MOR DÜĞÜM 2 / GÜN IŞIĞI VE ZİFT

Diğer Yazılar

Cinayet Büro’nun öğleden sonrası, bayat çay kokusu ve floresan lambanın vızıltısı arasına sıkışıp kalmıştı. Başkomiser İhsan, masasında beşinci sigarasını yakmıştı ama yine içmiyordu. Sigara, kemikli parmaklarının arasında kendi kendine yanıyor, külü ağır ağır masadaki “Murat Aydın” dosyasının üzerine dökülüyordu.

Komiser Levent, gürültülü yürüyüşü ve dünyadan bihaber gülümsemesiyle içeri girdi. İri gövdesini sandalyeye sığdırmaya çalışarak masasına yerleşti. Cebinden çıkardığı kâğıda sarılı bir poğaçayı iştahla ısırdı. “Günaydın Amirim, şu pastanenin poğaçası efsane, bak içi bol peynirli. Vallahi bir lokma ye, rengin solmuş senin,” dedi poğaçayı İhsan’a doğru uzatarak.

İhsan, parmağını yakan sigara izmaritini kül tabağına bastırıp söndürdü, yenisini yaktı. “Zıkkım ye Levent,” dedi yorgun bir sesle.

Tam o sırada telsiz hışırdadı. Şehrin öbür ucundaki eski, bitişik nizam apartmanlardan birinde bir ceset ihbarı vardı. Komşular günlerdir yayılan kokudan rahatsız olup kapıyı kırmışlardı.

Olay yeri, merdivenleri yemek ve rutubet kokan, boyaları dökülmüş eski bir binaydı. İhsan ve Levent kapıdan girerken ölüm kokusu yüzlerine çarptı. İhsan duraksadı, cebinden eldivenlerini çıkarıp tek tek parmaklarına geçirdi. Levent ise eldivenlerini iri ellerine uydurmaya çalışıyordu.

Yaşlı adam, oturma odasındaki kadife kaplı koltuğunda oturur vaziyetteydi. Üzerinde temiz, ütülü bir pijama takımı vardı. Televizyon kapalıydı, oda şaşırtıcı bir düzen içindeydi. Adamın başı hafifçe yana düşmüş, elleri dizlerinin üzerinde kavuşmuştu. Sanki bir öğleden sonra uykusuna yatmış da uyanamamış gibi huzurlu görünüyordu.

“Darp izi yok Amirim,” dedi Levent, maktulün yüzündeki o dinginliğe bakarak. “Adam resmen gülümseyerek gitmiş.”

Adli Tıp uzmanı diz çöktüğü yerden kalktı, maskesini hafifçe indirip İhsan’a döndü. “Görünürde kalp durması gibi duruyor Amirim ama bir tuhaflık var,” dedi maktulün boyun bölgesini işaret ederek. “Bakın, ölüm sonrası lekeler normalde mor olur ama bu adamın göğüs ve boyun kısmındaki lekeler parlak kiraz kırmızısı. Bu genellikle zehirlenme işaretidir. Ama ortamda gaz kaçağı yok. Enjeksiyon izi de göremedim ama detaylı bakacağız. O parktaki vakaya benziyor.”

İhsan, adamın sol bileğine baktı. Mor kurdele oradaydı. İnce bir fiyonk, yaşlı derinin üzerine özenle, sanki bir takı gibi iliştirilmişti. İhsan’ın aklına yine kızının küçükken saçlarını taradığı o sabahlar geldi. Elindeki sigara yine içilmeden küle dönmeye başladı. Hiçbir şey demedi, sadece maktulün o huzurlu yüzüne bakıp bıyıklarını sıvazladı.

Olay yeri olan ev, Mümtaz Bey’in şahsiyeti gibi vakurdu. Her yer tertemizdi; toz duman yoktu. Yaşlı adam koltuğunda, üzerinde pırıl pırıl bir pijama takımıyla uyur gibi bulunmuştu. Eğer sol bileğindeki o mor kurdele olmasa, İhsan dosyanın kapağını “doğal ölüm” diye çoktan kapatacaktı. Eldivenlerini çıkarırken Levent’e döndü: “Kurdele tesadüf mü dersin?”

