SOĞUKKANLI

Diğer Yazılar

Gencoy Sümer
Gencoy Sümerhttps://gencoysumer.com/
Gencoy Sümer İTÜ İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Master ve Doktora yaptı. www.polisiyedurumlar.com sitesini kurdu ve internette pekçok öykü ve makaleleri yayınlandı. İlerleyen yıllarda Dedektif'in kurucuları arasında yer aldı. İlk polisiye romanı Feneryolu Cinayetleri 2017 yılında, Göl Kıyısındaki Ev & Gizemli Öyküler ve Aile Sırrı & Bir Percule Hoirot macerası 2018 yılında yayınlandı. Gencoy Sümer'in polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Gel, gel. Paltonu ver. Kar yeniden yağmaya başladı. Üşümüşsündür. Ateşi senin için harladım, kadehler de hazır. Otur bakalım, her zamanki yerine.

Bu akşam sana ne anlatsam diye düşünürken aklıma ister istemez yıllar önce bir kış günü yaşadığım olay geldi. Böyle karlı bir havada iyi gider. Onu anlatayım. Ama başından başlamam lazım; yoksa benim gibi bir kasaba avukatının o zengin insanların arasında ne aradığını çözemezsin.

Kırk yıl cinayet davalarına girip çıkmış, katillerin gözünün içine bakmış, yalanı hakikatten ayırmayı meslek edinmiş bir adamım. Ama beni o zenginlerin arasına sokan ne hukuk oldu, ne bir miras; düpedüz kumar oynadım. Öyle bildiğin poker ya da makine filan değil. Gerçi, o yıllarda onlar da serbestti.  Ama bu başka.

Doksan dördün baharında, Çiller Hanım memleketi bir gecede uçurumdan aşağı yuvarlamıştı. Beş Nisan kararları… Ne günlerdi, bir bilsen. Bankaların önünde kuyruklar, bir sabah uyanınca yarı yarıya erimiş maaşlar, döviz büfelerinin önünde birbirini ezen insanlar.  Herkes dolara hücum ederken ben ters yöne koştum; elimde neyim var neyim yoksa bozdurup üç aylık, yüzde elli faizli devlet tahviline yatırdım. Çiller Hanım’ın her ne pahasına olursa olsun dövizi sabit tutup faizcilere –bu arada kocasına– para kazandıracağını tahmin ediyordum. Tahminim tuttu.

O zamana dek gördüğüm en büyük para, bir toprak ağasının oğlunu savunduğum bir cinayet davasının vekâletiydi. Üç ay sonra o tahviller beni, ömrümde eşiğinden geçemem sandığım kapılardan içeri soktu.

O kapılardan biri Abant’a yakın, çam ormanının koynuna gizlenmiş bir köydü. Daha doğrusu zenginler için inşa edilmiş bir site. Otuz kadar dağ evi, geniş bahçeler, aralarında yürüsen soluğunu kesecek mesafeler… Ormanın bittiği yerde kışın kıyıları usul usul buz bağlayan bir göl uzanırdı.  Geniş bir alana yayılan sosyal tesisler, zenginlerin gönlüne göre inşa edilmişti. Tenis kortları, açık-kapalı yüzme havuzları, saunalar, kulüp binaları ve gölün karşısındaki lokal. Akşamları orada yemek yer, şöminenin karşısında içki içer, briç oynar, laf arasında birbirimizin kaç para ettiğini tartardık. Ben o salonda hep bir yabancı gibi kaldım. Aralarına faizle karışmış bir kasaba avukatıydım sonuçta…

Tuhaf bir muhitti orası; sitede sürekli kimse oturmazdı. Ev sahiplerinin çoğu için burası bir yaşam alanı değil, kaçış yeriydi. Yaz gelince evler boşalır, herkes yazlıklarına giderdi. Asıl canlılık kışın ve baharda olurdu. Hele cuma akşamları… İstanbul’a da Ankara’ya da birkaç saatlik yol… Adamlar cuma arabaya atlar, pazar akşamı geri dönerlerdi. Kimi bir geceliğine görünür, gün ağarmadan yola koyulurdu. Yüzler durmadan değişir, arabalar gelir gider, evlerin kaçında ışık yandığını hiçbir akşam kestiremezdin. Oranın bu hâlini med cezire benzetirdim ben.  Mevsime, hafta sonuna göre büyüyen ya da küçülen bir kalabalık…  

Bir de av meraklıları vardı. Kulüp binalarından biri onlara tahsis edilmişti. Avcılıktan zerre kadar anlamam. Buna rağmen sırf züppelik olsun diye oraya üye olmuştum. Orman av hayvanı kaynardı; keklik, tavşan, arada bir domuz. Hafta sonları şafak sökerken köpek havlamaları, ağaçların arasından gelen boğuk tüfek sesleri orada normal karşılanırdı. Kimileri yalnızca bu amaçla, tüfeğini omuzlayıp ormana dalmak için gelirdi köye. İyi bir av tüfeği, o çevrede en az mal mülk kadar itibar sayılırdı.

