Dönem sonu sınavları bittiğinden, ekim ayına kadar okula uğramama gerek kalmamıştı. Hoş, neredeyse sınavdan sınava uğruyordum zaten. Çalışmalı, paramı kazanmalıydım. Ailem memleketteydi ve bana maddi anlamda yardımları çok kısıtlıydı. Mimarlık öğrencisiydim. Okumayı oldum olası sevdiğimden üniversitede pek sorun yaşamıyordum.
Adım soyadım yazıyordu yaka kartımın üzerinde; Selim Kartal. Küçücük, plastik ve kâğıttan müteşekkil, hiçbir özelliği olmayan obje, bana kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar önemli biri gibi hissettiriyordu. Düzenli bir işim vardı, garanti bir maaşım. Müşterilerden gelen bahşişler de cabası… Her ne kadar arkadaşlarım bazı akşamlar gittiğimiz Kadıköy’ün en ucuz birasını satan kuytudaki barda “Oğlum Ferro değnekçi oldun ha ha ha…” diye dalga geçseler de ben; “Yahu ne alakası var, ben valeyim.”diye sil baştan anlatmaya başlıyordum.
Her zaman olduğu gibi o gün de Marmaray’dan indim ve Bağdat Caddesi Suadiye üzerindeki iş yerime yürüdüm. Büyük bir ciddiyetle üzerinde “Vale” yazan yeleğimi giydim, yaka kartımı taktım ve işe koyuldum.
Öğlene doğru siyah film camlı bir Range Rover otoparka girdi. İçinde esmer bir afet vardı. Hemen kapısını açtım, “Hoş geldiniz hanımefendi.” dedim. Gülümsedi. Vücudunu saran krem rengi bir elbise giymişti. Maşalı saçlarını savurarak arabadan indi. Etraf anında afrodizyak etkisi yaratan bir vanilya kokusuyla dolmuştu. Kalça ve göğüs kıvrımları iç gıcıklayıcıydı. Kalın dudakları pastel renk bir rujla boyanmıştı. Yüz hatları cidden altın orandı. Otuzotuz beş yaşlarındaydı. Gözleri çekik, büyük ve koyu yeşildi. Kocaman halka küpeleri de dikkati çekiyordu. Tanrım bu kadın birkaç saniyede beni sersemletmişti. İlk defa görüyordum onu.
Gülümseyerek, “Ne kadar kalacaksınız?” diye sordum.
“Bir saat,” diye cevapladı.
Arabayı kapıya yakın bir yere park ettim. Hızlıca binanın içine yürüdüm. Küçük ekrandan asansörün üçüncü katta durduğunu gördüm. O katta Mali Müşavir Orhan Bey ve Psikolog Selma Hanım karşılıklı iki dairedeydiler. Orhan Bey’e genelde eli kolu evrak dolu, getir götür işi yapan genç çocuklar gelirdi. Büyük ihtimalle Psikolog Selma Hanım’a gelmişti kadın.
Gerçekten bir saat sonra çıktı. Kendime engel olamıyordum, kesintisiz şekilde kadına bakıyordum. Bana gülümseyerek yaklaştı, “Senin adın ne?” diye sorduğunda heyecandan kekeledim.
“Sssselim,” diye cevapladım.
“Ben de Nevra,” dedi. “Memnun oldum Selim, sık sık görüşeceğiz.”
“Her zaman bekleriz hanımefendi,” dedim.
Ertesi gün öğleden sonra saat üç civarında tekrar geldi. Bu sefer rengarenk çiçekli bir elbise giymiş ve saçlarını da küt kestirmişti. Yine o insanın aklını başından alan koku yayıldı arabadan indiğinde.
“N’aber Selim?” dedi.
“İyiyim Nevra Hanım, siz nasılsınız?” dedim.
Gülümseyerek anahtarı elime bırakırken eli elime değdi, ürperdim. Binadan içeri girdi.
