Ana Sayfa Blog Sayfa 12

POLİSİYE YAZARI MELİH GÜNAYDIN İLE SON ROMANI “BUZLAR ÇÖZÜLÜNCE” ÜZERİNE

Dedektif Dergi adına size yeniden hoş geldiniz diyorum. Bu söyleşimizde sizinle ağırlıklı olarak yeni romanınız Buzlar Çözülünce üzerine konuşmak istiyoruz.

Dedektif Dergi ikinci kez bana sayfalarında yer veriyor, bütün ekibe buradan teşekkürlerimi sunuyorum.

İlk romanınız Sürgün Avı ile polisiye edebiyatımıza kendinden emin bir giriş yapmıştınız. Sürgün Avı okurların büyük beğenisini topladı. 2020 yılında okur oylarıyla Kayıp Rıhtım Yılın En İyi Polisiyesi ödülüne layık görüldü. Hatta aynı yıl Polisiye Yazarları Birliği tarafından düzenlenen Kristal Kelepçe yarışmasında sizinle yarıştık. Sürgün Avı ilk romanınız da olsa sağlam bir zeminin üzerine kurulduğu belliydi. Okurlarımıza biraz kendinizden ve yazmaya nasıl başladığınızdan bahseder misiniz?

Ödüllerin hepsi kıymetli, okurların takdirini kazanmak her şeyden önemli. Kristal Kelepçe’de birçok değerli yazarla yarıştık ve sonucunda finalist oldum. Bunu öteki ödüllerden ayıran kriter, önemli polisiye yazarları tarafından değerlendirilmesiydi. Birinci olan arkadaşımız her yönüyle ödülü hak etti, biz de onu gururla alkışladık. Boğaziçi yokuşunda başlayan, oradan Sürgün Avı‘na ve son olarak Buzlar Çözülünce‘ye kadar uzanan bir yolculuk. Bu serüvenin anahtar kelimesiyse tutkuydu. Tutku, yazma sürecimdeki itici güç oldu ve her romana samimiyetle yaklaşmamı sağladı.

Edebiyat ve sosyoloji çoğu zaman iç içe geçmiş disiplinlerdir. Bir döneme damga vurmuş kimi yazarlarımız toplumcu gerçekçi romanlar kurgulayarak seçtikleri başat tiplerle dönemin toplumsal sorunlarını ele almışlardır.  Yaşamı kuşatan kurumsallaşmış insan ilişkileri, toplum dinamikleri, inanç sistemleri, yozlaşmalar bugün polisiye romanlar içinde de sıklıkla kendilerine yer buluyor. Yani son yıllarda çıkan yerli polisiye romanların çoğunun artık bu misyonu üstlendiğini gözlemlemekteyim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce de polisiye artık katil kim üzerine kurgulanmaktan öteye geçti mi?

Günümüzde polisiye romanlar giderek daha fazla toplumsal sorunlara ve sosyal meselelere odaklanıyor. Artık sadece suçun çözülmesi değil, aynı zamanda toplumsal adaletsizliklere, kurumların yozlaşmışlığına ve diğer sosyal dinamiklere de odaklanan polisiye romanlar daha fazla ilgi görüyor. Suçun sadece bireysel bir eylem olmadığının üzerinde durmak hem metnin niteliğini yükseltiyor hem de bu bakış açısını okura yansıtarak farkındalık kazanmasına zemin hazırlıyor. Bu, yazarların okurlarını sadece gerilimle değil, aynı zamanda toplumsal eleştirilerle de etkilemeye çalıştıklarını gösteriyor. Polisiye, katilin kimliğinden çok, toplumdaki sorunların çözümüne dair bir platform hâline gelmiş durumda. Fakat ben yine de katil kim polisiyelerini doyumsuzlukla okuyorum. Bazen gerçek dünyadan uzaklaşmak benim için bir motivasyon ve sessiz bir alan.

Sürgün Avı’ndan sonra Buzlar Çözülünce kitabınızı okuduğumda da bahsettiğim bu tezi doğrular nitelikte bir kitapla karşılaştım. Üniversitelerimizde yaşanan sorunlardan kadrolaşmalara, inşaat rantına, devlet içindeki örgütlenmelerden mülteci politikalarına, toplumdaki cinsiyet eşitsizliklerine kadar pek çok sosyal soruna yer verdiğinizi gözlemledim. Bu noktada Buzlar Çözülünce için politik polisiye diyebilir miyiz?

Buzlar Çözülünce‘de toplumsal sorunlara odaklanmak ve politik konulara değinmek benim için önemliydi. Roman, sadece bir suçun çözülmesini değil, aynı zamanda toplumdaki türlü sorunlara dikkat çekmeyi amaçlıyor. Olay örgüsü sadece suçla sınırlı kalmayıp, siyasi düzlemde de derinleşiyor. Ve suçun siyasi, sınıfsal, ekonomik, sosyal bir durum olduğuna dikkat çekmeye çalışıyor. Politik polisiye terimi bu bağlamda uygun olabilir.

Çocuk istismarı temelinde çok katmanlı bir hikâye ile karşımıza çıktığınız bu yeni romanı yazarken nasıl bir yol haritası izlediğinizi merak ettim açıkçası. Bacha Bazi eğlenceleri, Metaverse evreni, çocuk resimleri incelemeleri, indigo çocuk özellikleri derken epey bir konuyu kusursuz bir kurgu hâline getirmenizin öncesinde ciddi bir araştırma süreci olduğunu düşünüyorum. Gazetecilik geçmişinizin araştırma ve gözlem sürecinize katkısı mutlaka oluyordur. Bize bu romanı hazırlama sürecinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Bu romanı yazarken birçok farklı konuyu işlemek ve bu konular arasında bağlantılar kurabilmek adına ciddi bir araştırma sürecine girdim. Gazetecilik geçmişim, araştırma ve gözlem yeteneklerimi güçlendirdi. Bacha Bazi meselesini araştırırken Afganistan ile ilgili belgeseller izledim, refakatsiz sığınmacılarla ilgili makaleleri inceledim. Metaverse, çocuk resimleri ve indigo çocuk özellikleri gibi konularda psikolojik ve teknolojik araştırmalar yaptım. Daha sonra bu farklı unsurları kurgusal bir bağlam içinde birleştirerek hikâyeyi oluşturdum. Araştırma süreci, romanın gerçekçi ve derinlemesine bir atmosfer kazanmasına bana çok yardımcı oldu.

Ben her yazarın satır aralarına kendinden parçalar serpiştirdiğini düşünürüm. Siz bu romanın/öykünün neresindesiniz sorusunu severim. Buzlar Çözülünce’ye baktığımızda Melih Günaydın’ın hayatından ya da hayatına etki etmiş insanlardan izler bulabilir miyiz? Örneğin kurguladığınız karakterlerden biri komşunuz, kurum müdürünüz ya da mahalleden bir esnaf çıkabilir mi? Romanın ilham kaynağı kimdi/neydi?

Her yazar gibi, ben de eserlerimde kendi deneyimlerimden ve gözlemlerimden izler bulundurdum. Ancak karakterler ve hikâye büyük ölçüde kurgudur. Romanlarım genellikle toplumsal sorunlara odaklandığı için elbette yaşamımdan ve çevremden etkilenmiştir. Ancak direkt bir karakterin birebir yansıması olmamakla birlikte, yazma sürecimdeki gözlemler ve deneyimler hayal gücümü şekillendirmede önemli bir rol oynamıştır mutlaka.

Her ne kadar ülke ekonomisindeki gidişat yayın dünyasına darbe vurmuş olsa da peş peşe kitaplar çıkmaya devam ediyor. Son zamanlarda hangi yerli polisiyeleri okudunuz? Okuduklarınız hakkındaki yorumlarınızı ve yerli polisiye üzerine düşüncelerinizi kısaca okurlarımızla paylaşır mısınız?

Son dönemde yerli polisiye romanlar içerisinde okuduklarımdan Aras Gençtürk’ün Tuzak romanını söyleyebilirim. Aras çok yetenekli ve üretken bir yazar, romanlarını ve kurgularını takip etmek her zaman keyifli. Her söyleşimde ısrarla söylediğim bir kitap daha var: Alper Kaya’nın 50 Maddede Polisiye Edebiyat eseri. Her polisiye yazarının ve okurunun edinmesi gerektiğini düşünüyorum. Masa başında mutlaka durmalı, kitabı elime alıp herhangi bir maddesine baktığımda, ne kadar da az şey biliyormuşum diyorum. Genel olarak, Türk polisiye edebiyatının kalitesinin arttığını düşünüyorum. Yazarlar, sadece suçun çözülmesinden öte, toplumsal meselelere de değinerek okurları düşündürmeye, suçun çeşitliliğini artırmaya çalışıyorlar. Bu, polisiye türünün evrimleştiğini ve daha geniş bir perspektife sahip olduğunu gösteriyor.

Öyküler yazdığınızı da biliyoruz. Kendinizi hangisine daha yakın ya da yatkın hissediyorsunuz? Öykü yazmanın roman yazmaktan zor olduğu söylenir. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Her iki türü de seviyorum ancak kendimi daha çok roman yazmaya yatkın hissediyorum. Romanlar, karakter gelişimi ve karmaşık olay örgüleri konusunda daha fazla olanak sunuyor. Ancak öyküler, kısa ve etkili bir mesaj iletmek adına sanatsal odaklanmayı gerektiriyor. Her iki türde de yazmak benim için keyifli, fakat roman yazma sürecini daha doyurucu buluyorum.

Son olarak, yakın gelecekte bizi Melih Günaydın kaleminden çıkacak yeni bir proje bekliyor mu?

Şu an üzerinde çalıştığım roman, 1974 Dünya Kupası sırasında gerçekleşen bir cinayetin izini sürüyor. Heyecan verici bir hikâye olacak ve okurlarımın ilgisini çekeceğine inanıyorum. Kalemi elime alıp başlamak için sabırsızlanıyorum.

Dedektif Dergi ailesi olarak polisiye edebiyatımıza katkı sunan kıymetli yazarlarımızı ve eserlerini tanıtmayı önemli bir misyon olarak görüyoruz. Bize ve okurlarımıza zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ederiz.

Tekrar beni konuk ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu misyonla devam etmeniz dileğiyle…

BU AYIN KİTAPLARI

YILAN AVI

Yazarı: John Verdon

Yayınevi: Koridor Yayıncılık

Yayımlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 440

Uzun bir bekleyişin ardından John Verdon’ın belki de en sürükleyici polisiyelerinden Yılan Avı (Emekli NYPD dedektifi Dave Gurney’in son macerası) Koridor Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı. Eski tenis oyuncusu, yeni uyuşturucu satıcısı Ziko Slade, küçük çaplı bir suçlu olan Lenny Lerman’ı vahşice öldürmekten yirmi yıl hapis cezasına çarptırılır. Arkadaşının ricası üzerine davayı üstünkörü de olsa inceleyen dedektif Dave Gurney ortada görünenden çok daha katmanlı bir suç olduğunu anlar.

Gurney olayların perde arkasını araştırırken kendini bir cinayetin baş şüphelisi olarak bulur ve soğukkanlı bir katil tarafından takip edilir. İtibarını kurtarmak, işlenen cinayetleri çözmek için uğraşırken kanundan kaçmak zorunda kalan Gurney dedektiflik mesleğine olan sarsılmaz güvenini sorgulayacaktır. Sonunu okumadan elinizden asla bırakamayacağınız enfes bir polisiye.

17 Numara Piyes

Yazarı: Fatma Şamata

Yayınevi: Artemis Yayınları

Yayımlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 432

Evet, ben 17 Numara değildim. 17 Numara, Asır’ın yarattığı bir kurbandı. Ben Defne Karaca’ydım, sahnenin yaratıcısıydım. Asır ve çetesi, ölüm kapanına kısılır. Defne içinse karanlık günler biter, daha karanlık günler başlar. Bir yanda her şeyden çok sevdiği ve kaybettiği babası, bir yanda Asır’ın her şeyden çok sevdiği ve kaybettiği kız kardeşi vardır. Defne, vicdanı ve duyguları arasında bir seçim yapmak zorunda kalmıştır. Defne, sahip olduğu her şeyin aslında bir avuç yalandan ibaret olduğunu öğrenir. Asır’a karşı gardını indirdiğinde kendiyle yüzleşme vaktinin geldiğini anlar. Bu mücadele siyah ve beyazın değil, siyahla toz pembenin mücadelesidir. Artık her şey ters yüz olmuştur. Kimin kötü, kimin daha kötü olduğunu öğrenmenin vakti gelmiştir.

Şimdi sahne değişmiştir ve perde yeniden açılmak için hazır bekliyordur. Bu kez piyes, gerçekler üzerine kuruludur. Gerçeklerse bir katliamdan bile daha çok can yakacaktır.

Yazarın ilk kitabı şaşırtıcı bir şekilde bitince, ister istemez ikinci için duyulan merak artmıştı. Bu kitabının sonunda da yazar aklımızı başımızdan alıyor. Üçüncü kitapta olacaklarsa   daha da meraklandırıyor. Yazarın kalemiyle mutlaka tanışmalısınız.

Kapalı Kapılar Ardında

Yazar: Jane Casey

Yayınevi: Doğan Kitap

Yayımlanma Tarihi: 2023     

Sayfa Sayısı: 192

Jane Casey’nin “Maeve Kerrigan” serisinin 9. ve son kitabı kısa bir süre önce Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Dedektif Çavuş Maeve Kerrigan’ın yeni bir ilişkisi vardır fakat yine iş-özel hayat dengesini kuramadığı için sorunlar yaşamaktadır. Paige Hargreaves, Londra’nın en ayrıcalıklı erkeklerinin üye olduğu bir kulüple ilgili araştırma yapan genç bir gazetecidir. Şok edici bir skandalı günyüzüne çıkarmanın eşiğindeyken ansızın ortadan kaybolur. Herkes şampanyanın su gibi aktığı akıl almaz partiler veren seçkin centilmenler kulübü hakkındaki söylentileri duymuştu… ve kapalı kapılar ardında olup bitenler kimsenin hayal edemeyeceği kadar inanılmazdı. Dedektif Çavuş Maeve Kerrigan, gerçeği ortaya çıkarmak için kulübün zenginlik, ihtişam ve acımasızlıklarla dolu dünyasına dalmak zorunda kalır. Fakat onun da sakladığı sırlar vardır. Maeve zamanı tükenmeden gerçekleri gün yüzüne çıkarmayı başarabilecek midir? Seriyi okumadıysanız mutlaka okumanızı öneriyorum, oldukça tatmin edici bir polisiye.

Çıplak Kalp

Yazarı: Elçin Poyrazlar

Yayınevi: Doğan Kitap

Yayımlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 248

Elçin Poyrazlar’ın sevilen kahramanı Komiser Suat Zamir’in maceraları, Ecel Çiçekleri ve “Kayıp Yüz’ün ardından Çıplak Kalp ile devam ediyor. Siyasi nedenlerle Çocuk Şube’ye yollanan Komiser Suat Zamir’in odasına kardeşlerini doyurmak için hırsızlık yapan Samet adlı bir çocuk gelir. Samet’in hikayesi oldukça şaşırtıcıdır. Samet babasının kalbini bir kutuda bulduğunu ileri sürer. Diğer yandan iktidarın göz bebeği müteahhit Cüneyt Canipoğlu’nun gizemli bir şekilde kaybolması Emniyet’i alarma geçirmiştir. Birbirinden bağımsız görünen iki soruşturma Suat Zamir ve meslektaşları Selim ile Beren’i akıl almaz bir suç zincirine yönlendirir. Zamir ortalığı eşeledikçe olaylar devlet, tarikat, çocuklar ve hurafeler ekseninde birbirine akıl almaz bir şekilde bağlanır.

Elinizden bir an bile bırakamayacağınız temposu yüksek bir polisiye.

Derin Uyku

Yazarı: Bahar Akman

Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

Yayımlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 256

İki ay boyunca çözülemeyen ve faili belirsiz kalan cinayetlerin perdesini kaldırmak Komiser Tunç’a düşmüştür. Cinayetleri çözmek için ona yardım eden isimlerse Kerbela ve Amerika’dan gelen Doktor Arzu’dur.

Yazarın dili oldukça ağır ve olay örgüsü oldukça karmaşık. Her an bir sürprizle karşılaşma umuduyla ve merakla okumaya devam ediyorsunuz.  Masum görünen karakterler aslında suçlu olabilir mi? Öldürülen kadınların birbirleriyle bağlantıları nelerdir? Roman boyunca tüm bu sorular gizemini koruyor. Derin Uyku, akıcı anlatımının ardında gizlenen karmaşık olay örgüsüyle en “külyutmaz” polisiye okurunu bile son sayfaya dek merakta bırakacak bir roman. (Tanıtım Bülteninden)

VALERİE TAYLOR’A NE OLDU? BAŞKOMİSER MORSE SERİSİ 2

Yazarı: Colin Dexter

Yayınevi: Mylos Kitap

Baskı Yılı: 2023

Sayfa Sayısı: 288

Tüm zamanların en iyi polisiye serilerinden biri… İngiliz polisiyesinin usta ismi Colin Dexter’dan İngiliz polislerin en ünlüsü Başkomiser Morse’un maceraları… Dexter’ın gerçek İngiliz birasına, klasik müziğe, bulmacalara ve İngiliz edebiyatına âşık dedektifi Başkomiser Morse, ilk olarak 1975’te Woodstock’a Son Otobüs romanıyla okurlarla buluştu. Biraz aksi, bazen huysuz, kural tanımaz ancak tüm bunlara rağmen sempatik, son derece zeki, kültürlü, şefkatli ve adaletli bir karakter olan Başkomiser Morse, dürüst ve güvenilir yardımcısı Başpolis Lewis eşliğinde 13 roman boyunca kadim üniversite kenti Oxford’da cinayetleri ve gizemleri aydınlattı. Başkomiser Morse serisi, İngiltere ve ABD’de çok satanlar listesinde yer aldı ve bugüne kadar birçok dile çevrildi. Seri, üç başarılı yapımla ekrana da uyarlandı: 1987-2000 yılları arasında ekrana gelen Inspector Morse, Morse’un güvenilir yardımcısını konu alan Lewis ve Morse’un polisliğe başladığı 1960’lı yıllara odaklanan Endeavour. İngiliz Polisiye Yazarlar Birliği’nin prestijli Gümüş ve Altın Hançer ödüllerine ikişer defa layık görülen, Colin Dexter’a polisiyeye katkılarından dolayı Cartier Elmas Hançer ödülünü kazandıran Başkomiser Morse serisi, polisiye tutkunlarının mutlaka okuması gerekenler arasında.

Serinin ikinci romanında Başkomiser Morse ve Başpolis Lewis, Oxford’un kuzeyinde okula gitmek için evden çıkıp bir daha dönmeyen genç ve güzel liseli Valerie Taylor’ı araştırıyor. İki yıl boyunca Valerie’yi arayan Başkomiser Ainley, şüpheli bir trafik kazasında ölünce vakaya Başkomiser Morse atanır. Valerie’nin öldüğüne emin olan Morse ve bundan o kadar da emin olmayan Başpolis Lewis, vakayla ilgili herkesi ve her şeyi araştırdıkça şaşırtıcı gerçek ortaya çıkar.

Kaybolan KIZLAR- Dedektif Joise Quinn 1

Yazarı: Lisa Regan

Yayınevi: Olimpos Yayınları

Yayımlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 360

Küçük bir Amerikan kasabası olan Denton’da herkes on yedi yaşındaki kayıp Isabelle Coleman’ı aramaktadır. Şimdiye kadar bulabildikleri tek şey kızın cep telefonu ve kaybolduğunu bilmedikleri başka bir kız olmuştur. Konuşmayan, etrafında olup bitenlere hiçbir tepki vermeyen bu gizemli kızın başından korkunç olaylar geçtiği apaçık ortadadır. Dedektif Josie Quinn’in kızdan koparabildiği tek şey bir isim olmuştur: Ramona. Bu isim görevini kötüye kullanmaktan açığa alınmış olan Josie’yi, iki kızı birbirine bağlayan kanıtlara götürünce duruma el atmaya karar verir. Isabelle’i canlı bulmak için zamanla yarıştığının farkındadır ve başka kızların da kayıp olabileceğinden korkuyordur… İzler Josie’yi başka bir kurbana, kurtulmayı başaran fakat davası yetkililer tarafından düzmece olarak damgalanan başka bir kıza götürür. Bu canavarı yakalamak için Josie’nin kendi kâbuslarıyla yüzleşmesi ve içgüdülerini takip ederek en karanlık yere gitmesi gerekmektedir. Fakat oradan sağ çıkabilecek midir?

Lisa Regan’in Dedektif Josie Quinn serisinin dilimize çevrilen ilk kitabı olan Kaybolan Kızlar çok akıcı ve sürükleyici bir roman. Polisiye türüne yeni başlayanlar için doğru bir seçim olabilir.

Türk Dedektif 1- Çetin İkmen Polisiyesi

Yazarı: Barbara Nadel

Yayınevi: Perseus Yayınevi

Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 355

CWA Silver Dagger ödüllü yazar Barbara Nadel, ilk romanı The Turkish Detective ile okuyucularını Komiser Çetin İkmen ile tanıştırıyor. İstanbul’un eski Yahudi mahallesi Balat’taki dairesinde ölü bulunan Leonid Meyer ve evin duvarına yaşlı adamın kanıyla boyanmış bir gamalı haç. Ancak Komiser Çetin İkmen, bunun ırkçı bir saldırı olduğu fikrini kabul etmek istemiyor. Kanıtlar, İkmen ve genç yardımcısı Süleyman’ı iki kişiye götürür: Cinayetten kısa bir süre sonra Meyer’in dairesinin dışında görülen öğretmen Robert Cornelius ve Nazi sempatizanı olduğu bilinen emekli iş adamı Reinhold Smits. Ancak bu iki kişiyi birbirine bağlayan başka bir halka daha vardır: doksan yaşındaki Rus göçmen Maria Gülcü; uğruna öldürmeye değer bir sırrı olduğunu sanan dul bir kadın…

İngiliz yazar Barbara Nadel’in Türk kültürüne olan derin tutkusu ve bu topraklar hakkındaki bilgisi, günümüz İstanbul’unda geçen bu sürükleyici suç dramasında canlı bir şekilde ortaya çıkıyor.

Keyifli okumalar dilerim.

POLİSİYE EKRANI

Under the Banner of Heaven (2022)

IMDb: 7.5

Sezonu yedi bölümden oluşan Under the Banner of Heaven, Nisan 2022’de izleyicisiyle buluşan bir mini dizi. ABD’de Hulu kanalında yayınlanan diziyi ülkemizde yine Disney’in bünyesindeki dijital platformlardan Disney+ Türkiye ekrana getiriyor..

Gerçek olaylardan esinlenen bir suç draması olan Under the Banner of Heaven’ı Milk filmiyle 2009’da En İyi Özgün Senaryo kategorisinde Oscar kazanan Dustin Lance Black hazırladı. Dizi, Jon Krakauer imzalı aynı adlı kurgu dışı romandan uyarlandı. Romanın daha önce yine Dustin Lance Black imzasıyla film olması gündeme gelmişti ama proje yıllar sonra diziye dönüştürüldü. Ortak yapımını FX Productions, Aggregate Films ve Imagine Television üstlendi.

Geniş kadrosunda Andrew Garfield, Daisy Edgar-Jones, Sam Worthington, Wyatt Russell, Billy Howle, Denise Gough, Rory Culkin, Chloe Pirrie, Seth Numrich, Adelaide Clemens gibi oyuncular yer alıyor. Dizi, Andrew Garfield’ın kariyerinin ilk dizi başrolü olarak da öne çıkıyor.

Dizinin hikâyesi şöyle; Brenda Lafferty ve on beş aylık kızı Erica cinayete kurban gitmiştir. Lafferty ailesi, kökten dinci ve Mormon bir ailedir. Dolayısıyla dizi, tarikatın ileri gelenlerinden biri olan LDS Church’ü de konu alıyor. Keza Dustin Lance Black’in kendisinin aslen Mormon bir aileden geldiği de bilinmekte.

Brenda ve Erica, 24 Temmuz 1984’te Utah’ta öldürülür. LDS’ye ve inançlarına bağlı bir dedektif olan Dedektif Jeb Pyre davaya atanır ve kendisine yerlilerden Dedektif Bill Taba eşlik eder. Başta Brenda’nın kocası Allen gözaltına alınsa da soruşturma ilerledikçe hem pek çok bilinmeyen gerçek ortaya çıkar hem de Pyre’ın dine olan inancı sarsılmaya başlar.


Bodies (2023)

IMDb: 7.4

Netflix’in İngiliz yapımı mini dizisi Bodies, 19 Ekim’de izleyiciyle buluştu. Polisiye ve gerilimi bilimkurguyla buluşturan dizinin sezonu sekiz bölümden oluşuyor.

Yapım, yazar Si Spencer ve çizerler Dean Ormston, Phil Winslade, Tula Lotay, Meghan Hetrick ve Lee Loughridge’in kaleme aldığı çizgi roman serisinden uyarlanarak hazırlandı. 2015’te DC/Vertigo’nun yayımladığı seri, sekiz ciltten oluşuyor. Moonage Pictures’in yapımcısı olduğu dramayı ekran için Paul Tomalin hazırladı. Dizide başrolleri Shira Haas (Unorthodox), Jacob Fortune-Lloyd, Kyle Soller, Amaka Okafor, Greta Scacchi, Michael Jibson ve Stephen Graham paylaşıyor.

Dört dedektif, dört farklı dönem ve bir ceset… Londra’nın Doğu Yakası’ndaki aynı sokakta 1890, 1941, 2023 ve 2053’te birer ceset bulunur. Üstelik bu cesetler aynı kurbana aittir. Her dönemden farklı dedektifler olayı araştırmaya başlar. Dönemlerin arasında bağlantıların kurulmasıyla birlikte dedektifler soruşturmalarının ilişkili olduğunu keşfeder. Dahası bu soruşturmalar gizemli bir siyasi lider olan Elias Mannix üzerinde yoğunlaşmaya başlar. Dört dedektif bu gizemi çözmek için (bir şekilde) iş birliği yapmalı ve yüz elli yılı aşkın bir süreye yayılan bir komployu ortaya çıkarmalıdır.


The Killer (2023)

IMDb: 6.8

David Fincher’ın seri katillerin dünyasına geri döndüğü yeni film projesi The Killer (Suikastçı) 10 Kasım’da izleyiciyle buluştu. Filmi, Fincher imzalı House of Cards, Mindhunter, Mank, Voir ve Love, Death & Robots dizilerini de ekrana getiren Netflix yayınladı.

Yapım, Alexis “Matz” Nolent’in kaleme aldığı, Luc Jacamon’ın çizimlerini yaptığı Fransız bir çizgi romandan uyarlanarak hazırlandı, senaryo ise Fincher’la Se7en’da da çalışan Andrew Kevin Walker tarafından kaleme alındı.

Fincher’ın çıkış haberi ilk kez 2007’de gelen film projesini uzun süredir ekrana taşımak istediği biliniyordu. O dönem Paramount Pictures ve Brad Pitt’in kurucularından olduğu Plan B Entertainment’in yayınlamakistediği filmin senaryosunu Alessandro Camon kaleme alacaktı. Hatta başrol için vakti zamanında düşünülen Brad Pitt’in  “nihilistik” olduğunu düşünerek teklifi geri çevirdiği gündeme gelmişti. Böylece The Killer yıllar sonra farklı bir senaristle Netflix’in oldu.

Michael Fassbender’ın başrolünde olduğu filmde Arliss Howard, Charles Parnell, Kerry O’Malley, Sala Baker, Sophie Charlotte ve Tilda Swinton  rol alıyor. Filmin ilk gösterimi 3 Eylül’de 80. Venedik Film Festivali’nde yapıldı.

Konusuna gelirsek; acımazsız bir katil olan profesyonel bir suikastçı, yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmeye başlamıştır ve işini bırakma konusunda kararsızlık yaşamaktadır.  Son görevinde başarısız olur ve kendisini uluslararası, zorlu bir kovalamacanın içinde bulur. Üstelik ahlaki pusulanın olmadığı bu dünyada en büyük düşmanı yine kendisidir.


See How They Run (2022)

IMDb: 6.5

Tom George’un yönetmenliğini, Mark Chappell’in senaryo yazarlığını üstlendiği, suç-komedi-gizem türlerini bir araya getiren See How They Run, Eylül 2022’de sinema izleyicisiyle buluştu. Türkiye’de gösterime girmeyen film, 76. BAFTA Ödülleri’de En İyi İngiliz Filmi kategorisinde adaylık kazandı.

Kadrosunda Sam Rockwell, Saoirse Ronan, Adrien Brody, Ruth Wilson, Reece Shearsmith, Harris Dickinson ve David Oyelowo gibi isimler yer alıyor. Yapımını Searchlight Pictures üstleniyor.

1953’te, Londra’dayız. Hikâyesi usta yazar Agatha Christie’nin kaleminden çıkan The Mousetrap (Fare Kapanı) oyununun West End’teki sahnesi başarıyla sürdürmektedir ve temsil sayısı yüzü bulmuştur. Huysuz bir Hollywood yönetmeni olan Leo Köpernick, tiyatro oyununu sinemaya uyarlamaya karar verir. Ancak işler pek yolunda gitmez ve çok geçmeden film ekibinden biri öldürülür. Müfettiş Stoppard ve kendisine eşlik eden polis memuru Stalker cinayetleri araştırmakla görevlendirilirler. Araştırma ilerledikçe dedektifler kendilerini şaşırtıcı ve tuhaf durumların içinde bulur.

Not1: 1952’den beri seyirciyle buluşan The Mousetrap, dünyanın en uzun süredir sahnelenen oyunu olmaya devam ediyor. Harris Dickinson’ın hayat verdiği Richard Attenborough ve Pearl Chanda’nın canlandırdığı (eşi) Sheila Sim, oyunda başrolleri canlandıran ilk iki isim oldu. Filmde,tiyatro sahnelerinde duyulan anons sesi günümüzde de halen kullanılmaktadır. Hatta şömine üstünde yer alan saat de açılış gecesinden kalma ve halen kullanılan tek aksesuardır.

Not 2: Filmdeki polislerin aslen meşgul olduğu “Rillington Place” cinayetleri, gerçek hayatta işlenmiş cinayetler ve 10 Rillington Place (1971) adıyla daha önce film oldu. Seri katil Reginald Christie’yi yine Richard Attenborough canlandırmıştı. Ronan’ın filmdeki karakteri Memur Stalker’ın kurbanın defterinde ismi geçen kadınlardan Beryl ve Geraldine diye bahsetmesi de bu cinayete göndermedir. Zira bu iki kadın Reginald Christie’nin öldürdüğü anne-kızdır. BBC bu cinayetlerin hikâyesini Rillington Place ismiyle, 2016’da, üç bölümlük mini dizi uyarlamasıyla izleyiciyle buluşturdu (yine tavsiyedir).

DEDEKTİF DERGİ POLİSİYE KİTAP KULÜBÜ’NDE BU AY: GÜLÜN ADI



Dedektif Dergi olarak geçtiğimiz sayılarda farklı kitap kulüplerine konuk olmuş, toplantı notlarımızı sizlerle paylaşmıştık. Kendi okuma kulübümüzde yaptığımız toplantıları önceki sayılarda yayımladık, okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere önceki sayılara bir göz atmalarını salık veririz.
Şimdilik sadece Dedektif Dergi yazarlarına açık olan kulübümüze ilerleyen aylarda belki sizlerin de katılımını planlamaktayız. Bu sayıdaki toplantımız için ünlü yazar Umberto Eco’nun Orta Çağ tarihi ağırlıklı polisiyesi “Gülün Adı” romanını seçtik. İtiraf edelim zor bir okuma oldu. Altı Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantıdan hem okur hem de yazar olarak keyif aldık. Sözü uzatmadan Ramazan Atlen’in sunumunu yaptığı üçüncü kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz.  Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.


Ramazan Atlen: Merhaba arkadaşlar. Roman oldukça uzun ve dili ağır. Sunumu uzatmamak adına mümkün olduğunca kısa bir özet hazırlamaya çalıştım ki tartışabilmek için zamanımız kalsın.

İtalyan YAZAR, Umberto Eco 1932 doğumlu, mesleği akademisyenlik. Dilbilim, estetik ve felsefe dallarında çok sayıda eser yazmış.1980 yılında yazdığı Gülün Adı romanıyla bütün dünyada tanınmış.

Roman, İtalya’nın ilk postmodern yapıtlarından sayılıyor. Otuz dile çevrilmiş, on milyondan fazla satmış, birçok ödül almış, 1986’da aynı adla sinemaya uyarlanmış. Türkçe olarak 1986’da basılmış. Elimde 2016 tarihli 37. Can Yayınları baskısı var.

Şadan Karadeniz, Trabzon doğumlu Türk yazar ve çevirmen.Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu.Dışişleri Bakanlığı’nda uzman çevirmen olarak çalışmış.80’lerden itibaren İngilizce, İtalyanca ve İspanyolcadan çeviriler yapmış.Foucault Sarkacı çevirisiyle ödül almış.

Çeviriyi genel olarak beğendim ancak bazı eleştirilerim var: “olmak” sözcüğü sık ve gereksiz kullanılmış. Örneğin; uzaklaşmakta olduğunu (uzaklaştığını) görünce.  En az iki yüzyıl önce yapılmış olduğunu (yapıldığını). Hazırlanırken görmüş olduğum (gördüğüm) tavuk. Uçurumun dibinde çoktan ölmüş olduğunu (öldüğünü) öğrendim…

Bir de yaygın kullanılmayan “kösnü (şehvet)”, “erdenlik (bekaret)”, “tasım (kıyas)”, “Sağtöre (ahlak)” gibi kelimelerin kullanımını yadırgadım.

ROMANDAKİ BAŞLICA KARAKTERLER

Melk’li Adso: Romanın anlatıcısı Adso’nun babası İmparator Ludwig’in yanında savaşan bir soyludur ve güvende olacağı düşüncesiyle Adso’yu Rahip William’a çırak vermiştir.

Rahip William: Elli yaşlarında, Fransisken rahibi.Adso, William’ın kişiliğini şöyle tarif ediyor: “Davranışlarını yöneten tek şey, gerçeğe ulaşma isteği ve gerçeğin o anda ona görünen şey olmadığı kuşkusu.” Yani William bir rahip olmasına karşın kuşkucu bir adam.

Engizisyon mahkemeleri için sorguculuk yapmış ama birçok davada sanıkları suçsuz bulan, yalnızca ağır bir suç işlediğinden emin olduklarına ceza veren biri. Bu da onun vicdan sahibi olduğuna işaret ediyor.

Eco, romanında William karakteri üzerinden Sherlock Holmes’a gönderme yapmıştır. William’ın fiziki tarifiyle Holmes’unki nerdeyse birebir aynıdır.

“Boyu normal bir adamın boyundan uzundu; öyle inceydi ki, daha da uzun görünüyordu. Gözleri keskin ve içe işleyiciydi; ince ve hafif gagamsı burnu yüzüne tetikte bir adam anlatımı veriyordu. Çenesi güçlü bir isteği açığa vuruyordu.”

Doyle’un Kızıl Soruşturma romanında Holmes’un tarifi:

“Boyu bir sekseni geçiyordu ve o kadar zayıftı ki olduğundan da uzun görünüyordu. Yukarıda sözünü ettiğim uyuşukluk dönemleri dışında, bakışları keskin ve deliciydi; şahin gagasına benzeyen ince burnu, genel ifadesine bir tetikte oluş havası veriyordu. Kare şeklindeki çenesi de kararlı bir adamı ifade eden belirginliğe sahipti.” (Kaynak: Ekin Açıkgöz, Cinairoman.com)

Ama benzerlik bununla sınırlı değil. Holmes’un alameti farikası olan küçük ayrıntılardan yola çıkarak çıkarımda bulunma yeteneği Rahip William’da da var.

Abbonne. Manastır başrahibi

Jorge. Kör rahip

Malachi. Kütüphaneci

Berengar. Kütüphane yardımcısı

Severinus. Hekim

Adelmo. Kitap süslemecisi

Venantius. Yunanca, Arapça çevirmeni

Alinardo. Yaşlı rahip

Remigio. Kilercibaşı

Salvatore. Kilercibaşının yardımcısı

Ubertino. William’ın eski arkadaşı.

Nicola. Cam ustası

Benno. Söz bilimci

Bernardo Gui. Sorgucu, papanın elçisi.

ROMANIN GEÇTİĞİ ZAMAN VE MEKÂN

Hikâyenin geçtiği siyasi zemin, olayları anlamak açısından önemli. O yıllarda Papa’yla Kutsal Roma İmparatoru Ludwig arasında ciddi bir anlaşmazlık vardır. Çünkü Ludwig, 1314 yılında papalık makamının onayını beklemeksizin imparator olur. Papa, Ludwig’i 1322’de aforoz eder. Aynı yıl Fransisken tarikatının lideri Michele, İsa’nın yoksulluğunu inanç ilkesi olarak kabul eder. Papa bu durumu sahip olduğu güce karşı bir tehdit olarak görüp Fransiskenleri yok etme hareketine başlar. İmparator Ludwig’se ‘düşmanımın düşmanı dosttur’ ilkesiyle Fransiskenlere sahip çıkar. Rahip William, İmparator’a danışmanlık yapan Fransisken rahiplerden biridir. Hikâyenin geçtiği 1327 yılında İmparator Ludwig İtalya’ya sefer düzenlemiştir ve Papa’nın bulunduğu Avignon’u işgal etmeye niyetlidir.

Hikâye kısıtlı bir mekânda, İtalya’nın kuzeyindeki bir manastırda geçiyor. Manastır, ana bina, kütüphane, yazı salonu, mutfak, kilise gibi bölümlerden oluşuyor. Ama bunların içinde en önemlisi ana binanın üçüncü katındaki kütüphane. Kütüphane labirent şeklinde tasarlanmış ve planını yalnızca kütüphaneci bilmektedir. Bu bilgiyi sadece kendinden sonra kütüphaneci olacak kişiye yani yardımcısına aktarır. Bu gizliliğin sebebi bazı kitapların sapkın ve yanlış bilgiler içerdiği ve okunmaması gerektiğinin düşünülmesidir. Bu yüzden rahipler, okumak ya da kopyalamak istedikleri kitapları kütüphaneciden isterler, o da uygun görürse kitabı getirip yazı salonunda kopyalanmasına izin verir.

OLAY ÖRGÜSÜ

Birinci gün, Rahip William ve Adso 1327’de İtalya’nın kuzeyindeki manastıra giderler. İmparatorluk damgalı bir mektupla gönderilen William’ın görevi Fransisken ve Papalık temsilcilerinin manastırda yapacağı toplantıda arabuluculuk yapmaktır. Ancak manastır başrahibi ondan genç rahip Adelmo’nun ölümünü aydınlatmasını ister. Adelmo birkaç gün önce uçurumun dibinde ölü bulunmuştur. Başrahip, William’a keşişleri sorgulama ve manastırda serbestçe dolaşma yetkisi verir ancak kütüphaneye girmenin yasak olduğunu belirtir.

William araştırmasına başlar. Hekim Severinus’tan Adelmo’nun kütüphane yardımcısıyla içli dışlı olduğunu öğrenirler.

Yazı salonunda Malachi onları rahiplerle tanıştırır. Kitapların nasıl listelendiği hakkında bilgi alırlar. Adelmo’nun masasındaki kitapları incelerken yaşlı Jorge gelip onları güldükleri için azarlar. William’la Jorge arasında gülmenin yasak olup olmadığı hususunda tartışma yaşanır.

Cam ustası Nicola’yla konuşup ondan geceleri birilerinin kütüphaneye girmeye çalıştığını öğrenirler.

William, Adelmo’nun intihar ettiğine inanmaktadır. Ona göre Adelmo korkuluklardan atlayıp kayalara çarpmış, fırtına cesedi kulenin altına sürüklemiştir.

İkinci gün, gece yarısı duası sırasında hizmetçiler domuz kanı dolu büyük bir fıçının içinde Venantius’un cesedini bulurlar. Karda derin ayak izleri vardır, cesedin taşındığını anlarlar. Cesette boğulma emareleri yoktur, bu yüzden zehirlendiğinden şüphelenirler.

Koroya döndüklerinde, Benno sinirli, Berengar korkmuş görünmektedir. Öncelikle Benno’yu sorgularlar. Benno, Jorge ile Venantius’un yazı salonunda tartıştığını anlatır. Bu tartışmada Poetika’nın ikinci kitabının sözü geçtiğini, Jorge’nin bu kitabın hiç yazılmadığını iddia ettiğini, sonrasında Berengar’ın Adelmo ve Venantius’a kitaplıktaki bir şeyden bahsettiğini, Adelmo’yla Berengar’ın da avluda baş başa konuştuklarını anlatır.

Bunun üzerine Berengar’ı sorgularlar. Berengar, Adelmo’yu ölmeden önce mezarlıkta çıldırmış gibi dolaşırken gördüğünü itiraf eder. 

Venantius’un masasına bakmak için yazı salonuna giderler. Masada Yunanca bir kitap vardır. William masayı daha fazla inceleyemeden Benno gelip hamamın arkasında buluşmak istediğini söyler. Malachi’ye masaya gözcü koymasını söyleyip çıkarlar.

Benno şu bilgileri verir; Berengar kitaplıktaki gizli bir bölüm olan Finis Africae’den bahsetmiştir. Adelmo bu gizli bilgi karşılığında Berengar’la ilişkiye girmeyi kabul etmiştir. Benno, Adelmo ölmeden önceki gece onun gizlice Berengar’ın hücresine gittiğini görmüştür. Adelmo çıktıktan sonra Jorge’ye günahını itiraf etmiş ve kiliseye yönelmiş, Berengar ise mezarlığa gitmiştir. Benno, Venantius’un iki adamı gözetlediğini fark etmiş, sonra Adelmo’nun peşinden kiliseye gittiğini görmüştür.

William bunları öğrendikten sonra ölümlerin sırrının kütüphanede olduğunu düşünür, gizlice girmeye karar verir.

Başrahip’le görüşürler. Başrahip kilercinin geçmişte Dolcino[1] yanlısı olduğundan şüphelenmektedir. William tekrar yazı salonuna gider ama Venantius’un masasına bakmasına izin verilmez.

Alinardo’dan kütüphaneye kemik mezarlığından girildiğini öğrenirler. Akşam yazı salonuna girerler. Ancak Venantius’un masasındaki iki kitaptan Yunanca olanı alınmıştır. Masada bir kâğıt bulurlar. Kâğıdı ısıtınca bazı işaretler görünür hale gelir. Ancak o sırada içeride bulunan birisi şifreli yazıyı okuyamaması için William’ın gözlüğünü çalar. Adamı yakalayamazlar. Ardından kütüphaneye çıkarlar. Labirentte kaybolurlar. Odalardan birinde görüntüyü değiştiren ve üzerinde yazı bulunan bir ayna görürler. Uzun uğraşlar sonunda dışarı çıkmayı başarırlar. Odalarına döndüklerinde başrahip Berengar’ın kayıp olduğunu haber verir.

Üçüncü gün, William yeni bir gözlük yaptırmaya gittiğinde Adso, Salvatore’dan hayat hikayesini dinler, sonra William’ın yanına gider. Üstadı şifreyi çözmüştür; kâğıtta “Finis Africae’nin sırrı; putun üstündeki el dördün birincisinde ve yedincisinde işler” yazmaktadır. Ancak put derken ne kast edildiğini anlayamazlar.

Başrahip onlara acımasız bir engizisiyoncu olan Bernardo Gui’nin geleceğini haber verir. Cinayetler çözülmezse Gui’nin manastırı denetlemesinden çekinmektedir. Binayı dışarıdan inceleyerek labirentin planını çıkarırlar. Karşılaştıkları Alinardo’nun söyledikleri Berrengar’ın hamamda olabileceğini düşündürür. Böylece fıçılardan birinde Berengar’ı boğulmuş halde bulurlar.

Dördüncü gün, William, Severinus’la Berengar’ın cesedini inceler. Başparmağıyla işaret parmağının karardığını görürler. Severinus aynı şeyin Venantius’un cesedinde de olduğunu hatırlar. Berengar’ın dilinin de karardığını fark ederler. Severinus bir süre önce kaybolan kuvvetli bir zehirden bahseder.

William’la Adso’nun sorguladığı kilercibaşı, Venantius’u pazarı pazartesiye bağlayan gece mutfakta ölü bulduğunu, yanında kırık bir kupayla su izleri gördüğünü söyler.

Severinus gelip William’ın gözlüklerinin Berengar’ın üstünde bulunduğunu haber verir. William gözlüklerine kavuşunca şifreyi çözmeyi başarır. Parşömende yazanların Venantius’un Finis Africae’den çalınan kitaptan yaptığı alıntılar olduğunu düşünür.

Öğlen, Fransisken müritleri, ikindi üzeri de Papalık temsilcileri manastıra gelir. Bernardo Gui cinayetleri öğrenince hemen araştırmaya el koyar.

Akşam William ve Adso, yaşlı Alinardo’yla konuşurlar. Alinardo, yıllar önce kendisi kütüphaneci olacakken Silos’tan çok güzel elyazmalarıyla dönen bir başkasının kütüphaneci olduğunu ancak tanrının onu günü gelmeden karanlıklar ülkesine gönderdiğini söyler. Kim diye sorarlar? Cevap veremez ama kast ettiği kişi Jorge’dir.

Akşam duasından sonra kütüphaneye gidip Finis Africae’yi bulurlar. Venantius’un notlarında put diye çevirdiği “idolüm” kelimesinin imge anlamına geldiği ve odadaki aynanın kast edildiğini çözerler. Ayna aslında kapıdır ama nasıl açıldığını anlayamazlar.

Yemekhaneye dönerken mutfaktan bağrışmalar gelir. Bernardo Gui, Salvatore ve köylü kızı yakalamıştır. Üzerlerinden kara bir kedi ve ölü horoz çıkınca büyü yapacaklarını iddia ederek onları sorgulamak için mahzene gönderir.

Beşinci gün, toplantı sürerken Severinus, William’la konuşmak ister. Berengar’ın hamama gitmeden önce revire uğradığını, çünkü revirde kendisine ait olmayan bir kitap bulduğunu haber verir. William, Severinus’a revire gidip kapıyı kilitlemesini söyler. William’ın toplantıdaki konuşması bittiği sırada Severinus’un ölü bulunduğu haberi gelir. Başı ezilerek öldürülmüştür. Kilerci odada telaşla rafları karıştırırken yakalanır, tutuklanır. Benno, Malachi’nin içeriye kilerciden önce girdiğini görmüştür.

William kitabın hala orada olduğunu düşünüp reviri aramaya başlar. Ama bulamaz. Çünkü aradıkları kitabı Yunanca sanmaktadır oysa ilk sayfası Arapçadır. Oradan çıkınca bunu anlayıp geri dönerler ama kitap ortada yoktur.

Bernardo Gui, Salvatore ve Kilerci’yi sorgular. Sapkın olarak görülen Dolcino’nun müritlerinden olduklarını itiraf ettirir. Kilerci manastıra geldiğinde Dolcino’nun mektuplarını Malachi’ye emanet etmiştir. Revire gitme sebebi mektupların Severinus’un eline geçtiğini sanmasıdır. Kilerci işkence görmemek için bütün cinayetleri üstlenir.

William ve Adso, Benno’nun yanına giderler. William kitabı onun aldığını iddia eder. Benno bunu kabul eder ama yerini bilmediğini söyler. Artık Berengar’ın yerine kütüphane yardımcısı olmuş, kitabı Malachi’ye teslim etmiştir.

Jorge, akşam ayininde manastırın en önemli vazifesinin bilginin saklanması olduğuna dair bir konuşma yapar. Kutsal kitapla çelişen kitaplar saklanmalı ama yok edilmemelidir çünkü onların yok edilmeleri tanrının istediği yollardan olacaktır.

Altıncı gün, gece yarısı ayini sırasında Malachi can çekişmeye başlar. Dili ve parmaklarının siyaha boyandığını fark ederler. Son sözü “Bir akrep kadar güçlüydü,” olur. Başrahip William’dan ertesi sabah manastırdan ayrılmasını ister. William, Adso’nun bir sözü üzerine Venantius’un kâğıdındaki şifrenin ne anlama geldiğini çözer. Şifrede Finis Africae’nin kapısının aynanın üzerindeki kelimenin dördüncü ve yedinci harfine basılarak açıldığı yazmaktadır.

Yedinci gün kapıyı açarlar. Jorge içeride onları beklemektedir. William cinayetlerin sırrını açıklar; Jorge yıllar önce Alinardo’nun yerine kütüphaneci olarak atanmıştır. Gözleri kör olunca seçtirdiği kişilerle kütüphaneyi geri planda yönetmeye devam etmiştir. Laboratuvardan çaldığı zehri kitabın birileri tarafından bulunma ihtimali ortaya çıkınca sayfalarına yedirmiştir. Berengar, Adelmo’ya, Adelmo da Venantius’a kitabın yerini söylemiştir. Venantius kitabı Finis Africae’den çalmış, okurken zehirlenmiş ve mutfakta ölmüştür. Berengar onu bulmuş, boğulmuş gibi göstermek için kan dolu fıçıya atmıştır. Kitabı yanına alıp rahat bir yerde okumak için revire gitmiş ama orada zehirlenmiş, rahatlamak için hamama gittiğinde ölmüştür. Revirdeki kitabı Severinus bulmuş ve toplantı sırasında William’a haber vermiştir.

Jorge, Severinus’un yasak kitabı bulduğunu oradan geçerken duyunca Malachi’yi kandırmıştır. Ona Berengar’ın Severinus’la ilişkisi olduğunu, ona hediye olarak Finis Africae’den bir kitap verdiğini, bin akrep kadar güçlü olan o kitabı getirmesini söylemiştir. Berengar’la ilişkisi olan ve kıskançlığa kapılan Malachi, Severinus’u öldürmüş ama kitabı bulamadan içeriye kilerci girmiştir. Kitabı daha sonra Benno alıp Malachi’ye vermiş ama Malachi merakına yenik düşüp kitabı okuyunca zehirlenmiştir.

William kitabı görmek ister. Jorge zehirli kitabı verir ama William eldiven taktığından zehirlenmez. William, kör rahibe neden kitabı saklamak istediğini sorar.

Jorge “Çünkü onu filozof yazmıştı. Yazdığı her kitap Hristiyanlığın yüzlerce yıllık birikiminin bir kısmını yok etti,” der. Ayrıca bu kitabın gülmeyi sanat düzeyine çıkardığını iddia eder. Gülmekse Jorge’nin anlayışına göre yasaktır.

Jorge kitabı yemeye başlar. William onu engellemeye çalışırken yangın çıkar ve kütüphane yanar. 

ANLATIM BİÇİMİ

Bütün hikâye Adso’nun dilinden anlatılmış. Birinci tekil şahıs anlatımda anlatıcının kişiliğine uygun bir dil kullanılması gerekir. Adso, hayatı kitaplar arasında geçmiş bir rahip olarak bir anlamda hatıralarını yazıyor. Dolayısıyla kullandığı dil de entelektüel bir din adamının dili. Bu yüzden kitapta yoğun tasvirler var, ayrıca diyaloglar da son derece kitabî. Eco’nun ifadesiyle “Gülün Adı yüksek nitelikli bir dille konuşan entelektüellerin hikayesi” olduğundan kitaptaki diyaloglarda çoğunlukla konuşma dilinden uzak bir dil kullanılıyor.

Kitabın başında isimsiz bir anlatıcı -yazarın kendisi- Adso’nun el yazmasını nasıl bulduğunu anlatıyor. Sonrasında biz bu el yazmasını okumaya başlıyoruz. Burada uygulanan tekniğe üstkurmaca deniyor.

Üstkurmaca, postmodern romanın en tipik özelliğidir. Kısaca “kurgu içinde kurgu” diye tanımlanabilir.

Sık olarak ana karakterin bir roman okumaya başlaması ve bu romanın okuyucuya aktarılması şeklinde yapılır.

Üstkurmacada yazar; kurmacanın gerçek olmadığını, bu kurmacanın da içinde bir kurmaca barındırdığını göstermeye çalışır.

POLİSİYE EDEBİYAT AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Gülün Adı’na Orta Çağ’daki mezhep çatışmalarına, İsa’nın yoksulluğu üzerine çıkan tartışmalara, din adamları ve halk arasındaki sapkınlıklara yer vermesiyle tarihsel, kim tarafından işlendiği bilinmeyen cinayetlerin çözümünü anlatması açısından polisiye bir roman denilebilir. Bu açıdan bir katil kim romanı, cinayetlerin yalıtılmış bir ortamda işlenmesi nedeniyle kapalı mekân polisiyesidir. Kitapta adil oyun, karmaşık olay örgüsü, çok sayıda şüphelinin bulunması, dedektifin mantık ve muhakeme yoluyla çözüme gitmesi gibi polisiyenin başlıca kurallarına uyulmuştur.

Söz hazır bendeyken kişisel görüş ve izlenimlerimi aktarmak isterim. Bence kitap tarihsel tarafının polisiyeye baskın gelmesinin handikabını taşıyor. Baştan sona bir polisiye kurguyu takip etsek de tarihsel zeminde geçen bir polisiyeden çok polisiye soslu tarihsel roman okuduğum hissine kapıldım, çünkü hikâyedeki tarih unsurları ve bununla bağlantılı teolojik meseleler çoğu zaman polisiye kurguyu unutturacak, metnin akışını kesintiye uğratacak kadar öne çıktı.

Ayrıca cinayet gerekçesini de sorunlu görüyorum. Jorge, Aristo’nun kitabının bulunmasını engellemek için cinayet işliyor. Ancak kitabın sayfalarına zehir koymak yerine onu yok ederek amacına kolayca ulaşabilirdi. Kitapları korumayı vazife bildiği için yok etmeyip bu yönteme başvurması bana yeterince ikna edici gelmedi.  Saklama güdüsü, kitapları koruma güdüsüne baksın gelmeliydi diye düşünüyorum.

Okurken sık sık romanın neden bu kadar başarı kazandığını sorguladım. Bunun sebebinin romanın teolojik tartışmalarla “yüksek edebiyat” sevenlere, polisiye tarafıyla da genel okura aynı anda hitap edebilmesi olabileceğini düşündüm.

Gencoy Sümer: Sunumun için teşekkür ederiz, aydınlatıcı bir sunum oldu. Cinayet gerekçesi konusunda olayın Orta Çağ’da geçtiğini hatırlatmak isterim. Bugünden çok farklı, kim bilir ne tür gerekçelerle cinayetler işlenmiştir. Kadınlar cadı diyerek yakılıyordu mesela. Kafa yapısı günümüzden farklıydı. Dönem skolastik, baskıcı bir düşünce yapısının hâkim olduğu çağlar. Aydınlanmadan ziyade karartmaya dayalı. Avrupa eski dönemlerde daha aydınken Orta Çağ’da durum tam tersi oluyor. Arşimet’ten sonra bin yıl hiçbir gelişme olmamış, tam bir karanlık. Sonra Kopernik, Da Vinci, Galileo vs. çıkıyor. Yaşlı Jorge bir din adamı. Kitabı yok etmiyor. Kaderi kendi çizmek istemiyor. Amacı zararlı gördüğü kitabı muhafaza etmek ve gözlerden uzak tutmak. Aristo “Gülün,” diyor, Jorge tam tersine buna karşı. Ona göre bu kitap sapkın bir kitap. Bu nedenle cinayet gerekçesi makul. Romanda Orta Çağ kadar insana dair tüm zaaf ve erdemler de anlatılıyor.

Derin Gezmiş: Cinayet gerekçesini zayıf bulmuyorum. Jorge neden kitabı yakmadı? Ben bir kitap yakamam. Adam hayatını hayalimizin alamayacağı kıymette kitapların içinde geçirmiş. Yaşamı kitap olan bir adam kitap yakamaz. Rahiplere okutmamasının sebebi şu; çok katı kurallarla eğitilmiş ve buna uygun yaşıyor. Kitap okunursa rahiplerin yoldan çıkıp sapkın olmasından korkuyor. Bir yerde “Biz rahiplerin şarap içmesini engelleyemiyoruz, sadece içmeyin diyebiliyoruz” demişti. Kitaplar için de durum aynı. Okunur ve içinde yazanlar mantıklı görülürse insanların yoldan sapacağından çekiniyor. Manastır tam olarak dönemin baskıcı karanlığını temsil ediyor. Yeni her şeye kapalılar (William’ın gözlüğüne bile mesafeli) Toplumu bu karanlığa sürükleyen dindi.

Gencoy Sümer: Kitabı yıllar önce okumuştum. O yüzden benim için sürpriz bir son yoktu. İkinci okuyuşumda daha dikkatle ve ilgiliyle okudum, çok beğendim. Son baskılar sadeleşmiş, belki de o nedenle daha rahat okudum. O dönem postmodern edebiyat hakkında da çok bilgi sahibi değildim. Keyif aldım, ancak roman tam olarak bir polisiye mi tartışılır. Polisiye bir romanda bu kadar polisiye dışı konu olması onu polisiye tür olmaktan uzaklaştırıyor. Daha çok polisiye kalıplarıyla oluşturulmuş tarihi bir roman diyebiliriz. Ben bunu polisiye türüne sokmam ancak polisiye unsurlar kullanılmış. Polisiye sever birinin bu eseri sevmemesi mümkün değil.

Dikkat ettiyseniz romanda Sherlock Holmes’e gönderme var. Zaten William’ın Baskervilleli oluşu Doyle’un romanına açık bir gönderme. Kör kütüphaneci karakteriyle de Borges’e gönderme yapılmış.

Yeşim Yörük: Kitapta sıkılarak okuduğum bölümler fazlaydı. Aslında polisiyelerde tarih, felsefe, teoloji bilgilerinin aralara serpiştirilmesini çok severim. Ama Eco tam tersini yapmış, polisiyeyi tarih içine yerleştirmiş. Karmaşık içerikler, sayfalarca süren betimlemelerle, uzun bitmek bilmeyen cümlelerle anlatmasına gerek var mıydı bilemiyorum. (Gülüşmeler)

Sıkıldım ama her sayfayı dikkatle okudum. Uzun tarihi bölümleri okurken soruşturmanın neresinde kaldığımı unutuyordum. Bu yüzden dönüp tekrar okuduğum bölümler oldu. Yazarın zaten Orta Çağ’ı anlattığı kitapları var. Dolayısıyla bu romana bunca detay eklemese daha iyi olurmuş. Sonuçta roman polisiyenin tüm kurallarına uysa da daha çok tarihi bir roman. Kitabın çevirisini okurken zorlandım. Bu daha ziyade benden kaynaklı bir sorun. Anlamını bilmediğim kelimeleri araştırırken kurgudan koptum. Ondurucu, sayrık, esrik gibi kelimelere yabancıyım.

Gencoy Sümer: Bu sıkıntı sanırım kitabın kırk yıl önceki çevirisinden kaynaklanıyor. O sıralar entelektüel yazarlar, çevirmenler bu tür kelimeleri çok sık kullanıyorlardı. Bir dönem insanlar siyasi yönden ayrışınca muhafazakâr kesim daha eski kelimeleri tercih ediyordu diğerleri daha modern sözcükleri kullandı. Zamanla azaldı, bugün hemen hemen hiç yok. Kösnü gibi kelimeler dile yerleşmedi, gündelik hayatta kullanılmadı.

Ramazan Atlen: Keşke son baskılarda bunlar güncellenseydi.

Gencoy Sümer: Belki de düzenlendi, bunlar kalanlar. (Gülüşmeler)

Yeşim Yörük: Keşke romanı orijinal dilinde okuma şansımız olsaydı. Belki de o nedenle Türk yazarları okumayı daha çok seviyorum. Çevirmenlere lafım yok tabii ama çeviri yüzünden bıraktığım kitaplar oldu. Romanın bana sıkıcı gelmesi eserin değerini düşürmüyor. Tekrar tekrar okunursa daha iyi anlaşılacaktır.

Gamze Yayık: Bahsettiğiniz konularla ilgili yazar, kitabın sonuna eklediği bir bölümde açıklama getirmiş. Diyor ki; yayınevi ilk yüz sayfayı kısaltmayı önermiş, fakat Eco reddetmiş. Manastırın yaşam ritmini kabullenmek için böyle zor bir girişin okunması gerektiğini, bunu başaramayan okurun bu kitapla bir işi olmadığını söylüyor. Evet, kitap bizi zorladı ancak bundan sonra okuduğumuz kitaplarda aynı edebi lezzeti arayıp bulamazsak mutsuz olacağız. Adso’nun uzun ifadelerinin nedenini de şöyle açıklıyor; “Orta Çağ kronik yazarlarının üslubu böyledir, ne zaman bir şeyin adını ansalar içine ansiklopedik kavramlar karıştırmaya bayılırlardı.” Bu, yazar arkadaşlara dönem öyküsü yazarken dikkat etmeleri gerektiğini söylediğimiz mevzu. Hikâyenin geçtiği dönemin dilini ve üslubunu takip etmek gerekir. Aksi durumda metin gerçekten uzak olur. Eco tam bir mekân ve karakter yaratma ustası. Mekânı hem anlatıyor hem de karakterleri dolaştırırken orayı görmemizi sağlıyor. Filmde de mekân ve olaylar romanın genel kurgusuna sadık olduğundan izlemek de ayrı keyifti. Sonunu hatırlamıyordum ancak kütüphanenin yandığını anımsıyordum. Zaten duvara asılı silah nasıl patlıyorsa ortada bir kütüphane varsa mutlaka yanar. (Gülüşmeler)

 Doğrusu Orta Çağ’da kilise ve krallık arasındaki sorunlar bana, yetiştiğim kültüre çok uzak. Ancak ikisi arasındaki çekişme, karakterlerin duygu durumları, dalavereler, ihanetler, cinayetler evrensel kavramlar. Eco orada mikro bir dünya oluşturuyor. Öldürme gerekçesinin çok güçlü olması gerekmiyor. Aksine kitap Jorge için o kadar önemli ki insanların ölümüne sebep olmak da dahil her şeyi yapabilir.

Daha çok yazarlık üstüne alıntılar yapmışım. “Yazar, yazdıktan sonra metnin gidişatını bozmamak için ölmelidir,” diyor Eco. Bu tam da postmodern edebiyatta gördüğümüz bir özellik. Roman hakkındaki sorulara yazarın cevabı “Çünkü ben öyle istedim.” Eco’ya göre romanı yazdıktan sonra işi bitmiştir. Geriye kalan okuyucunun algısıdır.

Romana başlarken tarihi bir konu anlatılacak ve okunur olması için içine polisiye bir kurgu yerleştirilmiş diye düşünmüştüm. Eco bunu şöyle açıklıyor, “Bir roman yazdım çünkü canım bir roman yazmak istiyordu. Bunun yeterli bir neden olduğuna inanıyorum. Bir rahip zehirlemek istiyordum.” Aslında yazar polisiye kurgu ve tarihi detaylarla katman oluşturdu ve biz her ne kadar zorlansak da takip etmeye çalıştık.

Karakter sayısı fazlaydı. Bu yüzden isim ve ilişki haritası çıkardım. Fakirlik ve erk sahiplerinin servet düşkünlüğü üzerine yazılan tüm satırlar hem evrensel hem de ebedi. Bu çok temel ve binlerce yıldır insanların tartıştığı bir konu. Sonuç olarak beğenerek okudum ve çok etkilendim.

Gencoy Sümer: Peki sen bu romanı bir polisiye olarak mı nitelendirirsin?

Gamze Yayık: Yazarın kendisi böyledir diyor. Her yazarın yapması gerekeni yapmış, bildiği yerden yani Orta Çağ’dan anlatmış. “Rahiplerim çağdaş bir manastırda yaşayacaklardı ancak manastırlar Orta Çağ’dan kalan anıları hala yaşıyor olduklarından kış uykusuna yatmış arşivlerimi karıştırmaya başladım,” diyor. Yani bildiği yere dönüyor aslında.

Ramazan Atlen: Hatta romanın adını Suç Manastırı koyacakmış ama yazdıkça o dönemin siyasi zemini, tartışmaları ağırlık kazanmış demek ki.

Derin Gezmiş: Bence Eco polisiye yazmak için yola çıktı. Romanın başında kayıp atla ilgili bölüm bunu gösteriyor. Ama yazar, tarihçi ve Orta Çağ’la derdi var. İster istemez arka planda kalması gereken konular öne çıktı.

Gencoy Sümer: Yazdığımız öykülerde insan ilişkileri, toplumsal olaylar elbette oluyor. Ama polisiye yazanlar bunları fazla öne çıkarmaz. Amaç bu değildir çünkü. Bu romanda Orta Çağ hikâyesinin öne çıkışı bana polisiye olup olmadığını sorgulatıyor.

Gamze Yayık: Postmodern edebiyatta artık türler de birbirinin içine geçmiş, girift bir yapı olduğundan tür konusunda polisiye mi tarih mi diye çok dertlenmemek gerek. Biz okurken belki de bizi sıktığı için tarih kısmını daha yoğun bulmuş olabiliriz. Romanın diyaloğu çok ve polisiye kısmı akıcıydı. Diğer kısımlarda evet, Eco dilin ustalığını zorlamış.

Gencoy Sümer: Geçen toplantıda postmodern edebiyat hakkında etraflıca konuştuk. Ben Eco’nun amacının geçmişteki toplumsal yapılarla günümüzdekileri kıyaslamak ve aslında çok fazla değişen bir şey olmadığını göstermek olduğunu düşünüyorum. Bu roman 50’lerde yazılsaydı, eleştirmenler “Bu eser Sovyetler Birliği eleştirisi” derdi. Hayvan Çiftliği öyledir mesela. Eco’nun kastettiği şey şu: Bilgi araçlaştırılınca iktidar sahiplerinin elinde kötü bir şey haline gelir. Tek doğru budur denir. Bugün pek çok ülkede ve toplumda bu şekilde dayatmalar mevcut. Demokratik ülkelerde bile bu yaşanıyor. Her siyasal ideoloji iktidara geldikten bir süre sonra baskıcı olur. Bertrand Russel 1950’lerdeki Sovyetlerin durumunu Hristiyanlığın orta çağına benzetir. Nasıl ki Hristiyan dünyası rönesansla aydınlanmaya döndü, Sovyetler de öyle oldu. Gülmenin yarın öbür gün yasaklanmayacağına garanti veremiyoruz. Yeter ki iktidarlar bunu istesin. Eco bunu hatırlatıyor bize.

Murat Yüksel: Ben de çok zorlandım kitabı okurken. Burada da bizdeki tarikatlarda olduğu gibi en dindar benim söylemi var. Kendilerinden olmayanı sapkınlıkla suçlayacak kadar ileri gidiyorlar. Ben tarih kitabı okuyorum hissine kapıldım. Polisiye kısmı toplasan yüz sayfa, gerisinde yazar kendi bildiğini anlatmayı tercih etmiş. Ben sıkıldım. Dünyanın en iyi polisiyesi listesinde ilk sırada. Bence bu mümkün değil.

Takıldığım bir ayrıntı var. Jorge kör haliyle nasıl bu kadar dalavere yapabilmiş anlayamıyorum.

Gamze Yayık: Kütüphaneyi arka planda yöneten kişiydi Jorge. Çok kuvvetli bir hafızası var, kütüphanede ne var hangi odada hangi rafta biliyor.

Murat Yüksel: Kitabın koruyucusu olduğunu düşünüyor bence, o nedenle de saklıyor.

Gamze Yayık: Kitap Yüzüklerin Efendisi romanındaki yüzük gibi. Çok tehlikeli, yok edilemiyor ve sürekli muhafaza ediliyor.

Gencoy Sümer: Bu kitap yasaklama olayı Almanya, İtalya, A.B.D’de, bizde oldu. Kitaplar yakıldı. Siyasi ideolojiler var oldukça ve iktidara geldikçe bu böyle sürecek. İnsanlar da buna karşı çıkacak.

Konuşmalar Eco romanından farklı sohbetlere doğru aktı ve önümüzdeki toplantıda ne okuyacağımızın kararlaştırılmasıyla sona erdi. Biz okurken konuşurken çok keyif aldık, umarız sizin için de verimli bir yazı olmuştur. Bol kitaplı, aydınlık günler dileriz.


[1] 1300’lü yıllarda bilhassa Kuzey İtalya’da yayılan ancak Katolik Kilisesince sapkın kabul edilen Dolcinoculuk akımının lideridir. Hristiyanların ilk havariler gibi fakir olmaları gerektiğine inanan Dolcino, mal ve mülke sahip olan bir kilisenin ortadan kaldırılması gerektiği üzerine vaazlar vermiştir. Komünizmin öncüsü kabul edilir.

MEZARLIKTA PİKNİK

Çeviren:

Gencoy Sümer

1932 baharı herkes için kötü bir zamandı. Fabrikalar kapanıyor, insanlar işsiz kalıyordu. Kasabada morali bozuk olmayan kimse yoktu. Bu da yetmezmiş gibi başkanlık seçimi yaklaştıkça ortalıkta devrim söylentileri dolaşmaya başlamıştı.  

Northmont, ülkenin geri kalanı kadar kötü durumda olmasa da ekonomik krizden hepimiz etkilenmiştik. Harcamalarımızı kısmak, birikimlerimizi idareli kullanmak için elimizden geleni yapıyorduk.

Üç yıl önce açılan Pilgrim Memorial Hastanesi’nin, kasabamızın ihtiyaçlarını karşılamak için fazlasıyla büyük olduğu anlaşılınca, binanın bir bölümü ofislere dönüştürülmüştü. Pilgrim Memorial yönetim kurulu, bana cazip bir kira teklifinde bulununca, bu teklifi reddetmek gibi bir seçeneğim olmadığını düşündüm. Borçlarımın arttığı, hastaların da faturaları ödemekte zorlandığı bir dönemdi ne de olsa. On yıl boyunca çalıştığım, kasabanın yakınındaki küçük kliniğime veda edip hastanedeki ofislerden birine taşınmaya karar verdim.

Hemşirem April, yeni iş yerimizin çalışma alanımızı neredeyse iki misline çıkardığı için mutluydu. Benimse bazı endişelerim vardı.

“Kasabadan iki mil uzaklaşacağız. Bize gelemeyen veya atlı arabaya binmek için çok yaşlı olan hastalar ne olacak?”

“Çoğu zaten kasabaya arabayla geliyordu. Aslında genellikle siz onların evine gidiyordunuz.  Ayrıca burada olmamız, hastane ziyaretlerinizi de daha kolay yapmanızı sağlar.”

“Sanırım haklısın,” dedim isteksizce.

Yeni yerimize taşındığımız sıcak Nisan sabahında, hastane yöneticilerinden biri olan Dr. Fenshaw bizi karşıladı.

“Duvarlar yeni boyandı Sam. Tam istediğin gibi.” Kısa boylu, cırtlak sesli biriydi. Ve nedense sinirli bir hali vardı.

“Teşekkürler, Dave,” dedim. “Güzel görünüyor. Mobilyaları getiren kamyon birazdan gelecek.”

Pencereyi gösterdi. “Manzara da çok güzel.”

Aynı fikirde değildim. Yüzümü buruşturarak “Mezarlıkları seviyorsan güzel,” dedim ve hemen ekledim, “Bazı hastalarım bundan hoşlanmayabilir.”

Fenshaw, “Spring Glen, bir mezarlıktan çok bir parka benziyor,” diye kendini savundu.

Biraz düşününce haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. Spring Glen, ara sıra piknikçilerin bile ilgisini çeken hoş bir mezarlıktı. Ağaçlar ve dolambaçlı yollar arasında sadece küçük bir grup mezar taşı görünüyordu. Mezarlığa adını veren vadi boyunca uzanan dere, minyatür bir nehir gibi akmaktaydı. Kuzeyde, Cobble Dağı’ndaki karların hâlâ erimekte olduğu yılın bugünlerinde derenin her zamankinden daha geniş ve derin olduğundan emindim.

   Günün geri kalanını mobilyaları taşımak ve yerleşmekle geçirdik. April, sabah hastaları karşılamaya hazır olmak için fazladan birkaç saat daha çalıştı. Şerif Lens, karısından aldığı bir sepet dolusu çiçekle yeni muayenehanemizi ziyarete geldi.

“Kasaba bu yaz yüzüncü yılı için gerçekten güzelleşiyor.”

“Beş yıl önce üç yüzüncü yıl dönümümüzü kutladık Şerif. Bu yıl nasıl yüzüncü yılını kutlayabiliriz?”

Sırıtarak cevap verdi. “Bu, Northmont’un resmi kuruluşudur.”

“Yaklaştığında bunu düşüneceğim,” dedim.

Cevap yerine homurdandı. Arkasından, “Matt Xavier’in cenazesine gidecek misin?” diye sordu.

“Buradaki ilk günümde biraz zor,” dedim.  “Ama işim yoğun olmazsa öğle saatlerinde törene katılabilirim.”

Xavier, Fenshaw’ın sonunda hayata tutunmayı bırakmış hastalarından biriydi; doksan iki yaşındaydı. Kasabanın önemli adamlarından sayılırdı. Hastalıklarıyla ilgilenecek başka bir doktor seçtiği için cenazesini boykot edermiş gibi görünmek istemedim. Öğle üzeri cenaze alayının mezarlığa doğru yürüdüğünü görünce törene katılmaya karar verdim. Zaten sabah da fazla hasta gelmemişti. Daha çok yeni yerimizle ilgili soruların sorulduğu telefonlar almıştık.

Tören kısa sürdü.  Mezar kazıcı iki kardeş Cedric ve Teddy Bush, kürekleriyle mezarın başına geldiklerinde kalabalık yeni dağılıyordu. Daha genç ve biraz yavaş olan Teddy Bush beni görünce el salladı. Ben de ona el salladım. Sonra etrafta biraz gezindim.

 Önümde, yolun hemen dışında, tomurcuklanan söğüt ağaçlarının altında siyah bir Ford duruyordu. Yaklaşık on beş metre ötede, henüz mezar olarak kullanıma açılmamış çimlerin üzerinde piknik yapan genç bir çift gördüm. Bu sevimli yerden yararlandıkları için onları suçlayamazdım. Sandviçlerini bitirmek üzereydiler. Ben onlara doğru ilerlerken genç kadın aniden sırtı bana dönük olarak ayağa kalktı. Omuzlarına kadar uzanan siyah saçları vardı. Lacivert bir pantolon ve mavi puanlı bir bluz giymişti. Birden yola doğru koşmaya başladı. Genç adam tedirgin olmuştu. Ayağa fırladı ve arkasından seslendi: “Rose! Geri gel!”

Ama Rose koşmaya devam etti.

Yol, iyice kabarmış olan derenin yaklaşık üç metre yukarısındaki taş bir yaya köprüsüne çıkıyordu. Rose köprünün ortasına varınca, sanki bir şeye takılmış gibi taş korkuluğun üzerinden suya düştü.

Arkasından koşarken dehşet dolu çığlığını duydum. Vahşi akıntıya kapılarak sürüklendiğini görünce peşinden dalmayı düşündüm. Ama zavallı kadın saniyeler içinde gözden kayboldu. Ve ben onu çaresizce izledim.

***

Şerif Lens, acil çağrıma cevap verişinden yirmi dakika sonra yolda ağır ağır yürürken

“Burada ne oldu?” diye sordu.

Genç kadının perişan haldeki kocasını ona telefon etmesi için göndermiştim. Ben de kadının sürüklendiği yeri bulmak amacıyla  akıntı boyunca yol almaya çalışıyordum.

Ona, “Kadın köprüden düştü,” dedim.

“İyi bir yüzücü müydü? Belki, yüzmek istemiş olabilir.”

Kadının kocası, “Rose yüzme bilmez,” dedi.

Şerif sert bir tavırla, “Arabamla daha uzağa gideceğim,” diye homurdandı. “Onu bulabileceğimiz bir yer biliyorum. Şuradaki derenin karşısında ölü bir ağaç var.”

Kadının kocasına “Biz de onunla gidelim,” dedim.

Şerif’in arabasına yürürken, “Ben doktorum,” diye kendimi tanıttım. “Sam Hawthorne.”

“Bob Duprey,”  diyerek o da kendini tanıttı.

“Uzaktan mı geldiniz?”

“Shinn Corners’tan geldik.”

Shinn Corners yaklaşık yirmi mil uzakta bir kasabaydı.

“Kıvırcık saçlı genç adam metin görünüyordu ama arabaya biner binmez soğukkanlılığını kaybetti.

“Tanrım, eğer Rose öldüyse ben nasıl yaşarım?  Sadece üç yıldır evliyiz—”

“Onu bulacağız,” dedi Şerif Lens kontak anahtarını çevirirken.

Yeni gömülen Matt Xavier’in mezarının yanından geçtik. Orada sadece Bush kardeşlerden birinin çalıştığını fark ettim. Teddy kahve içmek için bir yere gitmiş olmalıydı.

Şerif tekerlek izleriyle dolu yolu ustalıkla aştı. Mezarlığın kenarındaki devrilmiş ağaca ulaştığımızda o ana kadar sessiz duran Bob Duprey “İşte orada!” diye bağırdı. “Onu görüyorum!”

Ben de görmüştüm. Siyah saçları ve puantiyeli bluzu ağacın ölü dalları arasına sıkışıp kalmıştı. Arabadan inip koşarken Duprey arkamdan bağırıyordu. Ölü ağaca tutunarak soğuk suya girdim. Bluzu ağaçtan kurtarmayı başardıktan sonra diğer ikisiyle birlikte zavallı kadını taşmış derenin çimenli kıyısına götürdük. Yirmi dakika boyunca elimden geleni yaptım. Ciğerlerindeki suyu dışarıya pompalayıp yerini havayla doldurmaya çalıştım ama artık çok geç olduğunu biliyordum. Sonunda, Şerif Lens sessizce ayakta dikilirken ve kocası bir ağaca yaslanıp ağlarken, o korkunç sözleri söyledim.

“Faydasız. O öldü.”

Şerif, “Ağacı geçebilseydi durumu iyi olabilirdi” dedi. “Dere, Ördek Göleti’ne akıyor ve orada bütün gücünü kaybediyor.”

Arkamızda duran ve kendi kendine sessizce karısının adını tekrarlayan Bob Duprey’e “Ne olduğunu bize anlatabilir misin?” diye sordum.

Uzun bir süre bana baktı ve gözyaşlarını sildi. Şerif Lens soruyu tekrarlayınca şu cevabı verdi: “Bilmiyorum. Pikniğe gelmek istiyordu. Geçen ay işimi kaybettim ve bunun beni neşelendirebileceğini düşündü. Arabayla Shinn Corners’tan geldik ve sanırım saat on bir civarında buradaydık.”

Şerif arabadan cesedi örtmek için bir battaniye alırken sordum. “Hanginiz burada, mezarlıkta piknik yapmayı önerdiniz?”

“Rose. Bir arkadaşımız bunun ne kadar güzel olduğunu söylemiş. Tanrım…”

“Kendini suçlayamazsın,” dedi Şerif Lens.

“ Konuşuyor, sandviçlerimizi yiyorduk. Aniden ayağa kalktı. Bir şey onualarma geçirmiş gibiydi. Patikadan aşağı koşmaya başladı. O sırada Dr. Hawthorne’u gördüm. Bize doğru geliyordu. Karımın onu bizi buradan kovmak isteyen bir mezarlık çalışanı sandığını zannettim.  Ama bu onun o şekilde kaçmasını açıklamıyor.”

Şerif bana döndü. “Sen ne gördün Doktor?”

Elimden geldiğince gördüklerimi doğru bir şekilde anlattım. “Bir şeye takılıp da köprünün korkuluğundan aşağıya düşmüş gibiydi. Ama takılacak hiçbir şey yoktu. Oraya giden yol gayet düzgün. Arkasından köprüye ben de çıktım. Eğer bir tel ya da buna benzer bir şey olsaydı onu görür ya da hissederdim.”

“Karınız hiç baş dönmesi yaşadı mı Bay Duprey?”

“Öyle bir şeyi yoktu Şerif. Bildiğim kadarıyla hiç bayılmadı.”

“Peki ya düşmanı var mıydı?” diye sordum. “Ya da sizin bir düşmanınız…”

“Bunu neden soruyorsunuz ki? Onun ölümüne kimse sebep olmadı!”

Şerif Lens beni kenara çekti. “O haklı Doktor. Bu olay bir kaza. Bundan başka bir şey çıkaramazsın.”

“Bence bu olayda birçok tuhaflık var,” diye ısrar ettim.

Şerif bıkkın bir tavırla içini çekti. “Bak, amcasının öldürüldüğünü söyleyip duran Xavier’in o kaçık yeğenine katlanmak zorunda olmak zaten yeterince kötü!”

“Pekâlâ,” dedim.

O sırada Xavier’in ölümüyle ilgili bir şey duymak istemiyordum. Bayan Duprey’in battaniyeye sarılı bedenine baktım. Ya trajik bir kazaya ya da imkânsız bir cinayete tanık olduğumun farkındaydım ama hangisi olduğunu hayatım boyunca bilemeyecektim.

***

Şerif Lens ertesi sabah beni görmeye geldi.

“Rose Duprey’in otopsi raporunu henüz almadın mı?” diye sordu.

Başımı salladım. “Az önce bir kopyasını istedim. Sıra dışı bir şey yok. Boğularak ölmüş. Düşme ve akıntıya kapılma nedeniyle oluşan bir-iki morluk dışında başka yaralanma yok.”

“Ona ilaç verilmiş olabilir mi?”

Güldüm. “Şimdi benim gibi konuşmaya başladın Şerif. Hayır, midesi boştu ve kan dolaşımında uyuşturucu ya da alkole dair bir kanıt yoktu. Sıradan bir genç kadındı. Aslında otopsi onun yaklaşık iki aylık hamile olduğunu gösteriyor.”

“Hamile mi?”

“Bu her evli çiftin başına gelebilir, Şerif.”

“Evet,” diye itiraf etti. “Kocasının bundan haberi var mı?”

“Ona sormanız lazım. Kadının akrabaları olup olmadığını öğrendiniz mi?”

“Anne-baba ve bir erkek kardeş. Ülkeye dağılmış durumdalar.”

Aklıma başka bir şey geldi. “Yeğenin, Xavier’in öldürüldüğünü düşündüğünü söylemiştin.”

Şerif Lens başını salladı. “Yeğeni Scott Xavier. Onu tanıyorsun, değil mi?”

“Sanırım onunla bir kez Grange toplantısında tanışmıştım.”

“Scott amcasının öldürüldüğünü ve Doktor Fenshaw’un bunu örtbas ettiğini söylüyor.”

“Fenshaw ne diyor?”

“Xavier’in yaşlılıktan öldüğünü ve Scott’ın aklını kaçırdığını söylüyor.”

“Peki sen ne düşünüyorsun Şerif?”

“Scott’un aklı başından gitti, tamam. Bunu herkes biliyor.”

“Belki onu görmeye giderim.”

“Gerçekten kendine bir cinayet bulmak mı istiyorsun Doktor?”

“Bulunacak bir cinayet varsa, evet,” diye ona güvence verdim.

***

Scott Xavier, ellili yaşlarının başında, çiftçilik yaptığı arazisini Büyük Buhran başlangıcında kaybetmiş , gri saçlı bir adamdı. Malını mülkünü kaybetmesi dengesini biraz bozmuştu. Yaşadığı sarsıntı, kafasından var olmayan entrikalar üretmesine yol açıyordu.  O sabah onu adliyede amcasının yeni gömülmüş cesedinin mezardan çıkarılmasını münakaşa ederken gördüm..

Elimi yavaşça omzuna koydum. Güven verici bir sesle “Beni hatırladın mı Scott?” dedim.

Başını geri çekerek beni süzdü.  “Evet hatırlıyorum. Sen Fenshaw’un arkadaşısın.”

“O sadece bir meslektaşım, hepsi bu. Sorun ne?”

“Matt Amca öldürüldü. Fenshaw onu zehirledi.”

“Buna dair herhangi bir kanıtın var mı?”

“Elbette hayır; Fenshaw kanıtları yok etti! Bu yüzden tekrar bakmalarını istiyorum!”

“Böyle temelsiz suçlamalarda bulunamazsın Scott.”

“Ben ne bildiğimi biliyorum!”

“Dün seni cenazede gördüm. Aynı sıralarda genç bir kadın da mezarlık deresinde boğuldu.”

“Duydum.”

“Bu konuda bir şey biliyor musun?”

“Ne bileyim?”

Onunla konuşmak beni hiçbir yere götürmeyecekti.

“Amcanı unut,” diye tavsiyede bulundum. “Doğal bir ölümle öldü.”

“Boğulan kadın gibi mi?” diye kurnazca sordu.

Adliyeden ayrılırken, Bush kardeşlerden büyük olanı mezarlıktaki kamyonetin önünde uzanmıştı. Görünüşe göre gübre torbalarının içeriye taşınmasını bekliyordu.

“Merhaba Cedric,” diye selamladım onu. “Bugün nasılsın?”

“Şikâyet edemem Dr. Sam.”

“Teddy nerede?”

“Öğle yemeği tezgahında bir fincan kahveyle sabah içkisini yudumluyor. Roosevelt’in aday gösterilmesi durumunda gerçekten de içki yasağının kaldırılacağını mı düşünüyorsunuz?”

“Her iki aday da bunu desteklerse şaşırmam.”

Polis Gazetesi’nin berber dükkânı nüshasından daha moral verici bir şey okumayan Teddy’nin aksine, Cedric yarı zekiydi.

“Dün Xavier’in mezarıyla işin bitti mi?”

“Bize bunun için para ödeniyor.”

“Öğle civarında oradan geçtim ve Teddy orada değildi.”

“İhtiyaçlarını gidermek için çalıların arasına gitti.” Güldü. “O kadar uzun süre ortalıkta yoktu ki, kaybolduğunu sandım.”

“Yine de çok çalışkan biri.”

“Bazı zamanlar.”

“Parkta boğulan genç kadını duydun mu?”

“Herkes bunu duydu. Shinn Corners’tan biri değil mi?”

Başımı salladım. “Sen ve Teddy onu görmediniz mi?”

“Hayır.”

Cedric’i kamyonun önünde bıraktım ve aşağıya, öğle yemeği tezgahına doğru yöneldim. Rose Duprey’in öldürüldüğünden giderek daha fazla emin olmaya başlıyordum. Bilinçaltımda gömülü bir gerçek beni bu noktaya yönlendiriyordu. Ama nasıl ve neden? Teddy Bush öğle yemeği tezgahında değildi, gerçi bana çok uzun süre kalmadığı söylenmişti. Şerif Lens’in aceleyle yanımageldiğini gördüğümde muayenehaneme geri dönmek üzereydim.

“Sana ihtiyacım var Doktor!”

“N’aber?”

“Teddy Bush az önce bir kızı taciz etmeye çalıştı.  Onu tutuklamak zorunda kaldım.”

Kız korkmuştu ama herhangi bir zarar görmemişti. Vücudunda birkaç mavi-siyah renkte morluk dışından önemli bir şey yoktu. Yirmili yaşlarının başında, Cabin Yolu’ndan Shinn Corners’a giden Susan Gregger adında genç ve güzel bir kızıldı. Hudson ailesini alışveriş yapmak için tek başına kasabaya getirmişti. Öğle yemeği tezgahının arkasındaki otoparkta yürürken Teddy Bush ona yaklaşmıştı.

Şerifin ofisinin dışındaki özel bir odada muayenemi tamamlarken bana “Nefesindeki içki kokusunu alabiliyordum,” dedi. “Anlayamadığım bir şey söyledi ve sonra eteğimi tuttu. Çığlık attım ve…”

“Artık giyinebilirsin,” dedim. “Sen şanslı bir genç hanımsın.”

Şerif, ofisine döndüğümüzde bana bilgi verdi.

“Çığlığını duyunca koşarak geldim. O sırada Teddy kızı yere yatırmıştı. Adamı çekip kelepçelemek zorunda kaldım.”

“Teddy’ye inanamıyorum,” dedim. “Onunla konuşmalıyım.”

Üst kattaki hücre bloğuna çıktık. Teddy gözlerini kapamış, karyolada yatıyordu. Başını kaldırıp “Merhaba doktor,” dedi.

“Ne oldu Teddy? Ne yapmaya çalışıyordun?”

“Hiçbir şey doktor. İçtiğim içki  yüzünden oldu.”

“Yani dışarı çıkıp gördüğün ilk kadını mı yakaladın? Bu sana göre bir davranış değil Teddy.”

“Bilmiyorum doktor. Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”

“Teddy…”

“Sarhoştum, hepsi bu!”

İç çekip onu bıraktım.

Aşağıya inince Şerif’e sordum.  “Ona ne olacak?”

“Kıza zarar vermedi. Ona ne olacağı kızın suçlamada bulunmak isteyip istemediğine bağlı.”

Aniden Cedric’i hatırladım. Kamyonda kardeşini bekliyordu. Yanına gidip ona her şeyi anlattım. Beni sessizce dinledi. Bitirdiğimde, “Lanet olası aptal,” diye homurdandı.

“Haydi, Cedric,” dedim. “Onu görmen için seni hapishaneye götüreceğim.”

***

Öğlen saatlerinde Şerif Lens’le yalnız kaldığımda kendimi iyice bunalmış hissediyordum. Rose’un ölümünün kaza mı, yoksa cinayet mi olduğunu asla bilemeyecek olmak beni sinirlendiriyordu.

 Şerif, beni teselli etti. “Belki de öyle bir durum yoktur Doktor. Her açıklanamayan ölüm cinayet değildir. Her şeyin çok düzgün olmasını istiyorsun. Matt Xavier’in cenazesini, Duprey’in ölümünü ve Teddy’nin o kıza saldırısını tek bir pakette birleştirecek bir çözüm arıyorsun. Ama hayat öyle değil.”

“Belki de,” diye itiraf ettim.

“Bob Duprey buraya geliyor. Kalıp onunla konuşmak ister misin?”

“Ne için geliyor?”

“Cenaze düzenlemeleri. Onu yarın sabah Spring Glen’de gömmek istiyorlar ve benim de cesedi teslim etmem gerekiyor. Bunu yapmamak için  hiçbir nedenim yok.”

“Doğru. Yok,” diye onayladım.

Duprey geldiğinde solgun ve gergindi. Trajik olayı hâlâ tam olarak kabullenemiyordu.

Şerif Lens cenazenin teslim belgelerini imzalarken, “Onu buraya gömmek istemenize şaşırdım,” dedi.

“Spring Glen’i her zaman sevmişti.”

“Bay Duprey, karınızın hamile olduğunu biliyor muydunuz?” diye sordum.

Üzgün üzgün onayladı. “Geçen hafta Dr. Fenshaw’dan öğrendi.”

“Bebek konusunda mutlu muydu?”

“Evet. İkimiz de bunu sabırsızlıkla bekliyorduk.”

Derin bir nefes aldım. “Hiç Teddy Bush adında bir adamdan söz edildiğini duydunuz mu?”

“Hayır.”

“Karınız onu tanıyor olabilir mi?”

“Şüpheliyim. Bu sorularla ne demek istediğinizi anlayamadım.”

“Kaza olduğunda karınız kaçıyormuş gibi görünüyordu. Bush, mezar kazıcısıdır. Ondan kaçıp kaçmadığını merak ediyorum.”

“Gördüğüm tek kişi sizdiniz.”

“Biliyorum ama karınız bana hiç bakmadı.”

***

O gittikten sonra Şerif Lens, “Sizce onu bir şekilde öldürmüş olabilir mi?” diye sordu.

“Kocalar her zaman baş şüphelidir,” dedim. “Ama Duprey gözümün önündeydi. Onun bir şey fırlattığını ya da karısının dereye düşmesine sebep olacak bir tel filan çektiğini görmedim. Eğer Rose öldürüldüyse bunu yapan başka biri olmalı.”

“Belki de biriolta atıp onu köprünün kenarından aşağı çekmiştir.”

“Bunu kesinlikle görürdüm. Parlak güneş ışığı altındaydık. Ve Rose kenara çekilmedi. Sadece devrildi. Evet devrildi.”

“Vücudunda uyuşturucu yokmuş. Bunu sen söyledin. Lanet olsun, bırak şunu Doktor. Bu bir kazaydı. Belki hamile olduğu için başı döndü ve düştü. Olmayan bir cinayeti görmeye çalışan Scott Xavier gibi konuşmaya başladın.”

“Sanırım haklısın,” diye itiraf ettim. “Hastaneye dönsem iyi olacak.”

Tam çıkarken Şerif arkamdan seslendi. “Bu arada  kız, Teddy’e dava açmamaya karar verdi. Birkaç saat daha onun içerde terlemesine izin vereceğim ve sonra serbest bırakacağım.”

“Eh, yine de bu iyi bir haber. Keşke ona bunu yaptıran şeyin ne olduğunu bilseydik.”

“Ve eğer bunu tekrar yapma ihtimali varsa…”

***

Muayenehaneme girdiğimde Dave Fenshaw’u beni beklerken buldum. Hastanedebulunmanın dezavantajlarını yeni yeni fark etmeye başlıyordum. Masamın bir köşesine oturarak, “Seninle biraz konuşmam lazım,” dedi.

“Seni dinliyorum,” dedim April’in not defterine bıraktığı birkaç mesaja göz atarak.

“Bu sabah adliyede Scott Xavier ile konuştuğunuzu duydum. Adam gerçekten deli, biliyorsun.”

“Tıbbi teşhisin bu mu?”

“Bak Sam, Xavier yaşlı bir adamdı. Doğal bir ölümle öldü.”

“Çok fazla itiraz ediyorsun Dave. Ama sana inanıyorum.”

Bu onu tatmin etmişe benziyordu. ” Scott Xavier’le sorun yaşamak istemiyorum.”

O gittikten sonra varsayımlarla oynamaya başladım. Dave Fenshaw, Xavier’i öldürmüştü ve Rose Duprey bir şekilde bunu öğrenmişti. Kadın da Fenshaw’ın bir hastasıydı. Xavier’in cenazesini gözlemlemek için kocasına mezarlık pikniği yapmayı önermişti. Fenshaw onu orada görünceöldürmüştü. Ya da belki onu öldürmek için başka bir nedeni vardı. Ama nasıl? Büyüyle mi? Hipnotizma mı? Yüzme bilmeyen bir kişi hipnotize edilip köprüden dereye atlatılabilir mi? Vazgeçtim ve kendimi April’ın mesajlarına odakladım. Görmem gereken hastalar vardı.

***

April, Teddy Bush’un dışarıda beklediğini söylediğinde saat neredeyse  beş olmak üzereydi. Son hastamla işim bitince içeri çağırdım. Utanmış bir halde, başını eğerek, gözlerini kaçırarak muayene odasına girdi.

“Demek hapisten çıktın, Teddy.”

“Evet doktor. O… o kız suç duyurusunda bulunmayacak. Başıma ne geldi bilmiyorum. Hasta mıyım yoksa başka bir şey mi diye merak ediyorum.”

“Otur da bu konuyu konuşalım. Bu sabah içiyordun değil mi?”

“Her zamanki gibi kahve fincanına tek attım.”

“Yeterince büyük bir tek atış, aç karnına ağır gelmiş olabilir.”

“Sanırım öyle,” diye onayladı.

“Demek dışarı çıktın, kızı gördün ve ona saldırmaya çalıştın.”

“Ben… bunu yapmazdım…  Ama Doktor, dün onu Ördek Gölü’nde çıplak yüzerken gördüm… Ve sonra işte orada, kıyafetleriyle tam önümdeydi. Sanırım içki onu arzulamama yol açtı ve…”

“O kız bizim kasabada yaşamıyor Teddy. Buraya bu sabah gelmiş. Muhtemelen başka birini görmüşsündür.”

“Hayır, o kızıl saçlıyı nerede olsa tanırım. Tepedeki ormanda, doldurduğumuz mezarın yanındaydım. Aşağıya baktım, oradaydı, gölette yüzüyordu. Dışarı çıkmasını ve kıyafetlerini giymesini izledim.”

“Demek Cedric seni ararken sen oradaydın.”

“Sanırım,” diye itiraf etti. “Gözlerimi ondan alamadım.”

“Teddy, içmeyi bırakmanı istiyorum. Sana neler yapabileceğini görüyorsun. Bir daha böyle bir şey yaparsan bu kadar şanslı olamazsın. Şerif Lens seni kilitleyip anahtarı da kuyuya atacak.”

“Biliyorum.” Başını tekrar indirdi.

“Tamam o zaman. Çık ve beladan uzak dur.”

“Bir çeşit ilaca ihtiyacım olduğunu düşünmüyor musun?”

Başımı iki yana salladım.

O gittikten sonra April ofisime geldi.

“Yarın sabah randevum var mı?” diye sordum.

“Bayan Wennis’e bir ev ziyareti.”

“Telefon et ve öğleden sonra uğrayacağımı söyle. Sabah Rose Duprey’in cenazesine katılmak istiyorum.”

***

Cenazeye Şerif Lens’le gittim ve tören başlamadan önce arabasında uzun süre konuştuk.

“Hiçbir kanıtın yok Doktor,” diye ısrarını sürdürdü. İçini çekti ve daha sonra Shinn Corners’taki kiliseden Spring Glen Mezarlığı’na giden cenaze alayını takip ettiğimizde bu konu hakkında konuşmayı reddetti. Tek söylediği “Tahmin,” oldu. “Katilleri varsayımlara dayanarak mahkum etmiyoruz.”

Nisan ayının sıcak havası, Rose Duprey’in öldüğü güne çok benziyordu. Kafile, kendilerini bekleyen mezara doğru ilerlerken, Teddy ve Cedric Bush’un kürekleriyle bir kenarda durduklarını gördüm. Ölen kadın kalabalık bir aileden geliyordu ve alayı tek başına yöneten kocasının peşinden gidiyorlardı. Dönüpdiğerlerinebaktım, Dr. Fenshaw’un da orada olduğunu görünce şaşırdım. Görünüşe göre o da benim Matt Xavier’in cenaze gününde yaptığım gibi hastaneden yürüyerek gelmişti.

Kısa cenaze töreni sona erdiğinde Şerif Lens “Memnun musun?” diye usulca sordu.

“Hemen hemen,” dedim.

Ağaçların arasında bir renk parıltısı görmüştüm. “Hadi!” deyip koşmaya başladım.

Bana yetişmeye çalışan Şerif, nefes nefese arkamdan bağırdı. “Doktor, ne oluyor…?”

Ağaçlar pek uzak değildi ve mesafeyi saniyeler içinde kat ettim.

“Katil suç mahalline dönmüş,” dedim.

İnce bileğini kavrayıp ağacın arkasından çekip aldığım kadını Şerif’e gösterdim. “Rose Duprey’in katilini tanıştırayım: Bayan Susan Gregger.”

Kadın çığlık atarak “Bırak beni,” diye bağırdı. “Deli misin nesin sen?”

Şerif Lens mutsuz görünüyordu. “Doktor, ben…”

Aceleyle onu susturup konuşmaya başladım.  “Sen iyi bir yüzücüsün Susan. O köprüden düşüp dere boyunca Ördek Gölü’ne kadar yüzmek zorundaydın. Siyah bir peruk, bir bluz ve Rose’un giydiği gibi bir pantolon dışında ihtiyacın olan tek şey bir tanıktı. Yüzünü iyice görmediğim sürece bu işi benden daha iyi yapacak birini de bulamazdın. Gölete ulaştığında ıslak kıyafetlerini ve peruğunu çıkardın; kendi kuru kıyafetlerini giymek için dışarı çıktın. İşte o zaman Teddy Bush seni fark etti. Rose’un cesedinin bulunmayı beklediği o ağaç kütüğünün yanında yüzmek hoş bir şey miydi?”

Susan Gregger, “Onu ben öldürmedim,” diye ısrar etti. “Bunların hiçbirini kanıtlayamazsınız. ”

Parmaklarımı göstererek delilleri birer birer saydım. “Teddy Bush seni Ördek Gölü’nde çıplak yüzerken gördü. O gün dere suyunun soğuk olduğuna tanıklık edebilirim; sonuçta derenin suyu dağda eriyen karlardan geliyordu. Kimse serinlemek için bu kadar soğuk suda çıplak yüzmez. Arkadaşın Bob Duprey, gelişimin karısını korkutmuş olabileceğini söyledi. Oysa yüzün bana dönük değildi. Benden tarafa hiç bakmadın. Bakarsan bu senin için büyük bir risk olurdu. Bana bakmayan biri beni nasıl görmüş olabilirdi ki? Üçüncüsü, ben geldiğimde Duprey ve sözde karısı -yani sen- sandviçlerinizi bitirmek üzereydiniz ama otopsi Rose Duprey’in midesinin boş olduğunu ortaya çıkardı. Demek ki benim piknik yaparken gördüğüm kadın Rose Duprey değildi. Başka bir ifadeyle, köprüden düştüğünü gördüğüm kadın başka biriydi. Dördüncüsü, Teddy’nin saldırısından sonra seni muayene ettiğimde bazı siyah-mavi morluklar  fark ettim. Ama morluklar bu kadar çabuk oluşmaz. Bu çürümeler  önceki günden kalmaydı, yani derede olmuştu. Beşincisi, Rose’un vücudu, sözde köprüden Ördek Gölü’ne kadar sürüklenmesine rağmen neredeyse hiç morarmamıştı. Neden? Çünkü o kadar mesafe kat etmemişti de ondan. Oluşan birkaç morluk, onu boğmadan önce bayıltmandan kaynaklanmıştı.”

Bob Duprey’in aceleyle bize doğru geldiğini gördüm. Susan Gregger de onu gördü.

“Hayır,” diye haykırdı. “Bu suçu üstlenmiyorum. Onu Bob öldürdü. Onu bayılttı ve boğdu. Benim tek yaptığım bir tanığın önünde suya atlamaktı. Ondan boşanıp benimle evlenmek istiyordu ama karısı hamile olduğunu öğrenince gitmesine izin vermedi.”

Bob Duprey artık işitme mesafesindeydi, yüzü öfkeyle kızarmış ve çarpılmıştı. “Kapa çeneni!” diye böğürdü. “Kapa çeneni! İkimizi de mahvediyorsun.”

Şerif Lens’in ihtiyacı olan tek şey bunu duymaktı. Duprey, kızın üzerine atlayamadan kelepçeleri çıkarıp adamın bileklerine geçirdi.

“Gördüğünüz gibi,” dedim. “Rose Duprey’in boğulmasını Teddy’nin Susan Gregger’a saldırısıyla ilişkilendirmeyi başardım.”

“Matt Xavier’in ölümü hakkında ne düşünüyorsun? O da mı cinayet?” diye sordu Şerif.

“Hayır, bildiğim kadarıyla o, doğal nedenlerle gerçekleşen bir ölüm.”

GECE GELEN-2

Biraz sonra polis depoda ilk ifadeleri alıyordu. Söylenmesi gereken her şey söylendi. Kapının ve pencerenin kilitli olduğunu duyan memurlar, ifadeleri kuşkuyla karşıladı. “Hepiniz bu kadar mısınız? Dördünüz ve bir de maktul arkadaşınız?”