Köyün gerçek yüzünü kar bastırınca görürdün. Bir tipi yeter de artardı bile. Köyden Bolu’ya inen tek yol kapanır, telefon tellerinden başka dünyayla irtibat kalmazdı. O gelgitli kalabalık bir anda donar, site koca ormanın göbeğinde bembeyaz bir adaya dönüşürdü. Kar her sesi yutardı; birkaç bacadan tüten incecik dumandan başka hayat belirtisi kalmazdı. Otuz ev, ama çoğu boş ve karanlık; ışığı yanan üç beş hanede de birbirine mahkûm, birbirinden habersiz bir avuç dolusu insan. Sana anlatacağım olay, tam da böyle bembeyaz, yalıtılmış bir kışın ortasında oldu.

İnsan cinayeti en iyi zenginlerin arasında öğreniyor. Şunu demek istedim: Fakirin cinayeti bellidir. Açlıktır, kıskançlıktır, iki kadeh fazla rakıdır; katili de çoğu zaman ceset soğumadan bulunur. Zenginin cinayetiyse başkadır. Onun ne acelesi vardır ne mecburiyeti; cinayeti bir ihtiyaçtan değil, soğukkanlı bir hesaptan doğar. Vakti vardır, aklı vardır, kaybedecek çok şeyi vardır; bu yüzden telaş etmez, iz bırakmaz, işini bir sanat eseri gibi kurar. En kusursuzu da hiç yakalanmaz. Çünkü kusursuz cinayet, cinayete benzemeyen cinayettir.

Kırk yılda böyle nice vakaya tanık oldum. Ama bu hepsinin üstünde durdu; yıllarca aklımdan çıkmadı. Sonunda çözdüm ama kimseye ispat edemedim, edemezdim de. O karla kapanmış evlerden birinde bir adam vuruldu; bahçesine tek bir yabancı ayağın basmadığı, kapısı içeriden sürgülü bir evde. Romanlara konu olacak kadar tuhaf, imkânsız denen türden bir cinayetti.

Bir avukat olarak itiraf edeyim, böylesine kusursuz bir cinayete az rastladım. O yüzden katilin zekâsına saygı duydum. Ve her zaman söylerim: Cinayet sadece motivasyon değil, aynı zamanda bir fırsat meselesidir. Bu olayda da fırsat fazlasıyla vardı.

Sen kadehini doldur, ben ateşe bakayım. Uzun hikâyedir, acelemiz yok.

***

O sitede iki kardeş vardı: Mahmut’la Altan.

Mahmut ağabeydi. Zengin olan da oydu. Keskin zekâlı, uyanık biriydi. Fırsatları değerlendirmeyi iyi bilen, kurnaz, kimseye açık vermeyen bir adamdı. Gölün kıyısında, geniş bahçeli, büyük bir evde oturuyordu. Köydeki en gösterişli ev onunkiydi.

Elli-elli beş yaşlarındaydı ama yıllar ona ilişmemiş gibi görünürdü. Kış sabahları, herkes şöminesinin başında büzülürken o kalkar, buz gibi göle girer, yüzerdi. Sudan çıktığında vücudunda ne bir titreme olurdu ne de yüzünde bir renk değişikliği. Bir boğa kadar güçlüydü.

Masaya oturduğunda son sözü hep o söyler, kararı hep o verirdi. İtiraz kaldırmayan ama sesini hiç yükseltmeyen bir otoritesi vardı. Kardeşinin üzerindeki gücü de böyleydi. Baskıyla değil, öyle olması gerektiğine herkesi inandırarak kurduğu sessiz, tartışmasız bir hâkimiyetti bu.

Sakin, soğukkanlı bir adamdı. Belki de iş hayatında bu kadar başarılı olmasının sırrı buydu. Şimdilerde bir laf var, ne diyorlar, hah karizmatik. O da öyleydi. Her zaman güçlüydü. Gururluydu da. Zayıf görünmekten hiç hoşlanmazdı. İnsanların, özellikle de yabancıların kendisi hakkındaki düşüncelerine çok değer verirdi.

Böyle biriydi işte: kimseye eyvallahı olmayan, kimseye muhtaç olmayan, her şeyini kendi kurup kendi çeviren. Belki de bu yüzden yalnızdı. Ne bir hayat arkadaşı vardı ne çocuğu; koca dünyada tek yakını, kardeşi Altan’dı.

Altan, ağabeyinin gölgesiydi. İyi biriydi, belki fazla iyi. Kızmayı, karşı koymayı, “hayır” demeyi hiç bilmeyen insanlardandı. Mahmut’a taparcasına bağlıydı; en azından öyle görünürdü. Zaten hayatı boyunca ağabeyine bağlı olmaktan başka bir şey yapmamıştı. Ama şu da bir gerçek: Mahmut da kardeşine çok güveniyordu.

