Kurmaca Nerede Biter? Gerçek Suç Nerede Başlar?
Polis, Florida’nın kırsalındaki evi ararken buldukları arasında sıradan olmayan bir şey vardı: sehpanın üzerinde, sanki az önce bırakılmış gibi duran bir Agatha Christie romanı. Kitabın adı The Pale Horse (Ölümün Beyaz Atı). Yanında bir talyum şişesi, bir kapak kapatma makinesi ve komşularını zehirlemekten suçlu bulunacak bir adamın, George Trepal’ın, evrakları duruyordu. Dedektifler operasyona bilerek ya da bilmeyerek ironik bir isim vermişti: ‘Pale Horse’… Romanla aynı adı.
Bu sahne, ilk bakışta polisiye edebiyatının en karanlık fantezisini doğruluyor gibi görünür: bir yazarın kurduğu cinayet gerçek bir katilin elinde bir gerçekliğe dönüşmüştür. Öte yandan bu, hikâyenin sadece bir yüzünü ortaya koymaktadır; çünkü Christie’nin bu zanaatı sadece kendi dehasından kaynaklanmaz. Onun kalemi, dehası ve edebi yeteneği dışında bazı yerlerden de beslenmiştir: Gerçek mahkeme salonlarından, gerçek zehirlerden, gerçek trajedilerden… Ölümünün ellinci yılında, aslında onun edebiyatı ile ilgili tek bir hikâyeyle değil, birbirine sarmal biçimde dolanmış iki hikâyeyle karşı karşıyayız: Christie’nin gerçek suçlardan beslenerek kurduğu kurmaca ve o kurmacanın, elli yıl boyunca gerçek suçları hem besleyen hem de bazen engelleyen tuhaf ikinci hayatı.
Bu kısa çalışma işte bu sarmalın iki ucunu takip etmeye çalışıyor.
Gerçekten Kurmacaya
Christie’nin polisiye dünyasının, üzerine inşa edildiği kurallar kadar bilinmeyen bir tarafı vardır: O nerdeyse hiçbir zaman gerçek yaşamda karşılığı olamayacak şeyler yazmadı. İlk romanından itibaren, dönemin manşetlerini süsleyen gerçek vakaları, bazen doğrudan, bazen sadece iskelet olarak kendi kurgusuna taşıdı; gerçek yaşamdan ilham aldı, beslendi.
1920’de yayımlanan ve Poirot’yu dünyaya tanıtan The Mysterious Affair at Styles‘ın arkasında, aslında altmış yılı aşkın bir zamandır İngiliz hafızasında yer eden bir vaka durur: Dr. William Palmer,, nam-ı diğer ‘Rugeley Zehirleyicisi’. 1855’te bir arkadaşını striknin ile zehirleyip öldüren, üstelik karısından kardeşine, hatta kendi çocuklarına kadar uzanan bir şüphe listesiyle anılan bu hekim, Viktorya dönemi İngiltere’sini derinden sarsan bir karakterdi. Öyle ki Conan Doyle bile Sherlock Holmes’un ağzından Palmer’a atıfta bulunmuştu. Christie, ilk romanının çatısını ve katilin tercih ettiği zehiri bu vakadan devşirdi. Bir başka deyişle polisiye edebiyatının Kraliçesi’nin tahta çıkışı, gerçek bir kâbusun üzerine kurulmuştu.
Christie’nin bu yaklaşımı tek seferlik bir tercih değildi. 1908’de Fransa’da, kocası ve annesi boğularak öldürülen ve kısa süreliğine kendisi şüpheli konumuna düşen Marguerite Steinheil skandalı The Murder on the Links (1923) için bir kaynak oldu. 1918’de Londra’nın West End sahnelerinin yıldızı Billie Carleton’ın bir partiden sonra kokain aşırı dozundan ölü bulunması ve skandal, uyuşturucu ve şantajın iç içe geçtiği o karanlık gece hayatı hikâyesi, Christie’nin The Affair of the Victory Ball başlıklı öyküsüne sızdı.
Bu döngüye bir başka İngiliz vakası, 1910’da bütün Londra’yı meşgul eden Dr. Hawley Harvey Crippen Davası da eklenebilir. Sakin, sıradan görünümlü bir doktor olan Crippen, karısını öldürüp erkek kılığına soktuğu metresiyle birlikte Atlantik’i aşan bir gemiyle kaçmaya çalışmış; ancak dönemin en yeni teknolojisi olan telsiz telgraf sayesinde yakalanmıştı. Gemi kaptanının şüphelenip kıyıyla iletişime geçmesiyle tarihin ilk “telsizle yakalanan” katili olmuştu. Bazı araştırmacılar, Crippen vakasındaki o üçlü duygusal yapıyı –eş, metres ve metresin geçmişteki rolünün belirsizliği- Christie’nin bazı romanlarındaki geçmişte bir cinayeti örtbas etmiş olabilecek kadın figürlerinin arkasında görüyor. Doğrudan bir uyarlama olmasa da bu vaka Christie’nin gerçek vakalardan aldığı ilhama iyi bir örnek.


Christie edebiyatı ile gerçek yaşamdan suçlar arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneği hiç kuşkusuz 1932’deki Lindbergh vakasıdır. Atlantik Okyanusu’nu uçakla tek başına ve kesintisiz uçarak geçiren ilk pilot olan ünlü havacı Charles Lindbergh ile eşi Anne’in bebeklerinin beşiğinden kaçırılması ve sonrasında istenen fidyenin ödenmesine rağmen ölü bulunması, sadece döneminde değil sonraki yıllarda bile dünya kamuoyunu sarsan bir trajedi olarak anılır. Christie, 1934’te yayımlanan Murder on Orient Express’de (Şark Ekspresinde Cinayet) kurbanın geçmişini kurarken bu vakadan ilham almıştır: Tanınmış bir baba, hamile bir anne, fidye ödenmesine rağmen ölü bulunan çocuk, yanlış yere şüphelenilip baskı altında intihar eden masum bir hizmetçi. Roman, gerçek olayın üzerinden sadece iki yıl geçmişken yayımlanmıştı ve dönem okuru için bu bağlantıyı fark etmemek neredeyse imkânsızdı.


Peki Christie bu vakaları neden bu kadar isabetle, bu kadar teknik bir güvenle kurgusuna taşıyabiliyordu? Cevap, onun edebiyat dışındaki hayatında saklı. Her iki dünya savaşında da bir hastanede eczacı yardımcısı olarak gönüllü çalışmış; ilaçların dozajları, etkileşimleri, ölümcül eşikleri konusunda uzmanlık düzeyinde bir bilgi birikimi edinmişti. Christie’nin edebiyatı dikkate alındığında bunun ilginç bir biyografik ayrıntıdan öte bir bilgi olduğunu anlamak zor değil. Christie’nin kimi zaman ilk bakışta okuyucusuna gerçek olamayacak kadar karışık gelen cinayet vakalarındaki kurgunun bu kadar gerçekçi olması, sadece manşetlerden devşirdiği olay örgüleri değil; bu olay örgülerini anlatırken kullandığı klinik bilgiden de kaynaklanır. Öte yandan bu kesinlik Christie edebiyatı söz konusu olduğunda rahatsız edici bir başka hikâyenin kapısını aralar.
Kurmacadan Gerçeğe
1961’de yayımlanan The Pale Horse, Christie’nin bibliyografyasında kendine özgü bir yer tutar: Kara büyü görünümü altında saklanan bir kiralık katil örgütünü ve onların tercih ettiği, o dönem tıp çevreleri dışında neredeyse tanınmayan bir zehri, talyumu anlatır. Christie’nin bu ağır metali seçişi elbette bir tesadüf değildir; onun eczacılık geçmişinden süzülen bir bilgiyi edebiyata aktarmasının mükemmel bir örneğidir. İşin ilgi çekici boyutuysa Christie’nin bu seçiminin romanı sıradan bir polisiyeden çok daha fazlasına, bir katil için toksikoloji ders kitabına dönüştürmesidir.
On dört yaşında bir İngiliz okul çocuğu olan Graham Young 1961’de üvey annesini talyumla zehirlemeye başlamıştı ve ileride Çay Fincanı Katili olarak anılacaktı. On yıl sonra, iki iş arkadaşını öldürmekten yargılandığında, mahkemedeki patolog Hugh Molesworth-Johnson, Christie’nin romanındaki zehir tasvirlerinin doğruluğunun kendi meslek alanının referans kitaplarıyla yarışacak düzeyde olduğunu ifade etmişti. Dönemin basını da bu iddiayı büyük bir iştahla işlemiş; Daily Mail, Young’ın kurbanlarının belirtileriyle Christie’nin romanındaki tasvirler arasında satır satır bir benzerlik listesi bile yayımlamıştı. O sırada seksen bir yaşında olan Christie cezanın açıklanmasından bir ay sonra, kendi kitabının genç katile fikir vermiş olabileceğinden duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmiş; eşi Sir Max Mallowan ise gazetecilere, “bu adam, kitabını okuyup ondan bir şeyler öğrenmiş olabilir mi, merak ediyorum” demekten kendini alamamıştır. Young’ın kendisi hiçbir zaman The Pale Horse‘u doğrudan kaynak gösterecek bir ifade vermedi. Çocukluğundan beri toksikoloji kitapları okuyan ve kendi başına deneyler yapan biriydi. Öte yandan zamanlama -romanın yayım yılıyla Young’ın ilk zehirleme girişiminin aynı yıla denk gelmesi- bu soruyu sormayı anlamlı kılmaya yetti.
İşin en çarpıcı ironisi ise romanın aynı zamanda Young’ı yakalamaya da yardımcı olmuş olmasıdır. Young işyerinde eski meslektaşlarını zehirlemeye devam ederken ortaya çıkan gizemli hastalık dalgası Bovingdon Hastalığı adıyla anılmaya başlamış; Scotland Yard’a danışmanlık yapan bir doktor, The Pale Horse‘u daha önce okumuş olması sayesinde belirtileri talyum zehirlenmesi olarak tanımlamış ve soruşturmayı doğru yöne çevirmişti. Yani aynı kitap, hem Young’ın olası ilham kaynağı hem de onu yakalayan fikrin kaynağı olarak tarihe geçti ve bu Christie edebiyatındaki kurmaca-gerçek yaşam döngünün en yoğun kesişme noktalarından birini oluşturdu.



Daha da çarpıcı olan ve kanıtları tartışmaya yer bırakmayan vaka ise 1988’de Florida’nın kırsal kasabası Alturas’ta yaşandı. George Trepal, IQ’su yüksek üyelere açık Mensa Kulübü’nün bir üyesiydi. Eşiyle birlikte kulüp toplantılarında düzenli olarak Cinayet Gizemi Geceleri düzenliyor; katılımcılara çözülmesi gereken kurgusal cinayetler sunuyordu Komşuları Carr ailesiyle bir arazi anlaşmazlığı yaşayan Trepal, onlara isimsiz bir tehdit mektubu gönderdi: İki hafta içinde Florida’yı terk etmezlerse öleceklerdi. Kısa süre sonra aile, içtikleri kola şişelerine karıştırılan talyum yüzünden zehirlenmeye başladı; ailenin annesi Peggy Carr hayatını kaybetti.
Soruşturma yavaş ilerleyince polis gizli bir operasyon başlattı ve bu operasyona Pale Horse kod adını verdi. Dedektif Susan Goreck, kimliğini gizleyerek Trepal’ın hayatına sızmayı başardı ve onun oturma odasında, sehpanın üzerinde duran o romanı fark etti. Daha sonra ev arandığında kitap, talyum şişesi ve kola kapaklarını yeniden kapatmakta kullanılan bir makineyle birlikte fiziksel kanıt olarak toplandı. Trepal’ın kendi Mensa cinayet gecelerinde katılımcılara sunduğu kurgusal senaryolardan birinin gerçekte işlediği cinayete neredeyse birebir benzediği de ortaya çıktı. Trepal 1991’de idam cezasına çarptırıldı.
Öte yandan romana dair bir ilginç not, bir tür ironiyi de gözler önüne serer: Roman benzer bir dönemde hayat da kurtarmıştır. 1975’te Latin Amerika’da bir kadın, kocası tarafından yavaş yavaş zehirlenmekte olduğunu romanı okuduktan sonra fark edip önlem almıştır 1977’de Londra’da, Katar’dan getirilen on dokuz aylık bir bebeğin gizemli hastalığı kitabı okumuş bir hemşirenin talyum zehirlenmesi belirtilerini tanımasıyla teşhis edilebilmişti. Yani aynı sayfalar, aynı klinik kesinlikle yazılmış aynı semptom tarifleri, bir tarafta bir cinayetin şablonuna, diğer tarafta bir hayat kurtarma kılavuzuna dönüşmüştü.
Sonuç: Döngü Bize Ne Anlatıyor?
Agatha Christie edebiyatı ile gerçek suç vakaları arasındaki ilişkiye baktığımızda, karşımıza çıkan tablo Christie’ye özgü bir tuhaflıktan çok, polisiye türünün kendine özgü doğasına dair ipuçları barındırmaktadır. Tür, okuru sürekli fark etmeye, ipuçlarını okumaya, teknik detaya dikkat kesilmeye zorlar. Christie’nin zekâsı ve romanlarındaki kurgunun yapısal mükemmeliyeti bu zorunluluğu o kadar ileri götürdü ki yarattığı edebi dil kendi kaynağından bir şekilde bağımsızlaştı; bir tarafıyla koruyucu bir hal alırken bir yanıyla da yıkıcı bir araca dönüşme riskini içinde taşıdı. Bir yandan bir hemşireyi bir bebeğin hayatını kurtarmaya yönlendirirken diğer tarafta bir katilin komşusunu öldürmesinin el kitabı hâline geldi.
Bu noktada Christie edebiyatı ile ilgili şu vargıyı tartışmayı anlamlı buluyorum:
Christie yapıtlarında insanların kötülüğünü tarif ederken son derece soğukkanlı, neredeyse klinik bir dil kullandı. Metinlerinde herhangi bir normatif tartışma, bir etik bir yönlendirme yapmadı. Başka bir deyişle roman, okuruna bir zehrin nasıl tanınacağını gösterdi ama onu niçin kullanması veya kullanmaması gerektiğini anlatmadı. Bu tercihi tamamen okurun kendisine bıraktı. Elli yıl sonra hâlâ bu döngüyü tartışıyor olmamız bir açıdan Suç Kraliçesi’nin asıl mirasının, çözdüğü gizemlerle beraber kurduğu o tehlikeli ve tarafsız netlikte de saklı olduğunu göstermiyor mu?
Murder on the Orient Express veya The Pale Horse’u okuyan bir okur, önünde iki kapı bulur. Bu kapılardan hangisini açıp adım atacağınıysa kendi özgür iradesi ve zihni belirler. Anlama kapısını açarsa bu onu etik bir tartışmaya götürür ki sonunda da muhtemelen doğru kararı verecektir. Diğer kapı ise taklit etmeye açılan kapıdır. Huxley’nin Algının Kapıları’nı geçtikten sonra bulduğu, sıradan nesnelerdeki o güzelliği kötülükte keşfetmesine; insanlığın en karanlık eylemi olan cinayette arayabilmesine açılan bir kapı…
Christie, hangisinden geçileceğine hiçbir zaman karar vermedi. Belki de bu durum, onu polisiye ve suç edebiyatının en büyük, en sevilen yazarı yaptı.




