YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

POLİSİYENİN İTİBARI

Diğer Yazılar

Edebiyat Çevresi ve Akademi Dünyası Dedektif Romanına Nasıl Bakıyor?

Eskiden İngiltere’de halk baladlarından doğan adil haydutların hikayeleri anlatılırdı. Robin Hood ile en iyi temsilini bulan bu haydutlar, Rönesans’ta ve ardından gelen Romantizm döneminde sempatik ve romantik karakterlere evrildiler. Modern dedektif romanının da bu haydutlar hakkındaki popüler edebiyatın uzantısı olduğu söylenir. Hoş Cinayet’in yazarı Ernest Mandel, feodalizmin çürümeye, kapitalizmin yükselmeye başlamasıyla haydut hikayelerine ilginin arttığını belirtir.19. yy.’a gelindiğinde eskinin kahraman haydutları bugünün kötü adamına; otoritenin alçak temsilcisi, bugünün kahraman dedektifine dönüşmüştür.

Edgar Allan Poe Morgue Sokağı Cinayetleri ile 1841’de okuru Mösyö C. Auguste Dupin karakteriyle tanıştırır. Wilkie Collins Aytaşı’nı 1868’de yazar. Emile Gaboriau, Monsieur Lecog (1868) karakteriyle Fransa’nın Edgar Allen Poe’su olur.  Arthur Conan Doyle, Dedektif Sherlock Holmes’ü (1887) ölümsüzleştirir. Maurice Leblanc, centilmen hırsız Arsen Lüpen’i 1905’te yaratır. Gaston Leroux Sarı Odanın Esrarı’nı (1907) yazarak kilitli odanın gizemini ifşa eder.

19. yy.’ın sonunda ABD’de popüler olan, bizde “on paralık hikayeler” adıyla anılan ucuz, karton kapaklı, macera romanları -dime novellar- ortaya çıkar. Yazarlarının çoğunlukla takma ad kullandığı, çalakalem yazılmış, abartılı aksiyon romanlarıdır bunlar. O dönemde vahşi Batı temalı bu kahramanlık hikayelerinin yanı sıra, aynı mantıkla, dedektif hikayeleri de yazılır. Ucuz kâğıda basıldıkları ve kolay okundukları için geniş kitlelere ulaşma imkânı bulurlar. Bu nedenle dedektif hikayelerinin sevilip yaygınlaşmasında bir basamak işlevi görürler. Bu terim sonradan basit, kalitesiz eserleri tanımlamak; onları aşağılamak için kullanılmıştır.

Bu gelişmelere bakarak modern dedektif romanının iki damardan beslendiğini, iki hattan melezlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi akıl yürütmeye odaklanan zihinsel dedektif hattıdır. Poe’nun Dupin karakterine bağlanan bu türe entelektüel hat demek de mümkün. Aksiyon dedektifi hattı ise dime novels etkisiyle oluşuyor. Bu popüler hat, The Old Boy adlı polisiyeyle ünlenen, dövüşen, kovalayan, kaçırılan Nick Carter karakterine bağlanır.

Nick Carter karakterinin hikayeleri 1909’dan itibaren Türkçeye çevrilir ve ilgi görür. Fakat ilk dönemlerde bizde dime novel etkisinde romanların yazıldığını söylemek pek mümkün değildir. Fakat çeviriler ilgi çekicidir. Ahmet Münif, 1881’de Pierre Alexis Ponson du Terrail’in Les Tragedies de Paris isimli polisiye romanı Paris Faciaları adıyla çevirir. Bu kitap ilk çeviri polisiye kabul edilir. Önemli örneklerden birisi de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Emile Gaboriau’nun File No 113 adlı romanından 1889’da 113 Numaralı Cüzdan adıyla yaptığı çeviridir. Bu çeviriler dikkat çekse de yayıncılık konusundaki eksiklikler, okur-yazar oranının düşük olması bizde polisiyeyi geciktiren genel nedenler arasında sayılabilir. Fakat daha önemlisi romanla tanıştığımız Tanzimat döneminden Cumhuriyet’e uzanan çizgide -bugünkü görüşle hiç bağdaşmayan- edebiyatın toplumu eğitmesi gerektiği düşüncesidir.  O yüzden de polisiye hafif ve yüzeysel görülür.

