Yılda bir kez geliyorum Türkiye’ye. Her seferinde aynı ritim: İstanbul, sohbetler, buluşmalar; sonra güney, deniz, sessizlik. İkisi de gerekli.
Alper Kaya ile Kadıköy’de bir kafede buluştuk, sohbet ettik. Dergi meselelerini, Türk polisiyesinin nereye gittiğini, neler yapılabileceğini konuştuk. Bu tür sohbetlerin güzel yanı şu: Tam bitmez hiçbir zaman. Bir sonraki buluşmada kaldığı yerden devam eder.
Sevin Okyay’ı Levent’teki evinde ziyaret ettim. Aslında Kadıköy’de oturuyordu. O semte o kadar yakışırdı ki. Geçen yıl kentsel dönüşüm dalgası onu da yakalamış, taşınmak zorunda kalmış. Türkiye’de polisiyeyi ciddiye alan, onu hak ettiği yere oturtmaya çalışan ender isimlerden biri. Cinayet Masası hâlâ yayında, kalemi ise hâlâ durmuyor.
Çağatay Yaşmut ile Suadiye’de uzun bir sohbet yaptık. Yeni bir karakter üzerinde çalışıyormuş. Tamamen farklı bir dedektif diyor. Bunu duyunca hem heyecanlandım hem de işin zorluğunu düşündüm. Polisiyede “tamamen farklı dedektif” iddiası kolay bir iddiadır; onu sayfaya taşımaksa hiç kolay değildir. Ama Çağatay’a güvenim tam. Merakla bekliyorum. Anlattığı kadarıyla Türk polisiyesine bomba gibi bir ikili geliyor. Sohbetin ortasında Aşkın Zengin Akkuş da bize katıldı. Daha önce yalnızca ekran aracılığıyla konuşmuştuk; yüz yüze tanışmak bambaşka bir şey. O da yeni bir romana başlamış. Türk polisiyesi sessiz sedasız büyüyor; bir gün dönüp arkamıza bakacağız ve ne kadar yol aldığımızı görüp şaşıracağız.
İstanbul’dan sonra güneye indim. Polisiyeden uzak durmaya çalıştım; pek başaramadım tabii. Hem kitaplar çantamda, notlar telefonda hem de derginin 62. sayısının hazırlığı var.
Etkinlik cephesinde de hareketli bir dönem beni bekliyor. 29 Mayıs’ta Sapanca’dayım; Dervişane Sahaf’ta hem kitap imzalayacağım hem de söyleşi yapacağım. Geçen yıl da aynı yerde bir etkinliğimiz olmuştu; o buluşmanın sıcaklığını hâlâ taşıyorum. Sapanca’da edebiyat ve polisiye seven çok sayıda insan var. Onlarla yeniden buluşmak, beni çok mutlu edecek.
Dünya Christie’ye Döndü
2026, Agatha Christie’nin ölümünün 50. yıldönümü. Bütün dünyada bu konuda büyük hareketlilik var.
Netflix, yıl başında 15 Ocak’ta Agatha Christie’s Seven Dials’ı gösterime soktu. Christie’nin 1929 tarihli romanı The Seven Dials Mystery‘nin uyarlaması; Broadchurch‘ün yaratıcısı Chris Chibnall’ın kaleme aldığı üç bölümlük bir mini dizi. Başrollerde Mia McKenna-Bruce, Helena Bonham Carter ve Martin Freeman var.
Diziyi izledim. Mükemmel bir Christie uyarlaması değil; ama keyifli, tempolu ve iyi oynanmış. Christie’nin daha az bilinen romanlarından birini yeni nesle tanıtmak açısından değerli. Yine de şunu söylemeden geçemiyorum: Chibnall, orijinal romanın çözümünü beğenmeyerek değiştirmiş. Christie’yi “düzelten” uyarlamalara her zaman kuşkuyla bakarım.
Yılın asıl büyük etkinliği ise sonbaharda. British Library, 30 Ekim 2026’da kapılarını açacak büyük Christie sergisini hazırlıyor. Son yılların en kapsamlı Christie etkinliği olacak bu. Daha önce hiç sergilenmemiş kişisel eşyaları, mektupları ve fotoğrafları içerecek. Üstelik bu yıl aynı zamanda Roger Ackroyd Cinayeti‘nin yayımlanmasının da 100. yıldönümü. Yani Christie yılı katmerli bir anlam taşıyor.
Peki neden hâlâ bu kadar ilgi? Elli yıl geçmiş. Christie, İncil ve Shakespeare’den sonra dünyanın en çok satan yazarı olmayı sürdürüyor; kitapları yüzden fazla dilde milyarlarca okura ulaşmış. Chandler’ın Los Angeles’ı soluklaştı, o dönemin toplumsal panoramaları tarih kitaplarına geçti. Christie’nin malikâneleri hâlâ ayakta.
Bu soruyu son zamanlarda çok düşündüm. Aslında tam da bu mesele, yakında çıkacak olan kitabımın merkezinde yer alıyor. Polisiyenin edebiyat sayılmamasının neden büyük bir yanılgı olduğunu, Raymond Chandler’ın ve ona benzer düşünenlerin klasik polisiyeye yönelttiği eleştirilerin neden temelsiz olduğunu ele aldım bu kitapta. Kısacası polisiyenin bir savunmasını yaptım. Hem edebi hem felsefi bir savunma. Zamanı geldiğinde daha ayrıntılı anlatacağım.
Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.