Bu sefer daha uzun kaldı. Tam iki saat sonra çıktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Makyajı biraz akmıştı. Çok kötü görünüyordu. Dalgın ve üzüntülüydü.
“İyi misiniz Nevra Hanım?” dedim.
“Değilim, Selim. Vaktin var mı? Yan sokakta yeni açılan kafede bir şeyler içelim,” dedi.
Kulaklarıma inanamıyordum. Bu arada saat beşi geçmişti, vardiyayı devralacak Kadir Abi de karşı kaldırımda göründü o esnada. “Oğlum Selim, şanslısın!” dedim içimden.
“Tabii, memnuniyetle Nevra Hanım,” diye cevap verdim.. Ama cebimde belki bir kahve içecek kadar nakit vardı. Mecbur kredi kartına abanacaktım.
“Beş on dakikaya yanınıza geleyim.”
“Tamam.” dedi.
Kadir Abi görevi devralınca topuklarım popoma vura vura yanına gittim. O kısacık yolda düşündüm. Oldukça yakışıklı adamdım. Uzun boylu, esmer, yeşil gözlüydüm. Arkadaşlarım “Ferit” derlerdi bana. Rahmetli Tarık Akan’ın Yeşilçam’daki jön ismi. Hatta son zamanlarda Ferro derlerdi daha çok. Akılları sıra yakışıklı oluşumu Ferit’le, kadınlarla günümü gün etmedeki hızımı da Ferrari’yle simgeleyip, ikisini birleştirirlerdi.
Köşedeki masada buzlu lattesini yudumluyordu. Karşısına oturdum. Ben de buzlu latte söyledim.
“Selim bana kendinden bahsetsene, kimsin ne yaparsın?”
“Nevra Hanım, ben teknik üniversitede mimarlık öğrencisiyim. Aynı zamanda da çalışıyorum işte bildiğiniz gibi.”
“Zor olmuyor mu hem okumak hem çalışmak Selim?”
“Aileme yük olmak istemiyorum. Öte yandan özgür olmak istiyorum.”
“Ne kadar haklısın.”
‘Sorsana ulan işte, sen ne yapıyorsun, niye bizim binaya geliyorsun? Kimsin nesin? Niye bu kadar güzelsin? Konuş haydi oğlum!’
“Siz neler yapıyorsunuz Nevra Hanım, çalışıyorsunuz siz de anladığım kadarıyla?”
“Evet, evet. Aile şirketimiz var. İşletme okudum ben de üniversitede. Ama bu aralar pek işle ilgilenemiyorum.”
‘O zaman bizim binaya kesin psikiyatriste geliyor bu…’
“Neden? Ama özel bir nedeni varsa lütfen kusura bakmayın, sormadım farz edin.”
“Özel ama sana anlatmakta sakınca görmüyorum. Eski erkek arkadaşım peşimi bırakmıyor. Psikolojimi bozdu.”
“Nasıl yani?”
“Bilirsin işte. Devamlı rahatsız ediyor. Takip ediyor ya da birilerine takip ettiriyor. Görüştüğüm tüm erkekleri tehdit ediyor. Geçen gün yurtdışında yaşayan kuzenim geldi. Onun bile önünü kestirmiş birilerine, tehdit ettirmiş.”
“Dağ başı mı ya burası? Nereden buluyor bu cesareti?”
“Taktı bana. Halbuki zorla güzellik olur mu Selim?”
“Olmaz tabii Nevra Hanım.”
“Bu arada şu sizli bizli konuşmayı lütfen bırak. Bana Nevra Hanım deme, Nevra yeterli, lütfen.”
“Tamam.”
Laan hanım deme bana diyor… Samimiyet istiyor. Yakınlaşmak istiyor. O da hoşlandı benden anlamıştım. Bakışlarından belliydi ya.
“Nasıl istersen Nevra.”
