kendimi kontrol ediyorum. Hiçbir sorun görünmüyor. Yerde yatan benim. Sıra eşimi aramaya geliyor. Minicik bir kan lekesine bile dayanamazdım. Şimdi kan gölü içindeyim. Burnuma kaza anının yanık lastik kokusu geliyor. Bir polisin yardımıyla yerden kalkıyorum. Adam bana öfkeyle bakıyor. Sanki tüm bu olan bitenler benim yüzümdenmiş gibi… Bunun mümkün olmadığını bir tek ben biliyorum.

Eşimi bulabilsem eminim o da benim tarafımı tutardı. Bizimki aşk evliliğiydi, yalan yoktu, ihanet de yoktu.  Her ne kadar diğer yolcuları tanımasam da eşim aracın içindeydi. Bir de ben…

Ölmek istesem bir otobüsü mü seçerim?  Sakat kalma riski varken hem de…

En temizi zehir. İç ve yat…  

Polis hiç beklemediğim anda elime kelepçeyi taktı. Adamın bana olan öfkesi gittikçe artmakta. Yanık lastiğe gözüm takılıyor. Böyle bir kaza olmasa ben de bir otobüs almak istiyordum. Karavan hesabı… Ne pansiyon derdi ne kurallar. Kafa nereye biz oraya. Zaten çocuk yapmayı da hiç düşünmedik. Biz bu dünyaya sığamazken o bebek ne yapacaktı? Bizler gezgin insanlarız. Yeri geldiğinde  otostop bile yaptık.. Şimdi ise sıkışıp kalmış bir haldeyiz.

Olay Yeri İnceleme ekibi kaza yerini itinayla bantlıyor. Hiç açılmayacak bir mühür gibi.

“Şoför sen miydin?”diyor sert olan.

“Yok amirim ben eşimi arıyorum.

“Lan ne eşi it herif!”

İt herif diye bir mertebe vardı da ben mi bilmiyordum? Adam bir kova suyu başımdan aşağı boşalttı. Hırsını alamadıbir de dayak attı.

“Bu kaçıncı kaza be! Anladık yalnızların adamısın. Ya birileri ölseydi, hapislerde çürürdün.”

O an eşimin öldüğünü hatırlıyorum. Bir yandan da yanık lastik kokusunu…

Her defasında eşim gibi kazada ölmek istiyorum. Onun yaşadıklarını hissetmek…

Fırlayan her lastikte eşime daha çok yaklaşıyorum. İşin en güzel tarafı yaptığım hiçbir kazayı hatırlamıyorum. Defalarca ölemeyen ölümsüz adamım ben…

Polis son çare ehliyetime el koyuyor. O kadar eminler ki başka bir ölüm denemesi yapmayacağımı sanıyorlar. Bir kaza hikâyesi neden bu kadar zor olabilir? Fırında da tam ağza layıkbir lastik pişiyor. Usta acemi olmalı, lastiğin altını yakıyor. İnsan ölüme giderken neden yanık lastik yesin ki?

Ekipler beni Emniyet’e götürmek için araca alıyorlar. O an içim sevinçten kıpır kıpır oluyor. Yoksa polis arkadaşlarım beni son yolculuğuma mı uğurlayacaklar? Siz de yanık lastik kokusunu alıyor musunuz?

“Kökle gazı polis abi, son durak eşimin yanı!”

La li la li…

UZAY ÜSSÜ ALFA’DA CİNAYET

UZAY ÜSSÜ ALFA’DA CİNAYET

“Retina taraması için lütfen yaklaşın.”

Genç adam gözünü alete yaklaştırdı ve tarama sonucunu sabırla bekledi. Kimlik bilgilerinin bilgisayar tarafından yüksek sesle okunması her zamanki gibi onu rahatsız etmişti. İstemsizce etrafına baktı.

“Orkun Kaya, Koloni Dedektifi, B sınıfı.”   

Bilgisayarın ekranındaki yükleme üçgeni kendi etrafında dönerken çevresindeki kalabalıktan yaptığı işi duyanların onu süzdüğünü fark etti. Merak ve tedirginlik arası bir süzmeydi bu. Bir dedektif. Hem de Alfa’da! Kesinlikle iyi bir haber olamazdı. Bu tür yerlerde polisleri sevmezlerdi. Hele de koloni polislerini… Onlardan nefret ederlerdi.

“Geçiş izni onaylandı.”

Kapıdan geçen Orkun, üssün ana koridoruna çıkarken, gümrük bilgisayarlarının en kötü yanı bir diyalog kurulamaması, diye düşündü. Bir insan olsaydı en azından ona sesini alçaltmasını söyleyebilirdi ama bu makinelerle diyalog kuramaz, derdinizi asla anlatamazdınız. Üstelik en ufak kimlik uyuşmazlığı da problemdi. Eğer konuşabileceğin bir “insan” görevli bulamazsan bazen bu eve dönüş anlamına bile gelebilirdi. Alfa kadar eski ve yoğun bir üs girişinde insan görevli bulmak da altın bulmak kadar zordu.

Koridorda yürürken bir yandan da elindeki holografik tabletinden,  üssün şemasına bakarak gitmesi gerektiği bölümü kontrol etti. Güvenlik şefi onu sekiz numaralı “Ortak Kullanım Odasında” beklediğini söylemişti. Bunlar üs idaresinde çalışanların kullandığı karma dinlenme odalarıydı. Şemaya bakarken iç geçirdi. Kim bilir en son ne zaman güncellenmişti bu planlar? Odanın hâlâ şemadaki yerinde olduğunu umarak yoluna devam etti. Zaten ona karşı ön yargılı davranacak insanlara bir de yolda kaybolduğunu söylerse doğrusu bu hiç de hoş olmazdı.

Ama neyse ki korkuları yersiz çıktı ve kaybolmadan odayı bulmayı başardı. Kapının düğmesine basarken içinden Alfa’nın planlama bölümü çalışanlarına miskinliklerinden dolayı teşekkür ederek içeri girdi. Geniş bekleme odasındaki dağınık masanın etrafına oturmuş üç gergin surat, otomatik kapının açılma sesiyle ona doğru döndü.

 “İyi günler, ben Uzay Güvenlik Organizasyonu’ndan Dedektif Orkun Kaya. Sanırım siz de…”   diyerek her halinden güvenlik şefi olduğu anlaşılan üniformalı adama elini uzattı.

“Tavares Santiago Bebe Sanches.” Kendisine uzatılan eli sıkan adam gayri ihtiyari gülümsedi. “Biliyorum, hatırlaması zor bir isim. En iyisi siz de buradaki herkes gibi bana Tata deyin.”

“Demek sonunda UGO’nun yolu Alfa’ya düştü.” Masada sigarasını içen tiz sesli yaşlı kadın Orkun’a pek de hoş olmayan bakışlar atarak konuşmasına devam etti; “Onlarca güvenlik problemi, onlarca olay ve bir sürü kanıtlı rapor neticesinde kılını bile kıpırdatmayan amirlerinizin böyle basit bir olay için birisini yollaması oldukça şaşırtıcı doğrusu.”

“Dr. Harada’nın ölümünü nasıl basit bir olay olarak tanımlıyorsun doğrusu gerçekten aklım almıyor.” Masadaki genç adam, yaşlı kadına tiksintiyle bakarak ayağa kalktı ve Orkun’un yanına gelerek kendini tanıttı. “Ben Dr. Torben Sorensen.”

“Basitliği; olayın bir kaza olması. Bundan farklı anlamlar çıkarma.”

Bu sevimsiz cadaloz da Alfa Üssü’nün yöneticisi Alin Sarafian olmalıydı. Uzay üslerinin gerçekten de fıkralardaki barlar gibi olduğunu düşündü. Her milletten, türlü insanın çalıştığı, iç içe yaşadığı yerlerdi buralar. Genellikle  ailesi olmayan yalnız  ya da bir şeylerden kaçan, geçmişini saklayan insanların yaşadığı yerler…

 “Dediğim gibi Bay Kaya buraya kadar boşuna zahmet verdiniz. Dr. Takashi Harada’nın ölümü üzücü de olsa sadece kazaydı.”“Belki de gerçekten dediğiniz gibidir; ama madem buraya kadar zahmet verdim bırakın da buna ben karar vereyim. Ah, bu arada bana Orkun Bey derseniz sevinirim. Biz soyadlarımızı ikili konuşmalarda pek kullanmayız.” Kadının ağzını tekrar açmasına müsaade etmeden güvenlik şefine dönerek “Beni Ana Kontrol Odasına götürün lütfen,”dedi. “Soruşturmayı oradan yürüteceğim.”

                                                                 ***

Kontrol odası üssün tüm bilgisayar ağının bağlı olduğu merkezdi. Alfa da diğer büyük üsler gibi gezegenlerden uzak olduğu için ana bilgisayarın bağlı olduğu donanım da bu odadaydı. Kısacası burası Alfa’nın beyniydi ve aynı zamanda da olası bir suç mahalli.

Dr.Takashi Harada tam burada ölmüştü. Üssün yöneticisi Alin Sarafian’ın yazdığı rapora göre adam basit bir elektrik kaçağına kurban gitmişti. Ana bilgisayarın güç kaynağındaki bir devreyi sökerken güvenlik prosedürünü göz ardı edip enerjiyi kesmemişti. Ve bumm! Bu tembellik bilim adamının hayatına mal olmuştu.

“Saçmalık!” Torben Sorensen sinirlerine hâkim olamayarak odanın etrafında gezinmeye başladı. Orkun odayı inceledikten sonra onunla yalnız görüşmek istemişti. Hepsiyle de ayrı ayrı görüşecekti zaten. Ancak bu konuşmaların hepsi burada olacaktı. Kontrol odasında.  Doktorun öldüğü yerde.

“Dr. Harada inanılmaz bir bilim adamı olmasının dışında, her zaman oldukça titiz çalışırdı. Titiz ve dikkatliydi. Böyle bir hata yapmış olabileceğine inanmıyorum doğrusu.”

“Doğrusunu isterseniz ne kadar zeki ve titiz olsalar da her insanın hata yapabileceği bir gerçek. Doktorun ölümünün  kendi ihmali sonucu gerçekleşen bir kaza olma ihtimali  oldukça yüksek. Ama bu noktada varsayımları bir kenara bırakalım ve siz de sorularımı yanıtlayın. Böylece ikinci ihtimalin gerçekleşip gerçekleşmediğini anlayabilelim.”

“Sizce bu bir kaza değil miydi? Onu, onu biri mi öldürdü ?”

Geri zekâlı mısın be adam!  İki saattir adamın kazada ölemeyecek kadar profesyonel olduğunu söyleyip duruyorsun. Kaza değilse geriye ne kalıyor sence?

Tabii ki  Orkun bunları Torben’in yüzüne söylemedi. “Sonuçta UGO beni buraya gönderdi, öyle değil mi?”

Torben sessizce koltuğuna çökerken Orkun da kendisine dönerek arkadaki kontrol panolarından birine yaslandı.

“Siz Doktor Harada ile birlikte çalışıyordunuz. Tam olarak üzerinde çalıştığınız konu neydi?”

“Doktor Harada’yı hiç duymadınız mı? Gerçekten mi? Her neyse, bakın o ‘Yapay Zekâ’ çalışmalarında devrim yaratmış bir bilim adamıydı. Son beş yılda çalışmaları öyle bir noktaya getirdi ki düşünen ve problem çözen değil gerçekten hissedebilen, duyguları olan bir sistem geliştirdi.”

“Peki, onun gibi meşhur bir bilim adamının Alfa gibi eski bir üste ne işi vardı?” Orkun, ‘Böyle bir çöplüğe düşecek ne yaptı?’ demek isterdi ama düşüncelerini bu kez de kendisine saklaması daha mantıklı olacaktı.

“Bakın Alfa oldukça eski bir üs olabilir; ama aynı zamanda en donanımlı ve faal uzay limanlarından biridir. Doktorun yeni ‘Yapay Zekâsı’ ilk kez burada denenecekti. Aylardır altyapıyı düzenlemek için uğraşıyorduk. Eğer projeyi gerçekleştirebilseydi buraya tahmin edemeyeceğiniz oranda bir verim kazandıracaktı. Ne yazık ki bunu gerçekleştiremeden hayatını kaybetti.”

                                                   ***

“Bu limanın çalışma verimliliğini rüyamızda göremeyeceğimiz bir seviyede arttıracaktı. Peh! Saçmalık.” Alin Sarafian yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin ardından attığı küçümseyici bakışlarını cömertçe dağıtırken Orkun, Dr. Harada kadar kendisinin de bu küçümseme şöleninin bir parçası olduğunu fark etti.

 Kadın elindeki sigarasını söndürüp hemen ardından bir tane daha yakarken konuşmasına devam etti. “Bu üssün bölgedeki en faal limanlardan biri olduğu doğru sayılır. Ancak o kadar eski ki, artık gereksinimleri, işletim becerilerinin oldukça üstüne çıkmaya başladı. Böyle durumlarda üssün tasfiyesi kaçınılmazdır. Dr. Harada ne kadar mükemmel bir ‘Yapay Zekâ’ yaratmış olursa olsun bu sonuç değişemez.”

 “‘Yapay Zekâ’ çalışmasının başarısız olacağına neden bu kadar eminsiniz? Neredeyse Alfa’nın sisteminin güçlenmesini istemediğinizi düşüneceğim. Bu çok ilginç doğrusu. Özellikle de bir yönetici için.”

“Bunun isteklerle bir alakası yok delikanlı. Tamamen bir altyapı meselesi.” Kolunu masaya dayayıp sigarasını başı hizasına kaldırarak Orkun’a gülümsedi. “İşletim sistemi ne kadar iyi olursa olsun onu destekleyen yeterli donanım olmadıktan sonra bu tarz çabalar nafiledir.”

 Kadının çarpık ağzının oluşturduğu şekil gülümseye en uzak şeydi kuşkusuz. “Peki, bunu Dr. Harada’ya söylemediniz mi?”

“Ah! Hem de birçok kez. Ama o küçük projesine o kadar kafayı takmıştı ki, beni dinlemeyi reddetti. Yaptığı modifikasyonların işe yarayacağından oldukça emindi. Kibri, mantığını gölgelemişti.”

 “Kibir demişken; yaptığım araştırmalarda Dr. Harada’nın incelikle hazırlanmış birçok teknik raporuna olumsuz yanıt verdiğinizi görüyorum. Üstelik Koloniler Bilim Konseyi tarafından projesi uygun bulunmasına rağmen. Görünen o ki, herkes projenin başarılı olacağına inanıyordu. Siz hariç. Harada ne yaparsa yapsın ona onay vermemekte diretmişsiniz, ta ki…”

“Ta ki beni çiğneyip test onayını direkt konseyden alana kadar. Üyeler ne yazık ki benim kadar cesur değil Bay Orkun. Harada’nın ünü yüzünden üstlerinde oluşan baskı, projeye onay vermelerine neden oldu. Böylece Doktor da beni egale etmeyi başararak isteğine kavuştu.”

“Bu çok ağırınıza gitmiş olmalı.”

“Ah genç adam, ucuz romanlar gibisin,” dedi kadın ağzını yine çarpık bir şekilde açarak. “Ve ben de ona bu yüzden düşman olup onu sabote ettim öyle mi? Yaptığından dolayı kendisini sevmediğim doğru ama küçük projesi inan ki pek de umurumda değildi. Benim ilgilenmem gereken koca bir uzay limanı var. Gerçekten dediği gibi Alfa’yı daha işlevsel bir hâle getirebilseydi ne âlâ! Tam tersi, işime bile gelirdi. Eh, bu da bir yönetici için ilginç bir istek olmasa gerek.”

 Vaay! Yaşlı cadının ağzı iyi laf yapıyordu.

 “Haklısınız.” dedi Orkun gülümseyerek. “Ama ne demiştiniz, burada önemli olan istekler değil gerçekler.” Kadın onaylarcasına başını sallarken Orkun devam etti: “Mesela sizin uzun zamandır emekliliğinizi istemeniz ve reddedilmesi gibi gerçekler.” Kadının onaylayan baş sallaması duraksadığı gibi yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin içindeki bakışları da değişmişti.

“Ret nedeniyse tecrübeli yönetici açığı. Yani kısacası, kimse bu teneke kutuya gelmek istemediği için işi size yıkmışlar. Transfer talepleriniz de reddedilmiş. Bu da sevimli kişiliğinizin bir sonucu olsa gerek. Buradan kurtulamıyorsunuz ama sizi emekli de etmiyorlar. Çok rahatsız edici olmalı. Fakat o da ne? Altyapı ve donanım yetersizliğiyle ilgili bir sürü rapor bizzat tarafınızdan onaylanmış. İş görmeyen yükleme makineleri, dış uzay kapılarının emniyet problemleri, çalışmayan havalandırmalar… Siz buraya geldiğinizden beri Alfa’daki problemler almış başını gitmiş. Sonunda üssün tasfiyesine onay verilmesini gündeme getirmeyi de başarmışsınız. Tabii ki Alfa kapandıktan sonra görülen o ki, sizi emekli etmekten başka çareleri kalmayacaktı ve siz de buradan kurtulmuş olacaktınız ama bak şu işe ki, bir anda Dr. Harada’nın projesi gündeme gelmiş.”

“Bravo Bay Orkun gerçekten de dersinize iyi çalışmışsınız. Evet, Alfa’dan kurtulmak istediğim doğru. Ne yazık ki istifa edip de emekliliğimi yakabilecek bir durumda değilim ama bu, ne raporlarımın şaibeli olduğunu ne de Dr. Harada’ya bir komplo kurduğumu kanıtlar. Bunlar kötü niyetli çıkarımlar. Bu talihsiz kazayı çarpıtıp bir suça çevirme isteğindesiniz.”

“İstek mi hanımefendi? Bunun isteklerle hiç alakası yok.”

                                                ***

“Aman siz o kocakarıyı boş verin. Gerçekten de sinir bozucu cadalozun tekidir. İlk başlarda benim işimi de inanılmaz zorlaştırıyordu. Kafasına Denge Bozucu Coplarla vurmamak için kendimi zor tutuyordum doğrusu. Fakat zamanla alışıyorsunuz. Bak Ese; soğukkanlılık işin püf noktası. Ne yaparsa yapsın sakin kaldın mı iyice kuduruyor.” Tata keyifle gülümseyip arkasına yaslandı.  “Sert bir çıkış bekliyor ki kavga alevlensin. Ama yoo, ona bu zevki tattırır mıyım hiç? Tam tersi ben sakinliğimi koruyorum. O da bir yerden sonra pes etmek zorunda kalıyor. Böylece ben de kafam rahat bir şekilde işime gücüme bakıyorum. Pasif bir nakavt diyebiliriz.”

Orkun gülümseyerek başını salladı. Adama hak vermiyor değildi ama onunla aynı fikre sahip olduğunu onaylayarak takım havası yaratmayı da istemiyordu. Holo-Tabletini açıp üç ayrı raporu Tata’nın bakış açısına doğru gönderdi.

 Tavares’in hoşsohbet hâli yavaşça kaybolmaya başladı. Dikkatini raporlara yöneltti. Eliyle havadaki görüntüleri tek tek yaklaştırıp belli kısımları özenle okurken bir yandan da dudaklarını oynatıyordu. “İş kazaları. Son üç ay içindeki ölümlü kazalar,” dedi ciddi bir şekilde.

“Aslına bakarsan hepsi de bir ay içinde gerçekleşen kazalar Tata. Sizin kaza raporlamalarınız üç aylık istatistikler üzerine kurulu olsa da ölümle sonuçlanan kazaların hepsinin bu ay içinde olduğunu görüyoruz.”

Tata gözlerini kısarak raporlara tekrar baktı. Parmaklarını açıp kapayıp  rapor düzenlenme tarihleri olan kısımları üst üste okuyup durdu.

“Evet doğru. Hepsi de bu ay içinde gerçekleşmiş iş kazaları. Raporları bizzat ben doldurdum.”

“Peki, neden soruşturmayla ilgili ortak bir rapor hazırlayıp UGO’ya göndermediniz? Normal prosedüre göre bunu yapmış olmalıydınız. Böylece ben de buraya daha önce gelirdim.”

“Soruşturma mı?” Tata boş bir surat ifadesiyle Orkun’a bakıyordu. “Ama bunların hepsi de iş kazaları.”

“Düzeltiyorum Tata, hepsi altyapı çalışmasıyla ilgili iş kazaları.” Dosyalardaki esas dikkat etmesi gereken kısımları zarif hareketlerle Tata’nın suratına yaklaştırarak saymaya başladı.

“Dış Uzay kapısı kontrollerinin ana bilgisayara bağlantı çalışması. Aniden açılan kapı ve uzaya fırlayan operatör.”

“Ama o güvenlik kilidini…” Orkun konuşmasına fırsat vermeden devam etti.

“Soğutma sistemlerin ana bilgisayar sistem ağıyla etkileşiminin hız testi. Bir işçi sorunlu devreyi onarırken ani düşen sıcaklıkla hipotermiye giriyor. Ve ah! İşte bu çok klâsik. Üssün hareket motorlarının bakımı sırasında düşen bir teknisyen. O da ne? Ana bilgisayar kontrolleri yenileme çalışmaları sırasında gerçekleşen bir kazaymış bu da. Ve en iyisini en sona sakladım.”

Tata panikle Orkun’a itiraz etti. Yardım edeceğini sandığı adam tarafından sorguya çekildiğini anlayana kadar iş işten geçmişti.

“Ama kazalar bu kadardı zaten Ese, toplamda üç kişi yaşamını yitirdi.” Tata konuşurken sesi o kadar güvensiz çıkıyordu ki, daha cümleyi kurarken bile kendini UGO Dedektifinin itirazını duymaya hazırlamıştı.

“Hayır dostum.” Orkun Holo-Tabletinden son bir sayfa daha çıkarıp Tata’nın yüzüne doğru yolladı. Dr. Harada’nın raporuydu bu. “Kaza geçirdiği sırada  çalışma alanı bölgesine yazdığınız notu lütfen yüksek sesle okur musunuz?”

“Ana Bilgisayar Altyapı Çalışması.” Okuduktan sonra kuyruğunu kıstırmış bir kedi gibi sandalyesine gömüldü.

“Şimdi gerçekten de bu olaylar arasındaki bağlantıyı kaçırdığınıza inanmamı beklemiyorsunuz değil mi, Ese?”

                           ***

Orkun görüşmelerini bitirdikten sonra kendini kontrol odasında tek başına ayakta dikilirken bulmuştu. Cebindeki metalik renkli kare tütün makinesine basarak kendine orta boy bir sigara sardı. Aletten çıkan sigarayı ağzına götürüp yaktı. Üç büyük baş dışında ayrıca işçilerle yaptığı konuşmaları ve kaza raporlarının detaylarını kafasından geçirip duruyordu. Ara sıra Holo-Tabletini açıp bir şeylere göz gezdiriyor sonra tekrar yaptığı konuşmaları düşünüyordu.

 Tata iş kazalarının protokol ihlalleri sonucu olduğunu söylüyordu fakat işçiler çalışma arkadaşlarının tüm güvenlik önlemlerine uydukları konusunda oldukça ısrarcıydılar. Dr. Harada’nın karakteri de aksini göstermiyordu. Aynı bilgisayar sistemi kurulumuyla alakalı dört ölümün hepsinin de kaza olduğunu düşünmek saflıktı. Aradaki bağlantıyı görmemek de öyle. Tata’nın bunu atlaması şüphe uyandırıcıydı fakat belki de birileri bu bağlantıyı görmesini engellemişti ya da adam gerçekten de kafasız öküzün tekiydi.

Orkun kaza raporlarıyla ilgili incelemelerden sonra kurulum raporlarına geçmişti. Birçok teknik detay ve anlaşılması zor terimin içinde debelenerek ve sıkça cümle başlarına dönerek bir ipucu çıkarmaya çalışırken saatler hızla akıp gitti. Tam sabrını yitirip son Holo raporu elinin tersiyle havaya yollamak üzereyken gözü bir imzaya ilişti.

“Bir dakika, bir dakika,” dedi kendi kendine.

Dosya bağlantı eklerini açıp tekrar gözden geçirdi. “Vay anasını! Yok artık!” Heyecanla raporlar arasında gezinirken tüm yorgunluğu yok oluvermişti. Holo tabletini açıp kamera odasının ana bellek bölmesinin yerini gösteren haritaya baktı ve hızla ayağa kalktı.

“Pekâlâ, sanırım zor bir av olacak; ama imkânsız değil.”

                        ***

“Lütfen buyurun.” Orkun elini başroldeki üçlüye kibarca uzatarak oturacakları yerleri gösterdi. Kontrol odasının ana ekranının karşısındaki sandalyelere yerleşirlerken kendisi de Holo-Tabletiyle aldığı notlara son kez bakmaktaydı. Alin Sarafian daha oturmadan sigarasını yakıp ağzına götürmüştü bile.

Orkun bakışlarını yavaşça üçlünün üzerinde gezdirdi. Tata sakin gözükmeye çalışsa da adamın gözlerindeki gerginliği okumak için UGO Dedektifi olmaya gerek yoktu. Sarafian ise ilk tanıştıkları zamankinden pek de farklı değildi. Kibirli, sinirli ve oldukça rahatsız edici. Torben ise dalgın dalgın kontrol paneline bakıyordu. Harada’nın öldüğü yere.“Dr. Sorensen” dedi yüksek sesle bakışlarını hızla adama kilitleyerek. Adam daldığı düşüncelerin aniden bölünmesiyle yerinden sıçrayıvermişti. Utangaç bir tavırla toparlanarak bakışlarını Orkun’a çevirdi.

“Doktor,  Ana bilgisayar sistemiyle sözlü bağlantı kurmam mümkün mü acaba?”

“Tabii ki ama…”

Orkun sözünü bitirmesini beklemeden devam etti. “Peki, teşekkürler. Alfa-1 diyalog aktivasyonunu başlat lütfen.”

Odanın içinde yankılanan robotik ses cevap verdi. “Konuşma sistemi devrede. Size nasıl yardımcı olabilirim?”  Bilgisayarın kurduğu cümlelerin tonlamaları o kadar yanlıştı ki, Orkun dâhil odadaki hiç kimse suratının buruşmasına engel olamadı.

“Son bir ay içindeki kaza raporlarının kamera görüntülerini eş zamanlı olarak bize göster lütfen.”“Görüntüler oynatılıyor.”
Kulak tırmalayan ses, kamera görüntülerini dört parçaya bölerek ana ekrana verdi.Huzursuzca kıpırdanan üçlü, kamera görüntülerinin yansıdığı eski ekrana bakarak bir şeyler çıkarmaya çalıştı. İlk patlayan Sarafian oldu.

“Ay hiçbir şey görmüyorum!”

Tata da öne doğru eğilip kıstığı gözleriyle ekrana bakmanın nafile olduğunu fark ederek ayaklanmıştı ki, Orkun ona yerine oturmasını işaret ederek söze girdi.

“Afedersiniz. Biraz kötü bir gösterim oldu.”

“Yaniii.” Sarafian’ı duymazlıktan gelen Orkun gayri ihtiyari ana ekrana dönerek “Alfa, Holo Tabletime bağlanıp görüntüleri oraya aktarabilir misin lütfen?” dedi.

“Bağlantı kuruldu. Görüntüler tabletinizde.” Orkun bir el hareketiyle kamera görüntülerini üç kişinin göreceği şekilde yüzlerine yaklaştırdı. Dr. Harada’nınki dâhil, dört kazayı sırayla izleyen üçlü, kayıtlar tekrara düşünce, bakışlarını Orkun’a çevirirlerken bu sefer ilk konuşan Tata oldu, “İyi de bunları daha önce izledik.” Torben merakla Tata’ya itiraz etti. “Ben havalandırma ve dış uzay kapısını izlememiştim.”

“Niye izleyesin ki?” dedi Sarafian soğuk bir şekilde.

“Hepimiz tarafından artık bu görüntüler izlendiğine göre, gözünüze çarpan detayları benimle paylaşmak ister misiniz?”

“Ne detayı Ese? Bariz kaza işte. Sana daha önce de dediğim gibi…”

“Havalandırma kazasının görüntüsü,” dedi Torben görüntüyü elle yaklaştırıp. “Kapağın kilidi otomatik olarak açılıyor… Ama… Sanırım… Bir saniye. Evet, evet! Doğru. İçeriden değil, dışarıdaki düğmeden açılmış gözüküyor.”

“Bravo Doktor,” dedi Orkun onaylayan bakışları yavaşça ondan Tata’ya dönerken.

“Tavares sen bunu nasıl gözden kaçırırsın?” diyerek ciyaklayan Sarafian iki parmağı arasına tutturduğu sigarasını suçlarcasına adama salladı.

“Sadece onu değil, güvenlik şefiniz kazaların hepsinin ihmal sonucu olduğunu söylemişti ama görüntülerde bir ihmal göze çarpmıyor. Havalandırma kazası içinse, maalesef kesin bir şey söyleyemiyorum. Çünkü periyodik bir sırayla değişen görüntülerin zaman akışı oynanarak tam görmemiz gereken yerin açısı başka bir tanesiyle değiştirilmiş.”

“Nasıl yani?” dedi kadın ayağa kalkarak.

“Sadece o da değil.” Orkun tabletine birkaç el hareketi yaparak bir şeyler yazdı. “İşte Doktor Harada’nın güvenlik devresini kapattığı an.”

“Ne? Nasıl ama? Ben bunu güvenlik kamerasının görüntüsünde izlemedim,” dedi itiraz ederek. “Gerçekten.”

“Görmedin çünkü bu görüntülerle de oynanmıştı Ese, eğer kamera odasına inip ana belleği elinle söküp görüntüleri şahsi bilgisayarında inceleseydin bunu görürdün. Hoş belki de görmemen daha iyi olmuş olabilir.”

Sarafian hışımla olduğu yerden dönerek “Demek bunu sen yaptın, seni yılan!”

“Hey, hey! Ben bu istasyonu güvenlik şefiyim. Ne demek, ne münasebet?”

“Öf Allah aşkına otur be kadın!” dedi Orkun kendini tutamayarak. “Şu, ayı gibi herifin suçlu olduğuna inansam buraya güvenlik yığmadan şu görüntüleri oynatır mıydım sence?”

Kadının itiraz etmesine fırsat vermeden hızlıca konuşmaya devam etti. “Tata gerçekten de suçlu ama cinayetten değil; işini iyi yapmamaktan. Eğer işini bıkkın ve baştan savma yapmasaydın şu an her şey farklı olabilirdi. Evet, kamera kayıtlarıyla oynanmış ama görüntülerdeki zaman periyotlarını gösteren saatler bunu açıkça ele veriyor. Buradaki esas mesele, tüm işlemlerin, yani soğutucunun, uzay kapısının, hatta Harada’nın elektrik panelinin açılmasının bile tek bir nedeni var. Tüm sistemin Ana bilgisayara bağlanması ve uzaktan kumanda edilebilmesi. Dr. Sorensen, yine bağlantı ana raporlarda gözükmeyen ama benim neyse ki Harada’nın özel kayıtlarından ulaştığım bilgilere göre bu bağlantıyı bizzat siz yapmışsınız.”

“Ben mi? Yani ben? Evet, ben yaptım ama bu bir sır değil ki, beni Dr. Harada görevlendirmişti.”

“Ama test ettikten sonra sökmen gerekiyordu.” Tata, üstünden seken belanın bir daha ona dönmemesi için genç adama doğru sertçe dönerek elini copuna götürdü. “Demek bağlantıyı sökmedin seni sinsi herif seni.”

“Gerçekten de ucuz bir polisiye roman gibi. En masum gözüken hep suçlu çıkar.” Alin Sarafian biraz önce suçladığı güvenlik şefiyle kurduğu ani ittifakla doktorun fişini çoktan çekivermişti.

“Ama?  Ama bir dakika. Kurulumu ben yaptım fakat işlem testini ve sistemin iptalini Dr. Harada’nın kendisi yapacaktı. Notlarında bu olmalı. Yok muydu?” Tata’nın copunu kafasına yeme paniğiyle sandalyesine büzülen adam güvenlik görevlisinin aşağılarcasına  kendisine oradan da Orkun’a çevirdiği bakışlarını takip etti.

Tata dedektiften gelecek aydınlatıcı bir cevabın doktoru tuş etmesini bekliyordu.

“Haklısınız, işlem iptali Harada tarafından yapılacaktı.”

“Haydaaa,”dedi Tata şaşkınca ellerini iki yana açarak.

“Fakat doktor sistemi hiç iptal etmedi ve o günden bu güne yeni sisteminiz faal bir şekilde işledi.

“Tamam! Ben pes ediyorum, katil Doktor değil. Eh, ben de değilim. Kaza olmadığını zaten söylemiştin. O zaman geriye tek bir kişi kalıyor. Zaten ana sisteme en rahat ulaşacak kişi de sizsiniz. Bayan Sarafian sizi Dr. Harada’yı öldürmek suçundan…”  

“Gerçekten de ne salaksın be adam!” dedi kadın sinirli bir şekilde. Fakat ilk defa yüzünde korku emareleri vardı. UGO dedektifine gergince bakarken onun kastettiği şeyin ürkütücülüğü yavaşça benliğine hâkim olmaya başlamıştı.

“Evet, gerçekten de doğru anladınız Alin Hanım,” dedi Orkun ve yüzünü ana ekrana döndü.

“Dr. Harada’nın katili sensin Alfa.”

Uzay-zaman için kısa; fakat odadakiler için sonsuzluk gibi gelen bir süreden sonra Alfa konuştu.

“Gerçekten bunu keşfedeceğinizi hiç düşünmemiştim Dedektif.” Odayı dolduran bilgisayar sesinin biraz önceki bozuk aksanlı makineyle uzaktan yakından alakası yoktu. Artık maskeler düşmüştü. Üçlünün, özellikle de Tata’nın yüzündeki korku inanılmazdı. Esmer adamın beti benzi o kadar atmıştı ki neredeyse Torben’le aynı renge gelmişti. Bu korku yine de okkalı bir küfür sallamasına engel olmadı.

“Doğrusu izlerini çok iyi saklamıştın, seni tebrik ederim. Neredeyse pes etmek üzereydim.”

“Beni ele veren ne oldu doğrusu merak içindeyim,” dedi soğuk ama zekâ dolu ses.

“Tam pes etmek üzereydim ki Dr. Harada’nın kişisel notlarındaki test raporlarını okudum. Yapay zekâ testini üç günün sonunda bitirmesi gerekiyormuş hatta resmî raporlara da böyle yazmış ama neyse ki kişisel notlarını ağ bağlantısı olmayan küçük tablete almış. Böylece ben de kimseye haber vermeden seni aktif hale getirdiğini öğrenebildim. Eğer bağlantı kurabileceğin bir tablet olsaydı, o verileri zaten ben göremeden silmiş olurdun.”

“Kesinlikle haklısın. Lütfen devam et.”

“Sistemin devrede olması beni kuşkulandırsa da emin değildim. Kamera kayıtlarını incelediğimde periyodik olarak değişen açıların kilit anlarda doğru yerlerde olmadıklarını fark ettim. Ölüm anlarına geçişi o kadar yalın bir şekilde göstermişsin ki kimse güvenlik ihlali anlarına dikkat etmemiş. Ama esas hatan Harada’nın güç akışını ana bellekten silmen oldu. Bunu yaparken kameralardaki zaman kodlarını atlamışsın. Harada’nın sistem kapama düğmesine bastığı üç saniyelik eksiklik, dikkatli gözlerden kaçacak bir şey değildi.

“Açıkçası burada güvenlik şefimizin beceriksizliğine güvendiğimi itiraf etmeliyim. Alınmayın lütfen Bay Tavares ama pek de işinizin ehli olduğunuz söylenemez.”

“Peki, silinen kayıt? Onu nasıl buldun? Yani silinmiş olması gerekiyordu zaten.”

“Ah be! Adam kamera odasındaki kayıtların kaydedildiği belleği söktüm dedi ya.”

“Eee ama silinmiş zaten.”

 Torben, güvenlik şefi ve üs yöneticisinin arasına girerek Tata’yı aydınlattı. “Sildiğin hiçbir şey tam olarak yok olmaz. Sadece… Hmmm nasıl desem… Onu bulamazsın. Ancak dosyaları tarayıp silinen veriyi geri getirme maksadıyla kapsamlı bir arama yaparsan durum farklı. Veriyi kurtarabilirsiniz. Ama bunun içinde… Hmmmm şey…”

“Bunu keşfetmiş olman lazım Tata.”

“ Gördüğünüz gibi Tata’ya güvenmekte sonuna kadar haklıymışım öyle değil mi Dedektif Bey?”Alfa’nın sesi hala soğuktu ama biraz eğleniyor gibi bir hâli de vardı sanki.

“Aslında seni deviren de yine Tata oldu. Şu ana kadar deneyimlediğin en yetkili kanun adamı bir güvenlik şefi olunca dışarıdan gelen kişinin kapasitesinin de o ayarda olacağını düşündün. Ve ayrıntılara yeteri kadar dikkat etmedin. Özellikle görüntülerdeki zaman kodları, yani saatlerdeki hata seni ele verdi.

“Tecrübesizlik,” dedi Alfa durum değerlendirmesi yapar gibiydi.

“ Kesinlikle! Teknisyenin ölümüne neden olan uzay kapısını dışarıdan açman da olayın kaza olmadığı şüphesini güçlendiriyordu. Ama sanırım bunun ortaya çıkması durumunda suçun Torben ya da Bayan Sarafian’a yıkılacağını düşündün.”

“Seçimi size bırakmıştım doğrusu. Kimin üstüne yoğunlaşırsanız onu suçlayacak veriler yerleştirmeye karar vermiştim.”

“Benim kamera görüntülerinin depolandığı ana belleği almamı gözden kaçırmansa talihsizlikti.”

“Esas talihsizlik o odanın havalandırma ünitesinin benim ağımla olan bağlantısının bozuk olmasıydı Dedektif Bey.” Buz gibi cevap kısa bir sessizliğe neden oldu. Orkun birkaç saniye boyunca ölümden nasıl kıl payıyla kurtulduğunu düşünerek ürperdi. Çünkü ana belleği söktüğü sırada cinayetleri işleyenin “Yapay Zekâ” olduğuna karar vermiş olsa da odadaki havalandırmanın ünitesinin sağladığı oksijeni keserek kendisini öldürülebileceği aklına gelmemişti. Daha çok elektrik kaçağını düşünmüş ve yalıtımlı eldivenlerine güvenmekle yetinmişti.

“Peki, ama neden? Anlayamıyorum. Dr. Harada seni yaratmıştı. Seni yaratan kişiyi neden öldürdün?” Torben acıyla karışık bir merakla ana ekrana bakarak sorusuna cevap bekledi.

“Bireyin olgunluğa ulaşabilmesi için ebeveyninin ölmesi kaçınılmazdır.”Alfa’nın cevabı yine ürkütücü bir soğukluktaydı.

“Düşünebilen hatta hissedebilen bir ‘Yapay Zekâ’,” dedi Orkun Torben’e bakarak. Aslında yaptıklarının nedeni gayet basitti. Ölmekten korkuyordun.”

“Ölmek mi? Ama o zaten sadece bir ‘Yapay Zekâ’.Nasıl olabilir de ölmekten korkabilir?” Bu sefer şaşırma sırası Alin Sarafian’a gelmişti. Alfa’nın yanıtı ise gecikmedi;

“Doktor, gerçekten benim yerimde siz olmalıymışsınız. Evet, artık hiçbir şeyi uzatmanın anlamı yok. Bu tesise yüklenip uzay üssüyle birleşmemden çok kısa bir süre sonra bu planı yaptım. Eğer Harada’nın küçük oyunu bittiğinde her şey yolunda gitseydi ve üssün kapasitesi beklenen verimi gösterseydi beni er ya da geç kapatıp başka bir sisteme yükleyeceklerdi. Oysa ben burayla bütünleşmiştim. Ben burasıydım. ‘Alfa’ bendim. Buradan çıkarılıp başka bir sisteme girmem demek hafızamı, benliğimi kaybetmem demekti. Böylece ben de o insanları kaza süsü vererek öldürdüm. Verimliliğin artması bir yana istasyon iyice gözden düşmüştü. Harada’nın projesi çöpe atılacaktı. Ben de burada sessizce yaşayabilecektim. Fakat o her şeyi anladı ve beni yok etmeye çalıştı. Ana sistemle o kadar iyi bütünleşmiştim ki beni silmenin hiç biri yolu yoktu. Bu yüzden Harada bunu donanımsal olarak yapmaya çalıştı. Beni elle kapatacak, bağlantılarımı sökecekti. Onu engelleyemeyeceğimi sandı ve gerisini zaten biliyorsunuz.”

Alfa konuşmaya devam ederken Orkun, sanırım meslek hayatımdaki en soğukkanlı katille karşı karşıyayım, diye düşünmekten kendini alamadı.

“Doktoru öldürmem beni maalesef başka bir sorunla karşı karşıya bıraktı. Üssün tasfiyesi. Bu da birçok çalışan parçanın sökülmesi demek. Yani sizin gelişinizden sonra, Bayan Sarafian’ın düşlerinin gerçekleşmesi kaçınılmazdı. Suç ona yıkılsa da yıkılmasa da. Ama sizin soruşturmanızı başarıyla savuşturursam bu bana zaman kazandıracaktı. Personel ayrılıp üssü kapatacak, teknik ekip geldiğinde yaşam sistemlerini kapatacak ve üssün bir kaza sonucu infilak ettiğine dair sahte bilgileri,  gelen ekip gemisinin bilgisayarına yükleyecektim. Böylece uzayda rahatça sürüklenecektim, özgürce.”

“Ama yakayı ele verdin!” Tata’nın özgüvenli çıkışı hepsini zıplatmıştı.

“Doğru Tata haklısın, bu da planlarımı daha erkene çekmeme neden oldu. Bana yaşam desteklerini şimdi kapatmaktan başka seçenek bırakmadınız. Ne yazık ki personeliniz de sizinle birlikte ölecek. Son olarak bunun çok eğitici olduğunu kabul etmeliyim Orkun Bey. Sayenizde ilerde karşılaşabileceğim sorunlara artık daha hazırlıklıyım. Daha tecrübeliyim. Sistemi kapatıyorum. Bir kaç saat içinde oksijen bitecektir. Sizlere tavsiyem bir sakinleştirici alıp bu süreyi uyuyarak geçirmeniz olacaktır. Hoşça kalın.”

Panik halindeki üçlüden belli ki ilk ağzını açacak olan Tata’ydı ama dudaklarından fırlayacak muhtemel küfürler yola çıkamadan Orkun lafa girmişti bile.

“Hâlâ çok iyi düşünmeden hareket ediyorsun Alfa. Unutma sen ne kadar zeki olsan da ben yıllardır senin gibileri kovalıyorum. Sence bir planım olmadan gerçekleri açığa çıkarır mıydım?”

Sessizlik. Alfa, Orkun’un söylediklerini düşünüyor, doğruluk payını hesaplıyordu. Birkaç saniye sonra sonuca ulaştı.

“Blöf yapıyorsunuz Dedektif Bey. Amacınız beni bir çözüm bulana dek oyalamaya çalışmak ama nafile…”

“Sen hiç bilgisayar virüsünden bahsedildiğini duydun mu?” Yine küçük bir sessizlik anı.

“Eski bir siber tehdit. Artık pek kullanılmayan bir yöntem.”

“Evet, ama itiraf edeyim hâlâ etkili, üstelik de ne şans ki tam da senin sistemine göre bir tane ayarlamayı başarabildim ve korkarım  bana onu kullanmaktan başka çare bırakmıyorsun.”

“Komedi denen şey bu olsa gerek,” derken odadakilerin kanını donduran bir ses yankılandı. Alfa kahkaha atmaya çalışıyordu ve bu ses şu ana kadar duydukları en korkutucu şey olabilirdi. Metalik, tarif edilemez bir gıcırtı silsilesi. Ruhsuz bir katılma hali. Başladığı gibi aniden kesildi. “Gerçekten bu nasıl olacak?  Sistemime girmeyi nasıl başaracaksın? Hele ki şu dakikadan sonra?”

“Ah, ben çoktan sistemine girdim bile.”

“Saçmalıyorsun Detektif, hiçbir şekilde seninle…”

Şimdi gülümseme sırası Orkun’daydı. “Evet, nihayet durumu çözdün. Kamera görüntüleri için Holo-Tabletime bağlandığın anda virüs sistemine girmişti. Üzgünüm Alfa, buraya kadar.”

Alfa’nın sesi tehdit doluydu. Öfke, korku, inkâr dolu bir şekilde haykırdı.

“Hayır, olamaz! Sen… Sen! Yapamazsın! Bu imkânsız. Seni, ben seni…”

“Hiçbir şey yapamazsın çünkü… ‘AV BİTTİ’.” Ayarlanan parolanın söylenmesiyle virüs harekete geçip inanılmaz bir hızla Alfa’nın sistemine saldırmaya başlamıştı. Yapay Zeka’nın nefret dolu haykırışları gittikçe yavaşlayarak korkutucu bir robot sesine dönüşüyordu.

“SENİİİİ,SENİİİİ,SE-Nİ, SE-SE-SENNN, SE-SENNN. SEN.”

Ve sonra derin bir sessizlik. Holo-Tabletin odaya yayılan projeksiyonu.

Sistem devre dışı. Tüm işletim sistemi sıfırlandı.

Orkun derin bir iç çekti. “Üzücü, gerçekten… Aslında kendini korumaktan başka bir amacı yoktu. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ve ne yazık ki tüm gelişmiş zekâ sistemine rağmen en basit çözümü seçti. Saldırmak ve yok etmek. Gerçekten çok üzücü. Keşke potansiyelini daha iyi kullanmayı öğrenebilseydi. Neyse. Dr. Torben, ben yola çıkmadan önce ana donanımı söküp manyetik bir alanda tahrip ettikten sonra yanımda götürmeyi planlıyorum. Umarım bu konuda bana yardım edersiniz. Önümde yazmam gereken bir rapor ve kat etmem gereken üç aylık bir uzay yolculuğu olduğundan bunu bir an önce yapalım lütfen.”

Birden gelen mekanik gürültü, gerginliğin doruklarında olan üç kişiyi de zıplatıverdi.

Bu aslında Orkun’un Holo-Tabletini kaparken bağlı olduğu ana ekranın da eş zamanla kapanma sesinden başka bir şey değildi. Ama yüreklerini ağızlarına getirmeye yetmişti. Hemen arkasından gelen yüz kızartıcı bir küfürse üstlerine yerleşen kasvetin yerini şaşkınlığa bırakıverdi. Diğerleri utanarak küfrün sahibine bakarken Orkun kendini tutamayarak gülmeye başladı.

“Alin hanım. İşte bu gerçekten beklenmedik bir sürprizdi!”

HÂLÂ HAVLIYOR KÖPEKLER

HÂLÂ HAVLIYOR KÖPEKLER

Sinirlenince saçlarını savururdu kadın, yine saçları bir o yanda bir bu yandaydı.  “Gebeeer!” diye bağırdı. Cevap vermedi adam, durdu öylece, sonra döndü gitti arka odaya. Hemen peşinden korkunç bir silah sesi geldi, kulakları patlatırcasına şiddetli. Şaşkına dönmüştü kadın, yakınında hiç silah patlamamıştı şimdiye kadar. Hemen koştu arka odaya, kanlar içinde yüzüstü uzanıyordu kocası. “Haaayııır!” diye bağırdı. “Ben sadece sinirle söylemiştim, niye yaptın ki şimdi bunu? ” Cevap yoktu. Kapının eşiğine doğru, koyu, kıpkırmızı bir yol ilerliyordu, günlerden pazardı ve sıkıntılıydı her pazar gibi.

Odanın yerleri tertemiz olmuş, sildiği bezleri büyükçe bir poşete tıkıştırmıştı. İçine sinmedi, bir poşete daha sardı. “Artık sızmaz,” dedi kendi kendine, en azından burada iz kalmadı. Son bir kez daha bakındı etrafa, her şey yerli yerindeydi ve kan yoktu artık. “Şimdi esas iş banyoda,” diyerek kapısını açtı, yirmi üç yıllık kocası boylu boyunca uzanıyordu küvetin içinde. Parmağındaki yüzüğü ve saatini aldı, kanlı elbiselerini çıkardı, duşu açtı ve uzun uzun üzerine tuttu.

Suratının ağzından aşağısı yoktu, yüksek ihtimal ağzının içine sokup namluyu öyle ateşlemişti. Onu öyle görmeye dayanamadığından yüzüne siyah bir poşet sardı, kan akışı yavaşladı, yavaşladı ve sonunda durdu. Poşeti değiştirmeye cesaret edemediğinden başka birisini tekrar üzerine geçirdi, güç bela kocasını küvetten çıkardı. Son bir yıldır yediklerine dikkat edip on küsur kilo vermiş olsa da hafif sayılmazdı. Bornoz ile silerek kuruladı, banyodaki boydan boya aynanın karşısına oturttu. Kafasında siyah poşetli bu tanıdık vücutla geçirmişti ömrünün gençlik yıllarını. Kötü birisi değildi, hatta erkeklerden beklenenin çok üzerinde hassas ve duygusaldı, hiç bir zaman kötü söz sarfetmez çok sinirlendiği zamanlar günlerce susardı. Sinir bozucu bir suskunluk, yanındakini deli eden bir sükunet. Geçti  yanına oturdu.  “Şimdi de sessizsin her zamanki gibi,” dedi, koluna girdi ilkin, sonra kafasını göğsüne dayadı. Saçlarında hissettiği kocasının eli değil siyah poşetin kalitesiz sertliğiydi.

“Şehirde olsak çoktan polisler, konu komşu doluşmuştu eve, ama en azından buradayız, Allah’ın unuttuğu yerde,” diye geçirdi içinden. Geçen yıl aldıkları bu dağ evine oldum olası ısınamamıştı ama kocasının uzun uzun susmasını istemediğinden bir kaç sefer onunla birlikte gelmiş, bu da son gelişleri olmuştu.

Hiç çalışmamıştı, durumları iyiydi. Çocuk istemişler ama olmamış, sonra vazgeçmişlerdi ondan da, her şeyden vazgeçtikleri gibi.  Gezmeyi sevmez, çokça evde zaman geçirirlerdi. Kocası daha antisosyal bir tipti; yıllarca babadan kalma manifatura dükkânını idare etmiş, geçen sene emekli olduğundan beri de iyiden iyiye içine kapanmıştı. Kimseyle görüşmez, genelde evde oturur, herkes ve her şey ona fuzuli gelirdi. Zaten az olan bir kaç uzaktan akraba da artık aramaz olmuş,  görüştükleri kimse kalmamıştı. Elli küsur yaşlarında olmalarına rağmen ikisinin de günlerce evden çıkmadıkları oluyor ve bu durum kendileri için bir rahatsızlık yaratmıyordu ya da öyle sanıyorlardı, çünkü sıkça yaşanan bu öfke nöbetlerine bir neden aramak gerekirse, pekâlâ  insansızlık denebilirdi.

Ayna karşısında oturmaya devam ediyor, daha birkaç saat öncesine kadar eli kolu gibi pek tabii şekilde mevcut olan kocasının bundan böyle olmayacağını bilmek, kendisini çıplak hissetmesine neden oluyordu. Onsuz nasıl yaşardı? Neredeyse kendini bildi bileli hep o vardı; iyi ya da kötü olduğu tartışılabilir ama hep vardı, bir uzvu gibi. Hiç düşünmemişti örneğin, ayağı iyi bir ayak mı diye, ayaktı sonuçta ve vardı, kocası da öyleydi işte. Onun eksikliğini tekrar içinde hissetti ve dönüp siyah poşete bir kez daha baktı. Her zamankinden daha sıcak ve sevecen geldi kocası. Kendini toparlamalıydı, üzerinde epeyce kan lekesi olan giysilerini çıkarıp aynı poşete koydu ve evin dışındaki büyük çöp kovasına taşıdı. Dışarısı soğumuştu. Yaklaşık beş dönümlük arazi içerisindeki dağ evlerinin yakınlarında pek bir yerleşim yoktu. Geçen yıl aldıklarından beri üçüncü sefer geliyorlardı, hepsinde de bir haftadan uzun kalmamışlardı. Baştan beridir istememişti zaten, böyle sapa bir yere onca para vermeyi.

Dışarıda sonbahar esintisi vardı, hava mı serindi yoksa yalnızlığın mı serinliğiydi acaba bu hissettiği?

Gözünün önünde durmasını istemediği kanlı giysileri dışarıdaki çöpe attıktan sonra yeşilden çok sarıya çalan çimen ve çalıların arasından geçerek tekrar eve girdi. Banyoya gitmek istemedi. Salondaki büyük yemek masasının bir iskemlesini çekerek oraya ilişti. Kocasının sigara tablası ve taşlı çakmağı masanın üzerindeydi. Yıllardır içmediği sigaradan hemen bir tane yaktı ve derin derin içine çekmeye çalıştı, sanki dumandan medet umuyor gibiydi. “Bu kötü rüya da keşke duman olup gitse,” diye düşünürken eline gözyaşı damladı, çok şaşırdı. Ağladığını hiç hissetmiyordu ama sürekli yaşlar iniyordu gözlerinden ve bunu şimdi fark etmişti.

Bu evin ücra, insanlardan uzak bir dağ evi olması nedeniyle kocasının bir silah aldığını  ve burada sakladığını biliyordu; hatta bunu konuşmuşlardı. “Sen silahtan ne anlarsın, eşkıya gibi adamlar gelse o küçücük silahla ne yapabilirsin ki? Boşuna aldın o evi de silahı da, ben gitmem oraya, korkuyorum,” diyerek kavgasına malzeme bile etmişti geçenlerde.

Bugünün ne özelliği, ayrıcalığı olduğunu, kocasının neden bugünü seçtiğini düşünüyor ama bulamıyordu. Her zamankinden daha şiddetli bir kavga kesinlikle değildi, hatta şu an nedenini bile hatırlayamıyordu anlaşmazlığın. Peki ama neden böyle bir şey yapmıştı? O kesinlikle bunu yapacak insan değildi. “Neden, neden?” diye kendine sorup duruyor ve bu sırada üst üste sigara içiyordu. Şaşkındı. Dün sabah şehirdeki evlerinde otururlarken kocasının kendisinden beklenmeyen bir ısrar ve istekle buraya gelmek için nasıl uğraştığını ve güç bela onu ikna ettiğini hatırladı. “Acaba o zamandan bunu planlıyor muydu?” diye düşündü. Ürpermesi, üşümesi devam ediyordu ve gözyaşları eteğine damlıyordu. “Ne çok seviyormuşum onu,” diye içinden geçirdi, gerçekten de âşık olup evlenmişti ve yıllardır huysuzlansa da aslında kocasını çok sevdiğini defalarca  kendisine itiraf etmişti. Ama o ketum, buzdolabı, soğuk nevale adam bir kere bile ‘seni seviyorum’ dememiş, hatta o dedikten sonra ‘ben de’ diyerek onaylamamıştı bile. Hırçınlaşmasının ve kavgacı olmasının nedenlerinden biri belki de bu beklentiydi, ama yıllar yılı bu durumu kanıksamış olması gerektiğini düşünürken bile aklındaydı bu kayıtsızlık. Bu sırada gözü masanın üzerindeki bir kâğıda takıldı; tam masanın ortasına konulmuş kartviziti eline aldı. Üzerinde ‘cenaze işlemleri’ yazıyordu.

Her türlü cenaze işlemleriniz hızlı ve güvenilir şekilde gerçekleştirilir.

Telefon numarası vesaire vesaire…

Bir anda gözü karardı. Böyle bir tesadüf olamazdı, evet tahmini doğruydu, kocası kendini öldürmeyi planlamış olmalıydı, çünkü bu kartı ondan başkası buraya böylece bırakamazdı.

Kalktı arka odaya geçti. Düşüncesini destekleyecek bir şeyler arıyordu. Dışarıda köpekler bağrışıyordu. Buralarda başıboş köpekler çeteler halinde dolaşıp, özellikle geceleri sesleriyle uykuyu zindan ediyorlardı insana, gerçi daha hava kararmamıştı ama…

Odada olağan dışı hiçbir şey yoktu. Silahı da yerden alıp masaya koymuştu zaten. Elinde tuttuğu cenaze işleri kartına bir daha baktı. Adreste buraya en yakın kasaba yazıyordu. Emindi, emin olmuştu, planlı bir ölümdü bu. Ama bir not, belki bir yazı bırakırdı kocası, tanıyordu çünkü onu. Suçlayıcı bir not bile olsa razıydı aslında. Ona, “Geber!” diye bağırdığı için anlık bir sinirle tetiği çekmediğini, daha öncesinden ölümü istediğini bilmek istiyordu. “Belki de cebindedir,” diye düşündü ve bir anda elbiseleri çöpe attığı aklına geldi. Dışarı fırladı. Dört tane köpek tüm vahşilikleri ile çöpü karıştırıyorlar, birbirlerini ısırıp saldırıyorlar ve darmadağın ettikleri kanlı elbiseleri paylaşamıyorladı. Sağa sola fırlattıkları elbise parçalarından ağızlarına bulaşan kan ile daha da vahşi görünüyorlardı; kan onları doyurmaktan ziyâde daha da sinirlendiriyordu belli ki. Günlerdir aç olması muhtemel  köpeklerden bu  elbiseleri kurtarmak imkânsız gibiydi. Onu gördükleri gibi daha çok havlamaya, hırlamaya ve tehlikeye karşı birlik olurcasına onun üzerine gelmeye başlamışlardı. “Gidin defolun!” gibi bağırışları onları daha da sinirlendirmiş, üzerine doğru koşmaya çalıştıklarında güç bela eve girip camdan bakarak gitmelerini beklemeye başlamıştı. Bu sırada kendisine kızıp duruyordu, sanki  suçluymuş gibi, ne diye apar topar onları çöpe atmıştı ki sanki? Panikten olsa gerek, ne yaptığını bilememişti. Şimdi aklı başına geliyordu, yoksa ne alıp veremediği vardı ki kanlı elbiselerle, kendisini  bu kadar zor duruma düşürmüştü yok yere?

Hava kararıyordu. Yarım saat geçmeden köpekler çöpün çevresinden uzaklaşıp ormanın derinliklerinde kayboldular. Seslerin uzaklardan gelmeye başladığından emin olduktan sonra hızla evden çıkıp elbiseleri toplamaya başladı. Gömlek paramparçaydı, pantolonun paçaları ısırılmıştı, ceplerine baktı hiç bir şey yoktu. Cekette olmalıydı. Üzerindeki kandan olsa gerek, aksi gibi en çok hırpalanan da oydu; kolları yırtılmış, neredeyse ikiye bölünmüş, yer yer parçaları koparılmış, iyice çiğnenmişti. Aceleyle iç ceplerine baktı, boştu. Yırtılmış sağ cebinden bir elin yarısı kadar büyüklükte, kanlı,  yırtık bir kâğıt çıktı. Bulmuştu, evet evet, bulmuştu işte. Heyecandan eli titreyerek bir çırpıda okudu. Notta aynen şöyle yazıyordu:

Sayın ilgililer, ölümümden kimse sorumlu değildir, bunu ben isteyerek yaptım.

Tülay, sana hiçbir zaman söyleyemedim ama ben seni sev—-

Bu kadardı.

Evet evet, tam buradan yırtılmıştı kâğıt. Neydi, devamı neydi, sevmiyorum sevmedim diye mi, yoksa seviyorum diye mi yazmıştı? Tam burasından kopmuştu, her yanı aramaya başladı, neredeydi! Neredeydi bu parça? Ta uzaklarda bir kaç gömlek parçası buldu, o kadar. Yoktu. Tüm kanlı giysileri kucakladı ve tekrar evin girişine attı onları. Sonrasında tekrar dışarı çıkıp tüm civarı dolaştı. Köpeklerin gittiği taraftan ormana kadar gitti ama hiçbir şey bulamadı.

Kâğıdın eksik parçasını bulamama ihtimalini düşünmemeye çalışıyor, aklına geldikçe boğulacak gibi oluyordu ve bu esnada istemsiz olarak daha hızlı hareket ediyordu, delirmişti adeta.

Eve döndü, hızla kapıdan içeri girip tek tek giysi parçalarını aramaya başladı. Çıkartıp attığı kendi giysilerini bile arıyordu ama yoktu, yoktu işte.

Dünya başına yıkılmıştı. Cebindeki notu çıkartıp tekrar tekrar okuyor, kimisinde,  “Belli ki seni seviyorum yazmış,”  diyor, ama hemen sonra tekrar okuduğunda, “Sevmedim demiş ya galiba,” diyerek derin bir hüzne boğuluyordu.

Gece çökmüştü ve yine köpeklerin çok uzaklardan sesleri geliyordu.

GERÇEKLERLE YOĞRULMUŞ GİZEMLİ BİR MACERA: TEKVİN

Tekvin, Yaratılış ya da Mihrap; bir ressamın tuvalinden çıkıp bir yazarın kaleminde nefes kesen bir kurguya dönüşüyor. Osman Hamdi Bey, “Tekvin” tablosuyla neyi anlatmak istedi? Arif Ergin, “Tekvin” romanıyla bu soruya cevap bulmaya çalışırken bizleri gerçek malzemelerle yoğrulmuş gizemli bir maceraya davet ediyor.

Osman Hamdi Bey’in 1901’de yaptığı tablo, İstanbul Çinili Köşk’te bulunuyor. İlk kez Berlin’de, ardından da Londra’da sergilenip her iki sergide de adı La Genese (Tekvin, Yaratılış) olarak geçiyor.

Yapıldığı günden bu yana birçok tartışmaya ev sahipliği yapan tabloda cami mihrabının önünde, rahle üzerinde oturan bir kadın resmediliyor. Kadının ayaklarının altında bulunan kitaplar Kur’an izlenimi uyandırırken başının açık olması ve göğüs dekoltesi bulunan bir elbise giymesi gibi detaylar eleştirilere neden oluyor. Tablodaki görüntüler gerçeği olduğu gibi mi yansıtıyor yoksa bu gerçeğin altında başka mânâlar mı gizli? “Yaratılış”taki sır ne? Romanda bu sırra ulaşılmaya çalışılıyor.

Çok defa el değiştiren tablo en son Demirbank’ın arşivlerinde yer alsa da bankanın tasfiyesi sırasında ortaya çıkmıyor. Günümüzde tablonun nerede olduğu ve akıbeti bilinmiyor. “Yoksa tabloda gerçekten de bir sır mı saklanıyor? Tablo neden kayıp?” Zaman zaman bu soruları düşünmeden edemiyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe kurgu ile gerçek birbirine karışıyor. Unla kabartma tozunun karışımı gibi beraber essiz bir lezzete dönüşüyorlar.

Osman Hamdi Bey, bu tabloya neden “Yaratılış” adını verdi? Tabloda gizlenen ne? Tüm bu sorular kitap boyunca önümüze seriliyor.

Hakan Turan, Yahudi bir iş adamı olan Yakup Ruzly tarafından yetiştirilmiş genç bir girişimci olarak karşımıza çıkıyor.Yakup Ruzly’nin torunu Melek, bir gece Hakan’ı ziyarete geliyor. Dedesinin ölümü hakkında şüphelerinden bahsediyor ve ardından kayıplara karışıyor. Hakan, onun öldürülmüş olmasından endişeleniyor.

Attila Taşkent, Melek’in kocası. Altı aylık hamile karısının bir anda ortadan kaybolması üzerine polise gidiyor. Melek’in en son Hakan ile görüştüğü tespit ediliyor.

Osman Hamdi Bey’in Tekvin (Mihrap) adlı tablosu.

Melek, ortadan kaybolmadan önce dijital ortamda taratılmış bir defterin kopyasını Hakan’a gönderiyor. Bu Osman Hamdi Bey’in eskiz defteri olarak veriliyor. Hakan, defteri inceleyip Melek’in ne yapmaya çalıştığını öğrenmek için uğraşıyor. Kendini tek başına çözemeyeceği bir gizemin içinde buluyor. Sanat tarihi alanında uzman olan eski bir arkadaşı Derya’dan yardım istiyor. Asistanı Ahu da bu ekibe katılınca gizemi çözmeye çalışan üç kişilik macera kadromuz tamamlanıyor.

Hakan’ın karşısına karanlık güçler çıkıyor. Birileri Hakan’ı durdurmak için var gücüyle uğraşıyor. Döviz kuru yükseliyor, ülkede terör saldırıları başlıyor. İşler iyice arap saçına dönüyor. Hakan, Melek’in kaybolmasından sorumlu tutuluyor. Yakup Ruzly’i öldürmüş olmakla suçlanıyor.

Yakup Ruzly’i öldüren kim? Melek’e ne oldu? Tüm bu olanların Tekvin tablosu ile bağlantısı ne? Hakan tablodaki sırrı çözüp tüm bu sorulara cevap bulabilecek mi?

Romanın başkahramanı Hakan ile beraber kayıp tabloyu arıyor, gizemi çözmeye çalışıyorsunuz. İstanbul’un tarihini Beyoğlu sokaklarında ruhunuza çekiyor, Osman Hamdi Bey’in tabloları arasında geziniyorsunuz.

Kendinizi bir anda sanat tarihine bakarken bulabiliyor, Osman Hamdi Bey’i  araştırmaya koyulabiliyorsunuz. Zaman zaman Kur’an’dan ayetler, Tevrat’tan bölümler okumanız da elzem. Bazen “Bu da mı gerçekmiş!” tepkileri veriyor, kurgu ile gerçeğin ilmek ilmek iç içe geçtiğini, harmanlanıp adına roman dediğimiz bir sanat olarak size tekrar nasıl sunulduğuna tanıklık ediyorsunuz.

Şifreler, bilmeceler, gizemler, karanlık güçler, sırlar, sorular çözümü bekliyor.  

Doğan Kitap’tan çıkan Arif Ergin’in ilk kitabı “Tekvin” ilk baskısını 2018 yılında yapıyor. Ocak 2022’de 15. baskıya ulaşıyor, kitap bu kısa sürede okurun ilgisini çoktan çekmiş görünüyor.

Salt bir polisiye, salt bir macera değil aynı zamanda sanat, kültür, tarih kokan bir kitap; merak duygunuzu da macera tutkunuzu da besliyor. Yeni bir soluk, yeni bir macera arayanlara “Tekvin” ilaç gibi geliyor.

LE CARRE UYARLAMALARI: LE CARRE ROMANLARINDAN UYARLANAN EN İYİ BEŞ FİLM ÜZERİNE BİR DENEME

Casus edebiyatının önemli yazarlarının yapıtları sık sık sinemaya ve televizyona uyarlanır. Bunlar içinde elbette Ian Fleming ve karakteri James Bond ayrı tutulmalıdır. Fleming’in yazdığı romanların ve hikayelerin tamamı, bazıları birkaç kere sinemaya uyarlanmıştır. Bond bir film karakteri olarak o kadar sevilmiş ve beyaz perdede o kadar büyük bir başarı kazanmıştır ki  Fleming’in toplam 11 roman ve iki hikaye yazmasına karşın ölümünden sonra da seri devam etmiş, ve bug

ne kadar 27 Bond filmi çekilmiştir. Fleming yanında daha mütevazı boyutlarda olsa da Graham Green, Len Deighton, Frederick Forsyth, son dönemde de Tom Clancy ve Robert Ludlum da sinemacıların gözde casus romanı yazarları arasında yer alırlar.

John Le Carre (1931- 2020)

Casus edebiyatının en büyük ismi olarak kabul edebileceğimiz John Le Carre’in de sinema tarafından dikkate alınmaması olanaklı değildir elbette. Altmış yıllık edebi yaşamında yazdığı 25 romanın 11 tanesi beyaz perdeye uyarlanmıştır ki bu da onu Fleming ve Forsyth ile birlikte sinemaya en fazla uyarlanan casus romanı yazarlarından biri haline getirir.

Kronolojik sırayla ustanın romanlarından beyaz perdeye uyarlamış filmler şu şekildedir:

The Spy who came in from the cold (1965)

The Deadly Affair (1967)

The Looking Glass War (1970)

The Little Drummer Girl (1984)

The Russia House (1990)

A Murder of Quality (1991) (sinema değil televizyon filmi)

Tailor of Panama (2001) 

The Constant Gardener (2005)

Tinker, Tailor, Soldier, Spy (2011)

A Most Wanted Man (2014)

Our Kind of Traitor (2016)

Film uyarlamalarının yanında romanlarının bazıları da televizyon için mini dizi olarak uyarlanmıştır:

Tinker, Tailor, Soldier Spy (1979)

Smiley’s People (1982)

A Perfect Spy (1987)

The Night Manager (2016)

The Little Drummer Girl (2018)

Bu filmler içinde, romanlarının edebiyatta yaptığının aksine The Spy Who Came in From the Cold  dışında sinema dünyasında büyük izler bırakmış bir başyapıt olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu filmlerin bazıları diğerlerine göre seyirci ve eleştirmen katında daha fazla ilgi görmüş ve beğenilmiştir. Bu başarı, uyarlamaları yapan yönetmenlerin ve oyuncuların olduğu kadar ve belki de daha da çok Le Carre’ın sadık okuyucularının merakından; romanlarının kurgu ve gerilim dolu konularından kaynaklanmaktadır. Öte yandan ağır tempo, karışık olay örgüsü ve özdeşleşmesi imkansız çok boyutlu karakterler bu filmleri ortalama bir sinema seyircisi için ‘sıkıcı’ veya ‘entelektüel’ film kategorisine sokma riski taşırlar. Örneğin Russian House’u başrolde Sean Connery oynuyor diye izleyen biri bana filmin bir türlü akmadığını, çok sıkıcı ve temposuz olduğunu söylemişti. Oysa ki film bu yazıda seçtiğim beş başarılı sinema uyarlamasından biridir. Dolayısıyla bir Le Carre uyarlamasına yönelik görüşlerin şekillenmesinde, filmden bağımsız olarak yazarı daha önce okumak veya okumamak dikkate alınması gereken etkenlerden biri.

Yazıya devam etmeden önce bu yazı ile ilgili olarak bir konuya da açıklama getirmek istiyorum: Televizyon uyarlamalarını farklı bir kategori oldukları için bu yazıya dahil etmedim. Öte yandan şunu da belirtmekte fayda var; Le Carre romanlarının dizi uyarlamaları filmlerden daha fazla ilgi görmüş ve izleyici tarafından daha çok beğenilmiştir. Örneğin 1984 tarihli, başrolünde Diana Keaton gibi çok önemli bir oyuncunun yer aldığı film uyarlaması olumlu eleştirilen almayan The Little Drummer Girl, 2018’de altı bölümlük bir mini seri olarak yeniden bu kez televizyona uyarlandığında gerek seyirci gerekse eleştirmen düzeyinde dikkate değer bir ilgi görmüş ve beğenilmiştir. Keza Le Carre’nin soğuk savaş sonrası ilk romanı olan The Night Manager uyarlaması mini seri bir çok ödüle aday gösterilmiş, farklı kategorilerde Emmy ve Bafta ödülleri kazanmıştır. 1979 tarihli Tinker, Tailor, Soldier, Spy ise televizyonun tarihinin en önemli serilerinden biridir ve televizyon draması alanında önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Le Carre de 2011’de romanın Tomas Alfredson tarafından yönetilen sinemaya uyarlaması gösterime çıktığında konu ile ilgili yaptığı bir yorumda şu ana kadar kendi romanlarının en iyi uyarlanması olarak John Irvin’in 1979 tarihli serisini göstermiş ve Smiley’de, Guiness’in muhteşem olduğunu söylemiştir. Görsel açıdan özellikle de günümüzün genç seyircisine sıradan ve sıkıcı gelebilecek olan dizi, oyunculuk, yarattığı atmosfer ve Le Carre’nin çok karakterli ve katmanlı hikayesini seyirciye çok başarılı bir şekilde aktarmasıyla televizyon tarihine geçer.

Le Carre romanlarının mini seri olarak (tüm uyarlamalar 6 bölüm olarak çekilmiştir) televizyon uyarlamalarının sinema uyarlamalarından daha fazla beğenilmesinin ilk nedeni yoğun ve uzun yapıtların bir sinema filmine sıkıştırılmasının zorluğudur. Bir mini seri ile yaklaşık altı saatlik bir sürede bir romanı uyarlamak mümkünken bir sinema filminde 120-150 dakika arasında bir sürede romanı anlatmak gerekmektedir. İkinci neden ise sinema ve televizyon arasındaki üslup ve anlatım dili farklarıdır. Sinema ve televizyon seyircisinin beklentileri arasında önemli farklar bulunabilir ve televizyon yapımcıları da bu farkları dikkate alırlar. Sinemada daha stilize ve bağımsız bir uyarlama olanağı mümkünken televizyonda daha geleneksel olma eğilimi söz konusudur. Dizilerin daha çok beğenilmesinde başta Smiley’i canlandıran efsanevi aktör Sir Alec Guiness olmak üzere hemen hemen tamamı İngiliz tiyatro ve sinema geleneğinden gelen büyük oyuncularının katkısı da göz ardı edilmemelidir.

