Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: İntihar Mektupları Sergisi

Diğer Yazılar

KAMBUR

KAYIP

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Özgür Hünel
Özgür Hünelhttps://www.ozgurhunel.com/
1989'da Ankara'da doğdum. ​ Çocukluğumdan itibaren sanata ve kurguya büyük ilgi duymam sonucu, kariyerimi bu alanlarda yapmaya karar verdim. Böylelikle, 2007'de Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim bölümünden, 2015'te ise Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik bölümünden mezun oldum. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünde tezli yüksek lisans öğrenimimi sürdürmekteyim. ​ Yazarlığım ise, kişisel merak, kendi kendimi yetiştirme ve deneyimin birleşimi olarak ortaya çıktı. ​ Çalışmalarımı halihazırda Ankara'da sürdürmekteyim. ​

Juliette her zamanki saatinde atölyeye geldi ve “Merhaba usta,” dedi. Yanıt alamadı. Tekrar seslenme ihtiyacı duydu. “Usta?” Yine yanıt yoktu. Korkarak ustasının kapısı aralık odasına yöneldi. O odaya girmesi ustası tarafından kesinlikle yasaklanmıştı ama ustasının başına bir şey gelmiş olabileceğinden korkuyordu. Hem, belki de ustası atölyede değildi ve şu yasak odada bu kadar gizemli ne olduğunu görebilirdi. Merak duygusu tüm benliğini sarmıştı ve ürkek adımlarla aralık kapıya doğru yürüdü. Yaklaştıkça burnuna kötü bir koku gelmeye başladı, attığı her adımda koku daha da kötü oluyordu. Aralık kapıyı eliyle itip tamamen açtığında, peçetesiyle burnunu kapatmaktaydı, zira koku dayanılmaz hale gelmişti. Karşısındaki manzara onu şok etmiş ve öyle bir çığlık atmıştı ki, binanın tüm sakinleri duydular.

Polisle birlikte bir gazeteci ordusu da atölyeye akın etmişti çünkü odasında ölü bulunan Mösyö Gérard, son zamanlarda Paris’te çok meşhur olmuş bir isimdi. “Resim yazan adam” olarak bilinirdi. Resim çizme yeteneği olmamasına rağmen, resim sanatına öyle büyük bir tutku duyuyordu ki, yeteneği olmaması gibi ‘küçük’ bir engelin onu durdurmasına izin vermemişti. Resmetmek istediği görüntüyü kafasında şekillendiriyor, ardından cümlelere dökerek tablosunu oluşturuyordu. Ardı ardına yeni sanat akımlarının ortaya çıktığı yirminci yüzyılın başlarında Gérard, sanat camiasının en orijinal isimlerinden olmuştu hiç şüphesiz. Alışıldığı üzere ölümüyle birlikte iyice ilgi odağı haline geleceği, rahatlıkla öngörülebilirdi. Yaşlı ressam, masasının başında, bileklerini keserek intihar etmiş vaziyette bulunmuştu. Absinthe şişeleriyle dolu masasının üzerinde veya odanın başka bir yerinde intihar mektubu bulunamadı.

Montmartre’daki birçok olayda olduğu gibi, bu defa da soruşturma için dedektif Philippe görevlendirildi. Dedektif, otuz yaşlarında, iyi görünümlü, trençkotu ve fedora şapkasıyla şık bir beyefendiydi. Philippe, gençliğinde ressam olmak istemiş yetenekli biriydi fakat başarısız olup maddi sıkıntı içine düşen ve sefil bir şekilde ölüp giden ressamların hikayeleri onu o kadar korkutmuştu ki kendisine başka bir meslek seçmeye karar vermişti. Yine de ressamlık, içinde ukde olarak kalmıştı ve boş vakitlerinde resim ve sanat tarihi üzerine kitaplar okuyarak, sergiler gezerek ve Montmartre’daki sanatçı dostlarıyla sohbetler ederek mutlu oluyordu. Montmartre’da ‘artiste détective’ (sanatçı dedektif) olarak bilinirdi. Tüm Paris’te, Montmartre kadar sanat ve sanatçıyla yoğrulmuş bir başka yer yoktu, bu yüzden Philippe, bu bölge için en uygun isimdi.

Philippe, polisler atölyede inceleme yaparken bir köşede oturan ve halen şoku atlatamamış olan genç Juliette’in yanına gidip bir bardak su ikram etti. Ardından, temiz hava alması için O’nu dışarı davet etti ve Montpartre’ın sokaklarında yürümeye başladılar.

