AKDENİZ KARA ROMANI İÇİNDE İTALYA POLİSİYESİ: KISA BİR GİRİŞ[1]
[1] Bu yazı ilk defa 11 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen 2. İzmir Polisiye Şenliği’nde sunulmuştur.
Profesyonel polisiye okuru olarak birkaç senedir, Akdeniz kara romanı içinde sayılabilecek Jean-Patrick Manchette, Dominique Manotti, Didier Daeninckx, Léo Malet, DOA ve Jean-Claude Izzo gibi yazarların eserlerini okurken İtalyan Leonardo Sciascia’ya yönelmiş buldum kendimi. Ardından Andrea Camilleri’nin yeni çevrilen eserleriyle birlikte Türkçeye çevrilmiş diğer İtalyan polisiyelerini de elden geçirdim. Kendi polisiye zevkimin, toplumdaki büyük suçluların peşine düşen dedektiflerin hikâyelerine yöneldiğini söyleyebilirim. Kara roman gibi İtalyan polisiyesi de bu okuma amacıma uygun düşen ürünler veren bir ülke polisiyesi. Kara roman dediğimiz tür, polisiye kurguya mekân olan ülkede toplumun maruz kaldığı büyük suçları, güçlülerin suçlarını anlatan bir tür. Diğer dedektif hikâyelerinin aksine toplumdaki umutsuzlukları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, yapısal problemleri, yoksullukları, çürümüşlükleri konu edinmesi belki de kara romanın en önemli özelliği. Ayrıca polisiye türünün genelinde dedektifin başarıyla çözdüğü, suçluyu yakalamayı becerdiği hikâyelerle karşılaşsak da kara romanda suçlunun yakalanamadığı hikâyeler okuyoruz. Yani bu türde toplumsal, siyasi, ahlaki meseleler, suçun failinin ve maktulün hikayesini anlatmaktan daha önemli. İşte bu yazıda İspanyol Manuel Vazquez Montalban’dan Yunanistanlı Petros Markaris’e uzanan, Türkiye’de örneklerini nadiren görebildiğimiz bir kara roman ekolü içindeki İtalyan polisiyesinden bahsedeceğim.
Giallo
1929’da İtalya’da Mondadori Yayınevi Anglosakson polisiyelerinin çevirilerini sarı (giallo) renkli kapakla yayınlamaya başlar. “Gialli libri” İtalyan polisiyesinin ilk eserlerine verilen ad olur böylece.
Mussolini faşizmi Giallo’yu yasaklar. “Duce” polisiyeyi sevmiyordur, yetiştirmeye çalıştığı faşist gençlik için fazla kanlı buluyordur belki. Çünkü sonradan Sciascia’nın da vereceği başka örneklerden çıkarsadığımız şudur ki; bir suçun kollektif, örgütlü işlendiğinde meşru olacağını düşünen Mussolini gibi iktidarlar, basit suçları konu alan basit polisiyeleri İtalyan faşist gençliğinin karakter gelişimi için uygun görmezler. Hatta Sciascia, “küçük mafyaları bertaraf etmeyi başaran bir büyük mafya” olarak tanımlıyor Mussolini ve faşist iktidarını.
Savaş sonrasında 1960’ların ortalarına kadar yerli polisiye ortalarda pek görünmez. Üstelik, edebiyat tarihçisi Pistelli’ye göre İtalyan edebiyatçılar, önyargı ve hor görmeyle uzun süre polisiyeden uzak durmuşlardır. Zira köklü İtalyan edebiyat ve akademi geleneği polisiye tarzı öyküleri bayağı olarak değerlendirmekte, yalnızca rafine ve ince ince işlenmiş bir dil yapısına sahip eserleri gerçek edebiyat ürünü olarak kabul etmektedirler.[1] Dolayısıyla, olmayan polisiye geleneği içinde 50’lerin ortasından itibaren, 60’larda daha çok, artık bu toplumun derdinin ne olduğunu temel mesele edinen yazarlar tarafından yazılmış polisiye ürünlerle karşılaşmaya başlıyoruz. Bu toplumun derdi ne? İtalyan toplumunun toplumsal, politik, tarihsel meselesi ne diye dert edinen yazarlar bunların çoğu. 2000’li yıllarda yazılmış olanların maalesef çok azı Türkçeye çevrilmiş; bunlar artık biraz daha bugünün toplumuna yönelmişler. Kabaca 50’lerin ortasından 2000’lere kadar yazılan İtalyan polisiyesinin daha çok ilgimi çektiğini söylemeliyim.