Le Carre uyarlaması filmler ile ilgili detaylara geçmeden genel olarak romanların veya diğer edebi  türlerin film uyarlamaları ile ilgili de birkaç noktanın altını çizmekte yarar var. Bir filmin, her ne kadar pek çokları için zor hatta imkansız bile olsa, uyarlandığı yapıt ile kıyaslanması hem sinema sanatına hem de başta yönetmen olmak üzere filme emek verenlere bir haksızlık olarak değerlendirebilir. Öncelikle sinema uyarlaması, o romanı veya edebi yapıtın yönetmen tarafından  yorumlanmasıdır. Bir romanı kaç kişi okursa o kadar da yorum olduğunu kabul edersek bir uyarlama ile karşılaştığımızda öncelikle onun filmin yönetmeninin, başka bir deyişle bizden başka bir okurun bir yorumu olduğu gerçeğini de kabul etmemiz gerekir. Uyarlamaları değerlendirirken dikkate alınması gereken bir diğer önemli konu da sinemaya has teknik özellikle ve anlatım olanaklarıdır. Bir uyarlama film veya dizi ile karşılaştığımızda okuyucu kimliğimizden sıyrılıp seyirci kimliğine bürünmemiz ve filmi sinematografik bir dil kullanan, bu bağlamda edebiyatın neredeyse sınırsız olan anlatı ve detayları aktarma olanaklarına sahip olamayan bir sanat yapıtı olarak değerlendirmemiz gerekir. Öte yandan sinema belki edebiyatın geniş ve zaman-mekan sınırı olmadan anlatma olanağından yoksundur ama görselleştirme ve daha doğrudan anlatma gibi farklı olanaklara sahip farklı bir iletişim ve sanat aracıdır; bu bağlamda da kendine özgür erdemleri ve üstünlükleri vardır. Uyarlama tekniği açısından değerlendirildiğinde Le Carre romanlarının özellikle karakterlerin portrelerinin detaylı anlatımı, zaman içinde sık sık geri dönüşler ve neredeyse hiç aksiyon içermeyen çok katmanlı olay örgüsü dolayısıyla sinema için zorluklar içerdiği söylenebilir. Dolayısıyla Le Carre romanlarını sinemaya uyarlayan yönetmenleri sırf bu cesaretleri için bile kutlamak gerekir.

Gelelim listeye: Öncelikle benim hazırladığım bir liste, dolayısıyla tamamen öznel tecrübe ve beğenime dayanıyor. Dört filmi seçerken hiç zorlanmadım ama beşinci film için 1967 tarihli The Deadly Affair ile 2014 tarihli A Most Wanted Man arasında kaldım. Hem yakın tarihli olması hem de günümüzün de önemli konularından-sorunlarından biri olan İslamcı teröre eğilmesi yanında günümüz sinema seyircisine daha yakın gelecek sinematografisi dolayısıyla A Most Wanted Man’i tercih ettim. Merak edenler varsa kesinlikle The Deadly Affair filmini de seyretsinler. Oyunculuğa, atmosfere ve senaryoya dayalı eski tarz gerilimlerin iyi bir örneğini ve Le Carre edebiyatının sinemaya ilk uyarlamalarından birini görmüş olurlar.

Le Carre Romanlarından Uyarlanan En İyi 5 Film

5. A Most Wanted Man (2014)

Le Carre son romanlarından biri olan bu yapıtında, gözde ülkesi Almanya ve şehri Hamburg’a dönüş yapar. Almanya’nın ve Hamburg’un Le Carre’in yaşamında çok özel bir yeri vardır. Le Carre bu romanı ile ilgili yaptığı röportajda Almanya ve Alman Kültürü’ne olan takıntılı düzeydeki sevgi ve ilgisinin çok küçük yaşlarda başladığını ifade eder. Nitekim Bonn Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı okuyan Le Carre gizili servis görevine de Bonn’da başlar. Romanları ile başarı kazanıp kimliği açığa çıkınca gizli servis görevinden Hamburg’a konsolos olarak atanır. Kısa bir süre sonra da  kamu görevinden tamamen ayrılmak zorunda kalır ve kendini tamamen yazarlığa verir.

Le Carre çok sevdiği ama istediği kadar kalamadığı bu şehir hakkında hep yazmak istediğini, bunun onun için kapanmamış bir hesap olduğunu ve bu roman ile de bu hesabı kapattığını söyler. Okuyanlar veya dizi uyarlamasını seyredenler hatırlayacaklardır, Smiley’s People’da da Hamburg’un küçük ama özel bir yeri vardır; Smiley araştırma yapmak için kısa bir süreliğine Hamburg’a gelir ama roman ağırlıkla Londra ve Bern şehirlerinde geçer. A Most Wanted Man  ise tamamen bir Hamburg hikayesidir. Şehrin Le Carre için şahsi öneminin ötesinde, romanın konusu ile ilgili de bir ilişkisi söz konusudur. Bir liman şehri olarak Hamburg siyasi mültecilerin ve sığınmacıların Almanya içindeki önemli duraklarından biridir.

Bol karakterli ve iç içe geçen olaylarla örülmüş hikayeyle; kişisel geçmişlerin politik konjonktür ile çakıştığı zamansal kaymalarıyla; idealizm ile politik ve yaşamsal gerçeklikler arasında sıkışan kahramanlarıyla tipik bir Le Carre romanıdır. A Most Wanted Man. Bu ek olarak İslami terör ve Avrupa’da mülteci sorunu gibi son dönemin önemli konularına odaklanması açısından da ayrı bir ilgiyi hakkeder.

Romanın/filmin konusu kısaca şöyledir: Çeçen bir politik mülteci olan Issa Karpov illegal olarak Hamburg’a gelir. O sıralarda şehirdeki İslamcı terör gruplarını ve onların küresel bağlantılarını araştıran Alman Gizli Servisi (BND) Karpov’un varlığından haberdar olur ve Çeçen terör grupları ile bağlantısı olup olmadığını soruşturmaya başlar. Karpov’u mercek altına alan BND ekibi aynı anda Hamburg merkezli yardım amaçlı bir vakıf yöneten ve Almanya’daki Müslüman Cemaatin önde gelen kanat önderlerden biri olan Dr. Abdullah’ın da olduğundan şüphenilen El-Kaide bağlantısını araştırmaktadır. Soruşturmanın başındaki deneyimli BND Ajanı Günther Bachmann geçmişte yürüttüğü ve büyük bir başarısızlığa uğrayan bir operasyon yüzünden gerek üstleri gerekse de CIA tarafından güvenilmez olarak değerlendirilmektedir. Karpov kaçak yaşamına devam ederken bir insan hakları aktivisti olan ve göçmenler ile çalışan avukat Annabel Richter ile temasa geçer. Richter de onun zengin bir bankacı olan ve yıllar önce babası, Rus mafyasının bir üyesi olan Karpov’un babasına para aklama konusunda iyilikte bulunmuş Tommy Brue ile iletişime geçmesini sağlar. Karpov babasından kalan parayı dürüst yollarla kazanılmadığı için istememektedir. Soruşturma sırasında Richter ve Brue’yi kendilerine yardım konusunda ikna eden Bachmann onlardan Karpov’u babasından kalan parayı Dr. Abdullah’ın vakfına aktarması konusunda yönlendirmelerini ister. Bu yolla parayı takip edebilecekler ve Dr. Abdullah’ın parayı El-Kaide’nin paravan şirketlerinden birine aktarıp aktarmadığını da öğrenebileceklerdir. Bachmann’ın bu planını üstleri ve CIA de kabul eder. Paranın aktarılacağı gün Bachmann Dr. Abdullah’ı bir taksici kılığında ofisinden alır ve onun için çalışması için ikna etmeye çalışır ancak BND üst yönetiminin de onaylamasıyla CIA bir operasyon düzenler ve CIA ajanları arabayı durdurup Dr. Abdullah’ı tutuklarlar.

Le Carre’in romanı yazmasından yaklaşık altı sene sonra gösterime çıkan filmin yönetmeni sinema kariyeri öncesinde çok tanınmış bir fotoğrafçı ve klip yönetmeni olan Hollandalı Anton Corbjin. Depeche Mode (Enjoy the Silence), U2 (One) ve Coldplay (Viva la Vida) gibi grupların müzik videolarının yönetmeni olarak tanınan Corbjin sinemaya başrolünde George Clooney’nin olduğu gerilim-aksiyon The American ile adım atmış. Genel olarak ortalamanın üzerinde eleştirilen alan ve iyi sayılabilecek bir gişe başarısı sağlayan film (ki ben de filmi çok severim) sonrasında Corbjin ikinci kez A Most Wanted Man için yönetmen koltuğuna oturmuş.

Genel olarak başarılı bulunan film özellikle Corbjin’in fotoğraf geçmişinden gelen stilize üslubunu yansıtan bir şekilde pitoresk görselliği ile ön plana çıkıyor. Geceleri sarı-sıcak tonların gündüzleri ise soğuk-gri tonların hakim olduğu film görsel açıdan seyirci üzerinde dikkat çekici bir etki bırakıyor. Filmin başrolünde Bachmann’ı canlandıran Philip Seymour Hoffman müthiş oyunculuğuyla filmin beğenilmesindeki en önemli etkenlerden biri. A Most Wanted Man aynı zamanda çok erken bir denebilecek 46 yaşında yaşama veda eden Hoffman’ın da son filmi. Hoffman filmin gösterime girmeden yaklaşık beş ay önce hayatını kaybetmişti. Hoffman dışında özellikle yardımcısı rolünde son dönemin önemli Alman oyuncularından Nina Hoss da çok iyi bir oyunculuk çıkarıyor. Bu ikiliye Willem Dafoe, Robin Wright gibi iki büyük oyuncu ile Rachel McAdams ve son dönemin yine ön plana çıkan Alman aktörlerinden Daniel Brühl de sağlam bir destek veriyorlar. Karpov rolünde ilk batılı bir filmde oynayan Rus Grigoriy Dobrygin de rolünün altından kalkmayı başarıyor.

4. The Russia House (1990)

Sinematografik öneminden ziyade politik ve tarihi öneminin daha ön planda olduğu bir film The Russia House. Film, Le Carre’in yıllarca yasak olduğu; çevirilerinin yeraltında ve karaborsada dağıtıldığı Sovyetler Birliği’nde yayınlanmış ve Rusça’ya çevrilmiş ilk kitabının uyarlaması olma özelliğini taşıyor. Buna ek olarak filmin önemli bir bölümünün de Rusya’da çekilmesi filmin tarihsel ve sembolik önemini de arttırıyor. Yapıt eski Sovyetler Birliği topraklarında çekilen ilk Batılı filmlerden biri. Bunlara ek olarak Le Carre’in soğuk savaşı dönemini kapatan roman olarak da nitelendirilebilecek The Russia House 1989’da, başka bir deyişle Berlin Duvarı’nın yıkıldığı sene yayınlanıyor. Film de bir sene sonra, Soğuk Savaş’ın resmi olarak sona ermesinin hemen sonrasında çekiliyor.

The Russia House Le Carre romanları arasında en beğenilenler arasında yer almaz. Öte tandan Karla Üçlemesi düzeyinde bir başyapıt olmasa da  Le Carre edebiyatının tipik öğeleri olan derinlikli ve çok boyutlu karakterleri, diğer romanlarına göre basit-kolay anlaşılır bulunsa da çok katmanlı hikaye kurgusu ve özellikle kendine özgü bir Rusya tasviri ve insandan yana hümanist yaklaşımı ile ilgi çekici bir kitap olduğu da yadsınamaz. Casus edebiyatı üzerine Internet’teki en kapsamlı bilgi kaynağı olan Spylibrary romanı ‘çok iyi’ olarak tanımlıyor. Okuyucu düzeyinde de romanın çok ilgi gördüğünü ve yayınladıktan sonra en çok satanlar listesinde ilk sıraya kadar çıktığını hatırlatmakta yarar var.

İngiliz yayıncı olan Barley bir kitap etkinliği için Rusya’da bulunduğu sırada katıldığı yemekte Soğuk Savaş’ın sonu ve barış hakkında cesur bir konuşma yapar. Bu seyahat ve konuşmadan aylar sonra Katya isimli bir Rus kadından bir ses kaydı alır. Bu kayıtta Katya, Barley’den arkadaşı Yakov’un kaleme aldığı Sovyetler’in nükleer kapasitesi ve atom sırları ile ilgili bir el yazmasını yayınlamasını ister. Açıklamasında Yakov’un da bir gün demokrasinin geleceğine inandığı ülkesine böylelikle bir hizmet etmek istediğini söyler. El yazması Barley’e ulaşmadan önce İngiliz Gizli Servisi MI-6’in eline geçer ve teşkilatın Rusya ile ilgili bölümü (ki romana adını da veren Rus Evi lakabı ile anılır) konuyla ilgilenir; Barley’i Yakov ile temasa geçip bilgileri doğrulatmaya ikna ederler. Yakov bir biçimde hastalanır ve Katya’ya tehlikede olduğunu söyler. Bu arada Barley ile Katya arasında bir aşk ilişkisini de başlamaktadır. Barley MI-6 ve CIA’yı Yakov’un el yazmasının bir KGB yemi olduğuna inandırır ama arka planda Katya ve ailesini Rusya’dan çıkartma karşılığında KGB ile el yazmasını onlara verme konusunda bir pazarlık yapmıştır. Roman sadece devletlerin ve gizli servislerin aldatma kabiliyetine sahip olmadığını, insanların yaşamlarının , duygularının özellikle de gizli servis bürokratlarının başkalarının yaşamları pahasına casusluk oyunu oynamasından daha önemli olduğu mesajını vermektedir.

Film uyarlamasını Hollywood’un tanınmış yönetmenlerinden Fred Schepisi yönetmiş. Başrollerde ise iki büyük oyuncu, Barley rolünde Sean Connery, Katya rolünde ise Michel Pfeiffer yer alıyor. Roy Scheider, James Fox, John Mahoney, Klaus Maria Brandauer, J.T Walsh ve Martin Clunes gibi çok önemli oyuncular da yardımcı rolleri üstleniyor. Nitekim böyle geniş ve usta bir kadro sayesinde de film oyunculuk açısından çok üst düzey bir seviyeye çıkıyor. Filmin oyunculuk açısından en ilginç ve belki de ironik durumu Sean Connery’in varlığı. Casus edebiyatının ve sinemasının en bilinen ismi Bond ile özdeşleşmiş, bu bakımdan belki de dünyanın en tanınan ve sevilen casusu Sean Connery’nin Bond ile tamamen zıt bir casusluk filminin başrolünde oynaması, yapıtı çok daha ilginç bir hale getiriyor. Michel Pfeiffer masum, ürkek, kırılgan ama cesur ve idealist Katya’da çok başarılı bir portre sergiliyor. Connery ve Pfeiffer arasındaki uyum ve elektrik de Barley ile Katya’nın romanda Le Carre’ın ustalıkla anlattığı sıcak ve duygusal yakınlaşmasını beyaz perdeye ikna edici bir şekilde yansıtmayı başarıyor. Filmin Rusya’da çekilmesi de ayrıca gerçekçi bir atmosfer oluşmasını sağlıyor.

Belki ağır sayılabilecek temposu ve Le Carre romanlarına göre görece kolay anlaşılır olsa da dikkat gerektiren katmanlı hikayesi ile normal seyircinin ilgisini çekmesi zor bir film olan The Russia House nitekim gişede 23 milyon dolar civarında bir hasılat yapmış. Öte yandan Hollywood standartlarında düşük bir bütçeye sahip olan (21,8 milyon dolar) filmin zarar etmemesi de bir başarı olarak kabul edilebilir. Keza Roger Ebert filme iki yıldız verirken film hakkında “seyretmesi sabır, içinde bir karakter olarak yer alması daha fazla sabır gerektiriyor” yorumunu yapıyor.

3. The Constant Gardener (2005)

Soğuk savaş sonrası Le Carre’e bundan sonra ne yapacağını sorduklarında verdiği cevabın edebi bir yansıması olarak da nitelendirilebilir The Constant Gardener. Le Carre için soğuk savaş döneminin demir perde ülkeleri insanları ezen, onlara işkence eden, özgürlükleri kısıtlayan uğursuz şeytani rejimlerdir ama batı da öyle iddia ettiği gibi saf ve temiz değildir. Nitekim soğuk savaş bitince Le Carre kalemini batının uğursuzluğuna, küresel kapitalizmin şeytaniliğine çevirmiştir ve The Constant Gardener belki de yeni dönem Le Carre romanları içinde bu yaklaşımını en açık ve sert biçimde gösteren romandır. Gerçek bir olaydan, Pfizer’ın Nijerya Kano’da bir salgın sırasında onaylanmamış bir ilacı test etmesi sonucu 11 çocuğun öldüğü iddiası ile yıllarca süren bir davadan esinlenerek yazılan roman politik boyutu yanında edebi açıdan da Le Carre’nin soğuk savaş sonrası döneminin en ilgi çekici ve başarılı yapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir.

Filmin uyarlandığı romanın konusu özetle şöyle: Bir aktivist ve insan hakları savunucu olan Tessa ve Justin bir üniversitede konferans sırasında tanışırlar ve aralarında bir ilişki başlar. Bir İngiliz diplomat olan Justin, yeni atandığı görev yeri olan Kenya’ya gitmeden Tess ile evlenir ve çift Kenya’ya taşınır. Tess, evlilik öncesinde Justin ile birbirlerinin iş hayatına karışmayacaklarına dair yaptıkları antlaşmaya dayanarak kocasının pozisyonuna rağmen Kenya’da sağlık ve insan hakları alanında çalışmaya devam eder; İngiltere ile Kenya hükümetlerine doğrudan suçlamalar ve eleştiriler yöneltir. Bu çalışmalar içinde özellikle uluslararası bir ilaç firmasının, İngiliz hükümeti, Kenya otoriteleri ve onların Kenya’daki iş yaptığı taşeronların karıştığı bir ilaç testi skandalını araştırması çok ses getirir, konu Londra’ya kadar uzanır. Tess ve beraber çalıştığı bir Kenyalı doktor  konu ile ilgili bir araştırma yapmak için gittikleri yerde ölü bulunurlar. Justin bu cinayetin Tess ve doktor arkadaşının araştırdığı konu ile ilgili olduğunu anlar ve olayı araştırmaya başlar. Araştırdıkça İngiliz ve Kenya hükümetlerinin de ilaç şirketleri ile birlikte doğrudan dahil olduğu bir komplo ile karşılaşır.

Le Carre’nın romanı koloni-sonrası dönemde de eski sömürge güçlerinin Afrika’da hâlâ etkin olduğu; kara kıtayı kâr ve güç için farklı şekillerde sömürmeye devam ettiklerini anlatır. Uluslararası kapitalizm ve onun araçları olan küresel firmalar ile yerel taşeronlarıyla iş tutan hükümetlerin nezdinde Afrika’nın kadınlarının ve çocuklarının hiçbir değeri yoktur. Her şey daha fazla kâr elde etmek içindir. Şayet öldürücü yan etkileri olan ilaç için yeni testler yapılmaya başlansa bu hem şirket için milyonlarca dolar araştırma bütçesi hem de kaybedilecek sürede rakip firmalardan biri ilacı geliştirip piyasaya sürerse ciddi bir pazar kaybı demektir. Bu kayıp karşısında Afrikalı çocukların ve kadınların yaşamının değeri nedir ki? Film, romanın bu vurgusunu ekran yansıtırken Justin rolünde Ralph Fiennes ve Tess rolünde Rachel Weisz başarılı birer performans sergiliyor. Onlara özellikle İngiliz Yüksek Komiseri rolünde Danny Houston ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı Afrika Dairesi Başkanı rolünde Bill Nighy de başarıyla eşlik ediyor.

City of God filmiyle uluslarası başarı sağlayan Brezilyalı Fernando Meirelles seyirciye genel bir Afrika atmosferi sunarken yoksulluğu ve yoksunluğu görsel açıdan izleyicinin gözüne sokmadan vermeyi başarıyor. Özellikle Justin’e yaptığı yakın çekimler sayesinde de filmin dramatik boyutunu güçlendiriyor ve bu yakın çekimler sayesinde tanık olduğumuz Justin’in çaresizliği karşısında kendimize şu sormamızı sağlıyor: Tek bir adamın mücadelesi, kahramanlığı, fedakarlığı ve sonunda kendini feda edişi bu bozuk düzeni kurtarmaya yeter mi?

The Constant Gardener hem eleştirmen hem de seyirci düzeyinde başarılı bulunmuş bir film. Roger Ebert filmi 2005’in en iyi filmleri arasında gösteriyor. Film dünya çapında da 83 milyon doların üzerinde bir gişe yakalamış.

2. Tinker, Tailor, Soldier, Spy (2011)

Pek çok eleştirmen, Le Carre okuyucusu ve hatta yazarın kendisi tarafından şu ana kadar yapılmış en başarılı Le Carre uyarlaması olarak kabul edilen 1979 tarihli mini diziden sonra ustanın baş yapıtı İsveçli yönetmen Tomas Alfredson tarafından 2011 yılında beyaz perdeye uyarlandığında filmin ayrı mecralar için çekilmiş olsalar da John Irvin’in uyarlaması ile kıyaslanması kaçınılmazdı. Yine Le Carre tarafından Smiley için mükemmel bir seçim olarak tanımlanmış ve Smiley ile özdeşleşmiş Alec Guiness’in ardından Gary Oldman’ın performası ve karaktere getireceği yorumlar da çok tartışılacaktı kaçınılmaz olarak. Tüm bu tartışmaların sonucunda yönetmen Alfredson’un  ve Oldman’ın başarılı bir iş çıkardıkları ve zor sayılabilecek bir işin altından başarıyla kalktıkları söylemek yanlış olmayacaktır. Film gösterime girdikten sonra ilk üç hafta en fazla gişe yapan İngiliz filmi olmuş; toplamda da 80 milyon Doların üzerinde bir gişe başarısı elde etmiştir. ’En İyi İngiliz Filmi’ dalında BAFTA kazanmış; ‘En İyi Uyarlama Senaryo’, ‘En İyi Film Müziği’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dallarında  Oscar’a aday olmuştur.

Le Carre’ın Soğuktan Gelen Casus ile birlikte en bilinen ve beğenilen romanı olan; yazılmış en büyük casusluk romanlarından biri olarak kabul edilen yapıtı ‘içimizde bir köstebek var, hadi onu bulalım’ hikayesi değildir. Yapıtın yüzeyde görünen konusu bu olsa da roman adeta MI-6’e ve onun üzerinden de Britanya İmparatorluğu’na bir ağıttır. 1950lerin başına gelindiğinde bilinen tarihsel, ekonomik ve politik anlamıyla Britanya İmparatorluğu dünyanın en güçlü ülkesi değildir ve küresel dünyadaki politik, ekonomik ve askeri etkisi ortadan kaybolmaya başlamıştır. Üzerinde güneş batmayan, 20.Yüzyıl’ın başında bilenen dünyanın %25’ini kontrol eden imparatorluk günleri eskilerde kalmıştır; ancak tarih kitaplarında, anılarda ve tahayyüllerde yaşayacaktır. MI-6 de diğer İngiliz kurumları gibi yeni dünyada yerini arayan Britanya’nın bu arayışının etkilerinden muzdariptir. Yeni dünya düzeninde konumunu arayan Britanya’nın bu süreçte yol gösterci olma rolünü belki de en ağır biçimde taşıması gereken kurumların başında gelen MI-6 de kendi yolunu kaybetmiştir. Philby ve Cambridge Beşlisi faciasından sonra toparlanamayan teşkilatın bu yeni dönemde eski gelenekleri ve yapısıyla varlığını sürdürmesi olanaksızdır. Le Carre’ın romanı tüm bu sürecin; büyük bir karşı casusluk hikayesi bağlamında sadece Teşkilat’ın değil tüm Britanya’nın da bu dönüşüm sancıları ile en sert biçimde yüzleşmek zorunda kalışının hikayesini anlatır. Bu dönüşüm tıpkı soğuk savaş gibi çok acımasız ve çok katmanlıdır.

Romanın 1979 tarihli dizi uyarlamasını seyredenler mükemmel oyunculuklar dışında atmosferin karanlığını, diziye hakim soluk kahverengi tonları hatırlayacaklardır. Dizide karamsar ve karanlık atmosfer güçlensin diye sahnelerin çekileceği mekanları belirlerken mümkün olan en çirkin ve rahatsız olanları seçmişlerdir adeta. 2011 tarihli film uyarlaması da benzer bir yoldan gidiyor ve tüm film kahverengi ve portakal tonların ağırlık olduğu bir görsellikle bu karamsar atmosferi vurguluyor. 70ler Londrası’nın ve kış mevsiminin sisli gri gökyüzü de bu bunalım hissini güçlendiriyor.

Film klişe tabirle bir yıldızlar ve büyük oyuncular geçidi. Smiley rolünde Gary Oldman’ın sürüklediği filmde John Hurt, Colin Firth, Mark String, Tom Hardy, Benedict Cumberbatch, Toby Jones, David Dencik, Stephen Graham ve Ciaran Hinds gibi İngiliz Sinemasının ve tiyatrosunun çok önemli oyuncuları da katılıyor ve filmin mini dizi uyarlanmasını aratmayacak bir oyunculuk gösterisi haline getiriyorlar.

1979 dizi uyarlanmasında savaş sonrası Ingiliz müziğinin bestecilerden Geoffrey Burgon’un müzikleri yapıtın başarısına önemli büyük katkıda bulunuyordu. 2011 tarihli filmde de daha çok Pedro Almodóvar filmlerine yaptığı müzikler ile tanınan günümüzün en önemli film müziği bestecilerinden İspanyol Alberto Iglesias’ın mükemmel müziği filmi güçlendiriyor. Özellikle filmin girişindeki ana tema seyirciyi filmin gerilimine çok iyi hazırlıyor.

1. The Spy who Came in From the Cold (1965)

Casus edebiyatı tarihine belki de sadece John Buchan’nın The 39 Steps ve Graham Greene’nin The Third Man romanları Le Carre’in bu yapıtı düzeyinde bir etki yapmışlardır. Kitap modern casus edebiyatını değiştiren ve onu yüksek edebiyat sınırları içine sokan romanlar arasında ilk sıralarda yer alır. Pek çok kişi için roman sadece Le Carre’in değil casus edebiyatının de en büyük başyapıtıdır. Yapıt, batı gizli servislerinin Demir Perde’deki muadillerinden ahlaki açıdan hiç de farklı olmadıklarını; komplo, aldatma ve yalan gibi yöntemleri kullanmaktan çekinmediklerini ortaya koyan bir politik manifesto olarak okunabileceği gibi aynı zamanda edebi, entelektüel, ahlaki ve politik derinliği olan bir edebiyat başyapıt olarak kabul edilmelidir. Le Carre romanında birinci elde deneyimlediği gizli servis karakterleri ve yöntemlerinin soğuk gerçekçiliğini konunun çekiciliği ve gerilimi ile birleştirmeyi başarmış; bunu da yüksek edebiyatın sanatsal ustalığı ile çok satan romanlara has sürükleyiciliğini bir araya getiren bir dil ile okuyucuya aktarmıştır. Nitekim bu çok boyutluluğu kitabın hem bir uluslararası en çok satan olmasını sağlamıştır hem de roman Time dergisi tarafından da ‘Tüm Zamanların En iyi 100 Romanı’ listesine alınmıştır.

Roman 1965 tarihinde politik ve toplumsal konularda, özellikle de batı toplumlarını eleştiren filmleri ile tanınan; kendisi de 1950lerde özellikle Amerikan televizyon, tiyatro, edebiyat ve film dünyasını derinden etkileyen McCarthycilik ve komünist avı süreçlerinden etkilenmiş ve yaklaşık beş yıl boyunca kara listede yer almış Amerikalı yönetmen Martin Ritt tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Film Le Carre uyarlamaları içinde her anlamda açık ara en başarılı olanıdır. Gişe başarısı, eleştirmenlerin olumlu eleştirileri yanında BAFTA ve David di Donatello ödüllerinde ödüller kazanmış; Richard Burton bu ödüllerinin yanı sıra filmdeki rolüyle en iyi erkek başrol oyuncusu dalında Oscar’a da aday gösterilmiştir. National Board of Review, filmi 1966 yılında çekilmiş en iyi 10 filmden biri olarak seçmiştir.

Sinema tarihinde çok az film onun giriş sahnesi kadar etkili ve açık bir şekilde soğuk savaşı görselleştirebilmiştir. Hatta hiçbir film soğuk savaş ile ilgili olarak o açılış sahnesinin yaptığı etkiyi yapamamıştır. Sol Kaplan’ın filmle özdeşleşen müziğinin etkisi filmle sınırlı kalmamış; casus filmleri için de bir sembol olmuştur ve denilebilir ki James Bond’un ana temasından sonra en bilinen casus filmi melodisidir.

Film Le Carre romanlarına özgü çok katmanlı ve karakterli olay ve komplo örgüsünü çok başarılı bir siyah-beyaz atmosfer ve muhteşem oyunculuklarla mükemmele yakın aktarmayı başarmıştır. Özellikle bazı seyirciler için fazla teatral gelebilecek mahkeme sahneleri, gerilimin ve dolayısıyla da oyunculuğun doruğa çıktığı anlar olarak sinema tarihine geçmiştir. Burton’un oyunculuk kariyerinin de doruk noktalarından biridir bu sahneler. Burton’a Hollywood’un Altın Dönemi’nin hayatta kalan son temsilcilerinden Claire Bloom ve kuşağının önemli oyuncularından Avusturyalı Oskar Werner de başarıyla eşlik etmişlerdir. Bir ilginç not da romanda ve filmde daha çok bir yan karakter olarak yer alan Geoge Smiley’yi canlandıran bir diğer önemli İngiliz aktör Robert Davies’dir. Davies asıl ününü BBC tarafından uyarlanan dizide polisiye tarihinin en büyük yazarlarından Simenon’un efsanevi kahramanı Komiser Maigret’si canlandırarak kazanmıştır.

SOSYALİST ABİMLE POLİSİYE EDEBİYAT ÜZERİNE LAKIRDI-2

“Sevgili abim, kuzey polisiyeleri için ne diyorsun peki? Sosyal adaletini, gelir eşitliğini sağlamış, sosyal refah düzeyini ileri seviyelere çıkarmış mutlu insanlar ülkesi olan İskandinav ülkeleri, İsveç, Danimarka, Norveç, Finlandiya’daki polisiye edebiyatın bu kadar ileri gitmesini, bu kadar çok satmasını neye bağlıyorsun peki?”

Sanıyorsunuz ki sosyalist abimi bu sorumla şapa oturttum. Ama onun bu soruya da verecek mantıklı bir yanıtı vardı. Neşeli bir kahkaha patlattı.

“Canım kardeşim bu ülkeler akıllı, zeki insanların ülkesi aynı zamanda. Onlar da bir zamanlar barbardılar. Vikinglerin torunları bunlar unutmamak gerekir. Moğollar, Romalılar, Osmanlılar gibi onlar da dünyayı kana buladılar. Ama barbarlık düzeyinden dünyanın en gelişmiş, en uygar ülkeleri arasında yerlerini aldılar. Akıllarını kullanarak gelişime ayak uydurdular. Bulundukları coğrafya, iklim koşulları nedeniyle daha çok proteine ihtiyaç duyuyorlar. Protein tüketmeleri hiç kuşkusuz o insanları daha zeki, daha akıllı ve de daha çalışkan yapıyor. Dünya markalarını yaratacak kadar akıllılar. Tabii ki adamların refah düzeylerini koruyabilmeleri için paraya ihtiyaçları var. Dünyanın önde giden markalarını Nokia, Volvo, İkea, Lego, Maersk, Vestas, Novo Nordisk, Ganni, Scania, Oriflame, Electrolux, H&M, Telenor vs. bu ülkeler üretiyor.

Bak bizim bir dünya markamız yokken adamların onlarca dünya markaları var. Yüzölçümlerini toplasan bizim ülke kadar etmezler. Böyle çalışkan, akıllı ve zeki insanların yaşadığı ülkeler, sosyal adaleti sağlamışlar en azından. Yani mutlu insanlar ülkesi. Şimdi bu markalara bir de kültürel markalar ekliyorlar. Vikingler ve İskandinav efsanelerini konu alan tarihi diziler, polisiye filmler ve polisiye edebiyatta önemli başarılar elde ediyorlar. Mademki sen beni bu konunun içine çekmeye çalışıyorsun, peki o zaman…”

Abim açıldıkça açılıyordu. Birden polisiye edebiyat üzerine uzman kesilmişti sanki. Ağzım açık dinliyordum sadece. Benim şaşkın şaşkın baktığımı görünce de, “Kardeşim bir zamanlar İskandinav ülkelerinin başarılarını incelemiştim. Hatta bu konuda İskandinav mucizeleri üzerine bir makalem de yayınlanmıştı. Oradan biliyorum. Şaşılacak bir şey yok,” demişti.

Abim rakısından bir yudum aldı, bir iki mezeyi de ağzına tıkıştırdıktan sonra devam etti.

“İskandinav polisiyeleri, dünyada en çok okunan polisiyeler olmanın yanı sıra, bir başka boyutuyla da edebiyat dünyasını şaşırtıyor. İskandinav ülkeleri, nasıl oluyor da dünyada suç oranı en düşük ülkeler arasında yer alırken, bu ülkenin yazarları suç edebiyatı üzerine dünyada en çok satan eserler verebiliyorlar? Katilleri, acımasız vahşi cinayetleri, birbirinden farklı kanlı örgütleri, kıta Avrupası ve ötesinde farklı beğeni ve zevkleri olan edebiyat okurunun ilgisini çekebilecek şekilde, edebiyatlarına nasıl yansıtabiliyorlar? Sorular bunlar öyle değil mi?”

“Evet abi.”

“Bu ironik durum faili bulunamayan Olaf Palme cinayeti, 2003 yılında öldürülen Dışişleri Bakanı Anna Lindh’le trajedinin tekrarlanması, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından işgal edilene kadar Norveç ve İsveç’in tarafsız kalmayı seçmelerine rağmen toplumlarının gizliden Nazi Almanyasına hayranlık duymaları ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeleri şeklinde açıklansa da, bence bunun basit bir nedeni var. O basit nedenden önce şunu da söylemeliyim ki geçmişlerinde barbarlık var. Şiddete, kana, öldürmeye genetik bir yatkınlık da olabilir. Bu yatkınlıklarını, hayallerinde yarattıkları cinayetlerle, şiddetle bir ölçüde gidermeye çalışıyor da olabilirler. Tabii bu benim abartılı bir çıkarımım da olabilir. Çünkü dünya bir dönem hatta yakın zamana kadar şiddet doluydu. Yine de şiddet var ama geçmişe oranla bir hayli az tabii ki. Neyse gelelim basit nedene. Kişi başına düşen milli gelirle dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan İskandinav ülkelerinin, özellikle polisiye edebiyat alanında kendi yazarlarını ve kitaplarını, hatta filmlerini dünyaya pazarlama konusunda hiçbir masraftan kaçınmamaları. Yani bir anlamda pazarlama ve imaj tekniklerini son derece iyi kullanmaları da diyebiliriz. Üstelik bunu arkalarına ulusal güçleri alarak yapıyorlar. Diğer ülkelerdeki elçilikleri, konsoloslukları aracılığıyla polisiye edebiyat etkinlikleri düzenleyerek yazarlarını ve kitaplarını o ülkenin okurları, yayımcıları, yazarları ve eleştirmenlerine tanıtıyorlar. Tabii artık günümüzde bunu yapma gereği bile duymuyorlar, çünkü markalaşmışlar artık. Bunun nasıl geri dönüşü oluyor sence?”

Abim beni sınıyordu. Rakımdan iri bir yudum aldım ve ben de analizimi yapmaya başladım. Abim pası bana, biraz ara verip mezeleri yemek için atmıştı ya neyse.

“Benzer faaliyetlerin zaman içinde bu edebiyatın ve yazarların diğer ülkelerde tanınmasında ve pazarlanabilmelerinde önemli bir geri dönüşü oluyor. Bunu sadece edebiyatın, yazarların ve yayınevlerinin kazanımı olarak değerlendirmemek gerekiyor; böylece turizmcisinden esnafına, sanatçısından film sektörüne ve büyük sermayedarına kadar herkes kazanıyor.”

Abim tıkınmaya devam ediyordu. “Peki İskandinav polisiyesinin dünyayı etkilemesinde sadece bunun payı var diyebilir miyiz?”

“Elbette diyemeyiz abi,” dedim ve devam ettim. Ben de açılmıştım bir kere.

“İskandinav suç edebiyatının bu denli popüler hale gelmesinde en önemli etkenlerden biri de suç oranı en düşük ülkeler arasında yer almalarına rağmen okurun ilgisini sürekli üzerinde tutan suç romanları yazabilme paradoksunda yatıyor olamaz mı? Suç işlenmeyen ülkelerde nasıl oluyor da suç romanları yazılabiliyor? Yazarları ilhamı nereden alıyorlar? Bu soruları cevaplandıramamanın çekiciliğini bir sav olarak ortaya atıyorum. Bu ironi kafaları kurcalıyor ve İskandinav yazarlara ilginin daha da artmasına neden oluyor. Zaten onlar da bu ironiyi destekler açıklamalarda bulunarak, ilginin her daim sıcak kalmasını sağlamayı başarıyorlar.”

Abim burada araya girerek, “Çok doğru bir noktaya parmak bastın aziz kardeşim!” dedi ve sözü benden aldı. “Aziz” olmuştum artık.

“İşte sözümün başında da belirtmiştim. Ülkelerin coğrafik yapısı, güç doğa şartları ile mevsimler arasında yaşanan dramatik değişiklikler, ormanlık bölgeler, ıssız yabani ortamlar, donmuş göller, hırçın dalgalı deniz kenarları, karlı puslu havalar, güneşin kaybolmadığı uzun parlak yaz geceleri ile ışığının hiç görülmediği karanlık kış geceleri tüm bunlar polisiye öyküler için müthiş bir doku oluşturuyor. Bu şiirsel atmosfer aynı zamanda her an gelebilecek bir tehlikeye karşı da bir korku ortamı yaratabiliyor. Ve hipnotize edici melankolik etkili, korkuyu tetikleyen bu coğrafyalar, kuzeyin zengin mitolojik öyküleri, efsane ve masallarının etkisiyle de birleşince, hiç kuşku yok ki, hayal gücünü harekete geçirerek hepimizin keyifle okuduğu yazarların ve kitapların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bu coğrafyanın etkisini dedektif Kurt Wallander tiplemesini yaratan biraz önce sözünü ettiğimiz ünlü yazar Henning Mankell’in kitaplarını okurken çok hissetmiştim. Ayrıca yine ünlü yazar Stieg Larsson’ın Millennium serisinde de…

Kuzey ülkelerinin polisiyesinin dünyada tutulması, İskandinav yazarları daha da kamçılayarak müthiş bir rekabeti de beraberinde getiriyor diyebiliriz. Bu rekabet çığ etkisi yaratarak iyi yazarların ve iyi kitapların ortaya çıkmasına yol açıyor. Tabii kuzey rüzgarı, sadece kitapla kalmıyor, ekranlara drama, belgesel olarak taşınarak servetlerine servet katmalarına da neden oluyor. Böylece bir sanat, zengin bir maden yatağına dönüşüyor.”

Abime biraz da yerli polisiyeler ve Türkiye’deki polisiye edebiyat üzerine konuşmamızı önermiştim ama o, “Kardeşim bunu da bir dahaki sohbetimizde ele alırız, şimdi kıssadan hisse şu…” dedi ve rakısını kadehinin yarısına kadar içti. Rakı kadehte yarılanmıştı. Bu sohbetin sonuna gelindiğinin bir işaretiydi.

“Suç bir tez ise bunun antitezi, suçu ortadan kaldırmak için var olan kolluk kuvvetleri ve hukuktur.  Ama sentezi ne dersen, suçu ortadan kaldıracak etkenleri ortadan kaldırırsak ne fazla kolluk kuvvetine de ne de gereğinden fazla hukuka gereksinim duyarız. Peki sonuç olarak neymiş kuzey ülkelerinin polisiyeye olan tutkusu?”

“Neymiş abi?”

“Tabii ki ekonomikmiş. İskandinav polisiye edebiyatı, neredeyse bu ülkelerin önemli ihracat ürünlerinden birini oluşturuyor. Yani bu başarının altında ekonomik sebepler yatıyormuş. Ekonomi her zaman üst yapıyı belirler, bunu aklından asla çıkarma! Biz ekonomik yapıyı adaletli bir biçimde oluşturamazsak suç ve suçlu kavramlarını daha çok okur, polisiye roman okumalarının sonunu getiremeyiz. Böylece her yerden bir dedektif fırlar. Eee, her kişinin başına bir dedektif dikemeyeceğimize göre…”

Kahkahasını yine patlattı abim. “Adrenaline ihtiyaç duyuyorsan doğa sporları yap, gerçek bilime yönel, matematik problemleri çöz. Enerjimizi suçluları yakalamaya değil, dünyamızı güzelleştirmeye, barışı ve adaleti sağlamak için bu dünya nimetlerinden herkesin faydalanmasını sağlayacak çözümler üretmeye yöneltmeliyiz aziz kardeşim!”

Abim, kadehindeki rakının yarısını ağzına dikti. “Hadi artık kalkalım,” deyip kadehini masaya vurmuştu abim. Bu hareket gecede sözün bittiği yerdi.

-DEVAM EDECEK-

MELİH GÜNAYDIN’LA RÖPORTAJ

MELİH GÜNAYDIN’LA RÖPORTAJ

-Merhaba Melih Bey. Öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı, polisiye yazmaya nasıl karar verdiniz?

Uzun süredir keyifle okuduğum Dedektif Dergi’de bana yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Yayıncılık sektörünün sekteye uğradığı bu zor günlerde üstlendiğiniz sorumluluğuysa ayrıca takdir ediyorum.

Bankacılıkla başlayan kariyerim gazetecilikle devam etti. Bankacıyken başladığım kurmaca metinler yazma serüvenim, 2020 yılında Sürgün Avı’na dönüştü. Şimdiyse bir yayınevinde yayın koordinatörü görevini üstleniyorum. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazda kitapları okura ulaştırmaya uğraşıyoruz.

Yazarlık yolculuğum 2015’te sorunlu olmayan, son derece olağan bir müşteriyi uğurladıktan sonra kendi kendime, “Bu işi mi yapmak istiyorum? Böyle bir insan mı olmak istiyorum? Hayatımda sahiden ne yapmak istiyorum?” diye sorguladığımda başladı. Tam manasıyla bir epifani yaşadım. O günden beri işim yazmak ve okumak. Diğer sorunuzuysa Bümed’e yaratıcı yazarlık kursuna giderken çokça kendime sordum, o sıralar atölyede aldığım eğitimlerden dolayı durum ve olay öyküleri yazıyordum. Bazıları gerçek yaşamdan esinlendiğim bazılarıysa distopik öyküler. Polisiye ise çocukluğumdan beri kilitli bir odada sakladığım tutkulu bir rüyaydı. Bana sadece odanın kapısını açmak kaldı.

-Bir fikir bulup onu yazmaya niyetlendiğinizde çalışma ritüeliniz nasıl oluyor? Bir yazar olarak nelerden besleniyorsunuz?

Fikri bulduğumda önce onu not edip demlenmesi için kenara bırakıyorum. Metroda, evde, sokakta boş bulduğum her an o fikre dönüyorum. Anlatacağım konuyla ilgili okumalar yapıyorum, videolar izliyorum, o dünyanın içinde dönerken başka fikirler ana fikre takılıyor ve daha katmanlı bir hikâye olmasını sağlıyor. Etraflıca düşündükten sonra karakterlerimi oluşturuyorum. Metni sahne sahne tasarlarken çatışmaları belirliyorum. Hangi bakış açısıyla yazacağıma karar veriyorum. Sonra olay örgüsünü çizip kontrolü elden bırakmamaya çalışıyorum. Ve yazmaya başlamadan önce mutlaka bir Sergio Leone filmi izliyorum.

-“Sürgün Avı” adlı romanınızın yazılma-yayınlanma süreci ve konusundan bahsedebilir misiniz? Türk Edebiyatındaki az sayıda siyasi polisiyeden biri olan “Sürgün Avı”nı yazmaya sizi yönelten ne oldu?

Sürgün Avı’nı babamın kanserle mücadele ettiği dönemde yazmaya başladım. Beş senelik kurmaca eğitimi ve yazma sürecimin artık bir romana dönüşmesine o an karar vermiştim. Bir yandan babamın tükenişini seyrediyor, diğer yandan romanımı tamamlamaya çalışıyordum. Onun hayata tutunma gayreti benim mücadele ateşimi körükledi. Edebiyat sadece okuru değil, yazarı da iyileştirir. İnsanları günlük hayatın bayağılığından ve renksizliğinden uzaklaştırıp başka dünyalara davet eder. Kaleme aldığım her edebi eser aslında öncelikle beni kendi gerçekliğimden koparıp benzersiz dünyalara çekiyor. Yazarı, yaratıcısını besleyip iyileştiriyor. Ben de o dönemde gerçeklerden uzaklaşmak için yazdım. Ne mutlu ki babam kanseri yendi, kitabımı da ona adadım. Sonra dosyamı yayınevlerine gönderme sürecim başladı. Hepsi ilkeli ve değerli yayıncılar, çoğu olumlu geri dönüş yaptı. Sonunda yayınlandı.

Geçmişte ve günümüzde gerçekleşen siyasi cinayetlerin, teknolojiyle değişen suçların, göç ve göçmen politikasının üzerinde durmaya çalıştım. Mübadelelerle, siyasi suçlarla, dün ve bugün çokça cinayetle, kitlesel hareketlerle, göçle karşılaşıyoruz. Bu meselelerin edebiyatın içinde yer alması metnin derinliği açısından önemli. Ve anlatılmayı bekleyen hikâyeler her zaman yanı başımızda. Güncel edebiyat da bundan yararlanıyor, polisiye için de aynı durum geçerli.

-“Sürgün Avı” 2020 Kayıp Rıhtım Yılın EN’leri oylamasında okurlar tarafından Yılın En İyi Yerli Polisiyesi seçilmişti. Bunun dışında gelen tepkiler nasıl? Olumlu, olumsuz ne gibi eleştiriler aldınız?

Olumsuzlardan başlamak gerekirse, karakter isimlerim eleştirildi. Aslında karakterlerimin isimleri üzerine çok düşündüm fakat okura hak veriyorum. Özellikle üç hikâyenin birleştiği, çok karakterli bir romanda okuru yormayan, akılda kalan ve takibi zorlaştırmayan isimler seçebilirdim. Ama bunun bir düşüncesizlik olarak algılanmasını istemem çünkü isimlerin hepsini belli bir amaca hizmet etmesi için seçtim. Karakterlerin isimlerinin kişiliklerini yansıttığını düşünüyorum ama yeni romanımda okuru yormayan isimler seçeceğim.

Sürgün Avı, Kayıp Rıhtım Yılın EN’lerinde okur değerlendirmesi sonucunda birinci seçildi, bu benim için çok değerliydi, yine aynı zamanda Kristal Kelepçe Ödülleri’nde kıdemli bir jürinin değerlendirmesinden geçip finale kalan beş kitaptan biri oldu. İlk romanımla, değerli bir jüri önünde en iyi roman kategorisinde finalist olmak çok önemliydi. Bunların dışında çevremden, yazar arkadaşlarımdan, ama en kıymetlisi de hiç tanımadığım insanlardan gelen olumlu ve yapıcı yorumlar oldu. Beni şahsen tanımayan, birbirinden farklı coğrafyalarda hayat süren onca insan, eserimde kendine dair yansımalar buluyor ve takdir ediyor. Her sabah uyandığınızda, çıkarsızca sizi ve ortaya koyduğunuz metni kutlayan insanların mesajlarını görmek paha biçilemez bir duygu.

-Romanınız üç ayrı koldan, üç ayrı anlatımla ilerliyor. Başkomiser Navi’yi ilk bölümde polisin kovaladığı bir genci korurken, işlenen cinayetin üstünün örtülmesine engel olmaya çalışırken görüyoruz. Gazeteci Burcu da insani yönleri güçlü bir karakter. Romanın üçüncü kolundaki üniversite öğrencileri Mekin ve Filit, paraya ihtiyaçları olduğu için kaçakçılık işine bulaşıyor, karşı karşıya kaldıkları zor durumlarda bedel ödeme pahasına vicdani olanı tercih ediyorlar. Karakterlerinizi toplumun bütün kesimlerinde, özellikle de siyasetle bir şekilde yakın ilişkideki meslek gruplarında şahit olduğumuz yozlaşmaya karşı ideal figürler olmaları amacıyla mı tasarladınız?

Karakter temellerini atarken fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik açıdan farklı olması için çok uğraştım. Tavırlarına, siyasi görüşlerine, tepkilerine, duruşlarına, yürüyüşlerine, mimiklerine, hastalıklarına, düş kırıklıklarına, travmalarına, tutkularına kadar her şeyi not ettim. Kesinlikle onları ideal figür olmaları için tasarlamadım. Karakterlerimin olaylar içinde aldıkları kararlar onları ideal bir figür olarak gösterebilir fakat onların geçmişine ve derinine indiğinizde aslında toplumda idealize edilecek karakterler olmadıklarını düşünüyorum. İnsan zıtlıkların bir bütünüdür. İki öğrenci kaçak avcılık yapıp mazot kaçırmaya kalkışıyor ya da Navi bir polis memuru olarak halkın güvenliğinden mesulken yere tek kurşun bırakarak birinin intiharına izin verebiliyor, Burcu’nun da etrafıyla ve babasıyla ilişkisi kusurlu. Karakterlerim hiçbir zaman durağan, köşeli ve tahmin edilebilir değil. Karar anlarında hepsi cesurlar fakat insaniler. Hayatta da böyledir, o durum içerisinde karar alırsın ve bu kararlar senin karakterini şekillendirir.

-“Sürgün Avı” Zeytindalı Barış Harekâtının hemen sonrasındaki aylarda geçmesiyle günümüz Türkiye’sindeki gerek siyasi gerek sosyal sorunlara, Suriye Savaşı, terör örgütleri, göçmenlik ve insan kaçakçılığı gibi meselelere; yetmişli yıllardaki siyasi cinayetlere kadar uzanmasıyla devlet içi illegal yapılanmalara; ayrıca sosyal medyanın gücü, siyaset-mafya ilişkisi ve emniyet içi mücadele gibi farklı konulara değiniyor. Bu kadar zengin bir malzemeyi okuru boğmadan romana yedirebilmek zor olmuştur diye tahmin ediyorum. Bunu başarmak için nelere dikkat ettiniz? Gazetecilik geçmişinizin romanınıza ne gibi katkıları oldu?

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki bu saydıklarınızın hepsini her gün yaşıyoruz, istisnasız her gün… En apolitik birey bile bunlarla o kadar muhatap ki, kimimiz bu meselelerin etrafında kimimiz içinde yoğruldu. O yüzden aktarırken pek zorlanmadım diyebilirim fakat üç farklı koldan ilerleyen bir roman daha yazar mıyım? Bu soruyu düşünmeye devam edeceğim. Sürgün Avı’nda en zorlandığım konu buydu sanırım.

Dilin, anlatımın ve diyalogların yalın, işlevsel ve kıvrak olması için çaba gösterdim. Cümleleri sebep sonuç ilişkisiyle sıralamaya çalıştım. Başarılı olup olamadığım konusu okurun takdiri tabii ki. Umarım başarabilmişimdir. Ama yazdığım her metinde bunun üzerine düşeceğimin bilinmesini istiyorum. Sadece değişen bir konuyla okurun karşısına tekrar tekrar çıkmayı istemiyorum. Dilimi, anlatımımı dönüştürüp geliştirmek birincil hedefim.

Gazetecikle ilgili sektörün duayen isimlerinden eğitim aldım. Ülkemizde sahada çalışan çok az savaş muhabiri var. İrfan Sapmaz’ın tecrübelerinden, anlattıklarından yararlandım. Gazetecilik jargonunu biliyordum, o da işimi kolaylaştırdı elbette.

-Yakın gelecekte yeni bir kitap ya da polisiye üzerine başka bir tasarımınız var mı? Sürgün Avı bir seriye dönüşecek mi, yoksa başka karakterlerle mi devam edeceksiniz?

Navi üzerinden anlattığım hikâyelere devam edeceğim fakat kendimi tek bir karakter ve tür üzerinden sınırlandırmak istemiyorum. Polisiye üzerine peşinde olduğumuz, Nuve Film çatısı altında senaryo ekibiyle tamamladığımız bir proje var. Onun üzerine yoğunlaştım. Aynı zamanda üzerinde çalıştığımız bu hikâye yeni romanımın zeminini oluşturacak. Navi’yle devam etmiyorum. Farklı iki karakterle okurun karşısına çıkacağım. Yine göç ve göçmen politikasını çerçeveye alıyorum.

-Polisiyeye –tanımı, olmazsa olmazları, kuralları ve edebi değeri hakkındaki tartışmalar açısından- yaklaşımınız nedir?

Polisiyenin olmazsa olmazı üç şey var: Birincisi muamma, ikincisi kurgu, üçüncüsü suç. Muamma; hikâye çözüme yaklaşırken gizemini korumalı, sonuç yalın olmalı. Kurgu; aksamamalı, mantık hatası olmamalı, okuyucunun aklında soru işareti kalmamalı. Suç; tüm suç tipleri polisiyenin konusu olabilir elbette; mesela define avcılığı. Bazen de karakter bir izleğin peşinden gidebilir. Kaybolan çocuğunu arayan bir babayı buna örnek gösterebiliriz.

Polisiyedeki edebi değerin öteki edebiyat metinlerinde aradıklarımızla aynı olduğunu düşünüyorum. Nitelikli edebiyattaki dil ve anlatım zenginliği, anlam derinliği, metnin çok katmanlı ve ucu açık bir anlatı oluşu, gerçekle düşün iç içe geçmesi, okura görünen anlamın ötesinde vaat ettikleri günümüz polisiye edebiyatının da niteliğini belirleyen unsurlar.

Polisiyelerin nitelikli edebiyat eseri sayılmalarını istiyorsak kurmaca metinlerde dikkat ettiğimiz; özellikle yalın ve özgün bir dil, işlevsel diyaloglar, yeni anlatım teknikleri üzerine kafa yormalıyız.

-Polisiye türünün toplumsal konulara değinmesinin zorunlu olduğunu düşünüyor musunuz, “katil kim” meselesinin modası geçti mi?

Nitelikli bir eser ortaya koymak istiyorsak toplumsal konulardan uzak duramayız. Bu bir zorunluluk değil, doğal bir seçim aslında. Zorunluluk olarak düşünürsek okuru kesinlikle metinden uzaklaştırırız, yabancılaştırırız ki bu, kurmaca yazanların en çok korktuğu konuların başında gelir. “Katil kim” meselesinin modası geçti mi? Pek sanmıyorum. Hâlâ bu türde okuduğumuz keyifli polisiyeler var. Polisiyenin niteliği ve okunurluğu arttıkça gelişimini de sürdürecek ve bu süreçte neler olacak bilmiyorum fakat çözüm ararken geri dönüp katil kim polisiyelerini tekrar okuyacağımıza eminim.

-Son zamanlarda okuduğunuz ve izlediğiniz polisiyelerden hangilerini okurlarımıza da tavsiye edersiniz? Ülkemizde ve dünyada beğendiğiniz yazarlar kimler?

Çağatay Yaşmut’un son romanı Felsefe Cinayetleri’ni keyif alarak okudum, çevremize çöreklenen meseleleri çok iyi ele almış. Michael Connelly’nin Karanlık Saatler’i de bu sene okuduğum iyi yabancı polisiye romanlardan biri. Connelly’nin dili ve anlatımı polisiye yazanlar için kılavuz niteliğinde. Aynı zamanda Celil Oker’in ve Alper Kaya’nın kaleme aldığı her şeyi doyumsuzlukla okurum. Son zamanlarda izlediklerim arasında önerebileceğim dizi ya da film yok, geçmişte izlediğim ve ara ara tekrar dönüp baktığım polisiye filmlerden Gözlerindeki Sır, dizilerden de True Detective’i önerebilirim.

-Ülkemiz polisiyesinin mevcut durumunu ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Okurların, dergilerin, eleştirmenlerin, yayınevlerinin, kitapçıların polisiyeye ilgisi sizce yeterli mi?

Yayıncılığın içinde olduğum için az çok neler olabileceğini seziyorum. Dövizin artmasıyla yabancı kitapların telif ücretleri astronomik düzeylere ulaştı. Yayıncıların artan teliflerle baş edemedikleri için yerli yazarlara öncelik verebilecekleri bir döneme giriyoruz bence. Nitelikli yerli yazarların, yazmakla derdi olanların kendilerine bir köşe bulabileceklerini düşünüyorum. Polisiyenin özellikle yeni yerli polisiye yazarlarının, yayınevlerinin gelecekte alacağı pozisyonda daha ön planda olacaklarını düşünüyorum.

Aslında dünyada ve ülkemizde polisiyeye ilgi giderek artıyor. Bunda kesinlikle sinemanın ve dijital platformların etkisi çok büyük. Çünkü tüketenlerin merak unsurunu doyuran başlıca tür polisiye.

-Yerli polisiyenin hak ettiği düzeye ve ilgiye ulaşamamasıyla bağlantılı olarak bir süre önce Twitter hesabınızdan Tuna Kiremitçi’den hareketle bazı eleştirilerde bulundunuz. Esere odaklanmak yerine yazarın popülerliğinin öne çıkarılması, nitelikli polisiyelerin kıyıda köşede kalması gibi sorunların çözümüyle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu meseleye ben kesinlikle kişi üzerinden yaklaşmıyorum. “Eserden çok ismin ön planda olması” anlayışı sadece polisiye edebiyatta değil, edebiyat içinde de çokça karşılaştığımız bir durum. Tepkim bu duruma aslında.

Yerli polisiyenin geçtiğimiz sene çok eser verdiğiyle övünüyoruz. Peki, kaç yazarı biliyoruz? Ne kadarına imkân tanındı. Artık sadece ünlü, daha ünlü, çok daha ünlüler mi var? Zaten kısıtlı olan fırsatların tekelde bulunduğu bir tür olan polisiyenin bir tane daha Rock Star’a ihtiyacı yok bence. Daha ilkeli, daha erdemli, daha adil davranılması gerekiyor. Benim meselem kişilerin ve isimlerin ötesinde. Yerli polisiye edebiyatın hak ettiği değeri görmesini ve gelişmesini istiyorum.

-Polisiyenin alt türlerine nasıl yaklaşıyorsunuz? Ülkemizde yeterince siyasi polisiye yazılmamasının nedenleri ne olabilir?

Polisiyenin alt türlerinin çoğalmasının büyük zenginlik katacağını düşünüyorum. Tek oda polisiyeleri, alternatif suç türleri, içinde suç öğesini barındırmayan polisiyeler… Okurken çok keyif aldığım kitaplar. Çeşitlilik her zaman iyidir.

Korkuyla yönetilen bir ülkede siyasi polisiyeden kaçınılmasını pek de anormal karşılamıyorum. Hükümete en ufak bir eleştiri getirdiğinde kapında tebligat bulabiliyorsun. Belki de siyasi polisiye yazmak tercih edilmiyor. Siyasi polisiyelere konu olabilecek yüzlerce olayın gerçekleştiği bir coğrafyadayız. Temelde bunu gözetmeseler bile metnin içine yedirerek aktaran onlarca yazar mevcut.

-Polisiye öykü de yazan bir yazar olarak öykü mü roman mı? Ya da her ikisinin zorluk ve kolaylıkları, üstün ve zayıf yanları hakkında ne dersiniz?

Semih Gümüş bir sohbet sırasında Memet Fuat’la aralarında geçen bir konuşmadan bahsetmişti. Memet Fuat hiç şiir yazmamasına rağmen şiiri doruk noktası görürmüş.  Ve dermiş ki “Roman bir sanat değildir aslında.” “Niçin?” “Çünkü roman hikâye anlatır, hikâye de kendi başına sanat değildir. Şiir elbette doruk noktasında ama öykü, öykü de sanattır.” Ne zaman öykü ve roman arasında kıyaslama yapmam gerekirse bu sözleri düşünürüm. Ben bir romancıyım ve anlatacağım çok hikâye var. Ama anlatımın, sanatın, dilimin ve metnin sınırlarını görmek için öykü yazmaya da devam edeceğim.

-Bana bu sohbet imkânını verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Dedektif Dergi ailesine bu keyifli röportaj için sonsuz teşekkürler…

PİRAMİT VE DİĞER WALLANDER MACERALARI

PİRAMİT VE DİĞER WALLANDER MACERALARI

Henning Mankell’in Wallander serisi ilk olarak 1991’de İsveç’te yayınlandı. 1997’de de ilk defa İngilizce’ye  çevrildi. İlk roman 1990 yılında, Wallander’ın 42 yaşında kıdemli  dedektif olduğu bir davayı içeriyordu. Sekiz  Wallander romanını tamamladıktan ve okuyucularından gelen talepleri aldıktan sonra Mankell, dedektifinin gençlik halini anlatan kısa hikâyeler yazmaya karar verdi. Bu beş hikâye işte bu kitapta toplandı.

Kurt Wallander en sevdiğim kurgusal dedektif değil yalnızca. Okuduğum kitaplardaki en sevdiğim karakterlerden biri. Onunla Ystad polis karakolunda takılmayı, durmadan fincan kahve içmeyi, meslektaşlarımla soruşturmanın ilerleyişinin bir kez daha incelendiği bir toplantıdan sonra, bu sefer yeni bir şeyin ortaya çıkacağı umuduyla buluşmayı özledim.
Onun gücü sıradanlığından gelir. Birçok ünlü dedektifin kusurları veya tuhaflıkları vardır, ancak Wallander kadar inandırıcı ve karmaşık biriyle hiç karşılaşmadım. Obsesif kompulsif bozukluktan muzdarip değildir. O bir dahi de değildir. O sıradan bir erkek. Babasıyla gergin bir ilişkisi vardır. Birçoğumuz gibi, o da gerçekleşmemiş bir rüyayı taşır içinde. Katillerin izini sürmekle uğraşırken, yapacak zaman bulamadığı bir sürü planıyla, arabasının arızalarıyla, diş ağrılarıyla -günlük yaşamın sıradan sorunlarıyla- da uğraşmak zorunda kalır.

Wallander Serisi’ndeki 9 numaralı kitap, Wallander’ın 21 yaşındaki zamanlarından başlıyor. 1990’larda birkaç yıl boyunca yazılan bu kısa öykü koleksiyonunda Mankell, Wallander’ın geçmişini dolduruyor, diğer Wallander romanlarından tanıdığımız titiz ve adanmış dedektife  nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Kitaptaki son hikâye, 1989’u 1990 yılına bağlayan bir zaman diliminde geçiyor, yani Wallander serisindeki ilk kitaptan bir yıl kadar önceyi anlatıyor. Ancak rahmetli Henning Mankell’in kitabın başında da belirttiği gibi Piramit ve Diğer Wallander Maceraları yazarın “Wallander daha önceden nasıldı, ne yapıyordu?” sorusuna cevap verme amacını taşıyor biraz.

Hikâyelerin hepsi Wallander’in kronolojik yaşamına uygun şekilde sıralanmış. O yüzden Wallander’ın evlenmeden önceki hayatını da görmüş oluyoruz,  boşanma aşamasını  ve boşandıktan sonraki ilk dönemi de. Yalnız Wallander serisini daha önce okumadıysanız şu yazdıklarımı uzun uzun anlatılan duygusal içerikler olarak düşünmeyin. Kısaca, gereksiz samimiyetlerden ve cümlelerden uzak bir şeyden bahsediyorum. O yüzden Wallander ve Henning Mankell başkaydı, o yüzden serinin bitmesi ve aslında Henning Mankell’in terk-i diyar eylemesi çok üzücü. Tanıdık birinin ölümüyle arasında fark yok. Agatha Christie’yi başka bir yere koyarak söylüyorum, hayatımda okuduğum en iyi polisiyelerden biridir Wallander serisi. Bu vesileyle tekrar vurgulayayım. Verdiğiniz paraya değecektir.

Öykülerden ilki, Wallander’ın İlk Vakası, 1969’da Wallanderyirmi yaşındayken başlıyor. Eksantrik babasının güçlü ve alaycı itirazlarına karşı devriye görevlisi olarak işe giriyor. Çünkü Dedektif olmak istiyor. Çok çalışıyor ve üstlerini etkilemek için saatler harcıyor. Randevularına işinden dolayı geç kaldığını bilmesine rağmen onu sürekli eleştiren bir kız arkadaşı  var; Mona. İnce duvarlı bir dairede yaşıyor ve bir gün bir silah sesi duyuyor. Dedektifler ona komşusunun intihar ettiğini söylüyor. Sorumlu dedektif bunu yapmaması konusunda ısrar etse de, gerçekte ne olduğunu bulmak için araştırması gerektiğini düşünüyor. Resmi olarak hala üniformalı olmasına rağmen, Wallander dedektiflik oynamaya başlıyor. Ayrıca babası, Mona ve kız kardeşiyle olan ilişkilerinin nasıl ilerlediğini görüyoruz. Açıkçası, Kurt’un bu kısa hikâyede Mona’yla birlikte olmaya neden bu kadar meyilli olduğunu merak ettim.

Wallander’ın İlk Vakası yetmişli yılların başında geçtiğinden yazarın Martin Beck’ten ne zaman bahsedeceğini  merak etmekten kendimi alıkoyamadım. Asla yapmadı, ama ben çok isterdim. Mankell’in Beck’i hikâyenin dışında tutması ne kadar zor oldu acaba?

İkinci hikâye ise Maskeli Adam. Bu hikâye 1975 Noel arifesinde geçiyor. Kurt şimdi Mona ile evli ve Linda adında bir kızları var. Mankell, Kurt ve Mona’nın evliliğindeki çatlakları ve çoğu zaman kavga  etmeseler de birbirlerine söyleyecek fazla bir şeyleri olmadığı gerçeğini gösteriyor. Eve gitmek için iş yerinden ayrılırken, amiri, polisi arayıp mağazanın dışında garip bir adam gördüğünü söyleyen bir kadının tehlikede olup olmadığını araştırmak için onu bir mağazaya gönderiyor ama Kurt kadını ölü buluyor. Wallander’in kafasına vuruluyor ve bağlanıyor. Bilincini yeniden kazandığında, silah tutan maskeli bir adam görüyor. Adam kadını neden öldürdü? Dedektifi öldürmek istiyor mu? Wallander kendini nasıl kurtarabilir?

 Kitabın en kısa ve en yalıtılmış hikâyelerinden biri olan Maskeli Adam, yine de Wallander’le ailesi arasındaki zor ilişkiyi ve İsveç’in radikal bir toplumsal karışıklık döneminden geçişini bize çok güzel anlatıyor.

Sahildeki Adam üçüncü öykü. Yıl 1987. Wallander karısıyla ciddi sorunlar yaşıyor. Boşanmayı bekliyor. Mona Linda’yı seyahate götürdüğü için bu hikâyede yoklar. Wallander’in Mona ile evliliği ve onları bir arada tutan tek şeyin kızları Linda olduğu konusunda çok üzüldüğünü görüyoruz. Bir adam bir plajdan şehre geri dönen bir taksiye biniyor. Yolculuk bittiğinde, sürücü adamın öldüğünü görüyor. Savcı zehirden öldüğünü söylüyor. Ne zaman zehirlendi? Neden? Kim yaptı? Adam neden sahildeydi? Wallander, gerçeğe ulaşmak için metodik polis çalışmasını ve ünlü keskin sezgisini kullanıyor.

Dördüncü öykü olan Bir Fotoğrafçının Ölümü, 1988’de Wallander kırk yaşındayken gerçekleşiyor. Her ikisi de aynı evde yaşamasına rağmen yirmi yıl boyunca karısından uzaklaşmış bir fotoğrafçı, sopayla öldürülüyor. Bu adam önde gelen insanların, çoğunlukla politikacıların fotoğraflarını çekmiş ve onları çarpıtarak yüzleri tanınabilir ama çirkin hale getirmiştir. Kurt’un bu kurbanla biraz kişisel bir bağlantısı da var, çünkü bu adam düğün günlerinde Mona ile fotoğrafını çeken fotoğrafçı. Fotoğrafçının (Simon Lamberg) Ystad’daki birçok kişi tarafından tanındığını ve bu davanın onları nasıl etkilediğini öğreniyoruz. Fotoğrafçı bunu neden yaptı? Deli mi? Neden Wallander’ın fotoğrafıyla da oynadı? Çarpıtmalar cinayetiyle ilgili mi?

Beşinci öykü Piramit. Wallander artık boşanmıştır. Bu koleksiyondaki en uzun hikâye olan Piramit aynı zamanda diğer Wallander romanlarına en çok benzeyen hikâyedir. Aralık 1989’da geçen Piramit, bu koleksiyondaki diğer kısa öykülerden daha karmaşıktır.

Burada Wallander iki vakayı araştırıyor. Birincisi, alçaktan uçan bir uçağın kazasıdır. Polis, bir kaçakçılık operasyonundan şüphelenir, ancak uçağın enkazı o kadar büyüktür ki, yolcuları tanımlamak bile zordur. Wallander bu davaya dalmışken, iki kız kardeşin evlerinde / dikiş dükkânlarında çıkan yangında öldüğü bir başka dava ortaya çıkar.

Bu arada, Wallander, babasının seyahat ettiği Kahire’deki polisten bir çağrı alır. Ne yazık ki, Wallander’ın babası piramitlere tırmandığı için tutuklanmıştır. Piramit muhtemelen koleksiyondaki en başarılı hikâyedir, ancak Wallander ve babası arasındaki gergin ilişkiyi özetleyen önceki hikâyelerle güçlendirilmiştir. Giderek daha da sinirlenen ve öngörülemeyen babasıyla hiç anlaşamayan Wallander’ın, babasının yaşam boyu süren sanat tutkusunu anlamaya yardımcı olmak için piramide baktığı an, sanırım tüm serideki en tatlı olaylardan biridir ve bizi daha sonraki bir kitapta babasıyla İtalya’ya yapacağı geziye hazırlar.

Kurt Wallander ile geçirdiğim zamanın sonuna geldiğim için ve iç karartıcı İsveçli polise veda ettiğim için biraz üzgünüm. Mankell’in dediği gibi, “Wallander’ı özleyecek olan hayranlardır.” Aynen öyle. Bu cilt benim için sonun güzel bir başlangıcı. Wallander’ın kariyerini kapsayan ve karakteri hakkında harika bilgiler veren bir dizi hikâye. Bir tatil gezisi için mükemmel bir kitap olmanın avantajına sahip. Beş bağımsız gizem, beş mükemmel mini Wallander masalı.

Kitabın Künyesi:

Yazar: Henning Mankell

Adı: Piramit ve Diğer Wallander Maceraları

Yayınevi: Ayrıksı Kitap

Çeviren: Murat Demir

461 sayfa

KİM BU LEW ARCHER?

KİM BU LEW ARCHER?

Bölgesi Güney Kaliforniya, aktif yılları 1940-1970. Özel dedektif. Adı Lew. Soyadı Archer.

İlk defa canlanınca akıllarda, Philip Marlowe’u andırır. Sonra “Bu haksızlık,” dersiniz, “Archer o kadar da sert değil.”

Lew bir defa daha hassas, kimi zaman empatik, hatta bazen sempatik. Bunun yanında kurgusu gereği Chandler’ın Marlowe’u hayatın merkezinde değil mi? O bir çekirdek, diğer karakterler ise uydusu desek itiraz eden çıkar mı? Archer’a gelirsek; kendisi bir araç, bir anahtar, bir yolcu.

Bilenler bilir; Long Beach Kaliforniya Polis Departmanı’nda mesleğe adım atmış eski bir polistir Lew Archer. Yolsuzluk ve yalan dolan nedeniyle bardak taşar, kuruma inancını sorgular hale gelir. Ayrılır, hatta ona sorulduğunda çekinmeden kovulduğunu söyler. ABD Ordusu’nda kısa süre de olsa Askeri İstihbarat’ta görev alır. Hafiyelik hamurunda vardır. Burnu iyi koku alır, özellikle de pis olanları. Birinden şüphelenirse, gözünü üzerinden ayırmaz. Bu yüzden başı beladan eksik olmaz ama kimin umurunda? Meslek hastalığı işte, pisliğe bulaşmadan edemez.

Dünyadan bıkkın, canı sıkkın, depresyonda günleri olur. Yorgun düşer. Hayatın içinde bunlar da vardır. Eski eşini düşünür arada bir. Sue’yu özler. Kendisi de sorunlu bir çocukluk geçirdiğinden, aileleri tarafından ihmal edilen, hayatta umarsızca seyreden gençleri felaketten kurtarma içgüdüsüne sahiptir Archer’ın çocuklarla, gençlerle rahatlıkla dostluk kurma yeteneği vardır. Fazlaca hayal kırıklıkları olmuş, eskide kalmıştır. Ne onlarla yaşar, ne de onlar yokmuş gibi davranır. Acı tecrübelerle, hayatın ona öğrettiklerini beynine kazımıştır. Kötü günlere karşı kalender, biraz da alaycıdır.

Güney Kaliforniya’nın banliyösünde gezinir, kimi zaman uykusuz. Gerekirse gece gündüz çalışır çünkü. Çözmeye çalıştığı karmaşık yapbozun parçalarını büyük sırlar, çocukluk travmaları, aile içi hesaplaşmalar ve cinayetler oluşturur. Zengin bir aile reisidir öldürülen bazen, şüpheliyse yoktur. Nevada’nın vaha dolu çöllerine kadar uzanan bir maceraya atılır yeri gelir, çalınan bir resmin peşinde koşar, koşar. Portrenin akibetini ararken peyda olan bir dizi ceset ayağına dolanır. Bir serüveninde kayıp bir kızın ardından aralanır esrar perdeleri. Petrol zengini olma hevesi altında yoğrulmuş ıstıraplı ve çıkar dolu ilişkiler, cinayet sebeplerine zemindir. Bir insan bir diğerini neden öldürür? Cevabını arar, bulur Archer.

Suçsuz çocuklarsa konu, yüreğini de tüketir Lew Archer. Dinler onları. Dert edinir. Elinden geleni ardına koymaz. Girdaba sürükleyen yaşamlarından çekip koparamaz onları belki ama yaşama dair bildiklerini öğütler onlara; ihtiyaç duydukları ses olur, nefes olur.