“Biliyor musun, belki on beş dakikadır oturuyoruz burada, ama seninle konuşmak çok iyi geldi Selim.”
“Polise ya da mahkemeye başvurdunuz mu? Uzaklaştırma kararı falan?”
“Başvurdum tabii. Uzaklaştırma kararı da aldım. Ama hiçbir faydası yok maalesef. Karşımda bir psikopat var.”
“Kim bu adam? Ne iş yapar?”
“Ne kadar az şey bilirsen o kadar iyi senin için. Gerçekten tam bir bela çünkü. Şu an bile takip ettiriyor olabilir bizi.”
“Benim için sorun değil. Sizinle oturmak paha biçilemez, kusuruma bakmayın bunu söylemesem olmazdı.”
“Hani sizli bizli olmayacaktık Selim?”
“Seninle oturmak paha biçilemez Nevra, oldu mu?”
“Çok güzel oldu hem de.”
Bu ilk adımdı. Çok heyecanlı hissediyordum kendimi. O an “Ferro” değildim işte.
Aradan geçen günlerde haftada birkaç kez aynı kafede oturduk, bir şeyler içtik. Sohbet de ilerledi tabii. Sürekli eski erkek arkadaşının ona kafayı taktığını, devamlı rahatsız ettiğinden dert yandı. Psikolojisini bozmuş bu tacizler. Bu nedenle bizim binadaki Psikolog Selma Hanım’a geliyormuş. Bu arada isterseniz iş kazası deyin isterseniz normal karşılayın, bayağı tutuldum ben Nevra’ya. Çekim alanından çıkamadığım gibi, sanki bir dehlizin içindeymiş gibi hissetmeye başladım. Sürekli onu görmek istiyordum.
Derken bir gün olan oldu. Nevra iş için bir süre yurt dışına çıkan yakın bir arkadaşının evinin anahtarını kedilerine mama vermesi için kendisine verdiğini, onunla gelmek isteyip istemediğimi sordu. “Hava çok sıcak, soğuk bir şeyler içeriz, akşama kadar klimalı ortamda oluruz, sohbet ederiz” dedi. Kabul etmemem olanaksızdı.
Eve geldik. İçeride üç kedi vardı. Mamalarını verdik, kumlarını değiştirdik. Evin sahibinin liseden eski bir arkadaşı olduğunu falan anlattı. Çok terlediğini duşa gireceğini söyledi. Arada bu evde arkadaşında kaldığından, evde kendine ait bornozu, diş fırçası falan da varmış. “Sen rahatına bak,” dedi ve televizyon kumandasını verdi. Yayıldım, maç özetleri izlemeye başladım. On dakika kadar sonra duştan çıkıp salona geldi. Gözlerini bana dikmiş bakıyor ve arsızca gülüyordu. Bornozunu üzerinden çıkardı, karşımda çırılçıplaktı. “Senin olmak istiyorum,” dedi bana. Ne olduğunu anlayamadan sarıldı ve öpmeye başladı. Bir yandan da aceleyle üzerimdekileri çıkarmaya başladı. Kendimizi zar zor yatak odasına attık…Evet, aramızda bir çekim olduğu besbelliydi ama bu kadarını “en azından şimdilik” beklemiyordum.
Tüm geceyi orada beraber geçirdik. Seviştik, sarıldık, uyuduk, bir daha seviştik, bir daha sarıldık uyuduk. Birkaç kez telefonu çaldı ama açmadı. Eski erkek arkadaşının aradığını söyledi. O geceden sonra ona âşık olduğumu anladım.
Artık neredeyse her gün iş çıkışı tatilde olan arkadaşının evine gidiyor ve orada zaman geçiriyorduk. İkimizin de işine geliyordu bu. O, takıntılı eski erkek arkadaşının -adı Niyazi- radarından çıkıyordu, bu ikimizin de huzurunu kaçıran durumu biraz olsun engelliyordu. Aynı zamanda dört duvar arasında dilediğimiz gibi vakit geçiriyor, film izliyor, birlikte yemek yapıyor ve özgürce sevişebiliyorduk. Böyle birkaç ayı geçirdik.