İtalyan edebiyatında “Kara Roman” (roman noir), geleneksel polisiye örgüsünden ziyade toplumsal yozlaşma, siyasi yolsuzluk ve insan doğasının karanlık yönlerine odaklanan bir türdür. İtalya’da genellikle Giallo terimi tüm polisiye türünü kapsasa da “noir” terimi özellikle umutsuz, adalet duygusunun zayıf olduğu ve suçun toplumsal bir yara olarak işlendiği eserler için kullanılır ve 1970’lerden itibaren toplumsal politik yönü ağır basan gerçekçi bir anlatıya dönüşür. Genel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Toplumsal eleştiri: Suç bireysel bir eylemden ziyade, sistemin (polis, yargı, siyaset, mülk sahipleri) bir parçası veya sonucu olarak gösterilir.
2. Akdeniz noir (Mediterranean noir): İtalyan yayıncı Sandro Ferri tarafından popülerleştirilen bu kavram; güneşin ve güzel manzaraların altında gizlenen şiddet, yolsuzluk ve trajediyi vurgular.
3. Kusurlu karakterler: Dedektifleri veya kahramanları genellikle ahlaki olarak gri alanlarda hareket eden, travmatik geçmişlere sahip veya sistem tarafından dışlanmış kişilerdir.
4. Mutsuz sonlar: Klasik polisiyenin aksine, kara romanlarda düzenin her zaman yeniden tesis edildiği veya adaletin tam anlamıyla yerini bulduğu bir final nadirdir.
Siyasi derinliği olan modern İtalyan noir eserleri, suçun ardındaki gerçek failin genellikle sistemin kendisi (polisi ve yargısıyla devlet-mafya-finans üçgeni ve çoğu zaman buna eklenen kilise) olduğunu savunur. Bu türde, bireysel bir katilden ziyade toplumsal bir çürüme sorgulanır.
Ortak temalar arasında şunlar sayılabilir:
Yolsuzluk: Polis veya yargıç kahramanlar, sadece suçluyla değil, kendi amirleri veya bakanlarla da mücadele eder.
Kayıp Adalet: Katil yakalansa bile, azmettirici olan “siyasi güç” genellikle dokunulmaz kalır.
Kentsel Çürüme: Roma, Milano veya Napoli sadece bir şehir değil, suçun beslendiği canlı birer organizma gibi resmedilir.
Türkçede İtalyan polisiyeleri ve kara romanları
Polisiyeyi yüksek edebiyat sınıfına sokma çabaları Carlo Emilio Gadda’nın (1893-1973) 1957 tarihli Quer pasticciaccio brutto de via Merulana adlı romanıyla başladı denebilir. Türkçedeki tek eseri Acıyı Bilmek (La cognizione del dolore, 1963)
Giorgio Scerbanenco (1911-1969)
İtalyan kara romanının kurucusu kabul edilir. Milano’nun 1960’lardaki ekonomik büyümesinin karanlık yüzünü anlatan Vénus privée (Özel Bir Venüs) serisiyle tanınır. Serinin iki ve dördüncü kitapları Türkçeye çevrilmiş. Dedektifimiz Duca Lamberti, yaşlı bir hastasına ötenazi uyguladığı için meslekten menedilmiş ve üç sene hapis yatmış eski bir hekimdir. Bir gün kapısını çalan gıcık bir züppe, genç bir kadına gizli bir ‘evlilik öncesi ameliyatı’ yapması karşılığında onu Tabipler Birliği’ne sokacağını söyleyince, Duca hekimliğe dönmek yerine baba mesleği olan polisliğe el atmaya karar verir. Yazar, romanlarında toplumun içinde ezilmiş, aşağılanmış, öteki pozisyonuna düşmüş güçsüz bireylerin başlarına gelen bir olay karşısında mücadelesini anlatmayı tercih ediyor.