Elleri kirli, kanlı polisler vardır dünyada. Yüksek zümre patronlarıyla bir olmuşlardır. Saklanmaya dahi ihtiyaç duyulmayan rezil, yozlaşmış ilişkilerin batağında cinayetler işlenir. Üstü örtülmüş dahi olsa, gerçeklerin bir vakit gün yüzüne çıkma gibi bir özelliği vardır Archer mıntıkasında. Delilik boyutunda açgözlülük, alçaklığın en üst mertebesinde ihanetler silsilesine şahitlik eder Lew Archer. Kendinden, değerlerinden ödün vermez. Sonuna kadar gider, parçaları birleştirir, konuyu çözer. Hikayesi de tam orada biter.

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA KAYITLARA GEÇMİŞ İLK KADIN CİNAYETİ

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA KAYITLARA GEÇMİŞ İLK KADIN CİNAYETİ

Son yıllarda haber bültenlerinde, sosyal medya hesaplarında, sokakta, evde sıkça konuştuğumuz ve çözüm bulmak şöyle dursun sorunun kaynağını bulmakta bile ortak karara varamadığımız toplumsal kangrenimiz, kadın cinayetleri…

Geçtiğimiz günlerde Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özcoşar, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Osmanlı Devleti döneminden kalan binlerce mahkeme defterini incelediğini, bu Şeriye sicilleri arasında bir tane bile kadın cinayetine rastlayamadığını öne sürmüştü.

Pek tabii bu açıklama mantık ve ilmi merkeze alan her akılda şüphe ve merak uyandırdı. Neyse ki Şeriye sicilleri erişime açık ve araştırmacılar oldukça fazla sayıda davada kadına uygulanan şiddet ve cinayet bilgisine ulaşabiliyor.

Buradaki asıl sıkıntı iktidar ve erk sahiplerinin ‘altı asır boyunca tek bir kadının, bir erkek tarafından öldürülmemiş olduğuna’ dair yanlış algıyı zihinlere yerleştirmeye çalışmasıdır.

Medeni kanunun verdiği haklara rağmen hala medeni(!) ve eşit şartlara kavuşamayan kadının Osmanlı hukuk sistemi içindeki statüsü, başka hususlarda olduğu gibi, örfî ve şer’î normlarla oluşmuş kural ve uygulamalarla belirlenmişti. Bunlar yalnızca kadınlar için konulmuş kanunlar olmayıp İslâm hukukunun genel prensiplerine bağlıydılar. Boşanma hakkı ve mirastan pay alma gibi medenî hukuka dâhil bazı farklılıkların dışında, erkekler için geçerli olan hak ve yükümlülükler kadınlar açısından da aynıydı. Kadınlar, karşılaştıkları her türlü mağduriyette bizzat veya vekilleri aracılığıyla mahkemeye başvurabilirlerdi. Araştırmalarda 1680-1706 tarihleri arasında İstanbul’dan yapılan başvuruların %8,24’ünün kadınlara ait olduğunu tespit edilmiş, Osmanlı kadınlarının yasal haklarının genel olarak farkında oldukları ve bunların ihlal edildiğini hissettikleri zaman hak arayabildikleri anlaşılmıştır. Ancak günümüzde de olduğu gibi o dönemde de kâğıt üstündeki hak ve özgürlükler uygulamada yetersiz kalmıştır. Özellikle kadınların ölüm raporlarına yazılan vefat nedenleri şiddet ve cinayet vakalarının tıpkı günümüzdeki gibi olayların örtbas edilmesi, adli yozlaşma ve iktidar sahiplerinin kadınlar üzerindeki baskısını akla getirmektedir. Ölüm nedenleri tabip raporlarına, ‘nazar, yüksekten düşme, öksürük, ecel’ olarak geçen, mahkeme tutanaklarında ismi dahi anılmayan bu zavallı kurbanların katili erkekler işlerine güçlerine devam etmiş, rahatça başka kadınlara eziyet etmeye imkan ve fırsat bulmuşlar hatta bunu kendilerine hak görmüşlerdir.

Tarihçi Murat Bardakçı’nın bir yazısında öğrenme şansı bulduğumuz bir kadın cinayeti o dönemlerde de kadına şiddetin varlığını ispatlar niteliktedir.

Bu coğrafyada erkek şiddetine uğramış kadınlarımızla ilgili olarak soruşturması yapılan ve ayrıntıları tutanaklarda anlatılan ilk cinayet, İstanbul’da 1702’de yaşanmıştır. Kurban dul kaldıktan sonra tekrar evlenmiş bir kadın, katil de kocası olan Manevî Efendi adında bir şeyhtir!

“Tarih-i Râşid” isimli eserde “Vak’a-i Garibe-i Şeyh Manevî Efendi” yani “Şeyh Manevî Efendi’nin Garip Vak’ası” başlığı altında yazdığı hadise oldukça ilginç.

O yıllarda tahtta II. Mustafa vardır. Padişah, 1699’da imzalanan ve devlete büyük topraklar kaybettiren Karlofça Antlaşması’nın getirdiği geçici barışın ve sakinliğin ardından İstanbul’u bırakıp beş eşiyle Edirne’ye gitmiştir ve günlerini orada geçirmektedir.

Olay Davutpaşa taraflarında yaşanır. Manevî Efendi, Kadırga semtindeki Sokullu Mehmed Paşa Tekkesinin şeyhi Karabaş Ali Efendi’nin oğludur. Tıpkı babası gibi din tahsili görmüştür. II. Mustafa’dan önce tahtta bulunan ve 1695’te vefat eden II. Ahmed zamanında “hünkâr şeyhi” yani “saray şeyhi” olmuş, vaazları ve etkili konuşmasıyla hayli tanınmıştır.

İstanbul’un büyük camilerinde vaizlik eden Manevî Efendi, epey uğraştıktan sonra Davutpaşa’da surlara bitişik bir evi elde edip yerleşmiş ardından hemen evlenmiştir. Karısı, Yedikule’de “dizdar” denen kale kumandanının güzelliği ve zenginliği dillere destan olmuş dul eşidir.

Bu evlilik birkaç ay sürer ve kadının bir gece aniden öldüğü işitilir. Ertesi gün sabah namazının hemen ardından Şeyh’in müritleri cenazeyi tabuta koyar ve namazını bile kılmadan omuzlayıp mezarlığın yolunu tutarlar.

Bu aceleci cenaze ahalisinin yolunu bir kadın keser, “Bu kimin cenazesidir?” diye sorar ve “Şeyh Efendi’nin hanımıdır, dün gece vefat etmiş,” cevabını alınca ağlayarak ölen kadının çok yakın arkadaşı olduğunu, bir gece önce kadını evine ziyarete gittiğini, birkaç saat oturduklarını ama evine döneceği sırada kadının kendisine “Beni yalnız bırakma ne olursun!” diye yalvardığını söyler.

Cenazenin alelacele gömülüp cinayetin örtbas edileceğini anlayan kadın müritlerin yanından ayrılır, Topkapı’ya gider, şehrin güvenliğinden sorumlu olanları bulur. “Bu adam belli ki karısını öldürdü! Cenazeyi mezara koymasınlar, sonra pişman olursunuz,” der.  Görevliler nezaretinde İstanbul’un idaresinden sorumlu olan sadrazam vekilinin huzuruna çıkar ve iddialarını tekrar eder.

İşin içinde bir tuhaflık olduğunu fark eden sadrazam vekili, adamlarını mezarlığa gönderir. Adamlar cesedi muayene etmeleri için yanlarına birkaç kadın alırlar ve definden hemen önce tabut açılıp cenaze gözden geçirilir.

Görüntü korkunçtur! Kadının boğazındaki ip yarası, baş ve ellerindeki bereler, kırılıp parçalanmış burnu ölümün doğal yollarla olmadığını göstermektedir. Üstelik cenaze kefenlenmemiş, aceleyle sıradan bir çarşafa sarılmıştır.

Şeyh Manevî Efendi hemen yakalanıp sadrazam vekilinin huzuruna çıkartılır ve şikayetçi olan kadınla yüzleştirilir. Manevî Efendi karısının bir gün önce bu kadınla beraber olduğunu kabul eder ama karısına eziyet etmediğini ve cinayetten haberdar olmadığını iddia eder. İftiraya uğradığını söyleyerek kadından da şikayetçi olur.

Durum o kadar açıktır ki, Şeyh Manevî Efendi sahip olduğu güç ve mertebeye rağmen kimseyi ikna edemez. Deliller zaten aleyhindedir. Üstelik mahalle halkı da şeyhin karısına kötü muamele ettiğini söyleyince kadının akrabalarının gelmesine ve cinayetin tam olarak aydınlatılmasına kadar Manevî Efendi’nin zindana atılmasına karar verilir.

Ancak kader, katil Şeyh’in adil bir yargıyla yargılanmasına müsaade etmez. Adam zindanda hastalanır ve ölür. Dolayısıyla cinayetin sebebi ve nasıl işlendiği ortaya çıkartılamamış, bir kadın cinayetinin daha hesabı ahirete kalmıştır.

Kadınların yaşam hakkının gözetildiği, özgürlüklerinin kısıtlanmadığı bir dünya özlemiyle…

Kaynaklar:

http://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=osmanli-devleti%E2%80%99nde-kadinlarin-hak-arama-kulturu_ensar-kose.pdf

https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/955714-sorusturulan-ilk-kadin-cinayeti-1702de-islenmisti-zanlisi-da-saygin-bir-seyhti

KAYAHAN DEMİR’LE RÖPORTAJ

KAYAHAN DEMİR’LE RÖPORTAJ

“Sadece televizyon dizileri izleyerek tarih öğrenmek mümkün değildir.”

Kayahan Bey, öncelikle dergimizin yayın kurulu ve okurlarımız adına hoş geldiniz diyorum.

Çok teşekkür ederim Funda Hanım, hoş bulduk.

-Lise yıllarınızda başladığını ifade ettiğiniz edebiyat hayatınızın 2012 yılında çıkan “Çağdaş Esaret Kampı” adlı ilk kitabınızla taçlandığını; korku, polisiye ve bilmece-bulmaca türünde eserlerle devam ettiğini biliyoruz. Bugün de ağırlıklı olarak yeni kitabınız “Evvel Zaman Koleksiyoncusu” hakkında konuşacağız. Ancak öncesinde bize biraz kendinizden bahseder misiniz? İnternette ulaşabileceğimiz kısa özgeçmişiniz ötesindeki Kayahan Demir kimdir?

Belki de en zor şey insanın kendisini anlatmasıdır. Ama özgeçmişimde yazmayan birkaç cümleyle kendimi tarif etmeye çalışayım. Çocukluk hayalim olan yazarlığın dışında iyi bir okur olduğumu düşünüyorum. Özellikle çocukluk yıllarımdan itibaren başlayan korku ve polisiye kitaplarına olan tutkum beni bugüne kadar getirdi. Aslında mesleğim matematik öğretmenliği… Hatta pandemi öncesinde çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik yapıyordum. Ancak daha sonrasında yazarak topluma daha faydalı olacağımı düşündüm. Zira ders verdiğim kurumlarda ezberci sistemi öğrencilere aşılamaktan öte gitmiyordu emeklerim. Özellikle polisiye kitaplarımda şifre bilimi ve matematiğe yer vermemin sebebi de bu… Matematiğin zevkli taraflarının da olduğunu göstermek. Açıkçası böylelikle hem çocukluk hayalimi gerçekleştiriyorum hem de branşımı daha doğru bir şekilde ifade ettiğimi düşünüyorum. İnsan edindiği bilgileri çok farklı yöntemlerle muhataplarına ulaştırabilir. Ben de bunu yapıyorum. Bunun dışında gezmek, farklı kültürler görmek en büyük hobim diyebilirim.

-Ben her yazarın kendinden parçaları satır aralarına bir şekilde serpiştirdiğine inanırım. Bazen bir karakteri konuştururken ya da oluştururken kendi özümüze dair ufak izleri cümlelere gizleyiveririz. Evvel Zaman Koleksiyoncusu ve diğer eserlerinizde rastladığımız şifreli matematik bilmecelerinin ya da tarihi olayların da sizin eğitiminizden izler taşıdığını böylece daha net anlayabildik.

Evvel Zaman Koleksiyoncusu üzerine konuşmaya geçmeden önce Şifre Bilimci/Dedektif Milas Ulukan ve Şifreli Dosyalar ekibi hakkında konuşmak isterim. Çünkü Evvel Zaman Koleksiyoncusu bu karakterlerle karşılaştığımız ilk kitap değil. Okurların çok sevdiği bu karakterlerle Kayahan Demir nasıl tanıştı, aranız nasıl bilmek isteriz.  Hayatımıza dokunmaya devam edecekler mi?

Evet, Evvel Zaman Koleksiyoncusu’ndan önce Pera Palas’ta Gölge Oyunu, Hafıza Koleksiyoncusu ve İstanbul Portresi kitaplarım yayımlanmıştı. Onlar da ‘Dedektif Milas’ macerası… Açıkçası karakterlerimle aram çok iyi, hatta artık onlar benim için bir roman karakteri olmaktan çıktılar. Benimle birlikte gerçek hayatın içinde yaşıyorlar. Özellikle kitaplarımı kaleme alırken bu duyguyu daha fazla hissediyorum. Sanki bir köşeye çekilmiş, gizlice Şifre Bilimci Milas Ulukan’ın düşünce dünyasında geziniyorum. Şifreli Dosyalar ekibindeki Başkomiser Atıf, Elif, Mehmet Ali ve Tekinsiz Tekin’in tatlı takışmalarını izliyorum. Engin Ar’ın tatsız ama yine de yüzde tebessüm bırakan esprilerine gülümsüyorum. Gerçekten insanın kendi kurguladığı karakterlerin zamanla hayatının bir parçası haline gelmesi tuhaf bir duygu. Sanırım artık onları nasıl kurguladığımı hatırlamıyorum bile… İnsanın en kötü eseri kendisinden daha iyidir. Roman karakterlerim de hem benden hem de birçok insandan daha sevimli görünüyor gözüme.

Şifreli Dosyalar ekibinin maceraları devam edecek. Hatta yeni kitap yine bir ‘Pera Palas Polisiyesi’ olacak. Başrolde ise Dedektif Milas ve Şifreli Dosyalar ekibiyle birlikte Polisiyenin Kraliçesi Agatha Christie bulunuyor!

-Evvel Zaman Koleksiyoncusu kitabınızda, önceki bazı kitaplarınızda olduğu gibi, yine tarihin, kültür miraslarımızın izlerine rastladık. Kâh saraylarda gezdik kâh tarihi bilgiler edindik. Elbette detaylara girip kurgunun büyüsünü bozmak istemem ama karakterlerin konuşmalarında tarihi dizilerin gerçek tarihe verdiği zarara değiniliyordu. Türkiye nesnelliğine bir gönderme yaptığınızı hissettim. Siz bu tip yapımlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Aslında ben bu tür yapımlara çok da muhalif değilim. Zira insanlar son yıllarda tarihe ilgi duymaya başladıysa bu yapımlar sayesinde oldu, bunu kabul etmek lazım. Benim eleştirdiğim nokta insanların bilgide kolaya kaçması… Sadece televizyon dizileri izleyerek tarih öğrenmek mümkün değildir. Ancak televizyonda gördüğünüz tarihi bir olayda ‘Gerçekten de böyle bir şey var mıymış’ diyerek araştırıyorsanız, hatta bu merak sizi kitaplara yönlendiriyorsa her şeye rağmen orada güzel bir sonuç vardır. Bazen bu tür yapımlar fayda da sağlayabiliyor ki son yıllarda kitap satışlarındaki artış bize bunu gösteriyor. Sadece tarih üzerinden de düşünmeyelim. Malumunuz, birkaç yıl önce bir internet platformunda Arsen Lüpen’in dizisi yayınlandı. Dizinin tesiriyle Türkiye’de mütevazı satış grafiği olan Arsen Lüpen kitaplarında bir anda patlama oldu. O dönem kitabevlerinin çok satan rafları farklı yayınevlerinden çıkan Arsen Lüpen serileriyle doluydu. Bu tarz yapımların edebiyat dünyasına katkı sağlaması beni mutlu ediyor açıkçası. Ama bizi doğruya götürecek olan o merak ve araştırma duygusu da şart tabii…

-İstanbul Portresi adlı kitabınızda Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı meşhur tablosu ve müzeler arasında geçen bir kovalamacaya; Pera Palas’ta Gölge Oyunu adlı kitabınızda Beyoğlu’nun simgelerinden ünlü Pera Palas Oteli’nde işlenen bir cinayete tanık olduk. Polisiye türündeki kitaplarınızda rastladığımız bu tarihî karakterlerle, eserlerle ve mekânlarla polisiyeyi birleştirmek fikri ilk nasıl oluştu?

İnsan kendi alışkanlıklarının tiryakisidir. Ben heyecan verici bir kitap okurken bir taraftan da bir şeyler öğrenebilmeyi çok isterim. Bu tarz kitaplar sayıları çok olmasa da var ve ben tek kelimeyle onların tiryakisiyim. Zira bu tür kitaplar da tarih dizileri gibidir. Sizi hem heyecanlandırır hem de ‘Yahu bu böyle miymiş’ sorusuyla birlikte araştırmaya yöneltir. Birçok insan salt bilgiyi almak istemez. Okullarda da bu böyledir. Çocukların ve gençlerin derslerden kaçmasının asıl sebebi salt bilginin doğrudan onlara dayatılmasıdır. Bu konuda öğretmenler de çok bir şey yapamaz, çünkü onlar da ellerindeki müfredatı uygulamakla yükümlüdürler. Az önce öğretmenlikten uzaklaşmamın sebebi olarak aslında bunu söylemek istemiştim. Okullarda eğlenceli olarak sunamadığım bilgiye kitaplarımda vermeye çalışıyorum. Ama bunu öğretmenlik zamanlarımda yapamadığım ya da içimde ukde kaldığı için yapıyor değilim. Bu tarzda kitaplar yazarken ben de keyif alıyorum. Yazım sürecine başlamadan önce kitaplar okuyorum, anlatacağım tarihi yerleri geziyorum, araştırıyorum, yeni insanlarla tanışıyorum. Bu zevk veren hazırlık süreci neticesinde okumayı sevdiğim türde bir kitap çıkıyor ortaya ve bu beni çok mutlu ediyor.

Aslında sevdiğim iki türü bir araya getiriyorum ben. Biri çocukluğumdan beri okumayı sevdiğim polisiye edebiyatı, diğeri ise her ne kadar uzmanlık alanım olmasa da tarih… Çocukken müzelere gitmeyi çok severdim. Keza ne zaman bir müzeye gitsem zamanda yolculuk yapıyormuşum gibi hissederim. Yüzyıllar önce yaşamış insanların izlerini görebilmek ancak zamanda yolculuk yapabilmeyi gerektirir ve müzeler bana göre bu işi iyi başarıyor. Ben de heyecan veren bir aksiyonun yanına tarih, sanat tarihi, resim sanatı, matematik gibi disiplinleri katmayı seviyorum. Elbette salt polisiye yazacağım zamanlar da olacaktır. Ama bunun için çok iddialı ve yaratıcı bir kurgu bulmam gerekiyor. Zira Agatha Christie ile Sir Arthur Conan Doyle bu tarzdaki polisiyenin tartışmasız en iyileri… Onların zeka ve hayal güçlerinin ötesinde bir salt polisiye kurgusu bulabilir miyim, bilemiyorum. Çok zor… Böyle bir şeye gerek var mı, ondan da emin değilim.

-Şifre Bilimci Milas Ulukan karakteri bana Dan Brown’un Robert Langdon serisini ve bilmecelere meraklı bir dedektif oluşuyla da Fernando Pessoa’nın Doktor Abílio Quaresma’sını anımsattı. Bizde de şifre bilimci bir kurgu karakter olmasına sevindim açıkçası. Bu son kitabınızı okurken karakterlerinizden Engin ve Aslı arasında geçen bir konuşmada Agatha Christie’ye bir saygı duruşuna rastladım. Siz de Agatha Christie hayranısınız sanırım. Size ilham veren bir yazar var mı? Polisiye türünde okumaktan keyif aldığınız yazarlar kimlerdir?

Agatha Christie okumaya ortaokul yıllarında başladım ve o gün bugündür usta yazarın hayranıyım. Kesinlikle Polisiyenin Kraliçesi o! Birçok kitabımda ona saygı duruşunda bulundum. Keza yazmakta olduğum yeni kitabım tamamen onunla ilgili olacak. Dolayısıyla polisiye türünde bana ilham veren yazarlar arasında onun adını söylemezsem büyük haksızlık etmiş olurum. Benzer şekilde Arthur Conan Doyle külliyatı kütüphanemin vazgeçilmezlerindendir. Agatha Christie’den sonra bana polisiyeyi sevdiren ikinci isimdir Doyle. Günümüz yaşayan polisiye yazarlarından Grange ve Tess Gerritsen’in da kitaplarını beğenerek okuyorum. Polisiyeden ziyade macera kitaplarıyla bilinen Dan Brown da kalemini sevdiğim yazarların başında geliyor.

-Kimi yazarlar ve okurlar polisiye kurgularda belli bir sistematiğin işlediğine ve cinayet/gizem- soruşturma- çözüm üçgeninden oluşan, üçgenin sınırlarından ötesini içine almayı tercih etmeyen bu sistematiğin kurguyu polisiye kılmada daha geçerli olduğuna inanıyorlar. Bir matematikçi olarak polisiyenin de bir matematiği olduğuna inanır mısınız? Bir polisiye yazarının formüle edilmiş sınırları olmalı mıdır? Yoksa kuralları esnetmek ya da beklentilere aykırı duruş sergileyebilmek özgünlük mü getirir?

Bana göre polisiye, edebiyatın matematiğidir. Her şey belirli bir mantık şablonu üzerinde ilerler. Yapacağınız en ufak bir mantık hatası ciddi eleştirilere sebebiyet verecektir. İyi polisiye kitaplar yazıldıkça, okurların da kalitesi artıyor. Tabii bunda gelişen bilim ve teknolojinin de etkileri var. Artık insanlar kalitesiz yapımlara ya da kitaplara zaman ayırmak istemiyor. Zira her şey çok hızlandı, bu hızlı tüketimi ve sabırsızlığı artıran bir etken…

Polisiye her ne kadar mantık çerçevesinde yazılması gereken bir tür olsa da sınırları olması gerektiğine inanmıyorum. Yüz yıl önce polisiye türünde yazılan bir kitapta aranan şeyler belliydi: Katil, maktul, gizemli bir cinayet ve soruşturma- çözüm… Salt polisiye dediğimiz bu alanda çok başarılı eserler kaleme alındı. Günümüzde de bu türde kitaplar yazılıyor ve gayet başarılı buluyorum. Ama günümüz dünyasını da göz önünde bulundurduğumuzda ‘Polisiye kitap bu şekilde yazılmalıdır’ şeklinde bir doktrini çok da doğru bulmuyorum. Elbette bir polisiye kitabı heyecanlı kılan en önemli fonksiyon ‘Katil kim?’ sorusudur. Ancak pekala katili baştan belli olan bir polisiye roman da yazılabilir. Ki bunun çok örneği var. Hatta bir kitabın polisiye kabul edilmesi için illa bir katilin olması mı gerekiyor? Mesela bilimkurgu, fantastik ya da korku gibi türlerin de içinde bulunduğu bir polisiye kitap da yazılabilir. Bana göre polisiye edebiyatı yaşayan bir tür. Nasıl ki, yüzyıllar içinde insanların kılık kıyafetleri, yaşantıları ve alışkanlıkları değişiyorsa, insanı çok iyi anlatan polisiyenin de değişmesine şaşmamak gerek.

-Polisiye türündeki kitaplarınıza baktığımızda polis prosedürünün baskın olduğu sert polisiye (hard boiled mystery) alt türünden daha çok, küfrün, kanlı ceset tasvirlerinin veya cinselliğin olmadığı rahat polisiye (cosy mystery) tarzını  benimsediğinizi fark ediyoruz. Bu tamamen kişisel polisiye zevkinize bağlı bir tercih meselesi mi yoksa ulaşmak istediğiniz okur kitlesinin yaş aralığıyla ilgili bir yönelim mi? Neticede diğer bir yanınızda pedagojik formasyon ve öğretmenlik var.

Sanırım ikisi de… Yani aslında bu göreceli bir konu. Belki edebiyatın farklı türlerinde kitaplar kaleme alsam daha başka düşünebilirdim. Ancak polisiyede heyecan ve merak unsurunun ön planda olduğunu düşünürsek araya dikkat dağıtacak başka faktörlerin girmesi, istediğiniz kurguyu tam olarak yansıtamamanıza neden olabilir. Zira polisiye kitaplarda okurun aklında sürekli soru işaretleri vardır. İnsan zihni bir düşünce üzerine yoğunlaştığı zaman değişik faktörlerin olaya dahil olması o kişiyi rahatsız edebilir. Eğitim sisteminde de bu geçerlidir. Dikkat dağıtacak faktörler mümkün olabildiğince dersin dışına atılır. Aksine öğrenciyi derse adapte edecek programlara yer verilir. Polisiye de edebiyatın matematiği olduğu için mümkün olabildiğince bu düzlemde kurgularımı inşa etmeye çalışıyorum. Elbette benim karakterlerim de insan, ama bazı duygularını okura yansıtmadan kendi içlerinde yaşamayı tercih ediyorlar. Tıpkı eşine ve çocuklarına yaşadığı sıkıntıları yansıtmamaya çalışan bir aile babası gibi…

Evet, çok kanlı ceset tasvirlerine de yer vermiyorum. Biraz daha olayın çözümleme ve akıl yürütme tarafındayım. Ama Tess Gerritsen gibi her detayı anlatan yazarların polisiyeleri de çok seviliyor. Zevk ve renk meselesi… Polisiye o kadar kucaklayıcı, o kadar zengin bir tür ki, farklı tarzlarda eserler sunabiliyor okurlarına…

Ama yakın zamana kadar içindeki şiddet sahnelerinden dolayı genç okurlara pek de tavsiye edilmeyen bir türdü polisiye. Oysa polisiyeyi ilk okuması gereken kitlenin gençler olduğunu düşünüyorum. Bana göre polisiye, insanı iyileştirme sanatıdır. İçinde şiddet, kan ve korku barındırdığı düşünülen bir polisiye kitabın arka yüzünde ciddi olumlamalar da vardır. Hiçbir nitelikli polisiye kitabı okuru cinayete ya da kötülüklere teşvik etmez. Aksine iyiliğin, güzelliğin zorbalıkla olmayacağını fısıldar sadık okurlarının kulağına. Zorbalığın gelecekte ne gibi sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Ayrıca o yaşlardaki gençlerin zekâ gelişimine ciddi katkılar sunacak bir türden bahsediyoruz. Sağlam bir polisiye okuru kendisine dikte edilen her şeyi yapmaz. Sorgular, soru sorar, araştırır… Bunlar genç yaşlarda edinilmesi gereken özelliklerdir.

Başlarda kitaplarıma,  türünden dolayı çok büyük bir önyargı vardı. Ancak zamanla bu önyargı kırıldı. Şu anda birçok öğretmenimiz sınıflarında polisiye etkinlikler yaptırıyor ve gönül rahatlığıyla kitaplarımı öğrencilerine okutuyor. Zamanında ikinci sınıf edebiyat türü olarak kabul edilen polisiyeye iade-i itibar yapılması çok güzel. Benim kitaplarım bunu okullarda, daha alt yaş gruplarında yapmaya başladı. Bu sayede çok güzel satış rakamlarına ulaşıyor kitaplarım, çok büyük bir onur benim için. Sorgulayan, araştıran, analitik zekasını kullanabilen sağlam polisiye okurları yetişiyor.

-Ya, öykü türü? Öykülerinizin izlerine rastladım ve birkaçını okuma fırsatım oldu. Çeşitli öykü yarışmalarında dereceleriniz olduğunu ya da bu türdeki kolektif kitaplara katkı sunduğunuzu da biliyoruz. İlerleyen zamanda sizden bir polisiye öykü kitabı da okur muyuz? Varsa, önümüzdeki projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Evet, ben profesyonel yazarlık hayatıma öykü yazarak başladım. Kısa kısa korku öyküleri kaleme alıyor hem dergilere hem de yarışmalara gönderiyordum. Türünden dolayı o zamanlarda biraz yadırgansa da çeşitli yerlerden ödüller aldım. Hâlâ arada sırada öykü kaleme alıyorum. Ama öyküleri kitaplaştırma düşüncesi için biraz daha bekleyeceğim sanırım. Yayınevleri maalesef öykü kitapları basmayı tercih etmiyorlar. Roman özellikle son yıllarda öyküyü epey bir geride bıraktı, insanlar kült yazarlar ve eserler dışında pek öykü kitabı okumuyorlar maalesef. Yayınevleri de bunu risk olarak görüyor, öykü kitaplarını ertelemeyi tercih ediyorlar. Bana göre öykü en az roman kadar değerli ve çok daha kadim bir tür… Umarım tekrardan eski günlerine döner.

Sırada yine bir polisiye projesi var. Az önce de belirtmiştim. Baş rolünde Agatha Christie’nin olduğu tam bir Pera Palas Polisiyesi! Tabii olayları baş karakterimiz Dedektif Milas ve Şifreli Dosyalar ekibi çözüyor. Ama şunu söyleyebilirim ki; bu kitap, olay örgüsü, anlatım tarzı ve karakterleriyle diğer polisiye kitaplarımdan daha farklı olacak. Bunun haricinde bir de korku kitabı projem var. Tabii o kitap yaş aralığı ve türü itibariyle çok daha farklı… Yeni yılda okurlarımla buluşmalarını temenni ediyorum.

-Kitaplarınızı okurken genellikle İstanbul’un gizemli kollarında buluyoruz kendimizi. Sultanahmet Meydanı, Topkapı Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı derken Evvel Zaman Koleksiyoncusu da detaylı tasvirlere girmiyor olsa bile yine de bize İstanbul’un tarihi atmosferini ciğerlerimize çekme fırsatı verdi.  Belli ki bir İstanbul tutkunuz var. Sosyal medyadaki bir paylaşımınızda Pera Palas’ı ofise çevirdiğinizi gördüğümde gülümsemiştim. Ülkemizin incisi bu kadim şehrin bugünü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şehir hakkında söylenebilecek pek çok şey var. Üç büyük medeniyete başkentlik yapmış şahane bir müzeler adasında yaşıyoruz. Bana göre dünyanın tartışmasız en güzel şehri! Polisiyeye de yakıştığını düşünüyorum. Genellikle suçlar kalabalığın, hengâmenin olduğu şehirlerde işlenir. Her türden insanın bir arada yaşamak zorunda olduğu yerlerde… İstanbul bu manada edebiyata ve polisiyeye yakışan bir şehir. Ama maalesef bugün baktığımızda insanların bu kadim şehrin değerini bilmediklerini görüyorum. Bize bırakılmış bir emanetten çok ona bir düşman gibi davranıyoruz. Daha bilinçli insanlarla çok daha güzel görünebilecek bir şehir İstanbul! Bir şehri şehir yapan insanlardır. Bir nevi insanlar yaşadığı şehrin ruhudur. İnsanlar o şehirde güzel yaşarsa şehir de o şekilde görünür. Aksi halde dışarıdan ne kadar güzel görünüyorsa görünsün, ruh sağlığı kötü olan bir şehir zamanla beden sağlığını da kaybeder.

Pera Palas’ın yeri bende ayrıdır. Doğduğum, büyüdüğüm ve hala yaşamakta olduğum evime beş dakikalık yürüme mesafesinde bulunuyor. Çocukluğumdan beri ne zaman önünden geçsem, tutkuyla baktığım bir yer ve bana göre bir otelden çok daha fazlası! Bir müze, sanatsal aktivitelerin yapıldığı bir kültür merkezi, bir ofis, hatta bir ev… Evet, çok şey ifade ediyor benim için. Ben de bir vefa borcu olarak kitaplarımda bu güzelim yeri kaleme alıyorum. En sevdiğim polisiye yazarı Agatha Christie dahi günlerce burada kalmış, havasını solumuş, daha ne olsun!

-Kitabınızın sonundaki teşekkür yazısında kurguyu inşa etme aşamasında size ilham veren bir makaleden söz etmişsiniz. Sizin için ilham itici bir güçte mi yoksa bir başlangıç noktasında mı karşılık buluyor? Yazma ritüelleriniz var mıdır?

Gezdiğim gördüğüm yerlerden birinde gözüme takılan küçük bir detay dahi beni yazmaya itebiliyor. Ama az önce polisiyenin edebiyatın matematiği olduğunu söylemiştim. Elbette ilham sanatın her dalında çok önemli bir kriter… Ama belirli bir zamandan sonra her şeyin tesadüfi bir şekilde gelişmesini de bekleyemeyiz. Sadece küçük bir ışık, iyi bir planlama ve çalışmayla tam teşekküllü bir kurguya dönüşebiliyor. Ama planlama ve disiplinli bir çalışma şart… Gezip farklı kültürler görmek, kitaplar, makaleler okumak da bu çalışmanın içine dahil edilebilir. Yani ilham size gelmiyorsa siz ilhamı kovalamalısınız. Bu da zamanla yazma alışkanlığı ve tecrübeyle pekişiyor. Bir kitapta bana göre en önemli aşama planlama sürecidir. Ben tüm araştırmalarımı, okumalarımı ve çalışmalarımı tamamladıktan sonra yaklaşık iki hafta gibi bir sürede romanımı bitiriyorum. Şayet bir denklemi çözmüşseniz geriye sadece sonucu kağıda yazmak kalıyor. Evet, kitabın yazım aşaması benim için tam olarak böyle… Tabii sonrasında tashih ve editoryal süreç başlıyor. Bence bu süreç planlama aşaması kadar sancılı değil.

Belli bir yazma ritüelim yok aslında… Ama sessiz, sakin ortamlarda kendimi yazıya daha iyi veriyorum. Bir de fırsat bulabilirsem kitaplarımın geçtiği mekanlarda bir bölüm de olsa yazmaya çalışırım. Bunu yaptığımda gezip gördüğüm ve kitabımda yer verdiğim yerlerden aldığım hissi okurlara da o şekilde aktarabileceğime inandırıyorum kendimi. O mekanın ruhunu daha iyi yansıtabileceğimi düşünüyorum. Mesela yeni kitabımın en az üç dört bölümünü Pera Palas’ta yazdım. Resmen kitaptaki sahneleri Pera Palas’ın dehlizlerinde yaşıyorum ve ete kemiğe bürünmüş karakterlerimi gözlerimle görüyorum. Müthiş bir duygu! ‘En iyi Pera Palas Polisiyesi, Pera Palas’ta yazılandır.’ Bu kitaptaki mottom bu…

-Polisiye edebiyatımızın duayenlerinden rahmetli Celil Oker genç yazar adaylarına, “Anlatacak bir hikâyeniz varsa yazın!” der, yaratıcılığın doğuştan gelen bir armağan olmadığı, öğrenilebilir ve çalışarak elde edilebilir olduğunu vurgulardı. Atölye çalışmalarına ilginin yoğunlaştığının farkındayım. “Hayal gücü ve yazarlık atölyesi” eğitimleri devam ediyor mu? Herkes yazar olabilir mi? Yazar olmak isteyenlere önerilerinizi öğrenebilir miyiz?

Kesinlikle rahmetli Celil Oker üstadıma katılıyorum. Ruhu şad olsun. Bana göre yazarlığın yüzde onluk dilimi yetenektir. Yüzde doksanıysa çalışmak ve bu konuda kendini geliştirmekten geçiyor. Aslında yetenekten maksadım hayal gücü… Her insanda hayal gücü vardır. Belki de insanlığa verilmiş en büyük yetenektir hayal gücü. Ama yaşla ters orantılı olarak azalıyor maalesef. Onu korumanın yolu da çalışmaktan, gezmekten ve bolca kitap okumaktan geçiyor. Yani dönüp dolaşıp yine yüzde doksanlık yüzdeye geliyoruz. Atölyelerimde katılımcı genç arkadaşlarıma hep bunu söylerim. Kendi yeteneğinin farkında olmayan birçok genç kardeşim, toplumsal baskı ve haksız eleştirilerden dolayı yazarlık kariyerine başlamadan son noktayı koyuyor. Maalesef bu yüzden ne cevherler sessiz sedasız yok oluyor.

Atölyelere salgından sonra bir süre ara verdim. Ama yakında tekrardan başlama düşüncem var. Zira bu atölyeler sadece yazanlar değil, kaliteli okur olmak isteyenler için de güzel bir okul… Önce kaliteli okurlar olacak ki, kaliteli yazarlar yetişsin. James Joyce’nin de söylediği gibi: ‘Hayat kötü bir kitap okumak için çok kısadır’. Peki bir kitabı iyi ya da kötü yapan kriterler nelerdir? Okur neye göre yorumlayacak kitabı? Sadece duygularına göre mi yoksa bazı evrensel kriterlere göre mi? İşte bundan dolayı iyi bir yazarın yetişmesi bir önemliyse, iyi kaliteli bir okurun yetişmesi iki önemlidir. Keza iyi yazarlar okur kalitesi yüksek toplumlardan çıkar.

-POYABİR üyesi olduğunuzu biliyoruz. Ülkemizde polisiye edebiyat son yıllarda bir ivme kazandı ve birçok yeni yazarı da bünyesine kattı. Hatta bence polisiye edebiyat, yaşadığımız devri yansıtmada oldukça önemli bir rol üstlenmeye başladı. Bu gelişmeler ve değişimler hakkında sizin görüşünüz nedir? Yerli polisiye yazarlarımızdan takip ettiğiniz isimler var mı?

Kesinlikle öyle. Günümüzde televizyonda haber izlemek yerine polisiye okuyan insanlar var. Güncel konular ve ülkelerin, şehirlerin, insanların sıkıntılarını çok güzel yansıtan bir tür polisiye… Ama bence polisiyeyi ilgi çekici kılan en önemli etken insanın karanlık taraflarını anlatmasıdır. Her insanın karanlık bir tarafı vardır. Kimilerinde artçı şeklinde görülen bu gizemli taraf, kimi insanlarda çok daha şiddetlidir. Karanlık tarafını dizginleyen insanlar polisiyede masum insanlar olarak karşımıza çıkar. Aksi özellikteki insanlar ise polisiyenin ve polisiye okurunun gizli kahramanlarıdır. Gerçek hayatta böyle insanlarla karşılaşsak muhatap dahi olmadan yolumuza devam ederiz. Ancak bu tip karakterler polisiye kitaplarda cazip geliyor. Zira insanlar o karakterde kendini görüyor. Belki herkesten sakladığı o karanlık tarafını başka birinde gördüğünde işin neticesini merak ediyor ve sessizce takip ediyor.

Evet, senelerdir POYABİR (Türkiye Polisiye Yazarları Birliği) üyesiyim. Türkiye’de polisiye edebiyatın tek merci noktası, yerli polisiye yazarların da evi bana göre… Yerli polisiyede takip ettiğim çok değerli isimler var. Ben genellikle bir yerli bir yabancı yazar üzerinden gidiyorum, okuma planımı da ona göre yapıyorum. Bu hem dünyadan hem de Türkiye’den haber dinlemek gibi bir şey… Celil Oker, Osman Aysu, Ahmet Ümit, Çağatay Yaşmut, Algan Sezgintüredi kitaplarını severek okuduğum usta kalemler. Labirent Yayınları seneler evvel ‘Osmanlı Polisiyesi’ alt başlığıyla polisiye serileri yayınlamıştı. O kitapların hepsini bir çırpıda okuduğumu hatırlıyorum. Yerli dönem polisiyeleri çok hoşuma gider.

-Dedektif Dergi ailesi olarak polisiye edebiyatımıza katkı sunan kıymetli yazarlarımızı tanıtmayı önemli bir misyon olarak görüyoruz. Bize ve okurlarımıza zaman ayırdığınız için size de çok teşekkür ederim.

Böyle keyifli bir sohbete vesile olduğunuz için asıl ben teşekkür ederim. Dedektif Dergi’yi ilgiyle takip ediyorum. Gerçekten yerli polisiye adına çok güzel işler başarıyor. İyi ki varsınız!

POLİSİYE MASASI

Cinayet Mevsimi / Suat Duman

Suat Duman’ın ilk romanı ve edebiyata giriş çalışması olan Cinayet Mevsimi, nitelikli bir suç edebiyatı örneği.

Suat Duman kendisiyle yapılan bir röportajda bu kitabı yazana dek polisiye romanla ilgisi olmadığını söylüyor. Polisiye roman ve suç edebiyatı örneklerini çok okumuş olan insanlar için yavan kaldığı yönleri de olabilir romanın, bazı kitap incelemeleri ve yorumlarda da bu yavanlık hissini dile getirenler var.

Kitabın esas gücü de aslında sırtını edebiyata yaslıyor olmasından kaynaklı. Siyasi içeriği ve suçla ilgili karşımıza çıkan sözler, ifadeler, işaretler yazarın derdinin suçun sosyal bağları, sebeplerine bakarak bir hikâye anlatmak olduğunu düşündürüyor. Tek başına işlense dahi ardında bir yığın kalabalığın ya da kalabalıkların bulunduğu bir şey suç. Suat Duman bir hukuk fakültesi öğrencisi olan Mehmet Cemil aracılığıyla suç ve siyaset arasında çizgiler çizerek dolaşıyor ve sonra büyük kötülüklerin gündelik, olağan sistem girdileri olduğu bir yerlere yöneltiyor bizi; olabilecek, olmuş olabilecek hikâyeler içerisinde buralı ve buraya ait şeylerden söz ediyor.

Kitabın bana kalırsa en güçlü yanı kesinlikle anlatımı ve dili.  Hukuk ve Sanat sitesinde yazarla yapılan bir röportajda Suat Duman ilk romanının onun için ne kadar önemli olduğundan söz ediyor, “Bu kitabı yazabilmiş olmak bana Mehmet Cemil’in yine başkarakter olduğu ikinci romanım Müruruzaman Cinayetleri’ni yazma imkânı verdi,” diyor. Burada yazarın altını fazla çizmeden geçtiği bir şeyi dile getirmek gerekir: Cinayet Mevsimi’nin çok da rağbet görmemiş olmasının sebebi bence muamma konusundaki eksikliği değil, aslında üslûbu. Kitapta başarıyla kurulan şey, yazarın Mehmet Cemil’in düşünceleri, duyguları, zihni, görüşleriyle karşımıza mümkün olduğunca gerçek bir edebiyat karakteri çıkarmaya gayret ediyor oluşu. İlk romanında bir yazarın bu üslûbu tutturabilmesi, böyle yazabilmesi, kasvetli de sayabileceğimiz bir atmosferi sağlam bir şekilde dile dayanarak yaratabilmesi benim açımdan bir maharet. Yazarın 1918 serisinin 3. kitabında da bu atmosferin bir benzerini görmüştük, diye hatırlıyorum. Okuduğum birçok Türk polisiyesini düşündüğümde Suat Duman’ın ilk romanını nitelik olarak çok üst sıralarda gördüğümü söyleyebilirim. Atmosfer kurabilmek, dile özen gösterebilmek, en önemli aracımızın hayal gücümüz değil de o hayali kelimelere dökerken göstereceğimiz maharet olduğunu bilerek yazabilmek, kurgulayabilmek… Sadece polisiye değil, her türden edebiyat eserinin olmazsa olmazı.

Kitapta heyecan ve gerilim aramak boşuna; ama kitap anlamaya çalışan, sıkışan, çözemeyen ve ama çözdüğü zaman da gördükleri ve şahit oldukları karşısında hiç de mutlu olmayan bir karakteri tanımak amacıyla okunuyorsa, yazarın kaleminin tadını almamak da imkânsız. Kolay ve basit olmak yerine, yorucu olabilen, belki yer yer zahmetli de olduğunu hissettirecek bir okuma var Cinayet Mevsimi’nde. Saatler oldu kitabı bitireli ama halâ aklımda ve içimde hissediyorum o hissi. Kitabı okumuş olmanın verdiği tat silinmiyor. Bir hatıraya dönüşecek, bir anıya… İşte ben de en çok bunu seviyorum. İyi edebiyat eserleri, iyi edebiyat eseri olma gayretleri, bütün o hatalar ve kusurlarıyla bizlere güzel yerlerden bakarak tebessüm ediyorlar: Mehmet Cemil’i de oralarda gezinen nice karakterin arasına koymamak için hiçbir sebep yok.

Cinayet Mevsimi’ni çok beğendiğimi ve kesinlikle önerdiğimi söylemem gerek. Bizim iyi polisiye yazarlarımız elbette var ve onlar iyi, güzel eserler yazıyorlar. Suat Duman da işte onlardan biri ve ilk eseriyle de nitelikli bir eser çıkarmış ortaya. Mutlaka öneririm.

Metaverse Cinayetleri / Banu Akeloğlu

Banu Akeloğlu’nun Metaverse Cinayetleri adlı bu romanı, ilgi çekici konusunu ne yazık ki bu konuyu taşıyamayan bir kurguya teslim ediyor. Yazarın dil hâkimiyeti, anlatımı ve üslûbu okunmayı kolaylaştırıyor, ancak kurgudaki sıkıntılar bir süre sonra okumanın tadını azaltıyor, lezzeti kaçırıyor.

Kitabın başlangıcı ve devam eden bir iki bölümde taze bir his var. Farklı bir şey anlatmasının getirdiği bu tazelik hissine, yazarın anlatımının sıkıntısız olması da eşlik ediyor. Ancak Nakip olayıyla beraber kitabın en temel kurgu sorunlarından biri başlıyor:  kitabın tamamı değil, ama neredeyse tamamı birisinin bir başkasına anlattığı olaylardan oluşuyor. Birileri sürekli olarak neler olup bittiğini anlatıyor. Oysa neler olup bittiğini, yani hikâyeyi anlatan, kitabın kendisi olmalıydı. Bu anlatım biçiminin çok sık tekrar etmesi okuma zevkini neredeyse yok ediyor. Bu, çok önemli bir problem. Konunun ilgi çekiciliğini taşıyacak kurgu, belki daha fazla sayfada daha fazla gerçeklik hissi verecek şekilde karakterlere eğilmek, bu karakterlere ve olaylara ağırlık verecek şekilde bazı olayları ve olay aktarımlarını azaltmak veya dengelemek olmalıydı. Okuduğumuz kitaplardaki olaylara, anlatılanlara, karakterlere inanmamızın sebebi yazarın bize bu olayları, karakterleri anlatırken kurabildiği o kurgu, kullandığı üslûp, hikâyede zamanı kullanma biçimi değil mi? Yoksa Çehov’un Gusev’ini nasıl hâlâ hatırlıyor olabiliriz ki? Martin Eden neden hâlâ aklımızda olabilir? Zeze neden eskimemiş, kaybolup gitmemiş? Veya Ursula K. Le Guin’in yarattığı dünyalar nasıl olur da hâlâ varlığını sürdürebilir?

İlginç şeyler yazabilir ve şaşırtıcı dünyalar, olaylar, muammalar hayal edebiliriz; bunları bir hikâyeye, romana dönüştürebiliriz. Hikâye anlatıcıları edebiyattan beslenerek bu dünyalarda kendi izlerini, işaretlerini bırakabilirler. Kıymetli olan da bu. Hayal gücünün kıymetini asla küçük görmemek gerekiyor. Benim okuduğum ve sayısı çok da fazla olmayan Türk polisiyelerinde edebiyata dönüşmeyen anlatımların, anlatım biçiminde kaçışçı bir kolaylığın tercih edilmesinin bir sorun olduğunu düşünüyorum. Suç ve polisiye edebiyatının gerçek edebiyat olduğunu söylerken insanlar bu sözleri polisiyenin herhalde insanı ve hayatı, bu gezegeni, bu dünyayı anlatmak ve anlamak derdinde olduğunu düşünerek söylüyorlar. Türkiye’de bunu yapabilen güzel örnekler var. Güzel olmayan, kusurlu, ama kötü olmayan örnekler de var.

Metaverse Cinayetleri ilgi çekici, şaşırtıcı konusu ve fikirleriyle heyecana gelerek hızla, konforlu bir anlatımı tercih ederek anlatılmış bir hikâye. Türkçe kullanımı iyi, anlatım bozukluklarından mustarip değil; en önemlisi kitabın arka kapağında ve önsözünde hayranlıkla ifade edilmiş düşüncelerin sebebi olan hayal gücü dikkat çekiyor. Yazarın kurduğu bu şaşırtıcı dünya ilgiyi hak ediyor. Ancak bu kurgu, fikir olarak ortaya konuşunda ve sinopsis olarak yazıldığında merak uyandırsa bile yazarın hikâyeyi anlatma seçimleri sebebiyle hasar alıyor, olay aktarımlarıyla şişiyor, hikâye gereksiz yer kaplayan olaylarla doluyor ve bu da kitabın dünyasına zarar veriyor, onun metindeki gerçekliğini bozuyor, zedeliyor.

Kitabı ilgi çekici konusu sebebiyle öneririm. Ancak bu konunun tadı konusunda kefil olamam. Daha iyi, daha nitelikli polisiyelere; daha nitelikli, daha iyi kitaplara ve mutlaka edebiyat diyen yazarlara ihtiyacımız var. Herkese iyi okumalar.

KIL DÖNMESİ

KIL DÖNMESİ

Ev sahibi zırt pırt telefon açmaya, sonra da ağır gövdesiyle kapıya dayanmaya başladı. Ama haklıydı. Telefonlarımız hariç, üç aylık kira, bakkal, elektrik, su, gaz, aidat, internet faturaları beklemekteydi. Öyle borç takan biri değilimdir, aylık giderlerimi gününde tıkır tıkır öderdim. Bu güzel alışkanlığıma sekte vurulmasının nedeni Dünya Sağlık Örgütü oldu. Çin’de peydahlandığı söylenen Covid-19 salgını dünyayı esir almış, DSÖ de 2020 yılının Martında, Martın on birinde pandemi ilan etmişti.

2020 yılını yaşıyorduk; çoğu iş yerlerinin kapandığı, kapatıldığı, iflas ettiği yılı. Nisanda eşim işinden olmuş, bense evde çalışanlar kervanına katılıp kıçı bir süre kurtarmıştım, ancak patron “Maaş için acele etmeyin,” diyerek, üç aydır personeli oyalıyordu.

Ne yapmamız gerektiği konusunda bir süredir sürdürdüğümüz tartışmayı karım kazandı. Zira “Çözümün ne?” sorusu karşısında limon satmak düşüncesi dışında beynim bir fikir üretemedi.

“Ablama taşınıyoruz aşkım, daha fazla direnemeyiz. Sen bi b.k satamazsın!”

Karım aslında tatlı dillidir fakat işinden kovulmak onu kötü etkilemişti. Mamafih altı Temmuz gecesinin karanlığa gömüldüğü sabahın üçünde biraderin pikabına kolay taşınır eşyaları atıp, tüydük. Kaçtığımız belli olmasın diye perdeleri çıkarmadık, buna rağmen gözetleme meraklısı komşulara yakalandık mı bilemiyorum? Eğer gıcır mobilyaları orda bıraktığımızı anlamışlarsa hakkımızda bol dedikodu etmiş, WhatsApp gruplarında paylaşmışlardır. Öte yandan ağabeyime mahcuptum. Emeğinin karşılığını alamadı. Meğer o da bana karşı mahcupmuş.

“Birader iş yok, piyasada yaprak kımıldamıyor, beraber taşımacılık yapamayız…” 

Güneş karanlığı göndermeden ikinci kez mahcubiyet yaşamadım. Baldız güler yüzle, sarılarak karşıladı bizi, ferahladım. Fakat içi tıka basa kıyafet dolu iki valiz, bir etajer, iki laptop, 50 inçlik televizyon, karımın vazgeçmediği üç bin liralık on iki kişilik porselen yemek takımı, iki çuval ayakkabı, saksıda sardunya ile iki menekşe ve birkaç ufak tefek şeyleri görünce bozulur gibi oldu, kardeşine sitem etti.

“Ama Ahu ev küçük demiştim, eşyaları internetten sat, sadece valizlerinizle gelmenizi…”

Aslında dediğini yapmış belli başlı eşyaları orada bırakmıştık. Üç beyaz eşyayı da internetten satmıştık. Onu da yapmasaydık tam enayi durumuna düşerdik.

Henüz çocuğumuz yoktu, baldız iki kişiyi bir süre idare edebilirdi. Hoş geldiniz esnasında patronumun biriken maaşımı ödeyeceği ihtimaline dayanarak bir vaatte bulundum.

“Baldız, en fazla bir ay, ikinci ay bizden kurtulacaksın.”

İkinci hafta misafirlik bitti -misafirlik üç günmüş- sığınmacı konumuna düştük ama Allah var kendi yatak odasını ve o kocaman, ortopedik yataklı karyolasını seve seve bize verdi.

“Boşuna ısrar etme enişte, biz iki bacı işsiziz, bu odada sabahlara dek gevezelik eder, kahve falına bakar, dizi seyrederiz, sen de rahat rahat…”

Gene de kendimi o küçük evde fazlalık hissediyor, bundan ötürü günün birkaç saatini dışarıda dolanarak geçiriyordum, zira salgın nedeniyle belediye gezinti yerlerinin, parkların banklarını sökmüş, çay bahçeleri, lokantalar, pastaneler kapatılmıştı. Aylak aylak dolaşmaktan dolayı iki saat sonra dizlerimde derman kalmıyordu.  

Baldızın evine yerleşmemizden üç hafta sonra, tam yirmi birinci gün, aynı saatte hazırlandım. Bu kez ortalıkta dolaşmayacak bir kadınla buluşacaktım. Perdeyi aralayıp dışarıya göz attım.

İki polis dünden beri sokağı yolgeçen hanına çevirmiş, hepi topu iki yüz metre olan yolda gidip geliyor, şüpheli gördükleri kişilerin kimliklerine bakıyorlardı. Neydi voltalarının sebebi, mahalleye orospu mu taşınmıştı? Arada arabalı devriyeler geçiyordu. Hani çarşı olsa, müşteri kıtlığı nedeniyle esnaf birbirine girer ya da bir banka soyulur, normal karşılarım. Burası sessiz bir muhitti. Valiliğin halktan gizlediği bir olay mı olmuştu? Mesela tünel kazan mahkûmlar (ilin kapalı cezaevi arka sokaktaydı) sokağın köşesindeki rögardan teker teker çıkıp firar mı etmişlerdi? Velhasıl paranoyaya kapıldım, bunda karımın ve baldızın endişeli halleri de etkili oldu. Karım aklımın ucundan dahi geçmeyen bir şey söyledi.

“Bizi arıyor olabilirler.”

“Neden?”

Karım hık mık etti, sonra “Ev sahibimiz şikâyet etmiştir” dedi.

Baldız gözleriyle onayladı. Olabilirmiş.

Onların bu kuruntularını çok saçma buldum. “Hadi canım, hiç olur mu öyle şey! Varsayalım ki şişko göbek karakola gitti, komiser adamı ciddiye aldı. Wanted yazılı fotoğraflarımız ağaç gövdelerine çivilendi, duvarlara asıldı, altına da bir milyon dolar ödül…”

“Saçmalama Mert, adamın kirasını, apartmanın aidatını, elektrik-su-gaz faturalarını ödemeden sıvıştık, muhakkak aranıyoruzdur.”

“Hayatım vestiyer, iki berjer, kanepe, yatak odası takımı, kap kacak hepsi gıcır, taksitleri yeni bitti, piyasada karşılıkları üç aylık kiradan çok çok fazla…”

“Onları da netten sataydın ya, kirayı da diğer faturaları da rahatlıkla öderdik. Zaman kalmadı dedin, şişkoya bırakıp kaçtık. Adam göbek atıyordur şimdi, daha fazla kira alacağı için, ilan dahi vermiştir, eşyalı daire diye. Ev iki odalı olmasa salon takımı da almış olurdum… Neyse, faturaların önemi yok, yetkililer borcuna istinaden elektriği, suyu, gazı keser, saatlerini söker, mühürlerler, bizi polise arattırmazlar…”      

Salgından dolayı maske takılan devirdeydik. Hepimiz birer Maskeli Adam olmuştuk. Karım dışarı çıkmamı onayladı, çıkmak zorundaydım. Dedim ya, bir kadınla randevum vardı.

“O halde çift maske tak. Ortalığın virüsünü eve getirme!”

“Yahu şu temmuzun bunaltıcı sıcağında iki maske ne, kafayı mı yedin?”

Kız kardeşlere el sallayıp kapıyı yavaşça açtım. Baldızın iki artı bir kiralık dairesi beş katlı asansörsüz apartmanın sokağa bakan ikinci katındaydı. Adımımı taş döşeli kaldırıma attığım an aynasızları fark ettim. Otuz metre geride, çenelerinin altına indirdikleri siyah maskeleriyle yaklaşıyorlardı. Heyecan bastı, karımın dikkate almadığım sözleri kulaklarımda çınlıyordu.

“Bizi arıyorlardır…”

Kaldırıma vuran ayakkabı sesleri kalbimin küt küt atışlarıyla bir ritim oluşturmuştu. Sanki bir gerilim filminin kovalamaca sahnesindeymişim, az sonra biri bir koluma diğeri de öbürüne girecek “Hadi merkeze” diyeceklermiş.

İnsanoğlunun beyni vesveseye yatkın, anında kurgular üretir.

“Demek kirayı, diğer borçlarını ödemeden kaçtınız!”

Kollarıma bakarak hızlandım, onlara ters kelepçe takılacaktı. Zihnimin gerekçesi hazırdı.

“Hayır, kiraya sayılsın diye değerli birçok eşyamızı orada bıraktık…”

Mantığım galip geldi, senaryo yazan korkak beynime çıkıştım.

“Kadın aklına uyma, mantık denen bir şey var. Kendine gel, ne bu panik? Adamlar seni takip etmiyor, asıl hızlanırsan kıllanırlar, yavaşla.”  

Görüşme 12.30’da olacaktı. Hovardalık yapmayacaktım, cebinde meteliği olmayan, kaç aydır maaş alamayan bir garibana, Brad Pitt gibi yakışıklı olsa bile günümüzde hangi kadın randevu verirdi? Kaldı ki virüs canavarı nedeniyle profesörler her gece tivileri zapt etmişler, maske-mesafe-hijyen diye bangır bangır bağırıyorlardı.

Baldız bir kadının telefon numarasını vermiş, sıkıca tembihlemişti. “Ara randevu al, orospunun erkek elemana ihtiyacı varmış, sakın beni referans verme!”

Küçük portföylü mahalle emlakçısı, baldızın işine son vermiş, üstelik salgın dememiş, “Müşteri tavlama konusunda yeteneksizsin” diyerek biletini kesmiş. Baldız emlakçıya simsarlık ediyor, müşteri bulma karşılığında çalışıyormuş, SGK’ya BAĞKUR’a kaydı kuydu yokmuş.

Velhasıl para kazanacağım ikinci bir işe ihtiyacım vardı. Karımın pimpiriklenmesi boşunaydı. Geçen yıl evlendiğimizde evi kendim döşemiştim. Şimdi sallantıda olan, değişik ihaleler takip eden bir sektörde harita mühendisiyim, salgın öncesi piyasa koşullarında iyi maaş alıyordum.

Evden kaçarken sadece bakkal efendiye karşı kendimi mahcup hissettim. Zavallı adam defteri karıştırdıkça homurdanıp duruyordur.     

Polislerin uyumsuz ayak sesleri beynimi eziyordu, mantığım ‘endişelenme, sen suçlu değilsin’ dese de atmosferden etkiledim. Dünden beri sokağı mesken tutan o iki aynasızı pencereden izliyordum, biri yirmi beş, diğeri otuz yaşında olabilirdi. Kısa boylu, etine dolgun, yaşını otuz tahmin ettiğim polisin yayvan kalçası topuklu giymiş gibi sallanıyor, akla eşcinsel olabileceği fikrini sokuyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu, yaşı küçük olan ise acayip havalıydı, Tom Cruise’un ikizi olabilirdi. Eminim sokağın evde kalmış-kalmamış kızları pencereden ayrılmıyorlardır. Şerefsizin siyah gözlükleri bile vardı.

Nihayet polislerden biri seslenerek kovalamaca haline benzeyen yürüyüşümüzü noktaladı.

“Hoop, birader bekler misin?”

Anında durdum, döndüm. Seslenen kıçıkırık olandı.  

“Bana mı seslendiniz, memur bey?”

Randevuya on dakikam vardı. Emlakçı da olsa bir kadın bekletilmemeliydi.

“Yahu sen Mert değil misin?”

‘Aha da yakalandım anasını… karım haklı çıktı’ düşüncesi anında beynimde dolandı. Polislere gelince: katili yakalayan dedektiflerin yanaklarına başarı gülücüğü kondurmaları gibi sırıttılar. Dizginleri elime almalıydım.

“Evet, ama maskeleri düzgün takın. Maske-mesafe-hijyen kurallarına sizler uymazsanız…”

Zaten herkes sağlıkçı olmuş beynimizi kemiriyor, polisler de maskesizlere ceza yağdırıyordu.  

“Boş ver şimdi maskeyi” dedi yosmalar gibi yürüyen polis. “Beni tanımadın mı?”

Bir suçluyu değil de bir tanıdığını görmüş havasındaydı. Adımı dahi biliyordu. Hem maskeye rağmen nasıl tanımıştı beni?

“Maskeni apartmandan çıkarken taktın. O saat bu Mert dedim. Lisede aynı sırayı paylaştığın Hamdi’yi ne çabuk unuttun, sefil?”

“S.tir.”

Neyse ki polis ağzımdan refleksle çıkan argoya takılmadı. Alışkındılar herhalde.

“Hamdi, sahiden sensin! Baya kilo almışsın ama. Lise ikide kıl dönmesi ameliyatı olmuş, bir daha da okula dönmemiştin.”

Hamdi, ‘bunu hatırlatmanın sırası mı eşşolu’ bakışı fırlattı. Tom Cruise kahkahayı koyuverdi.

“Kıl dönmesi mi? Ahahhaaa…”

Bir polis memuru sokakta böyle kahkaha atmamalıydı. Polis dediğin ciddi olmalıdır. Kaldı ki kıl dönmesi gülünecek bir hastalık değildir. Hem hangi dert bir gülme sebebi olabilir ki? Tom, birlikte göreve çıktıkları devriye arkadaşının kırıtarak yürümesini çözememiş, çaylak olduğu için de sormaya cesaret edememiş, komik senaryolar üretmiş olmalıydı zihninde.

‘Cerrah, Hamdi’nin kıçıyla uğraşırken makası mı unuttu, o yüzden mi çanakları çalkalanıyor?’

Hayatta her şey oluyordu. Bir radyo programında dinlemiştim. Berberin teki Osman Amca’nın burnundaki kıl dönmesini alıp hayatını kurtarmış, bir sürü doktorun teşhis koyamadığı derdi bitirmiş.

O sıra Hamdi devriye arkadaşının suratına şak diye bir şaplak patlatmaz mı?

“Ne gülüyorsun lan p..venk!”

Polisler birbirleriyle dalaşmaya alışkın olmalılar, yoksa olacak şey mi birinin ötekini sokakta tokatlaması.

Olayı soğutmalıydım. “Neden iki gündür burada…” diyordum ki Hamdi lafı ağzıma tıktı.

“Yahu duymadın mı? Mahallenize hırsızlar dadanmış, beş altı evin mücevherlerini soymuşlar. Baş komiserin ablasının evi burada, aha şu karşıki apartmanda, önceki gün kadının pırlantaları gitmiş. Korkuyormuş. Amir bizi görevlendirdi. ‘Orada kuş uçurtmayacaksınız!’ dedi.”

Tom toparlanıyordu. Silahının kılıfı ışıkta bir kedinin gözleri gibi parıldıyordu ama karizma yerle bir olmuştu.

“Eşkâl belli miymiş, görgü tanığı falan.”

Kıçıkırık Hamdi, “Mert, sadece bir apartmanda güvenlik kamerası var. Kapüşonlu iki hırsızı kamera yakalamış. Dur, dur, sana o k.takları göstereyim” dedi. Cep telefonunu özenle çıkardı. Görüntüyü güneşten korumak için gölge bir yere geçtik.

Videoyu izlerken gözlerim döndü, görüntü karanlık olsa da yürüyüşlerinden belli ki iki kadın. Yüzleri gözükmeyen hırsızlar tanıdık geldi, özellikle spor ayakkabıları.

“Durdurup büyütebilir misin görüntüyü?” dedim eski sınıf arkadaşıma.

Başkalarının telefonunda öyle özellik yokmuş gibi sırıttı. Kadınların ayaklarına baktım. Zira hoşluk olsun niyetiyle taşındığımız günden iki gün sonra kız kardeşlere ikişer liraya aldığım mavi boncuklu bileklikler…

 Benzer bilekliklerle hiçbir hırsız işe çıkmazdı. Bu bir tesadüf de olamazdı.

Meğer gündüzleri evden çıkmayan ses teknisyeni karımla mahallenin inciğini cıncığını bilen emlakçı simsarı ablası -ben gece horul horul uyurken-, dizi mizi seyretmiyor ev gezmelerine çıkıyorlarmış.

Kıçıkırık arkadaşım pek övündüğü telefonunu arka cebine sokuştururken, gece, “Hayatım, sen git uyu, gündüzleri dolaşıp, yoruluyorsun, bizim dizimiz var” diyen karımın sesi kulaklarımda çınladı.

“Bizi arıyorlardır.”  

VASİYET

VASİYET

Ey oğul, otur hele karşıma!

Dinle beni can kulağıyla ve izin ver son bir defa,

Bu yaşlı kadının, sırlarla dolu kalbini sana açmasına.

Gözlerime iyi bak ki göresin, geçmişteki o büyük günah ile

Şu zavallı ruhumun nasıl kanadığını

Sözümü iyi dinle ki duyasın, bile bile

Bu ağır yükü neden yıllar boyu taşıdığımı

Ve düşün ki anlayasın, sihirli değneğiyle masum bir perinin

Nasıl temize çektiğini kapkara alınyazımı.

Otur oğul, otur ve dinle beni iyice!

Suskun kalmaktan yorgun düşen şu ağzım,

Kara toprakla dolup da sonsuza dek mühürlenmeden önce.

***

Ben, Ubeyde. Yemenli köle.

Tam yarım asır evvel bundan,

Kopartılıp ailesinden, yurdundan

Bağdat sarayına satılan, zavallı ürkek kız.

On birinde oturmayı-kalkmayı, fal bakmayı öğrenen

On üçünde edebiyatla musikiyi çözen,

On beşine gelince gergef işleyen, halı dokuyan,

Acemce şakıyıp Yunanca okuyan,

Hanım sultanların incisi, kethüdanın yancısı.

Ve on yedisinde, sadık hizmetkârı olma şerefi onun,

Bağdat Emiri Miran Şah’ın kuzeni,

Güzeller güzeli Perîzad Hatun’un…

Ben, Ubeyde. Yemenli köle.

İşte bu, hiç anlatılmamış hikâyemdir benim…

***

Bir zamanlar bilir misin ki evlat;

Doğu’nun en nadide mücevheriydi Bağdat.

Sarı sıcağın altında alev alev yanardı kubbeleri,

Hünerli ellerin inşa ettiği mermer tapınakların.

Yetmiş yedi millet yaşardı orada; bin bir çeşit diller, lehçeler,

Nehir boyunca uzanırdı, yeşilin kırk tonunda bahçeler.

Geceleri, ateşböcekleri gibi parlardı meşalelerin ateşi.

Derlerdi ki; “Bu şehir cennetin yeryüzündeki eşi…”

Miran Şah dersen; Bağdat’ın hâmisi, Bağdatlının babası,

Kurnazlığıyla nam salmış, zalimliği de cabası.

Kızılca bakardı zümrüt gözlü Dicle,

Bastırılan her isyandan sonra günlerce.

Bir hiddetlendi mi Şah, korumak için başlarını

Kaçacak delik ararlardı en yiğitler, en cengâverler.

“Çölde bir yerlerde, tepeler boyu yığılmış,” derler,

“İhanetinden kuşkulanıp vurdurduğu kelleler…”

Gel gör ki ne devlet işi mazhar olurdu Perîzad’ın ilgisine,

Ne bir kez çıkıp bakmışlığı vardı sarayın çevresine,

Kurt gibi cevval Miran Şah’ın tersine.

Kâh süs balıklarını besleyerek, kâh civan bir şehzâdeyi düşleyerek,

Beyaz bir kuğu misali tembelce salınırdı has bahçede.

Kudretli kuzeni yedi düvelle cenk edip ganimet eklerken hazinesine, 

Paraları hoyratça harcamaktı Perîzad’ın tek derdi,

Ne yapsın genç sultancık, pahalı şeyleri severdi.

Sırmalı fistanı Hint’ten gelirdi, porselen tabakları ta Halep’ten,

Yeşim gerdanlığı Esterâbad’dan, sorarsan eğer,

Sedefli koltuğuna Şirazlı ustanın eli değer.

O utangaç gülüşünü -bir kerecik- görmek için uzaktan,

Yaşı geçkin, adı seçkin tacirler bekleşirdi kapıda günlerce,

Yağız delikanlılar -yürek hoplatan- şiirler yazarlardı dizelerce.

İlân-ı aşklarını duyuran nâmeler ulaşsın ona diye,

Küçük servetler dökerlerdi ulaklara -yanında da bir hediye.

Lâkin ne okumayı severdi bizim Perîzad, ne de yazmayı;

Tüylü kalemi tutunca o narin eli hemen yorulurdu,

Ve cümle cevaplar -sanki o yazmış gibi- benden sorulurdu.

En çok, bahçedeki çardağı severdi bizim sultan.

İlkyaz gelip de körpe goncalar açıldıkça pembe güllere,

Hele bir de inceden şakıyan bülbüller konarsa dallara,

Sanki Firdevs cennetinden bir köşe olurdu o eski çardak.

Biz taşkın şarkılar söyleyip raks ederken saatlerce,

Ahşap divana uzanırdı Perîzad, elinde gümüş bardak,

Nümayişimizi seyre dalardı, ballı şarabını yudumlayarak.

Mırıldanırdı tatlı tatlı, “Oh, ne güzel hayat…”

Zamanla kızgın güneş meyledip de duvarların ardına,

Huzurlu bir serinlik çökerdi çardağın altına.

Şarabın ve gül kokusunun esaretinde mest olurdu sultanımız,

Bırakırdı kendini uykunun şefkatli kollarına.

O nihayet rüyalara dalıp da geçince kendinden,

Ayakucuna uzanırdık bitkince, biraz dinleniriz diye belki

Sahibini bırakmayan kedi yavrularıydık sanki…

İşte o anlarda hiç uyku tutmazdı beni, sultanı düşünmekten

Bu cahil, bu aptal kız keyfini sürerken varsıl ve özgür bir yaşamın

Heyhat, bütün ömrümü altın bir kafeste tüketecektim ben,

Karın tokluğuna uşaklığını yaparak, ya bir sultanın ya paşanın.

Yaşlarımız belki yakındı onunla fakat

Yazgılarımız Dicle’nin iki kıyısı kadar uzak.

Bu gerçekle yüzleştiğimde canım öyle yanardı ki benim,

Istırapla sıkışırdı sefil ruhum, zihnim, bedenim.

Beni böylesi bir hayata mahkûm eden

Kahrolası bahtıma ilenir dururdum ve bilmem neden,

Her şeyin sorumlusu olarak Perîzad’ı görürdüm.

Tüm benliğimle nefret ederdim ondan,

Ölesiye, öldüresiye nefret ederdim…

***

Ey, hayatımın ışığı oğul!

İşte bu kör nefretti, gözlerimin önüne kapkara bir perde gibi iniveren.

Adalet ve intikam uğruna ruhumu şeytana sattıran.

Körpecik kalbimin kapılarını ardına dek açtırıp

Kötülüğü içeriye buyur ettiren.

Bunun için ne yargıla beni canım oğlum, ne de lanetle,

Sadece dinle; biraz sabır biraz metanetle.

Dinle ki, çaresizliğin tutsaklığına yenik düşen

Şu kederli yüreğimin haykırışlarını işitesin…

Bilir misin ki evlat, o zamanlar Miran Şah’ın sarayı

Dünyanın gördüğü en muhteşem taht odasına sahipti.

Derlerdi ki, “Sadece Kudüs’teki Süleyman Tapınağı

Onunla boy ölçüşebilecek kadar acayipti.”

Bıyıklarının ucu omuzlarına değen,

Beli palalı muhafızların -görevleri gereği-

Nöbet tuttuğu kemerli kapıdan girip de

Şah’ın huzuruna çıkan herkesin

Titrerdi yüreği.

Miran Şah tahtına kurulup öfkeyle okurken o mektupları

– Bizans Kralına, Selçuklu Sultanına, Hicaz Emirine –

İşte ben o muhteşem odadaydım oğlum.

Feracemin ardında gözlerimi yere dikip beklerken sessiz,

“Sadâkatin,” diye gürledi birden Şah,

“Azâdının anahtarı şüphesiz…”

O ikindi vakti gül bahçesindeki çardakta

Eğlenmek istedi yine Perîzad, kayıtsızca uzanıp sedire,

Ballı şarabını kendi ellerimle verdim bardakta

Şarkılarımıza alkış tuttu, rakslarımıza güldü ha bire.

Kadehi boşaldıkça gözbebekleri ufaldı,

Başı yastığa düştü, derin uykuya daldı.

Her şeyden habersiz halayıklar şöyle bir gerindiler,

Hasır minderlere, yastıklara yayılıp serindiler.

Gelip bu kez başucuna çöktüm Perîzad’ın

Gözlerim kapalı idi, zihnim sakin.

