Arzu yalnızca sevilmek istiyordu. Çok şey miydi istediği? Çoktu herhalde! Babası bile sevmemişti, sevse kendisinden on altı yaş büyük bir adamla evlendirir miydi? Sevgisizlik bulaşıcıydı sanki Arzu’nun çevresindeki herkes, sevmemeye başlamıştı onu. Amcasının oğlu mesela… Sevse çalıştığı markette ‘abim’ dediği bir adamla ilişkisinin olduğunu iddia eder miydi? Üstelik bunu babasına söyler miydi? Hiç utanmadan hem de… Babası, kocasına bu konuyu duyurmayacağını söylemişti, o kadar emindi ki kızının namussuzluğundan… Arzu ise ağzını açıp tek kelime edememişti.
Ya annesinin sevgisizliğine ne demeli? Zorla evlendirilirken ağzını açıp tek kelime etmemişti babasına. Bir anne bunu yapar mıydı? Arzu’nun henüz çocuğu yoktu ama bir annenin bunu yapmaması gerektiğini akıl edebiliyordu.
Zeki kızdı Arzu. Mahallenin sınavla öğrenci alan lisesine devam etmişti. İkinci sınıftan sonra bıraksa da o zamana kadar öğretmenlerin gözdesi olmayı başarmıştı. Matematikte çok iyiydi. Devam etse kim bilir nerelere kadar giderdi? Belki de tıp fakültesini kazanırdı. Dertlere derman olurdu, yaralara merhem… Okulda olacağına nikâh masasına oturduğu o gün elinden alınmıştı her şey.
Kemal de elinden alınmıştı. Okulun yakışıklısı… Arzu içine bir ateş dolduğunu hissederdi Kemal’i gördüğü zaman. Aşk ateşi olduğunu bilmezdi o günlerde. Kısa sürede arkadaşlıkları flört aşamasına gelmişti. Okulun kısıtlı imkânlarında tabii… Çay ve tost veyahut simit ve ayran ısmarlardı ona Kemal. İlişkilerinin zirve noktası… Kendinin iki katı yaşında bu adamla evlendirilince her şey geride kalmıştı.
Ya da Arzu öyle zannediyordu.
Bir gün tek katlı evinin mutfağında, dışarı açılan kapının önünden bir karaltı geçtiğini farketti. Dışarıya dikkat kesildi. Meraklandı, korktu. Kocası olacak adam bazen arka taraftan, mutfak kapısından damlardı eve. Elinde bir yetmişlik ve envaı çeşit nevaleyle… Çabuk yoldan bir masa hazırlardı Arzu adama böyle akşamlarda. Peynirdi, kavundu, beyaz leblebiydi… Rakının yanına ne iyi giderse… Böyle akşamlarda boynundan yaklaştığı olurdu adamın Arzu’ya. Gücü yetse itip kaçardı birlikte uzandıkları yataktan. Tecavüzden farksız bir birleşme… Arzu öyle akşamların sabahında vücudundan başka yerlerinin, mesela birkaç sene öncesine kadar Kemal’le dolu olan kalbinin sızladığını hissederdi. Ölmek isterdi öyle sabahlarda fakat sevilmeyen bir insanın ölümü kimin umurunda olurdu ki? Ancak Arzu’ya bir rahatlama getirirdi ölüm. Bir gün bunu yapacaktı belki ancak daha yirmilerindeydi ve içinde ölmemek için, yaşama tutunmak için küçük de olsa bir umut vardı. Bu umut ışığı söndüğü zaman son verecekti yaşamına, henüz erkendi.
