Dünya üzerinden bir pislik daha temizlenmişti.
Geri çekilip her şeyi olması gerektiği gibi bırakıp bırakmadığını kontrol ederken tek düşünebildiği buydu. Hepsine gücünün yetemeyeceğini biliyordu ama biri daha gitmişti işte. Zaten asıl amacının yanında bu sadece eşantiyondu. İstediği tek şey onun, kendisini neyin beklediğini bilerek, kaçınılmaz sona kadar alacağı her nefeste korku içinde yaşamasını sağlamaktı. Mesajın ona ulaşacağından şüphesi yoktu. Birkaç haftadır tüm kanallar Kahraman’dan söz ediyordu. Tam da hedeflediği gibi akşam haberlerinde, sabah kadın programlarında, sadece onun anlayabileceği ayrıntıları defalarca göstermişlerdi. Haber kanallarında uzman kisvesi altında oturmuş kişiler, saatlerce onun cani mi kahraman mı olduğunu tartışıyordu. Sokak röportajlarında bu cinayetler konuşuluyor, mikrofon tutulan herkes bunu yapan kişiyi ‘Halk Kahramanı’ olarak nitelendiriyordu.
Kendisine göre ikisi de değildi. O sadece, bu lanet olasıca hukuk sistemini eleştiren ve yaşananların intikamını almak isteyen, acılı, öfkeli biriydi. Ekmek çalan çocuklar cezaevlerinde yatarken, ülkeyi dolandıranların çakarlı arabalarla emniyet şeridinden gittiği sistemin adaletsizliğini her gün, her yerde görüyordu. Adaletin diğer tarafa bırakıldığını görmekten bıkmıştı. Kendi intikamını alırken birkaç kişinin daha intikamını almış olacaktı. Belki bu sayede gündemi birkaç ay meşgul eder, sistemin ne kadar boktan olduğunu birkaç kişiye daha gösterebilirdi. Sonra her şey gibi bu da unutulurdu.
Son olarak çantasından çıkardığı camı kırık gözlük çerçevesini adamın pis suratına taktı. Şimdi her şey tamamdı. Adamın telefonundan 112’yi arayıp klasik ihbarını yaptıktan sonra üzerindeki kâğıttan beyaz tulumuyla eldivenlerini çıkarıp çantasına tıktı ve binadan çıkarak gecenin karanlığına karıştı.
***
Komiser Yardımcısı Asya, gece dörtte uykusunu bölen telefonu gözünü yarım açarak cevaplamışsa da modus operandisi aynı olan üçüncü cesedin Beylikdüzü’nde metruk bir binada bulunduğunu duyunca uykusu büsbütün açılmıştı. Telefonu kapatmadan giyinmeye başlamıştı bile. Saat sabahın beşi olmasına rağmen o da geldiğine göre ekip tamamlanmıştı. Olay Yeri İnceleme ekibi, şeridin ötesinde, getirdikleri spot ışıkların altında çalışıyordu. Adli Tıp Doktoru Ahmet, Başkomiserle konuşan Savcının yanına doğru giderken Asya da Hakan’la Sinan’ın peşine takılıp gruba katıldı. Diğer iki cesedin otopsisini Ahmet yapmıştı, bunun da Kahraman’ın işi olup olmadığını söyleyebilirdi. Kısa bir selamın ardından maskesiyle eldivenlerini çıkarırken konuşmaya başlamıştı bile:
“Maktul, otuz yaşlarında erkek. Vücut ve ortam ısısına göre öldüreli çok olmamış, en fazla altı saat önce. Ceset yatar pozisyonda, çıplak. Diğerlerindeki gibi göğsüne 5025 sayısı kazınmış. Bacaklar açık, penis kesilip bacak arasına bırakılmış, yüzünde camı kırık gözlük, sağ elde boş bira şişesi, sol elde çakı var. Etraftaki kandan anlayacağınız üzere henüz yaşıyorken kastrasyon işlemi uygulanmış. Ölüm nedenini otopsiden sonra anlarız ama polis, Kahraman’ın işi olabileceğini söyleyince iğne izi aramak için yanımda büyüteç getirmiştim. Boynun sağ tarafında ve sağ kolda iğne giriş izi var; diğerlerindeki gibi yüksek doz ilaç enjekte edilmiş olabilir. Her yönden diğerleriyle uyum içinde, yani beyler, katilimiz ‘Kahraman’ gibi duruyor.’’
Asya’nın “beyler” sınıfında yer almadığı açıktı ama alışmıştı bu tarz şeylere. Erkeklerin egemen olduğu bir işte çalışıyorsanız ya görünmez olurdunuz ya da onlardan biri. Dört yıldır her ikisini de yaşamıştı. Zaten şu anda daha büyük sorunları vardı. Başkomiser Haluk, olayları çözümleme noktasında ne kadar hırslı olsa da ekibindekilere karşı babacan biriydi, kolay kolay sinirlenmezdi ama sinirlendiğinde yanında yöresinde bulunmak istemezdiniz. Bu yüzden Asya, Haluk Başkomiserin sinirden kıpkırmızı olmuş suratını görünce, göz temasından kaçınmak için nereye bakacağını bilemedi.
“Ne kahramanı Ahmet? Ne kahramanı oğlum? Arkadaşlar gözünüzü seveyim bari siz yapmayın! Olur mu böyle kahraman? Cinayetin haklı bir gerekçesi olabilir mi? Kahraman deyip yüceltmeyin şu iti! Adaleti sağlamanın yolu bu mudur sizce? O zaman bize ne gerek var? Bırakalım işi gücü, millet kendi doğrusu neyse ona göre boğazlasın birbirini! Hukuk sisteminin mükemmel olduğunu ben de söylemiyorum ama çaresi bu değil. Bu yapılanları normal kabul etmek, yozlaşmanın, ilkelleşmenin bir örneğidir. Tecavüzcüleri öldürüyor diye katili, kahraman yaptınız. Televizyonlarda adama bir madalya vermedikleri kaldı! Hepinize diyorum, bu dosyanın diğerlerinden bir farkı yok! O masum insanların canlarına kast edenleri bulmak için nasıl çalışıyorsanız bunda da aynısı olacak!” dedi gözlerini tüm ekibin üzerine dikerek.
Gereken mesajı almışlardı. Ofiste konuşulanlardan haberi vardı demek Başkomiserin. Tüm Türkiye gibi onlar da konuşmuştu tabii ki: Kahraman mı katil mi?
