61. sayımızdan itibaren yayımlamaya başladığımız ‘Küçürek Öyküler’ sayfamız çok ilgi gördü. Bölüme gösterilen bu ilgi ve gelen öykülerin başarısı bizi çok mutlu etti. Umarız polisiye öyküleri seven siz değerli okurlarımız da bu kısa hikayeleri okurken bizim gibi heyecan duyar, keyif alırsınız. Küçürek öykü yazarlarımızdan talebimiz; aşağıdaki görselden ilham alarak 500 kelimeyi geçmeyen, muamma içeren ve polisiye kurallarına uygun yazılmış metinler göndermeleriydi. Bize öykü gönderen tüm yazarları tebrik ediyor, aralarından seçtiklerimizi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Keyifli okumalar dileriz.
Gamze Yayık

EMİNİM
Zeynep Güneş
Ben gördüm. Gökyüzü hırçındı ve gri. Telaşlıydı, toplamıştı bulutları. Denizse kuduruyordu köpük köpük. Oynuyorduk üç arkadaş. Ali, ben ve Uğur.
Topçu olacağız. Büyük futbolcu. Ben Fenerliydim, Ali Cimbomlu. Uğur’un kendisi kara, tuttuğu takım kara kartal… Arkadaştık.
Uğur yine kaledeydi.
Ben şut çektim. Top yerden sekti, duvarı aştı. “Uğur lan koş, al!” dedim tırsarak. Uğur koştu. O eve kimse yaklaşmazdı. Bekledik ne top geldi ne Uğur. Ali’ye “Git bak dedim. Küçüktü ama… Cesaretliydi. Gitti ardından. O yüksek duvarından görünmeyen eve. Biz korkardık. Mahalle korkardı. Ama gelin taçları korkmadan sarmışlardı duvarı. Yaseminler de mis gibi kokuyorlardı. Akşamüstüydü, rüzgâr esiyordu. Gök gürledi. Şimşek çaktı. Pos bıyıklı Emin Dayı… Kim demişse emin diye? Ürpertirdi adamı. Gülümserdi bize, kısık kısık gözlerle. Yakaladı mı saçımızı da okşardı. Yine de kimse girmezdi evine. Şimdi de çıkmadılar kankilerim.
O var ya… Görürdük uzaktan, ısınmazdı içimiz. İri yarı, azman gibiydi. Arada buz gibi meyve suyu alırdı. Yeni taşınmıştı. Kaç topumuz kayboldu bahçesinde Allah bilir, onları da parçaladı.
Meraklandım. Çok da korktum. Halbuki suç benimdi. Ne vardı Maradona gibi şut çekecek. Karar verdim ben de gitmeye. “Korkma!” dedim kendime. “Ne olacak, çocuk işi bu, sen büyüdün.” On üç yaşıma basmıştım geçen gün.
“Artık erkek oldun,” demişti annem.
Ali daha küçüktü. Uğur ondan da küçük. Hepimiz aynı okuldaydık.
Tırmandım yüksek duvara. Nefesim kesildi. Kalbim küt küt… Atladım bol otlu bahçeye. Top duraksamıştı ortada. Dut ağacının altında. Emekledim. Loş bir ışık geliyordu bodrum penceresinden. Çöktüm.
Ben gördüm. Ali yerde uzanmıştı. Burnu kanıyordu. Pos bıyıklı Emin Dayı, arkasındaydı Uğur’un. Uğur bana baktı gözleri yaşlı. İmdat der gibiydi. Ya da kaç der gibi. Ali hâlâ yatıyordu.
Uğur ağladı. Dayı kızdı. Elinden yere düştü tahta saplı bir çekiç. “Ağlama!” deyip Uğur’un başını vurdu duvara. Bir daha vurdu. Başı yana düştü. Gözleri açıktı.
Duvar kana boyandı. Ellerim tutmadı.
Uğur susmuştu.
Ali hıçkırdı Dayı ona dönerken, topumu aldım. Bir kaçtım ki! Soluk soluğa. Pos bıyıkları enseme değdi. Arkamdan geliyor sandım.