“Hayır. Celal vardı. Celal Çimen. O da merhum gibi oyunun bitmesini beklemeden evine gitmişti. Volkan’dan beş dakika sonra filan. Aradık ama ulaşamadık.”

“Adresini biliyor musunuz? Tamam. Geçerken onu da alalım.”

Güneşin ilk ışıkları, asfalt zemini parlatıyordu. Kriminolog on saat uyumasına rağmen uykusunu alamamış insanlar misali gözlerini zorlukla açıyor, ağrıyan eklemleri ve zonklayan başı biraz önce yaşananları etraflıca düşünmesine engel oluyordu. Aracın içinde kimseden çıt çıkmıyordu.

Esmer memur gaza bastı. Depodan iki yüz elli metre kadar uzaklaşmışlardı ki, sokağın ucunda kaldırıma çıkmış lüks bir araç gördüler. Aracın yanında kılıksız bir genç, burnunu şoför mahallindeki yan pencereye dayamış, içeriyi seyrediyordu.

“Bu Celal’in arabası” diye bağırdı Ali, ekip otosu plakayı okuyacak kadar yaklaşınca.

“Bize bahsettiğiniz arkadaşınız mı?”

“Evet, memur bey.”

Araçtakilerin gözü, ağaca bindirmiş cipe kaydı. Yaklaştıkça tamponun içe göçtüğünü ve arabanın burnunu hafifçe kalktığını fark ettiler.

“Çok içmiş miydi?” dedi şoförün yan koltuğunda oturan memur.

“Her zamankinden fazla değil” dedi Ali.

Sarışın memur, şoför koltuğundakine kaş göz yaptı. “Biz evine gidecekken adam önümüze düştü iyi mi? Ercan, in bak bakalım. Şu arabanın yanındaki iti de uzaklaştır.”

Kısa boylu adam ekip otosundan atlayarak, lüks araca yanaştı. Şoför penceresine burnunu dayayan yirmili yaşlarındaki çocuk, üniformalı memuru görünce “Valla şimdi geldim” diyerek bir iki adım geri çekildi. “Sızmış galiba. Seslendim ama herif zom.”

“Çekil bakayım şuradan.” Genci ittiren polis parmaklarını kapı koluna geçirdi. “Açılmıyor.”

Serseri arkasından sırıttı. “İçerden kilitli.”

Polis başka zaman olsa bileklerine kelepçeyi takmıştı. Şimdi ise daha önemli soruna odaklandı. Ekip aracında bekleyen meslektaşına bağırdı. “Pencereyi kırıyorum?”

Daha kıdemli olduğu her halinden belli olan diğeri, başı ile onay verince, copunu çıkaran memur, başı cama dayalı araç sahibine zarar vermemek için arka pencereyi hedef aldı. Tek vuruşta camı tuzla buz etti. Sonra elini içeri soktu ve kapıyı açtı. Ön kapıya uzanarak onu da araladı. Aracın dışına çıkıp ön kapıyı kendine doğru çekmesiyle, Celal üzerine yığıldı. “Hey! Vurulmuş bu herif” dedi Celal’in beyaz gömleğini kırmızıya boyayan kanı fark edince. “Göğsünün alt kısmından vurulmuş.”  

Ekip otosunda kımıldanmalar oldu. “Celal de vurulmuş” dedi Haldun, Behçet’i omzundan sarsarak. “Celal’i de öldürmüşler!”

“Allah’ın belası katil” dedi dişlerini gıcırdattı Ali. “Onu bir ele geçirirsem.”

“Sakin olun beyler.” Polis arka koltukta birbirlerini dürtenleri uyardı. Daha sonra memur arkadaşının yanına ulaştı. Araçtakiler iki polisin konuşmalarına kulak vermişlerdi şimdi.

“Adam nasıl vurulmuş anlamadım,” dedi Ercan. “Aracın hiçbir yerinde kurşun deliği yok. Camlar sapasağlam. Benim kırdığım dışında.”

“Arabanın kapıları kilitli değildir de ağaca çarpınca kilitlenmiştir. Ya da katil adam daha arabaya binmeden önce vurmuştur. Boş ver şimdi bunları.”

Ekip otosunun içindeki dörtlü de ihtimalleri tartışıyorlardı aralarında. “Araba biraz hızlandı mı otomatik olarak içeriden kilitleniyor” dedi Ali. Haldun da destekledi. “Üstelik Hakan Bey siz Celal’in arabasına bindiğini gözlerinizle görmediniz mi?”

“Evet gördüm.”

“O halde polisin söylediği iki ihtimal de doğru olamaz. Tabii Celal bizimle oyun oynarken katili aracına binmeyi başarıp arka koltukta filan saklanmamışsa.”

Hepsi birden bu olasılığı düşündüler. “Herhalde öyledir” dedi Ali. “Yoksa başka türlü nasıl olabilir ki?”

Bu esnada üzerine yığılan adamı şoför koltuğuna oturtmaya çalışan polis bağırdı. “Hey, bu adam nefes alıyor.”

Arabanın arka koltuğundaki üç koca adam çocuklar gibi sevinç içinde birbirlerini kutluyorlardı. “Nefes alıyor, nefes alıyor, oh be, Celal yaşıyor.”

“Beyler sessiz olun” dedi diğer memur. “Arkadaşınızı hastaneye yetiştirmemiz gerekiyor. Yardım edin.”

Kriminolog ve Behçet hemen indiler. Hakan Haznedar, Celal’i omuzlarından tutup kaldırdı. Adamın önü açık ceketinin iç kısmı, kandan sırılsıklam olmuştu. Behçet de ayak tarafına geçti. “Memur Bey yardım edebilir misiniz?”

Üç adam Celal’i ekip otosunun arka koltuğuna yatırdılar. Bu sırada Ercan, meslektaşından talimat alıyordu. “Biz hastaneye gidiyoruz. Sen bir ekip otosu çağır, diğerlerini karakola getir. Bir kişiyi de bu cipin başına dik, kimse yaklaşmasın, belki delil filan bulunur. Şu serseriyi de al. Anlatacak bir şeyleri olabilir.”

Biraz sonra acil kapısı önünde şık giyimli kelli felli adamlar, diğer hasta yakınlarının attığı tuhaf bakışlar altında, “Hastaya acil kan gerekiyor, kan grubu ne?” sorusuna cevap verememenin çaresizliği ile bekliyorlardı.

Biraz sonra bir doktor kendilerine yanaştı. “Hasta yakını sizler misiniz? Sıfır Rh negatif. Ama çok acil.”

Kumarbazlar bu kez de cevabı öğrenmenin çaresizliği ile birbirlerine baktılar. “İçimizde bu kan grubuna uyan biri yok.”

“Hastanın yakını, akrabaları, oğlu ya da kızı yok mu?” dedi Doktor telaşla.

“Bir oğlu var ama yurtdışında. Mimarlık okuyor. Eşine ulaşamadık ama akrabasını aradık. O da herkese haber saldı. Bekliyoruz. Ama tüm ailesi İzmit’te yaşıyor. Gelmeleri biraz uzun sürebilir.”

“Bakın her dakika önemli. Hastayı kurtaramayabiliriz. Bize çok acil kan lazım.”

Hastanenin tuvaletinden çıkarak kapı önündeki konuşmaya şahit olan Kriminolog, “benim kan grubum sıfır negatif” dedi, neredeyse üzüntülü bir sesle.

Doktor “Hemen alalım sizi” diyerek karga tulumba sürükledi Haznedar’ı. Kriminolog hayatında ikinci kez kan verdi. Ve hayatında ikinci kez bayıldı.

Ayıldığında, saniyelerle yarışan bir adamı ölümden kurtardığını öğrendi. Bütün ekip Celal’e kan verebilecek durumda olan birinin o gece oraya misafir olarak gelmesinin ne kadar güzel bir tesadüf olduğunu söyleyerek kendisini kutladı.

3

İki hafta sonra Celal Çimen’in hayati tehlikesi sürüyor, polis soruşturması ise tam gaz devam ediyordu.

Kumarbazlar o gece yaşananları tek tek anlatmışlardı. Hayır, hiç kimse o kapıdan giremezdi. Depoda yalnızca kendileri bulunuyorlardı. Hayır, hiçbiri tuvalet penceresini açmamıştı. En son Celal girmişti. Olsa olsa o açık bırakmış olabilirdi. Yine de Celal’in kapısı kilitli aracının içinde nasıl vurulduğu ve mekânı çoktan terk eden Volkan’ın cesedinin tuvalette ne aradığı konusunda söyleyebilecek bir şeyleri yoktu.

Kriminolog da diğerleri gibi, çok gerilerde kalmasını hatta hiç yaşanmamış olmasını dilediği kâbustan uyanamıyordu. Uzun kış geceleri uykularına ceset başları, kanlı yüzler, karanlığın içinde süzülen birtakım yaratıklar misafir oluyordu. İlk kez bir davada ucundan tutabileceği bir ip bulamıyordu. Hikâyenin nerede başlayıp nerede bittiği belli değildi. Arabasına kadar uğurladığı iki adam da saldırıya uğramıştı. Tek bildiği buydu ve konu ile ilgili kafasında birbirini tutmayan ve tatmin edici olmaktan uzak onlarca düşünce vardı.

Behçet’le üç gün önce yaptığı telefon konuşmasını düşünüyordu. “Bana bak Hakan,” demişti arkadaşı. “Belki de sen Celal’i aracına uğurlarken, Gece Gelen hakikaten arabanın içinde saklanıyordu?”

“Olabilir tabii. Adam arka koltukta uzanıyorsa, ya da koltuğun arkasına filan gizlenmişse göremezdim. Eğer durum böyleyse, Celal de adamı fark etmedi demektir. Çünkü araç hareket ettiğinde ben halen arkasından bakıyordum. Neredeyse gözden kaybolana kadar izledim. Katil harekete geçmek için bir süre bekledi demektir bu. Tabii hakikaten arabadaysa.”

“Sesinden buna pek ihtimal vermediğini anlıyorum. Açıkçası ben de inanamıyorum. Kilitli araca nasıl binmiş olabilir ki? Dönüp dolaşıp hep aynı zorlukla karşılaşıyoruz. Bu lanet olası Gece Gelen’midir nedir, hangi delikten girerse girsin her koşulda karşısına bir kilit çıkıyor. Buna rağmen iki kişiyi öldürmeyi başardı.”

“Ne? Celal öldü mü?”

“Hayır hayır. Laf niyeyse ağzıma öyle geldi. Ölmedi ama durumu kritik. Polis aracın her yerini inceledi. Kapının zorla açıldığına dair tek bir iz bile yok. Celal inşallah iyileşir de kendisi anlatır ne olduysa.”

“Sizinkiler ne âlemde?”

“Sorma. Volkan’ın cebinden çıkan not hepsinin ödünü patlattı. Katilin kendileri için de geleceğini düşünüyorlar. Hatta Ali bugün yanıma gelip, ‘Bizim ne suçumuz var. Bir suçlu varsa o da Celal’di ki katil zaten onu vurdu. Ama Volkan’ı niye öldürdü anlamadım. Belki de yanlışlıkla… Sence bizi de öldürecek mi?’ filan dedi. Çocuğu zor sakinleştirdim.”

“Yanlışlık derken neyi kast ediyor?”

“Katilin Volkan’ı Celal sanarak öldürüp cebine o intikam notunu bıraktığını, sonra hatasının farkına vararak Celal’i kurşunladığını söylüyor. Ama fazladan cinayet işlemenin stresiyle, o intikam notunu Volkan’ın cebinden alıp Celal’in cebine koymayı akıl edememiş. Tabii bu sadece onun tahmini. Ama eğer böyleyse Volkan pisipisine gitti demektir.”

“Celal’in üzerinden intikam notu çıkmadı, değil mi?”

“Hayır. Polis bir not bulmuş olsaydı muhakkak bununla ilgili bizi sorguya çekerdi.”

“Yani adam gece depodan ayrılan Volkan’ı öldürdü sonra onun hedefteki adam olmadığını anlayıp cesedi tuvalete bıraktı, ki bu durumda tuvaletin penceresinin açık olması ve adamın bunu önceden bilmesi gerekiyor, sonra Celal’in arabasına girdi ve Celal bir süre araçta ilerleyince onu vurdu.”

“Biraz uçuk bir senaryo evet. Volkan’ın cesedini neden tuvalete bıraksın ki, değil mi? Sonra araca nasıl girdi?”

“Sorun sadece bunlar da değil. Hadi diyelim ki adam araca girmeyi başardı. Ama unutma, Celal midesinden vuruldu. Katil aracın içindeyken, başının arkasından sıkıp Celal’in işini bitirebilirdi. Hem konumu itibariyle en uygun hamle bu olurdu hem de ölümü garanti altına almış olurdu.”

“Haklısın. Dedim ya, sadece tahmin. Zaten Volkan ile Celal birbirlerini andırmıyorlar bile. Herif niye karıştırsın? Neyse, ben kapatıyorum şimdi. Bir gelişme olursa yine ararım.”

Konuşmaları böyle sona ermişti. Üç gündür ofisinde geç saatlere kadar gecenin ayrıntılarını kafasında döndürüp duruyordu Haznedar. Zihninin içinde türlü senaryoları ölçüp biçiyordu.

Yine böyle bir anda, dalgın dalgın düşüncelere dalmışken, Behçet öfkeyle girdi ofise. “Allah kahretsin” çığlıkları ile oturdu karşısına. “Oyuna geldik Hakan. Fena kandırıldık. Allah belasını versin böyle işin. Gece Gelen ha! Nasıl da yedik zokayı.”

“Dur, sakin ol. N’oldu oğlum, tane tane anlat.”

“Ha senin haberin yok, Celal komadan çıktı. Hayati tehlikeyi atlattı.”

“Oh, çok şükür.”

“Dün gece yoğun bakım ünitesinden çıkardılar. Polis bu sabah ifadesini aldı. Onun yanından geliyorum şimdi.”

“Neler söyledi?”

“Bana gönderilen mektup tamamen düzmece oğlum. Bu cinayetin Naim’in ölümü ile ilgisi filan yok. Katilin amacı Volkan ve Celal’i öldürmekti. Ama bambaşka bir sebepten dolayı.”

“Allah Allah? Celal mi anlattı bunları?”

“Celal bildiği kadarını anlattı sadece. Gerisini ben birleştirdim.”

“Ee neymiş cinayetlerin gerçek sebebi?”

“Bak polis bu olayı derinlemesine soruşturuyor. Volkan ve Celal’in son yıllarda katıldığı ihaleleri araştırdılar. İlginç bilgiler ortaya çıktı. Meğer Celal’in firması, üç yıl önce katıldığı bir ihalede usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle yüklü bir ceza almış. Bahsettiğim Manisa’daki bir arsa ihalesi. Oraya otel dikmeyi planlıyormuş Celal. Altı firmanın katıldığı ihale kapalı teklif usulü gerçekleşmiş. Celal kazanmış ama diğer firmalar duruma itiraz etmiş. Olay mahkemeye taşınmış. Neticede Celal’ın işi yatmış. İhaleye katılan ve sonuca itiraz eden firmalardan biri de kimin biliyor musun? Naim’in. Evet, Naim de aynı yere bir şeyler dikmeyi planlıyormuş. Meğer bizimkilerin arası ta o zamandan bozulmuş. Celal arkadaşının da kendisini mahkemeye verenler kervanına katılmasına çok bozulmuş. Bizim hiç haberimiz yoktu bu meseleden. İkisi de hiçbir şey söylememişlerdi.”

“Yani geçen yıl kumar masasındaki o husumet bir neden değil, sonuçtu.”

“Aynen öyle. Celal’in Naim’in hayatını riske atması anlık bir kumarbaz refleksi değildi. Zaten bu olaya başından beri anlam verememiştim. İşin arkadaşlık yönünü geçtim, hiçbir kumarbaz düşmanı bile olsa altıda beş kaybedeceği bir oyuna o kadar yüklü para yatırmaz. İşin ucunda kin varmış, rekabet varmış meğer. Namussuz herif Naim’in zayıf anından faydalanmış.”

“İki yüz bin dolara karşılık Naim’i altıda bir oranında ölüme götürmek… Yine de Celal açısından kârlı bir kumar gibi gelmiyor kulağa.”

“Evet, kulağa tuhaf bir intikam alma yolu gibi geliyor ama yine de riske almaya değerdi. Ve sonucu düşünecek olursak… Kazandı da! Zaten kumarda şansı yaver gider namussuzun. Hem Naim ölmese bile onu o hale düşürmek bile egosunu okşamaya yeterdi.”

“Naim’in ölümüne artık bir cinayet gözüyle bakıyorsun sanırım?”

“Hayır. Yani eskiden ne kadar cinayet sayılırsa o kadar… Sonuçta Celal’in gerçek niyeti ne olursa olsun, Naim kendi isteği ile bu riski göze aldı. Zaten Naim’in ölümünde bütün suç Celal’in değil. Naim’in işleri son yıllarda bayağı bozulmuştu, sana söylemiştim. Ama olay bizim de bildiklerimizin ötesindeymiş. Ödeyemeyeceği miktarlarda borcun altına girmiş. Tefecilerden yüklü miktarda para almış. Eşi ile de sorunları varmış. Psikolojisi allak bullakmış. Sırf biraz para kaybetti diye insan bir gecede kumar masasında intihar edecek kadar çökmez zaten. Bu meselenin öncesi olduğunu tahmin etmiştim.”

Kriminolog, Naim’in intiharını makul, Celal’in suçunu da olduğundan hafif göstermeye çalışmasının altında; Behçet’in tıpkı diğer arkadaşları gibi o gece göz göre göre arkadaşının ölümünü seyretmesinin yarattığı vicdan azabı olduğunu tahmin etti. 

“Ve polis başka bir bilgiye daha ulaştı” diye devam etti Behçet. “Volkan ile Celal de iki sene önce iki kere aynı ihaleye girmişler. Dediğim gibi ikisi de otelcidir. İhalenin birini Celal diğerini Volkan kazanmış. Fakat Celal’in kazandığı ihaleye diğer şirketlerden yine itiraz gelmiş. Celal’in sürekli kanunların boşluklarından faydalandığını, usulsüzlük yaptığını söylemişler. Bu usulsüzlüğün detaylarını öğrenemedim henüz. Ne boklar karıştırıyor Allah bilir. Neyse, Naim’in aksine Volkan Celal’den yana tavır koymuş. Bu Celal’in elini güçlendirmiş tabii. İhaleye katılan diğer beş şirket, olayı mahkemeye taşımış ama bir şey çıkmamış. Celal itibar suikastı yaptıkları gerekçesiyle karşı dava açmış. Bayağı gürültülü bir süreç olmuş anlayacağım. Şirketler hem Celal’e hem Volkan’a bilenmişler o günden beri. Ama bu adamlar mafya ile bağlantılı oğlum. Kuruyemişçi değil bunlar. Her neyse. Celal polise verdiği ifadesinde bu olaydan sonra hem Volkan’ın hem de kendisinin defalarca tehdit telefonları aldığını söyledi. Yani kısacası, Celal’in ihaleye fesat karıştığını düşünen rakip firmalardan biri ya da birkaçı hem Celal’e hem de onu destekleyen arkadaşı Volkan’a suikast tertiplemek için kiralık katil tuttular ve cinayetin gerçek sebebini gizlemek için Naim olayını kullandılar.”

“Rakip firmalar Naim olayını nereden biliyorlardı ki?”

“Celal polise verdiği ifadede telefonlarının dinlendiğini, böylece o gece orada kumar oynamak için anlaştığımızı öğrendiğini söyledi. Olabilir tabii. Fakat bence iş başka: İçimizde köstebek var oğlum köstebek! Hadi diyelim ki adamlar o depoda kumar oynayacağımızı öğrendiler. Zaten daha önce de oynuyorduk, büyük bir sır değil. Ama Naim olayının gazetelerde yazdığı gibi değil de Celal’in kışkırtmasıyla olduğunu nasıl öğrenebilirler? Telefonda birbirimize bu olayı anlatacak değiliz ya. Bence içimizden biri, Naim’in öldüğü gece yaşananları öttü.”

“Kim?”

“Bilmiyorum. Kimsenin günahına girmeyeyim. Ama içimizden birinin Naim’in intikamını almak için Celal’e bilendiğini tahmin ediyorum.”

“O halde o mektup sizin bir araya gelmeniz için yazıldı.”

“Evet. Sana demiştim Celal’in yoğun bir koruma duvarı vardır. Ona ulaşmak zor. Naim’in ölümü sonrası hiç toplanmamıştık ve hiç toplanmayabilirdik de… Bu yüzden bana mektup yazdılar. Zaten mektubu yazan kimse gerçekten de Naim’e yapılanlar yüzünden intikam peşinde olsaydı, hepimizi öldürürdü. Hadi Celal zaten ölüm listesinin başındaydı. Ama biz de Volkan gibi seyirci kalmıştık o gece. Ondan daha az ya da daha çok suçlu değildik. O halde neden sadece Volkan’ı öldürsün? Dikkat edersen katil Celal’i vurduktan sonra onu elinden kaçırdığını anlayınca, silahı suya atmış. Eğer hedefinde biz de olsaydık yeniden depoya dönüp hepimizin işini bitirmez miydi? Ya da en başından içeri girip taramaz mıydı? Demek ki bizi öldürmek başından beri aklında yoktu. İki hedefi vardı onun; birini öldürdü, diğerini son anda elinden kaçırdı.”

“Yani o gece kumarbazlardan biri, Gece Gelen’in geleceğini biliyordu.”

“Evet. O namussuzun kim olduğunu öğrenirsem, diğer arkadaşlara ispiyonlayacağım. Şu işe bak! Naim olayı yaşandı bitti. Bunu içimizde halledebilirdik. Ama o aşağılık adam bu bilgiyi Celal ve Volkan’ı bitirmek için fırsat kollayan mafyaya verdi.”

“Fakat bu durumda katilin şansı biraz yaver gitmiş olmuyor mu? Çünkü tam da öldürmek istediği iki adam da depodan erken ayrıldılar. Ya hep beraber çıksaydık? Ki bu çok daha büyük bir ihtimaldi.”

“Hayır tam tersi. Zaten katilin planı depodan hepimizin birlikte ayrılması üzerineydi. İki adamı da takip edip öldürecek, sonra cesetlerini kendi aracına bindirip deponun tuvaletine atacaktı. Depo bomboş olduğu için sorun olmayacaktı. Ve polis cesetleri bulunca, notlardan yola çıkarak bize ulaşacak, biz zanlı durumuna düşecektik. Hatta bence o zaman içimizdeki köstebek olayın detaylarını polise anlatacaktı. Yani Volkan ve Celal’in erken çıkmaları katilin işine yaramadı, aksine işini zorlaştırdı. Tabii katil bazı şeyleri kendi lehine iyi kullandı, kabul etmek lazım. Volkan’ın silahını görünce cinayeti onunla işlemeye karar vermek gibi. Bunu önceden planladığını sanmıyorum.”

“Polis şimdi Naim olayının arka planını öğrendi mi?”

“Hayır. Hepimizi yeniden sorguya çektiler. Geçen sene söylediklerimizden farklı bir şey söylemedik. Ama belki de biliyorlar da aptala yatıyorlar şimdilik. Orasını bilemem.”

“Peki Naim olayını bilmiyorlarsa, Volkan’ın cebinden çıkan nota ne anlam veriyorlar?”

“Biz ifademizde Volkan ve Celal’i öldürmek isteyenlerin o notu tamamen şaşırtma amaçlı hazırladığını söyledik. İhaleyi üzerimize yıkmak için… Hakikaten bu kanıdayım. Bana gönderilen mektup iki kurbanın aynı gece orada olmasını temin etmek; Volkan’ın cebinden çıkan not ise cinayetlerin gerçek sebebini gizlemek amacına hizmet ediyordu. Celal’i öldürseydi onun cebine de aynı notu koyup onu da tuvalete bırakacaktı.”

          “Celal nasıl vurulduğunu anlattı mı?”

          “Evet. O gece aracına binip bir süre gittikten sonra bir aracın çapraz biçimde yolu kapatmış vaziyette durduğunu, önünde bir adamın yerde yattığını fark etmiş. Kırklı yaşlarda, ufak tefek biri… Robot resmini çizdirdi polise. Söylediğine göre bizim saf herife yardım için aracından inince, yerdeki adam silahına davranmış. Bizimkisi hemen iç cebindeki silahı çıkarmak için ceketini açmış ama daha eli silahına gitmeden eleman kurşunu sıkmış. Celal can havliyle aracına atlamış ve gaza basmış. Eleman da kendi arabasına binmeye çalışmış. Bizimki tekrar depoya doğru yol almış. Herhalde bize ulaşmaya çalışıyordu. Bu arada cep telefonundan ambulansı aramayı başarmış. Polis kayıtlara ulaştı. Ama sadece ‘Vuruldum ve şu an bulunduğum yer’ diyebilmiş. Ondan sonra başı şiddetli biçimde dönmeye başlamış. Arabanın kontrolünü kaybetmiş. Bayılacağını anlayınca frene abanmış. Ya da öyle sanıyor. Zaten sonrasını da hatırlamıyor. Kısacası kapı kilitliyken nasıl vurulduğu meselesi halloldu. Aracının önünün kesildiği yeri söyleyince polis o bölgede çalışma başlattı. Biraz uzağında bulunan küçük bir su birikintisinden bir Glock 17 çıktı. Volkan’ın silahı… Hem Volkan hem de Celal bu silahla vurulmuşlar. Kesinleşti. Saldırgan Celal’i vurduktan sonra takip etmiş ama bulamayınca silahı buraya atmış ve kaçmış.”

“Katil silahı nasıl ele ele geçirmiş?”

“Polis katilin Volkan’daki susturuculu silahı fark edince kendisininkini kullanmaktan vazgeçtiğini düşünüyor. Biliyorsun Volkan’ın aracı da deponun arka tarafındaki sokakta bulundu. Polis tıpkı Celal gibi Volkan’ın aracının da aynı adam tarafından aynı şekilde durdurulduğunu, adamın silah çıkarıp Volkan’ı tehdit ettiğini ama sonra Volkan’da silah olduğunu fark edince onunkini aldığını, Volkan’a aracını daha sonra polisin bulmuş olduğu yere zorla park ettirdiğini ve Volkan’ı kendi silahıyla öldürdüğünü, cesedini de arabasına koyduğunu düşünüyor. Ve sonra Celal’i de öldürdükten sonra iki cesedi de havalandırma penceresinden tuvalete sokacaktı.”

“O pencere açık mıymış? Öyleyse bile, katil bunu nereden biliyormuş?”

“He sana söylemeyi unuttum. Polis havalandırma penceresinin sokağa bakan kısmında, bir mekanizma buldu. Bir lastiğe bağlı küçük bir kâğıt parçası. Önce ne olduğu anlaşılamadı ama sonra çözdüler. Lastik pencerenin kilit bölgesine iki yandan tutturulunca, lastiğin ortasına geçirilen yuvarlak kâğıt parçası, pencere kilidinin yuvasına giriyor. Böylece pencere kapalı göründüğü halde lastik aşağı doğru çekilince kilidi açılıyor. Kısacası polis katilin depoyu önceden araştırdığını, o gün ya da birkaç gün önce depodan içeri girdiğini, tuvaletteki havalandırma penceresine bu mekanizmayı taktığını düşünüyor. Daha sonra pencereyi dışarıdan çekti ama kilitlenmedi. Katilin bana gönderdiği mektupta dikkatimi kapıya çekmesi bu yüzden olsa gerek. Kapı için önlem aldık ama pencereyi gözden kaçırdık.”

“Polise sana gönderilen mektuptan bahsettin mi?”

“Hayır tabii. Hiçbir zaman da bahsetmeyeceğim. Bu, aramızda bir sır. Başıma daha fazla bela almak istemiyorum.”

“Mektuptan haberleri yoksa polis katilin o gece orada toplanacağınızdan haberdar olmasını nasıl açıklıyor? Yine telefon dinlemelerinden mi?”

“Evet. Arkadaşlarımı bir araya getiren kişi ben olduğum için beni sorguya çektiler. Ben de bunun zaten aylardır kafamızda olduğunu ancak Naim olayının üzerinden biraz daha zaman geçmesini beklediğimizi, katilin ya da onu kiralayanların muhtemelen Volkan ya da Celal’i ya da her ikisini birden göz hapsine aldıklarını, telefonlarını dinlediklerini, böylece o gece orada kumar oynamaya geleceğimizi öğrendiklerini söyledim. Polise göre olayın devamı şöyle: Volkan’ı öldüren katil, sıradaki hedefinin depodan çıkmasını bekledi. Onu da aynı şekilde öldürecek sonra iki cesedi de havalandırma penceresinden sokarak tuvalete koyacaktı. Muhtemelen hepimizin birden çıkacağını sanıyordu. Bu yüzden aracını da yakınlarda bir yere park etti. Ama o gece şans yanındaydı. Celal depodan tek başına ayrılmaya karar vermişti. Ama tıpkı Volkan meselesinde olduğu gibi peşine bir refakatçi takıldı: Sen. Bu yüzden mecburen Celal’in arabasına binmesini bekledi.”

“Yani istemeden de olsa katilin yoluna taş koymuş oldum.”  

“Kesinlikle. Celal hayatını sana borçlu. Hem de iki kez! Kan vermeseydin, uygun kan İzmit’ten gelene kadar çoktan ruhunu teslim etmiş olurdu Celal. Ne diyordum?”

“Katil, Celal’i öldüremeyince planı sarpa sardı diyordun.”

“Ha evet. Çünkü orijinal plana göre cinayetler depodan hepimiz birden ayrıldıktan sonra işlenecek, dolayısıyla cesetlerin ceplerine bırakılan notları biz değil, polis bulacaktı. Fakat mevcut durumda Volkan’ın cesedini biz bulduk ve tabii ilk düşüncemiz o notu yok etmekti.”

“Ama benim varlığım durumu değiştirdi.”

“Haklısın. Sen olmasan, bence bizimkiler o notu yok ederlerdi. Açıkçası ben de sesimi çıkarmazdım.”

“Katil bu durumda Celal’i öldüremese de yine de planına sadık kalmış oluyor.”

“Evet. Arabasıyla geri dönüp Volkan’ın cesedini deponun tuvalet penceresinden attı. Sonra kendi de pencereden içeri girdi. Volkan’ı bulduğumuz pozisyonda, alafranga tuvaletin orada bıraktı. Sonra pencereden çıktı. Pencerenin kapanmasına engel olan mekanizmayı çıkarıp attı ve pencereyi kapattı. Bir daha burayı kullanmayacaktı. Katilin bu Naim meselesini bildiğini sanmıyorum. O sadece kendisine verilen görevi yaptı.” Behçet ceketinin cebinden çıkardığı mektuba eski bir dostun hatırası gibi baktı. “Keşke senin aklına uyup bunu zamanında polise verseydim. Ama böyle usta bir tuzak kurulduğunu nereden bilebilirdim? Artık çok geç. Bu nottaki açık tehdide rağmen polise gitmediğim için ceza yerim. Cinayete yardım ve yataklıktan bile suçlanabilirim.”

“Peki, şimdi ne yapacaksın?”

“Ne yapabilirim? Soruşturma nereye varacak, yakından takip ediyorum işte.”

“Hakikaten, bayağı yakından. Polisin düşüncelerine varıncaya dek.”

“Bunların bir kısmını Celal anlattı bana. Polisler ona detaylı bilgi vermişler. Eh emniyette de adamlarımız var. Bugüne bugün iş adamıyız. Ha bu arada, artık bir işine yarar mı bilmem ama benden istediğin listeyi getirdim. Haldun’un tuttuğu kâr-zarar tablosunu…”

Dedektif buna göz ucuyla baktı. “Ver bakalım, mesele hallolmuşa benziyor ama belki bir halta yarar.”

Odada bir an tuhaf bir sessizlik oluştu. Kriminoloğun gözleri kısılmış, tek kaşı havaya kalkmıştı. “Eee Behçet,” dedi ağır ağır. “Geldik en önemli soruya.”

“Nedir?”

“Bütün bu yaşanan hadiseleri düşününce, Gece Gelen’i o gece geldi kabul edecek miyiz, etmeyecek miyiz? Biliyorsun, bu belki dünyanın geri kalanı için önemsiz bir detay ama benim için otuz bin dolar değerinde. Teknik olarak o gece katil oraya geldiği için parayı hak ediyorum. Ama başka bir sebepten geldiği ve hedefinde de öldüreceği iki adamdan başkası olmadığı için de bir yönüyle hak etmiyorum. Ne dersin bu işe?”

Arkadaşı gülerek cebinden bir çek defteri çıkardı.

****

Behçet gittikten sonra Kriminolog beş sene boyunca hangi oyuncunun ne kadar kazandığını gösteren tabloya baktı. Celal iki milyondan fazla kazanmış, Behçet dokuz yüz bin dolar para yapmıştı. Bu ikilinin kârını dört kişi karşılamıştı: Haldun yüz bin dolar, Ali altı yüz bin dolar içeri girmiş Naim ise iki milyon dolar kaybetmişti. Bu kaybediş son iki yılda katlanarak tırmanmıştı. Celal Naim’e olan hıncını kumar masasında çıkarmak istemişti anlaşılan.

Kriminolog telefona sarıldı. “Behçet, şimdi şu tabloya bakıyordum da…”

“Eee?”

“Haldun’un bütün oyunları yazdığına eminsin, değil mi? Bütün hesapları tuttuğuna…”

“Yani ne bileyim, arada bir bakarız ama öyle kalem kalem hesaplamadım.”

“Tabloda zarar kârı karşılamıyor. Toplamda iki milyon dokuz yüz kazanç var ama iki milyon yedi yüz bin zarar var.”

“He o mu? Bazen birimiz diğerinden daha fazla koyar, hesabına yazdırır. Ya da birinin diğerine başka bir şeyden dolayı borcu vardır onu kumar masasında para olarak saydırır. Sıfır toplamlı oyun gibi düşünme.”

“Anladım.”

“Hâlâ polisin teorisine ikna olmamış gibisin.”

“Sadece gözden kaçırdığım bir şey var mı diye öylesine bakıyordum. Mesleki alışkanlık işte. Ha aklıma bir şey takıldı. Sana sorayım. Hani ihaleye fesat karıştırma işinde Naim Celal’in yoluna taş koymuş. Volkan ise başka bir ihalede herife destek çıkmış ya. Belki Volkan’da tıpkı Celal gibi benzer kirli işlere girişti.”

“Çok mantıklı. Volkan’ın ölümünü başından beri zihnimde bir yere oturtamıyordum zaten. Haklı olabilirsin. Hesap vermesi gerekenler… Adam çoğul kullanmıştı mektupta. Evet evet. Kesinlikle dediğin gibi olmalı. Hay Allah! Nasıl gelmedi aklıma bu?”

“Bir de Naim’in ölümünde Celal ile birlikte Volkan’ın da parmağı olabilir mi?”

“Sanmıyorum. O gece her şey gözümüzün önünde oldu. Volkan’ın nasıl bir dahli olabilir ki? O da bizim gibi seyretti sadece.”

“Anlıyorum.” Kriminolog telefonu kapattı. Kâğıtları çekmeceye tıktı. Ofisinde voltaya başladı. İçinde neredeyse gözünün önünde yaşanmış bir cinayete engel olamamanın getirdiği bir huzursuzluk vardı. Ama ortada çözülmesi gereken bir şey de kalmamış gibi görünüyordu. Polisin vardığı sonuç uygundu. Hadisedeki imkânsızlıklara cevap veriyordu. Üstelik Behçet’e gelen mektubun şaşırtmaca amaçlı olduğu teorisi de makul geliyordu kulağa: İş dünyasındaki hasımlarının Celal ve Volkan’a ulaşmaları için kurdukları bir tuzak…

O halde kendisini rahatsız eden şey neydi? Neden bazı parçalar yerine oturmamış gibi hissediyordu.

Hakan Haznedar bu mesleğe başlarken kendine verdiği sözü hatırladı: Ön kabulleri çöpe at! Bu, sıradan bir öğüt değildi. Bir araştırmacının en sinsi düşmanlarından birinin peşin yargılar diğerinin de elde yeterli delil olmadan sonuca varma hevesi olduğunu biliyordu. Tüm olayı en baştan, meseleye tamamen dışarıdan dâhil olmuş bir uzman gözüyle incelemeliydi.

Başını duvara yasladı ve gözlerini kapadı. Bu gibi anlarda gözlerinin önüne hep aynı sahne geliyordu. Naim’in başına silah dayadığı ve masadakilerin arkadaşlarının ölümünü an be an izledikleri o sahne… O ana dair tek bir görüntü görmediği halde, Behçet’in anlatım gücü sayesinde sanki oradakilerden biriymişçesine net biçimde kurabiliyordu kafasında sahneyi.

Davayı üzerine alırken, Behçet’e gönderilen mektubun Naim’in intikamını almak isteyen biri tarafından yazıldığını düşünmüştü. Ancak şimdi iş dünyasındaki hasımlarının, Volkan ve Celal’e ulaşmak için Naim’in ölümü üzerinden kurdukları bir tuzak olduğu kanısına varmıştı. Neden? Polisin araştırma sonucundan dolayı… Ama polisin Behçet’e gelen mektuptan haberi yoktu ki. Onlar volkanın cebine konulan not ile soruşturmayı yürütmüş kısa süre sonra da ihale meselesinin devreye girmesi ile bu fikirden vazgeçmişlerdi. Bu mektuptan haberleri olsaydı belki bu meseleye daha fazla eğilirlerdi.

Tabii ya! Behçet polise mektubu bu yüzden göstermiyordu. Bunu zamanında yapmadığı için polisin kendisini suçlu bulacağını söylemişti ama hayır. Düpedüz vermek istemiyordu. Polisin Naim meselesi üzerine daha fazla düşmesini istemediği için.

Neden? Birini mi koruyordu?

Kumarbazları getirdi gözünün önüne. Genç ve heyecanlı Ali’yi, merhum Volkan’ı, hantal Haldun’u, hırslı kumar ustası Celal’i…

Bu kişiler hakkında ne biliyordu? Bir kumar gecesi yarım yamalak tanıştığı insanlar… Hiçbirini yakından tanımıyordu.

Bir dakika! Yarım yamalak tanıdığı, hakkında pek fazla bir şey bilmediği bir başkası daha yok muydu? Vardı tabii: Behçet!

Onu ne kadar tanıyordu? Kumarbaz arkadaşlarından daha fazla değil. Son görüştüklerinde ikisi de birer çocuktu. Sonraki yıllar adını sağda solda duyuyordu bazen. O kadar… O halde neden başından beri ona gözü kapalı güvenmişti? 

Böyle düşününce midesine sert bir yumruk yemiş gibi oldu. Bütün olayı Behçet’in verdiği bilgiler üzerinden düşünmesi mesleki bir hataydı. Uzman bir kriminoloğa yakışmayacak türden bir hata…

En baştan başladı düşünce yolculuğuna: Gece Gelen imzalı mektupla başladı işe. Behçet’e hakikaten böyle bir mektup gelmiş miydi? Herhalde. Arkadaşı kendisini neden böyle bir konuda kandırmış olsundu ki? En akla yakın sebep olarak aklına şu senaryo geldi aklına: Gizemli bir adam Behçet’i telefonla arayıp, o sözde mektupta yazılanları şifahen Behçet’e söylemiş, Behçet de Kriminolog’dan yardım almak için olayı daha ciddi bir havaya büründürmek amacıyla bunu yazıya dökmüştü. Fakat bu düşünce saçma geldi Hakan Haznedar’a. Behçet’in telefonda tehdit edilmesi ile bunun mektup yoluyla yapılması arasında, Haznedar açısından pek fark olmayacaktı ki. Mektubu ne kadar tehlikeli kabul ederse telefonu da o kadar edecekti. Arkadaşı tehdidin ‘yazılı’ olmasının ekstradan daha inandırıcı olacağını neden düşünmüş olsun ki?

Tüm bu işlerin içinde Behçet’in parmağı olduğunu sanmıyordu. Aksi takdirde ofisine kadar gelip geceye kendisini neden dâhil etsin? Hayır hayır, bu mektup gerçekten de gelmiş olmalıydı eski arkadaşına.

Ama neden mektup Behçet’e gönderilmişti? Hadi maktulleri dışarıda bırakalım, katil neden Haldun ya da Ali’yi seçmemişti? Muhtemelen deponun Behçet tarafından kiralandığını öğrendiği için… Belki de kendisini azmettirenler seçmişti Behçet ismini.

Bir an için mektupta yazılanların şaşırtma amaçlı değil de gerçek olduğunu düşündü. Yani polisin rakip firmalar teorisini tamamen devre dışı bırakarak…

Gece Gelen hakikaten Naim’in intikamını almak için oraya gelmişse… Ama neden Volkan’ı öldürmüştü? Volkan’ın Naim’in ölümünde ne gibi bir payı vardı? Eğer suçu Naim’in ölümüne sessiz kalmasıysa, diğerlerini neden öldürmemişti?  

Kriminoloğun gözünün önüne vurulan iki adam geldi. Başında kurşun deliği ile yüzükoyun yatan Volkan… Katil temiz bir iş çıkarmıştı. Ancak Celal konusunda adama aynı payeyi vermek mümkün değildi. Herhalde ona bu emri verenler, bunun hesabını da soracaklardı. Gerçi katilin pek suçu yoktu. Eğer kumar biraz daha uzamış olsa veya içinde Volkan’ın cesedinin bulunduğu boş olması gereken tuvaletin kilitli olduğu daha geç fark edilse, ya da tuvaletin kapısını kırmak için biraz daha yavaş davransalar veya polise daha geç ulaşsalar, ya da polis Celal’i almak için evine giderken başka bir yolu kullanmış olsa… Celal o gece aracının içinde, ambulans gelene kadar çoktan kan kaybından ölmüş olacaktı. Hatta kendi kan grubu adama uymasa, hastaneye yetiştirmelerine rağmen yine de ölecekti.

Behçet’in Celal için söylediği sözler geldi aklına. Zaten kumarda şansı yaver gider namussuzun… Cidden öyle olmuştu. Kumarda işleri ne kadar şansa bırakıyordu bilmiyordu ama bu hayatta kalma oyununda Celal büyük bir şans silsilesi sayesinde başarılı olmuştu.

Celal’in bedenini otomobile taşıdıkları anı hatırladı. Celal’in gömleğinde dairesel biçimdeki kan lekesi o kadar fazlaydı ki, adamın ceketinin astarı kana bulanmıştı. Hatta otomobile taşımak için omuzlarından tutarken, kanlar Kriminoloğun pantolonuna da bulaşmıştı. O gün giydiği pantolon üzerindeydi yine. Haznedar başını eğdiğinde, diz kapağına denk gelen yerde, kırmızı lekeleri halen görebiliyordu.

“Ama nasıl olur?” dedi kendi kendine Kriminolog. Sonra aklına başka bir sahne geldi: Volkan’ın cesedi…

Adamın başından akan kanlar, yerde küçükçe bir gölet oluşturmuştu.

“Nasıl olabilir” dedi yine dehşete kapılarak. Yeni filizlenen düşüncelerin etkisiyle gözleri kocaman oldu. Olayı yeniden kurmaya çalıştı zihninde. Bazı noktalar aydınlanmıştı ama bazı yerler halen karanlıktı.

Hıncını çıkarmak istercesine, sırtını yasladığı duvara vuruyordu kafasını. Kriminal Daire’de çalışırken, cinayet işleyeceğinin tüm belirtileri ortada olmasına rağmen, katili yakalayamadığı bir dava hatırlıyordu. İpuçları gözünün önündeydi ama bunları ancak çok sonra fark edebilmiş, harekete geçtiğinde ise katil cinayet mahalli olan boş inşaatı çoktan terk emiş, onu da bir cesetle baş başa bırakmıştı.

Çok başarılı olduğu vakalar da vardı tabii. Bir suçluyu tespit edebilmek için bir çakıl taşının yettiği ya da bir görgü şahidinin önemsiz bir cümlesinden yola çıkarak büyük bir şebekeyi çökerttiği…

Fakat ilk kez, tam bir aydınlanma ânı yaşaması için kafasına yarım kiloluk bir ağırlığın düşmesi gerekmişti. Başının arka kısmını sinirden duvara vura vura, tepesinde duran tablo, gevşek çivisinden kurtularak kafasına indi. Okkalı bir küfür ederek doğruldu. Önce elini saçlarına daldırarak hasar kontrolü yaptı. Daha sonra çivisi ile birlikte yeri boylayan tabloyu ait olduğu yere asmak için kavradı. Ama tablonun çerçevesi çatlamıştı. Üstelik çiviyi duvara sağlamca çakabileceği bir alet edevat yoktu yanında.

Tabloyu ayağının dibindeki duvara dayadı. Resme şöyle bir kez daha alıcı gözle baktı. Bir süre önce bir arkadaşının dükkânında görmüş ve hemen satın almış, daha sonra bir başka dükkândan satın aldığı altın yaldızlı dikdörtgen bir çerçevenin içine hapsetmişti. Dadaist ressamlarından elinden çıkan eserleri andırıyordu tablo. İç içe geçmiş iki boyutlu geometrik şekillerin bir araya gelerek oluşturduğu yarı anlamlı bir manzara… Birbiriyle ilintisi bulunmayan onlarca motif bir araya gelip resme tam armonik bir bütünlük kazandırmak üzereyken, vazgeçip kendi hallerinde takılmaya karar vermiş gibilerdi. Tabloya üstün körü bakan biri uçan dairelerin uzayın derinliklerinde amaçsızca dolaştığını da söyleyebilirdi, bir çobanın keçilerini otlattığını da… Dikkatle bakan birine gelince… O da aşağı yukarı aynı birbirini tutmaz şeyler söyleyecekti.

Bu ‘tasarlanmış anlamsızlığın’ sol alt kenarında küçük bir yazı vardı. Bunu ilk kez fark ediyordu Kriminolog. Resmin çizgilerinden birine aitmiş gibi görünmesi için özen gösterilmiş, ressam tarafından ustaca atılmış gizli bir imzaydı bu. Fakat imzayı okumaya çalışınca, bunun ters olduğunu fark etti. Kahkahası odayı çınlattı. Resmi duvara en başından beri ters asmış, manzaraya hep tersinden bakmıştı.

Kâğıdı çerçevesinden çıkarıp düz yerleştirdi. Görüntüde kayda değer bir değişiklik olduğu söylenemezdi. Manzaranın tersi de, düzü kadar anlamlıydı. “Ah modern sanat” dedi iç çekerek.

O sırada on dört-on beş yaşlarında bir çocuk, elinde tepsiyle ofise girip fincanı teklifsizce masaya bıraktı. “Kahve az şekerliydi di mi abi?” dedi ama karşısında gözlerini kocaman açmış bir adamın korkunç bakışları ile karşılaşınca ürktü. Kriminoloğun çocuğu korkutmak gibi bir kastı yoktu esasında. Odaya bir çocuğun girdiğini bile tam olarak algılamış sayılmazdı. O esnada sadece kafasında durmaksızın yankılanan bir takım cümleleri bir Kızılderili şefi edasıyla mırıldanmakla meşguldü: “Resme tersten bakmak ama anlamamak! Tersi de düzü gibi anlamlı olmak!”

Vecd halinde sayıklayan adamdan ürken çocuk “Kolay gelsin abi” diyerek kapıyı usulca kapadı. 

Kriminolog, geldiğinin ayırdına varamadığı çocuğun gittiğini de algılayamadı. Sadece tablonun düşmesine neden olan çiviye büyülenmiş gibi baktı. Zihni onlarca şeyi bir arada düşünme kaygısı yüzünden allak bullak olmuştu. Tablo kafasına düşmeden önce zihninde belli belirsiz oluşan bir resim vardı zaten. Şimdi de o eksik kısımlar tek tek tamamlanıyordu.

“Volkan’ın tuvalette bulunan cesedi” dedi kendi kendine. Sonra yine aynı kısık tonda mırıldandı. “Ters.” Ayağa kalkarak pencereye doğru birkaç adım attı. “Katilin Volkan’ın cebine koyduğu intikam notu” dedi ve birkaç saniye sonra başını salladı. “Ters.”

Kahve fincanını elinde tuttuğunu fark edince kahvesinden bir yudum aldı. “Katilin Volkan’ın silahını ele geçirip Celal’i vurması…” Gözlerini kısıp uzaklara baktı. “Ters.”

 Yeniden masasının başına yürüdü. Masanın üzerinde, tabloyu duvara tutturan dört santimlik çiviyi parmaklarının arasında yuvarladı. “Katilin pencereden girip çıkması: Ters. Behçet’e gönderilen mektubun amacı: Ters. Polisin teorisi: Ters.”

Kahvesini tek yudumda bitirdi. “Ters. Ters. Ters. Allah’ın belası bu davada her şey ters!”

O gece arkadaşı, dış kapıyı görebilmesi için bulunduğu noktanın çaprazına bir yansıtıcı ayna yerleştirmiş, bu yüzden gece boyunca kapıyı ters açıyla görmüştü. Hatta bu bir parça huzursuz etmişti kendisini. Ama şimdi anlıyordu ki asıl problem, gerçeklere fiziksel değil zihinsel açıdan ters bakmaktı.

Evet, katil güzel bir oyun oynamıştı ama artık aynı tuzağa düşmeyecekti. Ne de olsa her şeye tersinden bakmanın ilacı belliydi: Her şeye tersinin tersinden bakmak!

Yeniden masasına geçti ve gözlerini kapattı. Uzun uzun düşündü. Evet, her şey yerli yerine uyuyordu. Ama düşünceleri şimdilik varsayımdan ibaretti. Doğru olup olmadığını anlamak için iki şeyi görmeye ihtiyacı vardı. Vakit geçirmeden telefona sarıldı.

“Alo, Behçet? Senden bir şey daha rica edeceğim. Deponun anahtarını gönderebilir misin? İstersen ben sana uğrayayım. Niye mi? Ya hiç sorma, bende olayların geçtiği yerleri ziyaret etmek gibi bir huy vardır. Mesleki alışkanlık işte… Burnumuzun dibinde bir adam öldürüldü ne de olsa. İleride anılarımı anlatırsam, bu olaydan da mutlaka bahsederim. Mekânı yeniden görmem iyi olur. Bunda inanmayacak ne var oğlum? Polisler mi… Dikkat ederim, merak etme. Geliyorum birazdan.”

Üzerini giyindi ve ofisten çıkmaya hazırlandı. Sonra kendisinin bile daha sonra hatırlayacağında şaşıracağı bir hamle yaptı: Resmi çerçevesine eskisi gibi ters yerleştirdi ve tabloyu öptü.

***

Kriminolog, dışarıdan birinin binaya girişinin mümkün olup olmadığını kontrol etmek için deponun tüm odalarını tek tek dolaştı. Sonunda arkadaşının en başında söylediği cümlenin geçerli olduğunu anladı: Binaya ana kapı ve tuvalet penceresi dışından giriş yapmak imkânsız.

Tuvalete girerek sürgüsü kırılan kapıyı enine boyuna inceledi. Ardından Volkan’ın cesedinin bulunduğu noktaya geçti. Havalandırma penceresine doğru yürüdü ve son olarak tuvaletten çıkarak deponun arkasını dolandı.

Olayların nasıl yaşandığını anlamaya başlıyordu. Ama birkaç büyük problem vardı.

Telefona sarıldı. “Alo Behçet. Sana bir şey soracağım. Ya şu depodaki tuvaletin kapısının kilidi varken neden sürgüyü kullanıyorsunuz? Demek kilit bozuk. Daha doğrusu anahtarı olmadığı için çalışıp çalışmadığını bilmiyorsunuz. Yani yıllardır hep sürgüyü kullanıyordunuz. Anladım.”

Hevesi kırılmıştı. Tam yakaladığını sandığı bir ipucu, şimdi elinden kayıp gitmişti. Yine de enseyi karartmadı.

 İkinci ziyaret noktasına doğru, Beşiktaş Aşiyan’a ilerledi. Sırtını Aşiyan Parkı’na vererek alabildiğine yokuş bir sokağı tırmandı. Yokuşun sonunda, turuncu renkli dört katlı bina karşısına dikildi. Üçüncü katın zilini çaldı. Merdivenleri alelacele tırmandı. Daire kapısını orta yaşlı, hafif kilolu, esmer bir kadın açtı. “Merhum Naim’in arkadaşıyım Nur Hanım” dedi sesine üzgün bir ton takınarak. “Başınız sağ olsun. Taziye için biraz geç kaldım, kusura bakmayın.”

Kadın baştan aşağı süzdü misafirini. “Naim’in arkadaşısınız demek. Kumar arkadaşı mı?”

Hakan Haznedar bocaladı. Lafı ağzında eveleyip geveledi. Ne diyeceğini düşündü birkaç saniye. Sonunda “Evet” cevabında karar kıldı. Fakat kadının gözleri büyük bir nefretle kısılmıştı.

“Taziyeye geç kaldığınız belli” dedi kadın başını sallayarak. “Cenaze töreninde olsaydınız, gönderilen çelenkleri o alçak kumarbazların suratına nasıl çarptığımı görür, şimdi cesaret edip buraya gelmezdiniz. Bir de utanmadan yanıma geliyorsunuz. Kocam sizin gibi kumarbazlar yüzünden öldü. Def olun gidin!”

“Şşşey… Özür dilerim. Ama kocanızın ölümüyle benim hiçbir ilgim yok. İnanın ben…”

“Def olun diyorum, def olun.”

Hakan Haznedar kapı yüzüne kapanmadan önce uygun cümleyi bulmak için çabaladı. “Beni yanlış anladınız. Ben…Bakın, ben Naim Bey’in arkadaşı değilim. Size yalan söyledim, kusura bakmayın.” Eli cebine gitti. Kartvizitini uzattı. “Kriminolog Hakan Haznedar. Bir zamanlar Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Daire Başkanlığı’nda çalışıyordum.”

 Kartviziti elinde evirip çeviren kadının bakışları, karşısındaki adamın söyledikleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığı halde fakat herhalde önemli bir işle iştigal ettiği düşüncesinden hareketle, değişti. “Öyle mi? Özür dilerim. Ne istiyorsunuz benden?”

“Benn… Eee… Buraya şeyy… Sizden bir şey istemek için geldim. Kocanıza ait bir şey… Bunu nasıl söyleyeceğimi de bilmiyorum gerçi. Hay Allah. Belki tuhaf karşılayacaksınız. Ama inanın…”

Kadın bir iki adım ileri atıldı. “Yoksa siz de mi o uğursuz tabancanın peşindesiniz?”

Halen ağzının içinden konuşmaya devam eden Kriminoloğun gözleri istem dışı açıldı. Ağzından “Eee”den başka bir şey çıkmadı birkaç saniye. “Yani aslında öyle ama nasıl…”

“Yok ettim onu anlıyor musunuz? Kırdım. Paramparça ettim. Denizin dibine attım. Gidin şimdi.”

Kriminolog nasıl davranacağını büsbütün şaşırmıştı ama artık doğru iz üzerinde yürüdüğünden de emindi. “Bakın, başka kim sordu bilmiyorum ama o silah çok önemli olabilir. Hayır hayır kapıyı kapatmayın Nur Hanım. Ben size yardımcı olabilecek tek insanım.”

“Ne?”

“Bakın, ben Naim Bey’in ölümü hakkında resmi olmayan bir araştırma yürütüyorum.”

Kadını can evinden vurmayı başarmıştı. Birkaç dakika sonra kendisine demli bir çay ikram eden ev sahibesi ile karşılıklı oturuyordu Hakan Haznedar. Kadına kocası hakkında boyuna sorular sordu: Naim Bey’in hasmı var mıydı, ölümünden kimler faydalanıyordu, öldürüleceğine dair tehditler almış mıydı, psikolojisi bozuk muydu, intiharı düşünüyor muydu?

Kadın kocasının bunalımda olduğunu doğruladı. Ama intiharı yine de şaşırmıştı onu. “Naim her şeyi düzelteceğine, yeniden düzlüğe çıkabileceğimize inanıyordu. Hırslıydı. Ama kumar hırsı daha güçlü çıktı. Birkaç yılda bayağı para kaybetti. Bana söylemezdi gerçi ama ben anlıyordum. Çekler, bonolar… Ondan sonra değerli eşyaları birer ikişer çıkarıyordu elinden. ‘Artık eskisi kadar ilgimi çekmiyor o yüzden satıyorum.’ Klasik cevabı da buydu. Yine de borcunun bu kadar çok olduğunu bilmiyordum. Ölümünden sonra Suadiye’deki villamızı satışa çıkarmak zorunda kaldım. Kendim de buraya, annemden bana kalan bu küçük eve yerleştim. Halen tüm borçlar kapanmadı. Ara ara birileri geliyor. Siz ne araştırması yürütüyorsunuz?”

“Kocanızı intihara sürükleyen adamların peşindeyim.”

“Allah onları kahretsin. Ama ben Naim’in kumar arkadaşlarını tanımam ki. Sadece birini biliyorum. O da çok iyi bir insandır, asla Naim’in kötülüğünü istemez.”

“Kim?”

“Volkan Bey. Naim’in yakın arkadaşlarından… Kocam hayattayken de sık sık evimize gelirdi. Naim’in ölümü sonrası da sürekli halimi hatırımı sormaya geliyor sağ olsun. Diğer kumarbazlar gibi değildir o.”

“Nur Hanım, siz galiba meseleyi bilmiyorsunuz.”

“Ne meselesi?”

“Volkan Bey… öldürüldü.”

“Ne! Ne diyorsunuz? Nasıl öldürüldü? Ne zaman?”

Hakan Haznedar, yüzü şekilden şekle giren kadına birkaç gün önce yaşanan hadiseleri özetledi.

“Ama neden?” diye feryat etti, ev sahibesi. “Volkan Bey’in kimseye zararı dokunmazdı ki. O çok iyi bir insandır. Anlayamıyorum.”

“Henüz nedenini bilmiyoruz. Ziyaret sebebimi şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur umarım. Bu olayın kocanızın intiharı ile bir ilgisi olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Neden bana ‘Siz de mi o silahın peşindesiniz’ diye sordunuz onu da öğrenmek istiyorum tabii? Başka kim peşindeydi?”

“Naim’in ölümünden birkaç hafta sonraydı” diye başladı ev sahibesi. “Bir adam geldi. Kocamın intiharını gazetede okuyunca ilgisini çekmiş. O uğursuz silahı satın almak istedi. Böyle trajik ve ilginç hikâyesi olan nesneleri satın alıp, koleksiyonuna katıyormuş. Yasal yönden hiçbir sıkıntı çıkmayacağını, korkmam için bir sebep olmadığını söyledi. İstersem ruhsat ve devir işlemlerini hemen halledebilirmişiz. Kapının önündeki lüks arabayı gösterdi. ‘Hemen yola çıkabiliriz’ dedi. Ondan sonra elindeki içi para dolu çantayı açtı. Ne yalan söyleyeyim, parayı görünce silahı vermek geçti aklımdan. Zaten kocamın ölümü sonrası maddi dayanağım da kalmamıştı. Ama sonra korktum. Gözüm tutmamıştı adamı. O silahı sanki kötü bir amaç için kullanacakmış gibi hissettim. Hani olur ya, mafya, işleyeceği cinayet için sahibine ulaşılamayacak silahlar kullanırlar filan. Öyle düşündüm işte. Ne bileyim. Belki de gerçekten kötü bir amacı yoktu. Bilmiyorum. Yalan attım. ‘Silahı polis bana geri verir vermez attım. Kocamın intihar ettiği silahı hatıra diye saklayacak değilim ya’ diye bağırdım. Sözlerime inanmış olacak ki şüphelenmedi. ‘Ya öyle mi? Yazık olmuş’ dedi ve çekti gitti.”

“Nasıl biriydi? Tarif edebilir misiniz?”

“Takım elbiseli, orta yaşlarda, esmer biri. Boyu çok uzundu. İki metreye yakın. Suratı da biraz biçimsizdi.”

Kriminolog olaya adı karışanlardan kimseye benzetemedi tarif edilen kişiyi.

“Birkaç ay önce de” diye devam etti ev sahibesi. “Volkan Bey yine bir ihtiyacım olup olmadığını öğrenmek için ziyaretime geldi. ‘Şimdilik her şeyim var Allah’a şükür’ dedim. Öyle lafladık. Naim’e geldi laf. Mezarını sık sık ziyaret ettiğini söyledi. Naim’i çok severdi. Bu silah meselesi aklıma geldi o an. Volkan Bey’e anlattım. Duyunca heykel gibi dondu. O da sizin gibi adamı tarif etmemi istedi. Sonra öfkeli öfkeli başını salladı. ‘Şu silahı getirebilir misin, merak ettim’ dedi. Tabancayı eline alır almaz sağını solunu kurcaladı. Sonra yüzü düştü. ‘Ne oldu?’ dedim. ‘Silahı görmek bana merhum Naim’i hatırlattı. O gece bir türlü aklımdan çıkmıyor’ dedi. Ardından bir süre daha lafladık. Evden ayrılmak üzereyken ‘Sizce o adam neden silahı almak istedi’ diye sordum. ‘Bilmiyorum’ dedi. ‘Belki de hakikaten koleksiyonerdir. Böyle tuhaf hobileri olan insanlar var’ dedi ve ayrıldı.”

Kriminolog düşünceli bakışlarını ev sahibesinde gezdirdi. “Nur Hanım, silah halen sizde değil mi?”

“Evet ama ne var bu silahta? Neden herkes onu görmek istiyor.”

“Bilmiyorum. Dediğim gibi Naim Bey’in intihar ettiği o geceyi araştırıyorum. Silahı da rutin bir kontrol için isteyecektim aslında. Belki bir şey çıkar umuduyla. Ama şimdi işler değişti. Volkan Bey de silahı görmek istediğine ve sonra da öldürüldüğüne göre artık kesin olarak görmem gerek.”

“Yani silahın kocamın ve Volkan Bey’in ölümü ile ilgisi olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

“Bilmiyorum. Belki.”

“Fakat kocamın ölümü ile Volkan Bey’in ölümü arasında bir yıl var. Üstelik kocam intihar etti. Yoksa etmediğini mi söylüyorsunuz? Söyleyin o gece intihar etmedi mi? Ama gazetelerde öyle yazıyordu. Polis de öyle söyledi. Volkan Bey de… Yalan mıydı bunlar? Beni mi kandırdılar. Hadi söyleyin. Söyleyin.” Kadın bir anda ağlamaya başladı.

“Hayır hayır. İnanın o gecenin tüm detaylarını öğrendim Nur Hanım. Silahı başına dayayıp ateşleyen kocanızdı. Kimse onu vurmadı.”

“O halde neden silahı ısrarla görmek istiyorsunuz? Silahı görmeniz neyi değiştirecek?”

Kadının insan kulağının duyma eşiğinin üst sınırlarını zorlayan sesini duymazdan gelmeyi başarmıştı Kriminolog. Aynı dudakların arasından çıkan o mâkul soruyu da… Zira dilinin ucuna kadar gelen cevabı söylese, kocasının bir arkadaşı tarafından adice bir şekilde intihara sürüklendiğini öğrenen kadın hepten perişan olacaktı.

Kadın “Bir dakika bekleyin,” diyerek içeri gitti ve biraz sonra bir elinde peçete diğerinde altıpatla geri döndü. “İçinde kurşun yok, istediğiniz gibi inceleyebilirsiniz” dedi, burnunu çekerek.

Kriminolog bir süre ahşap kabzalı, nikel kaplama revolvere baktı. Silahın silindirini çıkardı. Boş olduğuna emin olduktan sonra kabzayı sıkıca kavradı. Horozu kurmak için başparmağı silahın tepesine gitti. Fakat bu işi yapmak zannettiğinden daha zor oldu.

Daha sonra silahı başına dayadı. “Ne yapıyorsunuz Hakan Bey?”

“Sadece aynı koşulları yeniden yaratıyorum” dedi Kriminolog. “Bizim meslekte bazen bu beklenmedik faydalar sağlar.”

Ev sahibesi nefesini tutmuş, işaret parmağı ile tetiği yavaş yavaş ezen adamı seyrediyordu. İkisinin de aklına aynı sahneler gelmişti şimdi: Naim’in canına kıydığı o anlar…

Kriminolog gözlerini kapattı. Tetiği ezerken, parmağının altından kayan metalin sanki giderek ağırlaştığını hissetti. Sonunda horoz büyük bir gürültüyle düştü ve silahtan hafif bir çat sesi çıktı.

Boş olduğuna emin olduğu silah ile deney yapmak bile bu kadar zorsa, o gün Naim’in halini düşünmek bile istemiyordu.

Terini sildi. Bu kez horozu kurmadan, yalnızca tetiğe basarak boş bir atış yaptı. Sonra silahı şöyle bir kontör etti. Ümitsiz bir bakış attı ev sahibesine.

“Eee?”

“Silahta hiçbir anormallik göremedim. Muntazam çalışıyor.”

“Dedim size, olsaydı Volkan Bey görürdü zaten. Naim’in arkadaşları, arada silahı incelerlermiş. Değerli bir parçaymış. Öyle söylerdi Naim. Yıllarca övündüğü bu küçük canavar sonu oldu.”

Kadın yeniden bir ağlama krizine girmeden müdahale etti Kriminolog. “Volkan Bey silahın sizden satın alınmak istendiğini öğrenince, bunu saklamanızı söylemiş miydi?”

“Hayır. Yalnız evden ayrılırken ‘Silahı o adama satmayarak iyi yapmışsın. Kocandan bir hatıra bu, kötü de olsa…’ dediğini hatırlıyorum.”

“Anlıyorum. Nur Hanım, silahı daha detaylı bir incelemeye tabi tutmak için birkaç günlüğüne alabilir miyim? Söz, geri getireceğim.”

Kadın isteksizce uzattı. Kriminolog yeniden baş sağlığı dileyerek, kadını gözleri yaşlı biçimde arkasında bıraktı. Eve dönüş yolunda bir telefon kulübesine attı kendini. “Tayfun yardımına ihtiyacım var. Müsait misin?”

Yirmi dakika sonra Kriminal Daire’den eski arkadaşının yanında bitmişti. “Şu zımbırtıya bir baksana?”

Tayfun toplu tabancayı evirip çevirdi. “Nereden buldun?”

“Uzun hikâye. Kıbrıslı birinden aldım.”

“Markası yok, el yapımı. 40’lara ait gibi duruyor. Ama iyi korunmuş. Tabii birkaç kez cilalanmış. Muhtemelen savaş dönemi üretimi. İngiliz yapımı. Savaş sivil bölgelere yayılmaya başlayınca, birçok silah üretildi böyle. Evinin altına depo yapan biraz da mekanikten anlayan herkes kimi işe yarar ama çoğu beş para etmez silah üretiyordu. Ama bu gayet güzel. Kesinlikle amatör işi değil. Cimarron markası esas alınarak yapılmış sanırım. Double-action.”

“Sen var Türkçe bilmek?”

“Yani atış için horozu kurman şart değil. Kurşunları silindire yerleştirdikten sonra ister direkt tetiğe basar ateşlersin. İstersen de önce horozu indirip sonra atış yaparsın.” Böyle diyerek horozu kurmaya çalıştı. “Yalnız horozda sıkıntı var, çok sert.”

 “Onu ben de fark ettim. Neredeyse diğer başparmağından yardım alacaktım kurarken.”

“Bir elden geçirilmesi gerek.”

“Boş ver şimdi onu. Mekanizmasında bir problem var mı? Ya da bir oynama filan… Bana onu söyle.”

Sarı saçlı, buğday tenli adam silahı parçalarına ayırdı. Her bir parçayı tek tek inceledi. “Bir sıkıntısı yok. Gayet muntazam çalışıyor.” Sonra bir yapbozu tamamlar gibi birkaç saniyede yeniden bir araya getirdi. Silindiri yuvasına yerleştirip parmağıyla birkaç kez vurdu. Top ağır ağır döndü. “Sadece silindirin biraz bakıma ihtiyacı var. Biraz ağır dönüyor. İstiyorsan bırak, halledeyim.”

 “Gerek yok. Zaten bu silah kullanılmayacak. Buna uygun kurşun bulabilir miyim?”

“Seni bir arkadaşa yönlendireyim. Onda vardır.”

Kriminolog 38 kalibre mermileri aldıktan sonra geceyi geçirmek için ofisine gitti. Rahatsız edilmemek için kapıyı kilitledi. Noir filmlerinden fırlama sahneleri anımsatırcasına; sigarası ağzında, elinde revolver, duman altı mekânda düşüncelere daldı. Silindiri yuvasından çıkardı ve avuç içiyle birkaç kez vurdu. Ağır ağır dönen top, birkaç tur sonra yavaşladı.

Katil o olmalı dedi, horozu kurarken. Horozu kaldırmak o kadar zordu ki başparmağında küçük bir iz bile çıkmıştı. Bütün parçalar ancak bu şekilde yerine oturuyor.

Volkan’ı ve Celal’i kimin vurduğunu anlamıştı. Hatta cinayetin nasıl işlendiğini de… Yine de eli kolu bağlıydı. Çünkü harekete geçmek için ihtiyacı olan o son parçayı bulamamıştı.

Dakikalar dakikaları kovaladı. Elindeki silahı evirip çeviriyor, her türlü pozisyona sokuyor, bu sırada ağzındaki kim bilir kaçıncı sigarası da bitince, izmaritlerden kule oluşturduğu küllüğüne fırlatıyordu. Tabancanın silindiri her yavaşladığında topa vuruyor, düşünceleri de sanki top ile eş zamanlı hızlanıyor ve yavaşlıyordu. Fakat aynı kelimenin defalarca tekrarlanınca anlamsızlaşması gibi, aynı hareketi, yüzlerce kez şuursuzca sürdürmek zihnini durdurmuştu.

Ve sonra aradığını buldu Hakan Haznedar. Gözünün önünde duruyordu bunca zaman. Çok küçük bir detaydı. Şimdiye kadar fark etmemesi normaldi.

Fakat eski günlerde olduğu gibi sevinçten yerinde duramama hali yoktu üzerinde. Durumunu, bir şey üzerine çok fazla emek sarf edip sonuç alınamayınca ümidini kesen fakat daha sonra karşılığını hiç umulmadık bir yerden alakasız biçimde alan insanlara benzetti.

Kendisiyle gurur duymuyordu.

Gece çökmüştü. Duvardaki kocaman saate bakmak için doğruldu. Üçü çeyrek geçiyordu. Saniye göstergesinin çıkardığı tik tak sesler, giderek rahatsız edici bir gürültüyle dönüştü.

Telefona yorgun bir tavırla sarıldı. “Behçet.”

“Oğlum bu saatte niye arıyorsun” dedi hattın ucundaki adam.

“Kusura bakma. Sana bir şey soracağım da sabahı bekleyemedim. Ama kafanı topla, iyice düşün öyle cevap ver. Akşamdan kalma değilsin di mi?”

“Daha beter. Uyuyalı iki saat bile olmadı. Sor bakalım.”

“Bana o gece Naim’in ölümünü anlattın ya. Hani Celal adama silahı uzatmış…”

“Eee?”

“Şimdi o silah benim elimde.”

“Silah mı elinde? Nasıl?”

“Karısından aldım.”

“Allah Allah. Nur’la mı konuştun? Oğlum sen ne haltlar karıştırıyorsun?”

“Anlatırım sonra. İncelerken bir şey dikkatimi çekti. Silahın horozunu kurmak çok zor. Horoz çekici çok sert.”

“Biliyorum. Ben de incelemiştim o silahı. Güzel parçadır.”

“Şimdi sana şunu soracağım. Bana Naim’in silahı kafasına dayadığı ve tetiğe bastığı anı anlatırken, ‘Tabancanın horozu gözümün önünde ağır ağır düştü’ demiştin ya.”

“Evet.”

“Ama horozu kimin kurduğunu söylemedin. Celal silahı uzatırken horozu kurmuş muydu? Yoksa bunu Naim mi yaptı? Hatırlıyor musun?”

“Ne bileyim oğlum. Gece gece ne tuhaf sorular soruyorsun insana. Dur düşüneyim bakayım. Celal silahı uzattı ama horozu kaldırmış mıydı… Hmm. Bilmiyorum.”

“Naim’in üzerinden düşün. Ona daha fazla dikkat etmişsin. Naim tetiği ezmeden önce horozu kurmuş muydu? Sana bir ipucu vereyim: Bence altıda bir ölüm ihtimali olan bir insan, silahı başına dayamışken o korkuyla horozu kurmak için çok zorlanır.”

“Hmm bir dakika. Evet evet haklısın. Naim’in parmağı o kadar güçsüzdü ki değil horozu kurmak tetiği zor ezmişti zavallı. Korkudan ödü kopuyordu. Evet evet şimdi düşünüce… Horoz kuruluydu.”

“Eminsin değil mi?”

“Değilim. Hiçbir zaman da olamam. Tahminen ve mantıken konuşuyorum.”

“Bir şey daha soracağım. Naim silahını hep yanında taşır mıydı?”

“Tabii. Her buluşmamızda getirirdi. Baba yadigârı… Oğlum anlatsana. Sen de bir numaralar var.”

“Ya önemli bir şey yok aslında. Ama sen şimdi yat uyu. Bu kafayla söylesem de anlamazsın.”

“Bak beni geçiştirme. Yarın ayılayım görüşeceğiz mutlaka.”

Telefon kapandı. Hakan Haznedar’ın yüzünde garip bir çizgi belirdi. Hayatı boyunca yalnızca birkaç kez oluşan çizgiler… O anda ofisine kriminoloji dairesindeki eski arkadaşlarından biri girseydi, Hakan Haznedar’ın yüzüne bakar bakmaz, zekâsıyla polisi atlatan ve kendisini artık emniyette hisseden kurnaz suçlulardan birini faka bastırmak üzere olduğunu anlardı.

*****

Ertesi gün bir başka adrese doğru ilerliyordu. Gayrettepe durağında inerek kararlı adımlarla yürüdü. “Tuğçe Hanım?”

“Buyurun.”

Tıpkı Naim’in eşine yaptığı gibi Volkan’ın eşine de aynı girizgâhı yaptı. Ve sonunda ziyaretinin sebebini açıkça söyledi. “Volkan Bey’in üzerinden çıkan eşyaları polis size teslim etti mi?”

“Cep telefonu hariç evet.”

“Bana zaten anahtarları lazım. Cebinden anahtarlık çıkmıştı. Birkaç anahtar vardı yanılmıyorsam. Rica etsem görebilir miyim?”

Kadın dediğini yapmak için içeri geçip biraz sonra yanına geldi. Kriminolog anahtarları tek tek inceledi. “Kısa bir süreliğine alsam sorun olur mu?”

“Üzgünüm ama veremem. Anlıyorum siz bana yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Kanun adamısınız… Yani öylesiniz sanıyorum. Ama yine de yapamam.”

“Tamam. O halde şöyle yapalım. Siz bu anahtarların nereye ait olduklarını bana söyleyin, ben de fazla olanı, yani size ait olmayanı alıp gideyim. Anlaştık mı?”

“Bize ait olmayan mı?”

“Evet. Anahtarlardan biri Volkan Bey’e ait değil.”

“Ama onun cebinden çıkmadı mı?”

“Doğru. Yine de ona ait değil.”

Kadın bu saçma oyunu sonlandırmak için tek tek saymaya başladı. “Bu, evimizin dış kapısının. Şu, bina kapısının. Bu çivi gibi olan iş yerinin kasasınındı galiba. Şu delikli olan da ofisi olsa gerek.”

“Peki, şu?” dedi Kriminolog.

Kadın üzeri çizik eski anahtara şüpheyle baktı. “Bilmiyorum. Ama mutlaka o da Volkan’a ait bir yerin anahtarı olsa gerek. Yoksa niye üzerinde taşısın.”

“Bu anahtarı bir süreliğine alabilir miyim? Bir deneme yapmam şart. İnanın kötü bir niyetim yok.”

Kadınla uzun süren pazarlığın sonucu anahtarı aldı.

***

Birkaç gün sonra ofisinde bacak bacak üstüne atmış, sigarasını dişliyordu. Sabahtan beri beklediği telefon gelmemişti. Onun yerine arkadaşı işi olduğundan dolayı ofise uğrayamadığını, geceki konuşmanın sebeb-i hikmetini sormuştu. Telefonda türlü oyunlarla geçiştirmişti Behçet’i.

Şimdi de telefonun başında, araması gereken adamı bekliyordu. Kaçış yoktu. El mahkûm, arayacaktı.

Nitekim beklenen zırıltı, akşama doğru geldi. “İyi akşamlar Hakan Bey” dedi hattın ucundaki ses.

“İyi akşamlar.”

“Bana içinde telefon numaranızın ve birtakım talimatların bulunduğu bir kâğıt göndermişsiniz. Sebebini sorabilir miyim?”

“Size bir de içinde küçük bir vida bulunan bir zarf göndermiştim.”

“Evet. Nedir bütün bunlar?”

“Yapmayın canım. Şu anda bu konuşmayı yapmamızın sebebi o beş santimlik vida. Bunu siz de ben de çok iyi biliyoruz. Şaşırdınız değil mi? O küçük vida sizi alt üst etti.”

“Hakan Bey… Beni ne beş santimlik vidalar ne on metrelik borular alt üst eder.”

“Numarayı bırakın” diye sertleşti Kriminolog. “Her şeyi bildiğimi çok iyi biliyorsunuz. Ben istiyorum ki meseleyi aramızda halledelim. Ama illa polisi işin içine katalım diyorsanız…”  

“Ne dediğinizi anlamıyorum. Ne istiyorsunuz? Açık konuşun.”

“Ne istediğim o talimatlarda yazılı. Sizi gece depoda bekleyeceğim. Her şeyin başladığı ve bittiği yerde. Gelmezseniz… Hayır hayır geleceksiniz. Sizin makul bir insan olduğunuzu biliyorum.”

Bu sözleri Gece Gelen’den ödünç almıştı. Nedense o anda böyle söylemek gelmişti içinden.

“Ne yapmaya çalıştığınızı anlamadım ama geleceğim,” dedi karşısındaki ses.

Hakan Haznedar telefonu kapatarak gülümsedi. “Geleceksin tabii. Çünkü ipini çekiyorum!”

DEVAM EDECEK

MERAKLI FİKRİ’NİN TALİHSİZ SERÜVENİ

“Vakti gelince bir gün,” dedi çakır gözlerini uzaklara dikerek. “Bir gün mutlaka bu dağların ardında neler vardır, hangi sular çağlar, hangi dereler akar, ninemin masallarındaki acayip insanlar oralarda mı yaşar, gidip öğreneceğim.”

Hemen her gün bu tepeye gelir, karşıdaki dağlara bakıp hayal kurardı. Merak ediyordu o dağların ardında, gözün göremediği uzaklarda neler var. Bulduğu her işte çalışıp akçe biriktiriyordu bunun için. Az kalmıştı; bir tamamlasa kervancının parasını, bağlasan durmazdı artık buralarda. Aslında her şeyi merak ederdi Fikri. Bir şey kafasına takılırsa eğer, ne olduğunu öğrenmeden rahat edemez, huzur bulamazdı. “Allah bunu benim karşıma çıkarttıysa öğrenmemi de istiyordur, kim bilir, belki de bir faydam dokunacaktır,” diye düşünür, merak ettiği şeyin peşini bırakmazdı. Oturduğu taşın üzerinden kalktı, tepenin yamaçlarından ovaya doğru uzanan şehrine baktı. Karşıdaki dağların eteklerine doğru yılan gibi kıvrılarak uzanan yolda bir araba tozu dumana katarak geliyordu. Ne acelesi vardı bu arabanın bu kadar, meraklanmıştı birden. Onun, hayatı aheste aheste yaşayan şehrinde böyle hızlara, acelelere hiç yer olmazdı.

“Atları çatlatacak. Böyle hızlı koşturulur mu hayvancıklar? Onlar da can taşıyor,”  diye arabacıya kızarak söylendi kendi kendine. Ağır adımlarla inmeye başladı tepeyi. Her adımında şehir biraz daha yaklaştı. O yaklaştıkça, uzaktan küçücük gözüken evler büyüdü, insanlar çoğaldı etrafında. Şehrin meydanına geldiğinde biraz önce tepedeyken gördüğü aceleci arabanın, hanın önünde durduğunu gördü. “Hah!” dedi kendi kendine. “Ne acelesi varmış öğrenelim bakalım.” Arabacı az önceki hız denemesinin etkisiyle terlemiş, hanın yanındaki çeşmede yüzünü yıkıyordu.

“Neydi acelen öyle arabacı? Deli gibi koşturuyordun hayvanları.”

Arabacı yüzünden sular akarak döndü, önce ‘sen de kimsin’ der gibi baktı sonra isteksiz cevap verdi. “Yolcumun acelesi vardı, benim değil.”

“Neymiş acelesi?” Arabacı, bu sıska bedeni, yamalı şalvarı ve kirli sakallarıyla karşısında upuzun dikilen adama ters ters baktı. “Sana ne be adam? Ahret suali mi soruyon? Neyse ne, beni heç alakadar etmez. Ben vazifemi yaptım, getirdim, hana koydum, akçemi de aldım.”

“Öyle değil yahu, tövbe estağfurullah. Celallenme hemen, atlara acıdım da ondan sual ettim,” derken atların boyunlarını okşadı Fikri. “Pek terlemiş bu hayvanlar, sırtlarına bir şey koy ya da sil terlerini.”

“Allah Allah, çattık ya! Senden mi öğrencem be adam atlarıma ne yapacağımı. Şimdi götürüyorum işte ahıra, orda dinlenirler.”

“Bak arabacı, sen yine de dinle beni, sil bu hayvancıkların terlerini.”

Arabacı ters ters baktı, kendi kendine homurdandı, atlarının yularlarını çekiştirip arabasını hanın ahırına doğru götürdü. Fikri araba önünden geçerken kınayan gözlerle baktı arabacıya sonra da yönünü hana çevirip içeri giriverdi.

“Selamünaleyküm Hacı Mamut emmi, nasılsın, eyi misin?”

“Aleykümselam Fikri, iyiyim elhamdülillah. Hayrola, sen buralara gelir miydin?”

“Haklısın, pek yolum düşmez bu cenaha. İş güç, n’aparsın. Lakin şu sana gelen taze yolcuyu merak ettim de uğrayıp bir sorayım dedim. Kimdir? Kimlerdendir? Tepedeyken gördüm, pek acelesi vardı ki arabayı buraya kadar koşturdu, merak ettim, neymiş derdi?”

“Derdini, acelesini bilmem, buralardan biri değil. Oda istedi verdik, Kadı’yı sordu söyledik. Sen dışarda arabacıyla konuşurken o da Kadı’yı bulmaya camiye gitti. Namaz vakti ya, Kadı Efendi camidedir şimdi.”

“Sağ olasın Hacı Mamut emmi, ben de gideyim camiye o vakit.”

“Fikri Efendi, sana ne adamdan, acelesinden. Bak işine.”

“Namaz vakti diye kendin söyledin emmi. Ben de namazımı eda edeceğim. Bana da farz, öyle değil mi?”

“Sen bilirsin,” diyen hancı koca göbeğini kaşıdı, kuşağını çekiştirip hanın üst katlarına çıkan merdivene acıklı gözlerle baktı. Tırabzana sıkıca yapışıp ağır gövdesini merdivenin ilk basamağına kondurdu diğerine niyetlendi.

Hancının artık kendisiyle ilgilenmediğini anlayan Fikri handan çıkıp ikindi güneşinin sarı sıcağında uzayan gölgelere bakarak camiye yollandı. Şadırvanda acele bir abdest alıp hoca namaza durmadan cemaate yetişti. Dışarısının yaz sıcağından sonra burası bahar günleri gibi serindi, hoşuna gitti. Camide fazla kimse yoktu. Birkaç beli bükük ihtiyar, bir iki sofu esnaf, imamın hemen arkasında Kadı Efendi onun arkasında ise yabancı, sırayla durmuşlardı safa. En uygun yeri aradı gözleriyle ve yabancının çaprazında, ona en yakın seccadede dikiliverdi namaza.

Namaz biter bitmez Kadı Efendi ellerini açıp duaya başladı. Yabancı arkasında kıpırdanıyor, yaklaşmak için müsait bir an kolluyor, arada sırada korku dolu gözlerle etrafı tarayıp cami girişine endişeli bakışlar atıyordu. Onun bu tekinsiz hâlleri Fikri’yi iyice meraklandırdı. Ya korktuğu bir şeyler vardı bu adamın ya da beklediği birileri. Biraz daha yaklaşmak istedi fakat yabancıyla göz göze gelince vazgeçti.

Kadı Efendi nihayet uzun duasını bitirdi, kendisini beklediğini tahmin ettiği adama doğru yavaşça başını çevirdi. Yabancı, bu fırsatı kaçırmadı, hemen emekleyerek Kadı’nın yanına sokuldu. Eliyle koluyla türlü işaretler yapıyor, hararetli heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Fikri yerini iyi seçememişti. Sesler kulağına geliyor ancak ne dedikleri anlaşılmıyordu. Dizleri üzerinde sürünerek biraz daha yaklaştı fakat bu sefer de Kadı’nın dikkatini çekti.  ”Ne istiyorsun?” diye gürledi Kadı. Korktu birden Fikri, ezelden beri çekinirdi bu devlet adamlarından, kekeledi ve aklına ilk gelen yalanı söyleyiverdi. “Bir şey istemiyorum ayağım uyuştu da yerini değiştiriyorum.” Kadı şöyle bir baktı, pek de inanmış görünmüyordu ama herhâlde camide olduklarını hatırlayıp bir şey demedi. Onun yerine yabancıya işaret etti, birlikte kalktılar ve caminin çıkışına yöneldiler. Fikri de arkalarından kalktı. Onlar önde Fikri arkada, sokaklarda ilerlediler. Geldikleri yerin Kadı’nın konağı olduğunu anlayınca Fikri daha da meraklandı. Çok önemli bir husus olmalıydı yoksa evine, hareminin olduğu yere niye getirsindi elin yabancısını? Alır, hükümet konağına götürürdü. Yoksa tanıyor muydu bu yabancıyı Kadı? Kim bilir, belki de akrabası filandı. Yok canım, hiç öyle bir intiba bırakmıyorlardı, adamın bir şeylerden çekindiği belliydi. Ah neydi acaba?  Bir öğrenebilse, kim bilir, belki de bir faydası dokunurdu ya da en azından merakı gider, rahat ederdi.

“Ne fena bir huyum var benim. Ninemin, ‘Meraka meraklı damarların kurusun!’ diye bağırdığı kadar var,” dedi kendi kendine ama yine de peşlerinden konağın avlusuna girmekten alıkoyamadı kendini.

“Destur efendi! Nereye böyle selamsız sabahsız?” Karşısına konağın kolağası Hamza’nın dikilivereceğini hesap edememişti, şaşırdı ancak bu şaşkınlığı sadece bir an sürdü ve attığı yalana kendisi de inanamayarak “Ben de onlarla beraberim,” deyiverdi.

“Ne işin var senin Kadı Efendi’yle? Davalı mısın davacı mısın?”

“Yok, ikisi de değil. Benim işim Kadı Efendi’yle değil yanındaki adamla.  Misafirimdir benim, buralarda yabancıdır, yalnız bırakmak olmaz diye gelirim peşlerinden.”

“Nerden misafirin olurmuş bu âdem senin? Bir izahat ver, biz de destur verelim.”

“Amma da uzattın Çavuş yahu! Uzaktan geldi dedim ya. Mühim bir işimiz vardır, gizlidir, her yerde söylenmez. Onun için buradayız. Kadı Efendi’ye akıl danışacaktı, müsaade et de gireyim artık be adam, ayıp oluyor misafirime. Koyup gittim zannedecek.”

Yalanda öyle ileri gitmişti ki geri de dönemiyordu şimdi. İnşallah öğrenecekleri değerdi bunca zahmetine.

“İşte böyle Kadı Efendi, bütün duyduklarımı dedim sana. Yüzlerini görmedim, benden uzakta, tepenin aşağısındaydılar lakin sesleri bana kadar geliyordu, gayet açık duyuluyordu. Yalınız sana bir daha söyleyeyim, biri beni takip etti. Onu ilk handa fark ettim. Arabacıya musallat oldu evvela, ona bir sürü sorgu sual etti, önce pek ihtimal vermedim ama camiye gelirken ardıma baktığımda bir de ne göreyim, bu da hana giriyor. Aha dedim, benim de canımı almaya geldi haramiler.”

Kadı, etrafına bakındı, durdukları sofanın merdivene yakın karanlık bir girintisinde sözüm ona saklanmış adamı gördü. Derhâl Hamza’ya seslendi. Koşup gelen kolağasına girintideki adamı işaret etti, kendisi de yanındaki yabancıyı kolundan tutup ilk odaya soktu.  Gördüğünün, camide onlara yaklaşmaya çalışan adam olduğunu anladığından iyice işkillenmişti. “Kim bu âdem Hamza!” diye bağırdı kolağasına.

“Kadı efendüm, haşmetlüm,  bana sizinle birlikte olduğunu söyledü. Hangi vazifeyle peşinizden geldiğini sual edince de sizinle değil, bu âdemle alakadarım dedü, bilakis kendisinin misafiri olduğunu söyledü.”

Bunları duyan yabancı dehşet içinde bağırdı. “Ben onun misafiri filan değilim, ben bu adamı ömrühayatımda görmedim, vallahi de billahi de tallahi de görmedim…” Kadı’nın yüzüne şüpheyle bakması üzerine aynı ses tonuyla devam etti. “Ben alelade bir tüccarım. Mintanlık kumaş alır satarım, buraya da onun için geldim. Bedesteninize uğrayacak, kumaşlarımı gösterecektim. Ben size bütün hüsnü kalbimle yolda gördüklerimi, duyduklarımı anlattım Kadı Efendi.”

“Ya yalan söylüyorsan, ya bu bana kurulmuş bir tuzaksa?”

“Haşa Kadı Efendi, ben söylediklerimde samimiyim. Size ne gördüysem, ne duyduysam onu anlattım. Elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin, bu anlattıklarımdan benim ne gibi bir menfaatim olur? Allah şahittir, ben doğruyu söylüyorum.”

“Peki, bu âdem kim?”

“Ben tanımıyorum onu. İlk defa hanın önünde gördüm. Beni takip ettiği aşikâr. Muhakkak onların adamı. Benim canımı almaya geldi.”

“Tez tutup ensesinden getirin önüme!” diye bağırdı Kadı. Emir kesindi, kolağası bir koşu çıktı odadan. Fikri, saklandığı yerde yoktu, konağın içinde hemen bir arama başladı.

Bu arada Fikri, arandığından habersiz, Kadı ile yabancının girdikleri odaya nasıl ulaşırım, içeride olanları nasıl öğrenirim hesabında bir oraya bir diğer tarafa gidip duruyordu ki birden aklına bir fikir geldi. Öyle ya, bu konağın da bir mutfağı vardı elbette, hem de bu tip konakların hepsinde olduğu gibi alt kattaydı muhakkak. Aklına gelen şeytanlığa gülümseyerek ve zekâsından dolayı kendini tebrik ederek indi aşağıya, tıpkı tahmin ettiği gibi mutfak alt kattaydı. Aşçılar, halayıklar harıl harıl akşam yemeği için çalışıyorlardı, ona dikkat bile etmediler.  Halayıklardan birine yaklaştı ve ona yemeklerin üst kata gönderildiği döner dolabın nerede olduğunu sordu.  Yapılan yemeklerin üst kattaki odalara ve harem dairesine soğumadan çıkarılması için hemen hemen bütün konaklarda bu tür dolaplar bulunurdu. Dolabın yerini öğrenince kimseye fark ettirmeden içine giriverdi. İpini çekti ve üst kata gizlice ulaşmayı başardı fakat yanlış hesap yapmıştı. Dolap maalesef Kadı’nın bulunduğu odaya değil, harem dairesine açıldı.  Nerede olduğunu anlamaya çalışırken genç bir kızın hiç örtüsü olmadan dolaştığını görünce yanlış, hem de çok yanlış bir yere geldiğini anladı. Derhâl geri dönmek, mutfağa inmek istedi ama telaştan öyle hızlı çekti ki dolabın ipini, ip kopuverdi. Ağzından istemsizce küfürlü bir ses çıktı. Hemen iki eliyle kapattı dudaklarını fakat geç kalmıştı. Odadaki kız duymuştu onu. Korkuyla sese döndü kızcağız. “Sen misin Şayeste? Oyun mu yapıyorsun yine, korkutma beni, söylerim bak Kadı babama,” diyerek açıverdi dolabın kapağını. İşte ondan sonrası çığlık kıyamet. Kısa sürede kolağası ve adamları doluştular odaya. Fikri’yi derdest edip getirdiler Kadı’nın karşısına.

“İşte bu! Beni takip eden eşkıya bu!” diye bağırdı yabancı.

Fikri bir şeyler söylemek istiyor ancak kolağasının neredeyse iki yiğit kolu kadar kuvvetli pazusu ile gövdesi arasına sıkışmış başını bir türlü kurtaramadığından konuşamıyor, sadece gözleriyle ve ağzından çıkan tuhaf seslerle itiraz etmeye çalışıyordu.  Biraz serbest kalınca her şeyin merakı sebebiyle olduğunu anlatmaya çalıştı, yerlere kapandı, yalvardı fakat kimse dinlemedi onu.

Kadı Efendi’nin kızını kaçırıp kendisini de öldürmeye teşebbüsten suçlandı. Kadı’nın emriyle atıldığı zindanda süren uzun ve acılı sorgularda hep aynı şeyi söyledi. “Meraktan ah meraktan,” diye inledi ama kimse onu dinlemedi. Çıkarıldığı mahkemede Kadı Efendi idamına karar verdi ve bu emir hiç bekletilmeden bir sabah ezanı vakti yerine getirilecekken cellat, “Son bir isteğin var mı?” diye sordu merhametle.

“Yabancı,” dedi sesi titreyerek. “ Yabancı neden gelmiş?”  diye inledi. Ne yazık ki cellatın ve idam için orada bulunanların hiçbir bilgisi yoktu bu hususta. Yere diz çöktürdüler ve yağlı urganı geçiriverdiler boynuna.

Ne ailesi ne arkadaşları ne de şehir halkı Fikri’nin, Kadı’nın kızını neden kaçırmak istediğini anladı. “Merakımdan,” diye diye öldüğünden adını Meraklı Fikri’ye çıkardılar. Sülalesine, ”Kadı kızı kaçıranlar,” lakabını taktılar. Nesillerce bu lakap ailenin üstünde kaldı. Ozanlar, niyeti sevdaydı deyip türküler yaktılar ama sonuçta Fikri öldüğüyle kaldı.

Oysa bütün hadisenin başlangıcı, yabancının mola yerinde gördüğü ve duyduğu bir iki adamın kendi aralarında konuştuklarıydı.  Yabancı duyduklarından, adamların Kadı’nın kızını kaçırmaktan bahsettiklerini zannetmiş ve korkuya kapılıp koşa koşa Kadı Efendi’ye bu vahim durumu haber vermek istemişti. İşte atları o nedenle o kadar hızlı koşturmuş, arabacıyı bu nedenle zorlamıştı.

Hâlbuki yabancının duyduğu adamlar, köylülere hikâyeler anlatıp geçimlerini sağlayan iki meddahtan başkası değildi. Bir yerlerden duydukları “Saraydan Kız Kaçırma” adlı hikâyeyi padişahın kulağına gider, başımız derde girer diye korktuklarından “Kadı’nın Kızını Kaçırma” adıyla anlatıyor, yabancının onları duyduğu sırada da aslında sadece prova yapıyorlardı. Nitekim Fikri’nin yaşayıp öldüğü şehirde de pek çok yerde anlatıp meşhur oldular; öyle ki ünleri İstanbul’dan bile duyuldu ve sonunda İstanbul kıraathanelerinde Fikri’nin akıbetini de ekleyerek zenginleştirdikleri hikâyelerini, “Meraklı Fikri’nin Talihsiz Serüveni” adıyla yıllar yılı anlattılar durdular.

İPUÇLARINI TAKİP EDİN!-2

“Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Neydi adınız?..”

“Devran efenim, adım Devran Devridaim. Özel dedektifim ve Gencoy Sümer’in kaçırılması vakasına bakıyorum.”

“Ne ara kaçırılmış Gencoy? Saçmalamayın lütfen! Bu bir şaka falan mı? Eğer öyleyse, baştan söyleyeyim, böyle saçmalıklara ayıracak vaktim yok, Devran Bey. Ayrıca, dediğiniz gibi Gencoy kaçırılmış olsa, şu anda karşımda bir özel dedektif yerine, polisin durması gerekmez miydi?”

“Bakın Algan Bey, bana inanmamanız ne yazık ki gerçeği değiştirmiyor. Ortada bir kaçırılma olayı var ve evet, kaçırılan kişi Gencoy Sümer. Bunu Turgut’la yapacağınız kısa bir görüşmeyle teyit ettirebilirsiniz. Ama bana sorarsanız, kaybedecek bir dakikamız bile yok. Size olayı kısaca özetleyeceğim ve ben buradan çıktığım anda, öğrendiklerinizi unutacak, kimseye bahsetmeyeceksiniz. Zira bir meslektaşınızın hayatı söz konusu.”

Polisiye Yazarlar Birliğinin sekiz katlı binasının yedinci katında, birliğin başkanı Algan Bey’in odasında karşılıklı oturuyorlardı. Algan Bey’in şüpheci bakışları Devran’ın anlattıklarından sonra yerini endişeye bırakmıştı.

“Size işinizi öğretmek istemem ama polise haber vermemekle iyi mi ediyoruz, emin değilim, Devran Bey.”

Algan Bey Devran’ın tepkisiz kaldığını görünce, ikna etmesi gerektiğine karar verip sesine daha ciddi bir hava kattı.

“Polis, Gencoy’u kaçıran kişinin ruhu bile duymadan, soruşturmayı gizlice yürütebilirlerdi. Öylesi daha iyi olurdu gibime geliyor.”

“Turgut Bey ve diğer yazarlar polise gidilmemesi hususunda ısrarcılar Algan Bey. Bu durumda bu işten kârlı çıkmak için böyle söylediğimi hatta dergideki herkesi buna benim ikna ettiğimi düşünebilirsiniz fakat inanın Gencoy Bey’in selameti için bu görevi benim üstlenmem şart.”

Algan Bey karşısına oturmuş ukalaca kendini öven bu adamdan pek hoşlanmadığını belli etmemeye çalışarak, “Bu kararı vermek bana düşmez tabii. Sonuçta ilk muhataplar Turgut ve dergi yazarları. Umuyorum ki bu karardan dolayı sonunda pişman olmazlar,” dedi.

“Öyle umalım Algan Bey. Şimdi müsaadenizle size bazı sorularım olacak. Malum, kaçırıldığı gece Gencoy Bey’i son görenlerden biri de sizsiniz.”

Algan Bey polise haber verme ısrarlarının boşuna olduğuna karar vermiş olacak ki teslim olmuş gibi iki elini havaya kaldırıp sırtını sandalyesine dayadı ve “Tabii, buy’run…” dedi.

“O akşam Gencoy Bey’le hangi saat aralığında ve nerede buluştunuz.”

“Saat yedide, Beyoğlu’ndaki Lamia Bar’da buluştuk. Aşağı yukarı iki saat oturduk.”

Devran, barın adını defterine not ettikten sonra “Gencoy Bey’le yakın arkadaş mısınız?” diye sordu.

“En başta meslektaşız. Yazarlık vesilesiyle tanıştık zaten. Arkadaşız evet ama öyle, ‘Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez,’ dersem, yalan olur. Geçen geceki buluşmamıza benzer buluşmalar ve birlik toplantıları haricinde, özel hayatımızda görüşmeyiz hiç.”

“Peki, anladığım kadarıyla başı belada olsa ya da bir derdi olsa, açılacağı ilk kişilerden değilsiniz.”

“Edebiyat üzerine yüzlerce muhabbet geçmiştir aramızda fakat dediğiniz gibi bir durumda normalde bana bir şey anlatmazdı, yani o akşama kadar. O akşam Gencoy çok farklıydı. Bu sefer edebiyat konusuna hiç girmedi. Üzgün mü, kırgın mı yoksa hasta mı olduğuna karar veremediğim bir hal vardı üzerinde.”

“Nasıl yani?”

“Uzun uzun Emily ile nasıl tanıştıklarından, yaşadıkları aşktan ve sonunda bir aşkın nasıl nefrete dönüştüğünden bahsetti. Çok şaşırmıştım, özel hayatı konusunda bu derece açık sözlü olmamıştı hiçbir zaman.”

“Siz Emily Smith’i tanıyor musunuz?”

“Tanıyorum, diyemem. Gencoy’un eski eşi olduğunu bilmeyen kalmadı zaten. Kendisi birkaç kez birliğin düzenlediği gecelere davetsiz olarak katılmış ve söylemesi ayıp bazı rezillikler çıkarmıştı. Gencoy’u küçük düşürmeye uğraşıyor hissi uyandırmıştı bende. Yazık, oysa nasıl büyük bir aşkla başlamış evlilikleri.”

“Peki sizce, Gencoy Bey’i o kaçırmış olabilir mi?”

“Üzgünüm, bu sorununuzu yanıtlayamam çünkü bilmiyorum. Dediğim gibi onu sadece birliğin gecelerinde gördüm ve çirkef bir kadın olduğundan başka bir his uyandırmadı bende. Bir de bu kadın son on yıldır Gencoy’la aynı şehirde yaşıyor, neden şimdi onu kaçırmaya kalksın?”

“Göreceğiz Algan Bey… Neyse, siz devam edin lütfen.”

“Gencoy’un ağzından duymaya alışık olmadığım cümleler kuruyordu. Buralardan gitmek istediğini söyledi mesela. Evet, aynen şöyle dedi; ‘Yoruldum artık Algan. Yazmaktan, okumaktan, anlaşılmamaktan, anlayamamaktan… Bıktım artık… Kaçıp gitmek istiyorum buralardan.’”

“Enteresan…”

“Öyle gerçekten… Aslında onun, yazarlığı ve dergisini çok sevdiğini ve asla vazgeçmeyeceğini sanıyordum. Daha birkaç ay önce yeni yazdığı roman hakkında uzun uzun sohbet ettiğim Gencoy kalkmış, her şeyi ardında bırakmaktan bahsediyordu. Tuhaf geldi bana o hali. Birine kırgın olduğu aşikârdı. ‘Biliyor musun Algan, şu dünyada ne yaparsan yap kimseye yaranamazsın. Sen taviz verdikçe hep daha fazlasını isterler. Ya da sadece çıkarlarına hizmet ettiğin kişiler, verdiğin hizmetin büyüklüğü kadar değer verirler sana,’ dedi. Bir de… Nasıl demişti?.. Hah, ‘İnsanlara hatalarını söylediğinde, neden seni düşmanı zannederler?’ Evet, buna benzer bir cümle kurmuştu.”

“İnsanlara hatalarını söylediğinde, neden seni düşmanı zannederler?.. Kimi kast etmiş olabilir?”

“Etrafında böyle düşünmesine sebep olan birileri varsa bile, inanın kim olduğunu bilemiyorum. Bence bu soruların cevabı Turgut’ta ve tabii Dedektif Dergi yazarlarında. Ne de olsa onlar Gencoy’u benden daha iyi tanırlar.”

“Peki ya diğerleri?”

“Kim diğerleri?”

“Birliğinizin üyeleri, tüm yazarlar… Gencoy Bey’le araları nasıldı? Sizce onu kaçıran…”

Devran’ın nereye varmaya çalıştığını anlayan Algan Bey, “Saçmalamayın rica ederim,” diye bağırdı. Öfkesi yüzünden okunuyordu. “Böyle bir şey olabilir mi? İnsanların işi gücü kalmamış, Gencoy’u mu kaçıracaklar? Herkes kendi derdine düşmüş Devran Bey. Öyle sizin sandığınız gibi kimse kimsenin kuyusunu kazmıyor bu camiada. Ufak tefek uzlaşmazlıklar her zaman olabilir fakat kin, nefret, haset, bunların hiçbiri olmaz bizim aramızda.”

Algan Bey’in tersine, sükûnetinden taviz vermeyen Devran, sesine ılımlı bir hava katarak devam etti sözlerine.

“Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Birliğinizin bünyesinde yüzlerce yazar var. Hepsine birden kefil olamazsınız ya.”

Ne yazık ki ses tonu ne kadar ılımlı olursa olsun, söylediği sözün ima ettikleri, hızla gerilmekte olan ortamı daha çok germekten başka bir işe yaramamıştı. Algan Bey öfkesini yatıştırmaya gerek görmeden, “Elbette olurum!” dedi ve hiç ara vermeden aynı tonda devam etti konuşmaya.

“Siz bizi ne zannediyorsunuz? Cani miyiz biz? Polisiye yazarlarıyız diye aklımız fikrimiz suça mı çalışıyor sanıyorsunuz? Siz gidin de önce Turgut’u sorgulayın. Sonuçta ortağı… Gencoy’la aralarında bir anlaşmazlık olup olmadığını kim bilebilir? Ya da dergi yazarlarına sorun ama birini yaftalamadan önce bunun bir roman kurgusu değil gerçek hayat olduğunu unutmayın. Suçu yazanların etrafında dolanmaktan, asıl suçluyu göremiyorsunuz. Rica ederim bu konuyu burada kapatalım. Hatta bence siz artık gidin. Merak etmeyin, Gencoy’u tehlikeye atacak bir şey yapacak değilim. Konuştuklarımız aramızda kalacak.”

***

“Küstahlığın da bu kadarı… Böyle saçmalık görmedim. Ben neden kaçırayım Gencoy’u?”

“Onu ben değil, siz söyleyeceksiniz Bayan Smith. Gencoy Sümer’i neden kaçırdınız ve onu nerede saklıyorsunuz?”

Devran’ın ithamlarına belki onuncu kez itiraz eden Emily bir kez daha, “Ben Gencoy’u kaçırmadım!” diye bağırdı. Bir İngiliz’e göre Türkçesi kusursuzdu. 

Kadının sesi kulaklarında çınlayan Devran’sa hiç ikna olmuşa benzemiyordu. “Sakin olun lütfen,” dedi.  Bu sözü söylerken takındığı kendinden emin tavrın, Emily Smith’i çileden çıkardığını görebiliyordu. “Bağırarak bu işten sıyrılamazsınız. Deminden beri ağzınızda hep aynı söz. Onu siz kaçırmadınız… Peki… Öyleyse, Gencoy Bey’in arabası kapınızın önünde ne arıyor?”

Polisiye Yazarlar Birliğinin binasından çıkarken gelen telefonla, belki de Gencoy Sümer’in kaçırılma vakasına son nokta konulmak üzereydi. Arayan Trafik Şube’den Komiser Hasan’dı. “Bana bak Devran,” demişti Hasan, daha “alo” demeden, “bu senin için yaptığım son iş, bunu bilesin. Tövbe bir daha sana bulaşırsam. Masamın üstü dosya doluyken, ben kalkmış, sokaklarda sana araba arıyorum. Neyin nesidir, onu da söylemiyorsun, valla Amirim bi’ duyarsa sana yardım ettiğimi…” Elbette bu, Hasan’ın ne ilk sitemiydi ne de ilk tövbesi. Sonuncu da olmayacaktı, o kesindi. Bütün geceyi onlarca semtin kameralarından alınan görüntüleri inceleyerek geçirmişti. Ne yazık ki Devran’ın dediği saatte, söylenen plakada bir araca rastlamamıştı. Devran, Hasan’ın olumsuz başlayan cümlesinin olumlu noktalanacağını bilecek kadar iyi tanıyordu eski meslektaşını ve yine haklı çıkmıştı. Komiser Hasan bir arabayı arıyorsa, ne kadar saklanırsa saklansın, onu mutlaka bulurdu. Sokak aralarına saldığı birkaç adamının getirdiği bilgiye göre Gencoy Sümer’in arabası, bir evin önünde, gökten zembille indirilip konulmuş gibi duruyordu. Hasan’ın verdiği adres Devran’a tanıdık gelmişti fakat buranın Emily Smith’in adresi olduğunu anlaması biraz zaman almıştı.

“Aaa! Delireceğim! Siz laftan anlamıyor musunuz yoksa kafanız mı almıyor. Ben Gencoy’u, uzaklaştırma kararı çıktığından beri, yani tam bir aydır görmedim. Siz gelip söyleyene kadar kapımın önünde onun arabasının durduğunu fark etmemiştim bile.”

“Öyleyse arabası burada ne arıyor?”

“Bil-mi-yo-rum!”

Bu kadın kolay kolay suçunu itiraf edeceğe benzemiyordu. Devran’ın taktik değiştirmesi gerekti. “Bakın Bayan Smith,” dedi, sesine anlayışlı ve yumuşak bir ton ekleyerek. “Ona kırgın hatta kızgın olabilirsiniz. Yıllar önce sizden boşanması, hakkınızda uzaklaştırma kararı çıkarttırması, bunlar gururunuzu kırmış olabilir. İntikam almak istemenizi anlayabilirim fakat…”

Maalesef Devran’ın yeni taktiği Emily’yi daha çok öfkelendirmekten başka bir işe yaramamıştı. “Ne saçmalıyorsunuz siz?” diye bağırdı. “Ben ondan intikam alacak olsaydım, seneler evvel, inadı yüzünden, hiç acımadan sekiz yıllık yuvamızı yıktığı vakit alırdım.”

“Almadığınızı mı iddia ediyorsunuz? Ben öyle duymadım. Boşandığınızdan beri eski kocanızın hayatını zindana çevirdiğiniz söyleniyor.”

“Kim söylüyor bunu? O çok sevdiği dergisinin yazarları mı? Güldürmeyin beni. Asıl onlar Gencoy’un iyiliğini istemezler. Kolayını bulsalar, bir kaşık suda boğarlar onu. Kaç kez ikaz ettim, bunlara güvenme bu kadar diye ama dinletemedim. Gencoy sadece bana laf yetiştirsin zaten. Onlara toz kondurmasın. Şeytan görsün hepsinin yüzünü.”

“Oysa onlar sizin için aynı şeyi düşünmüyorlar. Neyse, konumuz bu değil zaten. Hatta konumuz açık seçik ortada. Bir adam kaçırılıyor, bu adam, kedi köpek gibi didiştiğiniz eski kocanız ve iki gün sonra arabası sizin evinizin önünde bulunuyor. Hal böyleyken, hâlâ inkâr ederek, bu işten sıyrılabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.”

Emily derin bir nefes çekti içine ve sabrının sonuna geldiğini belli eden bir tavırla, “Son kez söylüyorum Dedektif,” dedi. “Gencoy’un arabasının burada ne aradığını bilmiyorum. Onu ben kaçırmadım ve böyle bir şey yapmak aklımdan bile geçmedi. O inatçı ve kinci keçiyi kaçırıp ne yapacağım? Bundan nasıl bir çıkarım olabilir? Maddi bir çıkar mı? Ben zaten yıllardır onun verdiği nafakayla geçiniyorum. İnanın bana, az buz bir nafaka değil aldığım. Sebebim maddiyat değilse, nedir sizce? Onu zorla ikinci kez nikah masasına oturtmak mı? Gencoy’u yanlış kişiye soruyor, onu yanlış yerde arıyorsunuz. Bence dergiye geri dönün ve Turgut’u bir kez daha sorgulayın.”

Devran şaşkınlığını gizleyemediği bir ses tonuyla, “Turgut’u mu?” diye sordu. Emily yüzünü buruşturarak, “Turgut’u ya… Ondan şüphelenmek pek aklınıza gelmemiş belli ki,” dedi. Devran’ın hayretten açılmış gözlerine gözlerini dikip alaycı bir ses tonuyla, “Galiba siz, söylediğiniz kadar iyi bir Dedektif değilsiniz, Devran Bey,” diye devam etti. Karşısındakini hem sözleriyle hem de gözleriyle alt etmeye alışık olduğu her halinden belliydi. Gencoy Sümer’in inatçı ve kinci olduğunu söyleyen bu kadının inat ve kincilikte onu solladığı aşikârdı.

“Anlaşılan Turgut sizi bana karşı doldurmaktan, kendi yaptıklarını anlatmaya vakit bulamamış.”

“Nedir, siz anlatın öyleyse.”

“Gencoy’un dergiyi kapatıp buralardan gideceğini biliyor muydunuz?”

“Algan Bey’e gitmek istediğinden bahsetmiş.”

“Siz bunu Algan Bey’den öğrendiniz yani… Turgut neden söylemedi bunu size?”

“Bilmiyor olamaz mı?”

“Bilmemesine imkân yok. Bu konu hakkında tartışırlarken, sesleri derginin koridorlarında yankılanıyordu.”

“Nereden biliyorsunuz? Siz orada mıydınız?”

“Evet, oradaydım. Bir ay kadar önceydi. Geç bir saatti. Gencoy’u görmeye dergiye gitmiştim.”

“Neden görmek istediniz Gencoy Bey’i?”

“Son günlerde pek görüşememiş ve birbirimize rutin laf sokma seanslarımızı yapamamıştık da ondan. Ne de olsa bünyelerimiz öylesine alışık, birbirimizi yemezsek rahat uyuyamayız. Bunu mu duymak istiyorsunuz? Ne yazık ki o yüzden gitmemiştim. İngiltere’ye geri döneceğimi söyleyecektim.”

“Bu karara birdenbire varmadınız sanırım.”

“Hayatımda hiçbir şey birdenbire olmadı Dedektif. Bu yaşıma kadar ipleri elimde tutmaya, hayatımı yönlendirmeye adadım kendimi.”

“Sanırım elinizde tutmak istediğiniz sadece kendi ipleriniz değildi.”

“Bu sefer haklısınız…  Biraz da o yüzden anlaşamadık ya Gencoy’la. İkimiz de ipleri elinde tutan kişi olmak istiyorduk. Biraz geç oldu belki ama sonunda Gencoy’un haklı olduğunu anladım. Biz onunla sadece farklı dünyaların insanları değil, farklı kainatların insanlarıyız. Ayrıca genç değilim artık. Eski kocamın peşinde koşacak yaşı çoktan geçtim. Kararımı vermiştim, ülkeme geri dönecek ve hayatımın üçte birini adadığım adamı, nihayet rahat bırakacaktım.”

“Bana, kendinize bir alibi oluşturmaya çalışıyormuşsunuz gibi geliyor, desem.”

“Bence hikâyemin devamı, dinlenmeyi hak ediyor Devran Bey. Kesin kararınızı ondan sonra verirsiniz.”

Devran, Turgut hakkında yaşadığı ikilemi belli etmemeye çalışarak, “Anlatın o halde…” dedi.

“Geceleri dergide kimseler kalmaz. Genelde Gencoy tek başına olur. Onunla baş başa konuşabilmek için bulunmaz bir fırsattı bu. Geldiğimde dış kapı açıktı. İçeriden bağrışmalar duyuluyordu. Öyle basit bir tartışma değildi aralarında geçen, resmen kavga ediyorlardı. Bir köşeye gizlenip sessizce dinlemeye başladım. Gencoy dergiyi kapatacağını ya da devredeceğini, sonra da bu şehirden gideceğini söylüyor, Turgut’sa ‘Ben senin yüzünden işimi gücümü bıraktım, beni yarı yolda bırakamazsın, hiçbir yere gidemezsin,’ diye bağırıyordu.”

“Anlamıyorum, Turgut Bey onun ortağı değil miydi? Gencoy Bey bıraksa bile, o devam edebilirdi.”

“Ortak mı, hayır Turgut onun ortağı falan değil.”

“Fakat öyle olduğunu söylemişlerdi.”

“Çünkü herkes onları ortak zannediyor. Dergiyi Gencoy tek başına kurmuştu. Maddi olarak bir kuruşluk katkısı olmadı Turgut’un. Gerçeği ben, Gencoy ve Turgut’tan başka hiç kimse bilmiyor. Gencoy’a o zaman da çok söylemiştim, kâğıt üzerinde hiçbir ortaklığı olmayan biriyle, derginin bütün gelirini paylaşmanın doğru olmadığını fakat her zamanki gibi yine ben kötü oldum. Her neyse, o geceye geri dönelim; Gencoy dergiyi ona devretmeyi teklif etti. Tabii, ederi karşılığında. Fakat Turgut kabul etmedi. ‘Milyonlarım varmış gibi konuşma!’ diye bağırdı. Telaşı derginin kapanmasından değildi bence.”

“Nedendi?”

“Çok basit, geliri kesilecekti çünkü. Düşünsenize, derginin yeni sahibi, ona aynı olanakları sunar mıydı? Elbette ki hayır. Gencoy, onu bağırarak ikna edemeyeceğini anlamış olmalı ki sesi yumuşadı. ‘Daha fazla uğraşacak halim kalmadı. Lütfen anla beni. Bıktım artık, her şeyden bıktım. Kimseye dert anlatmak istemiyorum. İnsanlarla uğraşmanın bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Hayalimin bu olduğunu sanmıştım ama değilmiş demek ki,’ dedi. Turgut ondan sonra iyice delirdi. Masalarda ne var ne yoksa yere savurdu. ‘Yok öyle yağma arkadaş,’ diye bağırdı. ‘Başlatma hayaline de sana da. Tıkır tıkır işleyen bir dergiyi, başkasına kaptıracak değilim. Eğer öyle bir şey yaparsan, buradan ya senin ölün çıkar ya da benim,’ dedi.”

“Ölümle mi tehdit etti yani?”

“Aynen öyle yaptı. Gencoy onun tehdidini ciddiye almışa benzemiyordu. Arkasını dönüp giderken Turgut yolunu kesip yakasına yapıştı. Tehditkâr bir sesle, ‘Unut bunu tamam mı? Dergiyi kapatmak da devretmek de yok. Bu dergideki emeğim senden fazla, sırf senin ruhi bunalımın yüzünden emeklerimi heba ettirmem kimseye. Paşa paşa burada kalacak ve derdin neyse onunla yaşamaya alışacaksın,’ dedi. Gencoy onu itti ve hızla kapıya yöneldi. Öyle ani oldu ki burun buruna gelmemiz, kaçıp saklanamadım. Ondan sonrası kâbus gibiydi. ‘Sen burada ne arıyorsun?’ der demez, açtı ağzını yumdu gözünü. Ben de durur muyum, herhalde on yıldır etmediğimiz hakaretleri ettik birbirimize. Ertesi gün tanıdıklarını araya sokup acilen uzaklaştırma kararı çıkarttırmış. Turgut’a kızdı, sinirini benden çıkardı yani. Bence Gencoy’u Turgut kaçırdı. Ben bu tartışmanın o gece sonlandığını sanmıyorum. Turgut bunu ya Gencoy’u razı etmek için yaptı ya da razı edemeyeceğini anlayıp onu ortadan kaldırmak için.”

“Çok iddialı konuşuyorsunuz Bayan Smith. Yine aynı sözü tekrarlayacağım fakat kaçırılan bir adamın arabası, kapısının önünde duran bir kadın için fazla iddialı hem de.”

“Resmin bütününe bakın Dedektif. Kapımın önündeki araba, resmin sadece küçücük bir parçası. Ve oraya kendiliğinden gelmediğine göre, onu bırakan pekâlâ Turgut olabilir. Suçunu yüklemek için benden daha iyi bir aday bulamazdı ne de olsa.”

*** 

“Böyle bir şeyi benden nasıl saklarsınız? En az kapısının önünde Gencoy Bey’in arabası duran o kadın kadar şüphelisiniz benim gözümde artık.”

Turgut, Devran’ın kapıdan girdiği andan beri kendisine yönelttiği ithamlarla şaşkın, şaşkın olduğu kadar da üzgün görünüyordu. Sesi ağlamaklı, omuzları çökük, yüzü allak bullaktı. “Lütfen Devran Bey,” dedi, “yanlış anlamışsınız. İtham etmeden evvel beni bir dinleyin.”

“Neyinizi dinleyeceğim? Daha fazla yalan dinlemeye tahammülüm kalmadı,” diye çıkıştı Devran.

“Gencoy’u ben kaçırmadım.”

“Size inanmıyorum.”

“Biz onunla yıllardır dostuz. Dostluktan da öte kardeş gibiyiz. Aramızda geçen ilk tartışma değildi o. Yumruk yumruğa birbirimize girdiğimiz kavgalar bile ettik biz. Fakat her defasında birkaç saat içinde barıştık. Kardeşler arasında kavga da olur.”

“Kardeşler birbirini ölümle tehdit etmez Turgut Bey.”

“Tehdit etmedim! Sinirle ağzımdan çıkan sözlerdi onlar.”

Devran, sukutuhayale uğradığını belli eden bir ses tonuyla, “Gerçekleri anlatın artık Turgut Bey,” dedi. “Gencoy Bey’le aranızda şiddetli bir tartışma geçtiğini ve sebebin, onun dergiyi kapatma kararı olduğunu, bana neden anlatmadınız? Siz bana hiçbir şey anlatmadınız. Derginin ortağı olmadığınızı bile Emily Smith’ten öğrendim.”

“Herkes oradaydı, size bunları anlatamazdım. O zaman bütün yazarlar ortak olmadığımızı ve Gencoy’un dergiyi kapatacağını öğrenirdi.”

“Bugün sabahın köründe kapıma dayandığınızda sağınızda solunuzda kimseleri göremedim ben. Bunu anlatmak için iyi bir fırsattı.”

“Olmadı işte, aklıma gelmedi. O yeni gelen mektup, aklımı başımdan aldı. Düşünemedim, olamaz mı?”

“Düşünemediniz mi yoksa düşünmediniz mi?”

“Lütfen inanın bana. En iyi dostuma bunu yapacağıma aklınız eriyor mu?”

“Neden olmasın? Emily Smith’in anlattığı sebepler, değil iki dostu, iki kardeşi bile düşman edebilir birbirine.”

“Sebebim neymiş peki? Gencoy’un kurduğu dergiyi ele geçirmek mi?”

“Bunu ben söylemedim, siz kendiniz söylüyorsunuz. Onu ikna etmek, derginin kapanmasına ve tabii ki gelirinizin kesilmesine mâni olmak ya da belki de onu büsbütün ortadan kaldırmak, her şey olabilir.”

“Yuh artık, katil miyim ben?”

“Artık kimin ne olduğuna karar vermekte zorlanıyorum ben Turgut Bey. Emily Smith’ten, sizden, dergi yazarlarından, birliğin yazarlarından hatta mahallenizdeki bakkaldan bile şüphelenebilirim. Kafam o kadar karışık yani.”

“Bakın, siz söylüyorsunuz, ‘Kafam karışık,’ diyorsunuz. Kafanızın karışmasına o Emily olacak çirkef kadın sebep oldu. Kendi suçunu ört bas etmek için beni attı ortaya.”

“Yine de sizden daha dürüst davrandığı kesin.”

“Kabul ediyorum, size gerçeklerin hepsini anlatmadım. Ama inanın ilk fırsatta söyleyecektim. Oysa şimdi Emily’nin sözüne inanıyor, beni suçlu ilan ediyorsunuz. Tabii, böyle düşünmeniz için kim bilir nasıl abartarak anlattı size her şeyi. Üstelik yarım yamalak anlatmış. Onun arkasından barıştığımızı, ortak bir kararda buluştuğumuzu bilmediği için anlatamamış. Gencoy’un dergiyi istediği kişiye devretmesini hatta istiyorsa kapatmasını, bir şartla kabul ettiğimi duymadığı için size yetiştirememiş.”

“Neymiş o dediğiniz şart?”

“Bu yılki Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması sonuçlanana kadar yani önümüzdeki üç ay içinde, Gencoy’un dergiyi kapatma kararını kimseye açıklamamak.”

“Neden? Vakit kazanmak için mi? Üç ayda onu kararından nasıl olsa vazgeçiririm mi dediniz?”

“Hayır tabii ki! Yirmi beş yıllık arkadaşımı iyi tanıyorum, o bir karar verdiyse, ne yaparsanız yapın, değiştiremezsiniz onun kararını. Niyetim sandığınız gibi değildi.”

“Neymiş niyetiniz?”

“O yarışmaya kaç kişi, ne umutlarla katılıyor, biliyor musunuz siz? Onca insanı yarı yolda mı bırakalım? Dergi kapansa da devir de edilse bu, bu sene yarışmanın iptal edileceği anlamına gelir. Dedektif Dergi belki bir daha böyle bir yarışma düzenleyemeyecek bile. Ben sadece, benim emeklerimin heba edildiği gibi onca insanın da emeklerinin heba edilmesini istemedim. Gencoy da bunu kabul etti. Üç ay sonra sonuçlar açıklanır açıklanmaz, herkese gerçeği söyleyecektik.”

“Size inanmayı çok isterdim Turgut Bey. Şu anda değil bu anlattıklarınıza, daha öncekilere bile inanmıyorum. Yok zil sesi duymuşsunuz da yok iki kişinin konuşma sesleri gelmiş de… Bunlar, bizi yanıltmak için uydurduğunuz yalanlar. İlk mektup neden sizin kapınıza kondu? Dergiye de gönderilebilirdi. Ardından gelenler nedense dergiye geldi, öyle değil mi? Mektuba, polise gidilirse, Gencoy Sümer’in öleceğini bilerek yazdınız çünkü eğer işin içine polis karışırsa, onu kaçırdığınızı şıp diye ortaya çıkaracaklardı. Ayrıca mektuba, ‘Vakayı dergi yazarları çözecek,’ diye saçma sapan bir şart ekleyerek, kendinizi garantiye aldınız. Onların Gencoy Bey’i bulamayacaklarını adınız gibi biliyordunuz. Yalnız, hesaba katmadığınız bir şey oldu ve Ayşe beni aradı. Tabii ki siz, tüm şüphelerimi Emily’ye yönlendirerek, buna da bir çare bulmuştunuz. Gencoy Bey’in arabasını kapısının önüne koyarak, bu şüphelerimi güçlendirdiniz. Yetmezmiş gibi yeni bir mektup geldiğine beni inandırdınız. Fidyecinin sıraladığı maddelerin saçmalığından, anlamalıydım niyetinizi.”

“Size teessüf ederim Devran Bey. Yazıklar olsun. Bana bunları mı yakıştırdınız? Ben bu yaşıma kadar şerefimle yaşadım. Bir dergi için ya da sizin sandığınız gibi o dergiden gelen maddi çıkarım için en yakın dostumu kaçırdığıma nasıl inanırsınız? Söyleyecek söz bulamıyorum.”

“Sizden sadece doğruları söylemenizi istiyorum.”

Turgut gücenmiş bir ses tonuyla, “Tenkitleriniz, iftiralarınız ve hakaretleriniz bittiyse, konuşmamız gereken daha önemli konular var Devran Bey,” dedikten sonra oturduğu koltuktan zar zor kalktı ve çalışma masasına doğru yöneldi. Hâlâ açık duran bilgisayarını Devran’a çevirdi. “Bunlar, yöneticiden aldığım güvenlik kamera görüntüleri. Ben biraz izledim, size de izletmek için sabırsızlıkla gelmenizi bekliyordum. Fakat kapıdan girdiğiniz andan beri işlemediğim bir suçtan dolayı kendimi aklamaya çalıştığım için görüntülere fırsat kalmadı. Buy’run, bir de siz izleyin, bakalım, ben mi kaçırmışım Gencoy’u?”

Devran gözlerini kısarak Turgut’a baktı. Onun bu kadar kendinden emin konuşuyor olmasına şaşırmıştı. Oysa suçunu itiraf edeceğini sanmıştı. Yıllar boyunca Emniyet Teşkilatı’nda ve ardından özel dedektiflik hayatında bu kadar yanıldığı bir vakayla karşılaşmamıştı. Yerinden kıpırdamadan Turgut’a bakıyordu. “Hadi,” diye bağırdı Turgut, bir yandan eliyle bilgisayarı işaret ederek, “gerçekleri öğrenmek istemiyor muydunuz? Alın size gerçekler!”

Devran, ağır hareketlerle masaya yaklaştı. Turgut, birkaç tuşa dokundu. Ekranda, Gencoy Sümer’in oturduğu apartmanın giriş kapısının görüntüleri belirdi. Saat 22.13’ü gösteriyordu. Kapıya yaşlı bir kadın geliyor ve zillerin üzerinde elini gezdirdikten sonra birine basıyordu. Turgut görüntüyü durdurdu ve “Bu basılan Gencoy’un evinin zili. İnanmazsanız aşağı inip bakabilirsiniz,” dedi. Devran sessiz kalarak, bir nevi özür mü diliyordu, belli değildi. Gözünü dahi kırpmadan görüntüleri izlemeyi sürdürdü. Kadın zile bastıktan birkaç saniye sonra kapı açılıyor ve içeri giriyordu. Saat 22.35’i gösterirken daha tuhaf bir görüntü geliyordu ekrana. Yaşlı kadın ve Gencoy Sümer, apartmanın kapısından güle oynaya birlikte çıkıyorlardı. Turgut, “Yaa, ne de güzel çıkmışım görüntülerde, baksanıza,” dedi, iğneleyici bir ses tonuyla. “Hatta işim gücüm kalmamış, bir de kadın kılığına girmişim. Artık, nasıl başarılı bir kılık değiştirme gerçekleştirmişsem, Gencoy bile tanımamış beni.”

Bir çırpıda bilgisayarına taktığı hafıza kartını çıkarıp yerine yenisini yerleştirdi. Bu seferki görüntüler sitenin otoparkına aitti. Saat 22.38’de yaşlı kadın Gencoy Sümer’in yanında yürüyordu. Bir elini, iki büklüm olmuş beline dayamış, diğeriyle bastonunu tutuyordu. İkisi de gayet neşeli görünüyorlardı. Gencoy Sümer kadının arabaya binmesine yardım ediyor ve saniyeler içinde tozu dumana katıp uzaklaşıyorlardı.

“Bu ne şimdi?” dedi Devran. “Gencoy Bey kendi rızasıyla çıkmış evden. Hem de yanında yaşlı bir kadınla. Kim bu kadın? Gencoy Bey’le nereye gidiyorlar? Neden bu kadar neşeliler?” Uzun süredir sessizliğini koruduğu için sesi çatallı çıkmıştı. Sessizliğini Turgut’a devretmiş olacak ki sorularına yanıt alamadı.

“Ne olduysa sonradan olmuş belli ki. Ya gittikleri yerden kaçırıldı ya da doğruca oraya götürüldü. Siz bu kadını tanıyor musunuz?”

Devran sorularının havada asılı kaldığını fark edince, başını Turgut’a çevirdi. Turgut, annesine küsmüş çocuklar gibi kollarını göğsünde birleştirmiş, dudaklarını şişirmiş, gözlerini karşı duvara dikmiş oturuyordu. “Beni dinliyor musunuz siz?” dedi Devran. Turgut sonunda gözlerini diktiği duvardan alıp başını Devran’a çevirdi ve “Ne o, hani anlattığım her şey yalandı, kurmacaydı, herkesi inandırmak için uydurmuştum. Birdenbire bana inanmaya mı karar verdiniz sayın Dedektif?” dedi.

“Sorularıma cevap verin! Kadını tanıyor musunuz?”

Turgut tanımadığını belirtmek için başını sağa sola salladı.

“Belli ki Gencoy Bey tanıyor. Siz onun daha önce bu kadından bahsetmediğine emin misiniz?”

Turgut gözlerini devirip kalbindeki şüphe tohumlarının hâlâ dağılmadığı belli olan Devran’a döndü.

“Bahsetti, bahsetmez olur mu hiç? Ama ben bunu bilerek ve isteyerek sizden saklıyorum.”

“Rica ederim, uzatmayın artık Turgut Bey. Ben bir Dedektifim ve herkesten şüphelenmek, vazifemin ilk şartı. Emily Smith sizin sakladığınız gerçekleri anlattığı için ondan şüphelenmekten vazgeçtiğimi mi sanıyorsunuz? Ya da Gencoy Bey’in evden bir başkasıyla çıktığını gözlerimle gördüm diye sizi şüpheli listemden çıkardığımı mı?.. Elbette hayır, daha soruşturma yeni başlıyor ve içimden bir ses, listemin bayağı kabarık olacağını söylüyor. O yüzden olayı kişisel algılamayı bırakın. Şimdi izin verin de devam edelim.

Turgut eliyle, “Buy’run,” der gibi bir işaret yaptı.

“O gece zilinizin çaldığını, kapıyı açtığınızı ve mektubu paspasın üstünde bulduğunuzu söylemiştiniz. Saat kaçtı, demiştiniz?”

“Bilmiyorum, gece yarısıydı galiba.”

“Gencoy Bey evden çıktıktan, hemen hemen bir buçuk-iki saat sonra yani. O halde biri sonradan gelip mektubu bırakmış ve zile basmış demektir. Şu apartman kapısının görüntülerini tekrar açar mısınız? Mektubu bırakan kişinin o görüntülerde olması gerek.”

Turgut, bilgisayarında yaptığı birkaç değişiklikle görüntüleri açtı. Gencoy Sümer’in yaşlı kadınla evden çıkışının ardından gelen iki saat boyunca binaya yabancı biri girmiyor, saat 00.32’de Turgut’un evden telaşla çıkışını saymazlarsa, bir daha hiç kimse dışarı çıkmıyordu.

“Durum karmakarışık bir hal aldı Turgut Bey,” dedi Devran, işittiğinin kendi sesi olduğuna inanamayarak.

“O mektubu kapınızın önüne bırakıp zilinizi çalan kimdi? Komşularınızdan biri yaptı desek…”

“Komşular mı? Yazarlar bitti şimdi de şüpheli listenize komşular mı eklendi Devran Bey?”

“Neden olmasın? Pekâlâ içlerinden birinin Gencoy Bey’e bir husumeti olabilir.”

“Ama yok… Bu apartmandaki herkes Gencoy’u çok sever ve sayar.”

“Araştırmadan bunu bilemeyiz, öyle değil mi?”

“Ben artık hiçbir şey bilmiyorum. Ne yapmak isterseniz yapın. Kimden şüpheleniyorsanız onu sorgulamakta serbestsiniz. Yeter ki fidyeci, ipuçlarını takip edenin, Dedektif Dergi yazarları değil de siz olduğunuzu anlamasın.”

“Endişelenmeyin, hiç kimse hiçbir şey anlamayacak. Şimdi izin verirseniz, gitmeden önce eve bir göz atmak istiyorum. Ha, unutmadan, siz görüntüleri dergidekilere izletin. Belki içlerinde kadını tanıyan biri vardır. Benim için de bir çıktı hazırlayın. Gencoy Bey’in bilgisayarlarıyla beraber Emniyet’teki arkadaşıma teslim ederim. Belki sistemde kadına dair bir şeyler çıkar.”

Turgut, “Elbette…” dedikten sonra sırtını sandalyeye dayadı. Bir süre bilgisayar ekranındaki kadının görüntüsünü inceledikten sonra çıktı almak için hazırlıklara başladı.

Gencoy Sümer’in evi, bekar bir adamın evine göre haddinden fazla derli toplu, sahibinin temizlik takıntısı olabileceğini düşündürecek kadar da temizdi. Devran, bütün odaları tek tek dolaştı. Mutfak, banyo ve tuvalettekiler de dahil olmak üzere bütün eşyaların belli bir simetriye göre yerleştirilmiş olduğunu görünce, Gencoy Sümer’in tek takıntısının temizlik olmadığını düşündü. Her şey aşırı derecede düzenliydi. Hatta belki de doğal olamayacak kadar düzenli…

Son odadaysa hiç eşya yoktu. Bütün duvarlarda ya seyyar ya monte edilmiş raflar şeklinde kitaplıklar duruyordu. Kitapların bazıları yazarlara, bazıları baş harflerine, bazılarıysa kitabın serisine göre sınıflandırılmıştı. Burası muhteşem görünüyordu. Âdeta minyatür bir kütüphaneyi andırıyordu. Büyülenmiş gibi gözlerini raflarda gezdirirken, duvarın sol tarafındaki rafta, uzun yıllardır aradığı bir romanın ilk baskısını gördü. Heyecanla yanına yaklaştı. Eline almaya çekiniyordu. Bir ara, Gencoy Sümer’i bulur bulmaz, hizmetlerinin karşılığı olarak para değil, o kitabı istemek bile geçti aklından. En azından ödünç isteyebilirdi. Romanın bulunduğu rafın üst katında sıralanmış kitaplardan biri eksikti. Yeri boş duruyordu. Bu, Gencoy Bey’in kitaplarını ödünç vermekten kaçınan, ketum okurlardan olmadığının işareti olabilirdi. Düşüncelerinden Turgut’un sesiyle sıyrıldı.

“İşiniz bittiyse çıkalım mı artık?”

“Tabii…”

Kapının önüne çıktıklarında, cebindeki anahtarlığı çıkarmaya uğraşan Turgut’a “Gencoy Bey her zaman böyle düzenli midir?” diye sordu Devran.

“Titizliğe ve düzene önem verir tabii,” dedi Turgut, “fakat bu düzenin müsebbibi ondan çok Hanife abladır.”

“Kim bu Hanife, yardımcısı mı?”

“Evet, haftada iki gün gelir ve harikalar yaratır.”

Birkaç saniye kimse konuşmadı. Apartman boşluğunda Turgut’un şıkırdattığı anahtarların sesinden başka ses duyulmuyordu. Bir anda o ses de kesildi. Turgut, elinde kilide soktuğu anahtar,  öylece bekliyor, hiç hareket etmiyordu. Sanki bir şey düşünüyor gibiydi. “Ne oldu?” diye sordu Devran.

“Gencoy’un kapısı…”

“Ne olmuş Gencoy Bey’in kapısına?”

“Kaçırıldığı gece buraya geldiğimde kapı kilitliydi.”

“Ne var bunda?”

“Onda bir şey yok. Bu zaten çok normal. Gencoy kapısını kilitlemeden bakkala bile gitmez.”

“Nedir peki?”

“O gece buradan çıkarken kapıyı kilitlemiştim.”

“Ne söylemek istiyorsunuz Turgut Bey? Doğru dürüst anlatsanıza şunu.”

“Gencoy’un kaçırıldığı gece, mektubu okuduktan sonra buraya geldiğimi söylemiştim ya size, işte o gece buradan çıkarken kapıyı kilitleyip çıktım. Fakat bugün sizi beklemek için buraya geldiğimde kapı kilitli değildi.”

“Emin misiniz?”

“Eminim tabii. Görüntüleri size göstereceğim anın heyecanıyla kapıyı açıp içeri girdim. Kapı kilitli değildi. O anda bunun önemini kavrayamamış olmalıyım. Şimdi hatırladım.”

“Onu sormuyorum, o gece buradan çıkarken kapıyı kilitlediğinizden emin misiniz?”

“Kilitledim…”

“Yaşadığınız şoktan sonra telaşla çıktığınız evin kapısını kilitlemiş olduğunuzdan nasıl bu kadar eminsiniz?”

“Bu kapıyı kilitlemeden buradan gideyeceğimi öğrenene kadar işittiğim azarları siz işitseydiniz, telaş içinde bile olsanız, o kapıyı kilitlerdiniz.”

“Dediğiniz gibi olsun. Peki, başka kimde anahtar var?”

“Bir tane de Hanife ablada var.”

“Belki o gelmiştir, olamaz mı?”

“Olamaz, çünkü o bu hafta memleketine, yeğeninin düğününe gitti. Normalde Pazartesi ve Perşembe günleri temizliğe gelir. Bu hafta sadece Pazartesi günü gelebildi. Ertesi gün arayıp Perşembe gelemeyeceğini söyledi.”

“Bugün Cuma olduğuna göre, ev en son dört gün önce temizlendi yani.”

“Öyle olması gerek.”

“Müsaade ederseniz, tekrar içeri girmek istiyorum Turgut Bey.”

Turgut telaşla, az önce çektiği kapıyı tekrar açtı. Devran hızla içeri girdi ve bulduğu ilk zeminde işaret parmağını gezdirdi. Yüzüne yaklaştırıp baş parmağını işaret parmağına sürttü.

“Sizce, en son dört gün önce temizlenmiş bir evde, hiç olmazsa birkaç zerre toz olması gerekmez mi?”

“Bilmiyorum… Öyle mi olması gerekir?”

“En azından bu kadar temiz olmaması gerekir.”

“Nereye varmaya çalışıyorsunuz, anlayamıyorum.”

Devran, Turgut’u duymamış gibi kitap raflarının bulunduğu odaya koştu. Sol tarafa, az önce imrenerek baktığı kitabın olduğu rafa yöneldi. Gözlerini üst rafa, eksik kitabın olduğu yere çevirdi. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün, Martin Beck serisinin kitapları yan yana diziliydi. Seri, yazılış sırasına göre dizildiğinde, her kitabın sırt kısmına eklenmiş harfler yan yana geliyor ve serinin baş kahramanının adı ortaya çıkıyordu. MARTINBECK…  Yani aslında böyle olması gerekliydi. Fakat bu seride A harfini temsil eden kitap eksikti. M  RTINBECK…  “Turgut Bey?” dedi Devran, soran bir ses tonuyla. Bir yandan da parmağıyla, M ve R harflerinin olduğu kitapların arasındaki boşluğu işaret ediyordu. “Bu kitabın nerede olduğunu biliyor musunuz?”

Turgut hayretle seriye baktı ve “Bilmiyorum…” dedi. 

“Birine vermiş olabilir mi?”

“Kitaplarını ödünç vermek gibi bir adeti yoktur aslında ama bilemedim ki…”

“Eksik olan kitabın adı nedir?”

“Martin Beck serisinin ikinci kitabı, yani Duman Olan Adam.”

Kitabın adını duyan Devran, “Şimdi bazı şeyler yerine oturmaya başladı,” diye fısıldadı.

“Neymiş o yerine oturan Devran Bey? Çatlatmasanıza insanı. Ne demeye çalıştığınızı anlayamıyorum.”

“’Gencoy Bey kaçırıldıktan sonra bu eve biri girmiş,’ diyorum Turgut Bey. Üstelik sadece girmekle kalmamış bir de dip köşe temizlik yapmış. Ardında hiç bir iz bırakmak istememiş demek ki. Ayrıca, adı oldukça manidar olan bir kitabı yanında götürmekten de geri durmamış.”

DEVAM EDECEK

GURURUM

-I-

Mezar üstüne mezar

Bizim ilçeye pek kar yağmaz fakat aralık ayının sonuna doğru toprağı sertleştiren bir soğuk oturur yere, marta kadar da kalkmaz. Öyle günlerden biriydi. Elimde fincanımla kalorifer peteğinin başında camdan dışarıyı seyrederken Amirim telaşla beni çağırmış, “Mezarlığa gidiyoruz!” demişti. Evet, ölülerle uğraşıyorduk ama normal yollardan ölenlerle, dosyası kapananlarla değil. Bu yüzden Amirimin mezarlığa gitmek için gösterdiği bu acelenin sebebini anlayamamıştım.

Telsizleri belimize taktık, montlarımızı da giyip hemen çıktık.  Yolda, “İhbar gelmiş,” dedi Başkomiserim. “On gündür kayıp olan bir vatandaş… Cesedi bir mezardaymış galiba. Başka bir mevtanın yanına gömmüşler.” 

İlginç ve katillere ilham verecek bir cesetten kurtulma yöntemi, diye geçirdim aklımdan. Öldürdüğün adamı başkasının mezarına göm ve kaç… Kim bakar ki bir mezara? İlk başta bu şekilde düşünmüştüm fakat sonra biraz hafızamı yoklayınca hiç de öyle olmadığına karar verdim. Benzer bir olay yıllar önce Ankara’da yaşanmıştı. Bir çete, infazlarını gerçekleştirdikten sonra cesetlerden kurtulmak için mezarlık bekçisiyle anlaşmış ve tam otuz altı mezara kendi kurbanlarını gömmüştü. Mezarlığın bekçisi ölüp yeni bekçi gelince anlaşılmıştı olay. Yani her şey, şu veya bu şekilde ortaya çıkıyordu işte.

Olay yerine geldiğimizde herkesin orada olduğunu gördük. Kayıp Şahıslar Bürosu’ndan iki polis, Savcı, Adli Tabip, mezarı açacak işçiler ve gözleri yaşlı kayıp şahıs yakınları…

Amirim, Kayıp Şahıslar Bürosu’ndan Adnan Komiserin yanına gitti hemen. “İhbarın kaynağı belli mi?” diye sordu.

“Maalesef değil, Başkomiserim,” dedi Adnan Komiser mahcubiyetle.

“Kamera falan var mıymış etrafta, giren çıkan birilerini gören?”

“Yok, Amirim ne yazık ki! Dağın başında bir mezarlık işte…”

“Ne bekliyoruz o zaman? Paketimiz içeride mi bir bakalım.”

İki buçuk metrekarelik mezarın üstündeki toprağı kepçeyle aldılar, gerisi kazma kürekle halledildi. Muhtemelen aşağıda yeni gömülmüş bir ceset vardı, zarar vermeyi düşünemezdik bile.

İşçilerin çok uğraşması gerekmedi. Bir metre kadar kazdıklarında renkli bir kumaş parçası dikkatimizi çekti. Cesedin sarılı olduğu örtü olmalıydı bu. İşçilere geri kalanı elleriyle yapmalarını söyledik, adamlar biraz çekinerek de olsa isteğimizi yerine getirdiler. Birkaç dakika sonra ceset karşımızdaydı. Olay Yeri İnceleme’den iki memura, örtüyü açmadan cesedi sedyeye almalarını söyledik. Sedye hareket ederken kayıp şahsın yakınları doluşmaya başladı etrafımıza. “Babam mı?” diye soruyordu genç bir çocuk, bir taraftan da parçalıyordu kendini. Teşhis için en uygun adaydı, çocuğu hemen yanımıza çağırıp örtüyü açtırdık. Elli yaşlarında, saçları ve bıyıkları ağarmış, kanı çekilmiş bir erkek cesedi çıktı ortaya. Genç çocuğun kendini yere atıp feryat figan bağırmaya başlamasından mevtanın aradığımız kayıp şahıs ve aynı zamanda çocuğun babası olduğunu anladık. İçim burkulmadı desem yalan olur. Aslında çocuğa birkaç soru sormak istedim fakat hiç konuşabilecek gibi durmuyordu.

Bu arada Başkomiserimi aradı gözlerim, Adli Tabibin yanındaydı, adamı cesedin yanına getirmeye çalışıyordu.

Adli Tabibin ilk bulgusu cesedin en fazla üç dört günlük olduğuydu. Toprağın soğukluğu ve cesedin korunması da hesaba katılırsa bu süre daha da fazla olabilirdi. Kafasının arkasına aldığı bir darbeyle öldürülmüştü muhtemelen. Başının arkası kızıla boyanmış, saçları kanın katranıyla sertleşmişti. Boynunda da hatırı sayılır bir morluk vardı.    

“Bir haftayı geçmiş olamaz,” diyordu Adli Tabip. “Toprağın altında daha fazla dursa anlaşılırdı.”

“Adnan, kaç gündür kayıptı şahıs?”

“On gündür Amirim.”

“Anlaşıldı. Savcı Bey de incelemelerini yapsın sonra morga alalım maktulü,” dedi Başkomiserim, sonra bana dönüp “Bekçisi var mıymış mezarlığın?” diye sordu.

Belirli bir bekçisi yoktu mezarlığın. Küçük bir ilçedeydik. Köy mezarlığı kadar küçük bir yerdi burası, sabit bir bekçi koymaya gerek görülmemişti. Devriye gezen Jandarma ve Köy Korucuları ortaklaşa kolaçan ediyordu etrafı.

Maktulün kimliğine geçtik. Onu cismen bulduktan sonra elbette ki ismen de tanımalıydık. Kim olduğuna, ne iş yaptığına ve kimleri tanıdığına dair ayrıntılara ihtiyacımız vardı. En davudi sesimle okumaya başladım bilgileri:

“Ahmet Yalpacı, elli beş yaşındaymış Amirim. Evliymiş, daha doğrusu üç evlilik yapmış. Her evliliğinden iki çocuğu var. İlk evliliğinden olan oğlu Samet Yalpacı ile biraz önce konuştuk. İlk iki karısı çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşmuş. Şimdi kendisinden on beş yaş küçük bir kadınla evliymiş. Keriman Yalpacı… Biraz önceki kalabalığın arasındaydı o da. Adam meyve sebze toptancısıymış, ilçe halinde bir dükkânı var.”

“Kadın konuşabilecek durumda mıydı?”

“Pek değildi Amirim. Yine de merkeze aldırdık hepsini. Yani Keriman Hanım’ı, adamın oğlu Samet’i, bir de on yedi yaşında bir kızı varmış, Ayla, onu da…”

“Tamam, biz de geçelim o zaman merkeze.”

Amirimin Volvo’suna bindik hemen. Kapıları kapatıp kaloriferlerin insafına bıraktık kendimizi. Tepenin başına kurulan mezarlığın dört bir tarafı açıktı ve üzerimizdeki montlar bizi ayazdan koruyamamıştı. Ellerimi ısıtıp telsizden öndeki ekip aracında durumların nasıl olduğunu sordum. Her şey yolundaydı şimdilik. Maktul yakınları merkeze ulaşmak üzereydi, biz de beş dakika sonra orada olurduk nasıl olsa.

“Tolga, mezarın esas sahibinden hiç bahsetmedin?” dedi Amirim giderken.

“Evet, Amirim. Pek dikkat çekici bir şey yok da ondan,” dedim. “Merhum Gülsüm Duru yatıyormuş mezarda. Çoluğu çocuğu yokmuş ilçede, bir kızı varmış ama o da İstanbul’daymış. Neyse, sağlığında seks işçiliği yapıyormuş. Öldüğünde cenazesine sahip çıkan olmamış. Kızı sonradan çıkıp gelmiş de kadını kimsesizler mezarlığına gömülmekten kurtarmış.”

“Ya Tolga, anlattığın her şey trajik bir hikâye gibi ama sormasak hiçbirinden bahsetmeyeceksin! Hiç düşünmedin mi? Neden bu kadının mezarı, yani Ahmet Yalpacı neden başka bir mezara değil de oraya gömüldü? Ya bir bağlantı varsa aralarında?”

“Haklısınız Amirim fakat ben iştahımı merkeze saklamıştım.”

***

Merkezde ilk olarak Keriman Hanım’ı aldık sorguya. “Herkes şüpheli” fikriyle hareket etmek zorundaydık çünkü adamın o mezarda ne işi olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu. En azından bize akıl vermeleri gerekiyordu yakınlarının.

“Sizi dinliyorum,” diyerek söze girdi Amirim.

Keriman Hanım ağlamaktan kızarmış, çakır gözlerini Başkomiserime dikip terslendi. “Ne anlatayım?” dedi. “Kaç gündür kayıptı zaten Ahmet!”

“Bir anda mı yok oldu ortadan? Daha önce de böyle gider miydi?”

“Giderdi! Kabzımaldı Ahmet. Büyükşehre falan uğrardı ara sıra. Toplantılara gider, günlerce gelmezdi.”

“Ne zaman anladınız kaybolduğunu?”

“Telefonlarımıza cevap vermediğinde…”

“O zaman ne için gittiğini biliyorsunuz.”

“Elbette! Yine iş için gitmişti. Anlaşmazlık yaşadığı bir adam vardı onunla görüşmek için.”

“Kimmiş bu adam?”

“Bizim köyde, meyve üreticilerinden biri. Normalde Ahmet’e satardı malını, sonradan fikir değiştirip başkasına satmaya başlamış. Onunla ilgili görüşecekti herhâlde.”

“Her zaman bu kadar ilgili misinizdir eşinizin işleriyle?”

“Yanımda telefonla konuşuyor, oradan biliyorum çoğunu.”

“Bu adamdan başka var mıydı eşinizin bir hasmı, anlaşamadığı biri?”

“Sanmıyorum, yoktu.”

Amirimin dikkatini kadının kolundaki morluk çekmişti.

“Kolunuz,” dedi. “Ne zaman yaralandı?”

Kadın sağ bileğinin üstündeki izi gösterip “Bu mu?” dedi. “Çok önceden oldu. Kapıya çarpmıştım herhâlde.”

Bundan sonra adamın oğlu Samet’i aldık sorguya. Şiş gözleriyle, arada ağlama krizine girerek konuştu bizimle. Dediğine göre babasıyla arası çok iyiymiş, babasının sağ koluymuş. İşlerinde yardım edermiş ona, bazen ek işler yapsa da genelde ilçenin küçük halindeki dükkânda olurmuş. Babasının anlaşmazlık yaşadığı şu köylüyü de tanıyormuş. Adam elmalarını şimdiye kadar onlara verirken bir anda fikir değiştirip rakipleri olan bir firmaya vermeye başlamış.

Samet’in dediğine göre bunda büyütecek çok bir şey yokmuş. Her zaman yaşadıkları şeymiş. Bir üretici fiyatı az bulup anlaşmasından cayabilirmiş.

Üvey annesi Keriman Hanım’ı da sorduk ona. Dediğine göre babasıyla arası iyiymiş fakat arada tartıştıkları olurmuş. Yine de babasını severmiş Keriman Hanım. Sevilmeyecek bir adam değilmiş zaten babası. İşinde gücünde, akşam olunca evinde bir adammış Ahmet Bey. Bazı geceler parlattığı olurmuş, bazı geceler arkadaşlarıyla âlem yaptığı da… Sıradan bir aile tablosu çizdi bize Samet. Olması gerekenleri, standartları, bir bir önümüze koydu. Sanki bir çarpıklık bulmamızdan çekiniyordu. Şunu sormak geldi içimden: “Madem o kadar normal bir aileydiniz de neden öldürüldü bu adam?” Amirimin yanında soramadım bunu fakat Başkomiserim daha usturuplu, daha hedefe odaklı sordu bunu.

“Halamı da boyasam amcam olurdu! Ulan madem ne bok yemeye başka birinin mezarından çıktı baban?”

Samet, “Ben ne bileyim Amirim?” diyerek ağlamaya başladı tekrar. Ondan sonra da konuşturamadık bir daha.

***

Biz Samet’in sorgusundayken Aslı girdi odaya, heyecanlı görünüyordu, beni ve Başkomiserimi dışarı çağırdı aceleyle.

Amirime bakıp “Ayla’yı sorguluyordum emrettiğiniz gibi,” dedi.  “Adamın en küçük kızını…”

“Evet Aslı!”

“Kız çok garip şeyler anlattı. Sanırım mezarlıktaki Gülsüm Duru’yu tanıyormuş.”

Sorgu odasında tek başına kalmıştı Ayla. Esmer yüzlü, mavi gözlü, Keriman Hanım’a benzeyen bir kızdı. Uzun, örgülü saçlarıyla oynayıp duruyordu sürekli.

Amirim hemen konuya girdi.

“Anlat bakalım Ayla, babanın mezar komşusunu nereden tanıyorsun?”

Amirim çok sert girmişti bana kalırsa. Kızın yüzüne baktım ister istemez. Ağlamaya başlamasını beklemiyordum ama bir üzgünlük, bir kızgınlık emaresi olmalıydı suratında. Fakat oval yüzünün tek kası bile oynamamıştı.

“Babamın metresiydi, ne olacak?” dedi hızlı hızlı.

“Nasıl metresi yani? Ölmüş kadın, öyle mi?”

“Çok olmadı öleli zaten, birkaç sene oldu. Öldü de anam da ben de kurtulduk.”

“Senin nereden haberin oldu metresi olduğundan? Annen mi söyledi?”

“Yok, babam kadını bizim eve getirirdi sık sık. O orospuyla yer, içer, eğlenir, anam da hizmetlerini görürdü.”

“Nasıl yani? Annenin önünde öyle mi?”

“Öyle! Ben daha çocuktum. Hizmetini beğenmezse bir de üstüne döverdi annemi. Odamdan çıkmamam için bağırırdı bana. Çok çektirdi bize çok!”

“Annen ne yapardı böyle zamanlarda?”

“Ne yapacak? Odasına çekilip ağlardı.”

“Samet ağabeyin bir şey demiyor muydu babana?”

“Ne diyecek o ya! Ancak kendisini düşünür! Yalakadır, çıkarcıdır… Babamın kıçında gezerdi hep zaten.”

“Ortak mıydı işlere Samet?”

“Değildi, ama en büyük arzusu buydu. Şimdi babam öldü ya ne yapar eder bütün malları ele geçirir, oturur işlerin başına.”

“Diğer kardeşleriniz? Sanırım sizden başka dört çocuğu daha varmış babanın.”

“Hepsi İstanbul’da… Evli, barklı, işinde gücünde insanlar. Cenazeye bile geleceklerini sanmam.”

“Neden?”

“Neden olacak? Babam onların da analarına çok çektirmiş! Elemden, kederden ölmüş gitmiş hepsi. Babamın Samet ağabeyimden büyük bir oğlu var mesela, en büyük oğlu. İstanbul’da dükkânı var, hiç bulaşmaz buralara. En iyisini o yapıyor aslında. Bir, iki babamdan yardım istedi zamanında, baktı hayır yok, o da işine baktı.”

“Diğerleri?”

“Diğerleri kadın zaten!”

Ayla’nın anlattıkları yenir yutulur cinsten değildi. Bir Samet’in anlattıklarına bakıyordum bir de Ayla’nın. Aynı adamdan mı bahsediyorlardı, emin olamıyordum.

***

Mehmet Sarı, elma üreticisi, soğuk havaya rağmen sorgu odasında ter döküyordu. Hâlbuki kaloriferler içeriyi ısıtamıyordu bile. Adamın gergin olduğu her hâlinden belliydi. Sadece terlemiyor, bir taraftan ellerini ovuşturup duruyordu sürekli. Oturduğu sandalyede bazen arkasına yaslanıyor bazen de koca ellerini masanın üzerinde birleştiriyordu. “Vücut dili her şeyi anlatır” denir, bu adamı bir uzman görse bir sürü çıkarımda bulunurdu herhâlde.

“Ahmet Yalpacı ile en son siz görüşmüşsünüz galiba?” dedi Amirim. Ben de tam yanında oturuyor, kötü polisi oynuyordum. “Şu ellerinle oynamayı bırak da adam gibi cevap ver!” diye çıkıştım adama. Bu kıpır kıpır hâlleri gerçekten de sinirimi bozmaya başlamıştı.

“Tamam Amirim,” dedi korkuyla adam. “Bir hafta, on gün oldu Ahmet ağabeyle görüşeli. Yani en son gören ben miymişim? Bilemedim şimdi.”

“Neyse işte! Ne konuştunuz en son, onu söyle sen!”

“Para konuştuk Amirim, ne olacak? Piyasa kötü ya, düşürdükçe de düşürmüştü bizim ücretleri. Mallarımı verecek başka toptancı bulamayacağımı düşündü sanırım.”

“Tartıştınız mı?”

“Yok Amirim. Benim gibi birkaç arkadaş daha var Ahmet ağabeyi bırakan. ‘Sen gidince onlar da gidiyor,’ dedi. Benden yardım istedi. Ben de ‘Kasa başına daha fazla ver, sana verelim elmaları,’ dedim.”

“O ne dedi?”

“Düşüneceğini söyledi. ‘Acele etme, benden haber bekle,’ dedi. Sonra bir daha da görmedim zaten. Aramadı da…”

“Ahmet’in tanıdığınız bir düşmanı, kavgalı olduğu biri var mıydı?”

“Amirim, işle ilgili yoktu sanırım ama… Nasıl desem… Ahmet ağabey büyükşehre çok gider gelirdi. Orada bazı işlere bulaşmış, diyorlardı. Belki oradan bir düşmanı varsa…”

“Ne gibi işlere bulaşmış?”

“Amirim, dediklerine göre pavyondan çıkmaz olmuş bu adam. Öyle amacı eğlenmek falan da değilmiş. Çok affedersiniz, karı satıyormuş. Hatta kendi karısını…”

“Hop, hop dur bakalım. Bunlar dedikodu mu yoksa bizzat gördün mü?”

“Dedikodu elbette Amirim ama…”

Araya girdim bu noktada, adamın söyledikleri Amirimin bile sabrını taşırmıştı. Adamı kolundan tutup kaldırdım. “Tamam kardeşim,” dedim. “Aklına başka bir şey gelirse bizi ara!”

Hem Ayla’nın hem de Mehmet Sarı’nın Ahmet Yalpacı hakkında söyledikleri azımsanacak şeyler değildi. Aileye odaklanmalıydık. Keriman Hanım’ın evi için arama izni çıkarmıştık çoktan. İlk işimiz evi didik didik aramak olacaktı.

***

Keriman ve Ahmet Yalpacı’nın evine gidecektik ki otopsi raporunun sisteme düştüğünü gördüm. Adli Tıp’a gitmekle ya da otopsiyi yapan doktoru sıkıştırmakla uğraşmayacaktık. Amirimi bilgisayar başına çağırdım hemen.

“…Maktulün akciğerlerinde dietil eter kalıntısına rastlanmıştır. Ölüm sebebi kafanın art bölgesinden aldığı darbeyle gerçekleşen fatal kafatası kırığı ve iç kanama…”

“Eterle bayıltılmış Amirim!” dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek.

“Onu anladık. Ahmet çok iri sayılmaz ama adamla baş etmek için yapmış olmalı bunu katil. Bu neyi gösterir şimdi Tolga?”

“Katil kadın olabilir!”

“Aynen öyle.”

“Keriman Hanım mı diyorsunuz Amirim?”

“Ya da Ayla… Veya her ikisi de…”

-II-

Gururum

Otopsi raporunu okuduktan sonra Keriman Hanım’ın evine doğru yola çıktık. Mezarlığa yakın bir arka mahalledeydi ev. İki tarafı ağaçlarla çevrili patikada ilerlerken, uzakta önce iki katlı koca bir bina girdi görüntüye, biraz daha ilerleyince yanındaki küçük yapılar da görünmeye başladı. Burası daha çok bir çiftlik evine benziyordu. Ana bina kırmızı kesme taştan, diğerleri ise gri brikettendi. Güllerin gölgesindeki çardağı geçtikten sonra ana binaya ulaştık.

Keriman Hanım, yanında kızı Ayla’yla karşıladı bizi. Eşarbını tepesinde toplamış, kararlı bir ifadeyle duruyordu kapının önünde. Bu duruşa bir anlam veremedim fakat nasılsa öğrenirdik.

“Sizi yormayacağım,” dedi Keriman Hanım selam sabahtan sonra. “Buraya kadar geldiniz, hoş geldiniz, sefa verdiniz. Siz de bir ananın evladısınız o yüzden kıyamayacağım. Sizi uğraştırmayacağım.  Eminim şimdiye kadar Ahmet ve benimle ilgili çok şey duydunuz. Dedikodu denen illet yok mu, ah!”

Konuşmasının burasında biraz durakladı Keriman Hanım. Hâlâ kapının önündeydik. “İçeri geçelim isterseniz,” dedi. “Neler oluyor, siz ne diyorsunuz?” demeye fırsat kalmadan bir sedirin üstüne kurulmuştuk çoktan. Ayla’nın yaptığı çaylar da elimizdeydi.

Keriman Hanım bizi konuşturmadan devam etti.

“Evet, Ahmet’i ben öldürdüm. Ben öldürmesem tuhaf olurdu zaten! Ölünün ardından konuşmayı sevmem ama sağlığında ölümünün benim elimden olması için epey çabaladı Ahmet ve işte sonuç!”

Ayağa kalktı bunları söyledikten sonra. Ellerini bileklerinden birleştirip bize doğru uzattı. “Hadi tutuklayın beni de gidelim,” dedi.

Şok olmuştuk, ne yapacağımızı bilememiştik ilk başta. Sonra kendimize geldiğimizde elimizdeki çayları aceleyle bir kenara bıraktık. Başkomiserim göz ucuyla baktı bana, mesajı almıştım, kadının dediğini yapmamı söylüyordu. “Bu kadar çabuk mu?” diyerek itiraz etmek istedim fakat Amirimin bir bildiği vardır diye sustum. Kelepçelerimi çıkarıp jargonu tekrarladım. “Keriman Hanım, sizi Ahmet Yalpacı’yı öldürme şüphesiyle tutukluyorum…”

“Yok yok,” dedi Keriman Hanım, “Şüpheye mahal yok! Ben yaptım her şeyi.”

Amirim araya girme gereği duydu. O da benim gibi her şeyin fazla hızlı geliştiğini düşünmüş olmalıydı.

“Ne yani, şimdi Ahmet’i öldürdünüz, sonra mezarlığa kadar taşıyıp Gülsüm Duru’nun mezarında bir metrelik bir çukur açtınız ve oraya gömdünüz, öyle mi?”

“Hayır, taşımam gerekmedi. Ahmet’i zaten mezarlıkta öldürdüm.”

“Nasıl yani?”

“Ahmet çok içerdi. Son zamanlarda da orada burada, arabanın içinde falan sızdığı oluyordu. Bir hafta önce yine gelmedi eve. Elektrikli bisikletime binip onu aramaya çıktım. Arabası mezarlığın önündeydi. Sızmıştı yine. Eve geri dönüp bir odun parçası aldım, biraz da eter. Vardığımda ayılmak üzereydi fakat nerede olduğunun farkında değildi. Onu Gülsüm orospusunun mezarına götürdüm. Oturmasını söyledim. Evde zannediyordu herhâlde kendini. Hemen çöktü mezarın dibine. Eteri tuttum burnuna, bir türlü bayılmıyordu. Kafasını sallayıp duruyordu sürekli, sanırım ondan. Çaresiz arkasına dolandım, bütün gücümle vurdum ensesine. Birkaç defa daha vurdum sonra. Öldüğüne emin olunca eve dönüp kazma, kürek bir de cesedi sarmak için örtü getirdim. Sonrasını siz de biliyorsunuz.”

“Ve size kimse yardım etmedi, öyle mi?” dedi Amirim bu kez.

“Etmedi,” dedi Keriman Hanım. “Bakmayın böyle ufak tefek durduğuma. Gücüm yerindedir.”

Söyleyecek pek bir şey kalmamıştı. Cinayet aletini sorduk Keriman Hanım’a. Evin yanındaki tandırlığa götürdü bizi. “Orada, diğer odunlarına arasında,” dedi. Gerçekten de kanlı, uzun bir odun parçası bulduk. Belki de birkaç gün sonra yakacaktı. Şimdiye kadar neden yakmadığını sorduğumuzda, “Teslim olmakla olmamak arasında gidip geldim bir süre,” dedi.

Delilleri toplayıp yanımıza Keriman Hanım’ı da aldık, merkeze geçtik mecburen.

***

Gülsüm Duru’nun mezarında Ahmet Yalpacı’yı bulmamızın üzerinden otuz altı saat geçmişti ve bir itiraf almıştık çoktan. Beklediğimiz diğer deliller de yavaş yavaş gelmeye başladı. Cesedin sarılı olduğu örtünün üzerinden ve evden aldığımız kanlı odun parçasından Keriman Hanım’ın DNA’sı çıkmıştı. Kan ise Ahmet Yalpacı’ya aitti. Dosyayı savcılığa sevk ettik hemen. Gerisini onlar halledecekti.

***

Bir hafta sonra Keriman Hanım, hâkim karşısındaydı. Bu özel duruşmayı kaçıramazdım. Mahkemede söyleyeceklerini, savunmasını çok merak ediyordum. İzleyici olarak katılmıştım bu yüzden.

Benim kadar basın da ilgiliydi olayla. Adliyenin önünde vatandaşından muhabirine, polisinden kameramanına hınca hınç bir kalabalık toplanmıştı. Polis kontrol altında tutmaya çalışıyordu topluluğu, bir bıraksalar çoğunluğunu kadınların oluşturduğu kalabalık adliye koridorlarını dolduracaktı.

Keriman Hanım’ın hikâyesi, kocasının ona yaptıkları, bir haftadır gazetelerde olduğu için herkes biliyordu olan biteni. Bu yüzden Keriman Hanım’ın özgür kalmasını isteyen fanatik gruplar bile oluşmuştu. Ellerinde pankartlarla ve slogan atarak bekliyorlardı duruşmanın sona ermesini.

Sıra Keriman Hanım’a geldi. Ve hâkim karşısında aklıma kazınan o cümleleri kurdu:

Erkekler takım elbise giyip önlerine baktıklarında cezaları inermiş fakat ben apar topar bulduklarımı giyip geldim buraya. Yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme var, farkındayım, yaşadığıma şükrediyorum da ondan gülümsüyorum! Çünkü o ölmeseydi ben ölecektim. Beni öldürdüğü için o olacaktı yerimde. Fakat size beni pazarlamaya çalıştığını söylemeyecekti, beni başka adamların koynuna sokmaya çalıştığından bahsetmeyecekti. Patlıcan az pişti diye, perdeler kirli diye, masada kırıntı kaldı diye yediğim dayaklardan söz etmeyecekti. Kaç kere hastanelik olduğumu anlatmayacaktı. Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var, azıcık yan bakmışım, belki onu gösterip ‘Namussuz karılar gibi bakmış,’ diyecekti size. Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi ‘Ne yapayım, namusumu temizledim, öldürdüm,’ diyecekti. Siz de ona acıyacaktınız, yan bakışımı tahrik sayacaktınız belki, cezasını indirecektiniz. Oysa bu namus, bu gurur benimdir Hâkim Bey! Kimselere bırakmam!”*

***

Keriman Hanım’ın mahkemesi hâlâ devam ediyor. Müebbet hapis istemi var hakkında. Biz de bu arada ihbarın kaynağını ve Keriman Hanım’ın yardımcısının kim olduğunu öğrendik. Evet, haklıydık bir yardımcısı vardı. Ayla’ydı başından beri… İhbarı yapan da oydu. Neden yaptığını sorduğumuzda şunu söylemişti: “Ne de olsa babam. Doğru dürüst bir mezarı olsun istedim.”

Babasının doğru düzgün bir mezarı vardı artık. Ayla için hiçbir işlem yapmadık çünkü Keriman Hanım’a borçluyduk. Kocası ona işkence yaparken yanında olamadığımız için, gördüklerimizi, duyduklarımızı dile getirmediğimiz, hiçbir şey yapmadığımız için toplumca suçluyduk. “Bir polis olarak ne yapabilirdim ki?” diyemiyorum hiç, toplum denen bu mekanizmanın bir parçası olarak ben de kendimi suçlayacak birçok şey buluyorum ve gururu elinden alınmış kadınlar adına utanıyorum! 


* Olay Şöyle Oldu / Ayşen Şahin

OZAN ILGIN 18: CEZAEVİ

Sultanat Eyalet-Şehrim insan haklarında, eğitimde, sağlıkta ve adalette 17 Megabit Şadiye’nin Babylon Sultanat isimli kulübü gibi gittikçe daha derine batıyordu. Kulübün konsepti gereğince yerin yedi kat dibine indiğimizde bundan daha aşağısı olamaz diye düşünmüştüm. Ama Dante’nin İnferno’sunda olduğumuzu unutmuşum. Cehenneme bile %28,5 zam gelmiş ve kendimizi yerin dokuz kat dibinde bulmuştuk.

Dünyanın en büyük gece kulübü olarak lanse edilen Babylon Sultanat üç günlük bir parti için kapılarını açtı. Gümüşten rodyuma kadar dünyanın en değerli dokuz madeninden yapılmış bileziklerini takmış ultra zenginlere müthiş bir eğlence vaat etti. Arafta kalmışlarla; şehvet, oburluk, açgözlülük, öfke, sapıklık, şiddet, sahtekarlık ve ihanet duygularını doyasıya yaşayanları gün yüzüne çıkaran gece kulübü, bu insanlara, yerin altına inilen dokuz kat boyunca bir daha hayatlarında hiç yaşayamayacakları bir deneyim yaşattı. Dokuz değerli madenden mamul bilezikler, dokuz kata ayrı ayrı atanmıştı. Altın hariç hepsi gümüş renginde olduğu için hangi madenden bilezik taktığını bilmeyen ultra zenginler her şeyi parmaklarının bir şıklatmasıyla elde etmeye alışkınlardı. Birinci kattan başlayarak bir diğer kata inemeyip reddedilenler olay çıkardı. Bu da her şeyin parayla satın alınabileceğini sanan insanlara Şadiye’nin tokat gibi bir dersiydi.

“Bazı şeyler satılık değildir. Bilgi gibi. Görgü gibi. Vicdan gibi. Nezaket gibi. Sevgi gibi. Empati gibi. Neşe gibi. Aşk gibi.” demişti 17 Megabit Şadiye. Sultanat şehrinin VİP Mercedes Vito filosu ve erkekli kadınlı tüm eskort piyasasını elinde tutuyordu. Bir zamanlar tozlu topraklı bir mahallede yırtık pabuçla karnını doyurmak için fuhuş yapmak zorunda kalmış genç kızdan, bir gece kulübü imparatoriçesine dönüşecekti. Kulübündeki ultra parti ile aralarına yeni katıldığı ultra zenginlerden intikam almayı planlamıştı. Bu arada beni de üç kuruşa satmıştı.

Ben, Ozan Ilgın, Sultanat Eyalet-Şehri Özel Kuvvetler-SSOK süper kadın polisi, kulübün dokuzuncu katına indiğimizde, düşmanlarım Kerberose Rose ve Nergissus tarafından esir alınmıştım. Düşmanlarım derken birinin yıllar önce bizi terk edip giden babam diğerinin öldü denilen annem olduğunu söylemeye dilim varmıyor. Muhtemelen gelecek nesil süper polislere ibret olsun diye Sultanatmak Meydanı’nda sallandırılacaktım. Ki, onlar benim gibi asi polisler olmasınlar, otoritenin verdiği ama ülke çıkarlarını ve insanlığı hiçe sayan hiçbir emre itiraz etmesinler ve amirlerine hiç sorgulamadan biat etsinler. Bundan sonra yetiştirilecek süper polislerin bedenen güçlü ama irade olarak zayıf olması eyalet-şehrin vali-başkanı İkram Papazoğlu‘nun da işine geliyordu. Bu şehirdeki hiçbir yolsuzluk ondan habersiz yapılamadığı gibi kötülüğe doğru kanat çırpan hiçbir kuş da ondan habersiz uçamıyordu.

Papazoğlu’nun iktidar partisi Sade Vatandaş Partisi-SEVAP’la aynı yollarda beraber yürüyen SULTİT isimli paçavra gazetenin başyazarı, Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP delegelerinin İkram Papazoğlu’nun üç bakanıyla ilgili rüşvet iddiaları için şöyle yazmıştı:

“O rüşvet karşılığında, eyalet-şehrin veya Sult milletinin hangi menfaati zedelenmişti, onu da söyleseniz ya!”

Koskoca bir kurumda değil rüşvetin ispatının, dedikodularının bile o kuruma, o kurumu temsil edenlere ve dolayısıyla vatandaşın o yüce kurumla alakalı algısına nasıl zarar verdiğini anlamamak için salak olmaya gerek yoktu. İmam osurursa cemaat sıçardı. İmam da sıçmaya başlayınca bakalım cemaat ne yapacaktı? “Gazeteci” namını kazanmış ve eli kalem tutan diye bilinen bir adamın bu yazıları kaleme alırken yaladığının mürekkepten başka bir şey olduğu aşikârdı.

***

Kulübün eksi 9. katında Kerberose Rose ve Nergissus’un eline düştüğümde kafama yediğim darbeden sonra bayılmışım. Ayıldığım zaman ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam… Yahu dur. O başka bir zamanın şarkısı. Ellerimde kelepçeler, o çok tanıdık zırhlı SSOK suçlu nakil aracındaydım. Ama aracın yanlış tarafında yani kanun uygulayan değil kanun kaçağı tarafındaydım. “Sen nasıl süper kahramansın, başına pişmiş tavuğun başına gelmeyenler geliyor?” diye soranlar olabilir içinizde. Superman’in bile kriptoniti vardı. Benim gibi insan eliyle yani kimyasallarla süper haline getirilmiş bir polisi engellemek de yine o kimyasalları üretenlerin elindeydi. Zaten ben de “Ulan ben neyim bir karar verin! Kahraman mıyım? Suçlu muyum? Yoksa bir ucube miyim? Kayzer Soze miyim? Siz Dr. Jekyll’sınız ben Mr. Hyde mıyım?” diyerek isyan ediyordum. Süper kahramanlığın kitabını arabesk dilinde yeniden yazıyordum.

***

İkram Papazoğlu kulüp Babylon Sultanat rezilliğinden haberdar olur olmaz partinin basılmasını, kulübün içinde veya dışında bulunan ve partiden sorumlu herkesin tutuklanmasını emretmişti. Onun eyalet-şehrinde bir işletmenin böyle ahlaka mugayir bir parti düzenlemesi olacak iş değildi. Halbuki işin iç yüzü başkaydı. Partiye davet edilmemiş ya da binlerce sterlin ödemelerine rağmen kollarındaki bilezik, kulübünün diğer katlarına inmelerine müsaade etmemiş bazı ultra zenginler araya ultra-zengin-olmak-isteyen bürokrat tanıdıklarını koyarak en üst makam olan Papazoğlu’na ulaşmışlardı. Babylon Sultanat denen kulüpte gayriahlaki şeyler oluyor, diye şikâyette bulunmuşlardı. İkram Papazoğlu’nun verdiği emirle SSOK, kulübe baskın yaptığında içeride, dışarıda, kapıda bacada kim varsa kıskıvrak yakalanmıştı.

Baygın olduğum için alkolden sızdım varsayılıp kim olduğum sorgulanmadan ben de tutuklanmıştım. Sorgusuz sualsiz önce hastaneye, sağlıklı olduğum anlaşılınca da doğru tutuklu nakil aracına fırlatılmıştım. Eyalet-şehrimin şu anki atmosferinde, suçsuz olduğunu ispatlayana kadar her muhalif kişi ya teröristi ya da vatan hainiydi. Karılar koğuşunda kulağıma gelen dedikodulardan öğrendiğime göre 17 Megabit Şadiye sorgulanıp serbest bırakılmıştı. “Ben kulübü yönetiyorum, partiyi içerdeki insanlar yapıyorlar. Olan bitenden beni sorumlu tutamazsınız!” demişti yavru köpek bakışlarını kullanarak. Zaten sorgulayanın amacı bağcıyı dövmek değildi. Bağcıya “Bağındaki üzümlerden şarap yapılıyor, şarap haramdır!” diyecek kişinin önce kendisinin haram yemiyor olması gerekti.

Sultanat Eyalet-Şehri’ni ortadan ikiye bölen Burgaziçi Nehri, kuzeyde Mer Noire isimli bir iç denize dökülüyordu. Bu denizin kıyısında cezaevi ile ünlü Synop şehri vardı. SSOK’un zırhlı araçları bizi üç tarafı denizle çevrili Synop Kalesi’nin duvarları içinde kalan Synop Cezaevi’ne bıraktığında hiç şaşırmadım. Demek yerli Alcatraz’dan kaçacaktım.

Gardiyan beni kendi deyimiyle ‘karılar koğuşu’na götürdü. Şans ya da şansızlık mı bilmiyorum ama annem olacak Nergissus da benimle aynı koğuştaydı. Dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın. Elbette biri bunu daha önce söylemiş olmalı. İyisi mi düşmanım gözümün önünde durmalıydı.

Synop Cezaevi iki katlıydı. Kesme taş ve tuğla kullanılarak U planıyla inşa edilmişti. Binanın güney kısmında bir bodrum vardı. Yirmi sekiz adet koğuşun yirmisi erkeklere sekizi kadınlara ayrılmıştı. Bu kadınların daha az suç işlediği anlamına gelmiyordu. Yalnızca kadınlar daha az yakalanıyordu. Hapishane hayatı şair olsam şiir, yazar olsam hikâye yazdıracak kadar renkli ve dertliydi. Uzunca bir yarımadanın tam boğazında yer alan cezaevi sanki denizde bir ada gibiydi. Dışarıda deli dalgalar gelip duvarları yalıyordu. Lakin beni bu sesler bir türlü oyalayamıyordu. Dalgaların gelgitini hesaplayarak Şeytan Adası’ndan kaçan Henri Charrière gibi ben de buradan kaçmak istedim. Ne ben onun gibi kelebeğe dönüşmek üzere olan bir tırtıldım ne de kale duvarlarının üzerinde gece görüşlü tüfeklerle nöbet tutan keskin nişancılar buna müsaade edecekti. Demek yerli Alcatraz’da kemiklerim bile eriyecekti.

***

Yaşamak, vatandaş olmak, sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmak ve barınmak çocuk haklarının dolayısıyla insan haklarının ilk sıralarındaydı. Cezaevindekilerin bu hakları eyalet-şehir tarafından korunuyordu. Fakat dışarıdaki dünyada üniversite öğrencileri artan ev kiraları nedeniyle #barınamıyoruz hareketi başlattılar. Üniversiteler için yapılan yurtlar yetersizdi ve evler gençler için çok pahalıydı. 77 katlı rezidansları inşa eden bir eli yağda bir eli balda inşaat firmaları göğün 77 kat yukarısından bu serzenişleri duymuyorlardı. İkram Papazoğlu gençleri duymadığı gibi bir de şu cümlelerle olayın üzerine tuğ dikti:

“Biz geldiğimizde 45 lira olan öğrenci bursu şimdi 650 lira! Elinize dilinize dursun! Sade Vatandaş Partisi-SEVAP olarak eyalet-şehrin başına geldiğimizden beri yurt kapasitelerini hiçbir dönemde olmadığı kadar artırdık! Yalan söylüyorsunuz! Hayatınız yalan!”

***

Aynı koğuşta yattığım eski-annem-yeni-düşmanım Nergissus’un avluya çıkma iznimiz olma olmadığı günlerde de gündüzleri ortalardan kaybolup ancak akşama doğru koğuşa geliyor olması midemi bulandırdı. Bana gizli gizli verdikleri kimyasallar yüzünden güçlü halime geçemiyordum ama akıllı halime de engel olacak değillerdi ya! Nergissus’u cezaevi binasının güneyindeki Bodrum’a doğru giderken görüp takip ettim. Bir taş duvarın önüne geldiğinde sağını solunu kontrol edip duvarda bir yere dokunduğunu gördüm. Duvarda açılan gizli geçitten geçip ortadan kayboldu. Beş dakika bekleyip yaptıklarını taklit edince kendimi önce taştan sonra denizin altından giden camdan bir tünelde buldum. Camdan tünel, hafif meyille beni suyun yüzeyine taşıdığında kendimi Mer Noire kıyısında bir malikanenin bodrumunda buldum. Ne olur ne olmaz diye asansör yerine merdivenlerden yukarı çıkınca, ortasında kocaman havuzu bulunan bir salonda Nergissus ve Kerberose’u ellerinde çiçekler kapımda sırılsıklam… Ya şarkı bir dur. Sana da sıra gelecek. Neyse, ezeli düşmanlarımı, ellerinde kadehler, havuzun kenarındaki kocaman L şekilli kanepede sere serpe uzanırlarken yakaladım. Devletin örtülü ödeneklerinden ödenmiş ipekli örtülere sarılmışlar, tüyü bitmemiş yetimin hakkından ödenmiş trüf mantarlı sosa banılmış jumbo karidesleri ve havyarlarını mideye indiriyorlardı. Beni görünce hiç şaşırmadılar. Nergissus bana doğru kadeh kaldırdı:

“Hoş geldin Ozancığım! Arada gözden kaybolmamız ve güya suçlu olduğumuz için cezaevinde yatmamız gerekiyor. Ama bizim cezaevinde yatma şeklimiz bu! Tıpkı Vuvuzuellalı yoldaşımız Esçomar gibi!”

“Demek sonunda minik sırrımızı öğrendin! Ben de annene sevgili kızımız ne zaman gelecek de mutlu bir aile gibi şu havuzun başında oturabileceğiz diye soruyordum.”

“Sizinle bu ortamda aile olacağıma gider karılar koğuşundaki arkadaşlarımla soğan-ekmek yerim daha iyi!”

Sonra ikisi birden kötücül birer kahkaha patlattılar. Kerberose Rose gülerek devam etti:

“Gerçekten süper kahramanlığın kitabını arabesk dilinde yeniden yazıyor bu! Deep-devletler kendi hesabına sorgusuz sualsiz iş görecek bizim gibi yetenekli insanlara her zaman ihtiyaç duyarlar. Sen bunu fazla kişisel algılama Ozan. Birazcık söz dinlesen sana da ihtiyaç duyacaklar ama burnunun dikine gitmekten vazgeçmiyorsun.”

Kerberose Rose’a yetiştirecek lafım yoktu. O yüzden cevap bile vermedim. Başım öne eğik, koğuşuma geri döndüm. Ertesi gün karılar, bana erkekler koğuşundan bana yollanan bir zarf getirdiler. Rüşvetçi gardiyanlarca elden el ele ulaştırılırken onlarca defa okunmuş olan kâğıtta yazanlar, bana ulaştığında benim olmaktan çıkmış mıydı acaba?

“Sevgili Ozan,

Başın öne eğilmesin. Aldırma gönül aldırma. Ağladığın duyulmasın. Aldırma gönül aldırma. Dışarıda deli dalgalar, gelip duvarları yalar. Seni bu sesler oyalar. Aldırma gönül aldırma.”

Ve şöyle devam ediyordu:

“Görmek istersen denizi, yukarıya çevir yüzü. Deniz gibidir gökyüzü. Aldırma gönül aldırma. İmza; Sabahı Ettin Ali”

Başımı yukarıya çevirince göreceğim deniz, Kerberose Rose ve Nergissus’un lüks malikanesine giden cam tüneldeki deniz değildi. Birileri sınırda ve satıhta vatan-millet uğruna bağrına kör kurşunu yerken, diğerleri havuz kenarlarında ağnana ağnana havyar yemesinler diye darağacına giden denizlerden bahsediyordu şair. Şair burada bayrağa seslenmiyordu. O bayrağı bayrak yapan halka sesleniyordu. Silkin ve ayağa kalk. Sensin hakkını arayacak olan, diyordu.

Ben, bana bu şiiri yollayan Sabahı Ettin Ali kimdir acaba diye merak edince karılar koğuşundakilerden biri hemen anlatmaya başladı. Erkekler koğuşunda Ali isimli bir adam, sabahlara kadar oturur, düşünür ve şiirler yazarmış. Böylece sabahı sabah edermiş. Bu yüzden arkadaşları ona ‘Sabahı Ettin Ali’ diye lakap takmışlar. Şiiri okudum, ağladım. Ağladım, şiiri okudum. Belki de dedim, bir Ali’nin böyle âli duygularla yazdığı bu şiir benim cebimdeki buruşmuş bir kâğıda mahkûm olarak unutulup gidecekti. Ne kadar üzücü bir durumdu. Ama Sabahı Ettin Ali’yi ve beni ayrı ayrı koğuşlarda misafir eden bu cezaevinde kaldığımız sürece yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Fikirlerimiz de dışarıdaki deli dalgalar gibi duvarlara çarpıp parçalanmaya mecburdu.

***

Kapitalist Birleşik Devletleri-KABD’ye bir açılış için giden İkram Papazoğlu, orada bir TV’ye röportaj için davet edildi. Sunucunun “Eyalet-şehrinizdeki insan hakları ihlalleri konusunda ne söyleyeceksiniz?” sorusu üzerine ilginç bir cevap verdi:

“Bizim insan hakları konusunda sıkıntımız yok. Özgürlükler konusunda Sultanat sizin ülkenizle mukayese edilmeyecek kadar özgürdür!”

***

Synop Cezaevi’ne kapatılmama karar veren adalet sistemi, SSOK’taki amirim Hayri Kozak‘ın Babylon Sultanat kulübüne görevli olarak gittiğimi ispat etmesi üzerine beni serbest bırakmaya karar verdi. Koğuştaki karılarla tek tek sarılarak ayrılırken Nergissus’un da salıverileceğini öğrendim. Adalet sistemi onun da cezasını çektiğine karar vermişti. Anlaşılan deniz altındaki tünelden geçilerek gidilen lüks malikanedeki görevi sona ermişti.

Birkaç haftalık rehabilitasyon sürecinden sonra hâlâ cebimde sakladığım şiirin şairinin cezasını çekip çekmediğini bilgisayar sisteminden sorguladım. Sabahı Ettin Ali de Synop Cezaevi’nden tahliye edilmişti. Adresini bulmam benim için zor olmadı. Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmurun altında, Sultanat Eyalet-Şehri’nin, ismi İstiklâl Caddesi olan, ama fikirleri yüzünden zaman zaman istiklâlleri elinden alınan yazar-şair-gazeteci kesiminin oturduğu bir caddesindeki eski bir binanın önünde durdum. “Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam görürsen bir gün şaşırma…” dedim içimden. İşte şimdi bu şarkının sırası gelmişti.

Ali kapıyı açtı. Beni görünce hiç şaşırmadı. “Ben sana şiirini geri vermeye geldim.” dedim. Bana şöyle cevap verdi:

“Göklerde kartal gibiydim. Kanatlarımdan vuruldum. Mor çiçekli dal gibiydim. Bahar vaktinde kırıldım.”

Anlamıştım. Cebimdeki buruşmuş kâğıda mahkûm olarak unutulup gidecek sandığım şiiri, göklerde kartal gibi uçmuştu. Çoktan kanatlarından vurulan sahibinin kaldığı zindan duvarlarını aşmıştı. Eddie Packbayram isimli bir şarkıcının sesinden tüm yüreklere dolup taşmıştı.  Ve herkesin bildiği bir başkaldırı manifestosuna dönüşmüştü. Ben, kurşunun ata ata, yolların gide gide, mapusun yata yata biteceğini bilen binlerce başı öne eğik mahpustan biriydim sadece.

“Sen de mi aman bekle! Aman ülke düzelir! Aman dürüstlük-hak-adalet kazanacak diyeceksin bana Ali? Artık karnım tok benim bu zırvalara?” diye isyan ettiğim zaman bana şöyle cevap verdi:

“Hayır! Ben sana harekete geç! Savaş! Yılma! Vazgeçme! Ve kendinden başka kimseye güvenme diyeceğim! İçindeki kahramanın hikâyesini ister arabesk dilinde ister aruz vezniyle ister mesnevi şeklinde yaz. Ortaya çıkacak olan destan senin hikâyen olacaktır. Sen korkma. Bırak onlar senden korksun. Güçlüsün diye güçlünün yanında olma. Haklının yanında ol. Dertlerin kalkınca şaha bir sitem yolla Allah’a!”

***

Sultanat Geriatri Vakfı-SUGVA isimli vakıf, İkram Papazoğlu’nun kızı Hilal Papazoğlu’nun tarafından yönetiliyordu. Vakıfta yolsuzluk yapıldığına dair belgeler bir gazeteci tarafından ifşa edildi. Gazeteci Resistant Cihan, Sultanat’tan kaçmak zorunda kaldı. Patlayan lağım eyalet-şehrimin sokaklarından akıyordu fakat akan lağımdan nemalananlar burunlarını tıkayarak yürüyüp geçiyorlardı. Artık kral sadece çıplak değildi aynı zamanda kirliydi de.

Kralın çocukluk, gençlik yılları ve iktidara tırmanışına kadar olan hayatı, gazeteci Johnny Yesterday tarafından kaleme alındı ve Egypt ülkesinden bir çizer tarafından siyah-beyaz çizgi-roman olarak çizildi. Germanya’da piyasaya çıkan PAPAZOĞLU isimli kitabı okumak da edinmek de Sultanat Eyalet-Şehri’nde yasaktı.

***

Gazeteci arkadaşım Yusuf Pulister heyecanla beni aradı:

“Jhezi Park davası yüzünden içerde tutulan Ottoman Chavelli’nin salıverilmesi için farklı 10 ülkenin Sultanat büyükelçisi açıklama yaptı. Papazoğlu, Düş İşleri bakanlığından bu büyükelçilerin ‘persona non grata’ ilan edilmesini istedi. Sorma ortalık çok karışık Ozan.”

“Bunların benle ne ilgisi var ki? Bana ne! Ne isterse yapsın!”

“Sultanat’ın batı yakasındaki Yavru Varoş mahallesi var ya. Hani şu polisin askerin giremediği. Orada dönen dolapları keşfettim.”

“İyi de bundan da bana ne!”

“Oraya gizili kamerayla girip program yapacağım. Bana sen lazımsın.”

“Ne güz ne güller ister, bu kalp bir sende titrer, diyorsun yani!

“Yok öyle demiyorum. Süper polis gücüne ihtiyacım var diyorum.”

“Ben de senin romantizm anlayışına tüküreyim diyorum!”

DEDEKTİF DERGİ YAZARLARININ BEĞENMEDİĞİ POLİSİYELER

Bir polisiyeyi kötü yapan nedenleri objektif biçimde tanımlayabilir miyiz?

Gencoy Sümer’e göre işlevsiz unsurlara yer verilen polisiyeler kötüdür. Yaprak Öz, çok fazla ayrıntı, upuzun cümleler ve çekirdek karakter grubu dışında kafa karıştırıcı başka karakterlerle dolu kitapları kötü polisiye sayar. Suphi Varım için kurguda şiddetten başka şey bulunmayan, rasyonalite yoksunu polisiyeler, mesnetsiz metafizik temalarla okuyucunun zihnini uyuşturan, okuyucuya sadece vakit geçirtmek için kaleme alınmış sabun köpüğü kurgular kötü polisiyedir. Ercan Akbay kötü polisiyelerin her sayfada takıldığını, okurun konsantrasyonunu bozduğunu, ardında çözümsüz soru işaretleri bıraktığını, okura yarım kalmışlık duygusu yaşattığını düşünür.[1]

Bana göre iyi ya da kötü nitelendirmeleri son kertede kişiden kişiye değişir. Çünkü beğenilerimiz eninde sonunda özneldir ve içinde bulunduğumuz şartlara, hatta ruh halimize göre bile değişebilir.  Okumakta zorlandığım, bazen de yarım bıraktığım kimi polisiyelerin çok beğenildiğine, ödüller aldığına şahit olmuşluğum vardır; demek ki bana hitap etmeyen bir kitap bir başkası için son derece iyi yazılmış bir polisiye olabilir.

Türkçeyi düzgün kullanmak, imla ve yazım kurallarına uymak gibi her türden metnin olmazsa olmazı hususlara dikkat edilmeyen polisiyelerin kötü olduğunda –yazarı dışında– herkes mutabık kalacaktır elbette. Ancak suçun gerekçesinin ve yönteminin inandırıcılığı, sağlam bir muamma, tıkır tıkır işleyen bir kurgu ve sürprizli çözüm gibi objektif görünen kriterlere herhangi bir polisiye kitapta ne ölçüde riayet edildiği hususunda polisiyeseverler büyük ihtimalle farklı görüşlere sahip olacaklardır.

Bu sayımızda verilecek cevapların kişisel görüş ve beğenilere dayanacağının farkında olarak Dedektif Dergi yazarlarına beğenmedikleri polisiyeleri sorduk.

SABRİ SAYDAM: İki kez başladığım ama ikisinde de en fazla 30 sayfa okuyabildiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Adı Yeniçeri Ağacı, Jason Goodwin yazmış, Fethi Aytuna çevirmiş, bir Osmanlı Polisiyesi olarak lanse ediliyor, 2016’da Pegasus Yayınları’ndan çıkmış. İkinci kez başlarken, ilk yarım bırakmamı kafamın karışıklığına bağlamıştım ancak tekrarında yine aynı hüsran. Garip bir Türkçe, kötü bir anlatım ve polisiyenin o ilk sayfalarda insanı içine çekiveren büyüsünden yoksunluk. Bence çeviri kurbanı olmuş bir eser. Hayatımda yarım bıraktığım ilk ve son polisiye.

GAMZE YAYIK: Doğrusu dergideki görevim gereği haddinden fazla kötü polisiye öykü okuyorum. Kitap ve film seçerken zamanın kıymetli olduğunu düşünerek ya güvendiğim birinin önerdiği yahut yorumlarının geneli olumlu eserleri tercih ederim. Böylece kötü şeyler okumaktan/izlemekten kaçınmış olurum. Yine de yanılıp satın aldığım, okuyup beğenmediğim, yarım bıraktığım kitaplar oldu. En son okumaya çalıştığım kitap Jorge Semprun’un Neçayev Dönüyor romanı. Dâhil olduğum kitap kulübünde tartışmak için okumak zorundayım. Bu zorunluluk olmasa “yarım bırakılanlar” listeme girerdi. Gerçi siyasi bir polisiye olması kitabın suçu değil.

Bir diğer yarım kalan roman, Seray Şahiner’in Hepyek kitabı. Bunun dışında kurgusu iyi bile olsa Türkçe diline ihanet eden tüm polisiye yazarlar ve romanları benim için kötü polisiyedir.

KEREM KAŞ: Aslında kötüyü seçmek her zaman zordur. Herkes iyiyi övmeyi, tavsiye etmeyi daha çok sever ama bence kötü yapılan işleri de söylemek lazım. Bu bağlamda anket bence yararlı olacaktır.

1- Daha yeni yeni polisiye okuduğum zamanlarda, lise çağlarımdaydı yanılmıyorsam, sahafta bir kitap bulmuştum. İsmi Marsyas’ın Cesetleri idi. Kitapçı arkadaş –sağ olsun sırf satabilmek için– bana bayağı bir övmüştü kitabı. Hatta kitabın kapağında birtakım anlamsız resimler vardı. Ancak ters çevirip baktığınızda anlaşılır bir resim çıkıyordu. Yazarı da sanırım Taner Ay’dı. Tarihi eser kaçakçılığı ile ilgili bir polisiyeydi. Çok da inceydi ama bu kadar saçma, bu kadar kötü bir polisiye okuduğumu hatırlamıyorum. Hatta o zamanlar neredeyse bu kitap yüzünden polisiyeden soğuyacaktım. Kitapta sadece 5 sayfa cinselliğe, daha doğrusu pornoya ayrılmıştı. Okurken utandığımı hatırlıyorum.

2- Bir diğer kötü polisiye de maalesef yine Türk bir yazara ait. Emirhan Bikeç adlı yazarın “8” adlı romanı. O kadar basit bir kurgusu vardı ki daha başından sonunu tahmin edebiliyordunuz. Hadi tamam, çok gizem olmasın ama anlatıcı o kadar çok felsefe yapmıştı ki artık şiştim diye hayıflanmıştım. En fazla 150 sayfa olmasına rağmen bir haftada zorla bitirebilmiştim.

3- Aklıma gelen üçüncü en kötü polisiye ise bitirmeyi başaramadığım tek kitap olduğu için seçtiğim Akif Pirinççi’nin Felidae adlı romanı. Bilenler bilir öldürülen bir kedi, cinayeti çözmeye çalışan da bir kediydi. Tamam sıra dışı ve enteresan bir fikir olabilir ama kediden roman kahramanı olur mu Allah aşkına… Zaten inanılmaz sıkıcı ve ağır ilerleyen bir romandı. Bitiremediğim tek roman olarak bu listeye girmeye hak kazandı.

Elbette başka romanlar da var bana sıkıcı gelen veya gizemini hemen çözdüğüm ama en kötü listeme girecek kadar da değiller. Benim sıralamam bu 3 kitapla sınırlı kalsın.

DİNÇER BATIRBEK: Kırk yıllık bir polisiye okuru olarak, okuduğum bütün kitaplara bayıldığımı söylersem kuşkusuz şuracıkta çarpılıveririm. Kiminden kör topal kurgusu ve “E beni artık,” dedirten mantık hataları, kiminden klişe “karısı terk etmiş, alkolik” karakterleri, kiminden ilk yüz sayfa bitmesine rağmen cinayetin bir türlü işlenmemesi nedeniyle beklediğim hazzı alamadığım doğrudur. Kiminin yüklemine ulaştığımda öznesini unuttuğum yarım sayfalık cümlelerine, kiminin katil hançerini tam kurbanın böğrüne saplayacakken akışı durdurup mekânın mitolojik tarihçesini anlatmaya başlayan aşırı betimleyici üslubuna, kiminin ise ilk sayfadan geldiği belli olan ters köşelerine alışamadığım da doğrudur. Bazılarını ise nedensiz sevemediğimi, yani cereyan alamadığımı söyleyebilirim. Lâkin yine de tüm bu kitaplara her zaman saygı ve hoşgörüyle yaklaşmaya çalışmışımdır, çünkü sözünü ettiğim değerlendirmelerin hepsi özneldir. Benim beğenmediğim bir kitabı, bir başka okur yanaklarından sımsıcak öpüp bağrına basabilir.

Ne var ki, elime aldığım halde okumayı başaramadığım bazı kitaplar var ki, onların sorununun son derece nesnel olduğunu söyleyebilirim: Yazarları ya da çevirmenleri maalesef Türkçe bilmiyorlar… Yazarlık ya da çevirmenlik iddiasında olan bir kişinin, her sene yazınsal bir başyapıt yayınlayarak Nobel kovalayan usta bir edebiyatçı olması gerekmiyor. Ancak temel yazım kurallarını bilmesi ve onlara uyması gerekiyor. Yazım yanlışlarıyla dolu bir kitabın kurgusunu, karakterlerini, atmosferini, üslubunu değerlendiremiyorum, çünkü o kitabı okuyamıyorum.

Yaşadığım şehir olan Ankara’da geçtiği için pozitif ayrımcılık yaparak aldığım Cem Şahin’in Gölge adlı kitabı da romanın ilk sayfalarından itibaren sağlı sollu vurmaya başlayan anlatım bozuklukları ve yazım hatalarından dolayı ne yazık ki yarım bıraktığım kitaplardan biri oldu. Yazarın emeğine elbette saygı duyuyorum ancak “Bir an bende şaşırmıştım, küçükte olsa bir itiraf beklerken” ya da “Aslı ise benim odam da uyumuştu” ve hatta “O elinde ki ne?” gibi cümleler bir süre sonra gözlerimi kanattığı için, Gölge‘yi okumaya daha fazla devam edemedim ve kitapla vedalaşmak zorunda kaldım.

Bu hikâyenin böyle sıkıcı bir sonla nihayete erdiğini ve parasını verip satın aldığım halde okuyamadığım bir kitabın peşini bıraktığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu olaydan birkaç hafta sonra, kitabın yazarını Ankara Kitap Fuarı’ndaki Kerasus Kitap standında düzenlenen imza etkinliğinde yakaladım. Kendisine kitapta çok fazla yazım yanlışı olduğu eleştirisini son derece nazik bir dille aktarma cüretini gösterince, Cem Bey “Bunlar önemsiz şeyler hocam, takılmayın bunlara…” şeklindeki beklemediğim yanıtıyla beni başarılı bir şekilde püskürttü. O an kilitlenip kendisine cevap verememiştim. Fakat yıllar sonra bugün, “Dedektif Dergi Yazarlarının Beğenmediği Polisiyeler” başlığı altındaki bu ankette kendisinin kitabını zikrederek skoru eşitlemiş bulunuyorum.

NOT: “Hiç de bile” yerine “Hiçte bile” yazan kitap yazmasın lütfen, hele polisiye hiç yazmasın. Çok istiyorsa günlük tutabilir.

İHSAN CİHANGİR: Okuduğum en kötü polisiyeler Jo Nesbo’ya aitti. Yüzeysel olması, gereksiz olaylara ve mekanlara ağırlık vermesi itici geldi hep bana. Sanki bütün bölümler yazılmak için yazılmıştı.

RAMAZAN ATLEN: 1- Uzun bir liste olacak ama karakterle özdeşleşemeyişim, konunun beni sarmaması, muammayı yeterince merak etmeyişim, hikâye ya da karakterleri gerçekçi bulmayışım, anlatımı beğenmeyişim gibi gerekçelerden herhangi biri nedeniyle okumakta zorlandıklarım ya da yarım bıraktıklarım:

Ejderha Katili (Leif G.W. Persson)

Val Mcdermid’in bütün kitapları

Julian Rathbone’un Türkiye’de geçen polisiyeleri

Son Teşebbüs (Aziz Hatman)

Ejder Cinayeti (S.S. Van Dine)

Arabesk (Barbara Nadel)

Hyde (Craig Russell)

Buz Prenses (Camilla Lackberg)

Bir Irkçının İhaneti (Rıdvan Akar)

Ölüme Bakmak (Peter James)

Karakol (Dorothy Uhnak)

Komiser Paşa (Su Turhan)

Yedi Eksi Bir (Arne Dahl)

Yüzüncü Haber (Alper Kaya)

İlk İşim Para İçin (Janet Evanovich)

Azrail Aynası (Cüneyt Ülsever)

Kumsaldaki Timsah (Elizabeth Peters)

Zehri Kim Verdi? (Agatha Christie)

Havana Körfezi (Martin Cruz Smith)

Kadın Cinayetleri (Verda Pars)

Ölülerin Fısıltısı (Simon Beckett)

Pus (Karin Fossum)

Teksas Rapsodisi (Attica Locke)

2- Çevirisinin kötü olmasıyla nedeniyle okumakta zorlandığım kitaplar:

Sırlar Şehri (Arnaldur İndridason)

Teşkilatın Gözdesi (Dominique Manotti)

Kanlı Anlaşma (Nicholas Blake)

Temas (Edgar Wallace).

ORÇUN YENİLMEZ: Gürkan Karahan’ın ilk okuduğum kitabı Dokuz Yönünde adlı eseriydi. Kurgunun genelinde aksiyon ve macera temaları zorlama hissi yaratmıştı. En beğenmediğim tarafı başkarakter Selçuk’tu. Yazar tarafından kişisel özellikleri verilen karakterin her seferinde aksi davranış sergilemesi ciddi tutarsızlıktı. Selçuk’un nasıl bir insan olduğunu anlatmak yerine sadece olaylardaki tepkilerini aktarsaydı okurun hafızasında daha sağlam temellere oturan bir karakter ortaya çıkardı. Okuduğum ilk romanı olduğu için bir şans daha verdim fakat aynı tutarsızlık Million İstanbul‘da da vardı.

İki romanda da yazar kurgunun dışına çıkarak kültürel, siyasi konularda kendi görüş ve düşüncelerine fazla yer vermiş. Bu husus bir okur olarak beni kitaptan soğutan bir olgudur.  Bazı bölümlerin gereksiz uzun oluşu romandaki yüksek enerjiyi aşağı çekiyor. Özellikle Million İstanbul‘da fazlaca tarihi bilgiler yer alıyor fakat bu bilgileri kurgunun içine yedirerek aktaramamış. Ben okurken sıkıldım. Million İstanbul demişken, romanın girizgâhında cesedi bulduklarında Selçuk, ilk gözlemlerine göre cinayetin nasıl işlendiğine dair fikir yürütüyor. Fakat daha sonra tüm izlenimler unutularak yazılmaya devam edilmiş. Olaylar içinde önemli noktalardaki sorular gizem yaratılmak istendiği için cevapsız bırakılmış. Sıkı bir polisiye okuyucusunun bu kısmı pas geçtiğini sanmam çünkü biraz okuru aldatmaya gidilmiş. Bende bıraktığı izlenim bu yönde oldu.

GENCOY SÜMER: Beğenmediğim yabancı romanların başında Dashiel Hammet’ın İnce Adam’ı geliyor. İngiliz usulü polisiye yazmaya kalkışan Hammet, bence bu romanda cidden başarısız. Bu değerlendirmem birçok kişiyi şaşırtabilir ama şimdi vereceğim isim eminim daha da şaşırtıcı olacak: Agatha Christie. 100’e yakın kitap yayınlayınca aralarından bazılarının kötü olması aslında anlaşılır bir durum. Ölüm Adası, Hollow Malikanesi Cinayeti, Yılan İçini Döktü, Ölümle Randevu ve Cinayetler Oteli Agatha Christie’nin beğenmediğim romanları. Bu kitapları sıkılarak ve sırf Agatha Christie’nin hatırına okuduğumu itiraf ediyorum. Pek çok kişinin burun kıvırdığı Büyük Dörtler bile bunlardan daha eğlenceli ve ilginç bir roman bence. Ancak, Kraliçe’nin bir romanı var ki, onu beğenmediklerim listesinde özel bir yere koymam gerekiyor. Çünkü bu romanı beğenmeme sebebim diğerlerinden daha farklı ve daha önemli. Bilindiği gibi Altın Çağ yazarlarının eserlerindeki entrika oldukça şatafatlıdır. Sahneye konan bir tiyatro oyunu gibidir. Burada okurun beklentisi, komplonun gerçekçi olmamasına rağmen inandırıcı, yani mantıklı, tutarlı olmasıdır. Ne yazık ki Agatha Christie’nin Nil’de Cinayet romanında bu tutarlılık bulunmuyor. Komplo inandırıcılıktan çok uzak. Cinayetin neden daha müsait şartlar altında işlenmeyip oldukça karmaşık, zahmetli ve riskli planla gerçekleştirildiği sorusunun cevabı yok.  Mezopotamya Cinayeti’ndeki zorlama bile bunun yanında daha makul kalıyor. Nil’de Ölüm, müthiş entrikasına ve finaldeki sürprize rağmen, bence Christie’nin en zayıf eserlerinin başında yer alıyor. Zaten oldukça yapay olan hikâyenin, bir de inandırıcı olamaması, bütün diğer özelliklerini gölgeliyor.

Yerli polisiyemizde ise ne yazık ki beğenmediğim romanların sayısı epeyce fazla. Özellikle genç yazarların çoğunu gerek imla ve anlatım ve gerekse polisiye entrika kurma açısından başarılı bulmuyorum. Önlerinde kendilerini geliştirebilecekleri uzun bir zaman olması dolayısıyla, kitapları hakkında bir değerlendirme yapmanın erken olduğu kanısındayım. Ama aynı şeyi tanınmış, iyi bilinen yazarlarımız için söyleyemem. Örneğin Ahmet Ümit’in Bab’ı Esrar romanını hiç beğenmedim. Oysa Kavim ve Beyoğlu Rapsodisi gibi romanlarını büyük bir zevkle okumuştum. Bab-ı Esrar’da entrika o kadar zayıf ki polisiye bir roman mı okuyorum yoksa Konya ve Mevlevilik üzerine yazılmış bir kitap mı okuyorum bilemedim. Sultan’ı Öldürmek romanı da öyle… Entrikanın zayıflığı bir yana, polisiyenin ve aynı zamanda edebi anlatının en temel kuralının bile dikkate alınmadığı bir roman bu.

Cenk Çalışır’ın Beria romanı da beğenmediğim romanlardan biridir. Polisiye diye sunulan bu romanın polisiye ile uzaktan yakından ilgisi olmamasının bende yarattığı hayal kırıklığının bir neticesidir bu. Salt bir serüven romanı olarak ortaya çıksaydı, değerlendirmem daha farklı olabilirdi.

Sibel Köklü’nün Aşka Vakit Yok romanı da beğenmediğim kitaplardan. Muamma çok zayıf ve bir yığın gereksiz bilgiyle şişirilmiş bir metin.

Her üç yazarın çok iyi yazarlar olduğunu söylemeden geçersem doğru olmaz. Ancak bu kitaplarında polisiye bir romandan beklenen özellikler maalesef yok. Ben de konuya zaten bu açıdan yaklaştım.

DERİN GEZMİŞ: Kötü diyebileceğim polisiye romanlar, Ahmet Küçükkerniç’in Kıskaç, Şeytanın Çırağı ve Kan Sıcağı isimli romanları. Yazar hikâyesini anlatmaya akıcı ve ilgi uyandırıcı bir dille başladığı halde on sayfa sonra sanki başka bir kalem devam ediyor yazmaya. Tutarsız bir anlatım dili ve mantık hatalarıyla dolu hikâyeler çok kötüydü.

Beğenmediğim bir başka kitap da Nihal Orhan’ın Çaylak kitabı. Şahısların kişiliklerini ele geçirmiş ahlak yoksunluğunu göz önüne sermek elbette bir yazarın hakkı, belki de görevidir. Lakin ele alınmak istenilen çürümüşlük bir topluluğa mal edilirse bu maksadını aşmak olur. Nihal Orhan’ın ödüllü romanında gözler önüne serdiği birçok sahne beni aşırı derecede rahatsız etmişti.

“Artık kuru fasulye pişirmiyorum.”


[1] https://dedektifdergi.com/iyi-polisiye-nedir/

BENİM ADIM KIRMIZI

Ömürlerini Renklere Adayan Nakkaşların Sanat Yolculuğu

Kırmızı… Kanın ve acının, gülün ve aşkın rengi… Güle aşık bülbülün döktüğü kan, güle rengini verip aşka dönüşür. Aşk acıyla yoğrulur, hasretle büyür, sabırla şekillenir, sevgi ile gönüle yerleşir. Kırmızı, bazen aşkın bazen ıstırabın şekline bürünür; sabredene aşkı, vazgeçene ıstırabı gösterir.

Aşık olanlar, vazgeçenler, kazananlar ve kaybedenlerin hikâyelerini okuyacağınız Benim Adım Kırmızı, ömürlerini renklere adayan nakkaşların sanat yolculuğunu anlatıyor. Labirentlerinde kaybolacağınız çıkmaz sokaklarda çıraklıktan ustalığa nakkaşların sesine kulak vereceksiniz. Yönünüzü bulmak için üstat nakkaşların yaşadıklarıyla ile imtihan edileceksiniz.

Aşk, bağlılık, sadakat, ihanet, ölüm ve nefes… Hayatın içinde ne varsa çeşit çeşit renkle buluşup nakkaşların elinden sayfalara dökülürken, minyatür sanatının modern resim karşısında direnişine tanık olacaksınız.

Modern resmin incelikleri varlığını hiç hissettirmeden, yavaş yavaş, sinsice girmiştir nakkaşlar arasına. Eski usule göre bir nakkaş sadece bir hikayenin bir meclisini resmederken şimdilerde tek başına bir ağaç, bir at, bir köpek resmi; hikayesinden koparılmış, münferit halde ellerde dolaşmaya başlamıştır. Üstelik bu resimler bir meddahın elinde dile gelerek hikayeler anlatır, insanları eğlendirir olmuştur. Tüm bunlar nakkaşlar arasındaki fikir ayrılıklarının neticesidir. Eski ile yeni arasındaki ayrışma zamanla büyür ve kutuplaşmalar doğurur. Araya çeşitli çıkar meseleleri de girince ölümün soğukluğu sarar dört bir yanı. Katil kimdir? Tabii ki nakkaşlardan birisidir. Ama hangisi? Kendini ustalıkla gizleyen bu nakkaşın kimliğini merak edeceksiniz.

“Şimdi bir ölüyüm ben…” diyerek başlıyor anlatıcı cümlelerine. Kitapta yer alan her karakter, varlık, kavram kendi hikâyesini kendi zaviyesinden anlatıyor. Olayları farklı kişilerden dinlerken panoramayı siz oluşturuyorsunuz.

Bir tarafta Enişte Efendi, bir tarafta Başnakkaş Üstat Osman… Üstat Osman’ın elinde büyüyen nakkaşlar Enişte Efendi’nin evine gizlice girip çıkmaktadır. Enişte Efendi, padişah için hazırlanan gizli bir kitabın çizimlerini sessizce yaptırmaktadır. Cinayet bu kitabın hazırlıkları sürerken işlenmiş ve kitap yarım kalmıştır. Kitabın akıbeti ne olacak derken ikinci bir cinayet işlenir.

Enişte Efendi’nin kızı Şeküre iki çocuğu ile birlikte babasının yanında kalmaktadır. Kocası çıktığı son seferinden geri dönmemiştir. Şeküre’nin duygu dünyası oldukça renkli, bir o kadar da çalkantılıdır. Babasının yanına gelip giden nakkaşlardan Kara, ona gönül verenlerden birisidir. Kara, yıllar önce aşkını Şeküre’ye itiraf etse de bu sevdasına karşılık bulamamış ve İstanbul’u terk etmiştir. Şimdi eniştesinin çağrısıyla terk ettiği o şehre, o eve geri dönmüştür. İçindeki ümit ışığı ise hâlâ yanıp yanıp sönmektedir.

Kara’nın sevdasına içiniz sızlarken Şeküre’nin de onu sevip sevmediğini merak edeceksiniz.

Üstat Osman’ın himayesi altındaki nakkaşlardan biri öldürülmüştür. Cinayet Kara İstanbul’a geldikten sonra işlenmiştir. Kara katil midir? Üstat Osman’ın olayda parmağı var mıdır?

Bunları düşünerek ikisinin katili bulmak için giriştikleri mücadeleyi izleyeceksiniz.

Olaylar, bir dip akıntısı gibi ağır ağır ilerlerken, bazen Hüsrev-i Şirin’den bazen Şehname’den bir meclisi okurken ya da eskilerden bir üstadın başına gelen ibretlik bir olaydan çıkarmanız gereken dersi düşünürken,  sanatla ilgili mevzularla karşılaşacak mesela sanatta üslup kaygısı üzerine kafa yoracaksınız.

Okumanın, anlamanın ve çözümlemenin zamanınızı alacağı başarılı ve zor bir kitap sizleri bekliyor. Kısık ateşte ağır ağır pişen leziz bir yemek gibi uzun solukta okunabilen Benim Adım Kırmızı, zihninizde ağır ağır demlenecek.

Tavsiye ederim.

HOTEL İSTANBUL

‘Öyle yaralıyım ki ölmem ben artık.

Ölmem de kanarım, kanarım seve seve.’

Hakan Güneri’nin ‘Suç Mahalli’ ismini verdiği polisiye serinin ikinci kitabı Hotel İstanbul, 2023 Kasım ayında okurlarıyla buluştu. Hotel İstanbul, yazarın  ilk kitabı Turan Caddesi No: 25 gibi Mona Polisiye etiketini taşıyor.

Yazıma kitap kapağıyla ilgili bir küçük eleştiriyle başlayacağım. Ön kapaktaki karanlık kalabalık ve bütün görselin sadece erkeklerden oluşması biraz itici geldi. Oysa Turan Caddesi No: 25’in kapağı çekmişti beni kitaba.  Hotel İstanbul’un arka kapağının alt tarafına iliştirilmiş küçük görsel ise son derece ilgi uyandırıcı. Keşke ön kapak görseli olsaymış diye düşünmeden edemedim.

Ve arka kapak yazısı…

‘Kartalın gagası, aslanın pençesi, kurdun dişleri silah, insan öyle mi? İnsan istediği an bütün bedeni ve aklıyla silaha dönüşür. Hem de en acımasızına, en kanlısına silahların.’

Mükemmel.

Hotel İstanbul’u okumaya başlamadan, Turan Caddesi No: 25’in sonunu da bir hatırlamalıyız değil mi?

Salih Komiseri, çikolatalara bulanmış, kırmızı çilek, Hindistancevizi ve Oreo bisküvilerle bezenmiş, ayak parmaklarından şeker paketleri sarkan küçük Mustafa’nın cesedi yanında bırakmıştık.

Ve Halis sakince soruyordu. “Eee Salih Efendi söyle bakalım. Cemil ve Mustafa’yı kim öldürdü?”

‘Değişen bir şey yok ki hiç

Ölüm hariç

Aynı gökyüzü

Aynı keder.’

Cinayet Büro’nun sorgu odasının kapısı sıkı sıkıya kapalı. Salih Komiser elinde bir ilaç kutusu, soruyor. “Doğru mu lan?”

Üç sandalye, bir masanın olduğu sorgu odası az önce yere yığılan adamın kanıyla sulanmış. Bu kadar acıyı, bu kadar öfkeyi nereye koyacağını bilmiyor Salih. Yemiyor, uyumuyor, ağlıyor. Beş ayda on yedi kilo vermiş Salih Komiser.

Halis sakin.

“Salih, bacının intikamını bu adamdan değil, Ferit Canıtez kime yaptırdıysa ondan alacaksın lan!”

Cevap vermiyor Salih. Bağırmıyor, kovmuyor düşman kardeşini. Bacısının ölümünden sonra Salih gündüz ölüyor, gece ölüyor.

Halis hep olduğundan daha ısrarcı artık ve hep sakin. İstanbul bir mezarlık. Gece ölen, gündüz ölen, yaz ölen, kış ölen.

Hotel İstanbul’da gencecik bir hayat kadını öldürülüyor. İki aylık hamile.  Kenan koruması altına aldığı Safir’in kaybolduğunu haber veriyor. Salih bir yandan katiller peşinde koşuyor ve küçük Safir’in akıbeti diğer çocuklarınki gibi olmasın diye hep arıyor.

İstanbul başka bir karanlık artık.

“Uyu yavrum ninni.”

Uyuyor numarası yapıyor ama uyuyamıyor çocuk.

“Büyü yavrum ninni.”

Canavarların dolaştığı bu şehrin sokaklarında büyüyemiyor çocuklar.

“Benim güzel yavrum ninni.”

Bütün yavrular güzel ama İstanbul başka bir karanlık artık.

‘Hüzün zaman zaman deli dalgalar gibi gelip gönlümün kıyısına vurur.’

Sadece hüzün mü Salih Komiserin kapısına vuran? Sadece hüzün mü Salih Komiserin kapısını kırıp teklifsizce içeri dalan?

Daha kimler yok ki Salih Komiserin sokağına dolan.

Komşular, polisler, kameralar, muhabirler.

Salih Komiserin balkonunun altında bir kara sandık. Kara sandığın içinde yatan on yaşında bir kız çocuğu. Saçları mısır püskülü, ağzında kanlı papatyalar.

Safir…

Rahman Dayı bir küfre dönüştürdüğü sözcüğü tükürüyor.

“Suç bile çürüdü ulan, suç bile çürüdü.”

Halis geliyor olay yerine. “Gidelim,” diyor Salih. Halis gülüyor.

“Sen git. Benim işim daha yeni başlıyor.”

Komiser bir hastane odasında uyanıyor, katil yeni bir kurban arıyor.

’Uyu yavrum ninni.

Büyü yavrum ninni.’

Bangır bangır Müslüm çalıyor. Duvardaki çerçevenin içinden Eflatun bakıyor. Aynı şarkı kim bilir kaçıncı kez çalıyor.

‘Aylar oldu, yıllar oldu gelmedin.’

Ben

Sen

O

Canavarlar

Halis İstanbul sokaklarında dolaşıyor. İstanbul sokakları hep olduğundan daha karanlık. Canavarlar hep olduklarından daha cesurlar. Halis de aynı değil aslında. Uyumuyor Halis. Durup dinlenmiyor. Gündüzleri alışveriş yapıyor, geceleri dehşet dağıtıyor.

O geceler kadar karanlık Halis. Ve hiçbir zaman olmadığı kadar özgür Halis.

Korku insanların soluğunu tüketmiş. Müslüm Baba bütün zamanları aşarak haykırıyor.

‘Böyle bir aşk görülmemiş dünyada’

Salih deli gibi bağırıyor.

“Seni öldürmeden ölmeyeceğim Komando.”

Hotel İstanbul yaşanılan toplumu, var olan düzeni yansıtan karanlık bir hikâye. Bu karanlığın satır aralarına serpiştirilen şiirler okuyucuda durma, geriye dönüp düşünme molası, acıdan kaçmak için sığınak oluyor. Hakan Güneri’nin ilk kitaptan tanıdığımız gergin anlatımı okuma hızına ve zevkine asla sekte vurmuyor. Hotel İstanbul’da duygular o kadar canlı ve yoğun anlatılıyor ki kitabın ikinci okumasını yaparken o acıyı daha bir derinden hissediyorsunuz.

Ve çaresizliği…

Tiyatro oyuncusu, yönetmen, oyun ve roman yazarı Hakan Güneri hem yazıyor hem yönetiyor hem de oynuyor. İyi ki de öyle yapıyor. Romanları kadar sahnesi de etkileyici.

Rahman, Suç Mahalli üçlemesinin son kitabı olacak. Salih Komiseri bu son macerada zor işler bekliyor. Hotel İstanbul cinayetinin failleri yakalanacak. Kız kardeşin intikamı alınacak…

Rahman…

Bu isim içimde kötü duygular uyandırıyor.

Bekleyip göreceğiz.

Keyifli okumalar.

SABIKALI DEDEKTİF VİDOCQ…

Öykü ve romanlarda, yarattığımız karakterlerin metnin başından sonuna gelişip değişmesini bekleriz. Buna karakterin yolculuğu denir. Bu yazının konusu olan ünlü Fransız suçlu, dedektif Eugene François Vidocq kurgusal edebiyatta bile eşine zor rastlanan gerçek bir karakter. Bu sayıda, pek çok polisiye kurgu karaktere esin kaynağı olmuş bu enteresan adamın hayatına göz atacağız. Hazırsanız anlatmaya başlayalım.

24 Temmuz 1775 yılında Kuzey Fransa’nın Aras şehrinde bir çocuk dünyaya geldi. Doğumu elbette ailesinde mutlulukla karşılanmış, iyi eğitim görmüş babasıyla sevgi dolu annesi bütün ebeveynler gibi güzel hayaller kurmuştur. Hiç kuşkusuz evlatlarının dünyanın şaşkınlıkla izleyeceği kişiliklerinden biri olacağını akıllarına getirmemişlerdir. Ancak minik Eugene, yaşıtlarından farklı bir çocuktu. Önceleri yaramazlık olarak nitelenen davranışları bir süre sonra onu kaçınılmaz sona yani suça sürükledi. Eugene ilk suç denemelerini ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diyerek aile içinde tuttu. Önce babasına ait fırından çaldığı ekmekleri satarak ticaret dünyasına yasa dışı, hızlı bir giriş yaptı. Sonra bunun yeterli olmadığına kanaat getirmiş olacak ki işi büyüttü. Aile evindeki gümüşleri çalarak hırsızlık kariyerindeki ilk büyük deneyimini yaşadı. Ancak henüz acemiydi, çabuk yakalandı. Babası tarafından polise ihbar edilince asla ders almadığı kısa süreli bir hapis tecrübesi yaşadı. İlerleyen yıllarda efsaneleşecek suç hayatına böylece adım atmış oldu.

Fırının kasasından çaldığı yüklüce miktarda parayla evden kaçıp Amerika’ya gitmek üzere gemi beklediği Ostend’de dolandırıldı ve beş kuruşsuz kaldı. Gezici bir tiyatro kumpanyasına katıldı, kötü muamele gördü. Doğrusu kısa sürede hayatın her türlü sillesini yiyip büyümeye niyet etmişti. Kukla tiyatrosuyla seyahat ederken çapkınlığının kurbanı oldu. Patronunun karısıyla basılınca yine yollar, yine yollar… Bir seyyar satıcıyla geçirdiği birkaç ayın ardında tam anlamıyla kös kös baba ocağına, annesinin müşfik kollarına geri döndü.

Oğlunun fırını devralacağını düşünen baba Nicholas, altı çocuğun en yaramaz, korkusuz ve kurnazı olan oğlunun gizlice eskrim salonlarında vakit geçirdiğini öğrendi. Belki de asker ocağında akıllanıp uslanacağı düşünüldüğünden Vidocq, 1791’de orduya yazıldı. Ancak can çıkar, huy çıkmaz demişler, ordudaki ilk altı ayında ikisi ölümle sonuçlanan on beş eskrim düellosuna katılmış, disiplinsiz davranışları nedeniyle on dört gün yattığı askeri cezaevinde başka bir mahkûm arkadaşının kaçmasına yardım etmişti. 1792’de Fransa Avusturya’ya savaş ilan ettiğinde Vidocq, Valmy Savaşı da dahil olmak üzere Birinci Koalisyon Savaşlarına katıldı. Onbaşılığa terfi etti, ancak terfi töreni sırasında sinirlenerek üst rütbeli bir askeri düelloya davet etti. Reddedilince adama saldırdı. Orduda bunun cezası ağırdı. Bölüğünden firar edip farklı bir isimle Chasseurs’a katıldı. Jemappes Muharebesi’nde General Dumouriez komutasında savaştı.

Savaş ortamındaki karmaşayı saklanmak için kullanan Vidocq firari olduğu anlaşılınca ordudan ayrılmak zorunda kaldı.

***

Artık on sekiz yaşında çapkın, genç bir adamdı. Asi ruhuna laf dinletemiyordu ancak çekirge bir sıçrar, iki sıçrar… Bu sefer işlediği suçların ana teması kadındı. Hızlı aşk hayatı Baudets hapishanesinde bir senesine mâl oldu. Çıktığında da rahat durmadı, Anne Marie Louise Chevalier’i hamile bıraktığı için istemediği bir evlilik yaptı. Eşi de kendi kadar çapkındı. Vidocq ava giderken aldatılıp eşinden boşanınca şansını tekrar orduda denedi, başarılı olamadı. Bir süre Brüksel’de ufak çaplı dolandırıcılık yaparak geçindi. Zengin bir dul hanımı soyup soğana çevirdi.

Paris’e dönüp tüm parasını çarçur ettikten sonra memleketine döndü. Bir süre çingenelerle yaşadı. Francine Longuet’e âşık olunca onlardan ayrıldı. Francine onu bir asker için terk ettiğinde kadını ve aşığını dövdü. Adam dava açtı ve Eylül 1795’te Vidocq, Lille’deki Tour Saint-Pierre hapishanesinde üç ay hapis cezasına çarptırıldı. İçeride düzenlediği sahte tahliye evrakları yüzünden cezası uzadı, sekiz sene ağırlaştırılmış çalışma cezası aldı.

Anılarında ceza sürecinden şöyle bahsediyor: “Douai hapishanesinde her tür kötü muameleye maruz kalmıştım, cezam bittikten sonra iki kat fazla gözetim altına alınacağımı ve ızdırap çekeceğimi bildiğimden, beni birkaç ay daha orada tutmalarına itiraz etmedim. Tutuklular Bicêtre’ye gönderiliyor ve oradan da Brest’teki Bagne’ye aktarılıyordu. Amacım bu sırada firar etmekti.”

İlk firar girişimi başarısız oldu. Sekiz gün zindanda kaldı, sonrasında Brest’e gönderildi. İkinci firar girişimi başarılı oldu. Rahibe kostümü giymek dahil pek çok kılığa girerek uzun süre kaçak yaşadı. Hapis ve kaçış döngüsüyle süren hayatına rağmen bozuk bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi ara sıra iyi işler yaptığı da oldu. Örneğin firari olduğu dönemde gardiyanın onu bilerek saldığı için suçlandığını öğrenince polise teslim olmuştu. Fransız adaleti bu dürüst hareketi tabii ki ödüllendirdi. Önce hücrede yatmasına, ardından bir denizci kadırgasında çalışmasına karar verildi. Hücrede yatmasına yattı da Vidocq’un kadırga sefası sekiz gün sürdü, bağlasan durmaz sözü onun için bulunmuştu vesselam. 1798’de bir korsan gemisinde, akabinde Toulon hapishanesinde devam etti hayatına. Ancak Eugene’e göre kilitli kapılar açılmak, cezaevleri kaçmak içindi. Paris’te César Herbaux’nun idamına tanık olması onu sarstı. Artık yaş kemale ermiş, yol yarılanmış ve babası ölmüştü. Annesi ve anılarında adını Annette olarak andığı bir kadınla yaşıyordu. Dürüst bir tüccar olmaya çalıştı ancak eski karısı onu Paris’te buldu ve para için şantaj yaptı. Eski hükümlü arkadaşları da onu çalıntı mal satmaya zorladı.

Vidocq artık kaçak olarak yaşamaktan yorulmuştu. Suça vakfettiği ömrü belli ki boşa harcanıyordu. Düşünüp taşındı, 1809’da Paris Suç Departmanı’nın başındaki Şeytanî Melek lakaplı Jean Henry’ye ulaştı ve affedilmesi karşılığında polis muhbiri olarak çalışmayı teklif etti. 28 Ekim’de La Force Hapishanesi’ne girdi ve muhbirliğe başladı. Mahkumlarla konuşup öğrendiklerini sevgilisi Annette aracılığıyla Paris Polis Şefi Henry’ye iletiyordu. Suçla o kadar yek vücut olmuştu ki kimse ondan şüphelenmedi.

Yirmi bir ay casusluk yaptıktan sonra, hizmetleri karşılığı Vidocq’un tahliye edilmesine karar verildi.  25 Mart 1811’de gerçekleşen tahliye, diğer mahkumları şüphelendirmemek için bir kaçış gibi düzenlendi. Vidocq artık J. Henry’ye mecburdu. Bu nedenle Paris polisi için gizli ajan olarak çalışmaya devam etti. Güven kazanmak için yeraltı suç dünyasındaki bağlantılarını ve itibarını kullandı. Son derece tehlikeli görevler aldı. Suçlular ondan şüphelenmeye başladığında, kılık değiştirip başka kimliklere bürünüyordu. Üstlendiği bütün görevlerde Mösyö Henry’i hayal kırıklığına uğratmayan, belalardan alnının akıyla çıkan Vidocq, kendi potansiyelinin farkına biraz geç de olsa varmış, yeni bir dedektif oluşumunun kurulması gerektiğini düşünmeye başlamıştı.

1811’in sonunda Vidocq, Brigade de Sûreté (Güvenlik Tugayı) adında çalışanlarının tamamı eski hükümlü, gayri resmi bir örgüt kurdu. Sûreté’nin başlangıçta sekiz, 1823’te yirmi sekiz çalışanı vardı. Ekim 1812’de ekip resmi olarak Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı bir güvenlik polisi birimine dönüştürüldü, Emniyet binasının arka sokağındaki Saint-Anne Sokağı 6 Numara‘ya yerleşti. Vidocq ekibin başına getirildi. Oluşum teoride Emniyet Müdürlüğü’ne aitti ancak Emniyet Müdürü Pasquier, Vidocq’un ofisinin eşiğinden geçmesine dahi izin vermemişti. Dahası, ekibin tüm harcamaları örtülü bir ödenekten (kumarhane ruhsatından) sağlanıyordu. Kısacası Paris sokakları resmiyette var olmayan hayalet emniyet mensuplarına emanet edilmişti. Komiserler ve diğer polisler, ekibi dışlayıp kötü muamele etmekten çekinmedi. Oluşum, başkalarından da sıkça eleştiri almıştı. Yine de Vidocq ve adamları suçların çözülmesi ve faillerin yakalanmasında dikkate değer bir başarı elde etti. Bir hırsızı yakalamanın en iyi yolunun yine bir hırsızı, tercihen eski bir hırsızı kullanmak olduğu kanısını doğruladılar.

17 Aralık 1813’te İmparator I. Napolyon, Tugay’ı devletin güvenlik polis gücü haline getiren bir kararname imzaladı. Artık ismi Sûreté Nationale (Milli Tugay) olmuştu.

Vidocq ve Tugay, Paris’te asayişi kontrol altına almaya çalıştı. 1817’de on beşi suikastçı ve otuz sekizi kaçakçı olmak üzere sekiz yüz on bir tutuklama yaptılar. Faaliyetleri Paris’teki suçları önemli ölçüde azalttı. Vidocq’un yıllık geliri 5.000 franktı ama ücret karşılığında özel dedektif olarak da çalışıyordu. Suçlulara tuzak kurduğunu, soygunları organize ettiğini ve ajanlarını suçluları toplamak için olay yerlerinde beklettiğini iddia eden söylentiler yayıldı.

Polis teşkilatındaki gözde pozisyonuna rağmen Vidocq kağıt üstünde halen firariydi,  mahkumiyeti kaldırılmamıştı. Hapsedilmesi için gelen talepler görmezden gelindi. Sonunda, Paris polis şefi Comte Jules Anglès, Vidocq’un dilekçesine yanıt verdi ve 26 Mart 1817’de Kral Louis XVIII’den resmi bir af talep etti.

1824 senesi Eugene François Vidocq için kayıplar yılı oldu. Art arda ikinci eşi Jeanne-Victoire Guérin’i ve annesini kaybetti. O yıllar ünlü yazar Balzac’la arkadaşlık etmiş ve roman kahramanlarına esin kaynağı olmuştu.

Dönemin polis şefi Duplessis, Vidocq’un ajanlarının genelevlerde ve kötü şöhretli barlarda zaman geçirmesinden hoşnut değildi. Vidocq’un bunu halkla temas kurmak ve bilgi toplamak için yapmak zorunda oldukları yönündeki açıklaması göz ardı edildi. Art arda gelen uyarı yazıları bardağı taşıran son damla oldu. 20 Haziran 1827’de elli iki yaşında sitemkâr bir dilekçeyle istifasını sundu.

Sahte bir isimle anılarını kitap haline getirdi. “Polisiye roman geleneğinin ilk eserini veren yazar, edebiyat tarihinde, Edgar Allan Poe olarak biliniyor olsa da Poe’yu ve polisiye roman yazarlarını kişiliği, yaşantısı ve dedektiflik hayatıyla etkileyen, yazdığı anılarla polisiye roman kültürüne giriş yapan, aslında Eugene François Vidocq’tur. Bu sebeple, Poe’nun Morgue Sokağı Cinayetleri adlı eseriyle başladığı kabul edilen polisiye akımın ilk kahramanı Dupin, Vidocq’tan etkilenilerek yazılmıştır. Emile Gaboriau’nun 1866 tarihli L’Affaire Lerouge adlı batı dünyasının ilk özgün dedektif romanı sayılan eseri de Vidocq’tan izler taşır.” (Harrington, 1963)

Harrington ayrıca, ünlü dedektif karakter Sherlock Holmes’un yaratıcısı Conan Doyle’un 1885 ve 1886 yılları arasında ortaya çıkan not defterinden bahseder ve Doyle’un en çok etkilendiği polisiye yazarının Gaboriau olduğunu belirtir. Sherlock Holmes’le Emile Gaboriau’nun polis müfettişi karakteri Mösyö Lecoq karakteri birbirine çok benzerler. Maurice Leblanc’ın Arsene Lupin’i de Vidocq’un etkilediği karakterlerdendir; zira tıpkı Vidocq gibi, Arsene Lupin de suçlu dünyasını terk edip toplum ve iyilik için savaşmaya başlar.

Varlıklı bir adam olan Vidocq istifasının ardından tekrar evlenmiş, Paris’in doğusundaki küçük bir kasaba olan Saint-Mandé’de bir kâğıt fabrikası kurmuş, iş yerinde eski hükümlüleri çalıştırmıştı. Ancak işleri umduğu gibi gitmedi. İflas sonrası Vidocq, Fontainebleau’daki bir hırsızlığın çözülmesine yardımcı oldu. Teşkilatın yeni müdürü Henri Gisquet, 1830’da onu tekrar Tugay’ın başına atadı. 1832 yılına kadar Fransa pek çok karışıklık ve veba salgınıyla uğraştı. Tugay’ın yöntemleri şaibeli bulunuyor, eski suçluların teşkilatta olması büyük tepki alıyordu. Eugene, 15 Kasım 1832’de karısının hasta olduğu bahanesini kullanarak bir kez daha istifa etti. Aynı gün Sûreté feshedildi, sabıka kaydı olmayan ajanlarla yeniden kuruldu. Vidocq’un halefi Pierre Allard’dı.

1833’te Vidocq, dedektiflik bürosuyla özel polis gücünün karışımı olan bir şirket olan Le bureau des renseignements’i (İstihbarat Bürosu) kurdu. Bilinen ilk dedektiflik bürosu olduğu kabul edilen bu yeni işte ağırlıklı olarak eski hükümlüler çalışıyordu.

Başlangıçta on bir dedektif, iki kâtip ve bir sekreterden oluşan ekip, çoğunlukla iş adamlarını -ara sıra yasa dışı yollara başvurarak- dolandırıcılardan kurtardı. 1837’den sonra Vidocq, faaliyetleri ve çeşitli devlet kurumlarıyla şüpheli ilişkileri nedeniyle resmi polisle zıt düştü. 28 Kasım 1837’de gerçekleşen bir baskında polis 3.500’den fazla dosya ve belgeye el koydu. Birkaç gün sonra Vidocq tutuklandı, dolandırıcılık, yolsuzluk ve kamu görevlerini kanunsuzca üstlenmekle suçlandı. Şubat 1838’de çok sayıda tanığın ifade vermesinin ardından yargıç üç suçlamayı da reddetti. Bakın şu işe ki Vidocq yine özgür kaldı.

Kurduğu şirket geliştikçe düşman sayısı çoğaldı. 17 Ağustos 1842’de tekrar polis baskını yediler. Bu sefer işler yolunda gitmedi. Altmış yedi yaşındaki Vidocq, Conciergerie’de gözaltına alındı. 3 Mayıs 1843’te başlayan duruşmalar sırasında Vidocq, ailelerinin isteği üzerine rızası olmayan kadınları manastırdan kaçırma da dahil olmak üzere birçok dava hakkında ifade vermek zorunda kaldı. Ayrıca tefecilik faaliyetleri incelendi. Sonunda beş yıl hapis ve 3.000 frank para cezasına çarptırıldı. Vidocq temyize başvurdu, araya giren tanıdıkları sayesinde bir kez daha özgür kaldı.

Ancak itibarı sarsılmıştı. Hakkında çıkan söylentileri bertaraf edebilmek için birkaç kitap yazdı. 1844’te hapishaneler, cezaevleri ve ölüm cezası üzerine bir makale yayımladı. Başarısız siyasi girişimleri oldu.

1849’da yılan hikayesine dönen dolandırıcılık suçlamasıyla son bir kez, kısa süreliğine hapse girdi. Ancak sonunda dava düştü. Köşesine çekilip sadece küçük davalarla ilgilendi. Giderek artan sağlık sorunları nedeniyle 11 Mayıs 1857’de 81 yaşında Paris’teki evinde doktoru, avukatı ve bir rahibin huzurunda öldü.

 Alphonse de Lamartine onun için “Seviyor, takdir ediyordum. Dürüst bir adamdı, onu asla unutmayacağım,” demiştir.

Mezar yeri bilinmemektedir. Ardında gözü yaşlı onlarca kadın, küçük bir mal varlığı, kitaplar ve yüz yılları aşan efsaneleşmiş bir isim bıraktı: Eugene François Vidocq.

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -2

Yazının başlığı üzerine düşünürken kendime şu soruyu bir kez daha sordum: Espiyonaj, sonunda kazananı olmayan bir oyun mu? Yıllar önce videoda seyrettiğim 1983 tarihli War Games filminden aklımda kalan bir söz var; “Bazı oyunları kazanmanın en iyi yolu onları hiç oynamamaktır”. Bu söze referansla espiyonaj hiç oynanmaması gereken bir oyun mu? Yoksa Platon’un savaşlar için dediği gibi “sonunu ancak ölülerin” gördüğü bir savaş, bir savaş oyunu mu?

Ontolojik bir tartışma konusu olarak bakıldığında şu soru ne kadar anlamlıdır? Espiyonaj bir savaş mıdır yoksabir oyun mudur? Espiyonaj dünyasının gerek tarihi/politik gerçekleri gerekse de roman ve filmleriyle kurmaca boyutunda çok vakit harcamış biri olarak şunu söyleyebilirim; espiyonaj hem bir savaş hem de bir oyundur. Espiyonaj uzun vadede – kayıpları, yan kayıpları, ölüleri, işkenceye uğrayanları, işkencecileri, ruhlarını satanları, ruhlarını satıp pişman olanları, ruhsal olarak çökenleri, nedamet getirenleri – yaptıklarından büyük gurur duyanları ama önünde sonunda yaşamları bir şekilde mahvolanları veya normal yaşama dönemeyenleriyle – süregiden bir savaş ve bu savaşın bir kazananı yok. Kazananı olmamasına rağmen sürekli yeni askerlerin cepheye sürüldüğü,  yeni cephelerin açıldığı; I. Dünya Savaşı’nın siper cephelerinde olduğu gibi bir sonraki çatışmada kaybedilme olasılığı olan birkaç metrelik küçük bir kazanç için binlerce insanın feda edildiği bir tür yıprandırma savaşı. Öte yandan, sahada daha önce denenmemiş, önce teoride kurulan ve sonra pratiğe uygulanan masa başı stratejilerine, blöflere, hileye/aldatmaya dayalı bir oyun. Briç, satranç ve poker arasında ama sonunda ‘ne pahasına olsun kazanmanın’ tek amaç ve bunun için de her şeyin mübah olduğu bir oyun. John Le Carre’yi casus edebiyatının en büyük isimlerinden biri haline getiren, türün tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilen Soğuktan Gelen Casus (The Spy Who Came In From the Cold) romanının başkahramanı Leamas bu oyunun en büyük kaybedenlerinden biri, belki de birincisidir. O, espiyonaj oyununun sadece ve sadece kazanmaya odaklı kuralsızlığının, hileyi ve aldatmayı hiçbir etik kurala bağlı olmadan kullanma meşruiyetinin edebiyattaki en bilinen temsilcisi, başka bir tanımlamayla, piyonudur.

John Le Carre

1963 yılında yayınlanan roman, John Le Carre’nin Call for the Dead (1961), A Murder of Quality (1962) ardından yazdığı üçüncü eseridir. Le Carre’nin Soğuk Savaş’ın en sıcak ve yoğun günlerinde, Berlin’i ikiye ayıran Duvar’ın inşasının hemen ardından şehrin bu savaşın ön cephesi haline geldiği bir dönemde, İngiliz Gizli Servisi adına Almanya’da görev yaparken kaleme aldığı yapıt, casus edebiyat tarihinin en büyük dönem noktalarından biri olarak kabul edilir. Yapıtın bu kadar büyük bir etki yapmasının en önemli nedeni ana kahramanı olan Alec Leamas’un karakter derinliği ve onun kişiliğinde şekillenen espiyonaj dünyasının çalışma yöntemlerinin ve değerlerinin (daha doğrusu değerlerden yoksunluğunun) birinci elden,  Carre’nin benzersiz gözlem ve müthiş anlatı yeteneği ile anlatılmasıdır.

Soğuktan Gelen Casus, Le Carre’nin ilk romanı Call for the Dead ile tanıttığı bazı önemli karakterleri, ki bunlardan biri de George Smiley’dir,  yeniden oyuna soktuğu bir romandır, dolayısıyla tam bir devam romanı olmamakla beraber Call for the Dead’teki olay örgüsü başlangıçta ana karakter Leamas’un ve onun etrafında gelişen olay örgüsünün anlaşılması açısından önemlidir. Le Carre’nin ilk eseri olmakla kalmayıp ilk Smiley romanı olan Call for Dead George Smiley’nin İngiliz Dışişleri‘nde çalışan Samuel Fennan’ın rutin bir güvenlik kontrolü sonrasındaki intiharını soruşturma sürecini anlatır. Güvenlik kontrolünü bizzat Smiley yapmış ve Fennan’ın temiz olduğuna karar vermiştir. Ancak bir kaç gün sonra gelen şüpheli intihar üzerine konuyu araştıran Smiley, olayın bir intihar değil bir cinayet olduğunu ve cinayeti işleyenin de o dönemde gizli bir görevle İngiltere’de bulunan Doğu Alman casus Hans-Dieter Mundt olduğunu öğrenir. Smiley,yardımcısı Peter Graham ile birlikte peşine düşmesine rağmen Mundt’u yakalayamaz ve Mundt İngiltereyi terkedip Doğu Almanya’ya dönmeyi başarır. İşte bu Mundt Soğuktan Gelen Casus’ta yeniden karşımıza çıkar ve romanda çok büyük bir rol oynar.

Büyük karşı casusluk yeteneği sayesinde Mundt kısa sürede Doğu Alman Gizli Servisi’nde yükselmiş ve karşı casusluk operasyonlarının başına geçmiştir. Kariyerinin sonunda, tecrübeli bir İngiliz ajanı olan Leamas ise II. Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Hollanda ve Norveç’te gösterdiği başarılar sonrasında İngiliz Gizli Servisi’nin Berlin İstasyon’unun şefliğine kadar yükselmiş ancak Doğu Almanya’da kurduğu casus ağının son üyesi olan Reamick’in de gözlerinin önünde vurulmasını seyrettikten sonra merkeze çağrılmış, büyük bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk içinde Londra’ya geri dönmüştür.  

İngiliz Gizli Servisi’nin başındaki Control ona emekliliğine yumuşak bir geçiş için bir masa başı iş önerisi yapar. Leamas “Ben bir operasyon adamıyım, masa başı iş istemem diyerek” bu öneriyi kabul etmez. Control ona işin aslında öyle olmadığını, son bir önemli görev için bir süre daha ‘soğuk dışında kalmasını’ (‘soğuk’ bir casusun artık aktif olarak Servis’te görev yapmadığını anlatan bir metafordur) ister. Bu son görevin içeriği hakkında bilgi verirken Control konu casusluk oyunu ve o oyunun kuralları olduğunda Batı Bloğu ve Doğu Bloğu/Demir Perde arasında bir fark olmadığını açıklar ve bunu ahlaki/politik bir bağlama oturtmaya çalışır. Batı genel anlamda her ne kadar saldırgan olmamayı ve Doğu’ya karşı barışçıl politikalar izlemeyi seçmişse de bu onunla mücadelede en az onlar, yani düşman kadar acımasız metodlar uygulamayacağı anlamına gelmemektedir. Batı, düşmanla onun metotlarıyla mücadele etmemeyi kaldırabilecek durumda değildir.  Bu kapsamda oyun içinde yeni bir oyun kurulmaktadır ve yitik bir ruha dönüşmeye başlayan Leamas bu oyunda çok önemli bir role sahip olacaktır.

Leamas için yaşamındaki ikilem ve içine düştüğü varoluşsal bunalım bu görevi ile daha çok su yüzüne çıkar. Alkolizmin sınırlarında dolaşan ve adeta yaşamının anlamını yitirmiş gibi gözüken Leamas bir kütüphanede asistan olarak işe başlar. Orada tanıştığı Liz (Liz Gold) ona büyük bir yakınlık gösterir ama Leamas’un saf bir şekilde Komünist İdeoloji’nin ideallerine inanan Liz’in sunabileceği temiz duygularından ve şefkatten ibaret bir ilişkiyi kabul edecek ve kaldıracak bir durumu yoktur. Liz ona normal bir yaşama dönüş şansı sunmaktadır ama Leamas bu şansı kullanmaz ve Servis’e bağlı kalmaya devam eder.

Leamas operasyon gereği önce Hollanda’ya, ardından da Doğu Almanya’ya geçer ve Doğu Berlin’de Mundt’un yardımcısı Fiedler tarafından sorgulanması başlar. Leamas, para karşılığı bildiklerini Doğu Almanlar’a satan bir sığınmacı rolündedir. Bu sorgulama sonunda Fiedler, Mundt’un İngilizler adına çalışan bir çift taraflı ajan, bir hain olduğunu kanıtlamayı ummaktadır. Leamas içinse sorgulama Fiedler ve Mundt aracılığıyla kendi varlığını, varoluşunu sorguladığı bir iç yolculuğa dönüşür,  rolü ile hissettikleri arasındaki gerilim yükselir. Fiedler’e parasını ne zaman alacağını sorduğunda şöyle bir yanıt alır, “Kendini ne zannediyorsun? Sen bir hainsin… Farkında mısın; aranan, tükenmiş, sahtekar/şerefesiz bir adamsın… Soğuk Savaş’ın en ucuz akçesi…” Yaptığı işe inanmış, görevine bağlı bir tür idealist olan Fiedler, Leamas’a “niçin casus olduğunu” sorduğunda Leamas “sadece bir teknisyen” olduğunu; “casusluğu da herhangi bir meslek gibi ücret karşısı yaptığı iş olarak gördüğünü” söyler. Leamas Fiedler’in idealizmi ile eski bir Nazi olan ve sonradan komünistlere katılan Mundt’un kişisel çıkarını düşünen, zalim bir opportunist, bir paralı asker karakteri ile kendini kıyaslamayı bile düşünür. Eski bir Nazi olan Mundt’un Fiedler’e karşı anti-semitizm kaynaklı üstü örtük bir düşmanlık beslemesi de söz konusudur.

Bu sorgulama sırasında Fiedler ve Leamas arasında bir tür dostluk gelişir. Bu düşman tarafta olmalarına rağmen dürüstlük, davaya sadakat gibi konularda Fiedler’in Leamas’u etkilemesinden kaynaklanır. Leamas Fiedler’e saygı duymaya başlar. Bu saygı duyuş kendine olan saygısını yitirmeye başlayan bir adamın bir tür aynaya bakıp kendi karşıtını, anti-tezini görmesi gibidir.

Fiedler Leasmus’un sorgusu sonunda Mundt’un çift taraflı bir ajan olduğuna dair yeterli kanıtı elde ettiğini düşünerek ihanetten dolayı tutuklanmasını ister. Gizli ve kapalı bir mahkemede bizzat Parti’nin atadığı yargıçlar önünde Fiedler ve Mundt birbirlerine karşı delillerini sunarlar. Mundt’un avukatı, Leasmus’un müvekkilini çift taraflı çalışan bir casus gibi göstermek için bizzat İngiliz Servisi tarafından hazırlanan sahte bir iltica ile Doğu Almanya’ya gönderildiğini iddia eder ve bunu da kanıtlamak için sürpriz bir tanığı, o dönemde Komünist Parti Değişim Programı kapsamında Doğu Almanya’da olan Liz’i kürsüye çıkarır. Zorlu bir sorgu sonrasında Liz çözülür ve Leamas’un sahte kaçışı sonrasında George Smiley tarafından ziyaret edildiğini ve ondan para aldığını kabul eder. Liz’in daha fazla zor durumda kalmaması için Leamas her şeyi itiraf eder ve aslında tüm olanların Mundt’u çift taraflı bir casus olarak göstermek için hazırlanan bir oyun olduğunu söyler. Mahkeme tamamlanır; Mundt suçlamalardan kurtulur ve Fiedler ile birlikte Leamas ve Liz tutuklanır. Mahkemin tamamlandığı günün gecesinde Mundt, Leamas ve Liz’in hapishaneden kaçışlarını sağlar, çünkü gerçekte İngilizler adına çalışan çift taraflı bir casustur ve tüm bu oyun bizzat Control, ve Smiley tarafından Mundt’un üzerindeki şüphelerin ve o şüpheleri en çok seslendiren ve kanıtlayama çalışan Fiedler’in ortadan kaldırılması için tasarlanmıştır. Leamas da gerçeği bilmeden bu oyuna dahil olmuştur. Aslında her şey kurgudur, Leamas’ın soğukta kalması, bir kütüphanede basit bir iş bulması, alacak-verecek mevzuunu bahane edip bir bakkala saldırması ve sonunda hapse girmesi oyunun bir parçasıdır. Hatta Liz’in mahkeme sırasında Doğu Almanya’da olmasını sağlamak için yaratılan değişim programı da bir kurgudur.

Leamas, yaptığı işi sorgulasa da daha en başından bu oyuna dahil olmayı kabul etmiştir. Tüm bu aldatma, ihanet ve yalan oyunları onu psikolojik olarak bir tükenişe doğru sürüklese de hem bir şekilde o dünyanın içinde ondan kopamayacak kadar hapsolmasının hem de içten içe hala bu yapılanların daha büyük bir hedef ve iyilik için meşru olduğuna inanmasının neticesinde işi kabul etmiş, başka bir deyişle soğuktan geri gelmiştir. Bu oyuna sadece Mundt’un davası için delil sağlanması için manipülasyonla dahil edilen Liz’i kurtarmak için belki de yaşamı boyunca yaptığı en etik ve şövalyece hareket de sonuçsuz kalınca Leamas her şeyin bittiğini, çünkü her şeyin anlamsız olduğuna kanaat getirir. Batı Berlin’e doğru kaçarlarken Liz tüm bu olanların, masum bir kütüphane çalışanı olmasına karşın olayların içine sokulmasını ahlaki açıdan sorgulamaya başladığında Leamas romanın en çok alıntılanan o konuşmasını yapar:

“Casusların ne halt olduğunu sanıyorsun? Tanrının veya Karl Marx’ın sözlerine aykırı olarak yaptıklarını ölçen ahlak filozofları mı? Hayır değiller… Onlar sadece benim gibi bencil p.çlerdir; küçük insanlar, ayyaşlar, ne düğü belirsiz, kılıbık kocalar, kokuşmuş yaşamlarını kovboy-kızılderilicilik oynayarak parlatmaya çalışan memurlar… Onların keşiş gibi bir hücrede oturup yanlış karşısında doğruyu tarttıklarını mı sanıyorsun?”

Duvarın öbür tarafına geçerken Leamas’ı takip eden Liz vurulduğunda Leamas tıpkı yaşamının bu son dönemdeki gibi bir ikilem içinde kalır. Duvarın diğer tarafında onu karşılamaya gelen George Smiley “Atla Leamas” diye bağırırken o duvarın dibinde yatan Liz’e bakmaktadır. Bir an tereddüt ettikten sonra geriye doğru inmeye başlar. Bir kaç kez Leamas’a tekrar duvara çıkması ve diğer tarafa atlaması söylenir ama Leamas dinlemez ve iki-üç el ateş sonrasında o da duvarın dibine, Liz’in tam karşısına düşer.

Control, Leamas’a kendilerinin Doğu’dan daha az zalim yöntemleri kullanma lüksleri olmadığını söylemişti. Servis, bu operasyonun başarısız olma riskini alamayacağından zalim yöntemleri kullanmakta tereddüt etmez ve böylelikle Leamas ve Liz Soğuk Savaş Oyunları’nın kurbanları arasındaki yerlerini alırlar. Leamas’ın iç sorgulaması ve hesaplaşması sona erer ama bunun için yaşamının da sona ermesi gerekmiştir.

GUGUK KUŞU


Orijinal film adı: One Flew Over the Cuckoo’s Nest

IMDB: 8,7 / 10

Tür: Dram, Gerilim   

Süre: 2 sa. 13 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1975

Ülke: ABD

Yönetmen: Milos Forman

Oyuncular: Jack Nicholson, Louise Fletcher, Michael Berryman, Danny DeVito


Selamlar!

Efsane oyuncu kadrosu ve gerçekten etkileyici konusuyla muhteşem bir filmle bu sayımızı renklendirmek isterim.

Güçlü hikâye, mükemmel uyarlama ve mükemmel bir yönetmenle buluşan usta oyuncular… Film, “en iyi film”; “en iyi erkek oyuncu”; “en iyi kadın oyuncu”; “en iyi yönetmen” ve “en iyi uyarlama” dalında tam beş adet Oscar sahibi olan sinema tarihindeki üç filmden biri olmuştur.

Filmin seyirciyi inanılmaz bir şekilde içine alan bir atmosferi ve enerjisi var. Fakat emin olun söz konusu sadece usta aktör Jack Nicholson ve diğer aktörlerin müthiş oyunculukları değil. Filmde mekân olarak gerçek bir akıl hastanesi kullanılması ve çokça göreceğiniz gerçek akıl hastalarının ve hastane personelinin yer alması bunda en büyük etken olmuş diyebilirim. Hatta hiç bir filmde göremeyeceğiniz bir ilk de vardır bu filmde. Hastanenin yöneticisi rolünde izlediğiniz psikiyatrist gerçekten de o hastanenin (Oregon Akıl Hastalıkları Hastanesi) yöneticisidir. Doktor, “doğalcı” yönetmen Milos Forman’ın ricasını kırmaz ve ilk ve tek oyunculuğunu bu filmle bize gösterir. Forman’ı yanıltmayan Dr. Dean Brooks o kadar doğal bir oyunculuk sergiler ki adeta mesleğini filmde yaşadığını size hissettirir

Peki, Amerika’da o kadar yer varken neden ABD’nin en batısındaki Oregon eyaleti tercih edilmiştir bu film için? Hemen yanıtlayayım: Çünkü koskoca ABD’de sadece Oregon’daki bu hastane film yapımcılarına tam yetki vermiş, üstelik de çalışanları ve hastanede kalan hastaları (hatta yöneticisi de) film ekibine destek olmuştur. Hastane yöneticisi Dr.Brooks’un yüce gönüllülüğü bununla da sınırlı kalmaz. Kendi alanı olmasa dahi çekimler sırasında hastalanan “Harding” rolünde izlediğimiz aktör William Redfield dikkatini çeker. Onu muayene eder ve kan kanseri teşhisi koyar. Gerçekten de Redfield’in kanser olduğu ortaya çıkıverir. Fakat profesyonel oyuncu hiç bir çekimini aksatmaz ve konsantre bir şekilde işine devam eder. Maalesef film tamamlanır tamamlanmaz da gözlerini yumacaktır hayata… Müthiş bir jübile ile tabi ki… Redfield, Marlon Brando’nun da en yakın arkadaşlarından biridir

“Guguk Kuşu” filminin haklarının satın alınması bizi taa 1960’lara götürür. Hatta ucu ünlü aktör Kirk Douglas’a uzanacaktır (Kendisini “Spartacus” filminden hatırlayabilirsiniz. Aynı zamanda Oscar’lı aktör Michael Douglas’ın da babasıdır). Sıkı bir okur olan Kirk Douglas, Ken Kesey’in aynı isimli romanını (One Flew Over the Cuckoo’s Nest – Türkçe çevirisi ile “Guguk Kuşu”) 1961’de bir kitap galerisinde fark eder. Romana hayran olan Douglas, hemen romanın film haklarını satın alır. Hatta planı, çekilecek filmde başrolde oynamaktır. Fakat filmin planlanan çekim süresi o kadar uzundur ki hiç bir yapımcı filme sıcak bakmaz. Dolayısıyla Douglas projesini askıya almak zorunda kalır.

Romanın Broadway oyunu ise 1963’te New York’ta perdelerini açar. Başrol olan “McMurphy” rolünde tabi ki Kirk Douglas’ı görürüz. Oyun 1964’e kadar tam 84 performans sergiler. Kirk Douglas yıllar sonra filmin haklarını oğlu Michael Douglas’a devreder. Çekim başladığında kendisi başrol için artık çok yaşlı kaldığından filmde de yer alamaz. Ama bize müthiş bir eser sunmuş olur. Oğlu Michael Douglas da babası gibi filmde yer almak ister. “Billy Bibit” rolünü düşünür kendisine, fakat bu da gerçekleşmez. İyi ki gerçekleşmez çünkü bu rol hayatımıza yeni bir aktör de sunmuş olur böylelikle: Brad Dourif. Dourif bu filmdeki performansıyla Oscar’a aday olacaktır. “Taber” rolünde göreceğiniz aktör Christopher Lyod’u “Geleceğe Dönüş” film serilerinde profesör rolüyle hatırlayabilirsiniz. Filmin yapım ekibi, filmde ünlü bir aktörün başrolde olması için anlaşmaya varır. Birçok ünlü isim arasından Yönetmen Forman’ın öncelikli listesinde olmasa da Jack Nicholson seçilir. Yani döneminde film, Nicholson’ın yeni filmi diye reklamını yapsa da, günümüzde sadece Nicholson’ın filmi diyemiyoruz. Çünkü film, bu filmle beraber ünlenen birçok aktörü hayatımıza kazandırmıştır. Peki kimdir bu aktörler? Bir tanesini söylemiş oldum zaten; Christopher Lyod. Diğeri ise: Danny Devito! DeVito filmdeki rolüyle o kadar tatlı ki yanaklarını sıkmak için zor tutabilirsiniz kendinizi. DeVito aynı zamanda Jack Nicholson’ın da çocukluk arkadaşıdır. Dikkat ederseniz filmde de aralarındaki bu kimya fark edilmeyecek gibi değildir. Usta aktör Jack Nicholson’a dönersek: 1967’ye kadar küçük rollerde ya da 2. kalite sinema filmlerinde karşımıza çıkan Nicholson’ın yazarlık kabiliyeti de vardır. The Trip (1967) ve Head (1968) filmlerinin senaryosunu kendisi yazar. Büyük çıkışını ise 1969 yapım Peter Fonda ve Dennis Hopper ile başrollerini paylaştığı “Easy Rider (Özgürlüğün Bedeli)” filmiyle yapar ve ilk Oscar adaylığını kazanır. Bu filmle Oscar’ı kucaklayamasa da Karen Black’le başrolünü paylaştığı bir sonraki iddialı filminde “Five Easy Pieces (Beş Kolay Parça)”ta nefes kesici bir Nicholson performası izleriz. Ve bu rolüyle bir kez daha Oscar’a aday olur.

Filmin konusuna gelirsek: Hapishanede bir süre yatan Randall Patrick McMurphy (Jack Nicholson), tembel ve kural tanımaz doğası gereği, kendisine verilen işleri yapmamak adına deli taklidi yapar. Hapishane yetkilileri buna inanmasa da yetkili kişilerin de görüp karar vermesi adına McMurphy’i Oregon Devlet Akıl Hastalıkları Hastanesine yollar. Hastane yöneticisi (Brooks) de McMurphy’nin aslında deli olmadığının farkına varsa da prosedür gereği onu bir süre ziyaretçi olarak kabul eder. Hapishaneden kurtulup, hastaneye gelen McMurphy buradakileri de parmağında oynatacağı düşüncesiyle mutlulukla katılır hastaların ve hastane çalışanlarının arasına. McMurphy’nin kaldığı koğuşta, akıl sağlıkları farklılık gösteren çok çeşitli hastalar bulunur. Oldukça sosyal ve arkadaş canlısı ama aynı zamanda kurnaz olan McMurphy kısa zamanda hepsini yakından tanır ve hepsiyle ayrı ilişki kurarak grubun lideri gibi konumlanır. McMurphy’nin aykırı davranışları ve buz gibi soğuk baş hemşire Ratched’a sürekli meydan okuması tüm hastaların da hayranlığını ve sevgisini kazanır. Aslında McMurphy tüm bu insanlara gerçekten değer vermeye başlar. Hatta onları dışarıdaki dünya ile tanıştırmak için sürekli fırsatlar yaratmaya çalışır. Fakat kendisine hızla yaklaşan tehlikeyi de fark edemeyecektir. Peki McMurphy, hemşire Ratched ile girdiği bu savaşı kazanabilecek midir?

Film bizi tertemiz bir Oregon sabahı ile karşılar. Huzur veren müzikle beraber bir arabanın yaklaştığını görürürüz. İşte guguk kuşu yuvasına konacak olan kişi yaklaşmaktadır. Bu kişi hapishane görevlileri eşliğinde Oregon Akıl Hastalıkları Hastanesine getirilmekte olan McMurphy’den başkası değildir. Hastaneye büyük bir mutlulukla girdiğini gözlediğimiz McMurphy, hapishaneden koparıldığına memnun gibidir. Adamın hiperaktif hareketlerinden şüphelenseniz de ince espri anlayışı ve keskin zekasından akıl sağlığında bir sorun olmadığı sonucuna ulaşırsınız. Ama yine de hikayesini merak edersiniz. Merakımızı fazla uzatmadan, McMurphy hastane yöneticisi Dr.Spivey’in odasına alınır. Yazımın başında bahsettiğim üzere hastanede psikiyatrist olarak çalışan Brooks’un canlandırdığı karakter Dr Spivey, önüne McMurphy ile ilgili konan durum raporunu okumaya ve McMurphy ile durumunu konuşmaya başlar. Yönetmen Forman yine burada gerçekçilik etkisini kuvvetlendirmek için Brooks’a raporu önceden göstermez. Yani Brooks önündeki kağıtları gerçekten okumaktadır. McMurphy’nin gözlem için alındığı koğuş baş hemşire Ratched tarafından yönetilmektedir. Kadını görür görmez soğukluğu ve sevimsizliğinden irrite olursunuz. Hatta saçları bile şeytan boynuzlarını andıracak şekilde yapılmıştır.

McMurphy gelir gelmez grup terapisine katılır. Hemşire Ratched’in moderatörlüğünde seçilen bir kişinin derdi üzerine tartışma amaçlı düzenlenen seans McMurphy’i hemen rahatsız eder ve bu kadınla sorun yaşayacağını kendi de anlar. Hemşire insanları rahatsız ediyor ve soğukluğu ile irrite ediyor gibidir. Kadın bunu iyi niyetle mi yapıyor ya da olması gereken bu mu anlayamazsınız. Ama kadın ortaya bir konu atıp insanların tartışmasını büyük bir keyifle seyrediyor gibidir. Terapi sahnelerinin çekiminde yönetmen Forman hiç kimsenin ifadesini ve oyunculuğunu kaçırmamak için çift kamera kullanır. Yani aynı anda daire oluşturan herkes çekiliyordur. Bu tüm aktörlerin karakterlerine iyice girmesinde de çok etkili olmuştur. Hatta öyle zamanlar olmuştur ki yönetmen “kestik” dedikten sonra bile hiçbir aktör rolünden çıkmaz. Bunu fark eden Nicholson “Bu insanlar ne zaman rollerinden çıkacaklar” diye yönetmenin yanına gelir çoğu zaman. Aslında aktörlerin bu kadar rollerinin içine girmesi ve kolay kolay çıkamaması, Forman’ın oyuncularını çekimlerden önce rollerine iyice hazırlamasından da kaynaklanır. Tüm set ekibi ve oyuncular hastanede yatar ve orada yaşar bir süre. Hatta herkesin ayrı ayrı muhatap olacağı ve gözlemleyeceği hastalar da seçilir hastanede. Her oyuncu hastanedeki grup terapilerine katılır ve gözlem yapar. Forman çoğu zaman çift kamera kullandığını oyunculardan da saklar. Amacı “gerçek” tepki ve yüz ifadelerini yakalayabilmektir. İlk terapi oturumunda özellikle Jack Nicholson’ın hiç konuşmadığını ve diğerlerini konuşurken gözlemlediğini izleyeceksiniz. Burada eşsiz bir şekilde Nicholson, mimikleri ve yüz hareketleri ile konuşur adeta. Bu sahnede Forman 10 dakika boyunca kesintisiz Nicholson’ın yüzünü çeker. Yine amacı aktörden en gerçekçi tepki ve oyunculuğu yakalayabilmektir. Forman bir röportajında bu konu hakkında şöyle der: “Ekranda gerçek yüzler görmekten çok etkileniyorum. Bu bence sinemanın da gerçeğidir (veritesidir).

Çılgın McMurphy’nin çevresindeki kimseye deli muamelesi yapmadığını ve aşağılamadığını görürsünüz. Hatta bazen onların davranışlarına anlam veremediğinde “deli misiniz siz kendinize gelin” dediği olur. Karakterine ters gibi gözükse de hastaların herbiriyle sabır ve titizlikle ilişki kurar. Bu aslında şimdiye kadar kimsenin hastanede alışık olmadığı bir durumdur. Bu belki de filmde verilen en önemli mesajlardan da biridir. Bize ülke Amerika bile olsa sinir hastanelerinin içler acısı durumunu yansıtır bir şekilde. Kendini değersiz hisseden ve kendi öz saygılarını yitirip sistemin bir parçası olmaya zorlanan ve ilaçla uyuşturulan insanlar… Zaten bir süre sonra bu insanlar gerçekten de burada olmalı mı diye kendi kendinize sorarsınız. McMurphy, hastaların arasına hiç karışmayan, dilsiz ve sağır diye herkesin görmezden geldiği ve devasa cüssesi sayesinde aynı zamanda da saygı duyduğu Amerikan yerlisi koca Chief’i bile insanların arasına basketbol oynatarak çekmeye çalışır. McMurphy’e duyarsız ve onu anlamıyormuş gibi görünen Chief bile zamanla adamın ona yaptırmak istediklerini yapmaya başlar ve basketbol oynar! Hatta adamın basketbol oynarken ilk kez gülümsediğini bile görürüz.

Filmde sinema tarihinin en unutulmaz sahnelerinden birine de şahit olacaksınız. McMurphy’e o dönemlerde akıl sağlığı yerinde olmayan hastalara uygulanan şok tedavisi uygulanacaktır. McMurphy yatağa yapıştırılır ve elektrik verilir. Burada Nicholson’ın acı çeken yüzü karşısında dehşete düşecek ve adamın eşsiz yeteneği karşısında eğileceksiniz. Bu tedavi sonraları oldukça eleştiri konusu olmuş ve azaltılmışsa da uygulamadan çıkarılmamıştır. Filmin altını çizmek istediği en önemli konu da elektrokonvulsif adı verilen bu tedavi şeklidir aslında. İnsanları kontrol etmek için kurumların kullandığı bu güç gerçekten de doğru mu? Hastaların sistemin ve otoritenin birer piyonu olmayı reddettiklerinde karşılaştıkları bu ezici darbe… Bunlar gerçekten de üzerinde derin derin düşünülmesi gereken ağır konular. Forman’ın tasvir ettiği hastaneler günümüzde azalıp herkes kendi depresyon haplarıyla kendi kendini tedavi etmeye çalışsa da(!), filmdeki bu şok tedavi görüntüleri asırlarca insanların beyninden çıkmayacak gibi… Bu sahne sinemanın en iyi betimlemeleri arasında da yerini almıştır.

Çekimler sırasında Cheswick’i canlandıran aktör Sdyney Lassick rolünden bir türlü çıkamaz ya da çıkmaz. Bu durum tüm set ekibini ve doktorları da endişelendirir çekimler boyunca. Hatta öyle ki, sondaki yastıkla boğma sahnesinde Lassick o kadar etkilenir ki çığlıklar atmaya ve müdahale etmeye başlar. Set ekibi tarafından zor sakinleştirilen adama birkaç gün de izin verilir.

Filmin etkileyici sonundan uzun bir süre çıkamayacağınızdan eminim. Şundan da eminim; bu filmden sonra şu soruyu da soracaksınız: Gerçekten kim delidir ve kim akıllıdır?

Keyifli seyirler diler ve keyifle kalmanızı dilerim!

SERİ KATİLLER: SON VE BAŞLANGIÇ

1944 sonunda müttefikler Ren nehrine ulaşmışlardı. Diğer taraftan da Rusya saldırmaktaydı. Almanya abluka halindeydi. Nisan 1945’te kaçınılmaz sonu algılayan Hitler çareyi intihar etmekte buldu. Müttefikler nihayet Nazilerin meşhur ölüm kamplarına ulaştılar. İlk kez kampın içerisinden çarpıcı bilgiler ulaşmaya başladı. Keşifler dehşet vericiydi. Birçok kadın, erkek ve çocuk açlıktan ölmek üzereydiler. Kampların her yerinde yığınla cesetler vardı.

Ancak hâlâ sona ulaşılmamıştı. Pearl Harbor’un intikamı henüz alınmamıştı. Sırada Japonya vardı. İntikam çok acı oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 6 Ağustos 1945’te ilk atom bombasını Hiroshima üzerine bırakarak, insanlık adına büyük bir cinayet işledi. Üç gün sonra Nagasaki aynı şekilde hedef alındı ve Japonya teslim olmak zorunda kaldı. Atom çağı resmen başlamıştı. Artık geri dönüş yoktu.

Japonya’ya geçmişken, orada da seri katiller türediğini belirtelim. Eski bir deniz subayı olan Yoshio Kadaira, bir kurbanına evinin adresini verirken yakalandı. 1945 ile 1946 yılları arasında Tokyo’da gerçekleşen 10 tecavüz ve cinayetin 7’sini itiraf etti.. Diğer bir seri katil ise Shizu Koguchi, diğer 3 cinayeti üstlendi. Her iki seri katil de benzer yöntemle kurbanlarını evlerine davet etmişler ve tecavüz ettikten sonra öldürmüşlerdi. Her ikisi de idam cezasına çarptırıldılar.

Çifte İtiraf

Amerika’nın İndiana eyaletinde ilginç bir seri cinayet vakası yaşandı. Dört cinayetin ardından iki kişi tutuklanır. Burada tuhaf olan şudur: Her ikisi de cinayetleri tek başına ve ayrı ayrı işlediklerini itiraf etmişlerdir. Ralph Lobaugh ve Franklin Click, ayrı ifadelerde Şubat 1944 ile Mart 1945 arasında 4 kadını öldürdüklerini itiraf ederler. Lobaugh, siyah bir tarak ve kemer düşürdüğünü belirtir. Gerçekten de olay yerlerinin bir tanesinde tarak ile kemer bulunur. Click olayın içerisine farklı şekilde dahil olur. Bir saldırı neticesinde sağ kurtulan bir kadın, Click’i tarif eder. Polis diğer dört kurbandan bir tanesi ile bağlantı tespit eder. İtiraf yazısında dört cinayeti birden kabullenir. Çıkartıldığı mahkemede jüri üyeleri, Vlick’i bir cinayetten ötürü suçlu bulur ve Vlick idam edilir. Diğer üç cinayetten ötürü suçlu bulunmaması için makul bir sebep vardır. Başka bir duruşmada Lobaugh, diğer üç cinayetten ötürü suçlu bulunmuş ve önceden idam cezasına çarptırılmıştır. Ancak daha sonradan cezası ömür boyu hapse çevrilmiştir.

Ruj Katili

Bu olaydan  önce Josephine Ross isimli genç kadının evine de aynı şekilde girilmiş, kafasına sert bir cisimle vurulduktan sonra ölen kadının bedeni aynı şekilde küvette yıkanmaya çalışılmıştı. Katil daireden ayrılmadan önce kurbanın yaralarını koli bandı ile bantlamıştı. İki cinayet arasındaki benzerlik dikkat çekiyordu. İkinci cinayetin ardından, bir ay sonra, bu sefer 6 yaşındaki genç bir kız yatağından kaçırıldı. Kaçıran kişi bir not bırakmıştı. Kısa süre sonra küçük kızın kesik kafası ve bazı uzuvları bir poşet içerisinde bulundu.

Ruj katilinin duvara yazdığı yazı.

Haziran 1946’da devriye gezen bir polis memuru, şüpheli hareketlerde bulunan genç bir adamı fark etti. Adam bir apartman girdi. Kendisini takip eden polis memuru. adamı bir dairenin kapısını açmaya çalışırken suçüstü yakaladı. Başta sıradan bir hırsızlık girişimi olarak görünen bu olaydaki failin, aslında polisin uzun süredir peşinde olduğu “Ruj Katili” olduğu anlaşıldı. Tutuklanan hırsız 17 yaşındaki William Heirens idi.

William Heirens

Heirens,  gerçeklik serumu etkisi altında ve yazı karakteri sayesinde tüm cinayetleri itiraf etti. üç kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılan cani, birkaç yıl sonra ailesine gönderd,ği mektupta herşeyi inkar etti. Psikolojik analizinde, evlere girmenin kendisinde cinsel haz uyandırdığı görülüyordu. Eve girme esnasında genellikle altına kaçırıyordu. Heirens, 82 yaşındaki ölümüne kadar cezaevinde kaldı. Ve ölene kadar da suçsuz olduğunu, polis baskısıyla suçu kabul etmek zorunda kaldığını iddia etti.

1946’da, Teksas’ta bir seri katil ortaya çıktı…

Ayışığı Cinayetleri

20 Şubat gecesinde dolunay tüm ihtişamı ile ışık saçıyordu. Genç bir çift arabalarının içerisinde oturmuş sohbet ederken saldırıya uğradılar. Genç kız tecavüze uğradı. Her iki kişi de ölü bulundu. Bir sonraki dolunay gecesinde ilk cinayetin yakınlarında yine bir çift saldırıya uğradı ve her ikisi de öldürüldü. Nisan ayında bu kez on beş yaşındaki Betty Jo Booker ve erkek arkadaşı Paul Martin benzer şekilde öldürüldüler. Betty Jo öldürülmeden önce saatlerce tecavüze ve işkenceye maruz kalmıştı. Bir sonraki ay bu kez yaşlı bir çift ellerinde saldırıya uğradılar. Yaşlı adam ölürken, eşi yaralı olarak kaçmayı başardı. Kadının verdiği eşgal ve olay yerlerinde tespit edilen araba lastiği izleri polisin işini kolaylaştırdı. Tüm cinayetlerin ortak noktası, her birinin dolunayda gerçekleşmiş olmasıydı. Cinayetler o günden ititbaren durdu. Kısa bir süre sonra bir intihar ihbarı geldi. Genç bir adam kendisini arabasının içerisinde vurarak öldürmüştü. Olay yerinde tespit edilen araç tekerleği izleri, intihar eden adamın tekerlekleri ile uyumluydu. Büyük ihtimalle baskıya dayanamayan katil intihar etmişti.

Bebek Katilleri

Lila ve William Young çifti, bebek çiftliği işletmekteydi. Çocukların çoğu açlıktan ölmek üzereydi. Genç bir kadın, evlilik dışı hamile kalması sebebiyle çifte başvurmuş ve doğumdan sonra bebeği para karşılığı satmak istemişti. Doğum, çiftin evinde gerçekleşecekti. Doğum esnasında ölen kadının ardından her şey ortaya çıktı. Davanın çözümü için bir tanık peydah oldu. Gündelik işler yapan bu adamın itirafı korkunç boyutlardaydı. Genç çift için çalışan bu adam, satılamayan bebeklerin öldürüldüğünü, yüze yakın bebeğin bahçeye gömüldüğünü itiraf etti. Ancak, Young çifti güçlü ilişkileri dolayısıyla hiçbir zaman ceza almadılar. Haklarında açılan bütün davalar sonuçsuz kaldı. Yıllar sonra doğal nedenlerle öldüler.

Bebek katilleri Lila ve William Young çifti.

Çiftlikten sağ kurtulan bebekler, yıllar sonra 1997 buluşmasında.

Savaş milyonlarca kişinin ölümüne sebep olmuştu. Birçok insan evini ve tüm varlıklarını kaybettiler. Savaşı kaybeden Almanya dört bölgeye bölünmüştü. Sovyetler Birliği, A.B.D., İngiltere ve Fransa bu dört bölgeden sorumluydu. Doğu Avrupa ülkelerinin tamamı komünizme geçmek zorunda kaldı. Yahudiler 1948’de İsrail’in bağımsızlığını ilan etti. Bu bağımsızlık ileride Orta Doğu’ya çok pahalıya mal olacaktı. Avrupa’da ve Asya’da birçok şehir yeniden inşa edilmek zorundaydı.

Japonya’nın iki atom bombası neticesinde dağılmış olması birçok insanı korkutuyordu. Savaş en çok ABD ve Sovyetler Birliği’ne yaramıştı. Süper güç haline dönüşen bu iki ülke, bitmek bilmeyen ekonomik, askeri ve siyasi bir rekabet içerisine girdiler. Hitler’in ölümünün üzerinden  sadece iki yıl geçmişti ki, soğuk savaş başladı. Ülkeler ekonomik yönden kalkınmaya çalışırken, katiller cinayetlerine devam ediyorlardı.

TİNDARİ GEZİSİ

TİNDARİ GEZİSİ

ANDREA CAMILLERI

MYLOS KİTAP

ÇEVİRMEN: SEMİH TOPÇU

239 SAYFA

Ahh Montalbano… Nasıl bu kadar yiyip, içip de kilo almıyor, hayret! İlgi çekici dürüst, terbiyeli, sadık bir kahraman. İşleri kendine özgü bir şekilde yaptığından üstleri onu başıboş bir mermi gibi görüyor. Beşinci kitapta da durum değişmiyor. Yine bildiğini okuyor; leziz yemekler yiyor,  Livia’nın evlilik taleplerini ustaca savuşturuyor.

Nenè Sanfilippo oturduğu apartmanın kapısında alnından vurulmuş halde bulunur. Kurbanın evindeki eşyalar, otoparktaki iki arabası, cesedinin cebinden çıkan paralar ve çek biraz kafa karıştırır. Çünkü işsizdir ve emekli maaşı alan bir annesi vardır.Görünüşe göre gelirinin üzerinde bir hayat yaşamaktadır. Amirleri davayı Montalbano’ya vermek istemez. Ama komiserlerden biri Beyrut ziyareti sonrasında dizanteri olmuş, diğeribir soygun sırasında vurulduğu için New York’ta hastanededir. Elde var Montalbano. Hayır, elbette Montalbano’nun bu aksiliklerle alakası yok. Olay yeri incelemeleri tamamlanır ve Montalbano araştırmalarına devam etmek için emniyete döner.



Emniyette Davide Griffo adındaki biri Montalbano ile görüşmek ister. Tabii bunun için önce Catarella ile cebelleşmek zorunda kalacaktır. Adam kayıp anne babasına iki gündür ulaşamadığını ve evlerinin kapısını kırdırmak için izin istediğini söyler. Montalbano cinayet davasıyla uğraştığından kayıp anne baba dosyasını Gallo’ya kitlemek ister. Ta ki kayıp yaşlı çiftin öldürülen gençle aynı apartmanda oturduğunu öğrenene kadar. Apartmana giden Montalbano komşularla görüşüp tanık arar. Griffo’ların komşusu (yaşlı, çapkın bir kadın) Griffo’ların çok mesafeli olduğunu, kimseyle muhatap olmadıklarını ve Sanphillipo’nun da her gece kadınlarla gürültülü şekilde seks yaptığını söyler. Aksini iddia etse bile bu sesleri dinlemekten oldukça keyif aldığı açık. Montalbano Catarella’yı Nenè Sanfilippo’nun dairesindeki bilgisayar ve CD’leri incelemesi için görevlendirir.

Günün akşamında Salvo, Griffo’ları gören bir tanık bulmak için televizyonda yaptırdığı haberi izlerken kapı çalınır. Yardımcısı Mimi bir kadına âşık olduğunu ve tayin isteyeceğini söyler. İşte burada Montalbano’nun aslında ne kadar duygusal biri olduğunu görürüz. İkisi viski içerek sarhoş olur ve Salvo ertesi sabah şiddetli bir baş ağrısıyla uyanır. Fazio arar, Caterella’nın kayıp olduğunu söyler. Görünüşe göre Catarella bütün gece çalışmış ve müthiş şeyler bulmuştur. Nenè Sanfilippo ve evli bir kadın arasında yazılmış müstehcen mektuplar ve bir roman… Montalbano delillerin incelemesi görevini tayin istedi diye sinir olduğu Mimi’ye verir. Mektuplar o kadar ayrıntılıdır ki Mimi mektupları okuduğunda kadının kim olduğunu anlar ama emin olmadan Montalbano’yla paylaşmaz. Çiftin kayboluşuyla ilgili birkaç tanığın ortaya çıkmasının ardından Griffo’ların en son Tindari’ye giden bir otobüs turunda görüldüğünü öğrenirler. Montalbano soruşturma sırasında reddedemeyeceği bir telefon alır. İki büyük suç ailesinden birinin reisi olan Don Balduccio Sinagra, Montalbano’dan ziyaretine gelmesini ister. 

Yolcular ve otobüs şoförüyle görüşülür. Griffoları pek hatırlamazlar ama bir çift, ev eşyaları satmak için otobüse binen Bayan Beatrice Dileo’dan bahseder. Salvo ve Beatrice restoranda buluşurlar. Çünkü Montalbano aç ve yemek yemeli. Kadın sattığı eşyaları otobüsün arka koltuğuna koyduğunu, otobüsün sadece yarısı dolu olmasına rağmen, Griffoların en arka beşli koltukta oturup düzenli olarak arka pencereden dışarı baktıklarını söyler. Mimi, restorana gelince Montalbano’nun kafasında ampuller yanar. Kadından etkilendiği ortada olan Mimi’yi Beatrice’le baş başa bırakır. Hadi hayırlısı…

Montalbano, Fazio’nun uyarılarına rağmen mafya babasını ziyarete gider. Don Balduccio Sinagra suça bulaşan torununun öldürülme tehlikesi olduğunu söyler ve yakalanmasını ister. Böylece hapishanede güvende olacaktır. Bu görüşmeden bir anlam çıkaramadım ilkin ama mafya adamlarının şifreli konuştuğunu, bir şey söylerken başka bir şeyi kastettiğini ve Montalbano’nun bu ipucunu anlayacak kadar zeki olduğunu öğrendim. Fazio, Don Sinagra tarafından özel olarak Montalbano’ya tanıtılan ve takip edilmeyi bekleyen mafya rahibi Crucilla’yı gözetim altına alır. Fazio onu takip edecek ve Crucilla’ya kimsenin haberi olmadan takip edildiğini bildirecektir. Fazio’yu bu sayede Japichinu’ya götürecektir. Montalbano’dan hoşlanmayan amiri, mafya babalarıyla iş birliği içinde görülmesinden memnun olmadığını belirtmek için onu ofise çağırır. Ancak Montalbano, Sinagra’nın muhbir olmak istediğini söyler ve işi kendi lehine çevirir. Bu arada kötü haber gelir; yaşlı çift el ele tutuşmuş şekilde ölü bulunur. Görünüşe göre infaz edilmişlerdir. Montalbano kendini çok suçlu hisseder. Olayı en başta ciddiye almadığı için mahcuptur. Mafya rahibi Crucilla’yı takip eden Fazio, Montalbano’ya rahibin onları ertesi sabah Japichinu’ya götüreceğini söyler. Nenè Sanfilippo’nun dairesine giden Montalbano, Nenè’nin kızlarla birlikte olduğu videoları bulur ve Mimi’den tüm videoları izlemesini ister. Elbette Mimi eli boş dönmez. Mektupları okurken tahmin ettiği kadını teyit etmiştir.

Ertesi sabah, bir ekip Japichinu’yu almak için rahiple birlikte kulübeye gider, ancak onu ölü bulurlar.  Montalbano, Sinagra’nın onu bir piyon gibi kullanmak istediğini anlar, ancak bu rolü oynamayı reddeder. Bu sebeple Japichinu’yu ölü bulduğunu söylemez. Bu arada otobüs şoförünün tur esnasında çektiği fotoğraflar Montalbano’ya ulaşır. Sonunda yaşlı çiftle Nenè Sanfilippo’nun birlikte hareket ettikleri ortaya çıkar. Çünkü Nenè Sanfilippo tur otobüsünü Tindari’ye kadar takip etmiştir. Yaşlı çiftin banka hesaplarında emekli maaşlarıyla biriktiremeyecekleri kadar fazla para vardır. Mimi görüntülerdeki kadının kim olduğunu söylediğinde artık ipin ucunu yakalayıp bu insanları birbirlerine bağlayan olayları çözen Montalbano ve yardımcılarının yapması gereken şey doğru zamanda doğru yemleri atıp balığın oltaya gelmesini beklemek olacaktır.

Tindari Gezisi gizemli, mantıklı ve ustaca çözümlerle baştan çıkaran ve iyi planlanmış bir kitap. Yazarın her kitabında karakterler daha gerçekçi hale geliyor. Komiser Montalbano serisinin önceki kitaplarından çok daha karanlık bulduğum bu kitapta dedektif, bazı alışılmadık sınavlardan geçiyor ve onu oldukçasarsacak gerçek bir kötülükle karşı karşıya kalıyor. Siyaset, bürokrasi, mafya, çeteler, sırlar, ustaca yapılmış sinsi planlar… Ama bunların yanında mis gibi parmesan kokulu makarnalar, lezzetli şaraplar, tazecik balıklar, deniz kokusu ve elbette aşk… Muhteşem bir Tindari Gezisi, muhteşem bir soruşturma garantisi.

TÜRK DEDEKTİF

ABD merkezli dijital platformlardan Paramount+’un, hikâyesi Türkiye’de geçen ilk dizisi kendisinden önce ülkemize ayak bastı. The Turkish Detective (Türk Dedektif), aralık ayında Turkcell’e bağlı dijital platform TV+’ta ikişer bölüm halinde yayınlanmaya başladı ve sekiz bölümlük sezonunu 5 Ocak’ta tamamladı.

Barbara Nadel’in kaleme aldığı Çetin İkmen serisinin dizi olacağı haberini aslında Haziran 2020’de almıştık. Gel zaman git zaman derken, 2022’de Paramount’tan dizi onayı geldi. Başrollerinde Haluk Bilginer, Ethan Kai ve Yasemin Kay Allen’in olacağı, ortak yapımını Miramax ve ViacomCBS Int’l Studios’a (VIS) ek olarak Ay Yapım’ın üstleneceği duyuruldu.

Dizinin senaryosunu Ben Schiffer (Skins) kaleme aldı, bölümleri Niels Arden Oplev, Lynsey Miller ve Nisan Dağ yönetti. Geniş kadrosunda Erol Afşin, Tülin Oral, Yılmaz Gruda, Selma Ergeç, Uygar Tamer, Deniz Ülkü, Ruhi Sarı, Fatih Al, Diyar Bozkurt, Rüzgâr Diricanlı, Ferit Özmenoğlu, Murat Seven ve Lila Gürman gibi yerli oyuncular da bulunuyor.

Günümüzdeİstanbul’da geçen ve yirmi dört romana ulaşan CWA Silver Dagger ödüllü seride özetle Çetin İkmen ve ortağı Mehmet Süleyman’ın şehirde işlenen suçları çözüşü anlatılıyor. İkmen’i usta oyuncu Haluk Bilginer, ortağı Mehmet Süleyman’ı Ethan Kai canlandırıyor. Allen ise  suçları çözmede yardım aldıkları Dedektif Ayşe Farsakoğlu’na hayat veriyor.

Dizi, her bölümünde farklı bir olayı işleyen klasik polisiyelerden. Bazı olaylar birden fazla bölüme yayılabiliyor. Dizi boyunca Mehmet’in İstanbul’a asıl geliş sebebine ya da İkmen’in ve Ayşe’nin özel hayatında olup bitenlere tanık oluyoruz.

Dizi, fragmanı yayınlandığında “Orta Doğu sarısı” denilen malum filtresiyle gündeme geldi. Bölümlerin klişelerle dolu olduğunu iddia edemem. Aslında klişelerin de sanıldığı ölçüde göze batmadığı söylenebilir. Fakat tüm bunlar iyisiyle kötüsüyle diziyi kalburüstü bir polisiye haline de getirmiyor…

Evet, Haluk Bilginer her zamanki gibi iyi oynuyor. Kendisini İngilizce konuşurken izlemenin zevk olduğunu da belirtmeliyim. Ethan Kai ve Yasemin Kay Allen de rollerinin hakkını veren ana kadro oyuncularından. Yine de her şey oyunculukla bitmiyor. Sekiz bölüme yayılan olayları/vakaları düşündüğümüzde senaryonun dizinin gerisinde kaldığını söylemek mümkün. İstanbul gibi kozmopolit, derya deniz bir şehirden daha zengin, cesur ve daha iyi polisiye hikâyeler çıkarabilirlermiş.

İkmen serisini henüz okumadığım için romana ne   kadar sadık kalarak uyarlandığını bilmiyorum. Dolayısıyla yaptığım yorumun dizinin çerçevesiyle sınırlı olduğunu belirtmeliyim. Böyle zamanlarda çok fazla polisiye hikâye izlemek/okumaktan dolayı ne derece güçbeğenir olduğumu da sorguluyorum aslında ama bu dizi özelinde bunun etkisi olduğu kanısında değilim.

TV+ diziye dublaj yaptırdığı için dileyene iki farklı versiyon mevcut. Hatta Haluk Bilginer kendi dublajını yapmış, diğer oyuncularıysa farklı isimler seslendiriyor. Gerçi dizi esasında Türkçe-İngilizce dilinde çekildiği için kulağa biraz tuhaf gelebilir bu durum. Adı Mehmet olsa da yurt dışından gelerek Emniyet’te görev almaya başlayan karakterin Türkçesi pek de iyi değil. Dolayısıyla diğerleri de dâhil olmak üzere onun olduğu sahnelerde genelde İngilizce konuşuluyor. Hatta öyle ki olay sebebiyle sorgu odasına alınan bir vatandaşın ifadesinin İngilizce alındığını bile gördü bu gözler. İkmen ve amiri durumundaki Selma, telefonda İngilizce konuşuyorlar mesela (niyeyse). Hatta İkmen’in bir ara Emniyet Müdürü olmak için girdiği mülakatta da görüşmeyi İngilizce gerçekleştirdiler ve konunun dil yeterliliğini ölçmekle bir alakası olmadığını söyleyebilirim.

The Turkish Detective’in sezon finaline geldiğimizde birkaç bölüme yaydığı cinayet davası da sonuçlanınca geriye bir şey kalmadı. Gelecek sezon olursa yine bölümlük/sezonluk davalarla uğraşırlar herhalde. Bunu ancak Paramount diziyi yayınladıktan sonra öğrenebileceğiz.

Artısıyla eksisiyle, “Türk Dedektif”imiz böyle işte. Olur da 2. sezon gelirse onunla da görüşürüz muhtemelen. Hiç değilse değişiklik oldu işte, bunu yap(a)mayan da var malum…

İKİ YAŞAM ARASINDA

Güneş ışınları odayı aydınlatırken, kedisi yatağa çoktan atlamıştı. Her sabah olduğu gibi kedisiyle oynaşmış, ona sahip olduğu için mutlu bir şekilde yataktan çıkmıştı Eylül. Bugün mağazada gece sayımı vardı. Gece sayımlarını çok seviyordu diğerlerinin aksine. Hem hiç müşteri olmuyordu, hem gecenin bir yarısı pizza söyleyip, çalışma arkadaşlarıyla istedikleri gibi yiyip içiyorlardı, mola dakikasını düşünmeden. Tek gerginliği, envanterde eksik çıkması oluyordu. Çünkü eksik çıkan her ürün, reyon görevlilerinden daha çok kasiyerleri ilgilendiriyordu. Değişim veya iade almaktan bu yüzden hoşlanmıyordu. Bugün, hiçbir olumsuzluk düşünmeden, çalışmaya niyetliydi. Gariptir ki, mağazada çalışmayı, insanlarla içli dışlı olmayı, kasada saatlerce beklese dahi, işlem almayı hayatındaki -kedi dışında- her şeyden çok seviyordu. Yurttan ayrılıp, kendi ayakları üstünde durmaya başladığı zamanlardan beri, ona en iyi gelen şey, mağazada bulduğu aile ortamı ve kurduğu arkadaşlıklardı.

Hazırlanıp, mağazanın yolunu tuttu. Her zamanki gibi yoldan geçerken bir poğaça alacak ve mağazanın terasında, işe başlamadan önce motive olacaktı. Mağazaya girdiği andan itibaren, kendi dünyasını kapının arkasında bırakıyor, çalışanlara gülücük dağıtarak terasa çıkıyordu. Her gün yapılan briefingden sonra, sanki çok önemli bir görevi varmış gibi, kasasını açıyor ve işe başlıyordu.

***

Elisa, simsiyah kıyafetlerini giymiş, gözlerine siyah göz kaleminden iyice sürmüştü. Biraz uzaklaşıp, kendisini izledi. Yırtık siyah ten çorabı, kısacık eteği, örgü mini kazağı ve kalın tabanlı botlarıyla tam olmak istediği gibiydi. Barmen olması, ruhunun karanlığını besliyordu çünkü yarasa misali geceleri ortaya çıkıyordu. Karanlık taraflarını özgürce yaşıyor, kapatmak veya gizlemek zorunda kalmıyordu. Kül tabağındaki on ikinci sigarasından bir nefes daha çekip, çantasına uzandı. Gece onu bekliyordu.

Kadıköy’deki Boğa Heykeli’ne ve Çilek Sokak’a yakın bir dairede kalıyordu. Apartmandan çıkıp, heykeli sağında bırakarak aşağıdaki caddeye doğru yürüdü. Simit Sarayının arasındaki sokaktan girdi. Balıkçıların olduğu sokak. Balıktan her zaman nefret ederdi. Adımlarını hızlandırıp, bir üst sokağa yöneldi. Kendi halinde, küçük bir bardan içeri girdi. Deri ceketini hızlıca çıkardı. Tezgâhın arkasındaki Yalçın’ı selamlayıp, işe koyuldu. Bar, her zamankinden daha sakindi. Bu da ona düşünecek bolca zaman veriyordu. Çünkü en çok, gece düşünmekten hoşlanıyordu.

***

Eylül, yere düşen birkaç kıyafeti yerden kaldırırken müdürünün onlara söylediği şeyi hatırladı. “Bu mağaza sizin ekmek paranızı kazandığınız yer. Nasıl bir ekmek parçası yere düştüğünde hemen alıyorsanız, yerde bir kıyafet görürseniz de, hemen alacaksınız.” Gülümsedi. Gerçekten her seferinde sanki yerden ekmek topluyormuş gibi hissetmesine hayret etti. Kasadaki yoğunluğun az olduğu zamanlarda, reyondaki arkadaşlarına yardıma gidiyordu. Yerden topladığı kıyafetleri özenle katlıyor ve olması gereken sıraya diziyordu. Hatta bir süre, düzelttiği yerin başından ayrılamıyordu. En azından birkaç dakika toplu durmasını umut ettiğinden, düzelttiği yerleri birkaç kez turluyordu. Tam bu sırada, kalın, tok bir sesin kendisine seslendiğini duydu. Müşterilerle ilgilenmek her zaman hoşuna gidiyordu. Suratında kocaman bir gülümsemeyle adama yaklaştı fakat suratındaki doğum lekesini fark etmesiyle, midesine bir sancı girdi.  Birkaç saniye, hiçbir şey demeden, adamı baştan aşağı süzdü. Deri ayakkabılar ve üzerindeki takım oldukça pahalı gözüküyordu. Böyle basit bir mağazada ne işi olduğunu anlayamadı o yüzden. Adamın yanlış anlamasını istemediğinden, kendini toparlayıp doğum lekesine bakarak “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. Gözü hala doğum lekesindeydi.

“Merhaba, ben her yerde aradım ama, istediğim şekilde bir kanvas pantolon bulamıyorum. Bakabilir misiniz?” dedi adam, Eylül’ün yaka kartını okurken.

“Ben sizi, erkek reyonundaki arkadaşıma yönlendireyim, o size yardımcı olacaktır.”

“Teşekkür ederim, Eylül Hanım.”

Bu kısa sohbetin ardından Eylül, reyonu bırakıp kasaya geçti. Mide bulantısını bastırmaya çalışıyordu. Az sonra adam kasaya yöneldi, ödemesini kredi kartıyla yaptı. Normalde hiçbir zaman çıkan fişlerdeki isimleri okumazdı ama bu adamın kim olduğunu kendini kontrol edemeyecek kadar merak ediyordu. İsim bilgilerini telefonuna not ettikten sonra işe geri döndü.

***

Elisa sabaha doğru barı kapatırken, bir köpeğin huzurla uyumasına şahit oldu. Artık eve gidip, kendini uykunun kollarına bırakabilirdi. Gece sorunsuz ve olaysız bitmişti. Zaten bütün gece, aklındaki tek soru işaretiyle boğuşup durmuştu. Bir an önce hissettiği şeyin peşinden gitmesi gerekiyordu. Ama önce uyumalı, zihnini boşaltmalı ve doğru sorular sormaya başlamalıydı. En azından şimdilik. Sahile yürüyüp, biraz denizi izledi. En erken vapur seferi sabah 06.00’daydı. Yine de gün uyanmaya başlamış, martılar uçuşup, yolculardan gelecek simit parçalarını beklemeye başlamıştı bile. Herkes ve hayat uyanırken, uyuyacak ve bu eşsiz melodiyi her zamanki gibi kaçıracaktı Elisa ama çok umursamadan, evine doğru yola koyuldu.

Bilgisayarın başında saatler geçirdi. Uyku planı suya düşmüş olsa da, öğrendiklerinden memnundu, kalkıp sıcak bir duş aldıktan sonra hazırlanmaya başladı. Gündüz dolaşmaktan hiç hoşlanmıyordu ama heyecanına yenik düşmüştü. Bu sefer daha iddiasız ve daha kadınsı şeyler giymeyi tercih etti. Makyajı orantılı, saçı hafif fönlü, aynada gördüğü kişi ise asla kendisi değildi. Uykusuzluğa alışık olduğundan, uyumamasını umursamıyor hatta uykusuzluk bile çekmiyordu. Küçük bir kâğıda not aldıktan sonra, kâğıdı cebine atıp, evden ayrıldı.

***

Eylül, sayıma kalmadan eve gelmek için izin istedi. Mide bulantısını bastıramamış, kendisine ne olduğunu anlayamamış ama sabah aldığı poğaçanın yağından olduğuna emin bir şekilde, yatağa uzandı. Yorucu bir gün geçirdi. Kedisiyle oynaşacak hali dahi yoktu. Birkaç saat uyuyup, eğer geçmezse doktora gitmeliydi. Bir an önce uykuya dalmaya niyetlense de, telefonuna düşen bildirim sesiyle, gözünü açtı. İşten birkaç arkadaşı iyi olup olmadığını soruyordu. Mesajları cevapladıktan sonra, telefonuna not ettiği ismi kontrol etti. Bir süre düşündü ama cevap bulamayınca, uyumayı tercih etti.

Sabah, kendini iyi hissetse bile iş yerinden izin istedi. Biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğu belliydi. Hem böylece bu adamın neden dikkatini bu kadar çektiğini düşünecek, hem de yurttaki arkadaşlarıyla görüşüp, özlem giderecekti. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli ve kimsesiz çocuklar bunca uzun zaman birbirlerini görmemezlik etmemeliydi.

***

Elisa büyük bir şirketin kapısında durup, birkaç nefes aldı. Danışmaya iş görüşmesi için geldiğini söyledikten sonra, Kerem Bey’in odasına kadar yürüdü. 26 yaşındaydı ama böyle görkemli yerler onu ne zaman görse heyecanlandırıyordu. Kerem Bey, 45 yaşlarında, karizmatik sayılabilecek yüz hatlarına sahip, bakımlı ve son derece nazik bir adamdı. Elisa’yı, küçük bir tebessümle karşılayıp, oturacağı yeri işaret etti. Elisa barmen olmayı çok seviyor ve kendini oraya ait hissediyordu. Yeni bir işe atılmak gibi bir niyeti de yoktu. Tek isteği Kerem Bey’le tanışmak ve eğer mümkün olursa onunla birkaç güzel akşam yemeği yemekti. Böyle büyük şirketlerde insan kaynakları iş alımlarıyla ilgilenirdi. O yüzden Elisa, direk Kerem Bey’in onunla görüşmek istemesine anlam veremedi ama bunu sorgulamadı da. Asıl amacı onun dikkatini çekmekti çünkü onu daha önce görmüş, heyecanlanmış, araştırmaları sonucunda kim olduğunu bulmuştu. Görünüşünden daha yaşlı olmasına şaşırdı ama yaşını göstermiyor olması işine geliyordu. Hem böylece insanlara bu yaş farkını anlatmak derdinde olmayacaktı. En azından Yalçın’a.

Kerem Bey, kendine yeni bir sekreter arıyordu. Elisa için kaçırılması güç bir fırsattı. İşe alınırsa zaman içinde amacına ulaşırdı ama gündüzleri başka işi olduğundan işe alınmak istemiyordu. Tek fırsatı şu an, Kerem Bey’i ikna etmek ve işe alınmadan buradan ayrılmaktı. “Anladım Elisa Hanım, daha önce tecrübenizin olmaması sorun değil. Fakat benim işlerim bayağı yoğun, idare edebilecek misiniz?” dedi Kerem. Hem onu kırmak istemiyor, hem işe almayı düşünmüyordu ama karşısındaki kadın da hem genç hem güzeldi. Uzun süredir yalnızdı, şöyle genç biriyle birkaç gece geçirse, fena olmazdı. Hem bu kadın ona bir yerlerden tanıdık geliyordu. Sanki daha önce görmüş gibiydi ama bir türlü emin olamıyordu. “Tecrübem yok, bu konuda haklısınız. Sanırım sekreterlik işleri de deneme yanılmayla olmuyor. İş adamlarıyla olan toplantılarınızı ayarlayamamak bir sürü şeyi kötü etkileyebilir. Ama sanırım, baş başa bir toplantı düzenlemek istersek, sekreter olmama gerek kalmaz.” Elisa, işe alınmak ve onu ikna etmek noktasındansa, buluşma ayarlamaya çalışıyordu. Böyle cesur cümleler tam onun gibi birine yakışırdı. Cesur olmaktan, istediği şeyi belirtmekten ve açık konuşmaktan hiçbir zaman korkmadı. Bu tavrı da zaten bir yerlerden tanıdığını sandığı Elisa’yı yakından tanımak için, Kerem Bey’e bir fırsat vermiş oldu. Böylece daha uzun sohbet edebilecek, eğer gerçekten tanıyorsa, nerden ve nasıl olduğunu bulacaktı. Kadınları severdi, onlarla tanışmayı da. Bu sebeple sekreterini çok sık değiştiriyor, yeni limanlara yelken açıyordu.

***

Başkomiser Erhan, Eylül’ün geldiğini görünce yerinden fırladı, mesaisi bitmek üzereydi ama bu kadına her zaman vakit bulurdu. Yurtta asilik yaptığı zamanlardan beridir, gerçek bir abi-kardeş olmuşlardı. Eylül de Erhan abisini çok seviyor, zaman buldukça onu ziyaret ediyordu. Bugünkü ziyareti, özlemden çok karşılaştığı adamla alakalıydı. Erhan’dan yardım isteyecek ve kafasındaki soru işaretlerini durdurabilecekti.

Biraz hoş sohbetin ardından, Eylül cebindeki kâğıdı Erhan’a uzattı. “ Abi, lütfen diyorum ya. Kırma beni. Ne var sanki, senin için beş dakikalık bir şey. Ev adresini, telefonunu ne yaptığını falan bulsan?”

“Eylül, kim bu adam? Aşık mı oldun, ne oldu? Nerden çıktı şimdi. Öyle beş dakikada bulunmaz hem.” Erhan tedirgin olmuş, Eylül’ün ilk defa böyle bir şey istemesine ise anlam verememişti.

“E ben de onu diyorum işte abi, kimdir nedir bir baksan ya? Belki âşık oldum, kötü bi adama mı âşık olayım?” Eylül küçük bir kahkaha attı. Erhan’ın onu kırmayacağını biliyordu. Eğilip yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, haber beklediğini söyleyerek ayrıldı. Erhan ise, huzursuzlanıp, bilgisayarından kısa bir araştırma yapmaya karar verdi.

Eylül, telefonundan yurttaki arkadaşları Esra ve Nursel’le buluşacakları kafenin konumuna bakarken bir yandan yürüyordu. Esra, aralarındaki en çalışkan kızdı. Doktor olup, bilimle uğraşacağı daha o zamanlardan belliydi. Yurdun bahçesinde bulduğu solucanları bir kavanoza koyar, besleyip gözlemlerdi. Nursel ise sık sık hapisteki babasını anlatır, suçsuz yere içeride olduğundan bahsederdi. Üçü de, yurtta sıkı dosttular. Zaman içinde, görüşmelerinin sıklığı azalsa da arkadaşlıkları için her şeyi yapabilecek güçteydiler.

Esra, Nursel ve Eylül, gecenin ilerleyen saatlerine doğru, hararetli bir konuşmanın tam ortasındaydı. Eylül, ikna etmekten sıkılmış gibi, sandalyesine yaslanıp söze girdi. “Emin değilim diyorum size. Ama bir şey hissediyorum, kesin o. Kaç yıl geçti emin olamam ama hislerim beni yanıltmaz.”

“Eylül, bu anlattıkların tamamen saçmalık,” dedi Esra, sesini biraz daha alçaltırken. “ Benden istediğin şeyin farkında mısın?”

“Hele benden istediğin şey!” Nursel, gözlerini Esra’ya çevirmiş, Eylül’ün anlattıkları ve istedikleri karşısında şaşkınlığını dile getiriyordu. Eylül ise, konuyu en başa alıp, tek tek anlatmaya karar verdi. Hissettiği şeyin doğru olduğunu kanıtlamaya az kalmıştı. Başkomiser Erhan, ona istediği bilgileri verdiğinde, tüm bu anlattıklarının doğru olduğunu ikisi de anlayacaktı. Ama şimdilik Erhan Abi’den bahsetmese de olurdu.

***

Elisa iş yerini arayıp, bu gece için izin istedi. Bar, bu aralar sakin olduğundan idare edebileceklerini söylediler. Baş başa toplantı fikrinin Kerem Bey’i heyecanlandırdığı açıktı ama bu kadar hızlı bir geri dönüş beklemiyordu. Nasıl olsa zengin adamlar böyleydi. En azından Elisa için. Hiç tanımadığı insanları evine davet etmeyi tercih etmiyordu Kerem Bey ama Elisa için içgüdüsel bir merak duygusuna da engel olamıyordu. Hem evi, onun güvenli alanıydı, böylece uzunca sohbet edebilir, kendisini heyecanlandıran bu kadın hakkında daha fazla bilgi alabilirdi. Ya da hiçbir şey olmaz, güzel bir sevişme gecesinin ardından hayatına kaldığı yerden devam eder, Elisa’yı da tek gecelikler klasörüne kaldırırdı. Bu yüzden, evinde ağırlamayı tercih etti. Kadıköy sahilinde onu bekleyen Elisa’yı arabasına alıp, Ataşehir’deki rezidansına doğru yola koyuldu.

Elisa, kısacık deri bir etek, uzun topuklu ayakkabılar, koyu bir gece makyajı ve mini bluzunun üzerine giydiği siyah deri ceketiyle, iş görüşmesindeki halinden oldukça farklı görünüyordu. Kerem Bey, yol boyunca Elisa’nın bacaklarına belli belirsiz baktı. Güzel bir gece olacağından şüphesi yoktu. Tanısa da tanımasa da. Bu alımlı genç kadın, ona iyi gelecekti.

Elisa, dairenin her köşesini gözleriyle inceliyor, bir yandan kırmızı şaraptan yudumlar alırken Kerem Bey’i dinliyordu. Kerem Bey, kendini anlatıyor daha doğrusu övüyor, bu günlere gelmenin nasıl zor olduğundan bahsediyordu. Bardağı boşaldıkça, Elisa çaktırmadan dolduruyor, Kerem Bey karşısındaki güzellikten son derece hoşnut şekilde, şaraptan içmeye devam ediyordu. Elisa, akan göz makyajını temizlemek istediğini söyleyerek lavaboya gittiğinde, nerdeyse bir şişeyi çoktan bitirmişlerdi. Kerem Bey, uzanıp bilgisayarında bir klasörü açtı. Uzunca bir süre inceledikten sonra Elisa’nın sesiyle kendine geldi. “Ben de bakabilir miyim?” Hızlıca klasörü kapatan Kerem, şaşkınlığını zar zor saklayarak, “ İşle alakalı. Sekreterim olsaydın, belki bakabilirdin,” dedi. Dudaklarına ufak bir tebessüm yerleştirmişti. Sonra uzanıp, biten şişeyi eline aldı. “Ben yenisini getireyim.”

Elisa, çantasından çıkardığı küçücük beyaz toz poşetini hızlıca Kerem’in bardağına boşalttı. Şarap bardağının dibinde kalan az bir şarapla da, şöyle bir karıştırdı. Kerem Bey geldiğinde, uzanıp, bardakları doldurdu. Elisa adamın ağır ağır içmesini izlerken, sinsice gülümsemekten kendini alamadı.

***

Eylül, bir alışveriş mağazasından bir tane kırmızı ruj, tül eldivenler, kalın bir ip ve küçük bir kayıt cihazı aldı. Dinlenmek için, köşedeki kahvecide oturmaya karar verdi. Bir yandan da telefonla konuşuyordu. “Tamam Erhan abi, teşekkür ederim, bak korkacak bir şey yokmuş. Bayağı yaşlıymış zaten, haklısın. Tamam, öpüyorum seni.” Telefonu tam kapatmıştı ki Yalçın, omzuna dokundu. “Elisa? Burada ne işin var? Bu kıyafetlerin de ne?” Eylül, korku dolu gözlerle bir Yalçın’a, bir kendisine bir de yanındaki poşete baktı. Öfkeli şekilde karşılık verdi. “ Ne Elisa’sı? Ben Eylül! Beni rahatsız etmezseniz sevinirim.” Panikleyen Eylül, yerdeki poşeti aldığı gibi masadan kalktı. Yalçın arkasından seslendiyse de duymamazlıktan geldi ve yürümeye devam etti. Hızlı adımlarla köşeyi döndü ve derin bir nefes aldı. Ellerinin titremesine engel olamıyordu. Telefonunu çıkarıp, birini aradı.

***

Elisa, bir günlük izinden sonra, bara geri dönmüştü. Hem çalışmayı özlemişti hem de olanları kafasında belli bir yere oturtmak istediğinde en güvendiği yer burasıydı. Yalçın’ın meraklı bakışlarından kurtulamayacağını anlayınca ona küçük bir yalan uydurdu. Kerem Bey’den kimsenin haberi yoktu henüz. Çok yakın zamanda herkesin öğreneceğini biliyordu ve o zamanı sabırsızlıkla bekliyordu. Sabaha doğru, son sandalyeyi de masaya ters çevirmiş, işlerini bitirmişti. Nasıl olsa yarın, büyük gündü. Eve gidip dinlenmeliydi ama önce önemli bir görüşmesi vardı. İşten çıktıktan sonra günün başlamasını sabırsızlıkla bekledi. Daha sonra Mustafa Abi’sini görmeye gitti. Bugün görüş günüydü. Ona olan biten her şeyi anlattı. Duydukları karşısında önce öfkelenen daha sonra ağlamaya başlayan kocaman adama şefkatle sarıldı. Gardiyan, temasın yasak olduğunu belirtene kadar en azından. “Tamam kızım, sen merak etme,” dedi Mustafa, Elisa’yı yolcularken.

***

Eylül, Yalçın’ın onu görmesiyle, planlarını hızlandırmak zorunda kaldı. Telefonunu çıkarıp, akşam için Erhan Abi’siyle sözleşti. Onu evine davet ettikten sonra, hızlıca eve gitti. Yolda, telefonundan evinin konumunu kayıtlı olmayan bir telefona attı. Bu sırada Yalçın, Eylül’ü takip ediyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hızla eve giren Eylül, evine giren hiç kimsenin bakmasına izin vermediği o kilitli kapıyı araladı ve hazırlıklara başladı. Aldığı küçük kayıt cihazını sandalyenin tam karşısına yerleştirdi. Masaya ruj ve tül eldivenlerle ipi koydu.

***

Elisa, üstünü değiştirmiş, Kerem’in eve gelmesini bekliyordu.  Lüks aracın ışıkları penceresine yansıyınca, heyecanla kapıya yöneldi. Kerem, elinde çiçekle Elisa’ya sarıldıktan sonra içeri doğru yürüdü. Elisa, onu durdurup elinden tuttu ve ona bir sürpriz hazırladığını, gözlerini bağlamak istediğini söyledi.  Kerem, fantezileri olan bir adamdı, hiç itiraz etmeden kabul etti. Elisa, onu özel odaya soktuktan sonra, bir sandalyeye yavaşça Kerem’i bağlamaya başladı. Bu sırada oldukça cilveli davranıyordu. Kerem ilk başta tedirgin hissetse de Elisa’nın cilveli tavrı onu yatıştırmaya yetmişti. Elisa bir yandan Kerem’i sıkıca bağlıyor, bir yandan geçen gece çocuklar gibi uyuduğu için bunun küçük bir ceza oyunu olduğunu söylüyordu. Kerem o geceyle alakalı hiçbir şey hatırlamıyordu, o sabah çıplak uyandıklarında çok fazla içtiğini düşünmüştü. Şimdi ise oynadıkları oyun, hoşuna gidiyordu.

Elisa, bağlamayı bırakıp, Kerem’in tam karşısına bir sandalye çekti. Ve uzanıp, Kerem’in göz bandını açtı. Kerem önündeki kırmızı ruj ve tül eldivenleri görünce irkildi. Elisa hiçbir şey söylemeden ruju dudaklarına sürdü, tül eldivenleri taktı ve kayıt cihazını başlattı. “Hatırlamana yardımcı oldu mu?” dedi dişlerini sıkarak. Kerem öfkeyle bağırsa da kurtulamıyordu. Elisa, aynı sakinlikle, birkaç fotoğraf çıkartıp, Kerem’in önüne dizdi. “Peki, burayı hatırladın mı? Hayır mı? Şu küçük odayı? Onu da mı hatırlamıyorsun? Çok yazık.” Kerem, kendini kurtarmaya çalışıyor, bir yandan küfür ediyordu. Elisa, eğilip küçük bir şırınga gösterdi.

“Evet, Kerem. Şimdi itiraf vakti. Şu kameraya bakarak, bana ve diğer kızlara uyguladığın tüm o tacizleri, tül eldivenleri ve sürdürdüğün tüm bu rujları, hatta bak, şu fotoğraftaki odayı anlatmaya başlasan senin için iyi olur. Yoksa bu zehri birazdan, sana enjekte etmek zorunda kalacağım.”

“Delirmişsin sen! Anlamalıydım, bir yerden tanıyordum seni! Beni çabuk çöz yoksa senin için iyi olmaz çünkü ben hiçbir şey yapmadım!” diye bağırıyordu Kerem. Elisa bir anda bütün sakinliğini bozup, şırıngayı Kerem’in boğazına sapladı. Kerem acı içinde bağırırken, evin kapısı gürültülü bir şekilde yumruklanmaya başladı. Elisa kalkıp kapıya koştu, gelen Yalçın’dı. Kapıyı açıp ne olduğunu anlayamayan Yalçın’ı kenara çekti.

Yalçın “Elisa? Neler oluyor?!” derken içeriden Kerem’in yardım çığlıklarını duydu. Koşarak odaya gittiğinde, gözlerine inanamadı. Kerem’i çözmeye çalışırken, Elisa kapıda dikilip, diğer şırıngayı kendine batırdı. Neler olduğunu anlayamayan Yalçın için kâbus gibi bir gece oluyordu. Aradan tam yarım saat geçti. Hem Kerem hem Elisa baygın şekilde yatıyordu. Yalçın, yaşadığı şoku atlatıp ambulans ve polisi aradı. O sırada kapıdan Başkomiser Erhan girdi. Gördüğü manzara karşısında gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. “Eylül? Aç gözlerini! Ne oluyor burda? Sen kimsin? Eylül, aç abim gözünü!” Yalçın, Başkomiser’in Eylül demesine bir türlü anlam veremiyordu ve onun Eylül değil, barda çalışan arkadaşı Elisa olduğunu söyleyip durdu.

***

Eylül ve Kerem kaldırıldıkları hastanede hayati tehlikelerini atlatmışlardı. Zaten şırınga zehir değildi. Bayılmaları için, Eylül Esra’ya yalvar yakar hazırlatmıştı. Onlar hastanedeyken, Başkomiser Erhan, Eylül’ün evini inceledi. Bulduğu odadaki kıyafetlerin ve odanın dekorunun tamamen farklı olduğunu gördü. Hatta Elisa olarak yazılmış birkaç ajanda ve günlük buldu. Kaydı defalarca dinledi ve masanın üzerindeki küçük kutudan çıkan USB bellekteki küçük kız çocuklarının taciz kayıtlarını buldu. Bu, Eylül ve arkadaşları Esra ile Nursel’e ait kayıtlardı. Neler olduğunu anlamıştı, Kerem Bey’in kim olduğunu da. Anlayamadığı tek şey neden Eylül’ün, Elisa diye bir karakter yarattığıve iki farklı hayat tarzını benimsediğiydi.

Kerem, yapılan müdahalelerden sonra sorgulanmak üzere götürülürken Erhan, Eylül’e yaklaşıp olan biteni anlatmasını istedi. Eylül, çocuk yurdunda kalırken başlarına gelen her şeyi tek tek anlattı. Adamı doğum lekesinden hatırlayıp peşine düşmüştü. Onunla Elisa adıyla birlikte olmuştu çünkü tacize uğradığı geceleri, beyninde yarattığı Elisa karakteri sayesinde atlatabiliyordu. Çok uzun yıllar boyunca karanlıktaraflarını Elisa’ya dönüşerek gün yüzüne çıkarmış, normal hayatına Eylül olarak devam etmişti. Bunu yurttaki arkadaşları dahil  hiç kimse yıllar boyunca anlamamıştı. Dikkat çekmemek için iki kişiliğiyle de araştırma yapmaya devam etmişti. Kerem’in evine gittiği gece bilgisayarını karıştırmış, emin olduktan sonra klasördeki tüm kayıtları kopyalamıştı. Kerem’in hesap vermesi, olanları kabul etmesi en çok Elisa karakteri için önemliydi çünkü Eylül, kendini korumak adına, “Bana değil, Elisa’ya yapıyor,” diye düşünerek o gecelerde kendini avutmuştu. Yıllar sonra mağazada karşılaşınca, doğum lekesini es geçememişti. Kerem zamanında, yurtta hademe olarak çalışan, ayrıldıktan sonra iş hayatına atılıp zenginleşen biriydi. Ama bu hayat onun kirli geçmişini örtmeye yetmiyordu.

Eylül, onu adalete teslim etmiş gibi gözükse de kendi adaletini sağlamak istiyordu. Bunun için çoktan ayarlamalar yapmıştı. Müebbet hapis cezasına çarptırılan Kerem, koğuşundaki ilk hafta, Mustafa Abi’si tarafından öldürülmüştü. Böylece Eylül, Kerem ile birlikte, Elisa karakterini de öldürmüş, hayatına sıfırdan bir sayfa açmıştı. Onun ikili bir hayat yaşadığından habersiz olan arkadaşları ise, Eylül’eanlayış göstermiş, onu olduğu gibi kabul etmişlerdi. Ama gerçeği yalnızca Eylül ve onu destekleyen Mustafa Abi biliyordu. Mustafa abi, Nursel’in babasıydı. Kızına yapılanlara sessiz kalamadı.

Böylece Eylül, sessiz bir katil olmuştu.

ATEŞ TANRIÇASI

2020

Pandemi yasakları tüm dünyada hafifletilmiş, halk taşıdığı maskeleri derin bir uykudan uyanır gibi atmıştı. İki sene zarfında insanlık onca teknoloji ve bilime rağmen büyük kayıplar vermişti. Türkiye’de salgın insan hayatını sadece ölümlerle vurmamış, ekonomik olarak da çoğu ailenin ciğerlerine kadar işlemişti. Yokluk, sefalet ve işsizlik dört yanı sarmıştı.

Umut, ince parmaklarını klavyenin tuşlarında bir kuğu gibi yüzdürdü. Bu sefer ikna etmek için biraz nazlanması gerekecekti. Kaçan kovalanır…

Aşkım, beklemekten çok sıkıldım. Bazen sana değil aramızdaki mesafelere kızıyorum. Ben oraya geldiğimde ne kadar mutluyduk. O günlerin özlemiyle tutuşuyorum. Ben gelemiyorum, sen gelemiyorsun, o zaman bu ilişkiyi yürütmenin bir anlamı yok,” diyerek ellerini çekti klavyeden. Bilgisayarın sol üstündeki sarışın kırmızı yüzlü kadına tiksinerek baktı.   

Ne kadar bekleyeceğini kestiremiyordu. Bilgisayarın saati gece 03.44’ü gösterirken ellerini ensesinde birleştirdi, gözlerini kapadı. Karanlık bir girdabın içinde beyaz bir anıyı yakaladı eteklerinden. Babasının omuzlarında kollarını açmış kuşlara meydan okuyordu, şarkılar eşliğinde. “Daha hızlı baba, daha hızlı!” Gelen mesajın bip sesiyle girdiği anı çukurundan irkilerek çıktı. “Hay senin de, mesajının da gelmişini geçmişini…” Ekran parlamaya başladı.

Oh hayır aşkım, beni bırakma, senin gözlerine yakından bakamadıktan, ellerini tutamadıktan sonra nasıl yaşarım burada? Sen yat şimdi rahatça, ilk uçakta yer ayırtacağım. Bekle beni!” Bu mesajı gördükten sonra sakince gözlerini kapattı.

2027

Ilık bir haziran öğleniydi. Bu sene yaz Ankara’ya gelmemek için epeyce ayak diretiyordu. Gökyüzü bir açıp bir kapanarak insanların ruh hâliyle oynuyordu. Yağmur, yerdeki cesedi temizlemek için hafifçe çiselemeye başlamıştı. Güneş Komiser bir dizini yere koydu, cesede biraz acıma, biraz da tiksintiyle baktı. Meydanı yanık et kokusu sarmıştı, çöplerden kediler başlarını çıkarmış, kendilerine de bir şey düşer mi diye meraklı gözlerle olay yerine bakıyorlardı.

“Bu kaçıncı oldu Volkan?” diye sordu Komiser.

Volkan yerdeki cesedin kül hâline gelmiş artıklarına bakarken “Bu beşinci, Komiserim,” diye yanıtladı.

“Biliyorum, biliyorum da niçin bu insanlar aynı yerde, aynı saatlerde kendilerini yakıyorlar? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Böyle bir şey var mı dünya tarihinde?”

“Bilmiyorum efendim.”

“O zaman araştır bir zahmet. Adli Tıp’tan henüz bir şey çıkmadı mı?”

Volkan kafasını iki yana salladı. “Tam kırk gündür biri buraya geliyor, kendisini ateşe veriyor ve bizim Adli Tıpçılar bekliyor.”

Olay Yeri İnceleme gelince Güneş Komiser ve ekibi geri çekildi. Arkasından Adli Tıpçılar geldiler. Başlarını yine bezgin Doktor Muzaffer çekiyordu. Güneş Komiser içinden bir dolu küfretti. Muzaffer sanki içini okumuş gibi Güneş’e gözlerini delice dikti ve aynı ifadeyi Güneş Komiser’de de görünce, bakışlarını yanmış cesede çevirdi.  

Gününü Adliye ve Emniyet koridorlarında haber peşinde koşarak geçiren Rüzgâr olay yerine çoktan gelmiş, mucizevi fotoğraf makinesinin flaşlarını patlatarak ardı ardına fotoğraflar çekiyordu. Savcı bir eliyle Rüzgâr’a el kol işaretleri yaparken diğer eliyle telefonunu tutuyordu.

“Tamam, efendim, elbette efendim, elimizden geleni yapacağız efendim, biz de en kısa zamanda sonuçlandırmak istiyoruz.”

İyi günler dileyerek telefonu kapattı. Rüzgâr’a seslenerek “Bu telefonların suçlusu sensin, biliyorsun değil mi?” diye uyardı sitemkâr.

Rüzgâr, “Meslek sırrı sayın Savcım!” dedi, hafif alaycı bir ses tonuyla.

Savcı hırsla Güneş Komiser’e döndü. “Meslek sırrıymış! Polis telsizim var demiyor da… Yoksa aranızda bir köstebek mi var? Güneş Komiserim, neler oluyor burada? Bu kaçıncı kardeşim? Niye kimse bir şey konuşmuyor?”

Güneş Komiser başıyla Muzaffer’i işaret etti. “Elimizde dört ceset vardı, bununla beraber beş oldu fakat henüz Adli Tıp’tan bir sonuç çıkmadı Savcım…”

Savcı maktulü ceset torbasına tıkmaya çalışan ekibe tehditkâr bir tond “En kısa zamanda sonuçları Güneş Komiser’e ulaştırın. Artık sonuç almak istiyorum. Bu meydanda gördüğümüz son intihar olsun,” dedi. Bakışlarını Güneş Komiser’e çevirerek, “Senin elinde ne var?” diye sordu.

“MOBESE’lerden, diğer dükkânlardan, işyeri kameralarından bir şey çıkmıyor Savcım. MOBESE’ler intiharcı meydana gelene kadar çayır çimen gösteriyor, sonra kendisini yakmaya başlayınca onlar da çalışmaya başlıyor. Tek bu da değil, aynı zamanda sanki bütün dünyanın görmesi için Instagram’dan ve bağlı diğer uygulamalardan canlı yayına geçiliyor. Bir de orada bulunan bazı dengesizler, ellerinde telefon, ya canlı yayına geçiyorlar ya da selfie çekiyorlar böylece izlenme oranları tavan yapıyor…”

Savcı kısa bıyıklarını alt dişleriyle kemirmeye başlamıştı.

“Şimdi biz bunlara ne diyelim? Ne oluyor bu insanlara Güneş Komiserim? Bu nasıl bir yozlaşmadır, nasıl bir ahlak yapısına büründük biz?”

“Çok da emin olmamakla beraber, sanki bu insanlar intihara sürükleniyor gibi Savcım…”

“İyi de nasıl? Niye? Bul bana artık, yukarıdan büyük bir baskı var,” derken gözlerini Rüzgâr’a dikmişti.  

Güneş Komiser başını yere eğdi, içinden okkalı bir küfür de sayın Savcıya ve yukarıdakilere gitti. “Yahu insanlar acı çekerek kızarmış tavuk gibi canlarına kıyıyorlar! Bunun derdi yukarı olmuş, yukarının derdi ne bilinmez.”

Ekibi toplayıp Emniyet’e döndüklerinde saat 16.05’i gösteriyordu. Küçük kasvetli toplantı salonunda oval masanın başında on iki eleman oturmuştu. Güneş Komiser ayakta toplantıyı yönetmek için ilçe emniyet müdürünü bekliyordu. Beyaz tahtada maktullerin hem önceki halleri hem de yanmış görsellerinin altlarında da isimleri yazıyordu. LCD ekrandan bedenlere ait onlarca fotoğraf akıp gidiyordu.

Emniyet müdürü odaya sert bir giriş yaptı. İlk gözüne çarpan kapalı pencerelerin odayı iyice havasız bırakmasıydı. Yuvarlak küçük ağzını tam açacaktı ki Volkan leb demeden leblebiyi anlamış, üç camdan ikisini açarak ikindi güneşinin cılız ışıklarını içeriye almıştı bile.

“Elimizde ne var Komiserim?” der demez iri yarı bir polis memuru kapıyı tıklayıp içeriye girdi. Adli Tıp’tan getirdiği raporu masaya bıraktı. Volkan gelen raporun çoğaltılan nüshalarını masadakilere dağıttı.

“Bu rapora göre maktullerin kimlik bilgileri DNA’larıyla tutuyor.” Raporun sayfalarını çevirirken dikkatini çeken paragrafı arkadaşlarına işaret etti. “Üçüncü sayfanın son paragrafını okuyorum. Dört maktulün de kanlarında yüksek miktarda metamfetamin bulunmuş; sentetik uyuşturucu. Ayrıca bu kişilerin hepsinde, depresyon hastalarının kullandığı ilaçların içinde bol miktarda bulunan serotonine yüksek miktarda rastlanmış; mutluluk hormonu…”

Müdür avuçlarını ovalayarak söze girdi. “Yani o zaman bu arkadaşların hepsi bağımlı, depresif ve mutlu kişiler mi? Onun için mi Batıkent meydanında kendilerini yakıyorlar? İntihar deyip dosyayı kapatalım mı? Vallahi benim işime gelir. Başka bir müdür olsa inanın öyle yapardı. Ama bizim bir başkomiserimiz var, evlere şenlik! Bu işin içinde başka bir şey var diye tutturdu. Öyle değil mi Güneş Komiserim?”

Güneş Komiser onu duymamış gibi devam etti. “Müdürüm, ayrıca maktullerin kanında uyku ilacı yapımında kullanılan benzodiapezin maddesi de bulunmuş.”

Müdür kafasını iki elinin içine alarak “Elli küsur yaşındayım böyle bir vakaya tanık olmadım, insanların kanında alkol hariç her madde var.”

Güneş olaya hâkimiyetini sağlamak için “Müdürüm sizi anlıyorum, inanın ki ilk intiharda ben de sizin gibi düşündüm. Ta ki mobese kameralarının, maktulün oraya gelene kadar çayır çimen…” Ekipten Mete atıldı. “Hatta otlayan inekleri göstermesi…” deyince Güneş’in ve Müdürün sert gözleriyle karşılaşmamak için kafasını yere eğdi. Diğer elemanlar sırıtmamak için yanaklarını ısırıyorlardı.

Güneş devam etti. “Aynı zamanda internette canlı olarak yayınlanması da cabasıydı. Diğer maktullerde de aynı yöntem devam etti…”

“Yani ne diyorsun Komiserim, bir kırıcı, bir eczacı ve bir seri katille mi uğraşıyoruz?”

“Öyle gözüküyor, lakin intihara teşvik etmek, intihara hazırlamak da taksirle ya da kasten adam öldürmeye giriyor. Anlaşılan katilimizin elinden her iş geliyor veya ekip olarak çalışıyorlar.”

“Maktul kendini yakmaya başladığı anda kimin canlı yayına geçtiğini çözebilirsek, belki katile ya da ona yardımcı olan kişileri bulabiliriz,” dedi ekipten Semra.

Müdür atıldı. “Bu bilişimciler ne yapıyorlar kardeşim, çağırın oradan Emre Komiseri…”

Masanın arkalarında oturan Emre Komiser tiz bir sesle, “Ben buradayım Müdürüm,” dedi.

Müdür arka tarafa döndü. “E oğlum, madem buradasın, niye sesin çıkmıyor? Nedir durumlar anlat bakalım?”

“Bağlandığı sunucular sürekli değişiyor, biz birini kapatırken yenisi açılıyor. Açılan sunucular genelde yurtdışından oluyor. MOBESE’lere gelince Emniyet’in kameralarını kontrol eden bilgisayarlar her seferinde uzaktan kod yürütülerek ürün yazılımı savunmasız bırakılıyor.”

“O zaman yazılımı değiştirin…”

“Denedik Müdürüm, her seferinde yeni yazılım hackleniyor.”

Müdür salondan çıkınca tüm ekip bilgisayarların başında, o yangın günlerinin videolarını tekrar tekrar izlemeye başladı. On iki kişilik ekip ikişerli gruplara ayrıldı. Her ekip bir maktulü araştıracaktı. Sona kalan bilişim ekibi ise bilgisayardan bu kişilere ait uygulamaları inceleyecekti, son maktulün kimliği henüz belirlenememişti.

Güneş Komiser ilerleyen saate baktıktan sonra, ellerini çırptı. “Haydi, hanımlar beyler, bugünlük bu kadar yeter, yarın görüşürüz.”

***

Gök gri Clio’usuna bindi, ellerini direksiyona koydu, baba yadigârı arabası manueldi. Bu zamanda manuel araba bulmak Hint kumaşı bulmak gibi bir şeydi. Güneş’in kıymetlisi direksiyonu okşarcasına çevirdi.

Eve gitmek için ana yola yönelmişti ki aniden direksiyonu kırarak U dönüşü yaptı. Birkaç kilometre sonra Batıkent meydanında son maktulün yandığı yeri izlerken buldu kendini. Sarı şeritle çevrelenen bölümün ortasında yağmurdan silinmiş tebeşir izleri hâlâ belli belirsiz görülebiliyordu. Üç erkek iki kadın, ayın başından beri beş intihar. Peki, neden burası, bu meydanın özelliği neydi? Epey sonra bir kafeteryadan demli bir çay söyleyip kapı önündeki ahşap sandalyeye oturdu.  Çay getiren garson, “Bugün burada çok kötü şeyler oldu, kadının biri kendini yaktı,” diye söze girdi.

Güneş meraklı garsona şöyle bir baktıktan sonra “Kadını ilk ne zaman gördün?” diye sordu. Şimdiye kadar sorgulananlar arasında bu genci görmemişti.

“Abla ben akşamları geliyorum, internetten izledim diğerleri gibi…”

“Nasıl denk geliyorsun?”    

“Telefonuma ATEŞ TAN…” İçeriden gelen “Savaş, hemen buraya gel!” komutuyla cümlesi yarım kaldı. Güneş, “Emre komiserin dediği gibi,” diye düşündü.

Birkaç gün sonra İlçe Emniyet’in üçüncü katındaki ferah toplantı salonunda oturmuşlar, ellerindeki yeni bilgilerle karşılaştırma yapıyorlardı. Güneş Komiser toplanan bilgilerin ortak noktalarını belirtecekti. Müdür gelip oturunca toplantı başladı. Ölenlerin hiçbiri bağımlı değildi. İçlerinden sadece biri hayatının bir döneminde depresyon ilacı kullanmış ve ölmeden bir yıl önce de bırakmıştı. “İlk maktul Oğuz, içlerinde en genci, yirmi iki yaşında üniversite öğrencisi; ikinci maktul Recep, yirmi altı yaşında inşaat işçisi; üçüncü maktul otuz dört yaşında Berna, bir mağazada kasiyerlik yapıyormuş bekâr, annesiyle yaşıyormuş. Bir dönem depresyon ilacı kullanmış, sonraki yıllarda bırakmış. Dördüncü maktul Mert garsonmuş, kırk yaşında,  hatta meydandaki Ortam Lokantası’nda on iki yıldır çalışıyormuş ve beşinci maktulümüz Angela…” 

Kapı çalındı, evrak işlerine bakan iri memur elinde bir dosyayla salona girdi.

Müdür “Tam zamanında geldin,” diyerek ellerini ovuşturdu.

“Son maktulün kimlik bilgileri efendim,” dedi memur.

Güneş Komiser elindeki bilgileri gözden geçirirken ölen kadının Ankara’da yaşamadığını, nüfusa kayıtlı olduğu yeri okurken çok şaşırmıştı. “Adının Angela olduğu anlaşılan kadın, Kanada vatandaşıymış,” dedi salondakilere. “Angela Cage, daha dün İstanbul’dan Ankara’ya gece 02.00 uçağıyla inmiş.”

“Allah Allah!” diye söylendi Müdür.

Güneş devam etti. “İstanbul’a da üç gün önce gelmiş, bekâr bir anne, iki oğlu var.”

Ekiptekilerden Çınar, “Yani kendini yakmak için taa Kanada’dan buraya mı gelmiş?” dedi.

Salondaki herkes ölüm sessizliğine bürünmüştü. O sessizliği bölen yine Güneş Komiser oldu. “Angela ile ilgili daha fazla bilgiye ihtiyacımız var.”

Toplantı gece 23.00’e kadar sürdü. Toplantıdan çıkan herkes uykusuz, yorgun ve bitkindi. Müdür “Şimdi gidin dinlenin, sabah herkesi burada dinç olarak bekliyorum,” dedi.

***

Umut babasının arkasındaydı. Adam büyülenmiş gibi kendisini adım adım takip eden çocuğu görmüyordu. Uzun bir yürüyüşten sonra parkın birinde bulduğu banka çöken babası kendi kendine söyleniyor, el kol hareketleriyle yine kendisine hararetli bir şeyler anlatıyor kendini ikna etmeye çalışıyordu. Bu kavga kaç dakika, saat kaç sürmüştü bilmiyordu. Babası tekrar kalktığında o da ayaklandı. Batıkent meydanına vardıklarında babasının önceden çalıştığı kafeteryaya girdiğini gördü. Kısa bir beklemeden sonra adam çıktı, meydanın ortasına geldiğinde durdu, elinde tuttuğu bidonu başından aşağıya dökmeye başladı.  Umut bunun ne anlama geldiğini fark edene kadar o, çakmağı çakmıştı.

“Yapma baba! Hayır, baba yapma!” dediğinde çok geç kalmıştı.  Babasının gözbebeklerinde, kendisini alevler içinde yanarken buldu. Babasından daha fazla acıyordu her hücresi, lakin babası hiç acı çekmeden sadece evladına kilitlenmiş, ağlıyordu alevler içinde.   Her yer ateş, her yer yangındı. Etraftakiler babasını izlemek için toplanmıştı. Bazıları canlı yayın açmışlardı, bir çift ve bir genç selfie çekiyordu. Umut ise dizlerinin üstüne çökmüş, acıdan beslenenlerin resimlerini zihnine desen desen çizmişti.

***

Güneş Clio’suna bindiğinde gözünün önünde olup da neyi kaçırdığını düşünüyor, dilinin ucundaymış gibi bir türlü gelmeyen kelimeleri yerine oturtmaya çalışıyordu… Anahtarı çevirdi. Anahtar kelime neydi?

***

Umut artık sona gelmişti; polisin nefesini ensesinde hissediyordu. Onları uzaktan izlemişti. Güneş Komiser’in peşini bırakmayacağını, onun siciline ulaştığında anlamıştı. Zaten onun da umurunda değildi yakalanmak bugün her şey bitecekti. Küllerle örtülü korkularını ancak bu şekilde yenebilirdi.     

Babası yanarken selfie çeken çifti bulmuştu. Adam salgında hayatını kaybetmişti. Kadınsa tek çocuğuyla yaşam mücadelesi veriyordu. Kadınla parkta tanışmışlar, abla kardeş olmuşlardı. Arada sırada oturup dertleşiyor, birer bardak çay içiyorlardı. O gün sabah Umut, abla dediği Gözde’ye mesaj atmış, “Çok hastayım,” demişti. Kadın ısrarla konum istemişti. Dudaklarında şizofrenik bir gülümsemeyle konumu göndermişti. Kadın kapıyı çalmış, ses gelmeyince içeri girmişti. Üçlü koltukta yatan Umut’un yanına vardığında hızla yerinden doğrulan Umut, elinde tuttuğu şırıngayı kadının kalçasına batırdı.

Yarı baygın haldeki kadına 1000 mg’lık serotonini kolundan zerk etti. Bu, bir insanı delirtmeye yetecek kadar çoktu. Kadını doğrulttu, gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı: “Şimdi derin bir uykudasın, senden 2020 yılının 23 Haziran gününe gitmeni istiyorum, Batıkent meydanına. Ne görüyorsun?”

“Seyran kafeteryasındayız, kahvaltı ediyoruz, meydanın ortasına elinde bidonla bir adam geldi. Hayır, o da nesi! Adam başından aşağı benzin döküyor, aman Allah’ım yanıyor! İbrahim bir şeyler yap! İbrahim ne selfiesi, İbrahim kendine gel, adam yanıyor!”

Umut duyduklarına inanamıyordu, demek ki kadın istememişti. “Abla,” dedi Umut. “Bir oğlun var ya hani, o da seni anacak benim gibi.” Derken o küçük çocuk canlandı gözünde. Babası zaten ölmüştü, şimdi annesiz de kalacaktı, onu omuzlarında taşıyacak hiç kimsesi olmayacaktı.

Umut birden, anı çukurunda buldu kendini. Beyaz pelerinli çocuk, yumruk yapmış bir Süpermen edasıyla kötüleri kovalıyordu, dilinde kahramanıyla alakasız bir mani “Leylek leylek havada,  yumurtası tavada ha ha ha…”

Gerçekliğe geri döndüğünde, Gözde hâlâ bön bön bakıyordu, dudaklarındaki gülümsemeyi silmek istediği besbelliydi. “Abla, üçe kadar saydıktan sonra uyanacaksın. Seninle beraber gideceğimiz yerde yanında duran kırmızı bidonu alacaksın ve tıpkı meydanda şahit olduğun o adam gibi kendini yakacaksın.”

***

Güneş eve vardığında saat gece yarısını geçmişti, üstünü bile çıkarmadan kendini yüzüstü yatağa attı. Aklında elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalamak, hatta sıcak bir duş alıp o cesetlerin kömüre dönmüş bedenlerinden kurtulup, ölüm kokan yanık küllerini aklından temizlemek vardı; bunların hiç birisini yapmadı. Yüzü yastığa yapıştıkça nefes almakta zorlanıyordu, kalbi sıkıştı ve dudaklarından “Angela” ismi döküldü.  Aklını kurcalayan anahtar kelime. İşte bu! “Angela.”

Yataktan hızlıca kalktı, masanın üstüne attığı dosya yığınından Angela’ya ait olan dosyayı çekti aldı. Angela, Türkiye’ye daha önce 2020 Haziran ayında gelmişti. 

Bilgisayarın başına oturdu, bir eline de telefonu aldı. Komiser Emre telefonu açtığında sesi uykulu geliyordu.

“Bana Angela’nın sosyal medyalarına girebileceğini söyle.”

“Tabii Güneş Komiserim, yalnız hatırlatmak isterim saat gece bir çeyrek…”

“Emre söylenme, benim bilgisayara da bağlan, görmek istiyorum sosyal medyasını…”

Emre bilgisayara bağlandıktan sonra birkaç tuşa basıp hesabı kilitli olan Angela’nın Facebook’una girdi.

Güneş heyecanla, “2020 yılını bul bana, o döneme ait resim, video, ne varsa özellikle Türkiye’de bulunduğu haziran ayında,” dedi.

Emre hesapta dolaştı 28 Haziran’a geldiğinde konum olarak Ankara Batıkent Meydanı gözüküyordu. İşte orada,  Angela’nın o günkü fotoğrafları videoları açılmıştı. 

“Ne bu Emre? Aç çabuk şu videoyu.”  Videoda bir adam kendine benzin döküyor, arkasından çakmağı çakmasıyla alev alıyordu. Yerde dizlerinin üstüne çökmüş, on yedi on sekiz yaşlarındaki kız çocuğu çığlık çığlığa ağlıyordu. Adam yerde sessizce çırpınırken, kamera kıza odaklanmıştı,  kızın ağlaması kesilmiş, deli bir gülüşle etrafındakileri izlemeye başlamıştı.

Güneş’in tüyleri diken diken oldu. “Emre orada bulunanların hepsini araştır, kimler o zaman bu intiharı arşivlemiş, kim selfie çekmiş, kim canlı yayın açmışsa onları bul ve benimle Emniyet’te buluş…” Videoya tekrar baktı. 28 Haziran 2020. Saatinin takvimine göz attı. 28 Haziran 2027…

***

Emniyet’e vardığında yolda aradığı Volkan onu bekliyordu. “Kimmiş?” diye sordu. İstifini hiç bozmayan Volkan rahatsız koltuğa biraz daha yerleşti. Güneş ellerini masaya dayamış bilgisayarın neler döktüreceğini merakla bekliyordu.

“28 Haziran 2020’de Batıkent meydanında kendini yakarak hayatına son veren Bayram Sağır, evli üç çocuk babasıymış. Pandemide işsiz kalmış, tek çareyi de kendini öldürmekte bulmuş. Videoda gördüğümüz kız çocuğu, evin en büyük çocuğu Umut Ayşe Sağır. Bologna Üniversitesi Psikoloji Bölümünü burslu olarak bitirmiş. Hipnotizma biliminde tezini yazmış ve bu yaşta birkaç makalesi yayımlanmış. Aynı zamanda bilgisayar yazılımları programını yine aynı üniversitenin Bilgisayar Teknolojileri Bölümünde kursiyer olarak bitirip sertifika almış.” Volkan’ın ağzı şaşkınlıktan bir karış açılmıştı.

“Vay be! Sen neymişsin!” Güneş onun ağzını kapatmasına yardımcı olmak için omzunu dürttü. O arada içeriye Emre Komiser girdi, elinde pek de kalın olmayan bir dosya vardı.

“Güneş Komiserim, dediğiniz gibi kurbanlarımızın hepsi oradaymış, o intiharı çekip sosyal medyada paylaşan insanlarmış.”

Güneş heyecanla ve biraz da korkarak sordu. “Sormaya korkuyorum, kalan var mı?” Emre Komiser elindeki dosyanın sayfalarını hızlıca çevirdi. Sayfada takılı kalan gözlerini hiç çekmeden kısık sesle, “Gözde Arabacı ve eşi İbrahim Arabacı. Yalnız İbrahim Bey üç sene önce bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş.”

“Peki, Gözde Hanım nerede?”

“Adresini buldum, kayınvalidesiyle Eryaman’da yaşıyormuş.”

“Haydi, gidelim o zaman…”

***

Yolda ilerlerken gün ağarıyordu. Gözde’nin üstüne kayıtlı telefon cevap vermiyordu. Emre çoktan yer bildirimi için telefon numarasını bilişime vermişti, sonuç çıkardı az sonra. Ama Umut Ayşe’nin bunu düşüneceğine yüzde yüz emindi. Gözde’nin kayınvalidesine telefonla ulaşamamışlardı. İlçe Emniyet Müdürünün de içinde bulunduğu bir başka ekip Umut Ayşe Sağır’ın evine doğru yola çıkmıştı.

***

Alacakaranlıktı. Evden çıktıklarında yağmur atıştırmaya başlamıştı.  Atlantis AVM’nin önünde durduklarında özel güvenlik onları karşılamıştı. Personel girişini açtı, Umut’a hasretle sarıldıktan sonra sırtını sıvazladı.

“Bu son mu?” Umut başını salladı. “Son amca.” Güvenlik, Gözde’ye baktı. Hipnotize mi olmuştu, efsunlanmış mıydı, bunun için kafasını yormayacaktı. Gözde gülümseyerek kapıdan girdi, merdivenleri tırmanmaya başladı. Dünya dönüyordu, zihni karman çormandı.  Ateş Tanrıçasının bir neferiydi o.  

Umut meydanın polisler tarafından kapatılacağını öngörmüş, bu yüzden planında değişiklik yapmıştı. Şu anda polisler evini dağıtıyorlardı, ilaçları bulmuşlardı, bilgisayar bağlantılarını çözmüşlerdi ve her yerde Umut’u arıyorlardı. Telsizden Güneş Komiser’i dinledi.

Güneş Komiser, Umut’un evinde aradığını bulamayacağını biliyordu. Telsize sarıldı. “Bütün birimler, dikkat! Batıkent meydanına çıkan tüm yollar kapatılsın,  hiç kimse meydana girmeyecek ve çıkmayacak, ne araç ne de bir insan.”

Saat 10.00’u geçiyordu. Saatlerdir bekliyorlardı, ne gelen vardı ne de geçen. Umut ne planlıyordu bir bilebilse, onun zihnini okuyabilse, ne güzel olurdu. Adli Tıp’tan aldıkları bilgiler doğrultusunda psikopat ya da sosyopat olma ihtimali çok yüksekti. Belki sadece canı yanan küçük bir kız çocuğu idi.

Yağmur şiddetini artırmıştı. Gökyüzü çıldırmış gibi gürleyip etrafa şimşekler yağdırıyordu. Umut kulaklarını kapattı, başını dizlerine gömdü. Karşısında dizlerini karnına çekmiş sırıtarak oturan Gözde’ye baktı. Uzun uzun Anka kuşunun o muhteşem dönüşümünü düşündü.  Birden doğruldu, vakti azalan bir kelebek gibi sabırsızca sordu.

“Az önce sana söylediklerimi hatırlıyorsun, değil mi? Ben saydıktan hemen sonra uyanacaksın. BİR… İKİ… ÜÇ…!”

Kalktı, başından aşağıya benzini döktü.

Ne MOBESE’ler ne kameralar kesilmişti, ne selfie çeken vardı ne canlı yayın açan. Atlantis’in terasından meydanın ortasına şimşeklerle beraber bir ateş kütlesi düştü.

O anda meydandaki bütün tabelalarda ve dev ekranlarda bir cümle belirdi.

Güneş Komiser yere düşene kadar yarı yanmış maktulün yanına gitti. Çok geçti, kurtaramamışlardı.

Polisler koşarak AVM’ye girdiler, Gözde omuzlarında bir battaniye ve elinde oğlunun resmiyle merdivenlerin başında oturmuş, gülümseyerek polisleri karşılıyordu.

Güneş Komiser, bir maktule bir de dev ekrandaki yazıya baktı.

Kahraman babama yakışır bir evlat oldum. O Ateş Tanrısı  Hephaistos’du, ben de Ateş Tanrıçası Hestia…”

AN’KARA ÖLÜM VE AŞK

“Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük narçiçekleri ürperirken

Ahmet Telli

Bir zamanlar ölüm kokuyordu Ankara. Hukuk fakültesinde öğrenciydim ben. Bitirip hâkim ya da savcı olacaktım. Belki de ünlü bir avukat. Büyük hayallerle girdiğim fakültede işlerin öyle olmadığını anlamam uzun sürmedi. Önlem aldık kendimizce. Artık ben yoktu, biz vardık. Ve biz günden güne eksiliyorduk. Arka sokaklar insan yutuyordu durmadan. Ne ölen belliydi ne de öldüren. Faili meçhullerin, kara cinayetlerin ve amansız aşkların üçgeninde bir yaşam mücadelesiydi verdiğimiz. Hal böyle olunca bizler de kendi çapımızda önlem almıştık. Kod adlarımız, şifreleme metotlarımız, örgütlü yürüyüşümüz vardı. Bir de Ankara’nın ayazına inat sevdalarımız…

Gizli kod; “Yarın saat 13.00’te komitemiz var. Yeri biliyorsun.” diye emir telakki eden bir haber yollamıştı yârin elinden. Tam açık etmemişti durumu, yeri de. Zannımca basılma ihtimaline karşı bir önlem almıştı! Şimdiki gibi değildi ki. Telefon, internet, sosyal medya yok. Sağ sol davalarının ayyuka çıktığı bir zamandan bahsediyorum. Kurunun yanında yaşın cayır cayır yandığı bir demden…

Ankara Hukuk Fakültesi’nin kampüsünde meydan savaşı yaptığımız bir günün akşamında Ayşan getirmişti mektubu. Yaralanmıştım o gün. Polis copu yemiştim sırtımdan. Vücudumun kara topraklarına simsiyah morluklar musallat olmuştu. Tenim esmer olduğundan belli olmuyordu izi. Ağrısı her tende aynıdır elbet! Acıyordu, sızlıyordu durmadan. Ayşan’ı görünce ağrıyı unutmuştum. Gül yüzüne karşı gülücükler peydahlanmıştı kalbimde. Ayakkabısının içinden çıkarıp uzatmıştı mektubu. Camın kenarına bıraktım ilkin. Güldü Ayşan. “Neden oraya koydun?” dedi. “Yeni bir ayakkabı almanın zamanı gelmedi mi?” dedim. Gülüştük. “Koku yapmayan ayakkabı alacak param mı var benim!” diyen Ayşan’ın tatlı sözleriyle sürdü muhabbetimiz. “Belki de postacı olmayı bırakırsın,” dedim. Güldük tekrar. Kahkahalarımız Ankara’nın ayazına karışıp gökyüzünün karanlığında kayboldu. Çok soğuk Ankara. Üşümüyoruz biz. İnadına çay içiyoruz.

Kaçak çay demledim. Gevrek keteler koydum çayın yanına annemin ellerinden. Tek şeker katardı çaya Ayşan, bense kıtlama içerdim. “Dersler nasıl gidiyor?” dedi, “Molotof kokteyl yapmayı öğrendim. Bir de biber gazına karşı gözlere limon sürmenin iyi geldiğini…”, “Deli” dedi önce, “Onu demiyorum. Fakülte derslerini soruyorum?”  diye devam etti. Güldük tekrar. “Bilmem!” dedim. Bilmiyordum. Hem derslere de girmiyordum artık.

“Muhtemeldir bu şehirden ya bir hukukçu çıkarım ya da bir ölü!” dedim. Sustuk. Ve gece sustu. İlerledi gece. Çok soğuk gece. Ankara üşüyor. Üşümüyoruz biz. İnadına çay içiyoruz. Ahmet Arif kokuyor şiirlerimiz. Sohbetimize, dizimize kadar çektiğimiz boz ayılı battaniye de eşlik ediyor. Elektrik sobasına asılı bira kutusuna durmadan su katıyoruz. Kaçak kaçak tütüyor elektrik sobası. Tütün sardık kaç kere. Ülkeyi baştan ayağa demir ağlarla ördük. Gülüşlerimize devrimcilik kattık. İsyan gibiydi sözlerimiz. Hayallerimiz sigara dumanından sapsarı olmuş perdelere merhem oldu. Hayallerimiz okyanus ötesi, Ağrı Dağı’ndan uzun hayallerimiz… Ah hayallerimiz!

“Ne düşünüyorsun?” dedi Ayşan.

Ülkeyi mi, gençleri mi, geleceği mi, sağı mı, solu mu? Hiçbirini belki de.

“Bir tek seni düşünüyorum! Sadece seni,” diyemedim, “Yarınki komiteyi…” diye geçiştirdim.

İnanmadı bence. Büktü ağzını. İsmine bakmayın, İzmirliydi Ayşan! Sarı saçlarına yarenlik eden çimen yeşili gözleri vardı. Servi boylu, al poşuluydu. Güzel kızdı vesselam. Biraz da deli. Hızlı akmayadursun kanı, poşusunu başına sarıp panzer taşlardı. Meydan okurdu polislere. TOMA’lardan daha tazyikliydi inadı.   İcabında tazı gibi koşardı. Nereden karışmıştı aramıza bilmiyorum! İletişim okuduğunu duymuştum, o kadar. Acayip bir kızdı. Kaçak çay içerdi, tütün kokardı ince dudakları; biz gibi Che Guevara aşığıydı. Bizden daha bizdi. Biz kokuyordu. Bizden çok biz…

“Sen ne düşünüyorsun öyle?” diye mukabele ettim.

“Bırakmayı!” dedi sakince. Sizler gibi ben de şaşırdım. Yüreğim ağzımda;“Kimi?” dedim dudağımın kenarında eğreti bir tebessümle,

“Postacı olmayı,” dedi, güldük, gülüştük. Gece çökmüş her yana. Ankara soğuk ve Ankara göz alabildiğince karanlık. Biz üşümüyoruz. Çay içiyoruz inadına. Ahmet Telli kokuyor şiirlerimiz.

Yarın bir sürü işimiz var. Çoktan geceyi de yarıladık. Kalkıp çekyatı açıyorum Ayşan’a. Gül deseninden güller seriliyor salonun orta yerine, nevresimin. Gül kokusundan mıdır bilinmez, cesaretlenip:

“Artık itiraf etmenin vakti gelmedi mi?” diyor. Susuyorum. Asi kanım, akmayı bırakıyor bir an. Ter basıyor ruhumu. “Deliler gibi beni seviyorsun!” diyor. Susarak dinliyorum onu. Ve dudaklarım susayarak dudaklarına onun… “Böyle güzel postacıya âşık olunmaz mı?” diyorum içimden. Sözler hükümsüz kalıyor! Ve de gereksiz. Sarılıyoruz oracıkta. Çoktan dönülmez bir hududu aşıyoruz. Zaman donuyor o an. Tüm kurallar, kaideler, örfler, adetler yok oluyor. Ankara donuyor. Üşümüyoruz. Ortalığı aşk alıyor. Sevdayla ısınıyoruz. Islak dudaklarımız şarkılara eşlik ediyor! Gecenin bilmem kaçıncı saatinde dışarıda kar yağıyor, bizim içimizde tarifsiz bir neşe peyda oluyor. Sel alıyor yüreklerimizi, bitik lahzalarda umut ekiyoruz durmadan.

Güneşle beraber uyanıyorum. Yatağımda yabancı bir parfüm… Çıkıyorum sokağa. Taş fırından sıcacık Kürt böreği alıyorum. Pudra şekeri katıyoruz böreğe. Ayarını kaçırıyoruz biraz. Tıpkı sevda gibi, tıpkı ayrılık gibi; belki biraz da ölüm gibi kaçırıyoruz dozunu. Bu sefer şekersiz içiyor çayını Ayşan. Bense kıtlama yapıyorum. Bitiyor kahvaltı. Elimizde çaylar balkona çıkıyoruz. Donmuş, gri bir çift balkon terliğine sıkışıyoruz üst üste. Ya da denildiği gibi can cana. Tütün sıkıştırıyoruz sözlerimizin arasına, aşka müptela dudakların merkezine.  Geceden kalan sevda var dilimizin ucunda. Halen unutamıyorum olanları.

“Gitmesen olmaz mı?” diyor Ayşan. İlk kez böyle görüyorum onu. Yalvarır gözlerle konuşuyor gibi. Makul bir dayanak bulmadan ikna etmeye çalışıyor. Anlam veremiyorum. 

Diz altına kadar uzanan paltolar giyip çıkıyoruz dışarı. Boz bulanık bir havada üstümüzde metal rengi bulutlarla dalıyoruz sokaklara. Akça pirinç bir karın içinden durmadan yürüyoruz. Güneş, en utangaç edalarda. Güneş, asırlar kadar uzak geliyor kulaklara. Dipsiz bir okyanus oluyor sokaklar. Daldıkça dalıyoruz derine. En çok da hayatın içindeki bilinmezliğe. Bir girdapta sürüklenip Kızılay Meydanı’na çıkıyoruz. Bakıyorum Ayşan’a. Halen gözlerinde aynı anlamsızlık hâkim. Biraz da çaresizlik. Elimi son kez tutar gibi yapışıyor. Tütün kokan ince dudaklarından:

“Bu şehirden bir hukukçu çıkmanı istiyorum.” diyor. Susuyorum. Ayrılıyorum Ayşan’dan. Biniyorum otobüse. Devrimci Gençlik Komitesi’nin 2. Olağan Toplantısı çok önemliydi. Disiplin kurulu üyesi ve daimi delegelerden biriydim sözde. Yolun bitmesine beş dakika kala otobüsümüz durduruldu. Sadece beni otobüsten indirip karakola götürdüler. Nezarethaneye atıldım o gece. Ertesi gün asılsız ihbar deyip, salındım.

O gün komiteye bombalı saldırı olmuştu. Üst düzey yönetici ve katılımcıların birçoğu ölmüşlerdi. Yaralı kurtulanlar ise hastanelerde tedavi altına alınmıştı. Durumu çok ağır olanlar vardı.

Üzülmek ve sevinmek arasında tuhaf bir yerde, olayı anlamaya çalıştım. Bilerek mi ihbar edilmiştim? Kim etmişti? Aklıma Ayşan’ın gitmemem konusundaki sözleri geldi. Ayşan’ı aramaya koyuldum. Bulabileceğim tüm yerleri aradım. Yer yarılmış da içine girmişti sanki. Son çare İletişim Fakültesine gittim. Adını söyledim. Kimse tanımıyordu. Öğrenci işlerinden sordum. “Böyle bir öğrencinin olmadığını,” söylediler. Aynı cevabı rektörlükten de aldıktan sonra Ayşan’ı aramayı bıraktım.

Belki de Ayşan diye biri yoktu. Hepsi benim kuruntumdu. Belki de o gece hiç yaşanmamıştı. Islak dudaklarımız şarkılara eşlik etmemiş, aynı yorganın altında sabahı etmemiştik. Kaçak çay içmemiştik belki de, ayın şavkı tül perdeden sızıp odanın orta yerinde arsız arsız raks ederken biz belki de hiç sevişmemiştik. Nefesi nefesime karışıp tenimde gezinmemişti belki de. Kulaklarıma, “Karaoğlan, sen acayip bir çocuksun. Seni sevmek ne güzel!” dememişti belki de. Belki de… Kim bilir?

Ansızın korkularım filizleniyor. Sonra ne kadar mektup varsa bulmaya çalışıyorum. Ne kadar yasak kitap, gazete ve kaset varsa salonun ortasına yığıyorum. Hepsini bir poşete dolduruyorum. Bunların hepsini yok etmem lazım ama nasıl? Derken kapı çalıyor. Dürbünden bakıyorum: polisler…

“Aç kapıyı yoksa kırarız…”

Arka pencereden yan apartmanın çatısına atlıyorum. Dizlerimin üstüne düşüyorum önce. Altımdaki birkaç kiremit kırılıyor. Ufak bir deprem oluyor dünyamda. Biraz sendeledikten sonra kalkıyorum. Hemen başka çatıya atlayıp ufak bir dükkânın damından arka sokağın kuytusunda, ışıktan mahrum bir köşede sızmış kar yığınlarının üzerine atlıyorum. Belime kadar sokuluyorum uyuyan karın içene. Çıkıp koşmaya başlıyorum. Tam sokağı bitiriyorken önümü polis otosu kesiyor. Yön değiştirip ara sokaklara dalıyorum. Megafondan “Durrrr! Yoksa vururuzzzz!” sesi yükseliyor.

Durana aşk olsun. Donmuş Arnavut taşlarının üzerine basa basa koşuyorum. Dudağımda ılık dumanlar yükselirken kalp atışlarım dar sokaklarda aksediyor. Aç kediler önümden kaçıp çöp bidonlarının kuytusunda gizleniyor. Nereye ve niçin kaçtığımı bilmeden karanlıkta sürükleniyorum. Bir ara ayaklarımın yerden kesildiğini, uçtuğumu hissediyorum. Sonra tekrar ayak tabanlarıma keskin taşlar nüfuz ediyor. Arkamdan korkunç sesli fenerler durmadan tenime dokunuyor. Tenimi keskin keskin okşuyor fenerler. Paslı demirlerden karanlığın ödünü koparan barutlar yükseliyor. Yükselen barutlar, güneşle beraber son kuşları uzak diyarlara gönderiyor. Sırtımdan sızan damlalar tenimin esmer toprağını yalaya yalaya ılık bir ırmak misali akıp kunduramdaki kızılca deryada son buluyor.  Ankara giderek siyahlaşıp kapkara bir hal alıyor. Arka sokakların donuk bağrında yüzüstü yere kapaklanırken Ayşan’a söylediğim şu sözleri hatırlıyorum:

“Bu şehirden ya bir hukukçu çıkarım ya da bir ölü!”

Kesin!  

Polis otosu duruyor. İçinden biri iniyor. Temkinli adımlarla yaklaşıyor. Tenime dokunuyor. Elleri tanıdık geliyor. Nefesi yüzümü yalıyor bir an. Ve bakışları delip geçiyor… Çok halsizim. Gözlerimde zamansız bir uyku hali. Parmaklarım avuçlarıma gizlediğim çakıyı var gücüyle onun ense köküne saplıyor. Düşüyor o da yanıma. Yan yana belki de can cana uzanıyoruz öylece. Kimse ne olduğunu anlayamıyor. Sürünüyor benden tarafa, kulaklarımda tütün kokan şu kelimeler yankılanıyor:

“Affet beni Karaoğlan. Seni sevmek güzeldi,” diyor.

Minik minik gülüyorum ben. O da gülüyor. Çok soğuk Ankara. Üşümüyoruz biz.

İnadına ölümle ısınıyoruz.

KELEPÇE

Aspar, hayatıyla alakalı düşüncelere dalmış manzaraya kendini teslim etmişti. Telefonunu çalınca düşüncelerden sıyrılıp kokuşmuş cesetlerle dolu iş dünyasına geri döndü.

Bir can daha göçmüş, bir ateş daha düşmüştü yüreklere. Her ne kadar işini profesyonelce yapsa ve bunda başarılı olsa da her telefon çaldığında huzursuz oluyordu. Çayını yarım bırakıp arabasına geçti. Olabildiğince hızlı olay mahalline vardı. İlk gördüğü onlarca cinayeti beraber çözdükleri, hoş bir iş arkadaşlığı sürdürdüğü Maya oldu. Maya’nın yüz ifadesinde daha önce görmediği bir hazan vardı. Cesedi görmeden önce ilk bilgi mahiyetindeydi bu durum.

“İştar Yıldırım. Dokuz yaşında, iki yıldır kayıpmış. Boynunda boğulma emaresi, vücudunda yirmiden fazla bıçak izi var, sayamadım. Babası altı ay önce vefat etmiş. Annesi evde bizi bekliyor.”

Yürüyüp İştar’ın paramparça bedenine ulaştılar. Çocuk sanki günahsız bir şekilde bu hayattan göçüşüne gülümsüyordu. Karnındaki bıçak izleri sayılamayacak kadar çoktu. Dokuz yaşında bir çocuk nasıl olmuştu da birinin kinine kurban gitmişti? Aspar Başkomiser “Zavallı çocuk acaba bıçak darbeleri inerken yaşıyor muydu?” diye düşündü. Yara izlerine dikkatle baktığında öldükten sonra bıçaklanmış olma ihtimalinin daha baskın olduğuna kanaat getirdi. Hangi ihtimal daha üzücüydü, ölmediği için bıçaklanması mı yoksa birine öldürdükten sonra bile dinmeyen bir kin duyulması mı? Maya, Başkomiserin düşüncelerini bölerek:

“Adli tıp uzmanı olayın on iki- on dört saat önce gerçekleştiğini söyledi.”

“Anladım. Annenin evi yakın mı buraya?”

“Yakın komserim”

Cesedin bulunduğu yer ağaçlık bir patikanın arka tarafında sağdan soldan gözükmeyecek bir yerdeydi. Yolla ceset arasında büyük bir kaya vardı. Çevrede ev yoktu.

“Maya, sen anneyle konuş, ben biraz çevreye bakınacağım sonra bir yol haritası oluştururuz. Cesedin eve yakın bir yerde bulunması katilin yakın çevrede olması ihtimalini artırıyor.”

Maya olumlu anlamda başını sallayıp arabasına yöneldi. Maya anneyle nasıl konuşacağını kafasında tartarak arabayı çalıştırdı. “Eşini altı ay önce kaybetmiş bir kadın cinayetin çözümüne ilişkin pek yardım edemez,” diye geçirdi aklından. Kapıyı derin bir nefes alıp tam çalacaktı ki açık olduğunu fark etti. Anlaşılan bugün giren çıkan çoktu.

“Sedef Hanım, müsait misiniz? Ben Komiser Yardımcısı Maya Demir. Oğlunuz için çok üzgünüm onun hakkında konuşmak için geldim.”

Gözünde ağlamaktan fer kalmamış genç kadın düşmemek için duvardan destek alarak kapıya geldi.

“Buyurun. Gelen polise bir şeyler anlatmaya çalışmıştım elimden geldiğince.”

Maya “Birkaç soru soracağım,” deyince kadın iki sandalyeyi işaret ederek oturmak için yer gösterdi.

“Bunun için çok zor bir zaman biliyorum. Fakat katilini bulabilmemiz için de en kritik zamanlar. Oğlunuzun yaşça büyük arkadaşları var mıydı?”

“Oğlum içine kapanık biriydi, yaşıtlarıyla bile oynamazdı.”

“Düşmanlık gördüğünüz bir aile var mıydı, herhangi bir tehdit oldu mu?”

“Yok, olmadı. Zaten iki yıldır evladımı görmüyordum. Kayıptı. Babası bir buçuk senedir kursta ve iyi olduğu söylemişti. Eşimi de kaybedince her yerde yavrumu aradım. Yer yarıldı da içine girdi sanki. Tek bir iz bile yoktu. Polise gittim, aylarca arandı. Her yere ilanlar verildi. Bunca zaman sonra kapımda ölüsü bulundu. Hala inanamıyorum. Kaldıramayacağımı bildiğim için gidip bakamadım. Oğlumu nasıl öldürmüşler? Nasıl kıymışlar ona nasıl!” Kadının hıçkırıklarının arasından sözleri seçilmiyordu artık. Maya elini Sedef Hanım’ın sırtına koydu. İçinden bir ses bu vakanın daha önce dahil olduklarından başka bir enerjide olduğunu söylüyordu. On dakika sonra Sedef Hanım sakinleşince Maya sorularına devam etti:

“Eşiniz oğlunuzu hangi kursa gönderdiğini söylüyordu?”

“Eski bir tekke. Adıyaman’da.” Maya not defterini çıkarıp adresi not etti.

“Oğlunuzu görmek istemişsiniz, bu tekkeye gittiniz mi acaba?”

“Eşim her seferinde kursun bitmek üzere olduğunu, çocuğu getireceğini söylüyordu. Son zamanlarda garipti.  ‘Artık oğlumuz orada değil, kaçmış’ demişti ağlayarak. Sonraki hafta cumartesi gecesi kaybettim onu,” deyip yeniden hıçkırıklara boğuldu.

“Eşinizin İştar’ı kursa götürdüğü günü hatırlıyor musunuz?”

“Annemlerdeydim. Bayram öncesi temizlik yapmaya yardım etmek için gitmiştim. Döndüğümde İştar yoktu.

“Eşiniz İştar’ın kaçırıldığını mı düşünüyordu?”

“İştar’ın tekkede olmadığını söyledikten sonra çok tedirgin olduğunu hissediyordum ama Göktuğ’un beyninde kötü huylu bir tümör vardı. Çok hassastı bu konuda. Kendi başıma aradım durdum.” “İştar’ın odasına bakabilir miyim?”

“Tabii. N’olur oğluma bunu yapanı bulun, yalvarırım. Ben… ben her şeyimi kaybettim, elim kolum bağlı”

Maya maktulün odasını inceledi. Nasıl bir dünyası vardı? Nasıl bir kader onu böyle bir vahşete götürmüştü? Odası dolu doluydu, buradan hiç gitmemiş gibi.

“Aklınıza bir şey gelirse lütfen bize ulaşın,” deyip kartını bıraktı. Çevrede sadece iki ev vardı ama sakinleri elle tutulur bir ipucu vermemişlerdi.

Aspar Başkomiser OYİ ile birlikte her tarafı karış karış aramış, delil niteliği taşıyabilecek her şeyi incelenmesi için göndermişti. Bu cinayetin altından diğer vakalarda karşılaşmadıkları bir şey çıkacağını düşünüyordu. Dikkatle patikada, ağaç diplerinde gezdi. Gözü her defasında cesetle patikanın arasında bulunan dev kayaya takılıyordu.

Ertesi gün ofiste toplandılar, herkes bulduklarını tek tek açıkladı. Mete:

“Amirim civarda kim oturuyor, kimler İştar’ı tanıyor bir liste yaptım. Patikanın anayola bağlandığı yere yakın bir mevkide güvenlik kamerası vardı. Belirlenen saatleri izledim ancak bir şey çıkmadı.”

“Baba bir şeyler biliyormuş. Acaba borcu olduğu için evladı tefecinin, mafyanın eline düşmüş olabilir mi?” dedi Maya. Mete:

“İsterseniz buna hemen bakayım Başkomiserim.” Deyince Aspar Başkomiser başıyla onayladı.

“Amirim ben de Göktuğ Bey ve Sedef Hanım’ın telefon kayıtlarını inceleyeyim.” dedi İzmir.

“Ben de çevredeki sivil polisten bölge hakkında, uyuşturucu çeteleri hakkında bilgi alayım çocuklar. Okuduğu okuldaki öğretmenlerle görüşeyim. Maya sen de çemberi genişletip çevredekileri yokla. Yanına iki kişi al tehlikeli olabilir.”

“Anlaşıldı Komiserim.”

Çantasıyla ceketini aldı Maya. Özellikle yol kenarlarındaki evlerden bilgi almaya çalıştılar. Ele geçen en önemli bilgi olay saatinde cinayet mahaline yakın bir yerden ışık parlaması görülmüş olmasıydı. Bu cinayetle alakalı mıydı bilinmez yine de Maya not aldı. Daha sonra kayanın olduğu yerin yedi yüz metre ilerisinde ahşap bir ev olduğu bilgisi geldi. Yaşlı bir adam kalıyordu. Maya gerçek ipuçlarına ulaşacağını hissediyordu. Kapıyı çalarken gerilen Maya yumruğunu sıktı. Kapıyı açan yaşlı adam zar zor yürüyordu.

“Birine mi baktınız?” dedi hırıltı bir sesle.

“Merhaba! Ben Komiser Yardımcısı Maya Demir. Birkaç soru sormak istiyoruz. Yakınınızda bir cinayet işlendi.” Şaşırıp eliyle ağzını kapatan ihtiyar polisleri minik evine buyur etti. İhtiyarın şaşkınlığı Maya’nın şüphelerini dağıtmıştı.

“Bir çocuk öldürüldü. Şüpheli bir durumla karşılaştınız mı acaba?”

Adam biraz düşündü. “Gece bir ışık parladı, odun almaya çıkmıştım. Şimşek gibi değildi birkaç dakika sürdü.”

“Başka bir detay aklınıza geliyor mu? Ne olduğunu kontrol etmediniz mi?”

“Yaşlıyım, dizlerim tutmuyor, gece buralar çok ıssızdır. Gerekmedikçe dışarıya bile çıkmam. Yalnızlığı seçmenin bazı bedelleri.”

“Buralarda korkmanıza sebep olabilecek biri ya da birileri var mı? Uyuşturucu satan, içen falan?”

“Kızım burası şehre yakın bir köy olduğundan evet de diyemem hayır da. Şahsen başımdan bir olay geçmedi ama bir çoban vardır küçük çocuklar ondan çok korkarlar sebebini bilmem. Yazları bu patikadan geçer sabahları.”

“İsmini biliyor musunuz?”

“Çoban Osman.”

“Peki herhangi bir ses duydunuz mu, boğuşma sesi gibi?”

“Hayır ışık sönünce eve geçtim. Gençler yakmıştır diye düşündüm”

“Teşekkür ederim. Aklınıza bir şey gelirse mutlaka arayın,” deyip kartını masanın üzerine bıraktı.

Telefonu çalıyordu. Arayan Başkomiser Aspar’dı. Ulaştığı bilgileri sundu.

“Amirim dediğim gibi o ışığı beş kişi görmüş. Ağaç kulübede yaşayan yetmiş yaşlarındaki Murat Şahin de görmüş, evi oraya yakın ancak gidip ne olduğunu teyit etmemiş. Küçük çocukların korktuğu bir Çoban Osman varmış, şimdi onu bulacağım.”

“Sivil polislerle irtibata geçtim birkaç saate rapor verecekler. Sonra şu tekkeye, Adıyaman’a yola çıkacağız. Sen ve Yusuf da geleceksiniz. Çoban Osman’ın yerini tespit ettiğinde haber ver, sonra görüş.”

“Tamam amirim.”  

Aspar Başkomiser oturup rapor beklemektense suç mahalline yeniden gitti. Telefonundan olay yeri fotoğraflarını açtı, incelemeye başladı. Gözüne daha önce fark etmediği bir şey çarptı. Önceki vahşet vakalarını Düşündü. Çok önemli bir fark vardı. Çocuğun burada öldürülmüş olması kesin olmasına rağmen ilk kan kaybı sanki başka bir yerde gerçekleşmişti.

Düşüncelerinden telefonun titreşimiyle sıyrıldı. Rapor beklediği sivil polis, göze çarpan bir şüpheli olmadığını, köyün genel olarak sakin ve olaysız bir yer olduğunu, şüphe duyulabilecek tek kişinin de şehir dışında olduğunu söyledi.

“Başkomiserim, raporu yine de masanıza bırakmamı ister misiniz?”

“Olur,” deyip telefonu kapattı. Olay yerine ilk geldiğinde bu vakanın öncekilerle farklı olduğunu fısıldayan iç sesi, şimdi kendisine bağırmaya başlamıştı. Göremediği çok önemli bir şey vardı ama neydi o? Maya’yı arayıp:

“Maya, maktulün babasının tanıdığı kim varsa sorgulayacağız. Sen Sedef Hanım’la beraber bir liste çıkart ve ekibe yolla. Şüpheli olabilecek herkesi toplayıp bu gece sorgulara başlıyoruz. Yarın öğlen Adıyaman’a yola çıkacağız.”

Maya ile Sedef Hanım on beş kişilik bir liste oluşturdular. Ekibin kalanı adreslere gidip şüphelilerle kısa görüşmeler yaptı. Nerede olduğunu kanıtlayamayan üç kişi vardı. İki tanesinin kaba tavrı şüpheli bulununmuş, hatta bir tanesinin aynı gece olay yerinin iki km. yakınında tek başına içip sızdığını öğrenmişlerdi. Kaba tavır sergileyen ikili daha önce İştar’ın babasıyla kavga ederken görülmüştü.

Bir saat süren sorgudan bir sonuç çıkmadı. Sinirler iyice gerilmişti. Aspar Başkomiser diğerlerine göre sakindi. Maya durumu sorunca kafasını olumsuz anlamda salladı. İki profil de bu cinayete uygun sayılmazdı.

Saatlerce bilgisayar başında çalışmaktan gözleri kızaran Mete, araştırmalarından çıkan tek sonucu anlattı. Baba Göktuğ’un öldüğü tarihte psikiyatri randevusu vardı ancak gidememişti. .

Hazırlıklar tamamlandığında Adıyaman yollarına düşüldü. Nöbetleşe araç kullanarak on iki saatte tekkeye vardılar.

Maya tekkenin girişindeki kapıya vurdu, geri çekilip yanıt bekledi. Aspar Başkomiser’in dikkatini girişi gözetleyen kamera çekti. Kapıyı kır saçlı, orta yaşlarını henüz devirmiş bir adam açtı.

“Buyurun?”

“Polis! İstanbul’dan geliyoruz. Bir çocuk cinayetini soruşturmak için,” diyerek  kimliğini gösterdi. “Siz kimsiniz?”

“Arif adım, buranın sorumlusuyum.”

“İştar Yıldırım’ı tanır mısınız? Uzun bir süre yurdunuzda kalmış bir çocuk.”

Bir an nefesi tutulan Arif sonunda

“Uzun zamandır burada çalışırım böyle isim duymadım, diye cevapladı komiserin sorusunu. “Buyurun yoldan gelmişsiniz. Size avluda çay ikram edeyim sonra müdürümü çağırayım.”

Avludaki masaya oturuldu, çaylar çok geçmeden geldi. Aspar içeride kamera var mı diye bakındı. Arif yanında yaşça daha büyük birisiyle avluda göründü.

“Hoş geldiniz, İsmim Kemal. Arif bana geliş sebebinizi anlattı. Çocukcağız için içim parçalandı.” Gerçekten de gözleri dolu doluydu. “Komiserim ben burada yeni sayılırım. Arif benden iyi bilir ki -o da bilmiyormuş-. Arşivin anahtarını getirdim, bakabilirsiniz.”

Hep birlikte bir saate yakın sürede kayıtlara baktılarsa da İştar’dan hiçbir iz yoktu. Ekip ümidi kaybetmeye başlarken Aspar Başkomiser:

“Girişteki kamera görüntüleri ne kadar eskiye gidiyor acaba?” dedi.

“Biz görüntü silmeyiz. Diğer tekkelerin başına gelenlerden sonra önlem amaçlı saklıyoruz komiserim ,” dedi Arif.

Taciz vakalarını kastediyordu muhtemelen. “Güvenlik kulübesine götüreyim sizi. İki sene diyorsunuz ama özellikle giriş günlerine bakabiliriz. Geç gelenler içeri alınmaz burada.”

Aspar ve Maya görüntülere bakmaya giderken ekibin kalanı arşivi incelemeye devam ettiler. Sanki böyle bir çocuk hiç var olmamıştı burada.

“O çocuk buraya gelmedi. Çok yanlış bir yerde vakit harcadık,” dedi Maya.

Herkes onayladı. Mete:

“O halde muhtemelen İstanbul’dan hiç çıkmadılar” dedi. Apar topar İstanbul’a döndüler mobeselerde çocuğun eşkâli arandı. Babanın nerelerde vakit geçirdiği, kimlerle görüştüğü incelendi.

Yine de sonuç kocaman bir sıfırdı. Kayda değer bir ilerleme olmadığı gibi o iki yıl boyunca çocuk yer yarılmış da içine girmişti.

Ceset bulunduktan üç hafta sonra vakanın hala çözülememiş olması bütün ekibe yük ve stres oluyordu. İştar’ın cansız bedenini rüyalarında görenler bile vardı. Aspar Başkomiser birkaç gün sonra işi başka bir ekibin devralınacağı konusunda uyarılmıştı. Artık son şanslarıydı. Herkes bulgulara tekrar tekrar bakıyor ancak hiçbir ipucu bulamıyorlardı. Buldukları iki şüpheli profile tam olarak uymamış, onları daha fazla göz altında tutmak için ellerinde delil olmadığından salmak zorunda kalmışlardı.

Aspar Başkomiser olayların başında fark ettiği bir şeyi hatırladı. Kan sızıntının az olması nedeniyle cinayetin başka bir yerde gerçekleştiğini düşünmüştü. Ancak diğer adli bulgular aksini göstermişti. Olay yerini tekrar ziyaret etmeye karar verdi.

Bu davayı çözmeliydi. Bu artık son şansı sayılırdı.

Arabadan indi, kayaya yaklaştı. Etrafı dikkatle tekrar inceledi. Sanki mistik bir yer gibi rüzgâr yeşillikleri öyle dans ettiriyordu ki buraya başka bir sebeple gelmiş olsaydı kesinlikle büyülenebilirdi.

Kayanın etrafında dolaştı. Bir tarafı parçalanmaya yüz tutmuş, diğer tarafı yosun kaplamıştı. “Taşların hafızası vardır derler,” diye düşündü. Gözünü kapattı ve gerçekten burada ne olduğunu kayaya sordu. Gözünün önüne gelen imgeler karşısında başı şiddetli bir biçimde döndü ve bayıldı. Bir süre sonra kuş cıvıltıları içinde derin bir uykudan uyanır gibi sakince doğruldu.

Gerçek, bilinmezliğe karşı verdiği savaşı kazanmıştı, derin bir nefes aldı. İçi sızlasa da sırtından büyük bir yük kalktı. Cebinden düşen cüzdanını yerine koyup ayaklandı. Elinde hiçbir delil olmasa da gerçeği fark etmişti. Katili tutuklamak için yola koyuldu.

Nedense onunla uzun uzun konuşmak istedi.

“Akıl sağlığını yitirmiştin ve her İştar’a baktığında babanı görüyordun. Geçmişindeki karanlıklar onun masum yüzünden sana geri yansıyordu. Büyüyünce kurtulduğunu sandığın o bataklık adam, aslında kıyamayacağın bir yavrunun bedenindeydi. Artık gerçekliği olmayan bir acıyı tekrar tekrar yaşıyordun. Zihninin sana kurduğu tuzaklara düştün ve ellerini İştar’ın hem ruhunu hem bedenini almak istercesine hırsa teslim ettin. Canını almış olsan da yetmedi. Tekrar ve tekrar… bir yandan yaptığın şey için çoktan acı çekmeye başlamış deli gibi ağlarken bir yandan ellerin artık sana ait değil gibi pişman olduğunu yapmaya devam ediyordun.”

Derin bir nefes alıp çocukken kendi babasıyla yaşadığı şiddetli kavgaları düşündü. Sanırım artık kendisi için onu affetme zamanı gelmişti.

“Göktuğ Yıldırım. İştar Yıldırım’ı kasten öldürmek suçundan tutuklusunuz.” dedi, sessizce gelmeyecek bir yanıtı bekledi.

“Hastaydınız. Tanrı affeder mi bilemem ama masum bir çocuğun çığlığı kayayı yerinden oynatacak kadar güçlüyken elleriniz neden durmadı?”

“Kaya o masumu kurtarmaya yetişemediği için ağladı biliyor musunuz? Zamanı yerinden oynattı güneş oldu, ışık saçtı ama yetişemedi. Siz de bunu biliyordunuz. Hastalığınız bu yüzden ilerledi. Pişmanlık ve travmalar arasında acı çekerek öldünüz.”

Kelepçeyi mezarının kenarındaki çam ağacına astı ve geldiği yoldan geriye döndü.

KAYIP

Sema sitenin otoparkında arabaya eşyalarını yerleştiriyordu. Yaman elinde bir kutuyla yanına geldi.

 “Onu neden kamyona vermedin?” diye sordu Sema kocasına.

 “Değerli hatıralarımızın olduğu bir kutuyu kamyona veremem,” diye yanıtladı Yaman.

Adam, uzun yıllar çalıştığı büyük bir şirketin finans müdürlüğünden yeni emekli olmuştu. Sema’ysa evlendikten sonra bir süre çalışmış, daha sonra Yaman’ın kariyerine destek olmak için işi bırakmıştı. Evliliklerinin üçüncü yılında hamile kalmış fakat bebek üç aylık olmadan düşmüştü. Daha sonra da hiç çocukları olmamıştı. Yaman yıllarca hedeflerle, sayılarla uğraşmış, kazandığı mevkiyi kaybetmemek için hiç durmadan çabalamış, sonunda iş dünyasının suni ve iki yüzlü ilişkilerinden bunalmıştı. Çalıştığı yıllarda karısıyla yeterince ilgilenememişti. Şimdi yıllar içerisinde yıpranan evliliklerini yeniden inşa etmek için yeni hayatlarına doğru yola çıkıyorlardı. Sema’nın yıllardır istediği buydu, yapay ve konformist yaşamlarını terk ediyorlardı. Doğaya dönmek, toprakla uğraşmak, doğal yaşamda sağlıklı yaşamak ve birbirlerine zaman ayırmak istiyorlardı. Sema internetten bir köy evi bulmuş,   bayılmıştı. Çanakkale’nin ücra bir köyünde yer alan bu evi sadece telefon aracılığı ile görüntülü olarak gezmişler, tapu işlemlerini bile vekaletle halletmişlerdi. Aslında bir bilinmeze doğru yola çıkıyorlardı. Sema çok mutlu ve hevesli görünüyordu. Yolda hem direksiyon sallıyor hem de  Yaman’a evi nasıl yerleştireceklerini, bahçeye neler ekeceklerini, ormanda yapacakları doğa yürüyüşlerini, nasıl dalından sebze meyve koparıp sağlıklı besleneceklerini, şehrin kaosundan kurtulup nasıl sessizliği ve kendilerini dinleyeceklerini anlatıyordu.

Yola çıktıktan üç buçuk saat sonra köy yolu sapağına geldiler. Önlerinde köye çıkan bir asfalt bir de toprak yol vardı. Navigasyon toprak yoldan geçmeleri gerektiğini gösteriyordu. Bir anlık tereddütten sonra toprak yola girdiler. Yol göz alabildiğine uzanan tarlaların arasından geçiyordu. Çevreye baktıkça gözlerinin içi parlıyor çok güzel bir yerde ev aldıkları için mutlu oluyorlardı. Doğa onları güzelliklerle karşılıyordu. Meyve bahçeleri, mısır tarlaları, mis gibi kuş cıvıltıları. İçlerini huzur kaplamıştı. Bir kilometre kadar ilerledikten sonra yol ikiye ayrıldı. Telefon artık sağlıklı çekmediği için navigasyon durmuştu. Sağa giden yolda büyük bir kaya vardı. Sola giden yol yine tarlaların içinde son buluyordu. Sema “Hayda!” diyerek arabadan indi. Soldaki yol bir yere çıkmıyor, sağdaki kayayı da yoldan kaldırmak mümkün görünmüyordu. Evi satın aldığı adamı aramaya çalıştı. Ancak telefon hiçbir şekilde çekmiyordu. Birbirlerine bakıp ne yapacaklarını düşündüler.

“Köye yürüsek mi? O tarafta telefon çeker,” dedi Sema. Arabadan şapkalarını alarak geriye doğru yürümeye başladılar. Yüz metre ilerlemişlerdi ki tarlanın en uzak ucunda kırmızı gömlekli birini gördüler. Yaman Sema’ya beklemesini gidip adamla konuşacağını söyledi, ekinlerin arasından kendine yol bulmaya çalışarak yürüdü. Adamlar konuşurken Sema uzaktan izliyordu. Hava çok sıcak, etraf sessizdi.  Yüzüne konan sinekleri eliyle kovaladı. Çok uzaktan akan bir su sesi duydu. Sesi takip edince otların arasına saklanmış ufak bir dere buldu. Ellerini buz gibi suya soktu, kemiklerinin sızladığını hissetti. Başı ağrımaya, kulakları çınlamaya başlayınca suyu yüzüne vurdu, ensesini ıslattı. Yaman’ı izlediği yere döndü. Yaman ortalıkta gözükmüyordu. Kırmızı gömlekli adam oradaydı. Kocasını ekinlerin arasında göremediğini düşündü. Yol kenarına oturup bekledi. Suyun verdiği serinliğe bir de rüzgâr eklenince gözlerini kapadı, artık midesi de bulanıyordu. Arkadan birinin yaklaştığını hissetti. Yaman olduğunu düşünerek “İleride dere var hayatım, istersen yüzünü yıka, başım çok ağrıyor,” dedi gözlerini aralarken. Bir anda korkuyla sıçradı.

“Korkma abla benim. Seni arıyoruz sabahtan beri telefon çekmiyor. Kamyonu yanaştırdık, gel hele de kapıyı aç, eşyaları yerleştirelim,” dedi kamyoncu.

Sema şaşkınlıkla “Siz nasıl geçtiniz kayadan? Yolda bizim araba da vardı hem,” dedi. Kamyoncu “Yok abla biz arka yoldan sabaha karşı geldik, sen ilk sapaktan sapmamışsın herhal,” dedi. Sema kalkıp “Hadi madem!” dedi. Eşim gelmedi ama,  siz görebiliyor musunuz ekinlerin arasında?”

“Kim abla, eşin mi? Yok abla görünmüyor kimse,”

“Belki yardım için başka birilerine bakmaya gitmiştir. Arabadan çantamı alayım gidelim, çok uzak mı ev buradan?”

“Yok abla, beş yüz metre. Ama bu yol biraz bozuk sen diğer taraftan gelsen daha iyi olur.”

“Hay Allah telefon da çekmiyor. Neyse Yaman bizi bulur bir şekilde,” deyip arabaya yürüdü.

Eve vardıklarında Sema çok mutlu oldu. Ev fotoğraflarda göründüğünden daha güzeldi. Arka cephe alabildiğine ormandı. Sağında, solunda ufak ağaçların olduğu bahçeler, önünde uçsuz bucaksız tarlalar uzanıyor, çok ilerde ana yoldan geçen arabalar zor da olsa görülebiliyordu. Sema evin büyüsünden kamyoncunun “Hadi abla geç kalacağız!” demesiyle sıyrıldı. Kapıyı açtı. Eşyalar içeriye alındı. Ara sıra büyük balkona çıkıyor Yaman geliyor mu diye yolu gözlüyordu. Gelen giden yoktu. Taşımacıların telaşı yüzünden Yaman’ın nerede olduğuyla ilgili fikir yürütecek zaman bulamadı. Eşyalar kabaca yerleşince Sema kolileri ait oldukları odalara dağıttırdı ve “Gerisini biz hallederiz,” dedi. Başının ağrısı şiddetleniyor, artık adamlarla uğraşmak istemiyordu. Yaman’sa hala ortalarda yoktu.

Sema nakliyecilerden kendisini köy meydanına bırakmalarını rica etti. Evi olduğu gibi bırakıp kapıyı kilitleyerek evden çıktı. Taşımacılar kamyonun arkasında Sema önde toprak yolda ağır ağır giderken kamyoncu işi bitirmenin verdiği rahatlıkla “Abla hayırlı olsun yeriniz, yurdunuz çok güzel de siz bu dağ başında ne yapacaksınız? İmanıma ben burada gece yalnız kalamam valla. Gece buraya kurtlar, domuzlar iner ben sana söyleyeyim.” dedi. Sema’nın aklı Yaman’daydı. Geceyi evde tek başına geçirme fikrini aklına getirmediğini düşündü. Bu huzur dolu yerde ne olabilirdi ki? Kamyoncunun zevzekliğine verdi, geçiştirdi. Köyün girişinde kamyondan indi.

Yokuşun başında, sıcağın alnında tek başına köye baktı. Sessizliği tiz bir horoz sesi bir de uzaklaşan kamyonun gürültüsü bozuyordu. Horoz bir iki kere daha öttükten sonra ortalık tam bir sessizliğe büründü. Sema yokuş yukarı yürüyor, ara sıra da çekiyor mu diye telefonunu kontrol ediyordu. Beş dakika yürüdükten sonra köy meydanına ulaştı. Meydanda bir cami, köy kahvesi, yanında da muhtarlık odası vardı. Sıcaktan bunalan Sema caminin önündeki çeşmeye gitti. Su önce kesik kesik sonra gürül gürül akmaya başladı.  Bulantısını bastırmak için kana kana su içti, yüzüne ve ensesine su sürdü. Etrafta kimse görünmüyordu. “Sıcaktandır,” diye düşündü. Kahvehaneye yürüdü, camdan içeri baktı, kimsecikler yoktu. Sonra merdivenden inerek muhtarlık odasına girdi, orada da kimse yoktu. Caminin çardağına konulmuş tahta peykelere oturdu. Burası gölgeydi, serindi ve esiyordu. Sema iyice endişelenmeye başlamıştı. Yaman nerelerdeydi. Telefonuna baktı, çekiyordu. Hemen kocasını aradı ama adamın telefonu kapalıydı. “Hay Allah’ım!” diyerek sinirle telefonu kapadı. İnternetten namaz saatlerine baktı. Ezanın okunmasına daha yirmi dakika vardı. Cemaatten birilerinin camiye gelmesini beklemeye karar verdi.

Namaz saatine birkaç dakika kalmıştı ama gelen giden yoktu. Caminin hoparlöründen bir hışırtı duyuldu. Merkezi sistemden gelen ezan okunmaya başladı. Sema camiye girdi, etrafı kolaçan etti ama kimseyi göremedi. Dışarı çıkıp yürümeye karar verdi. Çok susamıştı. Çeşmeden bir daha su içmek istedi ancak suyun akmadığını gördü. Kulakları uğulduyordu, içi yanıyordu ama içecek bir damla su yoktu.

Evlerinin arasından yürürken tüm camlarının sıkı sıkı kapalı olduğunu fark etti. Tarlaya çalışmaya gitmiş olmalıydılar. Evin birinden müzik sesi geldiğini duydu. Üstelik kapısı açıktı. “Çok şükür birilerini buldum galiba,” dedi. İçeriye seslendi, “Kimse var mı? Merhaba! İçerde kimse var mı?”

Cevap gelmedi. Kapıyı vurdu ama ses yoktu. Odaya girdiğinde evin orta yerinde yanan sobaya odun atan bir adam gördü. Kafasında Yaman’ın şapkası vardı. Sema şok oldu ve bağırmaya başladı. “Yaman, Yaman… Yaman ne işin var burada?” Yüzünü görünce kocası sandığı kişinin on üç, on dört yaşlarında bir çocuk olduğunu anladı. Çocuk ifadesiz ve donuk bir yüzle Sema’ya bakıp birden kahkaha atarak üzerine yürüdü. Sema dehşete kapıldı, koşarak uzaklaştı.  Aksi gibi ağzından köpükler saçan bir köpek bir süre peşine takıldı. Caminin önünde Yaman’ı tekrar aradı ama telefonu hala kapalıydı.  Son çare Jandarma’yı aradı. Olanları nefes nefese anlattı. Jandarma, caminin avlusunda beklemesini söyledi. Sema peykenin üzerinde oturarak jandarmaları beklemeye başladı. Ara sıra telefonuna bakıyor, çektiği anlarda hemen eşini arıyor, bir türlü ulaşamıyordu. Sonra uzaktan bir motor sesi duydu. Avludan çıkıp bakındı. Seslendi ancak sesini duyuramadı. Vücudu titremeye, soğuk terler dökmeye başladı. Kendini çeşmenin kenarına bırakarak bir süre yarı baygın halde bekledi.

Jandarmayı görünce rahat bir nefes aldı. Durumu tekrar anlattı. Jandarma komutanı bahsettiği evde sadece yaşlı bir kadının yaşadığını söyledi. Köylülerin çoğunun bugün kurulan pazara satış yapmaya gittiğini bu nedenle ortalığın tenha olabileceğini açıkladı. Komutan, eşinin belki de eve dönmüş olduğunu birlikte gidip evi kontrol etmelerinin doğru olacağını söyledi. Birlikte jandarma aracına binip toprak yoldan ilerlediler. Jandarmaya, araçlarının burada olduğunu kayanın da yolu kapattığından bahsetti Ancak ortada ne arabaları ne de yolu kapatan kaya vardı.

Arabayı evin önünde buldular. Anahtar arabanın kontağında takılıydı. Ama Yaman ortada yoktu. Sahip oldukları tek ev anahtarı Sema’daydı. Jandarmalar etrafı kontrol ettiler. Yaman’ın, eşi Sema’yı aramak için köye gitmiş olabileceğini, telefonların çekmeyişinin bir karmaşaya sebep olduğunu düşündüler. Askerler köye döndü, Jandarma komutanı Kenan ve Sema evde haber beklemeye başladılar. Bir saat sonra Jandarma aracı döndü.  Yaman’ı bulamadıklarını, köylülerle konuştuklarını, kimsenin yabancı birini görmediğini söylediler. Kenan, Sema’ya evde beklemesinden başka çare olmadığını, yirmi dört saat geçtikten sonra ancak kayıp olarak aramaya başlayabileceklerini söyleyerek evden ayrıldı. Kapıdan çıkarken “Yarın sabah tekrar gelip eşinizin eve sağ salim döndüğünü görmek için uğrayacağım,” diye de ekledi.

Sema yalnız başına, hiçbir tanıdığının olmadığı bu sessiz köyde, hiç bilmediği bir evde eşyaları yarım yamalak ortaya atılmış halde kala kaldı. Yine başının ağrıdığını ve midesine kramplar girdiğini hissetti. Uzun süre balkonda kocasının gelmesini bekledi. Sonra sivri sineklerin saldırılarından yılıp havanın zifiri karanlığa gömülmesinden korkarak içeri girdi. Pencerenin önüne oturdu, artık eşinin hayatından ciddi şekilde endişe ediyor, kendi kendine nasıl böyle bir duruma düştüklerini sorguluyordu. Ağlamaktan ve beklemekten başka bir çaresi yoktu. Bir anda elektrikler kesildi. Artık dışarısı gibi içerisi de zifiri karanlıktı. Evi tanımıyor, eşyaların nerede olduğunu bilmiyordu. Sakin sakin ağlarken bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Torpidodaki el fenerini almak için telefonun ışığını açarak arabaya gitti ve kutuyu gördü. Kutuyu da alıp eve geri geldi. Koltuklardan birine oturdu. El fenerinin aydınlattığı kutunun kapağını açtı. İçinde Yaman’la evlendikleri gün çekilmiş fotoğraflar vardı. Resimlere bakarken ağlaya ağlaya koltuğun üzerinde uyuya kaldı.

Sabah uyandığında üşümüş, her yeri tutulmuştu. Bir anda eşinin kayıp olduğu ve bin bir umutla seçtikleri bu yeni yaşamın ilk gününün nasıl da hayatının en kötü günü olduğu geldi aklına. Yüreği sıkıştı kendini hemen balkona attı. Gün çoktan ağarmıştı. Kapının önüne park eden jandarma arabasını gördü, içini bir umut kapladı. Gelen Jandarma Komutanı Kenan’dı. Kenan Sema’ya “Günaydın Sema Hanım, Yaman Bey döndü mü?” dedi. Sema bunu duyunca bütün umutları yıkıldı, olduğu yere kapaklandı. Kenan, Sema’yı içerideki koltuklardan birine yatırdı. Arabadan getirttiği suyu Sema’nın yüzüne çarptı. Sema kendine geldi ve suyu bir dikişte içti. “Geceden beri su içmedim, burada hazırlıksız yakalandım Kenan Bey,” dedi. “Çeşmeden de su akmıyor, gece elektrikler de kesildi.”

“Vanası kapalıdır belki, ben bakarım,” diyerek dışarı çıktı komutan. Döndüğünde vanaların kapalı olduğunu ve elektrik sigortasının da atmış olduğunu söyledi. “Elektrik yine kesilirse sigortayı kontrol edebilirsiniz.  Bu arada isterseniz birlikte karakola gidip ifadenizi alalım,” diye ekledi. 

Sema karakolda olan biteni tekrar anlattı. Eşinin kimlik ve telefon bilgilerini verdi. Bir düşmanı olup olmadığını sorduklarında, Yaman’ın bildiği bir düşmanı olmadığını belirtti. Sorulanlara cevap verdi. Kenan, ifadesi alındıktan sonra Sema’yı evine bırakırken “Siz hiç merak etmeyin, eşiniz en kısa zamanda bulunacaktır, hastaneleri de kontrol ettiriyoruz yakında haber alırız”, diyerek kadını teskin etti. Toprak yola girdiklerinde “Eşimin konuşmaya gittiği adamı buldunuz mu Kenan Bey?” diye sordu Sema. Kenan gülümsedi, “Maalesef eşkâlini tarif ettiğiniz, uzaktan gördüğünüz adam bir korkulukmuş. Tarla sahibi o gün pazarda olduğu bilgisini verdi, teyit ettik.” Sema şaşkın “Hay Allah nasıl anlayamadım?” dediğinde evin önüne gelmişlerdi. Teşekkür edip içeri girdi. Telefonu çalmaya başladı. Arayan Yaman’ın kardeşi Orhan’dı. Sema heyecanla açtı. Orhan “Alo! Yenge? Dünden beri sizi arıyorum abime de sana da ulaşamadım,” dedi. Sema “Biz Çanakkale’deyiz Orhan,” der demez hat kesildi. Telefonun şarjı bitmişti. Orhan kendi kendine “Allah Allah! Abim konuşacaktı,” diyerek düşüncelere daldı.

Bu sırada Jandarma komutanı Kenan adamlarından, Yaman ve Sema’nın yakınlarını arayıp bilgi toplamalarını istemişti. Erlerden biri kayıp şahsın kardeşi Orhan’ın kendisiyle görüşmek istediğini belirtti.

Kenan, Yaman’ın kaybolduğunu ve Sema’nın anlattıklarını Orhan’a aktardı. Abisinden en son ne zaman haber almış olduğunu sordu. Orhan duydukları karşısında afallamıştı, abisiyle son görüşmesinin detaylarını anlatmaya başladı. Abisinin, yengesinin kıskançlıklarından, baskılarından yılmış olduğunu ve bu nedenle boşanmak istediğini söyledi. Ayrıca “Çanakkale’ye yerleşme fikrini abimin kabul etmesi imkânsız, asla bir arada olamazlar, bir an önce Sema’yla bu konuyu konuşmalıyız,” dedi.

Kenan komutan iyice şüpheli hale gelen bu kaybı savcılığa aktarmaya, Sema’yı tekrar merkeze çağırmaya karar verdi.

Sema evi yerleştirmiş, fotoğrafları duvarlara asmıştı. Üzerinde kırmızı elbisesi bir taraftan güzel bir masa hazırlıyor bir taraftan da kadehindeki şarabı yudumluyordu.

İstanbul’daki evlerinde yaşadıkları son geceyi hatırladı. Eşyalar kamyona yüklenmişti, evde sadece yemek masası ve iki sandalye kalmıştı. Yaman gelmiş, Sema kocasını sevgiyle karşılamış, elinden tutarak masaya oturtmuştu. “Hayatım bu evdeki son akşam yemeğimiz için en sevdiğin yemekleri hazırladım, eşyaları kamyona yüklettim, beğendin mi sürprizimi?” demişti. Yaman çok şaşırdığını, onunla konuşmak istediğini söyleyince Sema masadaki her şeyi yerle bir etmişti. Yaman’ın söyleyeceği hiçbir şeyi duymak istemiyordu. Yere düşen ekmek bıçağını ani bir hareketle alarak, arkası dönük olan Yaman’ın sırtına defalarca saplamıştı. Kanlar içerisinde yerde yatan Yaman’ın yanına uzanıp uyumuştu. Sabah hiçbir şey olmamış gibi kalkıp duşunu almış, kutuyu arabaya yerleştirip yola çıkmıştı.

Sema gözlerini açtı. Şarap kadehi elinden kaydı. Kadehin devrildiği yerde boş bir ilaç kutusu duruyordu…

RAFLARDAKİ YENİ KİTAPLAR

Eylülde Dört Yıl – Bir Kurtuluş Savaşı Kitabı

Yazarı: Aslı Perker

Yayınevi: Epsilon Yayınevi

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 376

Aslı Perker imzalı “Vakit Hazan” romanı “Eylülde Dört Yıl: Bir Kurtuluş Savaşı Kitabı” yeni adı ve baskısı ile yeniden raflardaki yerini aldı.

1918-1922 yılları arasında geçen roman, Millî Mücadele Dönemi’nde vatanın geldiği durumu ve Handan isimli başkahramanın statü karmaşasında bir kadın olarak  kendini bulma yolculuğunu konu ediyor. Babasının çağdaş düşünceleriyle büyüyen Handan, işgal kuvvetlerinin yarattığı bölünmüşlüğün ortasında kendi duruşunu bulmaya çalışıyor. Mustafa Kemal’in direnişine içten içe destek veren Handan’ın bu kararı, hem kendi hayatını hem de ülkenin kaderini onulmaz bir şekilde değiştirecektir.

Kitapları onlarca dile çevrilen Aslı Perker, Osmanlı’nın belirsizliklerle örülü son günlerini arka plana yerleştirdiği bu kitapla, yaşadığımız toprakların geçmişini bilen herkesi etkileyecek bir tarihi kurgu yaratıyor. (Tanıtım Bülteninden)



DERİN UYKU

Yazarı: Bahar Akman

Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 256

Galata’dan Tünel’e çıkarken çaldı telefon. Tam da Mevlevihane’nin önünde. “Efendim Kerbela!” “Komiserim, şimdi aradılar, aynı mahallede üçüncüvaka… Aynı şekilde bulunmuş…” Sesi zayıfladı. “Yine maktul kadın.” “Adli Tıp?” “Az önce geçti Doktor Hanım.” Gömleğine baktı. “Eve uğrayacak vakit var mı?” “Komiserim, valla siz bilirsiniz ama Müdür Bey de yoldaymış…” “Kerbela, dolabımdan bir gömlek kap gel o zaman, olay mahallinde buluşalım.” “Emredersiniz Komiserim.” Sigarasından derin bir nefes çekti. “Orospu çocuğu, yine doğradın di mi kadının birini… Bulucam ulan seni.” Acele adımlarla uzandı Cihangir’e.

Polisiye edebiyatımız yeni bir kahramanla tanışıyor: Komiser Tunç. Yetmişlerde öldürülmüş Pol-Der’li bir babanın oğlu, çekirdekten yetişmiş bir polis kısacası. Babasının eski dostlarıyla bağlarını koruyan ama bugünde yaşayan biri. Derin Uyku, akıcı anlatımının ardında gizlenen karmaşık olay örgüsüyle en “külyutmaz” polisiye okurunu bile son sayfaya dek merakta bırakacak bir roman. (Tanıtım Bülteninden)



Kusursuz Casus Yoktur – Nazilerin Seks Ajanları ve Başka Casus Öyküleri

Yazar: Sevil Atasoy

Yayınevi: Doğan Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 192

Dünyaca ünlü adli bilimler uzmanı ve kriminolog Prof. Dr. Sevil Atasoy, casusların gizemli dünyasını, istihbarat yöntemlerini ve nasıl yakalandıklarını anlatıyor.

Prof. Dr. Sevil Atasoy bu zamana kadar kanlı katillerin nasıl adalete teslim edildiğini, işledikleri cinayetlerin nasıl aydınlatıldığını titiz bir gözle inceleyerek anlattı. Kusursuz Casus Yoktur kitabında ise aynı titizlikle casusların nasıl yakalandıklarını işliyor. Soğuk Savaş döneminin ikili ajanlarından istihbarat dünyasının efsanelerine, Nazilerin casusluk merkezi haline gelmiş genelevlerden eşcinsel casuslara, istihbarat teşkilatlarının gizli hikâyelerini sizler için derliyor.

2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’nin Ankara büyükelçisinin uşağı Çiçero’nun Almanlar için nasıl casusluk yaptığı, Nazilerin Berlin’deki bir genelev sayesinde nasıl istihbarat topladığı, Doğu Almanya’nın kadınları baştan çıkaran Romeolar sayesinde Batı Almanya’da nasıl casusluk faaliyetleri yürüttüğü Mata Hari’nin casustan ziyade trajik bir kahraman olduğu, Rusların siyasi rakiplerini elimine etmek için radyoaktif madde kullanımı dahil nasıl yöntemlere başvurduğu, Jeffrey Epstein’ın ölümündeki sır perdesi ve kimlerle ilintili olduğu bu kitapta anlatılıyor.

Tuzak kurmak, şantaj yapmak, ulusal sırlara ulaşmak için cinselliklerinden yararlanan kadın ve erkek casuslar her devirde, her ülkede karşımıza çıkar. Amaç ve yöntem farklılaşsa bile ortak yanları tektir: Aldatma.” (Tanıtım Bülteninden)



Tehlikeli Şarkılar – Bir Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi

Yazarı: Tuna Kiremitçi

Yayınevi: Doğan Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 224

Başkomiser Perihan Uygur serisinin ilk kitabı Mezun Cinayetleri’nin hemen ardından 2022’de Perinin Ölümü gelmişti. Serinin üçüncü kitabında yine başkomiser Perihan Uygur’u görmek oldukça keyifli. Yardımcısı Ayla ve ekibe yeni katılan Hasret ile beraber Bacılar Bölüğü bu defa sesini şarkı sözleriyle duyurmaya çalışan bir katilin peşine düşecektir. Bir sahil kasabasında düzenlenen müzik festivalinin başlamasına günler kala, organizasyonun başındaki iki kişi vahşice öldürülür. Gözler, festivali yasaklatmak için uğraşan tarikata çevrilir. Olay medyaya yansıyınca toplumsal bir gerilime neden olur. Başkomiser Perihan Uygur, son görevinde yaşadığı psikolojik travmadan dolayı izinde olmasına rağmen Cinayet Büro’ya döner ve soruşturmayı üstlenir. Cinayetler birbirini izledikçe işinin düşündüğünden zor olduğunu anlayacaktır.

Tuna Kiremitçi, serinin üçüncü kitabında da başarılı kurgusu ve heyecan dozu yüksek anlatımıyla oldukça keyifli bir roman sunmuş bizlere.



Ona Kadar Say – Saklambaç

Yazarı: Işıl Işık

Yayınevi: Sia

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 320

İngiltere’de yaşayan ancak bütün dünyaya haber hazırlayan genç adli muhabir Mabel, aldığı ani bir telefonla Türkiye’ye döner. Bu kez çok bilinmeyenli bir cinayetin ya da suç örgütlerinin izini sürmeyecek, çocukluğundan beri en yakını saydığı, sevdiği birinin beklenmedik ölümünü örten sır perdesini aralamaya çalışacaktır. Ne var ki gelişen olaylar yüzünden çok geçmeden o da bu gizemli olayın bir parçası haline gelir. (Tanıtım Bülteninden)

Işıl Işığın akıcı anlatımı ve ters köşeleriyle heyecan dozu düşmeyen başarılı bir roman. Eğer polisiye dedektiflik kitapları seviyorsanız bu romanı okuma listenize alabilirsiniz.



BUZLAR ÇÖZÜLÜNCE

Yazarı: Melih Günaydın

Yayınevi: Düşbaz Kitaplar

İlk Baskı Yılı: 2023

Sayfa sayısı: 256

İlk romanı Sürgün Avı ile polisiye edebiyatımıza sağlam bir giriş yapan Melih Günaydın’ın yeni romanı Buzlar Çözülünce polisiye severleri oldukça doyuracak nitelikte.

Kıdemli polis Defne, indigo oğluyla birlikte ailesinin yanına taşınmıştır. Tatsız seyreden aile hayatı Kartepe’de kaybolan dağcı öğrencileri arayan ekiplerin bulduğu cesetle iyice karmaşık bir hal alır. Fakat donarak öldüğü düşünülen bu beden, aranan dağcılardan birine ait değildir. Kayıp gençlere medyanın ilgisi giderek artarken Defne bu vakanın peşini bırakmamaya kararlıdır.

Kâbuslarından kurtulmak için gittiği psikoloğun yanından dönerken Ali’nin dikkatini metro istasyonunda duvarlara asılmış resimler çeker. Bunlar daha önce çalıştığı çocuk kitabındaki çizimlere benzemektedir ve ekibindeki pedagog, ondan kimi objeleri çıkarmasını istemiştir. Çünkü kullandığı bazı görseller fallik öğeler içermektedir. Ali bir yandan çizimlerin izini sürerken öte yandan geçmiş anılarının kırıntılarını toplar.  Melih Günaydın gerilim dozu yüksek, kurgusu oldukça sağlam bir roman yazarak polisiye edebiyatımızda uzun soluklu bir yazar olacağını ispatlıyor.



FOBİLER VE MANİLER KİTABI

Yazarı: Kate Summerscale

Yayınevi: Düşbaz Kitaplar

Çevirmen: Burcu Asena Şahin

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 256

Kurmaca dışı alanda pek çok ödüle sahip Kate Summerscale’in Türkçedeki ilk eseri Fobiler ve Maniler Kitabı raflarda yerini aldı.

Anlamlandıramadığımız mani ve fobilerimizin arkasında ne yatıyor? Bizi pençesine almış bu takıntılardan kurtulmanın bir yolu yok mudur? Peki, dünyada bunları bir tek biz mi yaşıyoruz? Kate Summerscale, Fobiler ve Maniler Kitabı: A’dan Z’ye 99 Takıntının İzinde Dünya Tarihi’nde sürükleyici vaka çalışmaları aracılığıyla esasında ortak olan bu korku ve arzularımızın kökenlerini ortaya çıkarırken insan bilincinin labirentine bir kapı aralıyor. Sayfalar arasında dolaşırken Alfred Hitchcock’un yumurtalara olan tiksintisini keşfedecek, Steve Jobs’un düğmelerden duyduğu korkuyu anlamaya çalışacak ve başka pek çok ünlünün gizli takıntısı karşısında hayrete düşeceksiniz. Kate Summerscale titiz araştırmaları, sürükleyici anlatımı ve mizahi dokunuşlarıyla 99 fobi ve mani için bir rehber niteliği taşıyan bu eserde sizi insan psikolojisinin derinliklerine doğru bir keşif yolculuğuna çıkmaya davet ediyor ve soruyor: Peki sizin gizli takıntınız var mı?

Keyifli okumalar dilerim.

MURAT MENTEŞ’LE AFİLİ BİR HASBİHÂL



Bu sayımızdaki özel röportaj konuğumuz hiperaktif, şaşırtıcı, muammalı ve sıra dışı romanların müellifi Murat Menteş…



Hoş geldiniz sevgili Murat Menteş. Sizi Dedektif Dergi sayfalarında misafir etmek ne güzel…

Öncelikle ALFA Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan, her zaman olduğu gibi sürprizlerle dolu, derinlikli, eğlenceli ve fantastik polisiye romanınız Afili Hafiye hayırlı, uğurlu, bol okurlu olsun. Hayat nasıl gidiyor bu aralar? Sosyal medyadan gözlediğim kadarıyla hayli yoğun bir dönemdesiniz. Bolca imza günleri, söyleşiler, canlı yayınlar… Okurların ilgisi nasıl?

Alakanıza teşekkür ediyorum. Hayat hâlâ şükredilebilir bir nitelikte akıyor. Hâlimden gayet memnunum… Afili Hafiye’den önce, gerçek bir kişinin, Göksenin Yıldırım’ın yaşadıklarını temel alan Fink’i yayımlamıştım. Fink’i başkarakterin maceralı, hızlı hayatını iyi yansıtabilmek için farklı bir üslupla yazdım. Seci sanatını kullandım. Ve anlatımı nispeten sadeleştirdim. Romanın kurgusunu da yine başkarakterin ruh hâline göre düzenledim. Afili Hafiye’de ise Dublörün Dilemması’ndan Antika Titanik’e sürdürdüğüm kurgu ve anlatım tarzına döndüm.

Afili Hafiye’de ana karakterimiz, Kayıp Şahıslar Bürosu’nda komiser Alp Laçin O, kendine has çalışma tarzıyla sıra dışı ve başına buyruk bir karakter. Bir gün dünya üzerindeki 1 milyar 800 milyon kameranın hiçbirine yakalanmamış, çekici bir kadınla karşılaşır ve onun peşine düşer. Ve bu macera boyunca başına gelmedik kalmaz, belalardan kurtulmaz, kan gövdeyi götürür. Yolculuk her zamanki gibi sürprizlerle doludur, bambaşka yerlere evrilir. Aslında hiç kimse ve hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Spoiler vermemek için daha fazla detaya giremiyorum. Afili Hafiye’yi yazma fikri aklınıza ilk ne zaman, nasıl düştü? Yazması ne kadar sürdü? Özellikle hayata ve yazmaya dair felsefi sorgulamaların diğer kitaplarınıza kıyasla daha yoğun olduğunu düşündüm. Araştırma ve yazım süreci sizi zorladı mı?

Öncelikle, spoiler vermekten sakınmaya gerek görmüyorum. Spoiler… zaten yanlış bir adlandırma, kanaatimce. Romanın başlangıcında, birbirinin tıpatıp aynı iki adam görüyoruz. Bunlardan biri duş alırken, çıkagelen diğeri tarafından öldürülüyor. Maktul katili tanımazken, katil maktulü tanıyor. Sonra, Alp Laçin O, dünyada olmayan bir kadınla karşılaşıyor… Ardından, Cinayet Büro Başkomiseri Kâmi Koma, Alp’in düşüncelerini okuyor. Dahası, derbeder bir tutuklu, gelecekten geldiğini ve Alp’i tanıdığını iddia ediyor… Afili Hafiye bir paralel evren polisiyesi. Roman, paralel evren olarak çıkıyor karşımıza. Bir de gerçek dünya var… Var mı? O da ayrı bir mesele.

Roman fikirlerini zaman içinde oluşturuyorum. Yıllar önce, 2016’da, romanda mahsur kalmış üç arkadaşın hikâyesi nasıl olur diye düşünmüştüm. Bu hâliyle sadece bir soru. Roman fikrine dönüştürebilmek için çatışma kurmak, inandırıcılığı gözetmek ve karakterin dönüştüğü bir yoğunluk oluşturmak gerekir. Zamanla, kayıp şahısları arayan bir polisin, aslında kendinin kayıp olduğunu fark ettiği bir hikâyeye vardım.

Arka kapakta “Yalın Alpay’ın ‘Menteş Sistemi’ dediği orijinal anlatı düzeniyle kurgulanmıştır,” deniyor. Sizi düzenli takip eden okurlarınızın muhtemelen aşina olduğu bu Menteş Sistemi’nden bize biraz bahseder misiniz?

21. yüzyıl romanı nasıl olmalı? Cemil Meriç “21. asırda roman yazılacağını hiç sanmıyorum,” demişti. Yaklaşımında haklıydı bence. Bugün roman okumanın anlamı, insanın kapasitesini aşan hız ve karmaşadan sakınmaktır. İnsanlar, kendi doğal sınırlarına dönmek için kitap okuyor artık. İkinci bir husus, yeni romanın meşruiyeti, her sanat eserinde olduğu gibi, orijinalliğe bağlıdır. Bu da yenilik gerektirir. Anlatımda, kurguda, hikâyede, düşüncede yenilik. Ben birkaç majör hikâyeyi birleştirerek, iç içe anlatıyorum. Okurun birim zamanda romandan alacağı edebî, düşünsel, anlatısal gıdaları ölçüp tartıyorum. Kurguda, karakterlerin bakış açılarının dönüştürücü bir etki uyandırmasını gözetiyorum. Başta kaotik görünen anlatıyı, finalde bir düzene kavuşturuyorum. Hikâyeyi mutlu sonla bitirmeye bakıyorum; bana göre bu, iyicil bir stratejinin gereğidir. Kanaatimce, yavaşlamak için okunan romanı hızlandırmak gerekir. Yazı’nın alımlanması, videonun alımlanmasından her hâlükârda daha yavaş. Fakat hikâye süratli olabilir. Anlatım hızlı olabilir. Bunlara çalışıyorum. Yalın Alpay’ın “Menteş Sistemi” adını verdiği şey, aslında her romancının yazarken karşılaştığı sorunlara getirilmiş çözümlerin toplamı.

Siz genel olarak okurla etkileşim hâlinde bir yazarsınız. Hatta eserlerinizde de okurla iletişiminiz devam eder. Afili Hafiye’de bunu ileri bir seviyeye taşımışsınız: Okura, kendi düşüncelerini ve cevaplarını yazabileceği noktalı boşluklar bırakmışsınız. Böylece okurken kendimizi kitabın kahramanlarından biri gibi hissediyoruz. Ben de elime kalemi alıp hepsini keyifle doldurdum ve kendimi terapide gibi hissettim. Okuru romana dahil etme fikrinin arkasında ne var?

Okur zaten romanın muhatabı olmanın ötesinde, onu zihninde inşa eden, kendi dünyasına uyarlayan kişi. Okur, yazardan önce gelir. Sonra metin, ondan sonra yazar gelir. Kronolojik olarak önce yazar vardır, yazar metni üretir, ardından okur ortaya çıkar. Fakat esasen okur okumazsa metin var olamaz, metin var olmayınca da yazar var olamaz. Nasıl ki günümüz yazarı, 1600’lerin başından beri süregelen roman yazma geleneğinin bir devamı ise okur da 400 yıllık roman okuma geleneğinin yeni bir temsilcisi. 21. yüzyıl okuru, romanı bugüne özgü imkânlarla algılıyor, alımlıyor. Ve farklı biçimde besleniyor romandan. Yazarı da yüce bir varlık değil, dikkate değer bir insan konumunda görüyor… Velhasıl, istedim ki, romanımda okurun da izi olsun. Okur da metnin varlığını açığa çıkaran, onu yenileyen kişi sıfatıyla kitaba girsin. Roman sadece sürüklemesin, biraz da ayıltsın.

Kendinizi kişilik olarak hangisine daha yakın hissediyorsunuz? Alp Laçin O’ya mı, Okan Yunus Okyanus’a mı, Yahya Hayhay’a mı, yoksa Sebati San’a mı?

Hiçbirine. Alp Laçin O’yu yazarken, birkaç kişinin özelliklerini birleştirdim. Kısmen, Al Pacino’nun 29 yaşındaki görünümünü esas aldım. Bazı özelliklerini tasarlarken, romancı dostum Alper Canıgüz’ü düşündüm. Ve elbette başkarakterin birçok niteliği de hayal ürünüdür. Yani yenilik doğuran bir sentez… Okan Yunus Okyanus, Yahya Hayhay ve Sebati San’da da kendimden hareket etmedim. Karakterler, elbette benim tarayabildiğim bir ufkun sınırları içinde doğuyorlar. Fakat onlara kişisel, otobiyografik unsurlar eklemiyorum. Karakterleri inanılır, hak verilebilir, ilgiye değer, sevimli kılmaya çalışıyorum.

Bu arada ilk kitabınızdan bugüne yaratmaya devam ettiğiniz, artık imzanız hâline gelen (ve şahsen bayıldığım) enteresan karakter isimlerinize değinmezsem olmaz. Hatta kendimi tutamayıp ben de birkaç deneme yaptım: Emel Çokomel, Cezmi Ceneviz, Ramazan Maraza, Gamze Gamzede, Reha Rahvan, Funda Turfanda, Alper Parol, Murat Ti… İnsan başlayınca duramıyor. Aslında riskli bir şey yapıyorsunuz zira karakterlerinizi bu şekilde isimlendirdiğinizde önce kurguladığınız evrenin gerçek olmadığı (belki de bir çizgi roman evreninde olduğumuz) hissi geçebilir okura. Sonra bizi maceranın içine öyle bir çekiyorsunuz ki o evrenin gerçek olduğuna bir şekilde ikna oluyoruz. Bunu özellikle mi tercih ettiniz?

Roman yazarken her cümlede bir karar veriyorsunuz. Genel çerçeveyi oluştururken… Anlatım, hikâye, değerler dünyası, psikoloji ve düşünceler arasında ilişkiler, dengeler kurarken… Karakter isimleri üzerine epey düşünüyorum. Alp Laçin O mesela, benim başkaraktere vermekte epey tereddüt ettiğim bir addı. Merhum Yazar Oğuz Haluk Alplaçin’i de çağrıştırsın istedim. ‘O’ soyadına bir izah bulmam gerekti. Türkçe soyadları genellikle öz Türkçedir. Dolayısıyla, karakterlere, gerçekte hiç kullanılmayan soy isimler vermemeye bakıyorum. Asıl maksadım, ismin, karakterle örtüşmesini sağlamak. Gerçek hayatta da isimler mühimdir. Bizde çocuklara genellikle siyasi bir esintiyle isim veriliyor. Ben romansal isimler vermeye çalışıyorum karakterlere. Yani manalı, karakterin imgesini perçinleyen, estetik isimler.

Kitabın bir yerinde Okan Yunus Okyanus diyor ki: “Yazdıkça açılacağımı umuyorum. Hikâyenin tümünü önceden bilmem şart mı?” Siz yazmaya başlamadan önce hikâyenin tümünü bilir misiniz, yazdıkça mı açılırsınız? Kendinizi yazmaya nasıl hazırlarsınız? Nerelerde tıkanır veya frene basarsınız? Başlarken mi, tam gaz ilerlerken mi, son noktayı koyarken mi? Odağınızı yitirirseniz tekrar nasıl geri kazanırsınız? Ritüelleriniz var mıdır?

Hikâyenin sonunu bilirim. Yani nereye varacağını… Roman yazmak, sandalye yapmaktan ziyade Cruise gemisi inşa etmeye benziyor. Basit değil, karmaşık. Çok işlevli. Ve hareket hâlinde. Ve sürekli değişiyor…. Her okur, romanı okurken farklı bir deneyim yaşıyor. Gemi projesini çizdiğinizi düşünün. İnceden inceye hesaplanmış çizimlerle dolu büyük bir sayfa. Onu denizde yüzdürebilir misiniz? Ya da mesela mutfağı gösteren minik kare ile geminin mutfağı arasında ciddi bir benzerlik var mıdır? Yani başlangıçta ne kadar iyi hazırlanırsanız hazırlanın, aslında tasarım ile roman apayrı şeylerdir.

Yazmak ağır, büyük bir eylem. Bomba uzmanı gibi dikkatli olmanız gerek. Roman aslında okurun devreye girmesiyle, okumasıyla tamamlanan bir iş. Dolayısıyla mecbur hissetmedikçe ya da roman tasarımı belli bir kıvama gelmedikçe, yazmaktan sakınıyorum. Hemen her cümlede frene basarım. Tam gaz ilerlediğimi hatırlamıyorum. Zaten yazarın tam gaz yazması tehlikeli, okurun tam gaz okuması / okuyabilmesi münasip görünüyor bana. Yazar iyi bir otomobil tasarlamalı; onu son sürat sürerek okurdan rol çalamaz.

Roman yazarken hevesim kaçarsa ya da duraksayacak olursam, hikâyenin beni heyecanlandıran kısmına geri dönerim. Zira yazarken, evet, aslında metni okuyorsunuz da. Yani yazar, kendi romanının okuru. Tamamını okuyabilmek için, sonuna dek yazması lazım… Gene de okumaya kendini kaptıramaz. Metinden yayılan duyguyu yaşama imtiyazı okura aittir. Yazarın işi, o duyguyu yaratmaktır. Yazar ancak, okuru duygulandıracak metne vardığından emin olduğunda duygulanabilir. Yani sevinebilir ya da ferahlar…

Ritüellerim yok. Masam var, bilgisayarım var. Sabahları daha iyi yazabiliyorum. Eskiden geceleri yazardım.

Afili Hafiye’de yazmak üzerine o kadar güzel sorgulamalar var ki birkaçından bahsetmeden geçemeyeceğim: “Roman sanatlardan bir sanat değildir. İnsanın ruhunu, zihnini, bilinçdışını deşifre eder. Bir yönüyle büyü, bir yönüyle analizdir. Hayattaki her şeyin anlamının üretildiği ve depolandığı bir tesis!” … “Şiir, gençlerin sanatıdır. Roman ise olgunluk döneminde yazılır. Ömrün ilk yarısındaki toyluklar, hatalar, yanılgılardan sonra insan büyük bir metin kuracak düzeye yaklaşır.” … “Romanlarda -gerçek hayattaki gibi- karakterler duygularıyla ya da içgüdüleriyle hareket eder. Polisiyede mesela, bir tek dedektif rasyonel davranır. Bu nedenle de diğer karakterler -ve okur- dedektifin gerçeğe ulaşmasına şaşıp kalırlar.”

Siz yeniliklere ve değişime açık ve cesur bir yazarsınız. Farklı alanlarda eserler vermeye çekinmediniz. Roman da yazdınız, şiir de; çizgi roman, öykü, söyleşiler, denemeler… Şiir, öykü, roman, çizgi roman sizin için ne ifade ediyor? Hangisinin içinde kendinizi daha rahat ve akışkan hissediyorsunuz?

Roman. Zira roman, Mikhail Bakhtin’in de dediği gibi “tüm türlerin toplamı”dır. Çizgi-roman yazmanın heyecanı başka. Yazdıklarımın görselleşmesi beni çok sevindiriyor. Hakan Karataş gibi harika bir çizerle çalışmak bana büyük sevinçler yaşatıyor. Hakan’ın Derde Deva Randevu serisindeki, Tabancalı Kız’daki çizimleri hayranlık uyandıran bir yetkinlikte.

Bir romancı, hayatın gizli kalan, söze konu edilmeyen ya da gözden kaçan yönlerine odaklanır. Dolayısıyla roman, hayatın, hayattan daha gelişkin bir yeniden-inşasıdır. Bu durumda, romancının ister istemez bir filozof, kuramcı gibi düşünmesi icap ediyor. Mesela Milan Kundera, J.L. Borges, E.M. Forster gibi yazarların, bizde Tanpınar, Attilâ İlhan gibi üstatların poetikaları bence ayrı bir önem taşıyor.

Şimdi ilk romanınıza gitmek istiyorum. Müthiş temposu, birbirinden özgün kişiliklere ve isimlere sahip sıra dışı karakterleri ve fantastik kurgusuyla 2005 yılında yayımlanan Dublörün Dilemması alıştığımız polisiye kurgulara hiç benzemiyordu. Kitabı okurken adeta bir Tarantino filmi izlermiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. (Hatta ilk okumamın üzerinden on sekiz yıl geçtiği için söyleşiden önce oturup bir kez daha okudum, hislerim baki.)  Tam orta yerine paraşütle hızlı bir iniş yaptığınız edebiyat dünyasında yoğun bir ilgi ve sevgiyle karşılandınız. Tüm bunlar olurken neler hissettiniz? Beklediğiniz bir sonuç muydu? Şaşırdınız mı, yoksa içinizden “Durun bakalım, daha yeni başlıyoruz,” mu dediniz?

Dublörün Dilemması’nı insiyaki bir şekilde yazmıştım. 28 yaşındaydım. Yani elbette yazmayı biliyordum. Edebiyatçıydım. Fakat romanın anlaşılmayacağını düşünüyordum. Öyle olmadı. Aksine çok büyük bir ilgi uyandırdı. Açıkçası bu ilgiyi karşılayacak olgunlukta değildim. Toy, önceliklerini tam belirleyememiş, hayatı bilmeyen bir gençtim. Olgunlaşmam tam 15 sene sürdü. Çok zaman kaybettim. Ve birçok imkânı da heba ettim. Çünkü stratejik düşünemiyor, zamanı ölçemiyordum. Üstelik uyumlu ve disiplinli de değildim. Hayatı bir şaka gibi algılıyordum. ‘İkinci Roman Sendromu’ yaşadım. İlkinden çok daha iyi bir roman yazmak istedim. Birçoklarına göre yazdım da: Korkma Ben Varım. Gene de Türkiye’nin siyasi, ideolojik rüzgarlarının, sosyo-ekonomik koşullarının ve elbette kişisel yetersizliklerimin doğurduğu arızaları gideremedim. Bunlara rağmen Ruhi Mücerret’i yazabildim, o ayrı… Asi ruhlu fakat eşitlikçiyim sanırım. Sanat alanında da birlikteliklerden, kolektivizmden yanayım. Neyse işte… 43 yaşından sonra bazı büyük kusurlarımı giderebildiğimi sanıyorum. Okuyanlar, manyağın teki olduğumu sanmasınlar. Demek istediğim, harika şeyler yapılabilirdi. Ve elbette içinde yaşamaya çabaladığımız bu güvensizlikle, sevgisizlikle, aymazlıkla biçimlenen ortamının tek ya da en büyük sorumlusu ben değilim.

İkinci romanınız Korkma Ben Varım 2008 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Romanı Ödülü’ne layık görüldü. Şiirleriniz 2009 yılında Garanti Karantina başlığıyla yayımlandı. Hızınızın zirveye vurduğu Ruhi Mücerret (2013) ve Antika Titanik (2018) romanlarının ardından 2019 yılında çizer Hakan Karataş ile birlikte Derde Deva Randevu başlığı altında, müteveffa yazarlarla yaptığınız söyleşiler dizisine başladınız. Fink’te (2021) gerçek bir hayat hikâyesi anlattınız. Tabancalı Kız çizgi romanında (2022) yine Hakan Karataş’la birlikte çalıştınız. Bu arada OT Dergi’de çocukluk anılarınızı anlattığınız öyküleriniz yayımlanmaya devam etti. Ve son olarak Afili Hafiye’ye geldiğimizde ben bir nevi yuvaya döndüğünüzü, çemberi tamamladığınızı hissettim. Dublörün Dilemması’na daha yakın bir yerlerde dolaşıyordunuz sanki. Öyle mi gerçekten? Kendinizi yazın hayatınızın neresinde görüyorsunuz?

Böyle şeyleri bilebiliyor muyuz? Yazın hayatımın neresindeyim?.. Bir yazın hayatım var sahiden. Buna, Ruhi Mücerret’i yazınca kâni oldum. Fakat yazın’ı, yazardan ziyade kitapla ilgili bir şey sayıyorum. Kitapların hayatı, yazarın hayatından daha önemli görünüyor bana. Kitaplarımı harika insanlar okusun, böylece daha da harikalaşsınlar isterim. Okurla aramdaki alışverişin, bir borç-alacak ilişkisine dönüşmesinden hoşlanmam. Birbirini tanımayan iki kişinin dostane sırdaşlığı gibi olsun. Uzaktan sevmek ya da hayaletlere inanmak gibi…

OT Dergi’deki yazılarınızdan takip ettiğim kadarıyla eğlenceli ve fantastik hikâyeler anlatmaya henüz çocukken başlamışsınız. Çocukların, hayatta ne yapmak istediklerini çok net ve katıksız bildiklerini düşünürüm. Hep yazmak mı istediniz? Dümeni yazarlığa kırana kadar ne tür işlerle meşgul oldunuz? Yazmasaydınız ne olurdu?

Yazmasaydım… İnanın, 6-7 yaşında kitaplara hayrandım. Sabah karanlığında kitapçının gelip kitabevini açmasını beklediğimi hatırlıyorum. Yazmaya 16 yaşında başladım. Okumayı severdim. Kitaplar, yazı bana dünyanın en sağlam şeyi gibi görünüyordu. Hâlâ öyle. Hemen hep yazıyla ilgili işlerde çalıştım: Gazete, ajans, yayınevi… Yazmasaydım… psikoloji lisansı alıp beden eğitimi öğretmeni olmak isterdim. Böyle bir imkân yok galiba. Fakat bence bir psikolog beden eğitimi dersinde çok verimli olabilir. Çocuklara kung fu öğretmek ve hayattan bahsetmek, bana işe yaradığımı hissettirebilirdi.

Sizi yakalamışken sorayım: Dublörün Dilemması’nda bolca verdiğiniz istatistiki bilgiler gerçek mi, uydurma mı? Peki OT Dergi’deki çocukluk anılarınız? Fink’te anlattıklarınız? Ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu, hep şüphede kalıyorum. Sanırım bunu özellikle yapıyorsunuz. Okurun ilgisini ve merakını sürekli diri tutmak için mi?

Gerçekler, anlatıldığında artık başka bir şeye dönüşmüş olmaz mı? Anlatı olur yani. Hikâye bana gerçekten daha gerçek ve daha güvenilir görünüyor… Hayata ve kendimize dair çok az düşünürüz. Roman ise düşüncenin malzemesiyle yani kelimelerle kurulur. Demek istediğim, gerçeği, yaşayarak anlıyor, öğreniyor, biliyor değiliz zaten. Roman gazete haberi değildir. Dolayısıyla romana “Gerçekten böyle mi oldu?” sorusuyla yaklaşmak verimsizdir. Olaydan ibaret değil çünkü. Karakter, psikoloji ve düşünce var içinde.

Gündelik yaşantınızda da hiperaktif misiniz yoksa sadece yazarken mi? Sizinki gerçek hayatın sıradanlığına bir tepki veya eğlenceli bir mola mı?

Bilmiyorum. Hiperaktif olduğumu söyleyen uzmanlar var. Fakat… espritüel biriyimdir. Ortamda bir komedyen yoksa, onun işini ben yaparım. Hayat bana sıradan görünmüyor. Hareketin olduğu her yerde hikâye görüyorum. Roman okuyup yazmak, her şeyi roman olarak görmeye yaklaştırdı beni. İnsanın iç neşesi olmalı Emel Hanım. Neşesizlik büyük bir tehlike.

Eserlerinizin sinema/dizi projesi olarak ekranlara taşınması gibi bir ihtimal var mı? Böyle bir şeyin şimdiye kadar nasıl gerçekleşmediğini de merak ediyorum doğrusu. Anlatımınız ve kurgularınız o kadar sinematografik ki…

Şimdiye dek romanlarımın filme uyarlanmasına dair çok sayıda teklif geldi. Sözleşmeler imzalandı. En son, Ruhi Mücerret’in haklarını aldı bir yapımcı. Dizi olacak, kısmetse. Ön hazırlıklar sürüyor. Tabancalı Kız, Afili Hafiye, Antika Titanik başta olmak üzere diğer romanlarım da yapımcıların ilgi alanında. Derde Deva Randevu’nun da dizi film hâline gelmesi gündemde.

Çok merak ettiğim bir başka konu var. Bir zamanlar aralarında Alper Canıgüz, Onur Ünlü, Emrah Serbes, Murat Uyurkulak, Hakan Albayrak, Gökdemir İhsan gibi isimlerin de yer aldığı, müthiş üretken bir yazar ekibi oluşturdunuz: Afili Filintalar. Sizi bir araya getiren ve sonrasında yollarınızı ayıran neydi? Birlikte neler yaptınız veya yapamadınız?

Afili Filintalar’ı bir araya getiren, bu yazarların birbirlerinin eserlerini ilgiye değer bulmasıydı. Türkiye’de siyasi ve sosyal barışın kökleşmediği, yoksulluğun giderilemediği bir gerçek. Sanat alanında da ideolojik, siyasi, sınıfsal ayrımlar belirleyici oluyor. Biz istedik ki sanatın yerini, yönünü siyaset belirlemesin. İdeolojik, siyasi kayıtlardan uzak, sanata, esere odaklanan bir anlayışla hareket ettik. Afili Filintalar’ı 2009’un Ocak ayında kurduk. Afili Filintalar adı benimsendi, bir edebî akım olarak algılandı. Öyleydi de zaten. Fakat zamanla herkes işe güce daldı. 4-5 sene sonra yavaştan dağıldık. Afili Filintalar kadrosunun ruh akrabalığı bugün de sürüyor bence. Bir zamanlar selamlaşmış, yan yana durmuş, birlikte hareket etmiş olmanın da hatırı büyük elbette. Belki daha aktif olabilir, mesela bir yayınevi kurabilirdik. Böylece aramızdaki bağ daha da güçlenirdi, bilemiyorum. Şu hâliyle, 21. Yüzyıl Türk Edebiyatı’nın ilk büyük olayı gibi görünüyor. Zira tayin edici oldu. Serpildi. Akıllarda kaldı. Afşin Kum’un, Onur Ünlü’nün, Bahadır Cüneyt’in romanları yayımlandı mesela.

Gündelik hayatta neler okur, dinler, izlersiniz? Neler veya kimler size ilham verir? Stresle nasıl baş edersiniz? Öz disiplininiz nasıl sağlarsınız?

Her şeyi okurum. Okumam gerek. İşim bu. En çok, bana acayip gelen kitapları okumayı severim: Anadolu’da Çekirge İstilaları ya da Tıp Tarihi gibi kitaplar ilgimi çeker. Ucuz Roman tabir edilen kitapları severim: Şeytan’ın Öfkesi, Okey Yavrum, Merdivenden Kan Akıyor… gibi eski polisiye, macera romanları… Teorik Eserler: Bir Ahlak Kuramı, Kitle ve İktidar… Aslında her kitabı bir romanın parçası gibi görüyorum galiba.

İlhama pek inanmıyorum. “Roman, Cruise gemisine benzer,” demiştim ya… Diyelim bir yerde bir fayans gördüm, gemideki banyolarda, mutfaklarda nasıl duracağını düşünürüm. Bu yaklaşımla birçok not tutarım. Demek istediğim, ilham, romanla ilgisiz bir şey aslında.

Stres ile rahatlık bende iç içe. Daima stresli ve rahatım. Bunu izah etmek zor, anlamayı deneyiniz.

Öz disiplinim… Aslında sürekli birşeyler okuyor veya yazıyorum. Birkaç yıldır uykuya dalmakta zorlanıyorum. En büyük isteğim gece 22.00-23.00 gibi uyuyup sabah 05.00’te kalkmak ve yazmak. 11.00’e kadar.

Yerli polisiyemizle aranız nasıl? Takip edebiliyor musunuz? Polisiye öyküler okumayı/yazmayı sever misiniz? Son dönemde sizi heyecanlandıran yeni eserlerle karşılaştınız mı?

Yaşlanıyorum tabii. 20’li, 30’lu yaşlarda çok iyi yazarlar vardır muhakkak. Fakat galiba benim görebileceğim bölgelerde değiller. Akranlarımın yazdıklarını izleyebiliyorum anca. Maalesef. Fakat önerilere açığım…. Klasik polisiye öyküleri çok seviyorum. Öyle şeyler yazabilir miyim? Zor görünüyor.

Uzun yıllardır yayın hayatının içindesiniz. Yayıncılık sektöründe yirmi yıl öncesine göre olumlu/olumsuz ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz? Yolun başındaki yazar adaylarına önerileriniz olur mu?

Türkiye’de kitap okuma oranı epey yüksek görünüyor. Kitapsever sayısı hiç de az değil. Fakat son dönemde, ekonomik krizle, yayınevlerinin işi zorlaştı. Maliyetler arttı. Kitap satışları düşüyor. Eh, 3 yıl içinde her şeye ama her şeye en az %1000 zam geldi. Öte yandan kitapların giderek daha estetik bir görünüm kazandıklarını gözlemliyorum. Yeni kuşakta çok iyi sanat yönetmenleri, grafik tasarımcılar var: Rajab Eryiğit, Barış Şehri, Kardelen Akçam gibi genç sanatçılar iyi iş çıkarıyorlar. Erol Egemen, Mehmet Ulusel, Adnan Elmasoğlu gibi ustaların ardından esaslı genç sanatçılar geliyor. Buna karşılık baskı kalitesi, sanırım maliyetlerden ötürü, düşüyor.

Yolun başındaki yazarlara, hususi tavsiyem şu: Ömer Asım Aksoy, Necmiye Alpay, Sevan Nişanyan gibi dil alanında çalışan yazarların dil hakkındaki kitaplarını iyi okusunlar. Türkçenin gramerini, semantik imkânlarını, teknik anlamda kavramaya çalışsınlar. Söz sanatlarını adıyla sanıyla öğrensinler. Dilbilgisinden ve dil bilincinden uzak bir kimse, asla gerçek yazar olamaz. Fiil çatılarını, sıfat zarf ayrımını, tâbi kelimesinin anlamını ve imlasını, Osmanlıcaya Arapçadan geçen kelime türetme kalıplarını, eski tamlama kalıplarını, erdem kelimesinin etimolojisini… yani bunlar gibi binlerce şeyi bilmeden bu iş düzgün yapılamaz. Türkçe Sözlük, Derleme Sözlüğü, Osmanlıca Sözlük, Argo Sözlüğü, Deyimler Sözlüğü okumalarını öneririm. Bu tür eserler, okur için başvuru kaynağıdır. Yazar içinse baştan sona okunması gereken yapıtlardır.

Instagram hesabınızdan (@murat_mentes_) takip ettiğim kadarıyla Online Kurmaca/Roman Yazma Atölyeleri düzenliyorsunuz. Biraz bilgi verir misiniz, ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Atölyelerde roman yazmakla ilgili hem kuramsal bilgileri, hem de kişisel tecrübelerimi paylaşıyorum. Bazı kritik hususların, özellikle dil ve anlatımla ilgili konuların üzerinde duruyoruz. Katılımcılara fikir bulma, karakter oluşturma, hikâye tasarlama gibi konularda bildiklerimi anlatıyorum. Ayrıca onların yazdıklarını okuyor, onlara yazılı cevaplar veriyorum. Atölye derslerinde, katılımcıların yazdığı, tasarladığı hikâyeler üzerine konuşuyoruz. Bir başka atölyede de birkaç kitabın yapı-sökümüyle meşgul oluyoruz.

Murat Bey sizi Dedektif Dergi sayfalarında ağırlamak büyük bir zevkti. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Yeni eserlerinizi heyecan ve merakla bekliyoruz.

Ben teşekkür ediyorum Emel Hanım. Beni onurlandırdınız.

KARADENİZ DAĞLARINDA BİR HAFİYE

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin düzenlediği Kristal Kelepçe ödülleri beşinci kez sahiplerini buldu. Genç yazar Hasan Bulut’un kaleme aldığı Aynadaki Düşman, yılın en iyi polisiye romanı olarak seçildi.

Herdem Yayınları tarafından, Herdem Polisiye etiketiyle okuyucuya sunulan Aynadaki Düşman’ı yayına Gencoy Sümer hazırladı. Kitabın editörü ise Emel Aslan.

İlk romanı Bir İntikam Polisiyesiyle 2017 yılında okuyucusuyla tanışan Hasan Bulut’u, Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem 2022 Polisiye Öykü Yarışması’nda ikinci olan Ölüm Lekesi isimli hikayesiyle hatırlıyoruz. Dedektif Dergi ailesi olarak Hasan Bulut’u tebrik ederiz.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından yılın en iyi polisiye romanı seçilen Aynadaki Düşman, yetmişli yılların Karadeniz’inde, yeşil memleketin dağ köylerinde geçiyor. Askerde öğrendiği sıhhiye bilgisiyle insanlara yardım etmek için köy köy dolaşan İhsan, diş çekmekten, hayvan doğurtmaya kadar her hastaya koştuğundan, halk arasında Doktor İhsan olarak tanınıyor ve hüsnükabul görüyor.

Kış aylarını bir tutsak gibi hissederek, iç sıkıntıları yaşayarak geçirdiği köyünden yazın gelişiyle ayrılan Sıhhıye İhsan’ın yine bir köy ziyareti sırasında çalınıyor kapısı. Kara gözlü bir kadın gece vakti ondan yardım istiyor. Ama bu gözü kara kadın bir doktor değil bir hafiye arıyor. Zira askerden yeni gelmiş oğlu cinayetle suçlanıp hapse atılmış. Oğlunun masum olduğunu iddia eden kadın, Doktor İhsan’ın vereceği şifanın değil, Hafiye İhsan’ın yakalayacağı gerçek katilin peşinde.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında gittiği asker ocağında sıhhiyeci olarak bir NATO doktorunun yanına verilen İhsan’ın bu doktordan sadece hasta bakmayı, yara dikmeyi değil, okumayı yazmayı ve dahası Agatha Christie’yi, Sherlock Holmes’ü öğrendiğini bilemez belki kara gözlü Selvi ama İhsan’la ilgili başka hikayeler duymuş belli ki. Bu hikayeler, doktor diye anılan sıhhiyenin kapısına adalet aramaya getirmiştir onu.

Hasan Bulut, Aynadaki Düşman romanında titizlikle gözlemlediği doğayı ve insanları anlatırken, eskilerden bildiğimiz, özlediğimiz edebiyatın lezzetiyle çıkıyor karşımıza. Bu gözlem o kadar ustalıkla betimlenmiş ki bir değirmenin kapısında yanan ateşin tene değen sıcaklığından, pişen çorbanın o kendine özgü kokusuna kadar hissettiriyor okuruna.  

Sıhhıye İhsan, Hafiye İhsan olur mu bilinmez ama o bir Karadeniz insanı. Doğrusu tek. Bir katil varsa çaresi yok bulunacak. İster aynada ister dağ başında ister yanı başında olsun.

160 sayfalık bu kısa romanı çok beğendim. Bir solukta okunan, zaman zaman insanın içini sızlatan, bazen kızdıran ama hep özlem uyandıran bir hikâye Aynadaki Düşman. Şiddeti de şehveti de dozunda, başarılı bir katil kim romanı. Yazarın kalemine, kitabın oluşmasında emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

Kitabı bitirdiğimde, zihnimde kalan duygu beklenti oldu. Evet doğru kelime bu. Beklemek. Dolu dolu anlatılan sayfalarda yoldan geçen koyun sürüsünden, çobandan, heybetli çoban köpeklerinden, tepedeki kutsal ağaçtan bu kadar bahsedilmişken eksik kalmış bir şeyler vardı sanki.

Belki önümüzdeki maceralarda ben eksik sayfalarımı, Sıhhıye İhsan da onu evinden, karısından, üç çocuğundan koparan, köy köy gezmesine neden olan sıkılmışlık, sıkışmışlık hissinin nedenini buluruz.

Tavsiye ederim efendim.

Keyifli okumalar.

KİLİTLİ ODALARIN DAYANILMAZ CAZİBESİ

Polisiyeyi diğer edebi türlerden ayıran en büyük özelliği gizemli bir suçu içermesidir. Başlı başına gizem ya da suç anlatısı da polisiyeye yakındır belki ama tam anlamıyla polisiye sayılmazlar. Hiç kimse kendini kandırmasın, gizem içermeyen bir suç hikâyesi sadece suç hikayesidir. Polisiyenin çıkış noktasını suç ve gizem oluşturur. İyi polisiye denen bütün kitaplarda bu iki unsur mutlaka yer alır.

Altın Çağ’ın bütün yazarları eserlerinde gizemli bir suçu anlatmışlardır. Buna sadece İngiliz yazarları değil, Amerikalı sert polisiye yazarları da dahildir. Bu suçun genellikle bir cinayet olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Polisiyede gizem üç şekilde kurgulanabilir. Birincisi, katilin kim olduğuna dair muammadır. Kitabın sonuna kadar sayfaları merakla çevirmemizin kökeninde esas olarak bu muammanın aydınlatılmasına duyulan merak yatar. İkinci gizem, cinayetin işlenme sebebidir. Bazı kurgularda cinayete yol açan motivasyon son derece açık seçik ortadayken bazılarında olay sanki sebepsizmiş gibi görünür. Bunun nedeni, cinayet gerekçesi ortaya çıktığında belirli bir kişiyi, yani katili işaret edecek olmasıdır. Bir başka deyişle sebep öğrenildiğinde katilin kim olduğu da anlaşılacaktır. Polisiye kurgudaki üçüncü gizemse suçun nasıl işlendiğidir. Bazı romanlarda suçun nasıl işlendiğinin anlaşılması, katilin kim olduğundan da daha önemli hale gelebilir.

Altın Çağ yazarlarının birçoğu bu üç gizemin de yer aldığı polisiye romanlar yazmışlardır. Özellikle cinayetin nasıl işlendiğiyle ilgili kurgulara büyük önem verdiklerini biliyoruz. Cinayetin nasıl işlendiğine ilişkin kurgu, polisiye edebiyatta imkânsız suç olarak tarif edilir. İmkânsız suç kurgusu, özellikle Altın Çağ yazarlarının büyüleyici romanlarında sık sık karşımıza çıkar. Adından da anlaşılacağı gibi bu, işlenmesi imkânsız olan bir suçu ifade eder.

Örneğin, bir cinayeti işlemesi muhakkak olan bir kişi sağlam bir alibiye sahipse, yani cinayet esnasında başka bir yerde olduğunu iddia ediyor ve kanıtlıyorsa, bu cinayeti bir başkası işleyemeyeceğine göre imkânsız bir suçla karşı karşıyayız demektir. Bazı durumlarda da suçun işlendiği yere kurbandan başka birinin girmesi, gitmesi imkânsızdır. Bu da suçun işlenmesinin imkânsız olduğu anlamına gelir.

İmkânsız cinayet, özü itibarıyla yazarın okura yönelttiği bir bulmacadır. Yazarın, ipuçlarını da verdiği bir meydan okumadır. Burada Altın Çağ polisiyesinin ‘adil oyun’ kuralı geçerlidir. Bu hikâyelerde katili bulmak elbette önemlidir fakat cinayetin nasıl işlendiği de en az “katil kim?” sorusu kadar, hatta bazen ondan daha fazla önem arz eder.

Dorothy L. Sayers’ın “Have His Carcase” romanının, imkansız suç kurgusuna verilebilecek en iyi örneklerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu romanda olaylar, sahilde yürüyüş yapan bir adamın cesedinin bir süre sonra bir kayanın üzerinde bulunmasıyla başlar. Adamın boğazı kesilmiştir. Cinayetin çok kısa bir süre önce işlendiği kanın pıhtılaşmamış olmasından bellidir.  Ancak kumsalda, cesedi bulan gazetecinin ve maktulün ayak izlerinden başka bir ayak izi yoktur. Gazetecinin kesinlikle katil olmadığını da belirteyim.

KİLİTLİ ODA GİZEMİ NEDİR?

Bir kilitli oda gizemi, tamamen kapalı bir odada işlenen bir suçun hikâye edildiği polisiye türüdür. Yani, odadan herhangi bir çıkış imkânı olmadığı gibi odaya herhangi bir giriş imkanı da yoktur.  Buna rağmen suç işlenmiş ve odada birisi öldürülmüştür.

Burada problem şudur: Pencereler ve kapılar içeriden kilitli oldukları halde katil odaya nasıl girmiştir? Ya da içeride cinayeti işledikten sonra dışarıya nasıl çıkmıştır?

Mutlak anlamda bir kilitli oda cinayetinden söz ediliyorsa bu, kapının bir anahtar, sürgü ya da zincirle içeriden kapatılmış olduğu anlamına gelir.  Ancak kilitli oda terimi aynı zamanda giriş çıkışı kontrol edilen oda gizemlerini de kapsar. Yani, içeriden kilitli olmasa bile, odanın tek giriş-çıkış noktası olan kapının dışarıdaki bazı kişiler tarafından gözetlenmesi söz konusudur.

İster mutlak anlamda kilitli, isterse gözetlenen bir kapı olsun, buradaki temel unsur, odaya başkaca bir giriş çıkış yerinin olmamasıdır. Pencereler, balkon kapıları içeriden kapatılmıştır; dışarıdan açılması mümkün değildir.  Duvarda bir delik, odaya açılan gizli bir geçit yoktur. Şömine bacasını giriş çıkış için kullanmak söz konusu değildir. Duvardan geçmek, uçmak, ışınlanmak, hayaletlerden yardım almak gibi fantastik çözümler devre dışıdır.

Bazı durumlarda pencereler açık olabilir. Ama bu durumda da, içeriye girişe ve içerden kaçışa imkân vermeyecek kadar yüksek olmalıdırlar.  Kule veya şato ya da bir apartmanın üst katlarındaki bir dairenin penceresi gibi.

Bazı durumlarda pencereler alçak hatta zeminde de olabilir. Böyle durumlarda (pencereler açık ya da kilitsizse) giriş ve çıkışın yapıldığını gösteren kanıtların elde edilmesine imkân verecek bir zemin olmalıdır. Örneğin, her tarafın karla kaplı olması… Pencere açık ve dışarısı karla kaplıysa, ayak izleri içeriye bir kişinin girdiğinin ya da içeriden birinin çıktığının kanıtıdır. Kilitli oda kurgusunda, doğal olarak bu ayak izleri olmayacaktır. Tabii kar da yağmamalıdır. Kar dışında ıslak toprak, çimenlik, kumsal gibi ayak izi bırakmaya müsait zeminler de olabilir. Ayrıca, zeminin toz veya barut izleriyle kaplı olması da kilitli oda kurgusunda benzer işlevleri görür.

Görüldüğü gibi, kilitli oda gizemleri de aslında bir tür imkânsız suç kurgusuna dahildir. İmkânsız suçların en uç ve en mükemmel halini kilitli oda gizemleri oluşturur. Diğer bir deyişle, bütün kilitli oda polisiyeleri aynı zamanda bir imkânsız suç polisiyesidir. Ancak her imkânsız suç polisiyesi kilitli oda polisiyesi değildir.

BİR İLLÜZYON

Kilitli oda kurgusu, imkânsız suç kurgusuna dahildir. Öte yandan hepimiz biliriz ki imkânsız bir suçun işlenmesi de imkânsızdır. Yani, bir suça imkânsız demek mantık dışıdır. Zaten yazar da romanın sonunda bu suçun imkânsız olmadığını, hatta tam tersine gayet de imkanlı olduğunu okura gösterir. Dolayısıyla kilitli oda kurgusu, polisiye edebiyatta kaleme alınabilecek en yüksek seviyede bir meydan okumadır. Zira, gerçekte  imkânsız bir suç yoktur. Suçun imkânsız olduğuna okurun yazar tarafından inandırılması vardır. Diğer bir deyişle kilitli oda kurgusunun esası, okuru yanıltmaya dayanır. Okuru yanıltma konusunda Altın Çağ yazarlarının eline kimse su dökemez.

Yanıltma tekniği ilk kez İsrael Zangwill tarafından kullanılmıştır ve o günden sonra bu yöntem kilitli oda gizemlerinde gelenekselleşmiştir. Zangwill’e kadar yazarlar kilitli oda cinayetlerinin çözümünü birtakım mekanik araç gereçlere ve gizli geçitlere dayandırıyorlardı. Bunlar da daha ziyade gotik ya da korku edebiyatının unsurlarıydı. Altın Çağ yazarları, polisiye edebiyatı bu türlerden ayrı bağımsız bir tür haline getirmekle kalmadılar, kilitli oda ve aynı zamanda imkânsız cinayet kurgusunu da okuru yanıltma tekniğini kullanarak zirveye taşıdılar.

İsrael Zangwill, Edgar Allen Poe, Gaston Leroux

Kısacası, kilitli oda muamması tamamen bir illüzyona dayanır. Tıpkı bir sihirbazın yaptığı numaraya benzer. Hepimiz, sihirbazın yaptığı numaranın bir sihir ya da büyü olmadığını biliriz. İşin aslı, el çabukluğuna ve göz boyamaya dayanır. Kilitli oda muamması da böyledir. Biri, herkesi kandırmaktadır. Bunun ne olduğunu önceden bilen tek kişi yazardır. O nedenle burada okura büyük bir meydan okuma vardır. Zira kilitli oda muamması “bu işin içinde bir hile olduğunu” bilen okura yöneliktir. Okur, en başından bu meydan okumayı kabul eder ve yazarın kendisine verdiği ipuçlarından yararlanarak gerçeği bulmaya çalışır. Bu nedenle kilitli oda muammaları adil oyun kuralına göre yazılmak zorundadırlar.

Aynı zamanda, okuru ters köşe yapmanın (beklenmedik son) tüm edebiyattaki en yüksek seviyede örneği olan kilitli oda kurgusu, geçmişte ve günümüzde çok farklı ekollere mensup birçok yazar tarafından kullanılmıştır. Kilitli oda gizemi üzerine kurallar yazacak kadar bu türe ilgi duyan Dashiel Hammet bir yana, Altın Çağ’ı taşa tutan Raymond Chandler’ın bile kilitli oda hikâyeleri yazması, bu kurgunun yazarlara ne kadar çekici göründüğünü açıkça ortaya koyuyor.

KİLİTLİ ODA GİZEMLERİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ

Kilitli oda gizemleri, Altın Çağ’a özgü bir anlatı türü değildir. Bu tür hikâyelerin ortaya çıkışı sanıldığından da eski zamanlara kadar uzanır. Ama en yetkin örnekleri Altan Çağ yazarları tarafından kaleme alınmıştır.

Örneğin; M.Ö. 5. Yüzyılda Herodotus, tek çıkışı kilitlenmiş olan bir odada başı kesik olarak bulunan bir hırsızın hikayesini anlatır. Balzac’ın İnsanlık Komedyası: Maitre Cornelius adlı eserinde kilitli oda unsurları vardır.  Ancak türün ilk örneği Poe’nun Morg Sokağı Cinayeti öyküsüdür.

Joseph Conrad, Sheridan Le fanu, Wilkie Collins, Dick Donovan gibi yazarlar 19. yüzyılda çeşitli kilitli oda gizemleri yazarak Poe’yu izlediler.

Ancak bu yazarların çözümleri, yukarıda da belirttiğim gibi, gizli geçitlere, kopya anahtarlara ve birtakım şeytani mekanik cihazlara dayanıyordu. Bunlar, polisiye öykü yaratıcılığında sınırlı bir seviyeye tekabül etmekteydi. İmkânsız suçun (dolayısıyla kilitli oda cinayetlerinin) belirleyici özelliği, okuru yanıltma olgusudur ve bu olgu bu yazarların eserlerinde yer almaz. Bu yüzden bu dönemdeki eserler daha çok Gotik ve Gizem Edebiyatının örnekleri olarak kabul edilmektedir.

İlk kez okuru yanıltarak gizem yaratmayı başaran yazar İsrael Zangwill oldu. Onun 1892’de yayınlanan eseri Big Bow Mystery’den sonra polisiye yazarları bu tekniği kullanarak kilitli oda cinayetleri yazmaya başladılar. Zangwill’in çağdaşı Arthur Conan Doyle okuru yanıltma tekniğiyle bir çok imkansız cinayet öyküsü kaleme aldı.

Altın Çağ yazarları, şaşırtıcı çözümleri olan imkansız suçlar yazdılar.  Bunlar arasında kilitli oda gizemleri de vardı. İngilizcede, Futrelle, Chesterton, John Dickson Carr, Joseph Commings, Agatha Christie, Ellery Queen gibi yazarlar başı çektiler.

Fransızcada, başta Gaston Leroux olmak üzere (ki yazarın Sarı Odanın Esrarı romanı ilk yetkin örnek kabul edilir) Pierrre Boileau, Thomas Narcejac, Gaston Boca, Noel Vindry, Mercel Lanteaume, Pierre Very eser vermiştir. Bunlar arasında Noel Vindry en dikkati çekenleri. Vindry tamamen klasik geleneğe bağlı kalarak on altı kilitli oda gizemi yazdı.

Altın çağ boyunca İngilizce yazanlar bu türe hükmetti. 40’lardan itibaren İngilizler düşüşe geçti, Fransızlar öne çıktı: Martin Meroy ve Boileau-Narcejac ikilisi bunlar arasında en önemlileridir.

Carter Dickson adıyla da eserler üreten John Dickson Carr, kilitli oda gizemlerinin ustası kabul edilir. HALLOW MAN adlı romanı türün bugüne kadar yazılmış en mükemmel örneğidir. Ayrıca roman bir kilitli oda gizemi yazma dersi niteliği de taşır.

BAZI ÖRNEKLER

Polisiye edebiyatta bilinen ilk kilitli oda gizemi, aynı zamanda ilk polisiye öykü de sayılan Edgar Allan Poe’nun “Morg Sokağı Cinayetleri” öyküsüdür. Bu öyküde bir apartman dairesinde anne ve kızı vahşice öldürülürler. Çığlıkları komşular ve kapıya gelen polis tarafından duyulur. Kapı kırılıp daireye girildiğinde katilin kaçabileceği hiçbir yer olmadığı görülür ama katil dairede değildir. İlk polisiye öykünün aynı zamanda bir kilitli oda cinayeti olması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu…

Arthur Conan Doyle’un “Benekli Kordon” adlı öyküsünde genç bir kız yatağında ölü bulunur. Kapılar ve pencereler içeriden kilitlidir. Tek ipucu genç kızın daha önce duyduğunu söylediği ıslık sesidir.

Agatha Christie’nin “Maksat ve Fırsat Meselesi” adlı öyküsünde bir vasiyetname güvenilir bir avukatın çekmecesine konur ve kilitlenir.  Birkaç ay sonra çekmece açıldığında vasiyetname yoktur. Bu öykü, suçun cinayet olmaması ve kilitli odanın yerini kilitli bir çekmecenin almış olması bakımından ilginçtir.

Yine Agatha Christie’nin “Noel’de Cinayet” romanı oldukça parlak bir kilitli oda gizemidir. Okuru yanıltma tekniği bu romanda başarıyla kullanılmıştır. Yaşlı ve zengin adam, odasında boğazı kesilerek öldürülür. Adamın çığlığını duyup odanın kapısına gelenler, kilitli olduğu için kapıyı kırmak zorunda kalırlar. Odada kanlar içindeki cesetten başka hiç kimse yoktur.

John Dickson Carr, Agatha Christie, Paul Halter

John Dickson Carr, türün en başarılı örneği sayılan “Üç Tabut” romanında karlı bir günde geçen gizemli bir hikâye anlatır. Tanınmış bir profesörü yüzünü maskeyle gizleyen bir adam ziyaret eder. Kısa bir süre sonra evin ikinci katındaki çalışma odasına girildiğinde profesör öldürülmüş olarak bulunur. Maskeli adamsa ortada yoktur. Profesörün hizmetçisi ve sekreteri kapıyı sürekli kontrol etmişler ama maskeli adamın çıktığını görmemişlerdir. Pencere açıktır ve katilin kaçabileceği tek yer burasıdır. Ancak; bir süredir yağan kar, ziyaretçinin gelmesinden önce durmuştur. Ve bahçede tek bir ayak izi yoktur.

John Dickson Carr’ın bir başka romanı “On Çay Fincanı”, evinde cinayet oyunu partisi düzenlemeye hazırlanan bir adamın yatak odasında vurulmuş halde bulunmasıyla başlayan bir cinayet hikâyesidir. Odanın kapısı kilitlidir. Pencere açık ama demir parmaklıkları vardır ve yerden üç-dört metre yüksektir. Cinayetin dışarıdan işlenmiş olması imkânsızdır. Çünkü cesette kurşunun girdiği ense bölgesinde barut yanığı izleri tespit edilmişir. Bu da maktule çok yakından, yani odanın içinden ateş edildiğini göstermektedir.

Sjöwall-Wahlöö ikilisinin ünlü Martin Beck romanlarından biri de kilitli oda kurgusuna sahiptir.  Adı da “Kilitli Oda”dır zaten. Yaşlı bir adam, yaşadığı dördüncü kattaki apartman dairesinde kalbinden vurulmuş olarak ölü bulunur. Kapı çeliktendir ve içeriden birkaç kilitle kilitlenmiştir. Bütün pencereler kapalıdır.

Philip Kerr de “Ölümcül Prag” romanında Altın Çağ’ın kilitli oda muammasına selam vermeden duramamıştır.  Askeri bir şatoda generalin emir subayı odasında ölü bulunur. Kapı içeriden kilitli, pencere ise yerden merdivenle bile girilemeyecek kadar yüksektir.

Gilbert Adair, ünlü parodisi “Şenlikli Bir Cinayet”te 1930’larda, Dartmoor’daki bir malikanede yaşanan bir yılbaşı gecesini anlatır. Konuklardan biri odasında ölü bulunur. Tabii kapı kilitli ve pencereler sıkı sıkı kapalıdır.  Ve de evdeki herkesin kurbanı öldürmesi için bir sebebi vardır.

KAPALI ODA-KİLİTLİ ODA

Bu iki kavram, birbirleriyle çok karıştırılır. Kapalı Oda teriminin, zaman zaman kilitli oda yerine kullanıldığına siz de şahit olmuşsunuzdur. Bu iki ifade birbirlerine çok yakın olsalar da birbirlerinin yerine kullanılmaları doğru değil. Çünkü kapalı oda terimi klasik polisiye şablonunu anlatmak için icat edilmiştir. Burada kapalılık bir çemberdir. Bütün olaylar bu çemberin içinde gerçekleşir. Suçun işlendiği yer izole bir ortamdır. Şüpheli sayısı sınırlandırılmıştır. Çemberin dışındaki hiçbir olay ya da kişi kurguya dahil edilmez. Olay belli bir mekânda geçer ve dışarıdan birinin suçu işlemiş olması imkansızdır. Bu çember bazen bir malikane, bazen bir köy, bazen etrafı karlarla kaplı bir dağ evi, bazen de fırtına yüzünden dışarıyla irtibatı kesilmiş bir kır evi veya pansiyonu olabilir. Kilitli oda terimi ise, tamamen izole bir odada, nasıl işlendiği anlaşılamayan imkânsız bir suç kurgusunu ifade etmek için kullanılır. Klasik polisiye romanların çoğu kapalı oda tarzında yazılmıştır.

GÜNÜMÜZDE

Kilitli oda gizemleri sadece Avrupa ve Amerika’yla sınırlı kalmadı. Japonya da bu türe önemli katkılar sundu. Akimitsu Takagi 1949-1995 arasında otuz kilitli oda gizemi içeren roman yazdı. Günümüzdeyse Soji Shimada bu alanda rakip tanımıyor. Shimada, Anglosakson tarzından farklı olarak kanlı sahnelere fazla yer verir. Buna rağmen klasik dedektif romanı geleneklerine sıkı sıkı bağlıdır.

1970’lerde kilitli oda polisiyeleri yeniden eski popülerliğini kazanmaya başladı. Bill Pronzini ve Edward Hoch yazdıkları modern kilitli oda gizemleriyle öne çıktılar. Edward Hoch ve Paul Halter günümüzün en önemli kilitli oda gizem yazarlarıdır. İkisi de kilitli oda gizemlerini çözmek için tıpkı Altın Çağ’da olduğu gibi, zekâlarını ve muhakeme yeteneklerini kullanan amatör dedektiflere yer veriyorlar. Paul Halter, otuz kilitli oda gizemi yazdı. Bu nedenle John Dickson Carr’ın doğal halefi olarak kabul ediliyor.  Romanlarında Christie ve Carr etkisi çok açık olmasına rağmen bulmacaları ve hikâyeleri son derece özgün.

Televizyonda bu türle ilgili çok sayıda film ve dizi olduğunu da belirteyim. Özellikle Jonathan Creek adlı tv dizisi, imkânsız cinayetleri çözmede uzman bir amatör dedektifin hikayelerinden oluşmaktadır. Bunların bir kısmı kilitli oda gizemleridir. Amerikan yapımı Monk televizyon dizisinin birçok bölümünde de imkânsız cinayet ve kilitli oda gizemleri değişik uygulama biçimleriyle karşımıza çıkar.

DEDEKTİF DERGİ POLİSİYE KİTAP KULÜBÜ’NDE BU AY



Gencoy Sümer: Öncelikle yazarımızı tanıyalım. Pınar Kür, Bursa’da doğdu. Çocukluğu Anadolu’nun çeşitli kentlerinde ve Londra’da geçti. On üç yaşında gittiği ABD’de beş yıl kaldı. Ortaöğrenimini New York’ta tamamladı, yükseköğrenimine yine orada başladı. İstanbul’da Robert Kolej Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra beş yıl Paris’te yaşadı. Sorbonne Üniversitesi’nde, karşılaştırmalı edebiyat kürsüsünde doktora yaptı. Yurda döndükten sonra Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde tiyatro eleştirileri yazdı. İlk romanı “Yarın Yarın” 1976 yılında basıldı ve kısa sürede hakkında en çok yazı ve eleştiri çıkan romanlardan biri oldu. Ardından “Küçük Oyuncu” ve yazarın en çok bilinen eseri “Asılacak Kadın” (1979) geldi. Romanlarının yanı sıra öykü de yazan Pınar Kür’ün ilk hikâye seçkisi “Bir Deli Ağaç” 1981’de basıldı. 1984’te “Akışı Olmayan Sular” adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı.

Ardından yazdığı ve muzır kurulu tarafından sakıncalı bulunarak hakkında dava açılan “Bitmeyen Aşk” yazarın en çok ses getiren romanlarından biri oldu. Polisiye edebiyatın Türkçedeki en yetkin romanlarından “Bir Cinayet Romanı” 1989’da yayımlandı. Kür’ün polisiye üçlemesi “Sonuncu Sonbahar” ve “Cinayet Fakültesi” ile devam etti. Uzun sayılabilecek bir süre yazmaya ara veren Pınar Kür “Hayalet Hikâyeleri” adlı öykü seçkisini 2004 yılında yayımladı. Yazarın “Sadık Bey” adlı son romanıysa 2016’da basıldı. Kür, yazarlığın yanı sıra İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.

BİR CİNAYET ROMANI ÜZERİNE

Roman, yapısı itibariyle bir cinayet anlatısının parodisidir. Parodide yazar, genellikle daha önceden yazılmış bir metni gülünçleştirerek yeniden ele alır. Burada belli bir metnin değil de belli bir türün/tarzın parodisi yapılmıştır. Bunu hicivle karıştırmayalım. Parodiye yakın bir tür olan pastişteyse, gülünçleştirmek değil övmek, yüceltmek amacı güdülür. Burada metnin değil türün parodisi var.

Parodi, postmodern romanlarda sık sık karşılaştığımız bir durumdur. Bu bağlamda, Bir Cinayet Romanı da postmodern bir polisiye romandır.

BAŞLICA KARAKTERLER:

Akın Erkan: Yepyeni bir polisiye roman yazmak isteyen tanınmış bir yazar.  Romanı için eski arkadaşlarından yardım istiyor.

Emin Köklü: Zengin bir matematik profesörü. Akın Erkan’ın eski bir arkadaşı. Polisiye bulmaca çözmeye meraklı biri. Polise yardımcı olarak bazı cinayetleri çözmüş. Şişman, tembel bir dul.

Saffet Levent Caner: Kayınpederinin şirketinde genel müdür yardımcısı. Çapkın bir adam. O da Akın Erkan’ı eskiden beri tanıyor.

Eser Caner: Levent’in eşi. Kocasının başka kadınlarla ilişkisi olduğundan şüpheleniyor. Akın Erkan’ın liseden sınıf arkadaşı.

Yeşim Erses: Levent’in sekreteri. Patronundan hiç hoşlanmıyor.

Yıldız Gerçel: Eser’in arkadaşı. Bir yayınevinde genel müdür yardımcısı, bekar, annesiyle birlikte yaşıyor.

Yasemin: Levent’in şirketinde çalışan bir başka sekreter. Akın Erkan’ın hayranlarından biri.

Anne Ferriter: Amerikalı genç bir kadın. Cinayetin işlendiği otelde ve daha sonra Bodrum’da karşımıza çıkıyor.

Haydar Bilir: Emin Köklü’nün hayranı bir Cinayet Büro komiseri. Romandaki işlevi, polisin elindeki resmi bilgilerden Emin Köklü’nün (dolayısıyla okurun) haberdar olmasını sağlamak.

Lamia Yener: Levent’in kız kardeşi.

ROMANIN OLAY ÖRGÜSÜ:

Postmodern romanlarda olay örgüsü son derece karmaşıktır. Bu yüzden en anlaşılır şekilde anlatmaya çalışacağım. Akın Erkan, Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği adında bir polisiye roman yazmak ister. Bu, diğer polisiyelere benzemeyen, polisiyeyi irdeleyen bir roman olacaktır. Yani polisiye romandan çok, POLİSİYE ÜZERİNE bir roman olacaktır.

Yazar, üç eski dostundan romanı yazma konusunda kendisine yardımcı olmalarını ister. Bu kişiler, Emin, Levent ve Yasemin’dir. Emin ve Levent yazarın eski aşıklarıdır. Onu uzun yıllardır yüz yüze görmemişlerdir. Yasemin ise, yazarın birkaç yıl önce imza gününde tanıştığı ve görüşmeye başladığı bir hayranıdır.

Akın, bu üç kişiden günlük tutmalarını ister. Romanın bir cinayet romanı olduğunu ve nasıl yazılacağını sadece Emin’e söyler. Romanda Emin Köklü dedektif, Levent Caner ise kurban rollerini üstleneceklerdir. Levent kurban rolünün kendisine verildiğini bilmez. Sadece romanın kahramanlarından biri olduğunu sanır.

Akın, bu üç kişinin dışında önceden tanıdığı iki kişiden daha günlük tutmalarını ister. Bunlardan biri, Levent’in eşi (Eser)’in arkadaşı, kendisinin de lise yıllarından tanıdığı Yıldız Gerçel’dir. Diğeri ise çocukluğunu bildiği, Levent’in sekreteri Yeşim’dir.

Akın, romanın kurgusunu şu şekilde tasarlar: Levent, önce Yıldız’ı baştan çıkaracak ancak bir süre sonra sekreteri Yeşim’e âşık olduğu için onu terk edecektir. Bu durum karşısında çılgına dönen Yıldız, Levent’i öldürecektir. Emin Köklü de Yasemin’in yardımıyla bu cinayeti çözecektir. Tasarlanan bu kurguda ayrıca Emin’le Yasemin arasında doğacak bir aşk da yer alır.

Akın’ın verdiği direktifler doğrultusunda Levent hiç hoşlanmadığı Yıldız’la ilişki kurar. Ancak yaşadığı ilişkinin her anında kadından tiksinmektedir. Yıldız ise, Levent’in dürüstlüğünden asla şüphe etmez. Bir süre sonra Levent, Yeşim’le ilişki kurar. Ancak onu gerçekten sevmektedir. Yeşim’de ise bu sevginin karşılığı yoktur çünkü başka birini sevmektedir.

Yeşim’le ilişkisi başlayınca Levent, Yıldız’la görüşmemeye başlar. Telefonlarına cevap vermez, randevularını sürekli erteler. Bu durum, Yıldız’ın zaten bozuk olan psikolojisini daha da bozar.

Bu arada hem Yeşim hem de Eser, Levent’in başka biriyle ilişkisi olduğundan kuşkulanırlar. Bunun sebebi, Levent’i sık sık arayan ve adının Aysel olduğunu söyleyen bir kadındır.

Levent, olay günü ofisine geldiğinde masasında Yeşim’in bıraktığı bir not bulur. Notta, telefonla birinin aradığı ve saat 12.30’da S Otel’de Levent’i bekleyeceğini söylediği yazmaktadır. Bekleyen kişinin kim olduğu belirsizdir.

S Otel’i, Levent’in kaçamaklarını yapmak için kullandığı oteldir. Levent notun kimden geldiğini anlayamaz. Yıldız veya Yeşim olabileceğini düşünür. Ancak otele gittiğinde karısının da muhtemel bir suçlama için böyle bir plan yapmış olabileceği aklına gelir. Buna rağmen odaya çıkar ve endişeyle kendisiyle buluşacak olan kişiyi bekler.

Bir süre sonra Levent, otel odasındaki banyoda ölü bulunur. Küvetteki suya elektrik verilerek öldürülmüştür. Bu haberi gazetede okuyan Emin Köklü, artık sıranın kendisine geldiğini düşünerek harekete geçer.

Soruşturma sürecinde Yıldız, Yasemin ve Yeşim’in olay sırasında otelde oldukları ortaya çıkar. Ancak şüpheler Yıldız üzerinde yoğunlaşır. Polis Yeşim’i de Yıldız’ı da arar ama bulamaz. Her iki kadın da ortadan kaybolmuştur.

Bir süre sonra Bodrum’da Anne Ferriter adlı bir Amerikalı genç kızın cesedi bulunur. Bu kız, olay günü otelin lokantasında Yıldız’la aynı masaya oturup sohbet etmiştir.

Ardından Bodrum’da Yeşim’in cesedine ulaşılır. Görünüşe bakılırsa, ölümü bir intihardır. Kısa bir süre sonra da Yıldız, Anna Feriter’i vuran tabancayla yine Bodrum’da ele geçirilir.

Dosya kapanmış gibi görünmektedir. Emin, Levent’in kız kardeşi Lamia ile görüştükten sonra, cinayet ve roman hakkında konuşmak üzere yazarın evine gider. Ve orada gerçek katili açıklar. Bütün bu cinayetleri Akın Erkan işlemiştir. Cinayetin sebebi, Levent’in yirmi sekiz yıl önce Akın Erkan’a o daha çocuk yaştayken yaptığı tacizdir. İş tacizle kalmamış, ayrıca üç arkadaşının da ona tecavüz etmesine yardımcı olmuştur. Bu travma Akın’ı yıllarca etkilemiş, erkeklerden ve insanlardan nefret etmesine yol açmış, onu bencil bir insana dönüştürmüştür. Bu cinayet, yirmi sekiz yıl önceki taciz ve tecavüzün intikamıdır.

Olay günü yaşananları Emin şöyle açıklar: Telefonla buluşma notunu bırakan Akın’dır. Yeşim, telefonda konuşan kişinin Akın olduğunu anlamaz. Levent’in bir sevgilisi olduğunu zanneder ve bunun ayrılık için bahane olacağını düşünerek otele gider. Levent ise, aklına türlü kötü ihtimaller gelmesine rağmen kahramanı olduğu romana fazlasıyla kapıldığından çağrıya uyar. Akın Erkan, Yıldız’a da otele gelmesi için not göndermiştir. Yalnız her ikisine verilen randevu saati arasında yarım saat fark vardır. Levent odaya çıkar. Yıldız, otelin lokantasında sevgilisini bekler. Yeşim ise otelin barındadır. Yeşim’in ofisine gelen ve notu okuyan Yasemin, meraklanarak otele gider ve lobide oturup neler olacağını izler.

Akın Erkan, otele gelir. Levent’in hangi odada kaldığını bilmektedir. Rezervasyonu kendisi yapmış, odayı özellikle seçmiştir. Çünkü yan odalarda kalan Amerikalı turistlerin o gün otelden çıkış yapacağını bilmektedir. Boş odalardan birine girer ve soyunur, Levent’in gelişini görmek için kapıyı aralık bırakır. O sırada, odayı boşaltan turistlerden biri olan Anne, gruptan kaçmak maksadıyla kapısını aralık gördüğü odaya girer ve Akın’ı çırılçıplak görür. Akın ona bunu bir şaka olduğunu söyler. Kız çıktıktan sonra Levent’in geldiğini görür ve kapısını çalar.

Akın’ı karşısında gören Levent şaşırır ama onu odaya alır. Sevişirler. Bu sırada, lokantadaki Yıldız odayı arar. Levent onunla şu anda konuşamayacağını söyleyince kadın sinirlenir ve odaya çıkıp onu sevgilisiyle yakalamak için harekete geçer.

Durumu anlayan Akın, Levent’i aceleyle banyo yapması için küvete sokar, çantasında getirdiği kablo yardımıyla suya elektrik verir ve onu öldürür. Cinayetten sonra giyinip yandaki odaya geçer.

Yıldız odaya girer ve Levent’i görür.  Onun geldiğini gören Akın, yeniden odaya girer. Cesedi görünce çığlık atar ve Yıldız’a sanki cinayeti o işlemiş gibi davranır. Psikolojisi iyice bozulmuş olan Yıldız, Levent’i öldürdüğünü zanneder. Akın ona derhal buradan kaçıp gitmesini, ortadan kaybolmasını söyler.

Yıldız gittikten sonra Akın, odadan çıkmaya zaman bulamadan bu kez Yeşim odaya girer. Akın saklanarak ona görünmemeyi başarır. Ancak, Yeşim onun çantasını görür. Akın daha sonra saklanması için Yeşim’i Bodrum’a gitmesi konusunda ikna eder.

Akın, birkaç hafta sonra Yıldız’ı bulmak için Bodrum’a gider. Orada Amerikalı Anne ile karşılaşır. Kendisi için tehlikeli olacağını düşünerek onu öldürür. Daha sonra Yeşim’le buluşur. Yeşim, Akın’ın çantasını tanır ve onun o gün Levent’in odasındaki kadın olduğunu anlar. Bunu Akın’a da söyler. Bunun üzerine Akın onu da ortadan kaldırır. Sahte bir telgrafla polisin Yeşim’den haberdar olmasını sağlar. Ardından Yıldız’ın kaldığı pansiyonu bulur. Tabancayı onun çantasına koyar ve polisin onu bulmasını bekler.

Bu arada olay günü Yasemin, otel lobisinde bir süre oturur. Akın hariç diğerlerini görür. Daha sonra sıkılır ve gider. Akın’ı görmemesi sayesinde hayatta kalır.

Emin’in açıklamaları bitince, Akın ona ne yapacağını sorar. Emin, onu polise teslim etmemesi karşılığında kendisiyle evlenmesi teklifinde bulunur. Roman, Akın’ın cevabının ne olduğu belli olmadan iki karakterin pis pis birbirlerine bakmalarıyla sona erer.

ROMANIN KURGUSU:

Yazar, bir cinayet romanı yazmak için yola çıktığını belirtse de bu roman bir polisiye romandır ve polisiyenin whodunnit “kim yaptı” alt-türüne dahildir. Polisiyenin tüm unsurlarına, geleneklerine ve yerleşik kurallarına bu romanda tamamen sadık kalınmıştır.

Roman, 1. tekil şahsın ağzından hikâyenin kahramanları tarafından anlatılır. Her anlatıcının kim olduğu bölüm başlarında yer alan Y, E ve L harfleriyle gösterilir. Buna göre Y, Yıldız; E, Emin ve L de Levent olarak tanımlanmıştır. Anlatımdan E’nin Emin yani dedektif, L’nin Levent yani maktul olduğundan kuşku yoktur. Ancak Y’nin Yıldız olduğu hususunda tereddüt vardır. Emin, Yıldız’ın çift karakterli olduğunu düşünerek ilk kuşkularını dile getirir. Bir süre sonra Y başlığı altında yazılanların sadece Yıldız’a değil, Yeşim ve Yasemin’e de ait olduğunu da keşfeder. Çözüme yaklaştıkça Y’nin sadece bu kişilerin günlüğünden oluşmadığını, Yazar’ın da bu gruba dahil olduğunu ortaya çıkar.

Romanın ilk bölümü ise Y başlığı altında tamamen yazar tarafından kaleme alınmıştır.

Böylece Bir Cinayet Romanı’nın aslında sadece geleneksel bir polisiye roman olmadığı, aynı zamanda cinayet romanının nasıl yazılacağını irdeleyen, onun kalıplarını, geleneklerini sergileyen bir roman olduğu ortaya çıkar.

Bir diğer deyişle, roman, kendi yazılış hikayesini de içinde barındırır.

Klasik polisiye şablonunda yer alan iç içe geçmiş iki ayrı hikâye bu romanda da mevcuttur. Ama bundan başka 3. bir hikâye daha vardır, o da romanın yazılış hikayesidir.

Nitekim, Yazar ve Dedektif, romanın nasıl yazılması gerektiğini sık sık tartışırlar. Yani burada ayrıca bir anlatı sorunsalı vardır. Romanın yazarı ve kahramanları arasında hikâyenin nasıl kurgulanacağına, cinayetin nasıl planlanacağına hatta cinayeti çözecek kişinin kimliğine ve şüphelilerin kimler olacağına dair tartışmalar yapılır.

Bütün bunlar üst kurmacayla gerçekleşir. Yani hikâye içinde hikâye anlatarak. Dolayısıyla romanda üç katman vardır.

Birinci katman, okurun ve yazar Pınar Kür’ün (daha doğru bir deyişle hepimizin) içinde yaşadığı nesnel dünyadır.

İkinci katman, romandaki kurgusal dünyadır. Bu bir yerde gerçek dünyanın yansımasıdır. Ve aslında oldukça sıkıcı ve karamsar bir dünyadır burası. İş yaşamı, yalnız ve mutsuz kadınlar, yapacak işleri olmadığı için saçma sapan duygulara sahip insanlardan oluşan bir dünya.

Üçüncü katmansa, bu kurgusal dünyanın kahramanlarından biri olan Akın Erkan’ın yazmakta olduğu romanın, gerçeklikten tamamen uzak kurgusal dünyasıdır.

Bütün bu özellikleri dolayısıyla Bir Cinayet Romanı, postmodern bir romandır.

ROMANIN POSTMODERN NİTELİĞİ

Bir Cinayet Romanı’nda, postmodern romanın bütün özelliklerini görmekteyiz. Bunlara kısaca değinerek romanın niteliği üzerine bazı açıklamalar yapmak istiyorum.

  1. Yazar, kahramanlarıyla tartışmakta, kendisi de bir roman kahramanı olarak hikâyede yer almaktadır. Bu postmodern romanın en belirgin özelliklerinden biridir.
  2. Romanda iç içe girmiş üç öykü vardır. Buna üstkurmaca diyoruz. Postmodern romanın en önemli özelliği bir üstkurmaca olmasıdır. 
  3. Genel hatlarıyla üstkurmaca; edebiyatı bir oyun olarak gören postmodern yazarların, yazma eylemlerini de oyunun bir parçası olarak görmelerinden dolayı, anlattıkları ya da kurguladıkları şeyi nasıl oluşturduklarını dile getirmeleri, romanın veya öykünün içinde kendileriyle veya okurla bir nevi sohbet etmeleridir. Gerçeklik, bu anlayışa göre kurmaca olduğundan değişken bir yapı da arz eder. Bu sebeple postmodern metinlerde yazarlar, daha başından metnin bir kurmaca/oyun olduğunu, içindeki gerçekliğin de değişken olduğunu okura ilan eder.

Anlatının kurgu olduğu okura hissettirilir ya da açıkça söylenir. Bu romanda da yazar Akın Erkan, romandaki olayların kurgu olduğunu açık açık söyler. Emin, Akın’ın hayatının baştan aşağıya yalan olduğunu okura açıklar. Akın, sık sık kurgulama hesaplarına dikkat çeker. Romanın, hayata değil matematiğe yakın olduğunu, kuralları olduğunu ama bu kuralların keyfi olduğunu söyler. Ayrıca son bölümde Emin ve Akın iki farklı çözüm üretirler.

  • Postmodern romanın özelliği yazarın yeni bir tarz/üslup/teknik/akım deneyimi gerçekleştirmesidir.  Bir Cinayet Romanı’nda da yazar Akın Erkan, yazacağı romanın öncekilerden farklı olacağını birçok kez tekrarlar.
  • Postmodern romanda olayların nasıl anlatıldığı önemlidir. Neyi anlattığı değil. Bu romanda da dedektif karakteri, diğer karakterlerin tuttuğu günlükler üzerinden değerlendirmelerini yapar.
  • Postmodern romanda beşerî sorunlar ideolojik bağlamından koparılarak ele alınır. Bu romanda da bunalım, yalnızlık, yalan, taciz gibi sorunlar hiçbir ideolojiye bağlı kalınmadan ele alınmıştır.
  • Postmodern roman aslında bir parodidir. İroni geniş biçimde yer alır. Bir Cinayet romanı da polisiye türünün parodisidir. Hikâye, ironik bir dille kaleme alınmıştır. Ancak bu roman sadece polisiyeyle değil, postmodern romanın kendisiyle de dalga geçmektedir. Bundan da yazarın asıl amacının postmodern roman kurgusunu irdelemek, yermek, alay etmek olduğu söylenebilir.
  • Postmodern romanda, olay örgüsü karmaşıktır. Neden-sonuç ilişkisi klasik romanlardaki gibi değildir. Olaylardan ziyade durumlar vardır. Karmaşıklığın sebebi postmodern romanın temelinin hikâye etmeye değil, hikâye anlatmaya dayalı olmasıdır. Bu yüzden postmodern romanları özetlemek zordur. Buna rağmen, anlatının polisiye olması nedeniyle Bir Cinayet Romanı’nın daha az karmaşık olduğu söylenebilir. Ancak yine de olayların anlatıldığı bölümlerde yer alan Y başlıklı günlükler oldukça karmaşıktır. Y başlığı altında bazen bir, bazen iki, bazen de üç karakterin günlüğü yer alır. Bunlar belli bir sıra ve düzen göstermezler.
  • Postmodern romanlarda anlatıcı her zaman 1. tekil şahıstır. 3. şahıs veya tanrısal anlatıcı kullanılmaz. Roman sanki birden fazla yazar tarafından yazılmış gibidir. Nitekim bu romanda da anlatıcı sürekli değişir, bakış açıları farklıdır. Bu da karakterlerin çok boyutlu olmasını sağlar. 
  • Postmodern romanda zaman belirsizdir. Bütün zaman birimlerinin iç içe geçtiği karmaşık bir zaman söz konusudur. Zamansal kurguyu belirleyen esas unsur “saatin durmuş” olmasıdır. Bu nedenle bilinç akışı tekniği kullanılır. Böylece kahraman zamanda atlamalar, geri dönüşler ve sıçramalar yaparak hikayesini anlatır. Bir Cinayet Romanı’nda da zaman belirsizdir. Zaman konusunda belirgin bir karışıklık vardır. Karakterlerin içinde bulundukları zamanla Akın Erkan’ın yazdığı romanın zamanı iç içedir. Düşsel zamanla gerçek zaman arasında bir sınır yoktur.
  • Postmodern romanda mekân da belirsizdir. Bir Cinayet Roman’ında da mekanlar oldukça muğlaktır. Ayrıntılı tasvir edilmezler. Mekânın işlevi olayların akışını sağlamaktan ibarettir. Hatta mekanlar gerçeklikten uzaktır. Örneğin, Emin Emirgan’daki evinin Boğaz’a bakan balkonundan güneşin batışını izler. Oysa bu imkansızdır. Emirgan’dan sadece güneşin doğuşu izlenebilir.

ROMANIN DİLİ VE ÜSLUBU

Roman farklı karakterlerin anlatısından oluştuğu için dil konusunda bir birlik yoktur. Emin, Levent, Levent’in karısı Eser ve Yıldız incelikli, yer yer aristokrat, düzgün bir dil kullanırlarken, Haydar Bilir ve romanın yazarı Akın Erkan, küfürlü argolu bir dil kullanırlar. Yasemin de argolu bir dil kullanır. Romanda yer yer açık saçık kelimeler de kullanılmıştır.

Roman hakkında söyleyeceklerim şimdilik bundan ibaret. Sizin değerlendirmeniz sonrası kişisel görüşümü söyleyeceğim.

Emel Aslan: Sizden postmodern roman bilgilendirmesi almamız iyi oldu. Bazı hususları bilmiyordum. Y’nin bölümlerini farklı kadınların yazdığını bir kafa karışıklığı yaşadıktan sonra anlıyoruz. Bu yazar Akın Erkan’ın bir manipülasyonu. Akın’ın karakterlerin her biriyle özel bir ilişki halinde olduğunu ve manipülasyon konusunda usta olduğunu söyleyebiliriz. Kadın karakterler de dahil tamamı yazara aşık, üzerlerinde büyük bir gücü var. Onları istediği gibi yönlendirebiliyor. Belki de çocuklukta yaşadığı bu taciz olayı yüzünden kontrolü sürekli elinde tutması gerektiğini düşünmüştür.

Aklıma takılan birkaç nokta oldu. Akın Erkan romanındaki muammayı çözmesi için yıllardır görüşmediği Emin’e neden gitti. Emin Köklü’nün cinayet çözümlemedeki deneyimlerinden nasıl haberdar oldu? Ayrıca Emin, günlükleri okurken L’nin Levent olduğunu hemen nasıl anlayabildi?

Derin Gezmiş: Holding bağlantısını kurmuştu sanırım.

Gamze Yayık: Levent günlüğünde eşinin ismini zikretmişti. Emin de Eser’i tanıdığı için Levent’in kim olduğunu anlayabildi. Yazar Emin Köklü’nün polisle ortak çalıştığını basında çıkan haberlerle öğrenmiş olabilir.

Emel Aslan: Evet mantıklı. Metnin genelinde cinsiyetçi bir dil var. Aslında Pınar Kür kadın hakları konusunda çabalayan bir yazar. Ancak romanın yazıldığı yıllardan bugüne dilde pek çok kavramlar, algı değişti. Bu yüzden dilin o döneme uygun olduğunu düşündüm.

Metnin tamamında tekrarlanan kelimeler, anlatılar (örneğin Field ödülünden bahsedilen yer) bana romanın gereksiz uzatıldığını düşündürdü.

Sinemada dördüncü duvarı yıkmak kavramı vardır. Karakter kurmaca içinde bulunuşunun farkında olduğunu izleyiciye belli eder. Burada da romanın finalinde yazarla Emin Köklü sohbet ediyor. Emin, okuyucuyu da romana dahil ederek diyor ki; “İşin içinde pek çok Y olduğunu okur benden önce öğrendi. Polisiye roman tarihinde okuyucunun çözümleyiciden çok şey bildiği görülmemiştir.” Bir başka yerde “Şu son cümledeki Y’lerin sayısı romandakini aştı,” diyerek aslında okurla sohbet ediyorlar. Bunun postmodern romanın gereklerinden biri olduğunu öğrendim bu örnekler üzerinden.

Bir alıntı daha yapmışım, “Polisiye roman yazarları her zaman yedeklerinde birkaç değişik silah bulundurmak zorundadır, herkes bilir,” diyor. Biz de öğrenmiş olalım.

(Gülüşmeler)

“Bir cinayet romanında dörtten az ölü teamüle aykırıdır,” diyor yine yazar.

Gencoy Sümer: Dalga geçiyor işte.

Emel Aslan: Tabii, tabii. Romanda içime sinmeyen kısım cinayetin işlenme biçimi oldu. Çok işlek bir otel. Giren çıkan…öyle bir yerde çırılçıplak soyunmak, öğle tatilinde housekeeping olmuyormuş vs. Zamanında adamın tecavüzüne uğrayan bir kadın aynı adamla neden sevişir? Anlamadım, öldürmek için sevişmek gerekli miydi? Tesadüfler fazla üst üste geldi. Biraz daha zekice bir kurgu isterdi bu roman bence.

Gencoy Sümer: Polisiye kurgusu açısından bazı sıkıntılar var romanda.

Emel Aslan: Finale doğru yükselen gerilim iyi. Katilin yazar çıkabileceğini ben de tahmin ettim. Ama acaba Emin’i zehirler mi? Onu da öldürecek mi tedirginliği yaşatması güzeldi. En hoşuma giden taraf da finalin belirsiz bitmesi oldu.

Derin Gezmiş: Ben romanı zevkle okudum.  Beni rahatsız eden kısım yazarın öldürme motivasyonuydu. Öldürme nedenini makul ve mantıklı bulmuyorum. Gençliğinde tecavüze uğradın ve bu sende travma yarattı. Buraya kadar tamam. Ancak neden sadece Levent’i öldürmeyi planladın? Diğer adamların neden peşine düşmedin. Bu kısım beni tatmin etmedi. Ayrıca ben adaletin tecelli ettiği sonları sevdiğim için romanın sonundaki belirsizlikten hoşlanmadım. Ahmet Ümit’in son romanındaki intihar dayatmalarını da sevmemiştim. Bir şeylerden kaçmak saçma. Pınar Kür’ün Yarın Yarın romanını da beğenerek okumuştum. Sevmediğim kısımlara rağmen başarılı bir romandı.

Murat Yüksel: Roman okunacaklar listemdeydi. Dikkatlice okudum. Aslında ağır giden kitapları severim ama akmadı. Özellikle ilk iki yüz sayfası çok sıkıcıydı. Aslında Y’nin farklı kadınlar olduğunu ben hemen anladım. Polisiye olarak kurgusunu beğenmedim. Yetkin bir yazardan beklemeyeceğim kadar çok tekrar vardı. Bunu öykülerimde yaparsam editörler beni hemen uyarır.

(Gülüşmeler)

Gencoy Sümer: Tekrarlardan kastın nedir?

Murat Yüksel: Söz farklı karakterlere geçiyor ancak aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Romanın ilerleyişi sıkıntıya giriyor. Katilin yazar olduğunu anladıktan sonra roman daha hızlandı.

Gamze Yayık: Belki de romanın başında seni sıkan belirsizlikti.

Murat Yüksel: Pınar Kür o noktadan sonra artık tekrardan da vazgeçiyor.

Gamze Yayık: Aslında Kür’ün amacı bu. Cinayet işlenene kadar belirsizliklerle okuyucunun kafasını karıştırmak. Çünkü Y tek bir kadınsa ‘Oldukça kafası karışık, tuhaf hatta birkaç kişiliği olan biri olmalı,’ diyoruz. Aynı kişinin farklı şeyler yazması bize tutarsız geliyor. Bu kadınlar başka kişilerse sonuca acaba ‘O mu bu mu?’ diyerek geliyoruz. Aslında Kür bizi romanın ortasına kadar boşlukta, karanlıkta sallıyor.

Gencoy Sümer: Farklı kadınların aynı olayı kendi bakış açılarından anlatışı sana tekrar ediyorlarmış hissi vermiş. Romanı seneler önce ilk okuyuşumda ortasına kadar böyle düşündüğümü anımsıyorum.

Murat Yüksel: Ben Y karakterinin farklı kadınlar olduğuna hiç takılmadım. Bence okurken farklı karakterler olduğu anlaşılıyordu. En azından iki yüzüncü sayfaya gelmeden anlaşılıyor.

Okurken şunu düşündüm. Bu romanı Pınar Kür yazmasaydı ve bir ilk roman olsaydı, kaç yayınevi basımı konusunda istekli olurdu. Muhtemelen dosyaya cevap dahi yazmazlardı.

Gamze Yayık: Postmodern bir roman yazmak metinde ve kurguda yetkinlik ister. Düzgün bir kurgu yaratmak, sonra onu bozup tersine çevirmek ya da karıştırmak yetisi istiyor. Doğal olarak öyküde değil ama romanda ilk denemede herhalde hiçbir yazar postmodern tarzla başlamak istemez. Önce klasik bir iki eserle ispatlarsın kendini. Sonra ‘bakın ben bir şey deniyorum’ deme cesareti bulursun. Çünkü ancak ustalar yeni bir şeyler denemeye başlar.

Gencoy Sümer: Birinin ‘Bakın ben postmodern bir roman yazdım,’ demesi yeterli değil ki. Buna karar verecek kişiler okurlardır, eleştirmenlerdir. Pınar Kür de bu romanı postmodern bir metin yaratmak için yazmamış. ‘Polisiye yazsam okumazlar, bunu postmodern yazarak yeni bir şey ortaya koyayım,’ demiş.

Ancak şurası kesin, bu roman inceden inceye planlanmış. Yani yazar detaylar, göndermeler üzerine çok çalışmış. Kurgu da aslında başarılı. Üç ayrı hikâyeyi aynı düzlemde birleştirmek öyle her baba yiğidin harcı değil.

Murat Yüksel: Polisiyesi arka planda kalmış.

Gencoy Sümer: Belki de postmodern polisiye böyle yazılabiliyor. Önümüzdeki ay okuyacağımız, Eco’nun Gülün Adı romanı da postmodern. Her postmodern romanda her postmodern roman özelliği bir arada bulunmaz. Kür’ün romanında bu var.

Gamze Yayık: Postmodern romanlarda bir de şu var. Bu metinleri okuduğumuzda hepimizde yarattı algı farklıdır. Aslında hepimiz başka şeyler okuduk. Çünkü kafamızdaki birikim, kültürel kapasitemiz, okuyucu niteliğimiz okuduğumuz romanı etkiledi.

Gencoy Sümer: Okuduğumuz roman yazıldığı türe uygun olarak mekânda, zamanda, kurguda belirsizlikler taşıyor.  Belki de o nedenle bize, sana polisiye kurgusu yetersiz geliyor. Bu romanı klasik tarzda yazsak okuyucudan bir şeyi gizlememek için bütün ayrıntıları tek tek açıklardık.

Gamze Yayık: Bugün Pınar Kür’e hikâye kurgusuyla ilgili eleştirilerimizi söylesek bize der ki; “Zaten amacım size katili, kurbanları, olayı anlatmak değil ki. Ben size bu romanı, hikâyeyi kurarken kullandığım yöntemi göstermek için yazdım.”

Ramazan Atlen: Romanda hoşuma giden birkaç şey var. Birisi yazarın katil çıkması. Bu bana Roger Ackroyd Cinayeti’ndekine benzeyen orijinal bir fikir gibi geldi. Romanın sonunda yazarın dedektife alternatif bir çözüm sunmasını beğendim. Yazar katilin aslında dedektif olabileceği bir kurgu anlatıyor. Çok mantıklı olduğundan okuyucu olarak acaba yanıldık mı diye düşünüyoruz. Akın karakteri hem bir roman yazmaya hem de bu roman aracılığıyla intikam almaya çalışıyor. Bir taşla iki kuş vuruyor, bunu da beğendim.

Romanda günlük tekniği kullanılmış ama, ben günlük okuyor gibi hissedemedim. Karakterler günlük yazıyor ama anlatım günlük değildi. Karakterlerin olayları anlatış üsluplarını birbirine yakın buldum. Detayları kaldırsak Emin ve Levent’i birbirinden ayırabilir miydik?

Gencoy Sümer: Aslında katilin yazar olması bir ironi. Her polisiye romanda katil aslında yazardır. Kurbanı ve katili yazar seçer.

Yeşim Yörük: Söylemek istediğim pek çok hususa arkadaşlarım değindiği için çok şey söylemeyeceğim. Anlamakta zorlandığım, tekrar okumam gereken yerler oldu. Sanırım bu normal çünkü bu benim okuduğum ilk postmodern eserdi. Cinayetin işlendiği bölüme kadar sıkılmadım ancak heyecan verici de değildi o kısımlar. Sıkılmamamın sebebi yazarın başarılı üslubuydu. Başlarda Y’nin tek kişi olduğunu sandım. Sonra farklı olduklarını anlayınca dönüp tekrar okudum. Yazar’ın katil olabileceği hiç aklıma gelmedi. Sanırım bunu yazara yakıştıramadım. Romanın sonunda Akın ve Emin’in birlik olup suçu örtbas etmemesini tercih ederdim.

Derin Gezmiş: Katili korur, adalete vermezsin, tamam. Ama cinayet sebebi evlilik değil de elle tutulur bir şey olaydı. Çocuk musun? Bence Pınar Kür bu romanda aşkı yazmış. Akın’ı cinayet işlemeye ne motive etti? On iki yaşında takamadığı yüzük.

Yeşim Yörük: Akın tecavüz olayı yüzünden öldürüyorsa…

Derin Gezmiş: Hayır, Akın Levent’i ona yüzük takıp Amerika’ya götürmediği için öldürüyor. Konu tecavüz olsa diğer üçünü de bulur öldürürdü.

Gencoy Sümer: Romanda sadece bu değil, Levent’in Yeşim’e olan aşkı var, Akın’a olan aşkı var.

Derin Gezmiş: Matematik dehası Profesörümüz bile aşk için katili saklıyor.

Kulüp üyeleri aşk, cinayet ve bunun edebiyata yansımalarını tartışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımızı fark ettik.

Toplantımız sonraki sayı için önerilen kitaplar üzerine yaptığımız konuşmalarla sona erdi. Umuyoruz bu okumalar bize yazar olarak fayda sağlarken sizlere de okur olarak bilgi ve zevk verir. Bir sonraki toplantıda görüşmek üzere…

KOLOKAS

Kaldırımda kanlar içinde yatıyordu güvenlik görevlisi.

“Pompalıyla vurmuşlar,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser.

“Soyguncular kaçarken arkalarından mı gitmiş?” diye sordu Amirim.

“Evet, anlaşıldığı kadarıyla da birini vurmayı başarmış.”

“Silahı nereden bulmuş?” diye sordu Amirim. “Adamlar içeri girdiklerinde silahını almamışlar mı?”

“Almışlar, uzak bir köşeye atmışlar. Biri tüfeğin dipçiğiyle kafasına vurunca kendinden geçmiş. Herifler işlerini bitirip beyaz bir minibüse binmek üzereymişler ki, bizimki kendine gelmiş, silahını kapıp peşlerinden koşmuş.”

“İyi yapmamış,” dedi Amirim üzüntüyle.

Banka personeliyle konuştuk. Öğle tatiline girmelerine birkaç dakika kala yüzleri kar maskeli iki kişinin ellerinde tüfeklerle bankaya girdiğini söylediler. Adamlar kasaya ulaşmaya çalışmamış, dört veznedeki paraları aldıktan sonra hızlıca bankadan çıkmışlar.

“O sırada kendine gelen güvenlik görevlimiz de silahını attıkları yerden alarak peşlerine düştü,” dedi Müdire Hanım. “Silah sesleri kesilince dışarıya çıktık ki…”

“Bu adamlardan size tanıdık gelen oldu mu?” diye sordu Amirim hâlâ olayın heyecanını üzerinden atamamış kadına. “Sesi ya da ne bileyim, yürüyüşü… Daha önce şubenize gelmiş olabilirler.”

“Bilemiyorum,” diyerek başını salladı kadın, “yüzlerinde maske vardı, bağırıp çağırarak emirler yağdırdılar paraların uzattıkları çantaya konulması için…”

Tanıkların beyaz minibüsün park ettiğini söyledikleri yerde kan izleri vardı. “Damara denk gelmiş anlaşılan,” dedi Amirim yerdeki kana bakarken. “Hemen hastaneye yetiştirmezlerse yaşamaz bu kadar kan kaybeden biri.”

Merkezle irtibata geçip hastane polislerine anons geçmelerini, ateşli silahla vurulma nedeniyle getirilen yaralılar konusunda dikkatli olmalarını istemelerini söyledim.

“Elimizde olan tek kanıt bu kan izleri,” dedi Oktay Komiser. “Bankanın içinde parmak izi filan yok, herifler zaten eldiven takıyorlarmış. Kullandıkları silahlar saçma attığı için balistiğe gönderecek kurşun da yok elimizde. Güvenlik kameralarına kaldı işiniz.”

“Herifler kar maskesi takıyorlarmış,” dedi Amirim. “Kameralardan da bir şey çıkacağını sanmam. Minibüsten yürümeye çalışacağız artık… O da ya çalıntıdır ya da plakası sahtedir… Birkaç saate kalmaz buluruz bir yerlerde terk edilmiş ya da yakılmış olarak.”

Olay yerinde incelemesini yapan Savcı, “İşin içine cinayet girdi, dosya sizin,” dedi. Adli Tabip’i, Olay Yeri İnceleme’yi ve güvenlik görevlisinin cesedini gönderdikten sonra bankanın iç ve dış güvenlik kameralarının görüntülerini aldık. Amirim çevredekilerle konuşurken ben de sokaktaki iş yerlerini dolaştım, bankanın önünü ve minibüsün kaçış yolunu gören kamerası olanlardan olay anındaki görüntülerin kopyalarını aldım.

***

Akşama kadar bilgisayarın başında bu kayıtları izledik. En net görüntüler bankadan aldıklarımızdı. Soyguncuların içeri girer girmez ilk işleri güvenlik görevlisini etkisiz hale getirmek olmuştu. Daha sonra biri bankanın ortasında durup içerideki birkaç müşteri ve çalışanları kontrol ederken, diğeri bankonun ardında yan yana çalışan dört memuru tehdit ederek kasalarındaki paraları almıştı. Sonrası görgü tanıklarının anlattıkları gibiydi… Soyguncuların bankayı terk etmesinden sonra kendine gelen güvenlik görevlisi silahını kaparak peşlerinden kapıya koşuyordu. Atletik yapılı birinci soyguncu minibüsün arka kapısından içeri atlayarak gözden kayboluyor, aşk tutamaçları kemerinin üzerine düşecek kadar etli butlu olan ikinci ise adımını attığı anda sarsılıyor ve arkadaşının yardımıyla içeri girebiliyordu. “Geri zekalı,” diye homurdandı Amirim, “götüne bakmamış, Hasan Dağı’na oduna gitmiş.” Arkadaşını minibüse çeken, kapıyı kapatmadan önce elindeki pompalıyla iki el ateş ediyordu.

“Minibüs çalışır vaziyette bekliyormuş,” dedim. “Üç kişiymişler demek ki.”

Bankadan aldığımız görüntülerde soyguncuların kimliğini tespit etmemize yarayacak hiçbir şey yoktu, aracın plakası da görünmüyordu. Az ilerideki halı mağazasından aldığımız görüntülerde plakayı okumayı başardık. Üzeri çamur sıvanarak kapatılmaya çalışılmıştı fakat yine de okunuyordu. “Niye kapatmak için zahmete girmişler ki?” dedi Amirim. “Kendi araçlarıyla soyguna çıkacak halleri yok ya!”

Araç mağazanın tam önünden geçerken durdurdum görüntüyü. Minibüsün yan tarafında leke gibi bir şey dikkatimi çekmişti. Kareyi büyüttüm. “O ne?” dedi Amirim. “Sanki daha önceden burada bir logo varmış da sökülmüş gibi,” diye cevap verdim. Videonun renk ve ışık ayarlarıyla oynayarak lekeyi daha belirgin hale getirdim. Stilize edilmiş Ö ve M harfleri çıktı karşımıza. Logonun altında da “Özönder Matbaacılık” yazıyordu.

Motorlu Taşıtlar Bürosu’dan plakanın sahibini tespit ettik. Demetevler’de inşaat malzemeleri satan Şahap Ülgen, “Evet, benim minibüsün plakası bu,” dedi şaşkınlıkla, “hayırdır?”

“Nerede şimdi?” diye sordu Amirim, “görebilir miyiz?”

“Müşteriye malzeme gönderdim elemanla,” dedi adam, “az önce aradı, teslimatı yapmış, yoldaymış.”

“Ne zaman gönderdiniz malzemeyi?”

“Sabah dükkanı açar açmaz… Dün akşam sipariş vermişti müşteri…”

“Teslimat yeri neresiydi?”

“Kazan… Yani Kahramankazan…”

Şahap Bey’den yardımcısının adını öğrenip merkeze telefon ettim, adamın GBT’sine baktırdım, temizdi. Kamera kayıtlarından plakayı tespit ettiğimizde zaten Şahap Ülgen adını araştırmıştık, onda da sorun çıkmamıştı. Israrlı soruları karşısında durumu açıkladık kendisine. “Yo,” dedi ellerini iki yana açarak, “Alperen dürüst çocuktur, daha yeni evlendi, böyle işlere bulaşmaz… Hah, işte geldi.”

Şahap Bey kaldırım kenarına dizili trafik hunilerini kaldırınca Alperen minibüsü dükkanın önüne park etti.

Plaka soyguna karışan aracın plakasıydı fakat minibüsün rengi ve modeli farklıydı. Aracın içini kontrol ettik, kan izi yoktu, temizlenmişe de benzemiyordu.

***

Özönder Matbaası Yenimahalle’de bir ara sokakta, dökülen, ha yıkıldı ha yıkılacak iki katlı bir binadaydı. İçeride baskı yapan iki eski püskü matbaa makinesi, yerlerde kırpık kağıtlar vardı. Duvar kenarlarına ciltlenmiş ve ciltlenmeyi bekleyen basılı sayfalar yığılmıştı.

Matbaanın sahibi Tayyar Özönder’in ikinci katta bulanan odasına çıktık. Altmış yaşlarında, beyaz gür saçlı, beyaz bıyıklarının burnunun altına gelen kısımları sigara dumanından sararmış bir adamdı.

“Söylediğiniz gibi bir minibüsüm vardı, geçen sene sattım,” dedi. Yerinden kalkıp pencere kenarındaki, üzerinde klasörler olan rafa doğru yürüdü. “Alan adam yeni emekli olduğunu söylemişti. Noter belgesi buralarda bir yerde olacak.”

Satış belgesinde ismi olan şahsı aradık. Telefonda sesi çok neşeli geliyordu. “Evet, ben aldım minibüsü,” dedi, “baştan aşağı değiştirdim içini, iki aydır memleketi geziyorum. Şu anda Muğla’ya girmek üzereyim, birkaç gün Milas’ta kaldıktan sonra ver elini Bodrum.”

Merkeze dönünce aracın HGS kayıtlarına baktırdık. Doğru söylüyordu, iki aydır Ankara’da değildi.

***

Sabah daha önce benzer bir banka soygunu olmuş mu diye kayıtlara baktık. Bir ay kadar önce gerçekleşen bir başka olayda biri hafif toplu iki soyguncu bankayı soyduktan sonra yine bir minibüsle kaçmayı başarmışlardı. Fakat görüntüleri izlediğimizde bu minibüsün renginin mavi olduğunu gördük.

“Renk farklı fakat marka ve model aynı,” dedim, “bu sefer plakayı iyice kapatmışlar, adamların da bizimkiler olduğuna bahse girerim.”

Görüntüleri dikkatle incelediğimizde boyanın gayet düzgün olduğunu gördük. Aracın hiçbir yerinde dalgalanma, renk farklılığı yoktu. “Eğer adamların işleri bu değilse, kendileri boyamış olamazlar,” dedi Amirim. “Amatör işi boya için fazla düzgün.” Amirimin bu söylediğinin ne anlama geldiğini bilecek kadar kendisiyle birlikte çalışıyordum.

Birkaç polis memuru ve komiser yardımcısından oluşan ekibimiz Ankara’nın oto sanayi sitelerine dağıldı. Şaşmaz’dan Büyük Sanayi’ye, Büyük Sanayi’den İvedik’e kadar gezmediğimiz oto boyacısı kalmadı. Akşam ayaklarımıza kara sular inmiş vaziyette Büro’da toplandık. Fotoğrafını gösterdiğimiz minibüsü boyayan ya da tanıyan çıkmamıştı.

***

Elimizden başka bir şey gelmediğinden ertesi sabah yine kamera görüntülerinin karşısındaydık. Daha önce gözümüzden kaçan bir ayrıntıyı fark edebilir miyiz umuduyla aynı kareleri pür dikkat bilmem kaçıncı kez inceliyorduk. Cinayet ihbarı o sırada geldi.

***

“Sizdeki ne şans arkadaş?” dedi bizi yanmış cesedin başında karşılayan Oktay Komiser. “Adamın, gerçi erkek mi kadın mı, o da belli değil henüz…” Cesedi inceleyen Adli Tabip sözünü kesti Oktay Komiser’in. “Erkek,” dedi, “kadınlarda bu kadar dar kalça kemiği olmaz.”

“Ölüm nedeni belli mi hocam?” diye sordu Amirim.

“Otopside belli olur ancak,” dedi çantasını toplayan Adli Tabip. “Yarın sabaha kadar bekleyeceksiniz.”

“Ölüm zamanı?”

“O da yarın sabah.”

Savcı da incelemesini bitirdi, dosyayı bize kitleyip gitti.

“Kimliği belli mi Oktay?” diye sordu Amirim.

“Erkek olduğundan başka hiçbir şeyi belli değil,” diye cevap verdi Oktay Komiser.

Çevresine göz atan Amirim, “Etrafta kamera da yok,” dedi. “Çevreye soralım bakalım, bir şey gören ya da duyan olmuş mu?”

Olmamıştı.

***

Ertesi sabah Amirim, “Adamın gözü kaşı da belli değil ki kayıp kişiler bültenine bakalım,” diye homurdandığı sırada otopsi raporu elimize ulaştı.

Adamın sırtından aldığı iki kurşunla hayatını kaybettiği, daha sonra yakıldığı belirlenmişti. Parmak izi almak mümkün olmamıştı. Mide içeriğinden anlaşıldığı kadarıyla iki ya da üç gün önce hayatını kaybetmişti. Öldürülmeden bir saat kadar önce yemek yediği için tam olarak sindirilmeyen mide içeriği de incelenmiş, midesinde kolokas kalıntıları bulunmuştu.

Raporu masasına bırakın Amirim, “Kolokas da neymiş?” diyerek soran gözlerle bana baktı.

“Hiçbir fikrim yok,” dedim, “internetten bakayım.”

Google’a isteğimizi belirttikten birkaç saniye sonra ekranda yumru, yerelmasına benzer bir bitkinin görseli belirdi.

“Kıbrıs’ta çok iyi bilinen ve tüketilen bitkidir Kolokas,” diye okumaya başladım. “Ülkemizde bilinen diğer adı ‘gölevez’dir. Hindistan ve Güney Asya yerli bitkisi olup diğer ülkelere uzun yıllar önce yayılmıştır. Güneşli yerlerde yetişen, suyu seven bir bitki olan kolokas, ülkemizde Mersin’in Anamur, Bozyazı, Silifke ilçelerinde yetişen ve yerli halk tarafından yoğun tüketilen bir bitkidir.”

“Ben de otoburumdur fakat şimdiye kadar hiç duymadım bu kolokası,” dedi Amirim. “Ankara’da da pek fazla yerde satıldığını sanmam.”

***

Banka soygununda işlenen cinayet konusunda henüz hiçbir gelişme kaydedememişken başımıza bir de bu kimliği belirsiz ceset çıkmıştı. Bulduğumuz en ufak bir ipucuna bile saldırıyorduk fakat hiç biri bizi bir sonuca ulaştırmıyordu.

Sonunda kriminalden beklediğimiz rapor geldi. Yanmış cesetten çıkarılan kurşunların, soyulan bankanın güvenlik görevlisinin silahından çıktığı belirlenmişti.

“Enselenmekten korktukları için arkadaşlarını hastaneye götürmemişler,” dedi Amirim. “Kimliğini tespit edemeyelim diye de yakmışlar.”

Adamı neyin öldürdüğünü ve hangi amaçla yakıldığını bilmemiz iyiydi hoştu ama bizi bir sonuca götürmüyordu.

“İnternetten ‘Mersin Mutfağı’ diye aratsana,” dedi Amirim. “Bu herifin son yemeğini yediği yeri bulabilirsek kim olduğunu da bulabiliriz belki.”

Ankara’da böyle bir restoran yoktu. Bu sefer ‘Silifke Mutfağı’ diye arattım, yine bir şey çıkmadı.

“Mersin’in yöresel yemekleri diye aratınca tantuni ve ciğerciler çıkıyor,” dedim.

Tanınmış birkaç tantunici ve ciğerciyi aradık, mönülerinde sebze yemeği olmadığını söylediler. Kolokas yapan bir yer de bilmiyorlardı.

“Ankara’daki Mersin lobisi kuvvetli değilmiş demek ki,” dedi Amirim. Espri yapıp yapmadığını anlayamadığımdan gülmeye cesaret edemedim.

Telefonum çaldı, tanımadığım bir numara arıyordu. Karşıdaki adam, “Komiser bey merhaba, ben Şahap,” dedi, “Şahap Ülgen… Dün dükkanıma gelmiştiniz, minibüsümle ilgili…”

“Evet Şahap Bey, bir şey mi hatırladınız?” diye sordum umutla.

“Yok,” diye karşılık verdi Şahap Bey. “Benim minibüse beş gün önce park cezası yazılmış.”

O kadar muhabbet ettik o gün sizinle, çayımı içtiniz, şu cezayı sildiriverin mi diyecek bu adam şimdi diye geçirdim içimden.

“Trafik cezalarının bizimle bir ilgisi yok ne yazık ki Şahap Bey,” dedim adamı incitmemeye çalışarak.

“Yok,” dedi adam, “siz beni yanlış anladınız. Minibüsüme ceza kesilen yerden birkaç aydır geçmedim bile ben.”

Şahap Beyin minibüsünün plakasına Tunalı Hilmi Caddesi’nde ceza kesilmişti. Adamın ceza makbuzundan okuduğu yeri bulup aracımızı park ettik. Elindeki makbuz koçanını göstererek efe efe yanımıza gelen polis memuruna aracımıza göz kulak olmasını tembih ettikten sonra soygunda kullanılan minibüsün fotoğrafını gösterdik. “Ben kesmişim cezayı ama hatırlamıyorum,” dedi.

Çevreyi kolaçan etmeye başladık. Bu adamlar burada ne için park etmiş olabilirlerdi? Yakın çevrede birkaç tane kuyumcu ve bir banka şubesi vardı ama böyle işlek ve trafiği arapsaçı bir caddedeki kuyumcu ya da bankayı soymak göt isterdi. Etrafı keserek Kuğulu Park istikametine doğru yürümeye başladık. Yıllardır Ankaralılara hizmet veren, adını ülkemizin doğu illerinden birinden alan bir marketin önünden geçiyorduk. “İşte,” dedi Amirim. Gösterdiği yere baktım. Marketin ön cephesini boydan boya kaplayan camda, ürün adı ve fiyatlarının yazılı olduğu onlarca kağıt vardı. ‘Şu 10 TL’, ‘Bu 20 TL’… Amirim parmağını gözüme sokar gibi işaret etti. “İşte adamımızın buraya gelme nedeni.” Gösterdiği kağıtta yazanları okudum: ‘Kolokas 19 TL’

Marketin yetkilisiyle konuştuk, beş gün önceki kamera kayıtlarına bakmak istediğimizi söyledik. Allahtan kayıtlar bir hafta korunuyormuş. Arka tarafta küçük bir odaya götürdü adam bizi.

Kasa önünde sırasını bekleyen, bel hizasındaki etleri kemerinin yan tarafından taşan adam dikkatimizi çekti. Birkaç ıvır zıvırla birlikte, elindeki şeffaf poşetteki kolokasları kasiyere verdiğini görünce aradığımızı bulduğumuzu anladık. “Kredi kartını kullan,” dedi Amirim ekrana bakarken, “sakın nakit ödeme.”

***

Etimesgut İstasyon Caddesi’nde, tabelasında ‘Poyraz Oto Giydirme – Aksesuar’ yazan dükkanın önüne park ettik aracımızı.

“Haybeye boyacı aradık,” dedi Amirim tabelayı göstererek, “giydirmeciymiş arkadaşlar.”

Az ötede bu kez kırmızı olarak duruyordu günlerdir peşinde olduğumuz minibüs. Plakası değişmişti.

Arka kapısını açmak için kapı kolunu yokladım, kilitliydi. Minibüsle ilgilendiğimizi gören iki adam dükkandan çıkarak bir hışım yanımıza geldiler. “Hayırdır birader?”

“Aa, açık mıydınız? Kusura bakmayın, cenaze nedeniyle kapalısınızdır diye düşünmüştük,” dedi Amirim.

***

Minibüsün içini çamaşır suyuyla temizlemiş, bal dök yala kıvamına getirmişlerdi. Olay Yeri İnceleme luminol uygulayınca kan izleri ortaya çıktı. Dükkanın içindeki bir bölmede de soyguna giderken minibüse taktıkları sahte plakayı ve pompalı tüfekleri bulduk.

***

“Oto giydirmede gelecek var diye girdik bu işe… Sonra dolar yükseldi de yükseldi… Kullandığımız malzeme ithal olduğu için boyamadan daha pahalı hale geldi giydirme… Müşteri gelmez oldu… İflas etmek üzereydik…”

“Siz de banka soyalım dediniz.”

“Güvenlik görevlisinin işgüzarlık yapacağını nereden bilebilirdik,” dedi Abdullah Övünç. “Böyle olmasını istemezdik.”

“Selami’yi neden hastaneye götürmediniz?” diye sordu Amirim.

“Fırsatımız olmadı ki, vurulduktan birkaç dakika sonra öldü.”

“Kimliği belli olmasın diye de yaktınız arkadaşınızı,” dedi Amirim. “Benim anlamadığım, minibüse neden matbaacının logosunu koyduğunuz.”

“Şerefsizin tekidir o herif, çocukluğumda yanında çalışmıştım bir süre, hiç sevmem kendisini,” dedi Abdullah.

“Hem hedef saptıralım hem de herifin başı ağrısın dedin yani.”

Acı bir gülümseme belirdi Abdullah’ın dudaklarında. “Pek başarılı olamamışız demek ki.”

“Yo,” dedi Amirim, “kendine haksızlık etme, gayet de başarılıydınız. Boşuna uğraştırdınız durdunuz bizi.”

“O zaman bize nasıl ulaştınız?”

Kolokas meselesini anlattı kısaca Amirim.

“Rahmetli iyiydi hoştu ama boğazına çok düşkündü,” dedi Abdullah. “Çoğunlukla yemeği dükkanda kendimiz yapardık. O gün de ‘Size bugün memleketimin yemeğini yapacağım, parmaklarınızı yiyeceksiniz,’ demişti… Nereden bilebilirdik o yemeğin başımızı yiyeceğini…”

OZAN ILGIN 17: İNFERNO

Sultanat Eyalet-Şehri’ni ortadan ikiye bölen Burgaziçi Nehri bir iç denize dökülüyordu. Marmare Nostrum isimli bu denizde Grand-ada denen bir ada vardı. Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi- KKKP devleti eski başkanlarından Vladimir İyice-eğ Lenin’in sağ kolu Levent Davidoviç Trollski, ülkesinden sınır dışı edilince Sultanat’a sığındı. Trollski, daha güvenli olacağını düşündükleri için Grand-ada’da bir köşke yerleştirildi. İvmelenen İnsanlar Partisi-İVİP genel başkanı Meredith Blanchener Trollski’yi ziyaret etmek isteyince onun koruması olarak görevlendirildim. Ve Blanchener’le beraber adaya ayak bastığım anda Trollski denen adama âşık oldum.

Bu, Çarları deviren ve yerine naçarları iktidara getiren Bolşeviklerin, beğenmeyip onları da devirmeye çalışan Menşeviklerin, yerinden yurdundan sürgün edilmiş, ölmüş, öldürülmüş, gömülmüş ve de gömülememiş milyonlarca Sovyet üyesi işçi ve köylünün soluğunu bana üfleyen devrimci liderin, önce aklıyla sonra bedeniyle seviştim. Bir kızıl goncaya benzer dudağın dizesindeki kızılı ayrı goncayı ayrı öptüm. Tenimin beyazlığı, onun ateşinin kızılıyla yanıp tutuşuyor sandığım an, içinde bulunduğumuz evi ateşe verdiler. Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK’a ait benim gibi güçlendirilmiş bir polis olan Petrol Perihan adaya gönderilip beni, Trollski’yi ve Blanchener’i canlı canlı yakmaya kalktı. Böylece bir taşla irili ufaklı üç kuş vuracaktı. Önceden düşmanım ama artık müttefikim olan kızım Lilith ve köpeğim Çakır son anda yetişip bizi kurtaramasalardı, ‘kızıl’ın yanında yaş da yanacaktı.

Petrol Perihan’ın DNA’sı, Aplysia vaccaria / Black sea hare, yani Karadeniz tavşanı denilen jölemsi-petrolümsü hayvanın DNA’sıyla birleştirilmişti. Böylece kopardığı uzuvlarına fitil taktıktan sonra Molotof kokteyli gibi ateşleyip fırlattığı yerde çok kuvvetli bir patlama ve akabinde yangın çıkarabilecek bir suikast polisi oluşturmuşlardı. Tabii ki DNA’sı gereği uzuvları kendini yeniliyordu. Asıl önemli olan Sultanat Eyalet-Şehri vali-başkanı İkram Papazoğlu’nun SSOK’a bağlı Petrol Perihan’ı düşman saflarımda yer alan babam Kerberose Rose ve annem Nergissus’un  emrine vermiş olmasıydı. Bu işte, önceden SSOK amiriyken, Piizişleri Bakanlığı’na terfi ettirilmiş olan Solomon Sert’in de parmağı vardı. Osteogenesis Imperfecta hastası olan bedenimi bana sormadan güçlendirerek beni özel kuvvetler polisi yapmış eyalet-şehrim, şimdi kendi yarattığı güçlü polisten korkar olmuştu. Çünkü bu güçlü kadın polis, yani ben, onların hayal ettiği gibi susup onların emrettiği kanunsuz işleri yapmamıştım.

Bütün kuklaların iplerini tutan vali-başkan Papazoğlu ölüm fermanımı çoktan imzalamıştı. Hayatım hiç bu kadar mükemmele yakın olmamıştı.

***

Sultanat’ı ikiye bölen Burgaziçi Nehri’nin doğu kıyısında bulunan değerli arsalar, Savdi Akrepistan beton ve inşaat Bakanı Küffar El-Faraşi’ye peşkeş çekilmişti. VIP minibüs filosu sahibesi 17 Megabit Şadiye, çok önemli müşterilerine eşlik edecek genç kadın ve erkekler de dahil olmak üzere her türlü hizmeti veriyordu.  Zevk ve sefa düşkünü Savdi Akrepistan yetkililerine de hizmet vererek zenginliğine zenginlik katmaya devam ediyordu.

Savdiler, şehrin tam göbeğine adeta otağ kurarak MERKEZ-SULTANAT isminde her biri yetmiş yedi katlı yedi rezidans inşa etmişlerdi. Kendi eğlence, finans ve alışveriş ortamlarını yaratmalarına rağmen Şadiye’nin verdi sınırsız hizmetten faydalanmak üzere şehrin tekinsiz bölgelerine akın ediyorlardı. Şadiye’nin ekibindeki birbirinden çekici erkek ve kadın eskortlar, ultra zenginler hangi Hollywood filmini hayal ederlerse, onları o filmin başrolüne taşıma garantisi veriyorlardı. “Hayallerinizde sınır yoktur” Şadiye’nin mottosuydu. Fakat petrol kuyularından fışkırıp Savdilerin ceplerine akan dolarlar, Faraşi’nin süzgecinden geçmeden direkt Şadiye’nin kasasına doluyordu. Bu yüzden uykuları kaçan Faraşi’nin aklına bir fikir geldi.

Rezidansların altındaki sonsuz otoparkın bir bölümünü Şadiye’ye verecekti. “Buradan kira almayacağım. Ama bir şartla! Buraya öyle bir kulüp açacaksın ki Singapur’daki Pangea Club, Las Vegas’taki XS Club, Florida’daki LIV Club, İbiza’daki Amnesia, Dubai’deki Cavalli, Barselona’daki La Fira Club, New York’taki Avenue veya Moskova’daki Premier Lounge bu kulübün yanında çocuk parkı gibi kalacak. Akın akın gelen müşteriler için rezidanslardan birinin çatısına helikopter pisti inşa edilecek!”

Şadiye en güvendiği elemanları Jewel Cevriye, Haspa Hasibe ile Kontak Kadriye’yi dünyanın bilinen ve gizli tüm kulüplerine gönderdi. Genç kadınların yaptığı araştırmalar sonucu girilmesi zor hatta imkânsız olan bu kulüplerin çok revaçta olduğunu öğrendi. Kulüplere girmek isteyenlerin, çok pahalı üyelikler satın almaları veya kendilerine referans olabilecek başka üyeler bulmaları gerekiyordu. Ultra zenginler, paranın bile satın alamadığı referanslı kulüplere girebilmek için kırk takla atıyorlardı.

Şadiye aldığı bilgiler üzerine üç gün düşündü. Ve sonunda aklında bir planla Küffar El-Faraşi’ye gitti. Tüm mühendis, mimar ve işçilerini Şadiye’nin hizmetine sunan Faraşi, kulübün Savdi Akrepistan Kralı Yaman bir Abdülcanbaz El-Savud’un doğum gününe yetiştirilmesi emrini verdi.

***

Kulübün açılmasına iki ay kala, 21 Haziran 2021 günü İkram Papazoğlu şehirdeki eğlence mekanlarıyla ilgili bir açıklama yaptı. Canlı müzik bitiş saatini 00.00’a çekti. “Bundan sonra kimse kimseyi rahatsız edemeyecek!” dedi. Şadiye’nin kılı bile kıpırdamadı. “Benim kulübümde canlı müzik olmayacak, bu bir. Yerin altındaki bir kulüp kimi rahatsız edebilir ki, bu iki. Üstelik eğlenecek olan ultra zenginleri üzmek istemedikleri için Savdi Akrepler gerekli yerlere gerekli rüşvetleri vereceklerdir ve benim mekanıma kimse el süremeyecektir! Bu da üç!”

Şadiye haklıydı. Yasaklar sadece ya rüşvet verecek parası olmayanlar ya da rüşvet verecek kadar hayasız olanlar içindi.

***

Babylon Sultanat ismi verilen kulüp için açılış zamanı geldi çattı. 28 Temmuz 2021’de, yani kralın doğum gününde Sultanat’ın  tam otuz komşu eyaletindeki ayrı ayrı 130 bölgede yangın çıktı. Bir atasözü vardı: Köy yanar deli taranırmış. Ormanlar yanmış, insanlar, evler ve köyler tehdit altındaymış, hayvanlar ölmüş, Savdi Akrepler’in umurunda olmadı. Sözde Müslümanlık taslayıp yeşil dolarları kendilerine kıble edilen Savdi  Akrepler açılışı ertelemeyi reddettiler.

Şadiye için hava yine hoştu. Ne kadar erken açılır ve kulübü zenginlerle doldurursa o da kendine o yeşil dolarlardan bir kıble yapabilecekti. VIP minibüs filosu sahibeliğinden kulüp patroniçeliğine terfi etmiş kadının, yetmiş yedi katlı rezidanslardan birinin en üst katındaki bürosuna gittim. Piizişleri Bakanlığı tarafından kulüp açılışının ertelenmesinin istendiğini bildirdim. Bir kahkaha attı, sonra bana cevap verdi.

“Bütün bunlara danışıklı dövüş ya da topala karşı aksamak denir. Bakanlık elbette ortalık yangın yeriyken bir kulüp açılışını yasaklamak ister. Ama gel gör ki açılışı Savdi Kral’ın doğum gününe yetiştiremezsem diye el altından tepemde boza pişiriyorlar. Halka karşı ‘Biz sizin yanınızdayız’ mesajı verirler. ‘Pis zenginler de kulüplerinin açılışını ertelesinler yahu!’ derler. Halbuki o pis zenginler kendilerine seçim zamanı konvoy konvoy araba, mahalle mahalle bayrak ve sandık sandık seçmen sağlarlar. Şimdi ben sana ‘Tamam erteleyeceğiz’, diyeceğim. Yarın, kulübün yabancı sermayeyle yurtdışı bir kuruluş tarafından işletildiği ve Sultanat kanunlarının oraya işlemediği açıklamasını yapacaklar. Herkes mutlu olacak. Halk da bir kez daha vatan, millet, Sultanat ayaklarına kanacak.”

“Ne kadar rahat anlatıyorsun bunları Şadiye? Yerin kulağı vardır!”

“Yavrum sana öğretmediler mi, o yerin kulakları benim kulaklarım zaten!”

Bir kahkaha daha koyuveren Şadiye devam etti.

“Mesela olmaz ama şu Filistin devletine ait bir terör örgütü, hani şu çok mazlum olan Yahudi devletine yani İsrail’e saldırsa… Hani olmaz ama bahane olarak onlar da Gazze’yi bombalamaya başlasa… Neden buradan örnek verdim biliyor musun? Çünkü gücü eline alan mazlum, zalimlik yaparsa haklıyken haksız durumuna düşer. İşte böyle bir şey olsa, sözde Müslüman Savdi Akrepler şuradaki rahatlarından kıçlarını kaldırıp da gidip Filistin’deki Müslümanlara yardım etmezler, biliyorum! Çünkü damarlarını biliyorum! Mesela Katar ne kadar zengin bir ülke, değil mi? Böyle bir haksızlık olsa, Katar, ortalığı birbirine katar dersin değil mi? Yok yok! Nerdeeeeee? Öyle bir dünya yok. Bir-iki basit kınama yayınlarlar. Kalkıp müdahale bile etmezler. Çünkü bu adamlar Allah’a değil paraya taparlar.”

Şadiye’ye kâh hak verdim kâh hak vermedim. Deli kadının nereden aklına gelirdi bu örnekler? Yok Filistin İsrail’i vuracak da yok mazlum Yahudilerden oluşan İsrail devleti zalim olacak da! Ölme eşeğim ölme! Sene 2021 olmuş, dünyada böyle bir zalimlik olsa, hiç diğer devletler buna sessiz kalırlar mıydı? Tüm devlet başkanları o paha biçilmez devlet uçaklarına atlayıp İsrail’in başbakanı N’ettinYahu’ya hesap sormazlar mıydı? Şadiye’nin sözleri şakaydı. Dünya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir daha böyle bir zalimliğe elbette göz yummazdı.

***

Açılıştan önce, kulüpte ultra para harcayabilecek kadar ultra zengin herkese telefonuna indirdiği uygulama ekranından tıklamaları için iki seçenek sunuldu: biri altın, diğeri gümüş rengi iki bilezik. Seçimler yapıldıktan sonra mühürlü bir zarfla bir QR kodu ve değerli madenden mamul bilezik gönderildi. Bu kodu telefonlarına okutunca belli bir miktar Anglosakson sterlini üyelerin kredi kartlarından tahsil edildi. Bilezik gönderilen kişilerin kulübe katılmalarındaki tek şart kadın-erkek, erkek-erkek veya kadın-kadın şeklinde çift olarak gelmeleriydi. Bileziklerini takan zenginler, kulüpte verilecek ilk partiye davet edildiklerini el aleme duyurmak için İnstagram’da video üzerine video paylaştılar. Davetiye gönderilmeyenler, ne kadar para teklif etseler araya ne kadar aracı soksalar da Şadiye’ye ulaşamayınca sinirlerinden ter ter tepindiler.

***

Babylon Sultanat, 28 Temmuz gecesi tam 00.00’da üç gün sürecek bir parti için kapılarını açtı. Rezidanslardan birinin 77. katına inşa edilen piste inen helikopterler Babylon Sultanat’taki parti için gelmiş zenginleri taşıdılar. Şadiye, helikopterle gelenleri binanın dış yüzeyinin temizliğini yapan işçileri taşıyan üzeri açık, çelik kabine minimum güvenlik önlemleri alarak bindirtti. Sadece bellerinden bağlanan ultra zenginler bileziklerine takılan birer kanca ile, anca beraber kanca beraber denerek 77 katı 10 saniyede indiler. Yere çakılacaklarını sanarak kalpleri durma noktasına geldiğinde yer yarıldı ve yerin dibine girdiler.

“Hiçbir lunaparkta yaşayamayacağınız bu heyecanın bedeli yok!” diye anons edildi. Ayakkabısının topuğu kırılan, saçı başı dağılan kadınlar, korkudan altlarına işeyen erkekler, partinin, verdikleri her kuruşa değeceğini o anda anladılar. Kendileri sürekli başkalarını aşağıladıkları için, hayatları tehlikeye atılarak da olsa aşağılanmaktan pis bir haz duyup kulüpten içeri daldılar.

Kara yoluyla gelenler, Babylon Sultanat’a girmek üzere lüks araçlarını valelere teslim ettiler. Arabalarından inen çoğunluğu gümüş rengi ve bazısı altın rengi bilezik takmış ultra zenginler, birbirlerinin bileziklerini görünce afalladılar. Bu afallama, altın bilezik takanların ağızları keyiften dört köşe olunca sona erdi. Diğerleri neden o kadar paraya onlara da altın bilezik gönderilmedi diye çok bozuldular ama itiraz edemediler.

Otopark zaten yeraltında olduğu için kulübün girişi de gizliydi. Fakat paparazzilere haber uçurarak Paris’ten, Londra’dan, New York’tan, Roma’dan alınmış son moda giysileriyle görüntülenmek isteyen ultra zenginler sayesinde kulübün girişi açık edildi. Şadiye’nin bunun için bir planı vardı. Ultra zenginleri kafes şeklindeki zifiri karanlık birer madenci asansörüne 20’şer kişi olarak bindirdi. Yatay ilerleyen bu kafeslerle insanları yeraltından şehrin öteki ucuna taşıdı.

Ben dahil SSOK’tan on polise bilezik ve davetiye gönderilmişti. Aramızda altın bilezik gönderilen tek kişi Amirim Kozak Hayri’ydi. Bizim gümüş bileziklerimize bakarak “Amir farkı olsa gerek!” diye gevrek gevrek sırıttı. Hele içlerinden en az parlayan gümüş renkli bilezik benimkisi olduğundan dalga geçti. “Savdi inşaat bakanlığından inşaat demiri gelmiş sana Ozan!”

SSOK ekibimiz Şadiye’nin partide herhangi bir rezillik veya arbede çıkmasını engellemek amacıyla kiraladığı yüzlerce özel korumanın yanında devede kulaktı. Şadiye, Kozak Hayri’nin gönlünü etmek için bizi içeri almayı kabul etmişti. Biz markasız giysilerimizle markalı giyinmiş burnu büyüklerin arasına sızmaya çalışırken, nereden nasıl edindiyse bileğinde gümüş bir bilezikle kızım Lilith yanımda bitti.

“Hey Allahım! Nasıl buldun beni bu kalabalıkta?”

“O da benim sırrım olsun. Grand-ada’da yangın çıkan evde nasıl bulduysam öyle! Başını derde sokan annemi sürekli takip ederek! Hem ömrümde bir kez görebileceğim bu şamatayı kaçırmamı beklemiyordun herhalde!

Yatay ilerleyen kafeslerdeki yolculuk, kadınların çığlık çığlığa bağırmaları, erkeklerin ise yiğitliğe bok sürdürmemek için kadınlara sarılmalarıyla bitti. Yirmi dakikalık yeraltı yolculuğu sonrası hepimiz ellerimize ve yüzlerimize is karası sürülmüş olarak kulübün kapısına vardık. Bileziklerimizi özel ekranlara okutarak kapıdan içeri girdik.

İçeri girer girmez loş ışıklar ve hafif bir orkestra müziği eşliğinde içeceklerimizi yudumlamaya başladık. Çok klasik olan bu formatı gören herkeste, “Bunun neresi ilginç ki?” bakışı vardı. Bir saat kadar ilk katta takıldıktan sonra ikinci kata inebilmemiz için özel kapılar açıldı. Bazı gümüşi renkli bilezikli misafirler bileklerini özel ekranlara tuttular ama “Yetenek Sizsiniz” yarışmasındaki iğrenç reddediliş sesiyle karşılaştılar ve kapılardan geçemediler.

İkinci katta üç gün sürecek bir parti için bile şehvet dozu fazlaca artırılmış bir ortam vardı. Birbirinden harika vücutlu erkek ve kadınlar direk, göbek veya break-dance gibi envaiçeşit şekilde dans ederek partnerlere yanaştılar. Kadın veya erkek fark etmeksizin partnerlerden birini seçip dansa davet ettiler. Henüz içkide ses sınırını aşmamış diğer partnerler dikey sevişme niteliğindeki bu dansı partinin hoş bir başlangıç sürprizi olarak algıladılar. Seslerini çıkartmadılar. Gözlerini zevke, boş kalan parmaklarını içkilerine batırıp izlediler.

Yine bazı gümüş bileziklileri arkada bırakarak üçüncü kata inildi. Altın rengi hariç hepsi gümüş gibi görünen bileziklerin farklı madenlerden yapıldığını o anda fark ettim. Bu işin sonu nereye varacaktı ben de merak etmeye başladım. Üçüncü kata indiğimizde ufka kadar uzayan bir masaya yerleştirilmiş hiçbir eksiği olmayan muhteşem bir sofra bizi karşıladı. Aslında hiçbir şeyin tadından geri kalmamış bu insanlar sanki haftalardır aç kalmışlar gibi hayvani bir açgözlülükle yiyecekleri mideye indirmeye başladılar.

Dördüncü kata indiğimizde bizi dev bir kumarhane karşıladı. Bileziklerini krupiyelerin ellerindeki banka uygulamalarına okutarak kredi alabildiklerini öğrenince hırslarına yenik düştüler. Arabalarının anahtarlarını hatta evlerini kaybedenler oldu. Kumarhanedeki hostlar ve hostesler hepimize istiridyelerin içinde birer inci tanesi hediye ettiler ve bunu yutmamız gerektiğini söylediler. İşin içinde bir bit yeniği olduğunu anlayıp yutuyormuş gibi yaptım, inci tanesini cebime attım.

Eksi beşinci kata indiğimizde altın bilezikliler habire elenen gümüş bileziklilere gülerek ve aşağılayarak bakar olmuşlardı. Çünkü altın bileziklilerin tüm kapılardan geçebilmesine rağmen, gümüş bileziklilerin her kata inmeye izni olmadığı anlaşılmıştı. Beşinci kat tamamen bitkiler ve koca koca ağaçlarla kaplı bir orman şeklindeydi. Burada insanlar az önce yuttukları incilerin ne işe yaradığını acı tecrübelerle öğrendiler. Mideleri dışarı çıkıncaya kadar kustular. Az önce açgözlülükten yedikleri o güzelim yemekleri vücutlarından kusmuk olarak attılar. Hiçbir temizlik maddesi hatta su bile bulamayan insanlar, deliye döndüler. İkinci katta şehvete kapılıp partnerlerini aldatanlar ve partnerleri tarafından aldatılanlar kavgaya tutuşup tekme tokat birbirlerine giriştiler. Pislikleri içinde kayarak boğuştular, boğuştular. Neden sonra içinde bulundukları rezalet durumu fark edip, kusmuklarını ağaçların yapraklarına ve gövdelerine yarım yamalak silmeye çalıştılar.

Altıncı kata inebilenler suya değil ama yeniden alkollü içeceklere kavuştular. Ellerini ve yüzlerini bu alkollü içeceklerle yıkamak gafletinde bulundular. Fakat elleri ve gözleri yandı. El yordamıyla birbirlerine çarptılar. Gözlerinin yangınını birbirlerinin tükürükleriyle gidermeye çalıştılar. Birbirlerinin yüzlerini yalamaya başladılar. Gözlerini açabildiklerinde yer, duvarlar ve tavan ekran olmuş, her yer gökyüzü gibi masmaviye kesmişti. Artık partnerlik diye bir şey kalmamıştı. Çünkü hepsi çırılçıplaktı ve kimin eli kimin cebinde belli değildi. Bir el bana uzanarak beni gizli bir kapıdan geçirdi. Yatay olarak ilerleyen bir asansörle Şadiye’nin kulübü yönettiği yeraltı bürosuna girdik.

***

Eyalet-şehrim de insan haklarında, eğitimde, sağlıkta ve adalette Şadiye’nin kulübü gibi gittikçe daha derine batıyordu. Yerin yedi kat dibine geldiğimizde bundan daha aşağısı olmaz diye düşünmüştüm ama altın bilezikler sekizinci kata inemediklerinde kıyamet koptu.

Kendini dünyanın sahibi sanan o yeni yetmeler bileklerindeki altın, yedinci seviyeden ileri gitmelerine izin vermediğinde kendilerini yerden yere attılar. Yedinci kat, dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş bin bir çeşit toprakla kaplıydı. Kendilerini yerden yere attıkları zaman topraklar topaklandı. Üstleri başları kahverenginin elli tonuyla kaplanınca sanki dışkıya bulanmış gibi görünen altın bileziklerinin o andan itibaren bir işe yaramayacağını anladılar.

Şadiye müthiş eğlenerek bana dönüp durumu açıkladı:

“Rodyum bilezik 50.000 sterlin. İridyum bilezik 40.000 sterlin. Altın bilezik 30.00 sterlin. Palladium bilezik 20.000 sterlin. Platin bilezik 10.000 sterlin. Rutenyum bilezik 5000 sterlin. Osmiyum bilezik 4000 sterlin. Renyum bilezik 3000 sterlin.  Gümüş bilezik 1000 sterlin. Altın hariç diğer tüm değerli madenler gümüş renginde. O yüzden altın bileziği olanlar ortamın en havalı insanları gibi geziyorlardı. Gördün mü? Yedinci kattan sekizinci kata inilirken küçük dağları ben yarattım havasında olan altın bilezikliler reddedildiğince nasıl da şiddete başvurdular! Ahahahhaha! Çünkü Şadiye’nin Hayallerinizde sınır yoktur’dan başka bir mottosu daha var. Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var!

Haklıydı. O ana kadar her kata girebileceklerini garantilemiş olduklarını sanan altın bilezikliler çıldırdılar. Ellerindeki avuçlarındaki her şeyi binlerce dolarlık saatlerini ve takılarını sekizinci kata geçeceği garanti olan hangi madenden yapılmışsa altından daha değerli olan bileziklerle değiştirme çabası içine girdiler. Sekizinci kata inebilen sahtekârlar orada yakalandıkları gibi kapı dışarı edildiler. Artık anlaşıldığı üzere tüm gümüş rengi bilezikler aynı değerde değildi. İridyum ve rodyum bilezikliler, altın bileziklilere sırıtarak sekizinci kata indiler. İsteseler onları da satın alabilecek kerizler, dünyadaki en değerli madeni altın sandıkları için aptallıklarına doyamadan reddedildiler. Ne ironikti ki reddedilenlerin arasında saatler önce altın bileziğiyle övünmüş olan Amirim Kozak Hayri de vardı.

Çıkan arbedeyi ofisindeki kameralardan izlerken kahkahadan yerlere yatan Şadiye bana döndü.

“İnsanoğlunun parasıyla her şeyi satın alabileceğini sanması ne saçma değil mi? Bazı şeyler satılık değildir. Bilgi gibi. Görgü gibi. Vicdan gibi. Nezaket gibi. Sevgi gibi. Empati gibi. Neşe gibi. Aşk gibi. İşte bunlara paraları yetmeyince, dünyanın en pahalı makyaj malzemeleriyle kaplı yüzlerinin arkasındaki ucuz ve sökük astar ortaya çıkar hemen. Hangi marka takım elbise giyersen giy, ayakkabının bulandığı mahalle tozu kadardır değerin. O yüzden ben şehirde gezerken arabadan hiç inmem. Ayakkabım o pis mahallelerin tozuyla kaplanmasın diye! Çünkü o pis mahallelerde büyüdüm ben! Bütün gün dilenerek aç biilaç gezdikten sonra akşamına nasıl toz toprak olur üstün başın iyi bilirim. Ama bir daha oralara dönemem. Alçalabilmek için fazla yüksekteyim güzelim. Bu kadar yüksekten paraşütsüz düşersem ölürüm. Anladın mı beni? Hadi şimdi geri dön partiye.”

Eksi sekizinci katta artık sadece gümüş renkte bilezikler yani iridyum ve rodyumlar kalmıştı. Onları muhteşem bir su temasıyla, pırıl pırıl ırmaklar, yüksekten çağlayan şelaleler ve bu suların biriktiği masmavi göletlerde yüzen çırılçıplak erkek ve kadınlar bekliyordu. Bu sularda yıkanan herkes kusmuklarından arındı. Kırk kere debelenen de günahlarından arındığını sandı. Gırtlaklarından taşana kadar yemek yemekten, içleri dışlarına çıkana kadar kusmaktan, geberinceye kadar sarhoş olmaktan, neredeyse birbirini öldürünceye kadar kavga etmekten ve savaşır gibi bir şehvetle sevişmekten yorulmuş olan sekizinci kattakilerin sadece rodyum bileziklileri dokuzuncu kata inebildi. Sekizinci katta kalanlar arasında Lilith de vardı. İçimden bir ses, bundan sonrasına yalnız devam edişimin tesadüf olmadığını söylüyordu.

Eksi dokuzuncu kata indiğimizde, sekizinci katta ıslanmış olduğumuza dua ettik. Çünkü eksi dokuzuncu kat o kadar sıcaktı ki o anda cehennemin dibini boyladığımızı anladık. Kulaktan kulağa yayılan söylentiye göre bir cehennem ateşi yanacak ve bu cehennem ateşi yalnızca ve yalnızca ihanet edenleri yakacaktı. Herkes birbirini affetme çabasına girişti. Çünkü içlerinde ihanet etmemiş ve ihanete uğramamış tek bir kişi yoktu.

Petrol Perihan sahneye çıkmadan önce o yapışkan siyah gövdesiyle bana sürtünerek geçtiğinde kafamda şimşek çaktı. “Tabii ya! Sen! Şimdi kolunu bacağını koparıp sağa sola fırlatacaksın! Ve yangın çıkaracaksın! Yangınlı son sahne için müthiş ateşli bir diva!”

Petrol Perihan güldü. “Haklısın yangını ben çıkaracağım. Ama sana ihanet edenler yanmayacak! Sen yanacaksın!”

Duymak istediğim cevap buydu. Dönüp beni Şadiye’nin bürosuna götüren sonra da dokuzuncu kata indiren kadına ismini sordum. Bana isminin Beatrice olduğunu söyledi. “Tam da buraya yakışır bir ismin varmış. Dante de burada mı?” diye sordum. Cevap vermedi. Keşke sormaz olaydım. Cehennemin sahibi olmasa da bekçisi olan babam yani Kerberose Rose, bir elinde, beş bin elmas, üç yüz yakut ve beyaz altınla bezenmiş şişesiyle 6,2 milyon dolar değerindeki dünyanın en pahalı viskisi olan Isabella’s Islay; diğer elinde iki kristal bardakla beni bekliyordu. Beni 666 numaralı locaya davet ettiğinde orada oturan dünyanın kendini en beğenmiş kadını olan annem Nergissus’un yüzündeki sırıtıştan olan biteni anladım. Anlaşılan 17 Megabit Şadiye, bana Rodyum bileziği gönderirken “Bu kulüpte aradığın tüm cevapları bulacaksın” diyerek beni düşmanlarıma üç kuruşa satmıştı.

***


“Hipokrat yemini var, asker yemini var, polis yemini var, hemşirelik yemini var. Neden analık babalık yemini yok? Bir ana çocuğuna bunları yapar mı? Bir baba çocuğunu cehennemin dibine atar mı? Allah belanızı versin sizin!”

“Bela okuma Ozancığım. Ters teper. Ya da oku! Zaten cehennemin dibindesin! Ne ters tepebilir ki? Ahahahahah! Biliyor musun, kendin ettin kendin buldun. Sürekli burnunun dikine gitmeni emreden merakın yüzünden. Kimse sana o bileziği tak da burun kıvırdığın ultra zenginlerin dünyasına gir demedi!”

“Ulan ben neyim bir karar verin! Kahraman mıyım? Suçlu muyum? Yoksa bir ucube miyim? Kayzer Soze miyim? Siz Dr. Jekyll’sınız ben Mr. Hyde mıyım? Siz Dr. Frankeştayn’sınız ben onun yarattığı yaratık mıyım? Bonnie & Clyde‘ın Bonnie’si miyim? Thelma & Louise’in Louise’i miyim?”

“Sen bunların hiçbiri değilsin! Sen, bu eyalet-şehrin para harcayarak yaptığı en asi süper polissin! Vücudunu geliştirirken aklını kısıtlamayı unutmuşlar. Senin o yüzden istiyoruz. Bedenini inceleyeceğiz ve bundan sonra üreteceğimiz süper polis nesillerini burunlarını her işe sokmayacak şekilde yetiştireceğiz. Senin gibi amirlerine burun kıvıramayacaklar.”

Petrol Perihan birden ortalığı ateşe verdi ama bizim bulunduğumuz loca zifiri karanlığa büründü. Algıladığım kadarıyla loca, dokuzuncu kattan ayrılıp yatay asansörler gibi hareket etmeye başlamıştı. Burnumun ucunu göremezken buradan nasıl kaçmayı düşünüyordum acaba?

“Burnum bir işte pis kokular alıyorsa ben amir memur dinlemem!” diye kükredim.

“İşte hâlâ aynı hamaset dolu cümleler! Biraz burnun sürtülsün de aklın başına gelsin diye düşünüyor amirlerimiz!”

“Ah amirim Hayri Kozak! Burnumda tütüyor!”

“Bu kadar burun muhabbeti de ancak senin kadar inatçı olan Cyrano’nun tiradına yakışır! Açlık ve ölümle burun buruna gelince dizlerinin üzerine çökmek nasıl bir duydu göreceksin!”

Son sözü söyleyen annem Nergissus idi. En son hatırladığımsa karanlıkta kafama sert bir cisim indiğiydi.

***

Şadiye bana “Gücü eline alan mazlum, zalimlik yaparsa haklıyken haksız durumuna düşer” diye fetva vermişti. Ama eline güç geçince kendisi de zalim olmuştu. Ne yazık ki onu ayıplayacak, ona engel olacak ve haddini bildirecek bir merci yoktu. Herkes “Mersi canım, bana dokunmayan yılan bin yaşasın…” deyip kenara çekiliyordu. Ona haddini bildirecek olan kişi bendim ama yerin dokuz kat altında cehennemin ta dibinde baygın bir halde düşmanıma esir düşmüştüm. Bir daha asla bilezikli milezikli bir davete katılmamalıydım. Peki içine düştüğüm bu çukurdan nasıl kurtulacaktım?


DEVAM EDECEK


2023 KRİSTAL KELEPÇE ÖDÜLÜNÜ KAZANAN HASAN BULUT’LA SÖYLEŞİ

Sayın Hasan Bulut, öncelikle Dedektif Dergi’ye röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize kendinizden söz edebilir misiniz?

Vakit ayırdığınız için asıl ben teşekkür ederim. Son dönemde polisiye edebiyatı görünür kıldığınız için ayrıca minnettarım. 

Ben Hasan Bulut, okumaya, yazmaya ve üretmeye tutkun sıradan biriyim. Mayıs 1994, Giresun doğumluyum, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi mezunuyum ve mezun olduğumdan bu yana öğretmenlik yapıyorum. Yazarlığa mesleğim diyebilirim miyim bilmiyorum, hobim de değil, sanırım bu benim sanatım. 

Her zaman hayalperest biri olmuşumdur, çocukluğumda kafamın içinde bir hikâye kurgulayıp bir süre o evrende yaşamayı severdim. Özellikle de yürürken bir şeyler düşünmeye bayılırdım. İlerleyen süreçte bu sıkıldığım ortamlardan kaçma şeklim oldu. Kendimi bazen bu hikayelere o kadar kaptırırdım ki bir an önce yalnız kalsam da hikayemin sonunu yine kafamın içinde yazıp rahatlasam, dediğim zamanlar bile olurdu. Anlayacağınız, başlarda anlatmayı seçmesem de bir hikâye kurgulamak kendimi bildim bileli içimde taşıdığım bir şeydi. 

Çocukluğum teknolojinin hayatımıza bu denli girmeye yeni yeni başladığı zamana denk geldiğinden olsa gerek kitapların hayatımda her zaman yeri vardı. Bir noktadan sonra ben de kafamda dönüp duran hikayeleri yazmayı denedim, yazarlık serüvenim de böylece başlamış oldu. Yazdıklarımı sadece kendim dahi okusam yine de yazmaya devam ederim diye düşünüyorum, hayatımdaki hiçbir şey kafamdaki bir hikâyenin iki kapak arasına girmesi kadar bana mutluluk vermemiştir herhalde. Bir hikâyeye son noktayı koyma hissini hiçbir şeye değişmem. 

2017 yılında İntikam Polisiyesi ve 2021 yılında Paranoya adlı iki polisiye romanınızın yayınlandığını biliyoruz. Fakat yayınlanmış ilk eseriniz 2015 tarihli Beklediğim Kadar Varsın adlı şiir kitabınız. Şiirden polisiyeye geçiş serüveninizden bahseder misiniz?

İlk kez bir kurgu yazmayı denemem lise çağlarıma denk geliyor, o yıllarda polisiye, bilimkurgu ve fantastik edebiyat ağırlıklı olmak üzere bir sürü kitap okuyordum. Bunlardan biri olan ve o dönemde hayli popüler olan Orkun Uçar’ın Metal Fırtına’sını okuduktan sonra ben de ilk kez, biraz da ona öykünerek yazmayı denedim. İlk denemem çok başarılı oldu diyemem, yarım bıraktığımı hatırlıyorum. Bu deneme her şey bir yana bana bir şeyler üretmenin verdiği hazzı tattırmış oldu sanırım, o noktadan sonra yazmadan durmak benim için imkansızdı. Şiir okumayı da çok severdim, belki de bir şiiri yazmaya başlayıp bitirmek daha kolay gördüğünden olsa gerek, ki şiir yazmanın kolay olmadığını daha sonra anladım, bir dönem kendimi şiire vermiştim. 

Şiir serüvenim çok uzun sürmese de ilk kitap heyecanını şiirlerimle yaşamış oldum, sonraları pek az şiir yazmışımdır, açık konuşmak gerekirse pek de iyi değilim. Yine de yazım hayatıma katkısı olduğu kanaatindeyim, betimlemelerimin zaman zaman şiirsel bir yöne doğru kaydığı oluyor. Şimdi bulunduğum yerden bakınca aslında şiirlerimin devrik cümlelerden oluşan kısa hikayeler olduğunu görüyorum, yani şiir yazmak benim için romancılığımın emeklemesiydi herhalde. 

Siz aynı zamanda bir polisiye öykü yazarısınız. Yazmış olduğunuz öykülerle 2021 ve 2022 yıllarında Dedektif Dergi Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nda dereceye girdiniz. Hem öykü hem de roman yazarı olarak kendinizi hangi türe daha yakın hissediyorsunuz? Polisiye öykü yazmanın roman yazmaktan daha zor olduğu yolunda görüşler var, buna katılıyor musunuz?

Ben kendimi daha çok roman yazarı olarak tanımlıyorum. Öykü yazmayı da seviyorum ama beni haddinden fazla zorluyor. Daha geniş bir alanda hareket etmek sanırım biraz daha kolay geliyor bana. Özellikle de polisiye bir öykü yazmak gerçekten çok zor, çünkü polisiyenin belli bir dinamiği var ve tüm bunları daha az sayfada anlatabilmek, bir yandan katile dair küçük detaylar verip bir yandan onu okurla birlikte aramak ve vurucu, hatta ters köşe bir son yazabilmek öykü sınırları içerisinde hayli zor. Bu yıl düzenlenen Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nda kelime sınırı üç bine düştüğü için katılamadım mesela, üç bin kelimeyle bir polisiye hikaye anlatmak sanırım benim yeteneğimi aşıyor, o yüzden öykücülere derin bir saygı duyuyorum. Yani buna katılıyorum diyebilirim. 

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) 2023 Yılı En İyi Roman Ödülü’nü kazandığınız Aynadaki Düşman adlı eserinizde 1970’li yıllarda geçen bir olayı anlatıyorsunuz. Sizi bir dönem romanı yazmaya iten etkenler nelerdi? Bu dönemi anlamak için ne gibi araştırmalar yaptınız?

Dönem romanları okumayı hep sevmişimdir, hatta büyük bir Necati Cumalı hayranı olduğumu söyleyebilirim. Onun Tütün Zaman’ı üçlemesini ara sıra açıp tekrar tekrar okumak beni mutlu ediyor.  Dönem romanı okurken sanırım günümüz karmaşasından biraz sıyrılmış olmak iyi geliyor. Hâlâ depresif hissediyorsam TRT’nin seksenlerde çektiği ve Osman Seden’in yönettiği Çalıkuşu’nu açıp izlerim mesela. 

Aynadaki Düşman’ın bir dönem romanı olması ise tüm bunlarla birlikte biraz da romanın baş kahramanıyla alakalı. Sıhhiye İhsan, dedemden yola çıkarak yazdığım bir karakter, dedem pek çok yönüyle Sıhhiye İhsan’dan farklıydı ama o da askerlik sonrasında yaşadığı yerde gerçekten de insanların hastalıklarıyla ilgilenmiş biriydi. Bu da benim onun üzerinden bir karakter çıkarmamı kolaylaştırdı. Çünkü garip bir tutkuydu onunkisi, birçok şeye zemin hazırlıyordu benim açımdan. “Hastayla ilgilenmek için gittiği köyde bu kez bir cinayeti araştırsa ne olabilir?” diye aklımdan geçirmem pek de zor olmadı yani. Durum böyle olunca doğal olarak yazdığım roman da birden dönem romanı oldu. Hikâyenin kurgu dışında kalan tarafını pek belirtmek istemedim, şu sıralar her şeyin üzerinde “Gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır” yazıyor malumunuz. 

Araştırma konusuna gelince, aslında tüm bunlar benim çocukluğum boyunca çevremden dinlediğim hikayelerin bir bulamacı oldu, inanması güç gelse de bu insanlar benzer olayları çok da eski olmayan bir tarihte yaşamışlar. Özellikle dedem gençlik anılarını biraz da abartarak anlatmaya bayılırdı, haliyle elimde böyle geniş bir kaynak ve ilginç bir karakter olunca Aynadaki Düşman’ı yazarken dönemsel uygunlukları sağlamak beni çok zorlamadı. Yine de baş kahramanımız sağlıkla ilgilendiği için o konuda, yörede o dönem kullanılan yapı malzemeleri ve kıyafetler gibi konularda biraz araştırma yapmam gerekti. İyi bildiğim değil de sadece araştırarak yazmam gerekecek bir coğrafyayı ve zamanı yazmak istesem çok zorlanabilirdim.

Yerli polisiye hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Ben yerli polisiyenin bu kadar güçlü olduğunu Polisiye Yazarları Birliği’ni tanıdıktan sonra öğrendim. Kristal Kelepçe’yle, Dedektif Dergi’yle ve Zehirli Kalem’le tanışınca anladım ki Türkiye’de gerçekten bir polisiye kültürü var ama kimse bizi şimdiye kadar bir araya getirmemiş. Bugün bir okura sorulduğu zaman yerli polisiyeden birkaç isim dışında yazar tanıyanı az çıkar, aslında o kadar fazla yazar ve eser var ki, bunların büyük çoğunluğu da gerçekten nitelikli eserler. Polisiye yazarları olarak birbirimizi bulduk, sanırım şimdi sırada yerli polisiyeye karşı olan haksız ön yargıyı kırmak var.

Polisiyede tercihiniz yerli yazarlar mı, yoksa yabancılar mı? Okumaktan en çok zevk aldığınız yerli ve yabancı polisiye yazarları kimlerdir?

Okuma alışkanlığıma bakınca hiçbir zaman yerli ve yabancı diye çok keskin bir çizgim olmadı. Ama bazı insanlardan hâlâ daha “Türkler polisiye yazamıyor, yerli bilimkurgu kitabı mı olur vb.” içi çok da dolu olmayan sözler duymak mümkün. Oysa ben POYABİR’den bir yazarın kitabını okuduğumda durumun hiç de böyle olmadığını rahatça anlayabiliyorum. Örneğin geçen yıl Kristal Kelepçe’den ödülle dönen Aras Gençtürk’ün Kâbus adlı romanının bestseller eserlerden aşağı kalır bir yanı yok. Osman Aysu, Algan Sezgintüredi, Gencoy Sümer, Ercan Akbay gibi büyüklerimi okuduğum zaman her defasında hayran kalıyorum. Ya da yazdıklarıyla benim ilk yazma girişimimi tetikleyen Orkun Uçar’ın Opus’u bir bilimkurgu harikası. Yeni bazı türlere karşı hâlâ bir ön yargı var, ama yavaş yavaş yıkılacağına eminim. Yukarda saydıklarım dışında yerli polisiyede Günay Gafur, Armağan Tunaboylu, Elçin Poyrazlar, Ahmet Ümit’in özelikle Patasana‘sı, Emrah Serbes’in Her Temas İz Bırakır‘ı ilk aklıma gelenlerden oluyor. 

Yabancılardan ise Altın Çağ yazarlarının yanı sıra Henning Mankell, Tami Hoag, Jean-Christophe Grangé kitaplarını severim. Bazen hiç duymadığım yazarlardan da okumak hoşuma gider, örneğin Nobel ödüllü de olsa sağdan soldan pek az duyduğum Olga Tokarczuk’un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde adlı kitabını rastgele okumuş ve sevmiştim. 

Yazma ritüelleriniz var mı? Bir romana başlamadan önce tüm ayrıntıları içeren bir taslak hazırlar mısınız yoksa fikre dayanarak taslak olmaksızın mı yazmaya başlarsınız?

Yazma ritüelim var mı emin değilim, sessiz bir ortam benim için yeterli oluyor. Onun dışında bir şey aramıyorum sanırım. Bir de kendimi fikren yazmaya hazırlamam gerekiyor, hayatımda her şeyin bir plan dahilinde olmasını severim, o yüzden bir romanın ilk cümlesini yazmadan önce ne zaman başlayacağıma dair karar alıp kendimi motive etmem gerekiyor. 

Bende yazma süreci bir fikir bulmamla birlikte başlıyor. Sonra bu fikri sadece zihnimde evirip çevirdiğim, karakterleri, olayları oluşturduğum bir süreç yaşıyorum, bu şimdiye kadarki yazdıklarımı göz önüne alırsak bazen birkaç ayı bazense bir yılı bulabiliyor. Kafamda bir kurgu iyice netleştiyse işi notlara dökmeye başlıyorum, tüm kurgunun gidişatı baştan sona belli oluyor bu notlarda. Bu bahsettiğim kısım benim için en zevkli ve en rahat kısım oluyor, dediğim gibi çocukluğumdan beri bunun bir bölümünü yapıyorum zaten. 

Tüm bu taslak çıkarma aşaması bitip her şey hazır olunca başta bahsettiğim sürece giriyorum, kendimi ilk cümleyi yazmaya motive etme aşaması. İşte bu kısım hayli uzun sürebiliyor, hayatımdaki en ufak bir sıkıntı bu konuda beni aksatabiliyor çünkü. Eğer şanslıysam ilk cümleyi yazıveriyorum ve gerisi geliyor. Çünkü başladığım zaman da bir an önce bitirmek istiyorum. Hazırladığım taslağın dışına kurguyu fazla etkilemeyen küçük ayrıntılar haricinde pek çıktığım olmuyor. 

Özellikle polisiyenin gelişigüzel yazılabileceğini pek sanmıyorum, ya da en azından ben yapamam. Polisiye ciddi dinamikleri olan bir tür, hata kabul etmiyor çünkü inandırıcılığını yitirmemeli, hayatın gerçekleriyle örtüşmesi gerekli diye düşünüyorum, tüm bunları da plansız sağlamak biraz olanak dışı gibi geliyor bana. 

Polisiye dışında bilimkurgu ve fantastik edebiyatla da ilgiliyimdir, hatta yakında bir bilimkurgu romanım da yayımlanacak, bana göre aralarında kalem oynatması en güç olanı polisiye yazmak, ama iyi yazıldığı zaman okuru en çok etkileyenlerden biri kesinlikle. 

Bundan sonraki çalışmanız için hazırlığınız var mı? Öykü kitabı çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Şimdilik ilk sırada bahsettiğim bilimkurgu romanım var, bir aksilik olmazsa birkaç ay içerisinde çıkacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca onun devamını da yazmaya başlamıştım ama bahsettiğim gibi motivasyonumu çok çabuk kaybedebiliyorum, geçtiğimiz şubat ayında yaşanan depremden etkilenenlerden biriyim, o süreç beni oldukça yıprattı, en kısa zamanda yarım kalan romanımı tamamlamayı planlıyorum. Ayrıca Aynadaki Düşman romanındaki karakterim Sıhhiye İhsan sanırım biraz sevildi, ona dair birkaç hikâye daha anlatma niyetindeyim. Aynadaki Düşman yaz aylarında geçiyor, ben o coğrafyanın dört mevsimini anlatmak istiyorum. İlk iki romanımı düzenleyip acemice yazdığım kısımları düzeltmek gibi bir planım var, oradaki karakterimi de severim ama bu haliyle ona haksızlık etmişim gibi hissediyorum. Zehirli Kalem Öykü Yarışması’ında dereceye giren öyküm Ölüm Lekesi‘ndeki isimsiz karaktere de bir kurgu hazırladım, ona da başlamak istiyorum. 

Öykü yazmak dediğim gibi beni biraz zorluyor ama yine de seviyorum, bir kitap olacak kadar öyküm biriktiğinde sanırım bir de polisiye öykü kitabım olsun isterim. 

GECE GELEN



Krimonolog Hakan Haznedar’ın sıra dışı vakalarının bugün ağızdan ağıza büyüyerek efsane halini aldığı, her efsaneleşen karakter gibi asla dâhil olmadığı vakalar üzerinden hikâyeleştirildiği, birbirleriyle ilintisi bulunmayan birtakım vakaların kendisine atfedildiği, olmadık karakteristik özelliklerin üzerine yapıştırıldığı bilinen bir gerçektir.

Bu kitap onun bilinen değil bilinmeyen gerçeklerine yoğunlaştığından; memuriyetinin daha ilk yıllarında, üstlerinin dikkatini çeken o ilginç yeteneğinden bahsetmeden geçmeyelim: Suçluyu ve suçlu adayını daha cürmü işleme aşamasına geçmeden tespit etmek…

Haznedar’ın, daha sonra Kriminal Daire Başkanlığı adını alacak olan, o günkü adıyla Polis Laboratuvarları Daire Başkanlığı’nda çalışması için amirleri tarafından teşvik edilmesinin sebebi buydu. O günlerde yürüttüğü kritik görevler sırasında kendini geliştirme fırsatı bulan Haznedar bir süre sonra yalnız yürüdüğü bu alanda o denli ustalaşmıştı ki, kimlerin suç işlemeye yatkın olduğunu kişilerin geçmiş yaşamlarının izlerini sürerek, karakterleri hakkında bilgiler toplayarak, varsa delillerden yararlanarak ve biraz da tecrübeyle pişen güçlü sezgileri ışığında büyük oranda kestirebilmeyi başarıyor, böylece pek çok insanın hayatını kendi eliyle karartmasının önüne geçiyordu.

Özellikle hapis cezasını tamamlayan ya da şartlı salıverilen eski suçluların izlerini sürüyor, hasımlarına karşı intikam için harekete geçeceğine dair bir iz bulduklarının peşine düşüyor; kimi zaman da kanunun pençesinden kurtulan insanların aynı yöntemle yeni bir suç işleyerek paçayı kurtaracağını zannettiği anda, enselerinde bitiyordu. O kadar ki bazı suçlular gece yatağında bir o yana bir bu yana dönüp ertesi gün işleyeceği cinayetin detaylarını kafasında tartarken, kapılarının zilini çalan polisin daha işlemediği bu suçtan vazgeçmesi için kendilerine tavsiyeler vermesiyle şoka uğruyor, pek çoğu daha sonra Haznedar’ın yanına gelip hayatının hatasını yapmaktan son anda vazgeçirdiği için kendisine teşekkür ediyordu.

Haznedar’ın gençliği Emniyet tarafından kendisine verilen plaketler, amirlerinin taltifleri ve meslektaşlarının gıpta dolu bakışlarıyla geçti. Fakat meslekte on beşinci yılını doldurduğunda, birkaç ay içinde tüm hayatı tepetaklak oldu. Önce içeriğinin sır gibi saklandığı bir sebep yüzünden, görevine son verildi. Ardından yıllar önce boşandığı eşinin şehir dışına taşınmasıyla altı ve sekiz yaşındaki kızlarının hasretini çekmeye başladı. Hiç alışamadığı zorunlu emekli hayatı ve yalnızlık bunalımları, tüm birikimini şuursuzca tüketmesine neden oldu.

İşte o günlerde, birkaç arkadaşının tavsiyesiyle, Kadıköy’ün insanın sokakta aylak aylak dolanırken bile HIV kapacağı paranoyasına kapıldığı bira-sidik kokulu arka mahallelerinden birinde bir ofis kiraladı. Burada tıpkı kendisi gibi anılarla hayata tutunan eski dostları ile günlerini nostalji havasında geçirmeye başladı.

Önceleri başından geçen ilginç hadiseleri duymak için ofisine uğrayan arkadaşlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmezken ismi kulaktan kulağa yayıldı ve ‘sohbet halkasına’ her geçen gün birilerinin eklenmesiyle bir süre sonra kendisini kriminal dertleri olan insanların sorunlarına çare olurken buldu.

Birkaç ay sonra ismi bazı büyük gazetelerde ve popüler internet sitelerinde Dedektif olarak geçmeye başlayınca, bugün kamuoyunda Hakan Haznedar isminin zihinlerde uyandırdığı çağrışımın temelleri atılmış oldu. Haznedar artık ‘ikinci kariyerine’ kavuşmuştu. Gerçi yaptığı iş devletin gözünde gündüzleri emlakçı, geceleri bahisçi olan yan komşusununkinden daha yasal değildi. Üstelik kendisi bir ‘Dedektif’ değil ‘Kriminolog’du ve profesyonel mesleğiyle anılmayı tercih ederdi. Yine de fazladan birkaç müşteri daha getirecekse, çarpıtılmış unvanlara da hayır demezdi. 

Hakan Haznedar’ın gençliği, hepsi yasal çerçeveler içinde olmak üzere, başından geçen ilginç hadiselerle doluydu. Emekliliği ise yeni kariyerinin başına sardığı yeni vakalarla geçecekti. Ancak bu kez Emniyet bünyesinde çalışan bir polisten farklı olarak, biraz daha pis kokulu işler…

Bu yeni dünya karşısına, adını ‘profil uzmanı’na çıkaran gözlem yeteneklerini kullanarak şıp diye fark edebileceği tarzda adi suçlular değil, kötülüğü profesyonel anlamda işleyen şeytanlar çıkacaktı. 

Haznedar’ın dâhil olduğu vakalar arasında çok azı, bizzat olay yerinde kendisi bulunurken yaşanmıştır. Birazdan okuyacağınız da böyle bir hadisedir ve bundan uzun yıllar önce vuku bulmuştur. Vakayı kaleme alan kişi adını vermek istemediğinden, biz de bu sırrı muhafaza edeceğiz.

1

Kriminolog Hakan Haznedar, yeni mesleğinde ikinci yılını doldurduğunda başlangıçtaki geçici şöhretinin getirdiği kısa süreli müşteri sirkülasyonu yerini uzun vadeli bir geçim sıkıntısına bıraktı. Haznedar’ın dava seçimi konusunda oldukça titiz olması, pis işlere bulaşmamak için pek çok yağlı müşteriyi geri çevirmesi ve sıradan suçlara olan ilgisizliği onu düşük standartlı bir hayata mahkûm etmişti. Durumu o kadar ümitsizdi ki lüks semtlerde tuttuğu ofislerin kiralarını ödemekte zorluk çektiği için sık sık yer değiştirmek zorunda kalıyor, bu sebeple adresini zor-şer bulan az sayıdaki müşterilerini de kaybediyordu. Eşe dosta taktığı borçlar da cabasıydı.

Kriminoloji uzmanı, üzerine birkaç dava almış ve bunlarda belirli ölçüde başarı kaydetmişse de arkasına devlet kurumlarının gücünü almadan, filanca kişi ya da olay hakkında istediği bilgiye anında ulaşabilecek istihbarat ağı olmadan hareket etmek, onu kendi potansiyeliyle yüzleştirmişti. O artık süper güçlerinden arınmış bir Yalnız Kurt’tu.

Kasım ayının o fırtınalı gecesi, Sarıyer’deki ofisine taşınalı daha birkaç ay olmuşken, içeri damlayan adama birkaç saniye baktığında Yalnız Kurt’un o çok güvendiği iç sesi ‘bela geliyor’ diye bağırmıştı. Yine de uzun boylu, ince yapılı misafirini samimi biçimde karşılamaya özen göstermişti. “Oo hoş geldin Behçet” demişti, ayaklanarak. “Senin yolun buraya düşer miydi?”

Purosunu ince dudakları arasında yuvarlayan misafiri geniş geniş gülümsedi. “Vay, görür görmez beni tanıdın ha? Helal. Kaç yıl oldu görüşmeyeli?” 

Kriminolog, mahalleden ve okuldan arkadaşı olan Behçet Karaman’ın gözlerinin içine baktı. Sadece birkaç saniye süren bu bakışma bile, ofise uğursuz bir havanın taşındığını anlamasına yetti. “Bilmem,” dedi eliyle arkadaşının oturmasını işaret ederek “Sayılarla aram iyi değil.”

Misafiri koltuğa kurulur kurulmaz, yorgun yüzlü eski arkadaşının barakadan bozma ofisine göz gezdirdi. Sonra eli ceketinin cebine uzandı. “Puro içer misin?”

“Bilmem. Galiba.” Behçet’in uzattığı biçimsiz kalın çubuğu, beceriksizce ağzına yerleştirdi. Bir süre yakmaya çalıştıktan sonra, garip şekiller alan dudakları arasında evirip çevirdi. Birkaç nefes sonra öksürük nöbetine tutuldu.

“İyi misin Hakan? Ağır mı geldi?”

Kriminolog, ayaklanan arkadaşının oturmasını işaret etti. Gözleri sulanmış, yüzü kırmızının yalnızca kadınlar tarafından ismi anılmaya değer görülen bir tonuna bürünmüştü. Yüzlerce dolar değerinde olduğunu tahmin ettiği koyu kahverengi çubuğu kül tablasına bıraktı. “Bilmem lazımdı,” dedi ısrarla dağılmayan duman bulutu içinden. “Zenginlik, ona alışık olmayanı çarpar. Neyse, buraya nasıl geldin Behçet? Beni nereden buldun? Ya da neden buldun?”

“Bilirsin oğlum, başım belaya girdi mi, hemen yanında biterim. Okul günlerini hatırlıyor musun? Öğretmenlerin ve müdürlerin gazabından beni nasıl kurtardığını, en zor zamanlarında verdiğin tavsiyelerle nasıl beni doğruya sevk ettiğini unutmam.”

“Bırak şimdi. Tavsiyeymiş… Sanki uyardın da… Zaten tavsiyelerle ilgili en büyük problem nedir biliyor musun? Verenle verilen hemen hemen her zaman yer değiştirmelidir. Dünya o zaman çok daha iyi bir yer olabilirdi. En azından benim için.”

 “Bence kendine haksızlık ediyorsun. Sayende başım kaç kere beladan kurtuldu. Tabii şimdiki ile kıyaslanamaz. İnsan büyüyünce şeytanı da büyüyor galiba. Neyse, adını gazetede görmüştüm. Kriminolog Dedektif Hakan Haznedar… Vay vay! Bu havalı unvanı da sen icat etmişsindir kesin. Bir vakayı nasıl çözdüğünü yazıyordu gazete. Röportajını okudum. ‘Helal olsun şu bizim Hakan’a’ dedim. Zaten senin kafası çalışan biri olacağın ta o zamandan belliydi. Sonra sordum soruşturdum. Birkaç arkadaş senin önceden Kriminal Daire’de çalıştığını ama görevine son verildiğini söyledi. Ondan sonra girmişsin bu alengirli işlere. ‘Ulan ne güzel denk geldi’ dedim içimden. Hey, beni dinliyor musun? Daldın gittin lan.”

Kriminolog o sırada ‘ta o zamanlar’ı düşünüyordu. Üç yıl boyunca lisede aynı sırayı paylaşmışlardı. O zamanlar hırslı, azimli bir çocuktu Behçet. Ama eğitim-öğretim konusunda değil. Bir an önce ticaret hayatına atılmak istiyordu. Atıldı da… Kendisi üniversiteden henüz mezun olmuşken, Behçet müteahhit olan babasının da yardımıyla üçüncü apartmanını dikiyordu, şimdilerde İstanbul’un göbeği diye reklamları yapılan semtlere.

“Arkadaşların seni yanlış bilgilendirmiş Behçet. Görevime son verilmedi, kovuldum. Ayrıca dedektif filan da değilim. Bu ismi benimle röportaj yapan o ahmak kız taktı.”

“Boş ver oğlum. Dalgana bak sen. İşlerin nasıl?”

“İlk başlarda biraz iyiydi ama şimdi eh, görüyorsun. Meteliğe kurşun vaziyetleri… Bu mezbeleyi ofis diye tuttum. İki senedir bi’ kıçı kırık araba bile alamadım kendime. Her gün üç vesait geliyorum. Neyse… Sen beni boş ver de neden geldin, onu söyle. Neymiş o denk gelen şey?”

“Sorma, başımda bir bela var. Ama biraz sıkıntılı bir mesele, şimdiden söyleyeyim.”

“Ne kadar sıkıntılı?”

“Resmi bir görevin olsaydı, semtine bile uğramazdım, o kadar.”

“Anlat bakalım.”

“Anlatacağım ama önce bana şunu söyle.” Tereddütle baktı eski arkadaşına. Sonra da sır verecekmiş gibi öne eğildi. “Kumarla aran nasıl?”

Kriminoloğu sorudan çok, soruluş biçimi şaşırtmıştı. “Oynamamam gerektiğini bilecek kadar iyi. Öğrenciyken birkaç kere kumarhaneye gitmiştim gerçi.”

Hakan Haznedar üniversite yıllarını anımsadı. Kumarhanelerde birkaç gün takılınca, orada garip tiplerle karşılaşmıştı: Masa başlarında sürekli teoriler geliştiren, istatistikler, ihtimaller ve formüller üzerine atıp tutan bir dolu insan… Parasını kaybedenler, başkalarına akıl vermek üzere masalarda dolaşıp duruyor, hangi rakamın üzerine oynanırsa kazanma ihtimalinin yüzde kaç artacağı üzerine dair bir dolu matematiksel izaha kalkışıyorlardı. O kadar ki ilk kez oralara giden biri oyuncuların tamamının istatistik ve ekonomi profesörlerinden oluştuğunu, alanında uzmanların bir sempozyumda olasılık üzerine verdiği konferanstan sonra iki el barbut atmak için mekâna uğradıklarını zannederdi. Birçoğu şans faktörünü alaşağı edip daimî kazanmanın yolunu bulduklarını iddia etse de günün sonunda küçük bir azınlık dışındakiler, estetize edilmiş bir kaybetme duygusuyla mekândan ayrılıyordu.

“Ben maalesef kumar bağımlısıyım Hakan. Evet, niye yalan söyleyeyim ki sana. Kumarbazım işte. Eski arkadaşını bir kumarbaz olarak düşünebiliyor musun?”

“Genellikle eski arkadaşlarımı düşünmüyorum.”

“Eh, ben de senden vefalı sayılmam. Yine de ara ara eski günler geliyor aklıma. Hatırlar mısın mahallede maç yaptıktan sonra size gider… Neyse… İkimize de yararı yok bunların. Zaten eski arkadaşlarımın çoğunu unuttum. Yenilerinden de bir hayır gördüğüm yok. Beni kumar belasına onlar alıştırdı.”

“Senin ağzının bela dediğini benim kulağım para diye algılıyor.”

“Orası öyle. Bir gecede masada bıraktığım parayı sen belki yirmi yılda kazanamazsın. Yani… Özür dilerim. Gücenmiyorsun değil mi?”

“Bok gibi para kazandığın için mi? Yok canım. Güceniyorum da sana değil. Hâlâ konuya girmedin?”

Behçet öne doğru iyice eğildi. Neredeyse iki büklüm olmuştu. “Tamam, ama önce söz ver. Bilmiyorum sizin meslekte de böyle Hipokrat yemini ya da papazların, psikologların sessizlik yemini gibi bir şey filan var mı?”

“Öt bakalım öt. Bende on kilisenin papazına bedel sır saklı.”

“Peki, madem. Anlattıklarımın buradan çıkmayacağına eminim.” Gözleriyle teyit istedi. İstediğini aldıktan sonra derin bir nefes çekti içine. “Dediğim gibi bir kumar illetine tutuldum. Birkaç arkadaşla başladık. Ufak ufak oynuyorduk. Eğlencesine… Sonra nasıl oldu bilmem, iş çığırından çıktı. Eee para zebil olunca… Neyse işte, önceleri masum bir şekilde başlayan oyunlar bir süre sonra tehlikeli bir havaya büründü. Sadece iki yıl önce masada bir gecede dönen para üç milyon dolardan fazlaydı. Hatta bazen para yerine çek kullanıyorduk daha pratik, taşınabilir olması için.”

Kriminolog ister istemez bahsedilen paranın hacimsel karşılığını düşünürken, “Benim kafada dört beş arkadaşım daha var,” diye devam etti eski arkadaşı. “İki tanesi Kıbrıs tayfasından… Bir şekilde birbirimizi bulduk işte. Denetimler sıkılaştığı için yıllardır kalabalık oynamayı bırakmıştık. Beş yıl önce kendimize bir yer kiraladık. Beykoz tarafında. Metruk bir bölge… Eskiden bir fabrikanın deposu olarak kullanılan büyükçe bir mekân… Neyse, bu bahsettiğim grupla senede birkaç kez toplanıp oyun çeviriyoruz. Bataktı, pokerdi filan… Bayağı yüklü. Sadece dolar üzerinden… Bazı zamanlar fiş, çip, çek kullandıysak da canlı para hep daha cazip gelmiştir bana. Eski kafalıyım ne de olsa. Ekip sağlam. Dışarıdan adam almıyoruz. Biri benim gibi müteahhit. Diğeri desen Ege tarafında özel hastaneleri var. Öbür ikisinin yine o taraflarda beş yıldızlı otelleri var.”

“Şimdiye kadar pek sorun varmış gibi gelmedi bana.”

“Geçen seneye kadar öyleydi. Ama geçtiğimiz yıl üzücü bir hadise yaşandı. İşler ondan sonra sapa sardı zaten. Yine bir cumartesi gecesiydi. Saat gece üçü geçiyordu sanırım. Oyunda bahisler o kadar artmıştı ki, gözümüz korkmuş, meydanı iki arkadaşa bırakmıştık: Naim ile Celal. İkisinin de önünde banknot desteleri dağ olmuştu. Neredeyse birbirlerinin yüzlerini görebilmeleri için ayağa kalkmaları gerekiyordu, öyle söyleyeyim. Bu ikilinin arası biraz kötüydü bir süredir. Bu yüzden oyunlar bir noktadan sonra restleşmeleri şeklinde ilerliyordu. Birbirlerine takmışlardı yani. Uzatmayayım, toplamda birkaç saat süren oyun sonunda tüm parsayı Celal toplamış; Naim ise sadece yedi yüz bin dolardan değil, bankadaki hisselerinin bir kısmından da olmuştu. Normalde masaya nakit dışında bir şey koymak âdetimiz yoktu. Ama dedim ya isteyen istediği gibi oynayabilirdi. Naim hırs yapmış, parasını geri almak için yaptığı her hamlede biraz daha batmıştı. Gecenin sonunda mosmor bir suratla arkadaşına çek yazmakla meşguldü. Celal ise yarı gurur yarı utanç mı desem, bir acayip yüz ifadesiyle bizi süzüyor, ‘Ben ne yapayım’ dercesine ellerini kaldırıyordu. Naim oyuna devam etmek istediğini söyledi. Celal ise sadece nakdi varsa oyuna devam edeceğini, çek kabul etmediğini, gayrimenkullerin ortaya konulmasını istemediğini söyledi. Naim’in elindeki eve, arabaya neden göz dikmedi, vicdana mı gelmişti Allah bilir. Naim bizden borç istedi. Hiçbirimiz yanaşmadık. Geri ödemeyeceğinden değil, o hırsla oynadığı her oyunu kaybedeceğini biliyorduk. Kimse sinirleri laçka, psikolojisi alt üst olmuş bir haldeyken Celal gibi usta bir oyuncu karşısında tutunamazdı. Fakat gel de anlat! Küfredip duruyordu. Bizim gibi arkadaş olmaz olsundu. Kendisi bizim pozisyonumuzda olsa çıkarır bütün parasını verirdi, vesaire vesaire… Sonunda elli bin dolarlık çek vermeye razı oldum. Fakat ne oldu tahmin et? Yarım saat içinde hepsini kaybetti. Sonra yine borç istedi. Tabii kabul etmedim. ‘Hırsını bir sonraki sefere sakla,’ dedim. ‘Artık bu geceden sana hayır gelmez.’ Benden istediğini alamayacağını anlayınca Ali’ye döndü. Yüz bin dolar kadarı var mıydı? Hemen geri ödeyecekti. Suadiye’deki evini yakında satışa çıkaracaktı. İkna etmek için bir sürü dil döktü. Fakat Ali de diğer arkadaşlar da ona para vermeyi kabul etmedi. Daha da dibe batmasını istemiyorduk. ‘Senin gibi birine yakışmıyor bu tavırlar’ gibisinden nasihatler verdik. Tam artık geceyi noktalamaya karar vermiştik ki Naim birden hiç umulmadık bir hareket yaptı: Cebinden altıpatını çıkardı ve başına dayadı.”

Kriminoloğun yüz ifadesi ekşidi.

“Ne yaşadıysak aynen anlatıyorum sana,” dedi Behçet. “Ama o gecenin atmosferini ne kadar anlatsam da mümkünü yok, anlayamazsın. Celal’in o tavırlarını, Naim’in çıldırma raddesine gelmesini, Ali’nin, Volkan’ın ve Haldun’un saatlerdir oyun oynamaktan ve birkaç elde bir yüzbinlerce dolar kazanıp kaybetmekten dağılan psikolojisini, benim gece bir an önce bitsin de şu kâbustan uyanalım diye iç çekişimi… O yüzden beni yargılama, sadece dinle. Naim kafayı yemişti. Evet. Bir cinnet, delilik haliydi onunkisi. Tetiğe basar korkusundan, silahı almak için hiçbir hamle yapamıyorduk. ‘Dur, saçmalama’ gibisinden geçiştirme cümlelerimize aldırmıyor, gözlerimizin içine bakarak sanki kendi başına dayadığı silahla bizi tehdit ediyordu. Bu sırada da öfkeyle ‘Siz ne biçim adamsınız be! Bu ne biçim arkadaşlık… Bana yüz bin borç verin de şu korkağın işini bitirip size iki mislini ödeyeyim,’ filan diyordu. Ben az önce borç vererek sanki sıramı savmışım gibi ‘Beyler biriniz şu parayı versin’ dedim bizimkilere. Kimse yanaşmadı. Naim’in yüzü öfkeden kararmıştı. Sonra hiç ummadığımız birinden geldi yardım. Bir süredir Naim’i sakin sakin izleyen Celal, ağır hareketlerle önündeki para yığınından bir kısmını masanın ortasına sürdü. Yanlış saymadıysam iki yüz bin dolar kadar…

“Naim’in kendi başına silah dayaması bizi ne kadar şaşırttıysa bu da aynı şekilde afallattı. ‘Al, burada istediğinden fazlası var’ dedi Celal. Naim önce şaşırmıştı. Sonra Celal’in ciddi olduğunu görünce derin bir nefes alarak silahını masaya bıraktı. ‘Sağ ol’ dedi kuru bir sesle. ‘Karşılığında ben de Suadiye’deki evimi koyuyorum.’ Sandalyesine kuruldu, kâğıtları karmaya başladı. Celal sinirlendi. ‘Başlatma Suadiye’deki evine. Bu gece başka bir oyun oynayacağız. Hadi şu meşhur tabancanı ver bakayım bana.’ Naim önce denileni anlamamış gibi Celal’e baktı. Sonra da bize… Biz de önce Celal’e sonra birbirimize baktık. Bu aptal bakışmalar sürerken Celal silahı almıştı bile. Naim o silahıyla çok övünürdü. Hatta ara ara biz de kurcalardık. Söylediğine göre babası Kıbrıs Harekâtı sırasında evini bastığı bir Rum’dan almış. Ne kadar doğru bilmiyorum. Her neyse. Celal altıpatı aldı, ağır hareketlerle silindiri açtı ve içindeki fişekleri tek tek masaya döktü. Sonra bunlardan bir tanesini deliklerden birine yerleştirdi. Ardından parmak ucuyla tokat atar gibi birkaç kez vurdu silindire. Tabancanın topu fırıldak gibi döndü. Naim de bizim gibi olan biteni anlamaya çalışıyordu. Yüzü gözü ter içindeydi. ‘Ne o, korktun mu?’ dedi Celal. ‘Az önce bana ettiğin hakareti unuttum sanma. Hadi al şimdi şu silahı. Hani ben korkağım sen cesursun ya. Görelim bakalım cesaretini.’ Bu esnada dönen silindiri yuvasına yerleştirmiş, tabancayı sahibine uzatmıştı. Araya girdim. ‘Naim’e ne teklif ediyorsun Celal? Manyak mısın sen!’ Elini kaldırdı. ‘Siz karışmayın. Çok düşünüyorsanız, borç verseydiniz adama. Bana bak Naim. Sen kumarbaz adamsın. Yüzde seksenin üzerinde şansın olduğunu hatırlatmayacağım. Koyduğum para işte burada. İhtimaller de ortada. Gerisini sana bırakıyorum.’ Naim sanki halen neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Seğiren gözlerle hasmına baktı. ‘Kumar oynayacağımızı zannediyordum,’ dedi kekeleyerek. Celal sinsi sinsi güldü. ‘Oynuyoruz ya!’ Celal’in ciddi yüz ifadesi olmasa, bunun bir eşek şakası olduğunu düşünürdüm. Ama ne kadar gerçekdışı görünürse görünsün, insanın içini daraltan, ruhunu sıkan bir gerçeklik vardı sahnede. Naim önce bize baktı sonra da silahına. Ondan sonra tabancayı dayadı başına. Sanki bir rüyadaydık. Birinin gelip dürtmesini ile bitecekti bu işkence. Ama rüya değildi. Gözümüzün önünde bir tür Rus ruleti oynanıyordu. Ama tek taraflı.”

“Siz de maç seyreder gibi izliyordunuz?”

“İster dejenere olmuş ahlakımız ister olayın şaşkınlığı ve birkaç saniye içinde olup bitmesi, istersen de birisinin hayatını ortaya koyarak meydan okumasının üzerimizde yarattığı o tuhaf haz de… Ben de bu olayı başkasının ağzından duysam tepki gösterirdim ama bizzat yaşadığım için biliyorum, o an hiçbirimiz hiçbir şey yapamazdık. Sen de olsan yapamazdın. Nasıl anlatayım… Sanki elimiz kolumuz bağlanmıştı. Kader bizi sadece kendisinin bildiği bir yola sürüklüyordu adeta. İşin tek rahatlatıcı ve kabul edilebilecek yönü, Naim’in kaybettiği parasının bir kısmını kurtarabileceği düşüncesiydi. Hatta ne yalan söyleyeyim, Şu Celal ne acayip adam, ben olsam paramı asla böyle riske atmazdım diye geçirdim içimden. Neticede en kötü senaryo bile Celal’e bir şey kazandırmayacaktı. Geri kalan bütün ihtimallerde de iki yüz bin dolarından olacaktı.”

“Ben de bunu soracaktım,” dedi Kriminolog “Celal neden karşılığında bir şey kazanmayacağı bir kumara girdi?”

“Bence Naim’i bizim önümüzde küçük düşürmek istiyordu. Sırf para için ne hallere düştüğünü göstermek…”

“Arkadaşının hayatını riske atarak?”

“Dedim ya, husumetlilerdi. Meğer zannettiğimizden daha da kötüymüş araları. Zaten anlatacağım birazdan.”

“Ya Naim? Neden iki yüz bin dolar için hayatını ortaya koydu? Bu nasıl zenginlik?”

“Aslında kaybettiği ve borç aldığı paralarla birlikte bir milyon dolara yakın zarardaydı o gece. Ama mesele bizim zannettiğimiz gibi de değilmiş zaten. Sonradan öğrendik. Naim’in işleri uzun süredir kötü gidiyormuş. Ne kötü gitmesi, resmen batmış. Zırt pırt Suadiye’deki evini ortaya koyması da boşuna değil. Meğer elinde sadece o kalmış gayrimenkul olarak. Geri kalanları ya satmış ya da ipotekliymiş.”

“Ne iş yapıyordu?”

“İzmir ve Aydın’da iki özel hastanesi vardı. Ama ikisinin de hissesinin büyük kısmını ortağına satmış birkaç ay önce. Bizden başka oyun çevirdiği yerler de vardı. Kumarı oyun olarak değil de kazanç kapısı olarak görmeye başlarsan, yuvarlanırsın. İstediğin kadar usta ol. Pek çok zenginin böyle battığına şahit oldum. Tabii sadece kumarda kaybetme değil. Yatırımlarını da çok kötü değerlendirmiş. Bize iflasını hiç çaktırmamıştı. Yanımızda kuyruğu dik tutuyordu.”

“Celal’in mal varlığı nedir?”

“İzmir’de üç oteli var. Durumu oldukça iyi.”

“Anlıyorum. Daha sonra neler yaşandı?”

“Naim altıpatı şakağına dayayınca göbeği şambrel gibi şişip söndü. Elleri öyle titriyordu ki silahı sabit tutamıyordu. Odadaki herkes birbirinin nefes alış verişini duyuyordu desem abartı olmaz. Haldun’dan cılız bir ses yükseldi. ‘Hayır hayır, doğru değil bu’ gibisinden. Ama bu yasak savma kabilinden bir tepkiydi. Volkan da sanki yanındaki adama uzanmak ister gibi elini kaldırdı, sonra vazgeçti. Ali, ‘Tamam şakayı bırakın artık, çocukluk bu,’ dedi ama onun da sesi ne kadar korkmuş olduğunu ele vermek dışında kimseyi durduracak gibi değildi. Celal ile Naim gözlerini birbirlerinden ayırmadılar. Naim birkaç kez tetiğe basmak istedi ama parmağında güç kalmamıştı. Celal ‘Sen korkağın tekisin, yapamayacaksın bu işi,’ diyerek parasına uzandı. Bu sırada gözlerini kapayan Naim, işaret parmağıyla tetiği ezdi. Sonra… Sonrasını anlatmak kolay değil. Sadece… O gece şans Naim’in yanında değildi.”

“Yani herif öylece gözlerinizin önünde öldü mü?”

Behçet kaşlarını kaldırdı. “Maalesef. Hiçbirimiz altıda biri hesaba katmamıştık. Bize milyonda bir gibi geliyordu. Silah öyle bir patladı ki, kumar masası ayaklandı yürüdü sanki. Naim’in kafasından sıçrayan oluk oluk kırmızılık, tek eli halen havada asılı Volkan’ın yüzünü boyadı. Oyun masası baştan aşağı kana bulanmıştı. Paralar, kâğıtlar… Birkaç saniye içinde gözümün görebildiği her şey kırmızıydı… Naim yere kapaklanınca önce aptal aptal cesede bakakaldık. Hiç kimseden çıt çıkmadı. Uzun süre böyle kaldık ya da bana süre çok uzun gibi geldi. Sonra o sessizliğin içinde, Ali çok tuhaf bir şey söyledi: ‘Şaka değil miydi bu? Celal, sen o mermiyi silaha gerçekten koymuş muydun?’ Çocuğun yüzü o kadar ebleh bir hal almıştı ki bizimle mi konuşuyordu yoksa kendi kendine mi söyleniyordu anlayamadım. Ama söyledikleri beni çok düşündürdü. Zaten o günden sonra sık sık o kumar gecesini düşündüm. Arkadaşımızın hayatını pervasızca ortaya koymasına nasıl sessiz kalmıştık böyle? Nasıl müsaade etmiştik? Sonra kendimce bir sebep buldum. Galiba biz de Ali gibi olan bitenin gerçek olmadığını düşünmüştük.”

“Nasıl yani? Celal’in Naim’i korkutmak için şaka yaptığını, mermiyi el çabukluğuyla silaha koyar gibi yapıp koymadığını mı düşündünüz?”

“Hayır hayır, onu kast etmiyorum. Mermiyi silaha koyduğunu bizzat gözlerimizle gördük. Ama bunu sana nasıl anlatayım, bilmiyorum. Her şey bana bir oyun gibi geliyordu. Bir şaka… Tehlikeyi düşünmediğim müddetçe onun var olmadığı gibi bir yanılsamaya kapılmıştım. Galiba diğer arkadaşlar da… Bu, insanın çevresinde onlarca kötü şey olup biterken bunların asla kendi başına gelmeyeceğine dair taşıdığı safça inanca benziyor biraz. Olay anını düşünmek yerine sonrasındaki mutlu tabloya kaptırmıştık kendimizi. Sanki Naim tetiğe basacak, silahtan cılız bir tık sesi çıkacak, sonra Naim önüne sürülen iki yüz bin doları alarak ‘Enayi parası,’ diyerek sırıtacak, Celal de durumu biraz kızgın biraz da anlayışlı bir gülümsemeyle karşılayacaktı. Evet, sahneyi kafamızda böyle kurmuştuk. Bir insanın böylesine basit ve göz göre göre hayatını kaybetmesi imkânsız gibi geliyordu bize. Bu olan biten ancak ve ancak şaka olabilirdi. Ama yerde boylu boyunca uzanan kanlı ceset, tüm düşüncelerimizi paramparça etti tabii. Aptallıktı bizimkisi. Çocukça bir saflık. ‘Allah belanı versin Celal!’ diye bağırdı Haldun, olayın ilk şaşkınlığını üzerinden atarak. Volkan da dişlerinin arasından ‘Katil herif!’ diye söylendi. Celal ise kafatası parçalanmış cesedin gözlerinin içine bakıyor, herhalde bu sırada eyleminin gerçekten cinayet sayılıp sayılmayacağını düşünüyordu. Ben ‘Talihsizlik bu, talihsizlik, böyle olmamalıydı,’ diye sayıklıyordum. İçimizde en panik olan Ali’ydi. ‘Şimdi ne yapacağız, işimiz bitti, mahvolduk, hepimiz hapse gireceğiz!’ diye bağırıp duruyordu. Galiba en insanlığa yaraşır tepki verenimiz Volkan’dı. Naim’in cesedine sarıldı. Gözleri nemlenmişti çocuğun. Zaten içimizde en çok Naim’i o severdi. Yutkunmaya çalışıyor, bu sırada tuhaf sesler çıkıyordu boğazından. Tabii bütün bunları daha sonradan hatırladım. Yoksa o anda parmağımı bile kaldıracak takati bulamamıştım kendimde. Volkan, Naim’in başını kaldırarak dizine dayadı. Yapış yapış olmuş saçlarını çekince, cesedin şakağındaki dipsiz kuyuya benzeyen kara delik ortaya çıktı. Önce cesedin bileğine gitti eli, daha sonra kalbine eğildi. ‘Yapılacak bir şey kalmadı,’ dedi boğuk boğuk. ‘Polisi çağırsak iyi olacak.’ Aslında bizim durumumuzdaki kimseler için dünyanın en normal cümlesini kurmuştu. Yine de polis lafını duyunca hepimiz bir tuhaf olduk. Korkuya kapıldık. Bu esnada Celal hepimizi iğrendiren bir şey yapmakla meşguldü: Ceketinin yaka cebinden çıkardığı mendiliyle masa üstündeki beş kovanı tek tek sildi. Ardından silindirin içindeki boş kovanı çıkarıp bunu da temizledi. Daha sonra tüm kovanları birer birer Naim’in kaskatı kesilen parmaklarına tutuşturdu. ‘Ne yapıyorsun?’ diye çıkıştı Haldun. ‘Ne demek ne yapıyorum?’ diye cevap verdi. ‘Polise Naim’in intihar ettiğini söylemeyecek miyiz? Herhalde olan biteni olduğu gibi anlatmayacağız onlara. Yoksa hepimizin işi biter. Kovanlardaki parmak izlerimi sildim ama hiç iz olmaması da polisi şüphelendirir. Naim’in parmak izleri olmalı.’ Bunu derken tabancanın silindirini yerine yerleştirmiş, mendiliyle silahı temizlemiş, Naim’in kaskatı kesilen parmaklarını zorla açarak tutuşturmuştu. Silahın her bir köşesini Naim’in parmaklarına değdirdi. Tuhaf tuhaf baktığımızı görünce ders verir gibi konuştu: ‘Eğer Naim’in parmak izi sadece tetikte bulunursa polisler şüphelenir. İnsan kendi silahının sadece tetiğinde iz bırakmaz ki! Ne bakıyorsunuz öyle pis pis? Olay üstüme mi kalsın? Adamı ben mi öldürdüm?’ Düşünülecek olursa Celal’in aldığı tedbirler gayet normaldi. Yine de o anda bütün bunları düşünebildiği için arkadaşımızdan iğrenmiştik. Profesyonel bir katil gibi davranması canımızı sıkmıştı.”

Behçet bunları anlatırken, Hakan Haznedar’ın zihninde, okuduğu bir gazetenin sarı sayfası kıpraşıyordu. İstanbul’da kanlı oyun. Ünlü iş adamı Naim Cilagöz kumar masasında intihar etti.

“Naim Cilagöz,” diye tekrarladı Kriminolog, gözleri uzaklara dalmış vaziyette.

“Evet. Soyadını nereden biliyorsun?”

“Haberi gazetede görmüştüm. Ama detaylar senin anlattığından farklıydı. Ünlü iş adamı kumar masasında intihar etti gibi bir şey yazıyordu.”

“Polise öyle söylemiştik çünkü. Bir nevi intihardı zaten. Neticede Naim’i o silahı tetiklemeye kimse zorlamamıştı. İfademizde arkadaşımızın o gece çok büyük para kaybedince silahını başına dayadığını ve onu önlemeye çalıştığımızı ama başaramadığımızı söyledik. Evet, hepimiz Celal’i ağır kusurlu görüyorduk ama davranışının suç olup olmadığı konusunda mutabık kalamamıştık. Belki Celal’in o meydan okuması olmasa da Naim yine ölümü seçecekti. Dediğim gibi… Bize çaktırmamıştı ama son zamanlarda psikolojisi allak bullaktı. Celal’in teklifi öncesi kendiliğinden silahı çıkarıp başına dayaması ruh dünyasının ne halde olduğunu göstermiyor mu?”

“Hayır, Behçet. Korktunuz. Olayı sesinizi çıkarmadan izlediğiniz için sizin de suçlu bulunacağınızı, gazetelere haber olacağınızı, o lüks, şatafatlı hayatınızın içine edileceğini düşündünüz.”

Behçet yerinde dikleşti. “Olabilir. Ne de olsa hepimizin koruması gereken itibarı vardı.”

“Sana ahlak dersi vermiyorum, yanlış anlama. Sadece olayları zihnimde yerli yerine koyabilmem için gerçeği bilmem şart.”

“Her şeyi açıkça anlatıyorum işte. Nerede kalmıştım?”

“İtibarınızda. Korumanız gerekiyordu.”

“Evet öyle,” diye çıkıştı Behçet Karaman. “Hadise de tıpkı anlattığım gibi oldu. Soruşturma sonucu para cezasına çarptırıldık. Mesele böylece kapandı. O günden sonra da bir daha toplanmadık. Arada yeniden bir araya gelme konusu gündeme geldiyse de arkadaşlar istekli değillerdi. Açıkçası ben de istemiyordum. Olayın üzerinden biraz daha zaman geçmesi iyi olur diye düşünüyordum.”

Arkadaşı susunca Kriminolog gözlerini dikti. “Eee?”

Behçet Karaman’ın eli cebine gitti. “Bak Hakan, bu mektup geçen hafta geldi. Gençten bir çocuk masama bırakıp gitmiş. Kamera kayıtlarına baktık ama kim olduğunu saptayamadık. Herhalde eline para tutuşturulan bir serseriydi. Polisi işin içine sokmak istemediğim için mecbur sana geldim.”

Kriminolog, arkadaşının uzattığı küçük kâğıt parçasını okumak için eğildi.

“Sayın Behçet Karaman’a,” diye başlıyordu “Geçtiğimiz günlere kadar, Naim Cilagöz’ün kendi isteğiyle ölümü seçtiğini zannediyordum. Herkes gibi. Bugün artık ona oynanan oyunun farkındayım. O eski deponun kumar oynamak için tarafınızdan kiralandığını öğrendim. Şimdi sizden ricam, Kasım ayının ikinci Cumartesi gecesi, Naim Cilagöz’ün hayatını kaybettiği gün masada bulunan tüm arkadaşlarınız da dâhil olmak üzere, hadisenin gerçekleştiği yerde toplanmanız. O gece orada kimlerin bulunduğunu biliyorum. Bu yüzden bana oyun oynamaya kalkışmayın. Bu mektuptan arkadaşlarınızı haberdar etmemeniz lehinize, aksi takdirde gelmek istemeyeceklerdir. Sakın bana bir mazeret sunmayın. Hepinizi o gece depoya bekliyorum. Ben de misafiriniz olacağım. Kim bilir, belki bir iki el de ben atarım! Size tam bir saat veremiyorum. Bu yüzden gece boyunca deponun kapısının açık bırakılmasını istiyorum. Eğer dediklerimi yaparsanız, sadece hesap vermesi gerenler hesap verir. Yapmazsanız… Hayır hayır, yapacaksınız! Sizin makul bir insan olduğunuzu biliyorum.

İmza: Gece gelen

“Gece gelen,” diye tekrarladı Kriminolog, dudağını büzerek. “Vay vay vay! Acaba neden mektup yazmak yerine e-mail atmadı? Herhalde IP adresinden bulunma riskini göze alamadığından. Bu iş hakikaten boka sarmış oğlum. Herif meseleyi nereden öğrenmiş acaba? Sizin ekipten biri sızdırmış olabilir mi?”

“Bilmiyorum. Ağızdan ağıza dolaşır böyle şeyler. Kimse çenesini tutamaz ki!”

“Mektubu yazan Naim’in yakın akrabalarından ya da dostlarından birisidir belki?”

“Naim’in yurtdışında yaşayan iki çocuğu var. Cenaze için İstanbul’a gelmişlerdi. Ama onlardan biri olacağını sanmıyorum. Nur adında eşi var bir de. Dostlarını bilemem. O kadar yakından tanımıyorum. Zaten artık araştıracak vakit de yok.”

“Depoyu kiraladığın doğru mu?”

“Evet. Kullanmıyoruz ama iki yıllık kontrat yapmıştım. Herif bunu da mı biliyor yoksa kullanılmadığı için depoyu halen kiralayabileceğimi mi varsaydı, bilmiyorum.” 

“Eee, şimdi ne yapmayı planlıyorsun?”

“Yaptım bile. Mektup elime ulaşınca, birkaç saat boyunca nasıl hareket edeceğimi düşündüm. Sonunda ekiptekileri tek tek aramaya karar verdim. ‘Son bir oyun çevirelim,’ dedim bizimkilere. Son bir oyun! Bu ifade kulağıma ne kadar korkunç geliyor şimdi.”

“Kabul ettiler mi?”

“Volkan ile Haldun mırın kırın ettiler ama sonunda ikna edebildim. Ali dünden razı. Celal de öyle… Kumar işte! Ne kadar kaçmaya çalışsan o kadar sürüklenirsin bu batağa. Öyle bakma Hakan. Ne yapabilirdim başka? Polise gidemem. Hem kaçmak bir çözüm mü? Nereye kadar?”

“Mektuptan bahsettin mi arkadaşlarına?”

“Hayır. Adam haklı, bahsetsem kimse gelmezdi. Zaten bu yüzden sana geldim.”

“Ben ne yapabilirim oğlum?”

“Şşşeyy… Aslında benim bir planım var.”

“Behçet sana hayat kurtaran bir tavsiye vereyim: Başı belada insanların kurdukları tüm planlar boktandır.”

“Tehlikeli bir şey değil ki. Hem her şeyi düşündüm ben.”

“Her şeyi düşünemezsin. Kimse her şeyi düşünemez.” Kriminolog mektuba bir kez daha göz gezdirdi. “Bana bak. Adam Naim’e oynanan oyundan bahsediyor. Kumarda hile mi vardı? Doğru söyle.” Behçet’in yüzü asıldı. “Evet evet,” diye ısrar etti Hakan Haznedar. “Bir pislik var bu işin içinde. Bak yalanlarla, sırlarla bu iş olmaz. Davayı üzerime almamı istiyorsan her şeyi açıkça anlatmalısın.”

“Valla yok hile filan. Yapan varsa da şimdiye kadar yakalanmadı. Duraksamamın sebebi, o mektubu okuyunca benim de dikkatimi çekmişti bu cümle. Acaba herif bunu mu kast ediyor diye.  Sonra biraz düşündüm. Poker oynaya oynaya insanların karakteri hakkında pek çok şey öğreniyorsun. Celal mesela… Normalde çok temkinli bir adamdır. Eli iyiyken bile garantiye giderdi. Riskli hamleler yapmazdı. Ama son iki senedir blöflü oynuyor. Sürekli bahis yükseltiyor. Açmaz ellerde bile çekilmiyor. Yani bunlar tek başına hile yaptığına işaret etmez tabii. Taktik değiştirmiş olabilir. Ama aklıma takıldı işte.”

“Kazancı nasıl?”

“Aramızda en çok kazanan o. Ondan sonra da ben geliyorum. Naim sonuncu. Tabii Celal’in son yıllarda üzerine oynaması yüzünden… Celal hakikaten iyi bir oyuncudur. Haldun’da bir liste olması lazım. Kim ne kazanmış ne kaybetmiş yazıyordu. İstersen getiririm.”

“Olur, getirirsin. Mektupta ‘Hesap vermesi gerekenler’ demiş. Diyelim ki Celal’i kast ediyor. Ya da Celal’in bir suç ortağı vardı belki?”

“Dediğim gibi hile yaparken yakalanan yok. Zaten öyle bir şey olsa, aramızda barınamaz. İlla bir suç ortağı varsa, bu ben değilim. Yemin edebilirim. Merhum Naim de olamayacağına göre geriye Volkan, Ali ve Haldun kalıyor. Ali’nin kaybı aşağı yukarı kazancına denk. Haldun desen o da öyle sayılır. Volkan kazanan tarafta. Ama ne kadar kârda bilmiyorum. Yani biri hile yaptıysa bile, pek kazançlı çıkmadı.”

“Nereden biliyorsun? Belki biri Celal’le anlaştı. Masada kaybediyordu ama daha sonra parsayı toplayan Celal ile kazancı bölüşüyorlardı.”

“Olabilir. Yine de ihtimal vermiyorum. O kadar oyun oynadık, bir kez bile şüphe çekici hadise yaşanmadı.”

“Bir de işin şu yönü var: Mektubu yazan şahsın Naim’e oynanan oyundan kastı, Celal’in Naim’e yaptığı ölümcül teklif ise, seyirci kaldığınız için onun gözünde hepiniz suçlusunuz.”

“Beni de korkutan bu zaten. Bu manyak Naim’in kendi isteğiyle kafasına sıkmadığını, Celal’in teklifiyle bunu yaptığını öğrenmiş olabilir. Hesap vermesi gerekenler diyerek amacını gizliyor bence. Celal’i bir köşede yakalayıp temizlese bana göre hava hoş. Ama hepimizi öldürebilir. O gece orada bulunanların tamamını depoya toplamak istemesi beni huylandırıyor.”

“Bana değil, polise gitmen lazım.”

“Yapamam. Bu işi kendi aramızda halletmeliyiz.”

“Nasıl?”

“Ekibe silahınızla gelin dedim. Zaten normalde de silah taşırız. Bilirsin bizim işler biraz sıkıntılıdır. Celal ile Haldun korumasız gezmezler. Celal’e iş yerinde ulaşmak için üç kişinin kontrolünden geçiyorsun, o kadar diyeyim. Birkaç kez saldırıya uğramıştı.”

“Ben yokum bu işte. Böyle davaları üzerime almam.”

“Ne demek yokum. Sen değil misin suçluları daha suç işleme aşamasına geçmeden yakalamakla övünen. O muhabir kıza ballandıra ballandıra anlatmışsın gazetede. Bir arkadaşın olarak sana suç işlenmeden önce suçluyu yakalaman için bir dava getiriyorum işte.”

“Aynı şey değil,” diye sözünü kesti Kriminolog. “Senin niyetin o adamı öldürmek. Beni de bu işe alet etmek istiyorsun.”

“Öldürmemiz gerekmeyebilir. Bak ben her şeyi ayarladım diyorum.” Krimonoloğun isteksiz bakışlarıyla karşılaşınca Behçet Karaman, elini cebine attı. Çıkardığında, masanın üzeri bir anda yüz dolarlık banknotlarla dolmuştu. Üzerlerine lastik geçirilen desteler kemerini son deliğine kadar sıkmış bir obezi andırıyordu. “Bak, senin tek yapman gereken, o gece benimle birlikte depoya gelmen. O kadar.”

Kriminolog, destelere göz ucuyla baktı. “Ne kadar var burada?”

“On bin.”

“Hayatıma karşılık on bin dolar… Sen Celal’den de cimri çıktın be Behçet. Demek benim hayatımın değeri Naim’in yirmide biri anca ediyor.”

“Hemen dramatize etme. Bu, davayı üzerine alman için vereceğim para değil. Aramıza benim bir arkadaşım olarak gireceksin. Bu parayı da orada harcaman için veriyorum. Başka türlü seni depoya sokamam. Kıllanırlar. Dedim ya aramıza adam almıyoruz.”

“Bu para az değil mi?”

“Misafirimizsin. Kumarbaz değilsin neticede. Öyle iki el oynamaya geldin. Zevkine. Oyun bilir misin?”

“Bataktan anlarım biraz.”

“Tamam. Biriyle Rus batağı atarsın. Biliyorsun değil mi? İki kişilik ihale… Güzel. Bizimkiler oyun öncesi ısınmayı sever zaten. Biri mutlaka zıplar.”

“Kaybederim. Şanssız adamımdır ben.”

“Zaten kaybetmen gerekiyor. Hem de en kısa sürede. Senin görevin biz oyun çevirirken gece boyunca çaktırmadan aralık bıraktığım dış kapıyı dikizlemek olacak. Evet, mektuptaki o talimata uyacağım. Başka türlü adam içeri nasıl girsin?”

“Vaay be, katilini bu kadar düşünen kurban da…”

“Hayır, her şey bizim kontrolümüzde olacak. Herife ‘Gel bizi öldür,’ diyecek halim yok. Senin kapıyı kontrol ettiğin yer, depoya giren biri için kör nokta olacak. Sen ise reflektör görevi gören bir ayna sayesinde oturduğun yerden girişi rahatlıkla görebileceksin. Dış kapıyla bizim kumar oynayacağımız yer arasında bir koridor var. O yanımıza gelene kadar ondan çok daha hızlı hareket edebilirim. Merak etme, her şeyi ayarladım. Sen kapıda en ufak bir kıpırdanma gördüğünde bana seslen yeter, sonrası bende. Merak etme, etkisiz hale getirebilirsek adama zarar vermemize gerek kalmaz. Zaten benim asıl amacım herifin kim olduğunu öğrenmek.”

“Bence sen adamı canlı ele geçirmek istemiyorsun. Çünkü herif her şeyi biliyorsa polise öter o gece yaşananları.”

“Bana ne. Benlik bir şey yok ki. Celal düşünsün. Bak, yemin ederim herifi illa öldürmek gibi bir niyetim yok. Nefsi müdafaa olursa o başka. Öyle bir şey olursa, mektubu polise veririz, herifin cinayet işlemeye geldiğini, bizim de kendimizi koruduğumuzu anlarlar.”

“Peki polise adamın mektupta kast ettiği şeyi, yani bana biraz önce anlattıklarını söyleyecek misin?”

“Bilmiyorum. Ben söylemesem bile ekiptekiler öter zaten. Celal’in başı ağrır biraz. Onun dışında bir şey olacağını sanmam.”

“Mektubun izini sürsek daha iyi olmaz mı?”

“Artık çok geç. İki günümüz var. Daha depoya gidip bazı hazırlıklar yapacağım.”

“Ya adam gelmezse?”

“Senin için daha iyi değil mi? Hem hiçbir tehlikeye bulaşmamış olacaksın hem de elli bin doları cebe indireceksin. Hatta bak şöyle yapalım. Adam gelmezse elli bin, gelirse seksen bin… Tamam mı?”

Kriminolog, iman tahtasına yakın bir yerden birkaç küt sesi gelince, oralarda bir yerde bir kalbe sahip olduğunu hatırladı. Beyni ise o sırada Dolar ile Türk Lirası arasındaki kur farkını hesaplamak ve kumarbazların tüm oyunlarda masaya dolar koyma adedinde olmasına sevinmekle meşguldü.

“En kötü ihtimali düşünelim,” diye devam etti Behçet. “Adamı öldürdük ve mesele gazetelere aksetti. Bu bile senin işine gelir. Adın daha da duyulur. Bundan büyük reklam mı olur?”

“Oğlum bu sürekli pis işler çeviren adamların buraya dadanmasına neden olur.”

“Olsun, sen parana bak.”

“Hem en kötü ihtimal adamın ölmesi değil ki.”

“Ne?”

“Ya herif başarılı olursa. Ya tek başına değil bir orduyla gelip sen daha elini beline atmadan bizi süzgece çevirirse?”

“Abartıyorsun. Tereyağından kıl çeker gibi olacak.”

“Bilmiyorum Behçet,” dedi Hakan Haznedar düşüncelere dalarak. “Kararımı vermedim henüz. İnsan bazen tereyağından kıl çekeyim derken elini batırır.”

“Bak, bu iş bitsin, şu masaya deste deste dolar yığacağım. Sonra araba mı alıyorsun, ofisini mi yeniliyorsun ne bok istersen yap. Sadece birkaç saat yanımda bulunacaksın o kadar.”

Kriminolog, eski arkadaşının beklentilerle dolu yüzüne baktı. Sonra da masanın üzerindeki yeşilliklere. “Peki,” dedi pes etmiş bir sesle.

“İşte bu be!” dedi arkadaşı omzuna yumuşak bir yumruk atarak. “Senin cesur biri olduğunu biliyordum zaten.”

“Bırak gazı. Neden kabul ettim, biliyor musun? Hayır, para için değil. Galiba ben de senin gibi bağımlıyım. Adrenalin bağımlısı! Muhtemelen bu hayatım boyunca üzerime aldığım en tehlikeli dava olacak.”

***

Cumartesi akşamı Kriminolog, kendisini evinden alan Behçet’in arabasındaydı. Arkadaşı araç konsolunun düğmeleriyle oynayınca, otomobil bir anda iklim değiştirmiş, montunu çıkaran Kriminolog sırtına masaj yapan deri koltukta iyice gevşemişti.

Şöyle bir geçmişini düşündü. Kriminal Daire’de çalıştığı günlerini… Amirleri tarafından takdir görür, zekâsı ve çalışkanlığı nedeniyle övülürdü. Arada bir başarılarından dolayı ikramiye aldığı da olurdu. Fakat yine de hayatı boyunca para problemi yaşamıştı. Kapitalizmin kuralları başka türlü işliyordu çünkü: Zekâ eşittir para demek değildi. Şu anda yolcu koltuğunu işgal ettiği bu uzay aracı, söz gelimi… Böyle bir otomobile sahip olmayı hayal dahi edemezdi. 

“Geldik sayılır, şurası.”

Arkadaşının sesi düşüncelerinden uyandırdı Haznedar’ı. Biraz sonra ikili, buz gibi depoya daldılar. Behçet ağzına kadar alkol şişesi ve yiyecek bulunan poşetleri arka taraftaki odaya bırakıp döndü. “Birazdan elinde ıvır zıvırlarla damlarlar bizimkiler. Oyunlar en az beş altı saat sürer. Aralarda tıkınırız. Genelde sabah ışıklarıyla bitiririz ama erken gitmek isteyen de çıkar gider. Kimse kimseye bir el daha oynaması için baskı yapmaz.”

Kriminolog kendine özgü kurallarla örülü oyunu düşünmek yerine, deponun örümcek ağı bağlamış tavanını seyrediyordu. Biraz ötede bir farenin, ince bir çatlağa sızdığını diğerinin de paslanmış demir boruları kemirmeye çalıştığını fark etti.

“Gel depoyu gezdireyim,” dedi Behçet. “Görülmeye değer pek bir şey yok gerçi.”

Eski fabrika deposu, yeni kumarhane T biçiminde inşa edilmişti. Ancak T’nin uzun çubuğunu oluşturan koridor biraz eğriydi. Ana kapı, dikey çubuğun alt ucunda, kumarın oynanacağı oda ise üst ucunda yer alıyordu. T’nin kollarını oluşturan iki yanın sol tarafında tuvalet sağ tarafında ise mutfak bulunuyordu.

Kumarhane olarak kullanılan bölmenin ortasına devasa bir oval masa kurulmuş, sekiz plastik sandalye ve tepesinde loş ışık yayan üç ampul oyun için hazırlanmıştı. “Gizemli misafirimiz depoya iki yerden girebilir,” dedi Behçet, koridorda arkadaşıyla ilerlerken. “Biri legal yollardan… Yani giriş yaptığımız kapı. İkincisi de bu tuvaletin havalandırma penceresi. Havalandırma penceresi dediğime bakma. Kocaman. Biraz zorlasa, iki adam aynı anda içinden girer. Geçen sene gece yarısı bir serseri girmişti zaten. O günden beri kapalı tutmaya dikkat ediyoruz. Diğer odaların pencereleri demir korumalı. Burası da tuvalet. Depoyu kiraladığımızda burası ardiye gibi bir şeydi. Bir alafranga taktırdık tuvalet olarak kullanıyoruz.”

“Girebilir miyim, biraz sıkıştım?”

“Tabii oğlum,” diyerek yüzeyi aşınmış tahta kapıyı itti Behçet. Kriminolog içeri girdi. Oda, bir tuvalet için gereksiz derecede büyüktü. Gözleri ışık düğmesini aradı. Etrafı aydınlattıktan sonra kapıyı kilitlemeye çalıştı ama göbeğin üzerinde anahtar yoktu. Bunun yerine kilidin üst kısmında bulunan ince demir çubukla mahremiyet sağlanıyordu.

Üzerindeki ceketi çıkararak, yan tarafta duvara gömülü çiviye astı. Kapının tam karşısına denk gelen alafranga tuvalete oturunca tüm vücudu buz kesti. Oturduğu yerde sağına soluna bakındı. Behçet’in bahsettiği havalandırma penceresi sağ tarafına düşüyor olmalıydı. Arada set gibi duran duvar yüzünden oturduğu yerden görülmüyordu.

Dikkatini etraftaki gazete yığınları, yumak yumak haline gelmiş ipler, boş boya kovaları ve çeşitli tesisat malzemeleri çekti. Buranın eskiden ne fabrikası olduğunu tahmine çalıştı, sonra bunu Behçet’e sormanın daha zahmetsiz olacağına karar verdi.

İşini bitirdikten sonra sağında kalan duvarı geçerek, havalandırma penceresinin bulunduğu bölmeye ilerledi. Halka biçimindeki mandala asılarak, dikdörtgen pencereyi açtı. Buz gibi hava içeri dolunca, buzlu camlı pencereyi eliyle iterek kapattı. Montunu giydi ve tuvaletten çıkarak kumar masasının başındaki arkadaşına katıldı.

 “Arada bir oyunu izliyor gibi yap ki arkadaşlar kıllanmasınlar,” dedi Behçet sandalyeleri düzenlerken. Daha sonra cebinden çıkardığı mührü açılmamış iskambil kutusunu masaya bıraktı. “Senin yerin burası olacak” diyerek kumar masasının çaprazındaki sandalyeyi işaret etti. “Bak sana bahsettiğim yansıtıcı şu. Aynadan dış kapıyı kontrol edebilirsin. Ben baktım, görüş açısı gayet iyi. Yine de sen de bir bak.”

Kriminolog, sandalyeye oturarak aralık bırakılan kapıyı gözledi. Koridorun eğri olması dolayısıyla kapının girişi, normal şartlar altında kumar oynanan salondan görünmüyordu. Ancak tıpkı trafikte kullanılan aynalara benzer yansıtıcı sayesinde girişi net biçimde görüyordu şimdi. Görüş açısına girmeden herhangi birinin bu kapıdan içeri sızması imkânsızdı. Nedense Gece Gelen’e karşı bu küçük oyun büyük bir avantajmış gibi göründü gözüne. İçi özgüvenle doldu.

Behçet, yuvarlak masada oturacağı yeri seçti. “Yüzüm sana dönük olsun ki, bir şey olduğunda bana kaş göz yapabilesin.”

Kriminolog başını salladı. “Bir durum olursa ıslık mı çalayım?”

“Hayır hayır. İster istemez bir süre sonra oyuna dalıyorum, ıslığı kaçırırım. Adamı gördüğün an ‘İçeri silahlı bir adam girdi’ diye seslen. Adam silahlı olsun olmasın önemli değil. Maksat bizimkiler de tetikte olsun. Ben zaten hemen silahıma davranacağım.”

Kriminolog sahneyi kafasında kurmaya çalıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kapının arasından bir adam süzülüyor. Arkadaşına seslenmesiyle, kumarbazlar ellerinde silah, koridorda ilerleyen adamın içeri girmesini bekliyorlar. Ve birkaç saniye sonra patlama sesleri…

Hakan Haznedar biraz sonra işlenecek muhtemel bir cinayete yardım ve yataklık etmek üzere olduğunu ilk kez tüm ağırlığıyla hissetti. İçinde bir pişmanlık duygusu oluştuysa da kısa sürede yok etmeyi başardı.

Sonra aklına gelen sorunu halletmek için arkadaşına seslendi. “Bana bak Behçet. Celal’i şu sandalyelerden birine oturtabilir misin? Arkasının bana dönük olmasını istiyorum.”

Behçet içini çekti. “Yine mi şu hile meselesi?” 

“Aynen. O mektubu okuduğumdan beri Celal’in yıllardır sizi söğüşlediği düşüncesini atamıyorum kafamdan. Çünkü eğer Celal dürüst biçimde oynuyor olsaydı, Gece Gelen o gece yaşananları bilse dahi, Naim’in ölümünden Celal’i sorumlu tutmazdı bence. Evet, Celal silah teklifini yaparak adamı ölüme göndermiş ama bu yalnızca bir teklifti. Kimse Naim’i intihara zorlamamıştı, senin dediğin gibi. Üst üste kaybede kaybede psikolojik olarak yıkılmıştı Naim. Kumarın doğasında var bu. Birileri kaybeder, birileri kazanır. Fakat Celal oyunları hileyle kazanıyorsa… İşte o zaman her şey değişir, değil mi? Naim bu durumda adamın mektupta da belirttiği gibi kendi isteğiyle ölümü seçmemiş, ölüme mecbur bırakılmış oldu. Çünkü kendisine kazanma şansı sunulmamıştı.”

“Peki, dediğin gibi olsun. Ana oyun öncesi eşli oyun teklif ederim bizimkilere. Ben buraya otururum, Celal’i de eş olarak seçip karşıma alırım. Kabul eder herhalde. Ama daha sonra yerini değiştirmek isterse bir şey yapamam.”

“Ben burada oturuyorum diye arkası bana dönük olanlar rahatsız olmaz değil mi?”

“Hayır. Bu mesafeden ellerindeki kartları görmen imkânsız. Yine de sorun ederlerse tamamen arkanı dönersin bize.”

“Peki diyelim ki Celal hile yapıyor ve ben bu gece durumu anladım. Böyle bir durumda n’olur?”

“Valla bilmiyorum. Büyük ceza keseriz. Şimdiye kadar kazandıklarını hesaplayıp bu parayı ondan alıp aramızda üleşiriz.”

“Hmm. Bu durumda hepiniz bana borçlu olursunuz. Komisyonumu alırım.”

Behçet gülümsemekle yetindi.

“Biriniz bir manyaklık yapıp Celal’i vurmaz değil mi?”

“Yok, be oğlum. Sen bizi seri katil filan mı sanıyorsun? Ama sen hilesini yakalayacağım diye asıl işini unutma.”

“Merak etme. O iş bende.”

Kriminolog biraz önce ortaya attığı teorinin detaylarını düşündü. Bir kimse bunalıma girip kumar masasında kendi kafasına sıksa ve daha sonra kumarda yıllardır hileli biçimde kaybettiği anlaşılsa, hileci cinayetten yargılanabilir mi? Muhtemelen. Celal’in her halükârda azmettirici olduğu kesindi. Bir insanı kendi canını almaya azmettirmişti! Fakat mahkemede avukatının yapacağı savunma da belliydi: Tetiğe basan el maktulün eliydi ve ortaya konan paranın çekiciliğine kapılması bir yana, gerçek anlamda zorlayıcı bir unsur yoktu. Celal’in davası ne ilginç olurdu diye geçirdi içinden.

Arkadaşı silahını masanın üstüne koyunca Hakan Haznedar içinde bir boşluk hissetti.

Acaba ben de yanımda silah getirse miydim? Neyse birazdan depo Gece Gelen’i kevgire çevirmeye yetecek kadar silahlı adamla dolacak. 

***

Kırk dakika sonra tüm oyuncular odaya doluşmuştu. Kriminolog her biriyle ayrı ayrı tanıştı. Ali içlerinde en genç olanıydı. Yüzü çillerle kaplı, turuncu kafalı, kendi halinde, sessiz sedasız bir tipti. Yeni giriştiği bir turizm emlak şirketi işiyle ilgili konuşuyordu. Ellili yaşlarının ortalarındaki otelci Volkan ise orta boylu, yuvarlak yüzlü, uzun burunlu, kurbağa gözlü bir adamdı. Meslektaşı Celal, içlerinde Hakan’a en soğuk davrananıydı. Kalın kara kaşlı adam, tokalaşma esnasında Kriminolog’un yüzüne bile bakmadı. Orta yaşlardaydı ama oldukça sağlıklı ve dinç görünüyordu.

Oyun arkadaşlarının huzursuzlandığını fark eden Behçet, onları bir kenara çekti. “Hakan eski arkadaşımdır, ısrar etti, kıramadım. Bir iki el oyun oynadıktan sonra bizi rahat bırakır, merak etmeyin.”

Kriminolog masaya davet edildi. Cebinden çıkardığı on bin doları, kayıtsızca bıraktı masaya. Oyun teklifi Volkan tarafından kabul edildi. Behçet iskambil destesini arkadaşlarının gözü önünde kutusundan çıkardı.

Kriminolog ile Volkan’ın birkaç dakika sürmesi planlanan oyunu uzadıkça uzadı. Masadaki yeşilliklerin etkisi altına giren Hakan Haznedar düşüncelere dalmaktan alıkoyamadı kendini: Biraz kazanır sonra çekilirim. Anaparayı Behçet’e veririm üstü de benim olur. Neden illa kaybedeyim ki?

Ancak başlarda iyi giden oyun, terse döndü. Yirmi dakika sonra tüm parasını kaybetmişti.  Sessizce kendisine ayrılan köşeye geçti. Küçük masanın üzerine üst üste yığılı dergilerden birini alarak okuyormuş gibi yaptı. Bu sırada oyundan çekilmeyip işi uzattığı için Behçet’in öfkeli bakışlarıyla karşılaştı.

Beş arkadaş, kumar masasında yerlerini aldılar. Hepsi gayet ciddiydi. Geldiğinden beri neşeli anekdotlarıyla arkadaşlarını güldüren Haldun bile somurtuyordu. Müteahhit olanı içlerinde en varlıklılarıydı. “İki yıldır vergi rekortmenleri listesine giriyor,” demişti Behçet bu kat kat gerdanlı, tıknaz ihtiyar için.

Behçet, Kriminolog’un isteğini yerine getirebilmişti. Celal tam da Hakan Haznedar’ın istediği noktada oturuyordu. Aradaki mesafe kâğıtları görebilmesini imkânsız kılıyordu ama Kriminolog’un derdi kâğıtları görmek değil, Celal’in pervane gibi dönen ellerinin hileye işaret eden bir olağan dışılık sergilemesine tanıklık etmekti. Arada bir aynadan süzdüğü dış kapının önündeki hareketsizlikten sıkıldıkça başını çevirip Celal’in ustaca kıvrılan parmaklarını takip ediyordu.

Oyun başlayalı iki saatten fazla zaman geçmiş, Celal’in hiçbir anormal hareketine şahit olmamıştı. Üstelik tam kapatılmamış kapı da aralanmamıştı. Haznedar arada bir sigara içme bahanesiyle kapı önüne çıktığı zaman etrafı kolaçan ediyor, fakat sokakta bir Allah’ın kulunu göremiyordu. O kadar umutsuzluğa kapıldı ki, saat üç buçuk sularında, uyku bastırdı. Saat dört buçuk olduğunda artık Behçet de ümidini kesmiş, oyun aralarında arkadaşının yanına gelip yakınıyordu. “Nerede kaldı bu herif? Sabrımızı mı sınıyor?”

“Belki de topluca dışarı çıkacağınız anı bekliyordur. İstersen arkadaşlarına sokakta şüpheli bir adamın dolaştığını söyle. Çıkışta tetikte olsunlar.”

“Dur huylandırmayalım kimseyi. Sonra bir şey çıkmazsa oyunu kazanmak için dikkatlerini dağıttığımı iddia ederler. Kumarbazların kafası böyle çalışır.” 

Kumar masasında partiler bir başlayıp bir sona eriyor, oyundan çekilenler arka taraftan ellerinde yiyecek ve içeceklerle gelip masadakilerin restleşmelerini izliyor, bazısı Kriminolog ile sohbet etmeye çalışıyordu.

Behçet’in bir arkadaşı olduğunu söylüyordu Hakan Haznedar. Ticaret ile uğraşıyordu. Kumar merakı yoktu ama arada öylesine oynuyordu. Hayır, alkolle arası yoktu. Zaten arabayı kendisi kullanacaktı. Behçet’le birlikte döneceğinden gecenin bitmesini bekliyordu.

Saat beşe doğru Kriminolog sol tarafından yükselen rest, pas, gördüm, gibi kelimeler duymaktan bıkmış, artık bir an önce bu çilenin bitmesini diliyor, kafasını her çevirdiğinde masada oyuncuların sayısı bir azalıp bir çoğalmış oluyordu.

Saatler beş kırkı gösterirken, kıyasıya süren bir oyun sonunda yalnızca Behçet ile Ali kalmıştı masada. Bira şişesini kafasına diken Haldun sırtını duvara dayamış oyuna göz atıyor, Volkan da masaya abanmış arkadaşlarının mimiklerinden kimin elinde hangi kâğıt olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu.

“Celal nerede?” diye sordu Haldun, çakırkeyif. “Bu oyun birazdan biter. Gelsin de bir el daha atalım.”

“Tuvalette,” dedi Volkan. “Kapıya vurdum az önce. Midesini bozmuş. Siz oynayın, ben kötüyüm diyor.”

Haldun sandalyesine çöktü. “Üşütmüştür. Kaç kere dedim şu adama soğuk havalarda dikkatli ol diye. Neyse, oyun bitsin de dördümüz bir el daha atarız.”

“Beni de pas geçin,” dedi Volkan ayaklanarak. Üzerinde mahmur bir hava vardı. “Siz üçünüz oynarsınız.”

“Nereye gidiyorsun? Bir iki el daha oynayalım, beraber kalkarız.”

“Ben sizin gibi evde bütün gün uyumayacağım oğlum. Saat altıyı geçiyor. Bizimkini annesine götürmem lazım birazdan.”

Ceketini iliklerken Kriminolog önüne geçti. “Ben de sizinle kapı önüne kadar geleyim Volkan Bey. Bir sigara yakayım da uykum açılsın.” Amacı, kapının açık olduğunun Volkan tarafından anlaşılmasını engellemekti.

Dışarıda buz gibi bir hava karşıladı ikiliyi. Gökyüzü aydınlanmamıştı. Kriminolog içini çekti. “Kar yağsaydı hava biraz yumuşardı.”

Volkan “Evet,” dedi dalgın dalgın. Sonra da “İyi geceler,” dileyerek sıra sıra lüks arabaların dizili olduğu araçların arasından geçti ve cipine bindi. Arkasından bir süre bakakalan Kriminolog izmariti ayağının altında ezdi. Etrafı şöyle bir süzdü ve kapıyı yine aralık bırakarak içeri girdi.

Kumar masasında restleşmeleri süren Ali ile Behçet, ortaya hatırı sayılır miktara para sürmüşlerdi. Oyunun kızışması Kriminolog’un da ilgisini çekti. Kartları avuç içlerinde yelpaze gibi dizen eller, masaya vurulan yumruklar, kenardan iki oyuncuyu gaza getiren adamların coşkusu uykusunu açtı. Bir yandan oyunu seyreden öte yandan arada bir sağına soluna bakınan Haldun sonunda sabırsızlandı. “Dur şu Celal’e bir de ben bakayım, kubura mı düştü pezevenk.” Paytak adımlarla yürüdü ve tuvaletin kapısına sertçe vurdu. “Hadi oğlum yeni partiye başlayacağız. Seni bekliyoruz.”

Kapının arkasından Celal’in sesi duyuldu. “Haldun hiç sorma, midem fena. Siz oynayın.”

“Yediğin bir şey mi dokundu?”

“Bilmiyorum. Üşüttüm herhalde.”

“Allah Allah. İyi, biz başlıyoruz o halde.” Yeniden arkadaşlarının yanına döndü. “Beyler Celal motoru fena bozmuş.” Sonra köşede, gazeteleri kurcalayan adama döndü. “Siz katılmak ister misiniz Hakan Bey?”

“Aa, hayır. Ben sizin yanınızda amatör kalırım.”

“Tamam, öyle olsun.”

Behçet ile Ali’nin oyununda bahisler yükselmiş, masanın üzerinde küçük, yeşil bir tepe oluşmuştu. Artık tüm dikkat bütün parsayı kimin toplayacağı üzerineydi. Kriminolog, arkadaşı Behçet’in kendisini oyuna nasıl kaptırdığını görünce, aynı hataya düşmek üzere olduğunu fark ederek asıl işine odaklandı.

Birkaç dakika sonra nihayet kırmızı ve siyah renkli, sıralı kâğıtları masaya döken Behçet “Şansına küs Ali,” diyerek banknotları önüne doğru çekti. “Bugün benim günümmüş. Bunun üstüne bir keyif sigarası yakılır artık.”

Turuncu kafalı adam, yarı öfkeli masadan kalktı. İçeri gitti ve elinde birayla geri döndü. Üç kumarbaz oyunun analizini yapmaya başladılar bu sıra. Haldun, Ali’nin oyun tarzını eleştirerek, ne zaman çekilmesi gerektiğini bilmediğini, elini çok belli ettiğini, hamlelerinin zamansız olduğunu söyledi. “Senin daha çok fırın ekmek yemen lazım oğlum,” diye bitirdi konferansını.

Behçet ise bu esnada ikiliden sıyrılarak Kriminolog’a yanaştı. “Ee ne var ne yok?”

“Valla hiçbir şey yok. Adam vaz mı geçti acaba?”

“Bilmiyorum ama sayesinde iki yüz elli bin papel kazandım. Bakma bugün millet havasında değil. Kimse çaktırmıyor ama akıllarında halen Naim olayı var.”

“Keyifsiz olduklarını fark ettim.”

“Bizim elemanın geleceği yok anlaşılan. Maçası yemedi herhalde. Seni de yordum bir blöf uğruna. Neyse otuz bin dolar daha az vereceğim sana” dedi gülerek. “Her türlü kârdayım.”

“Ne olur ne olmaz boşlamayalım yine de. Herif kapı önünde pusuya yatmış olabilir.”

“Tamam. Zaten çıkacağız birazdan.” Arkadaşlarına döndü. “Hadi beyler son el.”

Kâğıtlar karıldı, dağıtıldı, paralar ortaya kondu. Aynı sözcükler, aynı sesler, aynı döngü… Kriminolog ilk izlediğinde bile hoşlanmadığı filmi beşinci kez seyrediyormuş hissiyatıyla sigarasına abandı.

Biraz sonra tuvaletten çıkan Celal ceketine gömülmüş vaziyette, buruşuk bir suratla geldi yanlarına. Yüzü çizgi çizgiydi. “Beyler kusura bakmayın, ben bayağı kötüyüm. Midem fena ağrıyor.”

“Hayırdır lan n’oldu?”

Celal başına fötr şapkasını geçirdi. “Hiç sorma Behçet. Soğuk yedim herhalde. İlacımı da yanıma almadım aksi gibi.” Sonra masadaki eksikliği fark etti. “Volkan nerede?”

“Eve gitti. Dur dedik dinlemedi. Karısını bir yere mi bırakacakmış ne.”

“Hadi benden de pas. Fenayım.”

“Bir el daha oynasaydın.”

“Bayağı kötüyüm yoksa oynardım valla.”

“İyi, geçmiş olsun.” Haldun önündeki kâğıda eğildi. Kısa bir hesap kitap yaptıktan sonra, “Sana elli beş bin girmiş bu gece” dedi. “Yine iyi yırttın. Ali çok fena içerde.”

“Bir sonrakinde acısını çıkarırım artık,” diyen Celal ağır ağır kapıya yöneldi.

Kriminolog adeta görev bellemişçesine onun da önüne geçti. “Celal Bey, biraz rahatsızsınız. Aracı kullanabilecek misiniz? Taksi çağırsaydınız. Aracınızı sonra da aldırabilirsiniz.”

Bir yabancının sağlığı ile arkadaşlarından daha fazla ilgilenmesi adamı yumuşattı. “İyiyim iyi. İsminiz neydi? Hah, Hakan Bey. Merak etmeyin. Sizinle de bugün fazla ilgilenemedik, kusurumuza bakmayın. Kumar geceleri biraz gergin geçer ama normalde böyle değilizdir. Behçet daha önce tanıştırsaydı keşke.”

Kriminolog, adamı kapıya kadar geçirdi. Celal Mercedes’ine binip lüks aracın motorunu şahlandırınca, Haznedar’ın içinde kıskanç bir ses varlığını hissettirdi.  

Araba gözden kaybolana kadar izledi adamı. Sonra odaya geri döndü. Üç arkadaşın oyununu seyretmek için en ufak bir istek duymuyordu içinde. Artık tehlikeyi o eski ağırlığıyla hissetmiyordu bile. Belki de bu beladan sıyrıldığı için sevinmesi gerekiyordu ama içinde yarım kalan bir işin, bir beklentinin boşa çıkmasının buruk tadı vardı.

 Gazetenin bulmaca sayfasını doldurmaya başladı. Yine de maksat yerini bulsun diye arada bir kapıya göz atmayı ihmal etmiyordu. Yirmi dakika böyle geçti. Masadan zafer çığlıkları yükselince ilgisi yeniden kumarbazlara kaydı. Ali ellerini ovuşturuyordu. “Neyse, en azından zararımızı biraz kapattık.”

“İyi oynadığından değil oğlum,” dedi Haldun. “Pilimiz bitti de ondan.”

Behçet kartları masaya fırlattı. “Hadi beyler… Kimsede oynayacak hal kalmadı. Bu gece burada biter.”

Ali parayı küçük siyah çantasına doldurdu. Neredeyse sarhoşluk sınırına yaklaşan Haldun “Bekleyin tuvalete gireyim,” diyerek arka tarafa geçti. Biraz sonra geri döndüğünde, yüzünde karmaşık bir ifade vardı. “Tuvalete giremiyorum. Kapı kilitli.”

“Nasıl kilitli?” dedi Behçet.

“Bildiğin kilitli işte, yani sürgüsü çekili.”

“İçeride kimse yok ki. Sen hakikaten fazla kaçırmışsın bu gece. Oğlum tuvalet diye başka yere girmeye mi çalıştın yoksa?”

“Saçmalama. Sürgülü diyorum işte. Gel sen dene o zaman.”

Odada bulunan diğerlerinin de ilgisini çekmişti bu durum. Dört adam hızlı adımlarla tuvaletin kapısı önünde bittiler. Kriminolog sanki sihirli bir dokunuş yeterli olacakmış gibi parmak ucuyla itti kapıyı. Fakat netice alamadı. Sonra her biri sırayla kapıyı ittirdiler.

“Şöyle çubuk gibi bir şey var mı? Belki sürgüyü attırabilirsek?”

“İmkânsız” dedi Behçet. “Kapı aralığı çok dar. Çubuk filan girmez oradan. Girse de demiri ittiremeyiz. Normalde bile zor açılıyor o çubuk. Kesin serserinin biri işemek için pencereden girdi, kapının sürgüsünü çekip sızıp kaldı.” Tahta kapıyı yumruğu ile dövmeye başladı. “Hey içerdeki. Sana diyorum. Aç kapıyı ayyaş herif! Yoksa polis çağıracağım.” Bir süre tuvaletten gelecek sese kulak kesildiler. Çıt çıkmadı. Behçet bu kez arkadaşlarına çıkıştı. “Kaç kere dedim şu pencereyi açık bırakmayın diye.”

“Tuvaleti en son Celal kullandı,” diye hatırlattı Ali. “Kesin o açık bırakmıştır.”

“Gelin dışarıdan kontrol edelim” dedi Behçet. “Ama birimiz burada kalmalı. Belki herif çıkmaya çalışır. Ali sen dur.”

“Tek başıma mı?”

“Tamam ulan ben de kalayım seninle” diye kükredi Haldun. “Tabansız herif. Sen arkadaşla git kontrol et Behçet.”

Behçet, Kriminolog’u koluna takarak dışarı çıktı. Yolda telaşlı telaşlı sordu. “Hakan neler dönüyor oğlum?”

“Ne bileyim ben. Hiçbir şey anlamadım. Belki de dediğin gibi serserinin biridir.”

“Şu gece gelen mi ne zıkkımsa, o olmasın içerideki?”

“Yok artık. Herif kendini niye tuvalete kilitlesin? Manyak mı bu adam?”

Binanın yan tarafını dolandılar. Ayak hizasındaki havalandırma penceresi önüne gelince Behçet önce camı tekmeledi sonra eğilerek eliyle bir kez daha kontrol etti. “Kapalı bu.”

“Kıralım mı?”

“Bayağı kalın. Kırılmaz ki. Hem çok gürültü çıkar. Kapıdan girmemiz daha kolay olacak.”

Yeniden binaya girip kapı önünde merakla bekleyen ikiliye durumu anlattılar. “Omuz atalım,” diye fikrini sundu Ali. “Behçet seninle birlikte yüklensek kırarız.”

İkili var güçleriyle abandılar. Kapı titredi, sallandı, adeta yerinden oynadı ama bir türlü sürgüsü kırılmadı. Bir kez daha ve bir kez daha… Sonunda demir sürgü gürültüyle koptu ve ikili kendilerini odanın ortasında yuvarlanırken buldular. Kendisini ilk toparlayan Ali oldu. Sonra da Behçet sinkaflı küfürler ederek üstünü başını silkeledi.

Dört adam şimdi tuhaf manzaraya bakıyorlardı: Alafranga tuvaletin kenarında, yüzükoyun uzanmış bir adam…

Ali bir iki adım çekildi. Diğerleri de harekete geçmeyince, adama doğru yanaşan Behçet oldu. Cesedin yanına yanaştı. Gözü kendi ayakkabılarına kaydı. “Beyler yaklaşmayın, yerde kan birikintisi var.” Ardından cesaretini toplayarak cesedin üstüne eğildi. “Beyler bu herif başından vurulmuş. Kurşun kafasını delmiş.” Elinin kana bulanmasına aldırmadan, cesedin başını yan çevirdi. “Aman Allah’ım!”

“N’oldu? Ölmüş mü?”

“Allah’ım” diye sayıkladı yeniden. “Volkan bu. Volkan!”

“Ne? Ne diyorsun oğlum. Saçmalama. Volkan az önce evine gitti ya!”

Behçet’in parmakları hareketsiz yatan adamın boğazına uzandı. “Ölmüş. Volkan’ı öldürmüşler!”

Kanlı başı, bir hayvan kellesi sergiler gibi arkadaşlarına gösterdi. Volkan’ın kurbağayı andıran şişkin gözleri açık kalmış, dudakları morarmıştı. Kriminolog, Ali ve Haldun adamın beyaza çalan çehresine ürpertiyle baktılar.

“Ama nasıl olur?” dedi Haldun. “Volkan evine gitmişti. Hatta kapıya kadar siz uğurlamadınız mı Hakan Bey?”

 “Evet, gözümün önünde arabasına binip gitti.” Herkes şaşkın şaşkın bakınırken Kriminolog “Bir dakika,” diyerek yanlarından ayrıldı. Binanın ön kapısına yürüdü. Sokakta arka arkaya park etmiş araçlara baktı. Sonra geri döndü. “Volkan Bey’in aracı kapı önünde yok.”

“Allah Allah” dedi Haldun. Diğerleri de şaşkınlıkla birbirlerini süzüyorlardı.

Dört adam tuvaletin her yerini kurcaladılar, üst üste yığılı malzemeleri alt üst ettiler. Ancak odada ikinci bir kimse olmadığı açıktı.

“Bak bakalım Behçet,” dedi Haldun. “Volkan’ın silahı üzerinde mi?”

Behçet cesedi güçlükle alafranga tuvalete oturttu. Ceplerini kurcaladı. “Yok.”

“Getirmişti değil mi?”

“Evet,” dedi Ali. “Susturuculusu yanındaydı. Oyun sırasında görmüştüm.”

“Katil almıştır kesin.”

“Hangi katil? Kapı içeriden sürgülüydü.”

Herkesin aklında olan ancak hiç kimsenin dillendirmediği bariz gerçeği söylemişti Ali. “Şu pencereye de bakalım” dedi genç adam. Yan duvarı geçerek pencereyi kontrol ettiler. Önce Ali denedi. Sonra Behçet ve Haldun… Sanki her biri diğerinin tecrübesiyle ikna olmuyor, kendileri de deneyimlemek istiyorlardı. Ancak pencere hiçbir surette açılmıyordu.

“E bu da kapalı? Ama Volkan nasıl öldürüldü?”

“Polis çağıralım da detayları konuşuruz. Yine başımıza bir sürü iş açılacak. Bakalım bu sefer ne diyeceğiz? Allah kahretsin böyle işi. Bu gece buraya hiç gelmemeliydik.”

Haldun’un kendi kendine söylenmesi, hepsinin aklına bir yıl önceki o talihsiz geceyi getirdi. Behçet bu sırada cesedin ceplerinden boşalttıklarını kontrol ediyordu. Gümüş bir zincirin ucundaki halkaya bağlı beş anahtar, siyah deri cüzdan, cep telefonu, ipek mendil ve bir de küçük bir kâğıt parçası çıktı cesedin üzerinden. Cep telefonunun kilidini açmaya çalıştı. “Allah kahretsin!” diye bağırdı başaramayınca. Sonra deminden beri elinde tuttuğu kâğıdı okumak geldi aklına. “Allah belasını versin böyle işin!” diye bağırdı bu kez. Herkes şaşkınlıkla adamın yüzüne bakıyordu. Haldun, kâğıdı meraklı kalabalığa uzattı. “Bakın, burada ne yazıyor.”

Kriminolog, Ali’nin titreyen ellerine tutuşturulan kâğıdı, adamın omzu üzerinden okudu. Sararmış yaprağın üzerinde bozuk bir el yazısı ile ‘Naim’in hesabı görüldü’ yazıyordu.

Ali korku dolu gözlerle baktı arkadaşlarına. “Bu ne demek oluyor?”

“Bu ne demek oluyor biliyor musun?” dedi Behçet kâğıdı eline alarak. “Bu, tasarlanmış bir cinayet! Bir serserinin işi filan değil.”

“Ama neyin hesabı?” dedi Haldun, ayakta zor durarak. Sarhoşluğun sınırına yaklaşmıştı.

“Hem sonra Volkan’ı niye öldürdü ki? Onun suçu ne? Bizim suçumuz ne? Naim olayı…” Kendisine dik dik bakan arkadaşlarını görünce, aralarında yabancı birinin varlığını hatırladı.

 “Bilmiyorum Ali,” dedi Behçet. “Sadece dikkatli olmamız gerekiyor onu biliyorum. Katil yakınımızda olabilir. Bize de saldırabilir. Silahlarınız yanınızda değil mi?” Arkadaşları başını salladı.

“Belki de o notu polise vermemeliyiz,” dedi Haldun. “Durduk yere hiç suçumuz olmayan bir olay yüzünden niye başımız belaya girsin.”

“Bir dakika” diye bağırdı Behçet. “Katil Volkan’ı öldürdüyse, o zaman Celal…” Daha sözünü bitirmeden telefonunu eline almış, Celal Çimen’in numarasını aramıştı bile. “Cevap vermiyor,” dedi sabırsızca.

“Allah Allah. N’oluyor bu gece?” Ali iyice telaş yapmış, yüzü gözü ter içinde kalmıştı. “Polisi aramayacak mıyız?”

“Arayacağız. Sen ara hatta. Benim kafa kıyak.”

Ali polisle konuşurken Haldun da arkadaşının cesedine daha fazla bakamayarak, koridora çıktı. Cesedin yanı başında iki arkadaş kalmıştı şimdi. “Anlayamıyorum. Bu nasıl oldu Hakan?” dedi Behçet, ayakkabısına bulaşan kan damlalarına bakarak. “Hani depoya ana kapıdan giren biri tuvalete gitmek için kumar oynadığımız salondan geçmek zorunda olmasa, adam dalgınlığına geldiği bir anda gözünün önünden geçip tuvalete girdi diyeceğim. Ama sen görmesen biz görürdük mutlaka. Beş adamın gözü önünde tuvalete girecek değildi ya.”

“İhaleyi bana yıkmaya kalkma Behçet. O kapıdan kimse girmedi.”

“E ama tuvaletin penceresinden de giremez? Pencere kapalı, tuvalet sürgülü… Eee?”

Kriminolog, dakikalar geçtikte renk paletinin tüm tonlarına bürünen cesedin çehresine baktı. “Valla anladıysam ne olayım!”

Ardından bakışları birbirini buldu. İkisinin de gözleri aynı şeyi söylüyordu şimdi: Gece Gelen, sözünü tutmuştu!





İPUÇLARINI TAKİP EDİN! (1)

Bardaktan boşalırcasına yağan yağmura rağmen hızını kesmeden koşmaya devam etti. Kahrolasıca şehirde, şu yok olasıca caddeden, bir tane bile taksi geçmez miydi? O lanet arabasının bozuk olmadığı günleri görebilecek miydi acaba? Telaştan telefonunu klozete düşürmeseydi, hiç olmazsa bir taksi çağırabilirdi. “Daha taksiti bitmemişti yahu…” diye inledi koşarken. Keşke son sevgilisine kızıp evdeki sabit hattı kapattırmamış olsaydı. “Allah’ım nerede bu adam?” dedi. Koşmaktan bitap düşmüş nefesi, ses tellerini gıcırdattı. Zaten hep acelesi olduğu zamanlarda aksilikler üst üste gelirdi. Başına açılan şu işe inanası gelmiyordu. Oysa saat sabahın ikisiydi, bu vakitte sıcak yatağında olması gerekti. Şimdi ortadan kaybolmanın sırası mıydı yani?

Nihayet varmak istediği hedefe ulaştığında, vücudunda ıslanmayan bir milim yer kalmamıştı. “Ne vardı yani şehir içinden bir daire bulsaydın? İlle de müstakil villada oturacaksın?” diye söylendi. Ev sahibinin, sesini duymadığından emindi nasılsa, söylenmeye devam etti. “Neymiş efendim şehrin keşmekeşine dayanamazmış, peh… Bu dağ başında yaşamaktansa, şehirde ölürüm daha iyi.” Bahçe kapısını aşıp kapkaranlık patikadan, villanın giriş kapısına yöneldi. O, kurttan bozma kara köpeğin bağlı olmasını umdu. Sahibi yanındayken bile insana yiyecekmiş gibi bakıyorsa, yalnız yakalayınca herhalde parçalardı onu.

Parmağının ucuyla zile bir kez dokundu… Hayır, gelen giden yoktu. Kısa bir ding dong sesi daha ekledi bir öncekine. “Uyanacağı yok bunun,” diye homurdandı. Mevsimlerden ilkbahar olabilirdi fakat hava, iki saat boyunca yağmur altında koşmuş olan biri için yeterince soğuktu. Ona ulaşamadan, haberi veremeden soğuktan gebermek niyetinde değildi. Zili boş verip kapıyı yumruklamaya hatta tekmelemeye başladı. Bu da yetmedi avazı çıktığı kadar bağırarak, kakofonisine katkıda bulundu.

“Funda!.. Fundaa!… Offf… Uyansana ya… Şimdi uyumanın sırası mı? Fundaa!”

“Uyaaaaaan!” diye yırtındığı sırada, sahibinin varını yoğunu temeline gömdüğü villanın ışıkları yandı. İçeriden, sinirli olduğu ta kapı ağzından anlaşılan bir adamın sesi geliyordu. “Patladın mı be adam! Dur, açıyorum işte…” Soğuktan titreyerek geçirdiği birkaç saniyenin sonunda nihayet kapı açılabildi.

“A a, Turgut? Sen miydin? Ne işin var bu saatte burada? Hale bak ya, sırılsıklam olmuşsun. Dikilme kapıda, gir içeriye, hadi…”

“Alper… Çok kötü bbir şey o-o-oldu. Funda… Funda ne-re-de… Çabuk, Funda’ya ha-ha-haber ver…”

Takırdayan dişlerinin arasından zar zor çıkan sözlere, alelacele merdivenlerden inen kadın cevap verdi.

“Buradayım, buradayım… Neler oluyor Turgut? Bu ne hâl?”

Alper’in omuzlarına attığı battaniyeye sıkı sıkıya sarılan Turgut, derin bir nefes aldı. Titremesi azalmaya başlamıştı. Hedefine sağ salim varmış olmanın verdiği rahatlama, tüm vücuduna ılık su gibi yayılmıştı.

“Gencoy…” dedi, bir yandan sehpadan aldığı sürahiyi başına dikmeye çalışarak.

“Of, bırak şimdi su içmeyi. Gecenin bu saatinde bu halde kapıma dayandığına göre çok kötü bir şey olmuş olmalı. Yoksa… Aman Allah’ım! Gencoy Hoca kriz falan mı geçirdi yoksa?”

“Bilmiyorum…”

“Ne demek, ‘Bilmiyorum?’”

“’Gencoy ortada yok ve ben nerede olduğunu da, başına neler geldiğini de bilmiyorum,’ demek.”

“İyi de nerede olabilir? Yazlık evine baktın mı?”

“Öf Funda, ne yazlık evi? Gencoy ortada yok çünkü kaçırılmış!”

“Nee?..”

“Evet, kaçırılmış. Al bak, işte bu mektupta öyle yazıyor. Biri Gencoy’u kaçırmış ve salıvermek için bazı şartları varmış.”

Funda, Turgut’un elinde tuttuğu, sırılsıklam kâğıdı aldı. Yağmur damlalarından bazı kelimelerin mürekkebi akmıştı. Yine de içeriğin ne olduğu ayan beyan görülüyordu.

“İstediklerimi yapmazsanız, Gencoy Sümer ölür…”

*** 

Dedektif Dergi binasının toplantı salonunda, her biri bir köşede çaresizce bekleşen dergi yazarları, dakikalardır aynı soruyu soruyorlardı birbirlerine. Şimdi ne yapacaklardı? Psikopatın biri Gencoy Sümer’i kaçırmıştı. İstedikleri yapılmazsa ona zarar vermekle tehdit ediyordu ve en önemlisi de bundan polise ya da başka birine bahsederlerse, onu öldüreceğini söylüyordu.

“Ne yapacağız şimdi?” dedi Emel, bir gece önceki yağmurdan nasibini aldıktan sonra kurak topraklar gibi kırış kırış olmuş mektubu masaya bırakırken.

Turgut, büyük ihtimalle otuz beşinci kez hapşırdıktan sonra “Bilmiyorum Emel,” dedi. “İnan hiçbir fikrim yok. Kafam durdu resmen.”

Emel, umutsuzca oturduğu sandalyeye sırtını dayadı. Aynı anda Orçun girdi söze.

“Bir şeyler yapmalıyız. Böyle elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız?”

“Oturmayacağız elbette,” dedi Derin. “O caninin elinden Gencoy Hoca’yı kurtarmalıyız?”

Önay bir eliyle sakalını karıştırırken, düşünceli bir ses tonuyla, “İyi diyorsun da nasıl yapacağız bunu?” dedi.

“Henüz bilmiyorum,” diye yanıtladı Derin, Önay’ın sorusunu.

Gonca, “Kaçırdığına göre fidye isteyecek olmalı,” dedi ve Turgut’a döndü, “ya çok para isterse?”

Turgut birkaç saniye sessiz kaldı. Gencoy Sümer’in ve kendisinin birikimlerini hesaplıyordu. Öyle dillere destan bir birikimleri de yoktu ki. Eğer bu caninin niyeti para kopartmaksa, yanlış kişiyi kaçırmıştı. Gencoy Sümer’in holdingleri değil sadece bir dergisi ve basılı beş kitabı vardı. Ayrıca tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dergicilikten ve yazarlıktan milyonlar kazanılmıyordu. Esra’nın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

“Fakat bu gibi fidye olaylarında istenen para verilse bile kaçırılan kişiyi sağ ele geçirmek neredeyse imkânsızdır.”

Ne vakittir düşünceli ve sessiz duran Reha, “İşte tam o yüzden arkadaşlar,” diyerek suskunluğunu bozdu. “O caniyi bir an önce bulmamız gerek. Aksi takdirde sonuçları çok kötü olabilir.”

Bir süredir oturduğu sandalyede huzursuz hareketler sergileyen Güneş yerinden sıçradı. “Öldürür mü yani Gencoy Hocayı?..” diye bağırdı. Sesindeki endişe, salondaki herkesin duygularına tercüman oluyordu.

Tuğba, hâlâ ayakta duran Güneş’i teskin etmek amacıyla kolunu omzuna doladı, “Olur mu hiç öyle şey Güneş? Kim, neden öldürmeye kalksın Gencoy Bey’i? Polisiye roman mı bu? Gerçek hayat… Arkadaşlar, hemen en kötüsünü düşünmeyelim bence. Ne biliyoruz bu mektubun bir şaka olmadığını? ‘Şu polisiye yazarlara bir oyun oynayayım,’ demiş olamaz mı biri? Kim bilir, belki de Gencoy Bey biraz eğlenmek istemiştir bizimle.”

Tuğba’nın sözleri etkisini göstermek üzereydi ki Nurhan’ın konuşmaya başlamasıyla, Güneş’in ağlamaya başlaması bir oldu.

“’Olmaz,’ deme, Tuğba!  Her gün haberlerde neler görüyoruz. Dünyanın çivisi çıktı. Hem, Gencoy Hoca öyle sulu şakalar yapacak bir insan değil.”

Tuğba, kollarında hıçkırmaya devam eden Güneş’in sırtını sıvazlarken, Nurhan’a doğru gözlerini belertti ve az evvel sarf ettiği sözleri inandığı için değil sırf Güneş’i ikna etmek için söylediğini belli eder bir ses tonuyla, “Belki bir başkası şaka yapmıştır…” dedi, dişlerinin arasından.

Gamze, masada boylu boyunca uzanan tehdit mektubunu işaret ederek, konuşmaya başladı.

“Aslında mektubun üzerindeki parmak izlerini ortaya çıkarabilseydik…”

Gamze’nin sözünü bitirmesini beklemeden Funda atıldı ortaya.

“Tabii, Turgut Beyimiz bardaktan boşalırcasına yağan yağmurda, mektubu elinde sallaya sallaya yirmi kilometre koşmasaydı, bu dediğini yapabilirdik. Hatta belki DNA örneği bile bulunabilirdi. Ama ne yazık ki mektup sırılsıklam olmuştu.”

Turgut gözlerini kısarak, öfkeli bir bakış attı Funda’ya. “O telaşla mektubu koruyucu zırhların içine sarmayı unuttuğum için özür dilerim şekerim,” diye terslendi. ‘Şekerim’ derken yaptığı vurgu, kelimeyi sevgi sözcüğü olmaktan çıkarmıştı. “Şehir içinde otursaydın, her şey bambaşka olabilirdi tabii.”

“Sana inanamıyorum Turgut. Şu anda benim nerede ikamet ettiğimi mi tartışacağız? O mektuptan çıkacak tek bir iz bile bizi suçluya götürebilirdi. Böyle bir şeyi nasıl düşünemezsin? Sen bir polisiye yazarısın.”

Yasemin, gerilimi azaltmayı umut ederek araya girdi.

“Tartışmanın bir anlamı yok arkadaşlar. Turgut’un yaşadıklarını hangimiz yaşasak, aynı tepkiyi verirdik, bundan eminim.”

Turgut kinayeli bir ses tonuyla, “Parmak iziymiş,” diyerek sürdürdü inadını. “Bizim her semtte bir kriminoloji laboratuvarımız var ya, hemen buluverirdik suçlunun parmak izini ve hatta DNA’sını.”

“Bulurduk tabii,” diye çıkıştı Funda. “Ramazan ve Yasin’in doktor olduklarını unuttun galiba. İllâ ki Adli Tıp’tan tanıdıkları bir Kriminolog vardır. Yetkililere belli etmeden mektubu inceleyebilirlerdi.”

Ramazan ve Yasin aynı anda başlarıyla onaylayarak, gerekirse Adli Tıp’taki arkadaşlarından yardım isteyebileceklerini belli ettiler. Funda, “Gördün mü bak?” der gibi başını yana yatırdıktan sonra devam etti konuşmaya, “Ayrıca, Ayla’nın kocasının polis olduğunu da hatırlatmak isterim şekerim.”

‘Şekerim’ kelimesi sözlük anlamını yitirmeye devam ederken, Turgut’un cevabıyla salona yine sessizlik hâkim oldu. “Ben de sana, bu işe polisi karıştırırsak Gencoy’un hayatını tehlikeye atacağımızı hatırlatmak isterim.”

Lidya, “Boşuna tartışıyorsunuz arkadaşlar,” diyerek araya girdi. “Bu kişi, yazdığı mektuba parmak izini bırakacak kadar aptal olamaz bence.”

Lidya’nın sözü üzerine Ramazan, “Onu araştırmadan bilemeyiz,” dedi. “İyi de” diye karşılık verdi İhsan, Ramazan’a, “mektup sırılsıklam olmuş. Üzerinde herhangi bir iz kalmış olamaz.”

Tam Ramazan ağzını açmıştı ki “Olabilir aslında,” diyerek Selin girdi söze, “bir kitapta okumuştum, haftalarca bir bataklıkta gömülü kalmış cinayet aletinin üzerinde parmak izi bulunuyordu.”

Aytaç da aynı fikirdeydi.

“Evet, ben de benzer bir film izlemiştim. Gölün dibinden çıkarılan cinayet aletinde parmak izleri hatta DNA örneği bile bozulmadan kalıyordu.”

“Güzel söylüyorsunuz arkadaşlar ama,” diye Aytaç’ın sözünü kesti Özlem, “o dedikleriniz film ve romanlarda oluyor. Bakalım teknoloji gerçekten o kadar gelişmiş mi? Hele de bizim ülkemizde…”

Özlem’in söylediklerinden sonra koca salon sessizliğe büründü. Sessizliği bozan Murat oldu.

“Umutsuzluğa kapılmak yok. Tek ipucu parmak izi değil ya. Aklımıza gelen her ihtimali değerlendireceğiz.”

Az evvel umutlarını yitiren dergi ekibi birdenbire canlandı.

“Tabii… Bir sürü yol var o caninin izini sürebileceğimiz. Güvenlik kameraları mesela…” dedi İzzet ve devam etmek üzere derin bir nefes çekti içine. Daha nefesini salamadan Yamaç girdi söze.

“İzzet haklı. Evinin etrafında, sokakta, mahallede illâ ki kameralar vardır. Öyle değil mi Turgut?”

Turgut’un cevap vermeye bile mecali kalmamıştı. Göğsünü dayadığı masadan doğrulup “Var elbette…” demekle yetindi. 

“Bence işe, Gencoy abinin son bir haftadır görüştüğü herkesle konuşarak başlayalım,” dedi Uğur. Uğur bitirmeden Turgay aldı bayrağı eline.

“Girdiği çıktığı her mekânı didik didik edelim.”

“Arkadaşlarını unutmayalım… Eski, yeni bütün arkadaşlarıyla konuşmakta yarar var,” diye ekledi Umut.

“Cep telefonu yanındaysa GSM sinyallerini izletebiliriz,” dedi Yasin.

Yasin’in ardından Bülent atıldı, “Teknolojik konularda bize yardımcı olabilecek çok iyi bir dostum var. Cep telefonu sinyallerini bulmada üzerine kimseyi tanımam.”

“Benim de Trafik Şube’den tanıdığım bir dostum var. O da bize Mobese konusunda yardım edebilir,” dedi Abdullah.

“Benim kız kardeşim Kayıp Büro’da çalışıyor,” dedi Ahmet, “güvenilirdir, kimseye bir şey belli etmez.”

“Her şeyden evvel yapmamız gereken,” diyerek söze karıştı Arkın, “Gencoy Bey’in düşmanlarını belirlemek olmalı.”

Ne vakittir konuşmayan Kerem, “Gencoy Hocanın düşmanı mı varmış?” dedi, biraz şaşkın, biraz tereddütle ve devam etti, “Kim düşman olacak Gencoy Hocaya? Adamcağızın kime ne zararı vardı ki?”

Arkın, Kerem’in sorusuna cevap vermeye hazırlanırken Hüseyin Hoca girdi söze.

“Öyle ya da böyle… Her yolu deneyeceğiz. Elimizden gelenin fazlasını yapacağız. O fidyecinin izini bulacağız ve Gencoy’u onun elinden kurtaracağız.”

“Hüseyin hocamın hakkı var,” diye söze karıştı Cem. “Ne yapıp edip Gencoy Bey’i kurtaracağız.”

“Kurtaracağız elbette,” dedi Dinçer, çoşkuyla. Onur da aynı çoşkuya kapılıp “Hem de sağ olarak,” diye ekledi.

Gamze, şimdilik ellerindeki tek delil olma özelliğini koruyan mektubu, parmaklarının ucuyla masadan alıp dikkatlice bir poşetin içine koydu. Herkes masanın etrafına toplanmış, hayati bir ameliyatın tam ortasındaymışçasına özenli ve ağır hareketler yapan Gamze’yi sessizce seyrederken, salonun kapısından gelen bir sesle, aynı anda sıçradılar. Gelen Ayşe’ydi. Kucağında kedisi Carlos ve yanında köpeği Taffy vardı.

“İnanmayacaksınız çocuklar ama bugün daha kahvaltı bile etmedim. Koşturmaktan perişan oldum. Bu yetmiyormuş gibi Carlos’la Taffy’nin bakıcısı da hastalanmasın mı? Nereye gitsem onları da yanımda götürmek zorunda kaldım.”

Dergi ekibi Ayşe’nin güne hızlı başlayıp aynı hızla devam etmiş olmasından çok, elinde tuttuğu zarfla ilgileniyorlardı. Ayşe, bir salon dolusu insanın, gözlerini eline dikmiş olduğunu fark edince, tuttuğu mektubu hatırladı. “N’oluyorsunuz yahu? Hepiniz sapsarı oldunuz. Korkmayın, bomba değil elimdeki, sadece bir mektup. Girişte, yerde duruyordu. Biri dış kapının altından atmış olmalı. Nedir acaba? İsim de yazmıyor. Açsam mı ki?..”

Ayşe, herkesin bir ağızdan, “Kıpırdama!” diye bağırmasıyla neye uğradığını şaşırdı.

Bir mektup daha gelmişti… Bu sefer, ne yağmurun azizliğinden nasibini almıştı ne de Turgut’un telaşından. Sapasağlam, olası parmak izlerini üzerinde barındırıyor olma ihtimali yüksek bir mektuptu. İçindeki kağıtta sadece tek bir cümle yazılıydı. “Sanırım artık şaka yapmadığımı anlamışsınızdır.” Üstelik bu tek cümleden daha etkili bir şey daha vardı zarfın içinde; Gencoy Sümer’in bir sandalyeye bağlanmış, üstü başı darmadağın, yüzü gözü kan içinde, perişan göründüğü bir fotoğrafı…

Turgut, salonda bir o yana bir bu yana volta atıyor, bir yandan da “Seni bulmaz mıyım? Doğduğuna pişman etmez miyim? Sen kim oluyorsun da benim en yakın dostumu kaçırıyorsun? Seni bi’ yakalayayım, anandan doğduğuna pişman edeceğim,” diye söyleniyordu.

“Dönme dolap gibi dönüp durmasana Turgut! Otur da konuşalım biraz.”

“Ne konuşacağız Ayşe? Anlattım ya az önce. Mektupları da gördün, fotoğrafı da… Delinin biri kaçırmış işte Gencoy’u. Ama bir şeyi hesaba katmamış. Bir salon dolusu polisiye yazarı… Hepimiz kafa kafaya verip bulacağız Gencoy’un yerini. Öyle değil mi arkadaşlar?”

Bütün salon aynı anda Turgut’un sorusunu yanıtlarken, Ayşe ellerini havaya kaldırıp susmaları için komut verdi kalabalığa.

“Arkadaşlar! Arkadaşlar dinleyin beni! Bu dediğiniz öyle kolay bir iş değil. Tamam, biz polisiye yazarlarıyız fakat polis değiliz. Sandığımız kadar kolay olmayacaktır Gencoy’un izini sürmek.”

“Ne yapacağız peki? Bırakalım da öldürsün mü adamı?”

“Olur mu hiç öyle şey Nurhan? Tabii ki bırakmayacağız. Sadece bu işi bizim yerimize yapacak birini bulacağız.”

Reha, sıkıntılı bir nefes çekti içine. Ensesinde at kuyruğu yaptığı saçında elini gezdirdi ve üzgün bir ses tonuyla, “Polise gidemeyeceğimizi biliyorsun, değil mi Ayşe?” dedi.

“Biliyorum Rehacım, elbette biliyorum. ‘Polise gidelim,’ demiyorum zaten. Bahsetmeye çalıştığım kişi bir polis değil. Yani artık polis değil. Adı Devran… Devran Devridaim… Benim çok eski bir arkadaşımdır. Ta çocukluktan bu yana tanırım onu. Yıllarca Cinayet Büro’da görev yaptı. Beş yıl önce bir çatışmada yaralandı ve malulen emekli edildi. Emekliliğinden sonra bir dedektiflik bürosu kurdu. İşinde ne kadar iyi olduğunu bilemezsiniz arkadaşlar. Ben Devran’ın Gencoy’u sağ salim bulacağından adım gibi eminim.”

“Devran Devridaim mi?” dedi Tuğba. “O ne öyle, roman kahramanı adı gibi?”

“Öyledir, gerçekten roman kahramanı gibi biridir o. Tanıyınca sen de göreceksin, hepiniz göreceksiniz arkadaşlar. Devran bu işi tereyağından kıl çeker gibi halledecek.”

“Öyle diyorsan…” dedi Turgut, ikna olmamış bir ses tonuyla. “Hemen şimdi ara o zaman. Ne kadar acele edersek, o kadar iyi. Sonuçta Gencoy’un hayatı söz konusu.”

Ayşe bir süre valizi andıran kocaman çantasının içinde telefonunu aradı. Sabırsız kalabalıktan uğultular yükselmeye başlamıştı. Sonunda bulup çıkardığı telefonunda, aramak istediği kişinin numarasına tıkladı. Karşı taraf ikinci çalışta açtı telefonunu.

“Alo, Devrancığım… Benim ya, ne o, şaşırdın mı? Hayırsız seni. Ne arıyorsun ne soruyorsun aylardır. Nerelerdesin bakalım?.. Ne diyorsuun? Neredeyse mafyanın elinde mi kalıyordun? Aman Allah korusun.”

Turgut, “Sadede gel artık!” dercesine gürültülü bir nefes çekti içine. Ayşe’nin bunu anlamamasına imkân yoktu. “Devrancığım, senden bir isteğim var,” diyerek, herkesin dört gözle beklediği sadede gelmiş oldu. “Aslında bütün derginin senden bir isteği var. Evet evet… Dedektif Dergi… Ha öyle mi? Demek sen de dergimizin okurlarından birisin? Ne güzel…”

“Ayşecim, biraz acele mi etsen acaba?”

“Öf, tamam Turgut. Yok canım, sana demedim. Şu anda otuz küsur kişi başımda dikiliyor da… Ben en iyisi konuya geleyim. Derhal buraya gelmen gerek. Yardımına ihtiyacımız var. Gencoy Sümer’i bulacaksın. Evet canım, doğru duydun, Gencoy Sümer kaçırıldı. Eminiz tabii ki elimizde mektuplar var. Evet canım, biz de çok üzgünüz. Ah, bilmez miyim, bütün kitaplarını çok seversin. Aslında biraz da o yüzden, ilk aklıma gelen sen oldun Devrancığım.”

*** 

Neredeyse akşam olmak üzereydi. Yazarların çoğu Reha’nın ısrarıyla evlerine gitmişlerdi. Gencoy Sümer’i bulma işini Devran Devridaim üstleneceğine göre orada daha fazla kalmalarına gerek yoktu. Emel, Gamze, Derin, Funda, Tuğba, Reha, Turgut ve Ayşe, Devran’ı beklemeye koyuldular.

Çok geçmeden Dedektif Devran kapıda göründü. Elli, elli beş yaşlarında olmalıydı. Uzun boylu ve yapılı olmasına karşın, hareketleri zarif ve kibardı. Dimdik duruşu, karşısındaki insanlarda ister istemez güven hissi uyandırıyordu. Kahverengi, gür saçlarını geriye taramış, belki de bu şekilde şakaklarındaki kırları ortaya çıkarmayı hedeflemişti. Üzerinde mevsime uygun ve düzgün kesimli, gri bir takım elbise vardı. Bembeyaz gömleğini, ceketiyle uyumlu bir kravatla tamamlamıştı. Cilalı ayakkabıları, pahalı olmasa bile zarif olduğu kesin kol saati ve elinde tuttuğu Bogart tarzı şapkasıyla, sanki beyaz perdeden fırlamış bir jön gibi görünüyordu. Yürürken belli belirsiz aksayan sağ bacağı, malulen emekli edilmesinin sebebi olmalıydı.

Tuğba yanında dikilen Emel’e doğru sokulup dirseğiyle hafifçe koluna dokundu. “Ayy,” diye fısıldadı. “Ne kadar da Cary Grant’a benziyor. Öyle değil mi?”

“Şşt, sussana Tuğba, duyacak şimdi.”

“Amaan, duyarsa duysun. Yakışıklı, dedik, hakaret mi ettik yani?”

“Sus dedim!”

Ayşe, “Ah Devrancığım,” diyerek kollarını açtı. “Gelmekle beni ne çok sevindirdin, anlatamam.”

Kısa bir tanıştırma faslından sonra Devran, adeta ışık hızıyla soruşturmasına başladı. Bu durum Turgut’u çok memnun etmişti. İlk andaki kadar umutsuz değildi artık. Devran’ın gerçekten de Ayşe’nin dediği gibi bu işi halledeceğine olan inancı artmaya başlamıştı.

“Turgut Bey, olayın ilk tanığı olmanız dolayısıyla sorularıma sizinle başlamak istiyorum. Öncelikle şunu sormak isterim; Gencoy Bey’in son günlerdeki hareketlerinde bir tuhaflık sezdiniz mi?”

“Hayır, gayet normaldi.”

“Yani, rahatsız edildiğinden veya tehdit edildiğinden falan bahsetmedi, öyle mi?”

“Bahsetmedi…”

Turgut konuşmaya devam etmek üzereydi ki Reha söze karıştı.

“Bana biraz düşünceli ve dalgın geliyordu son günlerde.”

“Nasıl yani?”

“Gencoy normalde çok ciddi biridir. Ama asla içe dönük, sessiz, düşünceli ve dalgın biri olmamıştır. Oturup saatlerce bir konu hakkında fikirlerini anlatabilir, sizin fikirlerinizi dinleyebilir, bir sorun varsa çare üretmeye çalışır. İşte, son bir aydır hep olduğundan daha sessizdi. İçine kapanmıştı adeta. Tartışmalara katılmıyor, etrafta olup bitenle fazla ilgilenmiyor gibi geldi bana. Sence de öyle değil miydi Turgut?”

Turgut’un yüzü düşünceli bir hal aldı. “Bilmiyorum ki Reha abi,” dedi. “Hiç fark etmedim. Her zamanki Gencoy gibiydi işte.”

“Bence de normalde olduğundan daha sessizdi son zamanlarda,” dedi Funda. Onay almak ister gibi bakışlarını Emel, Derin, Tuğba, Ayşe ve Gamze’nin üzerinde gezdirdikten sonra devam etti. “Hasta olduğunu düşünmüş hatta çok halsiz göründüğünü kendisine söylemiştim. ‘Mevsim değişikliğindendir, endişe edecek bir şey yok,’ deyip geçiştirdi.”

“Pekâlâ, anladığım kadarıyla bundan başka bir anormallik sezmediniz.”

Herkes başını sallayarak yanıt verdi Devran’a.

“Anlaşamadığı, kavgalı olduğu, ona kin besleyen, nefret duyan birileri var mıydı?”

“Devran Bey,” dedi Reha, “Bizler az çok tanınmış kişileriz. Elbette bir sürü sevenimizin yanı sıra, sevmeyenimiz de vardır. Bazen sosyal medya hesaplarımızı yüzlerce övgü mesajıyla, bazen de bin bir türlü hakaretle doldururlar. Ama bu demek değildir ki bize zarar verecek ve hatta kaçıracak derecede kin ve nefret dolu olsunlar. Gencoy çevresi geniş bir adamdır. Sadece okurları değil, onlarca arkadaşı, bir o kadar da akrabası var. Ufak tefek anlaşmazlıklar yaşanmıştır tabii, herkesin her daim eşref saati olacak değil ya ama dediğiniz şekilde bir düşmanı yoktur.”

“Peki, ya meslektaşları arasında, yani polisiye yazarlar camiasında, geçinemediği kimse yok muydu?”

Emel, “Ne demek istiyorsunuz siz?” diye çıkıştı Devran’a. “Ne sanıyorsunuz bizi? Anaokulu öğrencisi miyiz biz? Ya da ucuz televizyon dizilerinin, entrikacı karakterleri mi? Herkes kendi işine bakar bu camiada. Ne diye kaçırsınlar Gencoy Hoca’yı? Onun kitapları diğerlerininkinden daha fazla sattı diye mi? Sadece Dedektif Dergi’de elliye yakın yazar var. İki katından fazlası da Polisiye Yazarlar Birliği’nde… Hepimizin tek derdi Gencoy Sümer’i kaçırıp tahtına mı kurulmak yani?”

Tuğba, “Aynen öyle,” diyerek onayladı Emel’in sözünü.

“Gencoy Bey’i polisiye yazarlardan birinin kaçırmış olacağına ihtimal vermiyorsunuz demek.”

Reha belli etmemeye çalışsa da tüm polisiye yazarların nezdinde, kendisini de zan altına sokan bu adama sinirlenmeye başlamıştı. “Vermiyoruz,” dedi, sesini yükselterek. “İlle de bir düşman ilan etmemiz şartsa, evet, öyle biri var aslında. Üzgünüm ama ne yazık ki yazarlarımızdan biri değil.”

“Yapmayın Reha Hocam,” diye araya girdi Gamze, “Son tartışmalarından sonra Gencoy Hoca’nın onun hakkında uzaklaştırma kararı çıkarttırdığını, unutmayın. Bir aydır karara sadık kalan biri şimdi her şeyi göze alıp Gencoy Hoca’yı mı kaçıracak?”

“Uzaklaştırma kararı mı? Kimden bahsediyorsunuz?” dedi Devran.

Tüm ağızlardan aynı yanıt, aynı anda geldi. “Emily Smith’den…”

Devran, tam bahsi geçen kadının kim olduğunu sormaya hazırlanıyordu ki Funda’nın araya girmesiyle sustu.

“Ben de Gamze’yle aynı fikirdeyim. Emily artık kolay kolay rahatsız edemez Gencoy Hoca’yı.”

Tuğba şüpheci bir tavırla, “Onun sağı solu belli olmaz,” dedi.

Turgut, “Onu hepimiz çok iyi tanıyoruz arkadaşlar. Emily takıntılı bir kadın. Doğrusu, yapacaklarını kestiremiyorum ben,” dedi. 

Devran, yazarların kendi aralarında yaptıkları bu gizemli konuşmadan hiçbir şey anlayamıyordu. Hâlâ orada olduğunu hatırlatmak istercesine, “Kimdir bu Emily Smith dediğiniz kişi?” dedi. “Tehlikeli biri mi?”

“Tehlikeli mi?” dedi Turgut. “Şeytanın ta kendisi desek, daha doğru olur.”

“Abartma Turgut,” dedi Ayşe. “Kabul ediyorum, kadın normal değil ama burada adam kaçırmaktan bahsediyoruz. O kadar da değil.”

“Valla Ayşecim, o kadından her şey beklenir. Ne çabuk unuttun yaptıklarını. Gencoy’a rahat nefes aldırmıyordu. Hakaretler, aşağılamalar, işlerine çelme takmalar, katıldığı toplantılara gidip rezillik çıkarmalar… Daha sayayım mı?”

Devran gözlerini Turgut’a dikip biraz otoriter bir ses tonuyla, “Artık bana şu Emily’nin kim olduğunu anlatacak mısınız Turgut Bey?” dedi.

“Emily, Gencoy’un eski eşidir. İngiltere’de tanışıp evlenmişler. Yıllarca süren evlilikleri şiddetli geçimsizlik sebebiyle bitmiş. Kadın önce boşanmaya yanaşmamış. Aylarca süren davanın sonunda Gencoy yüklü bir nafaka ve tüm birikiminin yarısını vererek kurtulmuş bu evlilikten ve apar topar Türkiye’ye geri dönmüş. Ne yazık ki ülkeye dönmesi, onu Emily’den kurtaramamış. Kadın işini gücünü, ailesini, ülkesini bırakıp Türkiye’ye gelmiş, Türkçesini ilerletip bir iş bile kurmuş. O gün bu gündür Gencoy’a nefes aldırmaz.”

Devran, başını Turgut’a çevirip bir kaşını havaya kaldırdı.

“Kaç yıl öncesinden bahsediyorsunuz?”

Reha, “On yıl olmuş mudur?” dedi Turgut’a bakarak. Turgut eliyle “Aşağı yukarı,” anlamına gelen bir hareket yaptı.

“İyi de,” dedi Devran, “on yıl önce ayrıldığı eşini neden hâlâ rahat bırakmıyor bu kadın?”

Bu sefer Emel söze girdi.

“Güllerin Savaşı filmini bilirsiniz muhakkak. Duyduğumuza göre Gencoy Hoca ve Emily boşanma aşamasındayken tıpkı o filmdeki Oliver ve Barbara nefret ederlermiş birbirlerinden. Bence kadın ya inadından bırakmıyor Gencoy Hoca’nın peşini ya da öfkesinden ama sevgisinden olmadığı kesin.”

“Yok daha neler… O kadar mı kötü?” dedi Devran. Derin, “Aynen öyle,” diyerek yanıtladı Devran’ın sorusunu. “Emel az bile söyledi. Eski aşıklar boşandıktan sonra adeta ezeli düşman olmuşlar.”

Devran’ın şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Emel’e dönüp “Yanlış hatırlamıyorsam, Güllerin Savaşı filminin sonunda Oliver ve Barbara birbirlerini öldürmüşlerdi,” dedi. Emel, ‘Bu ikili arasında her an her şey olabilir,’ dercesine, omuzlarını yukarı çekip avuçlarını açtı.

Funda, “Emily yapmış olamaz. Ne kadar didişirlerse didişsinler, o kadının Gencoy Hoca’yı hâlâ sevdiğine inanıyorum ben. Aksi davranışlarının tek sebebi terk edilmeyi hazmedememesi olabilir fakat onu kaçıracağını sanmıyorum,” dedi ve masada duran Gencoy Sümer’in perişan halde göründüğü fotoğrafı işaret etti. “En önemlisi, onu bu hale getirecek kadar aklını yitirmiş olacağına ihtimal vermiyorum.”

Devran, bir süre sessizce defterine bir şeyler karaladıktan sonra başını Turgut’a çevirdi. “Devam edelim Turgut Bey,” dedi. “Gencoy Bey kaçırılmadan önce onu en son ne zaman gördüğünüzü ve sonrasını anlatmanızı istiyorum.”

Gün içinde belki yirmi sefer anlattığı olayı tekrar anlatacak olmak Turgut’un canını sıkmıştı fakat başka çaresi yoktu. “Onu en son dün akşam gördüm,” diyerek söze başladı.

“Dün ben bazı işleri halletmek için dergiden biraz erken ayrılmıştım. İşlerimi bitirene kadar akşam olmuştu ve doğruca eve geçtim. Apartmanın kapısında karşılaştık Gencoy’la. Dışarı çıkıyordu. Algan abiyle, boğazda bir restoranda buluşmak üzere sözleşmişler. Saat dokuz civarı çöpü kapının önüne çıkarırken, Gencoy’un döndüğünü gördüm. Kahve içmek için davet ettim ama yorgun olduğunu ve hemen yatacağını söyledi.”

“Demek aynı apartmanda oturuyorsunuz.”

“Evet, bir süre önce oturduğum evden çıkmak zorunda kaldım. Çıkarıldım daha doğrusu. Ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelecekmiş. Şu ev sahipleri artık daha güncel yalanlar bulsalar ya… Neyse işte, o sırada Gencoy’un karşı dairesi boşalmıştı. Ben de hemen tuttum. Böylece aynı apartmanda oturmaya başladık.”

“Tanışıklığınız dergi ortaklığıyla mı başladı?”

“Hayır, Gencoy’u çok uzun yıllardır tanırım. Babamın görev icabı Zonguldak’ın Filyos beldesine tayin edilmesiyle önce ailelerimiz, Gencoy’un İşletme Fakültesi’ni bitirip Filyos’a geri dönmesiyle de biz yakın dost olmuştuk. Aslında yaşça benden büyüktü fakat fikirlerimiz çok uyuyordu. En başta ikimiz de polisiye okumayı çok seviyorduk. Üstelik o sadece okumakla kalmıyor, aynı zamanda polisiye öyküler yazıyordu. Üniversiteden arkadaşlarıyla birlikte kurdukları cinayet kulübünde oynadıkları “katil kim” oyunlarının senaryolarını yazmıştı. Polisiye yazarlık onun hayaliydi fakat bunu ertelemek zorunda kaldı. İktisat Fakültesi’nde master ve doktora yapmak için tekrar İstanbul’a gitti. O İstanbul’dayken ben bambaşka bir şehre okumaya gittim. Böylece uzun süre görüşemedik. Fakülteden sonra İngiltere’ye gittiğini duydum. Tekrar karşılaşmamız ancak onun ülkeye temelli dönüşüyle gerçekleşti. Yıllarca polisiyeye olan tutkusu azalmamış, aksine artmıştı. Aklında polisiye bir dergi kurma fikri olduğunu ve işlerimi etkilemeyecekse ortağı olmamı istediğini söyledi. Hemen kabul ettim.”

“Gencoy Bey evine girdikten sonra ne oldu?”

“İkimiz de dairelerimize çekildikten sonra Gencoy’u bir daha görmedim. Sadece saat on – on buçuk civarı, uzaktan bir kapı zili sesi duyduğumu sandım.”

“Gencoy Bey’in evinin zili miydi çalınan?”

“Bilmiyorum… Yani sanmıyorum… Ses çok derindendi. Televizyonumun sesi normalden fazla açıktı. Belki de ses izlediğim filmden gelmişti, emin değilim. Sonra, iki kişinin karşılıklı konuşmasına benzer uğultular duydum.”

“Çıkıp bakmadınız mı?”

“Neden öyle bir şey yapayım ki? Meraklı komşular gibi…”

“Gencoy Bey’in kaçırıldığını nasıl anladınız?”

“Televizyonun karşısında uyuyakalmışım, saat kaçtı bilmiyorum, zil çaldı. Açtığımda kapıda kimse yoktu. Paspasın üzerinde bir zarf duruyordu. Zarfı elime alıp merdivenlere yöneldim. Kimseyi göremedim. Sonra mektubu açtım. Şaşkınlıktan bir süre kımıldayamadım. Kendime gelir gelmez, Gencoy’un evinin yedek anahtarını alıp kapısına koştum. Tek tek odaları dolaştım ama Gencoy yoktu. Mektubu tekrar tekrar okudum. Polise gidersem Gencoy’u öldüreceği yazılıydı mektupta, bunu göze alamazdım. Sonra cep telefonundan Gencoy’u aramak geldi aklıma. Kim bilir, belki bu bir şakaydı. Az sonra Gencoy telefonunu açacak ve kahkahalarla gülecekti halime. Fakat telefon kapalıydı. Şaka olmasını ümit ettiğim olayın gerçek olduğuna artık emindim. Tam Funda’yı arayacakken telaştan telefonu klozete düşürdüm. Çaresizce sokağa fırladım ve Funda’ya gittim. Gerisini biliyorsunuz zaten.”

“Anladım Turgut Bey. Gencoy Bey’in arabası var mı?”

“Evet var ama o gece arabası otoparkta değildi.”

“Sizden bazı isteklerim var. Öncelikle Gencoy Bey’in aracının plaka bilgilerini istiyorum sizden. Evinizin civarındaki güvenlik kameralarının görüntülerini incelemem gerek. Ardından Emily Hanım ve Algan Bey’le görüşeceğim. Gencoy Bey’in elektronik postalarına erişme şansımız var mı?”

“Derginin postalarına erişebiliriz, şifreyi biliyorum fakat özel postalarına erişebileceğimizi sanmıyorum.”

“O konuda telaşlanmayın Turgut Bey, tanıdığım bilişimci dostlarım sayesinde, birkaç saate tüm şifreleri çözeriz.”

Reha, Devran’ın sözünü keserek, “Yazarlarımızdan bazıları gerektiği takdirde Emniyet Teşkilatı ya da Adli Tıp ve Kriminal’deki arkadaşlarından yardım alabileceklerini söylemişlerdi Devran Bey, eğer siz de uygun görürseniz…”

“Merak etmeyin Reha Bey, unutmayın ki ben eski bir polisim. Gerekirse başvuracağım onlarca kişi tanıyorum. Bana bırakın.”

***

Devran, sabahın köründe ısrarla çalan zilin sesiyle yatağından fırladı. Onun gibi fazla ziyaretçisi olmayan biri için kapının ardındaki kişiyi tahmin etmek kolay değildi. Nihayet uyku sersemliği dağılıp kapıyı açtığında, karşısında Turgut’u buldu.

Turgut, önceki günü uykusuz geçirdiği gibi o gece de fazla uyumuşa benzemiyordu. Davet beklemeye gerek görmeden içeri daldı ve “Devran Bey, çok kötü bir şey oldu,” dedi. Elinde ağzı açılmış bir zarf tutuyordu.

Devran tecrübelerinde yanılmıyorsa, kaçıran kişi daha ikinci gün Gencoy Sümer’e bir kötülük etmiş olamazdı. Rahat bir tavırla, “Gencoy Bey’in kaçırılmış olmasından daha kötü bir şey değildir umarım,” dedi.

“En az onun kadar kötü Devran Bey.”

“Telaşınız yüzünüzden okunuyor zaten Turgut Bey, geçin, oturun şöyle ve doğru dürüst anlatın.”

“Oturacak vakit değil Devran Bey, yeni bir mektup geldi ve o cani bu sefer mektupta Gencoy’u salıvermesine karşılık neler istediğini sıralamış.”

“Öyle mi? Ne istiyormuş, para mı?”

“Para isteseydi daha kolay olurdu, inanın.”

Devran, Turgut’un teskin edici sözlerle sakinleşmeyeceğini anlamıştı. “Anlaşıldı, siz bilmece gibi konuşmaktan vazgeçmeyeceksiniz. Verin bakayım şu mektubu bana,” diyerek, elindeki mektubu sıyırıp aldı Turgut’tan.

Mektup, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi tükenmez kalemle, düzgün hatta fazla düzgün bir el yazıyla yazılmıştı. Alt alta sıralanan istekler listesi, tipik fidyeci isteklerine benzemiyordu.

  1. Gencoy Sümer’in anlaşmalı olduğu bütün yayınevlerindeki sözleşmeleri feshedilecek.
  2. Kitabevlerindeki bütün kitapları toplatılacak.
  3. Şimdiye kadar Dedektif Dergi’nin web sitesinde yayınlanmış bütün yazılar kaldırılacak.
  4. Dergi kapatılacak.
  5. Sosyal medya hesaplarından Gencoy Sümer’in yazarlarını dolandırıp kaçtığı haberi yayınlanacak.
  6. Turgut Şişman bizzat televizyon kanallarına çıkıp dolandırıcılık iddialarını doğrulayacak.
  7. Aranızda seçeceğiniz bir Dedektif Dergi yazarı Gencoy Sümer’e intihal davası açacak.
  8. Doktor olan Dedektif Dergi yazarlarından biri Gencoy Sümer hakkında akli dengesinin yerinde olmadığına dair bir rapor hazırlayacak ve rapor tüm haber kanallarında yayınlanacak.

Unutmayın, isteklerimin birini dahi yerine getirmezseniz Gencoy Sümer ölür. Dergi yazarları gerçeği açıklamaya kalkarlarsa Gencoy Sümer ölür. Polise giderseniz Gencoy Sümer ölür. Size bir hafta mühlet veriyorum. Akıllı olun ve yanlış bir şey yapmayın. Bir haftanın sonunda şartlarımın hepsi yerine getirildiği takdirde yeni bir mektupla Gencoy Sümer’in akıbetini öğreneceksiniz.

Not: Hadi bakalım Dedektif Dergi yazarları, İPUÇLARINI TAKİP EDİN, ne de olsa Gencoy hocanızın akıbeti sizin ellerinizde…

Turgut, Devran’ın zoruyla oturduğu sandalyede hop oturup hop kalkarken, “Ne yapacağız şimdi Devran Bey?” dedi. “Bir hafta diyor… Eğer verdiği süre dolunca istediklerini yapmamışsak, Gencoy’u öldüreceğini söylüyor.”

Devran, Turgut’un aksine rahat ve umursamaz görünüyordu ve bu durum Turgut’u çileden çıkartıyordu. “O saydığı maddelerden sadece birini bile yapsak, Gencoy zaten kahrından ölür,” diye bağırdı. Ardından bir çuval gibi kendini sandalyeye bırakıp fısıltıyla, “Çok çaresizim, çok,” dedi. “Keşke milyonlar isteseydi. Ne yapar eder, o parayı bulurdum fakat bu istedikleri gerçekleştirmesi imkânsız şeyler.”

Devran yine aynı umursamaz tavırla, “Çok iyi,” dedi.

Turgut buna daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. “Çok mu iyi?” diye bağırdı, “Ne dediğinizi kulaklarınız duyuyor mu sizin?”

“Elbette Turgut Bey, çok iyi çünkü bu, Gencoy Bey’i kurtarmak için önümüzde bir haftamız var demektir. Düşünsenize, ya yarına kadar, deseydi. Endişelenmenize gerek yok. Bir haftada Gencoy Bey’i rahatlıkla bulabilirim.”

“Kendinize bu kadar güvenmeniz sinirime dokunmaya başladı, desem, bana kızar mısınız?”

“Yok canım, neden kızayım? Kendime güveniyorum. Size de bana güvenmenizi tavsiye ediyorum.”

“Size güvenmekten başka çarem olmadığını çok iyi biliyorsunuz Devran Bey. Eğer Gencoy’u bir haftada bulamazsanız, o caninin elinden sağ kurtulsa bile bir daha insan içine çıkacak hali olmayacak. Dolandırıcılık, intihal, deli damgası ve kim bilir daha ne iftiralarla boğuşmak zorunda kalacak. Çamur at, izi kalsın demişler.”

“Bu saydıklarınızın hiçbiri olmayacak Turgut Bey. Lütfen müsterih olun artık. Şimdi, söyleyeceklerimi bir kenara not edin. Birincisi, bu kâğıtta yazan maddelerin hiç birini yapmayın fakat yapıyormuş gibi görünün. Derginin yeni sayısı ne zaman çıkacaktı?”

“Yarın çıkmasını planlıyorduk. Tabii, o planı Gencoy kaçırılmadan önce yapmıştık. Bugün derginin yeni sayısını çıkaramayacağımızı yazarlarımıza bildireceğim. Gencoy bu haldeyken, başlarım dergiye de yeni sayıya da.”

“İsabet olmuş, o halde yeni sayıyı çıkarmayın. Hatta web sitenizi bir haftalığına dondurun, bütün yayınları kaldırın, siteyi karartın. Dergiyi kapattığınızı sansın. Okurlarınızı kaybedeceğinizden çekinmeyin. Eminim Gencoy Bey’i sağ salim kurtardıktan sonra eski ivmenizi kısa süre içinde yeniden yakalarsınız. Bu kadarcık zayiattan korkmayın. Sonra içinizden biri Gencoy Bey’in çalıştığı yayınevlerine gitsin. Eften püften bir bahaneyle en az yarımşar saat oyalansın her birinde. Aynı şekilde bir diğeriniz kitap dağıtım şirketleriyle iletişime geçsin. Yine bir bahaneyle tabii… Sizin televizyonlara çıkmanızı istemişti, değil mi?”

“Evet… Ne yazık ki…”

“Birkaç büyük televizyon kanalına gidin. Röportaj yapmak istediğinizi belirtin. ‘Çok önemli, bomba açıklamalar,’ falan diyerek, kuyuya bir taş atın.”

“Peki sonra… Bir hafta sonra bu kanallara ne açıklayacağım ben?”

“Dert ettiğiniz şeye bakın. Bulursunuz bir şeyler. İntihal davası için aranızdan birini seçin. Derginin dışında sesli bir tartışma sahneleyin. ‘Ona bunu yapamam, yapacaksın mecbursun; ama o zaman hayatı mahvolur, yapmazsan da ölür,’ gibi cümleler kurun karşılıklı. Gencoy Bey’i kaçıran kişinin sizi gözaltında tuttuğuna eminim. Hatta bu işi yaptırdığı adamları bile olabilir. Hepinizi aynı anda takip etme şansı oluyordur böylelikle. Bunu göz ardı edemeyiz. Siz, her adımınızı bu sekiz maddeyi hayata geçiriyormuş gibi görünmek amacıyla atın. Anladınız mı beni?”

“Anlamasına anladım da, benim içim hâlâ rahat değil. Gencoy’u kaçıran bu kişinin derdi nedir anlayabilmiş değilim.”

“Derdinin para kopartmak olmadığı aşikâr Turgut Bey. İtibarsızlaştırmaya çalışıyor gibi.”

“İyi ama neden?”

“Belli ki bir kuyruk acısı var. Buram buram kin ve nefret kokusu alıyorum. Hazırlıklı olun Turgut Bey çünkü karşımızda alışılagelmiş bir fidyeci yok. Bu kişinin Gencoy Bey’le arasında kişisel bir sorun olmalı. Tanıdığı hatta belki hepinizin tanıdığı biri olma ihtimali yüksek. Sıraladığı maddelere baksanıza, yayınevi prosedürlerini biliyor, yazarlık camiasını tanıyor gibi.”

“Yapmayın, yine ‘Polisiye yazarlardan biri kaçırdı Gencoy’u,’ demeyeceksiniz umarım. Gencoy’u kaçıran belli aslında. Kesin Emily’nin parmağı var bu işte. Ya kendi kaçırdı ya da kaçırttı. Boşuna vakit kaybetmeyin bence, bugün ilk iş o şeytan kadınla görüşün. Gencoy’u ondan başka kim itibarsızlaştırmak isteyebilir?”

“Bulacağım, endişe etmeyin. Eğer suçlu Emily Smith’se, bunu ortaya çıkaracağım.”

Devran, kalktı ve misafirine artık gitmesi gerektiğini kapıyı işaret ederek belli etti. “Size tekrar içinizi ferah tutmanızı öneririm Turgut Bey. Sadece verdiğim görevleri harfiyen yerine getirin. Eğer sizin için de uygunsa, bu akşam Gencoy Bey’in evinde buluşalım. Hem eve bir göz atmış olurum hem de oturduğunuz sitenin güvenlik kamera görüntülerini inceleriz. Siz bu konuda yöneticinize baş vurdunuz mu?”

“Tabii tabii, o işi hallettim. Apartmanın ve sitenin güvenlik kamera görüntülerini, bir bahaneyle istedim yöneticiden. Biraz şüphelendi ama fazla kurcalamadı.”

“Çok iyi, çok iyi… Cep telefonu sinyalinden yer tespiti yapmak için çalışmalara başlandı zaten. Eğer telefonu bulunduğu yerdeyse, kapalı bile olsa yer tespiti yapılabilir. Bir de Gencoy Bey’in bilgisayarı evde mi?”

“Evde de var dergide de…”

“O halde siz dergideki bilgisayarı eve götürün, bu akşam hepsini almam gerek. Bilişimci bir dostum inceleyecek.”

“Tamam, akşama bilgisayarlar ve güvenlik kamera görüntüleri hazır olur. Yalnız, caddedeki kamera görüntülerini temin etmeye benim gücüm yetmez.”

“O iş bende, meraklanmayın. Gencoy Bey’in aracının bütün bilgilerini Trafik Şube’den tanıdığım arkadaşıma gönderdim. Sizin sokaktan başlayıp tüm şehirde Gencoy Bey’in aracını aramaya başlamıştır bile. Eğer kendi arabasıyla kaçırılmışsa…”

“Öyle olmalı zira araba yerinde değil.”

“Ne âlâ… Öyleyse birkaç saat içinde müspet bir sonuç alınır. İzninizle, şimdi kahvaltımı edeceğim ve ardından Algan Bey’le görüşmeye gideceğim. Gencoy Bey’i son görenlerden biri kendisi. Belki bilmediğimiz bir şey biliyordur. Tabii ondan sonra da Emily Smith’le…”



DEVAM EDECEK