Ama olamadı. Olmadı…
Mutfak kapısının dışında karaltıyı gördüğü başka bir gün, limon ağaçlarının arkasından uzaklaşan bir siluet gördü yalnızca. Çok tanıdık geldi, fakat kimdi? Kocası olamazdı, amcasının oğlu asla, babası olması imkânsız. Hem tanıdıktı bu siluet hem de teskin edici. İçindeki ufak umut ışığını harlayan bir görüntü…
Beşinci seferde yakaladı karaltıyı. Portakal ağaçlarının yanındaki tırmığa takılıp düşmüştü adam. Arzu yanına gidince Kemal’i gördü… Umut ışığı, yaşama sevinci. Çocuksu pembelikteki dudaklarıyla gülümsüyordu Arzu’ya. Bıyıklarını ter kaplamıştı koşmaktan. Alnındaki sivilceler sayılıyordu parlayan suratında. Arzu’yu umut dolu kuvvetli bir his yakaladı. O anda hiç kimsenin, ne kocası, ne babası, ne amcaoğlu ve ne de annesinin bu hissi kalbinden söküp atamayacağına emindi. Sadece o ve yerde yatan Kemal vardı. Elini uzattı. Delikanlıyı ayağa kaldırdı. “Kemal!” diyebildi sadece, gerisini tamamlayamadı. Kemal’in omzu üstünden arkadan sinsice yaklaşan birini gördü.
***
Başkomiser Rıfat ciğerlerini İlkbahar’ın taze havasıyla doldurdu. Nisan ayında bambaşka oluyordu hava bu küçük Akdeniz ilçesinde. Üstüne bulundukları yer belki de ilçenin en güzel bahçesiydi; cıvıldayan kuşlar, renk cümbüşü kelebekler, yeşilin her tonu… Bakımlı ağaçlar vardı her yanda, limon, portakal, zeytin… Bahçenin sınırları defne çalısıyla çizilmişti. Yerde ölü yatan iki genç beden dışında bahçede her şey doğaldı. Genç hiç de doğal yollardan ölmüş gibi görünmüyorlardı. İkisinin de bedeni bıçak darbeleriyle delik deşik olmuştu. Kan kokusu karışıyordu havaya ve kesinlikle ilkbaharın tazeliğini bozuyordu bu koku.
Cesetlerin yanında diz çökmüş yaraları inceleyen Tolga’ya seslendi Başkomiser.
“Kimlermiş?”
“Arzu Bakan ve Kemal Yetişir. Aynı mahallenin çocuklarıymış. Okul arkadaşı çıktılar bir de. Başka bir ortak yönleri yok amirim. Arzu evli, bu evde oturuyormuşç”
“Kocası nerede?”
“Haber verdik, geliyor amirim.”
“Beklemeyin gelmesini, direk merkeze alın.”
“Kocadan mı şüpheleniyorsunuz?”
“Yani, pekâlâ bir kıskançlık cinayeti olabilir bu.”
“Bilmiyorum amirim.”
“Tolga neyi bilmiyorsun? Cinayetlerin en baş sebeplerinden biridir kıskançlık. Senin aklında başka şeyler var herhalde. Sonra konuşalım. Başka ne buldun? Onu anlat sen.”
Tolga otopsi uzmanlarına taş çıkartacak kadar anatomiden anlayan bir komiserdi. Bu yüzden onun tespitlerine güvenirdi Başkomiser.
“Her birinde iki bıçak darbesi saydım amirim,” dedi Tolga ve devam etti, “İlk darbeyi omuzlarından almışlar, yere yıkmak için atılmış bir darbe sanki. Sonra karınlarında bir kesik var. Öldürücü darbeyi buradan almışlar sanırım. En iyi sonucu otopsi verecektir ama bana göre ikisi de akciğerlerinin fena halde zarar görmesi sonucu ölmüş.”
“Kan kaybından değil yani.”
“Kan kaybı uzun sürede öldürür, bunlar hemen ölmüş sanki. Akciğerlerden boşalan kan ağızlarından gelmiş ve boğularak ölmüşler.”
“Cinayet aletini bulduk mu?”
“Maalesef amirim, katil yanında götürmüş olmalı.”
“Kim bulmuş cesetleri?”
“Süt satan yaşlı bir adam… Her pazartesi süt getiriyormuş bu eve.”
“Konuştunuz mu adamla?”
“Konuştuk amirim, şüpheli bir şey ya da birisini görmemiş etrafta.”
“Komşularla konuştuk mu?”
“Görevlendirmeyi yaptım, şu anda arkadaşlar görüşüyor amirim.”
“Tamam, güzel. Olay yeri işini bitirsin. Görüşme raporları hazır olsun. Ben merkeze geçiyorum.”