Topu sahile attım. Çok kızmıştım ona. Suç biraz da onundu. Kaçmasaydı o eve olmazdı sanki.
Nefesim tıkandı, ağzım kurudu. Koştum buraya kadar polis amca.
Ben gördüm Emin Dayı’yı.
Elinde çekici vardı.
Yerde kan.
Ben suçluyum. Ben gönderdim.
Hem topu hem kankilerimi. Belki yaşıyorlardır… Emin değilim.
Belki…
Polis amca sakla beni.
Şimdi de görüyorum.
Gizle beni.
Pos bıyıkları aynı.
Gülümsemesi pis ve kısık.
Masasının üstündeki ahşap isimlikte adı yazıyor.
‘Başkomiser Emin Demir.’
SESSİZ TANIK
Eda Ketenci
Sabahın ilk ışıkları sahili aydınlatırken balıkçılar, dalgaların kumların üzerinde bıraktığı tuhaf bir siluetle karşılaştı. Yaklaştıklarında, kıyıya vuran bedenin kasabanın emekli beden eğitimi öğretmeni Haldun olduğunu fark ettiler. Şaşkınlıklarını atar atmaz içlerinden biri titreyen elleriyle 112’yi aramak için telefona sarıldı. Kısa süre sonra polis ekipleri ve sahil güvenlik olay mahalline ulaşmıştı.
Güvenlik şeritleriyle çevrili kıyı dalgaların sesi dışında ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü.
İyi bir yüzücü olarak bilinen Haldun’un suda boğularak ölmüş olması kafalarda şüphe bıraktı. Adamın yaşı göz önüne alındığında, yüzerken kalp krizi geçirmiş olması daha mantıklı görünüyordu. Bu ihtimal birçok kişinin aklındaki soru işaretlerini silse de, tanık ifadeleri soruşturmayı farklı bir yöne çekti. İki gündür hasta yatağından kalkmadığı söylenen yaşlı adam, ne olmuştu da o sabah kendini denizin kıyısında bulmuştu? O gece yaşananların tek tanığı, sahilde kuma bulanmış bir voleybol topuydu. Polis olay yerinde titiz bir inceleme yaptı. Ardından Haldun’un cansız bedeni, detaylı araştırma ve otopsi için morga kaldırıldı.
Kasabada yaşananlar, önce güçlü bir alev gibi her yanı sarar, sonra yavaş yavaş sönerek kaybolurdu. Yaşlı adamın ölümü de sayısız ihtimalle birlikte, kıyıya vuran dalgalarla bilinmeze doğru sürüklendi. Ta ki otopsi raporunun, Haldun’un birisi tarafından boğularak öldürüldüğünü ortaya koymasına kadar; sönmek üzere olan şüpheler bir anda yeniden alevlendi.
Bu haberle birlikte tedirgin hava yerini puslu bir sessizliğe bıraktı. Güneşli temmuz sıcağı bile kasabanın üzerindeki ağırlığı hafifletmedi. Haldun’un komşusu Meliha Hanım’ın hanesine de kara bir gölge gibi çökmüştü bu ölüm. “Bu işte bir yanlışlık olmalı,” diye mırıldanıyordu Meliha Hanım. “Haldun Bey’i kim, ne diye öldürsün?” Tam da oğlu Kerim, yaz tatili için kasabaya gelmişti; kadın bütün yıl bu anı beklemişti. Ama şimdi ölüm haberi, keyiflenecekleri günlerin ortasına bomba gibi düşmüştü.
Haldun Bey, Kerim’in ortaokuldaki öğretmeniydi. Adamın kızlara karşı rahatsız edici tavırları, ders sırasında yaptığı küçük dokunuşlar… Sanki okuldaki herkes tarafından biliniyor, görmezden geliniyordu.
Kerim, bir gün arkadaşı Nihal’i okul çıkışında ağlarken yakalamıştı. Kız ona, Haldun’un yaptıklarını itiraf etmişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen Nihal’in sözleri hala Kerim’in kulaklarında çınlıyordu: “Sakın kimseye söyleme. Babam o adamdan önce beni öldürür.”