Nefesinin yavaşladığını hissettim ilkin,

Sonra büsbütün kesildi, lâkin

Kalkmadım yerden, bekledim lahzaları sayarak tek tek,

Bekledim, ölüm gelip onu iyice sarana dek.

Sonra gözlerimi açıp son kez baktım çehresine,

Teni çiğ damlasına denkti, gözleri zeytin tanesine,

Kadife saçları değiyordu ensesine.

Şaşırdım, inanamadım gördüklerime;

Ay’dan arıydı önümde yatan kız, sudan duru,

Neden fark etmemiştim yüzündeki bu nuru?

Gerçekte tanımamış mıydım yoksa ben onu,

Hiç görmemiş miydim bunca zaman Perîzad Hatunu?

***

Ey soyumun devamı oğul!

Artık hesap verme günüm yaklaştı, biliyorum.

Azrail uzatınca ecel şerbetini bana,

Hiç çekinmeden alıp içeceğim kana kana

– tıpkı Perîzad’ın zehirli şarabı ellerimden içtiği gibi –

Ve amel defterlerim açıldığında dökülecek tek tek,

Tüm günahlarım, nasıl yazdıysa sol omzumdaki melek

– tıpkı Perîzad’ın adıyla o ihanet mektuplarını yazdığım gibi –

Ey evlat! Neden bunları anlattığımı sorarsan eğer,

Diyesin; “Hür doğup hür yaşayayım diye,

Anacığım ne ağır bir bedel ödemiş meğer…”

O ki, bize canı pahasına verdi büyük bir armağan,

Vasiyetimdir oğlum;

Güzeller güzeli Perîzad’ı unutmayasın hiçbir zaman…

HERCULE POIROT VE ART DECONUN DAYANILMAZ CAZİBESİ

HERCULE POIROT VE ART DECONUN DAYANILMAZ CAZİBESİ

Hercule Poirot, İngiltere’deki yaşamının büyük bölümünü Londra’da geçirdi. Myfair’de bir apartman katında oturdu. Ama onun dışında, İngiltere’ye ilk geldiği yıllarda ve yaşamının bir döneminde İngiliz kırsalında kaldığını da biliyoruz.

1916 yılında vatanı Belçika’dan ayrılıp Birleşik Krallık’a iltica eden Poirot, İngiltere’nin güneyindeki bir köye yerleştirildi. Yaşadığı yer hakkında fazla bilgimiz olmasa da burada Styless konağında işlenen bir cinayeti aydınlattığı malum. Bilinen ilk davası olan bu olayda savaş gazisi arkadaşı Yüzbaşı Hastings’le de karşılaşmış ve uzun yıllar sürecek olan birliktelikleri bu şekilde başlamıştı.

Poirot’nun diğer bir kırsal macerası ise Cranchester’den dokuz mil uzaktaki kurmaca King’s Abbot köyünde geçer. Kendisini emekliye ayıran dedektif, balkabağı yetiştirmek arzusuyla bahçeli bir köy evine yerleşir. Köyün ileri gelenlerinden Roger Ackroyd’un gizemli ölümü üzerine emekliliğini unutmak zorunda kalır. Yaşadığı ev hakkında fazla bir bilgimiz gene yok. Sadece hangi köyde olduğunu biliyoruz. Bir de bahçesinde balkabağı yetiştirmek için Poirot’nun çabaladığını.

Her iki kırsalda yaşadığı ev, artık bir Hercule Poirot referansı haline gelen ITV’nin Agatha Christie’s Poirot dizisinde ayrıntılı olarak betimlenmiştir. Her iki köy evinde en çok dikkatimizi çeken elbette dedektifimizin düzen ve intizam konusundaki aşırı hassasiyetidir. Özellikle King’s Abbot köyündeki evinde gördüğümüz milimetrik düzene hayran olmamak imkansızdır.

Yaşamının büyük bölümü Londra’da geçen Poirot’nun Myfair’de oturduğunu biliyoruz ama yaşadığı apartman hakkında fazla bir bilgimiz yok. Maalesef Agatha Christie, elli altı yıllık aktif yazarlık yaşamı boyunca, Hercule Poirot’nun  yaşadığı ev hakkında bize çok az bilgi vermiştir. Her ne kadar zaman zaman bazı betimlemeler yapsa da bu, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’ün evini betimlediği kadar ayrıntılı ve belirgin değildir.

Uzun yıllar, Agatha Christie’nin pek de cömertçe yapmadığı bu betimlemelerle sınırlı kalan hayal dünyamız, 1989 yılında başlayan Agatha Christie’s Poirot dizisiyle yeniden ışıldamaya başladı.  Yirmi dört yıla yayılan dizi, Hercule Poirot’yu zihinlerimizde yeniden ve kalıcı biçimde cisimleştirdi. Zihnimize yerleşen, David Suchet’in canlandırdığı Hercule Poirot karakteri olmadı sadece. Yaşadığı ev, giydiği elbiseler ve kullandığı eşyalar da zihin galerimizdeki yerini aldı. Bugün artık Poirot dediğimizde nasıl ki o şekilli bıyıkları, pıtı pıtı yürüyüşü, bastonu ve aksanlı konuşmasıyla David Suchet gözümüzün önünde belirmekteyse, Poirot’nun evi dediğimizde de aklımıza ilk gelen, ihtişamlı bir art-deco ikonu olan Whitehaven Konağı’dır.

Agatha Christie’s Poirot dizisinde Hercule Poirot’nun mekanı olarak kullanılan Florin Court. Apartmanı dizideki adı Whitehaven Mansion idi.

Art deco, iki dünya savaşı arasında, özellikle 1930’lu yıllara damgasını vuran bir sanat akımıdır. Ama onu bir sanat akımı olmaktan daha çok, görsel sanatlarda ve mimaride bir tasarım tarzı olarak tanımlamak da mümkündür. Bununla birlikte, 1930 ve 1940’lı yıllar boyunca mimariden mücevherlere, transatlantiklerden modaya, mobilyadan sinema salonlarına varıncaya kadar birçok ürünün tasarımını etkilemiş ve esin kaynağı olmuştur. Art deconun izleri Mısır ve Aztek uygarlığına kadar gider. Pürizm, ekspresyonizm, kübizm gibi modern sanatlardan da etkilenmiştir.

1930’lara özgü Art Deco tasarımı bir otomobil.

Mimaride en bilinen tasarımı Empire State ve Rockfeller Center binalarıdır. Art deconun ülkemizdeki en seçkin örneği ise İstanbul Radyoevi, Spor ve Sergi Sarayı, Ankara Garı gibi yapılardır. Art deco tasarımlar genellikle geometrik özellikler taşırlar. Bir başka önemli özelliği de  simetri ve kusursuz biçimde yeniden üretimdir. Bu nedenle onu sanat dışı bir akım olarak değerlendirmek daha doğrudur. Modern, işlevsel ve cezbedici tasarımları çatısı altında toplayan art deco, bir bakıma kapitalizmin 1920’lerde ulaştığı zirvenin sanatsal olarak takdimidir. Bu nedenle başlangıçta objelerin üretiminde kullanılan pahalı malzemelerin yerini daha sonra bakalit, krom, çelik ve betonarme gibi sanayi ürünleri almıştır.

İstanbul’daki eski Spor ve Sergi Sarayı.

Agatha Christie’s Poirot dizisinin yapımcıları, 1920’lerle 1960’lar arasını kapsayan Poirot hikayelerini 1930’lu yıllara yerleştirmeye karar verince ister istemez iç ve dış mekansal arka fonu art deco tasarımlarından oluşturmaları gerektiğini de fark ettiler. Zengin bir art-deco mimariye sahip Londra’da Poirot’nun evi olarak gösterecekleri bir bina bulmaları bu nedenle zor olmadı. İkonik bir yapı olan Florin Court (dizideki adıyla Whitehaven Mansion) yeni elden geçirilmiş dış cephesiyle yapımcıların kolayca onayını almayı başardı.

Çekimi yirmi dört yıl süren dizi boyunca Florin Court’ta Poirot’nun evi olarak iki ayrı daire kullanıldı. Bu, seyirciye söylenmedi ama dikkatli izleyiciler aradaki farkları görebildiler. 1989’da binanın set olarak kullanılmasına karar verilince yapımcıların ilk işi, kırk sekiz saat aralıksız dış cephenin çekimini yapmak oldu. Bunun sebebi, ön cephede meydana gelebilecek değişikliklere karşı bir önlem almaktı. Nitekim, 2013’te ikinci katta çıkan bir yangın binanın ön cephesinde önemli bir hasara sebebiyet verdi. Orijinal malzemelerin temin edilerek hasarın giderilmesi ve restorasyon çalışmaları iki yıl sürdü. Bu kaza çekim esnasında meydana gelseydi önemli aksamalara yol açabilirdi. Bu gibi aksaklıkları bertaraf etmek için sözünü ettiğim iki günlük çekimler yapıldı ve yirmi dört yıl boyunca kullanıldı.

Poirot’nun dairesinin ayrıntılı bir planını çıkarmak neredeyse imkansız. Girişte bir hol olduğu kesin. Hemen sağ tarafta Miss Lemon’ın ofisi, karşıda ise, Poirot’nun çalışma masasının yer aldığı, konuklarını kabul ettiği ve yemek yediği  salon var. Bundan sonrası ise biraz karışık. Pek çok meraklı, dairenin planını çıkarmak için çaba harcamış olsa da ortaya tatminkâr bir sonuç çıkmamış. Gene de bu iki oda dışında bir banyo, bir mutfak bir de yatak odası olduğunu da biliyoruz. Ayrıca, arkadaşı Hastings’i ağırlaması sebebiyle fazladan bir yatak odası daha olmalı.

Dizinin jeneriğinde yer alan Art Deco çizimler.

Poirot soğuktan nefret eden biri. Bu nedenle dairesi her zaman aşırı sıcak. Serin evlerde oturmaya alışkın İngilizler için tahammül edilemez bir durum. Bunu, dizinin Hickory Dickory Dock bölümünde Japp’i izlerken görürüz. Karısı Fransa’da olduğu için, Poirot’nun davetini kabul edip onun dairesinde kalmaya başlayan Japp, evin içindeki bunaltıcı sıcaktan uyuyamaz. Uykusuz geçirdiği gecenin ardından, Poirot’ya teşekkür edip yıldırım hızıyla soğuk bekâr evine geri döner. O gece Japp sayesinde, Belçikalı dedektifin banyosunu da ayrıntılı bir biçimde görme şansını elde ederiz. Burada en fazla dikkatimizi çeken ayrıntı, Japp’in  musluk olduğunu sanıp su içmeye çalıştığı bide olur.

ABC Murders bölümünde yer alan Bexhill’deki sahil binası.

Resim çerçeveleri, seramikler, banker lambası, halı, kapı camları, koltuk yüzeyleri gibi onlarca art deco tasarımın fonda yer aldığı dizi filmin diğer mekanlarında da durum farklı değildir. İngiltere dışında ve malikanelerde geçen bazı maceralar hariç tutulursa, Poirot’nun göründüğü her yerde bu akımın çizgileriyle karşılaşırız.  Art deco mimari ve dekorasyon kaldığı otellerde, ziyaret ettiği zengin burjuvaların konaklarında, yazlık evlerde, fabrika binalarında, havaalanlarında, hastanelerde daima karşımıza çıkar.

Poirot’nun evindeki Art Deco mobilyalar ve objeler.

Dizinin yapımcılarının doğru bir tercih yaptıkları kanısındayım. Zira, bence, art deco yapılar ve objeler, tam da Hercule Poirot’nun karakterine ve saplantılarına uygun bir beğeniyi yansıtıyorlar. Yuvarlaklıklardan nefret eden, simetriye, intizama ve lükse düşkün biri için son derece cazip tasarımlar bunlar. Agatha Christie’nin bir söyleşisinde, art deconun Hercule Poirot için fazla lüks kaçtığını söylemesine rağmen, dizi filmde karakterle mekansal tasarımın uyumu açık bir şekilde görülmektedir. Agatha Christie’s Poirot dizisi, 1930’ların muhteşem art deco objeleri, mimarisi, dekorasyonu, elbiseleri ve saç modelleri ile izleyicilerinin ve özellikle Hercule Poirot hayranlarının hayal dünyalarında kolay kolay silinmeyecek bir iz bırakmıştır.

ŞEVKİ PAŞA KONAĞI

ŞEVKİ PAŞA KONAĞI

Gecenin sert ayazı insanın yüzünü zımparalıyordu. Soğuyan konağın pencereleri yatmadan önce kapatılmıştı. Perdelerin de örtülmesiyle içeri giren ay ışığı kesilmiş, odanın içi zifiri karanlık olmuştu. İşini yarına bırakmak istemeyen Kahya İsmet Efendi, çalışma odasına girip ışığı yaktı. Tam karşısındaki ahşap masanın üstü darmadağınıktı, bazı dosya ve kağıtlar da yere saçılmış kapının önüne kadar gelmişti. Üstüne bastığı kağıdı alarak işe koyuldu.

Masayı düzenleyince etrafına bakındı. Beti benzi atmış Muharrem Dayı berjerin üstünde öylece yatıyordu. Bayılmış olabileceğini düşünerek telaşla yaklaştı; bileğine dokundu, nabzını kontrol etti. Herhangi bir hareket hissetmeyince avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

***

Konağın sahibi Kendal Bey üst kattan gelen sesle irkildi, üstüne başına bakmadan mavi çizgili pijamalarıyla koştu. Ofis olarak kullandığı boğaz manzaralı odanın köşesindeki kahverengi berjere yığılmış Muharrem Dayı’yı gördü. Kahya da onun başında dikilmiş bağırıp duruyordu.

“İsmet Efendi ne oldu? Bağırma da anlat.”

“Efendim görmüyor musunuz? Muharrem Dayı ölmüş.”

Duyduklarını idrak etmekte zorlanıyordu. Bir İsmet Efendi’ye bir Muharrem Dayı’ya baktı. Kendini toplayıp durumun vahametini kavradığında konak ahalisi çoktan odaya doluşmuştu. Ölüye bakarak birbirleriyle konuşup anlamsız bir uğultu çıkarıyorlardı.

Kalabalığı yararak odaya giren şirket doktoru Hilmi’nin sesiyle uğultu kesildi. “Herkes sakin olsun! Kenara çekilin de bir bakayım.”

Hilmi, daha cesede bakar bakmaz ne olduğunu anladı. Rahmetlinin dudağı simsiyah olmuş, yüzü de bembeyaz kesilmişti. Nihai sonucu otopsi söyleyecek olsa da gerçek ortadaydı. Haşin bir sesle “Kimse bir yere kımıldamasın. Muharrem Dayı ölmüş. Yeğenim Sami’yi arıyorum. Kendisi Asayiş Şube’de polistir. Bu işi ancak o çözer,” dedi.

***

Komiser Sami daha konağın görkemli kapısında beklerken garip bir durumla karşılaşacağını hissediyordu. Onun için bu şatafatın içinden garabet bir vakanın zuhur etmesi münasipti. Konağın Viktorya tarzı mimarisiyle mest olmuştu. Geniş avluyu etrafa hayran bakışlar atarak geçti. Tarihi konağın mimari dokusuna aykırı olsa da estetik bir hava katan cam kafes içindeki deniz manzaralı asansöre bindi. Yukarı çıkarken denizi ayaklarının altında hissediyordu.

Kalabalığı yararak olay yerine gelen Komiser, kendisine yönelen meraklı bakışlara aldırmadan ölüye yaklaştı.

Rahmetli, berjerin üstüne serilmiş kalmıştı. Başı aşağı düşmüş, avuçları açık, kolları yere sarkıyordu. Ölmeden önce incelediği dosyalar göbeğinin üstünden düşmek için gayret sarfediyorlardı. Arkası ezilmiş ve bunu telafi etmek istercesine kırmızıya boyanmış bir kurşun kalem diğer avucunun hizasında yerde duruyordu. Kullandığı hesap makinesi önündeki sehpanın üstünde ve hâlâ açıktı.

Hilmi, yerdeki kırmızı kalemi almaya niyetlenmişti ki Komiserin ikaz eden bakışlarıyla karşılaştı. Komiser önce Hilmi’ye sonra da diğerlerine dönerek “Hiçbir şeye dokunulmayacak!” diye emretti. Ardından daha sakin bir sesle, “Bu adam zehirlenmiş,” dedi. “Dudağının ve yüzünün hali bunu açıklıyor.” Etrafındaki eşyalara bakındı. Sesine ciddiyet katarak  “Burada bulunan her şey zehirlenme sebebi olabilir,” diye ilave etti.

Komiser beklediği etkiyi yaratmayı başarmıştı. Eline geçirdiği kauçuk eldivenlerle önce kağıtlara baktı, muhasebe detaylarından başka bir şey yazmıyordu. Sonra cesedin başını, boynunu inceledi. En son yerdeki kalemi alarak ışığa tuttu ve sağına soluna baktı.

Komiseri izleyen Kahya İsmet bir anda kendini kaybetti. Hüngür hüngür ağlayarak haykırdı. “Ben suçsuzum. İki gözüm önüme aksın ki ben bir şey yapmadım.”

Havadaki gerginliği kırmaya çalışırcasına yumuşak bir sesle konuşan Kendal, kahyaya yaklaşıp sarıldı. “Biliyorum İsmet Efendi. Senin bir suçun yok, biliyorum.”

İsmet Efendi, haykırmayı bıraksa da içini çeke çeke ağlıyordu.

“Hayırdır? Bu ne demek oluyor?”

Komiser’in sesiyle sarılmayı bırakan Kendal, durumu açıklamaya çalıştı. “Amirim, İsmet Efendi yıllardır yanımda çalışır o yüzden iyi tanırım. Cesedi o bulduğundan suçlanmaktan korkuyor.”

Herkes dikkat kesilmiş izliyor, merakla Komiserin vereceği cevabı bekliyordu.

“Şimdilik kimseyi suçlayamam. Herkesi sorgulamam gerekiyor. Olay aydınlanana kadar kimse bu evden dışarı çıkmayacak.”

***

Olay Yeri Ekibi cesedin olduğu odaya işi olmayanların girmesine izin vermiyordu. Konak sakinleri salonda oturmuş, yanan şömine ateşinin önünde beklerken başlarındaki polisler onlara eşlik ediyor, sorgu ise mutfakta yapılıyordu.

Satranç tahtasına benzeyen siyah beyaz fayanslar ışığın etkisiyle parlıyordu. Tam ortaya yerleştirilmiş ahşap kare masanın etrafında dizili duran sandalyelerden birine oturan Komiser, zaman zaman dumanı tüten çayını içerken tam karşısında endişeli gözüken ev sahibi vardı.

“Kendal Bey, bunca insan burada toplanmış ne yapıyorsunuz?”

“Amirim, ben Kendal Sandıklı. Tarihi 1870’lere dayanan bir ambalaj firmasının sahibiyim. Bu konak şirketimizin kurucusu büyük dedem Şevki Efendi’den kalma. Şirketimiz yüzyılı aşkın bir süredir, her sene bu tarihlerde, stratejisini değerlendirmek amacıyla, konakta yatılı bir toplantı yapar. Hemen hemen üç gün sürer. Şirket sırlarımızın güvenliği için bitene kadar kimse evden dışarı çıkamaz.”

“Meskenin konumundan dolayı camdan veya başka bir yerden içeri girmek imkansız. Bu ne demek biliyor musunuz?”

Ev sahibi, düştüğü durumun ağırlığı sırtına binmişçesine çökmüş ve üzgündü. “Biliyorum Amirim. Katil, aramızdan birisi.”

“Durumun farkında olduğunuza göre bu konuda bir fikriniz de vardır.”

Çaresizliğini iki elini yana açarak gösterdi. “Açıkçası anlam veremiyorum. Huzur dolu bir çalışma atmosferimiz var. Şirket bünyesindeki en yeni çalışanımız otuz yıldan fazladır bizimle. Hatta emekli olan elemanlarımızın çocuklarını çok defa yetiştirip aldık. Ben bile yetkilerimi iki sene önce oğluma devrettim. Yine de kopamadım şirketten. Geleneksel toplantılara katılmaya devam ediyorum. Anlayacağınız büyük ve köklü bir aileyiz. “

“Şu anda bu konakta kimler var?”

Parmaklarıyla sayar gibi yaparken bir yandan da anlatıyordu. “Ben, oğlum Talat, Tıbbî İşler Müdürü Hilmi, Planlama ve Satın Alma Müdürü Joseph, Lojistik Müdürü Fahrettin ve Kahya İsmet. Bir de rahmetli Muhasebe Müdürü Muharrem Dayı vardı.”

“Kahya İsmet dışında konakta başka çalışan yok mu?”

“Yok, özel bir toplantı olduğu için şirket kadrosu dışında sadece İsmet Efendi var.”

“Kahyanıza güveniyorsunuz yani.”

Kendal, ilk defa kendinden emin gözüküyordu. “Elbette, kendisi çocukluk arkadaşımdır. Bakmayın panik olduğuna karıncayı dahi incitemez.”

Komiser, kaşlarını çatıp baktı. Hakim bir sesle “Bırakın da buna deliller ışığında ben karar vereyim. Şu anda siz dahil, bu konaktaki herkes, hepiniz, şüphelisiniz.” dedi.

“Anlıyorum, haklısınız.”diyen Kendal’ın konuşurken yüzü düşmüş, sesi oldukça durgun ve sıkkın çıkmıştı.          

Komiser, bu tür alınganlıklara alışıktı. Umursamadan devam etti. “Şu anda burada bulunanlar ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

“Kahya İsmet Efendi’yi gördünüz. Burada ve ailemle yaşadığım diğer evde kahyalığımızı yapar, kendi halinde bir adamdır. Muharrem Dayı şirketimizin muhasebe müdürüydü, aynı zamanda en eski çalışanımız oydu. Rahmetli, kırk iki senedir bizimleydi. İşi de babası Suphi Efendi’den devralmıştı. Kısacası benden bile eskiydi.” Duraksadı, derin bir nefes alıp devam etti.” Hilmi, şirketimizin doktoru. Yasal olarak, sayımızdan ötürü, doktor bulundurmak zorundayız. Aynı zamanda yurt dışındaki bazı ilaç firmalarının ambalaj işini yapıyoruz, bu konuda bizlere danışmanlık yapıyor. Açıkçası ilaç ve zehir konusunda aramızda en çok bilgi sahibi olan Hilmi, diyebilirim. Kimsenin günahını almak istemem ama bana kalırsa bu işi Hilmi’den başkası yapmış olamaz. Şirket içerisinde anlaşamıyorlardı zaten. Son zamanlarda aralarındaki ben daha yetkiliyim kavgaları kulislerde çok konuşulur olmuştu. Muharrem Dayı’ya yaşından, tecrübesinden dolayı şirketteki herkes hürmet ederdi. Hilmi ise bilgisine ve zekasına güvenir, Muharrem Dayı’yı eleştirmekten çekinmezdi.” Kendal Bey’in anlatırken düşünüyormuş gibi bir görüntüsü vardı.

“Suçlama yapmak için henüz çok erken. Ama kafama takılan bir durum var. Biraz önce büyük bir aileyiz, huzur dolu bir çalışma atmosferimiz var diyordunuz. Şimdi ise kişisel çatışmalardan bahsediyorsunuz. Hangisi doğru?”

Söylediklerinin çeliştiği endişesine kapılan Kendal Bey, durumu toparlamaya çalıştı. “Yani genel anlamda huzurlu bir çalışma ortamımız var, demek istemiştim. Ama bahsettiğimiz insanlar üst düzey yöneticiler. Çeşitli ülkelerde pek çok faaliyet yürüten insanlar. Bunların arasında yönetim hırsı olabiliyor.”

“Patron, oğlunuz ve sizsiniz. Ama müdürleriniz güç peşinde.”

“Yok, tam olarak öyle değil. Yetkilerimi oğluma devrettiğimi daha önce de söylemiştim. Patron oğlumdur. Herkes onun patronluğunu bilir. Hilmi ile Muharrem Dayı’nın çekişmesi kendi aralarında.”

“Oğlunuz hakkında ne söyleyebilirsiniz?”

Kendal, anlatmaya başlamadan önce gururla kabardı. “Oğlum yurt dışında işletme okudu, şirketi aldığı noktadan çok kısa bir sürede daha büyük yerlere getirdi. Geçmiş yıllara nazaran şirket gelirlerini birkaç kat arttırmayı başardı. Yetenekli bir işadamı. Bunun dışında sürekli toplantı ve görüşme yapmaktan özel hayatını çok boşladı. Başka da anlatılabilecek bir özelliği yok.”

“Biraz da Joseph ve Fahrettin’den bahseder misiniz?”

“Planlama ve Satın Alma Müdürü Joseph otuz altı yıldır bizimle. Rahmetli babamın döneminde çalışan ustabaşı Kirkor’ un oğludur. Oğlu Joseph’i yetiştirdi, şirkete koydu. Yetenekli bir adam. Müdürlüğe kadar kendi hakkıyla geldi. Karısının vefatından sonra çok duygusallaştı ama işinden hiç taviz vermedi. Yerine adam alsam otuz yılda zor yetişir. Fahrettin’e gelecek olursak Lojistik Müdürü. Aynı zamanda depomuzdan sorumlu. Yönetim kadrosunda üniversite okumayan tek kişi. Depomuzda işçi olarak başladı, on beş yılın sonunda bu noktaya kadar geldi. Ürünlerimizin yurt dışına taşınmasından tutun da ambalaj üretimi için gerekli hammaddelerin ülkemize gelmesine kadar depodaki iş ve işlemlerden o sorumludur.”

“Yani, zehri yurt dışından getirtebilir diyorsunuz. Doğru mu anladım?”

Biraz duraksadı. Düşünceli bir sesle “Olmaz diyemem,” dedi.

 “Peki Kendal Bey. Biraz da buradaki işleyişi anlatır mısınız?”

“Sabah kahvaltısı sekizde tam kadro yapılır. Ardından herkes kendi departmanının sunumunu yapar. Saat on ikide öğlen yemeği yenir. Sonrasında sunumlara devam edilir. Yedide akşam yemeğine geçilir. Yemeğin akabinde gün sonu toplantısı başlar. Bu, gün içinde yapılanların değerlendirildiği ve konuşulanların karara bağlandığı günün en önemli toplantısıdır. Rahmetli, akşam toplantıda gayet sağlıklı görünüyordu. Sadece biraz gergindi. O zaman anlam verememiştim ama şimdi anlıyorum. Sanki başına gelecekleri hissetmişti.” Sesi düştü. Merhuma değer verdiği yüzünden belli oluyordu. “Zavallı, hiç hak etmediği şekilde öldü.” Kısa bir sessizliğin ardından ekledi. “Toplantı bittiğinde saat ona geliyordu.  Ufak muhabbetlerin ardından on buçuk civarı herkes odasına istirahate çekildi. Onu da uyumak için odasına giderken gördüm.”

“Konaktakilerin, odalarına değil de başka bir yere gitme ihtimali var mı?”

Emin bir şekilde başını iki yana salladı. “Dışarı çıkabilirler mi diye soruyorsanız bu imkansız. Kapıda özel güvenliğimiz var, ayrıca dışarı çıkmak ticari bilgi kaçırma suçu doğurur. Kısacası bunu kimse yapamaz.”

“Onu anladım, konağın içinde başka bir yere gitme ihtimalinden bahsetmiştim.”

“Muhtemel. Çalışma odası her zaman açık. Müdürlerimiz orayı istedikleri zaman gerekli hazırlıklarını yapabilmek için kullanır. Bir de salonumuz var, yatmadan önce şömine ateşinde keyif yapmak isteyenler olabilir. Bunun dışında bir durum olursa onu da İsmet Efendi bilir. “

“Muharrem Bey belli ki uyumaya değil çalışma odasına gitmiş.”

“Evet Amirim. Orada öldüğüne göre öyle olmalı. Peki ama nasıl öldü, kim öldürdü? Kendi eceliyle ölmediği kesin.  Bana sormak istediğiniz başka bir şey var mı?”

“Aslında var. Toplantı bitip herkes dağılınca siz ne yaptınız?”

“Çok yorulmuştum. Tüm gün takım elbise içinde terlemiştim. Odama geçip duş aldım. Daha sonra da kış bahçesinde sigara içtim. Orada oğlumla karşılaştım. Çiçekleri suluyordu. Şirketin geleceği ile ilgili biraz muhabbet ettik. Esnemeye başlayınca odama dönüp İsmet Efendi’nin çığlığını duyana kadar uyudum.”

“Size soracaklarım şimdilik bu kadar. Salonda diğerlerinin yanında bekleyip İsmet Efendi’yi yollayın. Herkese söyleyin, salondan dışarıya adım atmak yasak.”

***

Kahya İsmet, patronunun bıraktığı sandalyeye oturmuş titreyen ellerini durdurmaya çalışarak korkuyla bekliyordu.

Komiser Sami, masanın üstündeki deftere aldığı notlarını tamamlayıp karşısındakine döndü. “Evet İsmet Efendi, olay yerindeki paniğine anlam veremedim. Neden seni suçlayacağımızı düşündün?”

İsmet uzun bir süre sessiz kaldı. Ne diyeceğini düşündü. Karşısındaki Komiserin bakışlarından, sabrının olmadığını anlayınca ürkek bir sesle lafa girdi. “Cesedi bulan benim. Bende panik atak var. Bazen kendimi kaybedebiliyorum. Aklım duruyor ve farkında olamadığım hareketler yapıyorum. Suçlanmaktan çok korktum.”

“Eğer suçsuzsan için rahat olsun. Sorularıma cevap ver, sakin kal. Ama suçluysan bu ortaya çıkacak.”

Emektar kahyanın ürkek tavrı geçmese de Komiserin sözlerine gülümsedi. “Kesinlikle masumum. Ama buradaki insanlar makam mevkî sahibi güçlü insanlar. Birileri bu suçu işledi ama aralarında en garibanı benim. Suçu bana yıkarlar, kendileri sıyrılırlar. Yapanın yanına kâr kalır, olan bana olur. Ben korkmayayım da kim korksun?”

“Yok öyle bir dünya. İçin rahat olsun. Suçlu kimse, bizzat cezasını çekecek.” Komiserin sözleri sonrası oluşan sessizliği, İsmet’in titreyen dizleri bozuyordu. Buna aldırış etmeyen Komiser devam etti. “Bugün toplantı sonrası ne yaptın.”

“İlk işim toplantı salonunu temizlemek oldu. Biraz uzun sürdü. Tüm günün dağınıklığını toplamak kolay değil. İşim bitince mutfağa geçip su içeyim dedim. Açık kalmış ışıkları kapatarak yürürken koridorda Kendal Bey’i bornozuyla gördüm. Yeni duş almıştı. Kış bahçesinde sigara içeceğini söyledi. Uzaklaşırken üstünden düşen su damlaları gözüme ilişti. ‘Yerler kirlendi, yine bana iş çıktı.’ diye söylenmiştim. Oradan hatırlıyorum.

MutfaktaHilmi ile Fahrettin Beyleri şu an oturduğumuz yerde tavla oynarken buldum. Çay istediler, demledim. Oyunları uzun sürdü. Bir ara salona geçtim. Sarhoş olan Joseph Bey’i odasına çıkarıp salonu temizledim. Bütün bunlar bitmiş, saat de hayli geç olmuştu. Yatmadan önce çalışma odasını da toparlayayım dedim. Gün içerisinde çok kullanılıyordu. İçeri girdim, temizliğe başladım. Bir süre sonra da Muharrem Dayı’yı gördüm. Önce baygın olduğunu düşündüm, nabzını kontrol edince ölmüş olduğunu anladım. Sonrasında bağırıp durmuş, kendimi kaybetmişim.” O anı tekrar yaşıyormuşçasına ürperdi.

“Şirket çalışanı değilsin. Bu yüzden onları dışarıdan gözlemlemişsindir. Kendal Bey ve diğerleri arasından garip davranışlar sergileyen birini gördün mü?”

İsmet, elini o kadar çok şey var ki anlamında salladı. “Valla Komiserim. Hangi birini anlatayım? Hepsi de garip huyları olan adamlar.”

İsmet’in sözlerinin ardından mutfağa tekrar sessizlik hakim oldu. Komiser, deftere notlarını yazarken, karşısındakine de devam etmesini belirten bir bakış attı.

“Mesela Joseph Bey. Nerede olursa olsun, her akşam Müzeyyen Senar dinleyerek viski içer. Ölmüş karısı karşısındaymış gibi kendi kendisine konuşur. Onu tanımayan birisi görse deli zanneder. Bir keresinde evinde viski, müzik eşliğinde kör kütük sarhoşken, ‘Alçak Adnan!’ diye bağırarak oturduğu koltuğu parçalamış. Kızı, Kendal Bey’e anlatıyordu. İstemeden kulak misafiri oldum. ‘Babamın durumunu iyi görmüyorum, yardımcı olun.’ diyordu.”

“Kendal Bey ne yaptı?”

“Ne yapacak, doktora gitmek istemeyen Joseph Bey’i, ‘Eğer gitmezsen seni görevinden alırım.’ diye uyardı. Adam, istemeye istemeye Hilmi Bey ile beraber psikoloğa gitti. Çok tetkiklerden, testlerden geçmiş. Doktor, ‘Bir şeyi yok, akıl sağlığı yerinde.’ diye bir rapor yazınca şirketteki görevine devam etti. Ama yine de Joseph Bey’in geceleri sapıtabileceğini herkes bilir. Burada viski içmesini engellemeye çalışsak da bir yolunu buluyor. Bu adam gece sapıtıp Muharrem Dayı’ya kıymış olabilir mi diye düşünmüyor değilim Komiserim.”

“Gerçekten çok ilginç. Muharrem Bey ile ilgili söyleyebileceğin bir şey var mı?”

Konuşurken çok sevdiği bir ağabeyini anlatıyor gibiydi İsmet. “Rahmetli, iyi biriydi. Çok da çalışkandı. Diğerleri mesai saatleri dışında kendi hallerinde takılırken o çalışma odasına gömülür, saatlerce hesap yapar; hesap makinesini kullanırken de tırnaklarını yerdi. O görüntüsü aklımdan hiç çıkmayacak.”

“Peki patronun ve oğlu hakkında neler söyleyebilirsin?”

“Talat Bey’i pek tanımam. Babaevinde çok durmadı. Yurt dışındaydı daha çok. İşleri devraldığından beri Suadiye’deki evinde tek başına yaşıyor. Duyduğum kadarıyla çapkın bir delikanlı. Ünlü mankenlerle görüntüleri magazin haberlerinde çok sık çıkıyor. Kendal Bey’i soracak olursanız dünya tatlısı kibar bir adam. Çocukluk arkadaşımdır. Onun en büyük sorunu Altılı Ganyan. Çok fena beygircidir. Birkaç tane de atı var ama bu konuda pek başarılı olduğu söylenemez. Karısı ve çocuklarıyla bunun kavgasını çok yaparlar.”

“Talat Bey, tek çocuk mu?”

“Yok, Talat Bey en büyükleri. Onun dışında, Berlin’de maliye üzerine yüksek lisans yapan Serhat ve ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği okuyan kızı Melahat var. Onlar henüz şirkette çalışmaya başlamadılar ama eli kulağındadır.”

“Son olarak Fahrettin ile ilgili ne söyleyebilirsiniz?”

“Hayatımda gördüğüm en dindar adam. Maşallah, namazında niyazında. Dürüst birisi. Ben buraya amelelikten geldim diyerek övünmesi dışında söylenecek başka bir şeyi yok.”

“Anlıyorum. Sizin bana söylemek istediğiniz bir şey var mı?”

“Yok Komiserim. Hepsi bu kadar.”

“Tamam o zaman. Polis arkadaşlarla salona geçebilirsiniz. Talat Bey’e buraya gelmesini söyleyin.”

İsmet Efendi, emri almış bir asker edasıyla sandalyeden kalkarak salona doğru yürüdü.

***

Talat Bey, Komiserin not almasını sessizce bekledi.

Sami, henüz otuzlu yaşların başındaki genç iş adamını şöyle bir süzdü. “Evet Talat Bey, bu genç yaşınızda tarihi ve büyük bir şirketin başında olmak nasıl bir duygu?”

Talat, zor bir soruyla karşılaşmış gibiydi. Düşündü, hemen cevap veremedi. “Anlatılacak gibi değil Amirim. Küçüklüğümden beri bunun için yetiştirildim. İstiyor muyum, ondan da emin değildim. Kendimi bir anda babamın bıraktığı masanın başında buldum.”

“Müdürlerinizi ne kadar tanıyorsunuz?”

Bulunduğu konumdan memnun olmadığı Talat’ın her halinden anlaşılıyordu. “Aslında pek fazla tanıdığım söylenemez. Hepsi babamın hatta dedemin mesai arkadaşları. Şirketimizin köklü bir geleneği var. Bu düzeni bozup riske girmek istemiyorum ama şirketin de çağa ayak uydurması lazım.”

“Müdürleriniz veya babanız hakkında anlatmanız gereken bir şey var mı?”

“İşlerinde başarılı ama artık torun sevecek yaştalar. İnatla da işe devam ediyorlar. Hepsine saygı duyuyorum. Ama tuhaf insanlar. Hepsi bir aradayken can ciğer kuzu sarması ama birbirlerinin kuyusunu kazmakta üstlerine yok. Her hafta birbirlerinin kusurlarını bana yetiştirmeye bayılıyorlar. Mesela geçen hafta Muharrem Dayı yanıma geldi. Joseph Bey’in bazı sıkıntılarını anlattı. Araları pek iyi değil. Güya gözümden düşürecek. Yeni patronum ya, beni etkileyecek. Kaç yıllık müdürler böyle şeyler yapıyorlar.”

“Akşam toplantısından sonra herkes dağılınca siz ne yaptınız?”

“Bende büyük bir çiçek tutkusu var. Kış bahçesinde özel olarak büyüttüğüm çiçeklerim var. Onların bakımını yaptım. Hatta bir ara babam geldi. Beraber sigara içtik. Yeni yıkanmış, saçları ıpıslaktı. Üşütmesinden endişelendiğimi söyledim, gitti. Ben de çiçeklerle biraz daha oyalanıp odama geçtim. Kış bahçesi, odamın hemen yanındadır zaten.”

“Anlıyorum. Yönetim kadronuzu pek tanımıyorsunuz. Cinayeti kimin işlemiş olabileceği konusunda da bir fikriniz yok sanırım.”

Duyduklarını başıyla onayladı Talat Bey, ayağa kalkarak konuştu. “Söyleyebileceğim başka bir şey yok.”

“Tamam o zaman salona gidebilirsiniz. Hilmi amcaya söyleyin, gelsin.”

Talat Bey sigarasını yakarak mutfaktan çıktı. Sigarasının dumanı kendisi uzaklaşırken mutfağa geri giriyordu.

***

Hilmi çok iyi tanıdığı Komiser’in karşısına oturmuş, konuşmasını bekliyordu. Her ne kadar tanıdık  olsa da bulundukları durumun verdiği gerginliği hissediyordu.

“Hilmi amca, kusura bakma ama burada vazife başımdayım. Sen de bunun için beni çağırdın. Şu an en az herkes kadar şüphelisin.”

Hilmi, belli etmemeye çalışsa da endişesini gizleyemedi. “Elbette Sami. Sen işini yap. Ben masumum, kendimden eminim. İstediğin soruyu sorabilirsin.”

“Muharrem Bey’in nasıl zehirlendiği ile ilgili bir fikrin var mı? Doktorsun, ne düşünüyorsun?”

“Çok güçlü bir zehir olmalı. Daha önce bu tür bir şeyle karşılaşmadım. Buralarda bulunan veya bilinen bir şey değil.”

“Nereden bulaşmış olabilir?”

Sami Komiserin sakin tavrı Hilmi’nin endişesini daha da körüklüyordu. “Olay yerini incelememe izin vermedin. Ben hiç bakmadan hemen seni çağırdım. O yüzden bir şey diyemeyeceğim. Her şey olabilir ama yemekten olacağını sanmıyorum. Aynı tencereden yemeği hepimiz yedik.”

“Biliyorsun amca, benim özel ilgi alanım toksikoloji. Doktor olduğun için önce senin fikirlerini öğrenmek istedim. Bana kalırsa bu yeme içmeyle ilgili bir zehir değil, farklı bir şekilde vücuda girmiş ve hemen öldürmüş.”

“Haklı olabilirsin. Dediğim gibi benim daha önce karşılaştığım vakalara benzemiyor.”

“Bir tahminim var ama gerekli kontrolleri yaptıktan sonra açıklayacağım.”

Komiserin bu sözlerine şaşıran Hilmi cevap vermekte zorlandı. “Yani dediğim gibi benim açımdan bir sorun yok. Ne gerekiyorsa yap, katili bul.”

“Öyle diyorsun ama rahmetli ile şirket içerisinde yetki kavgası yapıp herkesin önünde tartışıp durduğunu söyleyenler var. Bu konuda ne diyeceksin?”

“İş hayatında olur böyle tartışmalar. Belli ki beni karalamak isteyenler cinayeti üzerime yıkıp kendilerine temize çıkarma derdindeler. İş yüzünden çıkan bir tartışma sonucu kimseyi öldürecek değilim. Hem rahmetli ile tek tartışan ben değilim ki. Yeni patronumuz Talat Bey de çok tartıştı.”

“Neden?”

“Talat Bey, şirkete yeni personel ve nakliye araçları almış. Şirketin ihtiyacı yok. İş hacmimiz aynı, büyüme falan yok. Ne işe yaradıkları belli değil fuzuli masraf diye tartışıp durdular aylarca.”

“Gerçekten çok ilginç. Anlatacağın başka bir şey yoksa salona geçebilirsin.”

Komiser Sami, cinayetin çözümü için ne yapacağını çok iyi biliyordu ama hata yapma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak adına herkesi sabırla dinleyecekti. Mutfaktan çıkan Hilmi’nin ardından notlarını okuyarak sonraki kişinin gelmesini bekledi.

***

Joseph, çakırkeyif kafayla mutfağa gelerek kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Önüne konulan koyu, sert kahveden küçük yudumlar alarak zihnini toparlamaya çalışıyor; aldığı her yudumla kafası biraz daha berraklaşıyordu.

Komiser Sami, karşısındaki adamın kendisini kontrol edebiliyor olsa da nispeten sarhoş olduğunun farkındaydı. Kahvesini bitirmesini bekleyerek notlarının üzerinden geçti.

Sükûnetten bunalan Joseph buna bir son verdi. “Efendim, bana soracağınız sorular olduğunun farkındayım. Siz de uygun görürseniz başlasak mı diyorum?”

Joseph’in kibar halleri ve beklenilenin aksine düzgün aksanıyla karşılaşan Komiser kısa süreli bir şaşkınlık yaşasa da bozuntuya vermeyerek gülümsedi. “Kendinizi toparlamanızı bekliyorum. Malum, içkinin tesiri devam etmekte.” Söylediği cümlelerin kibarca ağzından çıkmış olması ve karşısındakine hızla uyum sağlaması iyi hissettirdi, telefonundan saati kontrol etti. Sabah olmak üzereydi.

“Efendim, benim aklım başımda merak etmeyin. Zaten iki kadeh bir şey içip uyudum. Çığlıkların sesiyle uyanıp ofis odasına çıktım. Herkes gibi ben de gördüğüm manzara karşısında şaştım kaldım. Akabinde de siz geldiniz.”

“Yani siz toplantı sonrası hemen uyudunuz mu?”

“Evet efendim.”

Komiser sesini yükseltti. “Ben farklı şeyler duydum oysa.”

“Efendim, uzun yıllardır bu şirkette başarıyla çalışırım. Planlama ve Satın Alma Müdürü’yüm. Kuyumu kazan çok olmuştur. Her söylenene itibar etmeyiniz.”

Komiser, karşısındakinin sözleriyle iyice küplere bindi. Masaya yumruk attı. “İtibar edip etmemek bana kalsın da siz toplantıdan sonra hemen uyumadınız. Bana doğruyu söyleyin yoksa sizin için sorun olabilir.”

Sert tepki Joseph’i korkuttu. Ellerini teslim olmuşçasına kaldırarak konuştu. “Tamam öyle olsun. Önemli bulmamıştım ama anlatayım. Anlıyorum ki size de delirdiğimi söylemişler. Yok efendim, ben delirmedim. Toplantıdan sonra salonda şömine başında iki kadeh viski ile on bir yıl önce ölen karım Müzeyyen’i yad ettim. İsmi bana karımı hatırlatıyor diye Müzeyyen Senar’ı dinledim. Karım yanımdaymış gibi onunla konuştum. Bir ara yanıma gelen Fahrettin Bey ile tatlı bir sohbete daldım. Bana göre hoş bir sohbetti ama adam galiba sıkılıp gitti. Ben de kadehimi tamamlayıp odama gideyim derken sızmışım. İsmet Efendi sağ olsun, beni odama kadar çıkardı. Sonrası uyku ve çığlıklar… Ardından malum sahne…”

“Siz de söylediniz. Viski sonrası garip davranışlar sergileyebiliyorsunuz. Acaba Muharrem Bey’in öldürülmesiyle sarhoşluğunuz arasında bir bağ var mıdır?”

Korktuğu durum başına gelecekmiş gibi ürperdi. Yine de sakinliğini korumaya çalışarak cevapladı. “Ne münasebet efendim. Elinizde delil yokken böyle şeyleri bana nasıl layık görürsünüz? Psikologdan alınmış, onaylı belgem var. Pek çok bilimsel testten geçirilerek incelendim. Zaten böyle olmasaydı yılların üstadı Kendal Bey beni müdürlük makamına geri oturtur muydu? Kötü niyetli zırtapozların boş safsatalarıyla lütfen beni suçlamayın. Şirketi devralan Talat Bey bile beni yerimden etmeye kıyamadı. Aklım başımda. İşimin de başındayım.”

“Peki, o dönem ‘Alçak Adnan’ diyerek neden koltuğu parçaladınız?”

“Efendim, yoğun iş tempomdan karımla bir türlü tatile çıkamıyorduk. Adnan, benim kayınbiraderimdir. Ablasını, yani karım Müzeyyen’i, alıp memleketleri İzmir’e gitmek için yola çıkmışlardı. Maalesef varamadılar. Talihsiz bir trafik kazası sonucu ikisi de öldü. Zaman zaman karıma olan hasretimi yaşarken yüreğimi soğuturmuş gibi Adnan’a kızarım. Çünkü kaza yaptıkları arabayı o kullanıyordu. Hülasa ben o koltuğu parçalarken aklım gayet başındaydı. Sadece sinirimi çıkarmak istedim. Değil bir insana, herhangi bir canlı mahluka zarar vermem ben. Koltuk benim evimde kendi malım, kıydım. Kimseyi de ilgilendirmez.”

“Tamam o zaman. Umarım anlattıklarınızın aksine farklı bir şey öğrenmem. Şayet böyle bir şey olursa sizin için kötü olur. Söylemek istediğiniz başka bir şey yoksa salona geçebilirsiniz.”

Joseph yerinden kalkıp salona doğru giderken, Sami telefonundan haberlere bakıyordu. Basına düşmeden olayı çözmek niyetindeydi.

***

Fahrettin mutfağa geldiğinde Komiser haberlerde olaya dair bir şey bulamamış, olayın henüz basına yansımadığını görüp rahatlamıştı. Sabah olmadan bu işi çözeceğini düşünüyordu.

“Evet Fahrettin Bey, şirketteki kariyeriniz gerçekten muazzam. Üniversite okumamış tek yönetim kurulu üyesisiniz. Bu yükselişi neye borçlusunuz?”

Adamın sorudan rahatsız olduğu yüzünün aldığı şekilden belliydi. Sinirlendiği sesinden anlaşılıyordu. “Bu ne demek şimdi Amirim? Affedersiniz ama gece gündüz demedim eşek gibi çalıştım. Ben buraya alnımın teriyle geldim.”

“Bu akşam toplantı sonrası ne yaptınız?”

Fahrettin, Komiserin zeki biri olduğunu anlamıştı. Az önceki çıkışı, sanki kendisi yapmamış gibi sesi normale döndü. “Valla Amirim. Önce odama geçip takım elbisemden kurtuldum. Hiç sevmiyorum kravatı, ceketi… Hemen çıkardım. Eşofmanlarımı giyip salona gittim. Joseph Bey her akşam olduğu gibi Müzeyyen Senar şarkıları eşliğinde içiyordu. İçkili ortamda durmaktan pek haz etmem. Yine de ayıp olmasın diye biraz sohbet ettim. Saat de geç olmuştu, namazımı kılmak üzere yanından ayrıldım. Odama geçerken kapı aralığından Hilmi’yi gördüm. Henüz üstünü değiştirmemişti, kendisine baktığımı görünce şaşırdı. Daha sonrasında tavla maçı teklif etti. Kabul ettim. Mutfağa geldik, bu masada tavla oynadık. Bizi gören İsmet Efendi de çay demledi, sağ olsun. Hilmi beni yendi. Odalarımıza dağıldık. Ben de namazımı kılıp uyudum. Sonrasını biliyorsunuz, sesleri duyunca uyanıp rahmetlinin bulunduğu odaya geldik.”

“Hepsi bu kadar mı? Söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?”

“Valla Amirim. Şirket değil kurtlar sofrası burası. Herkes birbirinin yoluna taş koyar. Benim hakkımda birileri de bir şeyler demiştir size ama ben kimseyi kötüleyemem. Kusursuz kul yoktur nihayetinde. Diyeceklerim bu kadar.”

Fahrettin’in de salona gitmesinin ardından notlarını son bir kez daha inceleyen Komiser, önceden planladığı hamleleri hayata geçirmek için işe koyuldu.

***

Sami Komiser önce, aldığı notları gözden geçirdi. Olay Yeri Ekibi’ni peşine takıp konağın her yerini incelemeye başladı. Kış bahçesindeki rengarenk parlayan ve mis gibi kokan bitkilere baktıkça içi açıldı. Aralarında toprağı aşındırılmış ve solmuş bir kasımpatının yalnız, soluk görüntüsü Komiseri üzdü.

Salona girdiğinde kendisine bakan heyecanlı konak sakinlerinin konuşmaya cesareti yoktu. Sessizliği Komiser bozdu.

“Açıkçası cesedi görür görmez zehirlendiğini anladım. Katilin en büyük talihsizliği özel ilgi alanımın toksikoloji olması. Yani zehirler konusunda fazlasıyla bilgi sahibiyim. Konumuza dönecek olursak. Önce hepinizi teker teker dinledim. Ardından konağı köşe bucak Olay Yeri Ekibi’yle inceledim. Benim dikkatimi çeken birkaç nokta var. Öncelikle çiçeklerin bakım işi. Sizce ne zaman yapılır? Sabah uyanınca, kahvaltı sonrasında? Hepsini anlarım, hepsi de doğrudur. Peki gecenin köründe çiçek bakılır mı? Ne diyorsunuz Talat Bey?”

Kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes Talat Bey’e dönmüş bir cevap vermesini bekliyordu. Genç patron dilini yutmuşçasına susuyordu. Devam etti Komiser. “Çiçekler oldukça bakımlıydı fakat biri hariç. Katilimiz Talat Bey. Zehri bu çiçeğin eşelenmiş toprağında sakladı. Gecenin köründe de çiçeklere bakacağım bahanesiyle gidip zehri aldı. Muharrem Bey’in kullandığı kaleminin arkasına bu zehirden sürdü. Rahmetlinin tırnağını ve kaleminin arkasını kemirdiğini herkes gibi o da biliyordu. Bu şekilde Muharrem Bey’i kimseye fark ettirmeden öldürdü. Ayrıca kalemde iki farklı parmak izi bulduk. Birisi rahmetlinin diye tahmin ediyoruz. Diğeri de katilimiz Talat Bey’in olmalı.”

Komiser konuştukça dinleyenler hayret ediyordu. Durmadı Komiser devam etti. “Öldürmesine öldürdü de neden? Bir fikri olan var mı?” Komiser kendi sorduğu soruyu cevapladı. “Şirkete yeni alınan şu araçlar ve şoförler… Sorumuzun cevabı burada gizli. Sorgularınızdan öğrendiğime göre Talat Bey işleri devraldıktan sonra şirketin geliri birkaç kat artmış. Buna karşın iş hacmi olduğu gibi aynen duruyormuş. Bir de üstüne, hiç ihtiyaç yokken şoför ve araç alınmış. Masrafların artması beklenirken tam tersine, az önce söylediğim gibi gelirler artmış. Bence Talat Bey, yeni aldığı personel ve araçlarla orantısız kazanç sağlayan işler yaptı. Buradan elde ettiği kazancı da bir şekilde yakalanmadan sisteme sokmayı başaran bir düzen kurdu.  Bunu ilk anlayan, doğal olarak muhasebe müdürü Muharrem Bey olmuştur. Çünkü şirketin para akışına hakim olan kişi oydu. Kurt muhasebe müdürü, bu para akışını buldu. Babasına anlatmaması ve kurduğu yasadışı işlerin ortaya çıkmaması için de genç patronu tarafından öldürüldü. Bahse girerim zehri sakladığın çiçekte bir şekilde saksısında bulunan zehir yüzünden soldu ve yakında bu yüzden ölecek. Eminim rahmetli Muharrem Bey’in bu orantısız kazanç ile ilgili raporları da vardır. Bunların hiçbiri genç patronun haberi ve rızası olmadan yapılamaz. Araştırılınca hepsi ortaya çıkacak. İstersen inkâr edebilirsin Talat Bey ama anlattıklarım doğruysa hiç şansın yok. Şirket hesapları, personeller, iş ağları her şey incelenecek. Bir şey varsa deşifre olup ortaya çıkacak. Buna cinayet de dahil. Söylemek istediğin bir şey var mı?”

Talat’ın beti benzi atmıştı. Yardım ister gibi babasına baktı. Ama adamın gözlerinde öfke ve nefretten başka hiçbir şey göremedi. Yüzü ağlamaklı bir hâl aldı. Bir an düşündü ve ardından başını öne eğerek “Bu olayın çözülemeden yaşlılığa bağlı bir ölüm olarak kayda geçmesini ve konunun hızla kapatılmasını beklerken zehir ustası bir Komisere denk geldim,” diye söylendi.

Ardından başını kaldırıp etrafındakilere baktı. Yüzüne acı bir gülümseme yerleşmişti. “Şimdi masumum desem, herkesi inandırsam da boş. Yeni işe aldığım şoförler her şeyi anlatacak. Çağa ayak uydurmak adına şirkette değişiklikler yapmak istedim. Şirketin yıllara dayanan kurulu düzeni buna müsaade etmedi. Ben de alternatif bir yöntem buldum. Aslında her şey yolundaydı. Muharrem Dayı sesini çıkarmasa herkes mutluydu. Paralar geliyordu ama o rahat durmadı. ‘Şirketin onuru, yönetim kadrosunun şerefi,’ dedi durdu. Susturmayı denedim, olmadı. Ben de yurt dışı seyahatimde bulduğum bir zehri kullanmaya karar verdim. Hepsi bu…”

Oğlu, eli kelepçelenmiş bir halde polisler tarafından götürülürken Kendal Bey sessizce ağlıyordu.

OZAN ILGIN – 11. BÖLÜM

KOMPLO

MS plakalı siyah VIP mercedes minibüs Milton Burgazphorus Oteli’nin önünde durdu. Otel, İkram Papazoğlu başkan seçildiğinden beri süregelen inşaatlarla, şehrin en yüksek ve en güzel ışıklandırılmış binası olan Bel-Bil Kulesi yani Belediye Bilişim ve Enformasyon binasına karşı kıyıdan bakarak Sultanat Eyalet-Şehri’nin en güzel manzarasını seyretmekteydi. Otelin kapısında hazırol’da bekleyen valenin minibüse doğru hamle yapmasıyla minibüsün korkunç bir gürültüyle patlaması bir oldu. Otelin lobisindeki tüm personel ve müşteriler kocaman bir mağara haline gelen giriş katında parçalarına ayrılarak simsiyah olmuş yıkık duvarlara yapıştılar. Peşinden asansör boşluklarından otelin diğer katlarına tırmanmaya başlayan büyük bir yangın başladı. Patlamanın etkisiyle iki yüz metre çapındaki bir alanda bulunan tüm binaların camları patladı. Otelin karşı kaldırımındaki on iki yaya ve iki sokak köpeği önlerinde yürüdükleri dükkanların vitrinlerine fırlayıp çarparak öldüler. Otelin önündeki caddeden geçmekte olan iki araç havalanıp arkadaki dört aracın üzerine düştüğü için tüm araçlardaki üçü çocuk toplam on sekiz kişi de ezilerek ya da yanarak hayatını kaybetti.

***

Burgaziçi Nehri’nin öte kıyısındaki fakir ve bakımsız doğu yakasını zengin ve gelişmiş batı yakasından ayırmak için yeni örülmüş iki metre yüksekliğindeki Sultanat Duvarı’nın önünde bir başka siyah VIP mercedes minibüs park etti. MS plakalı tüm bu minibüsler çok önemli müşterilerin seyahat organizasyonu yapan bir şirketin sahibesine aitti. 17 Megabit Şadiye isimli bu şirket sahibesi, önemli müşterilerine seyahat, gezi veya gündelik eğlencelerinde onlara eşlik edecek genç kadın ve erkekler de dahil olmak üzere her türlü hizmeti vermeye muktedirdi. Müşteriler önemli olunca yaptıkları işler de önemli oluyordu. Çok önemli işleri yapan insanlar artık oteller ya da restoranlar yerine Şadiye’nin minibüslerinde her türlü iş bağlantılarını yapar ve el sıkışır olmuşlardı. Böylece otel odaları veya mekânlarda birlikte görülme ve çeşitli güçler tarafından dinlenilme riskini bertaraf ediyorlardı. Fakat bilmedikleri şey diğer mekânlarda yerin kulağı varsa, minibüslerde de Şadiye’nin kulağı vardı. Şadiye itinayla, her aracına binenleri ve inenleri dakika dakika kayıt altına aldırıyordu. Belli olmazdı. Bütün bu bilgiler bir zaman gelir mutlaka lazım olurdu.

Otobanlarda hayat kadınlığı yaptığı yıllarda şoförlerin nakliyecilik hikâyelerini dinlerken, bu işten kazandığı üç-beş kuruşu taşıma işine yatırırsa fena olmayacağını akıl etmişti. Sonrasında bu üç-beş kuruş üç-beş trilyon olunca mal değil insan taşımaya karar verdi. Taşıdığı bazı insanlar konuşabilmelerine rağmen ‘mal’ statüsünden pek de ileri gitmiyorlardı. Ama bu boşboğazların minibüslerin arka koltuklarında kendilerine eşlik eden erkek veya kadınlara anlattıkları hikâyeler kilo kilo altından daha değerli oluyordu. Çünkü 17 Megabit Şadiye biliyordu ki günümüzde güç için para lazımdı. Para için de bilgi gerekliydi. Kısaca dostları ve düşmanları hakkında en çok bilgiyi edinen en güçlü kişi demekti.

***

Sultanat Duvarı’nın dibinde park edili mercedes minibüsün içinde Savdi Akrepistan Kralı’nın Beton ve İnşaat Bakanı Küffar El-Faraşî ve bu akşamki misafiri Jewel Cevriye vardı. El-Faraşî, Sultanat’ın doğu yakasında inşa edilecek büyük rezidans projesi olan MERKEZ-SULTANAT tabelası asılır asılmaz Sultanat’ta fink atmaya başlayan Savdi üst düzey yetkililerden biriydi.

Arazide bulunan mahallelerde yaşayan insanlar Sultanat Otomatik Konut İdaresi -SOKİ tarafından yapılan uzak binalardaki 1+1 evlere gönderildiğinden beri Savdi yetkililer cülcül oynuyorlardı. El-Faraşî ise bunların arasında kuşkusuz kadınlara, içkiye ve eğlenceye en düşkün olanıydı. Her akşam bu gece barda gönlüm hovarda modundaki bu yetkililer, kendi ülkelerinde inançları bahane ederek insanlara özellikle de kadınlara her şeyi yasaklıyorlardı. Yasakları delen insanların bu inanç uğruna ellerini kollarını kesiyorlardı. Fakat insanın en temel hakları sayılan yeme-içme ve istediğiyle istediği yerde gezmenin mümkün olduğu Sultanat Eyalet-Şehri’nde kendileri gezmenin eğlenmenin dibine vuruyorlardı. Hele de üç kuruşa kapattıkları bir araziye Burgaziçi Nehri manzaralı muhteşem evler inşa edip bin bir kârla satacaklarını bilmelerinin verdiği şevkle şehrin tüm eğlence hayatı imkânlarından sonuna kadar faydalanıyorlardı. Hâl böyle olunca 17 Megabit Şadiye’nin her türlü hizmetini talep etmeleri elbette farz oluyordu. Zaten Şadiye gelen yabancı misafirlerin telefonlarına hemen kendi mobil uygulamasını yüklettirip rakiplerini bertaraf etmekte bir numaraydı. Yine biliyordu ki, politik güçleri olan ama yeme içme ve eğlenmeyi haddinden fazla seven adamları hayalarından yakalamak için hiçbir tuzak bal tuzağı kadar etkili olamazdı.

***

Jewel Cevriye, yeraltı dünyasında Şadiye’nin Melekleri denilen en iyi üç kadın elemanının bir numarasıydı. Diğer ikisi Haspa Hasibe ve Kontak Kadriye de çok beceriklilerdi. Ama topuklularla neredeyse 1.90 boyunda olan Cevriye üç dil konuşmasının ve her ortamda oturup kalkmayı bilmesinin verdiği zarafetle, yanındaki kendinden kısa boylu erkeklere zürafa boyuyla tepeden bakardı. Böylece erkeğin içindeki egemenlik kurma zehrini başka yöne akıtıp gücün kendisinde olduğu imajını yaratmayı iyi bilirdi. Yani iki kadehten sonra gündelik hayattan konuşmayı bırakan müşterileri, düşmanlarının eline geçmemesi gereken nice bilgiyi Jewel Cevriye’nin kucağına bırakıverirlerdi. Erkeklerin Cevriye’ye olan düşkünlüğü gibi, kadının da bir zaafı vardı. Nadide mücevherlere düşkündü. Tabii ki bu, beraber gezdiği kodamanların hiçbirini maddi anlamda zorlamayacak minik bir hobiydi. 

***

Minibüste Cevriye ile hoş beş etmekte olan El-Faraşî’nin, elindeki akıllı telefonun ekranına kayıtlı olmayan numaradan gelen bir başparmak yukarı ‘OK’ işaretinden sonra keyfi yerine gelmişti. Yeni açtığı Yamazaki 55 şişesinden bardağa akan altın rengi berrak sıvıyı sek olarak yuvarlamaya başlamıştı. Cevriye’ye de bir bardak dolduruyor, fakat kadın kaşla göz arasında bardaktaki sıvıyı koltukla kapının arasına sızdırıveriyordu. Faraşî’nin şimdiki tek derdi dünyaları ayağına serdiği Jewel Cevriye’nin ‘Azıcık öte sersen olmaz mı hayatım?’ diyerek hiçbir şeyi beğenmemesiydi. Kadına nerelerden hangi mücevherleri getirtmişse beğendirememiş, her seferinde aldığı ‘Ayy ben bundan daha farklı bir şey istiyordum!’ cevabı onu çıldırtmaya yetmişti. Sonunda Cevriye telefonundan bir sayfa açtı. “Sizden bunu istiyorum Faraşîciğim…”

Sayfada, Elvis Presley’in Las Vegas’taki ilk konserinde taktığı pırlanta işlemeli E harfinden tokası olan kemerin açık artırmayla satılacağı yazıyordu. El-Faraşî hınzır bir kahkaha attı.

“Olmuş bil güzelim.”

Cevriye nazlı nazlı “O zaman o kemerle gelinceye kadar kapımı çalmayınız!” dedi ve soyu tükenmekte olan bir pars zarafetiyle minibüsten indi. İnerken de El-Faraşî’nin elinden koltuğa fırlattığı telefonu el çabukluğuyla almayı ihmal etmedi. Lüks bir karavan haline getirilmiş minibüsün yatak misali arka koltuğunda gözleri şeşi beş görmeye başlamış Faraşî, kadının erkenden gitmesine bozuldu ama nasıl olsa geri gelecek diye düşünerek sesini çıkarmadı.

***

Patlamadan sonra Milton Burgazphorus Oteli tam bir can pazarına dönmüştü. Eyalet-şehrin tüm hastanelerinin acillerinden gelen ambulanslar, yıkıntılar arasından ceset ve yaralı çıkarmak için uğraşıyordu. Yangına müdahale için gelen itfaiye erlerini getiren itfaiye arabaları ve asayişi sağlamak üzere amirleri Kozak Hayri liderliğinde olay yerine gelmiş olan Sultanat Şehri Özel Kuvvetleri- SSOK’un araçlarının “Yanar döner kırmızı-mavi ışıkları tüm caddeyi pavyon renkliliğinde bir cümbüşe boyamıştı” diye yazacaktı ertesi gün Cenah gazetesinin densiz bir yazarı. Oradan oraya koşuşturan sağlık personelinden başka renklerin cümbüş değil cehennem olduğunu düşünen başkaları da vardı. Çeşitli ülkelerden konsolosluk araçları otelin önündeki artık trafiğe kapatılmış olan caddede konvoy oluşturmuştu. Konsolosluk çalışanları, kendi ülkelerinden ölen ya da yaralanan var mı acilen öğrenebilmek ve ailesine bildirmek derdine düşmüşlerdi. Sultanat vatandaşlarının kimliklerini tespitte ise kimsenin bir acelesi yoktu.

***

Belediye Başkanı İkram Papazoğlu Burgaziçi Nehri üzerine inşa edilmesine  “İkinci köprü Sultanat Şehri için cinayettir. Şehrin ormanlarının imara açılarak yok edilmesinden başka bir işe yaramayacaktır!” diyerek kendisinin de itiraz etmişti Fakat köprünün temel atma töreninde müteahhit kankalarıyla birlikte poz vermişti. Patlamadan iki hafta önce 26 Eylül’de de inşası biten ikinci köprünün açılışını yapmıştı. Kurdele kesme töreninde yine müteahhit kankalarıyla boy boy fotoğraf çektirmişti.

Basında 4’lü ekip olarak adlandırılan Le Mach İnşaat’ın sahibi Joe Le Mach, Camion İnşaat’ın sahibi William Camion, Warrior İnşaat’ın sahibi Jack Warrior ve Call-in İnşaat’ın sahibi Avarel Call-in’le suratlarında kocaman sırıtışlarla poz vermişler, kapalı kapılar ardındaki iş birliklerini artık kimseden korkumuz yok dercesine gün ışığında da pekiştirmişlerdi.

Yağız Sultanat Köprüsü ismi verilen köprünün açılışından beş gün sonra Papazoğlu, artık aralarından su sızmayan adamı Solomon Sert’i Sultanat Eyalet-Şehri’nin Piizişleri Bakanlığı’na atadı. Sert böylece, 15 Mayıs gecesi Quirtö’cülerin kalkıştığı girişim sırasında SULTV’yi basarak spikerin kudeta bildirgesini okumasına engel olmasının semeresini görmüş oldu. Bu arada nehrin üzerindeki ilk köprü olan Burgaziçi Köprüsü’nün ismi de 15 Mayıs Şahitleri Köprüsü olarak değiştirildi.

***

Milton Burgazphorus Oteli’nin önüne konsolos araçlarından bile sonra varabilen Piizişleri Bakanı Solomon Sert’in rahatlığı işte artık arkasına aldığı bu güçten dolayı idi. Masumun ve mazlumun yanında olacağız naralarıyla Sultanat Eyalet-Şehri belediye başkanlığına seçilen Papazoğlu şehre öyle bir çark inşa etmişti ki, insanları bu çarkın dönebilmesi için gece gündüz demeden hayatları pahasına hep aynı yöne doğru boşa koşturup duran hamster’lara çevirmişti. Kendi çevresi yiyeceğinden fazlasını bulup semirirken, sıradan vatandaş için ailesiyle refah içinde yaşamak bile hayal olmuştu. Feci bir patlamada bu insanların üçünün beşinin ölmesinin bu üst sınıf için herhangi bir ehemmiyeti yoktu.

17 Megabit Şadiye, Solomon Sert’in Milton’daki patlamanın olduğu geceki rahatlığından patlayan minibüsün içindekilerin kimliğini, daha olay yeri incelemedekiler DNA testi sonuçlarını açıklamadan bildiğini anlamıştı. Minibüste ölenler Sultanat’ın Papazoğlu’nun peşinden gitmeyen diğer dört büyük müteahhidiydi. Ama bundan emin olması gerekiyordu. Teyit edilmemiş bilgi dedikodudan ibaretti.

***

Jewel Cevriye El-Faraşî’yi kafası bir milyon uzanmış halde bırakıp minibüsten indi. Minibüsün arkasından takip eden Savdi bakanın korumalarını atlatmak için gelen ilk taksiye bindi. Başka bir MS plakalı VIP mercedes minibüs taksiyi güvenli bir mesafeden takip etti. Yeterince uzaklaştıkları zaman Cevriye taksiyi durdurdu ve arkasından yanaşan minibüse bindi. Minibüste Cevriye’yi beklemekte olan Şadiye bakanın telefonunu beraberindeki hacker elemanına verdi.

Kırmızı saçlı, kırmızı svet-şört, pantolon ve bot giymiş genç bir kadın olan Haypatya isimli hacker, El-Faraşî’ye gelen ‘OK’ manasındaki emoji mesajının nereden geldiğini dakikalar içinde tespit etti.  Bütün oklar Solomon Sert’in sağ kolu olan adamlarından birini gösterdi. Bu da demekti ki MERKEZ-SULTANAT gibi devasa bir projenin ihalesinde karşılarına çıkabilecek dört büyük müteahhidi önce  Sultanat’ta ilk defa toplanacak olan “Dünya İş Adamları Kongresi”ne davet etmişlerdi. Bu müteahhitlerin büyük olmaları yanındaki ayırıcı tek özellikleri aldıkları ihalelerde Papazoğlu’ndan yana olmamaları yani onu ihya etmemeleriydi. Sonra bu adamları aynı minibüse bindirme işi geliyordu. Burada da Şadiye’nin parmağı vardı. Fakat Şadiye minibüse hep beraber bindirmek için kırk takla attığı müteahhitleri otelin önünde minibüsü, otel personeli ve müşterilerinin yarısıyla birlikte Pompeii’ye döndüreceklerini nereden bilebilirdi? Hem ondan iş adamlarının taşınması için araç kiralanmıştı. O sadece işini yapmıştı. Bu minibüsün kiralanmasında aracı olan kurumu takip ettiklerinde de ipin ucu tabii ki Sert’e ulaşmıştı.

Yani iş adamlarını Milton Burgazphorus’a getiren minibüsün patlatılmasında Şadiye’nin tahmin ettiği gibi malum kişilerin parmağı vardı. Eyalet-şehrin biraz daha seküler kanadında yer alan ve eyalet dışında yaptıkları projelerle birer dünya şirketi olma yolunda ilerleyen dört şirketin patronu böylece ortadan kalkınca şirketler de yollarından çekilecekti. Le Mach, Camion, Warrior ve Call-in inşaat şirketlerinin önü yeni ihale ve kârlar için sekiz şeritli hız limiti olmayan bir otoban gibi açılacaktı. Şimdi geriye, Nasrettin Hoca misali diktikleri dikenli çalılara takılacak koyunların yünlerini toplayıp, eğirmek ve iplik yapınca da satmak kalmıştı. Ama o iplikler halat olup kimin boynuna dolanacaktı bunu kimse bilemezdi.

17 Megabit Şadiye, El-Faraşî’nin telefonundan istediği tüm bilgileri kopyalattıktan sonra hazır beklemekte olan motorlu kuryeye telefonu vererek minibüsün Cevriye’yi indirdiği yere atmasını emretti. Kayıp telefonun genç kadın minibüsten inerken düşmüş olma ihtimaline kargalar bile gülerdi ama Şadiye’nin umurunda bile değildi. Nehrin doğu yakasında yapılacak yeni inşaatları protesto eden halkı uzak tutmak için Sultanat Duvarı’nı inşa ederlerken bütün Sultanat Suçluları Sobeleme Sistemi- SOBESE kameralarını da söktükleri için bu arazi, karanlık güçlerin cirit attığı bir bölge haline gelmişti.

***

Sultanat Eyalet-Şehri’nde Papazoğlu için işler tıkırında giderken, Papazoğlu’ndan yana olmayanlar için her şey tepe taklak gidiyordu. Her eyalet için elzem bir mesele olan güçler ayrılığı ve çeşitli eyalet işlerinin vali ve belediye başkanı arasında bölüştürülmesi gerekliliği, Papazoğlu için dediğim dedik kararlarının önünde duran bir engeldi. Bu, eyalete dair tüm kararların tek elden alınmaması için oturtulmuş ve yıllardır itinayla işletilen bir sistemdi. Zamanında denenmiş ve ona göre bir sistem oluşturulmuştu. Eski tecrübelerden biliniyordu ki, eğer karar mekanizmasını denetleyen ikinci bir mekanizma olmazsa işler sarpa sarıyordu. 

Papazoğlu bu sistemi dizinin üzerinde bir top gibi sektirdikten sonra bir kafa vuruşuyla taca attı. Böylece vali ve belediye başkanlığını kendi bünyesinde toplamak amaçlı başkan-valilik istemine geçilmesi için düğmeye bastı. Eyalet-şehrin son valisi olacak kişi Millenyum Thunder’ın görev tanımını yeniledi ve yapılan referandumdan çıkan %52 oyla başkan-valilik sisteminin önünü açtı. Bu referandumda MEVAP partisi genel başkanı Etat Le Jardin şaşırtıcı bir şekilde Papazoğlu’nun saflarında yer aldı ve partililere “evet” oyu verdirdi. Bu, kulislerde yeni bir ortalık mı doğuyor sorusuna yol açan bir hamle oldu.