***
Cinayet vakalarında ruhunda giderek artan bir kasvet hissederdi Başkomiser Rıfat. Bu kez de öyle oldu. Odası fazla havasız ve loştu; belki bu durum da kasvetini iyice artırıyordu. Fakat bunları düşünecek hali yoktu hiç. İki gencin cansız bedeni geliyordu gözünün önüne ve aklı olasılıklarla, muhtemel katil adaylarıyla doluyordu. İlk tahmininde haklı mıydı? Arzu’nun kocası mıydı katil? Ya da hiç beklemediği biri… Henüz adını bile bilmediği biri.
Cinayet Büro’ya adım atar atmaz Tolga’nın odasına gelmesini emretmişti. Çok beklemesi gerekmedi, birkaç dakika sonra Tolga bir elinde poğaçalarla daldı içeriye. Doğru ya henüz tek lokma atmamışlardı ağızlarına.
“Eee Tolga, olay yerindeki o şüpheciliğin nedendi anlat bakalım?”
“Ne şüpheciliği amirim? Ha, bana çözüm o kadar basit olamaz gibi geldi. Kocanın tahmini olay saatinde kahvede olduğunu söyleyen şahitler var. Arkadaşlar konuşmuş kahveciyle falan. Adamı da istediğiniz gibi getirdik merkeze.”
“Nerde şimdi?”
“Sorgu odasında amirim.”
“Şimdi mi söylenir bu Tolga?” diye söylenerek ayaklandı Başkomiser. Fişek gibi çıktı odadan. Bir an önce şu kocaya sorması gereken şeyler vardı.
Fikri Bakan, 42 yaşındaydı. Arzu’dan büyüktü. Kızla evleneli sekiz yıl olmuştu. Anlattığına göre hayatı haldeki dükkânı, mahallenin kahvesi, meyhanesi ve evi arasında gidip gelmekle geçiyordu. Arzu hayat arkadaşından çok kenarda duran ve çok işine yarayan bir eşyaydı. Komiser ne derse desin, adamı ne kadar sıkıştırırsa sıkıştırsın bir itiraf alamamıştı ağzından. Adam, bütün gün kahvede olduğunu söylüyor, kahvedeki arkadaşlarını ve kahveciyi şahit gösteriyor, Kemal’i hiç tanımadığını, bahçelerinde ne işi olduğundan haberi olmadığını söylüyordu. Dediğine göre, karısının sadakatinden şüphe etmemişti hiçbir zaman. Kemal’in eski bir okul arkadaşı olabileceğini, belki de Arzu’ya gayet masumane bir ziyarette bulunduğunu söylüyordu; böyle bir adamdan beklenmeyen bir olgunlukla…
Başkomiser bunları bir kenara yazdı. Şimdi yapması gereken ertesi günü, otopsi ve olay yeri incelemenin marifetlerini beklemekti.
***
Otopsi sonuçları Tolga’nın söyledikleriyle örtüşüyordu. Her iki cesette de bulgular şöyleydi: omza bir bıçak darbesi almışlardı, diğeri karın hizalarının bir karış üstünden giriyor, akciğerlerine kadar uzanan bir kesik oluşturuyordu. O uzunlukta bir kesik oluşturmak için kuvvet gerekirdi. Yapılı bir adam ya da güçlü bir kadın olmalıydı katil.
Başkomiser odasında oturmuş gelen raporu bilmem kaçıncı kez okuyordu. Her şeyi doğru tahmin etmişlerdi, bunda bir sorun yoktu. Ancak rapor onları bir adım ileriye taşmamıştı. Bu sırada Tolga içeri girdi. Başkomiser Rıfat elindeki dosyayı bir kenara bırakıp Tolga’ya döndü.
“Mahalleden ne çıktı anlat bakalım.”
“Arzu’nun ve Fikri’nin mazbut bir aile olduğunu söylüyor herkes. Aralarındaki yaş farkının herkes farkında ama kimse umursamıyor, normal geliyor herkese. Arzu’nun anne ve babası ilk başlarda kızının bu evliliği istemediğini sonrasında nikâhta keramet olduğunu görüp sesini çıkarmadığını söyledi. Yani Başkomiserim, bu çifte cinayet evlilikle ilgili gibi görünmüyor.”