Bu tartışmaların sebebi, katil ya da kahramanın kurbanlarının masum olmamasıydı elbette. Son iki aydır bununla birlikte üçüncü olan cinayetlerin ilk iki kurbanı, cinsel suçluydu. Diğer adıyla tecavüzcü. Bir de bu cinayetlerle ortaya çıkan, adalet sisteminin ‘adaletsizliği’ vardı. Sırf mahkemeye ceketle çıktıkları için cezaları indirilen hükümlüler zaten aldıkları hapis cezasının dörtte üçünü doldurmalarına bir yıl kala serbest bırakılıyorken, cinsel suçlular kanunda yapılan değişikliklerle üç yıl daha erken salınıyorlardı. Televizyondaki katil-kahraman tartışmalarına katılan hukukçulardan biri bu durumu şöyle açıklamıştı: On yıl hapis cezası alan biri değişiklikten önce altı buçuk yılda serbest kalırken, şimdi üç yıl dokuz ayını cezaevinde geçirdikten sonra salıveriliyordu. İlk iki maktul de bu yasa değişikliklerinden yararlanıp cezaevinden erken çıkmışlardı. Şimdi bu metruk binanın içindeki adamın adını henüz bilmeseler de diğerleriyle aynı şekilde öldürülmüş olması sebebiyle eski bir tecavüzcü olduğuna emindiler.
Asya’nın da içinde bulunduğu dört kişilik ekip, iki yıl önce faili meçhul cinayetler için özel olarak kurulmuştu. O, bu ekibin en genç ve tek kadın üyesiydi. Komiser Hakan soğukkanlı, çalışkan, dikkatli, ayrıca ifade almada çok iyi iş çıkaran, başarılı bir polisti. Ama açıkça söylemese de onu sırf kadın olduğu için yetersiz gördüğü her hâlinden belliydi. Hakan özetle sistemin adaleti sağlayamadığını, bu yüzden insanların adaleti kendi elleriyle vermeye kalkmasının sistemin suçu olduğunu ve katilin hukuk sistemi, failin de kahraman olduğunu düşünüyordu.
Komiser Sinan kırklarına yaklaşmasına rağmen kulağında küpesi, üzerinde rengi solmuş kot pantolonu ve rakçılara yakışır tişörtleriyle tüm memurların en sevdiği ağabeyiydi. Kendisine “Komiserim” diye seslenilmesini yasaklamış, çaycısından memuruna kendinden küçüklerin ona adıyla seslenmesini ya da “ağabey” demesini salık vermişti. Yanlışlıkla Komiserim diyen ensesine şaplağı yerdi. Ayrıca kimsenin fark edemediği detayları yakalar, dosyayı çözen ilk o olurdu. Sinan’a göre fail kesinlikle bir katildi. Aşağı yukarı Başkomiserle aynı sebeplerden. Ona göre bunun basına yansıması bile çok büyük bir hataydı. Basın yasağı getirilmeli, başka kimselere örnek oluşturmamalıydı. Başkalarına cesaret vermemesi için katilin bir an önce yakalanması gerekiyordu.
Asya açıkça taraf tutmuyor, her iki tarafın da düşüncelerine hak veriyordu. Onun için önemli olan işini doğru dürüst yapıp, bunları yapanı yakalamaktı. Ondan ve ekibinden beklenen buydu. Nasıl nitelendirildiğinin bir önemi yoktu. Bunun için de elinden geleni yapıyordu.
Başkomiserin kısa nutkundan sonra oluşan gergin sessizliği Olay Yeri İnceleme Amiri Nejat bozdu:
“Savcım, Başkomiserim…” Başselamından sonra devam etti. “Buradaki işimiz bitmek üzere. Video ve fotoğraflar çekildi. Deliller torbalandı. Ceset Adli Tıp’a götürülmeye hazır. Maktule ait olduğunu düşündüğümüz kıyafetlerin içinden cüzdan çıktı. Kimlik, cesetle uyumlu. Fehmi Yıldız, otuz bir yaşında. Ayrıca odanın bir yerinde açılmamış yemek poşeti vardı. Üzerinde Yeşil Kebap yazıyor. Maktul ya da katilden biriyse alan, bir şeyler çıkar belki. Gerçi katil olduğunu sanmıyorum. Bu kadar vahşetin ortasında tek bir parmak izi bile bırakmayan biri böyle bir hata yapmaz ya, yine de bakalım.”
Olay Yeri İnceleme Amiri Nejat, Asya’nın bugüne kadar gördüğü en detaycı kişiydi. O bile üç cinayetin ardından adamı yakalayacak bir ipucu bulamıyorsa, katil kesinlikle işini bilen biri olmalıydı. Başkomiser Haluk, eski dostu Nejat’ın omzuna dostça vurup ekibine döndü.
“Hakan, şu kebapçıya git, ne var ne yok öğren. Sinan, MOBESE’ler, bakkal kameraları, bisiklet kaskı kamerası, ne varsa istiyorum. Asya maktulü araştır, diğer dosyalarla arasında bir bağ var mı öğren. Hadi çocuklar, insanlar bu adamı örnek alıp kendi adaletini sağlamaya başlamadan önce bulalım şu herifi!”
“Emredersiniz Başkomiserim!” dediler hep bir ağızdan.
***
Asya, Gayrettepe’deki merkeze gidip masasının arkasına geçti. Olay yerinden ayrılmadan önce maktulün kimliğinin fotoğrafını çekmişti. Yaptığı ufak araştırmadan sonra adamın tam da tahmin ettikleri gibi ‘cinsel saldırı’ suçundan hüküm giydiğini, sekiz ay önce, kasım ayında, denetimli serbestlikle cezaevinden çıktığını öğrenmişti. Ayrıntıları adliyeden dosyayı aldıktan sonra öğrenecekti.
Bundan önceki iki maktulün de hüküm giydiği dava dosyalarını incelemişlerdi. Dosyaları olay yerindeki objelere bağlayan bir şey yoktu. Aynı şekilde, dosyanın mağdurlarını ve ailelerini araştırmışlar ancak cinayetlerin onlar tarafından işlendiğine dair de bir şey bulamamışlardı. İkisini de öldürenin aynı kişi olduğu kesinleşince,maktulleri tanıyan ortak birini bulmaya çalışmışlardı ama maktuller aynı cezaevinde bulunmamış, ikisiyle de aynı cezaevinde çalışmış gardiyan ya da idarecilere rastlamamışlardı. Katil bundan önceki iki kişiyi damarlarına enjekte ettiği yüksek dozda ketaminle öldürmüş, olay yerini aynı bugün yaptığı gibi bırakmıştı. Diğer ikisinde olduğu gibi bu sefer de, muhtemelen katil, maktulün telefonundan polisi arayıp cesedin bulunacağı yerin bilgisini vermişti. Bütün bunlar bir mesaj içeriyordu kuşkusuz. Ama o mesajın ne olduğunu henüz bulamamışlardı.