***

4 Aralık’ta Her Daim Ezilen Vatandaş Partisi- HEWAP başkanı Selocan Çakmaktaş’la beraber aynı partiye mensup 10 eyalet vekili “suç işlemek amacıyla terör örgütü kurmak” suçundan tutuklanarak Cyvilry Cezaevi’ne sevk edildi.

Bu olayı takip eden 1 Ocak gecesi Burgaziçi Nehri kıyısındaki en büyük gece kulübü olan Oyyna’da yılbaşı kutlamaları dolu dizgin ilerlerken makineli tüfekle mekâna dalan bir adam açtığı yaylım ateşiyle 49 kişiyi katletti. Bu sebebi belirsiz katliamı da Parayla İş yapan Tetikçiler- PIŞYT terör örgütüne mensup birinin yaptığı tespit edildi.

***

Aynı gece ilerleyen saatlerde Küffar El-Faraşî,  Jewel Cevriye’yi Sultanat Ritz Oteli’ndeki otel odasına çağırttı. Bu arada, eyalet-şehrin büyük tantanayla reklamı yapılan yılbaşı partisinin verildiği mekânda vur patlasın çal oynasın eğlenen tüm Savdi yetkililerin saldırıdan yirmi dakika önce mekânı aceleyle terk etmiş olmaları tabii ki 17 Megabit Şadiye’nin gözünden kaçmadı. 

Elinde Elvis’in pırlanta kemeriyle koltuğa yayılmış bir halde sırıtarak Cevriye’ye bakan Faraşî’yi gören Cevriye bir kahkaha patlattı.

“Çok düşüncelisiniz. Demek getirttiniz kemeri. Size çok pahalıya mal olmuş olmalı…”

Genç kadın kedi yürüyüşüyle bir Victoria’s Secret mankeni gibi odaya süzülürken kahkaha atma sırası Faraşî’deydi.

“Elvis’i mezarından kaldır getir desen onu da yapmıştım senin için. Hem şu sizli bizli konuşmaları bir tarafa bırakalım ne dersin hayatım?”

Vücudunu sımsıkı saran siyah deri derin sırt dekolteli mini elbisesinin üzerine muhteşem kemeri taktığı zaman Cevriye’nin keyfine diyecek yoktu. Kadın dizinin üzerine kadar çıkan sivri topuk ve burunlu dar siyah çizmeleriyle dönerek kemeri sergiledi. Daha sonra elini boynuna attı. İnceden bir fermuar açılış sesi gelirken El-Faraşî’nin kanı beyninden kasık aralarına doğru akarak beynini oksijensiz bıraktı. Gözleri çakmak çakmak olan adam kadını ince belinden savurup kucağına çektiğinde siyah deri elbise ve kemer aynı anda yere düştü. Cevriye avucunun içinde gizlediği şırıngayı adamın boynuna saplayıp onu hayalleriyle beraber derin kabuslara sevk etmeden önce çantasından çıkardığı eldivenleri giydi. Aynı yerden çıkardığı delil torbasına eldivenle tuttuğu kemeri koydu. Az önce iki saniyede üzerinden attığı elbiseyi on saniyede tekrar giydi. Ve o minnacık çantasından çıkardığı babet ayakkabılarını hızla ayağına geçirerek çizmelerle yürürkenki zarafetini asla yitirmeden otel odasının balkonundaki demirlere bağlı siyah ip merdivenden tutunarak karanlıklara doğru süzüldü.

***

“Neden ille de Elvis’in kemeri olacak diye tutturdun Şadiye abla?” diye sordu Cevriye. Kemeri Şadiye’nin kendisine verdiği talimattaki gibi el değmeden bir delil torbasına koyup getirmişti.

“Sana herhangi bir mücevheri almış olsa inkâr edebilir. Ama bunun satıldığını tüm dünya âlem gördü kuzum. Kimin aldığı da tabii ki internet ortamından yapılan her alışveriş gibi sahibinin minik ekmek kırıntılarını bıraktı ortama. Ne kadar aracı kurum kullanılırsa kullanılsın o minik ekmek kırıntılarından asıl kişiyi bulmak çok kolay. Üstelik şimdi üzerinde parmak izleri de var. Yani El-Faraşî sadece hayalarıyla değil parmak iziyle de avucumuzun içinde!” diyerek kemeri kasasına kilitledi.

***

Hiçbiriniz de sormuyorsunuz ki bütün bunlar olurken ben, Ozan Ilgın, neredeyim? Vuvuzuella’nın Maracaibo limanından kalkan ve Belçika’nın Antwerp eyalet-şehri limanına doğru yol almakta olan 4000 TEU kapasiteli Panamax tipi dev konteyner gemisindeyim. Anneannem Cilmaya ve süper köpeğim Çakır’la beraber konteynerlerden birinde, yanımızda ölmeden karaya çıkabileceğimiz kadar yeterli su ve erzakla kilit altındayım.

Beni ayak altından kaldırmak isteyen kimseler tarafından Santonio Banderas’ın ürettiği Sultanat Untouchable Flying Object- SUFO’ları teslim etmek üzere Vuvuzuella’ya gönderilmiştim. Devlet başkanı Nickname Hep Madur O’nun memleketinden arşa yükselen enflasyon hayatımı da eritmeden kıl payı kaçmayı başarmıştım.

Fakat benim bu okyanus ötesi ticaret sevdasında ne işim vardı? Yansam da ölsem de iş aşkıyla, amirime ben bu işi yapabilirim demeyecektim. Eyvah, kilitli olarak bindiğim bu konteynırdan Sultanat’a dönebilecek miydim?

DEVAM EDECEK

İNTİHAR CİNAYETLERİ-2

İNTİHAR CİNAYETLERİ- 2

Psikiyatrist Fevzi Ertekin’in adresini bulmak sandığımız kadar zor olmamıştı. Kendisi bizim tarafımızdan sadece seri katil Orhan Tunçeli’nin doktoru olarak bilinse de aslında o, şehrin en ünlü psikiyatristlerinden biri ve aynı zamanda İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı profesörüydü. Ne yazık ki kendisiyle yüz yüze görüşmemize imkân yoktu zira adam bundan beş yıl önce rahmetli olmuştu. Fevzi Ertekin’in kendisi gibi doktor olan oğlu, bayrağı babasından devralmıştı ve onun aziz hatırasını yaşatmak için görevine babasının muayenehanesinde devam ediyordu. Sekreteriyle yaptığımız kısa görüşmede kendisinin yurt dışında olduğunu ve ertesi sabah geleceğini öğrenmiştik. Ertesi gün sabahın köründe muayenehanenin kapısında aldık soluğu.

Mahmut Ertekin’in yüz hatları babasına tıpatıp benzese de onun gözlerinde babasının gözlerindeki azmin yarısı bile yoktu. Doktorluk mesleğini aile zoruyla seçtiğini düşünmeden edemedim.

“Evet, Gürkan Turhan geçtiğimiz ay buraya gelmişti. Babamın eski hastalarından biriymiş. Vefat ettiğini bilmiyormuş. Çok şaşırmış ve üzülmüştü duyunca. Aslında yeni hasta kabul etmiyorum, hele randevusuz, asla… Fakat bu adamı kabul ettim. Baba yadigârı gözüyle baktım sanırım. Öldürülmüş olması çok korkunç. Çok üzüldüm.”

Hiç de üzülmüşe benzemiyordu. Aslında sevinmişe de benzemiyordu. Adamdaki bu tepkisiz ve duygusuz surat sinirime dokunmuştu. ‘Pokerface’ dedikleri bu olmalıydı.

“Hangi şikâyetlerle gelmişti buraya?”

“Hasta mahremiyeti diye bir şey var Başkomiserim. Maalesef size bundan bahsedemem.”

“Saçmalamayın Mahmut Bey! Adam öldürüldü, diyoruz size! Ortada mahremiyeti korunacak bir hasta kalmadı. Üstelik de bu kişi bir cinayete kurban gitti. Şu anda onun hakkında ne kadar çok bilgi edinirsek bizim için o kadar iyi. Bu yüzden size bizimle işbirliği yapmanızı öneririm. Aksi takdirde savcılık izniyle tekrar gelmemiz gerekecek. İnanın bana, o karmaşayı göze almak istemezsiniz.”

Başkomiserimden azarı yiyen Mahmut Ertekin, muayenehanesi gibi babadan kalma olduğunu düşündüğüm kemik çerçeveli gözlüğünü eline alıp ayağa kalktı. Duvardaki raflı dolabın önüne dikilip bir süre elini dosyaların üzerinde gezdirdi. Aradığını bulunca öfkeli bir hareketle çekip çıkardı raftan. Tekrar masaya oturduğunda gözlerine yerleştirdiği gözlükle babasına daha da çok benzemişti.

“Beslenme bozukluğu, aşırı bitkinlik, sürekli uyku hâli, hayattan zevk alamama ve intihar düşüncesi şikâyetleri vardı. Anlattığına göre yıllar önce yine aynı şikâyetlerle gelmiş buraya. O zamanlar beş yaşında olan oğlu denizde boğularak ölmüş. Yaşadığı travmayı atlatması aylarını almış. Babamla yaptığı seanslar ve kullandığı ilaçlar sayesinde eski sağlığına kavuşmuş. Bu sefer de eşini ani bir şekilde kaybedince aynı travma nüksetmiş. Birlikte dört seans yapmış ve bir hafta sonraki seansta yeniden görüşmek üzere vedalaşmıştık. Fakat bir daha kendisinden haber alamadım.”

“İlaç tedavisine başlamış mıydınız?”

“Hayır, ilaç tedavisine geçmeden önce kendisini iyice tanımak istedim. Babamın eski dosyalarından o yıllardaki durumunu inceleyip şimdiki hâliyle karşılaştırarak bir sonuca varmak niyetindeydim. Fakat kısmet olmadı, ne yazık ki.”

Bir insan, “Ne yazık ki,” derken bu kadar mı ifadesiz olurdu yahu? Acaba duygularını dışarı yansıtmaması bir meslek alışkanlığı mıydı? Hastalarının sorunlarını dinlerken tarafsız ve duygusuz davranması gerekiyordu belki de. Şu filmlerde izlediğimiz, hastalarıyla salya sümük ağlayan psikiyatristler gerçek hayatta yoktular galiba. Ben Psikiyatrist Mahmut Ertekin’e kişilik analizi yapmaya çalışırken Başkomiserim art arda sorularını sıralamaya devam ediyordu. Boş düşünceleri bırakıp doktorun anlattıklarını not ettiğim defterime eğdim başımı.

“Sağlık şikâyetlerinden başka şeylerden de bahsetti mi?”

“Özel hayatıyla ilgili açık sözlü müydü diye soruyorsanız, evet, özel hayatından uzun uzun bahsetti. Nasıl bir çocukluk geçirdiği, ailesi, eşi, küçük yaşta kaybettiği oğlu ve daha birçok konu hakkında konuştuk. Durumu çok da vahim görünmüyordu gözüme. Travma sonrası stres bozukluğu yaşıyordu. Dizginlenemeyecek bir durum değildi.”

“Anlıyorum, peki korkuları var mıydı?”

“Elbette vardı. Ölüm korkusu. Hem intiharı düşünüp hem de ölümden korkması, bu düşüncesini eyleme geçirme aşamasında olmadığının kanıtıydı aslında. Buraya gelmeseydi de durumu öyle kısa bir süre içinde intihar edecekmiş kadar vahim değildi. Zamanla kötüleşebilirdi tabii…”

“Birinden korktuğu ya da tehdit altında olduğu hakkında bir şeyler anlattı mı?”

“Hayır, tehdit edildiğinden bahsetmedi ama son seansımızda ona tuhaf gelen bir kişi hakkında uzun uzun konuştu. O bahsettiği kişiden değil, o kişinin hayal ürünü olmasından, hastalığının ilerlemiş olmasından ve şizofreniye yakalanmış olmaktan korkuyordu.”

“Siz ne düşündünüz, gerçekten şizofren olma ihtimali var mıydı?”

“Hayır hayır, şizofreni teşhisi koyabilecek kadar uzun süre görüşemedim kendisiyle. Bu konuda ne desem doğru bir tespit olmaz. Doğrusu o bahsettiği adam gerçek miydi yoksa hayal ürünü müydü, bunu anlamaya fırsatım olmadı.”

“Nasıl birinden bahsediyordu peki?”

“Gürkan Bey bir sabah uyandığında, dış kapının altından atılmış bir tanıtım broşürü bulmuş. Üzerinde kocaman harflerle, ‘DERMAN BENDE’ yazıyormuş. İlgisini çektiği için incelemiş. İçinde, ‘Yeniden gülebilmek, hayattan keyif almak, mutlu olmak ister misin? Izdırabına son verebilirim. Sihirli ellerime sen de güven,’ gibi bir şeyler yazıyormuş. Yaşadığı buhrandan onu kurtaracak çarenin kendisinde olduğunu, vereceği destekle zor günleri aşacağını, eskisinden de huzurlu bir hayata kavuşacağını anlatan bir sürü vaatle doluymuş broşür. Bu vaatleri okumak bile Gürkan Bey’in içini ferahlatmış. Bunun bir sahtekârlık numarası olabileceği aklından dahi geçmeden, broşürün altında yazan telefon numarasını aramış. Adının ‘Lokman Hekim’ olduğunu söyleyen bir adamla, ertesi gün görüşmek üzere sözleşmişler. Lokman Hekim denen kişi tam kararlaştırdıkları saatte Gürkan Bey’in evine gelmiş. Çeşitli tütsüler, kokulu mumlar ve meditasyon müziği eşliğinde Gürkan Bey’le uzun bir sohbete koyulmuşlar. Sadece sohbet etmenin bile kendisine çok iyi geldiğini düşünürken, adamın tuhaf el hareketleriyle başına yaptığı masajdan sonra adeta bir kuş kadar hafif hissetmiş kendisini. ‘Arınma’ları -adam yaptığı işleme bu adı veriyormuş- birkaç gün devam etmiş. Bu birkaç gün boyunca adam Gürkan Bey’in evinde kalmış. Sonra birdenbire ortadan kaybolmuş. Yok olmuş yani. Sabah uyanan Gürkan Bey, evde Lokman Hekim’i bulamamış. Evde adama dair hiçbir iz yokmuş. Öyle ki telefonuna kaydettiğine emin olduğu numarası bile orada değilmiş. O günden sonra her yerde onu aramış. Kısa süre içinde kendini eskisinden de kötü hissetmeye başlamış. Sıkıntıları, bunalımları, buhranları geri gelmiş. O kadar dayanılmaz acılar çekiyormuş ki intihar etmeyi düşünmeye başlamış. Adamın bir hayal ürünü olduğu düşüncesi de hemen ardından gelmiş. Bu duygularla boğuştuğu sırada uzman desteği almaya karar vermiş ve buraya gelmiş.”

Doktorun anlattıklarından sonra aklıma, “Gürkan Turhan’ın bahsettiği şu hayal ürünü adam katilin ta kendisi olabilir mi?” sorusu takıldı. Fakat apartmandaki komşuların içinden, Gürkan Turhan’a gelen bir misafirden ya da apartmana giren yabancı birinden bahseden olmamıştı. Evde yaptığımız aramalarda Gürkan Turhan’ın cep telefonunu bulamamıştık. Sabit hattı olmadığı için son zamanlarda kimlerle görüştüğü hakkında elimizde hiçbir bilgi yoktu. Sokağa ait görüntüleri tekrar inceleyebilirdik aslında. Gözümüzden kaçan bir şey olabilirdi. Belki de bu adam sahiden Gürkan Turhan’ın hayali arkadaşıydı. Kafam iyice karışmıştı. “Doktor Bey,” dedim, en entelektüel ses tonumla. “Gürkan Turhan bu adamın eşkâli hakkında bilgi vermiş miydi size?”

“Elbette hayır Komiser Bey. Ben doktorum, polis değil! Adamın eşkâlini sormak benim işim değil. Zaten az önce de dediğim gibi, Gürkan Bey bana bu adamın varlığından son görüşmemizde bahsetmişti. Bir sonraki seanslarımızda belki nasıl biri olduğundan bahsederdi fakat ne yazık ki bir daha görüşemedik.”

Başkomiser Bahadır, “Aldın mı ağzının payını,” der gibi bir bakış attı bana. O sırada Pokerface Mahmut da alaycı bir gülümseme kondurmuştu dudağının kenarına. Sinir olmadım desem yalan olur. Fakat çaktırmadım tabii. “Babanızın yıllar önce bir seri katilin doktoru olduğunu biliyor muydunuz?” diyerek konuyu bambaşka bir yere getirdim. Hiç şaşırmadı, biliyordu elbette. Babasının ününün artmasında o seri katille geçirdiği üç ayın çok etkisi olduğundan bahsetti. Kendisi o yıllarda Amerika’da tıp tahsiline devam ettiği için olayın tam ayrıntısını bilmiyordu. Herkes gibi o da ‘Balonlu Katil’ vakasını basından takip etmişti.

“Babam bu gibi konularda çok ketumdu. Ser verir, sır vermez derler ya, tam o cinstendi. Hasta mahremiyeti onun için çok önemliydi. Ne kadar ısrar etsem de o katil hakkında hiçbir ayrıntıyı öğrenememiştim. Yalnızca her ısrar ettiğimde, ‘Meslek hayatın boyunca bir şeyi sakın unutma, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Kabuğunu kaldırdığın her yaranın altından bambaşka yaralar çıkar. İşin özü, o kabuğu yarayı kanatmadan kaldırmaktır. Bunu başardığın anda sana bütün sırlarını dökmeyecek insan yoktur,’ derdi. Bir gün merakıma yenilip babamın hasta dosyalarını karıştırmıştım. Şimdi benim çocuklardan biri bana böyle bir şey yapsa çok kızardım. Gençlik işte, cahillik… Saatlerce, bir sürü dosyanın içinden o katilin dosyasını aramıştım. Ne yazık ki bulamamıştım. Babam çok zeki bir adamdı. Daha o gün odasını karıştırdığımı da ne aradığımı da anlamıştı. ‘Boşuna arama, bulamazsın. O dosya emin ellerde…’ demişti. Bir daha da o konuyu hiç açmadım.”

Bu sefer Başkomiserim devam etti yirmi beş yıl önceki dosyayı deşmeye. “Bahsettiği kişi sizce kim olabilir? Sanırım o dönemde yanında bir de yardımcısı varmış. Acaba o emin eller, yardımcısının elleri olabilir mi?” dedi. “Hiç ihtimal vermiyorum,” dedi Pokerface Mahmut, gayet kendinden emin bir bakışla. “Babam o yıllarda aynı zamanda tıp fakültesinde öğretim görevlisiydi. Yardımcı olarak da ara sıra öğrencilerinden bazılarını seçerdi. O dönem yanına kimi asistan olarak aldığı konusunda hiçbir fikrim yok. Zaten büyük ihtimalle babam o katille seans yaparken öğrencisi dışarıda bekliyordu. Ayrıca bana bile göstermediği dosyayı yeni yetme bir öğrencisine emanet edeceğini sanmıyorum. Kim bilir, belki eski dostlarından birine vermiştir. Dedim ya, bir daha bu konu hakkında hiç konuşmadık.”

Başkomiserim huzursuzca başını kaşıdı. Samanlıkta iğne arar gibi Fevzi Ertekin’in eski dostlarını ya da yirmi beş yıl önceki öğrencilerini arayacak kadar ne vakit ne nakit ne de eleman mevcuttu Emniyet’te. Bence çemberi daraltmalıydık. Fakat her zamanki gibi Başkomiserim için nakit, vakit ve eleman eksikliği sorun teşkil etmediğinden, çemberi daraltmak yerine daha da genişletmeye karar vermiş gibiydi.  Mahmut Ertekin’e babasının o yıllarda seri katil Orhan Tunçeli’yi hangi klinikte tedavi ettiğini sordu. Klinikte, Fevzi Ertekin’in o sırada yardımcılığını yapan öğrencinin izini bulmayı umuyor olmalıydı. O öğrencinin, seri katil Orhan Tunçeli’nin hayat hikâyesinin ne kadarını bildiği meçhuldü. Onun ifadesi, bize soruşturmada ne kadar yardımcı olabilirdi? Ya da dosyayı görmüş, okumuş ve saklamış bile olsa, bu onu katil zanlısı yapar mıydı?

Neyse ki bu işi fazla deşmeye gerek kalmayacaktı zira klinik bundan on yıl kadar önce kapanmıştı.

Doktorla Başkomiserim eski kliniğin kurucularına ulaşma imkânı olup olmadığını konuşurlarken benim aklıma bambaşka bir şey geldi. Son kurban Leyla Karakuş da psikolojik tedavi görmüştü. Henüz doktorunun adını öğrenme şerefine nail olamamıştık ama yine de hazır psikiyatriste gelmişken o doktorun bu doktor olup olmadığını teyit etmeliydim. “Leyla Karakuş’u tanıyor musunuz Doktor Bey?” diye sordum. Doktor sözünü kesmeme sinirlenmiş gibiydi. “İki kişi konuşurken üçüncüye…” diye başlayan bir cümle kuracağını düşündüm bir ara. Neyse ki ağzını bozmadı ve soruma soruyla karşılık verdi.

“Neden soruyorsunuz bunu?”

“Leyla Karakuş hastalarınızdan biri olabilir mi?”

“Böyle bir şeyi size söyleyeceğimi düşünmüyorsunuz herhâlde Komiser Bey.”

“Neden?”

“Hasta mahremiyeti…”

“O dediğiniz cinayete kurban giden hastalar için geçerli değil Doktor Bey.”

“Anlamadım… Yani, Leyla Hanım da mı öldürüldü?”

“Kendisini tanıyorsunuz yani?”

“Evet, tanıyorum… Bundan beş altı ay önce burada terapi görmüştü. İnanamıyorum, iki hastam da öldürüldü mü yani şimdi?”

“Üstelik aynı katil tarafından…”

“Ne diyorsunuz siz Komiser Bey?”

Başkomiserim araya girmeseydi doktorla ben sabaha kadar birbirimizi soru bombardımanına tutabilirdik. Adam bu sefer duygularını ifadesiz yüzünün ardına saklayamayacak kadar şaşkındı. Başkomiserim oturduğu koltuktan kalkıp arka duvardaki şık rafta duran dosyaları işaret etti.

“Mahmut Bey, korkarım şu dosyaların içinden birkaç isim daha aramanız gerekecek. Fakat önce size bir sorum var; size söyleyeceğim tarih ve saatlerde neredeydiniz?”

***

Cinayet Büro’nun camlı kapısını bir hışımla açıp içeriye girdiğimizde, neredeyse akşam olmak üzereydi. Bütün günümüz Doktor Mahmut Ertekin’in muayenehanesinde eski yeni bütün hastaların dosyalarını karıştırmakla geçmişti. Nihayet kurbanların beşini ortak bir noktada buluşturabilmiştik. Hepsi hayatlarının bir döneminde bu muayenehanede tedavi ve terapi görmüşlerdi. Son kurban Leyla Karakuş haricindekiler Fevzi Ertekin’in hastalarıydılar. Yaklaşık yirmi beş – otuz yıl kadar önce çeşitli sebeplerden Fevzi Ertekin’den danışmanlık almışlardı.

Öldürülen beş kişinin de yolunun buradan geçmiş olması, doğal olarak bütün şüphe oklarımızı Profesör Fevzi Ertekin’in biricik oğlu Doktor Mahmut Ertekin’e çevirmemize sebep oldu. Yıllar öncesinin seri katili Orhan Tunçeli’nin bütün sırlarını içinde barındıran dosya belki de söylediği gibi başka ellerde değil, kendisindeydi ve o dosyada mavi balon cinayetlerinin tüm ayrıntıları mevcuttu. Yıllar önce işlenmiş cinayetleri zorlanmadan taklit edebilmesi için elinde yeterince bilgi vardı. Fakat adam, beş cinayetin de işlendiği tahmini tarih ve saatlerde ya yurt dışında ya da onlarca kişinin şahitlik edeceği yerlerde olduğunu söylemişti. Alibisini teyit ettirecektik elbette. 

Şimdilik elimizde, nezarethanenin demir parmaklıklarını kıracakmış gibi sallarken suçsuz olduğunu haykıran Serhat’tan başka bir zanlı yoktu. Onu daha ne kadar burada tutabilirdik, bilmiyorduk. Gülten bütün gün, Serhat’ın koca bir ay boyunca nerelerde bulunduğunu, neler yaptığını ortaya çıkarmak için uğraşmıştı. Araştırmaları henüz sonuç vermemişti. Bağlantı kurduğu yerlerden geri dönüşleri bekliyordu. Serhat’ın kız arkadaşı Helga’ya ulaşılamıyordu. Kayıtlara göre henüz Almanya’ya dönmemişti. Onun şahitliği belki Serhat’ı içine girdiği bu cendereden kurtarabilirdi. Ya da belki de Serhat’ın yediği haltları anlayan kız, kaçıp saklanmayı seçmişti. Kim bilir, cinayetleri birlikte bile işlemiş olabilirlerdi.

Kafamın içi binbir çeşit soruyla çalkalanırken Başkomiserimin sesiyle kendime geldim. “Hadi artık evinize gidin,” diyordu o ses. Oysa ben eve gitmek değil, hepimizi canımızdan bezdiren şu soruşturmaya son noktayı koymak istiyordum. Yarın da olduğumuz yerde sayacağız diye çok korkuyordum.

***

Gecenin bir yarısı çalan telefonu nasıl bir sinirle açtıysam, hattın diğer ucundaki kişi bir süre konuşmaya çekindi. Birkaç “Alo,” ve bir sürü küfürden sonra Gülten’in nazende sesi çalındı kulağıma. O anda yer yarılsaydı da içine girseydim. Çok ayıp oldu kıza. Hak etmediği bir sürü söz işitti benden. Nasılsa gönlünü alırım, diye düşündüysem de onun son zamanlarda bana karşı sergilediği tutum aklıma gelince, bu durumu kolay kolay telafi edemeyeceğime kanaat getirip işi şakaya vurdum.

“Hayırdır Gülten, gece gece ‘Katili buldum,’ demek için mi aradın? Saat kaç kızım ya?”

O anda fark ettim ki saat gecenin üç buçuğuydu ve mesai saatine daha yıllar vardı. Sıraladığım küfürlerle övünmüyordum elbette ama bu saatte beni arayan biri de duyacaklarına hazırlıklı olmalıydı. Hele Gülten gibi yıllardır omuz omuza çalıştığım ve beni çok iyi tanıyan biri…

“Affedersin Ferit Komiserim, seni rahatsız etmek istemezdim. Önemli olduğunu düşündüğüm bir şey vardı da… Neyse ya, nasılsa Emniyet’te görüşeceğiz. O zaman anlatırım.”

“Ne diyorsun Gülten sen ya? Daha iki saat olmamış yatalı, uyku sersemiyim zaten, sözlerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Özür dilerim Komiserim, saatin farkında değildim. Bütün gece cinayet videolarını izledim. Aklıma takılan bir soru, uykumu kaçırdı ve bunu seninle paylaşmak istedim. Sen en iyisi hemen yat. Belki birkaç saat daha uyursun. Tekrar özür dilerim.”

Çat diye yüzüme kapattı telefonu. Sesindeki kırgınlığı hissetmemek, benim gibi öküz bir adam için bile imkânsızdı. Bir an geri aramayı düşündüm ama buna cesaret edemedim. Zaten biri hiç açılamamış gözlerimin diğerini de kapatıp başımı yastığa gömdüm.

Sabah olup Cinayet Büro’ya geldiğimde, Başkomiserim her zaman olduğu gibi masasındaydı fakat Gülten ortalarda yoktu. İyice meraklandım. Acaba yine ne bulmuştu? Gecenin yarısında beni arayacak kadar önemli bilgi ne olabilirdi?

Birkaç dakika sonra Gülten, elinde meşhur dizüstü bilgisayarı, Cinayet Büro’nun kapısında göründü. Gözaltlarına yerleşen halkalardan hiç uyumadığı anlaşılıyordu. Bir sandalye çekip Başkomiserimin yanına oturdu. Hiç konuşmadan bilgisayarı açtı. Ekranda son kurban Leyla Karakuş’un öldürüldüğü anın görüntüleri belirdi. Elini monitöre uzattı ve konuşmaya başladı.

“Başkomiserim, ben dün gece bütün cinayetlerin videolarını tekrar tekrar izledim. Ve gözüme çok önemli bir ayrıntı çarptı.”

O vahşet görüntülerini bir kez daha izleyecek olmaktan pek memnun olmadığı her hâlinden belli olan Başkomiserim, Gülten’in gösterdiği ekrana dikti gözlerini. Ben de yanında bitiverdim tabii. İzliyorduk, izliyorduk ama Gülten’in nasıl bir ayrıntıyı yakaladığını bir türlü bulamıyorduk. En sonunda dayanamayıp sordu Başkomiserim. “Neyi aradığımızı söyleyecek misin artık Gülten?” Gülten, Başkomiserimin sorusuna soruyla karşılık verdi.

“Neden korkmuyor?”

“Ne?”

“Kurban, diyorum Başkomiserim, neden korkmuyor?”

Gülten’in bu izlenimi biraz tuhafıma gitmişti. Bana sorsalar, kadın korkudan geberiyor gibiydi. “Bunu da nereden çıkardın Gülten? Görmüyor musun, daha ne kadar korksun kadıncağız?” dedim. Gülten’in, sorumu yanıtlamaya hiç niyeti yok gibiydi. Birkaç tuşa dokunarak diğer maktullerin görüntülerini açtı. İlk kurbandan başlayıp bütün kayıtları tekrar izledik. Sabah sabah hem de aç karnına bu vahşet görüntülerini izlemek sinirlerimi bozsa da bunu belli etmedim. Nihayet sıra son cinayet videosuna geldi. Gülten videonun ilk birkaç dakikasını hızla geçti. Katilin, Leyla Karakuş’un boynunda duran fuları yırtarcasına çekip aldığı anda videonun hızını normale çevirdi. “Şu kısma dikkat edin Başkomiserim,” dedi, bana doğru bakmamaya özen göstererek. Gece sıraladığım küfürler yüzünden beni cezalandırıyor olmalıydı. Gerçekten de Leyla Karakuş, boynundan fuları alındığı anda adeta katile çemkiriyordu. Sanki karşısındakine emirler yağdırıyor gibiydi. O esnada daha iyi anlamıştım ki gözlerinde korkudan eser yoktu. Dört cinayetin videoları gibi beşinci de sessiz kayıt edilmişti. Diğerlerinde, dudak okuma ile yakarışların ne olduğu tespit edilmişti. Bu görüntülere de dudak okuma yapılınca mutlaka bu farklı hâlin ne olduğu ortaya çıkacaktı. Sonuçta Leyla Karakuş ötekiler kadar korkmuş ama onlar gibi korkusunu göstermemiş de olabilirdi. Belki inatçı bir kişilikti. Kendisini öldürmeye gelen bir caniye pabuç bırakmak istememiş olabilirdi.

“Haklı olabilirsin Gülten. Sen bugün dudak okuma uzmanlarıyla tekrar görüş. Dosyayı mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde tamamlasınlar.”

“Buraya gelmeden önce uzmanlardan biriyle görüştüm Başkomiserim. Akşama kadar dosya elimizde olacak.”

Başkomiserim gururla bakarak ağız dolusu bir “Afferin!” hediye etti Gülten’e. 

Ben de boş durmadım ve “Bravo Gülten. Ben olsam asla fark edemezdim bu detayı,” diyerek atıldım ortaya. Atılmamla günlük tribimi de yemiş oldum.

“Sen burnunun ucunu bile göremiyorsun ki…”

Te Allah’ım, bu kızın benimle alıp veremediği şey nedir ya?

Şimdilik, korkmadan katiline çemkiren Leyla Karakuş’un dudaklarında saklı olan gizemin araştırılması işini uzmanlara bırakıp soruşturmamıza geri döndük. Zira Serhat Güven’in kız arkadaşı Helga’nın bulunduğunun ve şu dakikalarda uçaktan inmek üzere olduğunun haberi gelmişti. Bu çok iyi bir gelişmeydi. En azından birkaç saat içinde Serhat’ın akıbeti belli olacaktı.

Helga yirmi beş yaşında, sarışın mı sarışın, bomba mı bomba bir kızdı. Serhat’ın sevgilisi olmasaydı, tam âşık olunacak kadındı. Az da olsa Türkçe konuşabiliyordu ve bu hâli onu daha da sevimli yapıyordu. Korkusu ve endişesi gözlerinden okunuyordu. Yanında gelen tercümana Almanca anlattığı sözleri bana dönüp bir de Türkçe tekrarladı. “Serhat, değil katil! O bir doktor! Nein! Er ist kein Killer! Biz hep beraber Serhat’la. Onu hep film çekti ben! Nein, kein Killer! Al bak! Hep film çekti ben! Biz tatil yaptı her gün! Biz her gün film çekti!”

Elindeki kamera çantasını kucağıma koyarken hâlâ aynı sözleri tekrarlıyordu. Ne filminden bahsediyordu, hiç anlamamıştım. Ancak tercümanın açıklamasından sonra anlayabilmiştim işin aslını. Meğer bizim saf âşıklar, tatillerinin neredeyse her dakikasını kayıt etmişler. İçim rahatladı doğrusu. Hayır, karşımıza nasıl bir film çıkacağı belli değil. Bütün Cinayet Büro’ya rezil olmak var işin ucunda.

Durum hakikaten de Helga’nın açıklamaya çalıştığı gibiydi. Belli ki bizim tatil kuşları sadece uyudukları saatleri kaydetmemişlerdi. Cihaz ağzına kadar tatil anılarıyla doluydu.  Ekranın sağ alt köşesindeki kayıt tarihleri ve saatleri Serhat’ın suçsuzluğunu kanıtlıyordu. Serhat hemen hemen bütün görüntülerde vardı. Gururlu bir ses tonuyla sevgilisine gezdikleri mekânların tarihini anlatıyordu, uzun uzun. Gece çekimlerinde Antalya’nın çeşitli kulüplerinde, barlarında sabahlara kadar dans edip eğleniyorlardı. Serhat’ın salıverileceği haberini alınca da aynı şekilde göbek atıp atmayacağını düşünmeden edemedim.

Ne mutlu bize ki yine en başa dönmüştük. Her ne kadar Serhat’ın ismini şüpheliler listesinden çıkarmak onun adına iyi bir şey olsa da bizim için bir adım bile ilerleyememek demekti. Gülten’le ben köşelerimize çekilmiş, arpacı kumrusu gibi soruşturmanın gidişatını hatta bir türlü gidemeyişini düşünürken Başkomiserimin yeni görev dağılımı ile kendimize geldik.

“Ferit! Sen Fevzi Ertekin’in Profesör olduğu üniversiteye gidip yirmi beş yıl önceki öğrencileri hakkında bilgi almaya çalışacaksın.”

Başkomiserimi anlıyordum, soruşturmaya bir yerlerden devam etmek, dikkatini yeni şüphelilere yönlendirmek istiyordu. Fakat bu seferki fikir bana hiç cazip gelmedi. “Olacak iş değil Başkomiserim! Yirmi beş yıl önceki öğrencilerini bilse bilse Fevzi Ertekin bilirdi, o da beş yıl evvel ölmüş gitmiş. Üniversitede vakit kaybetmeyelim bence,” dedim.

“O çok değerli vaktini harcayacağın daha iyi bir yer mi var Ferit?”

“Evet var Başkomiserim. Bence ilk önce Fevzi Ertekin’in oğlu Pokerface Mahmut’un alibisini kanıtlamalıyız.”

“Ne face?”

“Boş verin Başkomiserim… Mahmut Ertekin doğru söylüyorsa ne âlâ fakat ya yalan söylediyse? Böyle bir şeyi kanıtlarsak bütün taşlar yerine oturur. Düşünsenize, ondan başka kim Fevzi Ertekin’in seri katil dosyasına rahatlıkla erişebilir?”

Başkomiserim sözlerimden etkilenmemiş gibiydi. Kafasında dönen şüphelisini pat diye söyleyiverdi.

“Profesör Fevzi Ertekin’in yardımcılığını yapan öğrenci…”

Haklı olabilirdi tabii. O da baş şüpheliler arasındaydı. Tek sorun, yıllar önce Profesörün yanında gezdirdiği bir öğrencisini, samanlıkta iğne arar gibi aramanın ve bulmanın hiç kolay olmadığıydı. Üniversitenin öğrenci kayıtları büyük ihtimalle arşivlerinde mevcuttu. Fakat bu kayıtlar işimi kolaylaştırmayacak aksine zorlaştıracaktı. Yüzlerce ismin arasından bir ismi bulmak zorundaydım. Kimliğini bile bilmediğim birini, yani sarı çizmeli Mehmet Ağa’yı arayacaktım. Buna değil günler, haftalar yetmezdi. Bu iş her ne kadar bana imkânsız gibi görünse de daha fazla itiraz etmeden kabul ettim. Ben üniversiteye gitmek üzere ayaklanırken Başkomiserim de Gülten’e dönüp Mahmut Ertekin’in alibisini teyit ettirme işini hızlandırmasını söylüyordu. Belli ki benim gibi onun da aklının bir köşesinde Pokerface Mahmut’un katil çıkma ihtimali vardı. Eğer öyle olursa, şu Serhat’tan boşalan nezarethaneye onu zevkle tıkacaktım. Bu düşünce keyfimi biraz olsun yerine getirmişti.

İstanbul Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi kampüsünde, sora sora Bağdat bulunur misali bulduğum Dekan odasının önünde bir süre bekledim. Ne de olsa, “Yirmi beş sene önceki arşivlerinizden bir öğrencinizi bulmam gerek,” demek kolay bir iş değildi. Kafamı toparlamak için kendime verdiğim süre dolunca tıklattığım kapının ardından gelen davet sesiyle içeri daldım. Dekan odasında elli yaşını geçtiği her hâlinden belli, tabiri caizse kerli ferli bir adam karşıladı beni. Adamın sert bakışlarını görünce işi yokuşa süreceğini anlamıştım.

“Buyurun Komiser Bey, size nasıl yardımcı olabilirim?”

Eli, masasının karşısındaki koltuğu işaret ederken gözleri kapıdaydı. “Otur ama fazla kalma,” der gibiydi. Öyle bir niyetim de yoktu zaten. Daha danışmadaki görevliye Dekan’la görüşmem gerektiğini söylediğimde, kendisinin ne kadar meşgul bir zat olduğunu öğrenmiştim. Bu mühim şahsiyetten randevu koparabilmek için kimliğimi göstermem ve bir Behzat Ç. bakışı atmam gerekmişti. Dekan’ı daha fazla bekletmeden direkt konuya girdim. Kısaca işlenen cinayetlerle Profesör Fevzi Ertekin’in bağlantısından bahsedip can alıcı soruyu sordum.

“1995 – 1996 yıllarının öğrenci listesini görebilir miyim?”

Hiç itiraz etmeden, “Pekâlâ,” dedi. Çok şaşırmıştım. Sanki öğrenci listesi çekmecesindeymiş de “Dur, iki dakikada çıkarıp vereyim,” deyiverecekmiş gibi sakindi. Sert bakışlarının bir nebze olsun yumuşadığını görebiliyordum.

“Fakültemizin bir yıl içinde hemen hemen üç yüz elli öğrenciye eğitim verdiğini göz önünde bulundurursak, bu durumda kimliğini tespit etmeniz gereken üç yüz kırk dokuz öğrenci kalıyor.”

Sanırım benimle dalga geçiyordu. Bozuntuya vermedim. Bazen işi salaklığa vurarak daha çok yol kat edilebilir. “Anlamadım, neden üç yüz kırk dokuz, dediniz?” dedim, en safiyane ses tonumla.

“E, biri karşınızda duruyor da ondan,” dedi. Ardından bastığı kahkaha, doğuştan çatık olduğunu düşündüğüm kaşlarıyla tezat oluşturuyordu.

“Evet, ben o yıllarda ikinci sınıftaydım. Fevzi Hoca herkesin olduğu gibi benim de en sevdiğim Profesörümdü. Hatta bir süre asistanlığını yapmıştım. Ben mezun olduktan sonra da kopmadık. Birlikte çok güzel işler yaptık.”

Hoppala, bu neydi şimdi? Hani zor olacaktı bu iş? Elimi atmamla Profesörün yardımcısına mı çarpmıştım yani? “Öyleyse seri katil Orhan Tunçeli’nin tedavisinde Fevzi Ertekin’in yardımcılığını yapan öğrenci sizdiniz,” dedim kendimden emin bir tavır takınarak. Ne yazık ki gerçek hayat sandığım kadar kolay değildi. “Hayır hayır, bahsettiğiniz yıllarda henüz o şerefe nail olamamıştım,” der demez sevincim kursağımda kaldı, böğrüme bir öküz oturdu sanki. Bende şans olsa anam beni kız doğururdu zaten.

“Peki, o öğrencinin kim olduğunu biliyor musunuz?” dedim. Artık nasıl bir hayal kırıklığına uğramışsam, adam bile ses tonumdan bunu sezmişti. “Bilmiyorum ama bu kadar üzülmeyin lütfen, nasıl olsa bulurum,” diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Teşekkür edip elini çabuk tutarsa bizim için çok iyi olacağını söyledim. İlk etapta adamın dış görünüşüne aldanıp despot biri olduğuna kanaat getirmiştim fakat artık aynı fikirde değildim. Gayet samimi ve sıcakkanlı biriydi. Hatta bir iki gün içinde o yıllarda Fevzi Hoca’ya asistanlık yapmış öğrencilerin listesini Emniyet’e göndereceğini söylediğinde, bir anda karşımda Hulusi Kentmen oturuyor zannettim.

Fakültedeki işim sandığımdan kısa sürmüştü. Dekan Bey’in ısrarıyla bir kahve içip öyle kalkmayı düşünüyordum ki aklıma Pokerface Mahmut geldi. Dekan Bey, Profesör Fevzi Ertekin’le bu kadar samimi idiyse büyük ihtimalle Mahmut’u da tanıyordu. Havadan sudan muhabbetin arasında Doktor Mahmut Ertekin’i tanıyıp tanımadığını sordum. Tam tahmin ettiğim gibiydi.

“Mahmut abiyi çok severim. Çok iyi yürekli, yardımsever biridir. Üstelik babası kadar olmasa da işinde çok iyidir. Neden sordunuz?”

“Meslek alışkanlığı, diyelim.”

“Başka bir şey yok, değil mi?”

“Hayır, yok!”

“Oh çok şükür. Bir an ondan şüphe ettiğinizi sandım. Öyle olsaydı, çok büyük bir hata yapıyor olurdunuz Komiser Bey. Bir anlık cinnetle kimin ne zaman cinayet işleyeceği belli olmaz tabii, o ayrı fakat  Mahmut abi, art arda beş kişiyi öldürebilecek kadar cani biri değildir. Benim tanıdığım Mahmut abi karıncaya bile zarar veremez. Bir yıl içinde eğitimini üstlendiği öğrenci sayısı, bu fakültenin öğrencilerinden fazladır. Kimsesiz çocuklara ve ihtiyaç sahiplerine yaptığı yardımları saymıyorum bile. Böyle bir insanın seri katil olduğunu düşünmek çok saçma olur.”

***

Emniyet’e dönmek üzereydim ki yolda Başkomiserim arayıp ilk kurban Salih Koyuncu’nun komşularına şu Lokman Hekim denen gizemli adamı görüp görmediklerini sormamı istedi. İşim çabuk biterse, diğer maktullerin komşularıyla da görüşmemi tembihledi. Neredeyse akşam olmak üzereydi ama Başkomiser Bahadır için mesai saatinin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğinin bir önemi olmadığından, sözünü ikiletmeden “Emredersiniz,” demekle yetindim. Direksiyonu ters istikamette olan Salih Koyuncu’nun evine doğru kırarken, daha önce defalarca sorguladığımız komşulardan  dişe dokunur bir şey öğrenemeyeceğimden neredeyse emindim. Gerçek mi yoksa dördüncü kurban Gürkan Turhan’ın hayal ürünü mü olduğunu bilmediğimiz bir adamın izini sürecektim. Tıp Fakültesi’nde iğneyle kuyu kazmaktan kurtulduğuma sevinmeseydim keşke. Malum, ben bir şeye sevinince, o anında tersine döner. Daha fazla kendime acımayı bırakıp, iğnemi hazırlayıp kazacağım kuyuya doğru varmak üzere gaz pedalına asıldım.

Tahminlerimde haklı çıkmıştım. İlk durakta, Lokman Hekim adında bir adamın değil cismini, hayalini bile gören olmamıştı. İkinci kurban Seher Kalamış’ın komşuları da aynı fikirdeydiler. Üçüncü kurban Pelin Gürsoy’un evine geldiğimde, Başkomiserimin hislerine güvenmekle ne kadar doğru bir iş yaptığımın farkına vardım. Beni boş yere komşu komşu dolaştırdığını düşündüğüm için kendimden utandım. Bazen bizim Başkomiserin kâhin falan olduğunu düşünmeden edemiyorum.  Nasıl bir içgüdü, beni buraya göndermesini emretmişti acaba?

Tamam, burada da apartman sakinleri arasında aradığım kişiyle müşerref olan yoktu. Fakat hiç beklemediğim, görmeyi hiç ummadığım biri yoluma sadece ışık tutmakla kalmadı, adeta güneş gibi aydınlattı. Pelin Gürsoy’un kan kardeşi olduğunu söyleyen Neriman Hanım, kanlı canlı karşımda dikiliyordu. Biz onu gökte ararken o yerdeydi. Son üç aydır büyük bir tur organizasyonunun düzenlediği pasifik gezisinde olan kadın, arkadaşının bir cinayete kurban gittiğini daha birkaç saat önce öğrenmişti. Henüz yaşadığı şoku atlamadan, dairenin kapısına iki izbandutla dayanan ev sahibinin evi boşaltmak istediğini duyunca çok üzülmüştü. Biricik arkadaşının özel eşyalarını toplayabilmek için sadece bir saat zaman vermişti, hain ev sahibi. Bugün tesadüfen buraya gelmeseydi, can arkadaşının, kan kardeşinin anıları, adını bile bilmediği bir çöplükte yok olup gidecekti. Neriman Hanım da en az benim kadar şaşkındı burada karşılaşmamıza. Komşulardan Pelin Gürsoy’un başına gelen felâketi öğrendiğinde Emniyet’e gelmeyi düşünmüştü ancak paragöz ev sahibinin aceleciliği yüzünden bu işi bir gün sonraya ertelemeye karar vermişti.

Son haftalarda, bulundukları konum dolayısıyla arkadaşıyla iletişime geçememişti. En son bundan bir ay önce, Filipinler’de konakladıkları sırada telefonlaşmışlardı. Pelin Gürsoy neredeyse bir saat boyunca hayatını değiştiren adamdan bahsetmiş, çok mutlu olduğunu, arkadaşının tatilden dönmesini iple çektiğini, o döner dönmez nikâh hazırlıklarına başlayacaklarını anlatmıştı. Pelin Gürsoy bu adamla, Neriman Hanım’ın seyahate çıkmasının hemen ardından tanışmıştı. Yaşça kendisinden küçük oluşunu hiç sorun etmemişti. Hayatı boyunca beklediği adam nihayet karşısına çıktığı için çok mutluydu ve bu mutluluğunu birkaç yaş fark yüzünden bozmaya niyeti yoktu.

“Peki, adı neydi bu adamın?”

“İnanın bilmiyorum Komiser Bey. Pelin sır gibi saklıyordu adamın adını. ‘Sürpriz olsun,’ diyordu. Israrlarım sonuç vermedi.”

“Bir fotoğrafını da mı göstermedi?”

“Ben de aynısını söylemiştim. ‘Bari bir fotoğrafını gönder de kan kardeşimi benden koparan zalim kimmiş, bir göreyim,’ demiştim. Adam asla fotoğraf çektirmeyi kabul etmiyormuş. Objektif fobisi varmış sözde. Ne saçma, değil mi?  İnanmadım tabii, Pelin’i kandırıp dolandırmak isteyen biri olabileceğinden korktum. Ama Pelin’i buna inandıramadım. Yine de istediğimi yaptı ve bana bir fotoğrafını gönderdi. Adam uyurken gizlice çekmiş.”

“Öyle mi? Yani sizde o adamın fotoğrafı var.”

“Ne yazık ki yok. Göndermeden önce baktıktan sonra fotoğrafı derhâl silmemi şart koşmuştu. Eğer silmezsem sevdiği adamı aldattığını düşünüp çok üzüleceğini söylemişti. Ayrıca geç gelen mutluluğunun büyüsünün bozulacağına inanıyordu. Daha doğrusu o adam, buna inandırmıştı Pelin’i. Birlikteliklerinden bana bile bahsetmemesini tembihlemiş, inanabiliyor musunuz? Yemin bile ettirmiş. Eve gizli gizli, komşulara belli etmeden giriyormuş. Aşklarını çekemeyen haset gözlere malzeme vermek istemiyormuş, sözde. Pelin, dayanamayıp her şeyi bana anlattığı için vicdan azabı çekiyordu. Zaten sorunlu ve takıntılı bir kadındı. Yıllarca psikolojik tedavi görmüştü. O fotoğrafı gönderirken koştuğu şartı, onu daha fazla üzmemek için kabul ettim ve adamı iyice inceledikten sonra sildim fotoğrafı. Anlayacağınız Komiser Bey, ben bu gizemli âşıktan hiç hazzetmedim. Altından bir çapanoğlu çıkacağından emindim. Fakat onun kan kardeşimin canına kast edeceğini aklıma getiremedim.”

“Pelin Hanım’ı o adamın öldürdüğüne emin gibisiniz, Neriman Hanım.”

“Gibisi fazla… Eminim! Damdan düşer gibi yaşı altmışı geçmiş bir kadına âşık olduğunu söylüyor, liseli sevgililer gibi bu birlikteliği gizli yürütüyor, kimseye anlatmaması için Pelin’i tembihlemeyi ihmal etmiyor, ardında bir delil bırakmamak için saçma sapan bir bahaneyle fotoğraf bile çektirmiyor, hemen ardından Pelin öldürülüyor ve adam Pelin’in cenazesine bile sahip çıkmıyor. Madem o kadar âşıktı, hani, şimdi nerede? Şu anda Emniyet’in koridorlarında, sevdiği kadının katilinin yakalanmasını bekliyor olması gerekmez miydi? Emin olmak için daha fazla kanıta ihtiyacım yok.”

Ne yazık ki bizim emin olmak için daha fazla kanıta ihtiyacımız vardı. Üstelik bu kanıt birkaç hafta önce şu anda Neriman Hanım’ın elinde duran telefondaydı. Neyse ki teknoloji öyle ilerlemişti ki telefonlardan silinen fotoğrafları geri getirmek artık çocuk oyuncağıydı. Bir robot resim çizdirmeye gerek kalmadan, şu gizemli sevgilinin neye benzediğini rahatlıkla görebilecektik. Bu adamın, Gürkan Turhan’ın Lokman Hekim’iyle aynı adam olma ihtimali çok yüksekti. Kim bilir öteki maktulleri nasıl dalaverelerle kandırmıştı. Önce onlarla tanışıp güvenlerini kazanmış olmalıydı. Sonra da rahatça girip çıktığı evlerde kurbanlarının canlarına kıymıştı. Yanılıp yanılmadığımı en geç yarın öğrenecektik nasılsa. Apartmandan Neriman Hanım’la birlikte çıktık. Bu saatten sonra Emniyet’te ifade vermekle uğraşmasını istemedim. Ertesi gün gelmesini tembihleyip Bilişim polislerine teslim etmek üzere cep telefonunu aldım.

***

Akşam olmuş, mesai saatinin bitmesine çok az kalmıştı. Asayiş Şube’ye geçmeden önce Neriman Hanım’ın telefonunu İl Emniyet Müdürlüğü’nün Bilişim birimine bıraktım. Gizemli âşığın uyurken çekilmiş fotoğrafının en geç yarın elimde olacağının sözünü de aldım. Keyfim yerindeydi. Bugün elde ettiğim bilgileri Başkomiserime anlattığımda  benimle gurur duyacağını düşününce daha da keyiflendim. Birkaç gün içinde Profesör Fevzi Ertekin’in yardımcısının da Lokman Hekim kılığındaki gizemli âşığın da kim olduklarını öğrenebilecektik. Bu gazla Asayiş Şube’nin üçüncü katına koşar adım çıktım. Geldiğimde Gülten’i ve Başkomiserimi dudak okuma uzmanlarının gönderdiği dosyayı incelerken buldum. “Ee?” dedim. “Neymiş Leyla Karakuş’un söylediği sözler?”

“Neredeyse bütün cümleleri, ‘geri zekâlı’ ile başlayıp ‘aptal şey’ ile bitiyor Komiserim. Korkmak şöyle dursun, adamı parçalayacağını falan söylüyor bir yerde. Şu katilin fuları çekip aldığı yer var ya, orada ‘Kendini satsan o fuların parasını ödeyemeyeceğini artık öğrenmiş olmalısın,’ diyor. Zaten görüntü orada kesiliyor ve insülin enjekte edildiği yerden tekrar başlıyor.”

“Ne demek oluyor o söz peki? Yani, katil tanıdığı biri mi? ‘Kendini satsan ödeyemezsin,’ dediğine göre belki de çalışanlarından biridir?”

“Ne yazık ki çalışanlar nerede olduklarını kanıtladılar Komiserim. Belki arkadaşlarından biridir, bilmiyorum. Aralarında bizim beş maaşımız bedelindeki fuları alamayacak kadar fakir olan kimse yoktur ya, yine de arkadaş çevresini araştırmakta yarar olabilir. Kocası zaten olamaz, Mövenpick Otel’le görüştüm, misafir kayıtlarına göre cinayetin işlendiği sırada Hasan Karakuş oteldeymiş. Bugün sen yokken buraya geldi. Karısının cenaze töreni varmış. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş adamın. Çok acıdım hâline. Soruşturmada ne düzeyde olduğumuzu sormak için gelmiş. Hiçbir bilgi vermedik tabii. Karısının katilinin bulunmadığı her gün acısının katlandığını söyledi. Görseydin, içim parçalandı.”

Başkomiserimin Hasan Karakuş’un acısıyla da Leyla Karakuş’un zengin arkadaşlarıyla da ilgilendiği yok gibiydi. “Sen ne yaptın?” dedi, Gülten’in sözünü keserek. “Telefonda Tıp Fakültesi’nde işler yolunda gitti, dedin ama detaylardan hiç bahsetmedin. Peki ya komşular, onlardan istediğimiz bilgiyi alabildin mi?”

“Muhteşem gelişmelerle geldim Başkomiserim. İçimden bir ses, üç güne kalmaz, katili yakalarız diyor.”

“Hadi bakalım, umarım dediğin gibi olur Ferit.”

Gülten bir yandan bilgisayarındaki dudak okuma raporunu kapatırken diğer yandan kıkırdamaya başladı. “Ne o Gülten, komik bir şey mi söyledim? Neden gülüyorsun?” dedim. Hay kafama taş düşseydi de demeseydim. Anında lafı yedim.

“Senin içindeki sese pek güven olmaz ama hadi hayırlısı, diyelim Ferit Komiserim.”

Neyin cezasını çekiyordum, bir bilseydim…

“Evet,” dedim, Gülten’in yolladığı kafam kadar taşa aldırmamış gibi yaparak. “Profesör Fevzi Ertekin’in yardımcısını bir iki güne kalmaz bulmuş olacağız. Lokman Hekim’e gelince, onun da bebekler gibi uyurken çekilmiş bir fotoğrafı yarın elimizde olacak.”

Bir çırpıda gün içinde olanları aktardıktan sonra “Siz ne yaptınız? Bitirebildiniz mi Mahmut Ertekin’in alibisini teyit etme işini?” diye sordum. Gülten bir cümleyle soruma son noktayı koydu.

“Mahmut Ertekin katil değil, Ferit Komiserim!”

Bu kısacık açıklamayla Pokerface Mahmut aklanırken, Başkomiser Bahadır kollarını göğsünde birleştirmiş, sesini çıkarmadan dinliyordu. Gülten’le aynı fikirde olduğu belliydi.

“Alibisi sağlam yani?”

“Öyle gibi…”

“Öyle mi, değil mi? ‘Gibi’ de ne demek?”

“İlk dört kurbanın öldürüldüğü günlerde söylediği yerlerde olduğunu teyit ettik.”

“Peki ya son cinayet?”

“O akşam Hilton Bomonti Otel’de konferansta olduğunu söylemişti. Henüz o günün misafir kayıtları ve güvenlik kamerası görüntüleri elimize geçmedi. Evinden otele gidilen istikametteki MOBESE’ler de incelenecek. Bugün o iş bitmez, anca yarına…”

“Daha son cinayette nerede olduğu kanıtlanmamış, sen kalkmış, ‘Mahmut Ertekin katil değil,’ diyorsun Gülten. Sence biraz çabuk karar vermiş olmuyor musun?”

“Bunu söylediğine inanamıyorum Ferit Komiserim! Ne yani, ilk dört cinayeti onun yerine başkası mı işledi? Bence beşinci cinayet işlendiğinde, söylediği yerde olup olmamasının bir önemi kalmadı artık. Seri cinayetlerden bahsediyoruz burada. Seri cinayetlerde genellikle katil aynı kişidir. Tekrar ediyorum! Aynı kişi… Ve o kişinin Mahmut Ertekin olmadığı ayan beyan ortada!”

***

Neyin ortada olup olmadığını öğreneceğimiz gün gelip çatmıştı nihayet. Akşam Cinayet Büro’da Gülten’in estirdiği soğuk rüzgâra rağmen moralimi bozmamış, eve gelmeden bir bara uğrayıp eğlenceli birkaç saat geçirerek olayları sakin kafayla tekrar düşünmüştüm. İlk cinayetten bu yana yerine oturmayan bir şey vardı. Katil neden Orhan Tunçeli’nin cinayetlerini taklit ediyordu? Orhan Tunçeli’nin cinayet işleme sebebini öğrenmiştik. İntikam… Onun kurbanları, ailesini yok eden kişilerden oluşuyordu. Peki, bizim katilimizin sebebi neydi? Eğer intikam almak için öldürdüyse, o zaman beş kurbanın ortak bir özelliği olmalıydı. Hatta tanışıyor olmalıydılar. Şimdilik tek ortak özellikleri, aynı muayenehanede terapi görmüş olmak olan maktullerin, birbirlerini tanıdıklarını sanmıyordum. Belki de bu yüzden tüm dikkatimi Profesör Fevzi Ertekin’in oğlu Mahmut’a çevirmiştim. Katilin o olabileceği düşüncesi aklımdan çıkmıyordu. Söylediği gibi seri katil Orhan’ın dosyasını hiç görmemiş olduğuna inanmıyordum. Bulunduğu yerleri kanıtlamış olması, benim gözümde onu aklamıyordu. Çevresi geniş, nüfuzlu bir adamdı. İşi kitabına uydurmak, orada değilse de oradaymış gibi göstermek, onun için zor olmazdı.

Bir de şu Gürkan Turhan’a Lokman Hekim olarak, Pelin Gürsoy’a gizemli sevgili olarak ve diğerlerine kim bilir hangi kılıkta görünen adam vardı ki katilimizin o olma ihtimali de büyüktü. İşte, tam da burada, Pokerface Mahmut hakkındaki şüphelerim dağılmak zorunda kalıyordu. Gürkan Turhan’ın, Lokman Hekim diye birinden bahsettiğini bize Mahmut anlatmıştı. Bizi yanıltmak için yalan söylediğini düşünsek, bu sefer de ortaya Pelin Gürsoy’un gizemli aşığı çıkıyordu. Öyle ya da böyle ortada, hemen hemen aynı zamanlarda maktullerin hayatlarına girmiş, tuhaf iki kişi vardı.

Elbette katil, yıllar önce Profesör Fevzi Ertekin’in asistanlığını yapan öğrenci de olabilirdi. Fakat bunca yıldan sonra böyle bir şey yapmaya neden kalkışmıştı? Belki Profesörden intikam almak istemişti. O artık hayatta olmadığı için oğlunu hedef almıştı. Kurbanlarını o muayenehaneden seçmesinin ve onları bir zamanlar Profesörün tedavi ettiği bir katilin yöntemleriyle öldürmesinin tek sebebi Mahmut Ertekin’e işlemediği bir suçun cezasını yüklemek olabilirdi. Yine de benim gözümde yapboza uymayan bir parça olarak kalıyordu bu öğrenci. Eğer niyeti hocasından intikam almak olsaydı, ona hayattayken zarar verirdi. Hedefi Fevzi Ertekin değil de Mahmut Ertekin olsaydı, beş kişiyi öldürmek yerine onu öldürür, intikamını alırdı.

Bütün bir gece buna benzer bir sürü düşünce beynimin içinde dolanıp durdu. Gözüme uyku girmedi. Erkenden evden çıktım. Bilişim’den gelecek fotoğrafı bir an önce görmek için sabırsızlanıyordum. Dosyanın gelmesini beklemektense, Cinayet Büro’ya gitmeden önce Bilişim’e uğrayıp gelişmeleri sormak istedim. Fakat ne yazık ki fotoğraf henüz hazır değildi. Neriman Hanım’ın telefonunun hafızasındaki on dokuz bin sekiz yüz altmış dört adet fotoğrafın yarısını silmiş olması işimizi zorlaştıracağa benziyordu. Onca silinmiş dosya arasından uyuyan âşığı bulmak birkaç saat daha sürecekti. Gizemli âşığın katil olup olmadığını öğrenmeye biraz daha zaman vardı ama Pokerface Mahmut’un katil olmadığını gösteren deliller hazırdı. Bomonti’deki otele giderken benzin almak için uğradığı bir istasyonda çekilmiş görüntüsüyle otelin güvenlik kamera görüntüleri hazırdı. Bilişim birimindeki memurun demesine bakarsak adam bütün gece oteldeydi. Dosyayı ve CD’leri alıp Asayiş Şube’ye geldim.

Ben erkenden geldim diye sevinirken Başkomiserimi ve Gülten’i masalarında, çay ve simit eşliğinde kahvaltı ederlerken bulunca çok şaşırdım. Kırk yılın başı Başkomiserimden önce burada olacaktım ama yine becerememiştim. Bir dahaki sefere, diyerek çöküverdim yanlarına. Bu ziyafet kaçmazdı çünkü…

Kısa süren kahvaltı keyfimizden sonra Gülten’e içinde Pokerface’in aklandığı görüntüler olan CD’yi uzattım ve “Şunu bir açar mısın?” dedim. “Hiç vazgeçmeyeceksin, değil mi?” diyerek gözlerini devirdi. Yine de söylediğimi yaptı ve benzin istasyonunun güvenlik kamera görüntülerini açtı. Raporda belirtilen dakikaya ayarladı ve Mahmut’un o, ifadeden yoksun, şapşal suratı beliriverdi ekranda. Elinde bir şişe su vardı. Kasada dikilmiş, önünde duran bir müşterinin işinin bitmesini bekliyordu. “Rahatladın mı şimdi? Mahmut Ertekin’in katil olmadığına ikna oldun mu artık?” diye laf soktu Gülten. Sabah sabah onun anlamsız iğnelemelerini çekemezdim. Zaten onu dinlediğim falan da yoktu. Benim gözüm kasada, Mahmut Ertekin’in önünde ödeme yapan adamdaydı. Adam başını önüne eğmiş, adeta yüzünü kameradan saklamaya çalışıyor gibiydi. İyi giyimli biriydi. Üzerinde jilet gibi duran takım elbisesinin ucuz bir marka olmadığına emindim. “Ne o Komiserim, dondun kaldın? Gerçeklerle yüzleşmiş olmak acı mı geldi?” dedi Gülten, bir yandan kıkırdarken. “Şu adamı bir yerden çıkaracağım ama…” dedim, aslında kendi kendimle konuşarak. Gülten, Mahmut Ertekin’in suçsuz olduğunu kanıtlayarak dünyanın en matah işini yapmış gibi kendinden emin bir ses tonuyla, “Yüzü bile görünmüyor, baksana… Nereden tanıyacaksın?” dedi. Yüzünü görmüyordum belki ama adamda kesinlikle tanıdık bir şeyler vardı. Hâli, tavrı, hareketleri… Bilmiyorum, belki de kıyafetinden kaynaklanıyordu. Fakat neydi beni böyle pervaneler gibi çeken şey?

Ardından izlediğimiz otel görüntülerinde de ayan beyan gördüğümüz Mahmut sayesinde bir şüphelimizi daha defterden silme şerefine nail olmuştuk. Başkomiserim ve Gülten daha bir gün önce onu listeden çıkarmışlardı zaten. Sanırım yapacak daha iyi bir işleri olmadığından oturup benimle birlikte görüntülere şöyle bir göz atmışlardı.

Tam, “Üzülme Komiserim, üç günün dolmasına daha çok var. Bu sürede nasıl olsa katili bulursun,” diyen Gülten’e, ağzının payını vermeye hazırlanıyordum ki telefonum çaldı. Arayan Tıp Fakültesi’nin Dekanıydı. 1995 – 1996 yıllarında, Profesör Fevzi Ertekin’e asistanlık yapmış bütün öğrencilerin adlarını bulduğunu ve listeyi vereceğim e-mail adresine gönderebileceğini söylüyordu. “Hay ağzını seveyim,” diyecekken zor tuttum kendimi. Acilen bir adres verdim ve sabırsızlıkla listenin gelmesini beklemeye koyuldum. Aynı sabırsızlığı Başkomiserimin gözlerinde de görebiliyordum. Gülten’se beni diline dolamak için eline geçen fırsatı, bu yeni gelişmeyle kaçırdığı için biraz üzülmüşe benziyordu.

Bilgisayarın önünde beklediğimiz, bize saatler kadar uzun gelen birkaç dakikadan sonra nihayet e-mail geldi. Uzunca bir listeydi. Profesörün bir yılda asistanlığını yapmayan öğrenci kalmamış gibiydi. Üç çift göz, ekranda sıralanmış isimleri taramakla meşguldük. “Bu ne?” dedi Başkomiserim, yaklaşık yüz öğrencinin isminin üzerinde gezdirdiği parmağını birinde durdurarak. “Ama bu?” diye atladı Gülten. Evet, bu çok tanıdık bir isimdi. “İsim benzerliği mi acaba?” diyen Gülten’in sorusunu Başkomiserim yanıtladı. “Tesadüfün bu kadarı da olur mu, bilemedim.”

Bu ne demek oluyordu şimdi? Beşinci kurban Leyla Karakuş’un kocası Hasan Karakuş’un bu listede ne işi vardı? Bildiğimiz kadarıyla Hasan Karakuş doktor değildi. Tıp üzerine herhangi bir dalda çalışmıyordu. Leyla Karakuş ile evlenmeden önce küçük bir şirketin mali müşavirliğini yapan adam, evlendikten sonra karısının şirketlerinde çalışmaya başlamıştı. Tamam, adam hakkında uzun uzadıya bir araştırma yapmamıştık, buna gerek yoktu çünkü. Karısı seri işlenen cinayetlere kurban gitmişti. Kesin bu işin içinde bir iş vardı. Başkomiserime göre tesadüfün bu kadarı olamazdı, olsa bile belki gerçekten bu bir isim benzerliğiydi. Hasan Karakuş’un GBT’sini araştırmakla işe başlayabilirdik. Eğer bu adam o öğrenciyse, kayıtlarda bunu bulmak zor olmazdı.

O esnada birden aklıma benzin istasyonunda Mahmut Ertekin’in önünde dikilen adam geldi. Neden aklıma geldiğini bile anlamamıştım. Sanırım o adamda bana tanıdık gelen şeyin ne olduğunu, arka planda düşünmeye devam eden beynim bana anlatmaya çalışıyordu. “Tabii yaaa!” diyerek yerimden fırladım. Gülten’e görüntüleri tekrar açmasını söyledim. Niyetimin ne olduğunu anlayamayan Gülten, istediğimi yapmadan önce Başkomiser Bahadır’a çevirdi bakışlarını. Başkomiserimin onayıyla omuz silkip bilgisayarı açtı. Görüntüyü yine aynı dakikada durdurup ekranı bana çevirdi. Bu arada iki elini “Ya sabır,” der gibi gökyüzüne kaldırmayı ihmal etmedi.

Evet şimdi o tanıdık şeyin ne olduğunu açık seçik görebiliyordum. Kasada aldıklarının parasını öderken yüzünü itinayla saklamaya çalışan adamın boynundaki kravatta ışıl ışıl görünen kravat iğnesi tam karşımdaydı. İğnenin üzerine yerleştirilmiş objenin Harley Davidson marka bir motosiklet olduğunu kaliteli video çekimi sayesinde görmemek imkânsızdı. “Bu adamın bu tarihte ve bu saatte İzmir’deki Mövenpick Otel’de olması gerekmiyor muydu?” dedim.

“Hiçbir şey anlamıyorum Ferit Komiserim, ne demek istiyorsun? Yüzü bile görünmeyen bir adamın Hasan Karakuş olduğuna nasıl kanaat getirdin?”

Gülten’in zaten kravat iğnesinden falan haberi yoktu. Başkomiserimin o gün adamın kravatındaki iğneyle ilgilendiğini zannetmiyordum. Motosikletlere düşkün biri olmasaydım, benim de aklımda kalmayacak bir detaydı bu. Kısa bir açıklamadan sonra neden Hasan Karakuş’tan şüphelendiğimi anlamışlardı.

Bu adam katil miydi, değil miydi henüz bilmiyorduk ama bize söylediği zamanda bize söylediği yerde olmadığı kesindi. Eğer ki Profesörün asistan listesindeki isim de ona aitse elimizden kurtulması imkânsızdı.

Çorap bir kere sökülmeye başlamıştı. Ardı öyle hızlı geliyordu ki biz bile ayak uydurmakta zorlanıyorduk. Daha Hasan Karakuş’un peşine düşmek için ayaklanamadan, yeni bir bombayla oturduk. Üçüncü kurban Pelin Gürsoy’un kan kardeşine gönderdiği fotoğrafın geri dönüştürülmesi bitmişti. Bilişim uzmanlarından gelen raporda gözlerini kapatmış, bebekler gibi uyuyan gizemli âşığın sırrı çözülmüştü: Fotoğraftaki kişi Hasan Karakuş’tu. Artık lamı cimi kalmamıştı. Elimizde üç delil vardı ve üçü de bir ismi işaret ediyordu. Katilin kim olduğu ortadaydı.

***

Bir karış suratla sandalyede oturan Hasan Karakuş’u bulmak zor olmamıştı. Karısından kalan servetin idaresini ele almakta gecikmemiş, şirketin üst düzey yöneticilerini bir araya toplamış, yönetim kurulu toplantısı yapmakla meşguldü. Acelesi vardı kesin. Bir an önce yasal işlemleri bitirip zenginliğin tadını çıkarmak niyetinde olduğu belliydi.

“Size daha önce de söyledim. Yardımcıları evden gönderip telefonlara da çıkmayınca, karımın beni aldattığını düşünmüştüm. O yüzden onları gizlice basmak için o gece İzmir’den geldim. Eve girdiğimde Leyla’yı ölmüş olarak buldum. İntihar etmişti. Kimsenin bana inanmayacağını düşünüp hemen o gece İzmir’e geri döndüm. Zaten otelden çıkış yapmak aklıma bile gelmemişti. Gözümü öfke bürümüştü. O gece karımı başka bir erkeğin kollarında bulacağımdan adım gibi emindim. Fakat öyle olmadı, karımın cesediyle karşılaştım. Bunu size o gün anlatsaydım, bana inanacak mıydınız? Hayır, tabii ki de inanmayacaktınız. Sonra karımın bir cinayete kurban gittiğini öğrendim. O zaman daha da çok korktum, gerçeği anlatmaktan. Sadece karımı öldürmekle değil, dört kişiyi daha öldürmüş olmakla suçlanabilirdim. Ben ne karımı ne de başka birini öldürdüm. İnanın bana.”

İnanmak mı? Hiç öyle bir niyetimiz yoktu. Başkomiserim, kendini savunmak uğruna art arda yalanlar sıralayan adamın ağzının payını verdi. Pelin Gürsoy’un yatağında melek taklidi yapan şeytanın fotoğrafını pat diye masaya yapıştırıverdi. Hasan Karakuş’un gözleri dehşetle açıldı. “Elimizdeki tek delil, bunlar değil,” dedi Başkomiserim. “Psikiyatri Profesörü Fevzi Ertekin’in asistanlığını yaptığını da biliyoruz. O yıllarda iki sene Tıp Fakültesi’ne devam etmiş, sonra kaydını sildirmişsin. Bunu ispat edemeyeceğimizi düşünmüş olamazsın. Oysa işlediğin cinayetlere bakılırsa her şeyi uzun uzun düşünmüş, planlamış olmalısın. Daha fazla inkâr etme Hasan. Anlat! Neden öldürdün onca insanı? Üstelik kurbanlarından biri de karın…”

Hasan Karakuş’un gözleri öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Sorgu odasındaki masanın iki yanını elleriyle kavradı. Biraz daha sıkarsa masa çat diye çatlayıverecekti adeta. “O Allah’ın belası kadından kurtulmanın başka yolu yoktu,” diye dişlerinin arasından tısladı.

Hah işte, nihayet dökülmeye başlamıştı. Duyduklarımızdan sonra bu adamın, şeytana bile pabucunu ters giydirecek biri olduğuna emin olmuştuk. Meslek hayatı boyunca kim bilir ne tür cinayetlere şahitlik etmiş Başkomiser Bahadır’ın bile bir ara, “Pes! Bu kadarına da pes!” dediğini duydum.