Nihal’in olayın akabinde yaşamına son vermesi ve bunun sıradan bir gençlik bunalımı olarak örtbas edilmesi, Kerim’in vicdanında derin bir yara açmıştı. Arkadaşının ruhu, Haldun hak ettiğini bulmadan huzura kavuşamayacaktı. Kerim o gece herkes uyuduğunda, yan evdeki ‘canavarın’ cezasını kesti. Onu uykusunda gafil avladı. Niyeti kıyıya taşıyıp denizde boğulmuş süsü vermekti. Kerim’in atladığı detay adamın iki gündür hasta olduğu için evden çıkmadığı gerçeğiydi.
Cesedi öyle kayıtsız bir tavırla taşıdı ki, gören onun sıradan bir yük taşıdığını sanabilirdi. Cesedi sulara bırakacağı sırada Kerim’in dikkatini kıyıda unutulmuş bir voleybol topu çekti. Bir an geçmişten bir sahne zihninde canlandı: Haldun karşısına geçmiş, tüm sınıfın önünde topu Kerim’in kafasına fırlatarak “Senden iyi bir voleybolcu olmaz,” diye alay etmişti.
O an Kerim ilk kez soğukkanlılığını kaybetti. Eğilip topu aldı ve adamın yüzüne iyice bastırdı.
Gerçekler ya da geç ortaya çıkar.
Olay yerinde bulunan deliller her şeyi ele veriyordu: Voleybol topundaki maktule ait saç teli ve Kerim’in parmak izleri…
GECE ACIKANLAR
Gamze İlkay Akalın
Gece devriyesinin bitmesine daha bir buçuk saat vardı. Hüsnü yanında getirdiği abur cuburu bitirmiş, ama doymamıştı. Büfelerin 24 saat açık olduğu plaj yoluna saptılar. Arif, ekip otosunu sağa çekti.
Dışarıda korkunç bir fırtına vardı. Dev gibi dalgalar Konyaaltı plajının meşhur kumsallarını dövüyordu. Hüsnü araçtan inerken son bir kez, “Emin misin? Sosislimden vermem ha,” dedi.
Arif arkadaşının huyunu biliyordu, gülerek “Yok abi, birazdan evde yerim ben, sağ ol,” derken sahile bakıyordu.
Rüzgâr deli gibi esiyor, kumsaldaki pet şişeler, poşetler havada uçuşuyordu. Arif’in gözüne biraz ötede kumun üzerinde hareketsiz duran bir futbol topu çarptı. Şiddetli rüzgâra rağmen top yerinden oynamıyordu. Arif merak etmişti. Dışarı çıktı. Büfeden dönen arkadaşına “Hüsnü şuna bir baksana… Bu fırtınada o dandik topun çoktan denize uçması gerekmez miydi? Neden kıpırdamıyor bu?” dedi.
Hüsnü üzerine dökülen ketçabı silmeyi bırakıp topun olduğu yere baktı.
***
“Şşşt, sessiz ol. Polis topu fark etti galiba! Salak herif nasıl düşürdün sen onu! Sarhoş taklidi yapıp oraya gitsem mi? Ya da çocuğun topu kaçtı mı desem? Olmaz ki…Allah belanı versin!” dedi Sansar Hilmi. Veli’nin ensesine kuvvetli bir şamar yapıştırdı. Gözünü, çakan şimşeğin aydınlattığı kumsaldan ayırmıyordu.
***
Arif, rüzgâra meydan okuyan topa doğru ilerlerken devasa bir şimşek çaktı. Birkaç saniyelik kör edici ışıkta yol kenarındaki minibüsün içinde aceleyle saklanmaya çalışan iki gölgeyi fark etti. Ardından gelen yeni bir şimşek başka bir şeyi görmesini sağlamıştı. Topun yan dikişi patlamıştı, yarıktan dışarıya bir poşet sarkıyordu.
Arif, soğukkanlılığını koruyarak adımlarını yavaşlattı. Dönüp arkasından gelen Hüsnü’ye baktı.
“Abi sen çay mı istiyordun kahve mi?” diye bağırdı. Telefonu eline aldı, parmakları ekranda hızla kaydı.
“Sakın topa doğru gitme, beni takip et.”
