OZAN ILGIN BÖLÜM 7: RÜŞVET

Diğer Yazılar

Tuğba Turan
Tuğba Turan
1972, Ankara doğumlu olan Turan, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirip devlette çalıştıktan sonra 2008'de Karabük-Eflani ilçesine serbest eczane açtı. Kendisini 2003 doğumlu bir erkek evlat, üç köpek, on (zaman zaman daha fazla) kedi annesi olarak tanımlamaktadır. Safranbolu’da yaşıyor. Zalifre Yazıları isimli basılı dergide makaleleri yayınlanan yazarın Gölge e-Dergi'nin son yirmi sayısında fantastik hikâyeleri yer almıştır. Dedektif Dergi’nin kuruluşundan beri yazdığı 30 bölümlük Tilda ve Diğerleri isimli polisiye hikayeleri kitap haline gelmiştir. Kişisel sayfası olan tugbaturan.com'da tüm yazılarını yayımlayan yazar aynı zamanda Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üyesidir. Eserleri: Adı Cemre Olacak (Roman) 2020, Herdem Yayınevi Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları (Polisiye Hikâye) 2021, Herdem Yayınevi Dedektif Dergi (Polisiye Hikâye Seçkisi, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Kırmızı Battaniye (Polisiye Hikâye, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Dark Polisiye – İkinci Kitap 2021, Dark İstanbul Yayınları

Gündüz hayta gibi geziyor, gece sabaha kadar bir motoru tak-sök bitiriyordum. Yanı başımda ise en sadık dostum, köpeğim Çakır. Bizi terk eden babamdan hayır çıkmayınca dedem Ozan koymuş adımı. Bana lakap takılmasına sebep olacak bir isim daha koymuş maalesef: Tangsuk. ‘Mucize, şaşırtıcı olay, olağanüstü şey’ demekmiş Türkçede. Benim gibi bir doğuştan eziğe böyle isim koyarsan, olsa olsa arkadaşları tak-sök diye dalga geçerler. Hele motorcunun yanına çırak olarak girerse, bu tak-sök lafı yapışır kalır üzerine. Uzun lafın kısası Tak-sök Ozan derlerdi bana mahallede.

Ben Tangsuk Ozan Ilgın.  Sultanat Şehri’nde yaşıyorum. Eskiden bir imparatorluğun başkentiymiş. Bana lütfedilen ya da lanetim olan Osteogenesis Imperfecta hastalığı yüzünden kimsenin umurunda olmayan bir kadınken üstün yetenekli bir polis olarak SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetleri’ne katıldım. Çünkü bu hastalık yüzünden kırılgan olan kemiklerim şekil değiştirerek olağanüstü güçlü kadın halime geçmemi sağladı.

***

Arkadaşlarla kahvede, Madenekon Terör Örgütü üyeliği suçundan tutuklanan Amirim Kozak Hayri’nin suçsuz bulunarak mesleğe geri dönüşünü ve benim SSOK AR-GE Laboratuvarı’nın başına getirilişimi kutluyorduk.  Kahvedekiler birden televizyona bakakaldılar.

“Niye Yeşilçam filminde gecekondusunu zengin müteahhide kaptırmış Tarık Akan gibi bakıyorsunuz lan yeşil yeşil?” diye sorduğumda günlerden 18 Kasım Salı günüydü ve SULTV canlı yayınındaki haberler şöyleydi:

Polisler, AŞEBEK’ten Sorumlu Bakan Ruling Donating’in, Devre ve Şehircilik bakanı Manborn Flagger’ın, Kekonomi Bakanı Victor Cascade’in, Sultbank Genel Müdürü Soliman Lion’ın, Mazeri İş Adamı Bheza Zhabbar’ın evlerine eş zamanlı baskınlar yapmışlardı. Görevi kötüye kullanma ve rüşvet soruşturması kapsamında bu kişileri göz altına alıyorlardı.

Telefonlarımıza göreve çağrıldığımızı bildiren mesajlar düşmeden polis kankalarım Ramazan ve Hüsnü’yle SSOK binasında hazır ola geçtik. Kozak Hayri, tutuklandığında bile görmediğimiz kadar endişeli gözlerle hepimizi süzdü. “Bundan sonra her şeye hazırlıklı olun.”

