Agatha Christie’yi anlamanın en doğru yollarından biri, onun sesini değil, sessizliğini dinlemektir. Yıllarca onun romanlarını çevirdim; cümlelerinin içinden geçtim, kelimelerini didik didik ettim. Ama Christie’nin asıl sırrının yazdıklarında değil, yazmadıklarında saklı olduğunu zamanla anladım. Çünkü Christie büyük laflar eden, sahnede konuşmayı seven bir yazar değildi. O bir izleyiciydi. Hayata hep bir adım uzaktan bakan, ama her şeyi gören bir anlatıcı.
Bu mesafeyi küçümsememek gerekir. Çekingen biri olduğu için sustuğunu sanmak yanıltıcı olur. Christie’nin sessizliği, dünyanın gürültüsüne karışmayı reddetmenin bilinçli bir ifadesiydi. Röportajlardan kaçtı. İmza günü bile yapmak istemedi. Kitaplarının kapaklarında Poirot’nun resminin çıkmasına izin vermedi. Ama tüm bunları yaparken, etrafındaki her şeyi harıl harıl izliyordu; misafirleri, tren kompartımanındaki yabancıları, kazı alanlarındaki işçilerin bakışlarını. Ve sonra eve gidip yazıyordu.
Gençliğinde oldukça çekingen ve içedönük olan Christie, bu özelliğini hayatı boyunca taşıdı. Ama bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir; o, kalabalıkların arasında kaybolmak yerine onları dışarıdan izlemeyi seçti. Kendi sözleriyle: “Hayatın karmaşasına karışmaktansa onu uzaktan izlemeyi seçtim. İnsanlar konuşurken değil susarken daha çok şey söyler.”
Bu bakış açısı onun romanlarının dokusuna işledi. Christie’nin romanlarında cinayet genellikle gürültüyle değil, sessizlikle gelir. Bir bakış, bir cümlenin yarım bırakılması, birinin neden o akşam erken kalktığı sorusu… Bütün bunlar, ancak sessizliği dinleyen bir zihnin fark edebileceği ipuçlarıdır. Poirot’nun “küçük gri hücreleri” aslında Christie’nin yıllarca biriktirdiği gözlemlerin ta kendisidir.
Christie dindar bir ailede büyüdü. Ama inancını hiçbir zaman yüksek sesle dile getirmedi, romanlara slogan olarak taşımadı. Tanrı’sı vaazlarda değil, vicdanın işlediği o karanlık köşelerde yaşar. Bir röportajında şöyle der: “Ben dindarım; ama dinimi romanlarıma slogan olarak koymam. Vicdan ve adalet zaten yeterince konuşur.”
Bu yaklaşım romanlarının ahlaki yapısını belirler. Christie’de ceza her zaman mahkeme salonunda gelmez. Bazen katil yıllar sonra kendi vicdanının mahkumiyetiyle çöker. Bazen de adalet, yasanın ulaşamadığı yerde devreye girer. Doğu Ekspresinde Cinayet bunu en çarpıcı biçimde gösterir: On iki kişi birlikte karar verir ve Poirot da bu kararı sessizce kabul eder. Yasa susar, vicdan konuşur.
Christie’nin romanlarında şiddet sahnesi neredeyse hiç yoktur. Cinayet işlenir, ama gösterilmez. Kan akmaz, bağırılmaz. Bunun yerine şu soru sorulur: Bu insanı bu noktaya getiren ne oldu?
Katilleri tuhaf sapıklar değildir Christie’nin dünyasında. Miras kaygısı taşıyan bir yeğen, yıllar önce aldatılmış bir kadın, iflas etmiş bir iş adamı, dışlanmış bir oğul… Hepsi tanıdık tiplerdir. Çevremizde görebileceğimiz insanlardır. Ve işte bu yüzden Christie’nin romanları okuyucuyu rahat bırakmaz. Çünkü katil yabancı değildir; çok tanıdık biridir. Christie bunu şöyle ifade etmiştir: “Cinayet, çoğu zaman bir anlık öfkenin değil, yıllarca biriken sessizliğin sonucudur.”
Bu anlayış onu Sherlock Holmes’un mirasından ayırır. Holmes akılla mücadele eder. Christie ise vicdanla. Dedektifliği bir bulmaca çözmek değil, insanın en karanlık yerlerine bakmak ve oradan gerçeği çıkarmaktır. Tıpkı onun kendi hayatında yaptığı gibi.
Christie romanlarında hiçbir zaman şunu söylemez: “Haklı budur.” Sadece sorar: Adalet kime aittir?
Bu soru her romanında farklı bir biçim alır. On Kişiydiler’de yasadan kaçmış on kişi, gizemli bir adada teker teker ölür; adalet insan eliyle değil, sanki kader tarafından verilir. Ve Perde İndi’de Poirot, bir katili durdurmak için etik olmayan bir şey yapar ve bu kararın ağırlığıyla ölür. Christie okura kolay cevaplar vermez. Onu düşündürür, rahatsız eder ve bazen cevapsız bırakır.
Yıllar boyunca onun romanlarını çevirirken en çok bunu hissettim: Christie, suçu anlatmak için yazmaz. İnsanı anlatmak için suçu kullanır. Ve bu fark, onu ölümsüz kılan şeydir.