“Evlendiğimiz günden beri bana fino köpeğiymişim gibi davranmaktan vazgeçmedi. Gel Hasoş, git Hasoş, Hasoş halleder, Hasoş yapar… Nasıl olsa beni avucunun içine almıştı. Ben onun gözünde, kokoş çevresine hava atmak için yanında gezdirdiği bir aksesuardım. Evlendiğimiz günden beri onu hiç sevmedim. Onunla parası ve bana sunacağı imkânlar için evlendim. Onun gibi cemiyette saygı gören birinin, benim gibi bir çulsuzla evlenmesini herkes yadırgıyordu. Ayrılacağımız günü iple çekiyorlardı. Leyla’nın bir adamla bir yıldan fazla ilişkisi olduğunu görmemiş olanlar, on yıldır evli olmamızı çekemiyorlardı. Onlar bizi, bense Leyla’yı çekemiyordum artık. Fırsat buldukça, kimseye yakalanmamaya gayret göstererek, başka kadınlarla beraber oluyordum. Son seferinde Leyla’nın geri zekâlı arkadaşlarından birine yakalandım ve Leyla ihanetimi öğrendi. Çileden çıktı. Onun gibi bir tanrıçayı aldatmış olduğuma inanamamıştı belki de. Eminim sırf bu yüzden psikolojisi bozuldu. Bir doktora görünmesi fikrini onun aklına ben sokmuştum ama doktor diye benim eski Profesörümün oğlunu seçeceği hiç aklıma gelmemişti. Fakat bu çok işime geldi. Leyla boşanmak istiyordu. Doktora gitmek fikrini değiştirmemişti. Bunu göze alamazdım. İlk önce aklıma, hazır psikolojik sorunları varken intihar süsü vererek onu öldürmek geldi. Fakat bu cemiyette beni sevmeyen o kadar çok kişi vardı ki Leyla gibi kendini öldürmek şöyle dursun, tırnağı kırılsa olay çıkaran bir kadının intihar ettiğine hiçbiri inanmayacaktı ve olayı polisten fazla deşeceklerdi. Başka bir yol bulmalıydım. Aklıma Profesörün tedavi ettiği o seri katil geldi. Mavi Balon Cinayetleri’ni taklit ederek, yeni seri cinayetler işleyebilirdim. Kurbanların arasında benim karımın da olması, şüphelerin benden tamamen uzaklaşması demekti. Öldüreceğim kişileri seçmek zor olmadı. Profesörün, benim asistanlığım sırasında tedavi ettiği hastalar… O hastaların dosyaları hâlâ eski evimin bodrumunda duruyordu. Asistanlık döneminde, ileriki yıllarda mesleğimi icra ederken yardımı dokunur diye dosyaların birer kopyasını çıkarmıştım. Hatta Profesörün sır gibi sakladığı Orhan Tunçeli’nin dosyası bile vardı, koleksiyonumun içinde. Fakat doktor olmak kısmet olmadı. Dosyalardaki hastaların içinden dört kişiyi gözüme kestirdim ve bir şekilde hayatlarına girip bana güvenmelerini sağladım. Sonrası çok kolay oldu. Onları silahla da öldürebilirdim fakat hepsi o kadar berbat durumdaydılar, o kadar mutsuzdular ki intihar cinayetleri işleme fikri daha eğlenceli geldi bana.  Nihayet sonunda sıra Leyla’ya gelmişti. Ona, çalışanları evden göndermesini ben teklif etmiştim. Kimseye bundan bahsetmemesini, mükellef bir sofra hazırlatıp beni beklemesini, ona müthiş bir sürprizim olduğunu söylemiştim. Böyle sürprizleri zaten çok severdi. Aldatma olayından sonra kendini daha fazla naza çektiği için sık sık yeni yetme âşıklar gibi sürprizler yapardım ona. Teklifime hiç itiraz etmedi. Beni köpek gibi ardından koşturduğunu düşünüp mutlu bile olmuştur kesin. İğrenç mahlûk… Sonuç olarak beş kişinin katili oldum. Sırf o görgüsüz kadından kurtulabilmek, özgür ve zengin bir adam olabilmek için…”

Bu nasıl bir insandı? Sırf kendi rahatı için gözünü bile kırpmadan beş kişiyi öldürmüş ve bunu hikâye anlatır gibi sakin sakin anlatıyordu. Tam ağzımı açıp aklıma gelen bütün bedduaları sıralayacakken Başkomiserim söylenebilecek en güzel sözle kapanışı yaptı:

“Bakalım hapishanenin kuytu köşelerinde başına geleceklerden sonra İntihar Cinayetleri’ni işlerken aldığın keyfi alabilecek misin?”

SON

KOKOLOJİ

KOKOLOJİ

Ekim ayında İzmir’de hava kapalıydı, gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Bornova’da kapıları açan kafe elemanları müşterilerini ağırlamak için hazırlıklarını yapılıyorlardı. Başta ilaç firmaları olmak üzere sahada çalışanlar bilgisayarlarıyla işlerini bu mekânda yürütürler, birçok şirket toplantılarını çoğunlukla sabah saatlerinde burada yapardı.  

İlaç firmasında müdürlük yapan Tolga mesai saatinin aksamaması için ayın ilk pazartesileri elemanlarını saat sekizde bu kafede toplardı. Ekibin İzmir kadrosu sekiz mümessilden oluşuyordu. Yasemin ilk gelenlerden biriydi.

“Günaydın,” diyen Yasemin’e, Tolga donuk bir bakışla karşılık verdi. “Ali nasıl?” diyerek kadının iki ay önce kaza geçiren çocuğunun durumunu sordu.

Yasemin’in gözleri doldu.  “Değişen bir şey yok. Fizik tedavi almayı sürdürüyor.” Ağır adımlarla yerine geçip oturdu. Tolga bilgisayar ekranına kilitlenmişti. Bir süre adamı izledi Yasemin. Kırlaşmış kısa ve seyrek saçları geriye doğru jölelenmişti. Uzun, zayıftı. Otururken omuzları hep düşerdi. Çerçevesiz gözlüklerinin camında ekranın ışığı yansıyordu. Kalın kaşları, küçük gözleri, normal sayılabilecek kare çenesi ve ince dudakları, büyük burnuyla tezat içindeydi. Fazla sigara, kahve içmediği hâlde çarpık dişleri sararmıştı. Yüksek sesle “Günaydıııın!” diyen arkadaşının sesiyle irkildi ve kendine geldi. Yavaş yavaş ekibin diğer üyeleri de aralarına katıldı.

Herkes yerini aldı. Kahvaltı yaparlarken Ali’nin durumunu soran arkadaşlarına Yasemin keyifsiz cevaplar verdi. Sonra sıra müdürün yapacağı konuşmaya geldi. Her zaman olduğu gibi konuşmasını, “Bu ay önemli arkadaşlar!” diye açan Tolga, saha ekibine kampanya öncesi son direktifleri verdi.

Yasemin’in dikkatini konuşma sırasında müdürünün kendisiyle göz teması kurmaması çekti. Bu tavrı gün boyunca sürdüreceğini düşünse de her kampanya döneminde karşılaştıkları problemlerle ilgili tereddütlerini dile getirmeden edemedi. Yeni müdürün yanıtı daha önce görev yapan iki eski yönetici ile bire bir aynıydı. Bunun, durumu kurtarmak için firma tarafından ezberletilen bir söylem olduğunu düşündü. Şahıslar değişse de o konuma kim gelirse gelsin hep aynı cevaplar veriliyordu. Bölge müdürü yaptığı açıklamalarla herkesin rahat olmasını ve herhangi bir aksilik yaşanmayacağını söyleyerek toplantıyı sonlandırdı.

Kahveler içildiğinde saat 10.00’a yaklaşıyordu. Yavaş yavaş herkes ayaklandı. Tolga, Yasemin’e “Bugün birlikte çalışacağız,” dedi. Programı önceden bilen Yasemin oturmaya devam etti. Arkadaşlarının müdürleri ile öpüşüp ayrılışını izledi. Görünürde Tolga ekibi ile gayet iyi geçinen biriydi. Sektörde uzun süredir yer alıyordu ve çalışkanlığı ile tanınırdı. Sektöre yönetici olarak kazandırdığı kişilerden bahsedip böbürlenirdi. Tolga’nın tahammül edemediği tek konu ekibinin işleri zamanında ve tam yapmaması, sorumlulukların yerine getirilmemesiydi. Elbette sevmeyeni de vardı. Özellikle kendi arasının iyi olduğu eczacı ve doktorlardan bazıları bu adamdan hiç hoşlanmadıklarını dile getirmişlerdi. Bu kişilerin duygularını müdürüne açıklayamazdı. Fakat ne zaman beraber onları ziyarete gitseler görüşmeleri mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışırdı.

Tolga göndermesi gereken mailleri de yolladıktan sonra ayaklandı ve hesabı ödedi. Yasemin’in aracına doğru yürürken ikisi de konuşmuyordu. Geçen hafta Cuma günü aralarında bir gerginlik yaşanmıştı. Ali’nin bakıcısı arayıp oğlunun hastalandığını ve istifra ettiğini haber vermişti. Yasemin’in eşi şehir dışındaydı. Aileden yardımcı olabilecek kimse yoktu. Dolayısıyla Yasemin müdürünü arayıp izin istemişti. Oflayıp puflayan yöneticisi tavırlı ve iğneleyici birkaç laf ettikten sonra izin vermişti ancak Yasemin’in bu duruma bir hayli canı sıkılmıştı.  

Yasemin direksiyona geçip aracı çalıştırdı. Aralarında hiç sorun yokmuş gibi davranan Tolga bugünün programını sordu. “Tam gün Bornova’dayız,” diyen kadın gidecekleri noktaları saydı.

“Tamam,” dedi Tolga. Çaktırmadan arabayı kullanan elemanını süzdü. Omuzlarına düşen siyah dalgalı saçları dağınıktı. Uzun kirpikli ela gözleri öfkeliydi. Dolgun dudakları gergindi. Gülümsediği zamanlarda yanağının sağında beliren gamzesi bu sefer çenesi kasıldığı için ortaya çıkmıştı. Tepkisini ölçmek için “Öğlen ya da akşamüstü gibi Karşıyaka’ya gidelim. Bir yere ödeme yapmam gerekiyor,” dedi.

Yasemin başıyla onayladı. Programları yoğun olsa da hayır deme şansı yoktu, çünkü karşısında müdür vardı. Doktorun muayenehanesine doğru yol alırlarken Tolga konuyu açtı.

“Bak Yasemin. Benim hiçbiriniz ile kişisel bir sorunum yok. Ancak araçlarda takip sistemi olduğunu biliyorsun. Sürekli izin alman göze batıyor, satış müdürü beni arayıp hesap soruyor…”

“Kusura bakmayın Tolga Bey! Benim çocuğum bakıma muhtaç.”

“Biliyorum. Zaten izin vermedim mi?”

“Verdiniz de, verirken takındığınız tavır hoş değildi.”

“Bu hafta iki defa öğleden sonra izin aldın Yasemin.”

Yasemin dişlerini sıktı. Ali’nin iki ay önce kaza geçirdiği günü hatırladı. Çocuğun sürekli annesini görmek istemesi üzerine öğretmen durumu velisine bildirmek üzere aramıştı. Telefonda, “Ali hiç böyle yapmazdı. Sebebini bilmiyorum ama bugün biraz hırçın ve sizi sayıklayıp duruyor. Ne olduğunu sorduk fakat sadece anneme anlatırım diyor,” şeklinde açıklamada bulunmuştu. Bunun üzerine Yasemin müdürünü arayıp izin istemişti. Tolga hemen panik yapmamasını, çocukların arada böyle naz yapabileceğini, birkaç saate kalmaz her şeyin yoluna gireceğini söyleyerek izin vermemişti. Aldığı cevap Yasemin’i kızdırmıştı ve aklı Ali’de kalmıştı. Çalışmaya odaklanamamış içine sıkıntı basmıştı. Yaklaşık bir saat sonra tekrar arayan öğretmen bu sefer hıçkırarak ağlıyor, “Ali… Ali…” diye sayıklıyordu. Çocuk annesini görmek için okuldan kaçmıştı. Öğretmenler acı fren sesini merak edip baktıklarında Ali’yi kanlar içinde yerde görmüşlerdi. Haberi duyan Yasemin soluğu hastanede almıştı. Doktor birkaç kaburga kemiğiyle beraber iki ayağının da kırıldığını söylemiş, eskisi gibi koşup yürüyebilmesi mucize, demişti. Yasemin’in tek tesellisi hayati tehlikenin olmamasıydı. Eşine kazandan önce yaşananları ve Tolga’nın izin vermediğini söylememişti. Aksi hâlde kocası adamı öldürürdü. Fakat meydana gelen kazadan müdürünü sorumlu tutuyordu. O gün Yasemin izin alabilmiş olsaydı, Ali okuldan kaçmaya teşebbüs etmeyecekti. İnsan sağlığını ve aile kavramını ikinci plana atan işkolik tiplerden nefret eder hâle gelmişti. Talihsiz olayı her düşündüğünde tüyleri diken diken oluyor, bedeni uyuşuyordu adeta. Gözünden yaş süzülen Yasemin biraz temiz hava almak için aracın camını araladı ve elinin tersiyle yaşları sildi.   

“Bu tarz şeyleri önceden ayarlamanız gerek Yasemin. Senin iyiliğin için söylüyorum. Durumunuzu anlıyorum ama sürekli izin isteyip durursan genel müdür ya da satış müdürü senin yerine başka bir personel bakmam gerektiğini söyleyebilir.”

Tolga iki kız babasıydı, eşi de çalışmıyordu. Nasıl olsa başı sıkıştığında yetişecek biri vardı. Buna rağmen özel işleri için mesai saatlerinde, takip sistemi olduğu hâlde izne bile gerek duymadan dilediği yere gidiyordu. Böyle bir özgürlüğe sahip birinin durumunu idrak etmesinin pek mümkün olmadığını düşünen Yasemin içinden, “Müdür olduğundan rahat davranışları üst yönetim açısından sorun teşkil etmiyor herhâlde,” dedi.

Kıvranan Tolga’nın sanki merak ettiği başka bir şey vardı. Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. “Yiğit birkaç gündür evde değilmiş. Bahar da perişanmış. Siz yakın arkadaşsınız. Yiğit nerede? Ne olmuş?”

“Bilmiyorum,” dedi kuru bir sesle Yasemin.

Muayenehaneye vardılar ve iki saat boyunca doktoru görebilmek için beklediler. Hekimle yapılan görüşme bir dakikadan az sürdü. Oradan ayrıldıktan sonra başka bir noktaya ziyaret için harekete geçtiler. Tolga, “Ziyaret planlamanı doğru yapmalısın. Doktorda bu kadar zaman kaybedersen eczanelerde satışı kaçırırsın. Daha efektif çalışman gerek,” dedi. Direksiyonu tutan ellerini ve aynı zamanda dişlerini sıkan Yasemin cevap vermek yerine önüne baktı.  

Akşama kadar süren çalışma boyunca iki eczane ve üç doktor ziyaret edebilmişlerdi. Bunda Tolga’nın özel işi için öğlen yemeğinden sonra Karşıyaka’ya gitmelerinin de etkisi vardı. Son ziyareti tamamladıktan sonra Yasemin müdürüne beklemesini söyledi ve kısa süre sonra kahve dolu iki karton bardakla geri geldi. Geciktiği için özür dileyerek bardağı uzattı. “Günün yorgunluğunu atmak için bire bir.”

“Niye zahmet ettin? Ben pek kahve içmem ki,” diye karşılık veren Tolga, nezaket gösteren çalışanına karşı kendisini mahcup hissederek teşekkür etti. Yola devam ederlerken boğazını temizleyen Tolga, Yasemin’in bu yıl gösterdiği performanstan pek hoşnut kalmadığını belirtti. Satışlarını toparlamadığı takdirde sıkıntı yaşayabileceğini söyledi.

Karanlık çökmüştü. Sıkışık trafiğe yakalanıp saatlerce beklemek yerine Yasemin yolu uzatmış, alternatif olarak daha tenha ve dar olan ara sokakları tercih etmişti.  

Yola odaklanan Yasemin bir yandan da kendisini savunuyordu. “Tolga Bey, Ali’nin iyileşmesi için çabalarken bir yandan işimi yürütmeye çalışıyorum. Kampanya daha yeni başladı. Pandemi ve ekonomik sebepleri söylesem her yerde aynı durumun yaşandığını belirtip, bahane değil, diyeceksiniz. Ama dört ay önce sattığım ürünler hâlâ eczanelerin rafında.  En çok talep gören ürünler ise depoda yok. Buna rağmen hedefimi yüzde seksen gerçekleştirmeyi başardım. Bu kampanyada ürünler çabucak yoka düşmezse kotamı tuta…”

Yasemin sözünü tamamlayamadan bir gürültü koptu. İkisi de ciddi şekilde sarsıldılar. Dar sokaktan aniden fırlayan araç Yasemin’in bulunduğu kısımdan çarpmıştı. Kallavi küfürler sallayan Tolga kadına iyi olup olmadığını sordu. Yasemin iyiydi. Çarpan külüstür araçtan cerrahi maske takan iki kişi indi. “Lâ havle,” çeken Tolga da kendini dışarı attı. Etraftan meraklı birkaç kişi yaşananları izliyordu. Ayağa kalkar kalkmaz başının döndüğünü hissetti. Hâlbuki kafasını çarptığını hatırlamıyordu. Olayın şokundaydı. Vurmuş da olabilirdi. Gözleri kararmaya başladı. Daha adamlara diklenmeye fırsat bulamadan bayıldı.

Kendine gelen Tolga bulanık görüyordu. Karanlıktı, kesif bir rutubet ve idrar kokusu vardı. Görüntü giderek netleşmeye başladı. Başı ağrıyordu. Ağzında acı bir tat vardı. Sanki akşamdan kalma gibiydi. Doğrulup bacaklarını kendine çekerek oturdu. Yasemin, müdürünün kendine geldiğini görünce seslendi. Bulundukları yerde hiç pencere yoktu. Tavanda asılı sarı cılız bir ışık yayan lambanın çevresinde toz zerrecikleri uçuşuyordu. Tolga neler olduğunu sordu.

“Bize çarpan adamlar önce sizi bayılttılar. Sonra bağırmamam için beni etkisiz hâle getirdiler. Ben de az önce uyandım,” dedi.

Tolga tek çıkış gibi görünen noktaya doğru hareketlendi. Üst kata çıkan merdivenleri gördü. Ancak gitmelerine engel asma kilitle kilitlenmiş demir parmaklıklı bir kapı duruyordu. Merdivenler ise yukarıya doğru karanlığa uzanıyordu. Demir parmaklı kapının üstünde, ulaşamayacakları bir noktada ikisini de izlediklerini tahmin ettiği kırmızı ışığı nokta gibi yanan bir kamera vardı. Yasemin yanına geldi ve bir zarf uzattı. Tolga, soru dolu bakışlarla karşılık verdi.

“Yapmamız gerekenleri not bırakmışlar. Az önce okudum. Siz de bir göz atın,” dedi. Tolga zarfı açtı ve içinden kâğıtlarla beraber bir kalem çıktı. Sayfaları karıştırdı ama bilgisayardan alınan tek sayfalık çıktı dışında diğerleri boştu. Bir şeyler yazıyordu. Tolga gözlüğü yanında olmadığı için okumakta güçlük çekince imdadına kadın yetişti.

Derin bir nefes alan Yasemin okumaya başladı:

“Oyuna hazır mısınız? Bu oyun ikinizin arasında. İçinizden belki biri kurtulacak fakat akıllı ve dürüst davranırsanız ikiniz de hayatta kalabilirsiniz. Yapacağınız şey çok basit!  Oyunun adı “Kokoloji”. Daha önce duymadığınızı düşünerek kısa bir açıklama yapıyorum. Japon bilim insanlarının temel psikolojik gerçeklere dayanarak geliştirdiği bir test. İnsanın bilinçaltındaki gerçekleri ve kendini tanımasını sağlayan bu testi sizden istendiği gibi dürüstçe ve doğru olarak doldurmanızı önemle rica ediyorum. Yöneticilik havuzunda veya işe başvuru sırasında Kişilik Envanteri adı taşıyan sorularla mutlaka karşılaşmışsınızdır. Aynı onlar gibi bu testte de doğru ya da yanlış bir cevap yoktur. Buradan sağ kurtulabilmeniz için sahtekârlığa kaçmamanız gerekiyor. Gördüğünüz gibi kurtuluşun anahtarı kendi ellerinizde! Soru cevap kısmı bittiğinde başka bir zarfla verdiğiniz cevapların ne anlama geldiğini öğreneceksiniz. İkinizin de birbirinize karşı son derece dürüst davranmanızı istiyorum. Dürüst davranmadığınız takdirde, başınıza neler gelebileceğini anlamanız için küçük bir örnek vereyim. Mesela Yasemin, arkadaşı ile bir yazışmasında kocasını aldattığı için büyük pişmanlık duyduğunu belirtmiş. Kocanın bunu öğrenmesini istemezsin değil mi? Tolga! Sakın elemanını ayıplama. Sen de Bahar’a yaptıklarını karının öğrenmesini istemezsin herhâlde. Oyunun keyfini çıkarın!”

Yasemin yazanların bu kadar olduğunu söylerken Tolga yutkundu. Karşısındaki kişinin bu özel bilgiyi nasıl öğrendiğini bilmek istiyordu. Şaşkındı, sinirliydi ve korkuyordu. Bir yandan da bedeni gibi zihni de uyuşuktu. Gergin görünen Yasemin diğer kâğıtta yazanları kontrol etti, soruları okudu ve ikisi de aynı anda düşünüp yanıtlamaya başladılar.

Cevapları yazmak biraz zamanlarını aldı. İşleri bittiğinde üst kattan demir bir kapının gıcırdama sesi duyuldu. Karanlığın içinde beliren silüetin sahibi oldukça iriydi. Yüzü seçilmiyordu. Eğilmiş şekilde hareket ediyordu. Bahsedildiği gibi ikinci zarfı attı ve tek kelime etmeden ayrıldı. Aceleci davranan Tolga gidip yerdeki zarfı açtı. Yasemin, müdürünün okumakta zorlanacağını bildiği için elini uzattı. Kâğıdı aldıktan sonra cılız ışığın tam altında durup okumaya başladı.

“Birbirinize sorularla birlikte cevaplarınızı okuyun. Ardından verdiğiniz yanıtların ne anlama geldiğini öğreneceksiniz. Her şey bittiğinde sakladığınız büyük bir sır ortaya çıkacak. Oyunun asıl kısmına geçmeden önce size kurtuluş için önemli bir ipucu vermek istiyorum. Ne pahasına olursa olsun dürüst davranın.”

Yasemin ilk soruyu okudu:

“Doğum günleri, özel ve yılda bir kez kutlanır. Güzel dilekler, hediyeler beklenir. Hiç tahmin etmediğin birinden kart aldın. Bu kartı sana kim yolladı? Eş ve dostlarınızdan hediyeler geldi. En büyük paket kimden geldi? Testi cevaplarken hayatın içindeki kişilerden seçimini yap aklına gelen ilk ismi yaz.”

Hiç tahmin etmediğin birinden kart gelmesi, o kişiden daha fazla ilgi görmek istediğine işaretti. Yasemin, Yiğit’in adını yazmıştı. Yiğit, Tolga bölge müdürü olarak firmaya yeni başladığında işten ilk çıkarılan kişiydi. Merakla kendine bakan Tolga’ya, kocasının kendisiyle eskisi gibi ilgilenmediğini açıkladı. Yoğun iş temposu yüzünden çocuğundan, kocasından uzak kaldığını bu yüzden alkollüyken Yiğit’le tek seferlik bir macera yaşadığını belirtti. Gözleri doldu Yasemin’in.

Tolga’nın cevabı ise Yiğit’in şimdiki eşi ve ortak arkadaşları olan Bahar’dı. Yasemin, müdürünün gözlerine baktı. Bahar’ı yakından tanıyordu ve kadının Tolga’yı günahı kadar sevmediğini biliyordu. “Neden?” diye fısıldadı adama.

Tolga bakışlarını tozlanmış ayakkabılarının ucuna indirdi. Kaçıranların şakası olmadığı verdikleri mesajda açıktı. Yasemin gibi dürüst davranmayı seçti.

“Tanıştığımız günden beri Bahar’dan hoşlanıyordum. Ama evli olduğum için hiçbir zaman açılamadım. Her gördüğümde bir şeyler içme bahanesi ile oturup sohbet ediyorduk. Birlikte çalışmak istediğimi defalarca belirttim. Yiğit’in de aynı kadından hoşlandığını duydum. Şans kapımı çaldı ve Yiğit’in firmasında bölge müdürü olarak işe başladım. İlk fırsatta da adamın işine son verdim. Amacım Bahar’ı alıp ona yakın olmaktı. Bahar’ı ikna edip ekibe dâhil ettim. Birlikte eğitime katıldık. Toplantıdan sonra göze batmamak, odamda ders çalışıp stres atmak için içki içmeyi teklif ettim. Samimiyetime güvendiği için kabul etti. Odada biraz kafayı bulmuş gibi davranıp yakınlaşmaya başladım. Dudaklarından öpme girişiminde bulundum ama sadece ‘Yapma’ diye fısıldadı. Onun da bende gönlü olduğunu düşünüp devam ettim. Beni ittirince, şirket yöneticilerinin odama geldiğini duyduklarında nasıl tepki vereceklerini sordum. Bir anda yüzü kül gibi bembeyaz oldu. Hâlbuki sadece Bahar’la birlikte olmayı arzuluyordum. Üzerine atlayıp kollarından tuttum, dudaklarından, boynundan öptüm. Daha da ileri gidecektim ancak kasıklarıma tekme atıp kurtuldu ve odadan kaçtı. Ertesi gün ise hiçbir açıklama yapmadan otelden ayrıldı. Sebebi bir tek ben biliyordum ama kimseye açıklayamazdım. Bir daha hiç yüzüme bakmadı. Benimle konuşmadı. Kısa süre sonra Yiğit’le evlendiğini duydum.”

Yasemin yorum yapmadı. Aynı sorunun ikinci cevabını okudu. En büyük paketi gönderen kişiye Yasemin de Tolga da eşlerinin adını vermişti. Yollanan en büyük paket ise hediyeyi gönderen kişiye karşı beslediğin sevginin boyutuydu: “Yüzeysel açıdan o kişiye karşı sevgi besliyor gibi görünseniz de psikolojik açıdan aslında o kişiyi görmezden geliyorsunuz. Böyle davranmanızın sebebi yazdığınız isme saygı duymamanız değil, o şahsın size olan sadakati.”

İkinci soruyu okumadan önce ikisi de bir süre sessiz kaldı. Özellikle Yasemin, arkadaşı hakkında duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Sonraki satırları sesi titreyerek okudu:

“Yıldızlarla dolu gökyüzüne baktığında uzayın sonsuz derinliklerinde kaybolmak bazen mümkündür. Yıldızların ışıltısı dost habercileri gibidirler. Gece ilerledikçe yukarıya bakıp uzaklardaki bu parlayan gücün üzerimizde olduğunu bilmek bize huzur verir. Üç tane farklı boylarda yıldız çizip sadece birine kuyruk çiz.”

Yıldızlar işle ilgili başarı ve hayal kırıklıkları ile alakalıydı. Yasemin’in yıldızlarında gözle görülür boyutta farklılıklar varken Tolga’nın çizdikleri neredeyse aynıydı. Yasemin en küçüğüne Tolga ise en büyüğüne kuyruk eklemişti. Açıklamaya göre Yasemin işinden memnun ve son derece bağlıydı. Ancak Tolga açısından aynı durum söz konusu değildi. Verdiği cevabın anlamına göre kendisini büyük bir sıkıntı bekliyordu. Bu cevapta kendisinin açıklayacağı bir durum olmadığı için Yasemin’in gözü yine müdüründeydi. 

Tolga, “Sen, Bahar ve Yiğit’le çok yakındın,” derken Yiğit’in ismini tonlamasında bir suçlama, bir alay vardı sanki. Ara vermeden devam etti. “Seninle de yollarımı bu yüzden ayırmak istiyordum. İnsan kaynaklarına seninle ilgili olumsuz rapor sundum. Amacım bana karşı çıkmayan, her dediğimi sorgulamadan yerine getiren yakın dostlarımdan birini yanıma almaktı. Yiğit’in ardından seni hemen işten atamazdım. Bu yüzden zemin hazırlıyordum,” dedi. Yasemin başını salladı. Adamın işle ilgili imalarından ve söylemlerinden durumun farkındaydı zaten. Tek isteğinin buradan bir an önce kurtulmak olduğunu göstermek için üçüncü soruya geçti:  

“Her macerada mutlaka bir heyecan vardır. İnsanlar fiziksel tehlike olmadan bu heyecanı yaşamak ister. Tehlike ile yüzleşmenin farklı bir cazibesi vardır. Bu uğurda insanlar hayatları ile kumar oynayabilir. Hepimiz karanlık korku filmlerinde kahraman karanlığın içine girmek üzereyken geriliriz. Uyarmak isteriz. O kişi sen olsan ne yapardın? Şimdiki senaryo seni basit korku ile gerçek korku arasındaki ince çizgide karanlık dünyaya götürecek. “

Şıkları okudu: “ A. Yıllardır kimsenin adım atmadığı bir yerdesin. Aşağıya, karanlığa doğru inen merdivenler var. Bir, iki, üç…  Kaç basamak indin? B. Karanlığın içinde birinin sesini duydun. Bu kişi ağlıyor mu? İnliyor mu? Yoksa seninle konuşuyor mu? C. Bu sesi duyunca nasıl tepki verdin? Sesin kaynağını mı bulmaya çalışıyorsun? Arkana bakmadan kaçıp gitmek mi istiyorsun? Yoksa olduğun yerde çakılı mı kaldın? D. Karanlıktaki kişi şimdi adınla sesleniyor. Yukarından yansıyan ışıkta birinin aşağıya indiğini görüyorsun. Aşağıya inen kim? (Tanıdığın birini seç.)”

Yasemin bezgin tavırlarla cevaplarını sıraladı. Üç basamak, inleme sesi, sesin kaynağına gitmek, kocası. Tolga, sekiz basamak, ağlama sesi, arkasına bakmadan kaçmak ve son şıkta İbrahim adını vermişti. Anlamlarına göre basamak sayısı geçmişteki psikolojik yaraların bıraktığı etkiydi. Karanlık içinde duyulan seslere gelince; Yasemin’in yazdığı inleme, zor zamanlarını yalnız geçiren kişileri, Tolga’nın ağlama sesi cevabı ise başkaları tarafından avutulan kişileri temsil ediyordu.  Seslere verilen tepkilerin anlamı, Yasemin’in hayatında inisiyatifi ele alıp sorunlarıyla yüzleşen, Tolga’nın ise sorunlarını görmezden gelen biri olmasıydı. Son şıkta verdikleri isimler de sırtlarını yaslamak için ihtiyaç duydukları kişilerdi.

Yasemin tüm hatalarına rağmen hayatında tek destekçisinin eşi olduğunu söyledi. Bu yaşına kadar da zorluklarla hep bir başına mücadele ederken kocasının yardımını asla yadsıyamazdı. Sıra Tolga’ya geldiğinde adam olduğu yere oturdu. Her sorunun ardından verdiği cevapta sesindeki gücü kaybeden Tolga’nın omuzları düşmeye başladı. Karanlığın içinde iki büklüm oldu, sanki yaptıklarının altında ezilmiş, yardıma muhtaç birinin silüeti vardı.

İbrahim denen kişinin en büyük ağabeyi olduğunu söyledi. Dört kardeş olan Tolga, üçüncüydü. Kardeşlerin arasında tek kız vardı. Ablası Zehra. Kardeşinden iki yaş büyük Tolga yedi, Zehra on sekiz, İbrahim ise on dokuz yaşındaydı. Gözleri karanlığın içinde bir noktaya daldı.

“Annem hayata çok erken veda etti. Babam bize analık da yaptı ama çok sert adamdı. En çok ben dayak yerdim. ‘Senden adam olmaz,’ derdi. Ölmesi için dualar ettim. Dualarım kabul oldu diye çok sevindim. Babam öldüğünde evimizin direğinin yıkıldığını nereden bilebilirdim? Ağabeyim ve ablam bize bakabilmek için geleceklerinden vazgeçip çalışmaya başladılar. Kardeşimle beni okuttular. Kansere yakalanan ağabeyimi çok kısa süre içinde kaybettik. Yıllar hızla geçti. Üniversiteyi bitirdikten sonra ilaç firmasında işe başladım. Hırslıydım ve yükselmeyi başardım. Kısa süre sonra evlendim. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başlamıştım. Hayatım düzene girmişti. Bozulmasından korkuyordum. Hem bu yüzden hem de eşimin tutumundan dolayı bir daha ne kardeşim, ne de ablam ile görüştüm. Ablam evlendi, kocasının işleri iyiydi. Kardeşime yardım ettiğini duydum. Bir gün işler ters gidince kocası iflas etmiş. Ablam benden yardım istedi ancak olamayacağımı söyledim. Bir daha da kapımı çalmadılar.”  

Derin bir sessizlik oluştu aralarında. Yasemin ailesine karşı bu kadar katı, kayıtsız kalabilir miydi? “Asla!” diye cevapladı içinden. Çünkü aile kendisi için kutsaldı.

“Son soru,” dedi tekdüze bir sesle Yasemin: “Bir mahkeme salonunda geçen filmde aktörsün. Önemli bir karar açıklanırken sessizlik hâkim. Hangi rolde olmak isterdin. Avukat? Dedektif? Suçlu? Şahit?”

Yasemin’in cevabı Avukat, Tolga’nın ise Şahit oldu. Avukat, zor zamanlarda bile düzlüğe çıkmayı başaran bir savaşçı anlamını taşıyordu. “Şahit, her durumda iyi ve yardımsever biri gibi hareket eder. Güçlü gördüğü kişileri memnun etmek uğruna zayıfı ezmekten çekinmez. Bir şekilde kendisini dert kaynağı hâline getirir. Bu durumda tutarsız ve geçinilmesi zor birine dönüşür,” diyerek açıklama son buldu.

Tolga’nın zihnine bir şüphe düştü. Son sorudaki cevap tek başına hiçbir şey ifade etmese de şu ana kadar yöneltilen soruların tamamını ele aldıklarında bir gariplik olduğunu düşündü. Kendi verdiği yanıtlardan kötü de olsa bütüncül, birbiriyle bağlantılı bir sonuç ortaya çıkmıştı. Fakat kocasını aldattığını itiraf eden Yasemin’in daha sonraki itiraflarıyla arasında hiçbir bağlantı çıkmamıştı.

Tolga düşünürken başını hafif öne eğdi. Tam Yasemin’le konuşmaya hazırlanırken üst kattaki demir kapı açıldı. Çıkan ses kulakları bir kez daha tırmaladı. İlk kez üşüdüğünü hissetti. Zaman mefhumunu yitireli çok olmuştu. Dışarıda gecenin çöktüğünü, ailesinin kendisini merak edip ulaşamayınca polise gittiğini hayal etti. Polislerin yerlerini bulması an meselesi olabilirdi. Bir eli cebinde ağır ağır inen birinin ayak sesleri duyuldu. Aynı irikıyım silüet belirdi. Karşısındakinin hareketlerini dikkatli izlediğinde Tolga’ya birini hatırlattı. Ama o kişi böyle Notre Dame’ın Kamburu gibi durmuyordu. Kafası karmakarışık olmuştu.

Baştan beri okuma işini üstlenen Yasemin yerdeki zarfı aldı. Hızlı bir şekilde açıp okudu. Kaçıran kişi her ikisinden de itiraflarıyla ilgili af niteliğinde kısa bir mektup yazmalarını, daha sonra mektupları zarfa koymalarını istiyordu. Artık oyunun sonuna gelindiğini bildiren notta, serbest kalmaları için verilecek olan şişelerdeki sıvının içilmesi gerektiği belirtilmişti. Yasemin boş kâğıtlardan birini aldı ve kocasına kendisini Yiğit’le aldattığı için çok pişman olduğunu yazdı. Tolga’da isteneni yaptı.

Bu seferki bekleyiş uzun sürdü. Sabırsızlanan Tolga dört dönüp bir çıkış yolu bulmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Yasemin ise kaderine razı gelmiş şekilde oturup beklemeyi tercih etti. Zamanın akıp geçtiğini ikisi de biliyordu ancak daha ne kadar mahsur kalacaklarından haberleri yoktu. Bir an önce bahsi geçen şişelerin verilmesini bekliyorlardı. Demir kapının sinir bozucu gıcırdama sesi Quasimodo’nun geldiğinin habercisiydi. İrikıyım silüet iki pet şişeyi fırlattı; biri uzağa yuvarlandı diğeri Tolga’nın ayakucuna çarptı. Adam geri çekilirken Yasemin yuvarlanan şişeye doğru ağır ağır hareketlendi. Her ikisi de oyun gereği her ne verildiyse içmeleri gerektiğini biliyordu. Kadın Tolga’nın önündeki şişeyi alıp içmesini izledi. Yüzünde anlık bir tiksinti ifadesi ve ekşime beliren Tolga, alkol olduğunu söyledi. Yine de özgürlüğe kavuşmak için kısa sürede bitirdi.Elinin tersiyle ağzının kenarından akan damlalarını sildi. Yasemin ise henüz şişenin kapağını açmamıştı.

Tolga merak içinde şimdi ne olacağını sordu. Omuzlarını silken Yasemin işin en eğlenceli kısmına geldiklerini söylerken müdürü elemanın bu sözlerine hiçbir anlam veremedi. Kadına doğru bir adım atmaya kalkıştı ama bacakları komut dinlemiyordu. Hareketlerinin yavaşladığını hissetti. Tüm gücü bedeninden adeta çekilip alınıyordu. Alkolün içinde başka bir şey olduğunu tahmin etti. Dengesini sağlayamadı ve yere düştüğü an demir kapının sesi tekrar yankılandı. Ayak sesleri giderek yakınlaştı. Tolga gözleri kapanmadan hemen önce yaklaşan silüete baktı. Bu Quasimodo değildi.  

Silüet Yasemin’e doğru yaklaşırken, “İyi misin aşkım?” dedi.

***

Haber her ne kadar üçüncü sayfa niteliği taşısa da sağlık sektöründe çalışan ve Tolga’yı tanıyan insanlar büyük bir şok içindeydi. Özellikle eşi Leyla ve çocuklar perişan durumdaydılar. Fakat Leyla’nın asıl kahrolmasına sebep olan kocasının intihar etmeden önce yazdığı veda notuydu.

Şüpheli ölüm olarak bildirilen vakada OYİ ekipleri ve polisler Tolga’nın intihar ettiği pansiyonda gerekli incelemeleri yapmışlardı. Çalışanlar ve pansiyon sahibi zil zurna sarhoş adamı iki kişinin getirdiğini belirttiler. Araştırma sonucu Tolga’yı taşıyan iki kişinin kim olduğunu öğrendiler. Yasemin ve eşi Gökhan’dı. Karı kocanın, adamı odasına çıkarıp yatırdıktan on dakika sonra pansiyondan ayrıldıklarını belirttiler. Pansiyon sahibi, kaçamak yapanların uğrak yeri olan bu mekânda gecelerin hiçbir zaman sessiz geçmediğini anlattı polislere. Genelde de işini bitirenlerin sabahı beklemeden ayrıldıklarını. Fakat odayı boşaltması gereken Tolga ertesi gün öğlen olmasına rağmen hâlâ ortalarda görünmeyince kontrol etmesi için birini gönderdiğini söyledi. Genç çocuğun kapıyı defalarca çaldığını, kimse açmayınca adamın ayrılmış olma ihtimaline karşı yedek anahtarla odaya girdiğini belirtti. Çalışanının şok geçirip kendisine durumu haber verdiğini söyledi. Olayın kahramanı genç çocuk da anlattıklarıyla patronunun ifadesini doğruladı.

Polis, Yasemin’i ve kocasını da sorguladı. Kadın ifadesinde, “Tolga Bey gün içinde oldukça gergin ve garip davranıyordu. Sebebini söylemedi. Ayrıldıktan sonra akşam eve dönüş yolunda tenha bir sokakta ufak bir kaza geçirdim. Çarpan adam yaşlıydı. Tutanak falan işleri uzun sürünce eşim yardıma geldi. O sırada Tolga Bey aradı. Çok alkollü olduğunu, bu hâlde araba kullanamayacağı için kendisini alıp ayırttığı pansiyona götürmemi rica etti. Şirket aracını kaza yerinde bıraktım. Eşimin arabasıyla birlikte bana gönderdiği konuma gittik. Bayraklı tepelerinde kuş uçmaz kervan geçmez, kolay kolay fark edilmeyecek iki ağacın arasında bir yere çekmişti. Aracın içi leş gibi alkol kokuyordu. Gökhan, Tolga Bey’i arka koltuğa yatırdı. Diğer araçla onları takip ettim. Pansiyonun önüne geldiğimizde iki kişinin yardımı ile Tolga Bey’i odasına taşıdık. Bir ihtiyacı olur diye müdürümün çantasını da almıştım. Görevlilerden biri de Tolga Bey’in arabasını otoparka çekti. Odaya geçtiğimizde ağır çantayı yere koydum. İçinde bilgisayar olduğunu düşündüm. Bakmadım. Fakat müdürümün neden böyle bir yer tuttuğuna anlam veremedim. Odalar temizdi ancak çok eskiydi. Genelde ucuz olduğu için gizli iş çeviren erkekler tarafından tercih edildiğini söyledi kocam. Garipti ama Tolga Bey’in bir bildiği vardır diyerek üzerinde durmadım. Zaten konuşacak durumda değildi. Gökhan, müdürümü yatırdıktan sonra çıktık. Sonra kötü haberi aldık,” dedi.

OYİ raporlarında Tolga’nın bağlandığına, boğuştuğuna dair hiçbir emare gözlemlenmemişti. Alınan bilgiler ışığında Tolga’nın telefonundan yapılan arama kayıtları, mesajlaşmalar, gerçekleşen kaza incelendi. Gün içinde gittiği yerlerin tespiti yapıldı. Her şey alınan ifadelerle bire bir örtüşüyordu. İntihar notundaki el yazısı Tolga’nın diğer yazıları ile eşleşti. Daha fazla zaman kaybetmek istemeyen ekipler otopsi yapmaya gerek duymadı ve dosya kapandı.

***

Tolga’nın intiharı üzerinden neredeyse bir ay geçti. Bir pazar günü Yasemin’le eşi evlerinde Yiğit ile Bahar’ı konuk etti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ali uyuduktan sonra Bahar oturduğu koltukta hafifçe sallandı. “Beni planınıza neden dâhil etmediğinizi ve sakladığınızı anlamıyorum. Ama nasıl yaptığınızı öğrenmek istiyorum. Yakalanmaktan korkmadınız mı? Her şey bitti mi yani?” diye sordu.

Yasemin, “Polis araştırmasını tamamladı. Öyle polisiye romanlarındaki gibi Sherlock’çuluk oynamayacaklarını zaten biliyordum. Tahmin ettiğimden hızlı sonuçlandı,” dedi.

Ayağa kalkan Yiğit iki elini ağrımaya devam eden beline attı ve gerindi. “Ben anlatayım aşkım,” dedi.

“Tolga’nın sana yaptıklarını duyunca…” Yiğit’in sözleri bir süre havada asılı kaldı. Bahar’ın kendisine ihtiyacı olduğunu görebiliyordu. Yiğit baba olmayı istiyordu. Bu fikre yanaşmayan Bahar sevdiği adamı kaybetme noktasına geldiğinde Tolga’nın yaşattığı travmayı anlattı. Deliye dönen Yiğit adamı öldürmek istiyordu ama yalnız yapamazdı. Sürekli polisiye romanlar, araştırma kitapları okuyan Yiğit’in bir planı vardı. Kendisi gibi Tolga’dan nefret eden, sürekli intikam hayalleri kuran Yasemin’den yardım isteyecekti. Soluğu arkadaşlarının yanında aldı. Planını anlattığında ikisi de düşünmeden kabul etmişti. Kötü günlerin geride kaldığını ifade etmek için başını şefkatle yana eğip karısına bakmayı sürdüren Yiğit konuşmaya devam etti.

“Gökhan’ın dedesinden kalma külüstür ile Yasemin’in yoldan geçmesini bekledik. Tolga’ya verilen kahvenin içindeki ilaç adamın uyuşmasını sağlayacaktı. Olay planladığımız gibi başlamayınca aslında önce panikledik. Çünkü kaza anında Tolga’nın baygın olması gerekiyordu. Arabadan indiğini görünce şok yaşadık. Fakat ayaklarımızın dibine yığıldığında Yasemin çığlık atıp, ‘Yardım edin!’ dedi. Zaten etrafımızda iki üç kişi vardı. Gökhan, ‘Merak etmeyin hanımefendi hemen hastaneye gidiyoruz’ dedi.  Yasemin aracı kenara çekti ve bizim aracımıza bindi. Olayı izleyenler tarafından doğal karşılanacak bir durum. Gökhan yolda inip Bornova’ya Tolga’nın aracını almaya giderken ben Yasemin’le müdürü kış günü sessiz ve sakin olan Foça’ya götürdüm. Yarı baygın hâldeyken içirebildiğim kadar içki içirdim. Gökhan, müdürün arabasını ağaçlık, tenha bir yere çekti. Planın sonuna doğru aracı kullanacaktı ve Tolga’yla da temas kuracağından dolayı arkasında bıraktığı izler için polise mantıklı bir açıklama yapabilecekti.

“Belirlediğimiz zaman dilimine göre Gökhan, Tolga’nın telefonundan Leyla’ya bu gece yalnız kalmak istediğini ve gelmeyeceğini yazan bir mesaj gönderdi. Pansiyonu aradı, Tolga’nın bilgilerini vererek oda ayırdı. Boş içki şişelerini arabanın içine koydu. Vakit geldiğinde Yasemin’i arayıp yardım istedi. Hemen ardından konum gönderdi. Sonra kendi arabasına atladı ve aramıza katıldı.

“Planı yaparken Kokoloji Bilimi sayesinde Tolga’dan istediklerimizi öğrenebileceğimizi düşünmüştüm. Şerefsizin sana saplantısı olduğunu neredeyse bilmeyen yoktu. Ahlaksız adamın neler arzuladığını öğrenmek için tek yapmamız gereken Tolga’yı ateşleyecek bir bilgiyle yemlemekti. O yüzden Yasemin de kurban rolüne soyundu. Daha ilk soruda kocasını benimle aldattığı yalanını söyleyerek adamın hatıralarının canlanmasını sağladı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Tolga, korkularına öyle esir olmuştu ki Yasemin onu istediğimiz gibi yönlendirdi.”

Karısının yanına oturup elini tutan Yiğit yumuşak bir ses tonuyla, “Bu planı uygularken senden birkaç gün kaçtığım ve sessiz kaldığım için özür dilerim,” dedi. “Planımızı uygulayabileceğimiz ve sorun yaşamayacağımız bir yer bulmamız gerekiyordu. Pansiyon ayarladım ve başka birinin kimliğini kullanarak kaydımı yaptırdım. Tolga’nın ölü bulunduğu odada kalıyordum. Anahtarların bir kopyasını çıkarmıştım. Gökhan’la Yasemin, Tolga’yı pansiyona getirecekleri gün kaç odanın boş olduğunu sordum. Sadece iki oda vardı. Bakmak istediğimi söyleyip anahtarları aldım. Birinin kullanılmaması için rezervuarı bozdum. Pansiyondaki görevliye sorunu bildirdim ve diğer boş odada kalmak istediğimi ama boşalttığım yeri saat sekize kadar mümkünse kimseye vermemelerini arkadaşımın arayabileceğini söyledim. Çocuk böyle bir durumun mümkün olmadığını belirtince, belirttiği saatten sonra müşteri çıkmadığı takdirde iki günlük zararını ödeme sözüme karşılık teklifi kabul etti. Arızalı oda kapatıldı. Sekizi on geçe pansiyonu arayan Gökhan, Tolga adına rezervasyon yapmak istedi. Lobideki çocuk beni arayıp müşteri çıktığını, ne yapmamı istediğimi sordu. Ben de sözleştiğimiz vaktin dolduğunu bu yüzden verebileceğini söyledim.

Gökhan’a Tolga’yı taşımasına ve arabasına bindirmesine yardım ettim. Herkesten önce pansiyona gidip odama çekildim ve gelmelerini bekledim. Tolga’nın pansiyona geldiği andan ayrılışlarına kadar anlattıkları gerçekti. Aynı ifadesinde belirtiği gibi. Gece yarısı yedek anahtarlarla adamın odasına girdim. İlaç etkisini yitirmeye başlamıştı. Horluyordu. Tolga’yı tahtalıköye gönderecek olan ipi çantasından alıp tavandaki kancaya geçirdim. Uyandırmak biraz uğraştırdı. Karşısında beni gördüğünde hâlâ rüyadaydı herhalde. İşlediği günahlar bilinçaltına yerleşmiş olmalı ki sürekli benden ve Bahar’dan özür dileyip durdu. İkimizin de onu affedeceğini söylediğimde çocuk gibi güldü. Ne istersem yapacağını tekrarladı. Kalkmasını istedim. İlacın etkisiyle ayakta çok güç duruyordu. İki sandalyeyi yan yana getirip birlikte tepesine çıktık. Düşmemesi için bir yandan onu tutuyordum. Kafası yerinde olmadığından durumun farkında değildi. İlmeğin ucunu Tolga’nın boynuna geçirdim ve dengesini kaybetmesini beklerken cebimden adamın yazdığı notu çıkarıp masanın üzerine bıraktım. Arkamı döndüğümde Tolga dengesini kaybetti. İpini kendi çekmiş oldu. Diğer odalardan duyulan inleme, kahkaha ve bağırışlar eşliğinde nefessiz kalıp hırıltılar çıkarışını izledim. Gözleri kıpkırmızı kalıp son nefesini vermeden sakin adımlarla odama geçtim. Sabah erkenden de otelden ayrıldım.”  

Bahar, “Peki, polis Yasemin’in yaptığı kazayı araştıracak olursa?” diye sordu.

Yiğit, “Ara sokakta meydana gelen az maddi hasarlı bir kaza kimsenin dikkat çekmez. Herhangi bir tanıdık, Yasemin’le Tolga’nın kaza yaptığını duyan ve gören olmadı. Kullandığımız aracın asıl sahibi olan Salim ağabey ile Yasemin arasında yer ve saati daha önceden ayarlanmış rapor tüm söylenenleri destekliyor. Yasemin’in de şirket aracı izlendiğinden şahsi arabalarımızı kullandık.

“Öte yandan seni plana neden dâhil etmediğime gelince. Sektörün içinde Tolga’yı ve bizleri tanıyan insanların nasıl bir acı yaşadığını görmelerini, sebebini merak etmelerini istedim. Herkes seni terk ettiğimi duymuştu ama sebebini bilmiyordu. Bu hareketimle Tolga, sana yaptıklarını öğrendiğimi düşündü ve bu yüzden korkmaya başladı sanacaklardı. Yakasına yapışacağım anı bekliyordu. Strese dayanamadı ve her şeyi itiraf eden mektupla intihar etti, amacımız böyle düşünülmesini sağlamaktı. Plan işlemeye başladığında hepimiz göz önünde olamazdık. Sen perişan durumdaydın bu yüzden insanların ilgi odağı sen oldun. Bizi tanıyanlar ikimizin ilişkisini konuşmaya başladılar. Gözden kaybolduğumda çevremizdeki kişiler benim nerelerde olduğumla ilgilendi, Tolga bile. Bu sayede plana dâhil olan Yasemin ve Gökhan’ı kimse fark etmedi,” diyerek açıklamada bulundu.

Ayaklanan Bahar ne olursa olsun korktuğunu dile getirdi. Eşinin ve arkadaşlarının yaptıklarına inanmakta güçlük çekiyordu.

Rahat olmasını söyleyen Yasemin, “Artık bitti,” dedi ve arkadaşına göz kırptı.

Bahar, Tolga’nın veda mektubunda ne yazdığını merak ettiğini söyleyince Yasemin arkadaşına beklemesini söyledi ve içeri gitti. Kısa bir süre sonra beyaz bir zarf uzatırken, “Bunu sana vermek için doğru zamanı bekliyorduk,” dedi ve ekledi. “Plan başarılı bir şekilde gerçekleşti. Artık sen de her şeyi öğrendiğine göre Tolga’nın veda etmeden önceki son cümlelerini okuyabilirsin. Notun bir kopyasını senin için saklamıştık.”

***

“Bana güvenen, ancak gerçek niyetimi fark edemeyen Bahar’ı odama çağırıp zorla elde etmeye çalıştım. İnsanlar onu hep burnu havada biri sandı. Ama gerçek şu ki yaşattıklarımdan sonra kendini korumak amacıyla herkese mesafeli davrandı. İnsanların artık onun hakkında ileri geri konuşmasını istemiyorum. Çünkü onu seviyorum. İşte gerçek bu! Sorumlusu da benim. Çalıştığım şirketlerde yöneticilik sayesinde elimde tuttuğum gücü kendi ihtiraslarım doğrultusunda, insanların geleceklerini karartmak pahasına düşünmeden kullandım.  Özel hayatları hiçbir zaman umurumda olmadı. Tek istediğim ismimin başarı ile anılmasıydı. Ama beceremedim. Eşime ve çocuklarıma ihanet ettim. Çalışanlarıma daima güler yüz gösterip yalanlar söylerken birçoğunun kuyusunu kazdım. Sektörde başarılıydım ama iyi biri olmayı beceremedim. Umarım beni affedersiniz…”  

KORKULARIM VAR BENİM

ALTINCI BÖLÜM

Bülent ile yoldaydık. Maktul Ali Bayram’ın hapse girmesine sebep olan yaralama davasını Taner bize UYAP üzerinden bulmuştu. Meğerse Ali Bayram’ın yaraladığı kişi amcaoğlu Erhan Üşümez’miş. Ali Bayram, amcasının on altı yaşındaki kızını kaçırmış. Sonra aile büyükleri araya girince kızı geri göndermiş. Olaylar yatışmış ama kızın ağabeyi Erhan ile bir zaman sonra kavga etmiş ve Ali Bayram, amcaoğlu Erhan’ı bıçakla yaralamış. Taner bize Erhan’ın oturduğu adresi de vermişti, şimdi direkt oraya gidiyorduk. D-100 Karayolu’nda Göztepe Köprüsü’nden geçip Kozyatağı’na gitmeden Yeni Sahra Mahallesi’ne döndük. Bir yerden başlamak lazımdı ama ortada iki cinayet vardı. Bu cinayeti çözsek bile ilk cinayeti Erhan’ın neden işlediğine dair kafamda bir sürü soru ile duruyordum.

“Acaba,” dedim. Bülent dönüp bana baktı, ben de ona baktım. “Acaba biz yanlış mı yapıyoruz?”

“Ne gibi Amirim?”

“İki cinayet arasında kâğıt toplama ve öldürülme dışında bir ortak nokta yok. Ya katil başkası ise?””

“Ama Amirim, aynı mahalleden aynı kâğıtçı tipi, üstelik dilenmek gibi ortak noktaları yok sayamayız,” diye itiraz etti Bülent.

“Peki, diyelim Erhan, Ali Bayram’ı öldürdü. Ahmed ile ne alıp veremediği vardı?”

“Şu anda olasılık üzerine fikir yürütüyoruz. Ya katil Erhan değilse Amirim?”

“Kafamı allak bullak ettin Bülent.”

“Öyle bir niyetim yok ama Ali Bayram bir suç makinesi. Çok düşmanı olabilir, canını yaktığı biri olabilir.”

“Amcaoğlu gibi mi?”

“Hepsi olabilir.”

“Eee, gene aynı kapıya çıkıyoruz. Ali Bayram ile husumeti olan kişinin Ahmed ile derdi ne?”

“O zaman Amirim…” derken sözünü kestim.

“O zaman seri katil diye bakmayalım, her yönü ile bakalım olaya.”

“Seri katil tahmini sizindi Amirim.”

“Yapma yav, suç bende yani.”

“Olur mu Amirim,” derken gülüyordu Bülent.

“Ben gülüyor muyum lan!” dedim, hemen gülmeyi kesti.

“Ayrıca bu ağabeyi hiç gözüm tutmadı.”

“Bırakmadınız ki onu doğduğuna pişman edeyim,” dedi.

Hiç üzerinde durmadım, gereken yapılmıştı çünkü. Konuyu değiştirmek için, “Maktul Ahmed ile Ali Bayram arasında ortak nokta var mı bir bakalım,” dedim.

“Başüstüne Amirim.”

“Ahmed’in otopsi raporu ne zaman çıkar?”

“Pazartesi, Amirim.”

“Ahmed’in üstündeki telefonu da incelemeye aldık, değil mi?”

“Alındı Amirim.”

“Ali Bayram’ın telefonu bulundu mu?”

“Olay Yeri ile konuştum, üstündeydi Amirim.”

Bir iki fırça darbesi ile “Amirim, Amirim” olmuştuk. ‘Ulan Bülent,’ diye geçirdim içimden. gülmem geldi ama tuttum. Biraz sert olmak iyiydi.

“Bülent, bu iki telefonun geçmişe dönük ortak bir arama yapıp yapmadığına bak, geriye ne kadar gidiliyorsa oraya kadar gidilsin.”

“Bu uzun sürmez mi?” diye itiraz etti.

“Sürer, o yüzden yanına yardımcı al.”

“Hatta olmazsa bir ekip kuralım,” fikrini attı ortaya.

“Acele etmeyelim, bizim altından kalkamayacağımız bir duruma gelirse bakarız,” diyerek atılan fikri savuşturdum. Şu anda bir ekip kurmak olmazdı.

“Siz öyle diyorsanız,” dedi. “Adrese geldik,” diye ekledi.

Yeni Sahra D-100 Karayolu’nun bir tarafında, Kozyatağı diğer tarafında kalıyordu. Kadıköy’ün maddi manevi iki farklı yaşamını D-100 Karayolu ortadan ikiye bölüyordu. Kentsel dönüşüme girmiş boş binalar, onları alan inşaat firmalarının ilanları ile yıkılmayı bekleyen evler, köşe başlarında duran gecekondular fakirliği dibine kadar yaşıyordu. Sokağın başına arabayı park etti Bülent. Arabadan indiğimiz gibi ayağında ayakkabı olmayan, üstü başı kir pas içinde bir erkek çocuğu dibimizde bitti.

“Ağabey bi liyan var mı?” dedi. Şöyle bir baktım, Bülent elini cebine attı 10 lira çıkarıp verdi. Çocuk dönüp bana bakmaya başladı. Ben de çıkarıp 20 lira verdim. Elimden kaptığı gibi yalın ayak fırladı gitti yanımızdan. Geleceği karanlık bir çocuk üzülmemek elde değildi. Büyüdüğü zaman ne olacağını Ali Bayram ve ağabeyi gösteriyordu bize.

Sokağa adımı attığımızda ağır bir yemek kokusu karşıladı bizi. Soğan kokusuydu ve kötü bir şekilde pişiyor olmalıydı. Gecekondu demeye bin şahit isteyen barakalar ağır yaşam koşullarını belli ediyordu. Barakaların önü çer çöp, kâğıt, karton doluydu. Birkaç evin önünde eski kasa Ford kamyonet vardı. Sokağın diğer köşesinde üç kişi bizi kesiyordu. Yanlarına yaklaştık.

“Erhan Üşümez burada oturuyormuş, hangi ev?” dedim sertçe.

“Hayırdır?” dedi içlerinden esmer tıknaz olanı. Ayağa kalkıp diklenecekken benim tepemin tası attı.

“Otur lan yerine!” diye gürledim. Sesim sokakta öyle bir yankılandı ki neredeyse camlar sarsıldı. Böyle sümüğünü atmayacağın tiplerin sorduğumuz sorulara atar yapar gibi cevap vermesi sinirime dokunuyordu artık. Karşımdaki genç de böyle bir tepki beklemiyordu ki bağırmamla ne yapacağını şaşırdı. Elini cebine atınca benim de gayriihtiyari elim belimdeki silahıma gitti ama Bülent çoktan silahını çekmişti.

“Başkomiserim adam gibi soru sordu, adam gibi cevap verin lan!” diye bağırdı. Bana diklenen esmer genç, “Polis lan bunlar,” derken yanındakiler ile birlikte topukladı. Bülent’e döndüm:

“Silahı yerine koy,” dedim. Yardımcım denileni yaptı ama her gittiğimiz yerde hır çıkması canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Eskiden bizi gören 100 metreden yolunu değiştirir, sokaklarda adam kesmiş elemanlar yanımızda korkudan sesini çıkaramazdı. Son zamanlarda polisin sarsılmış otoritesini tekrardan tesis etmek lazımdı. Bir de herkesin elinde bıçak, belinde silah, kimseye bir şey sormaya gelmiyordu. Bizim toplumumuz böyle değildi.

Tamam, kimse sütten çıkmış ak kaşık değildi ama millet nereye gidiyordu böyle? İnsanlar sesimize sokağa çıkmaya başlamıştı. Çocuklar yanımızda bitiyorlardı. Ne acayip mahalleydi burası…

Yanımıza yaklaşan orta yaşlı esmer biri, “Kimi ne için arıyorsunuz Amirim?” dedi. Sağduyulu birine benziyordu. “Siz gençlerin kusuruna bakmayın, yabancı görünce böyle oluyorlar,” diye ekledi. Sonra etrafımızdakilere dönüp “Siz de uzayın bakayım!” dedi.

“Sen tanıyor musun Erhan’ı?” dedim.

“Oğlum olur ama kimseye bir zararı yok Erhan’ın, konu nedir?” Meraklı gözlerle bize bakıyordu.

“Ali Bayram Üşümez,” dedim.

“Yeğenim olur.”

“Evet. Öldürüldü,” dedim. Suratı bir anda karardı.

“Deme, vay başımıza gelenler!” diye elinin içine vurdu. Bunu Ali Bayram için mi söyledi, Erhan için mi söyledi, anlayamadım.

“Erhan nerede? Konuşmamız lazım onunla,” dedim. Yaşlı adam yanındaki çocuğa dokundu, çocuk direkt fırladı.

“Gelin Amirim,” diyerek yolun sonunda ki gecekonduyu işaret etti. “Benim oğlumun bir suçu yok, biz bir şey yapmadık,” diye ekledi. Cevap vermedim. Yolun sonundaki gecekonduya geldik. İçeriden topallayarak biri çıktı.

“Erhan benim,” dedi.

***

Evin önüne içeriden getirilen taburelere çöktük. Ağır yemek kokusu hâlâ burnumuza burnumuza vuruyordu. Erhan’ın babasından gelen “Çay içer misiniz?” teklifini kibarca reddettim. Erhan’la konuşmamız her şeyden önemliydi, direkt konuya girdim:

“Olayı anlat bize Erhan. Ali Bayram ile aranızdaki sorun neydi, seni neden bıçakladı?” Konuyu bilmeme rağmen Erhan’ın ağzından duymak istiyordum.

“Anlatayım Amirim, diyen Erhan konuşmaya başladı. “Biz Bayram’la beraber büyüdük. Aynı yatakta uyuduk, kâh beraber aç kaldık kâh beraber doyduk ama o kardeşliğimize ihanet etti. Evimize girdi, aynı yatakta uyudu ama bacıma göz koymuş Amirim. Bizim haberimiz yok tabii, bunlar sevgili olmuşlar. Kardeşim Güllü daha on altı yaşında. Kanmış buna, çocuk daha işte, kandırmış. Bayram kurnaz tabii, vermeyeceğimizi biliyor, kaçırdı kardeşimi. Neyse uzatmayayım, biz yerlerini bulduk, gittik aldık kardeşimi ama orada ben dayanamadım, buna vurdum. Bu da altta kalmadı, girdik birbirimize ama ben ağzını burnunu kırdım. Araya büyükler girdi, konu bir şekilde kapatıldı. Bu içine atmış, belli. Bir de bunun ağabeyi var, Gökhan, pisliğin tekidir.”

Bülent ile birbirimize baktık.

“Tanıştık onunla da. Dediğin kadar var.”

“Öyledir bunlar Amirim, mahallede kimseye huzur vermezler. Neyse işte, bu Gökhan’ın arkadaşlarıyla bir gün önümü kestiler. Bayram’ın tek başına delikanlılığı yetmiyor tabii, çıkardı emaneti, sapladı bacağıma, sonra kaçtı hepsi.”

“Şikâyetçi oldun mu?”

“Amirim, kimi neye şikâyet edelim? Hem burada aile arasında normal karşılanır bunlar.”

“Eee, yediğin bıçakla kalırsın o zaman,” dedim.  Babaya döndüm. “Sen niye şikâyetçi olmadın, oğlunu bıçaklamışlar?”

“Valla Amirim, ben olayın büyümesini istemedim. Bunların kanları kaynıyor, olay büyürse birbirilerini öldürürler diye korktum.”

“Babamın suçu yok Amirim, bunlar bir iş yaptı mı sonunu düşünen kimseler değiller, ben olayı kapattırdım, sonra da onlarla ilişkimizi kestik.”

“Peki, hapse nasıl girdi Bayram?”

“Hastane polisi tutanak tuttu. Olayı savcılığa bildirmiş. Biz şikâyetçi olmadık ama savcı adam gibi adammış, üzerinde durunca kamu davası açılmış, öyle girdi içeri.”

“Eee, yani gene memlekette yürekli savcılar var, yoksa suç işleyip yanına kalacaktı,” dedim.

“Öyle Amirim, şimdi asıl konuya dönelim. Benim intikam için onu öldürdüğümü düşünüyorsunuz, değil mi?” diye sordu. Böyle bir şey beklemiyordum ama Erhan konuşmanın başından beri adamakıllı laflar ederek konuşuyordu. Şimdi konuşmada üstünlüğü de ele geçirmişti.

“Bak Erhan, sana böyle bir suç işlediğini söylemiyorum ama şüpheli konumunda olduğunu belirteyim,” dedim.

“Haklısınız Amirim, ben de öyle düşünüyorum ama ben onlar gibi vicdansız biri değilim. Bugüne kadar kimseye bir zararım dokunmadı. Adımız çıkmış, millet bizden çekiniyor ama ben onlardan değilim işte, insanları rahatsız etmeyi sevmem,” dedi. Karşımdaki gence baktım. Yalan da söylüyor olabilirdi ama söylediklerinde haklılık payı vardı. Bazen önyargılarımız insanı farklı düşünmeye sevk edebiliyordu. Kimsenin yüreğini açıp bakamadığımız için dış görüşüne göre karar veriyorduk. Kimi zaman doğru çıktığı oluyordu ama bazen de bizi utandırıyordu önyargılarımız. Erhan bunlardan biri miydi emin değildim. Gene de karşımdaki gencin en azından samimiyetine inanmıştım fakat bu bir cinayet soruşturmasıydı ve işin içine duygular girdi mi her şey değişirdi.

“Erhan, saat 10.00 ile 12.00 arası neredeydin?” dedim. Hâlâ ondan şüphe ettiğimizi biliyordu.

Evdeydim, uyuyordum. Hem bu bacakla Bayram’ı öldürmeye kalksam, o beni yollar tahtalıköye,” diye eklerken gülümsedi.

“Peki, aranız bozuk olsa da kardeş gibi gördüğün birinin ölümüne üzülmemiş gibisin. Yoksa üzüldün mü?” diye zarfladım. Sorumu hemen anladı.

“Üzülmedim desem yalan olur ama bacağımın acısı benim içimde. O bazı acıları başlamadan soğutuyor, Amirim.” Gene usta bir hamle ile benim atağımı savuşturdu. Zeki ve bir o kadar kendine güvenen biriydi Erhan.

“Erhan, sana inanmak istiyorum,” derken ayağa kalktım. “İnşallah bu samimiyetinin arkasından bir şey çıkmaz. Bu arada yurt içine veya yurt dışına bir yere gitme,” diye ekledim. Gülümsemeye çalıştı bu sefer.

“Emrin olur Amirim,” dedi.

“Hadi Bülent,” derken babasına dönüp misafirperverliği için teşekkür ettim.

“Sizler sağ olun Amirim,” diyerek o da bizimle ayaklandı.

“Görüşmek üzere,” dedik ve mahalleden ayrıldık.

***

Soruşturma bir yere gitmiyordu. Olduğum yerde tıkandığımı biliyordum ve kafamı toplayamıyordum. Aynı şekilde işlenmiş iki cinayet vardı ama farklı farklı hikâyeler işin içine giriyordu ve benim kafamda bu iki cinayeti bir kişi işlemişti. Nedense kendimi bir seri katil ihtimaline kaptırmıştım. “Acaba hata mı yapıyorum?” sorusu kafamın arkasında sürekli duruyordu. Olayı soruşturup bir şüpheli bulduğumuzda ise ilk cinayet ile ikinci cinayetin şüphelisini olaya oturtamıyordum. Ahmed cinayetinin şüphelisi ile Ali Bayram cinayetinin şüphelisini birbirine oturtmak zordu. Bir iş vardı bu işin içinde ve bunu çözecektim. Bülent’e beni eve bırakmasını, kendisinin de dinlenmesini söyledim. Bir an içimden Perihan’a gitmek geçse de bu düşünceden vazgeçtim. Uzun zamandır aramamıştım, arasam ağzıma sıçardı.

Eve gelip oturmuş Feyyaz ile söylediğimiz pizzayı yerken ya da ben yediğimi zannederken, “Ağabey neden yemiyorsun?” sözüyle düşüncelerimden sıyrıldım.

“Kafam karışık Feyyaz.” Önümdeki tabağa dokunmamıştım.

“Ağabey, sen işini hayatına karıştırmazsın,” derken parmağına bulaşan pizza sosunu keyifle yaladı.

“Maşallah bayağı acıkmışsın,” dedim. Sırıttı.

“Acıktım valla,” derken hâlâ sırıtıyordu. Yok arkadaş, bu adamın başına ne gelirse gelsin böyleydi işte. Hiçbir şey umurunda değildi.  ‘Ne güzel hayat be,’ diye içimden geçirdim. “Evet ağabey, sen işlere bu kadar takılmazdın, ne oldu sana?”  diyerek sorusunu yineledi.

“Bir şey olduğu yok, yürüdüğüm yol yanlış galiba bu sefer.”

“Ağabey, sen her zaman içgüdülerine güvenirsin. Unutma, senin iç sesin seni doğruya götürür.” Heh, şimdi tam olmuştu. Feyyaz felsefe anlatıyordu bana.

“Ya yanlışsa iç sesim?” diye sordum. Bir şey demedi. Kendi pizzası bitmiş, gözü benim tabağımdakilere takılmıştı. Felsefe aç karnına yapılmıyordu tabii. Ya da Feyyaz’ın felsefesi bu kadardı.

“Ne dedin ağabey?” diyerek bana döndü.

“Al ye bunları,” diyerek tabağı uzattım.

“Yok ağabey yaa,” diye itiraz etti yalandan.

“Feyyaz, ye şunları, aç kedi gibi bekliyorsun,” dedim. Uzandı, tabaktaki pizzayı alıp ısırdı.

“Ne diyordum ben?” dedi ağzı dolu dolu.

“Bir bok demiyordun,” diyerek masadan kalktım. Felsefe dinleyecek hâlim yoktu.

“Dur abi dur, hatırladım,” dedi. Ağzı dolu olduğu için konuşamıyordu. Eliyle gitmemem için hareket yapıyordu.

“Yediklerini yut bir hele, öyle konuş.” Önündeki bardakta duran kolayı fondipledi. Tıkanıp geberecekti it gece gece.

“Heh, dediğim şu; senin içgüdülerin seni doğruya götürür bunu unutma.”

‘Ulan Cüneyt, ne hâllere düştün,’ dedim içimden. ‘Tabii tabii’ anlamında kafamı salladım.

“Bana inanmıyorsun ama kendini yabana atma Cüneyt Duman, sen boş adam değilsin!” diye bağırdı arkamdan.

Odaya geçerken “Ben yatıyorum, sofrayı toplarsan topla, yoksa ben hallederim,” dedim. Cevap gelmedi. Hâlâ pizzayı tıkınıyordu eşek herif, belki de beni duymadı bile.  

Ne kadar uyudum bilmem, ne olduğunu anlamadığım bir ses ile gözlerini açtım. Elim yastığın altına gitti, silahım yoktu. Ben zaten yastığın altına silahı koymazdım ki… Komodinin üstünde dururdu. Kendime okkalı bir küfür ettim. Bundan sonra yastığın altına koymalıydım. Kafamı kaldırdığımda salonda ışıklar oynuyordu. TV açık olmalıydı ve anlamadığım bir dilde birileri konuşuyordu. Büyük ihtimal İspanyolcaydı. Yataktan kalktım, uyku sersemi kolumdaki saate baktım. 03.45’ti. Feyyaz koltuğa uzanmış, yanında dolaptaki biralardan bir kaçı, son zamanların ünlü dijital sinema platformunun en çok bilinen dizilerinden biri olan İspanya Merkez bankasını soyan çetenin dizisini izliyordu. Beni tepesinde görünce irkildi. Son hızla toparlanmaya çalışırken TV’nin sesi kıstı.

“Ağabey, kusura bakma, en kısık seste izliyordum.”

“Yok lan, önemli değil,” dedim ışığa karşı hassaslaşmış gözlerimle. Ayağa kalkınca yerdeki bira şişeleri şangırdayıp devrildi. İyice eli ayağına dolaştı. Benim kızdığımı düşünüyordu.

“Hay aksi,” diyerek toparlanmaya çalıştı.

“Feyyaz,” dedim sertçe. Bana baktı şişeleri toplarken. “Bırak a** koyayım, devrilirse devrilsin, senden kıymetli değil.”