“Amirim, her şey o kadar normal ki… Belki torunu oyun oynarken bağlamıştır. Kimsenin bu adamla derdi olamaz. Adli Tıp da ‘yaşlılık, kalp durması’ deyip geçecek gibi.”

Akşamüstü bürodaki masasında bir duman bulutunun içinde oturuyordu İhsan. Dosyadaki yaşlı adamın vesikalık fotoğrafına bakıyordu. Mümtaz Bey… Türk Sanat Musikisi korosunun o nazik sesi, sabah yürüyüşlerinin beyefendisi, torunlarının tonton dedesi. Esmer yüzü her zamanki gibi dalgındı ama bu kez bir boşluk arıyordu. Levent odaya girip gürültülü bir merakla “Amirim, amirim!” diye seslenince uykudan uyanır gibi düşüncelerinden sıyrılmıştı.

“Ne var, ne!”

“Yok bir şey Amirim, duymayınca korktum. Badem yer misin?”

Levent’in yüzündeki mahcup ifade içini ezdi. Biraz şefkatle girdi lafa. “Yemem oğlum. Şu adama bak… Kızına sorduk, ‘Babam karıncayı incitmezdi,’ diyor. Gelinine baktık, ‘Öz babamdan öteydi,’ diyor. Korodaki arkadaşları ‘Huzurlu bir arkadaşımızdı,’ diyor. Tek bir açık yok.”

Mesai bitti, evlerine dağıldılar. Levent’in evi, huzurlu seslerle doluydu. Leyla, yedi aylık karnını ovuştururken Levent televizyondaki belgeseli izliyor, bir yandan soyduğu portakal dilimlerini karısına yediriyordu. Evin içi sıcaktı, bebek beşiği köşede bekliyordu.

İhsan’ın evi ise tıkırtılardan ibaretti. Buzdolabının tıkırtısı, dışarıdan gelen belli belirsiz tıkırtılar, İhsan’ın masaya huzursuzca vurduğu parmaklarının tıkırtısı… Buzdolabından çıkardığı soğuk bir dilim ekmeğe peynir sürdü. Masanın başına, karanlık pencereye karşı oturdu. Evin içi o kadar sessizdi ki, kendi yutkunma sesini duyabiliyordu. Televizyonu açmadı, müzik dinlemedi. Sadece oturdu ve karanlığın içinde sigarasının ucundaki kor ateşi izledi.

Ertesi sabah İhsan masasına oturduğunda, üzerinde hiçbir yazı, damga olmayan, bembeyaz bir zarf buldu. Levent o sırada yan masada ağzına koca bir simit parçasını tepiyor, bir yandan da isteksizce evrakları karıştırıyordu. İhsan zarfı açtı. İçinden çıkan üç fotoğraf, Mümtaz Bey’in o porselen kadar temiz “beyefendi” dünyasını bir anda zift gibi bir karanlığa gömdü.

Fotoğrafta maktul, o “tonton” Mümtaz Bey vardı. Karşısında boyu dizine ancak gelen, belki beş yaşında, savunmasız bir kız çocuğu. Adam iç çamaşırını dizlerine kadar indirmiş, o şefkatli sanılan yüzünde buz gibi, hayvani ve sapkın bir şehvetle çocuğa bakıyordu. Küçük kızın yüzündeki o donmuş dehşet, kaçacak hiçbir yeri olmayan o saf, mutlak korku… Fotoğrafın kenarındaki gölge, maktulün gölgesiyle birleşmişti.