***

Biraz başa sarayım. Madenekon Terör Örgütü davasında askerlerle, aralarında profesörler, gazeteciler ve iş adamları da bulunan sivil kişiler tutuklanmıştı.  Madenekon’dan sonra patlayan Varyoz davasında ise özel yetkili sıvacılar, aralarında emekli generaller ve muvazzaf subayların da bulunduğu 69 askeri gözaltına almıştı.

Bunların ardından, eyalet-şehir, 18 Kasım sabahı gerçekleşen üç eyalet-bakanı, bir banka müdürü, bir de Mazeri halısever iş adamı’nın gözaltına alınma operasyonuyla çalkalandı.

Her şey Kapitalist Birleşik Devletleri – KABD’nin güneydoğu komşumuz Ayren Eyalet-Şehri’ne nüktedan silahlar yüzünden ambargo uygulamasıyla başladı. Bu ambargo,  Ayren’den satın alınacak petrol ve doğalgaz gibi ürünler için para yerine eyalet-şehirlerin kendi ürettikleri malları takas etmelerini öngörüyordu. Örneğin Sultanat Şehri’nin satın aldığı petrol ve doğalgaza ait ödemeler bir eyalet bankası olan Sultbank’a yatırılacak ve karşılığında Ayren’e Sultanat’ta ürettiğimiz ürünlerden ihraç edecektik.

Mazeri kökenli ama Ayren pasaportu taşıyan halısever iş adamı Bheza Zhabbar dünyaca meşhur Ayren halıları ticaretini Sultanat Şehri’ne taşıyınca işler değişti. Çünkü ambargoya takılan Zhabbar, sattığı halılar karşılığında Sultanat’ta üretilen malları ithal etmek istemiyor, parayı KABD doları olarak nakit istiyordu. Sultanat ve Ayren arasında mekik dokuyan Zhabbar, meşhur kadın assolistimiz Ebrar Gecedeş’le evlenince kendisine Sultanat vatandaşlığı verilmişti. Hatta iki eyalet-şehir arasındaki ticaretten elde ettiği kârlardan Sultanat Genellikle Evlere Yardım Vakfı-SULTGEY’e bağış bile yapmıştı.

 ***

Kozak Amirim sanki olacakları öngörmüştü. Daha olanlar hazmedilemeden 26 Kasım sabahı bir operasyon daha patladı. Bu sefer hedefte Belediye Başkanı İkram Papazoğlu’nun Patent Draporogue isimli bir iş adamıyla nişanlı kızı Hilâl Papazoğlu vardı. Hilâl, Sult gençliğini muhacim medeniyetler seviyesine getirmek amacıyla kurulmuş SULTGEY’in yöneticisiydi.

***

Bheza Zharrab gibi iş insanları, dünyaca ünlü Ayren halıları veya mücevherlerden oluşan lüks malların ticaretinin geliriyle SULTGEY gibi vakıflara bağışlarda bulunurlardı. Bu eyalet-şehirlerarası ticarette bir gelenek gibiydi. SULTGEY aldığı bu bağışları Hilal Papazoğlu’nun titiz yönetimiyle adaletli olarak dağıtmakta çok başarılıydı. Harcamaların şeffaflığından şüphe eden işgüzar bir sıvacı tarafından hazırlanan dosyada bu iş insanlarının aldığı ihalelerle ilgili ihaleye kesat karıştırmak ve rüşvet suçları vardı. Ayrıca eyalet-şehrin en çok okunan gazetesi SULTMORNING ve TV kanalı SULTV’nin satın alınması için iş adamlarından toplanarak bir küvette biriktirilen para da dosyanın konusuydu. SULTMORNING ve SULTV’nin satışı sonrası ana akım medya el değiştirmişti. Medya şirketlerini Hilâl Papazoğlu’nun iş adamı nişanlısının ağabeyi olan David Draporogue yönetecekti.

Küvette toplanan paralar yüzünden bundan sonra muhalifler tarafından “küvet medyası” olarak anılacak bir medya imparatorluğu doğdu.

18 Kasım sabahı gözaltına alınan kişilerin evinden, buzdolabı kutuları dolusu KABD dolarları ve halı sayma makineleri çıktı.