“Gérard’ın yanında çalışmaya nasıl başladınız matmazel?” diye sordu dedektif.

“Bir ressamın yanında çırak olarak çalışmak ve kendimi geliştirmek istiyordum,” dedi Juliette, “Mösyö Gérard kaligrafi ve tipografi alanlarında yetenekli olduğumu duymuş ve beni görüşmeye çağırmıştı. Kendisini hiç görmedim zira aralık kapının ardından konuşuyordu. Yanımda getirdiğim eskiz ve tablolarıma bakmak istemedi, çizim yeteneğimden ziyade yazımın güzelliğiyle ilgileniyordu. O zamanlar kendisinin böylesi ‘sıradışı bir ressam’ olduğunu bilmediğim için, bu durumu oldukça tuhaf bulmuştum.”

Philippe’in uğrak yeri olan Cafe des Artistes’in önüne geldiler. Dedektif, Juliette’e kahve içme teklifinde bulundu. Birlikte mekana girdiler. Cafe des Artistes, Montmartre’daki birçok sanatçının sıkça uğradığı, fikirlerini tartıştığı ve içip eğlendiği bir yerdi. Mekanın kemancısı Hugo, hoş tınılarıyla Cafe’nin sakinlerinin sohbetlerine eşlik ederdi. Kahveleri geldikten sonra Juliette anlatmaya devam etti.

“Düzenli olarak atölyeye gitmemi ve çalışmalarında ona yardımcı olmamı istiyordu. Söylediklerini siyah yağlıboya ve fırça ile, tuvallere yazacaktım.”

“Neden kendisi yazmıyordu ki? Böylesi bir iş için yardımcı tutmasının sebebi neydi?” diye merakla sordu dedektif.

“Ben de aynen bunu sordum. Kapının altından küçük bir kağıt uzattı. Kağıdı aldım. Üzerindeki el yazısını zorlukla okuyabildim. Ben kağıda bakarken, aralık kapının ardından ‘İşte bu yüzden!’ diye bağırdı…”

“Ne yazıyordu?”

“Kağıt yanımda, göstereyim.”

Juliette, çantasında sakladığı kağıdı dedektife verdi. Üzerinde gerçekten de tuhaf bir şekilde yazılmış, güçlükle okunabilen bir kelime yazılıydı: ‘Fontaine. Dedektif anlamıştı ki, Mösyö Gérard’ın yeteneksiz olduğu tek alan resim çizmek değildi, el yazısı da berbattı. Ama bu tutkulu adamı bu engel de durdurmaya yetmemişti. Bir çırak işe alarak bunun da üstesinden gelmişti işte.

“Resim kariyerim için herhangi bir faydası olmayacak olsa da,” dedi kız, “Mösyö Gérard’ın sıradışılığı ve tutkusu beni çok etkilemişti ve sanatını icra etmesi için ona yardım etmeye karar verdim.”

Philippe, kızı dinlerken bir yandan yazıyı incelemeye devam ediyordu. Bu yazı biçimi ona bir çağrışım yapmıştı. Masadan kalktı ve kemancı Hugo’nun yanına gitti. Juliette aradaki mesafe yüzünden onları duyamıyor ve arkaları dönük olduğu için ne yaptıklarını göremiyordu. Zar zor seçebildiği tek şey, Philippe’in kemancının eline bir kağıt ve kalem vererek bir şey yazdırmış oluşuydu.

Philippe’in gözüne o gece uyku girmedi. Montmartre’da karşılaştığı olaylar arasında en zorlusu buydu. İntiharın arkasındaki gizemi çözüp, dosyayı kapatabilecek miydi? Uyuyamamasının bir başka sebebi de, ilk görüşte aşık olduğu Juliette idi.

Dedektif, sanatçının yazı-resimlerini inceleyerek ipuçları bulabileceğini düşündü. Sanatçının tüm tabloları, ertesi gün onuruna açılacak sergide görücüye çıkacaktı. Philippe, Juliette’le sergiye birlikte gitmek üzere sözleşti. Hem tabloları inceleyerek ilerleme kaydedeceğini umuyor, hem de Juliette ile yakınlaşabileceğini düşünüyordu.

Serginin açılışında izdiham yaşanmıştı. Gazeteciler, sanat ve edebiyat dünyasının meşhur isimleri ve Parisli birçok sanatsever oradaydı. Sergide farklı tarzlarda yapılmış –daha doğrusu yazılmış– onlarca tablo vardı. Gérard kiminde kübizm, kiminde empresyonizm, art-nouve ve daha birçok akımda yazmıştı resimlerini. Philippe ve Juliette tek tek tabloları inceliyorlardı. Juliette, kendi yazdığı bu tabloları bir arada, sergilenirken görünce onları ilk defa görüyor gibi hissetmişti. Philippe tabloları incelerken, birinin ismi tanıdık geldi. ‘Fontaine’ isimli bir tabloydu bu; Gérard’ın, kapısının altından uzattığı kağıda yazdığı kelime. Serginin baş köşesinde asılıydı ve tüm tablolar 35X50 boyutundayken, bu 50X70 tuval üzerine yazılmıştı. Belli ki bu tablo özeldi.

“Mösyö Gérard ve ben en çok bunun üzerinde çalışmıştık,” dedi Juliette, “Ustam sürekli cümleleri baştan söylüyor, sonra memnun olmayıp değiştiriyordu. En güzel yazmam gerekenin de bu tablo olduğunu tembihleyip dururdu.”

Philippe, tabloyu başından sonuna kadar dikkatle okumaya başladı:

Fontaine

Acı. Yüzüne bir bakış. Ve acı; tek hissedilen. Algıların ötesinde güzelliğe maruz kalan gözlerin hissettiği acı. Parlak, masmavi gökyüzü. Yoksa gökyüzü değil de, onun gözleri mi? Bazen koyu, bazen açık mavi, ve içinde, belki, belli belirsiz, sarı lekeler. Bu sarı lekeler, yalnızca mavi gözlerin daha da güzel görünmesine sebep olmaktalar. Kar mı yağmış tepelere? Bu kadar beyaz ve parlak? Yoksa fildişinden bir dünyaya mı düştüm? Oysa ki onun cildinden başka şey değil bu. En temiz, en saf beyazdan da beyaz ve parlak. Yer yer pembe ve tonları var. Yanlışlıkla atılmış bir fırça darbesiyle bulaşmış ama sonra beğenilip orada bırakılmasına karar verilmiş gibi yer yer pembeler. Yalnızca beyaz cildinin daha da güzel görünmesine sebep olmaktalar. Kara bir nehir akar ta tepeden aşağılara, kısmen örter maviyi ve beyazı. Saçlarının nehridir bu, kara kara yırtar saçlar beyazı ve en sert kontrastı oluştururlar. Etrafta envai çeşit çiçekler, şurada bir gamze, burada narin kaşlar. O kadar taze ki, tazeliğinden bozulmak üzere olan kıpkırmızı çilekler yetişiyor, dudaklarında. Geceleri çok kararır hava ama güneş öyle bir doğar ki o geceye ina; gülümsüyor şimdi demektir. Hem kasvetli, hem neşeli, hem saf, hem zeki, hem güzel, ama hep güzeldir Fontaine…

Philippe resmi okumayı bitirdiğinde oldukça etkilenmiş ve gözleri dolmuştu. Tüm metni not defterine kaydetti. Sonra aniden aklına gelen bir fikir üzerine, Juliette ile vedalaşıp apar topar sergiyi terk etti ve ofisine gitti. Tablo bir portre olmalıydı zira bir kadın yüzüne referanslar barındırıyordu. Ama aynı zamanda coğrafi referanslar da söz konusuydu. Philippe bir Paris haritası alıp masanın üzerine serdi ve uzun süre inceledi. Sonunda gözü bir yere takıldı: ‘Fontainebleau’! Paris’in 55,5 km güney-güneydoğusunda yer alan bir komün. Philippe çocukken ailesiyle buraya bir gezi yaptıklarını hatırladı. Gerçekten de tablodaki betimlemeyi aratmayacak güzellikte bir yerdi.

Dedektif ilk trene atladı ve daha fazla ipucu bulabileceğini umarak Fontainebleau’ya gitti. Bölgede Mösyö Gérard hakkında yaptığı araştırma, O’nu derme çatma eski bir müstakil eve yönlendirdi. Buraya vardığında evde uzun zamandır kimsenin yaşamadığını gördü. Komşu evlerin sakinleriyle yaptığı görüşme sonucu, Mösyö Gérard ve karısının geçen yılki salgından etkilendiğini ve karısının vefat ettiğini öğrendi. Karısı Fontaine’in! Philippe haklıydı, tablo hem bir kişiyi hem de bir yeri anlatıyordu ve Fontaine hem bir kişi, hem de bir yerdi. Philippe’in kafasında taşlar yerine oturmaya başlamıştı.

Paris’e dönünce Cafe des Artistes’e uğradı ve bir defa da sanatçı dostlarının fikirlerini almak istedi. Picasso, Modigliani, Soutine, Utrillo, Rivera ve birkaçı daha bir masa etrafında oturmuş, içki içiyor ve sohbet ediyorlardı. Gündem maddesi genellikle Mösyö Gérard’ın eserlerinin sergilenmesinin ardından yerle bir olan sanat kavramları üzerineydi. Philippe not defterine kaydettiği tabloyu masaya koydu ve sanatçıların eser üzerinde kendisine yardımcı olabilecek bir şeyler yakalayabileceğini umdu. Sanatçılar öncelikle bunun klasik tarzda bir portre olduğunu, fakat manzara resmi özellikleri de barındırdığını söyledi. Bu kadarını Philippe de biliyordu. Daha fazla bir şey çıkmayacağını düşünmeye başlamıştı ki Utrillo bağırdı:

“Burada gizli bir mesaj var! Bunu çözebilecek anahtar bir kelime olmalı.”

Philippe hemen cebindeki “Fontaine” yazılı kağıdı çıkarıp masaya koydu:

“Anahtar kelimen bu olmalı, dostum Utrillo!”

Çılgın Utrillo, ceplerinden çıkardığı kalem ve kağıtlar üzerine kendinden geçercesine notlar aldı, karalamalar yaptı, sonunda gizli mesajı deşifre etti ve bir kağıda yazarak Philippe’e verdi. Sanatçılara teşekkür ederek oradan ayrılan Philippe, Juliette ile Mösyö Gérard’ın atölyesinde buluştu. Burada Philippe genç kıza her şeyi açıklamaya başladı. Gérard’ın el yazısı ile kemancı Hugo’nunki çok benziyordu. Aynı derecede tuhaftılar. Hugo geçen yılki salgından etkilenmiş ve gözlerini kaybetmişti. Eline tutuşturulan kağıda, görmeden yazmıştı. Gérard ve karısı Fontaine, Fontainebleau’da yaşarken aynı salgından etkilendiler. Fontaine öldü, Gérard ise gözlerini kaybetti. Karısının kaybı sonucu kendini Montpartre’ın bohem dünyasına vurdu ve sanatla ilgilenmeye başladı. İçindeki acıyı sanat tutkusuna dönüştürdü ve tüm engellere rağmen eserlerini ortaya koymayı başardı. En büyük eseri ‘Fontaine’i bitirdiğinde artık yaşaması için bir sebep kalmadığını düşündü. Fontaine’in içine saklı gizli bir mesaj her şeyi açıklıyordu. Utrillo’nun verdiği kağıdı kıza gösterdi: “je suis aveugle (ben körüm)”. İşte bu mesaj onun bulunamamış intihar mektubuydu. O sergi, bir intihar mektubu sergisiydi. Gérard ne yeteneksizdi, ne de yazısı kötüydü. Onun engeli daha da büyüktü; o kördü. Ama bu bile onu engellemedi. Henüz şoku atlatamamış Juliette, Philippe’in kendisine ilanı aşk etmesiyle ikinci bir şok yaşadı. Daha bir kelime bile ağzından çıkmadan Philippe tekrar konuşmaya başladı:

“Sana aşığım ve cevabının ne olacağının bir önemi yok. Seni seviyorum, sen de beni seviyor musun bilmiyorum ama eğer sevmiyorsan, böylesi ‘küçük bir engel’ benim için önemli değil.”

Juliette gülümseyerek Philippe’in elini tuttu. Bu dosyayla ilgilendiği süreçte Philippe’in içinde çok şey değişmişti. Zamanında her imkanı varken basit korkularla ressamlığı seçmemiş olmasından, Gérard sayesinde utanıyordu şimdi. Artık kendisi ve istekleri arasında hiçbir engel tanımayan hür bir adamdı. Juliette ile birlikte atölyede boş bir tuval bulup, birlikte resim yapmaya başladılar. Yaptıkları resim, Mösyö Gérard’ın portresiydi.

En Son Yazılar