“Doğru, Fikri’nin şahitleri ve ifadesi de ortada.”
“Öyle…”
“Peki, yanlış açıdan bakıyor olabilir miyiz olaya? Ne dersin?”
“Nasıl yani Başkomiserim?”
“Gençlerin her ikisi de cinayete hedef olamaz gibi geliyor bana. Aynı okuldan mezun olmaları dışında hiçbir ortak noktaları yok. Belki de hedef ya Kemal’di ya da Arzu.”
“Bana kalırsa Arzu.”
“Neden peki? Neden öldürüldü Arzu? Kime, neden hedef oldu? Evden çıkmayan bir kadın… Dahası mahalledeki birkaç komşu dışında görüştüğü kimse yok. Neden cinayete hedef olsun ki?”
“Belki de geçmişten gelen bir husumet…”
“Olabilir ama bence hedef Kemal’di. Sen bu Kemal’in etrafını biraz eşele bakalım, neler bulacağız?”
Tolga “Emredersiniz,” deyip hemen çıktı. Arzu’yu araştırmış, Kemal’in çevresine hiç bakmamıştı. Ona hep hedef Arzu, Kemal ise yanlış zamanda yanlış yerde olan bir kurban gibi gelmişti.
***
Dar ve kıvrımlı sokaklarda yürüyordu Tolga. Akşam olmak üzereydi. Kemal’in can düşmanı olduğunu söylenilen Adnan’ın evine gidiyordu. Adnan, mahallenin bıçkın delikanlısı, liseden sonra okumamış babasının işlettiği manavda çalışmaya başlamıştı. Kemal’den bir yaş büyüktü. Aynı lisede okumuşlardı, lise yıllarından beri bir husumet vardı aralarında. Mahallelinin dediğine göre kız meselesiydi bu düşmanlığın sebebi. Tolga söz konusu kızın Arzu olduğunu tahmin ediyordu.
Birkaç derme çatma evi geçtikten sonra Adnan’ın evine ulaştı Tolga. Bahçedeki asma çardağın altında konuştu Adnan’la.
“Anlat bakalım, Kemal’i neden öldürdün?”
Adnan’ın esmer yüzü bir ton daha karardı. “Ben, ben kimseyi öldürmedim,” dedi titrek bir sesle.
“Adnan’la düşmanmışsınız.”
“Evet, aramız pek de iyi değildi ama yemin ederim ben öldürmedim.”
“Pazartesi sabah saatlerinde neredeydin?”
“Manavda, işimin başındaydım amirim.”
“Şahidin var mı?”
“Var elbet, babam var.”
“Ne bilelim babanın yalancı şahitlik yapmayacağını. Sen en iyisi benimle merkeze gel, örnek alalım senden.”
Adnan’ın giyinmesini bekledi Tolga. Bu arada bir sürü ihtimal geçiyordu aklından. Belki de Adnan bir kıskançlık krizine girmişti Kemal ve Arzu’yu o bahçede baş başa görünce. Bıçağı nereden bulmuştu? Yanında bıçakla mı geziyordu? Olay yerinin incelemelerine göre büyük bir bıçaktı Arzu ve Kemal’i öldüren. O boyuttaki bir aleti yanında gezdirmezdi herhalde. Öyleyse planlı bir cinayetti bu. İşin kötü tarafı ellerinde ne cinayet aleti vardı ne de Adnan’ı cinayetlere bağlayacak DNA kalıntısı.
Tolga, Adnan’ı yanındaki komiser yardımcısına merkeze götürmesi için teslim etti. Şimdi yeni adresine doğru yola çıkmalıydı.
***
Mahallenin ıssız, arka sokaklarında yürüyordu yine. Ilık bir ilkbahar akşamı çökmüştü. Kasabada hava karardığı zaman el etek çekilirdi, yine öyle olmuştu. Gideceği yeri biliyordu Allah’tan. Mahallenin kahvecisi, Kemal’in en yakın arkadaşı olan Kenan’ın evini tarif etmişti. Tek katlı bir evin önünde duruyordu, numarasını kontrol edip kapıyı çaldı. Eşarbını tepesinde toplamış bir kadın açtı kapıyı. Tolga polis kimliğini gösterdiğinde birkaç adım geriledi kadın. Şaşırmıştı. Polisle ne işleri olurdu? Kenan annesinin arkasında belirdi bir süre sonra. Kolsuz bir tişört ve basketçi şortu giymişti. Çelimsiz bir çocuktu. Tolga’nın aklındaki güçlü kuvvetli katil profiline uymuyordu hiç.