Asya, adliyeye gitmeden önce masasının üzerinde duran, artık neredeyse ezbere bildiği iki dosyaya bakıp gözünden kaçırdığı şeyin ne olduğunu bulabilmek için tekrar okumaya karar verdi. İlk dosyayı alıp kapağını açtı.Notlarına baktı: Halil Yılmaz. Otuz dört yaşında. Gaziosmanpaşa’da yıkık dökük bir binanın ikinci katında tek başına yaşıyor, evine birkaç sokak uzaklıktaki oto tamircide çalışıyordu. Bundan iki ay önce, mayıs ayında, evinden, kendi cep telefonundan yapılan bir aramayla bulmuşlardı Halil’i. Asya, gecenin üçünde 112’ye yapılan çağrıyı defalarca dinlemiş olsa da bir kez daha dinlemek için telefonuna kaydettiği sesi açtı: “Gaziosmanpaşa Begonya Sokak, numara yedi, daire üç.” Kısa bir sessizlikten sonra, “Adalet yerini buldu,” deyip kapatıyordu, orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiği bir erkek, buz gibi soğuk sesiyle. Asya toplamda on iki saniye süren bu çağrıyı defalarca dinlemişti. Her bir kelimeyi yavaş, anlaşılır söylüyordu. Konuşan kişinin katil olduğuna şüpheleri yoktu, bu yüzden kaydı her dinlediğinde Asya’nın tüyleri diken diken oluyordu.
Bu garip çağrıdan sonra polis ekipleri derhâl adrese gitmiş, meşum sahneyle karşılaşmışlardı. Bir saat içinde soruşturma için Asya’nın içinde bulunduğu ekip görevlendirilmişti. Ekibin tek kadın üyesi olarak maktulü araştırmak gibi ayak işleri Asya’nın göreviydi. Halil Yılmaz’la ilgili her şeyi rapor hâlinde ekibe sunmuştu.
Halil Yılmaz, yirmi altı yaşındayken annesiyle birlikte yaşadığı evin sokağında oturan komşularının on altı yaşındaki kızına tecavüz etmiş, cinsel istismar suçundan on altı yıl hapis cezasıyla cezaevine girmişti. COVID-19 zamanı yapılan kanun değişikliğiyle bunun sadece sekiz yıl üç ayını yatıp, denetimli serbestlikle cezaevinden çıkmıştı.
Herkesin aklına intikam cinayeti gelmişti. Bu yüzden aileyle konuşmak için Sinan’la Asya, İzmit’e gitmişti. Aile olanlardan sonra İstanbul’dan taşınmak zorunda kalmış, baba İzmit’te uzun bir süre iş bulamamış, birkaç yıl sonra zor geçen yılların etkisiyle kansere yakalanıp ölmüştü. Tecavüz mağduru kızın çilesiyse bu kadar kolay bitmeyecekti. Annesi, eşi de ölünce, ‘Onu bu hâlde kimse almaz,’ diye düşündüğü kızını aileden zengin, kendisinden yirmi yaş büyük, kötürüm biriyle evlendirip Kayseri’ye göndermişti. Annesi on iki yaşındaki oğluyla birlikte eşinden kalan az bir emekli maaşına ek, damadından her ay hesabına yatan parayla geçiniyordu. Başka kimseleri yoktu. Sekiz sene yeterli görülmüştü demek paramparça olmuş bir ailenin yaşadıklarına. Ne adalet ama! Asya, aileye bunları yapan şerefsize mi sövsün yoksa onu, bu yaptıklarına karşılık ödüllendirir gibi erken çıkaran kanun koyuculara mı bilemiyordu.
İkinci dosyayı açtı. Mert Demirci. Cesedi, Halil’den bir ay sonra, Terkos Ormanı’nda aynı teatral sahne içinde bulunmuştu. Aynı sesin, maktulün telefonundan 112’yi arayıp adresle birlikte, “Adalet yerini buldu,” çağrısından sonra.
Mert özel bir üniversitede öğrenciydi. Bir gün evinde verdiği partiden sonra aynı okulda burslu okuyan yirmi yaşındaki genç bir kıza tecavüz etmişti. Mert’in ailesi en iyi avukatları tutmuş, avukatlar mahkemede en acımasız savunmayı yapmıştı: Kızın Mert’ten para koparmak için iftira attığını, kendi isteğiyle birlikte olduklarını söylemeleri dâhil. Adli muayene raporu, şüpheye yer bırakmayacak şekilde olayın tecavüz olduğunu doğruluyordu. Kızın kolları, bacakları ve tüm vücudu morluklar içindeydi. Bileklerinde bağlanma izleri vardı. Vajinadaki çok sayıdaki yırtık ve Mert’e ait spermler, bilirkişi raporlarıyla olayın tecavüz olduğunu söylüyordu. Mert 2019’un Temmuz ayında tabandan on iki yıl hapis cezası almış, ‘cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak’ bir kısmı indirilmiş, sonuç olarak on yıl hapis cezasına mahkûm edilmişti. Buna rağmen üç yıl dokuz ay sonra, yani cezanın yarısını bile yatmadan, elini kolunu sallayarak çıkmıştı cezaevinden. Failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak diye yeniledi içinden Asya. Siz bir de mağduru görün! Asya, cinsel saldırı kurbanı Cemre’yle görüşmeye tek başına gitmişti. Onun gibi diğerleri de artık bu cinayetlerin mağdur aileleriyle bağlantılı olduğunu düşünmüyordu. Cemre’yle yapılacak olan görüşme sadece prosedür gereğiydi.
Cemre olaydan sonra okulu bırakmak zorunda kalmıştı. “Mert gibi zenginlerin olduğu okulda, bir de küçük yerden gelip burslu okuyorsanız, söyleyeceğiniz hiçbir şeyin değeri yoktur. Okulda bana nefretle bakıyorlardı. Mert’ten para koparamadığım için iftira attığımı söyleyip duruyorlardı. Geçen ay, kadın hakları bilmem nesinden arayıp yaşadıklarım için tazminat davası açabileceğimi söyleyen avukata da dedim; onun bir kuruşunu ne o zaman istedim ne şimdi isterim! Zaten yaşadığım korkunç şeylerden sonra bir de bunlarla uğraşamazdım. Okulu bıraktım. Ailem, ne bu olayı ne okulu bıraktığımı biliyor. Afyon’a, ailemin yanına da dönemiyorum. O yüzden bu boktan hayata mecburum,” demişti. Türkiye sıralamasında ilk bine giren kız, şimdi kaldığı evin kirasını ödeyebilmek için üç kuruşa, günde on dört saat garsonluk yapıyordu. Ailesiyse onu okulunu geçen yıl bitirmiş, saygın bir firmada mühendis olarak çalışıyor biliyordu. Asya, Cemre’nin rengi solmuş tişörtüne, günlerdir yıkanmadığı belli yağlı saçlarına bakıp, “Bambaşka bir hayatı olabilirdi,” diye geçirmişti içinden.