İhsan’ın elindeki sigara, külüyle birlikte masaya devrildi. Levent ağzındaki lokmayı yutamadı, gözleri fal taşı gibi açılarak fotoğraflara eğildi. İri gövdesi bir sarsıntıyla gerildi, yüzü saniyeler içinde mordan kızıla döndü. “Vay… Vay senin ben…” Küfür etmeye çalıştı ama boğazındaki o iğrenme duygusu kelimeleri boğdu. “Amirim bu… Bu? O küçücük, günahsız çocuğa…”

İhsan fotoğrafları büyük bir tiksintiyle zarfa geri koydu. Bakışları pencereye döndü. Ne dese ne yapsa bilemiyordu. Mide bulantısı geçsin diye derin bir nefes aldı. Mümtaz Bey’in o huzurlu, uykudaymış gibi duran yüzü geldi gözünün önüne.

Levent neşesi solmuş sesiyle mırıldanır gibi konuştu. “İnsan birine baba, dede derken yüzüne nasıl bakacağını şaşırıyor artık.”

İhsan cevap vermedi. Dosyayı ve zarfı bir delil torbasına yerleştirdi. “Bu zarfı bizzat Adli Tıp’taki Hakan’a götür,” dedi. “Üstünde, içinde, her milimetresinde parmak izi arasınlar. Kim gönderdiyse bu pisliği görmüş. Katilimiz ya bu gönderen, ya da göndereni tanıyor.”

Ertesi gece İhsan mutfaktaki ahşap sandalyede, önünde yarım kalmış bir bardak çay ve sönmüş sigaralarla oturuyordu. Telefonuna baktı; kızı yine aramamıştı. Yalnızlık, ciğerlerine oturan duman gibi ağır ve kaçınılmazdı.

Sabahın köründe Adli Tıp’tan rapor geldi. Hakan, raporu kendi getirdi. “Zarfın dışı tertemiz Amirim, eldiven kullanılmış. Ama fotoğraflardan birinin tam köşesinde, o küçük kızın yüzünün hemen altında, tek bir parmak izi bulduk. Parçalı bir iz. Sisteme soktuk ama eşleşme yok. Bakmaya devam edeceğiz.”

İhsan ceketini aldı, elindeki çakmağı masaya bıraktı.

“Bu düğüm çözülür de Levent, içinden çıkan leke nerelere bulaşır bilemem.”

***

Emniyet binasından çıktıklarında gökyüzü, kurşuni bir ağırlıkla şehrin üzerine çökmüştü. İhsan’ın emektar arabasına bindiler. İhsan anahtarı çevirdi, motor hırıldadı ama ateşlemedi. Bir kez daha denedi; kaputtan gelen öksürük sesleri yerini sessizliğe bıraktı. İhsan direksiyona sertçe vurdu, dişlerinin arasından bir küfür savurdu.

“S.ktiğimin külüstürü! Bir sen eksiktin.”

Sesinde günlerin bitkinliği vardı. Levent, iri gövdesiyle koltukta kıpırdandı.

“Amirim, zorlama hiç, belli ki aküden ya da marş motorundan. Bırakalım bahçede. Biz taksiyle geçelim Adli Tıp tarafına, dönüşte ben bir çaresine bakarım,” dedi.

İhsan itiraz etmedi. Bahçeden geçen boş bir taksiye el kaldırıp bindiler. Arka koltukta ikisi de tek kelime etmedi. Yol boyunca Levent pencereden akan trafiği izledi, İhsan ise cebindeki sigara paketini parmaklarıyla ezip durdu. Adli Tıp’taki işleri bittikten sonra İhsan, “Ben eve geçiyorum Levent, raporları yarın sabah masamda eksiksiz isterim,” diyerek başka bir taksiye bindi.

Levent ise Emniyet’e dönüp çekici çağırdı. İhsan’ın arabasını yükletip Emniyet’in arka sokağındaki sanayi sitesine doğru yola çıktı. Arabayı götüreceği yer belliydi; Sırrı Komiser’in tamirhanesi. Sırrı, Cinayet Büro’dan iki yıl önce emekli olmuş, ömrünü cesetlerin arasında geçirdikten sonra “Artık insanın pisliğiyle değil, demirin pasıyla uğraşacağım,” diyerek bu küçük dükkânı açmıştı.