Altan da benim gibi borsaya meraklıydı ve konyak içmekten hoşlanıyordu. Onunla çabuk kaynaştık, arkadaş olduk. Böylece zamanla onu daha yakından tanıdım. Ne konuşursak konuşalım lafı sonunda hep aynı yere getirdiğini fark etmem uzun sürmedi. Güneye, Marmaris’e bir takıntısı vardı. Orada, deniz kıyısında, palmiye ağaçlarıyla çevrili bir otele sahip olmak istiyordu. Bu onun en büyük hayaliydi. Anlatırken içi içine sığmazdı.

“Ağabeyimin verdiği harçlıkla yaşamaktan bıktım,” derdi, kadehini çevirerek. “Bana iş kuracak kadar bir para verse ne olur ki? Gidip kendi işimin başına geçsem… Daha ne zamana kadar onun eline bakacağım?”

Bu parayı birkaç kez istemişti ağabeyinden. Mahmut her seferinde, o sakin, tartışmaya kapalı sesiyle, “Erken,” demişti. “Daha erken.”

O böyle deyince de mesele kapanmıştı.

Ağabeyine muhtaç olmak Altan’ın içini kemiriyordu. Gelgelelim bu bağımlılığı yıkacak güç yoktu onda. Arkasını dönüp gidecek yüreğe de sahip değildi. Büyük bir ağacın gölgesinde büyümüş bir fidan gibiydi: O gölge yüzünden hiç boy atamamış ama artık o gölge olmadan da güneşe karşı nasıl duracağını bilemez olmuştu.

Tabii, bir de Nesrin vardı. Altan’ın karısı. Güzeldi. İçeri girdiğinde insanın istemeden başını çevirip bakacağı türden bir güzellik. Ama benim dikkatimi çeken sessizliğiydi. Fazla konuşmazdı. Ancak onun, Mahmut’tan hoşlanmadığını hissediyordum. Kocasının, ağabeyine muhtaç olmasından mutlu değildi.  

Mahmut, onlara ait bir faturayı ödediğinde ya da “Şunu şöyle yapın,” diye ağabeylik tasladığında, Nesrin’in yüzünden soğuk bir gölge geçerdi. Bir an sürer, sonra kaybolurdu ama ben o ânı hep yakalardım. Kendilerine verilen her şeyi, bir borç senedinin altını imzalıyormuş gibi alırdı.

Kocası Marmaris hakkında konuşurken onu izlerdim. Hayali Altan anlatırdı ama ayrıntıları Nesrin bilirdi. Hangi koy, kaç oda, sezon ne zaman açılıyor… Otel Altan’ın sadece ağzındaydı, oysa Nesrin’in kafasında çoktan kurulmuş, duvarları örülmüş, perdeleri bile asılmıştı. Bir keresinde, hayalini anlatmaya başlamadan hemen önce Altan’ın gözlerinin bir an karısına kaydığını gördüm. İzin ister gibi değil, onaylatır gibi. İşte o zaman anladım ki Altan yalnızca anlatıcıydı. Hayali kelime kelime yazan Nesrin’di. Kocasının, ağabeyinin avucuna bakmasını kaldıramıyordu. Bağımsızlığına düşkün, kimseye borçlu kalmaya gelemeyen güçlü bir kadındı. Ve kocasını bu bağımlılıktan çekip kurtaracak parayı kendisi talep edemeyeceği için Altan’ın diliyle istiyordu.

Bunları bana kimse söylemedi. Nesrin zaten bir şey anlatmazdı; hüneri de buydu. Ama üçünün arasındaki o sessiz gerilimi –Mahmut’un şefkatli tahakkümünü, Altan’ın minnet altında ezilen isyanını, Nesrin’in gururlu sabırsızlığını– görmemek için kör olmak gerekirdi. Ben de kör değildim.

***

Şimdi o güne geleceğim. Her yerin karla kaplı olduğu o soğuk kış gününe.

Mahmut, Altan ve köyün diğer üç sakiniyle birlikte sabah erkenden çıktığımız avdan öğlene doğru dönmüştük. Ormanda daha uzun süre kalabilirdik ama hava o kadar soğumuştu ki kılavuzumuz geri dönmemizin uygun olacağını söylediğinde itiraz eden çıkmadı. Kar yağışının yeniden başlama ihtimali vardı ve bu şartlar altında köyden uzakta olmak pek akıl kârı değildi. Sitenin lokalinde birlikte yemek yedik. Nesrin de oradaydı. Yemekten sonra Mahmut lokalde kaldı, birileriyle konuşacakmış. Nesrin kendi evlerine döndü. Altan’la ben de saat bire doğru benim eve gittik.

Hemen kahve yaptım. Sonra pencerenin önündeki koltuklara oturup kadehlerimize konyak doldurduk. Daha ilk yudumu almadan kar yağmaya başladı. Ama öyle usul usul değil; resmen tipi. Bir anda ormanı, bahçeyi, gölü sildi götürdü. Camın ardında dünya yok olurken, biz içeride sıcacık kendi dünyamızdaydık. Güzel bir andı.