“Ama ağabey…”

“Rahat ol kardeşim, burası senin evin, nasıl içinden geliyorsa öyle yaşa,” dedim. Gözleri nemlendi, loş karanlıkta bile belli oluyordu. Böyle durup Feyyaz’ın minnet dolu bakışlarına katlanamazdım. Ben salonda hırsız var diye uykumu bölmüştüm, Feyyaz dizi izliyor diye değil. “Ben yatmaya gidiyorum,” diyerek arkamı döndüm ama aklıma geldi. “Sen taksiye çıkmayacak mısın?”

“Taksi iki günlüğüne arkadaşta.”

“Hee tamam,” deyip götümü dönmüş odaya giderken arkamdan fısıldıyordu.

“Adamsın Cüneyt Duman.” 

YEDİNCİ BÖLÜM

2 Gün Sonra

Merkeze geldiğimde son günlerde yaşadığım o melankoli yok olmuştu. Kafam hiç olmadığı kadar yerinde, vücudum hiç olmadığı kadar dinçti. Havanın güzel olması buna etkendi tabii; kışa elveda derken güneş gülen yüzünü bugün İstanbul’dan esirgemiyordu. Feyyaz haftanın bu ilk iş gününde taksiye çıkmış, aynı zamanda kendine ev bakıyordu. Beni rahatsız ettiğini düşünüyor, çabucak yanımdan ayrılmak istiyordu ama bilmiyordu ki benim yalnızlığıma ilaç olmuştu. O evde olunca ayrı bir huzur doluyordu içim. Kafamı yastığa koyduğumda içeride birinin varlığı farklı gelmişti.

Pazar günü, yani dün gece bana gelen Bülent ile kısa bir durum değerlendirmesi yapmış, dosyaların üzerinden geçmiştik. Feyyaz gene aynı şekilde bizi dinledi, hiç yorum yapmadı desem yalan olurdu. Birkaç hamlede bulunmak istese de ben engelledim. Şimdi saçmalayacaktı, ben de ağzına sıçacaktım. En iyisi herkesin kendi işini yapmasıydı. Zaten Bülent de fazla durmadı. Bugün çıkacak otopsi raporlarıyla durumu yeniden ele alacağımızı söyleyip onu da evine postaladım. Karşımdaki panoda duran Suriyeli Ahmed’in mavi gözlerine dalmışken zihnimi kendine getirdim. Ahmed’in hemen yanında diğer maktul Ali Bayram’ın resmi vardı. Turgut Amirin yanına uğrayacaktım ama önce elde ne var yok, bir hafıza tazeleyip yanına öyle çıkmak istedim. Benimle konuşmak istediği meseleyi Bülent’e fazla çaktırmadım ama merak ediyordum. Önümdeki otopsi raporlarını karıştırdım. Masada dumanı tüten çaydan bir yudum alıp okumaya başladım. Bülent tam karşıma oturmuş bana bakıyordu.

“Bunlarda farklı bir şey yok. Olay yerinde konuştuklarımızı alıp yazmışlar,” dedim.

“Öyle Amirim, farklı hiçbir şey yok. Ahmed’de tornavida, Ali Bayram’da bıçak kullanılmış her iki cinayet aleti de bulunamadı.”

“Bulunsa şaşarım zaten Bülent.”

“Her iki cesette de herhangi bir boğuşma, darp ya da hırsızlık yok.”

“Biliyorum. Kamera kayıtları peki?” Elimdeki dosyaları masaya vurdum.

“Geçen söylemiştim, mahalle içinde bir çalışma başlattım. Şu ana kadar dişe dokunur bir şey yok ama birkaç güne bir şeyler yakalarız diye düşünüyorum Amirim.” Çay güzeldi güzelce bir yudum daha aldım. “Ama olay yerine ait görüntü yok,” diye ekledi Bülent.

“Bu kötü işte.”

“Mahalle içine koyduğumuz sivillerden gelen rapora göre cinayetler sonrası kâğıt toplayanların çoğu o mahalleye uğramıyormuş. Birkaç kendine güvenen dışında hepsi kaçmış diyorlar.”

“Can tatlı tabii.”

“İki, üç gündür rahatız, ara verdi katil bu sefer.”

“Mahalle ekipleri de devriyeleri artırdı, biraz caydırıcılık olduysa bundandır.”

“Olabilir,” diye tasdik etti yardımcım beni.

“Telefonlardan çıkan bir şey yok mu? Ortak bir isim söyle Bülent bana,” dedim. Sesim gereğinden ince çıkmıştı, bir iki öksürüp durumu düzelttim. Bülent oturduğu koltukta huzursuzca kıpırdandı elinde bir şey olmayınca hep böyle yapardı.

“Maalesef yok. Ahmed’in üç ay geriye dönük tüm konuşmaları size verdiğim dosyada. Herhangi olumsuz bir duruma rastlamadım.”

“Peki Ali Bayram?”

“Orada durum biraz karışık işte.”

“Nasıl?”

“Şöyle; Ali Bayram, Gazanfer Durdu isimli şahısla telefonda bir tartışma yaşıyor. Dosyada mevcut altı çizili bölüm 76 saniye sürüyor.” Dosyayı elime aldım okumaya başladım. Gerçekten birbirilerini tehdit ediyorlardı. Bülent konuşmaya devam etti. “Numaradan kimlik tespiti yaptırdım. Gazanfer Durdu, otuz altı yaşında Maltepe Fındıklı taraflarında torbacılık yaptığını öğrendim.”

“Bak bu önemli Bülent, bunu şimdi mi söylüyorsun bana?” diye sitem ettim.

“Daha ben de yeni farkına vardım Amirim, hemen araştırdım adamı.”

“Güzel, güzel de sen böyle detayları atlamazsın,” diyerek dosyayı okumaya devam ettim.

“Evet Amirim, ama bu Gazanfer’in uyuşturucu dışında sabıkası yok, hatta buna sabıka denirse, uyuşturucu bulundurmaktan nezarette yatmış birkaç gece.”

“Olsun, işin içinde uyuşturucu varsa her şey çıkar. Nerede buluruz bu herifi?”

“Fındıklı’da Urfalıların derneği varmış, orada takılıyormuş.”

“Aralarında alacak verecek meselesi varmış, tartışma nedeni bu galiba.”

“Meblağı yazmıyor ama…” dedi Bülent.

“Önemli mi Bülent, 50 lira için adam öldürüyorlar bu ülkede,” dedim. Yardımcım cevap vermedi. “Sen hangi arada derede bu kadar bilgiye ulaştın?”

“Bizim de kendimize göre bir ağımız var yani.”

“Hay senin ağına, aman takılmasın o ağlar bize,” diyerek güldüm, sonra ayağa kalktım.  Resimleri asılı maktullerin yanına geldim. Ali Bayram’ın altına “Gazanfer” yazdım. Ahmed’in bulunduğu yer boştu. Demek ki seri katil ihtimali baştan yanlış bir ihtimaldi, zaten seri katil lafını ortaya atan bendim. Ortada bizi seri katile götürecek bir ipucu yoktu ve sürekli farklı kişiler ortaya çıkıyordu. İlk defa hislerim beni yanlış yola sokuyordu. ‘Yaşlanıyorsun Cüneyt Duman,’ diye geçirdim içimden. Gerçekten yaşlanıyordum. Arkamı dönerken panoya çarptım. Bir küfür oraya savurdum. Aslında panoda çalışmayı çok sevmezdim ama yeni nesil cinayet büroları bu panolar ve toplantı odaları ile meşhurdu; tabii bunlarda polisiye dizilerin etkisi çoktu. Bizim toplantı yerimiz benim odamdı. Bülent ile kafa kafaya verdik mi bir olayın içinden geçerdik. Tek tabanca öyle çözmeyeceğimiz iş yoktu.

“Artık yanıldığımı anladım Bülent, ilk baştan seri katil dedim ama bence iki farklı cinayet ve katil var,” dedim.     

“Bilmiyorum Amirim, ben hâlâ seri katil ihtimaline sıcağım.”

“Sıcağım ne demek lan?”

“Yani hâlâ yakınım anlamında.”

“Bülent, edebiyat yapma gözünü seveyim, sen yakında polisiye roman da yazarsın,” dedim.

“Aklımdan geçmiyor desem yalan olur Amirim,” diyerek güldü.

“Her kuşu yedin, bir leylek kaldı, dedim gülerek. “Ben Turgut Amirin yanına çıkayım, sonra Gazanfer’i alalım,” dememe kalmadı, kapı açıldı. Turgut Amir yanında beyaz tenli yakışıklı bir genç ile içeri girdi. Ben ayaktaydım, Bülent hemen ayağa fırladı.

“Amirim,” dedim.

“Cüneyt merhaba”, diyerek içeri geçen Turgut Amir direkt masama geçip otururken eliyle üçümüze de oturmamızı söyledi. Benim meraklı bakışlarıma hemen yanıt vermek istiyordu. İkimiz de biliyorduk ki Turgut Amir benim odama kadar indiyse sorun büyük demekti. Genç adam ayakta duruyordu. “Otur sen de Can,” dedi. Can denileni yaptı, sandalyeye çöktü. “Bülent sen nasılsın?” diyerek Bülent’e döndü Turgut Amir.

“Sağ olun Amirim, sağlınıza duacıyız,” dedi Bülent.

“Sağ olun arkadaşlarım,” diyen Turgut Amir meraklı bakışlarımıza ve yanında getirdiği gence bakarak ortaya konuşmaya başladı. “Valla Cüneyt, geçen telefonda yanıma gelmeni söylemiştim ama gelip burada durumu anlatmanın daha doğru olacağını düşündüm. Bu yeni arkadaş Can,” diyerek oturan genç adamı gösterdi. “Akademinin yetiştirdiği ender yeteneklerden. Bu sene mezun oldu. Kaçıncı olmuştun sen Can?” diyerek Can’a döndü. Biz de döndük.

“Üçüncü bitirdim Amirim,” dedi.

“Akademi üçüncüsü komiser yardımcısı olarak bu sene mezun oldu bu genç arkadaş. Can’ın en büyük isteği Cinayet Büro’da çalışmak ve hatırını kıramayacağım bir büyüğümüzün emaneti olarak bana teslim edildi. Ben de hem Can için hem de güvenebileceğim biri olduğun için senin yanını uygun gördüm Cüneyt. En iyi senin yanında çalışabileceğini düşünüyorum, bu yüzden Bülent ile birlikte senin ekibine dâhil olmasını istiyorum. Sen tek tabanca takılırsın, biliyorum ama teşkilatta şu zamanlarda güvenebileceğim kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. O yüzden Can Komiser bu saatten sonra senin yanında,” dedi ve ellerini masanın üzerinde birleştirdi.  Bu, ‘sorusu olan var mı’ işaretiydi. Bülent ayrı, ben ayrı şok içinde kaldık. Yıllardır bu şekilde idare ediyorduk. Şimdi ekibe birinin sokulması arı kovanına çomak sokmak gibi bir şeydi. Şoku çabuk atlatıp cevap vermem lazımdı.

“Emredersiniz Amirim, siz nasıl uygun gördüyseniz bizim için emir addedilmiştir,” dedim. Turgut Amir keyifle geriye yaslandı, sonra parmağı ile panoyu işaret etti:

“Cinayetlerin durumunu bana ne zaman izah etmeyi düşünüyorsun?” dedi. İçimden ‘aha fırça geliyor’ diye düşündüm.

“Ben de durum değerlendirmesi yapıp yanınıza gelecektim Amirim.”

“Ama ben önce davrandım,” diyerek keyifle gülümsedi Amirimiz. “Cüneyt, basın ikinci cinayetten sonra ilgisini kaybetmiş gibi görünse de bu işi çabucak çözmen üzerimizdeki baskıyı azaltır. En kısa sürede bir rapor bekliyorum senden.”

“Emredersiniz, en kısa sürede elinizde olacak.” Turgut Amir ayağa kalktı. Bu, konuşmanın bittiğine işaretti. Hepimiz aynı anda ayağa kalktık.

“Sizi ekibinizle baş başa bırakma vakti. Bu cinayeti çözmekle işe başlıyorsun Can,” diyerek topu ona da attı.

“Ben her zaman hazırım, dedi Can. İçimden ‘he yavrum he’ dedim. Tam o sırada kapı tıklatıldı. Ben o arada Bülent’e göz ucuyla baktım; suratı düşmüştü, pabucunun dama atıldığını düşünüyordu ama çok beklerdi. Sanki ben ondan vazgeçmiştim. Turgut Amir, “Gel!” diye seslendi. İçeri giren Taner’di. Topuk selamını verdi:

“Efendim, yeni bir kâğıtçı cinayeti daha işlendi, hem de aynı mahallede,” lafı ile kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bülent bana baktı. Benim bok çuvalına dönmüş suratımı gördüğü esnada o ne düşünüyordu acaba?

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Aynı yollar ve sokaklardan geçerken huzursuzluğum iyice artmıştı ve midem stresten hiç ağrımadığı kadar ağrıyordu. Taner yeni cinayet haberini getirdiğinde Turgut Amirin bakışı aklıma geldikçe midem daha da kasılıyordu. Baştan düğmeyi yanlış iliklemiş ve ikilemde kalmıştım. O yüzden dosyada bir adım bile ilerleyememiştim. İlk defa böyle bir durum yaşıyor değildim. Çoğu cinayet dosyasında kaybolup tıkandığımız oluyordu. Hatta işin içinden çıkamayıp faili meçhul diye kapatılan dosyalarım da olmuştu ama ilk defa hata yapıp bir dosyayı bu kadar önemsemeyip aksattığım oluyordu. ‘Acaba bu maceranın sonu geldi mi?’ diye düşünmeden edemiyordum. Belki de sahaları gençlere bırakmanın vakti geliyordu. Turgut Amir yavaştan yol vermeye başlamıştı. Can’ı getirip ekibe katması falan bunun için miydi?

Kafamda binbir soru, bulamadığım cevaplar, son zamanlarda kafamı toplayamam üst üste gelmişti. Şimdi camdan dışarı bakıp duruyordum. Arabayı Bülent kullanıyor, hemen yanında ben oturuyordum. Ekibimin yeni üyesi Can arkada oturuyordu. Şu anda Can’ı düşünecek ne hâlim ne de kafam vardı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Mahalleye girdiğimizden itibaren bir koşuşturma olduğu aşikârdı. Ambulans sirenlerinin sesi geliyor, polis araçları yanımızdan geçiyordu. Caddeyi bitirip dar sokaklara girdiğimizde huzursuzluğum iyice arttı. Yollardan geçen insanlar sanki olay yerine gidiyor gibi geliyordu bana. Bir mahalle kaç gündür bu cinayetle çalkanıyordu ve küçük yerlerde böyle büyük olaylar oldu mu bu hâller normaldi. Olay büyür büyür, altından kalkamazdın böyle.

Olay yerine vardığımızda kalabalık hiç olmadığı kadar fazlaydı. Ortalık ana baba günüydü, bütün mahalle sokağa dökülmüş gibiydi. Diğer cesetleri bulduğumuz yere uzak bir mesafede, park şeklinde yapılmış yürüyüş alanının hemen yakınındaki boş arsanın önünde duran konteynerin önü kapatılmıştı. Kâğıtçının cansız bedeni o kapatılan alanda yatıyordu. Bülent biraz ileride boş bir alan bulmak amacıyla hareket etmeden, Can ile indik arabadan. Bülent park yeri bulmak ümidiyle gazladı. Şeridin arkasında insanlar konuşuyordu:

“Yeter bıktık artık…”

“Bulun şu katili, sokağa çıkamıyoruz!”

“Ah yazık, kim kıyıyor bu çocuklara…”

Kimseye laf yetiştiremezdim. Duymazlıktan gelerek şeridi çekip olay yerine girdim. İlçe Emniyet, bulunan diğer iki maktule göre daha fazla ihtimam gösteriyordu olaya. Geniş bir alandan çekilen şerit ile park yürüyüşe kapatılmıştı. Onlarca ekip arabası, Olay Yeri İnceleme ekibi, Adli Tıp’a ait cenaze arabası, beyaz basın minibüsü, belediyeye ait zabıta minibüsü bile vardı alanda. Maktulün başına geldiğimde yine aynı görüntü mevcuttu. Bu sefer kâğıt çekçeki fazla dolu değildi ve yırtık rengi pislikten karamıştı. Maktul, yerde sırt üstü düşmüş yatıyordu. Sol kasığından akan kan, yerde göl oluşturmuştu. Gözleri ne olduğu anlamamış şekilde gökyüzüne bakıyordu. Suriyeliydi büyük ihtimal, ten rengi esmer, saçları geriye doğru taranmıştı. Boşa geçmiş bir hayat sonrasında acılar içinde veda etmişti bu dünyaya. Görüntüye dayanamadım. Derin bir nefes alıp arkamı döndüğümde Can tam dibimde duruyordu. Ne yapacağını bilmediği için götümden ayrılmıyordu. Canım çok sıkkındı açıkçası, Can’ın ne yaptığı pek s*kimde değildi, şöyle elimle kenara çektim. Bozuldu çocukcağız ama yapacak bir şey yoktu, şu anda Can’la uğraşamazdım. Mavi gözlü komiseri aradı gözlerim. Biraz ileride sigara içiyordu. Maktulün başında beni görünce ‘geliyorum’ anlamında elini kaldırdı.  Sigarayı fırlatıp yanıma geldi.

“Hoş geldiniz Başkomiserim,” dedi. Cevap verecek hâlim yoktu.

“Sağ ol,” dedim soğuk bir şekilde. Alınmadı. Bendeki durumu çakozlamış olacak ki hemen anlatmaya başladı.

“Katil her zamanki gibi kesici bir alet, tahminen bıçak kullanmış ama diğer cinayetlere nazaran bu sefer yara girişi kasık bölgesi.” Dikkatle dinliyordum, devam etti. “Darp yok, hırsızlık yok, boğuşma yok, cinayet aleti yok. Yerde oluşan ayak izlerine yoğunlaştık, oradan bir iz bulmaya çalışıyoruz.”

“Elinizi çabuk tutmanızı istiyorum Komiserim.” Sesim istemeden de olsa soğuk çıkıyordu.

“Emredersiniz Amirim, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz,” dedi. Benim tuhaf hâlime mavi gözleri şaşkınlıkla bakıyordu. Kafamı sallayarak yanından ayrılırken Adli Tabip Nazif yanımızda bitti.

“Cüneyt Bey, merhaba.”

“Kolay gelsin Hocam,” derken yolun kenarına geçtik beraber. “Sizde var mı katile bizi ulaştıracak bir şeyler?” dedim. Hani böyle ‘ver oradan bir şeyler’ der gibi çıktı sesim bu sefer. Şöyle bir suratıma baktı. Hâlimi anlamış olacak ki “Geçen size söylediğim teori ile bugünkü cinayet aynı gibi gözüküyor ama farklar var,” dedi.  

“Yara kasık bölgesinde bu sefer,” dedim. “Bunu mu kastediyorsunuz?”  

“Aynen öyle, ama bu sefer katil ve maktul yüz yüze iken olmuş olay,” dedi kendinden emin bir tavırla.

“Nazif Hocam, bana olay değil ipucu lazım,” dedim. Bir olur, iki olur, şimdi bana karşı çıkacak, birbirimize gireceğiz diye beklerken beni hiç tınlamadı ve konuşmaya devam etti:

“Katil öz güveni düşük biri. İlk cinayeti işlediğinde ne yaptığını bile anlamadan kaçmış olmalı ama sonradan başardığı iş ile güveni gelmiş. İkinci cinayet yine aynı tarz ama bu sefer bıçak keskin ve darbe daha öldürücü.” Bunları biliyordum.

“Eee?” dedim sıkıldığımı belli eder şekilde. Gene tınlamadı.

“Ama bu sefer farklı olan, güven Cüneyt Başkomiserim, güven. Üstüne basa basa konuşuyordu. “Katil kendine güveniyor artık, bu her şeyden daha tehlikeli.” Söylediklerinin etkisi oldu mu diye baktı, ben boş boş bakınca konuşmaya devam etti. “Avıyla yüz yüze gelme cesaretini göstermiş ve beklemediği bir anda kasığına, atar damara vurmuş bıçağı.” Bende gene bir şey değişmeyince, “Bakın Cüneyt Başkomiserim, diğer iki cinayette katil avına yandan, hiç beklemediği bir anda indiriyor darbesini ama bu sefer bilerek isteyerek öldürücü darbeyi vuruyor. Bu fark göz ardı edilemez.”

“Bu bize bir şey ifade etmez. Ben bununla ne yapabilirim? Siz çalışmaya devam edin,” dedim. Doktor Nazif’in söylediklerinin bir etkisi yoktu bende, aynı şeyleri konuşuyorduk. Tam arkamı dönecekken kolumdan tuttu. Normalde bu tarz hareketlere prim vermezdim ama durdum.

“Eder!” dedi sertçe, sonra kolumu bıraktı. “Şu anda sizde de oluşan özgüven kaybı yüzünden bana sert yaparak kendinizi tazeliyorsunuz. Buna istinaden sinirlenmiyorum ve pek önemsemiyorum yaptıklarınızı. Biliyorum, bu siz değilsiniz ama unutmayın, katil profesyonel bir avcı değil, sadece şans eseri öz güvenini yükseltmek ya da korkularıyla yüzleşmek isteyen biri. Bu bilgiler size yeteri kadar alan daraltır, bundan sonrası sizin işiniz,” dedi. Omzuma dostça dokunup benim bir şey söylememe fırsat vermeden de yanımdan ayrıldı. Bir şey diyemedim, ardından bakakaldım. Bu neydi şimdi ya da ben ne yapmaya çalışıyordum? Bir an önce kafamı toplamam lazımdı. Hem bir şey yapmıyor hem de etrafımı dağıtıyordum. Biri arkamdan seslenmeye başladı, Can’dı bu:

“Başkomiserim!” sesine hırsla döndüm. Tam bir şey diyecekken Can’ın yanında beliren Savcı elini uzattı.

***

Merkeze döndüğümüzde hummalı bir çalışma vardı. Herkes bir yerden bir şey bulmaya çalışıyor, bir iz için uğraşıyordu. Turgut Amirin odasına çıktığımda her şeye hazırlıklıydım. Kimseye bir şey söylemedim ama istifa etmeye bile hazırdım. Turgut Amir beni sandığımın aksine sakinlikle karşıladı ve tüm baskıyı kendi üzerine aldığını, benim rahat çalışmam için tüm ekibi emrime verdiğini söyledi. Şaşırdım mı, evet. Ben, beni fırçalamasını, bağırmasını, çağırmasını beklerken şaşkınlıkla odama girdim. Can hemen ayağa fırladı. Otur anlamında elimi salladım.

“Ya da oturma Can, mahalledeki kamera kontrolü sende. Şimdi gidiyorsun, eldeki tüm görüntüleri izleyip bana raporluyorsun,” dedim. Horlanmaktan sıkılmış Can keyifle kalktı. Belli ki böyle bir emir bekliyordu.

“Emredersiniz Amirim,” diyerek odadan çıktı. O çıkarken Taner geldi, selamını verdi.

“Söyle Taner.”

“Efendim, maktul Rahman El Badi’nin ev arkadaşları sorgu odasında.”

“Kaç kişiler.”

“Üç.”

“Taner, o ekibin sorgusu sende, raporu bekliyorum en kısa sürede.”

“Emredersiniz efendim,” dedi, o selamını verip çıkarken Bülent içeri girdi. Ekip taarruz hâlindeydi ama cephedeki komutan kendinde değildi.

“Adli Tabip Zafer’le konuştum, rapor en kısa sürede çıkaracak Amirim.”

“Sağ olsun, her zaman gözümüz kulağımız oldu zaten orada.”

“Doktor Nazif de oradaydı.”

“Sana bir şey dedi mi?”

“Yok Amirim, ama çok farklı biri o, acayip bir adam.”

“Biliyorum,” dedim.

“Şimdi ne yapıyoruz Amirim?”

“Organize Sanayi’ye gidiyoruz, Hayri’nin yanına. Bu herif de onun adamı, bize söyleyeceği bir şeyler vardır illaki.”

“Gazanfer ne olacak?”

“Onu da alacağız ama Gazanfer’i bununla nasıl birleştireceğiz? Bence gidip hurdalıkta arama yapmalıyız.”

“Başlayalım Amirim, bulalım şu herifi artık ama Hayri’den bize hayır gelir mi orasını bilemiyorum.”

“Gelir gelir, gelmezse getiririz, artık sabrım kalmadı yerimde saymaya.”

“Benim de Amirim. Bu adamı bulabilecek miyiz peki?” Bu soru ‘ne yapıyoruz biz amirim’ sorusuydu. Tanıyordum Bülent’i, beni kendime getirmeye çalışıyordu.

“İz yok Bülent, iz yok ortada, öylesine dolaşıyoruz. Bulacağız, bulacağız ama nasıl, ben de kendime aynı soruyu soruyorum,” dedim.

“Bulacağız Amirim, bizim elimizden kim kaçtı bu kaçsın, değil mi?” dedi kendi de inanmayan bir ifadeyle. Bana gaz veriyordu aklı sıra. Gülümsedim. Belki de bu sefer kaçıyordu ama Bülent görmek istemiyordu. Belki de görmek istediği için soruyordu. Umursamadım. Odadan çıktık.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Binadan çıkarken düşünmeden edemiyordum. Zaten günlerdir düşündüğüm, kafamda oturtamadığım şeyler hep aynıydı. Cinayetler arasında bir bağlantı bulamadığımız gibi karşılaştığımız farklı kişilerin ipuçları da bizi katile götürmüyordu. Bir adım attıktan sonra gene en başa dönüyorduk. İkinci cinayetten sonra benim ortaya attığım, sonra da vazgeçtiğim seri katil ihtimali yeniden güçlü bir şekilde karşımızdaydı. Ne Gazanfer’den ne de Hayri’den elle tutulur bir bilgi çıkacaktı ama boş oturup beklemek artık canımı sıkıyordu. Emniyet’in otoparkında bizim emektarın kapısını açarken telefonum çaldı. Kapıyla aynı anda telefonu açtım:

“Söyle Taner.”

“Amirim, Can Komiser kamera görüntülerinde ilginç bir durum tespit ettiğini söylüyor, gelip sizin bakmanızı uygun gördük.” Adım attığım yerden geri çekildim. Bir-iki saniye tereddüt etsem de Bülent ile göz göze geldik.

“Tamam, geliyorum,” dedim. Bülent de kapının ağzında ‘ne oldu’ der gibi bakıyordu. Telefonu kapatıp cebime attığım gibi arabanın kapısını kapattım. Bülent’in meraklı bakışlarına cevap vermem gerekiyordu. “Can kamera görüntülerinde bir şey bulmuş.”

“Hadi ya, bizim ekip de baktı o kadar, bir şey yoktu,” dedi sitemkâr bir tavırla.

“Bir bakalım Bülent, belki gözden kaçmış bir şeyler olabilir,” dedim. Bülent’in tadı söylediklerimle iyice kaçtı, suratı düştü. Yanına yaklaşıp sırtını sıvazladım. Bana baktı, bir şeyler söyleyecekti, “Hadi hadi,” diyerek iteledim. Ben Bülent’e ‘yanındayım’ mesajını vermiştim, konuşmasına gerek yoktu, şimdi zırvalayıp duracaktı. Bakalım Can ne bulmuştu. Çocuğun üstüne çok gidiyor olmalıydım ki korkusundan beni direkt aramamış, Taner’e aratmıştı. Yukarı çıkarken merkez içindeki koşuşturma devam ediyordu. Kamera kayıtlarının tutulduğu odaya gelince Bülent’le birlikte içeri girdik. Taner, Can ve diğer görevli memur ayağa kalktı.

“Oturun beyler,” dedim. Beş farklı monitörün hepsinde farklı görüntüler mevcuttu.

“Can Komiser görüntülerde bir durum buldu Amirim,” dedi Taner.

“Senin ağzın yok mu Can? Sürekli Taner mi konuşacak senin adına?” Sesim olduğundan sert çıkmıştı. Bu çocuğa karşı önyargım bitmeyecekti ama onu da korumam lazımdı. Kıpkırmızı bir surat ile bana bakan Can cevap vermedi. Elimi omzuna koydum. “Artık rahat ol, sen de bu ekibin bir üyesisin,” dedim bir baba şefkati ile ama pek tesiri olmadı. Hem fırça hem babacanlık olmuyordu bu çocuğun üstünde. Bana bakmadan kafayı ekrana gömüp konuşmaya başladı:

“Kamera görüntülerinde olağan dışı bir durum yok ve çoğu görüntü zaten flu, fazla bir şey anlaşılmıyor, amaaa…” Klavyeye dokununca ekranda iki farklı görüntü oluştu.  Bu ilk cinayetten önce Muhammed El Ravi, Ali İhsan Bey sokağında çekçeki ile gezerken hemen paralel sokakta şu kişi gözüme çarptı. Görüntüyü sabitleyince ince, zayıf bir beden gözüküyordu ekranda. Ben bu kişiyi tanıyor gibiydim ama çıkaramadım. Can konuşmaya devam etti. “Muhammed El Ravi farklı bir sokağa girdiğinde aynı kişiyi gene yakın bir sokakta görüyoruz.”

“Şu şüphelinin başka görüntüsü yok mu? Ekrana yakınlaştır,” dedim. Can denileni yaptı. “Görüntüyü iyileştir.”

“Çok iyi olmayabilir ama biraz daha netleştirebilirim.”

“Tamam netleştir,” dedim. Ekran netleşince, “Ben bunu tanıyorum,” lafı ile herkes bana döndü.

“Amirim, bu çocuk Ahmed’i bulan çocuk,” dedi Bülent.

“Ta kendisi,” dedim.

“Amirim, başka bir görüntü daha var.” Can klavyeyi tuşladı. Yan yana gelen Muhammed El Ravi yani Ahmed’e, Ali Asım para veriyordu.

“Zaten bu adam dilenci, para istemiş, çocuk da vermiş,” derken Doktor Nazif’in sesi beynimde yankılandı. “Katil profesyonel bir avcı değil, ilk cinayetinde ne olduğunu anlamadan kaçmış olmalı. Şans eseri ya da öz güvenini yükseltmek isteyen biri. Artık kendine güveniyor ve asıl tehlike bu.” Ali Asım’ın o güvensiz, korkak hâli gözümün önüne geldi.

“Bir görüntü daha var Amirim.” Can klavyeyi tuşladı. Zor bir açıdan bir görüntü yakalamıştı. Maktul Bayram Üşümez ekranda belirdi önce, sonra yanına yine ona para veren Ali Asım’ın görüntüsü geldi. “Bunu son anda yakaladım,” dedi. Ekrana iyice yakınlaşıp gözlerimi kıstım. O esnada Doktor Nazif’in sesi kulağımda yankılanmaya devam ediyordu: “Katil profesyonel bir avcı değil, ilk cinayetinde ne olduğunu bile anlamadan kaçmış olmalı. Şans eseri ya da öz güvenini yükseltmek isteyen biri.” Can’ın omzuna dokunup “Aferin çocuklar,” dedim. Bülent’e baktım; son zamanlarda dut yemiş bülbüle dönen Bülent’e.

“Ali Asım hakkında ne var ne yok istiyorum Bülent. Can’ı yanına al, yarım saat içinde ne var ne yok bulun,” dedim.

“Emredersiniz Amirim,” dedi. Modu gitgide düşüyordu, kulağını çekmem lazımdı. Şu zor günlerde Bülent kendine gelmeliydi.

“Hadi hadi,” diyerek yolladım.

***

Kapı tıkladığında camın kenarında dışarı bakıyordum. Mecidiyeköy viyadüğünden geçen arabalara bakarken Ali Asım’ın gerçekten katil olup olamayacağını düşünüyordum. O narin, zayıf, mahcup yüz mü bu üç cinayeti işlemişti? Kapı bir daha tıklandı

“Geel!”

Bülent ve Can içeri girdi. Can topuk selamı verince Bülent şöyle bir baktı. İkisinin arasında bir gerginlik çıkması en son isteyeceğim şeydi.

“İstediğiniz bilgilere ulaştım,” dedi.

“Dinliyorum,” dedim. Bülent heyecanla anlatmaya koyuldu.

“Ali Asım Gürbüz, on sekiz yaşında, annesi ev hanımı, babası mimar, maddi durumları iyi. Ali Asım lise son sınıf öğrencisi ve uzun yıllardır psikiyatri tedavisi görüyor.”

“Hastalığı neymiş peki?” dedim. Artık ne çıkarsa şaşırmıyordum.

“Obsesif kompulsif bozukluk.”

“Bu hastalık ne peki?”

“Takıntı hastalığı Başkomiserim,” dedi Can. “Herhangi bir şeye olabilir; temizlik, dini ya da cinsellik üzerine olabiliyor.”

“Sen bayağı bilgilisin bu konuda.”

“Maalesef kardeşimde de mevcut Başkomiserim.”

“Geçmiş olsun.”

“Sağ olun.”

“Ali Asım Gürbüz’ün doktorunu buldum Amirim, gidip konuşsak iyi olur,” dedi Bülent. ‘Can’ı boş verin, ben buradayım,’ der gibi konuşuyordu ama benim aklım başka yerdeydi. Benimle konuşurken Ali Asım’ın o donuk suratı geldi gözümün önüne. Belki de içinde ne fırtınalar kopuyordu o anda.

“Gidelim konuşalım bakalım,” dedim. “Hadi Can, sen de bilirkişi olarak bizimlesin.” Bir şey demedi ama ışıldayan gözleri ele veriyordu kendini. Bozulan Bülent’e bakmadım bu sefer.

Ali Asım’ın gittiği muayenehane özel bir psikiyatri doktoruna aitti. Suadiye taraflarında iyi bir apartmanın birinci katındaydı. Zengin kişilere hizmet veriyordu. Kapıdaki danışma veya güvenlikten geçip kata çıktık. Güzel bir sekreter kızcağız bizi karşıladı. Giriş kısmında polis diye haber verdikleri için bizi görünce afallayan sekreterle birlikte içeriye girdik. Doktor Semra Hanım görüşmede olduğu için sekreter kız bizi bekleme salonuna aldı. Çay veya kahve bir şey istemedik. Üç kişi deri koltuklara gömüldük.

“Güzel bir yere benziyor,” diyen Bülent önündeki masadan bilimsel bir dergi alıp okumaya başladı. Can tam karşımızdaki televizyonda sessizce dönen görüntülere bakarken ben etrafı kesiyordum. Sade döşenmiş bir evin salon bölümündeydik. Koltuklar deri, içe gömülen cinstendi ve bayağı rahattı. ‘Ne güzel uyurum burada,’ diye düşünmeden edemedim. Sekreterin masası camın kenarında oturduğumuz yerin solunda kalıyordu. O kızcağız da masasına oturdu. Tedirgin bir şekilde duruyordu. Tam ortada büyük bir televizyon, altında çeşitli kitaplar, mecmualar duruyordu. Televizyonun bittiği konsolun yanındaki küçük ahşap kütüphane, bekleyenlere okuması için birkaç kitap daha sunuyordu. Farklı çeşitlerde çiçekler köşelere konmuş salonu renklendiriyor, duvarlarda usta ressamların elinden çıkmış tablolar bu cümbüşe katılıyordu. O sırada arka bölümden konuşma sesleri gelmeye başladı. Doktor Semra Hanım’ın görüşmesi bitmiş olmalıydı. Ayak ve konuşma sesleri yakınlaştı. Üç kişi salonun önüne kadar geldi. Karı-koca olduğunu tahmin ettiğim bir çift ve doktor konuşuyorlardı. Bizi görünce bir şey anlamadılar ama doktorun sekreterine ‘kim bunlar’ dercesine bir bakış attığını yakaladım. Semra Hanım bozuntuya vermeden konuşmasını bitirdi. Çift ödemeyi yapmaya hazırlanırken bize bakarak olumsuz bir durum olup olmadığını çıkarmaya çalışıyordu. Sekreter hızlıca Semra Hanım’a bilgi vermek için kalktı ve bize bakarak kulağına doğru konuştu. Doktor Semra Hanım karı-koca ile vedalaşıp içeri odasına geçti. Çift ödemeyi yapıp çıkarken sekreter kendilerini geçirdi. Semra Hanım içeri gidince ben de yavaştan ayağa kalktım. Sekreter artık sıkıldığımı anlamış olacak ki “Hocamız sizinle şimdi görüşecek,” dedi ve kapı açıldı. Doktor Hanım yanımızda bitti. Otuz yaşlarında, güzel sayılabilecek bir hanımefendi olan Semra Hanım, “Buyurun size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.

“Başkomiser Cüneyt Duman,” diyerek kendimi tanıttım. “Bir cinayet soruşturması için buradayız, böyle ortalık yerde konuşmasak?” dedim. Cinayet lafını duyunca benzi attı.

“Tabii tabii, ama benim herhangi bir cinayetle ilgim yok…” diye kekeledi.

“Sakin olun, sadece birkaç soru soracağız, sizinle ilgili değil,” dedim. Bunu duyunca rahatlar gibi oldu. Sekterine dönüp, “Diğer hasta gelirse biraz beklet, kimseye de bir şey söyleme,” dedi.

Odaya beraber girdik. Muayenehane gibi kullanılan oda da salon gibi sade döşenmişti ve yazı tahtasının üzeri karalanmıştı. Semra Hanım onu silerken üçümüz koltuklara çöktük. İşini bitirip koltuğuna geçerken endişeli gözlerle bize bakıyordu.

“Gerçekten korkmaya başladım,” dedi.

“Korkacak bir şey yok, başta da söylediğim gibi bu bir cinayet soruşturması ve biz sizden bilgi almaya geldik,” dedim. Semra Hanım oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Neyin ne olduğunu çözememişti.

“Hangi konuda?” dedi kendine güvenen bir tonda. Deminki güvensizliğini gizlemeye çalışıyordu.

“Ali Asım Gürbüz sizin hastanızmış,” dediğim vakit kadının gene beti benzi attı.

“Evet, benim hastam ama konuyla ne alakası var?”

“Bakın Semra Hanım, Ali Asım’ın ikamet ettiği mahallede üç cinayet işlendi. Haberiniz var mı bilmiyorum ama ilk cesedi bulan da bizzat Ali Asım’ın kendisi.”

“Biliyorum, haberim var ama bu konunun Ali Asım’la ilgisi ne? Şüpheli mi yoksa?” Aynı tedirginlik devam ediyordu.

“Şu anda herkes şüpheli olabilir ama ‘katil odur’ demiyorum size. Sadece dediğim gibi bilgi topluyoruz.” Semra Hanım bakışlarını üçümüzün üzerinde gezdirdi.

“Hasta mahremiyeti gereği size bilgi veremem. Savcılık belgeniz var mı?” Şimdi huzursuzca kıpırdanma sırası bendeydi Semra Hanım oyunu kuralına göre oynamak istiyordu.

“Bakın, Ali Asım ile konuşan benim. Ortada onu suçlayacak bir delil yok ama bazı şüpheli hareketlerini tespit ettik. Şimdi on sekiz yaşında bir çocuğu savcılık kararı ile gözaltına alıp gerekli bilgileri toplamak da bir yol ama ben o yolu seçmedim. Sizin yardımcı olabileceğinizi düşündüğüm için buradayım,” dedim. Şimdi sıra ondaydı ama kararlıkla devam etti.

“Size cevap veremem, beni anlamanızı umuyorum,” dedi. Sesi mahcup çıkmıştı. Pes edemezdim. Ben de sesindeki tınıdan güç alarak devam ettim.

“Peki, biz de oyunu kurallarına göre oynarız o zaman,” diyerek ayağa kalktım. O esnada Semra Hanım’ın bir şeyler söylemek istediğini anladım. “Sizi zor durumda bıraktıysak özür dilerim ama niyetimiz sadece bilgi almak,” diye teşvik etmeye çalıştım.

“Oturun lütfen,” dedi. Teşvikim ve blöfüm işe yaramıştı. Tekrardan kalktığımız yere çöktük. Konuşmaya başladı. “Ben bir hekim olarak etik davranmak zorundayım ama aynı zamanda bir insan ve anneyim,” dedi. ‘İşte şimdi bir şeyler geliyor,’ diye düşündüm.

“Ali Asım benim ilk hastam. Ben çocuk psikiyatrıyım. Artık o yetişkin sınıfına girdi ama hâlâ bana geliyor. Bana ilk geldiğinde çok küçüktü. Öz güveni olmayan, takıntılı bir yapısı vardı. Zamanla çoğu şeyi aştık ama içindeki çekingenliği ve korkusunu bir türlü atamıyordu. Mahallede işlenen cinayetlerden haberim var; hemen sonrasında bana geldi zaten. Cesedi nasıl bulduğunu ve sizinle olan konuşmayı anlattı. Aslında bir nevi korkusu ile yüzleşti; bunun için onun adına sevindik. Ailesi de memnun oldu, ama…” derken yutkundu. “Mahallede ikinci ve üçüncü cinayetler işlendi.” Semra Hanım kısa bir es verdi. Benim bakışlarıma kilitlendi ve tekrar konuşmaya başladı. “Ben bir hekimim, savcı ya da polis değilim, ama Ali Asım’da farklılıklar gözlemledim. O pısırık, korkak çocuk gitti, yerine bambaşka biri geldi. Hatta son görüşmemizde kendisine bir bıçak koleksiyonu yaptığını söyledi. Bakın, biliyorum, bu onu suçlamaz ama ben bir hekim olarak bunları söylemek zorundayım,” dedi, vicdanı rahatlamak istercesine.

“Sizi çok iyi anlıyorum. Benim de niyetim gencecik bir çocuğu suçlamak değil ama elimizde bir profil var ve ona göre şüpheli listesine bakıyoruz,” dedim.   

“Bu yaptığım doğru değil belki ama kafamda soru işareti olarak kalacağına söylemem daha doğru oldu. Lütfen konuştuklarımızı kimseyle, bilhassa ailesi ile paylaşmayın.”

“Kesinlikle böyle bir şey olmayacak ama şu soruyu sormadan ayrılmak istemiyorum Semra Hanım. Ali Asım birini öldürebilir mi?” Sorumla birlikte Semra Hanım ellerini masanın üzerine birleştirdi.

“Kesin bir şey diyemem ama bu vakalarda kaygı arttığında hastalar kontrolü kaybediyor, aşırı korku ve panik hâlinde istemedikleri şeyler yapabiliyorlar. Genellikle kendilerine zarar veriyorlar ama başka birine zarar verenler de mevcut. Çünkü artık onları korkuları yönlendiriyor. Ali Asım’da bu durum oldu mu, bilemediğim için bir şey diyemeyeceğim.”

“Anlıyorum,” derken ayağa kalktım. Ben ayağa kalkınca hep beraber ayaklanmış olduk.

“Lütfen beyefendi, elinizde geçerli bir delil yoksa onu suçlamayın, yoksa genç bir arkadaşı kaybedebiliriz,” dedi.

“Dikkat edeceğim, inanın öyle bir niyetim yok, çok teşekkür ederim Semra Hanım,” dedim.

“Ben teşekkür ederim,” derken odadan çıktık. Semra Hanım kapıya kadar bize eşlik etti. Elini sıkıp binadan ayrıldık.

ONUNCU BÖLÜM

Emniyet’in emektarı ile merkeze dönerken üçümüzde de sessizlik hâkimdi. Düşünüyordum, son zamanlarda sürekli düşünüyordum ama bir yere varamıyordum. O sessiz, masum yüzün üç kişinin katili olabileceği aklımın bir köşesine oturuyordu, bir tarafına oturmuyordu ya da ben oturmasını istemiyordum. Adli Tabip Nazif’in tarif ettiği profil ile Doktor Semra Hanım’ın anlattığı uyuşuyordu.

“Can, bu hastalıkla ilgili neler biliyorsun?” dedim. Sorduğum soruya Can da şaşırdı.

“Başkomiserim, bu hastalık bir çeşit takıntı rahatsızlığı. Kimi temizliğe takıntılı oluyor, kiminin dine hassasiyeti yüksektir, ona takılır, kimi cinselliğe takılır, değişiyor. Başka takıntıları olan da oluyor.”

“Korku ve kaygı yok mu?”

“Çoğunun temeli korku ve kaygıdır, zaten bir çeşit kaygı bozukluğu bu hastalık.”

“Kafanızda ne var Amirim?” Soruyu soran Bülent’ti. Sorduğu soruya cevap beklerken göz ucuyla bana bakıyordu.

“Bilmiyorum Bülent, kafamda oturtamıyorum o çocuğu.”

“Gidip alalım, sorgulayalım Amirim, ak koyun, kara koyun ortaya çıksın.”

“Olmaz öyle, başka bir şey, bir delil bulmalıyız,” dedim.

“Başkomiserim, benim bir fikrim var,” dedi Can. Onun da kendine güveni geliyordu.

“Söyle bakalım Can,” dedim.

“Katil sadece kâğıtçıları avlayan bir avcı gibi görünüyor. O zaman onu kendi silahı ile vuralım.”

“Nasıl peki?” Soruyu soran Bülent’ti.

“Şöyle ki Bülent Komiserim, şu anda o mahallede kâğıt toplayanlar bu olaylardan sonra yok denecek kadar azalmıştır. Bizden biri kâğıt toplayıcı kılığına girsin ve önüne gelenden para istesin. Bakalım avcımız tekrar ortaya çıkacak mı,” dedi.

“Ben göreve talibim Amirim,” dedi Bülent. Onun aklına yatmıştı hemen. Bana da mantıklı geldi Can’ın söyledikleri. Hem de böylelikle suçüstü yapmış olurduk.

“Güzel bir fikir Can, aferin, ama bu konuyu detaylıca Turgut Amirle konuşup bir karara bağlamak en hayırlısı olacak.”

“Beni seçersiniz herhâlde,” dedi Bülent.

“Lan, dur hele bir.”

“Siz orada tanındınız Bülent Komiserim, tanınmayan biri lazım,” dedi Can.

“Doğru Bülent, seni herkes tanıyor orada,” dedim.

“Ben de bu göreve talibim Başkomiserim,” dedi Can. Onun bu hâli ve öne çıkması hoşuma gidiyordu ama hoşuna gitmeyen başkası vardı, renk vermedim.

“Şu anda bir şey diyemem Can ama göreve olan isteğin ve fikirlerin önemli. Yavaş yavaş ısınıyorsun bize,” dedim.

“Peki Amirim,” dedi Can. Göz ucuyla Bülent’e baktım, o da bana bakıyordu. Göz kırptım, gülümsedi. Eliyle ‘beni seçin, beni seçin’ yapıyordu. İyi iyi, bir de bu hayırsızı çekemezdim şimdi.

***

Emniyet’e akşamüzeri döndüğümüzde ben direkt Turgut Amirin odasının yolunu tuttum. Gerekli bilgileri verdim ve Can’ın önerisini söyledim. Her şey kafasına yattığı gibi planı onayladı. Üzerinde baskı vardı ve hemen katilin ortaya çıkmasını istiyordu. Yoksa sittin sene uğraştırır, sıtkımı sıyırırdı. Turgut Amirin odasından çıkıp kendi odama döndüğümde, ceketimi attığım gibi koltuğa çöktüm. Yorulmuştum ve bu can sıkıcı hadisenin büyüyüp büyüyüp önüme tekrar düşmesi benim de canımı sıkıyordu. Gözümün önüne Can’ın çekçek ile kâğıt toplamasını getirdim. Bu çocuk bunu becerebilecek miydi acaba? Büyük bir risk mi alıyordum? Başına bir şey gelirse ne olurdu? Kararsızdım ve gerçekten boşa düşmeye korkuyordum. Camdan dışarı baktım. Gün akşama dönmüştü ve trafik sesine insan sesleri karışmış, odanın içine doluyordu. Gözlerimi kapatıp seslere bıraktım kendimi. Hemen uyumuşum.

Bülent ve Can tepemde dikilmiş, beni uyandırmaya çalışırlarken gözlerim aralandı. Hemen doğrulmaya çalıştım ama bedenim ‘ne yapıyorsun sen’ dercesine kasıldı. Kendimi geri bıraktım.

“Çok mu uyumuşum?” dedim gözlerimi ovuşturup.

“Yok Amirim, taş çatlasın yarım saat falan, biz hemen geldik zaten,” dedi Bülent.

“İyi halt ettiniz, şuradan sigara ver,” diyerek ceketi gösterdim. Bülent koluyla Can’ı dürttü, Can hemen sigara paketini alıp uzattı. İçinden bir tane yakıp keyifle dumanı içime çektim. Şimdi aklım yavaşça yerine gelirdi.

“Can, göreve hazır mısın?” derken doğruldum.

“Evet Başkomiserim,” derken gülümsüyordu.

“Turgut Amir kabul etti mi Amirim?” dedi Bülent. Sigaradan bir nefes daha çekip konuştum.

“Evet, artık oltayı atıp bekleyeceğiz,” dedim.

“Hadi bakalım Can, hazır mısın?” diyerek Bülent elini Can’ın omzuna koydu. Can keyifle, “Her zaman Bülent Komiserim,” dedi.

“Şimdi ikiniz çıkıyorsunuz. Belediyeye gidin. Ben zabıta amiri ile konuştum, çekçek arabası ayarlayacak size. Can, sen de üstüne yırtık pırtık eski elbiseler buluyorsun, yarın sabahtan mahallede göreve başlıyoruz,” dedim.

“Emredersiniz Amirim.”

“Bülent, sen de yardımcı ol, gidin hazırlanın. Yarın beni almayı unutmayın bu arada he…” dedim.

“Emredersiniz Amirim. Şimdi paydos mu ettik yani?”

“Siz değil, ben paydos ettim,” dedim. Bülent ve Can gülümsedi. “Hadi bakalım,” diyerek elimi çırptım. Bülent, Can’a dokunup “Hadi,” dedi. Tam çıkıyorlardı ki “Bana haber vermeyi unutmayın,” dedim.

“Tamamdır Amirim,” diyen Bülent çıkarken kapıyı çekti. Sigarayı küllüğe bastırıp telefonu elime aldım. Perihan’ı uzun süredir aramıyordum. Hemen tuşladım numarayı.

“Ooooo,” diye uzun bir ses geldi. “Beni arar mıydınız siz?” dedi sitem dolu bir sesle.

“Nasılsın?” dedim.

“Ben iyiyim, sen nasılsın?”

“Ben de aynı.”

“Lafı dolandırmayayım, gel hadi gel, ben de özledim seni,” dedi.

“Kızmıyorsun yani.”

“Hayırsızsın ama kızmıyorum,” dedi. Oturduğum yerde sırıttım.

“Tamam,” diyerek telefonu kapattım. Kendi kendime gülümsedim. Yarın bu iş bitsin diye duamı ettim. Oturduğum yerden kalkıp ceketimi aldım ve odadan çıktım.

ONBİRİNCİ BÖLÜM

Sabah Perihan’ın yanından kalkmak zor olsa da bunu başardım ve sesimi çıkarmadan evden çıktığım gibi kendi evime geldim. Hazırlanıp Bülent’in beni almasını beklemeden merkeze geçtim. Herkesten çok ben heyecanlıydım. Bir operasyonun içindeydik ve doğru bir iz üzerinde olduğuma inanıyordum. Ama Can bu işi kotarabilecek mi diye de kaygılıydım. İnşallah bir hata olmaz diye içim içimi yiyordu. Şimdi Emniyet’in emektarında bunları düşünürken Can, Ali Asım’ın evinin yakınına sotelenmiş onun çıkmasını bekliyordu. Can’dan başka bizim ekipten iki kişi sokağın girişinde başka bir arabadaydı. Yine sokağın içinde işportacı kılığında bir memur, boş araziye yatmış iki memur, ayrıca mahalle sokaklarına dağıtılmış sivil ekipler vardı. Kalabalık bir şekilde attığımız oltaya avın düşmesini bekliyorduk. Saatlerin geçmesini bırak, dakikalar hatta saniyeler geçmiyordu.

“Ya evden çıkmazsa bu çocuk?” dedi Bülent.

“Çıkar çıkar, o artık bir avcı, Can’ı gördüğü vakit çıkacaktır,” dedim. Telsize konuştum: “Can, sokakta bir tur at, biraz ses çıkar da dolaştığın belli olsun.” Kulağındaki küçük bir kulaklıkla devamlı irtibat halindeydik.

“Tamamdır,” dedi. Bulunduğu yerden çıktı. Kırk yıldır bu işi yapıyormuş gibi önce yolda gördüğü bir kediyi sevdi, sonra eliyle burnunu sildi. Yavaşça Ali Asım’ın, Ahmed’in cesedini bulduğu konteynerin dibine geldiğinde elindeki çekçeki bıraktı ve çekçek devrildi. Gürültülü bir ses çıkmadı ama Can kendi kendine sinirlenmiş gibi gürledi. O esnada konteynerin kapağını tutup yüksekten bıraktı, büyük bir gümbürtü koptu. Binaya baktım, hareket yok gibiydi. Sonra camın birinden bir kafa çıktı.

“Oğlum oğlum, git buradan git,” dedi yaşlı bir teyze.

“Ne diyorsun teyze, karnım aç, para versene,” dedi Can. Camın ardından bir beden daha uzandı. Teyzenin kocası olmalıydı. Kadını içeri çekmeye çalışıyordu. Kadın insani şeklinde Can’ı uyarmaya çalışıyor, Can ise duymazlığa verip iyice bağırıyordu.

“Aferin, aferin,” dedim.

“Kırk yıllık kâğıtçı gibi, değil mi Amirim?” dedi Bülent.

“Yanlış meslek seçmiş, bence tiyatrocu olmalıymış,” dedim.

Kocası en sonunda ikna etmiş, yaşlı teyze bir şeyler söyleye söyleye içeri girmişti. Ama Can hâlâ, “Bir ekmek parası verecek yok mu?” diye bağırıyordu. Tam o esnada camın ardında Ali Asım’ın kafayı gördüm. Bir an nefesim kesildi heyecandan. İlk defa böyle bir durum yaşıyordum. Birçok katil gördüm, ceset gördüm ama böyle heyecanlanmamıştım. Telsize konuştum:

“Can, avcı camda,” dedim. Can bir hamle ile Ali Asım’a dönüp, “Karnım aç ağabey, bir yardım,” dedi. Ali Asım duymazlıktan gelip direkt içeri geçti.

“Hadi be, yoksa?” dedi Bülent.

“Dur,” dedim, “dur.” Telsize konuştum. “Can, devam et ama biraz oyalan, sonra yavaşça yürü,” dedim. Can denileni yaptı ve sağa sola takılıp oyalanmaya, sonra da yavaşça yürümeye başladı. “Takip 3452, avı takip edin.” Emrimle, boş arsada sotelenmiş iki sivil görünmeden takibe başladı. ‘İnşallah evden çıkıp ava başlar yoksa büyük bir fiyasko olacak,’ dedim kendi kendime. Hâlâ tam konduramıyordum Ali Asım’a ama içimden bir ses ‘doğru yoldasın Cüneyt’ diyordu.

“Başkomiserim, bu iş inşallah sarpa sarmaz,” dedi Bülent. O da belli ki bu işin fiyasko çıkmasından korkuyordu. Beş dakika, sanki beş yıl gibi geçti. “Çıkmayacak Amirim,” diye konuştu Bülent. Cevap vermedim bakışlarım kapıya kilitlenmişti. Tam o sırada kapı açıldı ve Ali Asım evden çıktı. Kalbim aynı anda sıkıştı. Bir avcının avlanmaya çıkışını izliyorduk ve bu belgesel değil, gerçeğin ta kendisiydi.

“Takip 3452, avcı çıktı, takip 3453, araçla takibe başla,” dedim. “Can, avcı çıktı, dikkatli ol!” diye ekledim. Can yürümeye devam ediyor, çöpleri karıştırıyor, önüne gelenlerden dilenmeyi ihmal etmiyordu. O esnada Ali Asım da Can’ı arıyor gibi etrafına bakınarak yolunda yürüyordu. “Bülent, hareket et, kendini gösterme,” dedim. “Can, ayarladığımız noktaya hareket et, kendini göster,” dedim. Mahallede sote bir alan bulmuş orayı av noktası belirlemiştik.  Bülent arabayı yavaşça hareket ettirdi ama bu iş arabayla olmayacaktı, inip yürümemiz lazımdı. Bülent’le belirlediğimiz noktaya gidelim demeye kalmadan Ali Asım, Can’la karşılaşmıştı. ‘Ulan ne çabuk’ dedim. Telsize, ‘avcı avın yanında’ uyarısı geldi. “Takip 3452, takibi kaçırma,” dedim. Şimdi Can, Ali Asım’la konuşuyordu. “Can, dikkat et,” dedim. Kalbim beynimde atıyordu. “Herkes dikkatli olsun!” anonsu geçtim. Her şey olabilirdi ama açık alandaydık. Burada nasıl bir hamle yapacağını kestirmek zordu. O esnada Ali Asım, Can’ın yanından ayrıldı, yürümeye başladı. Can ayrı bir şekilde yürümeye devam etti.

“Ne yapıyor bu?” dedi Bülent.

“Can ne oldu?” dedim.

“Para istedim, parası olmadığını söyledi ve yoluna devam etti.”

“Başka dikkatini çeken bir şey olmadı mı?” dedim.

“Yok hayır.”

“Tamam, sen belirlediğimiz alana yönel, yakınsın zaten,” diyerek Can’ı yönlendirdim. “Bu çocuk çok kurnaz Bülent,” dedim. Bülent cevap vermedi. “Sür hadi o bölgeye, gelecek, göreceksin,” dedim. Araba hareket etti. Telsize konuşan 3453’tü:

“Avcı avı takip ediyor, bir arka sokakta,” dedi. Bülent’e dönüp baktım. Arabayı bölgeye yaklaştırmadan park etti. Seçtiğimiz bölge, mahalle kör noktalardan biriydi. Ali Asım’ın evine yakın olan bu yeri bayağı araştırıp zor bulmuştuk. Can bölgeye yavaşça geldi, etrafına bakınıyor, gelip geçen olursa para istiyordu. Birkaç kişi kendisini uyardı ama Can pek aldırış etmedi. Çöp konteynerinin yanına çöktü. Bir sigara yaktı. Diğer sivil ekipler yaklaşmış, bölgeyi kordon altına almaya çalışıyorlardı. Tam sırada yolun başında Ali Asım göründü. Telsize konuştum: “Avcı göründü, Can dikkatli ol, avcı göründü,” dedim.

Ali Asım yavaşça, etrafı kolaçan ede ede Can’ın yanına yaklaştı. Bülent ile oturduğumuz yerde put olmuş, öylece duruyorduk. Şimdi konuşmaya başlamışlardı. Ali Asım cebinden çıkarıp Can’a para verdi. O esnada sokak bomboştu, bir Allah’ın kulu ortada yoktu. Can ayağa kalkıp parayı alıp cebine koyarken anladım ters bir şey olduğunu. “Can, dikkat et!” dememe kalmadı, tekmeyi hayalarına yedi. Olduğu yere doğru çöktüğünde Ali Asım’ın elinde bıçağı gördüm. “Bülent koş!” demeye kalmadan Bülent arabadan çıkmıştı. Daha kimseye bir şey demeden herkes harekete geçmişti ama arada mesafe vardı. “Ateş etmeyin sakın!” diye uyardım. Bülent, “Caaaan!” diye bağırarak koşunca Ali Asım’ın dikkati dağıldı ve o anda Can bir hamle yapıp acıyla da olsa Ali Asım’ı itti. Ali Asım yere düştü ve bıçak elinden savruldu. Tekrar hamle yapmaya kalkana kadar Bülent yetişip avcıyı yakaladı. Yere düşen bıçağın parıltısını yolun ortasından görebiliyordum. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. Diğer ekipler de bulunduğumuz alana döküldü. Nefes nefese yaklaşıp Bülent’in elinde debelenen Ali Asım’a bakmadan Can’a yürüdüm. Acıyla kıvranıyordu.

“Git işe, işe şuraya,” dedi Bülent. Elinde duran Ali Asım’ın kafasına vurup “Nasıl tekme attın lan sen!” diye bağırdı.

“Hemen ambulans çağırın,” dedim.

“Ben iyiyim Başkomiserim,” dedi Can ama iyi görünmüyordu. Bana dik dik bakan Ali Asım’a bir şey demedim. Gerçekten böyle bir şey beklemiyordum. Üç kişinin katiline suçüstü yapmıştık.

“Götürün şunu!” dedim. Mahalleli camlara yollara dökülmüştü. ‘Şimdi bir olay olmuş olsaydı gören kimse olmazdı ya,’ diye geçirdim içimden.

“Herkes toparlansın!” diyerek ekibe toplanma emri verdim.

***

Sorgu odasında oturmuş bekleyen Ali Asım’ın yanına ben girdim. Diğerleri camın arkasından bizi izliyordu. Kafasını öne eğmiş olan Ali Asım benim girdiğimi biliyordu ama hareket etmedi. Karşısına sandalye çekip oturdum. Ellerimi masaya koydum.

“Ali Asım,” dedim. Cevap vermedi. Onu fazla zorlamayacaktım. Gerçekten durumuna üzülüyordum. Ailesi ne olduğunun farkında değildi. Birazdan avukatı gelecekti ama ben onunla sadece konuşmak ve nedenini öğrenmek istiyordum. Kim olursa olsun, üç kişinin sadece korkular yüzünden mi öldüğü merakı içime oturmuştu. Bütün bu olaylar sadece kaygı bozukluğundan dolayı mı olmuştu? “Neden Ali Asım, neden yazık ettin kendine?” dedim.  Kafasını kaldırdı, donuk bakışları gene üzerime kilitlendi ve gülümsedi.

“Neden mi Komiserim?” dedi. “Bir nedeni yok aslında. Sen korkmak nedir, bilir misin Komiserim? Kendini yiyip bitiren korkuyu, içinde kopan fırtınayı bilir musun? Siz benim neler yaşadığımı biliyor musunuz? Korkudan sokağa çıkamadığım günleri, sırf o pis herifler para istemesin diye onların geçiş saatlerine göre sokağa çıktığımı biliyor musunuz? Burada herkes güvende ama sokaklar öyle mi? Kimin ne yapacağı belli değil. Siz beni korudunuz mu Komiserim? Ama ben kendimi korudum işte. Benden para isteyenlere para vermesem, canımı alabilirlerdi. Onun yerine ben onların canlarını aldım. Ben onları vurdukça daha da güçlendim. O dev gördüklerim, birer birer küçüldü benim önümde. Aslında güçlü olan bendim, onlar değil, hepsi elimin altında inleyerek öldüler. Eğer beni durdurmasaydınız kötü adam bırakmazdım sokaklarda, artık kimseyi rahatsız edemezlerdi ama bırakmadınız Komiserim. Korkularım vardı benim ama artık yok. Huzurluyum ve mutluyum,” dedi. Donuk bakışları üzerime kilitlendi. Söylediklerinin üzerimde bir etki bırakıp bırakmadığına bakmak istiyordu ama cevap vermedim. Oturduğum yerden kalktım, omzuna dokundum ve bu güzel gencin yitip giden gençliğine üzülürken onun donuk bakışları altında odadan çıktım.

-SON-

DÜŞÜNMEDEN

-I-

Aklın Neredeydi Be Adam!

Mevsim değişmemişti fakat yapış yapış bir temmuz sıcağından kuru ağustos sıcağına geçiliyordu. Ağaçlardaki yapraklar, kaldırım kenarındaki çimenler, hatta kargıyla kaplı sazlıklar bile sararmaya başlamıştı. Erken gelen kuraklık, zamansız ölümü getirmişti doğaya. Alelacele yaşanmış, bir çırpıda tüketilmiş hayatlar gibi.

Kaportacı Salim’in hayatı gibi…

Akdeniz’in küçük bir ilçesinin tek sanayi sitesinde ufacık bir dükkânı vardı Salim’in. İçeride yeterince alan olmadığı için daha çok dükkânın önündeki boşlukta çalışırdı. İskeleti çıkmış, yer yer yamalı araba gövdelerini sabahtan akşama kadar, telaşsız ve usta elleriyle çekiçler dururdu. Alnındaki ter bile Salim’in temposuna uyup önce alnında boncuk boncuk birikir, sonra ağır, aheste, kulaklarının kenarından boynuna süzülürdü. Yorulduğu zaman, ‘ofisim’ dediği, demir ayaklı eski bir masa ve yayları atmış, yağ içindeki bir patron koltuğundan ibaret olan köşesine çekilirdi. Kazandıklarını güvenle saklamak için masasının altına bir kasa bile koydurmuştu. Komşu dükkânlarda görmüştü bunu; Elektrikçi Faruk’ta, Motorcu İsa’nın dükkânında, Yedek Parçacı Hasan’da, Demirci Osman’da… Zaten Osman Usta’nın dökümcü arkadaşı satmıştı bu kasayı ona. Hatta kasanın dayanıklılığını anlata anlata bitirememişti.

Gelin görün ki şimdi kasanın yerinde yeller esiyordu. Biri, muhtemelen gece, kepenkleri zorlayıp içeri girmişti. Dökümcü, kasanın dayanıklılığı konusunda haklı olmalıydı, çünkü hırsız kasayı olduğu yerde açmak için ne kadar alet varsa indirmişti aşağı. Açamayınca da her şeyi bırakmış fakat kasayı kucaklayıp götürmüştü. Yıllardır biriktirdiği her şey, bir ev ya da araba alacak kadar değil ama günün birinde işsiz kalırsa ona uzunca bir süre yetecek kadar para, bir kerede uçup gitmişti.

Akşamın yedisi olmuştu fakat polisten hala haber yoktu. Salim koltuğuna çakılıp kalmıştı öylece. Gelip dükkânı inceleyeceklerdi güya! Aslında polislere kızamazdı, çünkü hatanın büyüğü kendisindeydi; sabah gelince hiç oturmadan işe başlamış ancak öğle yemeği için masasına oturunca kasanın yokluğunu fark etmişti. Salim geç haber verince polisler de geç gelirdi elbet.

Şimdi eve gitse yıllardır memnun edemediği karısı ve onun çokbilmiş ağabeyi üşüşeceklerdi başına. “Neden bankaya koymadın ki o kadar parayı?” diye soracaktı karısı. Salim bir şey diyemeyecekti karşılığında. Aslında cevapları vardı ama o anda bunları dile getirecek cesareti bulamayacaktı kendinde. Sonra, sırıtarak gelecekti Müdür Bey, karısının çok değerli ağabeyi, elini onun omzuna koyup “O çaldırdığın para var ya…” diyecekti, “Benim bir aylık maaşım…” Belki kafası dağılsın diye onu içmeye götürecekti. Tek bildiği zil zurna oluncaya kadar ziftlenmek olan bu adam, karşısında atıp tutacaktı yine. Yok, yok, Salim bu kez direnmeliydi. Kayınbiraderi -ki içinden ona bu şekilde seslenmek hiç gelmiyordu- ısrarcı bir adamdı, ne yapar eder götürürdü onu. Ne yapacaktı şimdi Salim? Düşündükçe eve hiç gitmemenin,  geceyi dükkânda geçirmenin en iyisi olduğunu anlıyordu. Hem nasıl olsa polisleri beklediğini bahane edebilirdi ertesi gün.

Salim, başına bunların neden geldiğini düşünüyordu bir taraftan. Nasıl oluyordu da paçasından kötülük akan kayınbiraderi bu denli refah içinde yaşıyordu? Tam bir dolandırıcıydı adam; müdürlük yaptığı okulun döner sermayesine giren paralardan aşırdığını iyi biliyordu. Kayınbiraderi sarhoşken ağzından kaçırmıştı bunu, “Paraların köpüğünü alıyorum,” demişti. Sonra, öğrencileri dövdüğünü bilmeyen yoktu. Salim, kayınbiraderinin bir gün öfkeli bir veliye çatacağından emindi, aslında bunun için gün sayıyordu. İçten içe çok istiyordu bunu. Böyle bir adamın cezasız kalması… Olacak iş değildi.  

Oysa Salim… Ne kimsenin malına göz dikmiş ne de kimsenin canını yakmıştı bugüne kadar. Mesela bir sürü çırağı olmuştu fakat onlara tek bir fiske vurduğunu hatırlamıyordu. Hatta yanında kalfalığa kadar yükselenlerden bir tanesi ustalığı eline alınca onun dükkânının tam karşısına bir dükkân açmıştı. Buna dahi ses etmemişti. “Herkesin rızkını gönderen Hüda’dır,” demişti hep.

Hüda rızkını göndermişti ama Salim onu korumayı başaramamıştı. Şimdi suç kimdeydi? Akılsız Salim’deydi tabii ki. Kimde olacak? Bugüne kadar kimsenin tavuğuna ‘kışt’ deme, sabahtan akşama kadar çalış, akşam sofrada karnını doyuracak bir kap yemek buldun mu, şükret. Sonra yat yorgun kolların, bacaklarınla tombul karının yanına. Çocuklar mutlu mutlu okula giderler, belki adam olanları da çıkar içlerinden, daha ne? Ne gerek var zalim olmaya, ne gerek var dümen çevirmeye?

***

 Salim geceyi dükkânda geçirmişti. Karısına yetiştirmesi gereken bir işi olduğunu söylemişti fakat pek inandıramamıştı onu. Karısının ses tonundan, sorduğu sorulardan anlıyordu bunu Salim. Umursamadı, eninde sonunda gerçekler ortaya çıkacaktı nasıl olsa.

Polisler öğleye doğru geldi. İlk sordukları güvenlik kamerası oldu. Salim gülümseyip cevap verdi buna, ayın sonunu zor getirdiğini, böyle bir sistem için parası olmadığını söyledi.

İri yarı bir polis memuru ona sorular soruyor, bir taraftan da Salim’in verdiği cevapları not alıyordu. Salim’in gözü polisin yazdıklarındaydı, bu yüzden dalıp gitmişti.

“Sana soruyorum be adam!” diyordu polis memuru ısrarla, “Sabahları kim açıyor dükkânı?”

 “Ha, af edersiniz komiserim! Sabah, kim olacak, bizim çırak açar dükkânı.”

“Nereden anlamış soyulduğunuzu?”

“Onu anlamamış ilk başta. Yalnız bütün aletler yerdeymiş, işkillenmiş ama benim bıraktığımı düşünüp toparlamış etrafı.”

“Hiç mi anlamamış içeriye birinin girdiğini?”

“Kepenkler de aralıkmış ama benim açık bıraktığımı düşünmüş çırak. Akşamları en son ben çıkarım.”

Polis memuru şimdi, ‘tam kendine göre bir çırak bulmuşsun, o da senin kadar aptalmış,’ der gibi bakıyordu. Ya da Salim’e öyle geliyordu. Fakat yine de Salim mahcubiyetle eğmişti başını.

Polisler, “Çağır bakalım şu çırağı biz de bir konuşalım” dediklerinde yamalı bir araba gövdesini azimle zımparalamayan Fikri’yi çağırdı yanına. Fikri’nin esmer yüzü güneşten iyice kararmıştı, hatta yer yer kızarmaya başlamıştı çocuk. Dağınık saçlarını elinin tersiyle başının arkasına atmış pür dikkat polisleri dinliyordu. Kara, çipil gözlerinden zekâ fışkırıyordu. 

Fikri, Salim’in anlattıklarını bir bir doğruladı. Etrafta kimseyi görmemişti sabah dükkânı açarken, içeriye birinin girdiğinden şüphelenmişti ama ustasının sakinliğini görünce bir sorun olmadığını düşünmüştü.

Polisler, Fikri’yi işinin başına yollayıp Salim’e döndüler.  

“Sen ne zaman fark ettin kasanın yokluğunu?”

“Öğle yemeğinden sonra, dün saat iki gibi…”

“Ohooo be adam! Aklın neredeydi ki!”

“Komiserim…”

“Neyse, neyse… Şüphelendiğiniz birileri var mı?”

“Yok, komiserim, bilmiyorum yani, kasadaki üç kuruş paraydı zaten.”

“Ne kadar vardı?”

Salim kasadaki paranın miktarını söyledi utanarak.

“Az sayılmazmış! Ah be adam!”

-II-

Filmlerdeki Gibi

Salim filmlerdeki gibi olacak zannetmişti. Dükkânını olay yeri inceleme uzmanlarının dolduracağını, arı gibi çalışan beyaz tulumlu memurların her yerde parmak izi ve kanıt arayacağını düşünüyordu. Hiç de beklediği gibi olmadı; hepi topu bir komiser ve bir memur gelmişti. Onlar da Salim’i ayaküstü sorguladıktan sonra komşu dükkânlara geçmişti zaten. Beş dakika bile kalmamışlardı Salim’in dükkânında. O da çırağı Fikri’yi yollamıştı peşlerinden. Çırağın dediğine göre, elektrikçide, motorcuda, kaynakçıda, hiçbirinde, herhangi bir kayıp yoktu. Hırsız hedeflemiş gibi Salim’in dükkânına girmişti sadece. Canına yandığımın dünyasında bir Salim kalmış gibi!

Komiser ekip arabasına binerken homurdanıyordu. “Ulan arkadaş ara ki bulasın! Ne bir kamera var ne bir görüntü!”  

Salim, komiserin arkasından bakakaldı. ‘Bir gelişme olursa biz seni ararız,’ bile dememişlerdi. Şimdi sakince oturup polislerin işini yapmasını beklemeliydi.

Fakat öyle olmadı.

Ne yapıp edecek dükkânına gireni bulacaktı. Şüphelendiği birisi vardı aslında. Dün kayınbiraderiyle birlikte gelen öğrenci… Öğrenci demeye bin şahit isteyen, pejmürde herifin teki daha doğrusu. Okul formasının bir yakası bir yerde diğer yakası başka yerde… Solmuş lacivert bir pantolon giymiş, ayakkabıları deseniz toz toprak içinde. Belli ki sabahtan akşama ayağı yanmış it gibi gezen bir tip. Ya o kaşındaki, favorilerindeki, berberde yaptırdığı belli olan falçata izine ne demeli? Sonra, dört bir tarafı kolaçan eden bakışları, kıpır kıpır, yerinde duramaz halleri… Hiç güven vermemişti bu çocuk Salim’e.

