Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

MARİO LEVİ’NİN ANISINA

Diğer Yazılar

Onur Dikenova
Onur Dikenova
1989 yılında İstanbul'da doğdu. Gazi Üniversitesinde Yapı Öğretmenliği okudu. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde 2013 yılından beri teknik öğretmen olarak görev yapmaktadır. Evli, bir çocuk babasıdır.

Hepimiz bir gün öleceğimizi bilerek yaşıyoruz ama ölümü bilmek başka, ölümü beklemek başka. Mario Levi henüz çok erken yaşta, 66 yaşında, 31 Ocak 2024’te ölüm haberiyle tüm sevenlerini derinden üzdü. Edebiyata, yazmaya, yaşamaya ve hayata dair romanları, öyküleri, röportajları, tv programları, dersleri, sözleri ile hafızalarda derin izler bırakıp göçtü bu dünyadan.

Göç, yazarın yaşarken de hayatını ve sanatını şekillendiren önemli kavramlardan birisi oldu. Ailesi 1492 yılında İspanya’dan İstanbul’a göç eden Sefarad Yahudilerindendi. Belki de bu göçün ailesi üzerinde bıraktığı izlerden yola çıkarak 2000 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülen Yahudi bir ailenin başından geçen göçleri konu alan İstanbul Bir Masaldı romanını yazdı. Her ne kadar göçün etkilerini yaşasa da acılarında yoğrulsa da kendisini her zaman bir İstanbullu olarak tanımladı, İstanbullu olmaktan gurur duydu.

1957 yılında Şişli’de dünyaya gelen yazar Doğu ve Batı kültüründen beslenerek yetişti. Ailesinden Fransızca ve İspanyolca öğrendi, Türkçe ile büyüdü. Üç dili de ana dili olarak tanımladı, “Benim tek yabancı dilim İngilizcedir,” dedi. Birçok farklı dilde okuyup yazabiliyorken yazı dili olarak Türkçeyi seçti. Türkçe onun en derin vatanıydı. Bu bilinçli bir tercih değildi. “Bir insan çocukken hangi dilde top oynadıysa, hangi dilde ilk aşkını yaşadıysa, hangi dilde küfretmek geliyorsa içinden o dille yazıyor,” dedi. Türkçeye sahip çıktı, yazdıklarıyla Türkçenin zenginliğini ortaya koymak ve Türkçeyi korumak için çalıştı. 

1980 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. Okul yıllarından hocası Haldun Taner’in tavsiyesine uydu, neredeyse her gün yazı masasının başına oturdu. Günde sekiz, dokuz saat yazabildiğini ifade etti. Ayrıntıları sevdi, insan ruhunu anlamaya ve anlatmaya çalıştı. Kendisini Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Abdülhak Şinasi Hisar’a yakın gördü, onların izinden gitti. İstanbul’u ve insan ruhunu anlattı. Yazdıklarını Attila İlhan’a, Selim İleri’ye okuttu; onların takdirlerini kazandı.

MARİO LEVİ’NİN ANISINA 1

İlk yayımlanan yazısı 1984 yılında Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı uzun öyküsü üzerine oldu. 2024 için “Yazarlığımın 40. senesi,” diyordu. Kırk yıllık yayım hayatına çokça eser sığdırdı. Çalışkan ve bir o kadar da üretken bir yazardı. Yazılarını, öykülerini, romanlarını önce defterlere dolma kalemlerle yazdı. Elinden düşürmediği dolma kalemleri vardı. Okurlarına eserlerini imzaladığı kalemleri de ayrıydı.

İlk romanım İşaret’i ustama takdim ederken “Dur, o kalemle imzalama. İmza kalemi ayrı olur, bekle,” deyip kendi kalemlerinden birini getirmiş, “Al bununla imzala,” demişti.

Yazmak onun için değerli ve kıymetli bir uğraştı. Yazmaya kıymet verdiği gibi yazanlara da kıymet verirdi. İlk romanıymış, yeni yazarmış, bunlara bakmaz esere değer verir, teşvik eder, yüreklendirir, destek olurdu. Yazmaya gönül verenlere rehber olmak için tecrübelerini paylaşmayı erdem bilirdi. Yazarlık atölyesindeki biz öğrencileri için “Usta ile çırak ilişkisi bizim aramızdaki,” derdi. İstanbul Bir Masaldı romanında dediği gibi, ölümler, insanları farklı, çok derinlerde yaşanan yalnızlıklarla karşı karşıya bırakıyordu. (s. 61, Everest Yayınları) Bizleri de öğrencileri olarak ustasız kalmanın yalnızlığına bırakıp gitti.

Müziği ve sinemayı sevdi, bu iki alan onun edebiyatını besleyen kaynaklardı. İlk kitabı da buradan doğdu: Jacques Brel: Bir Yalnız Adam. Efsanevi Belçikalı şarkıcı Jacques Brel’in hayatını biyografik bir yaklaşımla ele aldı.

Genç yazarlara, yazmaya gönül verenlere hep çok okumaları gerektiğini öğütledi. Kendisi de çok okudu. Marcel Proust, Dostoyevski, Albert Camus, Virginia Woolf dilinden düşürmediği yazarlardan bazılarıydı. Sadece belli yazarlara bağlı kalmamak gerektiğini, farklı görüşlerden de yazarların okunması gerektiğini tembihlerdi. “Bir yazarı besleyen yaşadıkları ve okuduklarıdır,” derdi.

1990 yılında Bir Şehre Gidememek adlı öykü kitabı ile Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görüldü. “Öykü, yüz metre koşusuysa roman bir maratondur,” benzetmesini yapardı. Öyküye kıymet verse de kendini romana daha yakın hissetti.

Çocukken kendisini bir yazar olarak hayal etmemişti. Yaşadıkları, ince ve naif yapısı, mütevazılığı onu yazarlığa götürdü. Hiçbir zaman kitaplarının ne kadar sattığının muhabbetini yapmadı; bunları konuşmanın ayıp olduğunu düşünürdü. Kitapların üzerinde kaç baskı yaptığının yazmasını dahi yadırgardı.

Duruşuyla, konuşmasıyla, nezaketiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi. İstanbul’la bütünleşti, Türkçe ile özdeşleşti. Bir öğretmen, bir usta, bir yazar, bir İstanbul âşığı, bir Türkçe sevdalısı bu dünyadan geldi geçti. Attilla İlhan’ın da dediği gibi “Ölmekle başlar öyle hayat.”  Mario Levi geride bıraktığı eserleri ve yetiştirdiği öğrencileri ile ölümsüzleşti.

Saygıyla ve minnetle…

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