ÖTEKİ

Diğer Yazılar

Tahir Gençtürk
Tahir Gençtürk
Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat mezunuyum ve Gazi Üniversitesi'nde Veri Bilimi üzerine yüksek lisans eğitimime devam etmekteyim. Türkiye İstatistik Kurumu’nda, İş İstatistikleri alanında Uzman olarak görev yapıyorum. Mesleki ve akademik faaliyetlerimin dışında kalan zamanlarda ise edebiyatla ilgileniyor; farklı türlerde okumalar yaparak polisiye alanında öyküler kaleme alıyorum.

Mehtaba bakarken içim geçmişti. Beni yerimden sıçratan dalganın darbesiyle gözlerimi açtım. Kollarım göğsümde kavuşmuş, başım öne düşmüştü. Sızlayan boynumu ovarak doğruldum. Esneyerek gözlerimi ufka diktim. Rüzgâr tenimi yalıyordu; içim titredi ama bu esinti ayılmamı sağladı. Ayağa kalkıp kamaraya doğru bir adım atmıştım ki kapı açıldı ve onunla burun buruna geldim.

“Ahmet, nereye gidiyorsun?” dedi tüm asaletiyle.

Beyaz bir entari vardı üzerinde. Saçları upuzundu. İnce burnu, yuvarlak yüzü ve ceylan yavrusunu andıran gözleriyle büyüleyici görünüyordu. Onu görünce istemsizce gülümsedim. Önümden tepsiyle geçerken belinden yakalayıp ensesine küçük bir öpücük kondurdum. Sanki bu anı bekliyormuş gibi öylece durdu. Ardından ahşap masanın yanındaki tabureye oturdu; yüzü bana dönüktü. Tepsiyi masanın üzerine bıraktı. Zeytini andıran simsiyah gözleriyle beni izlemeye başladı. Yüzündeki tebessüm içimde öyle bir coşku uyandırıyordu ki çocuklar gibi bağırmak istiyordum. O an anladım ki asırlardır anlatılan Juliet’in güzelliği bir efsane değil, tam karşımda kanlı canlı duran bu gerçeklikti. Eğer aşk uğruna dünyayı karşıya almak gerekiyorsa, Romeo’nun neden hiç tereddüt etmediğini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Bu tatlı sarhoşluktan sıyrılmamı hatırlatan fiziki bir ihtiyaçla, kendimi tekneden sığ sulara bıraktım. Kenardaki ağaçların arasına geçip işimi hallettikten sonra hızla geri döndüm.

“İşte,” dedim. “Geldim.”

“Hoş geldin Ahmet, rakına buz ister misin?” diye sordu otuz beşliğin kapağını çevirirken.

Sorusunu garipsedim.

“Nasıl içtiğimi bilmiyor olamazsın Rüya.”

Yüzünde bilerek üstüme gelip benimle eğleniyormuş gibi muzip bir ifade belirdi.

“Biliyorum tabii ki,” dedi. “Ama çok zaman geçti Ahmet.”

Bir anda kalbimin atışlarını hissettim. Ne diyeceğimi bilemedim. Birbirimize yabancılaşmak… Allah’ım, ne katlanılmaz bir acıydı! Bu kara düşünceyi kafamdan atmak için kadehi tek dikişte bitirdim. Seke yakın doldurduğu rakı, genzimden mideme doğru yakarak indi; yüzüm istemsizce büzüldü. Bu kontrolsüz ve hırslı hâlime ben de anlam veremedim ama bu durum Rüya’ya sevimli gelmiş olmalı ki okkalı bir kahkaha patlattı. O gülerken yüzüne, saçlarına, mimiklerine, elini ağzına götürüşündeki o zarif tavra odaklandım. İçimdeki coşku yerini olgun bir dinginliğe bıraktı.

Gece uzayıp gitti; hem güldük hem ağladık. Mehtaba defalarca rakı kaldırdık. Eski sevgilileri konuştuk. Onlara da kadeh tokuşturduk. Bir ara eski bir sahaftan zar zor bulduğum plakla gramofonu kurduk. Sevmekten Kim Usanır şarkısını defalarca dinledik. Müzeyyen ablamıza pruvadan selam dururken gülmekten kendimizi alamadık. O her güldüğünde ona tekrar âşık oldum; saçlarına her dokunuşumda, tenini her kokladığımda onu ne kadar çok özlediğimi yeniden fark ettim. O an, zaman benim için durabilirdi. Sonsuzluğun tam da o saniyesinde, öylece kalabilirdim. Arkama yaslanıp bir sigara yaktım; dumanın arkasından onu izlemeye koyuldum. Rüya bana doğru bir adım attı, sonra birden yüzündeki renk çekildi. Bir şeylerin ters gittiğini anlamam uzun sürmedi.