Asya not defterini açıp kriminal laboratuvar ve bilişim ekibi sayesinde, şimdiye kadar katil hakkında öğrendikleri birkaç satır şeye baktı. Halil’in öldürüldüğü akşam yağmur yağmıştı, apartmanın önü çamurluydu. Evin hemen girişindeki halıda yeni bırakıldığı düşünülen, maktule ait olmayan ayakkabı izine rastlamışlardı. İz, kırk dört numara, klasik bir ayakkabıya aitti. Bu bilgi pek işlerine yaramıyordu. Ama yine de Asya’ya ilginç gelmişti. Artık çoğu kişi spor ayakkabı giyiyordu. İş yerinde bile. Peki, spor ayakkabı giyilemeyecek işler? Onlar genelde toplumda daha saygın kabul edilen mesleklere aitti. Bankacılar, devlet memurları, başkomiserler; gerçi diğer yandan muavinler, mübaşirler, ilaç mümessilleri… Sonu yoktu. Buradan bir şey çıkmazdı.
Mert’in ailesiyle birlikte yaşadığı sitenin kamera kayıtlarından, öldürüldüğü gün siteden arabayla ayrıldıktan sonra, park ettiği yerden çıkıp Mert’in arkasından gittiği görülen şüpheli beyaz Megane’ı gördüklerinde hepsi heyecanlanmıştı. Bilişim ekibi plakayı okunur hâle getirmiş olsa da işlerine yaramamıştı, plaka sahteydi. Görüntülerden adamın yüzü yandan gözüküyordu, net değildi. Kafasındaki kasket yüzünün yarısını kapatıyordu. Sadece sakalsız, beyaz tenli biri olduğunu biliyorlardı. Üzerinde beyaz gömlek ve ceket vardı. Bu, klasik ayakkabıyı açıklıyordu. Takım elbiseli katil. Sonraki günlerde bilişim ekibinin günlerce süren araştırmaları sonunda Halil’in evine gidebilecek yollar üzerindeki MOBESE’lerin birinde daha, farklı bir plakayla beyaz Megane görmüşlerdi. Plaka yine sahteydi ama şoför aynı kasketli adamdı!
Katilin sesini biliyorlardı, yarım görünüşünü de. Ama kim olduğunu hâlâ bilmiyorlardı. Ellerinde bir şüpheli de yoktu. Asya bir saattir masada oturmaktan uyuşan bacaklarını gerdi, adliyeye gitmek üzere kalkıp arabasına doğru yürürken “Bakalım sen kimin hayatının içine ettin Fehmi,”diye geçirdi içinden.
***
Hava kararmaya başlamasına rağmen sıcaklık hâlâ yirmi beş derecenin üstündeydi. Adliye ve cezaevindeki koşturmadan sonra gömleği terden sırılsıklam olmuştu. İşi bitip arabaya bindiğinde Sinan aramıştı. Başkomiser herkesi bilgilendirme toplantısında istiyordu. Gün boyu öğrendiklerini ortaya dökecekleri, maktuller arasında bağlantı arayacakları, katilin mesajını çözmeyi umdukları bir toplantı daha. Silivri’den Gayrettepe’ye iki saatten önce gidemeyecekti. Klimayı sonuna kadar açıp, cezaevinde idareciler ve gardiyanlarla konuşmayı beklerken okuduğu dava dosyasını düşündü.
Merkeze girdiğinde saat ona geliyordu. Kendisi gibi diğerlerinin de yüzünden günün yorgunluğu akıyordu. Bir önceki geceden beri ayaktaydılar ve Başkomiserin sinirden kıpkırmızı olmuş suratına bakınca, eve gidip soğuk duşa girme hayallerine yakın zamanda kavuşamayacağını anladı. Asya’nın toplantı odasındaki sandalyeye ilişmesiyle başladı Başkomiser:
“Bakanlıktan aradılar. İş çığırından çıkmış, hâlâ bir şey bulamamışız. Yapamıyorsak dosyayı başka ekibe devredeymişiz. Üç günümüz varmış. Yarın haberlerde bu da duyulunca halk iyice galeyana gelecekmiş.” Durdu, dişlerini sıktı. Ağzı ince bir çizgi olacak şekilde gerildi. Asya o sırada içinden güzel bir küfür ettiğine emindi. Sinan, hepsinin adına sinkafları sesli bir şekilde dile getirdi. Ne sanıyordu bunlar, ofiste oturup solitaire oynadıklarını mı? Amacı sadece koltuk sevdası olan insanların, ömrünü bu mesleğe adamış ve şu anda da elinden geleni yapan Başkomiserini azarlaması Asya’nın bile gücüne gitmişti. Başkomiser, Sinan’ı duymazdan gelip konuşmaya devam etti:
“Bürokrasi tarafı benim işim, siz dosyaya odaklanın. Bugün olanlarla başlayalım. Evet, Fehmi’yle ilgili ne biliyoruz?”
Hakan başladı. “Fehmi Yıldız, otuz bir yaşında. Üç aydır, olay yerindeki yemek poşetinde ismi yazan Yeşil Kebap’ta, kurye olarak çalışıyormuş. Motoru, binanın biraz ilerisinde bulundu. Kayıtlara göre 22.45’te olay mahalline sipariş verilmiş. Poşettekiler gibi iki Adana. Kameralarda, Fehmi’nin saat 23.05’te restorandan ayrıldığı görülüyor. Fehmi dönmeyince restoran sahibi onu aramamış, zaten 23.30’da dükkânı kapamaya başlıyorlarmış. Adam, Fehmi’nin anne tarafından akrabası olduğunu, hapisten çıktıktan sonra ona yardımcı olmak için işe aldığını söylüyor. Dükkândaki tek kurye o. Yani katil, siparişi Fehmi’nin getireceğini biliyordu. ‘O gün ya da daha önce Fehmi’yi soran eden oldu mu?’ diye sordum, olmamış. Kamera kayıtlarına bakıp, o sokakta Megane’ı görebilecek miyiz, bakacağız,” dedi. Hakan’dan bir şey çıkmamıştı. Başkomiser, Asya’ya döndü.
“2016’da, silahla cinsel saldırıdan on sekiz yıl hapis cezası almış, sanığın geçmişi ve sosyal ilişkilerinden dolayı bir kısmı indirilmiş, sonuç olarak on beş yıl hapis cezasına mahkûm edilip cezaevine girmiş. Geçen yılki kanun değişikliğiyle sadece yedi yıl üç ay yatıp, denetimli serbestlikle tahliye olmuş. Cezaevindeki görüşme kayıtlarını aldım. Diğerlerinin ziyaretçileriyle ortak biri yok. Tahliyesinden birkaç ay önce avukatla görüşmüş, çıkış işlemleri için. Yılda birkaç kere kuzeni gelip para, giysi, bir şeyler bırakırmış. Diğer maktullerle aynı cezaevinde bulunmamış. İdareden yedi yıldır orda çalışanların isimlerini istedim, diğerleriyle ortak gardiyan da yok,” dedi Asya. Şimdiye kadar söylediklerinde yeni bir şey yoktu. Olay yerine gidip vakanın medya kahramanının elinden çıktığını gördüklerinde anlamışlardı zaten adamın tecavüzden hüküm giymiş biri olduğunu.