Kar bir saat kadar sürdü, sonra birden dindi. Bıçakla kesilmiş gibi. Saat iki buçuğu geçmiş, üçe geliyordu. Ondan sonra bir daha tek bir kar tanesi düşmedi.

Kar dindikten bir süre sonra Altan’ın telefonu çaldı. O zamanlar cep telefonu herkeste yoktu. Kocaman, antenli aletlerdi. Ekranında ne numara ne de arayanın adı yazardı. Altan telefonu açarken “Nesrin’dir,” dedi kaşlarını çatarak. “Şarjım da bitmek üzereymiş.”

Ama arayan Nesrin değildi. Mahmut’tu.

Altan’ın telefonda söylediklerini mutfakta kahve fincanlarını yıkarken duydum. Çok değil, birkaç kelime. “Efendim ağabey… Tamam. Olur ağabey. Geliyorum.” Sonra kapattı.

Yüzünde bir tuhaflık vardı. Bana döndü, “Ağabeyim,” dedi.  “Önemli bir şey konuşacakmış bizimle. Seni de alıp bir saat sonra gelmemi istedi.”

“Beni de mi?”

İkimiz de meraklandık tabii. Sen olsan meraklanmaz mısın? Mahmut gibi bir adamın, “Önemli bir şey konuşacağım, avukat arkadaşını da getir,” demesi hayra alamet sayılmaz pek. Yeni bir yatırım mı, bir vasiyetname mi, ne? Konyağın üstüne bir de merak eklendi. Bekledik. Acele etmedik. Bir saat sonra gelmemizi istemişti çünkü. Altan da hiç acele etmedi. Sakin sakin kadehini bitirdi, hatta bir tane daha içti.

Saat dörtte kalktık, paltolarımızı giyip Mahmut’un büyük evine doğru yürüdük. Bir saat süren tipi, her yeri kalın bir kar tabakasıyla kaplamaya yetmişti. Görebildiğimiz her şey, çam ağaçları da dâhil bembeyazdı. O yüzden  bize yaklaşan Nesrin’i zar zor fark edebildik. Onu görünce Altan şaşırdı. Hatta biraz korktu sanki.

Nesrin, “Ağabeyin aradı,” dedi, nefes nefese. “Vurulduğunu söyledi. Yaralanmış. Seni aramış ama telefonun kapalıymış.”

Altan telefonunu çıkarıp baktı. Şarjı bitmişti.

“Ne zaman aradı?” dedi karısına, tuhaf bir ses tonuyla. “Ne zaman?”

“Az önce,” dedi Nesrin. “On dakika olmamıştır. Belki daha az. Hastaneyi aradım ama hatlar çalışmıyor. Köydeki doktor da gelmemiş. O yüzden buraya koştum.”

“Acele edelim,” dedim. Başka bir şey dememe gerek yoktu.

Üçümüz birden, çizmelerimiz kara gömüle gömüle, Mahmut’un evine doğru koşmaya başladık. Nesrin arkada kalmıştı. Bembeyaz sessizliğin içinde yalnızca kendi soluğumuzu ve karın altımızda ezilen o boğuk sesini duyuyorduk.

Hava henüz kararmamıştı. Bahçeye girdiğimizde ilk fark ettiğim şey karın bozulmamışlığı oldu. Bembeyaz, dümdüz, el değmemiş bir örtü. Tek bir ayak izi vardı üstünde. Bahçe kapısından eve doğru gidiyordu.

Mahmut’un ayak izleriydi. Sonradan ölçtürüldü, kesin olarak tespit edildi. Belli ki kar tamamen dindikten sonra yürümüştü burada. Nitekim lokaldeki görevliler de tipi dindikten hemen sonra çıktığını doğruladılar. Ondan sonra bahçeye biz gelene kadar ne bir insan girmiş, ne de çıkmıştı. Sonradan Jandarma da aynı şeyi söyledi: Kar yağışının durmasının ardından eve giren tek kişi Mahmut’tu.

Kapıyı çaldık. Açan olmadı. Bir daha çaldık, yumrukladık, bağırdık. Sessizlik devam edince Altan yandaki pencerenin camını dirseğiyle kırdı, elimizi sokup mandalı açtık, içeri girdik.

Mahmut salonda, yerde yatıyordu. Karnından vurulmuştu. Halının üstüne koyu, geniş bir kan gölü yayılmıştı. Daha ilk bakışta öldüğünü anladım. Salonun diğer köşesinde Mahmut’un o çok pahalı av tüfeği duruyordu. O da yerdeydi. Namlusuna parmağımın ucuyla dokundum. Soğuktu.

Jandarmayı, hastaneyi aradık yeniden. Sonunda hatlar açıldı, sesimizi duyurabildik. Bu arada ben diğer odaları dolaştım. Düzensiz görünen bir şey yoktu. Her şey yerli yerindeydi. Olay salonda olup bitmişe benziyordu. Geniş kanepede de kan vardı. Sonra sargı bezleri, pamuklar… Hepsi kanlıydı. Devrilmiş bir sandalyenin yanında yine kanlı bir kazak duruyordu. Yardım gelene kadar hiçbir şeye dokunmadan bekledik.