“Ne oldu Rüya?” dedim.

Bir elimde sigara, diğer elimde Rüya’nın titreyen elleri. Hiçbir şey söylemedi. İstifra edecekmiş gibi birkaç kez öne doğru eğildi ve eliyle kıyıyı işaret etti. Gösterdiği yere döndüğümde, yaklaşık yüz metre ötemizde, kıyıda yüzüstü yatan bir adam gördüm. Rüya’ya, “Burada kal!” diyerek belimdeki silahıma davrandım. Mermiyi namluya sürüp tekneden suya atladım. Adamın yanına koşup nabzını kontrol ettiğimde artık çok geç olduğunu anladım. Dalgaların cesedi çekip götürmemesi için onu biraz daha yukarıya, kumsala doğru çektim. Ardından hemen telefonu çıkarıp son aramalardaki ilk numarayı aradım. Telefonu kapatıp cebime koyduğumda ellerimin titrediğini fark ettim. Başımı kaldırıp maviye çalan geceye baktım. Ay gökyüzünde iyice belirginleşmiş, gümüş ışığını denizin hafif çalkantısına sermişti. Bakışlarımı yeniden tekneye indirdim. Rüya, pruvanın karanlığında dikilmiş, rüzgârda uçuşan beyaz entarisiyle bana bakıyordu.

Çok geçmeden mavi kırmızı tepe lambalarının ışıkları ağaçların arasından süzülerek sahili aydınlattı. Ekibin başındaki yardımcım, Selin Komiser nefes nefese yanıma koştu. Gözleri önce yerdeki cesede, sonra bana kaydı.

“Başkomiserim,” dedi endişeli bir sesle. “İyi misiniz?”

“İyiyim Selin,” dedim, sesimdeki çatallaşmayı gizlemeye çalışarak. Tekneyi işaret ettim.

“Yukarıda, teknedeydik… Rüya fark etti cesedi.”

Selin bir an duraksadı. Yüzündeki endişe yerini derin, hüzünlü ve ürkek bir şaşkınlığa bıraktı. Bakışlarını benden kaçırıp yüz metre ötedeki karanlık tekneye çevirdi. Teknede ne yanan bir ışık vardı ne de beyaz entarili bir kadın. Sadece rüzgârda sallanan boş bir branda parçası.

“Başkomiserim,” dedi Selin ağlamaklı bir sesle. Bana doğru bir adım attı, elini yavaşça omzuma koydu. “Rüya Hanım… Rüya Hanım’ı kaybedeli on bir yıl oldu. O kaza …”

“Tamam, tamam,” diyerek kestim sözünü. Haklıydı, o korkunç kazanın üzerinden on bir yıl geçmişti.

Olay Yeri İnceleme komiseri, cesedin farklı noktalarına dokunarak not alıyordu. Aynı anda birçok polis bir şeyler yapıyor, tulum ve maskeden dolayı hepsi birbirine benzediği için kimse ayırt edilemiyordu.

Selin, “Başkomiserim, isterseniz biz ilgilenelim. Yoruldunuz, biraz dinlenin,” dedi.

Şefkatli bir ses tonu vardı. Ellerimi cebime sokup göğsümü şişirerek, “Yok Selin,” dedim. “Siz işinize bakın. Her detayı bilmek istiyorum. Boğulma vakası gibi duruyor ama adli tıpçıları sıkıştıralım, raporu geciktirmesinler.”

Selin, maktulün baş hizasında dizlerinin üstüne çöktü. Bir süre uzuvlarını inceledikten sonra başını kaldırdı.

“Boğulma gibi durmuyor Başkomiserim,” dedi.

Kaşlarımı çatarak yanına diz çöktüm.

“Nerden anladın? Dökül bakalım.”

Selin, parmak uçlarıyla cesedin üzerinde hayali çizgiler çiziyor gibiydi. Ona dokunmuyor, havada süzülen parmaklarıyla âdeta maktulün resmini yapıyordu.