“Dosyanın mağduru, on dokuz yaşında genç bir kızmış. Konfeksiyoncuda çalışıyormuş. O gün yetiştirmeleri gereken teslimat için gece on ikiye kadar çalışmışlar. İşten çıkıp ailesiyle birlikte oturduğu eve giderken, bu şerefsiz saldırmış. Elindeki kurusıkıyla öldürmekle tehdit edip kıza tecavüz etmiş. Kız, Fehmi’yi konfeksiyoncudan tanıyormuş, oraya mal getirip götürüyormuş.” Bu kısım hepsi için yeniydi. Dinlemesi en rahatsız edici bölümdü aynı zamanda. Kısa bir sessizlikten sonra Asya devam etti. “Yarın, kız ve ailesiyle görüşmeye gideceğim ama bu dosyada da onları 5025’e ve diğer objelere bağlayan bir şey yok.”
Sinan sıkıntıyla iç çekti. “Mesajların öldürülenlerle bağlantısı yoksa henüz öldürülmemiş olanla var demektir.”
“Ya da daha önce öldürdüğü ama henüz ortaya çıkaramadığımız biriyle. Belki de hepsini ona ithaf ediyordur. O kişiyi bulmamızı, şerefsizliklerini tüm dünyaya açıklamamızı istiyordur,” dedi Asya.
Başkomiser daha önce defalarca konuştukları bu teorileri sessizce dinledikten sonra konuştu.
“Mesaj polise mi yoksa asıl hedefine mi? Peşinde olduğu özel biri varsa gözlük taktığını ve olay sırasında alkollü olduğunu varsayabiliriz. Çakıya gelince, belki kıza çakıyla zarar verdi ya da üstünden çakı çıktı, bilmiyorum. Bu objelerin bir anlamı olmalı. 5025, olayın yaşandığı sokak numarası, telefon numarasının sonu, okul numarası, dosya numarası her şey olabilir.”
Sinan düşünceli bir şekilde bir sigara yaktı. “Üçünün de ortak noktası tecavüzden içeri girip yeni kanunla erken salınmaları. Belli ki katil bu duruma dikkat çekmek istiyor. İstanbul’daki adliyelerden son on yıl içerisinde cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan açılmış davaların bir listesini istemiştik. Binlerce dava var. Elemek için 5025 sayılı dosyalara öncelik verdik, dosya numarası olması ihtimaline karşı. Onlardan da yüzlerce vardı. İki haftadır gece gündüz dosya okuyor herkes, yine de olay yerinde bırakılan objelerin tümüyle uyuşan bir dava bulamadık şu ana kadar. Bir ekip de tüm dosyaların içinde, sizin de dediğiniz gibi taraflardan birinin numarasının sonunda, adresinde ya da olayın gerçekleştiği adreste bu numarayı ve diğer objeleri bağlayacak bir şeyler arıyor. Onlardan da henüz bir şey çıkmadı. Geldiğimiz noktada tecavüzden hüküm giyip yeni yasalarla erken çıkmış ya da yakında çıkacak her hükümlü tehdit altında. Çemberi daraltamadık.”
Sinan’ın dediği şey, Asya’nın aklına başka bir düşünceyi getirip lafa girdi. “Senin dediğin gibiyse katil bize değil, hâlâ içerde olan ya da çıkmış ama izini bulamadığı birine mesaj veriyor olabilir. Kanun değişikliğiyle erken çıkan ya da yakın zamanlarda çıkacak olanların dosyalarına bakmalıyız belki de.”
“Şimdi oraya gelecektim. Çoktan çıkardım listeyi. Günün yarısını buna harcadım. Aferin kız, kapıyorsun işi,” dedi. Asya’nın omzuna hafif bir yumruk vururken gülüyordu. Asya, Sinan’dan yumruğu kaptığı için memnundu, bu iyi bir şeydi. “Farklı illerden gelen hükümlüler de var. İstanbul’da işlenen suçların dosyaları zaten elimizde. Diğerlerinin dosyalarını Savcıdan isteyeceğim. İstanbul’da yirmi altı cezaevi olduğu düşünüldüğünde yarın çok işimiz var. Çocuklar elimizdeki dosyalardan başladı bile incelemeye. Asyacığım, senin payına düşenleri de masana koydum,” diyerek gösterdi masanın üstündeki yığını. “Bir günün yirmi dört saat olması bugün bize yetmeyecek,” dedi saatine bakarken.
Başkomiser ayağa kalkarak ceketini sandalyeden aldı. Bu toplantının bittiği anlamına geliyordu.
“Eğer haklıysanız, bu çemberi daraltır. Diğer ekiplerden de yardım alın, yarın tüm dosyalar burada olsun. Bakanlıktan beni aradılarsa laboratuvarı da aramışlardır. Son yerden işe yarar bir şey çıkarsa birkaç güne haberimiz olur. Elimizden geleni yapalım.”
Başkomiser ofisten çıktıktan sonra Asya da diğerleri gibi kendine bir kahve doldurup masasının başına geçti.
***
Dört saatlik uykuyla direksiyonun başında oturmuş, az önce yaptığı konuşmayı sindirmeye çalışıyordu Asya. Kayıtlara göre Sevda, Ümraniye’nin gecekondu mahallelerinden birinde, annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Babası, o on sekiz yaşındayken vefat etmişti. Kapıyı çalıp Sevda’yı sorduğunda başlamıştı kıyamet. Anne feryat figan bağırmaya başlamıştı: “O orospuyu sormayın artık bana! Yok benim öyle bir kızım! Allah canını alsın da gebersin inşallah!” diye. Yirmi yaşındaki kızı zor sakinleştirmişti annesini. İçerideki bir kanepeye yatırıp ilaçlarını verdi, kadın hâlâ ağlamaya devam ederken, onun duyamayacağı bir odaya geçip olanı biteni:
“Babam öldükten sonra bize bakma görevi ablama düştü, ben o sıralar küçüktüm tabii. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra başına o korkunç olay geldi. Nişanlıydı o zaman. Nişanlısı ayrıldı ondan. Adını kötüye çıkardılar. Barınamadık o mahallede, buraya taşındık. Ama ablam düzelemedi bir daha. Bir yıl evden dışarı adımını bile atmadı, sonra liseden Gamze diye bir arkadaşı geldi ablamı ziyarete, ‘Gel benimle yaşa, iş bulurum sana,’ dedi. Ablam da gitti çalışmak için. Bize para gönderiyordu, arada gelip gidiyordu. İki üç yıl sonra polisler gelip ablamı sormaya başladılar. Adresi hâlâ burada kayıtlıymış; fuhuştan, uyuşturucudan falan aradıklarını söylediler. Annem yıkıldı tabii. Başta inanmadık, bir şekilde Gamze’nin adresini bulup gittik eve. Annem gözleriyle gördü ablamı. Orada uyuşturucuya alışmış. Gamze de zaten orospuluk yapıyormuş. Ablam da…” dedi, devamını getiremedi. “O günden beri adını anmıyor evde. Hâlâ para gönderiyor bana ama artık kendisi gelmiyor, görmüyorum. Aradığımda da açmıyor. Bazen eve mahkeme kâğıdı geliyor, geçenlerde de bir avukat geldi ablamı sordu, onları haber veriyorum mesajla. Bir kere Gamze’nin evine gittim görmek için ama taşınmışlar, artık nerede yaşadığını da bilmiyorum,” diye anlatmıştı.