Dışarıya çağırdı çocuğu. Çocuğun annesi peşlerindeydi. “Bir şey içer misiniz?” diye sorunca Tolga bir bardak su istedi. Maksadı kadını biraz olsun uzaklaştırmaktı.
“Kaç senedir tanıyordun Kemal’i?”
“Çocukluktan beri, ilkokul yıllarından…”
“Bir düşmanı var mıydı bildiğin?”
“Yoktu amirim, sanmam yani. Ama… Düşman dediniz diye aklıma geldi… Nişan attı bu daha birkaç ay önce. Kızın bir babası var, mahallede kasap, yani olsa olsa…”
“Nişan attığı kızın babası diyorsun yani…”
“Siz düşman deyince…”
“Anladım. Nerde bu kasap?”
Kenan kasabın yerini tarif etti. Tolga’nın bildiği bir yerdeydi dükkân. Neden nişan atmıştı Kemal? Cevap netti. Kemal başkasına âşıktı. Kenan’ın söylediğine göre sevdiği kadın Arzu’ydu. Çaresizce bir beklenti içindeymiş Kemal. Arzu’nun kocasından ayrılmasını ve ona geri dönmesini bekliyormuş. Bunu hiç söylememiş Arzu’ya ve Kenan’a göre muhtemelen o gün Arzu’ya açılmak için gitmiş. Lisenin son sınıfında Arzu Fikri ile evlendirilince dünya başına yıkılmış Kemal’in. Söylentilere göre de Arzu’yu babası iyi bir başlık parası karşılığında vermiş Fikri’ye. Kemal’in ne babasında ne kendisinde o kadar para olmamış hiçbir zaman. Bu yüzden Kemal unutmaya çalışmış Arzu’yu.
Kenan’ın anlattıkları Tolga’nın kafasında net bir neden sonuç ilişkisi oluşturmuştu. Nişan attığı kızın babası kızının psikolojik durumunu, üzüntüsünü göz önüne alarak Kemal’in peşine takılmıştı olabilirdi. Arzu’nun evinin bahçesinde Kemal’i sıkıştırmış, Arzu da arada kalan beklenmedik kurban olmuştu.
Düşündüklerini, öğrendiklerini hemen Başkomiser’le paylaştı Tolga. Başkomiser Rıfat ile kasabın evinde buluşmak için sözleştiler. Çünkü saat akşam onu çoktan geçmişti ve muhtemelen dükkân kapalıydı.
***
Kasabın evi mahallenin gösterişli hanelerinden biriydi. Yine tek katlıydı ama yüksek bir su basmanı üzerine kurulmuştu. Beyaz badanalıydı, küçük pencereleri vardı. Yalnızca bir odada ışık yanıyordu.
Başkomiser Rıfat içeri girmeden önce Tolga’yı kenara çekti. Delil poşetinin içinde duran yıldız şeklinde bir takı parçasını gösterdi.
“Bunu görüyor musun Tolga?” dedi, “Bu muhtemelen katile ait bir takıdan düşmüş. Bir kolye ya da küpe…”
“Emin miyiz katile ait olduğuna?”
“Emin sayılırız. Arzu’nun eşyalarını inceledik, bu şekilde bir takısı yok.”
“Kemal’e ait olamaz mı? Erkekler de kullanıyor bunları son zamanlarda.”
“Onu da düşündük, yok. Kemal’in eşyaları arasında böyle bir şey yok.”
“Ya Adnan?”
“Adnan da kim?”
“Doğru ya haberleşemedik. Kemal’in hasmı Adnan… Onun evine de gittim. Kemal gibi o da Arzu’ya âşıkmış eskiden beri. Bu yüzden bir husumet olmuş aralarında.”