Ben Niyazi konusunu açtıkça o kapatmak istiyor ve yavaş yavaş rahat bırakacağını hem uzaklaştırma kararı aldığını yineliyordu. Fakat ben huzursuzdum. Kendim için değil, onun için. Bu konu belirsiz ve rahatsız edici bir hâl almaya başlamıştı. Sadece arkadaşının evinde buluşabiliyorduk. Dışarıda da iş yerinin oradaki kafede. Başka hiçbir yere gidemiyorduk Niyazi’nin korkusundan. Artık bu gizlenmenin gururuma dokunduğunu ve beni oldukça rahatsız ettiğini Nevra’ya söyledim. Ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğumu, Niyazi’nin gözünü korkutabileceğimi falan açıkça anlattım. Daha kötü olur endişesiyle kabul etmedi. İlk kavgamızı bu nedenle yaptık. Biraz daha sabretmemi istedi. Zoraki de olsa kabul ettim.
Bir hafta kadar görüşmedik. Açıkçası biraz kızgındım ve kendimi geri çektim. Onu çok özlemiştim fakat yokluğumun da farkında olmasını istiyordum. Hafta sonuna doğru Psikolog Selma Hanım ile bahçede karşılaştık. Dayanamadım ve Nevra’nın gelip gelmediğini, o hafta görmediğimi, bir terslik olup olmadığını sordum. Danışanıyla ilgili bilgi vermek istemedi haliyle ve rahatsız olduğunu yüz ifadesiyle belli etti. O hafta gelmediğini söyledi sadece. Ancak zaten o hafta için randevusu yokmuş, son dakika iptal etme gibi bir şey değildi yani. Bu kadarını alabilmiştim Selma Hanım’ın ağzından neyse ki.
Tam duygularıma yenik düşerek onu aramayı düşündüğüm gün o beni aradı ertesi hafta. İşteydim. Telefon elimde çalarken hızlıca sessiz bir köşeye geçtim, soğuk bir “Alo” ile cevapladım. Konuşamayacak kadar şiddetli ve kesintisiz ağlıyordu. Telaşla iyi olup olmadığını sordum. Niyazi’nin ona bir zarar verebileceği ihtimali belirdi o kısacık anda zihnimde. Biraz nefeslenip öyle bir şey olmadığını ama telefonla arayıp açıkça ölümle tehdit ettiğini söyledi. Artık dayanacak gücü kalmadığını anlattı. Akşam arkadaşının evinde buluşmak ve bu konuya bir çare bulmak üzere sözleştik.
Saatler geçmek bilmedi ama neyse ki akşam evde bir araya geldik. Uzun uzun sarıldık, başını göğsüme gömüp dakikalarca sessizce ağladı bu sefer. Ellerini tuttum ve ona bu işi kökünden çözeceğimizi, itiraz kabul etmediğimi söyledim. O da benim haklı olduğumu anladığını ve aklına bir plan geldiğini söyledi.
“Onu ortadan kaldırmamız gerekiyor, belli ki o yok olmadan bize rahat vermeyecek.”
Aynı şeyi bir süredir kafamdan geçiriyordum ve Nevra’yla ortak bir noktaya ulaşmamız içime ferahlık verdi.
“Ben sana ne zamandır söyleyeceğim ama açıkçası bunun aramızda ayrı bir gerginliğe yol açmasından endişe ettim.”
Rahatlamıştım. Nevra’nın benimle aynı noktaya gelmesi iyi hissettirmişti. Hatta salonda bu planı duyan Topak, Pamuk ve Patron’un bile keyfi yerine gelmişti sanki. Daha bir keyifle oyun oynamaya başlamışlardı kendi aralarında.