Mahvolmuş bir aile daha. Sevda’nın numarasını almıştı kardeşinden. Arabada otururken şansını denedi ama telefon kapalıydı. Keşke açsaydı da hayatını cehenneme çeviren adamın ölüm haberini verebilseydi ona. Belki içi bir parça huzur bulurdu.
***
Öğleden sonra ofistekilerin bir kısmı Sinan’ın getirdiği kamera kayıtlarından Megane’ı arayıp nereye gittiğini bulmaya çalışıyor, diğer kısmı da ellerindeki dosyalardan İstanbul’daki cezaevlerinden yakın zamanda çıkmış ya da çıkacak cinsel suçluların dosyalarını inceliyordu. Başkomiserin emriyle tüm ekipler seferber olmuştu. Asya masasına oturup bugün yaptığı görüşmenin notlarını aldı. Dosya okumaya başlayacaktı ki Başkomiser, elinde telefonla ofise girdi:
“Otopsi raporu çıkmış çocuklar, Ahmet mail atmış,” dedi Asya’nın masasının yanına gelerek. “Aç bakalım yeni bir şey var mı?”
Asya raporu açana kadar Hakan da Başkomisere katıldı. Asya, sonuç kısmına gelip hızlıca okudu: “Bildiklerimiz dışında yeni bir şey yok gibi duruyor. Boyunda ve sağ kolda iğne giriş izi. Kastrasyon henüz hayattayken yapılmış ama diğerleri gibi bunda da direnmeye dair biz iz yok, işlem sırasında bilincinin yerinde olmadığı düşünülüyor. Henüz toksikoloji raporu çıkmış değil fakat karaciğer ve böbreklerin durumuna bakılırsa ölüm nedeni aşırı doz madde alımı olabilirmiş, bu da vücuttaki enjeksiyon izleriyle örtüşüyor,” derken yeni bir mail geldi. Laboratuvardandı. Anlaşılan, bir tek onlar aranmamıştı yukarıdan. Asya maili açtı.
“Tabii ki ketamin. Kan ve karaciğerdeki yoğunluklarından anlaşıldığı üzere kısa süre içinde iki kez verildiği, ilk dozun anestezik bir madde olması nedeniyle bayıltacak miktarda olduğu, yaklaşık bir saat sonra da öldürücü dozun yapılmış olabileceği yazılmış.”
Sinan, “Yani bunun tercümesi şu: Katil, kurbanla karşılaştığında boyundan ilk dozu yaparak sersemletmiş. Beş dakika içinde bilinci kapanmış olmalı. O sırada kastrasyonu yapmış, adam ayılmaya başladığında da ikinci dozla işini bitirmiş. Ketaminle ilgili araştırma yaptım, ilginç bir madde. Hem ameliyatlarda anestezi için hem ağır psikolojik hastalıklarda antidepresan olarak hem de önüne geçilmeyen kronik ağrılarda kullanılabiliyormuş,” dedi.
“Her şeyi planlı yaptığı düşünüldüğünde, özellikle ketamini seçmesinin bir anlamı var mı acaba? Hem nasıl ulaşıyor buna. Doktor mu bu orospu çocuğu?”
“Başkomiserim, kriminal laboratuvardan gelen raporda bir şey daha var,” dedi Asya hâlâ ekrana bakarken. “Kurbanın kıyafetleri üzerinde yapılan elektron mikroskobu incelemesinde, ceketinin arka kısmında yoğun miktarda polen tespit edilmiş. Ama kıyafetinin başka bir yerinde yokmuş, bu da oldukça ilginçmiş. Katilin maktulle teması sırasında bulaşmış olabileceğini düşünüyorlar. Polenlerin yoğunluğuna bakılırsa, bulaştıran kişinin oldukça vakit geçirdiği bir yer olduğu söylenebilirmiş. Nerede yaşadığıyla ilgili bir ipucu verebilir. Örneği İstanbul Üniversitesi Botanik Bölümü’ne gönderip onların kayıtlarında var mı diye soracaklarmış.”
O sırada Sinan ve arkasındaki memur, ellerinde bir dünya dosyayla birlikte içeri girdiler. Sinan ter içinde kalmıştı. Kendi elindekileri Asya’nın masasına nefes nefese bıraktı.
“Eksikler de tamam, ellerinden öper Asyacığım. Sizde ne var ne yok?”
Asya raporları özetledi. Herkesi bir arada bulmuşken de sabahki görüşmeyi anlattı. Bu cinayetlerin bir ortak noktası da mağdurların hayatlarının tamamen mahvolmasıydı. Peki ama katil bütün bu bilgilere nasıl ulaşıyordu? Cevapsız bir soru daha. Başkomiser odasına gitmeden önce Sinan’la Hakan’a, “Şu televizyondan görüp arayanlardan çıktı mı bir şey?” diye sordu.
“Yok, Başkomiserim. Haberlerin etkisiyle tüm tecavüzcü ibnelerin götü tutuştu. Hepsi, ‘Kesin beni öldürecek,’ deyip duruyor. Yok ‘ben gözlük takıyorum, o sırada içkiliydim, benim dava numaram 5025’ti…’ Dosyalarına baktık, tam örtüşen yok. Tabii, ilgili ilgisiz birçok manyak da var arayan. Cezaevinden arayanlardan biri, illa kadın polisle görüşeceğim diye tutturmuş. Neymiş, erkek polisler onu öldürebilirmiş. Diğeri, ‘Ben çıkmak istemiyorum denetimliyi iptal edin,’ diyormuş. Böyle çok telefon geliyor. Çocuklar eleyip ilgili olabilecekleri bana getiriyor,” dedi Hakan.
O sırada Başkomiserintelefonu çaldı. Arayanın Savcı olduğunu görünce rahat bir nefes verdi. Raporları konuşmak için arıyordu. Neyse ki dosya hâlâ ellerindeydi. Bu iş artık hepsi için gurur meselesi hâline gelmişti.
***
“Yaptıklarını ödüllendirir gibi bir de erken salıyorlarmış bunları. Olacak iş mi yahu! Benim haberim yoktu, nereden olacak, ben ne anlarım bilmem kaç sayılı kanundan. Bu vesileyle öğrendik işte. Kim doğruyorsa o it oğlu itleri eline sağlık. Onu arayac…”
Sinan sinirle televizyonu kapattı.
