SUNUŞ
Yüz Yıldır Süren Soruşturma
Bir yazarın ölümünün üzerinden elli yıl geçtikten sonra hâlâ okunuyor olması, edebiyat tarihinde nadir rastlanan bir ayrıcalıktır. Agatha Christie, bu ayrıcalığı hak eden birkaç isimden biri. Üstelik onun okurları, çoktan klasikleşmiş bir yazarı saygıyla anmakla yetinmiyor; her yeni kuşak, ilk kez keşfetmenin heyecanıyla açıyor kitaplarını. Christie sadece okunmuyor, yeniden keşfediliyor.
Dedektif Dergi’nin bu sayısını, ölümünün ellinci yılında Agatha Christie’ye ayırırken, alışıldık bir anma yazısı yazmak istemedik. Bunun yerine, Türkiye’de polisiye yazan, okuyan ve düşünen bir topluluğa doğrudan sorduk: Christie sizin için ne ifade ediyor? 21 kalem cevap verdi. Onlara dört soru yönelttik ve gelen cevapları, tek bir kelimesine dokunmadan bir araya getirdik. Elinizdeki bu dosya, işte o soruşturmanın tutanağıdır.
Sorularımız yalındı: Christie’yi ilk okuduğunuzda ne hissettiniz? En sevdiğiniz romanı hangisi? Onu hâlâ okunur kılan nedir? Ve o klasik ikilem: Poirot mu, Miss Marple mı? Cevapları okurken göreceksiniz ki bu basit sorular, aslında polisiye türünün kalbine uzanan bir yolun ilk taşlarıydı.
Cevaplarda tekrar eden bir motif dikkat çekiyor: Neredeyse herkes Christie’yi çocuk ya da genç yaşta, çoğu zaman tesadüfen keşfetmiş ve o ilk karşılaşma bir daha unutulmamış. Kimi için polisiye türünün varlığını fark ettiği andı bu; kimi için ömür boyu sürecek bir bağın başlangıcı.
En sevilen romanlar sıralamasında ise beklenen isimler öne çıkıyor: Roger Ackroyd Cinayeti, Doğu Ekspresinde Cinayet, On Kişiydiler. Ama asıl ilginç olan, bu tercihlerin gerekçeleri. Kimi okur adaletle vicdan arasındaki ince çizgiye takılıyor, kimi kurgunun matematiksel kusursuzluğuna, kimi de Christie’nin okura yalan söylemeden onu nasıl yanılttığına. Aynı romandan bahseden iki kişi, çoğu zaman bambaşka şeyler görüyor onda. Bir yazarın büyüklüğü, belki de tam olarak budur: herkese ayrı bir kapı açabilmek.
Christie’yi zamansız kılan nedene gelince, cevaplar bir noktada buluşuyor: adil oyun. Okuru kandırmadan şaşırtmak, tüm ipuçlarını göz önüne serip yine de sırrı son ana dek saklayabilmek. Bir yazarımızın deyişiyle, Christie’de “büyük sır aslında hep gözümüzün önündedir”; onu görmemizi engelleyen, yazarın kurduğu o incelikli tuzaktır. Bu, ucuz bir hile değil, tam tersine türün en dürüst biçimidir; okurla girilen adil bir zihinsel rekabet. Bu dosyanın satır aralarında, muamma polisiyesinin neden hâlâ ayakta olduğuna dair sessiz bir savunma da okunabilir.
Poirot ile Miss Marple arasındaki o tatlı çekişme ise, tahmin edileceği gibi, kesin bir galiple sonuçlanmadı. Belçikalı dedektifin küçük gri hücreleri kadar, örgü şişleriyle cinayet çözen yaşlı hanımefendinin de sadık savunucuları var. Kimileri Poirot’nun saf mantığını, kimileri Marple’ın hiçbir geleneğe yaslanmayan özgünlüğünü öne çıkarıyor. İkisini de sevenlerse, seçim yapmak zorunda kaldıkları için bize kırgın.
Bu soruşturmayı bir araya getirirken, aslında bir yazarın portresinden çok, bir okur topluluğunun portresini çizdiğimizi fark ettik. Christie, bu sayfalarda kendisi hakkında konuşulan bir yazar olmaktan çok, herkesin kendi polisiye serüvenini anlatırken döndüğü ortak bir merkez. Sorular Christie’ye dairdi; cevaplar ise, cevap verenlerin kendilerine.
Sorularımızı içtenlikle yanıtlayan tüm yazarlara teşekkür ederiz. Onların cevaplarıyla ördüğümüz bu dosyanın, Christie’yi yıllardır sevenlere eski bir dostu yeniden hatırlatmasını, onu henüz tanımayanlaraysa o ilk karşılaşmanın kapısını aralamasını diliyoruz.