Hüsnü telefonun titrediğini hissetmişti. O da eski kurttu, bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Mesajı okuyunca arkadaşının peşinden büfeye doğru yürümeye başladı.
***
“Ulan yoksa… Çay, kahvenin peşine düştü bunlar. Sessizce çık, topu kap gel gazlayalım,” dedi Sansar Hilmi.
Arif büfenin aynasından arkayı görebiliyordu. Minibüsten birinin çıktığını görünce arkadaşına işaret verdi.
Veli, hızlı ilerlemek için kumun üzerinde emeklemeye başladı. Tam topu kavrayıp ayağa kalkıyordu ki donup kaldı.
Hüsnü biraz ilerideki şezlongların arasından fırlamıştı. Fenerini adamın gözüne tutarak bağırdı:
“Polis! Kıpırdama, yat yere!”
Eşzamanlı olarak Arif de minibüsün yanına süzülmüştü.
Sansar Hilmi, kumsaldaki fener ışığını görür görmez panikle vitese sarıldı. Ayağı daha gaza gidemeden Arif camı tıklattı. Namluyu adama çevirmişti.
“Polis! Kontak kapat, eller direksiyona! Hemen!”
***
Arif, derin bir nefes aldı. Mesai bitmiş Suzan’a anlatacak heyecanlı bir hikayesi olmuştu. Yakaladıkları adamları gelen ekibe teslim ettikten sonra topun yanına gitti. Sansar çetesinin amblemi açıkça görülüyordu. Olay yeri incelemeden öğrendiğine göre topun ağırlığı 2,5 kg civarındaydı.
Eve vardığında Suzan çoktan işe gitmişti. Arif, birkaç saat uyumaya çalıştıysa da yapamadı. Televizyonu açıp haber kanalını buldu, sesini açtı.
” Antalya’da futbol topu içinde yurda uyuşturucu madde sokmaya hazırlanan iki kişi yakalandı. Topların, Akdeniz açıklarında bekleyen kuru yük gemisine yanaşan küçük teknelerce sahile çıkarıldığı tahmin ediliyor. Sahil güvenlik ve emniyetin dikkati sonucunda beş tekne ve bir minibüs dolusu uyuşturucu madde imha edilmek üzere ilgili mercilere teslim edildi.”
Ekranda dün geceki büfe ve kumsalın sabah çekilmiş görüntüleri vardı. Arif dikkatle bakınca bir kahkaha patlattı. Hüsnü büfede oturmuş sosisli yiyordu.
GÖLGE
Pınar Cebeci
Gün sabaha gri uyanmıştı. Deniz dalgalıydı. Kıyıda ağlarını toplayan balıkçı, kumların üzerinde hareketsiz yatan bir beden gördüğünde elindeki ipleri bıraktı. Çocuğun yüzü bembeyaz, gözleri açıktı. Boynunda ince çizikler vardı. Dalgalar ayaklarına vurup geri çekiliyordu. Kısa süre sonra sahil polis şeritleriyle çevrildi.
“Kimliği belli mi?” diye sordu Sedat komiser.
Yanındaki polis not defterine baktı. “Kenan Yalçın. Futbol kampından. Dün gece kayıp ihbarı yapılmış.”
“Kim yapmış?”
“Takımın antrenörü.”
“Takımdakilerin ifadesini alın, son gören çocuklarla ben konuşacağım.”
Bu sırada olay yeri inceleme ekibi parmak izi ve swap alıyordu. İlk ifade Murat’tan alındı.
“Çift kale maç yapıyorduk. Ben Berk ile, Kenan da Salih ile eş olmuştu. Sonra Berk şaka olsun diye topu denize doğru attı. Kenan da topun peşinden denize koştu.”
Berk de aynı şeyleri söyleyip “Şaka olsun diye gerçekten. Yüzme bilmediğini bilmiyorduk. Deniz bir anda kabarmaya başladı. Sonra dalga geldi” deyip ağlamaya başladı.
Komiser not alıyordu. “Peki Salih?”
“O hemen suya atladı,” dedi Berk.
Salih’in ifadesi de diğerlerinden farklı değildi. “Onu kurtarmak istedim, ama yakalayamadım.”