Nevra Niyazi’yi nasıl ortadan kaldıracağımızı da düşünmüştü. Açıkçası ben bu konuyu düşünmemiştim. Çünkü henüz nasıl yapacağımızı belirlemekten daha öncelikli bir problem vardı; Nevra’nın bunu kabul etmesi. Artık bunu aştığımıza, hatta teklif ondan geldiğine göre sıra kusursuz bir plandaydı.
Nevra onu arayacak ve konuşmak istediğini söyleyecek ve onun evine gidecekti. Çünkü Niyazi kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde oturuyordu Sarıyer’de. Dededen kalma müstakil bir binada yaşıyordu. Teknolojiyle pek arası yoktu ve korkusuzdu. Güvenlik kamerası da yoktu binada. Etraf da sakin sessiz olduğundan, riski minimize ediyorduk. Bir süre sonra sahilde yürüyüş yapma bahanesiyle Nevra onu evden çıkartacaktı. İşte ben de o sırada binanın dışında elimde bıçakla bekleyecektim. Kusursuz ve risksiz duruyor değil mi?
Uygulamaya geçelim o halde. Niyazi sazan gibi atladı Nevra’nın teklifine. Ayrı ayrı Sarıyer’deki evin oraya gittik. Takriben bir saate kalmadan dışarı çıkacaklardı. Nevra bir bahaneyle önce Niyazi’yi önden gönderecekti. Gerçekten eve girmelerinden bir saat sonra önce Niyazi dışarı çıktı. Sokağın görece tenha noktasında onu bekliyordum. Yanımdan geçerken hiç acımadan sapladım bıçağı karnına ve göğsüne. O sırada Nevra ortaya çıkarak “Koşun kocamı öldürüyorlar, koşuun!” diye bağırdı. Size o anı anlatamam. Hani saniyenin onda biri kadar bir an vardır, o anda başınızdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi hissedersiniz. Sonra hiçbir şey yapamadan, tepki veremeden olanları izlersiniz. Artık siz sadece bir seyircisinizdir. İşte benim için de öyle oldu. İnsanlar toplandı, beni linç etmeye kalktılar. Bıçak elimden düştü, elim ayağım boşaldı zaten. Bayılacak gibiydim. Bağırtılar geliyordu, “Polisi arayın, ambulans çağırın” diye. O an Nevra’yı gördüm. Yere oturmuş dövünüyordu. Eli Niyazi’nin elinde. Bana öyle bir baktı ki, “Aşkımı öldürdün, yuvamı yıktın,” diyordu resmen. Ne oyunculuk ama! O an bayılmışım.
Çok zor birkaç gün geçirdim. Pek hatırlamıyorum bile. Aklım başıma geldiğinde herhalde cezaevinde ikinci haftamdı. Kasten öldürmeden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılamam devam ediyor. İhale bana kaldı. Nevra ona takıntılı olduğumu, terapiye gittiği yerin yakınındaki kafede devamlı onun yanına geldiğimi, ona asıldığımı iddia ediyor. Son celse Psikolog Selma Hanım’ı şahit olarak dinledi mahkeme heyeti. Benim ısrarla Nevra’yı sorduğumu ve hangi günler geleceğini öğrenmek istediğimi anlattı duruşmada. Doğru söyledi, ona kızamıyorum.
Kocasıyla belli ki para için evlenen Nevra, zengin ve kendisinden hayli yaşlı adamı ortadan kaldırmam için yaklaşmıştı bana. Bütün miras da ona kaldı. Anlayacağınız ne şehittir ne gazi, bok yoluna gitti Niyazi.
Avukatıma her şeyi anlattım, alacağım cezanın biraz olsun hafifleyebilmesi için tanık bulmamız lazım diyor. Özellikle aramızdaki ilişkiyi ve beraber yapılan öldürme planını ispatlayabilmek için tanık şartmış. Ama tüm bunları Topak, Pamuk ve Patron’dan başka kimse görmedi.