Editör

1. Christie’yi ilk okuduğunuzda ne hissettiniz?
Ali Hulki Cihan: Çocukken ilk kez okumuştum, çok etkilendiğimi hatırlıyorum. İlk ters köşemi yemiştim.
Alper Kaya: Açıkçası, şoke olduğumu anımsıyorum. Çünkü -her ne kadar ismini hatırlamasam da- çevirmeninin marifetiyle de olsa gerek oldukça akıcı, temiz, kolay okunabilen bir kitapla karşı karşıya kalmıştım. Ve elbette bütün bu ‘kolaylaştırıcı’ yönlere tezat, katmanlı anlatısı ve finaliyle okuyucuyu şaşırtabilmesi yazarın başarısıydı.
Armağan Tunaboylu: Agatha Christie’yi ilk ne zaman okuduğumu ya da hangi romanını okuduğumu kesinlikle anımsamıyorum. Ama her zaman kafamda onun romanlarına karşı bir fikir ve yargı vardı. Benim radarıma girmesi 1974 yapımı Şark Ekspresinde Cinayet filmiyle oldu. Ben o yıllarda romanını okumuş olmalıyım, çünkü Sidney Lumet’in filmi romandan çok farklıydı. Poirot’yu
turistik bir yolculuktan silkeleyip almış, anti Nazi bir filmin içine sokmuştu. Yaşamımda ilk defa yönetmenin önemini o filmle anlamıştım. Açıkçası hissettiklerim öncelikle Lumet’in dehasıydı. Christie’yi fark etmem diğer filmleri Nil’de Ölüm (1978) ile oldu. Sanırım lise ve sonrasında romanlarını okumaya başladım. Yani elime bu geçti okuyayım diyerek değil de Agatha Christie okuyorum bilinciyle okumuştum.
Aşkın Akkuş: Christie’yi ilk okuduğumda, zeki bir yazarla karşılaştığım için çok mutlu olmuştum. Kendimi, okuduğum hikâyenin bir kahramanı hatta paralel bir dedektifi gibi hissetmiş, içinde bulunduğum bulmacanın bir parçası olmaktan büyük keyif almıştım.
Ayla Koca: Vay be demiştim. İncecik bir kitaba o kadar çok şey sığdırmıştı ki …
Aytaç Kara: Agatha Christie’yi ilk kez çocuk yaştayken okumaya başladım ve daha o zamanlarda olayların nasıl çözüldüğünü büyük bir merakla takip ettiğimi hatırlıyorum. Sürekli tahmin yürütmeye teşvik eden kurgusu da etkilemişti.
Ayşe Erbulak: İlk 14 yaşında “On Küçük Zenci” okudum ve hayran kaldım. Hatta polisiye türünün varlığını ilk kez algıladım. Ve kendi kendime dedim ki “Ben hep polisiye okumalıyım.”
Cenk Çalışır: Agatha’yı ilk ve her okuduğumda hayranlık, şüphe ve merak içinde oldum. Son ana kadar muammayı korumasını ve zihnimi meşgul edişini hep sevdim.
Emel Aslan: Başlangıçta içimde minik kıpırtılar, ortalarda giderek büyüyen bir merak, finalde ise şaşkınlık ve tatmin hissi bir aradaydı.
Ercan Akbay: 70’li yılların ortasında Agatha’nın serilerini okumaya başladım. Sanırım ilki ‘Porsuk Ağacı Cinayeti’ oldu. Öncesinde polisiye edebiyata aşina olmama rağmen kalitesine şaşırıp büyük keyif aldığımı hatırlıyorum.
Esra Şen: Agatha Christie’yi ilk okuduğumda henüz çocuktum ve büyülendim. Polisiye aşkımın temelleri ilk orada atıldı diye bilirim. Ben on oniki yaşlarında bir çocuktum ve okuduğum bir cinayet hikayesiydi. Ne korktum ne travmaya filan girdim tam tersine hikayedeki gizem beni içine çekti. Olay çözülürken uğradığım şaşkınlığı çok sevdim.
Funda Menekşe: Küçük yaşlarda okuduğum için hislerimi çok net hatırlamıyorum. Ancak o merak duygusu hoşuma gitmiş olmalı ki bugün ülkemizde yayımlanan tüm Agatha Christie kitaplarına sahibim.
Gamze Yayık: Agatha Christie’yi romanlarından önce film ve dizi uyarlamalarıyla tanıdım. İlk okuduğum romanı Şark Ekspresinde Cinayet’ti. Hikâyeyi beğenmiş ancak romanı okurken güçlük çekmiştim. Bunun nedeninin çeviriden kaynaklı olduğunu seneler sonra anladım.
Gencoy Sümer: Şans eseri ilk okuduğum roman, Agatha Christie’nin de yayınlanan ilk eseri Ölüm Sessiz Geldi (The Affair in Styles) idi. Müthiş keyif almıştım. Hikâye, kurgu, karakterler ve atmosfer beni büyülemişti.