Katil, Mahmut’u kendi av tüfeğiyle vurmuştu. Daha bu sabah avda kullandığı tüfekti. Bir Holland&Holland. İngiliz işi. Öyle sıradan, her avcının omzunda görülen cinsten değil. Fiyatını duysan dudağın uçuklar. Elde işlenmiş, adamın boyuna posuna göre ısmarlanmış. Kabzasındaki ceviz cilası ayna gibi bir silah. Mahmut, ona çok değer verirdi. Her avdan sonra özenle temizler, duvardaki yerine asardı.

 Tüfeğin sahip olduğu özellikleri düşününce neden cinayet silahı olarak seçildiğini daha iyi anlıyordum. Saçma atan bildiğin av çiftesi değildi; yivli namlulu tek kurşun atan bir tüfekti. İngilizler onu iri av hayvanlarını avlamak için üretmişlerdi. Namlusundan parmağım kadar kalın tek bir kurşun çıkardı. Böyle bir silahla yakın mesafeden ateş edildiğinde kurşun nereye girerse girsin önüne çıkanı deler geçer. Bir bufaloyu deviren şeyin bir insan ne yapacağını sen düşün.

Doktor, Jandarmayla birlikte geldi. Yarayı inceledikten sonra, “Yakın mesafeden vurulmuş,” dedi. “Aslında

Giriş deliği böğründe. Epeyce de geniş. Kurşun içeri girmiş, dalağı parçalamış, sırtından çıkmış. Dışarıya akan kana bakmayın, asıl kanama içeride olur. Dalak yaralandı mı sessiz sedasız kanar.”

Ayağa kalkıp başını iki yana salladı. “İşin acı tarafı, maktul, ölümcül bir yara aldığını anlamakta gecikmiş olabilir. Şu yerdeki pamuklar, sargı bezleri bunu düşündürüyor. İşin ciddiyetini kavrayıp sizi daha erken aramış olsa belki daha erken müdahale edilebilir ve hayatı kurtulabilirdi.”

Şimdi tabloyu gözlerinde canlandırmaya çalış. Kapısı kilitli, pencereleri kapalı bir ev. Bahçede tek bir ayak izi var, o da evdeki cesede ait. Biri karda hiç iz bırakmadan eve geliyor, kendi tüfeğiyle Mahmut’u vuruyor, sonra yine karda hiçbir iz bırakmadan evi terk ediyor. Bu arada kapıları ve pencereleri de içeriden kilitlenmiş hâlde bırakıyor. Katil eve nasıl girdi ve çıktı. Uçarak mı? Haklısın. Akla başka bir cevap gelmiyor.

Bu arada katilin kötü nişancı olduğu da anlaşılıyordu. O kadar yakından ateş etmesine rağmen Mahmut’u derhâl öldürecek bir yerinden vurmayı becerememişti. Tüfeğin yerini bildiğine göre eve daha önce gelmiş olmalıydı ama mermilerin nerede olduğunu bilmiyordu. Bilse tüfeğe ikinci bir mermi sürüp yarım kalan işini bitirirdi. Ama büyük ihtimalle katilin, tüfeğin çalışma mekanizması hakkında bilgisi yoktu.

Doktor, işi bitince cesedi alıp Bolu’daki morga götürdü. Jandarmalarsa bütün gece çalıştılar. Her yeri seyyar lambalarla aydınlatıp  ayak izlerini ölçtüler, fotoğraflar çektiler, parmak izlerini aldılar.

Kısa bir süre sonra da Savcı çıktı ortaya. Bolu adliyesinden Turgut adında genç bir adamdı. İnce, çevik, elindeki sigarayı hep unutan, gözleri her şeyi ölçüp biçen biriydi. Sonraki yıllarda politikaya atıldı. Ama pek umduğunu bulamadı. Şimdi nerede, ne yapıyor bilmiyorum.

Neyse, cinayet davalarının avukatı olarak adımı duymuştu. Beni hem bir tanık, hem bir süre için –sonradan itiraf etti– bir şüpheli, hem de aklını sınayabileceği bir zekâ olarak gördü. O karla kaplı bahçede saatlerce dolaştık durduk. Sana o geceyi anlatmak istiyorum; çünkü bir bilmecenin ne kadar kusursuz olduğu ancak onu çözmeye yeltenip çuvallayanların yüzünden anlaşılır.

En büyük mesele ayak izleriydi. Jandarma onları bir kuyumcu titizliğiyle ölçmüştü; boy, kalıp, adım aralığı. Hepsi Mahmut’undu; hepsi tek yöne, yani bahçe kapısından evin kapısına bakıyordu. Turgut Bey, Jandarmayı evin dört bir yanında dolaştırdı: Arka bahçe, yan duvar dipleri, kömürlük, mutfak kapısı. Hiçbir yerde tek bir iz daha çıkmadı.