“Ağız ve burun çevresinde köpüklenme yok, ciğerlerine su çekmiş birine benzemiyor. Ama asıl mesele burada,” diyerek maktulün sırtını işaret etti. “Sırtında derin tırnak izleri var.”

“Karısı belli ki tutkulu bir kadın,” dedim.

İkimiz de kısa bir an gülüştük.

Selin, elini maktulün saç diplerine doğru uzattı. Ensesini bana göstermek için ikimiz de cesede doğru biraz daha eğildik. Omuzlarımız birbirine değecek kadar yakındı; fenerin çiğ ışığı ensedeki morarmış deriyi aydınlattı.

“Şuraya bakın,” diye fısıldadı Selin. “Ensesinde bariz bir şişkinlik var. Suya düşmeden önce kafasına sert bir cisimle darbe almış gibi.”

Eldivenleri çıkarıp yavaşça ayağa kalktım. Derin bir nefes alıp önce tekneye, ardından ufuk çizgisi çoktan kaybolmuş denize baktım. Bir sigara yaktım. Hafif bir esinti boynumu yalıyordu. Gözlerimi kapattım ve ciğerlerime derin bir duman çektim. Rüya ile bir sonraki buluşmamı hayal ettim; yüzüme hafif bir gülümseme yerleşti. Derken kazayı anımsadım. Gülümseme anında kayboldu. İçim titredi. Göğsüme bir ağrı saplandı. Bu gerçeklikle başa çıkma zorunda olduğumun bilincindeydim. Canım çok yanıyordu ama kabullenmek zorundaydım.

Tam o sırada, zihnimin içindeki dipsiz bir kuyudan boğuk bir ses yankılanmaya başladı. Ses yaklaştıkça karanlığın içinden “Ahmet!” diye haykıran bir kadın sesi olduğunu anlamam zor olmadı. Bu ses bir yerden tanıdık geliyordu. Dinmesini bekledim, dinmedi. Aksine çığlıklar giderek yükseliyordu. Katlanılmaz bir raddeye geldiğinde dişlerimi sıkarak acımı dindirmek, kulaklarımı tıkayarak bu sese son vermek istedim. Ama artık çok geçti; zihnim beni tamamen ele geçirmişti. Gözlerimi açamıyordum. Sesin geldiği kuyuya doğru eğilmeye çalıştım ama hareket edemedim. Birisi tüm vücudumun üstüne çökmüş, beni nefessiz bırakmış gibiydi. Daha fazla dayanamadım, dizlerimin üstüne çöktüm. Tam o karanlıkta boğulurken, bir elin omzumu sertçe sarsmasıyla kendime geldim.

“Başkomiserim!” diye bağırıyordu Selin.

Gözlerimi hızla açtım. Selin dehşet içinde bana bakıyordu.

Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak, “İyiyim Selin, iyiyim,” dedim ve yavaşça doğruldum. Tam bir şeyler söylemek için dudaklarını aralıyordu ki elimi kaldırıp konuşmasını engelledim. Bu zayıflık anının üzerine konuşulmasını istemiyordum. Bakışlarımı yeniden yerdeki cesede çevirirken soğuk maskemi yüzüme geçirmeye çalıştım.

“Olay Yeri raporu arkamızdan gelsin, biz incelemeye başlayalım. Her şey için çok geç olmadan şu işi çözelim.”

Birkaç adım uzakta, maskeli bir polis memuru bizi bekliyordu. Söze girmek için gözlerimin içine bakıyor, benden onay işareti bekliyordu. Başımla ‘gel’ dedim. Yaklaşıp yüzündeki maskeyi aşağı indirdiğinde gelen kişiyi tanıdım.

“Başkomiserim,” dedi sesini alçaltarak Emre Komiser. “Savcı Bey yolda, birazdan burada olur.”

Resmi prosedürden hiç hoşlanmadığımı bildiği için maktul ile ilgili öğrendiklerini Savcı gelmeden önce bana fısıldamaya gelmişti.

Emre’yi kolundan tutup kumsalın bitişindeki çalılıklara çektim. Etrafı kolaçan ederek kimsenin bizi izlemediğinden emin oldum.

“Evet, anlat bakalım,” dedim, elimi omzuna koyarak.

“Başkomiserim, maktul Ayhan Kurt.”