Günay Gafur: Agatha Christie’yi ilk okuduğumda yaşım on üç ya da on dörttü. O yaşta bir çocuk için müthiş bir heyecandı. Deli gibi bir merakla ve baş döndürücü bir kalp çarpıntısıyla okuduğumu hatırlıyorum. Müthiş keyifliydi. Polisiye zehrini içime ilk salanlardan biri olduğu için Christie’ye minnettarım.
Orçun Yenilmez: Agatha Christie okurken, o önemli küçük detayın yakalanması için tetikte olmalıymışım hissine yakalanıyorum.
Önay Yılmaz: Şark Ekspresinde Cinayet’i okuduğumda bir lise öğrencisiydim. Okuduğum ilk Christie kitabıydı. Şark (sonradan Doğu da dendi. Bence Şark daha yerinde daha egzotik bir kelimeydi bana göre) Ekspresinde Cinayet adlı kitabı okuduğumda babacan bir dedektifin bir matematik (cebir desek daha yerinde olacak gibi sanki) problemi çözer gibi hareket eden bir trende cinayeti çözüp katilin kim olduğunu bulması beni oldukça etkilemiş ve kendimi bambaşka bir atmosferde hissetmemi sağlamıştı. Sonra o romanın filmini de birkaç kez izlemiştim.
Özlem Solak: İlk sayfalardan itibaren zekâsına hayran kaldım. Her ipucu, görünmeyeni gösteren ince bir fırça darbesi gibiydi.
Ramazan Atlen: Büyük bir zekayla, istisnai bir yetenekle karşı karşıya olduğumu hissettim.
Suphi Varım: İlk okuduğum Christie romanı, ‘Ölümün Sıcak Eli’dir. Hiç umulmayacak birinin katil olması ve katilin kim olduğuna dair muhteşem, çarpıcı buluş beni çok etkilemiştir. Poirot, karşılaştığım ilk dedektif olduğu için, muammayı aydınlatma süreci de beni cezbeden bir diğer husustur. Bu roman, beni polisiyeye bağlayan yapıttır.
Verda Pars: İlk dondurmasını yiyen çocuk gibi hissettim. Polisiye edebiyatı Agatha Christie ile tanıdım ve ondan sonra daima yeni kulvarları açılan bir macera oyununun içindeyim.
Yeşim Yörük: Agatha Christie’nin ilk okuduğum romanı Doğu Ekspresinde Cinayet olmuştu. Polisiyeyle yeni yeni tanıştığım yıllardı. İlk hatırladığım, okurken aldığım keyiftir. Bu keyfi her kitapta yakalamak imkânsız. Agatha Christie’nin kitaptaki kusursuz kurgusuna hayran kalmıştım. Alışılmış Katil Kim polisiyesinden daha fazlası vardı kitapta. Bana sorarsanız ince bir çizginin ayırdığı adalet ve intikam duygusunu muazzam sorgulatan bir başyapıttır o kitap. Tek kelimeyle muhteşem. Ve tabii Poirot’ya bayılmış ve her “Mon Ami,” dediğinde kıkırdamıştım. Agatha Christie’nin muhteşem zekasını ilk kez deneyimlediğim o kitaptan sonra ardının gelmemesi de mümkün değildi zaten.

2. En sevdiğiniz Christie romanı ve nedeni?
Ali Hulki Cihan: Acı kahve. Benim için Agatha’nım zirvesidir nu kitap çünkü çok az saÿıda şüpheli ve çok tatmin edici final. Gereksiz tek bir satır dahi yok.
Alper Kaya: Sanıyorum ki ben en çok Bitmeyen Gece’yi seviyorum. Üstelik bu romanı bir çizgi roman olarak okumama rağmen! Christie’nin insan ruhunun derinliklerinde bu kadar ustaca gezinebilmesi, onun neden bu kadar büyük bir yazar olduğunun da cevabı.
Armağan Tunaboylu: Uzak ara Roger Ackroyd Cinayeti. Kilitli oda gizeminin tek sevdiğim örneği, 20. yüzyılın en büyük twisti, en çok taklit edilen kurgu (Ben de Can Yayınları’nın internet sayfası için yazdığım öyküde referans vererek kullanmıştım. Elbette, bilirsiniz ki iyi sanatçılar esinlenir, dâhiler çalar).
Aşkın Akkuş: On Küçük Zenci romanı, diyebilirim. Romanda, bir dedektifin olmaması ve karakterlerin hayatta kalabilmek adına dedektif gibi katilin izini sürmeleri, okur üzerinde merak uyandıran bir detay olarak öne çıkıyor. Kahramanların hem potansiyel katil hem dedektif hem de kurban olarak gösterilmeleri, az önce bahsettiğim merak içeren unsurların okur üzerindeki etkisini daha da arttırıyor.