“Şu kar,” dedi, külünü karın üstüne silkerken. “Beyaz bir kâğıt gibi. Üstünden geçen herkesi yazar. Ama bu olayda kimseyi yazmamış.”

Doğruydu. Kar, öğleden sonra üçe çeyrek kala dinmişti. Mahmut’un bahçesinde kendisininkiler dışında sadece benim, Altan’ın ve karısının ayak izleri vardı. Ama biz geldiğimizde Mahmut’unkilerden başka bir ayak izi görmemiştik. Ya üçümüz de yalan söylüyorduk ya da katil çok gizemli bir biçimde eve girmiş ve çıkmıştı.

Jandarma komutanı akıllı biriydi. “Belki dışarıdan ateş etmişlerdir,” diye bir tahminde bulundu. Ama bunun için pencerelerden en az birinin açık olması gerekirdi. Oysa biz eve geldiğimizde hepsi kapalıydı. Bizim kırdığımız camdan başka kırık bir cam da yoktu. Üstelik doktor yakın mesafeden ateş edildiğini söylüyordu ki ben de aynı kanıdaydım. Tabii, bir de cinayet aleti maktulün tüfeği olduğuna göre, onunla dışarıdan ateş edilmesi imkânsızdı.

Turgut Bey, gizli bir geçit var mı diye duvarları inceledi, bacaya baktırdı. Bacaya bir kedinin sığması bile zordu.

“Mahmut, saat üçte kardeşini aramış,” dedi gözlerini kısıp gölün kasvetli karanlığına bakarak. “İkinizin birlikte gelmesini istemiş. Neden bir saat sonra? Neden hemen  ya da iki saat sonra değil de bir saat sonra?”

Hiçbir fikrim yoktu açıkçası. Daha doğrusu bu konuyu düşünmemiştim bile. Mahmut’un çok düzenli, planlı biri olduğunu bildiğim için üzerinde durmamıştım. Herhâlde bir bildiği vardır, programını ona göre yapmıştır demiştim.

Savcı, “Üçle dört arasında biriyle mi görüşecekti acaba?” dedi. “Belki de kardeşiyle telefonda konuşurken yanında biri vardı.”

“Olabilir,” dedim. “Ama bu bir şeyi değiştirmez ve hiçbir şeyi açıklamaz.”

Beni duymadı. “Mahmut, tipi dindikten sonra lokalden ayrılmış,” diye devam etti sözlerine. “Yani tam üçe çeyrek kala. Lokalden buraya kadar yol, bu karda bile on dakikadan fazla sürmüyor. Saat üçte kardeşi Altan’a telefon ettiğini biliyoruz. Yani adam, kardan sonra evinde sapasağlam ayaktaydı. Dörde on kala kardeşinin karısına telefon etti ve vurulduğunu söyledi. Demek cinayet dörde çeyrek  kala işlendi. Saat dördü beş geçe eve girdiğinizde Mahmut’un cesedini buldunuz. Biri onu kendi tüfeğiyle vurdu. Ve tek bir iz bile bırakmadan ortadan kaybolmayı başardı. Kilitli kapıların ardından buhar olup uçtu mu bu adam?”

Kendi sorusuna kendi güldü. Ama gülüşünde keder vardı. Çünkü akıl onu her seferinde aynı imkânsız kapıya götürüyordu.

Dediğim gibi uzun bir geceydi. Üçümüz de defalarca sorguya çekildik, ifadelerimiz alındı. Savcı, cinayetin nasıl işlendiğini çözemeyince, âdet olduğu üzere saik üzerinden sonuca gitmeye yöneldi. Ve saik denince akla gelen ilk isim Nesrin oldu. Savcının, kadının güneydeki otel hayalini, Mahmut’un parasına duyduğu hasreti, “Ne zamana kadar eline bakacağız?” diye kocasını dürtüşünü öğrenmesi uzun sürmemişti çünkü. Bu bilgilenmede biraz benim de payım oldu elbette. Ayrıca Nesrin o öğleden sonra evindeydi, tek başına ve tanıksız. Dört başı mamur bir şüpheliydi yani. Turgut Bey bir ara zil takıp oynayacak kadar mutluydu. Hem saik vardı, hem fırsat. Ama gene o beyaz kâğıda tosladı. Nesrin’in evinden Mahmut’un evine giden yolda tek bir ayak izi yoktu. Kadın, kardan sonra oraya ayağını basmamıştı. Telefondan sonra evinden çıkmış ve bizim tarafa gelmişti. En kuvvetli saik, en kesin masumiyetle sarmalanmıştı.

Peki ya bu cinayetten asıl kazançlı çıkan? Mahmut ölünce mülkleri, şirketleri, borsadaki bütün serveti tek bir kişiye, kardeşine kalıyordu. Dünyanın en eski saiki: Miras. Turgut Bey, Altan’ın üstüne ciddi ciddi gitti. Ama Altan’ın alibisi kusursuzdu. Kurşun sıkıldığı sırada o benimleydi. Öğle yemeğinden cesedi bulana kadar, saatlerce, aralıksız, benim gözümün önünde. Bunu kim söylüyordu? Ben. Cinayet davalarının o meşhur avukatı, sitenin en güvenilir tanığı, katilin masumiyetine kefil oluyordu. Altan’ın parmağının ucu bile değmemişti kardeşine çünkü bütün öğleden sonra benim konyağımı içmişti.