“Sen de dedin ki neden bir kıskançlık krizi olmasın.”
“Aynen öyle Başkomiserim.”
“Tavırları nasıldı?”
“Heyecanlıydı en başta. Şüpheli halleri vardı. Merkeze aldırdım, örnek alacaklar.”
“İyi yapmışsın. Şu takı işiyle ilgili bir OYİ ekibi yönlendireyim evine. Onun da eşyalarına baksınlar. Bir de elimdeki bu yıldızdan DNA kalıntısı çıktı. Adnan’ınkiyle uyuşursa hemen yollarız savcılığa.”
Yeşil boyalı demir kapıyı çaldılar. Kapıyı on beş yaşlarında genç bir çocuk açtı. Başkomiser kimliğini gösterip Rıza ile görüşmek istediğini söyledi. Çocuk kenara çekilip misafirleri içeri aldı.
Ellili yaşlarda, iri yapılı bir adamdı Rıza. Rahat, kendinden emin hareketleri vardı. Polisi bekler gibiydi.
“Buraya neden geldiğimizle başlayalım,” dedi Başkomiser. “Kemal Yetişir, kızınızın eski nişanlısıymış galiba.”
“Evet, ama bizimle hiçbir ilgisi yok ölümünün.”
“Onu demedim, hemen savunmaya geçmeyin. Demek istediğim, bu nişan atma olayı karşılıklı anlaşmayla mı oldu yoksa tek taraflı mıydı?
“Bu sizi ilgilendirmez!”
Rıza’nın rahat tavırları yok olmuştu bir anda. Sinirlenmeye başlamıştı. Yuvarlak yüzü başındaki keline kadar kızarmıştı.
“Ortada iki cinayet varsa ilgilendirir,” dedi Başkomiser, “Bu konuşmayı merkezde de yapabiliriz isterseniz.”
“Nişanı Kemal attı, sebebini hiç anlayamadık. Kızım çok üzüldü. Elbet bizim de bir gururumuz var. Neyse ki atlattık bu olayı çarçabuk. Üstünde durmadık fazla.”
“Ya da öfkeniz günden güne büyüdü.”
“Yok öyle bir şey amirim.”
Başkomiser Rıfat konuşmayı çok uzatmadı. Rıza’yı ve kızı Yeşim’i merkeze aldırdı. İkisinden de örnek alınacaktı. Bir de yıldız şeklindeki takı parçası vardı, bu da pekâlâ Yeşim’e ait olabilirdi. Başkomiser bir OYİ ekibini de Rıza’nın evine Yeşim’in eşyalarını incelemek üzere yönlendirdi.
***
Ertesi gün sabah saatlerinde bir OYİ ekibi kasap dükkândaki bütün bıçak ve diğer kesici aletleri toplanmış laboratuvara yollanmıştı. Öğlene doğru laboratuvardan sonuçlar geldi; bıçaklardan birinde insan kanına rastlanmıştı. Üstelik bıçaktaki kan tortusundan alınan örnekler Kemal ve Arzu’nun kan gruplarıyla uyuşuyordu. Yeşim’in evine incelemeye giden ekip de kızın odasında büyüklü küçüklü yıldızlardan oluşan bir kolye bulmuştu. Böylelikle Yeşim’in o bahçede olduğu ispatlanmış oluyordu.
Yeşim’i çok bekletmeden sorgu odasına aldılar. Kız, et kese kese şişirdiği bileklerini masaya dayamış bekliyordu öylece. Başı önündeydi, düşünceli bir hali vardı. Başkomiser’e göre muhtemelen söyleyeceği yalanları düşünüyordu.
“Nereden başlayalım? Nasıl istersin?”
“Anlamadım.”
“Babanın kasap dükkânında bulduğumuz bıçaklarda Arzu ve Kemal’in kanı çıktı. Olay yerinde bulduğumuz takı parçasının sana ait olduğuna eminiz. Bu kadarı tesadüf olamaz herhalde!”
“Ben kimseyi öldürmedim.”
“O zaman neden gittin Arzu’nun bahçesine?”
“Konuşmak istemiştim sadece, Kemal’in peşini bırakmasını söylemek için.”
