AGATHA CHRISTIE UYARLAMALARI NEREYE GİDİYOR?

Diğer Yazılar

Aytaç Kara
Aytaç Kara
1991 Ankara doğumlu. ODTÜ'de Matematik okuduktan sonra Finansal Matematik alanında master yaptı ve halen aynı alanda doktorasına devam ediyor. Ayrıca 2008 yılında başladığı serbest çevirmenliğine de fırsat buldukça vakit ayırıyor. On yılı aşkın süredir birçok web sitesi için içerik yazarlığı, editörlüğü ve çevirisi yaptı; serbest biçimde yapmaya yine devam ediyor. Polisiye-gerilime ve Agatha Christie'ye özellikle ilgi gösteren birisi olmakla birlikte ayırt etmeksizin her türden dizi-film izleyen, sayısını kendisinin de bilmediği kadar çok yabancı dizi takip eden birisi.

CİNAYET AYNI, DÜNYA FARKLI

Agatha Christie’nin romanları onlarca yıldır sinema ve televizyon için tükenmez bir kaynak. Dünyanın en çok okunan polisiye yazarlarından biri (hatta direkt kendisi) olmasının doğal sonucu olarak eserleri pek çok kez uyarlandı; bunların bazıları ufak/makul değişikliklerle romana sadık kaldı, bazıları ise aynı ismi taşımasına rağmen bambaşka hikâyelere dönüştü.

Özellikle son yirmi beş yılda bu çeşitlilik daha da belirginleşmiş durumda. Bugün Christie uyarlamaları denildiğinde, David Suchet’nin Poirot’sundan, Kenneth Branagh’nın aksiyon ve gösteriyi öne çıkaran zengin kadrolu filmlerine; BBC’nin farklı yorumlarından yeni kuşak izleyiciyi de hedefleyen daha cesur oyuncu seçimlerine kadar oldukça geniş bir yelpazeden söz ediyoruz.

İşte bu durum eski bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor: Bir uyarlama ne kadar değişebilir ve yine de Agatha Christie projesi olarak kalabilir?

Aslında bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Çünkü uyarlama, tanımı gereği birebir kopya üretmek değildir. Romanın ritmiyle sinemanın ritmi farklıdır. Sayfalar boyunca sürdürülebilen bir gerilim kimi zaman iki saatlik bir filmde yeniden kurulmak zorundadır. Karakterler sadeleştirilebilir, olay örgüsü sıkıştırılabilir, hatta bazı ayrıntılar dönemin diline uyacak şekilde değiştirilebilir. Christie uyarlamalarının en başarılı örnekleri de bunu yıllardır yapıyor. Bu noktada asıl mesele değişiklik yapılması değil; yapılan değişikliğin, romanın/yazarın kurduğu dünyayı ve anlatının “özünü” koruyup koruyamadığı.

İşte son yıllardaki Christie uyarlamalarını ilginç kılan da biraz bu. Çünkü artık karakterlerin yazılış biçiminden hikâyelerin tonuna, Poirot ve Miss Marple’ın nasıl yorumlandığından oyuncu seçimlerine kadar uzanan çok daha geniş bir dönüşümden söz ediyoruz. Kimileri bu değişimi eserleri yeni kuşaklara ulaştıran ve ulaştırmak için gereken kaçınılmaz bir yenilenme olarak görüyor, kimileri ise Christie’nin kurduğu dünyadan uzaklaşıldığını düşünüyor. Gerçek ise muhtemelen bu iki uç arasında bir yerde duruyor.