***

İkram Papazoğlu en güvendiği adamlarından biri olan Solomon Sert’i SSOK amirliğinden almıştı ama bana olan garezi yüzünden, sorumluluğunu bana verdiği SSOK Ar-Ge biriminin başına üst yetkili olarak Sert’i atamıştı.  Resmi olarak Hayri Kozak’a bağlıydım. Solomon Sert ise gayriresmî olarak attığım her adımdan haberdar olacaktı. Birisi buzdağının görünen yüzü diğeri suyun derinliklerinde kalan kısmı idi. Deep-devlet diye boşuna demiyorlarmış, diye düşündüm. Çünkü devletçilik dipsiz bir kuyu gibiydi. Savaşta insana altı ok saplansa, en derine giden ok bu olabilirdi.

Gelgelelim 18 Kasım gününden sonra İkram Papazoğlu çok hızlı hareket etti. Eyalet-şehir güvenlik müdürü ve polislerini bir hafta içinde değiştirdi. Ve 26 Kasım gününe gelindiğinde Piizişleri Bakanı’na “Sıvacılığın emrine uymayın!” emrini verdirdiği için, başta kızı ve kendisi olmak üzere tüm avenesiyle birlikte operasyonlardan sıyrık almadan kurtulabildi.

Bu olaylar, Quiri cemaatiyle beraber aynı yollarda yürüyen ve aynı yağmurlarda ıslanan İkram Papazoğlu’nun, cemaatle yollarını ayıracağına dair işaret fişeği oldu.

Olaylardan sonra üç bakana el çektirildi. Birisi istifa etti. İkram Papazoğlu emniyet teşkilatının yapısını değiştirmek üzere düğmeye bastı.

***

Belediye Başkanı Papazoğlu, 26 Kasım’ın ertesi günü beni huzuruna çağırttı. Belediye başkanlığı binası, ortadaki kocaman iç avluya bakan balkonlar halindeki katlardan oluşuyordu. Binanın katları daralarak Babil Kulesi gibi yükselirken, inşası da Barselona’daki yüzyıllardır bitirilemeyen o meşhur kilise gibi hâlâ devam ediyordu. Papazoğlu kendisine yerin yedi kat üstünde cennet gibi bir makam odası inşa ettirmişti ama sinirinden yerin yedi kat altındaki cehennemde yaşıyor gibiydi.  “Böbürlenme Padişahım senden büyük Allah var…” sözünü ise hepten unutmuşa benziyordu.

Seni Ar-Ge laboratuvarının başına getirdim ama ne araştırmadan ne geliştirmeden anlıyorsun Ozan! Anasını satayım ben bu işin! Adamlar tabii ki hazırlarlar hakkımızda her türlü iftira içeren dosyayı! Bize bilgi lazım, bilişim lazım, teknoloji lazım Ozan! Tepeden atlamayla güçlü olabilen bir kadın ve dandik köpeğinden çok daha fazlası lazım bize! Bilgiye herkesten önce erişebilmem için gerekli ekibi kurmadan gözüme görünme!”

Başkanın yanından çıkınca Ramazan ve Hüsnü’ye tek cümle söyledim.

Bana buraların en iyi hacker’ını bulun.

***

Ben en iyi hacker’ı sorduktan üç gün sonra Ramazan ve Hüsnü SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’nda bittiler.

“Sana lazım olan hacker’ın adı Siber Can. Bu gece yarısı ekibiyle beraber laboratuvara gelecek.”

Gece yarısı olduğunda, SSOK binasındaki Ar-Ge Laboratuvarı’nın gizli hangar girişinde 1996 model siyah bir Porsche 911 Carrera belirdi. İçinde üç kişi vardı. Şoför koltuğundan simsiyah giyinmiş, gözlerine kalem çekmiş, genç, zayıf, uzun boylu, kulakları küpe dolu, burnu ve kaşları piercing’li bir adam indi. Adamın V yaka siyah tişörtünden, göğsünden boynuna uzanarak ağzından fışkırttığı alevlerle tüm boğazını dağlayan bir ejderha dövmesi görünüyordu. Mermer bir Yunan heykeli kadar yakışıklı ve yapılı bir adam Porsche’nin ön sağ koltuğundan inince araba adeta havaya kalktı. Arabanın arka koltuğuna büzüşmüş diğer erkek de indiği zaman, bir motosiklet sesi yankılandı.

Porsche’yi takip eden ve kulaklarımızı 1300 cc’lik motorunun sesiyle dolduran Kawazaki Z1300’den bir genç kadın indi. Kendinden emin edasıyla kaskını çıkarınca at kuyruğu saçları şampuan reklamlarındaki gibi ahenkle dans etti. Kırmızı kapüşonlu svet-şörtün altına kırmızı kadife pantolon ve kırmızı botlar giymiş, uzun boylu genç kadın, can yakıcı bir kırmızıya boyanmış saçlarına adeta ağızlarından salyalar akarak bakan Ramazan ve Hüsnü’yü görünce dayanamadı.

“Oha bu ne lan? Hiç kırmızı saçlı kız görmediniz mi? Nereye düştük abi biz?”

“Abi yok! Abi yok! O ne öyle esnaf lokantası gibi! Siber de. Can de. Ya da Siber Can de. Patron de. Ama abi deme bana Haypatya!”

Haypatya SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’nı beğenmez gözlerle süzdükten sonra ukala ukala sordu. “Patron eyalet-şehir topraklarındayız. Bu işe bulaşmak istediğine emin misin?”

“Üç şeyi unutmayın demiştim ben size. Hatırladınız mı? Bir, benim arabamı benden başka kimse kullanamaz. İki, kafama yatmayan adamlarla hayatta iş yapmam…”

“Peki Ozan denen O.I. hastası bir kadınla bu bomboş hangardan ibaret SSOK Ar-Ge Laboratuvarı’nda gizli gizli çalışmak kafana yattı mı abi?”

“Sence?”

‘Ozan denen kadın’ olarak duruma el koymam gerekiyordu. Çakır’la beraber hangarın asma katındaki bürodan çıktım. “Sakin olun gençler. Vahşi batıdaki gibi birbirinize silah çekmenize gerek yok. Hepimiz aynı amaç için buradayız. Biz sizin hacker’lık yeteneklerinize ihtiyaç duyduk, siz de bizim kas gücümüze…”

“Dedi, elindeki silahla kendini güçlü sanan devletin maşası ve maaşlı polisi!” diyerek kahkaha attı Haypatya. Aynı anda Ramazan’a uçan tekme atarak silahını elinden almış ve silahı Hüsnü’ye doğrultmuştu. Çakır ve ben asma kattan atlayarak güçlü halimize geçtik. Ben Siber Can’ı ve yanındaki yakışıklıyı kıskıvrak yakalarken, Çakır kırmızı başlıklı kızın boynuna çöktü.

Tanışma esnasında içeriz diye 7/24 açık bir üçüncü nesil kahveciye gitmiş Cilmaya, kahvelerle geri döndüğünde ortama şöyle bir baktı.

“Demek tanıştınız…” Hangarın aydınlık köşesindeki toplantı masasına gidip kahveleri masaya dizerken birbirimize silah doğrultmuş olmamızı umursamadan bizi masaya davet etti.

“Siber Can’ın unutmamanız gereken üçüncü kaidesi şudur: iş görüşmelerinde asla alkol almaz. O yüzden kahve alıp geldim size. Hadi gelin de soğumasın.”

Cilmaya’nın ‘cool’ tavrından etkilenen herkes üzerini silkeleyip sessizce masanın etrafına yerleşti. Siber Can Cilmaya’ya iltifat etmeden duramadı.

“Şaşırttınız beni Cilmaya. Sizin de Ozan gibi Osteogenesis Imperfecta’dan mustarip olduğunuzu ve gücünüzü bundan aldığınızı biliyordum ama zekânızı ve hazırcevaplığınızı şimdi öğrendim.”

Benim yatıştırıcı bir kelam etmem gerekiyordu.

“Arkadaşlar dert büyük düşman bir. Şimdi birlik olma zamanı. Bu neslini siktiğimin kahvelerinin kaç yıl hatırı var bilmiyorum ama hadi içelim güzelleşelim.”

Herkes sakinleşip kahvelerini yudumlamaya başlayınca Siber Can ekibini tanıştırdı.

“Tanıştırayım, bu Tilki Baki, motorla gelen Haypatya’dır. Benden size tavsiye sakın isminin anlamını sormayın. Tilki Baki klavye ve fare kullanımının Michael Schumacher’i ise Haypatya da Ayrton Senna’sıdır. Bu Adonis Kazım. Ekibin kas gücü ve lojistik planlayıcısı. Aynı zamanda benim erkek arkadaşım.”