Son olarak antrenör ifade verdi. “Dün gece takıma serbest zaman vermiştik. Kenan’lar sahilde maç yapıyordu. Herkes kampa geldiği için mutluydu. Ta ki gecenin bir vakti Salih otele hıçkırıklar içinde koşup yere yığılana kadar. “Tutamadım! Dalga çok güçlüydü, elimden kayıp gitti!” diye bağırıyordu. Sonra parmaklarıyla Berk’i işaret ederek ‘Hepsi senin suçundu’ diyerek bayıldı.”
Komiser çenesini ovuşturdu. “Kenan nasıl bir çocuktu?”
“En büyük hayali futbolcu olmaktı. Parlak bir öğrenciydi. Kısa sürede okulun futbol takımına seçilmişti. Cruyff dönüşü, ölü yaprak vuruşu, trivela derken takımın gözdesi olmuştu. Kenan ilk on birin değişmez ismiydi. Hatta onu takım kaptanı yapmayı düşünüyorduk.”
“Peki,” dedi komiser, Kenan’la arası iyi olmayan biri var mıydı?”
Antrenör bir an düşündü. “Murat onun kadar iyi oynayamadığı için zaman zaman arıza çıkarırdı. Bir de Salih yıllardır Kenan’ın yedeğiydi. Genel olarak suskun, içine atan bir çocuktur. Bazen maç sonrası takımdan uzaklaşır, döndüğünde gözlerinin kızarmış olduğunu görürdüm. İyidir ama ne yaparsa yapsın hep Kenan’ın gölgesinde kaldı.”
Komiser başını kaldırdı. “Bu maçla belki de birinci lige çıkacaktınız değil mi? Kenan’ın yedeği kim olacaktı?”
“Muhtemelen Berk ya da Salih.”
Komiser ifadeleri tekrar okumaya başladı. Salih, Kenan’a hiç ulaşamadığını, dalgaların yükseldiğini; o sırada topu görünce gayriihtiyari onu kumsala fırlattığını söylemişti. Oysa Berk Salih’in cansiperane suya atlayıp kısa sürede Kenan’ın yanına ulaştığını, diğerlerinin yardım getirmek için otele koştuğunu söylemişti. Bu ifadeyi Murat da başı önünde doğrulamıştı.
Komiser, Salih’i tekrar yanına çağırdı. Salih eliyle terleyen alnını silerken komiser, parmağındaki kırık mavi taşlı yüzüğü fark etti. Tam o sırada OYİ’nin kıdemli memuru Ercan, komiserin yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı, elindeki delil poşetini komisere gösterdi. İçinde kırık bir mavi taş vardı. Komiser gözlerini kısarak Salih’e doğru yürüdü. “İfadelerinde maktule bir ulaşamadığını söylüyorsun, bir elinden kayıp gittiğini. Oysa arkadaşların görmüş seni. Kenan’ın boynundaki izlerin şekli, yüzüğündeki kırık taşla uyumlu çıkmış. Ona ulaştın, ama kurtarmadın. Neden yalan söyledin?”
Yolun sonuna gelinmişti. Salih polis otosuna götürülürken “Siz gölgede kalmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Kimin iyi olduğunu herkes görecek…’’ dedi ama son sözleri duyulmadı bile.
KASABA
Rabia Gündüz
İstanbul’dan Mersin’e yol neredeyse 12 saat sürmüştü. Uzun zaman sonra buraya gelmek tuhaf hissetmeme neden oldu. Burası o kadar değişmiş ki yorgunluktan kan çanağına dönen gözlerimden mi, hastalığımdan mı bilmem, her yer yabancı geliyordu sanki. Bir marketin önünde bir şeyler almak için durdum. İçerideki hava dışarının aksine nemliydi. Etrafa bakınırken biri adımı seslendi.
“Oo Turgut savcım, hoş geldiniz!”
Ben bir süre tepkisiz bakınca adam kendini tanıtma ihtiyacı duydu: “Ben İsmail, ilkokulu, ortaokulu beraber okuduk ya. Gerçi hatırlamaman normal onca sene oldu, 30 küsur yıl, dile kolay.”