Bunun en iyi örnekleri uzun yıllar boyunca ITV’nin hazırladığı Agatha Christie’s Poirot ve Agatha Christie’s Marple dizileri. David Suchet’nin Poirot yorumu, yalnızca başarılı bir oyunculuk performansı değil, aynı zamanda karakterin özüne duyulan saygının da simgesi hâline geldi. Geraldine McEwan ve ardından Julia McKenzie’nin canlandırdığı Miss Marple için de benzer bir yaklaşım benimsendi. Bu yapımlar elbette romanları satır satır ekrana taşımadı; televizyonun gereklerine göre olay örgülerini sadeleştirdi, bazı karakterleri birleştirdi, kimi zaman yeni sahneler ekledi. Hatta öyle ki, Marple dizisinde aslında bağımsız bir roman olan Murder is Easy (Zehri Kim Verdi?) Marple romanıymış gibi uyarlandı. Ancak bütün bunları yaparken Agatha Christie’nin dünyasını (temelinden) değiştirmeye çalışmadılar.

Christie romanlarında cinayet yalnızca çözülmesi gereken bir bilmece değildir. Hikâyeler aynı zamanda belirli bir dönemin İngiliz toplumunu, taşra hayatını, görgü kurallarını veya yazarın insan doğasına dair gözlemlerini de taşır. Poirot’nun titizliği, Marple’ın insan karakterine duyduğu güven ya da suçlunun sonunda mutlaka akıl yoluyla ortaya çıkarılması, bu dünyanın ayrılmaz parçalarıdır. Başarılı denebilecek uyarlamalar, olaylarda bazı değişiklikler yapsalar bile bu dengeyi bozmadılar.

Üstelik bu yaklaşım, uyarlamaların eskimesine de engel oldu. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen David Suchet’nin Poirot’sunun hâlâ pek çok izleyici tarafından “nihai Poirot” olarak görülmesi yalnızca oyuncunun başarısıyla açıklanamaz. Aynı durum Joan Hickson’ın ya da daha sonra Geraldine McEwan ile Julia McKenzie’nin Miss Marple yorumları için de geçerli. İzleyici bu karakterlere baktığında yalnızca tanıdığı bir yüz görmüyor; okuduğu romanların atmosferini, ritmini ve mantığını da hissediyor.

Bu nedenle başarılı Christie uyarlamalarını yalnızca “romana sadık” diye tanımlamak eksik kalır. Asıl mesele uyarlama yaparken Christie’nin kurduğu polisiye yapısının kurallarına sadık kalabilmekte. Çünkü bir uyarlama, bazı ayrıntıları değiştirse bile izleyiciye hâlâ aynı evrende olduğunu hissettirebiliyorsa, yaptığı değişiklikler çoğu zaman sorun olmaktan çıkar.

Tartışmalar da tam bu noktanın ötesinde halen devam ediyor.

2010’lu yıllara gelindiğinde Christie uyarlamalarında belirgin bir yön değişikliği başladı. Artık amaç yalnızca romanları ekrana taşımak değildi; yeniden yorumlamak, hatta kimi zaman günümüz seyircisinin beklentilerine göre yeniden inşa etmekti.

Bu dönüşüm birkaç yıldır Christie eserlerini TV’ye getiren BBC uyarlamalarında da görüldü. And Then There Were None, The Witness for the Prosecution, Ordeal by Innocence, The ABC Murders ve The Pale Horse birbirinden oldukça farklı yapımlar olmakla birlikte Christie’nin metinleri artık nihai hedef değil, çıkış noktası haline geldi.

Bu yaklaşımın olumlu sonuçlar verdiği örnekler elbette oldu. Özellikle And Then There Were None, romanın karanlık atmosferini bugünün televizyon diliyle yeniden kurmayı başardı. Daha sert görsel tercihleri, psikolojik gerilimi öne çıkaran anlatımı ve güçlü oyunculuklarıyla, romana birebir bağlı kalmadan da Christie’nin kurduğu dengeyi koruyabildi. Aynı şekilde The Witness for the Prosecution da hikâyeyi genişletirken karakterlerin iç dünyasına yeni katmanlar ekleyen, bunu yaparken de eserin temel çatısını bozmayan başarılı bir yorum olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu yaklaşım her zaman aynı sonucu vermedi… The ABC Murders veya The Pale Horse, Christie okurlarını ikiye bölen uyarlamalardan oldu. Bunun nedeni yalnızca olay örgüsünde yapılan değişiklikler değildi. Daha önemli olan, karakterlerin ve hikâyelerin taşıdığı tonun belirgin biçimde değişmesiydi. Örneğin The ABC Murders‘ta Poirot artık yalnızca zekâsıyla öne çıkan eksantrik bir dedektif değil; geçmişiyle hesaplaşan, yaşlanmış, toplumun dışına itilmiş ve giderek kırılganlaşan bir karaktere dönüştü. Bu tek başına yanlış bir tercih sayılmaz belki de. Fakat bu tarz bir yorum, Christie’nin Poirot’sunun temsil ettiği akıl, düzen ve kontrol duygusunu geri plana ittiği için birçok izleyiciye artık “tanıdık” gelmez oluyor bu sefer de.

ABC Murders’ta farklı bir Hercule Poirot: John Malkovich.

Benzer bağlamda, The Pale Horse, romandaki polisiye yapıyı geri plana iterken doğaüstü korku öğelerini daha baskın hâle getiriyor. Oysa Christie’nin romanlarında doğaüstü gibi görünen olayların ardında neredeyse her zaman akılcı bir açıklama vardır. Dolayısıyla burada değişen yalnızca anlatım dili değil, romanın dünyayı algılama biçimi de oluyor.

Belki de bu yüzden Sarah Phelps imzalı BBC uyarlamaları üzerine yapılan tartışmalar, “Romana sadık mı değil mi?” sorusunun ötesine geçti. Asıl mesele, Christie’nin metinlerini güncellemenin sınırının “nerede” başladığıydı. Çünkü uyarlama yapılırken eserin temel mantığı da değişiyorsa, ortaya çıkan yapım iyi bir televizyon dizisi olsa bile artık ne kadar Agatha Christie olarak görülebileceği doğal bir tartışma konusu hâline geliyor.

BBC uyarlamaları romanları daha karanlık ve psikolojik bir yerden yeniden yorumlamaya çalışırken, sinema ise bundan da farklı bir yön izledi. Kenneth Branagh’nın yönettiği ve başrolü üstlendiği Murder on the Orient Express (2017), Death on the Nile (2022) ve A Haunting in Venice (2023), Agatha Christie’yi büyük bütçeli bir sinema markasına dönüştürmeyi hedefliyordu. Yıldız oyuncularla dolu kadroları, gösterişli prodüksiyonları ve görsel açıdan etkileyici sahneleriyle bu filmler, geniş bir seyirci kitlesini yeniden Christie ile buluşturdu. Bu bile başlı başına küçümsenemeyecek bir başarı.

Üstelik Branagh’nın filmleri yalnızca nostaljiye yaslanmadı. Özellikle genç kuşak izleyiciler için Poirot yeniden görünür hâle geldi; Agatha Christie’nin adı tekrar gişe filmlerinin afişlerinde yer aldı. Polisiye edebiyatın, dijital platformlar ve süper kahraman filmleri arasında giderek daralan alanı düşünüldüğünde bunun önemli bir katkı olduğu inkâr edilemez.

Bununla birlikte Branagh’nın uyarlamaları, Christie’nin anlatı anlayışında belirgin bir ağırlık kaymasına da işaret ediyor. Romanlarda merkezde her zaman cinayet vardır; Poirot ise bu bulmacayı çözen kişidir. Filmlerde giderek bunun tersi görülmeye başlanır. Artık hikâyelerin merkezinde çözülmesi gereken suçtan çok Poirot’nun “kendisi” yer alır.

Murder on the Orient Express‘te dedektifin ahlaki ikilemleri belirgin biçimde öne çıkarılırken, Death on the Nile onun geçmişine ve kişisel travmalarına daha geniş yer ayırır. A Haunting in Venice ise Poirot’yu neredeyse gotik bir korku filminin başkahramanı hâline getirir. Bütün bunlar ilginç yaratıcı tercihlerdir; ancak aynı zamanda Christie’nin klasik “whodunit” yapısını ikinci plana iter. İzleyici, katilin kim olduğunu öğrenmekten çok, Poirot’nun bu olaylardan nasıl etkileneceğini izlemeye başlar.

Bu değişim belki de günümüz sinemasının beklentileriyle yakından ilgilidir. Modern blockbuster anlatıları, yalnızca zekâsıyla öne çıkan dedektiflerden çok, geçmişiyle hesaplaşan ve duygusal yük taşıyan kahramanları tercih ediyor. Branagh’nın Poirot’su da bu eğilimin bir parçası oldu… Sorun, bu yaklaşımın iyi ya da kötü olması değil; bir kez daha Agatha Christie’nin kurduğu polisiye matematiğinin doğal ağırlık merkezini değiştirmesi. Kaldı ki bunu yaparken Poirot’nun meşhur bıyığına kendilerinin bir hikâye yazmaya kadar varmaları da “sınır” tartışmaları için önemli bir örnek.

Yine de bu filmleri yalnızca “romandan uzaklaştıkları” için başarısız ilan etmek haksızlık olur. Özellikle görsel dünyaları, oyuncu kadroları ve Christie’yi yeni kuşak seyircilerle buluşturma konusundaki başarıları göz ardı edilemez. Ancak aynı zamanda bu yapımlar, uyarlamanın yalnızca hikâyeyi değil, anlatının önceliklerini de değiştirebileceğini gösteren önemli örnekler olarak da okunabilir.

Son yıllarda Christie uyarlamalarına ilişkin en görünür tartışmalardan biri de oyuncu seçimleri etrafında şekilleniyor. Bazı yapımlarda romanda beyaz olarak tasvir edilen karakterlerin siyahi oyuncular tarafından canlandırılması, tartışmayı zaman zaman hikâyelerin önüne geçirdi.

Agatha Christie’nin romanlarında karakterlerin etnik kimliği çoğu kez özellikle vurgulanmaz; dönemin İngiliz toplumunu varsayılan bir zemin olarak kabul eder. Bu nedenle günümüz uyarlamalarında yapılan farklı oyuncu seçimleri, yalnızca görsel bir tercih değil, aynı zamanda bu toplumsal zeminin nasıl yeniden kurulacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Christie’nin hikâyeleri yalnızca cinayet bilmecelerinden ibaret değildir; sınıf ilişkileri, aristokrasi, hizmetliler veya dönemin sosyal kodları da bu dünyanın görünmeyen parçalarıdır. Karakterlerin kimliği/temel özellikleri değiştiğinde, bu ilişkilerin de yeniden düşünülmesi gerekir.

Bir karakteri farklı bir etnik kökenden oyuncunun canlandırması, iyi ya da kötü bir uyarlamanın ölçütü değildir. Burada asıl soru bir kez daha “Yapılan değişiklik, hikâyeye gerçekten yeni bir anlam katıyor mu, yoksa yalnızca görünürde kalan bir farklılık mı yaratıyor?”dur.

Bu açıdan 2023 yapımı Murder is Easy örnek olarak sunulabilir. BBC’nin iki bölümlük mini dizisinde Luke Fitzwilliam karakterini David Jonsson canlandırıyor. Romanın ana kahramanının siyah bir oyuncuya emanet edilmesi ilk bakışta dikkat çekse de dizi bu tercihi yalnızca görsel bir değişiklik olarak bırakmıyor. Hikâyeye eklenen bazı sahneler ve karakterin karşılaştığı toplumsal önyargılar, bu seçimin “anlatının bir parçası” hâline gelmesini sağlıyor. Ortaya çıkan sonuç tabii ki herkesi memnun etmiş değil; dizinin kendisi de genel olarak ortalama tepkiler aldı (IMDb: 5.8) zaten. Ve bu örnek, oyuncunun kendisinden bağımsız olarak, yapılan değişikliklerin hikâyenin içinde bir karşılık bulmasının neden önemli ve bilinçli bir tercih olduğunu gösteriyor.

Belki de son yirmi beş yıldaki Christie uyarlamalarına bakarken tek bir ölçüt aramak yerine şu soruyu da sormak gerekiyor: Yapılan değişiklik, hikâyeyi gerçekten daha güçlü mü kılıyor, yoksa yalnızca “farklı” görünmesini mi sağlıyor?

Bu sorunun cevabı da her uyarlama için aynı değil. And Then There Were None ya da The Witness for the Prosecution gibi yapımlar, yeni yorumlar getirirken Christie’nin kurduğu gerilim ve insan doğasına ilişkin gözlemlerini koruyabiliyor. Branagh’nın filmleri, gösterişli sinema dili sayesinde Agatha Christie’yi yeni kuşaklarla tanıştırırken dedektiflik bulmacasının ağırlık merkezini değiştiriyor. Başka yapımlarda ise değişiklikler, hikâyeyi zenginleştirmekten çok onu başka bir yöne savurabiliyor.

İyi yazılmış bir polisiye her kuşakta yeniden anlatılabilir. Yeni yönetmenler, yeni oyuncular ve yeni yorumlar da bunun doğal bir parçasıdır. Ancak her yeni uyarlama, yalnızca neyi değiştireceğini değil, “neden” değiştirdiğini de izleyiciyi “ikna edecek ölçüde” anlatabilmelidir. Agatha Christie’nin romanlarını bugün hâlâ canlı tutan şey yalnızca şaşırtıcı finaller değildir; o finalleri mümkün kılan son derece sağlam kurulmuş bir dünyanın varlığıdır.

O dünya korunduğu sürece farklı yorumlar da kendilerine yer bulacaktır ve izleyiciyle bağ kurabilecektir.

Not:

Peki, yeri gelmişken bahsedelim; yakın geleceğimizde ne var ve bundan sonra bizi neler bekliyor dersiniz? BBC/Britbox tarafı şu sıralar üç dizi projesinin hazırlığında.

2015’te Tommy & Tuppence dizisi yayınlayıp Partners in Crime’ı izleyiciyle buluşturan BBC, bu sefer “modern zamanda” geçen Tommy and Tuppence adlı diziyi getiriyor. Başrollerde ise Antonia Thomas (The Good Doctor) ve Josh Dylan (The Buccaneers) yer alıyor. Dolayısıyla sadece kadın karakterde renk değişimiyle sınırlı kalmayıp alternatif zaman eklemesi de olmuş. Tommy böyle birisi miydi, o da tartışılır ama bakalım/görelim nasıl olacak?

Alternatif zaman demişken… Diğer proje bir Hercule Poirot dizisi. Başrolde Edward Bluemel (33) yer alıyor. Üç sezon sürmesi planlanan dizi projesi Hercule Poirot’nun kişisel dünyasına odaklanırken aynı zamanda iki dünya savaşı arasındaki Britanya’nın geniş bir portresini sunacak. Christie’nin üç hikâyesini yeniden yorumlarken (?) Poirot’nun Yüzbaşı Arthur Hastings ile gelişen dostluğunu, Scotland Yard dedektifi James Japp ile ilk karşılaşmalarını ve karakterin önemli düşmanlarından biriyle tanışmasını da anlatacak.

Bu noktada haliyle elimizde emekli olmuş ve özel dedektifliğe sarmış, orta yaşlı denebilecek Poirot tiplemesi yok. Genç versiyonla “prequel” yapım hazırlıyorlar resmen. Bu durum ister istemez uyarlamada değişiklik yapmanın da ötesinde, direksiyonu başka bir yola kırmaya benziyor.

Üçüncü proje ise Sonsuz Gece (Endless Night) romanının dizi uyarlaması olarak geçtiğimiz sene içinde duyuruldu. Her şey yolunda giderse bir noktada ve kim bilir ne şekilde onunla da buluşacağız. BBC, yazının içinde de bahsi geçtiği üzere bildiği(miz) yoldan ilerlemeye devam etmekte yani…

Velhasıl, okuyucuların ve izleyicilerin damak zevkine ve sabrına kuvvet. Ayrıca sonumuz hayrolsun (falan).

En Son Yazılar