“Bir de bu sokak röportajları çıktı. Millet birbirini gazlıyor!” Elindeki simidi masaya bıraktı. Sabah büroya gelirken Sinan ve Hakan muhabir ordusunun sinir bozucu sorularına maruz kalmıştı. Asya ilk kez görünmez olmanın keyfini çıkarmıştı. Bir muhabir, “Efendim, aslında faili bulduğunuz ama kamuoyu tepkisi almamak için yakalamadığınız söyleniyor doğru mu? Polis de bu katliamla işbirliği içinde mi?” dediğinde Sinan ellerini iki yanında yumruk yaptı, ağzının içinde bir küfür savurdu. Neyse ki elinden bir kaza çıkmadan içeri girebilmişti.
Dün öğleden sonra çoğunlukla dosya okuyup kamera kayıtlarını izlemekle geçmişti. Hakan, bir ara çıkıp “Kesin beni öldürecek,” diyenlerle konuşmuştu. Sinan, son olay yerinin civarındaki sokaklardan kamera kayıtları toplamaya gidip gelmişti. Asya, Sevda’yı aramış, yine ulaşamamıştı. Önündeki dosya yığınına baktı. Her yıl altı bine yakın cinsel suçlu cezaevine giriyordu. Bu sayı, günlerdir bitmeyen yığını açıklıyordu. Yine umutsuzluğa düştü. Belki de aradıkları kişi hiç yakalanamamıştı, dosyası bile yoktu, onlar yanlış yorumlamıştı ve tüm bunların başka bir anlamı vardı. Gelen telefonla irkildi.
Sinan, “Tamam, Başkomiserim. Açıyoruz hemen. Asya maillere gir,” dedi ve telefonu hoparlöre aldı. Asya, üniversiteden gelen raporu açıp okudu:
“Getirilen örnek incelendi. Ceket üstünde tespit edilen polenin Crocus Olivieri İstanbulensis, diğer adıyla Kadıköy Çiğdemi olarak bilinen endemik bir bitkiye ait olduğu tespit edildi. Nadir bir bitki olan bu tür Kadıköy ilçesi ve çevresindeki bazı sınırlı doğal alanlarda yetişir. Fikirtepe’nin açıklık alanları, Moda ve Özgürlük Parkı ve çevresinde bulunur.”
“Başkomiserim, olay günlerindeki köprü MOBESE’lerine bakacağım. Üç cinayet de Avrupa yakasında işlendi, orada oturuyorsa mutlaka köprüyü kullanmış olmalı,” dedi Sinan hızlı adımlarla odadan çıkarken. Hakan da peşinden gitmişti. Asya dosyalarla baş başa kaldı.
İçini çekerek önündeki dosyayı açtı. Artık otomatiğe bağlamıştı: Mağdur Yeşim Hür, yirmi bir yaşında, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde hukuk öğrencisi. Sanık Sami Güler, yirmi altı yaşında aynı okulda hademe. Cinsel saldırı muayene raporları, ifade tutanakları, duruşma zabıtları… Asya hızla göz gezdirdi. Birden kalp atışları hızlandı.
“…22.00 civarı kütüphaneden çıkmış yürüyordum. Ağaçların arkasından biri çıkıp başıma bir şeyle vurdu. Sersemlemiş hâlde yere düşerken bira şişesiyle vurduğunu anladım, yere düşüp kırılmıştı…” “…bayılmış olmalıyım. Uyandığımda müthiş bir acı çekiyordum, ellerim ve ağzım bağlıydı, başımdan gözlerime kanlar akmıştı. Vücudumun alt tarafı çıplaktı, bacaklarım iki yana ayrılmıştı. Pantolonunu giyerken nasıl oldu bilmiyorum, kendimi toplayıp ayaklarımla yüzüne vurdum, o sırada gözlüğü kırıldı. O acıyla maskesini çıkardı. O zaman tanıdım. Çakı gibi bir şeyle yüzüme kadar gelip, ‘Birine söylersen seni öldürürüm,’ dedi. Sonra da beni öylece bırakıp gitti.”
Asya tüm hücrelerine kadar titriyordu. Bir daha, bir daha okudu. İzmir’de görülen davanın numarasına baktı. 5025!
Adam, iki yıl İzmir Cezaevinde kaldıktan sonra, İstanbul’a nakil olmuştu. Bunca zamandır İstanbul dosyalarına bakmışlardı. Sinan’ın aklına denetimliye ayrılacaklara bakmak gelmese hiç bulamayacaklardı.
Dava dosyasına geçti. Sami, silahla cinsel saldırı suçundan on sekiz yıl hapis cezası almıştı. Yeni kanunla dokuz buçuk yıl yatıp çıkacaktı. Asya sayfaları çevirip denetimliye ayrılış tarihine baktı. 1 Ağustos. Yani özgürlüğüne ya daeceline kavuşmasına bir hafta kalmıştı.
Sinan heyecanla içeri girdi. Asya’nın konuşmasına fırsat vermeden, “Fehmi’nin öldürüldüğü gün, sabaha karşı dörde on kala, birinci köprünün Ankara yönünde bil bakalım ne gördük! Beyaz Megane! Adamın saat üçte Beylikdüzü’nden 112’yi aradığını biliyoruz. Tüm parçalar oturuyor. Yüzü tam olarak gözükmüyor, adam profesyonel, yine şapkalı. Plaka sahte. Ama aynı adam. Bu sefer sol eli de gördük, bir yüzük var. Hakan çözünürlüğü artırmaları için bilişimcilere götürdü görüntüleri. Kızım, ne bakıyorsun bön bön, bir şeyler bulmaya başladık diyorum. Kameralardan gittiği yönü tespit etmeye çalışıyor şimdi bir ekip. Sevinsene lan!”
“Buldum,” dedi Asya zor duyulan bir sesle.
“Ne diyorsun, neyi buldun?”
Asya titreyen ellerle dosyayı Sinan’a uzattı.
***
Yarım saat sonra Başkomiserin odasında toplandıklarında, Asya şoku atlatmıştı. Hızlıca dosyayı anlattı. Sami, Silivri’deki cezaevindeydi. Kayıtlara göre Yeşim Hür, olaydan altı ay sonra vefat etmişti. Yeşim’in ölümü adli vaka olarak görülüp soruşturma açılmıştı. Dosya detaylarını göremiyordu ama dava açılmadan kapanmıştı. İntihardı.
Başkomiser gömleğinin kollarını kıvırdı, kravatını gevşetti. “Hakan, Sinan, derhâl yola çıkın, şu piç kurusuyla görüşün, ne anlatacak bakalım. Asya, intihar dosyasını bul, öğren, nasıl olmuş. Kızcağızın ailesini, arkadaşlarını, sevgilisini, ne bulursan araştır. Hadi dosyayla bağlantısını çözdük, kim yapıyor bu işi? Savcıya gidip bulduklarınızı anlatacağım, onun haricinde kimseye bir şey söylemek yok. Emin olana kadar kimse bilmeyecek. Hadi çocuklar!”