“Ya da şöyle oldu: Arzu’yu öldürmeye gitmiştin oraya. Yanına kasaptan bir bıçak almıştın. Onları, Kemal ve Arzu’yu, baş başa o bahçede görünce delirdin. Kemal’i de öldürdün.”
“Yemin ederim ben öyle bir şey yapmadım!”
Yeşim ağlamaya başlamıştı. Beyaz tenli olduğu için gözlerinin etrafı kızarmıştı hemen. Ağlamaktan konuşamıyordu.
O arada Tolga girdi içeri. Elinde bir dosya vardı. Başkomiser’i dışarı çağırdı.
“Ne oldu Tolga?”
“Başkomiserim buna inanamayacaksınız.”
“Neymiş, söylesene be adam!”
“Bıçağın kabzasında iki farklı parmak izi bulduk. Biri Yeşim’e ait…”
“Ya diğeri?”
“Adnan’ın parmak izi Başkomiserim. Şu Kemal’in azılı düşmanı Adnan…”
“Hemen merkeze aldırın. Diğer sorgu odasına geçsin. Yeşim’i biraz sıkıştırayım ben de bu arada.”
Yeşim içeride başı önünde ağlıyordu hala. Başkomiser Rıfat sorması gereken soruyu hiç beklemeden Yeşim’e yöneltti.
“Adnan,” dedi Yeşim, ıslak gözlerini elinin tersiyle silip devam etti, “Adnan’ı uzun yıllardır mahalleden tanırım. İyi çocuktur. Arzu’ya âşıktı, tıpkı Kemal gibi. Fakat Arzu hiç yüz vermedi buna.”
“Orasını biliyoruz. O gün ne oldu? Onu anlat sen.”
“Müşterinin etini hazırlıyordum. İçeriye iki kadın daha girdi. Kemal ve Arzu hakkında konuşuyorlardı. Arzu’nun evli olmasına rağmen Kemal’le gönül ilişkisine girdiğini söylüyorlardı. Güya Arzu kocasını bırakacak ve Kemal’le kaçacaktı. Bunları duyduğumda iyice bilendim. Elimde bıçakla fırladım dükkândan. Arzu’nun evine gidip nişanlımı elimden almasının hesabını soracaktım. Gözüm dönmüştü. Yolda kimse beni durdurup ‘hayırdır, ne bu halin?’ demedi. Adnan hariç… Yanıma geldi, elimdeki bıçağı zorla aldı ve beline soktu. Bahçeye birlikte gittik. Kemal ve Arzu konuşuyorlardı. Bir ağacın arkasına saklanıp izlemeye başladık. Adnan birden daldı bahçeye. Kemal arkasını dönüp Adnan’la karşı karşıya geldiği anda darbeyi yemişti. Yere yıkıldı, Adnan durmadı ama. Öldüresiye gitti. Ardından çığlık çığlığa bağıran Arzu’nun ağzını kapadı eliyle ve uzaktan görebildiğim kadarıyla Kemal’e yaptığının aynısını Arzu’ya yaptı.”
“Sen ne yaptın o arada. Hep izledin mi uzaktan?”
“Adnan’ın işi bitince bahçeye girdim. Elinden bıçağı aldım. Adnan soluk soluğa kalmıştı. Yerde yatan Arzu ve Kemal’e bakıyordu öylece.”
“Sonra?”
“Sonra dükkâna gittim koşa koşa. Bıçağı yıkayıp yerine koydum. Heyecandan ve korkudan ölüyordum. Babama hasta olduğumu söyleyip eve gittim.”
Adnan sorgusunda ilk başlarda dirense de sonradan açıldı. Yeşim’in anlattıklarını birebir tekrar etti. Pişman olmadığını söylüyordu sürekli. “Hak ettiler,” diyordu. Başkomiser Rıfat hiçbir pişmanlık emaresi görememişti Adnan’da. Nasıl olmuş da bu kadar diş bilemişti Arzu ve Kemal’e? O gün tesadüfen Yeşim’i görmeseydi de öldürecek miydi iki genci? Güya âşıktı Arzu’ya. Oysa aşk böyle bir şey olmamalıydı.