Herkesin akıl danıştığı, büronun efsane isimlerindendi. Ufak tefek, gösterişsiz bir adamdı; kalıbıyla değil, suçlunun zihnini okuyan o keskin mantığıyla mesleğinde devleşmişti. Son zamanlarda yaşlılığın da etkisiyle iyice cılızlaşmış, o dar omuzları biraz daha içeri çökmüştü. Kronik öksürüğü her nüksettiğinde minyon gövdesi sarsılıyor, elini göğsüne bastırıp soluklanmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o her şeyi ölçüp biçen bakış yerli yerindeydi.

Çekici arabayı dükkânın önüne indirdiğinde, Sırrı Komiser elindeki yağlı üstüpüyle bir motor kapağını siliyordu. Üzerindeki tulum kapkaraydı; saçlarına kır düşmüş, yüzündeki çizgiler daha da derinleşmişti. Levent’i görünce babacan gülümsemesiyle doğruldu.

“Ooo, bizim oğlan… Ne o, Başkomiser’in emektar yine mi isyan etti?”

Levent, yüzündeki o yorgun ama hürmetkâr tebessümle Sırrı’nın elini sıktı.

“Sorma Sırrı Baba, yolda bıraktı bizi. İhsan Amir zaten barut gibi, bir de bu eklenince iyice delirdi.”

Sırrı, arabanın kaputunu açıp usta hamlelerle motorun içine doğru eğildi.

“İhsan’ın her zamanki hâli oğlum, onun dumanı hiç bitmez,” dedi gülerken. “Geç otur şöyle, çay söyleyeyim. Şu bujilere, marş dinamosuna bir bakayım ben.”

Dükkânın köşesindeki eski sac sobanın yanında iki tabure vardı. Levent oturdu, çırağın getirdiği ince belli bardaktaki sıcak çaydan bir yudum aldı. Sobanın üzerindeki güğümün fısıltısı, dükkânın içindeki ağır motor yağı ve tiner kokusuna karışıyordu. Sırrı, elindeki anahtarla motorun derinliklerinde çalışırken bir yandan da laf atmaya başladı.

“Eee, anlat bakalım, nasıl gidiyor büro? Var mı yeni bir şeyler? Gazetelerde, televizyonlarda hep aynı tantana. Memleketin çivisi çıkmış.”

Levent, Mümtaz Bey’in davasını düşünerek iç geçirdi ama gizlilik kararına sadık kalarak detaylara hiç girmedi.

“Aynı be Sırrı Baba. Uğraşıp duruyoruz. Hayat garip, insanlar daha da garip. Memleketin hâli de işte malum, televizyonu her açtığımızda içimiz kararıyor. İnsanın midesi kaldırmıyor bazen.”

Sırrı, motorun içinden başını kaldırmadı, derin bir iç çekti. Elindeki anahtarı bir kenara bırakıp hafifçe öksürdü. O ufak tefek göğsü nefes alırken hırıldadı. Sobaya doğru yürüyüp Levent’in karşındaki tabureye oturdu. Çayından bir yudum alırken yüzündeki çizgiler daha da gerildi.

“Haklısın oğlum. Çivisi çıktı dünyanın. Biz yıllarca o koridorlarda adalet aradık ama kanun dediğin şey bazen çok hantal kalıyor. Evrakların arasına sıkışıyor, delil yetersizliği, zaman aşımı…” Başını hoşnutsuzca sallarken bir yudum daha aldı çayından, devam etti. “Sistem bazen en can yakıcı pislikleri bile cezalandırmaya yetmiyor. Yukarıda bir yerlerde çarklar dönüyor, aşağıda çığlık kıyamet…”

Levent, eski komiserinin bu üstü kapalı sitemini mesleki yorgunluğuna verdi.

“Öyle Sırrı Baba, adalet topaldır derler ya, bazen gerçekten geç kalıyor,” diyerek çayını bitirdi.

Sırrı, işinin başına dönüp biraz daha sessizce çalıştıktan sonra elindeki bezle alnını sildi.