Ayla Koca: Beş Küçük Domuz romanı ilk okuduğum ve Agatha Christie romanı ve en karmaşıklarındandı bence. Olay yerini yorumlayan 5 farklı tanık, 5 farklı anı ve her zamanki gibi Agatha’ya has sürprizler.
Aytaç Kara: İnanılmaz klasik bir cevap olarak halen On Küçük Zenci / On Kişiydiler. Kapalı bir ortamda geçen gerilimli atmosferinin ve son ana kadar gizemini koruyan kurgusunun, ayrıca sonda yaptığı büyük şaşırtmacanın kendi adıma ilk kez olmasının da etkisi bunda büyük.
Ayşe Erbulak: “Nil’de Ölüm” en sevdiğimdir ama “Doğu Ekspresi” en farklı AC olduğundan onun yeri de ayrıdır.
Cenk Çalışır: On Küçük Zenci diyebilirim. Okurken sürekli katilin değişiyor olmasından çok etkilenmiştim. Diğer romanlarına kıyasla gerilimi de oldukça yüksek bir eser.
Emel Aslan: Christie’nin kısa öyküsü ve tiyatro oyunu olan “Beklenmeyen Şahit” (“Witness for the Prosecution”) diyeceğim. Mahkeme salonlarında, hukuk mücadelesiyle ve akıl dolu atışmalarla geçen eserleri oldum olası severim. Buna karakterlerin ince kişilik analizleri ve finaldeki enfes ters köşe de eklenince tadından yenmez bir eser çıkmış ortaya. Bu oyunu Türkçeleştirip Devlet Tiyatroları repertuarına kazandırarak hayatımda ilk kez Christie çevirmenin hazzını yaşadığımdan dolayı benim için ayrıca özeldir.
Ercan Akbay: Tarih ve arkeolojiye olan merakım yüzünden ‘Nil’de Ölüm’ çok sevdiğim A. Christie romanlarından en başta gelenidir ama Roger Ackroyd Cinayeti ve On Küçük Zenci (O zamanki adıyla) ilk üç sırayı alır bence. Tüm Poirot serisini eksiksiz okudum ama favorilerimi birden fazla kez okudum.
Esra Şen: Kitaplarının hepsini çok severek okudum ama Doğu Ekspresinde Cinayet’in yeri bende ayrıdır. Orada işlenen kollektif intikam ve cinayet fikri beni çok etkilemiştir. Okuyucuyu bir trenin kompartımanlarına sıkıştırıp imkansız cinayet olduğunu düşündürerek şüpheden şüpheye sürüklemesi bende her zaman büyük hayranlık uyandırmıştır.
Funda Menekşe: Birkaç tane var aslında. Ama ilk sıra Doğu Ekspresinde Cinayet sanırım. O kitaptaki intikam duygusunu ve ters köşe finali çok beğenmişimdir.
Gamze Yayık: Poirot maceralarını seviyorum. Favorim The Adventure of the Cheap Flat olabilir.
Gencoy Sümer: Sonsuz Gece, Çarpık Evdeki Cesetler, Cinayet Alfabesi, Beş Küçük Domuz, Esrarengiz Sanık, Şark Ekspresinde Cinayet, On Kişiydiler, Ve Perde İndi… Bunların hepsi çok iyi polisiye romanlar. Ama Roger Ackroyd Cinayeti bambaşka bir şey. Agatha Christie’nin en karanlık, üzerinde en fazla konuşulmaya değer, en şaşırtıcı romanı. Bir şaheser. Roger Ackroyd Cinayeti’nin, bugüne kadar yazılmış bütün polisiye romanların üzerinde olduğunu düşünüyorum. Ondan daha iyisi hâlâ yazılamadı.
Günay Gafur: Yukarıdaki soruda bahsettiğim kitap Cinayet İlanı’ydı. İlk okuduğum Christie romanı olduğu için bıraktığı etkiyi hâlâ hatırlarım. Bir de müthiş ters köşesiyle Roger Ackroyd Cinayeti’ni ilave edebilirim.
Orçun Yenilmez: Doğu Ekspresinde Cinayet, muamma ve gerilimi sonuna kadar hissettirmiş finaliyle de şaşırmıştım.
Önay Yılmaz: En sevdiğim roman hiç kuşkusuz yine Şark Ekspresinde Cinayet. Çünkü ilk göz ağrım. Bunun dışında yine trenin yer aldığı Mavi Trenin Esrarı, On Kişiydiler ve Nil’de Ölüm adlı romanlarını da büyük bir ilgiyle okumuştum. Hareket eden bir trende cinayetin çözülüyor olması beni heyecanlandırmıştı. Tren terminolojisini zaten çok severim. O kelimeler aşina olduğum kelimeler. Küçüklüğümde çok tren seyahatleri yapmamın bunda etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Lokomotif, kondüktör. İstasyon, ray, vagon, kompartman, gar, bilet, ray, aklımdan hiç çıkmayan kelimelerdir. Çuf çuf sesi, düdük sesleri ise hala kulaklarımdadır. O yüzden trenli filmleri, romanları çok severek izler ve okurum.