“İsmail… Evet, doğru hatırladım tabii.”
“Ee hangi rüzgâr attı seni buraya?”
“Uzun zaman oldu gelmek istedim.”
“Benim oğlan da polis oldu burada görev yapıyor. Gel bir çayımı iç, bende kal. Hava kararacak zaten, yarın gidersin.”
“Başka zaman İsmail, şu an kasabaya gideyim daha sonra gelirim.”
“Tamam, sen nasıl istersen.”
İsmail aldıklarımı ödememe mâni olmuştu, ne kadar ısrar etsem nafile, dinlemedi. Dışarı çıktım, aldığım sudan bir yudum içip arabama bindim. Yolda bir ara sahilde durdum. Denizi seyre dalmışken kumsalda duran bir top dikkatimi çekti. Babamla geçirdiğim zamanları hatırlatmıştı bana. Gökyüzü kararmıştı, yağmur yağacağı belliydi. Baba evim tepedeydi, 10 yıldır kimse oturmuyordu. İçeri girdiğimde rutubet ve küf kokusu genzimi yaktı. Pencereleri açtım, durup etrafıma baktım. “Neden geldim?” dedim içimden. Belki de beni buraya getiren bir daha hatırlamayacak olma ihtimalimdi; doktorum hastalığın başlangıç aşamasında olduğunu söylemişti. Yer yatağı hazırladım, yorganın içine girer girmez uyuyakalmışım.
Sabah yiyecek bir şeyler alayım diye ilçeye gitmek için arabaya bindim. Dün topu gördüğüm sahil bu sefer kalabalıktı. Kenara çekip indim. Bir kadını sudan çıkarmışlar, ceset torbasına koyuyorlardı. Ağlama, dövünme sesleri birbirine karışmıştı. Meslek alışkanlığından mıdır nedir yakından bakmak istedim. 40’lı yaşlarındaydı. Sonra artık savcı olmadığım aklıma geldi, arabama döndüm.
İlçeye vardığımda eksikleri aldım, aklım sahildeki olayda kalmıştı. Emniyete gittim. Yetkili memuru bulmak için rastgele koridorda ilerlerken tanıdık bir oda gözüme ilişti. Yaklaştım, içeriden gelen seslere kulak misafiri oldum.
“İntihar değilmiş amirim. Adli tıbba göre boynundaki ip izi düz bir hat şeklinde olduğu için arkadan boğularak öldürüldüğü yönünde.”
“Peki bir şüpheli var mı?”
“Var, hem de en yakını… Olay yerinin yakınlarında bulunan eşyalardaki parmak izi oğluna aitmiş. Ortada yok, muhtemelen annesini boğup denize attıktan sonra kaçmış.”
Duyduklarım bana ağır gelmiş olacak ki uzaklaştım. Telaşla arabama bindim, yola çıktım. Kasabaya yaklaştıkça sis çoğalıyordu.
Eve girdiğimde kalabalık bir kadın grubu toplanmış ağlaşıyorlardı. İşin garibi orası benim evimdi, ama kimseyi tanımıyordum. Mutfaktan helva kokusu geliyordu. Salonda komodinin üstünde sabah sahilde cesedi bulunan kadının fotoğrafı duruyordu. “Evimde ne işi var?” diye düşünürken bir kadın yanıma gelerek:
“Başınız sağ olsun, eşiniz çok gençti. Allah taksiratını affetsin,” dedi.
Elime bir tabak helva verdi, bense bir fotoğrafa bir elimdeki helvaya bakakaldım.
ZEYTİN AĞACI
Cevdet Denizaltı
Bu küçük plajın yirmi yıl sonra fazla değişmediğini görmek içini rahatlatmıştı Sevim Hanım’ın. Hatta hemen sağında duran kocaman kaya bile aynı yerde, aynı şekilde kalmıştı. Şoförü Yusuf hemen ardında duruyordu, portatif sandalyesini getirmişti oturması için. Kadın kayanın yanındaki zeytin ağacının altına açılan sandalyeye oturdu. Birkaç saniye sonra ıslak kumların üzerindeki topu gördü, irkildi. Bu bir tesadüf müydü? Biraz geride duran şoförü “Bir şey mi oldu hanımefendi?” deyince,
“Yok… Yok bir şey” demekle yetindi. “Yirmi yıl önce burada bir çocuk kaybolmuştu…” diye fısıldadı.