“Bujiler oksitlenmiş, temizledim. Marş dinamosuna da ufak bir dokunuş yaptım, canavar gibi oldu. İhsan’a söyle, arabayı çok ihmal etmesin.”

Levent teşekkür edip ceketini düzeltti ve dükkândan çıkmak üzere hamle yaptı. Sırrı tam o esnada arkasından seslendi.

“Dur be oğlum, hemen kaçma. Gitmeden birer sigara yakalım, yolun uzun.”

Sırrı, masasının arkasındaki ahşap, boyası dökülmüş çekmeceli dolaba doğru yürüdü. Sigara paketini almak için üst çekmeceyi sertçe geriye doğru çekti. Çekmece gıcırdayarak açıldığında, Levent tam arkasında duruyordu. Gözleri gayriihtiyari çekmecenin içine kaydı. Dağınık faturaların, eski vidaların ve paslı anahtarların arasında, köşede rulo halinde duran bir şey dikkatini çekti.

Mor bir kurdele.

İnce, ipeksi, pırıl pırıl parlayan mor bir kurdele rulosu…

Tıpkı Murat Aydın’ın ve Mümtaz Keser’in bileğinde gördüğü, İhsan Amirinin basından ve herkesten köşe bucak sakladığı, dosyanın en mahrem delili olan o lanetli imzanın tıpatıp aynısı.

Dükkânın içindeki soba çıtırtısı, motor sesleri, dışarıdaki sanayinin gürültüsü bir anda bıçakla kesilmiş gibi sustu. Kulaklarında delirtici bir uğultu başladı. Kalbi, kaburgalarını kıracakmış gibi güm güm vururken, damarlarındaki kanın buz kestiğini hissetti. Yüzü saniyeler içinde kireç beyazına döndü, alnından soğuk bir ter damlası şakağına doğru süzüldü. İçindeki panik dalgası boğazını yırtacak gibi yükseldi ama Levent yılların getirdiği polislik refleksiyle dişlerini birbirine kenetledi.

Bakışlarını hemen çekmeceden kaçırdı, gözlerini dükkânın tavanındaki bir noktaya sabitledi. Sırrı’nın bu hâlini fark etmemesi gerekiyordu.

Sırrı Komiser, çekmeceden iki dal sigara çıkarıp arkasını döndüğünde Levent çoktan masum gülümsemesini yüzüne zoraki de olsa yerleştirmişti. Ama içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Sırrı’nın uzattığı sigarayı alırken ellerinin titremesini engellemek için parmaklarını iyice sıktı.

“Sırrı Baba, valla sigara için çok sağ ol ama Leyla evde bekler, geç kalmayayım. Malum, yedi aylık hamile, yalnız bırakmak istemiyorum. Bunu yolda içerim,” dedi.

Sesi kendi kulağına bile yabancı gelmişti. Sırrı onu babacan bir tavırla süzdü.

“Git tabii oğlum, kızı yalnız bırakma. Selam söyle bizim Başkomisere de,” dedi.

Levent tamirhaneden nasıl çıktığını, adımlarını nasıl attığını bilemedi. Yer ayaklarının altından kayıyor gibiydi. Kendini sanayinin sokaklarına attı. Yağmur çiselemeye başlamıştı.  Arabayı kenara çekti. Yağmurun altında bekledi bir süre.  Kendine gelmeye çalıştı ama nafileydi. Zihni delice dönüyor, Mümtaz Bey’in huzurlu yüzü, Sırrı’nın o cılız ve zayıf gövdesi, adalet sistemine dair ettiği o gizemli sözler, parktaki ufak tefek katil ve çekmecedeki o mor kurdele birbirine çarpıyordu.

Titreyen ellerini cebine soktu, telefonunu çıkardı. Ekranı kaydırırken parmakları heyecandan ve panikten birbirine dolanıyordu. Rehberden Başkomiser İhsan’ın adını buldu ve arama tuşuna bastı. Nefesini tutarak telefonu kulağına götürdü. Telefon karşı tarafta çalıyor, çalıyor, çalıyordu…

En Son Yazılar