Özlem Solak: Doğu Ekspresinde Cinayet. Çünkü yalnızca bir cinayeti değil, adalet ile vicdan arasındaki ince çizgiyi de anlatıyor.
Ramazan Atlen: Sondaki sürprizden haberdar olsan bile keyifle okunabildiği için Roger Ackroyd Cinayeti.
Suphi Varım: En sevdiğim Christie romanı, ‘On Küçük Zenci’dir. Romandaki ürkütücü gerilim, cinayetler karşısında karakterlerin ruh hâli beni âdeta sarsmıştır. Ayrıca ölümü beklemenin ne kadar dehşet verici olduğu çok iyi sergilenmiştir.
Verda Pars: En sevdiğim romanı Poirot’un son macerasının olduğu romanı. Sanırım adı ‘son dava’ gibi bir şeydi. Birini öldürmenin ahlaki yönünü, insanın katil sayılabilmesinin kriterlerini sorgulayan bir romandı ve diğer romanlarından farklı olarak bittiğinde en yakın dostumu kaybetmişim gibi hissetmiştim.
Yeşim Yörük: En sevdiğim Agatha Christie romanı tartışmasız ROGER ACKROYD CİNAYETİ’dir. Bunun ilk sebebi, romanın polisiyenin sınırlarına adeta kafa tutarak, kurallara başkaldırışı geliyor. Okura yalan söylenmediği halde sondaki müthiş ters köşenin ustaca saklanabilmiş olması, ne muhteşem bir başarı. Bu bence bir yazarın dahiyane bir kurgusal zekaya sahip olduğunu gösterir.

3. Christie’nin hâlâ okunmasının sizce sebebi nedir?
Ali Hulki Cihan: Bence temel aldığı cinayet motivasyonları hala mevcut.ve.dünya döndükçe de var olacak.
Alper Kaya: Her şeyden önce: Çok fazla romanı var. Şaka bir yana, büyük yazarlar böyledir. Her dönem okunabilir, ‘modası’ hiç geçmez. Christie’yi büyük bir yazar yapan da toplumun her kesiminden insanın rahatça okuyabileceği ve hemen hemen aynı keyfi alabileceği hikâyeler yazmış olmasıdır.
Armağan Tunaboylu: Hâlâ okunuyor ama iyi okunmuyor, özellikler polisiye yazarları tarafından okunması gerekiyor. İnsan yaşlanınca ahkâm kesmeye başlıyor, şimdi ben de öyle yapacağım: Bir iki Netflix dizisi izlemekle, iki üç ünlü romanı okumakla polisiye yazarı olunmuyor. “Bence” polisiyenin klasiklerini okumak gerekiyor. Bu klasiklerin başında da Agatha geliyor. İyi bir gözle okuduğumuzda onun kurgusunun eşsizliğini hemen fark ediyorsunuz. Benim ilk romanım Yıldız Cinayetleri çıktığında, biraz da ilgi görünce havalara girmiştim. “En sevdiğiniz yazarlar kim?” diye soruyorlardı hep. Ben de “en sevdiklerimi değil de en sevmediğimi söyleyeyim: Başta Agatha Christie” diyordum. “Çünkü romanlarının hepsinde kimin cinayet işlemesi olanaksızsa, kim cinayet mahallinde değilse katil odur” diye zekâ pırıltıları saçan bakışlar atıyordum. Ta ki Roger Ackroyd Cinayeti’ne kadar. O zaman bir tuğla ışık hızıyla gelip burnumun iki santim ucunda durdu. Dehayı fark ettim.
Aşkın Akkuş: Günlük yaşamlarımızdan kaçış, adalet duygumuzun beslenmesi ve dedektifle birlikte katilin peşine düşerken okur olarak tüketici olmaktan çıkıp üretici hale geliyor olmamız, polisiye okumanın zamansız sebepleri arasında yer alıyor. Bahsettiğim bu zamansız sebeplerin temelleri atılırken de Christie başroldeydi. O nedenle, sorduğunuz sorunun cevabı tam da bu yanıta denk düşüyor.
Ayla Koca: Ana bağlı kalmayan ve polisiye romanların ilk duayenlerinden olmasının dışında kendi gizemli yaşamı da her zaman ilgi çekici bence. Düşünsenize; 11 gün boyunca kayboluyor ve asla sır çözülemiyor. Bu gizem bile onu merak etmek için yeterli bir sebep kitaplarını okumak ve satır aralarında ondan bir iz bulmaya çalışmak çok heyecan verici
Aytaç Kara: Bence en önemli nedeni, zamana meydan okuyan güçlü olay örgüleri kurabilmesi. Romanları bugün de aynı merak duygusunu yaratıyor ve okuru hikâyenin içine çekmeyi başarıyor. Uzun olmayan ve karmaşık gelmeyen bir dil yapısıyla neredeyse her yaştan kitleye tavsiye edilir çok sayıda kitabı var. Şu nokta polisiye için türde/literatürde bir referans veya başlangıç noktası haline gelmiş durumda.