Dedektif romanı iki dünya savaşı arasında en parlak dönemini yaşar. Giderek gelişir ve yaygınlaşır. Fakat hangi hattan gelirse gelsin, cinai roman da diyebileceğimiz dedektif romanında, aydınlatılması imkânsız gibi görünen bir cinayetin, parlak zekalı bir dedektif ve yardımcısı tarafından çözülmesi biçiminde tekrarlayan bir olay örgüsü; buna bağlı olarak da kalıbı sınırlı ve işlevi değişmeyen karakterleri vardır. Bu form, dedektif hikayelerinin güçlü eserlerin bulunduğu edebiyat kanonu içinde yer bulmasının önüne geçer. Dedektif romanının edebiyat dünyası içinde itibar kazanmasını engelleyen iki öğe şudur kanımca: Birincisi bu türe edebi derinlikten yoksun, estetik deneyim yerine merak duygusuna yönelik, vakit geçirmek için okunan kaçış ve eğlence aracı gözüyle bakılması, ikincisi ise polisiyenin kapitalist sistemin zihinsel ürünü olduğunun düşünülmesidir. Eleştirmenler, edebiyat bilimciler, edebiyat tarihçileri uzun süre polisiye roman üzerinde durmaz. Pek çok yazar da benzer düşüncededir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yaz Yağmuru (1955) adlı uzun öyküsü, dedektif romanının bir yazar tarafından “ucuz edebiyat” olarak görülmesine iyi bir örnektir. Alıntı yaptığım öyküde dikkatimizi çeken şey, dedektif romanı hakkında yorum yapan karakterin herhangi bir kişi değil, yine bir yazar olmasıdır. Anlaşılan Yaz Yağmuru adlı öyküde Yazar Sabri, Nick Carter tarzı popüler dedektif romanından söz etmektedir.  Eline alır almaz fırlatıp attığı romanın hem olay örgüsünü hem dilini ve anlatımını yerden yere vurur:

“Bir ara kendisini kitap okur buldu. Fakat elindeki kitaba dikkat edince fırlatıp attı. Bu en budala cinsinden bir polis romanıydı. Hemen her sayfada kahramanı biraz himmet etse savuşturabileceği bir yığın manasız işe giriyor, pestili çıkana kadar dayak atıyorlar, yüzünün kanını sile sile eve dönüyordu. Belli ki son sayfada bütün hıncını alacaktı. Oldukça safdil bir dostunun bu cinsten bir kitap için kendisine söylediklerini hatırladı. Zavallı bütün bu budalalık yığınında sadece büyük bir hakikatin müdafaa edildiğine inanmamış, dil zevksizliklerini de yenilik sanmıştı.”

Sözlerime, Salvo Montalbano serisiyle tanıdığımız Andrea Camilleri’nin Tindari Gezisi adlı romanındaki tamamen haklı olduğunu düşündüğüm bir karakterin, polisiye yazma hevesi kursağında kalan bir komiserin yakınmasıyla devam etmek istiyorum.:

“Polisiye romanlar, kimi eleştirmenler ve kürsü sahipleri ya da bunun adayları tarafından aşağı bir tür olarak değerlendiriliyor, zaten ciddi edebiyat tarihlerine almıyorlar bile.”

Bolca edebiyat tarihi okumuş biri olarak, en azından Türk edebiyatı açısından, komiserin söylediklerini doğrulayabilirim. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Ahmet Mithat’tan söz ederken, bir hiyerarşi oluşturur. Ahmet Mithat’ın önce “Türk romanının gelişimine doğrudan tesir” ettiğini düşündüğü eserlerini sayar, ardından tarihi ve macera romanlarını sıralar. Edebiyatımızdaki ilk polisiye sayılabilecek Esrar-ı Cinayat’ı hem mekân kullanımı hem geleneksel toplum yapısını yansıtması açısından başarılı bulduğu halde, bir iki cümleyle sona bırakır. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış adlı üçlemesinin birinci cildinde (1983) doğu-batı çatışmasına odaklanır. Bizde ilk romanların yazılmaya başladığı Tanzimat döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında batılılaşma edebiyatın başat ögesidir çünkü.  Moran da Esrar-ı Cinayat’a değinmez. Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden söz etmez bile. Aynı biçimde Olcay Önertoy da Türk Roman ve Öyküsü (1984) adlı kitabında Safa’nın yazdıklarını anmaz; hiçbir polisiye romana da yer vermez. Zaten Peyami Safa, kendisinin de alt tür olarak gördüğü polisiye kitaplarını Server Bedii mahlasıyla yazmıştır. Dünya edebiyatında da türe hiyerarşik bakış ve cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle mahlas kullanarak yazan ya da yazmak zorunda kalan yazarları görmekteyiz.

Berna Moran, 1990’da yayımlanan Türk Romanına Eleştirel Bakış 2’de polisiye kurgusuna dikkat çekerek Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’na genişçe yer ayırır. Bu bölümde dedektif romanıyla ilgili detaylı açıklamalar yapar. Moran, üçlemenin son cildinde Pınar Kür’ün polisiye türü üzerine bir parodi yaparak Bir Cinayet Romanı’nı yazdığını da belirtir. Jale Parla Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı eserinde polisiye romana yer vermez, Nurdan Gürbilek derinlemesine yaptığı incelemelerinde polisiye romanlara değinmez.

Yüz Yılın Türk Romanı’nda (1999) Fethi Naci, Ahmet Ümit’in Sis ve Gece adlı romanı üzerine düşüncelerini dile getirirken söze “Türkiye’de niçin polisiye roman yazılamıyor?” sorusuyla başlar. Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal ve yazınsal nedenleri olduğunu belirtir. Ardından Ernest Mandel’in Hoş Cinayet’teki “… burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda mülkiyetin ve mülkiyetin yok sayılmasının, bir başka deyişle suçun tarihidir,” sözlerini alıntılar. Oysa bizde özel mülkiyetin tarihi nispeten çok yenidir. Fethi Naci, burjuva toplumu olmadığımız için polisiye romanın bizde gelişemediği sonucuna varır.  Ardından kimi yasa maddelerinin ve uygulamaların yazarların özgürce yazmalarının önünde engel oluşturduğunu ifade eder. Aynı zamanda, “… bizde romanın tarihi de yenidir,” der. Haklıdır. Modern romanı, Cervantes’in ilk bölümünü 1605’te yazdığı “Don Quijote” ile başlatırsak aradaki zaman farkını görürüz. İlk Türkçe romanı 1851’de Hovsep Vartanyan, Akabi Hikayesi adıyla Ermeni alfabesi ile yazmıştır. Ardından Yusuf Kâmil Paşa, François Fenelon’un Telemak adlı romanını 1859’da çevirir. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı Şemsettin Sami, Arap alfabesiyle 1872’de yazar. Halit Ziya Uşaklıgil’in acemilikten sıyrılmış Mai ve Siyah adlı romanı yayımlandığında ise yıl 1897’dir.    

1970’ten sonra dünyada, yapısalcılığın da etkisiyle, polisiye konusunda ciddi biçimde çalışılmaya başlanır. Son on-on beş yılda Türkiye’de de polisiye üzerine yapılan akademik çalışmalar var.  Bunların çoğu sosyoloji alanını da ilgilendiriyor. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bakış’ın son cildinde Rus Biçimcileri’nin çalışmalarından söz eder.  Bu çalışmalar polisiye türünün ciddi edebiyat sınıfına atlamasına önemli katkılarda bulunmuştur. Rus Biçimcileri’nin kuramına göre edebiyat eserlerinde farklı dönem ve akımlarda “başat öğe” değişmektedir. Örneğin Romantizm döneminde sanatçının kişisel duyguları başat öğe iken, bu tür eserler merkeze alınırken, başka bir dönemde sosyal hayat ön plana çıkabilmektedir. Polisiyenin sınıf atlamasının bir nedeni de dönemin sorunlarını anlatmaya elverişli olmasıdır. Bu nedenle Borges, A. Robbe-Grrillet, I. Calvino, Umberto Eco gibi yazarlar dedektif romanı formunu yapıtlarında kullanmışlardır. Yani artık polisiye meşrulaşmış görünüyor. Yine de pek çok çevrede aynı hiyerarşik bakışın sürdüğü söylemek mümkün.

Akademi’nin polisiyeye yönelik temel sorularının şu şekilde olduğunu düşünebiliriz: Birincisi, polisiyede ana tema nedir ve nasıl işlenir? Buna bağlı olarak ikinci soru ortaya çıkar: Polisiye asıl olarak ne yapar, suçluyu mu yoksa onu suça iten toplumsal koşulları mı ifşa eder; yani polisiyenin ideolojisi nedir?

Kimi akademik tezlerde polisiyenin toplumun yapısını ortaya koyma işlevinin öneminden söz edilir. Fakat Franco Moretti, edebi biçimlerin sosyolojisi üzerine düşündüğü Mucizevi Göstergeler’de, dedektif anlatılarındaki soruşturma hikayesinin kültürel yasalara tabi olduğunu söyler. Moretti’ye göre, dedektif figürü de yasalara, özellikle ekonomi yasalarına saygı gösterilmesini sağlayan bir ‘bekçi’ görevindedir. Moretti bu sözleriyle, polisiyenin kapitalist sistemin zihinsel ürünü olduğu düşüncesini ortaya koyar ve kişiyi suça iten toplumsal koşulları ifşa etmekle ilgilenmediğini belirtir. Ernest Mandel de Moretti ile benzer düşüncededir.

Bunun yanında E. Mandel Hoş Cinayet’in (1984) son bölümü olan “Yeni Polisiye ve Fransız Yeni Kara Romanı: Cani Sistemin Kendisi” bölümünde son on yıl içinde ortaya çıkan ‘devrimci polisiye’ veya ‘yeni kara roman’ hatta ‘neo- popülist edebiyat’ diye adlandırılabilecek, Mayıs 1968’in katıksız ürünü olan yeni bir polisiye alt türünün örneklerini verir.

Ernest Mandel, polisiyenin ana temasının ve ideolojisinin kökünde yatanın ölüm korkusu olduğunu söyler. Ama bu, bir daha dünyaya gelemeyecek olmamızdan kaynaklanan   varoluşsal bir ölüm korkusu değildir. “Polisiye roman, özel türden bir ölüm korkusunu gerektirir, öyle bir korku ki kökleri açıkça burjuva toplumunun koşullarında bulunur. (…) Ölüm –ve daha özgül olarak da cinayet- polisiye romanın bizzat merkezinde yer alır,” sözleriyle, burjuva toplumunun koşullarının, kişisel güvenlik ve ona saldırı üzerine kafa yormayı gerektirdiğini belirtir.

Biliyoruz ki aslında ölüm ve cinayet hikayeleri Habil’in, kardeşi Kabil’i hırs ve güç arzusuyla öldürmesiyle başlar. Yunan tragedyasının en önemli yazarlarından Sofokles’in “babayı öldürme”yi işleyen Kral Oidipus adlı tragedyasını, kadın başkaldırısının ilk örneklerinden -iki erkek kardeşten birini diğerinin öldürdüğü- Antigone’yi, Shakespeare’in insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesine odaklanan “Ellerimdeki kan çıkmıyor” sözüyle hatırladığımız   Macbeth’i başta olmak üzere Hamlet, Othello ve diğer eserleri bu bağlamda ilk akla gelen örneklerdir. Ölüm ve cinayet Goethe ve Dostoyevski gibi pek çok büyük edebiyatçının da ele aldığı konulardır.  Fakat bu ele alışta varoluşsal ve felsefi bir bakışın izi vardır. Bizim suç edebiyatı kapsamında düşündüğümüz bu eserlerle polisiyenin ölüme bakışını –bir yandan polisiye okumaktan vazgeçmeyen- Mandel şu şekilde karşılaştırır: “Polisiye romanda ölüm, insanın yazgısı ya da trajedisi olarak ele alınmaz. Ölüm orada bir soruşturma nesnesi haline gelir; yaşanan, acı çekilen (…) bir şey değildir. Teşhir edilecek bir ceset, analiz edilecek bir şey haline gelir. Ölümün şeyleşmesi polisiye romanın can damarıdır.”

Peki polisiye türü, iyi edebiyat olmayı hak etmiyor mu? Tek olanağı “adalet” duygusunu doyurmak mı ya da hayatın dayanılmaz belirsizliğine karşı tamamlanmış bir hikâye ve bir çözümleme sunmakla yetinen bir tür mü sadece? Bu sorunun cevabını yine bir polisiye romanla verebiliriz. Soru, hangi tür iyidir yerine, hangi eser iyidir olmalı gibi görünüyor. Mesela Adrian Mckinty, Andrea Camilleri, Petros Markaris ve pek çok yazar iyi eserler yazmışlardır. Umberto Eco, Gülün Adı’nda Aristoteles’in kayıp olduğu varsayılan Komedya kitabından yola çıkarak muhteşem bir Orta çağ polisiyesi kurgulamıştır. Romanın felsefi omurgası “yoksulluk, gülme yasağı, bilgi ve iktidar” meselesidir. Çatısı çok iyi kurulmuş bu polisiye roman, toplumun yapısını yansıtan tarihsel arka planı, derinliği, dili ve anlatımıyla iyi bir edebiyat örneğidir. Edebiyat tarihçisi Maurizio Pistelli’nin belittiği gibi İtalyan edebiyat ve akademi geleneğinin uzun yıllar polisiye tarzı hikayeleri bayağı olarak değerlendirmesine rağmen Gülün Adı “yüksek edebiyat” kanonundaki bütün eserlerle rahatlıkla boy ölçüşebilir.

Yazımı suç üzerine kafa yoran, gizemli romanların yazarı çok sevdiğim Cahide Birgül’ün Gölgeler Çekildiğinde adlı eserindeki Esin karakterinden yapacağım bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

 “Dedektiflere hayrandım. Onlar asla paniğe kapılmazlardı. Oysa binlerce tehlike dolaşırdı çevrelerinde. Amirler engel olmaya çalışır, insanlar bilerek ya da bilmeyerek ipuçlarını yok ederdi. Ama o, tanrısal soğukkanlılığını hiç yitirmeden, suçlunun etrafına içinden asla çıkamayacağı kozasını örmeyi sürdürürdü.”                                                                                     

KAYNAKLAR:

1-Ernest Mandel, Hoş Cinayet, Çev. Gülen Aktaş – N.Saraçoğlu, Yazın Yay., 2021

2-Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çev. Zeynep Altok, Metis Eleştiri, 2021

3-Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (1,2,3), İletişim Yay., 1983, 2018

4-Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, İş Bank. Kültür Yay., 2019      

En Son Yazılar