İhanetin Tadı (Traditori di tutti, 1966, serinin ikinci kitabı)
Milanolular Cumartesi Cinayet İşler (I milanesi ammazzano al sabato, 1969, serinin sonu ve son eseri)
Leonardo Sciascia (1921-1989)
Sciascia Sicilyalı. Dolayısıyla Sicilya mafyasından, Cosa Nostra’dan bahsediyor. Sciascia’nın temel derdini şöyle özetlemek mümkün: Bu toplumun örgütlerinden biri olarak mafya, diğer örgütlerle iş birliği yaparak, toplumun başına gelenleri hak etmeyen sıradan yurttaşlarına eziyet ediyor. Toplumun diğer örgütleri neler? Siyaset kurumunun kendisi, kilise, yargı, devlet bürokrasisi ve mülk sahipleri. Dolayısıyla bu dört kurumun birlikte sıradan Sicilyalı yurttaşa eziyetini hikâye ediyor Sciascia. Bazı hikayelerinde kısa süre sonra serbest kalan suçluları da görüyoruz. Boşa kürek çektiğini bilen dedektiflerin hikâyelerini okuyoruz. Sciascia romanlarında kritik mesele konunun sadece mafya hikayesi olmaması, diğer örgütlerin mafyadan daha tehlikeli oldukları! 1980’lere kadar mafyanın üzerine gitmeyi başaramamış bir İtalyan toplumundan bahsediyoruz. 1980’lerin başında bu konuda kanuni düzenlemeler yapılabilmesi için Sicilya’ya, Palermo’ya gönderdikleri valinin mafya tarafından öldürülmesi gerekiyor. Sonra 90’lı yıllardaki Temiz Eller Operasyonu’nu hatırlayalım, sadece Sicilya mafyasından değil, Roma’da (Mafia Capitale), Napoli’de (camorra), Calabria’da (‘Ndrangheta), Güney İtalya’da çizmenin topuğundaki (Sacra Corona Unita, Dördüncü Mafya) değişik mafyalardan da bahsediyoruz.
Sicilyalı Amcalar (Gli zii di Sicilia, 1958)
Baykuşun Günü (Il Giorno della Civetta, 1961) Modern noir akımının öncüsü sayılan bu klasikler, Sicilya’daki mafyanın sadece bir suç örgütü değil, siyasi bir sistem olduğunu anlatan ilk eserlerdendir. Yazar, “Mafya yoktur” denilen bir dönemde, örgütün Roma’daki yüksek bürokrasiyle olan sarsılmaz bağını soğukkanlı bir dille ifşa eder. Mafya olgusunu edebiyatta açıkça ve ciddi bir biçimde ele alan ilk önemli romanlar bunlardır. Baykuş’un Günü, Sicilya’da meydana gelen, gizemli ancak oldukça görünür bir şekilde işlenen bir cinayeti ele alır. Romanda polisiye izlek toplumsal eleştirinin yansıtılması işlevi görmektedir. Suç karşısında suskuna dönen kalabalıkla zeki ve adalete inan bir soruşturmacı, toplumun korkularıyla adalet isteği karşı karşıyadır. Toplum adaletin tesisinin bedelini üstlenmek istemez. Yazarın diğer eserleri;
Mısır Konseyi (Il consiglio d’Egitto, 1963)
Oyunun Kuralı (A ciascuno il suo, 1966)
Şarap Rengi Deniz (Il mare colore del vino, 1973)
Her Türlü (Todo Modo, 1974)
Majorana Kayıp (La Scomparsa di Majorana, 1975)
Aldo Moro Vakası (L’affaire Moro, 1978)
Siyah Üstü Siyah (Nero su nero, 1979)
Basit Bir Olay (Una storia semplice, 1989)
Andrea Camilleri (1925-2019)
Commissario Montalbano serisi, 1994’ten ölümüne kadar 28 roman ve çeşitli hikayelerle ve başka yazarların katkılarıyla da sürmüştür. Eserleri yerel lehçelerle harmanlanmış bir dil kullanarak Sicilya’daki mafya, Akdeniz göçmenliği ve yolsuzluk gibi toplumsal meseleleri ele alır. Türkçeye henüz 11 kitap çevrildi.
Carlo Lucarelliile birlikte Kırmızı Balık Cinayeti (Acqua in bocca, 2010)
Unvansız Maktul (Privo di titolo, 2005)
At Hamlesi (La mossa del cavallo, 1999)
Montalbano ile Bir Ay (Un mese con Montalbano, 1998, 30 Öykü)
Türe merak duyanlar için birkaç önemli yazar ve eserlerini buraya ekliyorum.
Carlo Fruttero (1926-2012) & Franco Lucentini (1920-2002)
At Yarışlarında Cinayet (Il palio delle contrade morte, 1983)
Pazarların Kadını (La donna della domenica, 1972)
Varoluşun Anlamı (Il significato dell’esistenza, 1975)
Nanni Balestrini (1935-2019)
Sandokan, Camorra’nın Öyküsü (Sandokan, storia di camorra, 2004)
Giorgio Faletti (1950-2014)
Ben Öldürürüm (Io uccido, 2002)
Ben Tanrıyım (Io sono Dio, 2009)
Bir Pezevengin Notları (Appunti di un venditore di donne, 2010),
Şike (Tre atti e due tempi, 2011)
Massimo Carlotto (1956- )
Türün en radikal temsilcilerinden biridir. Kendi hapis geçmişinden beslenen eserlerinde suçun cezasız kaldığı ve suçlu kültürünün kazandığı bir toplum resmeder. Kahramanı Marco Buratti, İtalya’nın zengin, sanayileşmiş kuzeyindeki Padua’da yaşayan bir özel dedektiftir, ancak kapısında bir tabela bulunmaz, gayri resmi çalışır. Hatta bazen mafya için çalışır. Buratti 80’lerde hapse girmiştir ama masumdur. Bu, onda gerçeği bulma arzusu uyandırır. Ana karakteri gibi, yazar Carlotto da haksız bir mahkumiyetle 20 yıl hapis yatmıştır. Romanlarında hapishanenin, mafyanın gerçekliğini ve mafya ile politikacılar arasındaki bağlantıları gösterir.
Haydutun Aşkı (L’amore del bandito, 2009
Maurizio De Giovanni (1958- )
Acının Sessiz Çığlığı-Komiser Ricciardi’nin Kışı (Le lacrime del pagliaccio, 2006) romanında, 1931’de Mussolini iktidardayken polis komiseri Ricciardini’nin çözmeye çalıştığı bir vakayı ele alır. Napoli’nin ünlü tiyatro binası San Carlo’da Mussolini’nin en beğendiği sanatçı, tenor Maestro Arnaldo Vezzi öldürülür. Eseri ilginç kılan, cinayetin yalnızca opera binasında işlenmesi değil, “Cavalleria Rusticana” (Köylü Namusu) ve “I Pagliacci” (Palyaçolar) operaları sahnelenirken gerçekleşmesidir. Her iki opera da İtalyan toplumunun ve tarihinin gerçekliğini derinlemesine yansıtması açısından oldukça önemlidir. Zira her iki eserde de yalnızca kişiler değil, fakirlik, kültürel yoksulluk, açlık, politik yozlaşma ve mafya ile boğuşan Güney İtalya’nın sorunları başrolü oynamaktadır. Ayrıca, her iki operada da anlatılan hikâyeler bir cinayetle son bulmaktadır. Bir anlamda De Giovanni, bize iki cinayet öyküsü arasına gizlenmiş bir cinayet anlatısı sunar.
Andrea G. Pinketts (pseudonimo di Andrea Giovanni Rodolfo Pinchetti, 1960-2018)
Lazzaro, Dışarı Çık (Lazzaro, vieni fuori, 1992) romanındaLazzaro Santandrea, hayatı konusunda henüz karar verememiş genç bir Milanlıdır. Birçok iş denemiş ancak kalıcı bir iş bulamamıştır; tatile çıkıp çocukluğunda sık sık gittiği Trentino’daki Bellamonte’ye gitmeye karar verir. Çok geçmeden korkunç bir cinayet işlendiğini öğrenir. Kurban bir çocuktur, ancak katil yakalanmamıştır. Lazzaro, tatilde yapacak daha heyecan verici bir şey bulamayınca, dedektiflik yapmaya karar verir: birkaç güzel kızın, eski dostlarının ve bir cücenin yardımıyla görevini başarıyla tamamlar, ancak hikâyenin sonu şaşırtıcıdan da öte bir hal alır.
Kuzunun Kusuru (Il vizio dell’agnello, 1994)’nda Lazzaro Santandrea (yazarın alter egosu), yine işsiz ve yolsuz bir halde, hayatında ne yapacağını henüz bilemediği için (sahte bir soyadı kullanarak) doktor rolüne bürünür. Bu nedenle Lazzaro Sant’Andrea, Doktor Totem takma adıyla, bürosunda falcı, seksolog, şifacı olduğuna inananlara hizmet verir. Aslında otuz yaşlarındaki, Freudcu görüşü benimseyen hinoğluhin Lazzaro intikam zamanını beklemektedir. İntikam onun karşısına, doksan yaşlarında, çarpıcı güzellikte iki kişi olarak çıkar. Bu insanlar kendi kızları Branka’nın bir iyilik ödülü kazandıktan sonra “çılgın bir hain”e dönüştüğünü itiraf ederler. Branka, Duomo Meydanı’ndaki güvercinleri zehirlemektedir. Lazzaro küçük kızın sorunlarını anne ve babasının çok yaşlı oluşuyla ilişkilendirerek kızı görmek ister. Kıvırcık saçlı bir Barbie gibi karşısına çıkan Branka aslında acımasız bir sırrın bekçisidir. Güvercinleri zehirlemekten bıkmış, gözlerini daha lezzetli bir kurbana dikmiştir: insana. Branka, kuzunun kusuruna sahiptir. Pis, gizli bir kusurdur bu. Sunulacak kurbanın kusuru ama… Seksenli yılların sonlarının yaşandığı o düşsel Milano ise Lazzaro ve ayaktakımının sahnesidir bu romanda.
Antonio Fusco (1964- )
Her Günün Derdi Kendine (Ogni giorno ha il suo male, 2014) romanında uyuşuk Toscana şehri Valdenza sıra dışı bir cinayetle altüst olur. Cinayet gerekçesinin ilk bakışta tutku olduğu düşünülür, ancak birbiriyle çelişkili pek çok durum, davayı üstlenen deneyimli Commissario Tommaso Casabona’nın aklını kurcalar. Meslekte uzun yıllar geçirmiş olmanın verdiği duygusuz ve mesafeli tavrına rağmen güçlü bir sorumluluk duygusuna sahip Casabona durumu anlamakta gecikmez: Bu cinayet, bir ölüm girdabının, akıldışı ve sıkı kuralları bir seri katil tarafından belirlenmiş tehlikeli bir oyunun sadece başlangıcıdır. Biri ona meydan okumaktadır ve Casabona’nın bunu kabul etmekten başka çaresi yoktur. Komiser, başını döndüren iş arkadaşı Cristina Belisario’nun yardımıyla, olayları çözmeye çalışacak ve bunu yaparken, kendi eylemlerinin beklenmedik sonuçları karşısında insanın çaresizliğini derinlemesine düşünmesi gerekecektir.
İlaria Tuti (1976- )
Cehennem Çiçekleri (Fiori sopra l’inferno, 2018)
Uyuyan Peri (Ninfa dormiente, 2019) romanında altmışlarının ortasında ve Alzheimer’ın ilk evresindeki Başkomiser Teresa, nedenleri geçmişe uzanan cinayetleri araştırıyor.
İtalya’da geçen polisiye romanlar yazan (sevdiğimiz) yabancı yazarlar
Donna Leon – Komiser Guido Brunetti serisi (1992’de başlayan seri 2024’te 33. kitaba ulaştı; Türkçede ilk 9’unun çevirisi var.)
Jonhattan Holt – Carnivia Üçlemesi
Michael Dibdin (1947-2007), Dedektif Aurelio Zen’in maceraları (11 kitap, Türkçede 8’i var.)
Spesiyal Örnekler
Umberto Eco, Gülün Adı (1980)
Antonio Tabucchi (1943-2012) Damasceno Monteireo’nun Kayıp Başı (La testa perduta di Damasceno Monteiro, 1997). Adalet kavramını, polis şiddetini, işkenceyi ve uyuşturucu trafiğini felsefi boyutta irdeleyen ve gerilimin dozunu düşürmeyen bir roman. Yazarın gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı bu romanda Tabucchi, o tarihlerde henüz aydınlanmamış cinayetin katilini de doğru tahmin ediyor.
Türkçede olmayanlar
Carlo Lucarelli, Faşist dönem İtalya’sında geçen Commissario De Luca üçlemesiyle toplumsal bellek ve suç arasındaki bağı inceler. Modern dönemde yazılmış olsa da hikâye faşist İtalya’nın çöküş döneminde geçer. Bir polisin, rejimler değişirken (Mussolini’den Amerikan işgaline) adaleti nasıl sağladığını veya sağlayamadığını sorgular. Siyasi geçiş dönemlerinin yarattığı ahlaki boşluğu ve suçun ideoloji değiştirmesini anlatır. Yazarın Camilleri ile de bir kitabı var Türkçede Kırmızı Balık Cinayeti adıyla yayımlandı.
Antonio Manzini (1964- ), yazar, aktör, senarist, yapımcı; 2016’dan beri TV dizisi, Rocco Schiavone serisi ile tanınmaktadır.
Loriano Macchiavelli (1934- ), 1970’lerde İtalya, grevler ve siyasi istikrarsızlık dolu zorlu bir dönem geçirdi. Ülke, trenlerde, bankalarda ve kamusal alanlarda tedhiş eylemlerine maruz kalıyordu. 1974’te, büyük bir sosyalist geleneğe sahip kuzey şehri Bologna’da bir yazar, polisiye romanlar yazmaya başladı: Loriano Macchiavelli. Yazar, ana karakteri Sarti Antonio’nun İtalyan polisiye edebiyatında en uzun süre hayatta kalan karakter olacağını hayal bile edemezdi. Antonio, kolit hastası ve şanssız bir adam; üstelik gerçek bir mücadele ruhu da yoktur. Yine de bu kurgusal dedektif, 1974’ten günümüze kadar aktif olarak görev yapmıştır. Macchiavelli, o dönemde ülkenin en güzel şehirlerinden biri olarak kabul edilen Bologna’nın gerçek ruhunu ortaya çıkarma cesaretini gösterdiği için İtalyan noir türünde devrim yarattı.
Renato Olivieri (1925-2013)’nin kurgusal karakteri, 1980’lerde, Milano’da merkez karakolda görevli yeni bir emniyet müdürü olan Giulio Ambrosio’dur. Sanatı ve resimleri seven, Alfa Romeo’suyla şehrin sokaklarında dolaşan dedektifimiz George Simenon’un Maigret’ine çok benzeyen bir karakterdir. Şiddet kullanmayan bir polis komiseri olan Ambrosio, konuşur ve sonra bekler. Olivieri’nin polisiye romanları, 1980’lerin İtalya’sının yüzeyini kazıyarak, sahte görünüşü yırtıp attı.
Giancarlo De Cataldo (1956- ), gerçek hayatta bir yargıçtır, Romanzo Criminale (2002) ile Roma yeraltı dünyasının siyaset ve organize suçla olan kirli ilişkilerini epik bir dille anlatmıştır. Eser, modern İtalyan siyasi kara roman türünün zirvesi kabul edilir. 1970’lerden 1990’lara kadar Roma’yı kontrol eden “Banda della Magliana” adlı gerçek suç örgütünden esinlenir. Kitap, aşırı sağcı terörizm, gizli servislerin kirli operasyonları ve Vatikan’a kadar uzanan yolsuzluk ağlarını bir suç destanı gibi okura anlatır. Romanlar “Kurşun Yılları” (Anni di Piombo) dönemini anlamak için temel kaynaktır.
Yazarın 70’lerin kaotik terör ortamıyla günümüzün modern suç yapısını harmanlayan, siyasi derinliği yüksek diğer bir önemli eseri “Suburra (2013)”dır Kitap, hem 70’lerin Kurşun Yılları’ndan kalan eski hesapları hem de günümüz Roma’sındaki modern yolsuzluk ağlarını tek bir potada eritir. Roman, 1970’lerin militan geçmişinden gelen “Samuray” lakaplı bir suç dehasının, günümüzde Vatikan, belediye ve mafya arasındaki milyarlık rant projelerini nasıl yönettiğini anlatır. Geçmişin ideolojik şiddetinin, bugünün finansal suçuna nasıl evrildiğini gösterir. Hikâye sadece sokaktaki suçluyla değil parlamentodaki yozlaşmış politikacılar ve üst düzey din adamlarıyla ilerler. 70’lerin derin devlet geleneklerinin modern dünyada nasıl “iş bitiriciliğe” dönüştüğünü sergiler.
Edebiyat Dışı Çalışmalar
Roberto Saviano (1979- )’nun Gomorra (2006) kitabı, her ne kadar “kurgu dışı” sayılsa da anlatım tarzıyla modern kara romanı derinden etkilemiştir. Kitap, Napoli’deki Camorra örgütünün küresel ekonomiyle bağını anlatır. Suçun artık yerel bir sorun değil, limanlardan moda sektörüne kadar sızmış küresel bir ekonomik sistem olduğunu gösterir. Devletin bu devasa çark içindeki etkisizliğini (veya iş birliğini) gözler önüne serer.
Gamorra dışında birkaç örneği ilgilenenler için ekleyeyim.
Zero Zero Zero (2013): “Kokaine bakarsanız sadece toz görürsünüz; kokainin arkasına bakarsanız dünyayı görürsünüz.”
Gaetano Mosca (1858-1941), Mafya Nedir? (Che cosa è la mafia, 1900)
Pino Arlacchi, Mafya Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (La mafia imprenditrice. L’etica mafiosa e lo spirito del capitalismo, 1983)
James Fentres, Devrim ve Mafya: Sicilya Topraklarında Ölüm (Asiler ve mafya üyeleri daha uygun bir çeviri olurdu, 2000)
[1] Ayyıldız, Bülent. 2018. İtalyan polisiye edebiyatı, Giorgio Scerbanenco ve “Venere Privata”. Batı Kültür ve Edebiyatlarında 20. Yüzyıl içinde. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.Scerbanenco ve “Venere Privata”. Batı Kültür ve Edebiyatlarında 20. Yüzyıl içinde. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.