Turgut Bey beni de elemeden geçirdi elbette; cesedi bulan iki kişiden biriydim. Üstelik o dünyaya şans eseri girmiş bir yabancı. Ama Altan’la ben birbirimizin tanığıydık. Lokalde bizi gören onlarca kişi vardı, gerisi de malum. Böylece şüphelilerin hepsi aklandı: Nesrin karla, Altan benimle, ben Altan’la.

Sonunda bütün kapılar tek tek kapandı. Dışarıdan giren yoktu, çıkan da yoktu tabii. Nesrin katil değildi, Altan değildi, ben de değildim. Ama ortada bir gerçek vardı. Mahmut, Nesrin’i aramış ve birinin kendisini vurduğunu söylemişti. Ve bütün bu karmaşadan geriye ateşlenmiş bir tüfek ve ölü bir adam kalmıştı.

Dosya, faili meçhul ve çözülememiş bir dava olarak mühürlendi.

***

Aradan kaç yıl geçti, tam bilmiyorum. Bir yaz sonu, bir dava yolumu Marmaris’e düşürdü. Şehrin en iyi oteline yerleştim: Denize sıfır, boydan boya palmiyelerle çevrili, mermer avlusunun ortasında serin sular şırıldayan, büyük ve pahalı bir yer. İlk akşam, terasta bir şeyler içerken, otel çalışanlarının masadan masaya dolaşan iyi giyimli bir adamın önünde nasıl iki büklüm olduğuna takıldı gözüm. Yanımdan geçen garsona kim olduğunu sordum. Otelin sahibiymiş. Adam bana doğru yaklaşınca onu tanıdım. Altan’dı.

Demek rüyasına kavuşmuştu, hem de düşlediğinin kaç katına. Mahmut geride ne bıraktıysa hepsi kardeşine kalmıştı. Ağabeyinin koca serveti, palmiyelerin altında ışıl ışıl yanan bu saraya dönüşmüştü. Nesrin de bir yerlerdeydi elbette, o güzelliğiyle aç gözlülüğünün nihayet doyduğu bir köşede.

Altan beni görünce tanıdı. Yüzü bir çocuğunki gibi aydınlandı; kollarını açıp eski dost diye sarıldı. En iyi masaya oturttu, en iyi şarabını açtırdı. Bir müddet havadan sudan konuştuk. Borsa, o eski kışlar, site, şu bu. Sonra ben kadehimi bir kenara ittim ve gözlerinin içine bakarak “Altan,” dedim. “Her şeyi biliyorum.”

Gülümsemesi yüzünde dondu. Bir şey demedi. Ben devam ettim.

“O gün ağabeyini kimse öldürmedi. Bahçede tek bir ayak izi vardı çünkü  eve dışarıdan hiç kimse girmemişti. Katili aramak boşunaydı, ortada katil yoktu.”

“Ne vardı peki?” dedi kısık bir sesle.

“Hepsini anlatacağım. Ağabeyin, o gün av dönüşü eve gelir gelmez her zamanki gibi tüfeğini temizlemeye başladı. Ama beklenmedik bir şey oldu. Bir kaza. Tüfek aniden  boşaldı. Karnından vurdu kendini. Sen ağabeyini benden iyi tanırdın, Altan. Karnından kan akarken telaşa kapılmadı. Basit bir sıyrık olduğunu düşündü. Sargı bezleriyle kanı durduracağını sandı. Tüfeğini temizlemeye devam etti.”

Altan’ın yüzündeki o neşeli otel sahibi gülümsemesi çoktan silinmişti. Kadehini avucunun içinde çevirip duruyordu. Gözlerini benden kaçırıp masadaki bir noktaya dikti. “Ağabeyimi çok severdim ben,” dedi birden. Oysa kimse aksini söylememişti. “Çok severdim.”

“Sonra,” dedim. “Kanın durmadığını görünce yardım için telefona sarıldı. Seni aradı, kendini vurduğunu söyledi. Hemen bir doktor bulup gelmeni istedi. Sen ne dedin, Altan? Ben oradaydım, ne dediğini duydum. ‘Geliyorum,’ dedin. ‘Geliyorum.’”

Durakladım. Altan’ın güneşte yanmış yüzünden kan çekildi; dudakları kımıldadı ama sesi çıkmadı.

“Bir tek kelime. Ama o tek kelime seni ele verdi. Çünkü kapatınca bana döndün, ‘Ağabeyim önemli bir şey konuşacakmış, seni de alıp bir saat sonra gelmemi istedi,’ dedin. İki kişiyi çağıran bir davete verilecek cevap ‘geliyoruz’dur, ‘geliyorum’ değil. Sen telefonda, ağabeyinle konuşurken, gerçeğe cevap verdin: Seni, tek başına, hemen çağırıyordu. ‘Geliyorum,’ dedin. Sonra bana döndüğünde yalanı kurdun: Bir saatlik, telaşsız, üstelik avukatlı bir davet. O bir saat, senin ağabeyine tanıdığın süreydi. Kan kaybından ölmesi için gereken süre.