İsmi duyduğum an zihnimdeki bütün sesler kesildi; dünya üzerime devrildi sanki. Göğsümün tam ortasına ağır, küt bir darbe inmiş gibi nefesim ciğerlerimde tıkandı. Damarlarımda kan değil, buz akıyordu sanki; kaslarım çözüldü, dizlerimin bağı kesildi. Bakışlarımı zorlukla önce karanlık tekneye, sonra kumsaldaki cesede çevirdim. Selin biraz uzaktan bizi izliyordu. Onu sanki bir sis perdesinin ardından görüyordum; beni bu girdaptan çekip çıkarması için gözlerimle ona sessizce yalvardım. Ama sesimi duyuramıyordum. Emre’ye dönmeye, yüzündeki o ifadeyle yeniden karşılaşmaya korkuyordum. Bir adım atmak istedim ama eklemlerim kilitlenmişti; dengemi kaybettim, dizlerimin üstüne çöktüm.

Emre, “Başkomiserim,” diyerek koluma girdi, beni tekrar ayağa kaldırdı.

Omzuna iyi olduğumu belirtmek için birkaç kez vurdum. Yere düştüğümü gören Selin, koşarak yanımıza geldi. Yüzündeki kaygılı ifade kaybolmamıştı. Sendeleyerek yanlarından ayrıldım. Sarhoş gibi yalpalayarak cesede doğru yürüdüm. Yürüdükçe ceset bulanıklaşıyordu. Durdum. Kendime gelmek için gökyüzüne baktım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Nefesimi tuttum, sonra yavaş yavaş geri bıraktım. Bunu birkaç kez tekrarladım. Zihin rahatlatmak için etkili bir yöntem olduğunu video kaydırırken öğrenmiştim. Faydası oldu, kalp ritmim normale dönmeye başladı. Çok kısa bir an zihnimi meşgul eden düşüncelerden uzaklaşmaya çalıştım. En azından bu yönde irade göstermek beni mutlu etti. Artık kendim vardım ve kendime iyi bakmalıydım.

***

Selin, bakışlarını kumsalda bağdaş kuran Ahmet’ten Emre’ye çevirdi.

“Ne söyledin de bu hâle geldi ?”

Emre dudaklarını bükerek “Hiç,” dedi.

“Nasıl hiç?” diye çıkıştı Selin.

Elindeki dosyaya işaret parmağının tersiyle vurdu. Bakışlarıyla Ahmet’i işaret ederek “Sadece maktulün adını söyledim,” dedi. “Sonrası malum.”

Selin, merakını gizleyemedi.  “Adı neymiş ?”

“Ayhan Kurt”

“Ne!”

Selin’in şaşkınlıkla yükselen sesine karşılık Emre hafifçe iç çekti.

“Lütfen sen de başlama Selin. Ne oluyor anlamıyorum ki; adamın adını duyan çarpılmışa dönüyor.”

“Ayhan Kurt, Ahmet Başkomiser’in eşi Rüya Hanım’ın ölümüne sebep olan kişi.”

Anlık bir sessizlik oldu. Emre’nin bakışları Selin ile kumsaldaki ceset arasında gidip gelirken “Nasıl yani?” diyebildi sadece.

“Uzun hikâye,” diye yanıtladı Selin.

“Özet geç o zaman!” diyerek Selin’i yanına doğru çekti.

Selin’in bakışları Ahmet’e döndü. Kendi travmasıymış gibi göğsünü sıkıştıran ağır bir hisle yavaşça iç çekti. Gözleri onda, zihni o geçmiş gecedeydi. Söze girerken sesinin titrediğini fark edince durdu. Birkaç denemeden sonra gücünü topladı.

“Deliler gibi âşıklardı birbirlerine, imkânsız bir aşktan doğmuştu onların evliliği.” Yüzüne bir tebessüm yerleşti. “Rüya Hanım’ın babası Yaşar amca zamanının sıkı solcularındanmış. Bir yandan da sanayide demirci tezgâhında çalışırmış. Ömrünün yarısı dükkânda, yarısı eylemlerde cop yemekle geçmiş. O yüzden kızının bir polisle evlenmesine asla rızası yoktu. Ancak Rüya Hanım’ın Ahmet Başkomiser’e sevgisi o kadar büyüktü ki ondan bir an bile vazgeçmeyi düşünmedi.” 

Anlatırken yüzünde gizli bir hayranlık ifadesi belirmişti.

“Başkomiserim elinde çiçekle kaç kez o kapıya gittiyse de kovuldu hatta zaman zaman hırpalandığı bile oldu ama yine de pes etmedi. Gizlice dışarda görüşüyorlardı ama işin ciddiye binmesi için Yaşar amcanın rızasını almak istiyorlardı.”