Hüsnü sormakta gecikmedi.

“Siz yani eeee…”

“Evet eşcinseliz. Söyleyebilirsin. Söylemek seni de eşcinsel yapmaz. Siz hepiniz heteroseksüelsiniz sanırım. Şimdi herkes herkesin cinsel eğilimlerini öğrendiyse, işimize bakabiliriz değil mi?”

***

Polis kankalarımla ben mahalleye genelde üniformamızla dönmezdik. Fakat 18-26 Kasım arasındaki olağanüstü günlerde öyle inanılmaz delilleri oradan oraya taşıdık ki eve canımız çıkmış halde varıyorduk. Üniformayla bizi evlerimize doğru yürürken gören Veteriner Mahmut Abi bağırarak mahalleliye soruvermişti.

“Bu bizim tak-sök değil mi?”

“Tak-sök mü kaldı ulan! Ben artık kahraman bir polisim!”

Anlaşılan cılız bir tamirci çırağıyken takılan lakabım peşimi bırakmıyordu. Tak-sök lafı bütün gece kafamda çınladı durdu.

Tak-sök? Bi’ dakika lan? Nasıl kahramanlık bu benimkisi?  Yüksek bir yer bulacağım da atlayacağım da güçlü halime geleceğim. Sokarım lan böyle kahramanlığa! Bak diğer kahraman kadın ve adamlara! Hulk zaten kocaman. Ironman’in demir takım elbisesi var. Batman kendine Batmobil yaptıracak kadar zengin. Thor başka gezegenden tanrı, Süperman zaten uzaylı. Wonderwoman’ın kamçısı var. Bende ne var? Sevenin Allah’ı var misali Osteogenesis Imperfecta hastalığımdan mütevellit kırılıp kırılıp düzelen bir beden! O da atlayacak zıplayacak yüksek yer bulursam eğer! Beni kandırmış bu pezevenkler!

***

Ertesi gün Ar-Ge biriminin gizli hangarına yerleşmiş olan Siber’in yanında aldım soluğu.

“Bana yüksekten atlamadan ya da saatte yüz seksen kilometreyle çarpışmadan güçlenen bir beden lazım Siber Can. Tak-sök, bir şeyler yap bana.”

“Aklımda başka bir fikir var. Hiçbir şey takıp sökmeden güçlendirmemiz lazım seni. Şimdi birini çağıracağım buraya. Tekin Tanker. Vatan Millet Sultanat Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Bölümü başkanıdır.”

“Farma ne?”

“Boş ver orasını. Çılgın profesördür. Kimya, botanik, genetik, yapay zekâ ne ararsan bilir. Derdimizi ona anlatalım, bakalım ne diyecek?”

***

Tekin Tanker, ender bulunan bitkiler üzerine araştırmalar yapan ender bulunan bir beyindi. Hatta araştırmaları o kadar ilginç ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştı ki, verilerini saklamak için Siber Can’dan yardım almıştı. Ozan’ın Osteogenesis Imperfecta olayını ve kırılarak güçlenen bedenini duyduğunda çok ilgilendi. Ozan’ı muayene ettikten sonra kafasını kaşıyarak biraz düşündü.

“Elimde bir formül var Ozan. Ama sana göre uyarlamam lazım. Siberciğim, şu malzemeleri bulmanı istiyorum senden. Dikkat et öyle köşedeki aktarda bulabileceğin şeyler değil.”

“Köşedeki aktarda bulabileceklerimizle çalışan bir adamla işim olmaz zaten! Görelim bakalım şu imkânsızlar listesini…”

“Mandragora autumnalis, Amorphallus titanum, Atropa belladona, Digitalis purpurea ve Leiurus abdullahbayrami.”

“Ooo Mandrake de denilen adamotu, Titan Arum olarak bilinen ceset çiçeği, güzelavratotu ve yüksükotu ve ölümcül zehirli sarı akrep! Neler geçiriyorsunuz aklınızdan çok merak ediyorum hocam!”

Sanki yabancı bir dilde konuşuyorlardı ama Siber Can Türkçelerini söyleyince kafamda bir ışık yandı.

“Bu kadar zahmete gerek yoktu, kafama sıkar giderdim ben yahu!”