Terasın uğultusu, denizin sesi, hepsi bir anda çok uzaktan geliyordu artık.

“Sen ağabeyine gitmedin, Altan. Doktor da çağırmadın. Onun o meşhur soğukkanlılığının onu öldüreceğini biliyordun. Yarasını hafife alacak, oturup bekleyecek, düzenini bozmayacaktı. Sen de bekledin. Benim yanımda, konyağını yudumlayarak bekledin; hem de bir tane daha içerek. Sonra beni yanına aldın. O eve seninle geldiğim, senin sapasağlam, sakin, hiçbir şeyden habersiz olduğuna tanıklık edeceğim için aldın. Beni kendi masumiyetine şahit yapmak istedin. Ağabeyini bir kurşun sıkmadan öldürdün. Ona hiç dokunmadın. Sadece yanına gitmedin. Dünyanın en kusursuz cinayeti bu: İşlenmeyen bir cinayet. Bir yokluk.”

Bir an durduktan sonra devam ettim. “Olayın bir kaza olduğunu düşüneceğimizi hesaplamıştın. Ama karın bu hesabı bozdu. Çünkü Mahmut, sana ulaşamayınca ona telefon etmek zorunda kalmıştı. Herhâlde kanepeye uzanıp senin gelmeni bekledi. Aradan dakikalar geçti ama sen gelmedin. Bunun üzerine Mahmut, bilincini kaybetmesine yakın yeniden telefona sarıldı. Sen açmayınca Nesrin’i aradı. O da ağabeyinin “Vuruldum,” demesini biri tarafından vurulmuş gibi anlayınca işler karıştı. Hepimiz imkânsız bir cinayeti nasıl açıklayacağımızın peşine düştük. Oysa ortada katil yoktu. Sadece ağabeyinin ölmesine göz yuman, yardımına gitmeyen bir kardeş vardı.”

Altan uzun bir süre konuşmadan öylece durdu. Sonra başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Ne inkâr etti, ne itiraf. Sadece, çok yorgun bir sesle, “Kanıtın var mı?” dedi.

Yoktu. İkimiz de biliyorduk ki yoktu. Suçun tamamı, gidilmemiş bir evden, açılmamış bir telefondan ibaretti. Böyle bir şey mahkemeye taşınmaz. Ben de zaten onu mahkemeye taşıyacak değildim. Sadece birinin gerçeği bildiğini bilmesini istemiştim.

Konuşacak bir şey kalmamıştı. Ayağa kalktım. Tam gidecekken beni durdurdu. Bana değil de sanki masadaki kadehe konuşur gibi, “Biliyor musun,” dedi. “O telefon hâlâ çalıyor. Her sabah, daha gözümü açmadan çalmaya başlıyor. Açıyorum, ağabeyimin sesini duyuyorum. Gel, diyor, bir doktor bul, gel. Ben de her seferinde ona geliyorum diyorum. Her sabah geliyorum diyorum… ama bir türlü gidemiyorum.”

O gece otelde kalmadım. Hemen odama çıkıp valizimi topladım.  Bile bile ölüme terk ettiği ağabeyinin serveti üstüne kurulmuş o sarayda bir dakika bile zaman geçirmeye tahammülüm yoktu. Çıkarken bir an durup arkama baktım. Altan hâlâ masada, önündeki dolu kadehe bakarak, kendi otelinin, kendi rüyasının tam orta yerinde, palmiyelerin altında, dünyanın en yalnız adamı olarak oturuyordu.

***

İşte böyle. “Peki bu adaletsizlik değil mi?” diye soracağından eminim. Gülme. Seni iyi tanıyorum. Sormasan bile aklından geçirmişsindir.

Cevabım şu: Bilmiyorum. Kitaplar ne yazarsa yazsın, adalet çoğu zaman mahkemede değil, insanın kendi içinde gerçekleşiyor. Bunu yaşlandıkça öğrendim. Altan’ın cezası, o otelin kendisiydi: Ağabeyinin serveti üstüne kurduğu ama içinde bir gece bile huzurla uyuyamadığı o saray.

Vakit geç oldu, kadehler de boşaldı. Sen de yoruldun bu ihtiyarın lakırdısından. Yine gel. Arayı uzatma. Çünkü sana anlatacağım daha çok hikâyem var. Şimdilik perdeyi indirelim ama yalnız bu gecelik.

Demek Mahmut, “Bir saat sonra gelin,” diye bizi çağırdıktan yarım saat sonra saldırıya uğramıştı. Önce Altan’ı aramış, cevap alamayınca Nesrin’e yönelmişti. O çaresizlik anını düşününce içim ürperdi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar