Kartvizitimde “Timur Emlak – Yuvanızın Anahtarı” yazıyor. İnsanlar kartvizitlere inanmayı sever. Bir kartvizitin üzerine ne yazarsanız, sizi o sanırlar. Oysa kartvizitler sadece insanların yaptığı işi söyler; kim olduklarını değil. Bu sebeple kartvizitimde yazan teknik olarak yalan değil. İnsanlara ev satıyorum, ev kiralıyorum.
Kimi zaman da boşaltılmış bir dairenin duvarlarındaki rutubetten önce, içinde yaşayan insanların bıraktığı korkuyu kokluyorum. Çünkü her ev biraz sahibine benzer. Kimi düzenlidir ama soğuktur. Kimisi dağınıktır ama sıcaktır. Bazılarında ise kapıyı açar açmaz bir şeylerin yolunda gitmediğini anlarsınız. Onca yıl Cinayet Masası’nda çalıştıktan sonra insanın burnu yalnızca rutubeti değil, yalanı da ayırt etmeyi öğreniyor. İşte benim de yaptığım iş, dört duvar arasına sıkışmış sırları kokusundan tanımak. Emlakçılık, insanın hayatların içine anahtarla girdiği tek meslek olabilir. Kim boşanıyor, kim borç içinde, kim oğlunun düğünü için son arsasını satışa çıkarıyor, kim miras kavgası ediyor… Çoğunu tapudan önce öğrenirsiniz.
Benim asıl mesleğimse hiçbir zaman bu olmadı. Ben emekli Başkomiser Timur. Mahallenin taktığı isimle… Aksak Timur. Otuz iki yıl boyunca cinayet mahallerine koştum. Son koşumda kurşun benden hızlı davrandı. Sol bacağımdaki platinler hâlâ yağmurdan önce sızlar. Devlet, “Teşekkür ederiz, senin için yol buraya kadar,” deyip beni emekli etti. Ben de istemediğim hâlde aldığım bu ikiyüzlü teşekkürü sırtıma yüklerken bundan sonra hayatıma dâhil olacak bastonu da elime aldım.
İnsan polislikten emekli olabilir ama polislik insandan emekli olmaz. Sabah dükkânı açarken bile karşı kaldırımda yürüyen adamın cebindeki ağırlığın tabanca mı anahtar mı olduğunu istemsizce tahmin ediyorum. Polislik dediğin böyle de bir lanet işte.
Yaşadığım şehrin iki yüzü var. Bir yüzü gökdelenlerden oluşuyor, diğer yüzü insanlardan. Ben insanların olduğu tarafta yaşıyorum. Sıvası dökülmüş apartmanlar, dar sokaklar, köşe başında iskambil oynayan emekliler, sokak aralarındaki çocuk sesleri. Oysa şehrin karşı yakasında insanlar birbirlerinin ismini bile öğrenemeden aynı gökdelenlerde yıllarca yaşayabiliyor.
O gece uzun zaman sonra ilk kez karşı yakaya iş dışında geçtim. Çocukluk arkadaşım Umut Yıldırım’ın oğlu Emre evleniyordu. Düğün, şehrin en gösterişli kır düğünü mekânlarından birindeydi. Demir kapının önünde takım elbiseli görevliler vardı. Giriş kapısından içeri girince iki sıra zeytin ağacı karşılıyor, yürüyüş yolu göletin yanından geçerek ışıklarla süslenmiş çim alana ulaşıyordu. Çimler cetvelle kesilmiş gibiydi. Ağaçların altına sarı ışıklar yerleştirilmişti. Göletin üzerindeki küçük köprü beyaz güllerle süslenmişti. Bu manzaraya bakınca insan aynı şehirde iki ayrı hayat yaşandığına kesinlikle inanıyor.
Bahçeyi ikiye ayıran, diz hizasını ancak geçen dekoratif bir duvar uzanıyordu ortada. Tamamı beyaz ortancalarla kaplanmıştı. Bir tarafında davetli masaları vardı. Diğer taraftaki dar yürüyüş yolu ise tuvaletlere ve servis bölümüne ulaşıyordu. Gelin odası da bu taraftaydı. Mekânı gezerken ilk dikkatimi çeken bu oldu. Bu da başka bir meslek hastalığı işte. Bir yere girince önce çıkışlara bakarım.
Umut beni kapıda karşıladı. Üzerindeki lacivert takım elbise ona biraz bol gelmişti. Kravatını düzeltip duruyordu.
“Nasılım?”
“Elli yaşını aşmış damat babası gibi.”
Kahkahayı bastı. “Senden iltifat çıkmıyor.” Koluma girdi. “Mekânı beğendin mi dostum? Oğluma yakışır bir düğün olacak.”
Başımı salladım. “Belli.”
Gözüyle dünürünü işaret etti. “Bütün masrafları Selman Bey üstlendi.”
Başımı çevirdim. Gelinin babası Selman İhsan… İnşaat sektörünün en güçlü isimlerinden biri. Televizyonda birkaç kez görmüştüm. Yakından ilk kez görüyordum. İnsanlar para kazandıkça küçülür sanırdım. Adam oldukça büyüktü. Kalabalığın içinde bile hemen fark ediliyordu cüssesiyle.
Benim masam salonun kıyı köşelerinden birindeydi. Kendim seçtim. İnsanları seyretmeyi seviyorum. Al sana başka bir meslek hastalığı. Damadı izledim. Emre… Üzerindeki siyah smokin kusursuzdu. Bordo papyon takmıştı. Göğüs cebinde aynı renkte ipek bir mendil vardı. Sürekli gülümsüyor, herkesle tek tek ilgileniyordu. Mutlu görünüyordu. Belki de gerçekten mutluydu.
Gelin Selin, davetliler arasında dolaşırken kız kardeşi Aylin de peşindeydi. İki kardeş birbirine şaşırtıcı derecede benziyordu. Ama Aylin’in yüzünde daha sıcak bir ifade vardı. İnsan bazen bir yabancıya bile güvenebileceğini hisseder. Aylin onlardandı.
Bir ara Aylin’in kalabalıktan ayrıldığını gördüm. Bahçenin arka tarafına doğru yürüdü. Ellili yaşlarda, takım elbiseli bir adamın yanına gitti. Bir süre konuştular. Ne konuştuklarını duyamıyordum. Tek yakaladığım, dudaklarından okuyabildiğim kadarıyla, “Burada olmaz…” diye birkaç kere tekrar etmesi oldu adamın. Aylin kaşlarını çattı, bir şeyler daha konuştu, adam derin bir nefes aldı, başını aşağı yukarı salladı, ardından etrafı da gözetleyerek konuşmaya başladı. Sonradan Umut tanıştırdığında öğrendim kim olduğunu. Şirketin muhasebe müdürü Mehmet İçten’di. Gözleri fıldır fıldırdı. Nedense sevemedim adamı.
Umut’un beni muhasebe müdürü ile birlikte tanıştırdığı bir isim daha vardı. Hakan Arıkan. Emre’nin çocukluk arkadaşıymış, üniversiteyi de birlikte okumuşlar. Şimdi de kayınpederinin şirketinde beraber çalışıyorlarmış. Ne iş yaptığını sorduğumda, satın alma müdürü olduğunu öğrendim. Aynı zamanda bu gece damadın sağdıcıydı.
Muhasebe müdürü Aylin’le konuşurken yüz ifadesi sıkıntılıydı. Aylin’in yüzündeki ifade de yavaş yavaş değişiyordu. Şaşkınlık… İnanmama… Belki kaygı… Onun suratında da aynı sıkıntı vardı şimdi. Muhasebe müdürü konuşurken Hakan’ın da onları seyrettiğini fark ettim. Bir köşede sigarasını içerken ikiliyi gözetliyordu. Tam o sırada Emre, başka bir davetliyi karşılamak için arkalarından geçti. Yürüyüşünü bozmadı. Sadece bir anlığına başını çevirdi. Belki birkaç saniye duraksadı. Sonra yoluna devam etti.
Gece ilerledikçe müzik hızlandı. İki ayrı kamera ekibi sürekli çekim yapıyordu. Biri pisti geniş açıyla kaydediyor diğeri davetlilerin arasında dolaşıyordu. Fotoğrafçılar flaş patlatıyor, çocuklar göletin kenarında koşuyor, garsonlar boş tabak topluyordu. Her şey kusursuz görünüyordu. Kusursuz gecelerden hep korkarım. Çünkü kusursuzluk, genelde bozulmak için vardır.
Umut yine koluma girdi. “Hadi.”
Kolumu kurtarmaya çalışırken sordum. “Nereye?”
“Oyun.”
Başımı iki yana salladım. “Yaşlandım.”
Kahkaha attı. “Benden iki yaş küçüksün.”
Bu sefer ben güldüm. “O zaman sen de yaşlandın.”
Buna ikimiz birlikte güldük.
Bastonumu sandalyeye bıraktım. Davul ağır bir ritimle başladı. İlk adımı attım. Tam ikinci adıma geçecekken… İki kuru ses duyuldu.
“Pat… Pat…”
İnsanlar müziğin desibeli yüzünden önce ne olduğunu anlayamadılar. Ben anladım. Silah. Başımı çevirdim. Ses, bahçenin arkasındaki otoparktan gelmişti. Oyunu bırakıp ilk şaşkınlığı atlatan davetlilerle birlikte ben de o yöne koşmaya başladım.
Yaşlı bir kadın avazı çıktığı kadar bağırıyor, yardıma çağırıyordu. Bir başkası iki kolunu açmış, bize yaralıyı işaret ediyordu. O zaman gördüm onu. İki otomobilin arasında genç bir kadın yatıyordu. Aylin’di. Göğsünden kan akıyordu.
Ne yapacağını bilmez hâlde şaşkın bakan kalabalığın içinden geçtim. Diz çöktüm. Şah damarına bastım. Zayıf… Ama hâlâ atıyordu. Burnuma barut kokusu geldi. Sonra pahalı bir erkek parfümü. Emre çıktı ortaya o arada. Kalabalığın arasından sıyrılırken “Ambulans!” diye bağırıyordu. Yüzü bembeyazdı. Dizlerinin üzerine çöktü. Aylin’i kollarının arasına aldı. “Yaşıyor!” diye bağırmaya başladı. Acayip bir hengâme oldu. Bir araba yaklaştı, fren yaptı, peşinden korna sesi duydum. Hakan arabanın şoför koltuğundaydı. “Atla, ambulans gelene kadar vakit kaybetmeyelim.” Arkalarından bakakaldım. Yerde Emre’nin ipek mendili kana bulanmıştı. Aldım, cebime koydum. Muhtemelen Aylin’i kaldırırken Emre’nin cebinden düşmüştü.
Polis geldiğinde kır düğünü çoktan matem evine dönmüştü. Asayişten tanıdığım Çetin Komiser olay yerini devraldı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birkaç dakika sonra iki polis memuru kollarının arasında direnmeye çabalayan birini getirdi. Yanına doğru yaklaştım Çetin’in. Beni fark edince selam verdi ama bakışları bu da nereden çıktı şimdi der gibiydi. Umursamadım. Tek kelime etmeden seyretmeye devam ettim. Aylin’in eski sevgilisi olduğunu öğrendim gencin. Adı Cenk’ti. Cenk Tosun. Polisleri görünce kaçmaya çalışmış, şüpheli davranışından ötürü yakalamışlar. Yüzü kireç gibiydi. Gözleri korkuyla açılmıştı. Şoktaydı. Komiseri görünce bağırdı. “Ben yapmadım!” Oysa kimse daha tek soru bile sormamıştı. İnsanlar bazen suçsuz olduklarını söylemekte acele ederler. Bazen de vicdanları onlardan hızlı davranır.
Gece boyunca aklımı kurcalayan ilk isim Cenk oldu. Ama içimde çok eski bir his de kıpırdanıyordu. Tecrübeyle gelen ve çoğu zaman haklı çıkan o his. Bir dosya ilk bakışta bu kadar kolay görünüyorsa mutlaka bir yerinde görünmeyen bir çatlak vardır. Neyse ki ölmemişti Aylin ve uyandığında bunu yapanı öğrenecektik.
***
Hastaneler bana hiçbir zaman umut vermedi. Ömrüm ve tabii ki çalışma yaşamım boyunca, ameliyathane kapısının önünde bekleyen insanların yüzlerine baktım. Kimileri dua eder, kimileri susar, kimileri de doktor kapıyı açtığında duyacağı cümleyi önceden ezberlemeye çalışırdı. Bu gece koridorda bunların hepsi vardı. Selin, annesinin omzuna kapanmış sessizce ağlıyordu. Selman İhsan pencerenin önünde ellerini arkasına bağlamış, hiç kıpırdamadan dışarı bakıyordu. Umut, plastik sandalyelerden birine çökmüş, iki avucunun arasına aldığı başını kaldırmıyordu. Emre ise ameliyathanenin kapısının tam karşısında ayaktaydı. Üzerindeki smokin hâlâ kan içindeydi. Bir hemşire yanına geldi.
“Üzerinizi değiştirelim.”
Başını kaldırmadan cevap verdi. “Gerek yok.”
“Kanlı kıyafetle beklemeyin.”
“Bu kan…” Sesi çatladı. “…orada kalsın.”
Koridordaki herkes sustu. Ona bakarken aklımdan geçen ilk şey şuydu: Bu çocuk bu gece iki kere yıkıldı. Birincisi; düğünü zehir oldu. İkincisi; baldızını kaybetti.
Yaklaşık bir saat sonra ameliyathanenin kapısı açıldı. Doktor maskesini indirdi. Yüzüne bakınca sonucu anlamıştım bile. “Elimizden geleni yaptık…” Devamını dinleyen olmadı. Selin’in çığlığı bütün koridoru doldurdu. Annesi fenalaştı. Umut dizlerinin üzerine çöktü. Emre iki adım gerileyip duvara yaslandı. Hiç ağlamıyordu. Yalnızca boşluğa bakıyordu.
Sabaha karşı hastane yavaş yavaş boşalmaya başladı. Ben de çıkmak üzereydim. Tam kapıya yönelmişken Umut arkamdan seslendi.
“Timur.”
Döndüm. Yüzü çökmüştü. Hayatım boyunca onu ilk kez bu kadar yaşlı görüyordum. Kolumdan tuttu.
“Polis elbette çalışacak.” Sessiz kaldım. “Ama ben senden de bir şey istiyorum.”
“Söyle,” dedim.
“Bu işi bırakma,” dedi.
“Umut, dostum, ben ne yapabilirim bilmiyorum, polisler…”
Cümlemi tamamlamama izin vermedi. “Ben… gerçeği bilmek istiyorum.”
Omzuna dokundum. “Tamam,” dedim. “Elimden geleni yaparım.”
Resmî bir söz değildi. Eski bir dostun acısını paylaşmaktı daha çok.
Aylin aynı gün öğle namazından sonra kalabalık bir cenaze töreniyle defnedildi. Cenazelerdeki sahte kalabalığı sevmediğim için katılmadım.
Öğleden sonra Aylin’in eski sevgilisi Cenk’in ifadesine ulaştım. Dede sağ olsun. Düğüne Aylin için gittiğini itiraf ediyordu Cenk ama ona hiç yaklaşmadığını söylüyordu:
“Tek amacım onu uzaktan görmekti. Özlemiştim. İçime dert olmuştu. Hiç suçum günahım yokken ayrıldık. Aylin, pırlanta gibi bir kızdı. O da beni çok seviyordu. Barışacağımıza inanıyordum. Dört yıllık bir ilişkimiz vardı. Onu öldürecek olsam düğünü seçmezdim herhâlde. Onu seyrediyordum, bir anlığına kaybettim, nereye kayboldu bu diye arıyordum ki bir bağırış koptu, ben de ne oluyor diye bakmak için o tarafa gittim. Yerde yatanın Aylin olduğunu başta fark etmedim. Sonra anladım. Polisler de gelince… Zaten denetim görüyorum, aklıma ilk gelen kaçmak oldu oradan. Beni suçlarlar diye düşündüm. Ben yapmadım.”
***
Akşamüstü Umut beni aradı.
“Sana bir şey vereceğim.”
Yarım saat sonra emlak ofisime geldi. Elinde siyah bir bellek vardı.
“Düğün görüntüleri. Organizasyon şirketi teslim etti.”
Parmaklarımın ucunda çevirdim. “Bana niye getirdin?”
Gözlerimin içine baktı. “Belki işine yarar.” Tam çıkacakken durdu. “Bir de…”
“Evet?”
“Seni dün akşam tanıştırdığım Mehmet’i hatırlıyor musun?”
“Emre’nin çalıştığı şirketin muhasebe müdürünü mü? Evet, hatırlıyorum.”
“Dün gece hastaneden ayrıldığından beri kimse ulaşamıyormuş ona.”
O gece görüntüleri açmaya fırsat bulamadım. Yorulmuştum. Pilim tükenmişti artık. Mahalle kahvesinde oturmuş çay içiyordum. Televizyonda yerel haberler açıktı. Spiker sıradan bir ses tonuyla konuşuyordu.
“Şehir çıkışındaki eski taş ocağı yakınlarında bir erkek cesedi bulundu…”
Başımı kaldırdım. Ekrana baktım. Gösterilen fotoğrafı tanımam uzun sürmedi. Düğünde Aylin’le konuşan, Umut’un tanıştırdığı, hastaneden çıkarken baş sağlığı dilediğim, bugün de Umut’un bahsettiği muhasebe müdürü… Mehmet’ti. Tek kurşunla öldürülmüştü. Çay bardağını yavaşça masaya bıraktım. İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı büyüdü. Bir gün önce konuşan iki insan… Şimdi ikisi de ölüydü. Tesadüf mü? Benim meslek hayatım boyunca en az inandığım kelimeydi.
Sabah Cenk’in tutuklandığını öğrendim. Cenk ilk cinayeti işlemişse de ikinci cinayeti o işlemiş olamazdı çünkü o sırada gözaltındaydı. O zaman mantıken iki cinayeti birbirine bağladığımda katil o olamazdı. Ama ya ikinci cinayeti başka biri işlemişse? İkisi arasında bağlantı yoksa? Ya iki kişi birlikte hareket etmişse bu cinayetlerde? Yani katil değil de katiller varsa? Aklıma yatmıyordu. İçimdeki ses ısrarla yanlış diyordu. Katil Cenk değildi.
İlk iş şirket binasına gittim. Cenaze nedeniyle kapalıydı. Bunu nasıl düşünemediğime hayıflandım. Cenaze evine çevirdim rotamı. Selman İhsan taziye için gelenlerle birlikte oturuyordu. Yorgundu. Adam iki acı birden yaşıyordu resmen. Ama kontrolünü kaybetmemişti. Birlikte başka bir odaya geçtik.
“Muhasebeciniz de öldürüldü,” dedim.
“Haberim var.”
“Ne düşünüyorsunuz?”
İki elini yanlara açtı. “Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.”
Selman İhsan’a düğün gecesi Aylin’le müdürün birkaç dakika hararetli bir konuşma gerçekleştirdiklerine şahit olduğumu söyleyince şaşırdı.
“İkisinin katili de aynı mı demek istiyorsunuz?” diye sordu.
Bu defa ben açtım ellerimi. “Bilmiyorum.”
Evden çıkarken genç bir kadın beni kapıda durdurdu. Başında cenaze evi için takıldığı belli siyah bir örtü vardı. Kuaförden yeni çıkmış altın rengi saçlarını kapatmakta pek başarılı değildi. Suratı epey makyajlıydı. Muhasebe bölümünde çalışıyormuş.
“Benden duymuş olmayın. Mehmet Bey son zamanlarda çok huzursuzdu. Sebebini söylemedi ama Hakan Bey’i sevmezdi.”
Şirket içi dedikoduları bilirdim, çalışanlar arasında bu tür fırsatları kaçırmayıp iş arkadaşını anında satanlar olurdu. Teşekkür ettim kadına.
Evin içindeki boğucu kalabalık, dışarıdaki sessizlikten daha ağır gelmişti. Bir sigara içmeden şuradan şuraya gitmeyecektim. Cebimden sigaramı çıkarıp yaktım. Duman daha ilk nefeste ciğerime dolmuştu ki kapı açıldı. Hakan çıktı. İyi adam lafın üstüne gelir mi demeliydim iti an çomağı hazırla mı, bilemedim. Beni görünce kısa bir an duraksadı. Başını hafifçe eğip selam verdi. Yanıma gelmedi. Bahçenin öbür ucuna yürüdü. Cebinden telefonunu çıkardı. Konuşmasını istemeden duyuyordum.
“Hayır…” Kısa bir sessizlik. “Şimdi bunun sırası değil.” Bir iki adım daha attı. “Ben de aynı şeyi söylüyorum.” Yine sustu. Son cümlesini daha net duydum. “Tamam… Ben hallederim.” Telefonu kapatıp birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Avuçlarını yüzüne sürttü. Derin bir nefes aldıktan sonra bana doğru döndü. Yüzü yorgundu. “Gidiyor musunuz?” diye sordu.
“Evet,” dedim.
Başını salladı. “Ben de birazdan çıkarım.”
Yürüyüp arabama doğru giderken içimde küçük bir huzursuzluk doğdu. Cenaze evinin bahçesinde gizli telefon konuşmaları yapılmasını sevmem. Hele ki iki insan art arda öldürülmüşken…
Tam kontağı çevirecektim, Selin bahçe kapısından çıktı. Etrafına bakındı. Beni görünce elini kaldırdı, hızlı adımlarla yanıma geldi.
“Timur amca sana bir şey sorabilir miyim?” Gözleri şiş ve kızarıktı. Sesi durgundu.
“Tabii,” dedim.
“Gerçekten Cenk mi yaptı?”
Direksiyondaki ellerimi iki yana açtım. “Henüz bilmiyoruz.”
Gözlerini yere indirdi. “Ben…” Durdu. “…bunu polise söylemedim ama.”
İşte şimdi merak etmiştim. “Neyi?” diye sordum.
“Aylin, vurulmadan birkaç dakika önce yanıma gelecekti.” Bekledim. “Eliyle karşıdan bana işaret etti. Konuşalım işareti yaptı yani.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Sonra?”
İfadesizdi yüzü cevap verirken. “Vazgeçti.”
Bu ilginçti.
“Neden?”
Duraksamadı. “Mehmet Bey’i gördü.” Bir an sustu. “Doğrudan onun yanına gitti.”
“Hmmm. Ne konuşacaklarını biliyor muydun sen?”
Başını iki yana salladı. “Hayır.” Boğazı düğümlendi. “Kardeşim bana ne söyleyecekti bilmiyorum. Hiç öğrenemeyeceğim artık. Belki de bu sebeple öldürüldü.”
Söyleyecek başka sözü kalmamıştı. Ağlamaya başladı. Bir süre bekledim. Kendine gelince yavaşça geri döndü. Arkasından bakarken istemsizce cebimdeki küçük not defterini çıkardım. İki isim yazdım:
“Hakan Arıkan. Cenaze günü şüpheli telefon konuşması.”
Altına ikinci ismi ekledim: “Selin İhsan. Aylin’in söyleyemediği şey neydi?”
Defteri kapattım. Henüz elimde hiçbir cevap yoktu. Ama ilk kez… Sorular doğru yerlere dokunmaya başlamıştı.
***
Bir müşterime yazlık ev gösterecektim, telefonun alarmı onu haber verince araştırmama birkaç saat ara vermek zorunda kaldım. Şansıma, müşteri evi beğenince ev sahibini aradım, hemen sözleşmeyi imzaladık. Ben de oradan doğruca Adli Tıp Kurumu’nun yolunu tuttum. Kabul. Resmî olarak dosyada değildim. Doğru. Kimse bana bilgi vermek zorunda da değildi. Ama onca yıl aynı koridorlarda yürüdüğünüz insanların bazıları emekli olduğunuzu unutuyor, bazıları da unutmak istemiyordu.
Arabamı bahçeye bırakıp merdivenlere yönelirken binanın kapısı açıldı. O ara içeriden Hakan çıktı. Başı öndeydi. Elindeki telefonu kulağına götürdü. Birkaç saniye bekledi. Kimse açmayınca sinirle telefonu cebine attı. Hızlı adımlarla otoparka yürüdü. Yüzü cenaze evindekinden daha gergindi. Arabasına binerken bile birkaç kez arkasına baktı. Beni fark etmedi. Motoru çalıştırıp aceleyle uzaklaştı. Olduğum yerde birkaç saniye kaldım. Kendi kendime mırıldandım. “Satın alma müdürünün Adli Tıp’ta ne işi var? Bu da mı tesadüf yani?” Bu soru hoşuma gitmedi. Çünkü cevaplardan hiçbiri masum görünmüyordu. Üstelik yine telefon vardı kulağında. Ne yapıyordu bu adam böyle?
İçeri girdim. Koridorun sonunda eski dostum Levent’le karşılaştım. Yıllarca aynı dosyalarda çalışmıştık. Beyaz önlüğünün cebinde yine yarım paket sigara vardı.
“Ulan Timur…” dedi gülümseyerek. “Emeklilik yaramamış sana.”
El sıkıştık.
“Mehmet İçten için geldim.”
Levent’in yüzündeki tebessüm kayboldu. “Otopsi yeni bitti.”
Başımı salladım. Tam o sırada aklıma az önce gördüğüm adam geldi. “Az önce çıkan şu uzun boylu adam…”
Cümlemi tamamladı. “Hakan Arıkan.”
Başımla onayladım. “Tanıyor musun?”
O da başıyla onayladı. “Bugün tanıdım.”
İlla kerpetenle alacaktım cümleleri bu adamdan. “Ne işi varmış burada?”
Levent omuz silkti. “Önce cenazenin ne zaman teslim edileceğini sordu. Sonra otopsinin bitip bitmediğini…” Geliyordu bomba. Hissettim.
“Sonra?”
Levent hafifçe kaşlarını çattı. “Sonra ölüm saatini sordu.” Sustum. “Tam olarak ne zaman öldüğünü özellikle öğrenmek istedi.”
Şaşırmıştım. “Neden?”
“Bilmiyorum.”
İçimdeki eski polis yeniden ayağa kalktı. Normal insanlar cenazenin ne zaman teslim edileceğini sorardı. Ama ölüm saatini… Onu genellikle polisler bir de katiller merak ederdi. Levent sigarasını çıkardı.
“Maktul tanıdığın biri mi?”
Gözüm hâlâ kapının önündeydi. “Sayılır.”
Cebimden küçük not defterimi çıkardım: Hakan Arıkan. İsminin yanındaki soru işaretini yavaşça koyulaştırdım. İçimdeki his beni yine aynı yere götürüyordu. Ya çok doğru düşünüyordum… Ya da biri beni ustaca yanlış yöne sürüklüyordu.
***
Akşam emlak ofisime döndüm. Defalarca denememe rağmen flash belleği çalıştıramayınca aklıma can simidim Dede’den yardım istemek geldi. Emlak ofisimin ve yaşadığım dairenin ev sahibi, namıdiğer Dede, benim dükkânın yan tarafına açtığı sahaftaydı. Mahalleli onu Almanya’dan emekli olmuş, kimseyle pek konuşmadığı için kafayı sıyırmış emlak zengini bir gurbetçi sanırdı. Arada Almanca kelimeler karıştırarak konuşur, kendi kendine gülerdi. Ama Dede, teşkilatın eski kurtlarındandı. İstihbaratta geçirdiği kırk yıl, onun beynini ayaklı bir arşive çevirmişti. Kimliğini benden başka kimse bilmiyordu. Benim de sıkıştığım anlarda ilk çaldığım kapıydı.
Rafların arasında kaybolmuş, eski kitaplarla uğraşıyordu girdiğimde. Elindeki Osmanlıca el yazmasını özenle önündeki rafa yerleştirdi, küçük masasına geçti. Ben de karşısındaki tabureye oturdum.
“Ach, Timur. Wie geht’s? Yine yüzünden düşen bin parça,” dedi.
“Bana numara yapma Dede,” dedim. “Keyfim yok vallahi. Şu düğündeki cinayeti duymuşsundur. Eski sevgili tutuklandı ama bence katil o değil. Başka bir iş var bu işin içinde.” Elimdeki belleği gösterdim. “Benim bilgisayar açmadı bunu.”
“Gel benimle,” dedi. Dükkânın kapalı yazısını dışarı çevirip içeriden kilitledi. Arkaya doğru yürüdük. Arka duvarı boydan boya kaplayan kitaplık rafının arkasına elini soktu, cebinden çıkardığı kartı orada bir yere dokundurunca önce tıkırt sesi geldi, peşinden raf iki yana doğru kaydı ve duvarın tam ortasında çelik bir kapı çıktı. Kapıyı da kartla açıp içeri girdi. Ben ağzım açık bakıyordum.
“Çok şaşırdın değil mi? Eh, ne yaparsın, istihbaratçılık böyle, ölene kadar elini eteğini çekemiyorsun bu işlerden.”
İçerisi hayallerimin de ötesindeydi. Tam bir ajan çalışma odası. Uzun bir ıslık çaldım. “Burası bir harika Dede.”
“Biliyorum. Aslına bakarsan tam istediğim gibi oldu her şey. Teşkilattan eski arkadaşlar sağ olsun.” Masanın çekmecesini açtı, çıkardığı kartı bana uzattı. “Bu da senin. İstediğin zaman girip çıkabilirsin.” Kartı cüzdanıma koyarken o bilgisayarın başına geçmişti bile. “Neyse. Hadi işimize dönelim.”
Belleği yuvaya yerleştirdiğinde virüs uyarısı çıktı karşımızdaki dev ekranda. Bir dakika sonra ise video hazırdı. Cinayetin işlendiği saatin öncesi ve sonrası zaman diline odaklandık. İleri geri sararak bir saatten fazla aynı görüntüleri izledik. Sonra videoyu bir noktada durdurdum.
“Bir dakika,” dedim.
Dede bana baktı. “Ne oldu?”
Parmağımla ekranda bir noktayı gösterdim. “Bir daha oynatsana.” Bu kez yalnızca Emre’yi izledim. “Sadece Emre’ye bak,” dedim.
22.13: Tuvalete giriyor. Göğüs cebinde bordo mendil.
22.17: Tuvaletten çıkıyor. Göğüs cebi boş. Mendil yok.
Henüz Aylin’e koşmamış. Henüz kimseye dokunmamış.
Videoyu durdurdu. Kalbim hızlandı. “Dede şunu yakınlaştırsana.”
Görüntü büyüdü. Yanılmış olmayı istiyordum. Yanılmadım. Mendil gerçekten yoktu. İlk gün hiç önemsememiştim. Çünkü açıklaması vardı. “Aylin’i kaldırırken düşmüştür.” Şimdi ise o açıklama çöküyordu. Görüntü bize başka bir şey söylüyordu. Emre henüz Aylin’e ulaşmadan önce mendilini kaybetmişti.
Yan taraftaki ofisimden mendili poşetle birlikte aldım geldim. Poşeti dedenin önüne koydum. “Ne dersin?”
Elimize eldivenleri geçirdik. Mendili aldı. Kumaşı inceledi. Sonra ceketimi istedi. Göğüs cebime aynı şekilde yerleştirdi.
“Şimdi yürü.” Yürüdüm. Düşmedi. “Koş.” Koştum. Düşmedi. “Eğil.” Eğildim. Yine düşmedi.
Dede masanın altındaki küçük buzdolabını açıp iki soğuk bira çıkardı, birini bana uzattı. Bir yudum aldı. “Göğüs cebindeki mendil, sen de gördün, kendi kendine düşmez.”
Ben de kendi biramı yudumlarken sordum. “Peki, nasıl düşer?”
Bastonumu aldı. Göğsümden tuttu. Sertçe kendine çekti. Mendil yere düştü. İkimiz de aynı anda mendile baktık. Dede sakin bir sesle konuştu.
“Birisi seni ittiğinde…”
Ben tamamladım. “…ya da sen birini tuttuğunda.”
Başını salladı.
İlk kez cinayet gözümün önünde canlandı. Emre, Aylin’in karşısındaydı. Konuşuyorlardı. Aylin geri çekilmek istemişti. Emre kolundan tutmuştu. Ya da Aylin onu itmişti. Ve o anda bordo mendil yere düşmüştü. Ne Hakan ne Cenk ne de başka biri. Katili uzakta ararken meğer dibimizdeymiş.
***
O gece düğünün yapıldığı kır bahçesine yeniden gittim. Olay Yeri şeritleri kaldırılmış, masalar toplanmıştı. Daha bir kaç gün önce düğünün ortasında cinayet işlenen yerde şimdi yalnızca rüzgâr dolaşıyordu. Ortancalarla kaplı dekoratif duvarın önünde durdum. Elimi cebime attım. Bordo mendilin olduğu poşeti çıkardım. Bir süre avucumun içinde çevirdim. Sonra telefonumu çıkarıp Emre’yi aradım.
“Seninle konuşmamız gerekiyor,” dedim.
“Tabii Timur amca,” dedi.
“Telefonda olmaz. Müsaitsen düğün yerine gelir misin?” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu. “Şimdi mi?” diye sordu.
“Evet,” dedim.
“Tamam, olur,” dedi. “Yirmi dakikaya oradayım.”
Beklediğimden erken geldi. Arabasını girişe bıraktı. Yüzü çökmüştü. Üzerindeki siyah gömlek birkaç yaş daha yaşlanmış gösteriyordu onu.
“Niye burası?” diye sordu.
“Eve gitmek istemedim. Biraz düşünmek için en doğru yerin burası olduğunu düşündüm.”
Yan yana yürümeye başladık. Çiçeklerle kaplı dekoratif duvarın önüne geldiğimizde durdum. “Cenk’i bırakacaklar.”
Şaşırdı. “Nereden biliyorsunuz?”
“Çünkü o yapmadı.”
Başını öne eğdi. “Ben de yapmadığını düşünüyordum.”
Cebimden mendil poşetini çıkarıp uzattım. “Bunu tanıyor musun?”
Eline aldı. Gülümsemeye çalıştı. “Benim.”
“Evet. Senin.”
“Teşekkür ederim. Kayboldu sanıyordum.”
“Cebinden ne zaman düştüğünü biliyor musun?”
Omuz silkti. “Aylin’i kaldırırken herhâlde.”
“Ben de ilk gün öyle düşündüm.” Bir süre sustum. “Sonra düğün görüntülerini izledim.” Bu kez yüzüme baktı. “Tuvalete giderken cebindeydi.” Sessizdi. “Ama tuvaletten çıkarken yoktu.” Hiç konuşmadı. “O sırada daha dokunmamıştın Aylin’e.” Elindeki mendilin olduğu poşeti sıkmaya başladı. Hışırtısı duyuluyordu. “Demek ki mendil, Aylin’i hastaneye taşırken değil çok daha önce düşmüştü.”
Emre derin bir nefes aldı. “Bunun bir anlamı yok.”
“Var.”
“Yok.”
“Sana göre yok.”
Başını iki yana salladı. “İnsan bir mendilden cinayet çıkaramaz Timur amca.”
“Gerek de kalmadı,” dedim.
Kaşlarını çattı. “Neye gerek kalmadı?”
“Ben artık neden öldürdüğünü biliyorum.” İlk kez gözleri değişti. “Aylin seni görmedi Emre,” dedim. “Sen Aylin’i gördün.” Yutkundu. “O gece Mehmet’le konuşurken yanlarından geçtin. Geçmedim deme, kamerada var. Çiçekli duvarın arkasından yürüdün. O sırada konuşmalarını duydun.” Bir şey söylemedi. “Mehmet, Aylin’e şirkette yapılan usulsüzlüğü anlatıyordu. Aylin de bunu Selin’den saklamayacaktı.” Emre’nin parmakları mendilin üzerinde düğümlendi. “Senin için düğün bitmişti o anda. Ya her şeyi kaybedecektin… ya da Aylin’i susturacaktın.”
Başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. “Ben…” dedi. Sonra sustu.
Yaklaştım. “Ertesi gün de Mehmet’i öldürdün. Çünkü yaşayan tek tanık oydu.”
Uzun süre konuşmadı. Rüzgâr ortancaların arasından geçiyor, dalları birbirine sürtüyordu. Sonunda başını eğdi. “Mehmet konuşmayacaktı,” dedi. “Bana söz vermişti.”
İşte beklediğim hata buydu. Söz ağzından çıkar çıkmaz kendisi de fark etti. Yavaşça başını kaldırdı. Ben hiçbir şey söylemedim. Çünkü artık söylemesi gereken ben değildim. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Her şey bir anda oldu,” dedi kısık bir sesle. “Mehmet’in beni sattığını anladığımda dünyam başıma yıkıldı. Aylin bunu öğrendiğinde beni bitirecekti. Selin’i, babamı, herkesi, her şeyi kaybedecektim. Silahı sadece korkutmak için çıkardım. Korkarsa susar diye düşündüm… Sonra Mehmet kaldı. O saatten sonra artık onu da yaşatamazdım.” Sebebini sormadım. Nasılsa anlatacaktı. “Çok borçlandım. Kumar beni yıktı. Ödeyemedim. Aldığım borçlarla yine kumar oynadım. Altı ay içinde yüklü borç altına girdim. Şirketten aldığım paralarla borçlarımı ödüyordum ama hepsini yerine koyacaktım. Kumar da oynamıyordum bir süredir. Yemin ederim. Ben kimseyi dolandırmadım. Usulsüzlük evet ama ben kötü bir insan değilim Timur amca. Yanlış yaptım. Pişmanım.”
Uzun süre sessiz kaldık. Elindeki mendile baktı. Sonra cebinden telefonunu çıkardı. “Sen arama Timur amca,” dedi. “Bunu ben yapacağım.”
Ben hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. Ağır adımlarla çıkış kapısına doğru yürüdüm. Arkamdan yalnızca tek bir cümle duydum. “Ben… iki cinayet işledim.”
Bastonumu biraz daha sıkı kavradım. Bazı davalar mahkeme salonunda biter. Bazıları ise insanın vicdanında ömür boyu sürer.