Ayşe Erbulak: Bence çok rahat okunabilen, sade, yalın yazmış usta. Hala o nedenle çok okunuyor.
Cenk Çalışır: Muammayı koruması, okuru son ana kadar şüphe içinde bırakması ve sürpriz finalleriyle Agatha türün meraklıları için halen vazgeçilmez bir yazardır. Polisiye edebiyatın mihenk taşlarını döşeyen birkaç isimden biridir. Yarattığı karakterlerin gerçekliği ve romanlarında insana tuttuğu ışık da Agatha’yı ölümsüz kılar.
Emel Aslan: Christie’nin sırrı, bir örümcek titizliğinde ördüğü muazzam kurgusunu, insandaki merak duygusunu sürekli canlı tutarak aktarabilmesinde gizli. Böyle olunca zamanın bir önemi kalmıyor. İnsanın içinde var olan merak duygusu kaybolmadıkça Christie’nin eserleri yaşayacaktır.
Ercan Akbay: Ben hala okumuyorum ama görüyorum ki özellikle polisiye edebiyata yeni merak salmış olan okurlar Agatha’dan vazgeçemiyorlar. Bunun baş nedeninin klasik dedektif romanı üslubundaki yapısal çekiciliğin yanı sıra, hikayelerdeki muammanın akışında izlediği kusursuz ritim ve karakter kurulumundaki zengin anlatımda olduğunu düşünüyorum.
Esra Şen: Agatha Christie’nin halen bu kadar sevilerek okunuyor olmasının sebebi bence üslubundaki eşsiz sadeliği, gizem yaratma konusundaki ustalığı ve şüphe ile merakı aynı kapta eriterek okuyucusuna sunmasıdır. Ayrıca kitapları kendi zamanının mekanlarını anlatır ama olaylar ve insanlar zamansızdır.
Funda Menekşe: Anlatım dilinin akıcı ve sade olması, gizem unsurunun doğru kullanımı, ipuçlarının metne yedirilmesiyle okurun oyuna davet edilmesi ve Poirot ya da Marple gibi güçlü karakterlerin etkisi bence hâlâ çok etkili. Ayrıca intikam, para hırsı, aşk gibi insanın var olduğu sürece değişmeyecek temel duyguların işlendiği kurgular…
Gamze Yayık: Christie kurgularının kusursuzluğu sanırım. Anlattığı dönem, karakterleri ve bilmeceleri okura hala eğlenceli geliyor olmalı.
Gencoy Sümer: Bunun birçok sebebi var. Bazılarını belirteyim: Adil oyun kuralını mükemmel uygulaması. Kurgularında matematik bir disiplin olması. Döneminin taşra ve üst sınıf yaşam tarzını incelikli bir dille anlatması. Konularını insanın ezeli ve ebedi zaaflarından, tutkularından ve özellikle karanlık doğasından seçmiş olması. Bu nedenlerden dolayı, Agatha Christie romanları zamansızdır. Yıllar geçse de çekiciliklerini, değerlerini kaybetmezler.
Günay Gafur: Bir kere her kitabı müthiş bir zekanın ürünü. Bunun yanına içten anlatım dili ve yarattığı iki dev karakter de eklenince Christie okunmasın da kim okunsun?
Orçun Yenilmez: Tarzı ve insan doğasının temel davranışlarını çok iyi işlemesi.
Önay Yılmaz: Bunun sebebi Agatha’nın kadın ve başarılı bir yazar olması. İlk dedektif romanları arasında yer alması. Dedektif Poirot’a duyulan büyük sempati. Ve tabii hiç kuşkusuz Agatha Christie’nin ve kitaplarının popülerliğini bir şekilde koruması. Ticari dünya bunun farkında olduğu için Agatha’nın kitaplarını sürekli basıyor ve onun popülerliğini her daim ayakta tutmaya çalışıyor. Çok sattığı ve çok iyi pazarlandığı için Christie’nin kitapları hala büyük ilgi görüyor.
Özlem Solak: İnsan doğasını ustalıkla çözümlemesi ve merakı son sayfaya kadar diri tutabilmesi. İyi yazılmış bir bilmece, hiçbir zaman eskimiyor.
Ramazan Atlen: Zor bir soru. Cevabı tam bilmiyorum ama belki de Christie’nin kitaplarının hâlâ okunmasının sebebi zamanın testini geçerek kalıcı hale gelmeleriyle, yani klasikleşmeleriyle alakalıdır.
