“Terliklerimi kim çaldı?” diyerek güne başlayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Nisanın serinliğiyle ürperten sabahlarından biriydi. Mutfakta kahvaltı hazırlıyordum. Yumurtaları haşladım, peyniri ve zeytini dolaptan çıkardım, domatesle salatalığı doğrayıp tabağa dizdim. Sofrada bir şey eksik gibiydi. Birkaç dal taze nane çok yakışır diye düşünerek bahçe kapısını araladım ve olduğum yerde donup kaldım.
Kapının önü bomboştu.
Dün ayağımdan çıkardığıma emin olduğum terliğim, diğer ayakkabılar, sanki hiç var olmamış gibi ortadan kaybolmuştu. Bir an ne yapacağımı bilemeden çevreme bakındım, gördüğüme inanamadım. Duvarın dibinde yalnızca spor ayakkabımın teki duruyordu, öteki teki ortada yoktu. Sanki biri gece gelip hepsini birer birer toplamış, kalan teki de bilerek geride bırakmıştı.
İçeriye seslendim, “Kapının önündeki terlikleri sen mi kaldırdın?”
Eşim odadan cevap verdi, “Ben terliklere elimi bile sürmedim. Ne terliği?”
“Ayol bütün terlikler kayıp. Seninkiler de benimkiler de. Yalnızca spor ayakkabımın bir teki kalmış, o da duvarın dibinde.”
İşte beni asıl tedirgin eden de o tek ayakkabı oldu. Hepsini götüren biri, onu neden bıraksın?
O anda, gece yarısı uykuya dalmak üzereyke duyduğum hışırtı geldi aklıma. Rüzgârdır deyip öbür yanıma dönmüş, uyumuştum. Demek ki o ses rüzgâr değilmiş. Demek biri, ben uyurken kapımın önünde iş görüyormuş.
Eşim merakla aşağı indi. Kapının önünün boş olduğunu görünce onun da yüzündeki ifade değişti. Bir süre hiçbir şey söylemeden baktı.
“Komşunun köpeği almış olmasın?” dedi sonunda.
Soluğu komşunun kapısında aldık. Durumu anlatınca adam önce şaşırdı, sonra ciddileşti. “Benim köpek böyle şey yapmaz,” dedi, “Ama… Belki huy değiştirmiştir, yine de bir bakalım.”
Böylece büyük terlik operasyonu başladı.
Köpeğin kulübesine baktık, komşu avlunun altını üstüne getirdik. Odunluğu aradık, depoyu karıştırdık. Kurulukta, kömürlükte, çalılıkta ne varsa hepsini didik didik ettik. Gürültüyü duyan öteki komşular da merakla toplandı, herkes kendi avlusunu, kendi bahçesini aradı. Ama ortalıkta ne terliklerden iz vardı ne de suçlu. Sanki topraklar yarılmış, hepsini bir anda yutmuştu.
Arama uzadıkça şakalar azaldı, sesler alçaldı. “Bugün terlik çalan, yarın başka şey de çalar,” dedi komşulardan biri. Hepimizin aklından aynı şey geçti. Kapılar yoklandı, pencereler denendi, kilitler kontrol edildi. Bahçe kapısının sürgüsü yerli yerindeydi, tek bir kilidin teline bile dokunulmamıştı. Hırsız her kimse ne kapıdan girmişti ne pencereden. Bu da işin içindeki tuhaflığı büsbütün artırıyordu.
Bu arada kahvaltı saati çoktan geçmişti. Karnımın açlığından çok, içimde büyüyen o tuhaf merak beni rahatsız ediyordu. Bari şu naneleri koparayım diye bahçenin köşesine yürüdüm. Naneler o yıl fazlasıyla coşmuş, neredeyse dizime kadar yükselmişti. Eğilip uçlarından koparmaya başladığım anda, yaprakların arasında bir şeyin parıldadığını gördüm.
Elimi uzatıp yeşilliğin içinden çekip çıkardım.
Terliğimin teki.
Kalbim bir tuhaf oldu. Terliği elimde evirip çevirirken, biraz ilerideki tel çitin dibinde küçük bir açıklık fark ettim. Otlar oraya doğru ezilmiş, âdeta ince bir patika açılmıştı.
“Demek hırsız buradan girip çıkıyor,” diye geçirdim içimden. Ama insan dediğin çitin altındaki bir karış açıklıktan geçemezdi.
Merak, korkuya baskın geldi. Elimdekileri naneliğin kenarına bırakıp bahçe kapısından çıktım, tel çitin öbür yanına süzüldüm. Karşı taraf, yıllardır kimsenin ayak basmadığı terk edilmiş bir bahçeydi. Biraz ötede yarısı çökmüş metruk bir ev, karanlık bir gölge gibi duruyordu.
Yavaş yavaş ilerledim.
Otlar diz boyundaydı. Isırganlar paçalarıma sürtünüyor, kuru dallar ayağımın altında çıtırdıyordu. Her adımda içimdeki tedirginlik biraz daha büyüyordu. En büyük korkum, farkında olmadan bir yılanın üstüne basmaktı. Kendi kendime, “Korkma,” dedim, “havalar daha tam ısınmadı, hiçbiri deliğinden çıkmamıştır.”
Tam o sırada arkamdan gelen bir çıtırtı duydum. Yüreğim ağzıma geldi, olduğum yerde döndüm. Kuru dalların üstünden sekerek uzaklaşan bir karatavuktu yalnızca. Nefesimi yavaşça bıraktım ama kalbim eski yerine bir türlü oturmadı.
Metruk eve yaklaştıkça sessizlik bambaşka bir hâl aldı. Kuş sesleri kesilmiş, rüzgâr durmuştu, sanki bütün bahçe soluğunu tutmuştu. Duvarların çoğu yıkılmış, çatının yarısı içeri çökmüştü. Taşların ve molozların arasında, yerde küçük ve karanlık bir delik gözüme çarptı. O deliğin derinliğinden bana bakan bir şey vardı.
Kıpırdamadan bekledim. Kuş olsa kanat çırpardı. Bu, sadece bakıyordu.
Sonra onları gördüm.
Üç çift ışıl ışıl göz.
Birbirine sokulmuş üç küçücük tilki yavrusu kımıldamadan bana bakıyordu. Öyle masum, öyle şaşkın duruyorlardı ki bir an nefesimi tuttum. Demek bir anne tilki bu harabeyi kendine yuva seçmiş, burada yavrulamıştı.
Fazla yaklaşmanın tehlikeli olduğunu biliyordum. Anne tilki her an otların ardından çıkabilirdi. Sessizce geri çekilmeyi düşünürken, ayağımın dibinde bir sopa gördüm. “Hiç değilse elimde bir şey bulunsun,” diye eğildim. Tam sopayı kavrayacakken, az ötede otların arasında bir şey daha ilişti gözüme.
Terliğimin diğer teki.
İş artık iyice çözülüyordu. Demek hırsızımız, ganimetini gece boyunca taşımış, taşırken de tek tek düşürmüştü. Sopayı elime aldım, yüreğim ağzımda birkaç adım daha ilerledim. Terliği yerden aldım. Sonra gözüm yavaş yavaş yuvanın ilerisine kaydı.
O anda gördüğüm karşısında, kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
Benim ve eşimin bütün terlikleri, spor ayakkabımın kayıp öteki teki, ne varsa hepsi tilki yuvasının önünde sıra sıra dizilmişti. Sanki biri onları özenle yerleştirmiş, minik yavrulara gizli bir oyuncak koleksiyonu hazırlamıştı.
Titreyen ellerle telefonu çıkarıp eşimi aradım. “Terlikleri buldum,” dedim.
“Neredeymiş?”
“Tilkiler çalmış.”
“Ne?”
“Üst taraftaki metruk evde üç yavru var. Ne kadar terliğimiz varsa yuvalarının önüne taşımışlar. Yol boyunca da düşüre düşüre götürmüşler.”
Eşimin sesi telaşlandı. “Sakın daha fazla yaklaşma. Anne tilki saldırabilir. Üstelik yavrulara insan kokusu sinerse iyi olmaz, anneleri onları terk edebilir. Çekil oradan, gerisine sonra bakarız.”
Uzaktan birkaç fotoğraf çektim. Yavruların o şaşkın bakışlarını, dizilmiş terlik sırasını kadraja aldım. Sonra elimde tek bir terlikle, sessiz sedasız geldiğim yoldan geri döndüm.
Eve varınca naneleri güzelce yıkadım, ince ince doğradım, domateslerin üstüne serptim. Yumurtalar çoktan soğumuştu, ikimizin de umurunda değildi. Nihayet kahvaltıya oturduğumuzda hâlâ gülüyorduk.
Komşulara yalnızca terliklerin bulunduğunu söyledik. Nerede bulduğumu soranlara, “Çalılığın dibine savrulmuşlar,” deyip geçiştirdim. Üç küçük hırsızın adresini vermeye gönlüm el vermedi.
Ertesi sabah, eskimiş bir terliği kendi elimle çitin dibindeki o açıklığın yanına bıraktım. Ne olur ne olmaz. Oyuncaksız kalmasınlar.