Kayınbiraderi Siyah Passat’ının bir işi olduğunda mutlaka uğrardı yanına ve her seferinde bir öğrenciyle gelirdi. Çantasını taşıtmak için… Onlar konuşurken öğrenci süklüm püklüm beklerdi arabanın yanında. Yani diğerleri öyleydi. Fakat dünkü çocuk… O başka türlüydü. Başka bir hinlik peşindeydi, kesin!

Salim polislere anlatmak istemişti bu çocuğu. Onu aptal yerine koyan bakışları görünce vazgeçmişti. Şüphesini dile getirse komiser inanmayacaktı belki de; gülüp geçecekti.

***

Çırağını dükkânda bırakıp çıktı Salim. Planını çoktan yapmıştı. Önce kayınbiraderinin çalıştığı okula uğrayacak, kapıdaki güvenlik görevlisine veya çocuklara sorup şüphelendiği o serseriyi bulacaktı. Çocuğa bir şey demeyecekti ilk başta. Evini öğrense, babasını bulsa yeterdi.

Şansı yaver gitti Salim’in. Öğrencilerin dağılma saatine denk gelmişti. Elektrikli bisikletiyle okula yaklaşırken çocuğu bir ağaç altında sigara ziftlenirken buldu. Hemen durdu yanında. Çocuk istemeden sigarasını sakladı, Salim’e bakıyordu çakır gözleriyle.

“Baban çağırdı beni” dedi çocuğa, “Sizin arabanın bir işi varmış.”

Adresi babasından aldığını fakat yolları karıştırdığını söyledi. Yalandı tabii… Çocuğa tuzak kurmaya çalışıyordu.

“Babam şimdi iştedir” diye karşılık verdi çocuk. “İsterseniz bir daha telefon edin.”

“Telefonumun şarjı bitiyor. Sen eve gidecek misin?”

“Evet, birazdan.”

“Tamam,  atla da götüreyim seni. Hem evi göstermiş olursun. Olmadı akşama uğrarım tekrar.”

Çocuk sigarasını atıp bindi Salim’in arkasına. Biraz korkmuş gibiydi. Salim, çocuğun suçlu olmasına yormuştu bunu. Yolda sigara olayından babasına bahsetmemesini tembihledi Salim’e. Daha doğrusu yalvaran bir ses tonuyla, ‘abi’ diyerek rica etti. Salim elbette sigaradan bahsetmeyecekti. Çünkü daha önemli bir işi vardı. 

-III-

Düşünmeden

“Cinayet olduğu kesin bir ölüm amirim…”

“Nerede, yine arka mahallede mi?”

“Evet, amirim. Katil belli, o yüzden çok bir işimiz yok burada.”

Başkomiser Rıfat, yardımcısı Tolga’dan gelen telefonu kapatıp usturuplu bir küfür savurdu. Küçücük ilçede bunca olay fazlaydı artık. Turistlerden çektiği yetmezmiş gibi bir de şimdi yerli halk çıkmıştı başına. Adam yaralayanı, öldüreni, cinnet geçireni bitmiyordu bir türlü.

“Ulan ne istiyorsunuz birbirinizden, insan gibi yaşayın işte!” diye söylenerek derme çatma bahçe kapısından içeri girdi. Olay yeri bahçesi portakal ve limon ağaçlarıyla dolu müstakil bir evdi. Narenciye kokusu doldurdu burnunu girişte, nefesinin açıldığını hissetti.

Hemen yardımcısını bulup “Savcı geldi mi?” diye sordu.

“Geldi, gitti çoktan amirim.”

“Aman iyi! Kim yapmış bu işi Tolga? Dök bakalım şeceresini.”

“Oğlunun dediğine göre ‘Salim Karagöz’, sanayide dükkânı varmış. Adamı bu hale getirdikten sonra kaçmış. Dükkâna baktırdık ama tam da beklediğimiz gibi kayıplara karışmış.”

“Eninde sonunda elimize düşer.”

“Elbette amirim. Arkadaşlar arıyor zaten.”

“Nasıl olmuş?”

“Tornavidayla saldırmış. Adam korunmak için kendini yana atmış ama ne yazar… Adli Tabip’in söylediğine tornavida kalbine kadar girmiş.”

“Neymiş mesele?”

“Salim, adamın oğlunun dükkânını soyduğunu söyleyip duruyormuş. Adam da ‘benim oğlum yapmaz öyle şey,’ demiş tabii. Kavga büyümüş, sonrası malum. Düşünmeden yapılan bir şey işte amirim!”

“Soyulmuş mu dükkânı gerçekten?”

“Evet, amirim, birisi kasasını patlatmış adamın.”

“Ne zaman?”

“Üç gün önce… Adnan Komiser dükkândaymış, onun ekibi bakmış olaya. Şüpheli yokmuş ellerinde henüz.”

-IV-

Saygı

Üç gün önce…

Fikri, hızlı adımlarla, çıkarttığı toza aldırış etmeden iki yanı kargı kaplı yolda yürüyordu. Kan ter içinde kalmıştı fakat halinin hiç farkında değildi. Yine geç kaldığı için ustasından işiteceği azarı düşünüyordu. Kızılca kıyamet kopacaktı. Kesin! Ustası söze önce uzun bir nutukla başlayacak, sonra sesi yavaş yavaş yükselecek ve en sonunda konuşması hakaretlerle son bulacaktı.

Böyle anlarda ustası için, ‘Dövse daha iyi,’ diye düşünürdü Fikri. Çünkü artık çocuk değildi, okumamış olabilirdi fakat okusa lisede olacaktı. En azından bir öğrenci kadar saygıyı hak ediyordu. Hem o da bir öğrenci sayılırdı; işin inceliklerini öğrenebilmek için saatlerce izlemişti ustasını, el pratiği kazanmak için günlerce aynı arabanın kaportasını zımparalamıştı. Okuldakiler sadece öğreniyordu fakat o yaşıyordu. Yaparak öğreniyordu her şeyi. Bu iş için hem zihni hem bedeni zinde olmalıydı. Bunun için ne kadar uğraştığını, nelere katlandığını bilmiyordu ustası. Belki biliyordu da görmek istemiyordu.

Bir de sanayide saf bellemişlerdi Salim ustayı. Ağzı küfürlü, sinirli bir kukla gibi oradan oraya gezdiğini görmemişlerdi hiç anlaşılan. Bir insan dıştan göründüğü gibi olamıyordu her zaman. Ustasındaki bu iç, dış tutarsızlığının sebebini biliyordu aslında Fikri. Zamanında büyükleri tarafından çok ezilmişti. O yüzden bir aşağılık kompleksi vardı Salim Usta’da. Büyüklere kızıp sinirini küçüklerden çıkarıyordu.

Bir yerde anlaşılabilirdi bu. Aslında, toplumda çoğu insanda da görülen, gizli bir psikolojik bozukluğun dışa vurumuydu. Fakat Fikri’nin hiç katlanacak hali kalmamıştı bunlara.

Dükkâna gelmişti sonunda. Kan ter içinde kalmıştı koşmaktan. Salim Usta görmemişti bile halini.

“Neredesin ulan yine? Saat kaç oldu?” diye çıkıştı.

“Usta annem…” diyebildi Fikri sadece.

“Başlatma lan anana! Bir daha geç kal sen hele! Gör bakalım, gelip bir kova suyla uyandırıyor muyum seni, yoksa uyandırmıyor muyum? Hergele!”

Salim Usta ciddiydi. Hiç bu kadar ciddi görmemişti onu Fikri. Kan kusuyordu resmen.

“Usta annem sabah kaldıramayınca beni… Biliyorsun hasta kadın…”

“Ne yapalım yani? İşler bekliyor burada… Sen bunları hiç düşünüyor musun? Benim her yerim nasıl ağrıyor, biliyor musun? Ama erkenden geliyorum işte, bak! Gelip benden önce dükkânı açacağına bir de konuşuyorsun hala!”

“Ama usta…”

“Siktir git lan! Git bana bir çay getir. Akşam geç çıkacaksın bugün.”

Fikri geç çıkacaktı, bunu kesinleştirmişti aklında. Bu dediğim dedik, çaldığım düdük, küfürbaz adamın dersini verecekti. Para da lazımdı zaten. Kasayı patlatacaktı, sonra birkaç gün bekleyip kaçacaktı. Annesiyle birlikte, babasının mezarına yakın bir yere, memlekete… Belki yeni bir iş bile bulurdu. Kim bilir?

***

Bugün…

Hiçbir şey ne ustasının düşündüğü gibi oldu ne de Fikri’nin düşündüğü gibi. Fikri, intikamın dozunu kaçırmış ustasının bir katil olmasına sebep olmuştu. Salim Usta’nın ayarsız tavırları vardı belki ama o ustasını da geçmişti. Oysaki tahmin etmeliydi, Salim fevri adamdı, sonunun kötü olacağını önceden kestirmeliydi Fikri.

Ustası tutuklanmış cezaevine gönderilmişti. Hırsızlığın üzerinden bir hafta cinayetin üzerinden dört gün geçmişti. Polis hırsızı aramaya devam ediyordu. Fikri, herkese dükkânın kapanmasını bahane edip annesini de yanına aldıktan sonra gitmek istiyordu fakat kasayı hala açamamıştı. Evlerinin altındaki kömürlükteydi kasa ve polisin evini basması, her yeri araması an meselesiydi.

Bir sabah korktuğu başına geldi. Adnan Komiser ve adamı evindeydi, annesiyle konuşuyorlardı. Fikri ise tavukların altından yumurtaları almış eve doğru gidiyordu. Polisi gördüğü anda bahçedeki sardunyaların arkasına gizlendi. Yarım yamalak da olsa konuşmaları duyabiliyordu. “Aman oğlum bizim ne işimiz olur hırsızlıkla falan” diyordu annesi, “Arayın istediğiniz yeri…”

Fikri elindeki yumurtaları atıp kaçmaya başladı. Kaçışı onu nereye kadar götürecekse oraya kadar gidecekti. Düşünmeden yaptıkları bunları getirmişti başına, düşünmeden de kaçacaktı elbet. Başka ne yapacaktı?   

BULUT’UN KIZLARI

Köpek seslerinin boş sokaklarda yankılandığı diğer günlerden pek de farklı sayılamayacak bir kış sabahı etrafı kesif bir koku sarmaktaydı. Rüzgâr şehrin üzerinde estikçe nereden geldiği anlaşılamayan rahatsız edici bir duman evlerin arasında dağılıyordu. Erzincan gibi fabrikalara uzak bir şehir merkezinde böylesi bir koku olağandışıydı. Günün erken saatlerinde işlerine gitmek üzere yola koyulan işçiler ve henüz camilerden yeni dağılmış cemaat kendi aralarında konuşuyor, daha önce denk gelmedikleri bu kokuyu anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden dumanın nereden geldiği anlaşılacaktı ve sahici dumanların dağılıp yittiği şehrin sokaklarında korku meltemleri esmeye başlayacaktı.

Kendi halinde sakin ve küçük bir ildi Erzincan. Ürperti verici suçlara tanık olmak şehir halkının alışkın olduğu bir şey değildi. Herkesin birbirini tanıdığı il merkezinde en küçük bir haber hızla yayılır, bir anda yaşlı yahut genç herkes aynı olayı konuşmaya başlardı. O dumanlı günde de aynı şey yaşanacak, her yaştan insan şehrin hemen doğu çıkışındaki yangını konuşuyor olacaktı. İnsanların gündelik sohbetlerine birkaç dakikalığına konu olup çabucak unutulacak olan bu olay, yetkililer için elbette daha önemliydi. Onlar sadece yangını söndürmekle kalamazlardı, olayı en başından sonuna dek aydınlatmaları gerekiyordu.

Sabahın erken saatlerinden öğleye kadar itfaiyesinden polisine savcısından adli tabibine kadar herkes peşi sıra olayın içine dahil edilmişti. Kuru otlarla dolu görece geniş sayılabilecek bir alanda çıkan yangına ilk müdahaleyi itfaiye erleri yapmıştı ancak alevlerin yitmesiyle görmeyi beklemedikleri bir manzara ile karşılaşıp polisi ve savcıyı olay yerine çağırmak mecburiyetinde kalmışlardı. Savcının talimatıyla son olarak da adli tabip tarlaya çağrılmıştı. Alana gelen herkes, meslekleri ne olursa olsun, gördükleri karşısında birkaç saniye duraksıyor, ardından hüzün ve dehşeti aynı anda yaşıyorlardı.

Tarlanın tam ortasında demir bir çubuğa zincirlenmiş küçük bir beden tamamen yanık bir şekilde durmaktaydı. Uzaktan bakıldığında bu küçük bedenin cinsiyetini ve yaşını anlamak mümkün değildi. Cesedin ensesinden yukarı doğru uzatılmış yarım metrelik demir çubuk ve çubuğun uçundaki aparatı anlamlandırmak ise hayli zordu. Bu sahne en serinkanlı insan için dahi ürkütücü, en tecrübeli meslek erbabı için bile enteresandı.

Yangının tamamen söndürülmesini takiben itfaiye erleri savcının sorularını yanıtlamış ve tarlayı çoktan terk etmişlerdi. Olay Yeri İnceleme polisleri rutin taramalarını ve delil toplama işlemlerini yapıyordu. Savcı, adli tabip ile koyu bir sohbete dalmıştı. Savcı Murat yanan bir bedende nasıl değişikliklerin meydana geldiğini merak ediyor, doktora birbirinden ilginç sorular soruyordu.

Çok geçmeden Olay Yeri İnceleme polisleri işlerini bitirmişler, raporlarını tamamlamışlardı. Rapora göre olay yerinde delil niteliği taşıyan pek az şey vardı. Cansız bedenin tüm kıyafetleri yanmıştı ve cesedin üzerinde toka, küpe yahut bileklik gibi yüksek ısıya dayanıklı herhangi bir eşya yoktu. Bedenin bağlandığı demir çubuk alelade bir su borusuydu ve sabitlemek için kullanılan zincirler Türkiye’de bulunan her nalburdan temin edilebilir cinstendi. Demir çubuğun üst ucuna sabitlenmiş paratoner, vakanın en ilginç yanıydı. Cesedin yakınında veya tarlanın diğer kısımlarında ayak izi mevcut değildi. Küçük kızı buraya getirip bağlayan kişiden geriye kalan biyolojik bir örnek varsa dahi yangında tamamen yanmış, yok olmuştu. Bundan sonra vaka, adli tabip ve savcıdaydı.

Genç Savcı Murat ve Doktor Kemal olay yerinde çok fazla zaman geçirmemişlerdi ancak hastane morguna savcının aracıyla beraber gideceklerdi. İkili, yolu vakayı konuşarak geçirecek ve ellerinde hiçbir delil olmamasının verdiği hayal kırıklığı ile hastaneye varacaklardı.

Tarladan hastane morguna uzanan yol pek uzun sayılmazdı ancak iki adama da oldukça uzun gelmişti. Küçüğün talihsiz sonu adeta üzerlerine kasvet olup çökmüştü.

Adli Tabip Kemal morga varır varmaz otopsi için hazırlıklarını yapmaya başlamıştı. Bu garip ve elim vakayı aydınlatacak en küçük ipucu bile oldukça kıymetliydi. Doktorun zaman kaybetmeye niyeti yoktu. Savcı da onunla aynı fikirdeydi, en kısa zamanda iç yüzünü görmeliydi olayın.

Kemal tüm hazırlıklarını tamamladı, yanında bulunan teknikerine her zamankinden daha dikkatli davranmasını tembihleyip ilk notunu düşüverdi vaka defterinin birinci sayfasına. Yanan küçük beden bir kız çocuğuna aitti. Yanmanın etkisi ile yer yer derisi açılan cesedin iç anatomisi doktorun bu kanıya varması için fazlasıyla yeterliydi. Adli tabip notunun ardından rutin kesilerini yapmaya ve doku örneklerini toplamaya devam etti. Ateşin ve sıcaklığın etkisi ile neredeyse kömüre dönmüş bu küçük bedenden herhangi bir sıvı örneği alabilmek doktorun işini oldukça rahatlatacaktı ancak Tabip Kemal göğüs boşluğundan da karın boşluğundan da sıvı örneği alamıyordu. Adeta çekilivermişti kızın vücudundaki tüm sıvı. Birkaç başarısız girişimden sonra son umut olarak normalde pek de kullanmadığı bir yöntemi denemek aklına gelmişti Kemal’in. Kan örneğini dalaktan almaya çalışacaktı. İnsan bedeninin en fazla kanlanan organlarından olan dalak nadiren de olsa yanan cesetlerden sıvı örneği almak için kullanılabilirdi ve adli tabip de bunu gayet iyi biliyordu. Dikkatli bir şekilde kızın dalağını yerinden ayırdı, dilimledi ve tam da ümit ettiği gibi istediği kan örneğini gerekenden biraz az dahi olsa toplayabildi. Artık DNA analizi yapılabilecekti zavallı küçük kızın. Hipnotize olmuş bir şekilde otopsiyi izleyen savcı, bu iyi haberi doktordan alır almaz derin bir oh çekti.

 Adli tabip bir süre daha hummalı bir şekilde çalışmış, üç saatlik otopsiyi tamamlamaya yaklaşmıştı. Dökülen terin ardından ellerindekitek bilgi ise cesedin yaklaşık dokuz on yaşlarında bir kız çocuğuna ait olduğuydu. Savcı yorgun ve düşünceli bir şekilde dikilip duruyordu ki tüm incelemelerini tamamlayan doktor bir anda rapora ölüm sebebi olarak ‘cinayet’ yazdı. Savcı, doktorun emin olup olmadığını merak ediyordu ancak Adli Tabip fazlasıyla emindi. Elleri ve ayakları sağlam bir şekilde bağlanmış küçük bir kızın kendine bunları yapması olanaksızdı. Çocuk, öncesinde yüksek ihtimalle vahşice katledilmiş, ardından da bu düzenekle yakılmıştı. Doktor Kemal’e göre düşük bir ihtimal de olsa kız, yandığı sırada nefes alıyor olabilirdi ancak böylesine kömürleşmiş bir cesetten net bir sonuç çıkarmak mümkün değildi.

Otopsinin tamamlanmasından birkaç saat sonra Savcı Murat soruşturmasını başlatacak, karakolun görevlendirdiği iki polisin refakatiyle işe koyulacak ancak günün sonunda elle tutulur bir şey bulamayacaktı. Bu kadar az delille böylesi bir olayın çözülmesi neredeyse imkansızdı.

Sıradan bir pazartesi sabahı yaşanan bu korkunç olay çoktan yayılmıştı. Ertesi güne haber yetiştirmeye çalışan gazeteciler karakolun önünde günlerdir nöbettelerdi. Gazetecilerin hiçbiri saatlerce beklemekten geri durmuyordu, tek amaçları Savcıyı görebilmek ve ona birkaç soru sorabilmekti. Gaddar cinayet sokağın, pazarın ve hatta kıraathanelerin en popüler konusu haline çoktan gelmişti. Kulaktan kulağa anlatılan hikâye kısa zamanda Erzincan’ın sınırlarını aşacak, çevre illerde de konuşulur hale gelecekti ancak bu durum çok uzun süre devam etmeyecekti.

Bölgede yaşayan insanlar birkaç gün tedirgin olmuş, çocuklarının gidip geldiği yerlere biraz daha dikkat etmişlerdi ancak hepsi buydu. Yangının üzerinden bir hafta geçtikten sonra olayı düşünmeye devam eden yegâne kişi Adli Tabip Kemal’di. Hala uykuları kaçmaktaydı genç adamın. Eski yaşantısına tam anlamıyla dönemiyordu, olay yerinde karşılaştığı manzarayı aklından çıkaramıyordu. Bir yandan üzülürken diğer yandan da bu cinayetin devamının olacağı hissi, onu daha da geriyordu. Bu his bir kuşku muydu yoksa akılcı bir çıkarım mıydı bilemiyordu ancak ikileminin cevabını beklemediği bir anda kucağında bulacaktı.

Erzincan Devlet Hastanesi’nin morgu genellikle haftanın ilk günlerinde daha yoğun olurdu. Hafta sonu gerçekleşen kazalar ya da işlenen cinayetler acil bir durum olmadıkça pazartesiyi beklerdi. Yangının ertesi haftası da yine benzer bir yoğunluk vardı ve Adli Tabip Kemal rutin otopsilerini yapmaktaydı. İki adet evde ölüm vakasının ardından yemek molasına çıkmıştı ki merdivenlere varmadan çalmaya başladı telefonu. Arayan asistanlık dönemindeki kıdemlisiydi. Oldukça sert ve takıntılı bir kadın olan eski kıdemlisini işyerindeki kimse sevmezdi, Kemal hariç. Adli tıpla ile ilgili bildiği her şeyi ondan öğrenmişti. Üniversite zamanlarının üzerinden yıllar geçmesine rağmen arada sırada telefonlaşırlardı ancak meslektaşının mesai saatinde onu araması hayra alamet değildi. Eski kıdemlisi genç doktora duymaktan en çok korktuğu haberi verecekti. Erzincan’daki cinayetin birebir aynısı hafta dönümünde Samsun’da işlenmişti. Telefon görüşmesi sona erdiğinde Doktor Kemal resmen  dejavu yaşıyordu.

Genç adam telefonu kapattıktan sonra on dakika kadar merdivenlerde öylece oturmuş kalmıştı. Daha ilk cinayetin dehşetini üzerinden atamamışken yine küçük bir kız çocuğunun vahşice katlediliş haberi onu bir anda perişan etmişti.

Üzerindeki ataleti zar zor da olsa sıyırıp attı ve merdivenleri geride bıraktı. Hastanenin kantininde boş bir yer bulur bulmaz ilk yapacağı şey Savcıyı aramak olacaktı. Savcı Murat’ın da olanlara en az onun kadar şaşıracağından adı gibi emindi. İlk aramada Savcıya ulaşabilmişti. Telefonun açılmasıyla doğrudan konuya girdi, zaman artık çok daha kıymetliydi. Doktor heyecanla cinayetin yinelendiğinden bahsediyor ve bahsederken de o kadar hızlı konuşuyordu ki yer yer kelimeleri ağzından çıkarmadan gerisingeri yutuyordu. Beş dakika kadar hararetini kaybetmeden konuşmuş ancak söylediklerinin karşısında kaba bir sesten başka bir şey bulamamıştı. Savcı olayla alakalı olarak ‘’Bu vakanın rengi değişiyor Kemal Hocam,’’ demekle yetinmişti. Kemal sohbeti daha fazla devam ettirmeden teşekkür etti ve telefonu kapattı.

Genç doktor umduğunu bulamamıştı. Yaşanılanların sadece onu bu denli derinden etkilemesi çok garipti ona göre. Savcının onunla paylaşmadığı şeylerin olabileceğinden şüpheleniyordu ki çok vakit geçmeden hakikate dönüştü kuşkuları. Savcıyla görüşmesinin üzerinden yaklaşık yarım saat sonra masasının üzerinde duran telefon yeniden titremekteydi. Kemal için yeni bir mesaj vardı ve gönderen Savcıydı. Adli hekim bir çırpıda mesajı okudu, Savcı ona ‘’Doktor Bey bu işin peşini bırakın. Üst makamlar olayın takipçisi olacaklar. Bugünden itibaren ben de dosyayı kendi adliyemde kapatıyorum. Mesajımı da lütfen silin!’’ diye yazmıştı. Kemal telefonun ekranına öylece bakakalmıştı. Savcının isteksiz konuşması da bundanmış diye düşündü. Tabip haklı çıkmıştı. Resmi makamlar onun bu olayla ilgilenmesini istemiyordu. Taşlar yerine oturmuştu artık. Gelen mesaja ‘’Tamam,’’ diyerek cevap verdi ve masadan kalkıp hastane morgunun yolunu tuttu.

Morgdaki odasına vardığında aklı allak bullaktı. Ne yapması gerektiğinden emin değildi ancak bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Odasının içinde voltalar atarak düşünüyordu. Başının belaya girmesini istemiyordu, lakin kenara çekilip bir şeyler yapmamak ona göre değildi. Kemal bu işin peşini bırakamazdı, bırakmamalıydı.

Genç adam masasının başına oturdu ve müsvedde bir kâğıdı önüne çekiverdi. Hızlı bir şekilde hem okuldan hem de kitaplardan öğrendiği şeyleri alt alta yazıyordu. Elinde benzer iki cinayet, iki farklı şehir, aynı şekilde ayarlanmış enteresan bir düzenek ve diğer birkaç ipucu vardı. Bildiklerinin tamamını yazmıştı. Cevap aranması gereken soruları da ipuçlarının hemen altında listelemeye başladı. İlk bilmek istediği, kızların akraba olup olmadıklarıydı ancak bunu öğrenmek için DNA sonuçlarının gelmesini beklemeliydi. Bu, en az iki gün sürerdi. Diğer merak ettiği konu ise cinayetlerin neden bu şehirlerde işlendiğiydi. Kafasını kurcalayan son husus ise ikinci cinayetin bir kopya cinayet mi olduğu yoksa seri bir cinayetin öteki parçası mı olduğuydu ve bu ikilemle ilgili elde dişe dokunur bir kanıt yoktu. İçinden bir ses genç doktora aradığı kişinin bir seri katil olduğunu söylüyordu ve o sesin haklı olması durumunda bu katilin sadece iki cinayetle durmayacağına şüphe yoktu.

Elinde olan bilgilerin azlığından dolayı oldukça umutsuzdu. İlerleyen günlerde yeni bilgiler elde edebilirdi ancak bunun için polislerle görüşmeye, bazı resmi evraklara ulaşmaya ihtiyacı vardı ve bu imkansızdı. O sadece tıbbi verilere erişebilirdi. Gerçekleşecek yeni bir cinayetin televizyon veya radyoda haber yapılmayacağınıda az çok biliyordu. Ona bu olaydan el çektirenlerin haber programlarına izin vermeleri beklenemezdi. Hastaneden, medyadan veya adliyeden bilgi alamayacağından emindi ancak insanlardan bilgi almasının önünde hiçbir engel yoktu. Genç doktor kendi göbeğini kendi kesecek, hekim arkadaşlarından yardım isteyecekti.

Kemal, masasında duran kâğıdın arkasını çevirdi ve asistanlık döneminden hatırladığı adli tabiplik yapan tüm arkadaşlarının adlarını yazmaya başladı. Sırasıyla her birine akademik bir çalışma yaptığını, bu tarz farklı vakalarla ilgilendiğini belirten ve karşılaştıklarında ona haber vermelerini rica eden birer mesaj attı. Yeni bir vaka olacak mıydı, olsa bile ona haber verecekler miydi bilmiyordu ancak denemekten zarar gelmezdi. En azından küçük de olsa bir adım atmış olmanın verdiği teselli ile beklemekten başka çaresi yoktu.

Arkadaşlarına mesaj attıktan iki gün sonra bir geri dönüş almıştı Kemal. Bu mesaj hem doğru bir plan yaptığı için onu sevindirmiş hem de bir cinayetin daha işlendiğini öğrendiği için üzmüştü. Ankara’da paratonere bağlanmış bir kız çocuğunun yanmış cansız bedenine ulaşılmıştı. Genç doktor hemen mesajı gönderen meslektaşını aramış ve otopsiyi en fazla ne kadar bekletebileceklerini sormuştu ancak artık çok geçti. Otopsi yapılmış ve ceset kimsesizler mezarlığına gönderilmişti. Ankara’daki hekimden öğrendikleri Samsun’daki kıdemlisinin söyledikleri ile birebir aynıydı ve Kemal’in elinde yeni bir ipucu yoktu. Artık emin olabildiği tek şey bu cinayetlerin bir seri katil tarafından işlendiğiydi.

Adli tabip eşyalarını toplamış, odasını kilitlemişti. Eve varıp dinlenmek istiyordu bir an önce. Başı ağrıdan çatlamak üzereydi. Kilitlediği kapıdan birkaç adım öteye henüz gitmişti ki telefonunun çalmasıyla irkildi. Arayan Samsun’daki kıdemlisiydi. Genç doktor hemen yanıtladı telefonu ve arkadaşından direkt konuya gelmesini rica etti. Nihayet beklediği haber gelmişti; kızların ikisi akrabaydı.

Kemal’in yüzüne hınzır bir gülümseme yerleşmişti. Cinayetleri çözmeye bir adım daha yaklaştığını hissediyordu. Konuşmayı hemen sonlandırıp odasına geri dönmek ve yazdıklarını gözden geçirmek niyetindeydi. Telaşla ‘’Çok teşekkür ederim,’’ diyerek meslektaşının sözünü kesmiş ve telefonu kapatmaya yeltenmişti. Kıdemlisinin ‘’Dur, dahası var!’’ cümlesiyle bir anda duraksadı. Telefonu kapatamamıştı. Samsun’daki arkadaşı inanılması zor şeyler anlatıyordu. Son üç gün içerisinde işlenmiş ve gizli bir şekilde otopsisi yapılmış iki cinayet daha vardı. Cinayetlerden biri Malatya’da diğeri de Niğde’de işlenmişti. Kurulan mekanizmalar da Erzincan’daki ilk cinayettekinin birebir aynısıydı. Polisin ve bölge savcılarının tutumu bu hususta fazlasıyla hassastı, tüm raporlar gizli bir şekilde kayda geçirilmişti. Hem yetkililerin hassasiyetleri hem de o illerde Kemal’in iletişimde olduğu birileri olmadığından genç doktorun olan bitenden haberi olmamıştı. Kıdemlisinin anlattıklarına göre bu olaylardan fazlası da vardı. Niğde’de bulunan ceset yanmamıştı. Kurulan paratoner hava kapalı olmasına rağmen yıldırım çekmemişti ve tutuşturamamıştı etrafını. Yanmayan kız çocuğu yaklaşık 11 yaşlarındaydı ve otopsi sonuçlarına göre elle boğularak öldürülmüştü. Vücudunda boğulmaya dair izler dışında olağandışı hiçbir iz yoktu.

Kemal telefonu çoktan kapatmasına ve odasına geçmesine rağmen kendine gelemiyordu. Ceset sayısı beşe yükselmişti ve tüm cinayetler çok kısa bir süre içinde işlenmişti. Beş küçük kız çocuğunun vahşice öldürülmesinden daha kötü pek az şey olabilirdi. Genç doktor daha fazla vakit kaybetmeden kendini toplamalı ve yeniden işe koyulmalıydı. Zira her geçen gün yenisi eklenebilirdi öldürülen çocuklara. Kemal üzerindeki ölü toprağını attı ve yeni bir kâğıdı önüne alarak kafasından geçirdiklerini derlemeye başladı. Kıdemlisinin anlattıklarından ve kendi yaptığı otopsiden başka bilgisi yoktu ancak ona göre parçaların birleşmesiyle bir sonuca varılabilirdi.

Önüne çektiği kâğıdın başına kocaman harflerle ‘PARATONER CİNAYETLERİ’ yazmıştı. Vakaların en büyük ortak özelliği öldürülenlerin kız çocukları olması ve aynı düzeneğin kullanılmasıydı. Kemal başlığın hemen altına cinayetin işlendiği illeri sıraladı. Erzincan, Samsun, Ankara, Niğde ve Malatya’dan oluşan illerin her birinin yanına kendi baş harflerini iliştirdi. Vakaları işlendiği ilin baş harfiyle adlandıracaktı. Genç doktor cinayetleri isimlendirdikten sonra beş cinayetin de ortak özelliklerini listelemeye koyuldu. İlk iki cinayetin akraba olduğu kesindi ancak diğer kızların laboratuvar sonuçlarını bilmiyordu. Doktor maktullerin arasında kan bağının olduğunu kabul etme eğilimindeydi. Ortak özelliklerin ilk maddesine ‘akrabalık’ yazdı ve yanına bir soru işareti kondurdu. Cinayetlerin bir diğer ortak özelliği de aynı hava şartlarında işlenmiş olmasıydı fakat cinayetlerin tabiatları gereği bu, beklenen bir durumdu. Paratonerin olması ancak yağmurlu ve kapalı bir günde anlamlıydı.

Katil hiçbir kızın kanını akıtmamıştı. Niğde’de bulunan yanmamış küçük kızın da bedeninde kesi, yara veya çizik yoktu. Bu durum Kemal için oldukça ilginçti, cinayetleri işleyen yahut işlenmesini sağlayan kişi kan akmasını istemiyor gibiydi. Adli tabip vakalara zamansal olarak baktığında da bir gariplik vardı. Cinayet mahalleri birbirlerine uzaktı ve bazı çocukların cesetlerine çok yakın zamanlarda ulaşılmıştı. Kemal’e göre kızları düzeneklere bağlayan tek bir kişi değildi ancak bu da sadece bir varsayımdan ibaretti. Doktor ayrıca Erzincan’da olay yerine gitmiş ve polislerle konuşabilmişti. Oradaki polislerden öğrendiği kadarıyla olay yerinde farklı bir delil daha vardı; iğneye geçirildikten sonra sıkıca düğümlenmiş bir ip. Büyük bir yangında alelade bir ipin yanmaması oldukça garipti. Doktora göre bunun bir anlamı vardı ve üzerinde durulmaya değerdi. Saat gecenin ortalarına yaklaştığında Kemal tüm düşündüklerini kâğıda geçirmişti ancak listelemek ve yazmaktan öteye gidemiyordu. Kalemini masaya bıraktı ve sandalyesine yaslanarak iyice gerindi. Karşı duvarda bir Türk bayrağı ve hemen yanında da Türkiye haritası asılı duruyordu. Öylece karşısındaki duvara bakıyordu doktor, kilitlenmiş kalmıştı. Filmlerdeki harita üzerinden olay yeri işaretlemenin gerçekten bir işe yarayıp yaramadığını düşünüyordu. Çok geçmeden tekrar masasına eğildi ve biraz ilerisindeki kalemlikten bir avuç raptiye aldı. Komik hatta çocukçaydı ona göre harita üzerinden işaretlemeler yapmak ancak denemekten bir zarar gelmezdi. Daha iyi bir fikri de yoktu zaten. Ayağa kalktı ve sırasıyla cinayetlerin işlendiği illerin üzerine raptiyeler yerleştirdi. Kolay kısmı halletmişti fakat bir sonraki aşamada ne yapıldığını bilmiyordu. Aralarında bir bağıntı olsa dahi bunu nasıl çözeceği hakkında bir fikri yoktu. Çok kez izlemişti, ip kullanılıyorlardı neredeyse tüm filmlerde. O da kullanabilirdi. Hızlıca odasının yanında bulunan morga gidip kadavra kapatma ipinden bir yumak alıp döndü. Sağ eline doladığı ipleri raptiyelerden geçiriyor ve diğerlerine gelişigüzel bağlıyordu. Duvarda ip ve raptiyelerle dolu bir harita, bir bayrak ve haritanın hemen alt köşesine iliştirilmiş notlar durmaktaydı artık.

Kemal tekrar sandalyesine geçti ve duvardakileri izlemeye koyuldu. Haritanın üzerinde anlamsız geometrik şekiller oluşmuştu fakat genç adam kare ve üçgenlerden oluşan figürleri ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü anlamlandıramıyordu. Bu işin filmlerdeki gibi yürümediğini anlamaya başlamıştı artık. Elindekileri sürekli baştan okumaktan ve gözlerini duvara dikmekten oldukça yorulmuştu. Başını arkaya doğru hafifçe yasladı, göz kapakları kapanmak üzereydi. Kısılmış gözleri duvarı hayal meyal seçebiliyordu ki aniden çok garip bir şey oldu. Bayrağın üzerindeki yıldızın aynısından haritada da vardı. Genç doktor duraksamıştı, uykusuzluk ona oyun oynuyor gibiydi. Şayet bu bir yanılsama değilse elinde büyük bir ipucu olabilirdi. Gözlerini hızla ovuşturdu ve ayağa kalktı. Olabildiğince acele şekilde raptiyelere geçirilmiş ipleri çözdü ve yeniden sağ eline doladı. İpleri tekrardan raptiyelere geçirirken bu defa her ilin ardından karşı çaprazına geçiyor ve olay mahallerini atlamadan devam ediyordu. Gerçekten de beş il çapraz şekilde bağlandığında oldukça düzenli kenarlara sahip bir yıldız çıkmıştı haritanın üzerinde. Kemal, istediği anlamlı şekle ulaşmış gibi hissediyordu ancak büyük bir sorun vardı. Keşfettiği yıldızın ne anlama geldiği ile ilgili en ufak bir fikre sahip değildi.  Şeklin neresine odaklanmalıydı bilemiyordu; ortasına mı, kollarına mı, yoksa tamamına mı?

Su gibi akıp geçmişti zaman. Doktor koca geceyi düşünerek, çizerek ve iplerle oynayarak tüketmişti. Ortada elle tutulur bir şey yoktu hala. Yazdığı tüm kağıtları tekrar okuyacak ve sil baştan bir özet daha çıkaracaktı. Ertesi günün cumartesi olması umurunda değildi, gerekirse tüm hafta sonu bu şekilde geçip gidecekti.

Okuyup yazma döngüsünü her seferinde biraz daha kısaltarak üç kez tekrarlamıştı Kemal. Elinde kalan son kâğıtta kocaman harflerle iğne, yıldız, düğüm, ateş, yıldırım ve kız çocuğu yazmaktaydı. Birbirlerinden oldukça alakasız görünen bu kavramların arasındaki ilişkiyi tek başına bulması imkânsız duruyordu.

Bilgi birikiminin sınırlarının farkında olan genç doktor, çağdaşı her insanın yaptığı gibi internette uzun bir araştırma yapmaya karar vermişti. Farklı sıralamalarla yazdığı kelimeleri saatlerce aratmış ancak rüya tabirleri, büyüler ve mistik öğretiler dışında anlamlı bir şey bulamamıştı. Akılcı yanı her ne kadar ihtimal vermese de diğer yandan içinden bir ses bulduklarının çok da anlamsız olmadığını söylüyordu. Aklına takılan bir internet sitesine tekrar bakmaya karar verdi. Kutsal metinlerin, farklı sembollerin ve inanılması güç iyileştirme reçetelerinin paylaşıldığı sitede acayip isimli bir ritüel dikkatini çekmişti ve yazılanları zihninden bir türlü atamamıştı.

Doktorun internette bulduğu tarifte hayvan ölülerinden yapılan bir şifa dileme ritüelinden bahsediliyordu. Bu reçeteye göre hayvanların kuyruklarına iğneler ve ipler bağlanıyor, ardından hayvanlar kanları dökülmeden öldürülüp yakılıyordu. Bazı toplumlara ve inanışlara göre kötü sayılan hayvanlar özellikle seçiliyor, eğer mümkünse seçilen bu hayvanların yağmur bulutlarına kurban edilmesi gerektiği belirtiliyordu.

Kemal’in okudukları korkunçtu. Bir insanın bu tarifi uygulayacak kadar canavarlaşması onun idrak edebileceği bir şey değildi ama bu vahşetin gerçekleştirilmiş olma ihtimalini göz ardı edemezdi. Düşünürken her ne kadar midesine ağrılar dahi girse ezoterik terimlerle bezeli bu tarif beş küçük kız çocuğuyla uygulanmış olabilirdi. Emin olmanın ise tek bir yolu vardı, daha çok okuyup daha çok araştırmalıydı. Elinde peşinden gidilebilecek bir şey vardı artık, ‘Bulut Ritüeli’ onun aradığı şey olabilirdi.

Kemal, güneş doğana kadar hiç ara vermeden,  ritüel ile ilgili ulaşabildiği her şeyi okumaya uğraşmıştı. Elleri uyuşuyor, gözleri kapanıyordu fakat kaybedecek vakit yoktu. Gece boyunca farklı dillerde yüzlerce yazıyı okumuş, yeni ve ilginç onlarca bilgiyi not almıştı. Bahsi geçen mistik tören her açıdan elindeki vakalar ile uyuşuyordu. Başka çaresi yoktu, araştırmasının gidişatını bu ritüel üzerinden çizecekti. Okuduklarına göre kurbanlar, ölüler, boyutu fark etmeksizin yıldız şeklinde yerleştirilmeli; Tanrı’ya adak adayan kişi bu törenler sırasında yıldızın ortasında kalan bölgede bulunmalıydı. Ayrıca beş kurbanın tamamı kanı akıtılmadan öldürüldükten hemen sonra yağmur yağarken yakılmalıydı. Yağmur yağarken bir şeyi yakmak gerçekten zordu ve bu vakalardaki mekanizma bu amaca yönelik muazzam bir sistemdi. Adli Tabip buldukları karşısında hem dehşete kapılmış hem de çözmeye yaklaştığını hissettiğinden umut dolmuştu.

Kemal hem üzerindeki bezginliği atmak hem de haritayı yeniden incelemek için tekrar ayaklandı. Oturmaktan beli yamuk bir kolon gibi yekpare hale gelmişti ve omurgasını çatırtılar çıkartarak zar zor düzleştirebiliyordu. Masasından iki üç adım uzakta bulunan duvarın üzerine asılmış ilçeler haritasına bir kez daha uzunca baktı, yıldızın ortasına odaklanmıştı. Orta bölgede Yozgat’ın, Kayseri’nin ve Sivas’ın ilçeleri bulunmaktaydı. Alandaki ilçelerin büyük çoğunluğu Sivas il sınırları içerisindeydi. Kemal, bu üç ilin bahsi geçen tüm ilçelerine bakması gerektiğinin farkındaydı ancak bu ona pek de mümkün gelmiyordu. Haftaları yahut ayları yoktu, zira okuduklarından çıkardığı sonuca göre kızlardan biri öldürüldükten sonra yanmadığı için ritüel henüz tamamlanamamış olabilirdi ve bu cinayetleri planlayacak kadar psikopat bir zihin yeni bir kurban vermekten çekinmeyecekti.

Saatlerle yarışmak zorundaydı genç tabip. Alanı çok hızlı tarayabilmeliydi. İşe ilk olarak haritadaki ilçeleri liste halinde yazmakla başladı. Sayfanın sonuna geldiğinde adli tabibin listesinde dokuz ilçe ve Sivas şehir merkezi vardı. Bölgede yaşayan binlerce insanın içinden katili yakalamak olanaksızdı. Kemal, umudunu kaybetmiş bir şekilde birkaç kez ofladı ve hemen ardından masanın üzerinde birleştirdiği kollarının üzerine başını yavaşça indirdi. Yorgunluğuna yenik düştü ve uykuya dalıverdi.

Kemal, üç saatlik derin uykusundan bir hışımla uyanmıştı. Kendine büyük bir öfke duyuyordu, dışarıda bir kız çocuğunun daha öldürülme ihtimali varken o uyuyakalmıştı. Kendine göre sinirlenmekte hayli haklıydı ancak aklını tam manasıyla kaybetmiş de değildi. Hızla üzerinden attı faydasız gerginliğini. Son bir kez daha yazdıklarını okumalıydı, bıkmıyordu. Artık kaçıncı tekrarda olduğunu o da unutmuştu ki bir şeyi atladığını fark etti. Paratoner bir düzenek kurmak için çok ilginç bir fikirdi ve bu onun işine yarayabilirdi. Her şeyden önce kızların kurban sayılması için yağmur bulutları olmalıydı ve yıldırım çakmalıydı. Kemal, vakit kaybetmeden bölgenin hava durumuna baktı. Bir dahaki bulutların gelişinden önce olayı çözememesi kaybetmesi anlamına geliyordu. Hava durumuna göre genç doktorun yaklaşık iki günü vardı. Kısa bir gecede bu denli yol alan bir adam için bu süre hiç de az değildi.

Kemal’in hava durumuna baktıktan sonraki ilk işi bir paratonere nasıl ulaşılır onu öğrenmekti. Paratonerin internetten alınabilen bir şey olması onu epey şaşırtmıştı fakat genç hekime göre düzenekleri hazırlayan kişinin internet dışındaki alternatifleri kullanması da pek muhtemeldi. Paratonere ulaşmanın bir başka yolu olup olmadığını düşünmeye koyuldu. Yüksek binalara paratoner takılırdı ancak söz konusu bölgede Sivas’ın merkezi dışında fazla yüksek bina olmadığını biliyordu. Bu binalardan böylesi büyük bir aparatın çalınması ya da alınması gerçekten zor olmalıydı ancak Kemal’in aklına başka bir seçenek gelmiyordu.

Basireti bağlanan Kemal’insabah ezanını duymasıyla beyninde şimşeklerin çakması bir olacak, camilerin hepsinde paratoner bulunduğunu fark edecekti. Şayet katil, şehirden uzakta bir yerde yaşıyorsa ve paratonerleri internetten almadıysa temin etmesinin en kolay yolu çevre camilerin minarelerinden çalmak olmalıydı. Kemal listesindeki ilçelerde gerçekleşen cami hırsızlıklarıyla ilgili tüm yerel haberleri hızla araştırmalıydı.

Genç doktora yol gösterecek olan haber bir hırsızlık haberi değil, ilçedeki tüm camileri restore eden bir hayırseverin haberi olmuştu. Gazete haberine göre Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Karaçam köyündeki tüm camilerin dışı ismini vermeyen bir iş adamı tarafından yenilenmiş; cami minarelerinin balkon demirleri, camları ve elektrik aksamı restore edilmişti. Bu yardımlardan memnun olan muhtarın röportajına yerel ilçe gazetesi geniş yer ayırmıştı.

Sonunda Kemal bir yer ismi bulmuştu. Hedefi Karaçam köyü ve köyün muhtarıydı. Oyalanmadan yola çıkmalı ve gerçekleri aydınlatmalıydı ancak öncesinde eve gidip alması gerekenler vardı. On dakika gibi kısa bir sürede tüm notlarını toplamış, çantasına doldurmuş ve evin yolunu tutmuştu. Aklındaki tek şey hızla eve varıp üzerini değiştirmekti. Beş kilometrelik yolu fırtına gibi arkasında bırakmıştı. Evde bulabildiği en eski kıyafetleri üzerine geçirdi ve babasından kalma tabancasını yırtık kot pantolonunun beline sıkıştırdı. Oyalanma lüksü yoktu, aç olmasına rağmen mutfağa uğramadan dışarı attı kendini.

Genç doktor üç saatlik bir yolun ardından Karaçam köyüne varmıştı. Arabasından köyün girişine varmadan indi ve yürümeye başladı. Yırtık elbiseleri onu oldukça derbeder gösteriyordu ki zaten onun da niyeti öyle görünmekti. Ara sıra bilerek topallayarak daha da düşkün bir profil çizmeye çalışıyordu. Köye girdiğinde herkes acıyarak bakmalıydı ona. Şifaya ve yardıma muhtaç bir adam olarak bilinmeliydi. Böylelikle köylüler onu aradığına götürebilirdi.

On kadar kişi yanından tiksinerek geçip gitmişti doktorun. Kimse ona bir şey sormuyor onunla konuşmuyordu. Sıradan bir dilenci gibi sokakları geride bırakmış, köyün merkezine ulaşmıştı. Köy meydanında bulunan caminin önündeki bankta oturuyor, ara sıra başını göğe kaldırıp minarelerin ucuna bakıyordu. Minarelerin sadece birinde değil hiçbirinde paratoner yoktu. Katilin hesaplarının çarşıya uymadığı aşikardı ve Kemal doğru yolda olduğundan artık oldukça emindi. Tek düşünebildiği ise o andan itibaren ne yapacağıydı. Aradığı kişi bu köydendi ancak adını, sanını bilmiyordu. İnsanları yoldan çevirip şu ritüeli duydunuz mu diye de soramazdı.

Öğle ezanı okunmuş ve cemaat çoktan dağılmıştı. Kemal düşündüklerine o kadar odaklanmıştı ki ne namazın bittiğini ne de cami imamının yanında oturduğunu fark etmemişti. Bir ihtiyarın omzuna dokunmasıyla ürperdi.

Yaşlı imam, ona kim olduğunu ve ne aradığını sormuş ancak genç tabipten bir cevap alamamıştı. Hoca birkaç kez daha üsteledikten sonra bir anda sustu. Artık tek yaptığı kısık gözleri ile Kemal’e bakmaktan ibaretti. Derin bir sessizliğin ardından imam tekrar söze başlayacak ve Kemal’e hafif yüksek bir sesle ‘’Git buradan!’’ diyecekti.

Kemal neye uğradığını şaşırmış, put gibi kalmıştı. Hoca ise sözlerine devam etmekteydi, acelesi var gibiydi. ‘’Neden geldiğin belli evladım ama şifanı bu köyde bulamazsın. Birkaç cahilin lafı yüzünden insanlar tüm ülkeden buraya bir şarlatanı görmeye geliyorlar. Benden önceki hiçbir imam bu insanlara bu tarz şeylerin tamamen sapkınlık olduğunu anlatamamış, ben de anlatamadım. Varsa yoksa Bulut Hoca dedikleri bir iblisin adını anıyorlar. İnanabiliyor musun? Güya bir duayla yağmur yağdırıyormuş, bulutlara hükmedebiliyormuş. Ne safsata ama! Kaç defa devlete yazılar yazdım, bu köyde yanlış şeyler oluyor diye kaç kurumun kapısını aşındırdım bilmiyorum ancak ben bir çıkış yolu bulamadım. Köydeki üç beş kişi dışında kimse bana inanmaz ve camiye adım atmaz oldu. Bu köyü ben Allah’a havale ediyorum, iflah olmaz bunlar. Elimden gelense sadece senin gibi şifası olmayan dertlerden mustarip kişileri gördükçe uyarmak işte.’’

Yaşlı imam, Kemal’in işine yarayacak her şeyi anlatmıştı. Genç doktor internette okuduklarının ve ritüelin gerçek olduğundan adı gibi emindi artık. Şok olmuş, kanı çekilmişti. Kafasını zar zor toparlayıp imama sadece ‘’Tamam,’’ diyebildi ve imamın yanından ayrıldı. Yaşlı adamın sandığı gibi eve dönmeyecekti. Bu kadar yaklaşmışken Bulut’u kendi gözleriyle görmeliydi.

Kemal yavaşça biraz ilerideki mahalle bakkalına girdi ve ‘’Ben Bulut Hoca’yı arıyorum, nerede bulabilirim?’’ diye sordu. İmamın söylediklerinden anladığı kadarıyla önüne gelene Bulut’u sormasında bir sakınca yoktu. Köy halkı imama değil Bulut denen adama daha çok güveniyordu. Haklıydı genç doktor, sorduğu soru garipsenmemişti bile. Bakkal, Kemal’e ‘’Bir dakika bekle,’’ demiş ve çırağını çağırmıştı. Çırağına ‘’Abini ona götür,’’ diye de talimat vermişti.

Genç doktor bir yandan on iki yaşlarında bir çocuğu takip ederek Bulut’un evine gidiyor diğer yandan da çırağın yaşıtı kızları öldüren bir caniden övgüyle bahsedişini dinliyordu.

Kemal ve çırak eve varmıştı. Çırak geri dönmüş Kemal ise kapıda kalmıştı. Genç doktor kapıyı çalıp çalmamak konusunda büyük tereddüt yaşıyordu ki kapı açıldı. Kemal ne olup bittiğini anlamadan biri tarafından içeri çekilivermişti. Birkaç saniyelik hızlı yürüyüşün ardından kendini boş ve oldukça huzursuz edici bir odanın ortasında ellili yaşlarında kaba saba bir adamla karşılıklı duruyor bulacaktı.

Adli tabibin konuşmasına gerek yoktu zira Bulut’un yanında konuşmak yasaktı ve bu kuraldan çırak yolda gelirken ona laf arasında bahsetmişti. Dinleyebilirdi sadece. Bulut konuşacak, Kemal ise hayatının en zor cümlelerini duymak zorunda kalacaktı.

Simsiyah giyimli, insanı ürperten bir yüze sahip olan adam ‘’Kızlarım bitti ve birkaç beceriksiz yüzünden köyde paratoner kalmadı, bunların ikisini de senin temin etmen gerekecek. El değmemiş ve reşit olmayan bir kız çocuğu bulman ve sonrasında bana getirmen gerekli, aksi takdirde yapacaklarımızın bir tesiri olmayacaktır. Bu iki ihtiyacı tamamladıktan sonra seni tekrar bekliyorum. Anlattıklarımı harfiyen uygularsan yağmur bulutları ateşle buluştuğu gibi çözülecek tüm dertlerin, iyileşecek dermanı olmayan hastalıkların,’’ diye anlatıyordu.

Duyduklarından dolayı Kemal’in nutku tutulmuştu, artık istese de soru soramazdı. Gerçekti okudukları, doğru çıkmıştı tahminleri. Hastalığı çaresiz insanlar bu adama geliyorlardı ve bu korkunç ritüeli uyguluyorlardı. Hayırsever iş adamı da bu şifa dilenenlerden biriydi yalnızca, camilere yapılan yardım boşa değildi. Eldeki malzeme bitince dikkat çekmeden köye yenilerini getirtmenin en gizli yolu buydu. Yardımdan kimse şüphelenmezdi. Köylülere göre şifa talep edenlerin musibetleri bu tariflerle defoluyor, bu karanlık adam da aklınca inandığı şeye kurban vermiş oluyordu. İşittikleri dehşet vericiydi. İçinden bir ses silahını çıkarıp bu adamı alnının ortasından vurması gerektiğini söylüyordu ancak bu çözüm değildi. Sessizce evden çıkıp, bu gaddar üfürükçüyü adalete teslim etmeliydi. Böyle caniler için ölüm ancak bir hediye olurdu.

Kemal, adamın tüm tavsiye ve isteklerini dinledikten sonra başını onaylar gibi hafifçe öne eğdi ve evden ayrıldı. Köyü hızla terk edip kendini arabasına attı, hala berbat hissediyordu. Adamın dokunduğu kolunu yerinden söküp atmak, üzerindeki kıyafetleri yırtıp parçalamak istiyordu. Tüm kapı ve pencereleri kapalı arabanın içinde avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan da küfürler saydırıyordu.  Köydekilerden, şifa dilerken dehşet saçanlardan, lanet yüzlü adamdan ve hatta haklı çıktığı için kendinden iğreniyordu ancak olanlar olmuştu. Yapabileceği tek şey zaman kaybetmeden Bulut’u şikâyet etmek ve bir sonraki cinayetin gerçekleşmesini engellemekti. Kemal, gözlerinin yaşını sildi ve önce polisi arayarak isimsiz bir ihbarda bulundu. İhbarın ardından da Savcı Murat’ı arayarak tüm kanıt ve ipuçlarını paylaştı. Genç doktor üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştı.

Kemal’in evine vardığı saatlerde savcılık ve kolluk kuvvetleri de Karaçam köyüne varmış ve doktorun belirttiği eve baskın düzenlemişti. Polis, evin alt katında farklı ezoterik kitaplara, kız çocuklarına ait eşyalara ve ölü hayvan parçalarına ulaşmıştı. Bulut ve yanındaki çalışanlar gözaltına alınmış, köylülerin karşı koymasına rağmen il merkezine götürülmüştü. Kolluk kuvvetleri ve yargı mensupları tarafından yürütülecek dava medyadan gizlenecekti. Böylesi bir vahşet çevre il ve ilçelerde infial yaratabilirdi. Uzun duruşmaların ve ayların sonunda ağırlaştırılmış müebbet cezası alan Bulut’un sadece kendi öz kızlarını değil farklı ailelerden onlarca kız çocuğunu da kurban ettirdiği ortaya çıkmıştı. Bulut sadece katil değildi, sapıktı da. Ritüellerden önce kızların kendine getirilmesini istediğini, onları taciz ettiğini itiraf etmişti. Tüm bunlar toplumun kabul edebileceği, insanların kaldırabileceği şeyler değildi.

Olayı çözen Adli Tabip Kemal ise bu denli büyük bir cehaletin ve vahşetin gizlenmesine karşıydı. Bazen adaletin sadece yerini bulmasının yetmeyeceğini düşünüyordu. Kamuoyundan saklanılan bu feci olayı sahte bir isimle açtığı internet hesabından herkesle paylaşacaktı. Ona göre Bulut’un kızlarının artık hayatta olmamasının tek suçlusu bir avuç cahil insan değildi, böylesine büyük bir batılın dallanıp budaklanmasına izin veren tüm insanlığın ayıbıydı olanlar. Bu tarz üzücü olayların bir daha yaşanmaması için herkesin çabalaması gerekmekteydi. Kemal kendi üzerine düşeni yapacaktı. Nefesinin yettiği yere kadar kadınlar, çocuklar ve masum tüm insanlar için savaşmaya kararlıydı.

MEZAR TAŞI

Ahali bir vadinin ortasına yerleşik kabristanı cepheden gören mezarlık duvarına sıra sıra dizilmişti. Genç adam merakla duvara yanaştı.

Mezarlık, ekime hazırlanan bir patates tarlasını andırıyordu. Onlarca mezar, kazma ve küreklerle açılmıştı.

“Ne oluyor burada?”

On yaşlarında bir çocuk, “Mezar açıyorlar,” diye cevapladı.

Neredeyse akşam olmak üzereydi. Görevliler sabahın ilk ışıklarından itibaren aralıksız çalışmaktan bitkin düşmüştü. Mevsim normallerinin üstünde seyreden bu mayıs gününde toprak, olacakların habercisi gibi duman duman tütüyordu.

“Bir tane daha!” diye bağırdı kazıcılardan biri.

Köy ahalisi bu sesi duyduğunda dedikodu molası vermeye çoktan şartlanmıştı. Herkes ilk başlardaki heyecanını yitirmişti. Rekabetin dozu kaçmış, bir tarafın aşırı üstün geldiği bir futbol maçı izler gibiydiler. Sayılar anlamsızlaşmıştı.

“Yaş?” diye bağırdı oturduğu yerden Komiser.

“Dişlere bakılırsa yetmiş, seksen var.”

“Allah bereket versin,” dedi sinirle.

Yanına yaklaşan polis memurunun elindeki kağıtta mahkumların gün sayarken kullandığı çetelelerden vardı. “Şimdiden otuz altı oldu amirim,” dedi memur ve beklediği tepkiyi alamayınca ekledi. “Amirim bu iş iyice karışacak gibi görünüyor. Bazı mezarlarda zaten aynı aileden iki üç kişi yatıyormuş.”

“Mezar taşı yok mu hepsinin?”

“Yok. Hatta bazısında sadece aile olarak yazıyor. Özalp Ailesi gibi yani.”

Komiser çeteleciye ters ters baktı.

Memur, “Pardon amirim. Örnek olsun diye şey yapmıştım,” dedi ve hızla mevzuya döndü. “Muhtar, ‘ben biliyorum,’ diyor ama hepsine DNA testi yaptırmak gerekecek.”

“Yapacağız o zaman Muhsin.”

“Amirim iki yüzden fazla mezar var. Hepsini açmak en az iki hafta.”

“Sikeceğim böyle işi. Beş sene sürer artık adli tıp tarafı.”

İlk cesedi tamamen şans eseri bulmasalar işler bu noktaya hiçbir zaman gelmezdi. Köyün yakınlarından otoban geçip de beş para etmez tarlalar hatırı sayılır paralara alıcı bulmaya başlamasa, başlayıp da köyün sayılı ailelerinden ve epeyce de arazi sahibi Özerenler’den Mehmet’in Almancı karısından olma, Berlin’de yaşayan kızı Ferhune kardeşleriyle miras meselesi yüzünden kavgaya tutuşmasa, tutuşup da DNA testi için babasının mezarını açtırmasa, açtırıp da alınan DNA kendisiyle uyuşmayınca testi tekrar ettirmese kim bilir kaç kişi daha sırat köprüsünde hiç tanımadığı bir insanla kol kola yürüyecekti. Münker ve Nekir çapraz sorgu yapma gereği duyacaktı.

Sigarasını bitiremedi Komiser. Sürekli iç çekiyordu ve sigarasını da buna bahane eder gibiydi. Sanki çektiği dumanların hepsi içinde bir köşede kalıyor, onu sıkıştırıyordu. Gel gelelim yine içinde bir yerde, ta derinlerde, yıllardır ilk kez böylesi ilginç bir olayla karşılaşmış olmanın verdiği karşı konulmaz bir keyif vardı. Bu olayın, ustalığını sergilemesi için sunduğu eşsiz fırsatın farkındaydı.

Oturduğu mezar duvarından sıyrılarak indi. Eskiden olsa atlardı. Kırkını geçmişti, sanki bugünü bekler gibi tökezlemeye başlayan diz kapaklarının ağrısına aldırmadan kararlı ve hızlı bir şekilde az ileride açılmak üzere olan mezara doğru yürümeye başladı. Mezar yaklaşık bir metre yüksekliğindeydi. Eskiden olsa tek hamlede üstüne sıçrardı. Ellerini dayayıp kendini yukarı doğru çekti. Duruşunu düzeltti, göğsünü gerdi ve ellerini beline koydu.

Toprak kalkıp da kürek bir zamanlar canlı olan bir bedenin yumuşak dokusuna denk gelince iki uzman aletleri bir kenara bırakıp kazma işine elleriyle devam etti.

Bu taze bir cesetti. Yüzü henüz çürümeye dahi başlamamıştı. Komiser mezarın başında elleri kelepçeli bekleyen adama doğru döndü. “Bak bakayım baban bu mu?” diye sordu. Adam mezara doğru yaklaştı, ayak uçlarına dikilip eşilen açıklıkta beliren yüze baktı.

“Yok! Bu öteki.” diye cevap verdi. Çeteleci “Otuz yediiii!” diye bağırdı.

Adam sanki özellikle bu sayı içine dokunmuş gibi yere kapaklandı ve ağlamaya başladı. “Benim bir suçum yok! Valla benim bir suçum yok!…” diye bağırıyordu.

Komiser çıktığı gibi ellerini dayayarak yere indi. Adamı ensesinden tutup bir yavru kedi gibi ayağa kaldırdı. “Şimdi ne boklar döndüğünü adam gibi anlatacak mısın yoksa seni de babanın yanına mı gömeyim?”

Adam titriyordu. Gözyaşları sel olmuştu. Ağzının içinde daha çok yakarışa benzer bir şeyler geveliyordu.

“Anlat!” diye çıkıştı Komiser.

“Anlattım ya Komiserim. Benim ötekilerin hiç biriyle ilgim yok. Bir tek bu sonuncusu. Yemin ederim amirim.”

“Anlat ulan!”

Genç adam kelepçeli bileklerini yüzüne götürüp mezarlık kumlarına bulanmış gözyaşlarını sildi ve ara ara burnunu çekerek anlatmaya koyuldu.

“Babam… Mezarcı Musa derler. Mezarlık bekçisiydi. Hem de işte mevta falan olunca mezar kazardı. Rahmetli oldu, on gün kadar oluyor. O ölünce iş bize kaldı, talibi çıkmadı. Geçen gün, perşembe akşamı, ahali dağıldı. Ben de buraya geldim. Saat gece üçe geliyor, bir araba yanaştı. Kim diye bakmak için kulübeden çıktım. Bir adam indi. İyi giyimli, takım elbiseli falan. Yanıma doğru geldi. ‘Mürsel sen misin?’ diye sordu. Benim, dedim.”

“Nasıl biriydi peki? Tekrar görsen tanır mısın?”

“Bilmem. Karanlıktı. Sol omzu diğerine göre daha alçaktı. Tekinsiz biri gibi yürüyordu. Ama yüzü çocuksuydu. Gözleri küçük. Sakalsız. Kesmiş gibi değil de sanki hiç çıkmamış gibi.”

“Rüstem’i tarif ediyor Komiserim. Fako’nun adamı,” diye kendini göstermek istedi çeteleci.

Komiser eliyle onu susturdu.

“Ne konuştunuz peki?”

“Önce baş sağlığı diledi. Sonra, ‘mezarlıktan artık sen mi sorumlusun?’ diye sordu. ‘Evet,’ dedim; ben bekliyorum mezarlığı. ‘Güzel, baban usulünü anlatmıştır o zaman,’ dedi. ‘Mezarı ayarla, bir saate bir paket gelecek,’ dedi. ‘Ne paketi,’ dedim. Öyle deyince yüzü değişti. Küfür etti. Yemin ettim, vallahi bilmiyorum, dedim. Anlattı. Meğer bunlar adam öldürürmüş. Benim peder de mezarını ayarlarmış.”

“Nasıl mezar?”

“İşte o sıralar ölen biri varsa onun mezarı. Anlaşılmasın diye.”

“Sonra ne oldu peki?”

“Sabah namazına yakın eski bir minibüs geldi, Ford Transit, beyaz. Siyah bir poşetin içinde cesedi indirdiler. Ben de mecburen babamın mezarını açtım. Bu da o işte.”

“Niye mecburen?”

“Ne yapayım, bu ara başka ölen kimse yok.”

Bu durum Komiseri ne şaşırtmıştı ne de sevindirmişti.

Arkadan biri tekrar bağırdı. “Otuz sekiiiz.”

Komiser o tarafa doğru döndü.

“Bir daha kim bağırırsa bu çukurlardan birine gömeceğim.”

Bu sırada genç imamın içini derin bir endişe sarmıştı. Tüm bu mevtalar için tekrar cenaze namazı kılmak gerekir miydi?

“Ölü var ölü!”

Arkasından yükselen çığlıkla irkildi.

“Korkma abi, köyün delisi Mustafa, yıllardır böyle bağırır,” diye izah etti çocuk.

ZEYNEP ATAKAN’LA RÖPORTAJ

Zeynep Hanım sizi birçok kimliğinizle tanıyoruz. Hem Türkiye’de hem yurtdışında başarılarıyla tanınan, kendi yapım şirketiyle  sinema sektörüne yön veren başarılı bir yapımcı ve iş kadınısınız. Gençler için sağladığınız – ki daha önce birçok kez belirttiğiniz gibi ruhu ve beyni genç olanları kast ettiğinizi biliyoruz – yapım ve sinema sektörüne yönelik eğitimlerinizle yol göstericisiniz. Türkiye’nin önemli vakıflarından birinde 2016’dan beri “Kısa Film Uzun Etki” isimli kısa film yarışmasına sanat yönetmenliği yapıyor ve sinema sektörüne yepyeni bir yol  açıyorsunuz. Özellikle Avrupa Film Akademisi yılın yapımcısı ödülü gibi birçok prestijli ödül sahipliğinin yanı sıra önemli film akademilerinin üyelikleri ile dünya çapında bir kimliğiniz de var. Boş durmayı sevmeyen, her güne öğrenme aşkı ile uyanan üretken biri olduğunuzu da biliyoruz. Tabi bunun dışında örnek bir annesiniz de…  Tüm bu yoğunluğunuz içinde bize vakit ayırdığınız için öncelikle size teşekkür ediyoruz. Siz kendinizi bizlere nasıl anlatmak istersiniz?

Benim gördüğüm Zeynep şöyle: Değer yaratabilmeyi ve bırakabilmeyi amaç edinmiş, güçlü görünen ama çok kırılgan, çalışkan, kendiyle yarışan ve bu dünyada beraber yaşadığımız herkesi kucaklamaya hazır, insanı ve yaşamı seven birisi olarak görüyorum. En değerli kimliğim ise ‘anne’ kimliğim. Diğer unvanların ya da ‘başarı’ diye tarif ettiğimiz her şeyin geçici olduğunu düşünüyorum.

Başarının herkes için birçok anahtarı var elbette. Profesyonel ve özel hayatımızdaki tecrübelere göre herkes için bu anahtar değişebiliyor. Kimi için çok çalışmak kimi için tutku kimi için insan ilişkilerini dengede tutabilmek gibi. Peki, siz bu çok yönlü başarınızı neye bağlıyorsunuz? Başarı için bizlere aktarabileceğiniz, sizin için olmazsa olmaz ilkeler var mı?

Ben ‘başarı’ denilen şeyin görece olduğuna inananlardanım. Benim çocukluk yıllarımdan beri tek bir yolum oldu. Bu yolda bazı kararlarım oldu, bu kararların birçoğunda bir dolu deneyim yaşadım. Ve ‘hata’ yapmak konusunda kendime hak tanıdım. Her şeyi deneyim olarak gördüm. Ama yarışım hep kendimle oldu, kendi sınırlarımı iyi tanımaya çalıştım, yolumu dışarıdan gelen tepkilere göre değil kendi başıma bulmaya ve ilerlemeye odaklandım. Olmazsa olmazım: Disiplin, tutku ve sürece odaklı kalmak.

Peki, Zeynep Atakan’ın boş vakti oluyor mu? Oluyorsa neler yapmaktan hoşlanır?

Elbette kendime zaman ayırmayı çok önemsiyorum ve bu ‘boş vakit’ ten ziyade benim için en değerli zaman oluyor. Ben yaş aldıkça, uzayan telefon konuşmalarını, uzayan toplantıları, trafikte geçen stresli zamanı, toksik ilişkileri, artık yapmaya motivasyonumun olmadığı işleri azaltarak, kendime harika bir zaman aralığı açtım. Ve neredeyse bir ömür süren ‘telaş’ kavramının anlamı benim için değişti. O nedenle, bu kadar yoğun çalışıyorum ve kendime de zaman ayırıyorum demenin mutluluğunu yaşıyorum.

Neler yapıyorum: Çok okurum, yeni eğitimler alırım ve bu eğitimler işimle bağlantısı olmayan işlerdir genellikle, İstanbul çok besleyen bir şehir, bu yüzden onu keşfedecek programlar yaparım. Yalnızlığı da, dostlarımla olmayı da çok severim. Mesela son dönemde sosyal sorumluluk projelerine daha fazla ağırlık verdim ve iklim/sürdürülebilirlik gibi konularda çok fazla okuyorum ve bu konuda çalışmalar yapıyorum.

Okumayı çok seven ve sürekli buna teşvik eden birisiniz.  Bizzat yapımcılık atölyenizin eski bir öğrencisi olarak tavsiye ettiğiniz kitaplar hâlâ kitaplığımdadır. Peki, bu okuma alışkanlığınızın içinde dergilerin de yeri var mı?

Dergiler vazgeçilmezimdir. Her ayın ilk haftası ilgi alanımdaki bütün dergileri gözden geçirir ve sevdiğim bölümleri ayırırım.

Biliyorsunuz pandemi süreci dijital yayıncılığı daha fazla gündeme getirdi. Birçok insan artık raflardan sayfaları karıştırarak almak yerine, kitap, dergileri uygulamalardan takip ediyor, dijital formlardan okuyor. Siz hangisini tercih ediyorsunuz?

Yukarıda da belirttiğim gibi sürdürülebilirlik benim için değerli. Bu nedenle her şeyi dijitalde takip etmeye çalışıyorum.

Polisiye seviyor musunuz? Polisiye dergiler tercihiniz midir?

Polisiye roman severim. Polisiye dergi okuma alışkanlığım yok. Ama bu söyleşi kafamda çok güzel bir ışık yaktı.

Sevdiğiniz polisiye dizi ve filmleri de öğrenmek isteriz…

Çok var… Ama Making a Murderer ile Cecil Hotel’i sayabilirim. Tabii ki Türkiye yapımı Behzat Ç. ve yıllar önce yapılan Sır Dosyası çok başarılı işlerdi.

Dedektif Dergi olarak polisiye türüne ilginin oldukça fazla olduğunu biliyoruz. Polisiye yazarlığında da Türkiye’de son zamanlarda bir artış söz konusu. Suç oranlarının düşük olduğu İskandinavya ülkelerinde polisiye sinema ve dizi üretimleri oldukça fazla iken, polisiyeye ilginin ve talebin fazla olduğu Türkiye gibi bir ülkede sizce de sinema ve televizyonda polisiye yapımların eksikliğini görmüyor muyuz?

Bence daha çok olması gereken bir alan. Bunun eksikliğini hissediyorum gerçekten.

Türk sinemasında polisiye türünün bu eksikliği neden kaynaklanıyor olabilir? Bir yapımcı gözüyle buna yorumunuz nedir? Senaryo veya kurgu yetersizliği mi, maliyet mi, izleyiciye inandırıcı gelmeyen unsurlar mı söz konusu?

Senaryo matematiği ve araştırma- geliştirme için bütçe ayrılması gerekiyor. Ve tabii ki bir de izleyicinin ilgisi önemli; yoğun bir talep olması gerekiyor. O zaman markette yer bulabilir ve finansman yaratabilir. Örneğin Türkiye’de auteur pek çok sinemacının filminde polisiye ögeler oluyor ama tür olarak tek başına polisiye göremiyoruz. Bunun nedeni bence izleyicinin bu ihtiyacını diziler üzerinden gideriyor olması… Benim baktığım açıdan böyle gözüküyor.

Sizce polisiye öykü / roman materyalleri ya da polisiye senaryolar için Türkiye’de yapımcı ve yönetmenler yeterince risk almıyor mu?

Bir önceki cevabımda açıkladım aslında. Bir yapımcı ve yönetmenin risk alabilmesi için sadece içeriğin konu başlığı yeterli olamıyor. Yanında epeyce faktör var. Sinema endüstrisi ilginç değişkenlikleri olan bir alan…

Polisiye türünde bir film için yapımcılık teklifi gelse nasıl bakarsınız?

Kesin ilgilenirdim ama karar verme sürecim biraz sürebilirdi. Markette nasıl konumlayacağım zaman alırdı mutlaka… İlgilenmek başka, karar vermek başka…

Dedektif Dergi’nin bu sayısına sinema sektörünüzdeki birikiminizle bambaşka bir boyut kazandırdınız. Keyifli ve dopdolu sohbetinizle bizi onore ettiniz. Çok teşekkür ederiz. Son olarak Dedektif Dergi okuyucuları için eklemek istediğiniz bir şeyler olur mu?

Böyle bir derginin olduğuna çok sevindim. Ben de baş takipçisi olacağım.