Sözü daha bitmeden ileride çocuk sesleri duyuldu. Kadın sesin nereden geldiğini anlamak için bakındı. Beş yaşlarında bir oğlan gelip topun ıslak olmasına aldırmadan oynamaya başladı. Sevim Hanım genç şoförüne dönerek, “Kim bu çocuk?” diye sordu.
“Bilmiyorum hanımım, çevrede birkaç yazlık var. Muhtemelen onlardan birindendir.”
Kadın çocuğa dikkatle bakıyordu. Bu kadar benzerlik mümkün olabilir miydi? Başka bir çocuk sesi düşüncelerinden sıyrılmasına neden oldu.
“Mesut, ver pasını.” Çocukların yaşları birbirine yakındı. Alabrus kesilmiş saçları, kısa pantolon ve tişörtleriyle bu dünyaya ait değillerdi sanki.
“Hızlı koşma Hüseyin abi,” dedi önde koşan çocuğa ince sesiyle. Kadın tekrar şoföre baktı. Adam birkaç adım geri gitmiş, duvar gibi yükselen yamacın kenarına çömelmiş, sigara içiyordu.
“Bu mümkün değil!” dedi kadın.
“Mümkün olmayan nedir Sevim Hanım?”
“Yok bir şey Yusuf,” dedi kocası öldükten sonra işe aldığı şoföre. Bir süre daha çocukları izledi.
Çocuklardan büyük olanı “Ben eve gidiyorum, annem merak eder,” dedi. İki çocuğun birbirlerine benzediklerini fark eden kadın yine başını olumsuzca salladı.
“Hayır… Hayır,” dedi. “Olamaz!”
“Hüseyin abi topunu almayı unuttun,” dedi ilk gelen çocuk.
“Sende kalsın ben sonra gelir alırım.”
Oğlan koştu, gözden kayboldu. Önlerinden kalın giyimli, yüzünü geniş kenarlı şapkasıyla gizlemiş bir kadın geçti.
“Mesut! Gel bakalım bir gazoz iç,” dedi.
Yaşlı kadın yerinden sinirle doğruldu. “Bu bir şaka mı? Eğer şakaysa hiç komik değil.”
Şoförü Yusuf yerinden kalktı, kadının yanına geldi. “Söylediklerinizden bir şey anlamadım.”
Kadın derin nefesler aldı, “Bir an hayal gördüğümü sandım.” Ardından bakışları biraz ilerideki zeytin ağacına kaydı. Ağaç, her şeyi biliyormuş ama söyleyemiyormuş gibi öylece duruyordu. Sevim Hanım ağır adımlarla ağacın yanına vardı.
“Yusuf, biliyor musun bu ağacı yirmi yıl önce ben dikmiştim.”
“Zeytin ağacı iyidir Sevim Hanım. Dedem zeytin ağacının sır saklamayı iyi bildiğini söylerdi.”
“Deden haklı, bu ağacın da sakladığı sırlar var. Köklerinde yatıyor.”
“Anlamadım,” dedi Şoför Yusuf “Ne sırrı?”
“Karısını aldatan bir adamın piçi,” dedi kadın hınçla. Sonra dönüp ağzından kaçırdıklarına pişman bir sesle sordu “Sahi sen şoför olmadan ne iş yapıyordun?”
“Polistim Sevim Hanım. Daha da önce abisi sahilde kaybolduğu için polis olmayı aklına koyan bir çocuktum.”
“Sen o kadının oğlusun değil mi?” dedi yaşlı kadın.
Yusuf başını salladı.
Az önce önlerinden geçen kadın, yanında birkaç üniformalı polisle tekrar ortaya çıktı.
“Ne diyorsunuz komiserim kazalım mı?”
“Kazın!” dedi Yusuf. “Önce bu katili tutuklayın, sonra çocukları ailelerine teslim edin.”
Yirmi yıl önce işlenen bir cinayet zeytin ağacının altında çözülmüştü.