O esnada mesleğe yeni başlayan genç bir komiser yardımcısı elinde karton bardaklarla yanlarına geldi. Çayları Selin ile Emre’ye uzatıp, hiçbir şey söylemeden hızla olay mahalline geri döndü. Selin sıcak çayından küçük bir yudum aldı.

“Bir gün Başkomiserim, yine dayanmış bunların kapısına. Yaşar amca kapıyı bir hışım açmış. Tam savuracakmış küfrü, bir de ne görsün? Başkomiserimin babası da yanında. Lafı boğazında kalmış tabii. İstemeye istemeye içeri buyur etmiş. Muhabbet esnasında Başkomiserimin babasının eski bir maden işçisi olduğunu öğrenince Yaşar amcanın kanı kaynamış birden. Sendikal mücadeleden, örgütlenmeden, hapishane yıllarından da konu açılınca sohbet gece yarılarına kadar akıp gitmiş. Bir süre görüşmüşler bu şekilde.”

İkisi de çayından birer yudum aldı.

“Yine bir gece devrim rüzgârları eserken üç odalı bu fakirhanede, birden konu Rüya ile Ahmet’e gelmiş. Yaşar amca kıramamış eski yoldaşını; gönülsüz de olsa onay vermiş bu evliliğe.”

Emre, Selin’in ağzından çıkan her kelimeyi pürdikkat dinliyordu.

“Eee, sonra?”

Selin boğazını temizleyip devam etti.

“Evlilik yıl dönümleriydi. Ahmet Başkomiser o gün için Boğaz’da şık bir restoranda yer ayırtmıştı. İkisi de işten çıkıp doğrudan mekâna geçecekti. Ahmet Başkomiser, konuştukları saatte restorana gitmiş ama Rüya Hanım bir türlü gelmemiş. Aramış, ancak telefonunu açan olmamış. O da bir şeylerin ters gittiğini anlayıp restorandan çıkmış. Beni arayıp güzergâhta herhangi bir kaza ihbarı olup olmadığını sordu. ‘Yok, Başkomiserim,’ dedim. Hastaneleri, karakolları tarattık ama oradan da bir sonuç çıkmadı. Bölgenin taranması için benden takviye ekip isterken Ahmet Başkomiserin, ‘Allah kahretsin,’ diye mırıldandığını duydum. Tam o sırada yolun kenarında yan yatmış bir araba görmüş.”

Emre’nin kaşları havalandı, gözbebekleri büyüdü.

“Rüya Hanım’ın arabası!”

“Meğer Ahmet Başkomiser, Rüya Hanım’ın güzergâhındaki alternatif yollara saparak onu arıyormuş Kimsenin kullanmadığı sapa bir yol olduğu için kazayı kimse görmemiş, o yüzden merkeze ihbar da düşmemiş.”

Emre, bakışlarını buharı tüten çaydan kaldırmadan sordu.

“Peki, o sapa yola neden girmiş Rüya Hanım ?”

“Rüya Hanım psikologdu. O akşam son seansı planlanandan uzun sürmüş. Sanırım Başkomiserimi daha fazla bekletmemek için kestirmeden gitmek istedi. En azından biz öyle düşündük.”

Selin’in gözleri dolmuştu. Kumsalda boynu bükük bir şekilde denizi izleyen Ahmet’e baktı. Yanağına süzülen yaşı çevik bir hareketle sildi.

“Rüya Hanım’ın bilinci açıkmış ama emniyet kemeri mekanizması sıkıştığı için arabadan bir türlü çıkamamış. Başkomiserim epey uğraşmış, başaramayınca kemer kilidini ezebilmek için büyükçe bir taş bulmaya koşmuş. Tam o sırada Rüya Hanım arkasından, ‘Ahmet, kurtar beni!’ diye çığlık atıyormuş. Arabadan birkaç metre ötede gözüne kestirdiği taşı kapıp geri döndüğü anda, araba havaya uçmuş.”

Emre’nin de gözleri doldu. Başını tekrar kumsala, Ahmet’e çevirdi; göğsünü ağır bir merhamet duygusu kapladı. Kısa bir sessizlik oldu.

“Üstelik,” diye fısıldadı Selin, “Başkomiserimin bir bebeği olacakmış. Rüya Hanım’ın hamile olduğunu otopsiden sonra öğrendi.”