***

Prof. Tanker, %33,3 Mandrake, %22,2 Titan Arum, %11,1 güzelavratotu %25,74 yüksükotu ve %6,66 akrep zehri katarak elde ettiği sprey serumu sonunda bitirip deneme aşamasına geçebileceğimizi söyledi. Bir yandan çocuk gibi sevinirken bir yandan da kafamdan rakamları topluyordum.

“Kaptan Amerika’nın serumu gibi! Ben de süper kahramanlardan hangisini saymadım diyordum! Ama bir dakika! Maddelerin toplamı %99 etti sayın profesörüm. %1’i nerede?”

“O da bende saklı kalsın Ozan,” diyen Tekin Tanker sprey serumu önce Çakır üzerinde denemek istedi ama izin vermedim.

“Profesör sen ilim insanısın, bana bir şey olursa sen vicdan azabı çekmezsin. Ama ben Çakır’a bir şey olursa yaşayamam. Önce benim üzerimde deneyeceksen bu işte varım.”

Ar-Ge Laboratuvarı’nda bu sprey serumu denemek üzere toplandığımızda polis telsizinden acil kodlu bir yer bildirimi yapıldı. Daha denenmemiş serumu profesörün elinden kapıp koşa koşa gittiğimde gördüm ki Cilmaya ve Çakır’ı da bu terk edilmiş depoya çağırmışlardı.

Burada Nuri Körleğene’nin adamlarıyla karşılaşınca anonsun tuzak olduğunu anladık. Mafya babası elimde bulunan gizli anahtarları almak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Bu katakulliye kanmış olduğum için kendi kendime kızarken bağırdım.

“Alçak Körleğene! Telsizden anons geçip tuzak kurmak da tam sana göre zaten!”

“Alçak malçak! İşe yaradı ya sen ona bak! Al işte, üçümüz de buradayız. Umarım geçen seferki gibi bir B planın vardır Ozan!”

“Ahahahahha! Var elbet! Bu seferki sadece B planı değil. A, B, C, D, E, K vitaminleri de var içinde! %100 bitkisel ve akrepsel!”

Elimdeki sprey serumdan iki fıs çektim. Bedenim ani bir titreme ile yere yığıldı. İki saniye sonra yere yığılmış bedenim, üç metre boyunda devasa ve güçlü bir savaşçı olarak ayağa kalktı. Yaydığım koku yüzünden bayılmasın diye Cilmaya’ya bir maske fırlattım. Çakır için yapılmış özel maskeyi takmadan önce Çakır’ı duvara fırlatıp onu da güçlü köpek moduna getirdim.

“Sağ kolunun cesedinden bulduğumuz beş anahtar için evimi yakan bu şerefsiz Köleğene’nin her an peşimde olduğunu biliyordum ama bu işe ha bire seni de karıştırması canıma tak etti Cilmaya! Neredesin lan Körleğene? Kendin gelsene er meydanına! Sicilibozukya’dan adam mı çağırdın şimdi de?”

Bir yandan üzerimize ateş açan mafya bozuntusu adamları püskürtürken bir yandan da depodan çıkış yolları arıyordum.

“Doğru ya er meydanı dedim! Korkak şerefsizlerin saklandığı delik demedim! Merak etme er ya da geç geçeceksin elime!”

Bütün o bitkilerden elde edilen gücü kullandım. Titan Arum’un iriliği, kokusu, Atropa belladona’ya adını veren tanrı Atropos’un öldürme gücü ve boyun eğmezliği, Digitalis’in kalbime verdiği güç, Mandrake’den gelen hipnotik güçle neredeyse bir ordu adamı alt ettim.

En sonunda tankla dev kamyon karışımı bir savaş aracı tarafından sıkıştırıldık. Aracın içindekileri bir görüşte tanıdım. Nuri Körleğene en cevval adamlarından biri olan Chedot Woodpecker’i yanına almış sırıtarak üzerimize doğru geliyordu. Biz yaklaşan dev araçtan kaçarken, sensörlü ışıklar yanarak deponun karanlık yerlerini de aydınlattı. Birden arkamızda Star Wars’daki Millenium Falcon’un minyatürüne benzeyen bir araç aydınlandı. Cilmaya bağırdı.

“Anahtarlar Ozan! Anahtarları dene!”

Cilmaya, Çakır ve ben uzay gemisi şeklindeki, araca bindik. Elimdeki anahtarları denedim. İkinci anahtar aracın kontağını çalıştırdı.

Aracın kokpitindeki tüm düğmelere basmam sonucu araçtan çıkan uzantılar aracın bir helikopter gibi hareket etmesini sağladı. Meğer araç hem yüzebilen hem helikopter gibi kalkış yapabilen hem de jet gibi hızlı gidebilen bir araçtı.

Nuri Körleğene bize körlemeden ateş ederken ben Matrix’teki Trinity’nin helikopter pilotluğu öğrendiği hızla savaş aracını öğreniyordum. İkisi de zırhlı olan aracın birbirlerine attıkları bombalar havada patlarken bina başımıza yıkıldı. Sonunda aracı uçan moda getirebildim. En son diğer araçla birlikte kaçan Nuri Körleğene ile göz göze geldiğimizi hatırlıyorum. Suç ve dövüş arkadaşı Chedot Woodpecker’i yıkıntılar arasında bırakmıştı.

Çatışmanın en önemli kuralı arkada ölü ya da diri adam bırakmamaktı. Körleğene yaralı arkadaşını bırakıp kaçarak nasıl bir adam olduğunu belli etti. Yıkıntılar arasında baygın yatan Chedot’ı Cilmaya da gördü ve gözleriyle yapacağım hamlemi onayladığını bildiren işaretini çaktı.  “Neden bütün şerefsizler seni buluyor ki?”

Aracı yere indirdim. Chedot Woodpecker’i sırtlandım. Tam o sırada gözlerini yarım açarak bir şeyler mırıldandı.

“Ne varsa senin gibi kırk yaş altı kardeşlerimde var Ozan. Bu iyiliğini unutmayacağım…” dediğini duydum. Sonra tekrar bayıldı. Tuhaf aracı gizleyip çağırdığım ambulansa yaralı adamı bindirdikten sonra Sultanat Eyalet Hastanesi’ne yolladım.

***

Tüm bu hengâmeden sonra mahalleye döndüğümüzde Siber Can, Profesör Tekin Tanker, Ramazan ve Hüsnü’yü bizim evde telaşlı telaşlı bekleşirken bulduk.

“Sana ulaşamadık Ozan. Haberler kötü.”

Meğer mafyanın adamları bizi telefon/telsiz bağlantımızı yok etmek için alet konmuş o depoda oyalarken, bir kısım şerefsiz Tekin hocanın laboratuvarını havaya uçurmuşlar, Siber Can’ın hacker’lık işlerini yürüttüğü depoyu yakmışlardı. Hepsi ve ekipmanları bizim eve sığamayacağına göre aklıma ilk gelen şeyi söyledim.

“Yürüyün, eski transformatör fabrikasını üs yapacağız.”

Siber Can kendince teşekkür etti. “Ne demiştin Ozan? Dert büyük düşman bir. Meğer düşman bir değil çokmuş. Ama bundan sonra biz de kalabalığız. Birliğimizden doğacak kuvvetle yıkılmamalıyız!”

***

Mafyaya ait tuhaf aracı inceleyince motorunun gizli bir yerinde bir kısaltmaya rastladık: WADAC. Siber Can,WADAC’ın  War And Defence Administration Company’nin kısaltması olduğunu keşfetti. Mukim Gottgabe isimli bir şahsın yöneticiliğini yaptığı WADAC, uluslararası alanda savunma ve danışmanlık hizmetleri veren bir kuruluştu. Bu kuruluş aynı zamanda SSOK birlikleri için de silah ve mühimmat üretiyordu. Deep-devlet artık ne kadar derin olduğunu kestiremediğimiz şapkasından, tavşan yerine değişik savaş araçları üreten bir firma çıkarmıştı.

SSOK eski belediye başkanlarından İronhand’in simgesi olan şapka gibi bu şapkanın da marifetleri bununla sınırlı kalmayacaktı. Üç ay sonra, tarihler 20 Şubat’ı gösterdiğinde, Hatai ve Edene eyalet-şehirlerinde Sultanat İstihbarat Ajansı (SIA)’na ait tırların komşu ülke Muriye’ye giderken sıvacılar tarafından durdurulduğu haberi geldi.

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar