Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Kadın Yazarlar: Tess Gerritsen ve Kahraman Kadınları

Diğer Yazılar

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

Tess Gerritsen kimdir, cevabı ulaşılması oldukça kolay bir soru olur bu. Bu yazının ana konusu bu olmayacak ancak biz yine de bir iyilik yapalım ve yazarla daha önce tanışmamış olanlara, yazarın hayatı ile ilgili kısaca bilgi verelim.

Tess Gerritsen,  12 Haziran 1953 yılında Kaliforniya’da doğumlu, Çin asıllı bir doktor. Bebek beklediği dönemde izne ayrılması, onun gerçek tutkusu olan yazarlık için de vakit bulmasına sebep olmuş. Bu dönemde, bir derginin hikâye yarışmasına başvurması üzerine aldığı birincilikle kendine olan güvenini sağlamlaştıran Gerritsen, doğum sonrası aldığı izin süresince Gece Yarısından Sonra Gelen Telefon adlı eserini yazmış ve böylece profesyonel anlamda yazarlığa ilk adımını atmıştır. Kendini “tıbbi gerilim yazarı” olarak nitelendiren yazar,  ilk kitabından sonra gerilim türünde peş peşe eserler vermiştir.

Rizolli & Isles

Hasat adlı kitabı uzun bir süre çok satanlar listesinde kalan yazarın asıl popülerliği Rizolli & Isles serisi ile olmuştur. Yazarın bağımsız olarak okunabilecek eserleri mevcuttur: Kemik Bahçesi,  Gece Nöbeti, Hasat gibi, ,ancak Rizolli & Isles serisi yayınlanış sırası takip edilerek okunmasını tavsiye edeceğimiz bir seridir ki işte şimdi bu yazının asıl konusuna geçme zamanı diyebiliriz. Güçlü bir kadının güçlü kadın kahramanlarını tanıma zamanı…

Jane Rizzoli ile okurun ilk tanışması 2001 yılında, Cerrah adlı kitapla gerçekleşti.  Konusu itibariyle gerçekten hak ettiği yere ulaşan romanla çıkagelen bu kadın polisin bu kadar sevilmesi, ayakları yere sağlam basan bir kadın karaktere ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunun bir göstergesiydi.   Polisiye gerilim romanlarının artık okuru ciddi anlamda bıktıran; alkolle başı dertte, eşinden ayrılmış ya da ayrı yaşayan, öfkeli, kaba kuvvetle sorun çözme taraftarı erkek polis klişesinden sonra Jane Rizzoli, okura kendini tüm maskülen halleri ile kabul ettiren bir kadın polistir. En şık yerlere bile pantolon ve ceketi ile gitmeyi tercih eden, kıvırcık ve karışık saçlı, makyaj malzemeleri ile küs, geniş kalçalı, erkeksi ve  işine âşık bir İtalyan. Orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiş, erkek kardeşleri ile çekişme halinde büyümüş ve polislik mesleğini tercih etmiş dominant karakterimiz için erkek egemenliğindeki Boston Cinayet Masası’nın tek kadın dedektifi olmak pek de kolay değildir hani.  Meslektaşları, onların yersiz şakaları ile uğraşmak ve kendini kanıtlamak için hep diken üzerindedir. Ancak yıllar içerisinde her birini dize getirecektir. Suyu buhar edecek bakışlarından çekinmeyen kalmayacaktır.  Erdemli öfkesi ile arada sırada ağza alınmayacak küfürleri sıralasa da bu öfke onun kontrolü kaybetmesine sebep olmaz. O her zaman temkinlidir ve öfkesi olayları çözmedeki itici gücüdür.

Hayatını ailesine hizmete, lezzetli yemeklerle donatılmış sofralara adayan annesi, Angela Rizzoli’nin tüm çabalarına rağmen hiçbir zaman pembe kurdeleler, organze kumaşlar kuşanıp, dikkat çekici ve kadınsı görünecek kızlardan olmamıştır. İki erkek kardeşle didişerek oğlan çocuğu gibi büyümüş olan Jane için kendi evi sadece arada bir uğrayacağı bir barınaktır ancak aile kutsal bir kavramdır.  Tüm yoğun iş temposu arasında ailesine de zaman ayıran; kardeşleri, annesi ve annesi ile sancılı bir ayrılık süreci geçiren babasının arasında dengeleri sağlayan genellikle Jane’dir.  Kardeşlerinden Frankie ile sürekli bir çekişme halindedir. Yazar seri boyunca arka planda bu İtalyan asıllı ailenin içinde yaşananlar olayları da okuyucuyla paylaşarak, Jane Rizzoli’yi okurun gözünde daha ete kemiğe bürünür bir hale getirmiştir. Annesinin muhteşem yemeklerini bile mızmızlanarak yiyen, kendine kalsa bir bira ve bir parça pizza ile günü geçiştirebilen, hatta bazen saatlerce yemek yemeden ve uyumadan yaşayan Rizzoli için hayat çok basittir ve onu zorlaştırmaya gerek yoktur.  Annesi gibi hayatını başkaları için yaşayan bir kadın olmayacağını ısrarla vurgulayan Jane için ilişkiler geçicidir hatta sıkıcıdır. FBI’da görevli Gabriel ile tanışana kadar…  Kendi hayatını kendisi yönetmeye, üzerindeki zırhın onu korumasına alışkın, bir erkeğe ihtiyaç hissetmeyi güçsüzlük kabul eden kadın için her şey Gabriel ile birlikte değişecektir. Önceleri otoritesini sorguladığını ve onu gözlemlediğini düşündüğü adamla bir evlat sahibi olacak hatta hayatını birleştirecektir. Erkeklerin baş belası, otoriter, alaycı Jane için yaşadığı şehri değiştiren, fedakâr Gabriel ve kızı Regina ile kurduğu küçük aileyle Rizzoli de süreç içinde bir parça değişime uğrar. Sert zırhı biraz yumuşar.

Dr. Maura Dorthea Isles, Gerritsen’ın diğer kadın kahramanıdır.  Dr. Arthur Isles ve Constance Isles tarafından evlat edinilmiş ve tek çocuk olarak büyümüştür. Çocukluğu boyunca biyolojik ailesi hakkında sorgulamaya gitmemiş, evlat edinen aileyi ailesi olarak kabullenmiştir. Öyle içine kapanık ve sessizdir ki bu sakinliği okul arkadaşlarının ona sıkıcı olduğuna dair lakaplar takmasına neden olmuştur.  Ancak yıllar sonra Maura Isles için, yüzüne söylenmese de ardından en çok kullanılan lakap Ölüm Kraliçesi’dir. O ise soğuk mizacını; mahkeme salonları, cinayet mahalleri ve morgdan oluşan üçgen içinde geçen hayatına bağlayan insanların taktığı bu lakaba aldırmaz.  Televizyona aktarılan serinin Maura’yı oynayan oyuncusu Sasha Alexander’ın aksine, Maura Isles, Kleopatra stili küt kesilmiş simsiyah saçlar ve bembeyaz bir tene sahiptir.  Minicik etekleri, ince topuklu ayakkabılarıyla gezindiği cinayet mahallerinde kıpkırmızı bir rujla tüm dikkatleri üzerine çekebilir. Ölümle arasında samimiyete varan bir ilişki vardır. Çoğu polisin bakmamak için başını çevirdiği cesetleri dikkatle inceler, soğukkanlılığını kaybetmeden koklar ve parlak ışıklar altında onları kesip biçer. Boston Adli Tıp için cevher niteliğinde bir doktordur.

Tess Gerritsen’ın tüm tıp bilgisini eserlerine yansıtmak için kusursuzca kullandığı Isles’ın aristokrat aile yapısı ile yetiştiği bir gerçek.  Isles, onu evlat edinen annesi Constance Isles’tan fazlasıyla çekinir. Onun gözüne girebilmek Maura için çok önemlidir. Dik oturur, modayı yakından takip eder, elit zevklere sahiptir. Kıyafetleri iyi tasarımcıların elinden çıkmalıdır. İçtiği şarap özel mahsul, bifteği az pişmiş olmalıdır. Kendisi de yemek yapmak konusunda oldukça becerikli olan kadın için hayat ciddiye alınacak bir meseledir. Kendisine ve sağlığına çok dikkat eder.  Evi adeta mabedidir. Düzenli, temiz olmalı, buzdolabında her zaman yemeklik malzeme bulunmalıdır.  Isles, Rizzoli’ye nazaran daha gizemli biridir. Kitaplar ilerledikçe onun hakkında pek çok sırra ulaşılır. Seriyi okumamış olanlar için kötülük yapmamak adına bu sırları elbette açıklayacak değiliz. Ancak diyebiliriz ki bazen biyolojik ailesinden ayrılmış olmak bir çocuk için büyük şans olabilir. Bu sırları aşama aşama öğrenmenin Maura’yı ne kadar sarstığına, onun buz gibi görünüşünde çatlaklar açtığına seri boyunca şahit oluruz.  Eski kocası, yeni aşkı, olmayacak aşkı derken Ölüm Kraliçe’sinin romantik yanına da değinilir seride.  Varsayımlar üzerine konuşmayı sevmeyen, bilimin ışığında ilerleyen kadın aynı zamanda dinine bağlıdır.

Rizzoli & Isles serisinin televizyona uyarlamasında ikiliyi çok yakın iki dost olarak görürüz. Oysa kitaplarda bu ikili arasında dostluktan çok iş arkadaşlığı mevcuttur.  Yer yer birbirlerini terslemekten çekinmeseler de birbirlerinin sırtını kolladıklarına da pek çok kez şahit oluruz. Daha doğrusu kendisine nazaran daha kırılgan olan Maura’yı kollayan Rizzoli’dir çoğunlukla. Meraklı, azimli ve istediğini elde edene kadar inadından vazgeçmemek de iki kadının ortak yanıdır. Jane Rizzoli ve Maura Isles; erkek karakter bolluğundaki polisiye dünyasında kadınlardan da başarılı karakterler yaratılabileceğinin en önemli kanıtlarındandır.

Tess Gerritsen tarafından yaratılmış bu iki kahramanın diziye ne kadar doğru yansıtıldığı elbette başka bir yazıda, detaylıca incelenmesi gereken bir konu. Lakin bir kadın olarak size sadece şu ipucunu verebilirim: Bir kadın tarafından kaleme alınan iki kadın karakter elbette diziyi uyarlayan bir erkeğin “bir kadın nasıl olmalı” sorusunun gölgesinde kalan kadın karakterlerden daha gerçekçi…

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