Emre yere çömeldi, başını ellerinin arasına alarak Ahmet’i izliyordu.

“Belki de Rüya Hanım’ın evlilik yıldönümü hediyesiydi.”

Selin de Emre’ye doğru eğildi.

“Ardından çok ağır bir ruhsal travma süreci başladı. Aylarca hastanede yattı; kimseyi ziyaretine kabul etmedi, kimseyle tek kelime konuşmadı. Emniyet Müdürü gittiğinde bir tek ona, ‘Ben düzeldim, beni buradan çıkarın,’ demiş. Müdür de kıramamış ricasını. Testlerden geçip ilaç kullanmayı da kabul edince bir süre kafa izni yapıp mesleğe geri döndü.”

Emre, çenesiyle kumsalı işaret ederek sordu.

“İlaçlarını bırakmış olabilir mi ?”

Selin dudak büktü.

“Mümkün. Her şey mümkün”

Havadaki duygu giderek ağırlaşıyor, ikisinin de yüreğine katlanılması güç bir yük bindiriyordu.

“Peki ya Ayhan ?” dedi Emre araya girerek. “Ayhan Kurt?”

“Alkollü bir kamyon şoförü. O gece şantiyede içip âlem yapmışlar. Evine dönerken işte…”

“Peki, siz kazaya ait bu detayları nasıl öğrendiniz? Kendisi mi anlattı?”

“Adını bile söyleyecek hâli yoktu. Olay yerine vardığında telsizi belindeymiş; mandalı açık kaldığı için bütün konuşmaları kayıt altına almış. Kaza anının görüntüleri de MOBESE’den çıktı.”

Emre başını hafifçe salladı.

“Vay anasını! En ağır dram filminden bile daha acı!”

***

Başımı kaldırdığımda Selin ile Emre yanıma diz çökmüştü. Yüzlerinde bir amire duyulan mecburi saygıdan çok, bilinçli bir acıma duygusu vardı. Bakıma muhtaç bir hastaymışım gibi hissettim kendimi. Üzerime titreyip etrafımda dönüp durmaları hoşuma gitmiyordu ama bunu onlara belli etmek istemedim.

Selin’e, “Ne zamandır burada oturuyorum?” diye sordum.

“Çok olmadı Başkomiserim,” dedi, gözündeki yaşı çabucak silerek.

Bir yandan da bana karşı hissettiği o acıma duygusunu gizlemek için kendini gülmeye zorluyordu. Çabasını fark ettim ama üstelemedim; ne de olsa bana iyi davranıyordu ve yıllardır yanımdaydı. İyi, kötü her anıma şahitlik etmişti. Onun bu numarasına kanmış gibi yapıp, “Cesetler her zaman ürkütür insanı, haklısın,” diyerek bir yalan attım ortaya.

Selin beni başıyla onaylayıp yanıma diz çöktü. Gözleri dolu doluydu. Onu sadece bir meslektaş olarak değil, korumam gereken bir evlat gibi görüyordum. Sarılmak istedim; kendini geri çekmedi, aksine bir anda boynuma atlayıp göğsüme kapandı. Şefkatle saçlarını okşarken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O ağır duygu patlamasını yaşarken çaresizce sırtını sıvazladım.

Baktım, Emre de kendini zor tutuyor. Ona imalı bir bakış atıp “Sen yapma bari, erkek adamsın,” dedim sessizce. Dudaklarımı okuyunca gözyaşlarını silip istemsizce kıkırdadı. Emre’nin sesini duyan Selin de kafasını omzumdan kaldırıp gülmeye başladı.

Onlar güldükçe benim de yüzüme bir tebessüm yerleşti. Derken kendimi yüksek sesle kahkaha atarken buldum. Neden güldüğümüzü hiçbirimiz bilmiyorduk; kumsalın ortasında, bir cesedin yanı başında deliler gibi kahkaha atıyorduk.

Kısa bir an sonra Selin, koluma girip beni ayağa kaldırmaya çalışırken elimdeki yara ikimizin de dikkatini çekti.

“Başkomiserim…” dedi, sesi aniden bıçak gibi kesilerek.

“N’oldu, Selin?” diyerek irkildim. Sesi her zamankinden farklı çıkıyordu.

“Yaralandınız mı?”

“Bilmiyorum, bir yere çarptım herhâlde.”

İkimizde yaranın neden olduğunu gerçekten bilmiyorduk. Üzerinde çok fazla durma gereği hissetmedik. Kumsalda bir süre yan yana yürüdük, ancak bir an sonra yanımda sadece Emre’yi fark ettim. Selin’in yokluğunu anlayınca panikle arkama döndüm. Birkaç adım gerimizde durmuş, yere düşürdüğüm silahımla bana bakıyordu. İlk defa onu bu kadar çaresiz gördüm.

“Selin!” diyerek ona doğru atıldım.

Hemen bir adım geri çekildi. Gözyaşlarını sildi ama bu sefer yüzünde acıma duygusu değil, bir öfke vardı. Selin’in bu duygusuna yabancıydım.

“Selin, iyi misin?” diye sordum.

“Yaklaşmayın!” diyebildi sadece kesik kesik.

“Silahımı ver bana!” diyerek elimi ona doğru uzattım.

Cevap vermeyince sesimi yükseltip üzerindeki amirlik ağırlığımı koymam gerektiğini hissettim.

“Sana diyorum Komiser! Ver şu silahı!”

Bu sefer burun buruna geldik. Silahı kabzasından çevirip bana uzattı; üzerindeki kurumuş, kan lekelerini gösterdi. Ardından geriye doğru birkaç adım attı.

“Lütfen bana ilaçlarınızı bırakmadığınızı söyleyin,” dedi.

“Ne ilacı?” diye sordum.

Selin hıçkırıklara boğuldu. Onun bu anlaşılmaz davranışlarına bir anlam veremiyordum. Artık onun için gerçekten endişelenmeye başlamıştım. İyi olması için bir şeyler yapmalıydım; az önce sesimi yükselttiğime de pişman olmuştum.

Onu rahatlatmak için sarılmak istedim, ona doğru bir adım attım. Ama sanki bir vebalıdan kaçar gibi tiksinerek geriledi. O an yüzünde beliren o buz gibi soğukluğu iliklerime kadar hissettim. Yine de bu canımı yakmıyordu; ne de olsa geçici bir krizdi, birazdan bitecekti. Gözleri ağlamaktan şişmişti.

“Siz, buraya neden geldiniz ?” diye sordu.

Kıyıyı işaret ederek, “Rüyayla teknedeydik,” dedim.

Selin, avazı çıktığı kadar bağırdı.

“Ne Rüya’sı! Rüya on bir yıl önce öldü! On bir yıl! O kaza, hatırladınız mı? Araba havaya uçtu hani, Rüya da içindeydi, yanarak öldü. Ne Rüya’sı!”

Olay yerindeki herkes işini gücünü bırakıp Selin’e döndü. Sinir krizi geçiriyor gibiydi.

Bense her şeye rağmen onu hâlâ korumam gerektiğini düşünüyordum. Önce kumsalda yatan cesede, sonra Selin’e baktım. Yüzündeki o katı öfke bir anda kırıldı; bambaşka, tekinsiz bir hâle büründü. Sanki zihninin içinde birileri durmaksızın ona bir şeyler fısıldıyordu. Kulaklarında yankılanan her cümlede yüzü biraz daha dehşet içinde geriliyordu.

***

Psikiyatrist Dr. Tolga şakaklarını kaşıyarak söze girdi:

“Selin Komiserim, Ahmet Bey’in yaşadığı şey basit bir yas veya travma sonrası stres bozukluğu değil. Gözlemlediğimiz tablo, ağır dissosiyatif bozukluk ile psikotik kırılmanın kesiştiği çok tehlikeli bir nokta. Beyin kaldıramayacağı kadar büyük bir suçluluk duygusuyla karşılaştığında kendini korumak için amnezik bir duvar örer. Yazdığımız bu ilaçlar zihnin kontrolünü kaybetmesini önleyen tek şey. Eğer bir gün bile ilaçlarını aksatırsa, o denge bozulur, duvar yıkılır ve bilinci ikiye bölünür.”

 “İkiye bölünmek derken hocam? Nasıl yani?”

“Şöyle düşünün; bir tarafta kanuna, mesleğine bağlı, Rüya’nın anısına tutunan o bildiğiniz Ahmet Başkomiser kalır. Diğer tarafta ise ilkel, bastırılmış, intikam hırsıyla dolu bir ‘gölge zihin’ oluşur. İlaçlar olmadan beyin bu iki kimlik arasındaki geçişi kontrol edemez. Füg haline geçtiğinde bir cinayet bile işleyebilir ancak kriz bittiğinde zihni yaşadığı bu dehşeti tamamen siler. O an kendi ürettiği illüzyona kendisini ve çevresindekileri inandırır. Eğer ilaçlarını bıraktığını fark ederseniz onu hemen bana getirin”

***

Selin’in yüzünde olgun bir cesaret ile çocuksu bir çaresizlik çarpışıyordu; elindeki o yıkıcı hakikatle ne yapacağını bilememenin getirdiği heyecanı ve dizlerini titreten o korkuyu hissetmiştim. Bana bağırmadı, soru da sormadı. Sadece gözlerimin içine baktı; çözülmesi imkânsız bir vakaya bakar gibi.

“Selin,” dedim, sesim dalga seslerinin arasında kaybolup gitti. “Bir şey söyle. Neler oluyor?”

Selin belindeki kelepçeyi çıkardığı an gözlerimi kapattım. Zihnim bana o dehşet anını canlı bir kâbus gibi yeniden yaşatmaya başladı. Artık gerçeğimle baş başaydım.”

Kumsalda yürüyordum. Ayhan Kurt birkaç adım önümdeydi. Zihnim kumsalın az ilerisinde teknenin görüntüsünü oluşturmuştu; ayaklarım kuma batıyordu, kulağımda Müzeyyen Senar çalıyordu.

Az ileride, teknenin pruvasında Rüya’yı gördüm. Beyaz entarisi rüzgârda uçuşuyordu.  Rüya’nın hemen arkasında karanlık bir beden belirdi; onun beline sarıldı, kendine çekti. Rüya ise onun kollarında, Titanik’teki o meşhur sahnedeki gibi kollarını iki yana açıp rüzgâra bıraktı kendini. Allah’ım ne ilginç bir histi! Onu kıskanmıyordum. Çünkü zihnimin dehlizlerinde gezinirken beynim kalbime bir gerçekliği kabul ettirmişti. O an yaşadığım benlik bilincini ilk kez başka bir beden de hissediyordum.

Ayhan bakışlarını Rüya’ya dikmiş, kararlı adımlarla teknenin pruvasına doğru yürüyordu. İçimi devasa bir dehşet kapladı. Bize yine zarar verecekti. Üzerine koştum, silahımın kabzasıyla ensesine vurdum. Düşmedi, ayağa kalktı. Kıyıda bir süre boğuştuk.

Ve tam o sırada, zihnimdeki iki görüntü çatlayarak tek bir gerçeğe dönüştü.

Teknedeki ahşap masaya kadehleri koyarken duyduğum o ritmik tıkırtı, adamın can verirken suda topuklarını vurma sesiymiş. Rüya’nın elimi tuttuğunu sandığım o tatlı sızı, adamın boğulurken can havliyle etimi tırnaklamasıymış. Teknede, tek dikişte mideye indirdiğim o rakının acılığı ise boğuşma anında ağzıma dolan deniz suyunun acısıymış. Fiziki bir ihtiyaçla tekneden inip çalılıklara yöneldiğim o anlar, adamla suyun içinde boğuştuğum o can pazarıymış. Adamın çırpınışları durup bedeninin direnci kırıldığında, tuvalet ihtiyacım bitmişti.

Plak zihnimde hâlâ çalıyordu. O da zihnimin Rüya’ya yaktığı bir ağıtmış.

Rüya’nın kıyıya bakıp istifra edecekmiş gibi öne eğilmesi, zihnimin o kanlı gerçekliği artık daha fazla taşıyamadığının açık bir sanrısıydı. Bilinçler arasındaki geçişi hatırladığımda tüylerim ürperdi. Çünkü önümde yüzüstü yatan bir insan bedeni vardı. Eğilip nabzını kontrol ettiğimde panikleyip Selin’i aradığımı hatırladım.

Gözlerimi açıp avuçlarıma baktım. Tırnaklarımın arasına dolmuş kumları gördüm.

Selin elindeki kelepçeyi bileklerime takarken bakışlarımı kumsaldan tekneye çevirdim.

Dışarıdaki dünyanın o son özgür anında, sesim dudaklarımdan bir fısıltı gibi çıktı.

 “Yine gel Rüya… Bu mevsim bir başka güzeldin!”

Son diyorum; çünkü biliyorum ki seneye bu zamanlar ben de bir rüya olacaktım.

En Son Yazılar