Suphi Varım: Christie’nin hâlâ okunmasının nedeni, bence karmaşık muammaları basit ve herkesin nüfuz edebileceği bir anlatıyla okura sunmasıdır. Karakterlerin gerçekçiliği, suçun çözümünün oldukça tatmin edici, mantıklı olması ve suçun aydınlatılmasında zorlama bulunmaması sanırım okumayı arttıran bir diğer nedendir. Romanlarda her sınıftan insanın bulunması da okuyucuyu çeken bir diğer unsurdur.
Verda Pars: Christie romanları bence polisiye edebiyatın alfabesi gibi, nasıl ki çocuklar okuma yazmayı öğrenmeye alfabeyle başlarsa, bir okur da Christie romanlarıyla polisiye okuru haline gelir.
Yeşim Yörük: Çünkü o bir polisiye dehası, polisiyenin kraliçesi. Bir sır ne kadar göz önünde olabilir? Olamaz, öyle değil mi? Ortada olursa sır olmaktan çıkar. Agatha Christie kitaplarında büyük sır aslında hep gözümüzün önündedir. Son sayfalara geldiğimizde, ustaca tasarlanmış o yapbozun eksik ve gizemli parçası birdenbire görünür oluverir ve Agatha Christie kitaplarında bizi asıl yakalayan da o ortaya çıkış anıdır. Bir sonraki kitabında göz önündeki sırrın ne olduğunu keşfetmek için daha da dikkatli okuruz onun romanlarını. Agatha Christie asla okuru kandırmak için hileli yollara başvurmaz. Katili veya sırrı diyeyim, aslında en başta verir, ipuçlarını önümüze koyar. Koyar fakat okurun, değil büyük sırrı, en göz önündeki ipuçlarını bile görmezden gelmesini sağlayacak şekilde oluşturur olay örgüsünü. Çarpıcı bir kurgusal güç bu bence.

4. Poirot mu, Miss Marple mı; neden?
Ali Hulki Cihan: Poirot çünkü, her çıkarımı mantığa dayanıyor, his ya da sezgiyle hareket etmiyor.
Alper Kaya: Buna sanırım Poirot diyeceğim. Ama gözle görülür bir nedeni olduğunu söyleyemem. Sanırım küçük gri hücrelerim Poirot’u seçmemi istiyor.
Armağan Tunaboylu: Açıkçası Hercule Poirot, daha bir polisiye gibi geliyor. Miss Marple ise bir yorgunluk dönemi ve “değişik bir şey neden yapmayayım” demekten kaynaklanıyormuş gibi. Bence bir yazar yeni karakter yaratıyorsa, bir önceki karakteri aşmak, daha ileri gitmek zorunda.
Aşkın Akkuş: İki karakter de polisiye edebiyat dünyasında en sevdiğim kahramanlar arasında yer alıyor. Mukayese etmem çok zor olsa da, minik bir tespitte bulunabilirim. Dışarıdan bakıldığında Miss Marple’ın insanlarda bıraktığı ilk izlenimle, ‘aslında olan’ın arasındaki fark, en az katilin kim olduğu kadar dikkat çekiyor. Sıradan görünen bir karakterin ters köşe yaparak okuru şaşırtması, bir cinayetin aydınlatılmasıyla birleştiğinde okur üzerinde çifte etki yaratıyor. O nedenle Miss Marple diyebilirim…
Ayla Koca: Benim için tabi ki ; Miss Marple. Yaşlı tatlış bir teyze, gözlemleyerek ve dinleyerek analiz eden bir zekaya sahip ve insanları cankulağı ile dinleyince dedikoduların neleri çözebileceğini bilecek kadar da tecrübeli.
Aytaç Kara: Tercihim Hercule Poirot. Mantık ve gözlem üzerinden yaklaşması, ayrıntıları ustalıkla bir araya getirmesi karakteri benim için daha ilgi çekici kılıyor. Ayrıca çok daha fazla kitabı ve hikayesi olduğu için Poirot karakterinin okuyucuya sağladığı çeşitlilik de fazla.
Ayşe Erbulak: Kesinlikle Miss Marple. Kadın ve oyuncu olduğum için olabilir. Günün birinde oynamayı çok ama çok istediğim bir rol.
Cenk Çalışır: Benim için yanıtlaması en zor soru bu oldu. İkisi de çok güçlü ve gerçekçi karakterler. Poirot daha analitik düşünen ve mantıksal çerçevede zekasını kullanan biriyken, Miss Marple daha çok sezgileriyle hareket eder. Bu kıyaslamayla baktığımda Poirot bir adım öndedir. Ama küçük bir adım.
Emel Aslan: Miss Marple; çünkü daha bizden, sıradan, zeki, şaşırtıcı bir kadın. O kusursuz bir süper kahraman değil; her zaman karşılaşabileceğiniz meraklı komşu teyze.
Ercan Akbay: Ben Miss Marple serisinden hoşlanmayanlardanım. Hercule Poirot serisini bitirince bir kez okuyup beğenmemiştim, sonradan tekrar denedim ama olmadı, bana göre değil. Teyze fazla yapmacık geldi.
Esra Şen: Miss Marple’nin hayranıyım. Zekasına, görünmezliğine ve nezaketine bayılıyorum ama galiba favorim Mösyö Poirot. Onun züppeliğini, olayları yorumlamada ve cinayetleri çözmedeki ince zekasını ve entelektüel kişiliğini seviyorum. Umarım sevgili Agatha Christie, briyantinli bıyıklarını yazarken benim hayal ettiğim gibi düşünmüştür. Son derece çirkin ama bir o kadar da cezbedici.
Funda Menekşe: Hercule Poirot küçük gri hücreleri, şıklığı ve kibre varan titizliği ile bence daha ikonik bir karakter. Kendini beğenmişlik kadar itici bir tavrı bile okura sevdirebiliyor.
Gamze Yayık: Poirot. Karakterinin karikatürize hali, Hastings ve sekreteri ile ilişkisi, o tatlı İngilizcesi ile benim için yeri ayrı. BBC uyarlaması dizinin başrolü David Suchet’i role çok yakıştırıyorum.
Gencoy Sümer: Poirot. Çünkü o, çözümü sezgiye değil, saf mantığa ve psikolojiye yaslar. “Küçük gri hücreler”iyle okura adil bir muamma sunar. Düşünce sürecini adım adım gösterdiği için okuru gerçek bir zihinsel rekabete davet eder. Ayrıca Christie’nin en cesur yapıya sahip eserleri (Ackroyd Cinayeti, Doğu Ekspresi, Perde gibi) hep onunla yazılmıştır. Kısacası Poirot, adil oyun muammasının somutlaşmış hâlidir.
Günay Gafur: Ben Miss Marple’cıyım. Poirot zaten eski dedektif ve katilleri yakalamak onun işi. Ama Miss Marple gibi örgü şişleriyle gezen nur yüzlü bir kadının cinayet çözmesi inanılmaz. Zıtların cazibesi beni her zaman etkilemiştir. Hem Miss Marple, Poirot’dan daha tatlı bir ihtiyar
Orçun Yenilmez: İkisinden birini illa seçmem gerekirse kendini beğenmiş tarzıyla Poirot. Gözlem ve insanların psikolojilerini değerlendirme yöntemleri.
Önay Yılmaz: Miss Marple’ı çok iyi tanımıyorum. Onu nedense Poirot’a kadar iyi tanıyamadım ve benimseyemedim. Poirot bana daha sevimli ve o dönem için daha gerçekçi bir karakter geliyor. Onun babacan, zeki, akıllı, özgünlüğü, duruşu, tavrı, soğukkanlı yaklaşımı son derece etkileyici… O nedenle ben Poirot diyeceğim.
Özlem Solak: Poirot. Çünkü gerçeğe, sezgiden çok aklın ışığıyla ulaşması beni her zaman daha fazla etkiliyor.
Ramazan Atlen: Miss Marple daha sıcak ve sevimli bir karakter olsa da sağı solu belli olmayan, sürprizlerle dolu bir dedektif olduğu için Poirot’yu tercih ederim.
Suphi Varım: Bence Miss Marple. Çünkü Poirot, Dupin ve Holmes geleneğinin devamıdır, yani öncesi vardır. Günümüzdeki dedektifler de üç aşağı beş yukarı ondan bir yansımadır. Oysa Miss Marple tamamen özgündür. Ne geçmişte ne de günümüzde benzeri vardır. Bence bir Ana Tanrıça arketipidir.
Verda Pars: Buna ise tartışmasız Miss Marple diyorum. Tüm samimiyetiyle, gerçekliğiyle nefes alıp veren bir karakter olarak ilk göz ağrımdır. Neşeli diliyle, kendi yeğenleri başta olmak üzere gençleri edinmesiyle, sohbetiyle, derin hayat bilgisiyle yanımdaki koltukta oturmasını yadırgamayacağım hayatımın içinden, mesafesiz bir karakter Miss Marple.
Yeşim Yörük: Miss Marple’in de gönlümdeki yeri ayrı elbette fakat Hercule Poirot bir adım önde. Ah, mon ami! Sen nelere kadirsin. Gri hücrelerin ve sen daima gönlümde kalacaksınız. Onun zekası, gözlem yeteneği, olaylara her zaman tarafsız bir yönden bakabilmesi, özgüveni, disiplini, ah ya o sakinliği hatta kişisel bakımına yani bıyıklarına önem vermesi… Size saatlerce daha yüzlerce sebep yazabilirim.