***
Asya, Yeşim’in soruşturma dosyasını Savcıdan istedikten yarım saat sonra mailindeydi. Dört beş sayfadan oluşuyordu ama çok şey söylüyordu. Yeşim’in ailesi ve doktoruyla görüşülmüş, otopsi raporuyla birlikte değerlendirilip intihar ettiği sonucuna varılmıştı. Yeşim, yaşadığı korkunç olaydan sonra ağır bir depresyona girmişti. Okulunu bırakmış, ailesinin yanına İstanbul’a gelmişti. Ailesi her daim yanında olmaya çalışsa da gün geçtikçe daha kötüye giden kızlarının durumundan endişe duyuyordu. Psikiyatri doktorunun dediğine göre, Yeşim majör depresyondaydı. Geleneksel tedavi protokolleri uygulanmış ancak sonuç alınamamıştı. İyileşme belirtileri göstermesi bir yana, durumu daha da kötüleşiyordu. Bu durumda son çare olarak görülen ketamin infüzyon tedavisine başlanılmıştı. Otopsi raporunda, ölüm nedeni, aşırı doz ketamin olarak belirtilmişti. Yeşim, hastanede uygulanan son tedavi seansından sonra, gizlice aldığı ilaçları evde kendine enjekte ederek intihar etmişti.
Asya şaşkınlıkla kalakaldı. Bu detaya kadar planlıydı demek. Üçünü de ketaminle öldürmesinin anlamı buydu.
Aileyi araştırmaya geçti. Baba Sergen, anne Figen. Başka çocukları yok. Beş yıl önce boşanmışlar, ikisi de bir daha evlenmemiş. Anne mali müşavir, Üsküdar’da yaşıyor. Baba avukat, Kadıköy’de yaşıyor ve çalışıyor. Kadıköy! Avukat…
Asya, kafasını ellerinin arasına aldı. Bütün görüntüler, konuşmalar aynı anda beynine hücum etmişti. “Geçen ay arayıp tazminat davası açabileceğimi söyleyen avukata da dedim.”… “Geçenlerde de bir avukat geldi, ablamı sordu.” Tabii ya! Şimdi her şey daha mantıklı geliyordu. Demek tüm mağdurlarla önceden konuşup ne hâlde olduklarını görmüştü. Avukat olduğu için dosyalara erişimi kolaydı. Adreslere de.
Asya, kiralık araç sorgulamasında Sergen’in üç ay önce beyaz renkli Megane kiraladığını görünce hiç şaşırmadı. Tüm parçalar yerine oturuyordu. Derhâl Başkomiseri aradı. Hiç şüphesi yoktu. Katil/kahraman, Sergen Hür’dü.
Asya ofiste, Başkomiserin arama ve tutuklama kararıyla dönmesini beklerken bilişimciler yüzüğün görüntülerini netleştirip getirmişti. Başkomiserle birlikte yoldayken Sinan’ı aradı. Sinanlar Silivri’ye gitmişti ama adam onlara bir şey anlatmıyordu. Sinan, “Paranoyak bir hâlde, günlerdir uyumadığı belli, tir tir titriyor, önündeki suyu bile içemiyor. Herkesin onu öldüreceğini düşünüyor, bizim bile. Daha önce aramış bizim büroyu, sadece kadın polisle konuşacağını söylemiş,” demişti. Asya, bulduklarını Sinan’a anlatmıştı. Hemen yola çıksalar bile büyük şovu kaçıracaklardı. Avukatın Kadıköy’deki ofisine varmak üzereydiler.
***
Tutuklama üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen halkın tepkisi azalacağına artıyordu. Mitingler, sokak yürüyüşleri, adliyenin önünde oturma eylemleri… Gizlilik kararı olmasına rağmen her türlü ayrıntı basına sızmıştı. Anlaşılan adliye çalışanları arasında da kahraman hayranları vardı.
Sergen Hür, ne tutuklama sırasında ne de sonrasında direniş göstermişti. Sol elindeki oniks taşlı gümüş yüzük, görüntülerdekinin aynısıydı. Evinde yapılan aramada ele geçirilen kırk dört numara klasik ayakkabılardan biri maktulün evindeki izle örtüşmüştü. Acıbadem’de bir otoparkta bulunan Megane’nın arka koltuğunda Mert’in DNA’sı tespit edilmişti. Ayrıca bagajından birkaç sahte plaka, kastrasyonlarda kullanılan bıçak, diğerleriyle aynı tip bir çakı, camı kırık bir gözlük ve beyaz kâğıt tulumlar ele geçirilmişti. Adli fonetikçiler de ses dalgalarını inceleyip 112’yi arayanın Sergen olduğunu doğrulamıştı. Ketamini nereden bulduğunu henüz çözememişlerdi ama bir avukatın yıllar içerisinde nüfuzlu dostları ya da hırsız, uyuşturucu müptelası müvekkilleri olurdu…
Avukat, asıl amacına ulaşamamıştı belki ama çok daha fazlasını başarmıştı. Bu artık sadece onun davası değildi. Halk, adaletin sağlanıp sağlanamadığını sorguluyordu. Etkisinin bu kadar yüksek olması yasa değişikliklerini getirecekti. Bu saatten sonra bu kalabalığı sakinleştirmenin başka bir yolu yoktu.
Dosya artık yargıdaydı. Onlar üzerine düşeni yapmış, şüpheye yer bırakmayacak şekilde faili ele geçirmişlerdi. Olayın hassasiyetinden dolayı Başkomiser dâhil kimse kutlama havasında değildi. Buna rağmen herkesin önünde Asya’yı bu vakadaki başarısından dolayı tebrik etmişti. Sinan, önceki gün masasına küçük bir pasta koyup, “Büyük başarılar her zaman kutlanmalı,” demişti. Hakan bile yarım yamalak da olsa iyi iş çıkardığını söylemişti. Bu da bir şeydi. Halkın bunu bir başarı olarak görmediği açıktı, kendi içlerinde de onlarla aynı fikirde olanlar vardı. Avukat her kesimden hayran toplamıştı.
Artık o da görünen biri olmaya başlamıştı.
***
İki hafta sonra 112’ye bir ihbar geldi.
Birden fazla ses aynı anda, “Adalet yerini buldu!” diyordu.
İhbarın hassasiyeti gereği Sami’nin polis korumasına alınan evine bir ekip gönderildi. Koruma memurları şaşkındı. Diğer polis memurlarıyla birlikte içeri girdiklerinde Sami Güler’in çıplak cesedini, penisi kesilip bir kenara atılmış, göğsüne 5025 kazınmış, sağ elinde boş bira şişesi, sol elinde çakı, tanınamayacak hâle gelmiş yüzündeki kırık gözlüğüyle birlikte, duvardaki kanla yazılmış yazının altında buldular.
“İNTİKAMIN ALINDI KAHRAMAN!”
Birileri, acılı babanın yarım bıraktığı işi tamamlamıştı.


